Issuu on Google+

Sayý: 12 Ocak 2012

ISSN: 2146-2151 1,5 TL

EMEKÇİLER SAĞLIKTA TİCARİLEŞMEYE, GÜVENCESİZ, TAZMİNATSIZ ÇALIŞMAYA

HAYIR DEDİLER

2012 Kriz ve Savaş Yılı Olacak

2

KESK Cephesinden 21 Aralık Eylemi

“Siz Öldürmeyi İyi Bilirsiniz”

3

2011, Kapitalizmin Krizinin Derinleştiği Yıl Oldu

“Tencere Dibin Kara, Seninki Benden Kara”

4

İz Enerji İşçilerinin Kongre Süreci

11

Türk-İş’te Bürokrasinin ‘Savaşı’

5

Lenin, Lüksemburg, Liebknecht ile Suphi ve Yoldaşlarını Anıyoruz…

13

21 Aralık Grevi, Sağlık Hakkı İçin Birleşik Mücadele Çağrısıdır

6

Fabrikalardan... İşyerlerinden... Fabrikalardan... İşyerlerinden...

7 8-9

14-15


İşçilerin Sesi

2012 KRİZ VE SAVAŞ YILI OLACAK Bir yandan kapitalizmin ekonomik krizinin en iyi durumda görünen ülkeleri bile vuracak olması diğer yandan özellikle Ortadoğu’da her geçen gün yeni bir çatışma potansiyelinin boy vermesi, 2012 yılına, ekonomik ve siyasi kaos ile bunun sonucu olarak ortaya çıkacak savaşların damga vuracağını gösteriyor.

Aslında bunun ilk işaretleri 2011 yılında ortaya çıkmıştı. Güney Avrupa ülkelerinde ciddi boyutlara ulaşan borç krizinin AB ekonomisini ve Avroyu vurmasını, ayrıca ABD’de Wall Street, İngiltere’de Londra eylemcilerinin finans kapital egemenliğine karşı kitlesel mücadelelerini, 2012 yılında yaşanacak daha geniş boyutlu kriz ve işçi direnişlerinin ayak sesleri olarak görmek gerekiyor. Yine Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da birçok ülkede halk ayaklanmaları sonucu, onlarca yıldır işbaşında bulunan diktatörlerin iktidardan uzaklaştırılması, ancak bu ülkelerin halen siyasi istikrara kavuşmamış olması, diğer gelişmelerle birleştiğinde, bölgenin 2012 yılında bir ateş topuna dönüşme riskini içinde barındırıyor.

Ekonomik kriz savaşlarla iç içe geçecek 2012 yılına girilirken, 2.emperyalist savaş öncesi ekonomik ve siyasi koşullara benzer bir manzara görülüyor. Yani bir yandan kapitalist sistemin derinleşen ve içinden nasıl çıkılacağı bilinmeyen ekonomik krizi diğer yandan ekonomik zenginliklere sahip az gelişmiş ülkelerin yeniden sömürgeleştirilip, paylaşılması arzusu politik ortamı belirliyor. Daha şimdiden işçi sınıfının kazanımları birer birer geri alınır, emeklilik ve sosyal yardımlar gibi yaşamsal haklarına darbe vurulurken, yaşanacak ekonomik durgunluk ve küçülme ile geniş işçi kitleleri, işsizliğe ve yoksulluğa mahkûm edilecek. Bu durum, istisnasız tüm kapitalist ülkelerde, ilk işaretleri bugünden görülen, işçi direnişlerine ve başkaldırılara yol açacak. Kapitalist iktidarlar, emekçilerin uyanış ve direnişini, “iç ve dış düşmanları” hedef göstererek, pasifize etmeye, saptırmaya ve kendi kuyruğuna takmaya çalışacak. Bütün savaş dönemlerinde olduğu gibi, tüm kapitalist ülkelerde, ırkçılık, milliyetçilik ve şovenizm tırmandırılmaya çalışılacak. İşçi sınıfı ve emekçiler bu oyuna gelmediği takdirde, kapitalist iktidarları geriletip, alaşağı edebilecek; yeni kazanımlar el-

de edebilecek. Kapitalist sınıfın oyununa gelip, onun kuyruğuna takıldığında ise, kendi ölüm fermanını imzalamış olacak. Açlık, yoksulluk, kan ve gözyaşı kaderi haline gelecek.

Türkiye savaş çemberinin içinde ABD, Irak’tan çekilirken, geride, adeta “pimi çekilmiş bir el bombası” bıraktı. Gerek merkezi iktidarla Kürtler arasında çözülmeyip ertelenmiş sorunlar gerekse Şiilerle Sünniler arasındaki iktidar mücadelesi, ülkenin bölünmesine yol açabilecek bir potansiyel taşıyordu. Ülkede fırtına çok erken koptu. Başbakan Maliki, Sünni Irakiyye Bloğunun temsilcisi ve Cumhurbaşkanı Yardımcısı Haşimi’yi, bombalı suikastları organize etmekle suçladı. Mahkeme Haşimi’nin korumalarını tutuklayıp “suçlarını itiraf etmeye zorlarken”, kendisi hakkında da tutuklama kararı çıkarttı. Haşimi, çareyi Kürdistan Bölgesine sığınmakta buldu. Buna karşılık Başbakan Maliki, Kürtleri tehdit ederek, Haşimi’yi teslim etmelerini, aksi halde kendilerinin de zarar göreceğini açıkladı. Haşimi, Türkiyeli gazetecilere verdiği mülakatta, Türkiye’nin gelişmelere müdahale etmesini istedi. Oysa daha önce Başbakan Maliki, Türkiye’yi, Irak’ın içişlerine karışmakla suçlamıştı. Irak’taki bu siyasi saflaşmanın, bölge siyasetinin Şii-Sünni ekseninde bölünmesine dönük bir adım mı, yoksa İran ve Türkiye’yi, Irak üzerinden siyasi ve askeri bir hesaplaşmaya sokmayı amaçlayan provokasyon mu olduğunu, siyasi gelişmeler gösterecek. Bu ülkedeki PKK varlığını, Irak’a müdahale için haklı ve meşru bir neden olarak gören bugünkü devlet politikası dikkate alındığında, Türkiye’nin “provokasyona gelmeye” hazır olduğu görülür. Böyle bir durumun ortaya çıkması halinde, sadece Türkiye tam da savaşın göbeğinde yer almakla kalmayacak, Kürt meselesi, tartışmasız olarak, bir uluslararası sorun haline gelecek ve dünyanın egemen güçleri tarafından bölge düzeyinde “çözümlenecektir”. Buna bağlı olarak, Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın bütçe görüşmelerinin kapanışında Meclis’te yaptığı konuşmada “Kürtlerin tüm haklarını vereceğiz” yönündeki açıklaması, askeri ve siyasi operasyonlardan rahatsızlık duyan Kürtleri tatmin etme ya da aldatmaya yönelik bir “iyi polis” tutumu değilse, bölgeye dönük böylesi bir stratejinin ilk adımı olabilir. Yani, bölge siyasetinde Kürtlerle aynı safta yer almanın ve savaşa giren bir ülkenin “cephe gerisini” sağlam tutma taktiğinin gereği olabilir.

2011 yılının bitimine saatler kala, Türk savaş uçaklarının 35 Kürt köylüyü bombalayarak katletmesi bile, tek başına, 2012 yılının nasıl geçeceği konusunda yeterli ipuçlarını veriyor. Bir yandan kapitalizmin ekonomik krizinin, en iyi durumda görünen ülkeleri bile vuracak olması diğer yandan özellikle Ortadoğu’da her geçen gün yeni bir çatışma potansiyelinin boy vermesi, 2012 yılına, ekonomik ve siyasi krizler ile bunun sonucu olarak ortaya çıkacak savaşların damga vuracağını gösteriyor.

İşçi sınıfı ve emekçiler, kriz ve savaşın damgasını vuracağı yakın gelecek için kendilerini örgütlü, kitlesel bir mücadeleye hazırlamalıdır. Bu gerçekleştirilebildiği takdirde 2012 yılı AKP rejiminin dağıldığı ve çöktüğü bir yıl olacak.

2

Türkiye için savaş riski Irak’taki gelişmelerle sınırlı değil. Bir yandan batılı emperyalistlerin Suriye’deki Esad rejimini devirme stratejisine angaje olması ve bu faaliyetlerin göbeğinde yer alması, diğer yandan öncelikle İran’ı, ancak aynı zamanda Rusya’yı hedef alan füze kalkanına ev sahipliği yapması, Türkiye’yi, İran veya Suriye’yi hedef alacak bir askeri saldırının tarafı yapıyor. Bunun sonucu olarak da, bu ülkelerin ve müttefiklerinin askeri hedefi haline getiriyor. Rusya’nın Ermenistan’daki güçlerini Türkiye sınırına yönlendirmesini bu çerçevede değerlendirmek gerekiyor.

Mücadele eden kazanır AKP iktidarı, emperyalistlerin bölgeyi siyasi bakımdan yeniden düzenleme stratejisine eklemlenerek, bundan siyasi ve ekonomik çıkar elde etmeye çalışıyor. Bunun için bölgedeki sıcak çatışmalara gözü kara bir biçimde dalmaya hazırdır. Ayrıca AKP hükümeti, ülkenin kronikleşmiş Kürt sorununu askeri yolla çözmeye soyunmuş, buna bağlı olarak saldırıları yoğunlaştırmıştır. Bu nedenlerden dolayı AKP hükümeti bir savaş hükümetidir. Ayrıca 2012 yılında, kapitalizmin krizi Türkiye’yi de teslim almaya ve emekçilerin belini kırmaya adaydır. AKP iktidarı, işçi sınıfı ve emekçilerin krizin sonuçlarına tepki olarak yükseltecekleri mücadeleyi dikkate alarak, kendisini güçlendirmiştir. Bu yanıyla AKP hükümeti, aynı zamanda bir kriz hükümetidir. Bir savaş ve kriz hükümetinden demokrasi beklenemez. AKP iktidarı, gerek yönetici sınıf içinden gerekse emekçiler ve ezilenlerden gelecek her türlü muhalefeti ve farklı sesi bastıracak şekilde kendi rejimini kurmuştur. Bu rejim otoriter bir rejimdir ve muhalefete yaşam hakkı tanımamaktadır. Ancak savaş ve krizin çakıştığı dönemler siyasi iktidarlar için en zayıf dönemlerdir. Çünkü savaş ve krizin sonuçları en geniş kitleleri mağdur eder. Onları açlığa, yoksulluğa, kan ve gözyaşına mahkûm eder. Buna karşılık, böylesi dönemlerde siyasi iktidarın askeri aygıtı, esas olarak, “dış düşmanı” hedef aldığından, halk üzerindeki baskı gücü zayıflar. Burjuva iktidarlar, bu zaaflarını milliyetçilik ve şovenizmi tırmandırarak telafi etmek isterler. Bunu yapabildikleri ölçüde işleri yolunda gider. Ancak gerek savaşta işler yolunda gitmeyince, gerekse ekonomik kriz koşulları emekçilerin boğazını sıkınca, hem yönetici sınıflar içinde bir bölünme gerçekleşir hem de işçiler, emekçiler ve ezilenler siyasi iktidardan koparak onu karşısına alırlar. İşte bu gerçekleştiğinde, işçiler ve tüm ezilenler kendi çıkarları ve talepleri için mücadeleye giriştiklerinde, kendi “devrimlerini” gerçekleştirmeleri mümkün hale gelir. O nedenle işçi sınıfı ve emekçiler, kriz ve savaşın damgasını vuracağı yakın gelecek için kendilerini örgütlü, kitlesel bir mücadeleye hazırlamalıdır. Bu gerçekleştirilebildiği takdirde 2012 yılı AKP rejiminin dağıldığı ve çöktüğü bir yıl olacaktır.


İşçilerin Sesi

“SİZ ÖLDÜRMEYİ İYİ BİLİRSİNİZ” Uludere Katliamı, AKP iktidarı ve rejiminin eğik bir düzlemde hızlı düşüşünün başlangıcıdır. Kürt sorununa ilişkin politikalarında köklü bir değişiklik yapmaması, soruna müzakereler yoluyla barışçı siyasi çözüm bulma yoluna girmemesi halinde, siyasi iktidarı, onur kırıcı bir yenilgi beklemektedir. Başbakan Erdoğan, yazının başlığını oluşturan sözü, Davos’ta, İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres’e hitaben söylemişti. Yine Suriye’de hüküm süren Baas rejimini hedef alarak, “Kendi halkını öldüren siyasi iktidar, meşruiyetini kaybetmiştir” demişti. Savaş uçaklarının bombalaması sonucu, Uludere’de 35 yoksul Kürt köylünün öldürülmesi, AKP iktidarını işte bu sözlerin hedefi haline getirmiştir. Başbakan Erdoğan’ın, daha önce başkaları için sarf ettiği sözler dönüp, kendisini vurmuştur. Yine Başbakan Erdoğan, Uludere katliamının ardından, bir gazetenin attığı “Devlet halkını bombaladı” başlığına gönderme yaparak, “devlet halkını öldürmez” demiştir. Süleyman Demirel gibi konuşmuştur. Demirel de, önce Başbakan sonra Cumhurbaşkanı olarak görev yaptığı, faili meçhullerin, kitle katliamlarının yoğun olarak yaşandığı 1990 lı yıllarda, cinayetlerden “derin devlet”in sorumlu olduğunu söyleyenlere, benzer cevabı vermişti. Başbakanın bu noktaya gelmesinin nedeni, devletin Kürt sorununda 1990 konseptine geri dönmüş olmasıdır. Yani Kürt sorununda “askeri çözüm” politikalarını esas almasıdır. 1994 yılında Şırnak’a bağlı iki köy bombalanmış ve 48 Kürt köylü öldürülmüştü. Faili meçhullerin, yargısız infazların haddi hesabı yoktu. Bugün de benzeri olaylar yaşanmaya başlanmıştır. Son Uludere Katliamı, 1990’ lı yıllardaki katliamların bir benzeri ve tekrarıdır. Bunun üzerinden iki gün geçmeden, Diyarbakır’da PKK’li oldukları iddia edilen iki sivil, yargısız infaz yoluyla katledilmiştir. Bütün bu gelişmeler, Kürtlerin özgürlük mücadelesini bastırmak amacıyla, 1990’ lı yılların kirli savaş yöntemlerine dönüldüğünü göstermektedir. Uludere katliamının, “alınan yanlış istihbarat” sonucu gerçekleştirildiği, “vahim bir hata” olduğu, şeklindeki iddialar, saldırıdan sağ olarak kurtulan kişi ve köylülerin anlatımıyla doğrulanmamaktadır. Bu anlatımlara göre, köylüler o güzergâhta, askerlerin bilgisi dâhilinde, yıllardır, resmi olmayan, sınır ticareti yapıyorlardı. Hat-

ta köylüler, askerlerin onlara, “silah ve uyuşturucu getirmeyin de ne getirirseniz getirin” dediğini ifade ediyorlar. Olay günü, askerler önce köylülerin önünü kesip onların bir araya toplanmalarını sağlıyorlar. Daha sonra askerler geri çekiliyor ve savaş uçakları köylüleri bombalıyorlar. Saldırıdan önce köyün yakınındaki karakol boşaltılıyor, hatta köydeki öğretmenler de askerler tarafından geri çekiliyor. Bu anlatımlar, saldırının planlı olduğu yönündeki görüşleri güçlendiriyor.

