Page 1

Altan: Demokratik, şeffaf, temiz sendika yolculuğu sürecek

Efe: Sendikayı Atilay Ayçin’in iktidar hırsı kaybettirdi...!’

Gökkuşağı Hareketi sözcülerinden ve gazetemiz yazarlarından Bahadır Altan’la Hava-İş seçimlerine dair konuştuk. > 8

İki kongredir Gökkuşağı Hareketi Listesinden genel kurul delegesi Gülbeyaz Efe ile Hava İş Kongresi’ni sürecini konuştuk… > 9

İşçilerin Sesi İşçi sınıfının kurtuluşu kendi eseri olacaktır

ISSN: 2147-1568

Ocak 2014 / Sayı 22 Fiyatı: 1.5 TL

Gezi için 41 iddianame; 41 kere maaşallah! Direniş, isyan ve mücadele, Gezi

direnişinden önce olduğu gibi sonra da sürüyor ve sürecek. İşçi sınıfı ve ezilenlerin; gözaltına alınarak, iddianame düzenlenerek, dava açılarak yılgınlığa düşürüldüğü görülmemiştir. Şüphesiz bu 41 iddianameye 41 kere maaşallah demekle yetinmeyeceğiz. seçimler, “ön seçim” gibi değerlendiriliyor ve stratejileri “genel seçim” özelliği taşıyor. Oya ÖZNUR > 6

İş cinayetlerinde üç günlük bilanço: 15 ölüm İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi’nin açıkladığı rapor, 2013 yılında her iş günü ortalama beş işçinin, iş cinayetine kurban gittiğini ortaya koydu. Sermaye ve devlet elele iş cinayetlerine tam gaz devam ediyor. Yalnızca üç gün içinde 15 işçi hayatını kaybetti. 2014 yılında da iş cinayetlerinin artarak süreceği anlaşılıyor. > 7

Güvenceli ve kadrolu çalışmak istiyoruz! İstanbul Üniversitesi Çapa

Hastanesi Mono Blok Ameliyathane’sinde çalışan 46 taşeron sağlık işçisi 18 Aralık sabahı iş bıraktı. “Tek bir talebimiz var: 4 D Kapsamında Kadrolu ve Güvenceli Çalışmak İstiyoruz!” diyerek işbaşı yapmayan işçilerin grevi nedeniyle Ameliyathanede “acil” ameliyatlar dışında çalışılmadı. 19 Aralık sabahında da işbaşı yapmayan taşeron sağlık işçileri, kamu emekçilerinin grevine de destek verdi. N. CEMAL > 13

“Cemaat” değil devlet operasyonu Cemaatin değişmez ilkesi, T.C devletine ve emperyalizme “hizmettir.” Bugün de, aynen “Ergenekon”, “Balyoz”, “KCK” operasyonlarında olduğu gibi, Cemaatin devlete yeni bir hizmetiyle karşı karşıyayız.

Yolsuzluk operasyonu devlet, toplum ve egemen sınıflar içi dengeleri bozan hükümetin, dışlayıcı, ayrıştırıcı, bölücü tutumuna karşı, onu “yumuşak karnından” vuran hamlelerdir.

Yapılması gereken, çatışmanın egemen sınıflar cephesinde ortaya çıkardığı çatlağı kendi lehine kullanmak ve halkın yolsuzluklara karşı tepkisini kapitalizm karşıtı bir mücadeleye dönüştürmektir. > 3

Yolsuzluk ve rüşvetinizi zaten biliyorduk Yolsuzluk operasyonları, yolsuzluğu bitirmek değil yolsuzluk yapan siyasi kadroyu cezalandırmaya yöneliktir.

Operasyonlarının alternatifi, Gezi Direnişi benzeri kitlesel emekçi eylemlerinin düzenlenmesidir.

Hükümetin, kent rantının peşkeş çekilmesi sonucu, bir rüşvet ve yolsuzluk şebekesine dönüştüğü görüldü. > 2