Bölünmüşlük derinleşiyor Katliamın ardından neredeyse bir tam gün boyunca, yaygın medya, olayı gerçek boyutuyla halka yansıtmadı, Genelkurmay Başkanlığının açıklaması çerçevesinde duyurdu. Katliamın gerçek mahiyeti ortaya çıktığında ise ya adeta ölenleri suçlayıcı bir nitelikte, köylülerin “kaçakçı” olduklarını vurgulayarak, PKK’nin kullandığı yolu kullandıklarını iddia ederek ya da olayın vahametini küçümseyerek, “operasyon kazası”, “yanlışlıkla” gibi ifadelerle katliamı halka yansıttılar. Bu durum, sadece, medyanın siyasi iktidarın denetiminde olmasıy-

Siyasi Kırım Devam Ediyor

SUSTURAMAYACAKSINIZ! AKP hükümeti Kürt olan her şeye karşı saldırıya geçmiştir. Dün Özgür Basın geleneğinden 40’ın üzerinde gazeteci gözaltında alındı, binalar basıldı. Gazetemizin binasının basılması ve çalışanlarımızın gözaltında alınması nedeniyle gazetemiz ancak 4 sayfa çıkabildi. 90’lardan bu yana Özgür Basın’a yönelik saldırılarda susmadık, bu saldırı da bizi susturamayacak. 20 yıldır biz buradayız; zalimlerin ise nerede olduğunu herkes biliyor… KCK operasyonları adı altında siyasi soykırım gazetemizin kapısını da çalmaya devam ediyor. Gazetemizin teknik olarak hazırlandığı bina basıldı ga-

zetemizin sahibi Ziya Çiçekci başta olmak üzere yazarlarımız editörlerimiz gözaltına alındı Okuyucularımız bize yönelik baskılar karşısında asla geri adım atmayacağımızı zaten biliyor. Gözaltına alınan arkadaşlarımızın bıraktıkları bayrak şu an geri kalan gazete çalışanlarının elinde. Özgür Basın’ı ne bombalarınız ne de türlü yöntemlerle uyguladığınız baskılar susturamayacak. AKP hükümeti er ya da geç Çiller’in gittiği yere gidecektir. (*) 21.12.2011 tarihli Özgür Gündem Gazetesi’nden alınmıştır.

la açıklanamaz. Kürt halkının acılarına kayıtsızlıklarını, hatta içten içe memnuniyetlerini gösterir ki, bu ruh hali sadece medyaya özgü olmayıp, şovenizmle zehirlenmiş Türk halkının önemli bir bölümü için de geçerlidir. Başbakan ve diğer yöneticiler, “üzüntülerini” bildirmekle ve “başsağlığı” dilemekle beraber, katliam dolayısıyla özür dilememişler, tazminattan hiç söz etmemişlerdir. Başbakan Erdoğan, daha da ileri giderek, Taksim’de yapılan protestonun ardından, bir gurup göstericinin araç ve dükkânların camlarını kırmasını öne çıkarmıştır. İstanbul’da kırılan camları, Uludere’de kaybedilen canlardan daha önemli görmüştür. Buna karşılık, katliam, Kürtlerin büyük bir bölümünde travma yarattı. Çünkü ölenlerin salt Kürt oldukları için öldürüldüklerine, bu tür katliamların sadece Kürtlerin başına geldiğine inanıyorlardı. O nedenle Kürt halkı, katliamda ölenlerin bir kısmının korucu yakını olmasını dikkate almaksızın, katledilenlere sahip çıktı. Olayı ilk önce Kürt basını ülke ve dünya kamuoyuna duyurdu. Olay yerine ilk ulaşanlar, BDP’li Belediye Başkanları ve milletvekilleri idi. Cenazeler binlerce araçlık konvoyla ve on binlerce kişinin katılımıyla defnedildi. Bölgenin birçok il ve ilçesinde esnaf, kepenkleri kapadı, on binlerce kişi olayı protesto için sokaklara döküldü. Bu bağlamda, BDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın “ülke asıl şimdi bölündü” sözü anlamlıdır. Her ne kadar “devletin ülkesi”, resmi sınırlarıyla, yerinde duruyorsa da, “devletin milleti” bölünmektedir. Zaten var olan dil ve kültür farkı yanında, “tasada ve kıvançta bir” olma hali de, yani “milletin birliği” ortadan kalkmaktadır. Uludere katliamı, hem Kürt sorunu hem de siyasi iktidarın geleceği açısından bir kırılma noktasıdır. Kürtlerde bir bilinç sıçraması yaratmış ve birliklerini pekiştirmiştir. O nedenle Kürtleri korkutması ve sindirmesi beklenen katliam, tam tersi sonuç yaratmıştır. Siyasi iktidar ise, halkın katliam karşısındaki tepkisinden, “askeri çözüm” politikasının çıkar yol olmadığını, halka dönük katliamlarla, Suriye ve Irak’ın Baas rejimleri gibi, siyasi meşruiyetini tamamen kaybedeceğini görmelidir. Uludere Katliamı, AKP iktidarı ve rejiminin eğik bir düzlemde hızlı düşüşünün başlangıcıdır. Kürt sorununa ilişkin politikalarında köklü bir değişiklik yapmaması, soruna müzakereler yoluyla barışçı siyasi çözüm bulma yoluna girmemesi halinde, siyasi iktidarı, onur kırıcı bir yenilgi beklemektedir. / İşçilerin Sesi

3


İşçilerin Sesi

“TENCERE DİBİN KARA, SENİNKİ BENDEN KARA” Ordu mensuplarının holdingi OYAK, Renault ile Sabancı, Carrefour ile ortaklığını bozacak, kentin rantlarına saldıran ve çoğu AKP yandaşı olan müteahhitler, Fransızların sahip olduğu çimento fabrikalarını boykot edecek değiller ya. Aykut Özer Soykırımının inkârını suç sayan, bu suçu işleyenlere hapis ve para cezası verilmesini düzenleyen yasa tasarısı, Fransa Meclisinden geçti. Tasarının yasalaşması için Senato’nun da onayını alması gerekiyor. Fransa’da yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçimlerine aylar kala böyle bir yasanın Meclisten geçmesi, bunun Sarkozy Hükümetinin, Fransa’da yaşayan Ermeni toplumuna hoş görünmeye dönük bir iç politika adımı olduğunu düşündürüyor. Türkiye hükümetinin yasanın Meclis’ten geçmesine gösterdiği abartılı tepki de, iç politikaya dönük bir siyasi gösteri olma özelliği taşıyor. Sert ifadeler ama yumuşak adımlarla, “Türk’ün Türk’e propagandasıyla”, halkın gerçek gündemi saptırılmaya ve hükümet puan toplamaya çalışıyor. Önceleri sıkça dile getirilen “boykot” teraneleri, sonraları ağza alınmaz oluyor. Ordu mensuplarının holdingi OYAK, Renault ile Sabancı, Carrefour ile ortaklığını bozacak, kentin rantlarına saldıran ve çoğu AKP yandaşı olan müteahhitler, Fransızların sahip olduğu çimento fabrikalarını boykot edecek değiller ya. “Ele verir talkını, kendi yutar salkımı” misali, bunlar bir yandan halkı gaza getirip, emekçilerin gerçek sorunlarını unutturmaya çalışırken, diğer yandan kendi ticari çıkarlarından milim feragat etmiyorlar. Ayrıca, Türkiye ile Fransa arasındaki siyasi ilişkilerin belki de tarihinin en iyi döneminde olması,

koparılan şamataların siyasi bir karşılığının olmadığını gösteriyor. Batılı emperyalistlerin, Suriye’de Esad rejimini hedef tahtasına oturttuğu bu günlerde, geçmişte bu ülkeyi sömürgeci sıfatıyla yönetmiş olan iki devlet (Osmanlı Devleti’nin devamı olarak Türkiye ve Fransa), Suriye rejimini yıkma doğrultusunda yakın işbirliği ve ortak bir çaba içindeler. Hata bu yakınlaşmanın hatırına, Fransa, ülkesinde yaşayan Kürt siyasetçilere dönük geniş çaplı tutuklamalar gerçekleştiriyor. Fransa ve Türkiye’nin, Suriye rejimini devirmeye yönelik “stratejik ortaklık” içinde bulunmaları, son yasa tasarısıyla yaşanan ağız dalaşının siyasi şov olmaktan öte bir anlamı olmadığını gösteriyor. Tasarıya karşı çıktığı için “sağduyunun temsilcisi” olarak görülen Fransa Dışişleri Bakanının, Türk yetkililere yönelik “abartmayın” yönündeki uyarısı da bu gerçeği ifade ediyor.

İktidarın tutunacak dalı yok Siyasi iktidarın, yasa tasarısına karşı çıkarken ileri sürdüğü tezler inandırıcılıktan yoksun ve dönüp kendisini vuruyor. Birinci olarak, yasa tasarısının düşünce özgürlüğünü hedef aldığını iddia ediyorlar. Bunu söylerken, kendi ülkesinde, yüzlerce siyasetçi, aydın, yazar ve gazetecinin sırf düşüncelerini ifade ettiği için ya hapiste ya da ağır hapis cezaları talebiyle yargılandığını göz ardı ediyorlar. Örneğin hemen bütün BDP’li milletvekilleri sadece yaptıkları konuşmalar nedeniyle yüzlerce yıl hapis istemiyle yargılanıyor. Azadiya Welat gazetesi-

nin Genel Yayın Yönetmeni Vedat Kurşun, sadece gazetede yer alan yazılar yüzünden, 150 yılı aşan hapis cezasına çarptırılmadı mı? Fransızların yasa tasarısı ile soykırımı inkâr etmek suç sayılıyor. Peki, Türkiye’de bunun aksi, yani soykırımın gerçekliğini savunmak suç değil mi? Hırant Dink, bu yüzden cezaya çarptırılmadı mı? Ölümüne giden süreç, bu yargılama ve ceza ile açılmadı mı? Kısacası, “nerden baksan tutarsızlık, nerden baksan ahmakça”! Siyasi iktidarın bir diğer yanlışı, Fransa’nın eski sömürgesi Cezayir’deki katliamları ve Ruanda soykırımındaki rolünü öne çıkartarak, kendisini savunmasıdır. Bu da tutarsız bir karşı çıkıştır. Karşındakinin, seni suçlayanın “tenceresinin dibinin kara” olması, “senin tencerenin de dibinin kara” olduğu gerçeğini ortadan kaldırmaz. Sonuçta bu ülkede yaşayan bir milyonu aşkın Ermeni, 1915 olayları sürecinde, yok olmuştur. Bunlar zorla yerlerinden yurtlarından edilirken, çoğu katledilerek, açlıktan, soğuktan, salgın hastalıklardan vb. nedenlerle hayatını kaybetmiştir. Burada insani bir dram yaşanmış, insanlık suçu işlenmiştir. Adından öte bu gerçeklik kabul edilmeli ve gereği yapılmalıdır. Bütün emperyalistlerin ve sömürgecilerin “tenceresinin dibi karadır”. Ancak yapılması gereken, bunların da “tenceresinin dibinin kara” olduğunu söyleyerek kendini savunmak, “kendi tencerenin dibinin kara olduğu” gerçeğini gizlemeye çalışmak değil, “kendi tencerenin dibini temiz tutmak ve kirlenmişse, temizlemektir.”

KOD ADI: SEVGİ EVLERİ Devlet, Kürt çocuklarını ailelerinin elinden alma fikrini hayata geçirmeyi bir kez daha deneyecek. Yoklama kabilinden ilk kışkırtıcı açıklama Adana Valisi İlhan Atış tarafından yapılmıştı. Amaç tepkilerin gücünü ölçmekti; “Aileler çocuklarına sahip çıkmazsa, gerekirse bu çocukları alıp yuvaya verme yetkimizi kullanırız.” Devlet ana söylemindeki bu yeni “Kürt açılımı”nın adı, Diyarbakır Valisi Mustafa Toprak tarafından konuldu: “Sevgi Evleri.” Vali Mustafa Toprak, “5395 sayılı Çocuk Koruma Kanunu’na istinaden bu çocukları ailelerinden alıp Sevgi Evleri’ne yerleştireceğiz” diyor. Devlet nezdinde değişen bir şey yok yani: DSP, MHP, ANAP koalisyon hükümeti döneminde “Hayata Dönüş Operasyonu” adı altında cezaevlerinde rejim muhalifi devrimci tutsaklara yönelik katliam gerçekleştirilmiş ve devlet tarafından ‘hayat’ sözcüğü, ölüm yerine kodlanmıştı. AKP Hükümeti nezdinde ise “Sevgi Evleri” ile Kürt çocukları, asimilasyon ve sindirme amaçlı olarak ailelerinden alınacak. Devlet bu kez de 4

baskı ve sindirmeyi gizlemek üzere ‘sevgi’ sözcüğünü kullanıyor. Süreç şöyle işleyecekmiş; protesto gösterilerinde yer alan ve devletin silahlı kolluk güçlerine taş atan çocuklar yakalanacak, aileleri Çocuk Şube polisleri tarafından uyarılacak, çocuklar eylemlere devam edecek olurlarsa bu kez aileye 150 lira para cezası kesilecek. Çocuklar eğer protesto eylemlerinde kararlıysalar, bu kez de 5395 sayılı Çocuk Koruma Kanunu devreye sokulacak. Mahkeme kararıyla ailesinden alınan çocuk, devletin “Sevgi Evleri”ne kapatılacak. Sevgi dolu bu tecrit ve yalıtma cezası, Valilik, Sosyal Hizmetler İl Müdürlüğü ve Emniyet Çocuk Şube Müdürlüğü’nün “uzman” eş güdümüyle başarılacak. Sosyologlar, psikologlar ve rehber öğretmenler bu uygulamada görev alacaklar. Bunun adı ise “Sosyal Devlet Uygulaması” olacak. Diyarbakır Valisi Mustafa Toprak; “Amacımız aileleri cezalandırmak değil; çocukları suç ve istismardan uzaklaştırmaktır” diyor. Diyarbakır pilot bölge olacakmış, 41 ailenin şimdiden “uyarıldığı” açıklanıyor.

İHD Diyarbakır Şube Yöneticisi Raci Bilici açıklamalara haklı bir tepki gösteriyor, “Legal siyasetçiler hatta avukatlar içeri alınıyor. Şimdi de çocukları mı almak istiyorlar? Bir sonraki adım da ailelerini göndermek mi olacak?” Diyarbakır Barosu Başkanı Mehmet Emin Aktar ise, “Tam da Dersim’in tartışıldığı bir dönemde çocukların ailelerinden zorla alınması Dersim’deki çocukların durumunu hatırlatıyor. Yasal olmadığı gibi insani de değildir” diyor. / İşçilerin Sesi - Haber


İşçilerin Sesi

TÜRK-İŞ’TE BÜROKRASİNİN ‘SAVAŞI’ Ali Erhan Türk-İş’te, 60 yıllık tarihinin en heyecansız kongrelerinden biri daha tamamlanırken, eski sağ eğilimli sendika bürokrasisi, ciddi hiçbir vaatte bulunmaya bile gerek duymadan yeniden yönetici olarak seçildiler. Türk-iş kongrelerinin hemen hepsinde olduğu gibi bu 22. Kongre’ye de işçilerin katılmamasına özen gösterildi. Türk-iş üyesi 420 bin işçiyi ‘temsil eden’ 362 adet delegenin yaklaşık 165’i (çoğu emekli olan) sendikaların merkez yöneticilerinden, 150’si ise sendika şube yöneticilerinden oluşuyordu. Geriye kalanların büyük kısmı ise bürokrasinin parçası olarak işlev gören atanmış temsilcilerden oluşmaktaydı. Mustafa Kumlu kongre konuşmasında bu durumu “Burada bulunanların yüzde 95'i profesyonel yönetici” diye teyit ederken, aslında delegelerin kendi çıkarları için ‘mevcut düzen ve istikrar’dan sapmamaları gerektiğine de işaret ediyordu. Bu bürokrasinin ağır baskısı altında ‘tabandaki işçinin özlemleri’ni kongreye taşınmasının mümkün olamayacağı görünüyordu.

Sendika bürokrasisi, doğası gereği düzenle uyum ve istikrar ister. Kendi varlık nedenleri tehlikeye girdiği anda bile, örneğin sendika üye sayıları azaldığında veya sendika faaliyet yapamaz hale geldiğinde bile devletten, sermayeden icazet almaktan vazgeçmez. Kendi bürokratik ayrıcalıklarını bu icazet olmadan koruyamayacağının bilincindedir. İşçi tabanından yükselen kitlesel grev ve diğer eylemler karşısında telaşa kapılarak, işçi mücadelesini süratle kontrol altına almaya azami gayret göstermesinin (Tekel 2009-2010 eylemlerinde gerek Tek Gıda İş bürokrasi gerekse Türk İş bürokrasisinin politikaları bu duruma iyi bir örnek) nedeni de ‘düzen ve istikrarı’ yeniden kurmaktır. Aksi halde, işçi hareketinin coşkun dalgasının, kendi bürokratik iktidarını yıkıp geçeceğinin farkındadır. Ayrıcalıklarını korumak için sermayeye, devlete (ve hükümete) güven verirken, işçi hareketini kontrol altında tutmaya ve tabandan mücadelenin üç vermesini engellemeye çalışması sendika bürokrasisinin gerici karakterinin maddi temelini oluşturur. Yoksa sendikayı yöneten bürokrasinin sağ veya sol eğilimli olması, sağ bir partiye veya sol bir partiye angaje olması onu gerici kılmaz. Olsa olsa sendikaya üye olan işçilerin genel eğilimini ve bürokrasinin siyasi tercihini ortaya koyar.(…) Bu durum Türk-İş’in 22. Kongresi’ne de yansıdı. (…) Türk-İş’te seçimleri kazanan, hükümete daha yakın hatta angaje olduğunu gizlemeyen sağ bürokrasiye karşı, liste oluşturan ‘sol bürokrasi’ ise sendikaların

sorunlarından, örgütlenmenin öneminden, çalışma hayatına yönelik yeni saldırılardan söz ediyordu. Bu bürokrasinin yönettiği sendikaların örgütlü olduğu işyerlerinin önemli bir kısmının özel sektörde bulunduğu görülüyor. Özel sektörde işçilerin sorunları bir toplu sözleşme ile çözülemeyecek kadar kapsamlı ve günlük mücadele büyük önem taşıyor. Diğer yandan kendisini ‘sendikal güç birliği’ olarak tanımlayan sol sendika bürokrasisini temsil eden eğilim, AKP iktidarının sendikalarda kendisine yakın yönetimlere destek sunmasını da kendi iktidarı için tehdit görüyor. Tehdit olarak gördüğü olgulardan bir diğeri halen Çalışma Bakanlığı’nda bulunan yeni sendikalar ve toplu sözleşme kanununun yüzde 10 baraj engeli, işkolu birleştirmeleri vb ile kendi varlığını tamamen ortadan kaldırması ihtimali. Bu nedenle, muhalif sendika bürokrasisi, Türk-İş bürokrasisinin daha hızlı daha kapsayıcı ve AKP’ye karşı daha mesafeli, hareket etmesini istiyor. Çok önemli bir başka neden sendikal güç birliğindeki sol bürokrasinin son 20 yılın bütün hak kayıplarında, sorumluluğun olması ve bu nedenle yıpranmışlığı. Sendikalarında bir dönem daha rahat yöneticilik yapamayacaklarının farkındalar. Türk-İş’in merkezi yönetimindeki koltukların, daha geniş ve daha etkili bir kamuoyunun oluşturulmasında çok etkili olacağını ve kendi meşruiyetlerini güçlendireceklerini umdular.

Sendika bürokrasisi istikrar ister

Fakat hangi gerekçelere dayanırsa dayansın gerek sağ bürokrasi gerekse sol bürokrasi işçi tabanını hare-

İşçi sınıfının, ne yeni bürokrasiye ne de tepeden kurulacak yeni sendikalara ihtiyacı yok. Sendikaları işçiler kurdu, ama eksik olan bu sendikaları işçilerin yönetmemesi. İşçilerin içinden çıkmış ama kısa sürede yozlaşmış bürokrasinin sendikalardan kovulması sendikaların işçilere açılması için ilk adım.

kete geçirmeden ve böylece kendi bürokratik yönetimini tehlikeye düşürmeden ‘bürokratik savaşı’ sürdürmek zorunda kalmıştır. Ama işçi hareketi yükselmeden sendikalarda bürokrasinin değişimi de hemen hemen hiçbir şekilde mümkün olmamıştır. Bu nedenle sol bürokrasinin, Türk-İş seçimlerini kazanması mümkün değildi. Seçim sonuçları bu bürokrasinin kendi kontrol ettiği delegelerin bile tümünün oyunu olamadığını gösterdi. Bu bürokrasinin bol keseden verdiği demeçlerin ‘büyüsü’ne kapılarak onları hak etmedikleri biçimde destekleyen ve kof umut yaratan başta Evrensel ve BirGün gazeteleri olmak üzere sol gruplar ve bürokrasiden nemalanan Zafer Aydın, Atilla Özsever, Aziz Çelik gibi bazıları sorumluluktan kaçamazlar. (…)

Sendikalarda 3. alternatifin zamanı Ama biçimden (görüntüden) öze baktığımızda sendikal hareketi bugünle sınırlamadan, tarihsel olarak (hafıza) ele aldığımızda işte süreci yukarda belirttiğimiz gibi analiz ediyoruz. Bu kitlelere yanıltıcı işaret verilmemesi için elzem. Yıllardır sendika bürokrasinin değişik kanatlarının (sağ sol veya sosyal demokrat) mücadelesine sahne olan Türk-İş kongresini sol ile sağın, işçilerle bürokrasinin mücadelesi ile geçtiği gibi gerçek dışı şekilde analiz etmemek için bu tarihe ve biçime değil öze bakmaya zorunluyuz. Esnekleştirmenin yaygınlaştırılması, kıdem tazminatının kaldırılması, taşeronlaşmanın genişletilmesi, çalışma koşullarının ağırlaşacağı koşullarda işçi sınıfının, ne yeni bürokrasiye ne de tepeden kurulacak yeni sendikalara ihtiyacı yok. Sendikaları işçiler kurdu, ama eksik olan bu sendikaları işçilerin yönetmemesi. İşçilerin içinden çıkmış ama kısa sürede yozlaşmış bürokrasinin sendikalardan kovulması sendikaların işçilere açılması için ilk adım. Bu yapılmadan sendikalarda gerçek bir ‘işçi demokrasisi’nin tesis edilmesi mümkün değil. İşe tepeden, Türk-İş’ten veya sendikalardan değil, tabandan başlamak, her sendika temsilciliğinde, her şubede ve nihayet sendika merkezlerinde sendika bürokrasisine karşı ‘işçi demokrasisi’ni örgütlemek, yapısal dönüşümün en temel ve vazgeçilmez adımı. 5


İşçilerin Sesi

Türk Tabipler Birliği Merkez Konsey Üyesi Osman Öztürk’le Söyleşi...

21 ARALIK GREVİ, SAĞLIK HAKKI İÇİN BİRLEŞİK MÜCADELE ÇAĞRISIDIR Yunus Öztürk Şöyle bir tablo var: Bir yanda AKP hükümeti oy oranını artırıyor. Genel olarak toplumsal muhalefet gerilemiş halde. Ancak sağlık emekçileri bir dizi başarılı eylem yapıyorlar. Bunu nasıl açıklıyorsunuz? Aslında ortada bir irasyonalite var. 12 Eylül 2010’da referandum oldu, yüzde 60 oy aldı. Haziran’da seçim vardı ve AKP’nin iktidar olacağı belliydi ama yüzde kaç oy alacakları, anayasayı değiştirecek çoğunluk olup olmayacakları belli değildi. Bu dönemde sağlıkçıların gerçekten bir “isyan” duygusuyla harekete geçtiler. Sonra Ağustos’ta bir tam günü içeren bir KHK çıktı. Peşinden de işte 2 Kasım’da Sağlık Bakanlığı’nın teşkilat ve görevlerine dair 663 sayılı KHK, özellikle hastane yapılarını değiştiren, hastaneleri ticarethaneye dönüştüren bir düzenlemeydi. Aslında gerek Ağustos’ta gerek Kasım’da çıkan KHK’larında imza tarihleri ve yayımlanma tarihleri arasında epey bir fark var. Mesela 8 Ağustos’ta bakanlar kurulundan geçmiş, 26 Ağustos’ta 9 günlük bayram tatilinin hemen arifesi cuma günü yayımlandı ilk çıkan 650 sayılı tam günü de düzenleyen kararname, ikinci 663 sayılı KHK da 12 Ekim’de çıkmış. 2 Kasım gece yarısı KHK çıkarma yetkisinin son günü ve beş günlük bayram tatilinin öncesi. Gerçekten tepkilerden çekindikleri gözüküyor. Tatilde de biraz tavsar diye düşündüler muhtemelen. Ama hemen peşinde 12’sinde Türkiye Büyük Hekim Meclisi toplandı. Bizim için çok moral verici oldu. 400 - 450 doktor katıldı. İstanbul’daki Meclis toplantısına 700 kişi katıldı ve grev kararı bunun üzerine uygulanabildi. Hükümet de bu tepkileri bunları izliyor ve toplumsal tepkiler seçim başarılarından üstün gelebiliyor. Sağlık Reformuna Türkiye’den gelişen tepkileri nasıl değerlendiriyorsunuz? Biraz abartarak söylüyorum bunu, ama burada da söyleyeyim: IMF ve Dünya Bankası patentli, piyasa odaklı sağlık reformlarına karşı en büyük direniş son 10 yıldır Türkiye’de yaşanıyor. Abartarak söylüyorum diyorum çünkü karşılaştırmadım başka ülkelerle. Karşılaştırmayı bir kenara koyarsam şöyle de kurabilirim cümleyi: IMF, Dünya Bankası patentli piyasa yönelimli sağlık reformuna karşı 2003’ten bu yana Türkiye’de çok büyük bir direniş yaşanıyor aslında. Sekiz yılı doldurdu ve beş altı kez iş bırakma oldu, mitingler, nöbetler, yürüyüşler, basın açıklamaları, toplantılar. Hakikaten hepsini topladığında çok büyük bir külliyat çıkıyor ortaya. Onun bir devamı olarak 21 Aralık anlaşılabilir. 2011 yılı özellikle ilginçti. İlk eylemler sağlıkta bir şeylerin değişeceği belli olduğu sırada ve daha çok bir tepkinin açığa çıkarılması biçiminde oldu. Daha sonraki eylemlerimizde daha çok örgütsel gücümüzle yaptığımız bir şeydi. 2011’de biz 13 Mart, 19-20 Nisan ve 21 Aralık’ta kendi örgütsel gücümüzü aşan bir şey yaptık. Bu dönemin önemli özelliklerinden biri de TTB’deki yaklaşık 65 tabip odasının 30’a yakını daha sağ görüşlü insanların yönetimindedir. Ama onlar da eylemlere katıldı, katılmasa bile destekledi. Hâlbuki birkaç yıl önceye kadar mesela onlar bir güzel karşı çıkarlardı. Sağlık bakanıyla beraber görüşürlerdi ve oradan bir beklentileri vardı. Şimdi gerçekten görüyoruz. Sağlıkta hekimler için özellikle AKP’ye oy veren gönül veren, 6

AKP’de çalışanlar da dâhil çok büyük bir tepki var ve bu giderek daha yaygınlaşan bir şey. Mesela üniversiteler sekiz yıl boyunca hareketsizdi. Son bir yılda bu hareketin önemli bir parçası üniversiteler. Özel hekimler özellikle muayenehanecilik yapanlar kendini bu iş dışında görüyordu. Onlar da kendine dokunduğunu gördüler, tepki gösteriyorlar. Asistanlar son 20 yıldır eylemlere en az katılanlardır. Son iki senedir onlar katılıyor. Öğrenciler son eylemlerde çok yoğun katılım gösterdiler. O yüzden bütün bunları aşan ve giderek daha genişleyen bir mücadele oldu. Mücadelenin sağlık çalışanları arasında daha da genişleyen bir tabana oturduğunu söyleyebilir miyiz? Hekimler açısından bunu özellikle söylerim, sağlık çalışanları için de bunu gözlüyorum ama sendikal anlamda çok söylemiyorum. Ama şunu söyleyebilirim biz zaten 21 Aralık’taki eylemi SES, TTB, Dev Sağlıkİş ve başka sağlık örgütleriyle birlikte yaptık. Ama ana gövdesini TTB ve SES oluşturur. Değişik illerde toplantıya gittiğimde ben gördüm SES’le birlikte yaptığımız toplantılara başka sendikaya üye olan insanlar da geliyor, katılıyor. Değişik illerde 21 Aralık grevine de Türk Sağlık Sen’in şubeleri değişik biçimlerde katıldı mesela. O yüzden daha genişleyen bir şey. 1 Ocak’tan itibaren neler değişecek? Hem grevin talepleri açısından hem de sağlıkta dönüşüm programı açısından somut olarak neler değişecek? 1 Ocak’la sembolik bir tarih. Yeşil kartlıların GSS kapsamına geçeceği tarih. Bir kaç defa ertelendi. Hemen 1 Ocak’ta radikal bir geçiş olmayacak görünüyor. Ama önümüzdeki yıl yeşil kartların vize süreleri dolduğunda GSS’li olabilmek için bir yoksulluk testine tabi tutulacaklar. Kabaca aile içinde kişi başına gelir. Asgari ücretin 1/3’ünden aşağıdaysa devlet primlerini ödeyecek yukardaysa aşamalı olarak GSS primi ödeyecekler. Şu anki yeşil kartta da benzer bir şey var ama gözüken şu ana kadarki yeşil kartta gelir testi çok kabaca yapılıyordu. Şimdi daha inceltilecek gözüküyor. Zaten GSS yasasında vardı aslında vatandaşın her türlü parasal hareketleri SGK tarafından izleniyor. Okul kaydından banka hareketlerine kadar. Eğer orda katı davranırlarsa ki gerçekten öyle davranacaklar gibi gözüküyor, milyonlarca insanın bu sefer sağlık güvencesi kapsamının dışında kalacağı ya da çok büyük paralar ödemek zorunda kalacağı ortada. O da muhtemelen büyük karışıklık yaratacak. Eğer yeşil kartın süresi doldu ama başvurup gelir testini yaptırmazsan bu sefer aylık 200 lira sigorta primi kesilecek. Sanki geliri yüksekmiş gibi kabul edilecek. Oradan gelecek bir zarar görünüyor vatandaş için. Bu son bir katılım payları ile ilgili bir düzenleme yapıldı. Sağlık Bakanı her yerde övüne övüne söylüyordu “Birinci basamakta ücretsiz sağlık hizmeti veriyoruz” diye. Şimdi aile hekimliklerinde 3 lira. Ayrıca üç kalem ilacın üzerinde yazıldığında yeni katılım payları -ki tasarısı çok daha vahşiydi- her kalem için 3 TL katılım payıydı. Yasal düzenlemeyi 2009’da yaptılar, yatan hastalardan katılım payları 2012’de uygulamaya başlayabilir. Çünkü yasal olarak böyle bir düzenleme yaptılar. O da çok kötü. Ama sürekli olarak vatandaşın daha çok para ödeyeceği bir süreç hızlanacak gö-

rünüyor. Ne yazık ki çok iyi takip edemiyoruz yüzlerce ilacı sosyal güvenlik kurumu ödemiyor. Bunlarla ilgili sıkıntı var. Tabi ekonomik krizin gördüğüm kadarıyla derinleştiğinde ilk etkileyeceği alan sağlık olacak. Yani sağlık konusundaki harcamalar çok arttı ama bu sürdürülebilir gözükmüyor. Bütün bunlara baktığımızda 2012’de vatandaş açısından yani hükümetin artık sağlık alanında vatandaşa daha fazla vereceği bir şey kalmamış görünüyor. Tersine vatandaştan alacağı bir şeyler var gözüküyor. Ki hastanelerle ilgili getirilen bu yeni düzenleme muhtemelen devlet hastanelerinde de özel hastanede olduğu gibi yeni bir takım katılım payları, ilave ücretleri getirmeyi hedefliyor. Bu görülebiliyor. Kabaca vatandaş sağlık hizmeti alırken daha fazla harcama yapacağı bir sürece giriyoruz. 21 Aralık’a tekrar dönersek bu süreçte KESK’le birlikte bu grevin yapılmış olması pozitif bir şey mi? Grev tarihinin aynı güne denk getirilmiş olması, bu bir sinerji yarattı mı? Yoksa sadece tarih çakışması mı oldu? İleriye dönük de bir manası olacak mı bunun? İleriye dönük şu anda bir programımız olmadığı için kalıcı bir anlamı olur mu bilemiyorum. Ama açıkçası baştan söyleyeyim bizim açımızdan riskli bir şeydi. SES zaten KESK’in üyesi onlar için böyle bir risk yoktu. Ama TTB açısından hekimler harekete geçerken TTB’nin hatta tercihen tek başına çağrı yapmasını ya da diğer sağlık örgütleriyle birlikte çağrı yapmasını önemsiyorlar. KESK’le birlikte olan bir şey rahatlıkla KESK’in eylemi diye geçebilirdi ve bu durumda bizim hekimleri harekete geçirmemiz zordu. O konuda KESK yöneticileri hakikaten çok olgun da davrandılar. Aynı tarihte bizim SES’le birlikte ayrı bir programı daha önceden açıklamamızı onlar da kabul ettiler. O nedenle bu 21 Aralık için büyük bir sinerji yarattı. KESK için de sinerji yaratmış oldu. Çünkü 21 Aralık esas itibariyle grev, iş bırakma hastanelerde oldu büyük ölçüde başka işyerlerinde herhalde çok sınırlı oldu. Ama bizim açımızdan da hem kitleselliği hem de yaygınlığı KESK’le birlikte sağlandı. Yoksa KESK olmasaydı, özellikle Anadolu’nun birçok yerinde sağlıkçıların kendi başına bu kadar etkin bir eylem yapması mümkün olmayacaktı. Sağlıkta olan bitene karşı, 2006-2008 yıllarında, genel sağlık sigortası sürecinde yaptığımız gibi, referandum, imza kampanyaları ya da büyük mitinglerle toplumsallaşmasını arzu ediyoruz. Sağlık hakkı meclisleri aracılığıyla. Bu işi TTB, SES, sağlık çalışanlarının üzerinden almak; onlarla paylaşmak gerekir diye, düşünüyorum.


İşçilerin Sesi

KESK CEPHESİNDEN 21 ARALIK EYLEMİ Alaaddin Dinçer*

21 Aralık Grevi: Eylem biçimi rutin, katılım vasattı Bu eylem iki olumlu sonuç ortaya çıkartmıştır. Birincisi, KESK’in mücadeleci tarihi ve birikimi ve bu alanın gerçek anlamda muhatabının KESK olduğunu ortaya koymuştur. İkincisi, KESK’in son iki yıldır içinde bulunduğu durağanlığın aşılmasına ve önümüzdeki dönemin örgütlenmesine katkı sağlayacak bir eylem olmuştur. Kamu emekçileri hareketinin eylemlerine bakıldığında ekonomik kriz ertesinde ve genellikle Kasım ve Aralık aylarında yapılan eylemlere zaten katılım olmaktadır. Buna 9 yıllık AKP iktidarı ve hükümetin uyguladığı politikalar ve son olarak da Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın “bizim muhatabımız Memur Sen’dir” sözleri eyleme katılımı artıran faktörler olmuştur. Eylem biçimi rutin, katılım vasat olmakla birlikte, eylemi görünür kılan tabanın biriken öfkesidir. Sendika yönetimlerinin eylemin büyütülmesinde katkısı yok denecek kadar azdır. Eylemin kutup yıldızı, sağlık emekçileridir. Grevi taşıyan sağlık emekçileri olmuştur. Grevin toplumla buluşma, diğer işçi ve emekçilerle ortaklaşma, birleşik bir mücadele hattı oluşturma ayağı eksik kalmıştır. Sendikal anlamda KESK’in yalnızlaştığını söylememiz gerekir. Eğitim-sen özelinde söyleyecek olursak, eylem öncesi görünür olmayan, eylemde sınırlı görünüm ortaya koyan bir etkinlik söz konusudur. Oysa ki eğitim ve bilim işkolu bu tür eylemlerin görünürlülüğünü ve kitleselliğini sağlayan işkoludur. Olağan kongreden bu yana (Mayıs 2011), Eğitim-sen’i merkezi olarak alanın sorunları başta olmak üzere genel anlamda sendikal zeminde göremiyoruz.

KESK’e bağlı diğer sendikaların ise, giderek eridiğini, yönetimlerden oluşan yapılar haline hızla sürüklendiği görüyoruz. Hatırlatmak gerekirse, 1994 yılındaki grevin sürükleyicisi Haber Sen üyeleri olmuştu. 2000 grevine köprülerde çalışan emekçiler, Yapı Yol Sen üyeleri damgasını vurmuştu. 2009 grevinin taşıyıcısı, demiryolu emekçileri, BTS üyeleri olurken 2011 eyleminde bu adını saydığımız sendikalar pankartlarıyla temsil edildiler. Neredeyse yoktular. 21 Aralık grev kararı, çarçabuk alınıp ilan edildi. Toplumun ve örgütün ihtiyaçlarından çok, kimi sendikal yapıların ihtiyaç ve beklentilerine yanıt oluşturmak için alınmış bir karar izlenimi verdi. Eylem öncesinde yapılan toplantılarda da genel merkez yöneticilerinin bir kısmı “geç karar verilmesini” eleştirdi. Yayınlanan bildirilerde, afişlerde, dokümanlarda yer alan talepler ise, karmaşık, sadeleştirilememiş haldeydi. Her işkolu kendi talepleri için harekete geçti, oysa ortak talepler öne çıkmalıydı. Örneğin baskı, sürgün, soruşturma ve cezalarla ilgili talebin daha somut ve belirgin ifadesi mümkündü. “Özel Yetkili Mahkemeler ve TMK Kaldı-

YANLIŞ TANIMLA, DOĞRU GREV YAPILAMAZ Ömer Yıldız*

Afyonkarahisar’da Grev 21 Aralık grevi Afyonkarahisar’da önceki yıllara göre katılımlı geçti. Şube binasında oluşturulan kortej sloganlarla PTT önüne kadar yürüdü ve basın açıklaması yaptı. Şube Başkanı KESK adına yaptığı konuşmada direngen yapı bir kez daha vurgulandı. KESK’in mücadeleci gücü vurgulandı. Greve KESK bileşenlerinden Eğitim Sen dışında SES, BES ve BTS üyeleri destek verirken Hera Tekstil’de örgütlenme çalışması yürüten TEKSİF işçileri de açıklamaya katıldılar. Değişik siyasi partiler de destek verdi. Afyon gibi illerde bu durum o kadar önemli ki emek mücadelesi açısından; nefes almanızı sağlıyor. Büyük şehirlerin katılımlarına göre daha az gibi görünen katılımları sağlamak çok daha zordur. Sosyal şartlar ağırdır. Azsınızdır ama direngen olduğunuzu haykırırsınız. Toplum katkısını fiziksel olarak sağlayamasanız da sizi gönülden destekleyip sizin yanınıza gelemeyen uzaktan izleyenleri görürsünüz. Meydanlarınız Taksim değildir ancak her meydanı Taksim yapmak için haykırırsınız ve buna yürekten inanırsınız. Doğru söylediğinizi bildiğinizden ve sizi temsil edenlerin başka sendikalardaki gibi “satmayacağından” emin olduğunuzdan daha bir istekle haykırırsınız. Yanınızdaki tanıdığınızdır. Her eylemde, basın açıklamasında yanınızdadır. Bazen parmakla bile sayabilirsiniz mücadele yoldaşlarınızı.

Grev işyerinde yapılır İlçede olduğumuz için il merkezindeki açıklamaya, korteje, yürüyüşe katılmadık. Okulumda grev yaptım. Afyon’daki arkadaşlarım çok güzel bir şekilde; inanarak, coşkuyla grevi bu şekilde kutladılar. Genel merkezler bu şekilde kutlanmasını istemiş. Üstelik genel merkezlerin bulunduğu şehirlerde, büyük şehirlerde de bu şekilde eylemler gerçekleşmiş. Bir grevden çok kutlama gibi…

Neden bir genel merkez “grev” kararı alırda işyerlerini terk ettirip kortejler oluşturup basın açıklaması yaptırır? Grev bittikten sonra açıklamalar yapılsa, grev hatıraları paylaşılsa olmaz mı? Neden son çare olarak kullandığımız “grev” silahımızı kendi elimizle boşa çıkartırız? Fiili meşru mücadelenin yüksek olduğu, devrimci dayanışmanın yoğun olduğu dönemlerde herhangi bir toplantıda grevi bu şekilde (kutlama gibi) yapalım deseniz acaba ne duruma düşerdiniz? Bilgisiz mi derlerdi yoksa grevi boşa düşürmeye çalışmakla mı suçlanırdınız? Grev tarifinde işyerinde işi yavaşlatarak ya da yapmayarak üretimden gelen gücü kullanıp iş üretmemek vardır. Yani iş yapmazsınız. Devamında işyerini terk etmezsiniz. İşyeri sizindir. Emeğinizin yüceleştiği, artı değer ürettiğiniz, üretim sayesinde sınıfınızın teşekkül ettiği bir işi yaptığınız yerdir işyeri. Terk edemezsiniz. Hiçbir grev tarifinde işyerini terk edip kortej yapmak ilk akla gelen şey değildir. Halay çekmek vardır. Türkü söylemek vardır. Getirilen kumanyaları paylaşmak vardır. Grev kırıcılara direnmek, pat-

rılsın!” talebi net biçimde ifade edilebilirdi. 21 Aralık eylemi bir grevden çok alanlarda görünür olmayı eksen alan bir faaliyet olarak gerçekleşti. İleri unsurların ve AKP’ye tepki gösteren örgütsüz emekçilerin katıldığı bir eylem olmuştur; üyelerin ve çalışanların tamamını kapsayamamıştır. Büyük sınıf mücadelesine hazırlayıcı, en geniş kitlelerin desteğini ve işbirliğini arayan bir eylem değildir. 2012 yılında AKP hükümetinin tavrını beklemeden toplusözleşme ve grev yasasıyla ilgili geniş çaplı bir etkinlik planlanmalı. Örneğin bir “referandum” örgütlenebilir. 1 Mayıs’ı da içine alan ve emek alanının diğer sorunlarını da kapsayan (kıdem tazminatı, esnek çalışma, güvencesizlik vb.) emek talepleriyle demokrasi taleplerini içine birleştiren acil talepler programıyla illerde ve yerellerde Emek Demokrasi Meclisleri / Platformları oluşturulabilir. 2012 yılını birleşik mücadele ve ortak örgütlenme yılı olarak ilan edebiliriz. * Eğitim Sen Eski Genel Başkanı rona kafa tutmak, işyerine sahip çıkmak vardır. Biz işyerlerimizi terk ettiğimizde kim koruyacak işgalden? Kim bilecek iş mi bıraktık tatil mi oldu? İşverenin yüzüne “neden çalışmıyorsunuz?” dediğinde “GREVDEYİZ” diye kim bağıracak işyerini terk edince? Kim mal ya da hizmet alanlara neden grev yaptığımızı anlatıp destek isteyecek. Alanlarda söyledik öyle mi? Bizimle iş bırakmış arkadaşımıza mı grevi anlattık. Yoksa olumsuz durumlar haricinde haber yapmayan düzen basınına mı? Yanlış bir grev tanımıyla doğru bir grev yapılamaz. Grev gibi en önemli silahımızı egemenlerden önce kendi kararımızla boşa düşürmemeliyiz. Emekçi mücadelesinde işyerini terk ederek yapılan grev yoktur. Bunun adı grev olmaz. Alanlarda “kaç kişi topladık”, “ne kadar da önemliyim, binlerce kişi beni dinliyor” diye caka satmak istiyorsanız bunu adı grev olmaz. Eğer niyetiniz bu şekilde sesinizi daha iyi duyurduğunuzu düşünerek ses getirmekse emekçi tarihinden özür dilemeniz lazım. İnsanların kanıyla, canıyla oluşturduğu emek mücadele tarihine bir katkı yapmamış oldunuz. * Eğitim Sen Şube Eski Yöneticisi

ÇORUM: 21 ARALIK GREVİ SÖNÜK GEÇTİ Halil Özbent* Çorum, bölgenin en politik emek hareketine sahip bir ilidir. Eğitim Sen ise, sendikal hareket içinde en politik üyelerin bulunduğu bir sendikadır. Çorum’daki eylem ve ekinliklere katılımlar çevre illerden (örneğin, Amasya, Çankırı Tokat, Samsun’dan) her zaman daha ileridedir. Çorum’da 21 Aralık grevine “iş bırakarak” katılan üye sayısı 150 civarındadır. Alana katılan emekçi sayısı ise, 250 civarındadır. Eğitim Sen üye sayısının bin 100 olduğu düşünülürse, greve katılan eğitim emekçisi oranı

yüzde 20 civarında kalmıştır. Böyle bir sonuç, greve yeterince hazırlık yapılmadığını göstermektedir. KESK’e üye diğer sendikalardan ise, greve katılım olmadığı gibi, alana da gelen olmadı. Diğer toplumsal örgütler, siyasi partiler, demokratik kitle örgütleri de (CHP’nin temsili katılımını saymazsak) yoktu. Eğitim Sen üyelerinden oluşan kortej kaldırımdan yürüyerek PTT önünde (Saat Kulesi Meydanı) basın açıklaması yaparak 21 Aralık eylemine (greve) son verdi. * Eğitim Sen Eski Şube Başkanı

7


İşçilerin Sesi

2011, KAPİTALİZMİN KRİZİNİN DERİNLEŞTİĞİ YIL OLDU AKP’NİN 12 EYLÜL’Ü TÜM HIZIYLA SÜRÜYOR 2011 yılı, AKP iktidarının, tüm toplumu denetimi altına almayı ve ülkeyi kendisi açısından “dikensiz bir gül bahçesine” çevirmeyi hedeflediği, otoriter bir rejim kurma yolunda dev adımlarla ilerlediği bir yıl oldu. Aykut Özer 2011 yılında Türkiye’de milletvekili genel seçimleri yapıldı. Seçimlerde yaklaşık yüzde elli oy alarak kesin bir zafer elde eden AKP, tüm muhaliflere yönelik saldırısını hızlandırdı. AKP iktidarı, 2007 seçim başarısının ardından, kendi adayını Cumhurbaşkanı seçtirmekle kalmamış, “Balyoz”, “Ergenekon” vb. siyasi operasyonlarla, başta ordu olmak üzere, bürokratik sınıfın gücünü geriletmişti. 2010 yılında yapılan Anayasa değişiklikleri ile bürokratik sınıfın son kalesi olan yargıyı da ele geçirerek, mutlak iktidarını ilan etti. Bu dönemde, en etkili toplumsal muhalefeti oluşturan Kürt siyasi hareketi ile zaman zaman gerilim yaşanmasına, hatta DTP, Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılmasına karşın, “açılım”, “ateşkes” ve “müzakere” ön plandaydı. Ancak AKP Hükümeti, egemen sınıflar içindeki hesaplaşmayı bitirip, gücünü pekiştirdikten ve bunu yeni bir seçim zaferi ile taçlandırdıktan sonra, Kürtlere karşı geniş çaplı bir saldırıya geçti. Sadece askeri operasyonlarla yetinmeyerek, Kürt siyasetçilerden belediye başkanlarına, Kürt avukatlardan özgür ve tarafsız basında çalışan gazetecilere hatta Kürt siyasi hareketine yakın duran aydın, yazar ve akademisyenlere kadar, binlerce muhalifi tutukladı. Kısacası, başta Kürt muhalefeti olmak üzere, tüm muhalefeti ezip, tüm devlet kurumlarını yeniden düzenleme ve oralara yandaşlarını yerleştirme bağlamında yeni bir 12 Eylül, bu defa AKP’nin 12 Eylül rejimiyle karşı karşıya olduğumuzu söyleyebiliriz. Ayrıca, siyasi iktidarın politika ve talimatları doğrultusunda gerçekleştirilen siyasi tutuklamalar

ile polis fezlekelerinin yargı kararına dönüşmesi de, yeni bir 12 Eylül sürecinin yaşandığını gösteriyor. 2011 yılı, AKP iktidarının, tüm toplumu denetimi altına almayı ve ülkeyi kendisi açısından “dikensiz bir gül bahçesine” çevirmeyi hedeflediği ve otoriter bir rejim kurma yolunda dev adımlarla ilerlediği bir yıl oldu.

Ekonomik büyüme ve Van depremi 2010 yılında gerçekleştirilen hızlı ekonomik büyümenin ardından, 2011 yılında da yüzde sekizi aşan bir ekonomik büyüme ile Türkiye, Çin’in ardından dünyada en hızlı büyüyen ikinci ülke oldu. Her ne kadar, ülkeye giren sıcak para ve halkın borçlandırılmasına bağlı talep patlaması sayesinde gerçekleştirilse ve sürdürülemez olsa da, bu yüksek oranlı büyüme, siyasi iktidarın elini güçlendirdi. Esas olarak işçiler üzerindeki yoğun sömürü sayesinde gerçekleşen ve kârlarda patlama yaratan ekonomik büyüme, istihdamda ve işçilerin gerçek gelirlerinde ciddi bir artışa yol açmadı. Ancak bu haliyle bile, halkın siyasi iktidara desteğinin sürmesini sağlayarak, onun siyasi despotizminin göz ardı edilmesini getirdi. 2011 yılının sonlarına doğru, Van’da ağır can kayıplarına ve büyük hasara yol açan bir deprem yaşandı. Deprem karşısında siyasi iktidarın etkisizliği, devletin, halkın yaşadığı felaketlere çözüm bulma amaçlı değil ama ondan gelecek muhalefeti bastırmaya dönük olarak örgütlendiğini bir kez daha açığa çıkardı. Siyasi iktidar, aylarca, açıkta kalan halka yeterli çadırı bile temin edemedi. Deprem-

İŞÇİ SINIFI GÜVENCESİZ VE ESNEK ÇALIŞMAYLA, ASGARİ SEFALET ÜCRETİYLE, İŞ CİNAYETLERİ VE SENDİKASIZLAŞTIRMAYLA BİR YIL GEÇİRDİ Son bir yılda çalışanlar için egemen olan iş güvencesinden yoksunluk oldu. İşsizlik sigortası, ya da gerekçesiz işçi çıkartılmasının yasadışı sayılmasına rağmen, işçilerin işten çıkarılmalarını engelleyecek bir yasal güvence olmadı. Çalışma saatlerinin işin durumuna göre esnekleştirilmesi, olağan çalışma saatlerini günde 12 saate çıkarttı. Neredeyse tüm özel sektör işyerlerinde, kamuda, taşeron şirketlerinde (öğretmenlerden hastabakıcılara kadar) işçilerin ücreti asgari ücret düzeyinde. İş cinayetleri ise tersanelerde, madenlerde devam etti. Kıdem tazminatı fonu girişimi, işçilerin iş güvenceleri ve ücret haklarına yeni bir saldırıyı içe8

riyor. Sendikal örgütlenmeye yönelen işçiler ise işten çıkartıldılar. Casper Bilgisayar işçileri başta olmak üzere UPS işçileri de dahil yüzlerce işçi işten atıldı. 2011 yılı, önümüzdeki yıl için belirlenen sefalet ücretiyle son buldu.

Yeni Asgari Ücret 2012 yılında uygulanacak asgari ücret, beklendiği üzere, ilk altı ay için yüzde 3 değil, yüzde 5,9 olarak açıklandı. Yılın ikinci yarısındaki artış da dikkate alındığında, yıllık artış yüzde 12 düzeyinde gerçekleşti. Bu oran 2012 yılı bütçesinde memur ve emekli maaşları için öngörülen artış ile karşılaştırıldığında, yüksek görünebilir. Ancak bu artış, 2011 yılı gerçek enflasyonunun altında

zedelerin, kış aylarından önce uygun barınaklara kavuşması sağlanamadı. Bu yüzden çok sayıda bebek ve çocuk, hastalık ve soba yangınları nedeniyle hayatını kaybetti. Ayrıca depremin, devletin “güvenlik çıkarları” açısından “hassas bir bölgede”, Kürt coğrafyasında meydana gelmesi, bir dizi ilave sorunu beraberinde getirdi. Bir yandan, birçok yabancı kurtarma ekibinin deprem bölgesine gitmesine izin verilmezken diğer yandan deprem yardımlarını koordine eden siyasi iktidarın temsilcisi Valinin, BDP’li Belediyeyi dışlaması ve bu insancıl meseleyi siyasi rekabet konusu haline getirmesi, Kürt sorununun, siyasi iktidarın en temel zaafı olduğunu gösteriyordu. Yine Kürt coğrafyasında meydana gelen bu deprem, birçok çevrede egemen olan ırkçı koşullanmışlığı gözler önüne sererek, toplumun yüzüne bir ayna tutmuş oldu.

Böyle gelmiş, böyle gitmez! 2012 yılının hem siyasi iktidar hem de işçi sınıfı, emekçiler ve ezilenler açısından 2011 yılına hiç benzemeyeceğini öngörebiliriz. Bir yandan, hızlı ekonomik büyümenin ardından sert bir gerileme ve ekonomik küçülmenin geleceği yönündeki gerçekçi beklentiler, diğer yandan bölgedeki sıcak siyasi gelişmelerin, Türkiye’yi de bir girdap gibi içine çekme olasılığı, egemen sınıfların ve siyasi iktidarın uykularını kaçırıyor. Bağımsız Kürt siyasi hareketini ezmeye dönük saldırılar, bu kesimde radikalleşmeye yol açacağı gibi, ekonomik küçülmenin sonuçları, işçi sınıfı ve emekçi halk muhalefetinin yükselmesini getirecektir. Kısacası, 2012 yılının, iktidar cenahında dağılmanın hatta çöküşün başlangıç yılı olması güçlü bir olasılıktır. olduğu gibi, beklentilerin çok üstünde gerçekleşecek 2012 yılı enflasyonu karşısında aşınacak ve asgari ücretli daha da yoksullaşacaktır. Ayrıca asgari ücretliye, o çok övünülen yüzde 8–9 oranındaki ekonomik büyümeden de pay verilmemiştir. Bu durum, asgari ücretlilerin geçen yıla göre nispi olarak yoksullaşacağını göstermektedir. Bu gerçeklerin yanı sıra, asgari ücretin beklentilerin üzerinde gerçekleşmesi, sendikalar ve geniş emekçi kesimlerin, önceki yıllara göre, bu konuda daha hassas olmalarından kaynaklanmıştır. 2012 asgari ücretiyle ilgili teknik birkaç rakam şöyledir: Asgari ücret, 2012 yılının ilk altı ayı için brüt 886,50 TL olarak açıklandı. Bunun net tutarı, bekâr bir işçinin asgari geçim indirimi de eklendiğinde, 701,14 lira oluyor. 01.07.2012 tarihinden itibaren ise,16 yaşından büyükler için brüt asgari ücret 940,50 lira, net asgari ücret 739,80 liradır. / İşçilerin Sesi- Haber


İşçilerin Sesi

KUZEY AFRİKA VE ORTADOĞU’DA HALKLAR AYAKTAYDI Bu ayaklanmalar, neo-liberal politikaların yol açtığı işsizlik ve yoksulluk ile bunun sorumlusu olarak gördükleri monarşist diktatörlüklere karşı, kitlelerin kendiliğinden eylemidir. M. Eker 2011’in en önemli politik gelişmelerinden birisi, kuşkusuz Arap Baharı da denilen, Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da gerçekleşen halk ayaklanmalarıdır. Bu ayaklanmalar içinde Libya ve Suriye’deki gelişmeleri diğerlerinden ayırmak gerekir. Libya ve Suriye’deki silahlı muhalefet, emperyalistlerin bu ülkeleri yeniden şekillendirmesinin bir aracı olarak gelişir, dolayısıyla gerici bir karakter taşırken, Tunus’ta başlayıp, oradan Mısır’a ve diğer bölge ülkelerine sıçrayan halk ayaklanmaları, ‘kendiliğinden’ bir özelliğe sahipti. Bu ayaklanmalar, neo-liberal politikaların yol açtığı işsizlik ve yoksulluk ile bunun sorumlusu olarak gördükleri monarşist diktatörlüklere karşı, kitlelerin kendiliğinden eylemidir. Ekonomik istemleri, demokrasi, hak ve özgürlük talepleri dolayısıyla, ilerici, burjuva-demokratik bir karaktere sahiptir. Tunus’ta başlayan ve tüm bölgeye yayılan isyan dalgası karşısında, emperyalizm ve işbirlikçilerinin ilk yaptığı iş, devletin baskı aygıtlarını harekete geçirmek oldu. Bu, tek başına, sonuç almaya, hareketi bastırmaya yetmeyince, “sopa ve havuç politikası” izlemeye başladılar. Emperyalistler bir taraftan suret-i haktan gözükerek, kitlelerin demokrasi taleplerini destekliyormuş gibi bir tutum takınırken, öte yandan darbelere kapı aralayarak, hareketin içindeki gerici unsurlarla ilişki kurarak, Müslüman Kardeşlerin öne çıkmasına olanak sağlayarak, hareketi denetim altına almaya çalıştılar, çalışıyorlar. Tunus’ta işçi ve emekçilerin, alt-orta sınıfların mücadelesi sonucu, Devlet Başkanı Bin Ali, iktidarı ve ülkeyi terk etmek zorunda kaldı. Bin Ali gitti ama eski rejim ve kadroları olduğu gibi yerinde kaldı. Rejimi ve kendi çıkarlarını korumak uğruna,

Bin Ali’yi feda eden emperyalizm ve işbirlikçileri, kimi tavizlerle ve reform vaatleriyle, yeni partilerin kurulmasına izin verip seçimlere giderek, hareketi sokaktan parlamento sınırları içine çekip dizginlemeye çalışıyorlar. Bunda da başarılı oldukları, mücadelenin kısmi kazanımlar ile yetinerek geri çekildiği görülüyor. Egemen sınıflar, iktidarı, sistemle uzlaşmaya çoktan hazır olan, AKP’yi kendisine örnek alan ve piyasacılığa karşı olmadığını söyleyen, Müslüman Kardeşlerin Tunus versiyonu, En Nahta’ya devrederek, siyasal istikrarı yeniden sağlamaya çalışıyor. Mısır’da diktatöre karşı ayaklanan ve Arap Baharına damgasını vuran kitle mücadelesi sonucu Mübarek devrildi. Ne var ki mücadelenin ulaştığı kitlesellikten ve militan özelliğinden korkan ABD ve işbirlikçi egemen sınıf, cuntaya kapı araladı. Pentagonla olan mükemmel ilişkisi ile bilinen Mısır ordusu, iktidara el koydu. Mübarek sonrası, baskı ve yasaklar devam etti. Cuntanın aldığı önlemler, yaptığı yasal-siyasal düzenlemeler, Müslüman Kardeşler ile kurulan ilişkiler, Mübarek sonrası Mısır’ın, demokratik bir döneme değil, yeni bir baskıcı otoriter rejime doğru evrildiğini, ABD eliyle, Müslüman Kardeşler’in iktidara hazırlandığını gösteriyor. Mısır’ın Arap Baharı, askeri cunta ve Müslüman Kardeşler eliyle boğulmak isteniyor. Bunu gören toplumsal muhalefet güçleri, sol-sosyalist partiler, yeniden Tahrir’e dönmeye, kesintiye uğrayan devrimi canlandırmaya çalışıyor. Arap Baharı’nın en temel eksikliği, hareketin kendiliğindenciliğin sınırlarını aşamaması, ona yön verip yol gösterecek, devrimci bir önderliğe sahip olamamasıdır.

danına karşı, demokrasi ve özgürlük için, İnci Meydanına çıkan Şii muhalefetinin, ABD destekli Suudi askerlerce, kanla bastırılmasıdır. Yemen’de 32 yıldır işbaşında olan Ali Abdullah Salih, iktidarını, Suudi Arabistan ve ABD’nin desteği sayesinde sürdürüyor. Demokrasi ve özgürlük talebiyle rejime karşı ayaklanan Şiilere ve diğer demokrasi güçlerine karşı yürüttüğü savaşta, Salih’e en büyük desteği Suudiler ve ABD veriyor. Çünkü Yemen, hem petrol sahalarına yakınlığı hem de deniz yollarının kesişme noktasına hâkim konumu dolayısıyla, ABD için önemli. Özcesi, ABD için demokrasi değil, emperyalist çıkarları önemli. 2011 yılı, Arap Dünyasında olağanüstü bir siyasi hareketliliğe sahne oldu. Halk kitleleri, ekmek ve demokrasi için, ülkelerini yöneten diktatörlere karşı ayaklandılar. Diktatörleri devirme konusunda başarılı olmalarına karşın, ekonomik ve siyasi taleplerini elde etme konusunda pek az yol alabildiler. Yerli egemen sınıflar, emperyalistlerin de desteğiyle, halk hareketlerini kontrol altına alarak, ekonomik ve siyasi sistemi yeniden onarmaya soyundular ve bunda da bir hayli başarılı oldular. Ancak, emekçi halk kitleleri, kendilerine hiçbir şey getirmeyen kozmetik değişikliklerle yetineceğe benzemiyorlar. Dolayısıyla mücadele sürecek.

ABD emperyalizminin demokrasi ve Arap Baharı konusundaki ikiyüzlülüğünün en açık görüldüğü yerlerden birisi de Bahreyn’dir. El Halife hane-

AVRUPA BİRLİĞİ’Nİ AYAKLANMALAR, GREVLER SALLADI! 2011’in Avrupası, ABD’de başlayan ve hızla dünya ekonomisini avucuna alan kapitalizmin krizinin dalga dalga gelen darbelerine sahne oldu. Avrupa’nın ayaklanan kitlelerine Britanya ses verdi. Diğer yanda ABD’nin Wall Street hareketi günlerce ABD borsasını protesto etti. Kitleler hükümetlerinin krize sözde çare diye dayattıkları acı reçetelere tepki gösterdiler; batık bankaların kurtarılmasına karşı çıktılar. Yunanistan’dan Portekiz’e, İspanya’dan İrlanda’ya, İtalya’ya kadar gösteriler, grevler, boykotlar dinmedi. İktidardaki siyasi partilere güvensizlik arttı. Dünya kapitalizmi ağır bir kara kış yaşadı, yaşıyor da. Eğer bir kış varsa arkasından mutlak bahar gelecektir, bazen geç kalsa da. Avrupa halkları, emekçileri baharı getirmek için yola çıktılar bile… / İşçilerin Sesi-Haber 9


İşçilerin Sesi

THY’DE İŞÇİ KIYIMINA "YENİ GEREKÇE": "İSTİHDAM FAZLALIĞI!" Gökkuşağı Hareketi Bülteninden...

THY'DE istihdam fazlalığı değil, eksikliği var... Büyümeye devam eden THY ve bağlı kuruluşlarda istihdam fazlalığı değil tam tersi, eksikliği vardır. Bu yönetim THY'yi devraldığından bugüne kadar 5 binin üzerinde işçinin işten atılması bir skandal değil midir? Hastalanan ve birkaç gün rapor alanlar bile "verimli olmadığı" iddiasıyla, "performans düşüklüğü" gerekçesiyle işten atılıyor. Hasta olmak bir suç mudur? İşine devam edenler de savunmalar, sürgünler, baskılar altında, endişe içinde çalışıyor. (…) Bu da, ülkemizde iktidarın çalışma hayatına dayattığı emek düşmanı politikaların bir parçasıdır.

Temel talep iş güvencesi... Bu dönemin temel talebi kuşkusuz iş güvencesidir. Sendikaların görevi, sürgünleri işverenin bir hakkıymış gibi olağan gösterecek maddeler üretmek değil bunlara engel olacak örgütlülüğü kurmaktır. İşten atılmalara topluca yanıtlar vererek bunun önünü kesecek bir sendikal mücadele çizgisi izlenmelidir. Grev nedeni olacak en temel sorun budur.

TİS sürecinde yapacaklarımız... Öncelikle katılımımızla anketleri göstermelik olmaktan çıkarmalı, taleplerimizi dile getirmeliyiz. Bu taleplerin taslak metne yansıtıldığını ve masada savunulduğunu mutlaka izlemeli ve denetlemeliyiz. Sendika yöneticilerinin her dönem yaptıkları gibi, görüşmeleri belirli bir aşamaya kadar sözde "işçilere açık" yapıp sonra gizli kapılar ardında pazarlıklarla bağıtlama oyununu bozmalıyız.

SENDİKAYI ENGELLEMEK İÇİN ALINAN İŞÇİLER İŞTEN ÇIKARTILDI S. Aktaş Fabrika yönetimine sorarsanız Avrupa’daki kriz işyerine de vurdu ve 2012 yılı siparişleri yüzde 50 azaldı. Dolayısıyla da işçi çıkartmak zorunlu hale geldi. Oysaki ürettiğimiz sakız ve şekerleme yani düşük fiyatlı ürünlerin tüketiminde, özellikle de şekerlemede bir kriz söz konusu değil. Üstelik fabrikaya yeni makineler geldiği gibi, Macaristan ve Yunanistan’da kapanan fabrikaların üretim kapasiteleri Türkiye’ye aktarılmıştı. Buna karşın fabrika yönetimi ilk elde 130 işçi çıkarttı. Bunların önemli bir bölümü ikinci fabrikadan oldu. Çoğunluğu yeni işçiydi. Eski işçilerin çıkışını sağlayabilmek içinse “isteğe bağlı işten çıkış”a yol verildi. Bir şartla ki, ihbar tazminatı ödenmedi. İhbar tazminatını almak isteyen ve bunda ısrar eden işçilere ise, ihbar tazminatı da ödendi. Bu ise, işçiler arasında şüpheyi artırdı. Şöyle ki, bu çıkışlardan yurtdışındaki yönetimin habersiz olduğu kanaati oluştu. Çünkü bir kısım işçiye ihbar tazminatı verilirken, diğerlerine verilmemiş olması, hem kanunen hem de muhasebe edilirTabanın birlikteliği ve dayanışması her türlü oyunu bozacak en büyük güçtür. İşten atılma korkusuyla herkesin sinip susacağını sananlar yanılıyorlar. Dayanışmamızı bu dönemde de artırarak

ken “çifte hesap” yapmayı gerektiriyor. Uluslar arası bir şirkette bunu izah etmek zor. Standart bir ödeme yapılmadığı ortada. İşçiler arasında Türkiye’deki yöneticilerin ihbar tazminatlarını ödemeyip kendi tasarruflarına mı aktardıkları şüphesi bir hayli çok. Öte yandan kendi isteğiyle ayrılmış olmalarına rağmen, işçilerin işsizlik parasına müracaat etmeleri önünde engel konmaması da gösteriyor ki, işçilerin şirket tarafından çıkartılması gerekli. Yani ihbar ve kıdem tazminatı ödenmesi kaçınılmazdır. Tazminat parası kasadan çıkıp işçinin cebine girmemiştir. Aracılar ortaya çıkmıştır. Bütün bu çelişkili işçi çıkışının iki ana sebebi olduğu kanaati yaygın. Birincisi, Ocak zammını kriz sebebiyle düşük tutma arzusudur. İkincisi de 6 ay önce başlayan sendikalaşmayı güçleştirmek üzere (yüzde 51 barajı) çok sayıda işçi alınmış olacak ki, sendikanın yetki almasına fren konmaya çalışılmıştır, sendikalaşma aksayınca da işçiler çıkartılmaya başlanmıştır. İşçiler arasında ise, “iki sendika varsa, bu iş baştan bitmiş” fikrinin dolaşmış olması ise, işin bir başka olumsuz yönü olarak karşımızdadır. sürdüreceğiz. THY işçileri sessizce izlese de her şeyin farkındadır. Günü zamanı geldiğinde de gereken cevabı, işverene de sendika patronlarına da verecektir...

HSGGP, 21 ARALIK GREVİNE DESTEK VERDİ... Herkese Sağlık Güvenli Gelecek Platformu (HSGGP), 21 Aralık grevinin alan etkinliğine, sağlık emekçilerinin kortejinin ardından katılarak destek verdi. Platform, 21 Aralık greviyle ilgili bildiri yayınlayarak greve tüm emekçilerden ve halktan destek istemişti. Platform kıdem tazminatı hakkının gasp edilmesine karşı da mücadele edeceğini açıklamıştı. Platform bileşenleri saat 10.30’da Çapa’da buluşarak sağlık emekçilerinin kortejiyle birlikte yürüyüşe geçti. Haseki Hastanesi önünde yapılan basın açıklamasının ardından Beyazıt’ta yapılan mitinge katıldı. Platform bileşenlerinin korteji coşkuluydu. Platformun bildirisinin sağlık hakkıyla ilgili bölümünü yayınlıyoruz: “Sağlık “Reformu”nun “Cicim Ayları” Bitti… Yeşil Kart İptal Edilecek GSS’ nin ertelenen maddeleri 1 Ocak 2012’de yürürlüğe giriyor. 10

Yoksulluk testini geçemeyene hizmet paralı. Aylık geliri asgari ücretin üçte birinden fazla olan herkes sağlık primi ödeyecek. Katılım payları artıyor: Şimdilik devlette 8, özelde 15 TL’ye çıktı. On gün içinde aynı branşta muayene olanlar 5 TL daha ödüyor. Bundan sonra her ilaç için ilave 3 TL, üç kalemden fazla ilaç yazılandan ilave ücret alınacak. Özel hastanelerde “ilave ücret”in haddi hesabı yok. Hükümet Şimdi de Bir Kanun Hükmünde Kararname (663 sayılı KHK) Çıkarttı. - Ailelerimizin doktorundan sonra, doktorlarımızın da CEO’su var! - Sağlımız CEO’lara, şirket yöneticilerine; yani ticaretin erbabına (tüccara) emanet. Hükümetin KHK Fermanıyla… Artık … - Sağlık Bakanlığı $ağlık Holdinge…

- Devlet Hastaneleri $irket Hastaneleri’ne dönecek. - Hastaneler ticarethane olacak. - Devlet hastaneleri de tıpkı özel hastaneler gibi sınıflara ayrılacak. Hastalar sınıfını; haddini bilecek ya da bedelini ödeyecek! - Tabiplik “kamu ve kişi yararına” uygulanamayacak; sağlığımız ve emeğimiz “sağlık serbest bölgelerinde” serbestçe pazarlanabilecek… Emeğimize, sağlığımıza sahip çıkalım!” / İşçilerin Sesi – Haber


İşçilerin Sesi

İZ ENERJİ İŞÇİLERİNİN KONGRE SÜRECİ İzmir Büyükşehir Belediyesinin iştiraki konumundaki İz Enerji şirketine bağlı üç bin 600 işçi, başta Park ve Bahçeler Müdürlüğü olmak üzere, Büyükşehir Belediyesinin çeşitli birimlerinde çalışmaktadır. Sendikalaşma mücadelesindeki konumu ve sayısal ağırlığı nedeniyle, Park-Bahçelerde çalışan işçiler belirleyici bir konuma sahipler. 1200 Taşeron işçisi, 2008 yılında örgütlenerek sendikalaşmak için mücadeleye başladılar. Mücadele ve örgütlenme, iniş çıkışlı bir sürecin ardından, 2010 yılında doruğa ulaştı. Örgütlenmedeki kitleselliği ve mücadele kararlılığını gören Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu, genel seçimler öncesinde, Belediyede taşeron işçi çalıştırmaya son vereceğini duyurdu. Bunun koşullarını açıkladı. İşçilerin ve Genel-İş yöneticilerinin bu koşulları kabul etmesi ile sendikalaşma süreci tamamlandı ve toplu iş sözleşmesi imzalandı. Taşeron işçilerinin iki yılı aşan mücadele ve örgütlenmelerine, Genel-İş Genel Merkezinin ve 3 No’lu şubenin hiçbir katkısı olmadı. İşçilerin mücadelesine güvenmeyen, kendi konumlarının ve çıkarlarının bozulmaması için sürekli Belediye Başkanına şirin gözükmeye çalışan, bürokratik anlayışa sahip sendikacılar, ancak Belediye Başkanının açıklamasından sonra harekete geçtiler.

2. Nolu şubenin oluşumu ve park bahçelerdeki delege seçimleri İz Enerji işçisi, üyelik ve TİS sürecini Genel-İş 3 No’lu Şubeye bağlı olarak tamamladı. Genel-İş Genel Merkezi, sadece İz Enerji işçilerini kapsayan, 2 No’lu Şubeyi kurdu ve buraya dokuz kişilik bir müteşebbis heyet atadı. Şube kongresinin, kuruluşu takip eden altı ay içinde yapılmasını kararlaştırdı. Şube kongresi 200 delege ile yapılacağına göre, 18 işçiye bir delege düşüyordu. Park ve Bahçeler Müdürlüğü’ne bağlı olarak çalışan bin 300 işçi, kongrede 79 delege ile temsil edilecekti. Bu nedenle, kongrenin nabzı Park-Bahçelerdeki delege seçimlerinde attı. Seçimlere blok liste ile gidildiğinden, buradaki delege seçimlerini kazanamayanların, Kongreyi de kazanamayacağı biliniyordu. Delege seçimlerinde, temelde iki sendikal anlayış mücadele etti. Birincisi, bürokratik sendikal anlayış, diğeri ise işçilerin çıkarlarını ve iradesini temel alan sınıf sendikacılığı anlayışıydı.

Bürokratik sendikal anlayış sahipleri kırmızı lis-

tede toplandı. İşveren vekillerinin (müdürlerin) de desteklediği kırmızı listede bürokratik eğilime sahip üç farklı grup yer alarak 79 asil 79 yedek delege listesini beraberce belirlediler. Bunlar; a) 2 No’lu şubenin müteşebbis heyetinde yer alan ve özünde 3 No’lu şubenin uydusu konumunda olan sendikal kadro b) Dernekçiler: Örgütlenme ve mücadele sürecinde Belediye-İş Sendikasında örgütlenmeyi savunan, bunda başarılı olamayınca dernek örgütlenmesine giden, Genel-İş sendikasına üyelik ve TİS sürecine zoraki dâhil olan bir grup. C) İzelman işçisinin örgütlenme ve mücadele sürecinde 3. No’lu şube yönetimindeki bürokratik anlayış sahipleri ile sürekli kavgalı olan, zaman zaman sopalarla kafa göz yaran, sol kamuoyunda “doktorcular” olarak adlandırılan bürokratik sendikal anlayış sahipleri. Bugüne kadar hep birbirleriyle kavgalı olan düşman kardeşler, işçilerin çıkarlarını ve iradesini öne çıkaran mavi listede şekillenen sınıf sendikacığı anlayışı karşısında, kongre sürecinde bir araya geldiler.

çelerde çalışan İz Enerji işçisini sevk ve idare eden posta başları, 3 No’lu Şubenin üyesidirler. Burada çalışan İz Enerji işçilerinin vasıf alması halinde, bu posta başların durumu tartışma konusu olacak, onlar bu konumlarını kaybetme riskiyle karşı karşıya kalabilecekti. İz Enerji işçisinin vasıfsız çalışması, kendi konumlarını koruması açısından son derece önemliydi. Onun için 3 No’lu şubenin çıkarları doğrultusunda İz Enerji ihalesi vasıfsız geçirilip, şirketin Park Bahçelerde çalışan işçileri mağdur edildi.

“Mavi Liste”nin delege seçimi

Bir de muhalefet odağı gibi duran, ancak izlediği sendikal politikalarla kırmızı listedeki bürokratik anlayışa yakın olan, kahverengi listeye değinmek gerekiyor. Onlarla yapılan görüşmelerde, tepeden bakan bir yaklaşım ve delege pazarlığına giren bir anlayışla karşılaşıldı. Delege adaylarını bölgedeki işçilerin belirlemesine karşı çıktılar. Yaptıkları işçi toplantılarında da kullandıkları, “mavi liste kazanacağına kırmızı listenin kazanmasını yeğleriz” şeklindeki ifadeleri ile bürokratik sendikal anlayışa yakınlıklarını göstermiş oldular. Muhalefet gibi gözükmeleri ve ayrı bir liste çıkarmaları, muhalefetle birlikte olan birçok işçide kafa karışıklığı yarattı. Bunun, kırımızı listenin kazanmasında, az da olsa, etkisi oldu.

sürecindeki çalışmaları Bu süreçte, işçilere öncelikle, Toplu İş Sözleşmesi ile alınan ücret zammı ve sosyal hakların yetersizliği anlatıldı. Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu’nun, daha önce taşeron ve taşeron işçisine toplam olarak ne ödüyorsa, aynısını İz Enerji işçisine vereceğini söylediği herkesçe biliniyordu. Ancak yapılan hesaplamalarda ve taşeron sisteminin işverene işçi başına maliyeti ile karşılaştırıldığında, İz Enerji işçisinin maliyetinin kişi başına 100-TL daha düşük olduğu görülmektedir. Bu durum, toplu iş sözleşmesi sürecinde, sendikanın, işverenin vermeye hazır olduğu parayı alamadığını ortaya koymaktadır. Bu gerçek, tüm bölgelerdeki işçi toplantılarında anlatıldı. İkinci önemli sorun, 2011’in son aylarında gerçekleştirilen Park-Bahçeler ihalesinin, vasıfsız işçi istihdamı kapsamında yapılmasıdır. Bunun anlamı, Park Bahçelerde çalışan 1300 İz Enerji işçisinin içinde vasıf gerektiren işlerde çalışanların da vasıfsız işçi statüsünde değerlendirileceğidir. Sonuçta, TİS 37. Maddesindeki taban ücreti bin 300 Park Bahçe işçisine uygulanmaktadır. Oysaki aynı madde kapsamında çalışan işçiler yaptıkları işe göre üç ayrı grupta değerlendirilmektedir. Bu gruplar A-B-C diye belirtilmiştir. Burada vasıfsız olarak bin 300 işçi çalıştırıldığı için A grubunun aylık kaybı 100-TL, B grubunun kaybı 140TL, C grubunun kaybı 160-TL’dir. Vasıf olayında, 3 No’lu Şube yöneticilerinin ihale sözleşmesine özellikle karşı çıkmayarak, işçilerin ekonomik hak kaybına neden oldukları düşünülmektedir. Çünkü Park Bah-

İlkay Öngören

1200 Taşeron işçisi, 2008 yılında örgütlenerek sendikalaşmak için mücadeleye başladılar. Mücadele ve örgütlenme, iniş çıkışlı bir sürecin ardından, 2010 yılında doruğa ulaştı. Örgütlenmedeki kitleselliği ve mücadele kararlılığını gören Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu, genel seçimler öncesinde, Belediyede taşeron işçi çalıştırmaya son vereceğini duyurdu.

İkinci olarak, sendikal demokrasiye işlerlik kazandırıldı. Park Bahçelerdeki 1300 işçi, İzmir’in 24 bölgesine dağılmış durumda. Delege adayları ve yedekleri belirli kişiler tarafından belirlenmedi; bizzat sınıfın çıkarlarını ve iradesini öne çıkaran işçiler tarafından seçildi. Kişisel çıkarlar gözetilmediğinden, kirli pazarlıklara ya da ilişkilere girilmedi. İki aylık bir sürede ilkeli bir işçi muhalefeti oluşturulmaya çalışıldı. Bunda da başarılı olundu.

Seçim günü ve sandıklar Park Bahçelerdeki bin 300 İzenerji işçisi, oylarını kullanmak üzere, Fuar Alanına gitti. Doğal olarak, 2 No’lu şubenin atanmış heyeti ve delege listesi çıkaran işçiler oradaydı. Doğal olmayan, delege seçimleri ile hukuken ilgileri olmamalarına karşın, 3 No’lu şubenin yönetici ve temsilcileri ile bu şubenin üyesi ve bölgelerde posta başı konumunda olanların, seçim sandıklarının etrafında işçilerin iradesini belirlemek için uğraşmalarıydı. Örgütlenme ve mücadele sürecinde kıllarını kıpırdatmayanlar, sıra kongreye geldiğinde canhıraş çalıştılar. 3 No’lu şubenin üyesi olan posta başları, hem işçi statüsünde olmaları hem de Park Bahçelerde işlerin yürütülmesinde sevk ve idare eden konumlarıyla, oy kullanan işçileri etkilemeye çalıştılar. En etkili olanlar ise, kırmızı listeye olan destekleri ile işçiler üzerinde baskı oluşturan işveren vekilleri idi. Bürokratik sendikal anlayış sahipleri, kendilerine yakışanı yaptı. Seçimler blok liste esasına göre yapıldı. Kırmızı liste 780, mavi liste 336 ve kahverengi liste 80 oy aldı. Park Bahçe delege seçimlerinden sonra, diğer birimlerdeki delege seçimleri yapıldı. Bu seçimler, Park Bahçe delege seçimlerine göre nispeten tartışmasız geçti. Ardından 24 Aralıkta şube kongresi yapıldı. Kongreye, delege seçimlerini kazanan “Kırmızı Liste”nin kendi içinden oluşturduğu tek liste ile gidildi ve Taner Şanlı başkanlığındaki liste şube seçimlerini kazandı. 11


İşçilerin Sesi

SENDİKA YÖNETİMİ ELİT İŞÇİSİNİN HAKKINI GASP ETTİ! İşçinin parasını geriye dönük 6 yıllık protokolle patrona bağışlayan Tek Gıda-İş yönetimi Elit Çikolata işçisine ihanet etmiştir! bendinde yazılan ve mesai parası olarak öngörülen “yüzde 100” rakamının “yüzde 50” olarak değiştirilmesi” imza altına alınmış. Nedeni, gerekçesi yok. İşçinin onayı, rızası alınmamış. Tam bir soygun, tam bir ihanet!

Elit Çikolatanın patronu Tanıl Küçük. İstanbul Sanayi Odası (İSO) Yönetim Kurulu Başkanı. Eşi Sedef Küçük CHP milletvekili. Elit Çikolata sözde sendikalı bir işyeri. İşçilerin yarısı (yetki alacak sayı kadar) sendikalı, diğer işçiler ise, taşeronda çalıştırılıyor. Toplusözleşme imzalayan işçiler ise, yıllardır toplusözleşmede yazmış olanın aksine, mesai ücretlerini yüzde 50 eksik alıyorlar. Buna izin veren ise, sendika genel merkezidir.

Öyle anlaşılmaktadır ki, Tek Gıda-İş yönetimi toplu iş sözleşmesinde mesai parasını önce yüzde 100 olarak toplu iş sözleşmesine yazdırmakta ve ardından yapılan Protokolle mesai parasını yüzde 50’ye çekmektedir. Bu işlem son 3 toplu iş sözleşmesinde de uygulanarak işçiler zarara uğratılmıştır. Üstünü örtmek için de protokol yapılmıştır.

İşten çıkartılan işçiler konuyla ilgili olarak dava açtı ve şube başkanı da Bölge Çalışma Müdürlüğüne başvuruda bulundu. Müfettiş incelemesi yapıldı. Vahim gerçek ise, Genel merkezin mahkemeye gönderdiği protokollerle açığa çıktı. Şube başkanının işçinin kaybolan mesai parasının peşine düşmesi ve Bölge Çalışma Müdürlüğüne başvuru yapması ise, sendika genel merkezi tarafından “iş barışı”nı bozmak olarak değerlendirildi ve şube başkanının disiplin kurulunda yargılanmasına ek gerekçe yapıldı. Şube başkanı “savcılığa şikâyet etmek”le tehdit edildi.

Patronu kollamak için geriye dönük protokol 1 Ocak 2006’dan buya her iki yılda bir toplu sözleşme tekrarlanıyor ve bu 3 sözleşmede de mesai ücreti yüzde 100 olarak ödenmesi için imza atılıyor. Ancak işçinin hakkını arayıp soran olmadığı için işveren 6 yıldır yüzde 50 üzerinden mesai ödüyor. Konu mahkemeye intikal edince patron ve sendika genel merkezi kafa kafaya verip, patronu yükümlülükten kurtarmak için “protokol”lar

imzalıyorlar ve mahkemeye iletiyorlar. Bu protokollerin 14 Temmuz 2011’de imzalandığı protokollerin üzerinde kalan faks datalarından anlaşılıyor üstelik bir protokol de imzasız olarak mahkemeye sunulmuştur ki, geçersiz sayılır… Patron krizi bahane ederek 2006 yılından beri işçilerin mesai paralarının yarısını çalıyor ve sendika da buna onay veriyor. Bu durumun belgeli ispatı ise, 01.01.2006 ile 31.12.2011 tarihleri arasında geçerli sayılan 3 protokolün varlığıdır. Protokollerde toplu iş sözleşmelerinin “Fazla Mesai” başlıklı maddesinin (A)

DEPREM BİR GÜN DEVLET HER GÜN ÖLDÜRÜR! Halkların Demokratik Kongresi (HDK), 27 Aralık günü Mecidiyeköy’deki Cevahir AVM önünde gerçekleştirdiği bir basın açıklamasıyla; “Deprem Değil Devlet Öldürür” dedi. Basın açıklamasında, Van depreminin haber değeri niteliğinin üçüncü sıralarda yerini almaya başladığı hatırlatılarak, “Van halkı yalnız değildir” denildi. “Deprem Bir Gün Devlet Her Gün Öldürür” yazılı pankartla açıklama yapan HDK bileşenleri, “Yağma mı yıkım mı hesap verilsin” sloganları attılar…

Deprem Fonları Nerede? HDK adına açıklama metnini okuyan Fırat Eryılmaz, acıların ağırlığının ilk günkü gibi sürdü 12

ğünü söyleyerek, devletin Van’da yanan çadırların, kaybolan fonların hesabını vermesi gerektiğini vurguladı. “Türkiye’nin dört bir yanından giden yardım malzemelerinin dağıtımında neler yaşanmıştır, ihtiyaçlar nelere göre belirlenmiştir? Yol oldu, hastane oldu gibi açıklamalar her şeyi izah ediyor mu? Yol için hastane için alınan paralara ne oldu gibi makul bir soruya verilecek bir açıklama var mıdır? Ezilen halkların, emekçilerin sırtından oluşturulan deprem fonları nerededir?” sorularının dile getirilmesinin ardından, İstanbul’da halen bin 600 sokağa ambulans giremediği, felaket alanlarında etrafı bina ve AVM'lerle çevrilmemiş boş alanların dahi bulunmadığına dikkat çekildi…

Konuyla ilgili olarak görüşlerine başvurduğumuz Tek Gıda-İş Avrupa Yakası Şube Başkanı Muzaffer Dilek şunları söyledi: “Mahkeme hâkimi sormaz mı, 6 sene önce protokol yaptın da sonraki dönem toplu iş sözleşmesinde neden maddeyi değiştirmedin; yeniden protokol yapma ihtiyacı duydun, diye? Kurulma amacı işçinin haklarını korumak ve geliştirmek olan bir örgüt işveren örgütlerinin bile cesaret edemeyeceği işler yaparak işvereni korumuş geçmiş tarihe belge düzenlediği anlaşılmaktadır. Maalesef tüm bu olanlar mücadeleci sendikacı olduğunu iddia eden Tekgıda-iş sendikasında yaşanıyor. Hatta bu sendikanın Genel Başkanı Türk-İş Genel Kurulunda öyle bir konuşma yaptı ki benim bile gözlerim yaşardı televizyonun başında alkışlamaktan ellerim su topladı.” Tek Gıda-İş Genel Merkezinin ihanetin üstü örtülemez ve bu ihanetin hesabını sormak her bilinçli işçinin, mücadeleci sendikacının görevidir. Konuyla ilgili açıklama yapması gerekenler arasında, Sendikal Güç Birliği Platformu adıyla bir araya gelip “Türk-İş’i değiştireceğiz” diyen 10 sendika da olmalıdır. / İşçilerin Sesi – Haber

Rantsal Bölüşüm Van’dan göç ettirilmek zorunda bırakılan ailelerin büyük şehirlerde afet bölgelerini aratmayacak koşullarda yaşamaya mahkum edildiği de vurgulanan açıklamada, AKP Hükümeti’nin Van’ı yeniden inşa edeceğini söyleyerek binlerce insanı yerinden yurdundan ettiği, kentsel dönüşüm adı altında Van’ın rantsal bölüşüme teslim edildiği de belirtildi.

Van Afet Bölgesi İlan Edilsin! Van’da yaşanan felaket ve ölümlerin kader değil bir aymazlığın resmi olduğu ve bu aymazlığın peşinin bırakılmayacağı vurgusuyla sona eren basın açıklamasında; “Yıkım Mı? Yağma Mı?”, “Deprem Vergileri Depremzedeye”, “Van’ı Terk Etmiyoruz”, “Van Afet Bölgesi İlan Edilsin” dövizleri taşındı. / İşçilerin Sesi - Haber


İşçilerin Sesi

LENİN, LÜKSEMBURG, LİEBKNECHT İLE SUPHİ VE YOLDAŞLARINI ANIYORUZ… Seyfi Adalı 1900’lü yılların ilk çeyreği siyasal altüst oluşlara sahne oldu. Birinci Dünya Savaşı devrimci fırsatlar yarattı. Savaşın altüst edici etkisi, emperyalizmin en zayıf halkası Rusya’da işçi devrimine yol açtı. Avrupa işçi sınıfı birçok ülkede devrimci kalkışmalara başvurdu. Almanya başta olmak üzere, İtalya, Macaristan, Avusturya işçi sınıfı fabrika işgallerinden Hamburg’ta kurulan barikatlara kadar bir dizi devrimci eyleme girişti. Türk Kurtuluş Savaşı, Dünya devrimci sürecinden etkilense de, Komünistlerin ülkeye girişini bir katliamla engellemeyi tercih etti. İşçi sınıfının devrimci önderliklere en çok ihtiyaç duyduğu bir dönemde, işçi sınıfının tanınmış önderleri de ulusal burjuvazilerin, devletlerin terörüne hedef oldular. V.İ.Lenin (1924) hariç (ki o da bir suikasttan yara alarak kurtuldu, ancak ölümünü hızlandıran bir yara almıştı), Rosa Lüksemburg (1919), Karl Liebknecht (1919) ile Mustafa Suphi ve 14 yoldaşı (1921) burjuva devletin baskı araçları eliyle tasfiye edildiler. Rosa ve Karl sosyal demokrat emniyet müdürünün eliyle, Suphi ve yoldaşları ise, Kemalist devletin kadroları tarafından katledildiler. Farklı yıllarda ancak hepsi de Ocak ayında yitirdiğimiz devrimci önderleri, değerlerimizi saygıyla anıyoruz. Viladimir İliç Ulyanov LENİN (1870-1924) Lenin, 1917 Rus Devriminin ve Bolşevik Partinin en belirgin önderiydi. Komünist Enternasyonalin (III. Enternasyonal) kurucusuydu. Bir avukat olarak eğitim gördü. Rusya’nın ve Dünya’nın ekonomik ve siyasi gelişmesine ilgi duydu. Marksizm’i benimsedi ve “Saint Petersburg İşçi Sınıfının Kurtuluşu İçin Birlik” grubunu (1894) kurdu. Diğer devrimci gruplarla birlikte 1900 yılında Rusya çapında bir gazete çıkarttı: Iskra (Kıvılcım). Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisi’nin (RSDİP) kurulmasıyla birlikte, işçi sınıfının sosyalist ve demokratik mücadelesini teorik ve pratik olarak savunacak, bir devrimci işçi partisi üzerinde durdu. Partinin inşasının, faaliyetlerinin nasıl olacağına dair bir dizi tartışma devam ederken, Şubat 1905 Devrimi de kapıyı çaldı. 1905 Devrimi, on iki yıl sonra gerçekleşecek Ekim Devriminin siyasi provası oldu. İşçi sınıfı işçiasker-köylü Sovyetleriyle tanıştı. 1905 Devrimi başarısız oldu. Ancak Çarlık da eskisi gibi devam edemedi. Parlamento (Duma) kuruldu, fazla sürmedi. Birinci Dünya Savaşının ilk belirtileri görülmeye başladı. Lenin: 1896’da “Rus Sosyal Demokratlarının Görevleri” broşürüyle yola çıktı. Rus Marksizmini halkçı eğilimden ve devrimci terör maceracılığından ayırarak, işçi sınıfının devrimci iradesine güven temelinde yeni devrimci mücadele süreci başlattı. 1903’te parti üyeliği, 1905’te Sovyetler ve demokratik devrimde partinin taktik siyaseti,

1912’de partide yol ayrımı: Bolşeviklerin ayrı örgütlenmesi, 1914’te emperyalist savaş karşısında “silahını kendi iktidarına çevir”, “savaşı iç savaşa çevir” şiarı; 1917 Şubat’ında burjuva demokratik devrimin tamamlandığının ilanı ve “Bütün İktidar Sovyetlere” siyasetinin formüle edildiği Nisan Tezleri; 1917 Ekim’inde devrim kararı, 1919’da III. Enternasyonal’in kuruluşu ve bir dizi başka büyük sorunda (NEP -Yeni Ekonomi Politika, Sendikalar, Ulusal Sorun, Parti İçi Mücadele vb.) her zaman işçi sınıfının ve uluslar arası devrimin çıkarlarını gözeten politikalar üreterek Rus Devriminin zaferine inandı. 1917 Devrimi, Bolşeviklerden çok daha kalabalık ve geniş kitle bağlarına sahip olmasına rağmen, işçi sınıfının devrimci gücüne ve devrimci partinin merkezi gücüne inanan Bolşeviklerin devrimin liderliğine geçmesi, Sosyalist Devrimcileri çılgına çevirdi. Lenin’e yapılan suikast başarılı olamadıysa bile, 1923’ten sonra aktif siyaset yapamamasına ve 1924 yılının Ocak ayında da aramızdan ayrılmasına yol açacak kadar iz bıraktı. Lenin, işçi sınıfının iktidarı alarak devrimci dönüşüme yol açabilecek bağımsız bir sınıf olduğunu 1917 Devriminin mümkün olmasıyla ispatlamış bir hareketin lideri olarak, bugün de Enternasyonalist Komünistler’e yol göstermektedir.

Rosa LÜKSEMBURG (1870-1919) Karl LİEBKNECHT (1871 -1919) Rosa Polonya kökenli, Karl Liebknecht ise Alman kökenliydi. Alman Sosyal Demokrat Partisi üyesiydiler. Alman Sosyal Demokrat Partisi (SDP), 1900’lerin hemen öncesinde hem Almanya’nın (Prusya) hem de Dünya’nın hatırı sayılır işçi partisiydi. Parti 4 milyon oya, 110 milletvekiline, onlarca gazete ve dergiye sahipti. Dünya işçi sınıfının en gelişmiş, modern ve entelektüel kesimini ifade ediyordu. Dünya devrimi açısından birbirine bağlı iki sebeple Almanya ve SDP önemliydi. Birincisi, Alman sanayisi, teknik alt yapısı ve ekonomik gücü; diğeri işçi sınıfının en kitlesel partisinin Almanya’da kurulmuş olması. Almanya Marks ve Engels’in yetiştiği yerdi ve SDP’nin devrimci bir programa sahip olması için (Gotha Programının Eleştirisi) çaba da harcamışlardı. Partinin içinde iki eğilim mevcuttu ve parti yapısı işçi sınıfının sendikalar gibi örgütlerinden gelen, ayrıcalıklı (sendika bürokrasisi) üyelere de sahipti. Burjuva düzeniyle bağları olan kadroları vardı. Öte yandan Karl Kautsky gibi ilk başlarda devrimci teoriye katkı yapacak seviyede devrimci teoriye sahip, entelektüel, Rus devrimcileri dahil tüm Dünya devrimci hareketini etkilemiş liderlere de sahipti. Rosa Lüksemburg ve Karl Liebknecht ise, Alman SDP içinde Rus Devrimcilerinin geleneğine daha bağlı ve

dolayısıyla Bolşevik tipte militanlardı. Eduard Bernstein, partinin devrimci fikirlerini revizyona tabi tutmak istiyordu ve Rosa ile Liebknecht bu eğilime karşı mücadele ettiler. Birçok durumda partiyle çelişkiye düşmekle birlikte, her gün büyüyen; ancak bir o kadar da düzenle bağları kuvvetlenen bir işçi partisinde ayrı faaliyet yürütmeyi göze alamadılar. Birinci Dünya Savaşı sebebiyle parti içinde yeni bir tartışma başladı ve parlamentoda “savaş harcamaları”na onay verilip verilmeyeceğine dair kararın verileceği oylamada hangi oyun kullanılacağına dair tartışmalar ateşli biçimde yapılmaya başlandı. Karl Liebknecht, parlamentoda yaptığı konuşmada, savaş kredilerine onay verilmemesini savundu; parti ise, onay verme yönünde görüş bildirdi. Bu oylama, devrimci işçi hareketi içinde bir yol ayrımına yol açtı. O güne kadar “sosyal demokrat” adını kullanan komünistler, bu adı terk ettiler. II. Enternasyonal’i ihanetle suçladılar ve III. Enternasyonali kurdular (II. Enternasyonal, bugün CHP’nin de üyesi olduğu Sosyalist Enternasyonal’in atası sayılır). Birinci Dünya Savaşı Rusya’da olduğu gibi Almanya’da da devrimci ortamların yaratılmasına yol açtı. Alman SDP üyeleri devletin çeşitli kademelerinde yer alacak seviyedeydi. Berlin Emniyet Müdürü de bir sosyal demokrat parti üyesiydi. Rosa Lüksemburg ve Karl Lieknecht SDP’den ayrılarak 1916’da Spartaküs Birliğini kurdu. Daha sonra bu Birlik, Alman Komünist Partisi oldu. Alman devletinin baskıları, tutuklamalarına hedef oldular. Luxemburg ile Liebknecht Berlin Emniyet Müdürünün emriyle polis gücüyle ağır darbelerle bilinçlerini kaybedecek kadar dövüldüler ve aynı gün, Rosa’nın ölü vücudu nehre atılmış olarak bulundu. Milletvekili Liebknecht ise, başından yediği kurşunlarla öldürülmüştü. Mustafa SUPHİ (1883-1921) ve Yoldaşları Birinci Dünya Savaşı’nın yarattığı siyasallaşma, Mustafa Suphi’yi de sosyalizmle tanıştırdı. Savaş yıllarında Rusya’ya geçen Suphi, Osmanlı uyruğu sebebiyle sürgüne gönderilir ve orada Bolşeviklerle tanışır. 1917 Ekim Devriminin ertesinde Moskova’ya geçer ve 10 Eylül 1920’de 15 bölgeden 75 delegeyle Bakü’de Türkiye Komünist Partisi’ni kurar. III. Enternasyonal’e katılır ve Doğu Halkları Kurultayına Başkanlık eder. Türk Milli Kurtuluş Savaşına Bolşevik askerlerden oluşan bir grupla destek vermek üzere Türkiye’ye geçmek isteyen Mustafa Suphi ve 14 yoldaşı, 28 Ocak gecesi Trabzon’da boğularak öldürülürler. Böylece Cumhuriyetin ilanından önce Komünistlerin Türkiye’ye gelmeleri ve Kurtuluş Savaşına katılmaları bir katliamla engellenmiştir. Türk burjuva devletinin komünizm düşmanlığı, bugüne ait bir siyaset değildir. Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren vardır.

13


İşçilerin Sesi

FABRÝKALARDAN... ÝÞYERLERÝNDEN... FABRÝKALARDAN... ÝÞYERLERÝNDEN... FABRÝKALARDAN... ÝÞYERLERÝNDEN... Gıda İşçinin hakkını işçi savunur! İşçiler olarak haklarımıza sahip çıkmazsak, kimse bize hakkımızı vermez! Uzun zamandır işçiler, temsilci seçimi olacak diye ümitlendiler. Hatta usta gelip, temsilci kendi aranızdan seçilecek dediğinde, işçiler bir kadın isçiye seni yapalım, diye önerdiler. Seçim günü geldiğinde, idare kendi arasında eski temsilci devam etsin, diye belirlemiş. Çay paydosunda iş güvenlik uzmanı toplantı yaptı: Bu işyerinde yasal olarak bir komisyon oluşturmamız lazım, bu komisyondaki farklı bölümlerden işçileri biz seçtik, sadece işçi temsilcinizi sizin isteğinizle seçmek istiyoruz, dedi. Sonra da ekledi, eski temsilci devam etsin ya da aranızdan birini seçelim. Kimi işçiler, eski temsilcinin kim olduğunu ve ne işe yaradığını bilmiyoruz, çünkü hiç bir sorunumuzla ilgilenmiyor, diyerek itiraz ettiler. Toplantıyı yapan uzman, “bu temsilci, sendika temsilcisi değil, sizin hiç bir hakkınızı savunamaz, sadece iş yerindeki eksikleri tespit edip komisyona iletir” deyince, kimse bir şey diyemedi. Uzman da, o zaman isterseniz eski temsilciyi seçelim dediğinde, bir kaç kişiden başka kimse bu teklifi onaylamadı hatta bazı işçiler onun seçileceğini duyunca, dinlemeden toplantıdan ayrıldı. Temsilci seçilen kişi usta, idare bu kişiyi kendi arasında belirlemiş, işçinin de gözünü boyamak için güya seçim yapıyor. İşçiler toplantıdan çıktıktan sonra temsilci olmasını istedikleri işçiye, seni seçecektik niye adaylığını koymadın, diye sorunca, kadın işçi de, ben böyle bir temsilcilik yapmak istemem, bu temsilci işçinin değil patronun işine yarayacak. Bana gelene kadar patronun yalakaları çok, onlar düzeltsin patronun eksiklerini. Siz böyle başkasından ümit beklerseniz işiniz çok zor. Kendi aranızda bir sürü sorundan yakınıyorsunuz ama idareye karşı sesinizi çıkaramıyorsunuz, eğer hakkınızı savunacak temsilci istiyorsanız örgütlenip hakkımızı aramalıyız, dedi. (G. Kemerli)

Örgütsüz işçiyi patron pek sever! Sendikanın sözleşme yapması için işyerinde yüzde 51 çoğunluğun sağlanması gerekiyor. Tabii ki, patron ne kadar az işçiyi sendikalı yaparsam o kadar kardır, düşüncesiyle sözleşmesi dolan işçileri idareye çağırıp, tek tek sizin sözleşmeniz doldu ya taşerona geçin ya da çıkın, diyerek tehdit etmiş İşçilerin çoğu taşerona geçmeyi kabul etmiş, bazı çıkan arkadaşlar da oldu. Her gün yeni bir yasak gelirken ses çıkarmadık, herkes biz kadroluyuz 14

ya da sözleşmeliyiz, taşeron değiliz diyerek susuyordu. Şunu çok iyi bilmeliyiz ki, çalışan işçinin ne kadro da ne de taşeronda garantisi ve iş güvencesi yoktur. İşçiler bunu şimdi daha iyi görebiliyor. Örgütsüz işçi her zaman patronun en sevdiği işçidir, her yasağa boyun eğen hakkını aramayan kolay inanan ve ikna olanıdır. İki ay önce özellikle kadın işçileri işe alırken, Kasım ayında üç vardiya olacak, 8 saat çalışılacak, mesaimiz çok azdır, işler çok yoğun olunca o da seçmece oluyor herkese değil denmiş. Bir de, işçilerin çoğu yeni onun için servis yok ama bir ay içinde servis verilecek gibi sayısız ve alakasız yalanlar söylenmiş. Her gün mesai var, cumartesi dahil 12 saat çalışıyoruz ve servis yok. Üç vardiya söylentisi bir ara vardı şimdi o da yok. İşler yoğun olunca vaatlerle işçileri kandırıp, zekâlarıyla ve hafızalarıyla alay eden patron, işler azalınca ya çık ya da taşerona geç, deme cüretinde bulunabiliyorsa, bu bizden yani işçilerin üretimden gelen gücünü kullana-

mamasından kaynaklanıyor. 400 işçi üretimi durdurduğunda, patron üç-beş müdürle mi üretim yapacak? Haklıyız ve güçlüyüz sadece biraz cesaret ve güvenle ortak bir mücadelenin kıvılcımını başlatırsak kazanırız. (N. Çiçekli)

Tekstil Yasal izin hakkımızı kazandık İşyerinde senelik izinler 14 gün olarak kullanılırdı. Bu sene tüm bölümleri 1 hafta izne çıkardılar. Kalan günlerin parasını vereceklerini söylediler. İzin paralarının ne zaman verileceğini sorduğumuzda bir ara vereceğiz diye bizi oyaladılar. Israr etmemiz üzerine iki ay sonra izin paralarını vereceklerini söylediler. Altı iş günü izin kullandık, 7 gün üzerinden hesaplayıp 7 günlük para verdiler. Modelhane bölümü olarak senelik izin hakkımızın 16 gün olduğunu ve iki günlük izin paramızı da istedik. İmza toplayıp idareye yolladık. Şefler senelik izin 14 gündür dediler. Israr ettik, iş Kanunu’nda 16 gün olduğunu söyledik.

DERİ KUNDURA VE TEKSTİL İŞÇİLERİ DERNEĞİ 1. OLAĞANÜSTÜ GENEL KURULUNU YAPTI Ali Dede* 31 Aralık 2010’da resmi kuruluşunu tamamlayan dernek, ilk kongresini 26 Haziran 2011’de gerçekleştirmişti. Dernek yönetiminde bulunan arkadaşların bir kısmı işsizlikten dolayı çalışmalara gerektiği ölçüde katkı sunamadı, bir kısmı çalışma şartlarından değişmeden dolayı dernek çalışmalarına gereken desteği veremeyeceğini açıkladı. Doğal olarak dernek yönetimi azınlığa düştü. Bundan dolayı derneğin yoluna devem etmesi için yeni bir yönetimin seçilmesi gerekiyordu. 18 Aralık Pazar günü dernek binasında Olağanüstü 1. Genel Kurul yapıldı ve yeni yönetim ağırlıklı olarak tekstil-triko işçileriyle belirlendi. Derneğin kuruluş amacı değişik iş kolunda çalışanları (deri, kundura ve tekstil) bir araya getirerek sektörler arasında bölünen işçileri tek çatı altında toplamaktır. Böylesi ortak mücadeleyi önemsemek ve bunun için mücadele vermek, yaşadığımız ortamı da dikkate aldığımızda hiç de kolay olmadığını biliyoruz. Bugün sendikalar bırakın farklı sektörleri, kendi sektörlerindeki işçileri de örgütlemek için bile gereken çabayı harcamadıklarını biliyoruz. Deri, kundura ve tekstil işyerleri ağırlıklı olarak kayıt dışı çalışmanın yaşandığı sektör. Deri işkolunda yaklaşık olarak bir milyona yakın işçi bulunuyor. Deri- İş Sendikası bu sektörde toplu sözleşme yaptığı işçi sayısı 750 civarında. Görüldüğü gibi bu alan maalesef sendika tarafından da ilgisiz bırakılmıştır. Dernek kuruluşundan bu yana deri ve kundura sektöründeki kötü çalışma koşullarını teşhir ediyor ve örgütsüz olan on binlerce çalışan işçiyi örgütlenmeye çağırıyor. Tekstil işkolunda (dokuma, iplik, triko, konfek-

siyon) ise, yaklaşık 2 milyon 500 bin işçi var. DİSK’e bağlı Tekstil Sendikasının toplusözleşme imzaladığı işçi sayısı 2 bini belki biraz geçiyor. Türk-İş’ bağlı Teksif Sendikası ise, 40 bin civarında gerçek üyesi olduğu sanılıyor. Deri, kundura ve tekstil işçiler derneği, sermayenin ekonomi ve siyasi saldırılarını artığı bir süreçte, sadece işçileri sektörlerine göre örgütlemeyi değil, mücadelenin bir bütün olduğu bilinciyle örgütlemeyi hedeflemelidir. Dernek, aynı zamanda yapacağı bütün faaliyetlere üyelerini katabilecek, karar süreçlerinde bürokratik olmayan bir anlayışı hayata geçirebilmelidir. Bunun yolu da bütün üyelerin katılımıyla demokratik bir şekilde alınan kararla olacaktır. Asıl olan bunu anlayışı söylemek değil, bu fikriyatı hayata geçirmektir. Alternatif bir işçi örgütlenme biçimi yaratmak için yola çıkan Deri, Kundura ve Tekstil İşçiler Derneği, bu anlayışı hayata geçirebildiği sürece, sınıf mücadelesi içinde kendisine bir yer bulacaktır. * Deri Kundura ve Tekstil İşçileri Derneği Başkanı


İşçilerin Sesi

FABRÝKALARDAN... ÝÞYERLERÝNDEN... FABRÝKALARDAN... ÝÞYERLERÝNDEN... FABRÝKALARDAN... ÝÞYERLERÝNDEN... İki gün sonra sesleri çıkmadı, iş kanununa baktılar herhalde. Yıllar sonra bakmak akıllarına geldı galiba. Ücretlerden önce iki günlük izin paralarını da verdiler. Bir gün sonra ücretleri dağıttılar. İşçiler patronun sürpriziyle karşılaştılar. Şeker bayramında bir buçuk gün çalıştırmamış paralarını da kesmemişti. 3 ay sonra aklına gelmiş bu parayı kesmişler. Bazı işçiler bu kesintinin ne olduğunu anlayamadı, biraz öfkelendiler, bazıları da neden kestiler diye muhasebeye gittiler. Patrondan iki günlük izin hakkını istersen, idare de boş durmaz alacağını hemen keser. Bazı işçi arkadaşlar, kessinler artık senelik izinlerimiz 16 gün oldu diye parası kesilen arkadaşlara bu kazanımı anlattılar. Bu imza ile işveren 380 işçinin iki günlük daha izin parası ödemek zorunda kaldı. Bir kaç gün sonra patron model bölümüne çıktı, biraz etrafta dolandı bir işçinin yanına gitti sohbet edermiş gibi şunları söyledi; Ne karı gibi gidip, sağda solda izin hakkımızı söke söke aldık, patron bizim hakkımızı yiyor, haram olsun diyormuşsunuz”. “Delikanlı adama yakışır mı, varsa bir diyeceğin gel masaya vur yumruğunu, yiyorsa hakkımı ver ulan de!”. Büyük patron bu işler hep model bölümünden çıkıyor, diyor. Kısaca ondan isteseymişiz, cebinden çıkarır verirmiş, delikanlı olmalı, sağda solda konuşmamalıymışız… Patron vurdu kapıyı, çıktı. Bir aydır, sorumlusu olduğu halde model bölümüne uğramıyor. Üzülmedik! Senelik izinler 16 gün oldu, bu da patron için ekonomik bir kayıp demek. Bilinçli davranıp, birlik olunca haklarımızı alabiliriz. (M. Araslı)

21 ARALIK’TA TAŞERON İŞÇİLERİ DE GREVDEYDİ! O. Atacan 21 Aralık 2011, biz sağlıkçıların grev tarihiydi. Bu tarihte yılın en uzun gecesinden sonra aydınlığa bir adım attık. Dilerim hükümetin boğazımıza doladığı son iptir bu. Sözünü ettiğim tabi ki sağlıkta dönüşüm yasasıdır. Bu yasanın hepimizi nasıl etkilediği aşikar. Ve bu karanlığı aydınlığa çıkarmak da hepimizin görevidir. İşte bu görev sorumluluğuyla biz Cerrahpaşa Hastanesi’ndeki taşeron sağlık işçileri de bu greve destek verdik. Greve, üyesi olduğumuz taşeron işçilerin derneği olan Taşeron İşçileri Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği pankartı ile katıldık. TBB ve birçok sendikanın örgütlediği bu yürüyüşte sesimizi duyurmak için sadece İstanbul’da hemen hemen 10.000 kişiyle saatlerce yürüdük. Grev ve eylemin hazırlığı için iki gün boyunca Cerrahpaşa’da servisleri gezerek bildiri dağıttık. Grevin neden yapıldığını arkadaşlarımıza tek tek anlatmaya çalıştık. 21 Aralık sabahı saat 8:30-9:00 arasında Cerrahpaşa’da başka hastaneler ve sendikalardan gelenlerle toplandık. Cerrahpaşa’da greve katılım oldukça yüksekti. Hastane içinde tur attıktan sonra Çapa Hastanesi ve diğer hastanelerle birleşerek Beyazıt Meydanı’na yürüdük. Yürürken attığımız sloganlar şunlardı; ‘sağlıkta taşeron ölüm demektir’, ‘hastaneler halkındır satılamaz’, ‘tüccar değil sağlıkçıyız biz’, ‘gün gele-

DERİ, KUNDURA VE TEKSTİL İŞÇİLERİ DERNEĞİ ESENYURT YEMEĞİ COŞKULU GEÇTİ Deri Kundura ve Tekstil İşçileri Derneği Esenyurt'ta faaliyetlerine başladı. Derneğin ilk etkinliklerinden biri de yeni yıl yemeği oldu. Çeşitli işkollarından ve 20'ye yakın işyerinden gelen yaklaşık 100 kadar kadın ve işçi emekçiler, çocukları, yakınları ve iş arkadaşlarıyla, kardeşlik ve dayanışma içinde sohbet edip, eğlendiler. İşçilerden oluşan canlı müzik grubu eşliğinde, halay çektiler. Dernek adına açılış konuşması yapan bir kadın işçi, “Emekçilerin haklarını alabilmesinin tek yolunun "birlik, örgütlenme ve mücadele” olduğuna vurgu yaptı. Dernek başkanı ise, derneğin tanıtımını yaparak, şiarlarının, "hak verilmez alınır" olduğunu söyledi. Dernek Esenyurt'ta yeni olsa da, derneğin üyelerinin geçmişi, 2000 yılına, Cengiz Tekstil fabrikasında yürütülen mücadeleye dayanıyor. O yıllarda fabrikada sendikal örgütlenme çalışması yürüten işçiler, DİSK Tekstil Sendikasına üye olmuştu. Toplusözleşme imzalamalarından bu yana birlik ve da-

yanışmalarını devam ettiriyorlar. Aynı zamanda Umut Yeşerendedir Emek Kolektifi bileşeni de olan dernek üyeleri, emekçilerin birleşik mücadelesine de inanıyor; birleşik mücadeleyi örgütlemek için çaba harcıyor. Etkinliğin ilgi çeken bölümlerinden biri ise yeni yıl piyangosuydu. Çeşitli hediyelerden oluşan çekilişin ardından etkinlik sona erdi. / İşçilerin Sesi-Haber

cek devran dönecek AKP halka hesap verecek’. Bu sloganlar tam anlamıyla bizi anlatıyordu. Cerrahpaşa ve Beyazıt arasındaki mesafede öyle bir kalabalık vardı ki bu kalabalık ‘birleşe birleşe kazanacağız’ sloganını gerçekçi ve umut verici kıldı. Birleşmenin tadı, tek yürek olmanın tadı, haksızlıklara boyun eğmemenin tadı, başkaldırının tadı!... Bu birlik ve coşkuyla içimizde filizlenen umut ve inanç, bir sonraki adımlarımızda bize güç verecektir. Beyazıt Meydanı’ndaki açıklamalarla bu grevle sınırlı kalmayacağımızı söyledik. Eğer hükümet sesimizi duymamakta kararlı davranırsa, biz de sesimizi duyurana kadar süresiz eylem kararı aldığımızı duyurduk. Yani bu eylemi Beyazıt Meydanı’nda bırakmayacağız. Tayyip Erdoğan bir zamanlar ‘kaç kişisiniz’ demişti. Bu yürüyüşte gördük ki; biz çok kişiyiz.

Plastik Kim daha hırsız? Geçen kurban bayramında patron işçilere iki metre branda dağıtmıştı. İşçilerin güya çöp poşetine ihtiyacı olmuş ki, 500 rulo kayıp olduğu anlaşılınca, patron bunun üzerine iş yerine girişte ve çıkışta didik didik arama başlattı. Geçen gün bir işçi birkaç tane Camsil çalarken yakalandı ve işten çıkarıldı. Bir işçi de cebinde kalem ve bant unuttuğu için işten çıkarıldı. Patron bu yapılanlara hırsızlık diyor, bu resmin bir yüzü ya kendi yaptığı hırsızlık! İşçilerin emeğini çalarak servetine servet katıyor, fabrikalarını büyütüyor. Her geçen gün biraz daha büyüyor, patron memurlara çöp poşeti ve hediyelik paket dağıtıyor, doğum günlerini kutluyor, pasta ve çiçek yolluyor, işçiye gelince, “kriz var para yok, siz hırsızsınız” deniyor. Hırsızlığı onaylamıyoruz, patronun seviyesine düşmemeliyiz, bizler alın teriyle emeğiyle geçinen işçileriz. Birlik olup emeğimizin karşılığını aldığımız zaman, daha iyi koşullarda yaşayıp bütün ihtiyaçlarımızı karşılayabiliriz. Örgütlenip bilinçlenerek, patronun emeğimizi çalmasına dur demeliyiz. Açık cezaevi koşullarının yaşandığı işyerindeki baskılara dur demeli, insanca yaşama ve çalışma koşulları için birlik olmalıyız. (O. Şeref) 15


KİTAPTAN SAHNEYE, SAHNEDEN HAYATA:

BİLDİĞİN GİBİ DEĞİL N. Cemal Rojin Canan Akın ve Funda Danışman’ın kitabı “Bildiğin Gibi Değil”, 90’lı yıllarda Kürt illerinde yaşananları konu alıyor. Kitap, aynı adla nü.kolektif tarafından oyunlaştırılarak tiyatro sahnesine taşındı. Dört karakterin canlandırıldığı oyunda, kitabın dilinin yumuşatıldığına ve şehitlik gibi kavramların özellikle ayıklandığına dair izlenim ve eleştirileriniz olsa bile, gerçeğin sert rüzgârlarının yüzünüze vurmaya devam ettiğini hissedeceksiniz. Ülfet Sevdi’nin yönettiği oyuna Dengbêj Xalîde’nin Kürtçe ağıtları eşlik ediyor. Feminist sanatçı Canan’ın minyatür çalışmaları ise anlatılan yaşam öyküleriyle birlikte içinizi kanatarak akıyor: “Avrehan; Silah patladı, annem çığlık attı. Abbas gitti, dedi. İlk önce ben koştum. Sonuçta annen çığlık atmış. Sen de o korku ile koşuyorsun. Babanı görüyorsun. Yatıyor orada. Bana bakıyor. Yaşıyor. Gel mi dedi, bir şey mi dedi? O an bir şey yapamıyorsun. Ağlayarak eve geldim. Annem bana baktı ve o lafını asla unutmam. Avrehan, sen bana müjde mi getirdin dedi.” Oyunda feminist vurgular da var ve savaşın erkek egemen yanı sergilenirken izleyicilerin gözyaşlarına da tanık olunuyor. “Wanbetan; Nişanlanacaktım. O gün beni aldılar. İster istemez korku var üzerimde. Bedenin orada ve senin her şeyin bu bedenin içinde. Doktora götürdükleri için bakire raporumuz var. Önden bir şey yapamıyorlar. Şişe vardı. Şişeyi içinde patlatalım mı, yok getir kıralım vs. Arkam parçalandı. Göğüs ucum koptu. Üzerimde sigara söndürdüler. Karşıdan bir çığlık kopuyordu, dehşet. Küçük bir kız çığlığı, korkunç. Dokuz veya on yaşlarında. Göğüsleri daha gelişmemiş. Bir adam sürekli bağırıyor. ‘Hazal zevk alıyor musun’ diyorlar. Kızın bacakları-

nın arasından kan akıyor. Gözleri fal taşı gibi açık. Defalarca tecavüze uğramış. Kürtçe - Türkçe konuşuyorum, tepki yok. Kaskatı. Babasını konuşturmak için küçücük kıza gözünün önünde tecavüz etmişler. Devletin milliyetçileri, devlete sahip çıkanlar, koruyanlar…” “O Gün Gitti…” “Bildiğin gibi değil” sahnelenirken 90’lı yıllar sona erdi mi diye sormadan edemiyor ve sürdürülen savaş, savaşın yeni taktikleri, tutuklama furyaları karşısında bu soruya maalesef olumlu bir cevap veremiyorsunuz. İlk gösterimi 16 Aralık 2011’de İstanbul Şermola Performans’ta gerçekleştirilen oyunun karakterlerinden Gever’i oynayan İsmail Yıldız’ın, eski bir Dicle Haber Ajansı çalışanı ve özgür basın emekçisi olarak 20 Aralık 2011’de “KCK Operasyonu” adı altında gözaltına alınıp tutuklandığını öğrenince bu düşünceniz perçinleniyor. AKP Hükümeti eliyle devam ettirilen savaş politikalarına karşılık, tutuklanan özgür basın emekçilerinin “bu krallık yıkılacak” diyen haykırışlarının, Gever karakterinin oyundaki anlatımlarıyla nasıl da üst üste oturduğunu görüyorsunuz.

YOLDAŞIMIZ SAKİNE GÜRBÜZ’E Yoldaşımız Sakine Gürbüz’ün aramızdan ayrılışının üzerinden üç yıl geçti. Sakine Gürbüz, 1960 yılında doğmuştu ve hayatının otuz yılını iplik işçisi olarak geçirdi. Önce Akal, Yalova Elyaf fabrikalarında çalıştı. Ardından Yünsan’da işçi temsilcisi oldu. Bizim de 20 yıllık yoldaşımızdı. Kendisiyle ilk olarak Yalova’da bulunan Yalova Elyaf fabrikasında tanıştık. Sakine sadece bir işçi temsilcisi değil, İşçilerin temsilcisi sıfatını gerçekten taşıyan biriydi. İşçilerin sevgisini kazanmış her işçinin başına gelen onun da başına geldi. Patronlar, Sakine’nin mücadeleci tavrına, onu hep işten çıkartarak cevap verdiler. Sonunda Yalova’da tanınan bir kadın işçi militan olmuş tu; bu nedenle de bölgede iş bulamıyordu. Kendine yeni bir hayat kurmak ve politik bir mücadelenin de içinde yer almak için, bütün geçmişini, ailesini geride bırakarak, cesur bir tavırla İstanbul’a taşındı. Bir kadın işçi olarak, bütün baskılara rağmen tek başına ayakta durmak için direndi. Devrimci bir işçinin üstlenebileceği bütün görevleri sırtladı ve layıkıyla “Sınıf Mücadeleci İşçiler”den biri oldu. 2004 Yerel seçimleri için oluşturulan Birleşik Devrimci Sosyalist Kampanya’nın bağımsız kadın işçi

adayı olarak Esenyurt’ta belediye başkan adayı oldu, seçim kampanyasını omuzladı. Sakine Yoldaş, kapitalizmin kendisine devrimci kimliği dolayısıyla, büyük bir şiddetle dayattığı sefalete boyun eğmedi. Ancak hızla kötüye giden sağlık nedenlerinden ötürü 2 Aralık 2008’te aramızdan ayrıldı. Cenazesi, yoldaşlarının ve sevenlerinin katılımıyla 4 Aralık’ta doğduğu köy olan Yalova Subaşı’nda gerçekleştirildi. Devrimci işçiler ve yoldaşları onu unutmayacaklar. / İşçilerin Sesi-Haber

“Kardeşim ilkokulu yeni bitirmişti. Lokantada çalışıyordu. Cumartesi temizlik yapıyorlar. 7’de kapatmaları gerekiyorken, 8’de kapatmışlar. Kardeşim de çıkmış, eve doğru gelecek. Pencereden seyreden birisi anlatıyor bize: Panzerden biri seslenmiş, ‘Hey niye selam vermiyorsun?’ Kardeşim de, ‘dün selam verdim, niye selam veriyorsun diye kızdınız bana. Bu gün vermiyorum, şimdi niye vermiyorsun diye kızıyorsunuz’ demiş. Askerler panzerden inip kardeşimi dövüyorlar. Yüzünü gözünü kan içinde bırakıp, ‘oğlum, biz Ermeni miyiz bize selam vermiyorsunuz?’ demişler. ‘Gözden kaybolana dek sürünerek gideceksin’ demişler. Panzerin üzerinde ışıklar oluyor. ‘Bu ışık senin kafanda olduğu müddetçe sürüneceksin.’ Kardeşim de sürünmüş, sürünmüş, sürünmüş. Ta ışıktan çıkana kadar. İçeri girdi. Her tarafı kan içinde. ‘Şeyhmus ne oldu’ diye sordum. ‘Top oynadık düştüm’ dedi. Biz dedik, ‘bu düşme değil’. ‘Git banyoya, yüzünü yıka’ dedim. ‘Yok ben yüzümü yıkamam. Sabah yıkarım’ dedi. Anlatmadı bir şey. Soğukkanlı, ağlamıyor, gözyaşı yok. Neyse sabah oldu, biz kalktık, Şeyhmus yok. Arıyoruz bulamıyoruz, bu çocuk nereye gitti? Mahallede birkaç yaşlı amca var. Erken kalkar. Sorduk, ‘Şeyhmus’u gördünüz mü’ diye. ‘Neydi öyle yüzü gözü kan içindeydi’ dedi. O sabahın beşinde kalkmış gitmiş. O öyle kanla gitmiş gerillaya katılmış. O gün gitti. Daha ilkokulu yeni bitiren bir çocuk gerilla olmak zorunda bırakıldı.” Gever karakterini oynayan İsmail Yıldız’ın tutuklanması nedeniyle oyun -şimdilik- üç oyuncu ve üç karakterle devam ediyor. Sezon boyunca haftada iki kez İstanbul’daki çeşitli sahnelerde sergilenecek. nü.kolektif mail yoluyla bir basın açıklaması yaparak, “anlatısını sahnelediğimiz yıllardan çok da uzaklaşamadığımızı bir kez daha gördük” dediler. Oyunun final bölümündeki barışa dair sesli düşünceler ise yaşadığımız süreci yeterince özetliyor: “Avrehan; Sanmıyorum barışacağımı. Karşı tarafın seni anladığını bilsen? Ama seni anlamamakta diretiyorlar. Unutturmuyor devlet, o yılları sürekli hatırlatıyor.” “Sitilile; Barış demek ölüm silah işkence olmayacak demek. Beni içine sindirebilecek bir devlet istiyorum. Yurttaşlık haklarımı istiyorum. Barışmaya biz zaten hazırız.” “Wanbetan; Sanki top tüfekle evlerini başlarına yıkan ve kendi boklarını onlara yediren bizdik. Terörist onlar değil biz olduk.” “Gever; Bir umut olsa barışı en fazla isteyen benim. Benim yaşadığım şeyleri çocuklarım yaşamasın. Her şeyimi feda ederim barış için.”

İşçilerin Kurtuluşu Kendi Eseri Olacaktır İşçilerin Sesi - Aylık Süreli Siyasi Yayın Tarih: Ocak 2012 Sayı: 12 Baskı: Yön Matbaacılık Davutpaşa Cad. Güven Sanayi Sitesi B Blok No: 366 Topkapı-İstanbul Tel: 0212 544 66 34 Sahibi ve Yazıişleri Sorumlusu: Canan Mengüloğul (İS Yayınevi) Adres: Fetihtepe Mah. Fatih Sultan Cad. No: 149 D: 13 Okmeydanı-Beyoğlu/İstanbul E-mail: iscilerinsesi@gmail.com Kadıköy Bürosu: Söğütlüçeşme Cad. Korular İş Hanı No:48 Kadıköy/İST. İzmir Bürosu: 853. Sokak No: 29/228 Konak/İzmir


İşçilerin Sesi Ocak 2012