2

İşçilerin Sesi

Biz kimiz? Ne istiyoruz? Ne için mücadele ediyoruz? Bugün dünyaya egemen olan anlayış sömürücü, ırkçı, gerici, baskıcı ve cinsiyetçi zorbalığa dayanıyor. Kapitalizm insanlık için son çıkış yolu olamaz. İnsanlığın kurtuluşu, sömürü ve baskıdan; ayrımcılıktan uzak yeni bir toplum olmalı, bu da komünizmdir. Rusya'da 1917 Ekim İşçi Devriminden kısa bir süre sonra, Doğu Avrupa, Çin ve Küba'da daha en başından itibaren "işçi sınıfı" ve "komünizm" adına yaşananlar, işçi sınıfının çıkarlarından uzak, bürokratik ve yozlaşmış rejim deneyimleri olmuştur. Bu rejimlerle "işçi demokrasisinin" ve "komünizmin" doğrudan ilgisi yoktur. Komünizm, işçi sınıfı ideolojisidir; onun tarafından ve dünya seviyesinde inşa edilebilir. İşçilerin Sesi Gazetesi, insanlığın kurtuluşu olan komünizmi, kadın ve erkeklerin her türlü sömürü, ezme-ezilme ilişkisinden; ayrımcı uygulamadan, yabancılaşmadan kurtuluşu olarak anlar. Kürt ulusunun kendi kaderlerini tayin hakkını savunur. İşçilerin Sesi Gazetesi, kapitalistlerin kârı uğruna işçilerin sömürülmesine hizmet eden tüm kurumlara burjuva devlete, meclise, mahkemelere, orduya ve polise karşı tutum alır. İşçilerin Sesi Gazetesi, sendikaların devletten ve sermayeden bağımsız, demokratik, şeffaf olmalarını savunur. İşçilere ihanet eden sendika bürokratlarına karşı mücadele eder. Sendikaların yeniden ve tabandan gelişecek işçi hareketi eliyle birer işçilerin öz örgütü haline gelmesi için çalışır. İşçilerin Sesi Gazetesi, işçi sınıfının ekonomik ve demokratik hakları gibi, siyasi hakları ve iktidarı için de mücadeleyi zorunlu sayar. Tüm işçilerin, emekçilerin, yoksulların öz çıkarlarını savunacak Enternasyonalist Komünist bir işçi partisinin inşasını amaçlar. Bu aynı zamanda uluslararası işçi sınıfının partisi olacak olan yeni bir Komünist Enternasyonalin inşası demektir. İşçilerin Sesi Gazetesi’nin savunduğu görüşler bunlardır. Bu amacı paylaşan tek tek işçi ve aydınlarla; devrimci örgütlerle birlikten yanadır. Bu gazeteyi savunanlar Marks, Engels, Lenin, Rosa ve Troçki’nin geleneğine bağlıdır; Enternasyonalist Komünisttir.

İşçi Sınıfının Kurtuluşu Kendi Eseri Olacaktır İşçilerin Sesi Aylık Süreli Siyasi Yayın Tarih: Ocak 2014 Sayı: 22 Baskı: Yön Matbaacılık Davutpaşa Cad. Güven Sanayi Sitesi B Blok No: 366 Topkapı - İstanbul Tel: 0212 544 66 34 Sahibi: KCS Yayınevi Kemal C. Sarıoğlu Sorumlu Müdür: Songül Yarar Dede Adres: Söğütlüçeşme Cad. Tulumbacı Asım Sok. Korular İş Hanı No: 48/2 Kadıköy - İstanbul Web: iscilerinsesi.org e-mail: iscilerinsesi@gmail.com

Ocak 2014/22

Onlar çalıyor biz yoksullaşıyoruz “Kanalizasyon patladı” ve siyasi iktidarın pislikleri ortaya döküldü. Ayakkabı kutusundan saçılan milyonlarca dolar, bakan çocuklarının evindeki para sayma makineleri ve çelik kasalar içinde bulunan paralar, AKP hükümetinin gırtlağına kadar rüşvet ve yolsuzluk batağına saplandığını ortaya koydu. Hükümetin, kara para aklama operasyonları ve kent rantının peşkeş çekilmesi sonucu, bir rüşvet ve yolsuzluk şebekesine dönüştüğü görüldü. Başta Başbakan Erdoğan olmak üzere, parti ve hükümet yetkilileri, ortaya çıkan tablo karşısında, “en iyi savunma saldırıdır” taktiğini sahiplendi. Operasyonu düzenleyen polis ve yargı mensuplarını “çete” olarak nitelendirerek, yüzlerce üst düzey emniyet yetkilisini görevden aldı. Operasyondan dolayı, bir yandan “çete” olarak nitelediği Gülen Cemaatini hedef alırken, diğer yandan, ABD’den İsrail’e, batılı güçleri sorumlu tuttu. Hatta daha da ileri giderek, kendilerini “Yeni Türkiye’nin istiklal savaşçıları” olarak nitelendirmeye başladılar. Tipik bir “yavuz hırsız ev sahibini bastırır” hali! Oysa yolsuzluk operasyonunu yürüten polis ve savcılar, daha önce de “Ergenekon”, “Balyoz”, “KCK” vb. operasyonları gerçekleştirmişlerdi. O dönemde de sahte delil üretme, usulsüz dinleme ve sorgulama yapma suçlamalarına maruz kalmışlardı. O zaman, savcıların “cesaretini” takdir eden, yargının bağımsız olduğundan söz eden ve olan bitenleri memnuniyetle izleyen siyasi iktidar yetkilileri, bugün aynı polis ve savcıları “çete” olmakla suçluyor, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunu yargılamaktan söz ediyor. Dün onlarca generalin ordudan tasfiye edilip hapse atılmalarına “etekleri zil çalarak”, sevinen Başbakan Başdanışmanı, bugün “orduya kumpas kurulduğunu” iddia ediyor. Tam bir suçluluk telaşı ve ikiyüzlülük hali! “Denize düşen, yılana sarılıyor”! Yolsuzluk Skandalı AKP’yi Dağılmaya Götürüyor Başbakan, bir yandan operasyonlara karşı kendisini ve hükümetini savunurken diğer yandan, “sintine boşaltarak”, geminin batmasını engellemeye çalışıyor. Yolsuzluk ve rüşvet operasyonunda adları geçen ve çocukları bu çerçevede sorgulanıp hapse atılan bakanları görevden alıyor. Onları kurban vererek, kendisini ve iktidarını kurtarmaya çalışıyor. Ne kadar dürüst olduklarını, yolsuzluğa prim vermeyeceklerini kamuoyuna göstermeye çalışıyor. Bir yandan yolsuzluk operasyonunu, devlet içindeki bir “çetenin” mizanseni, oyunu olarak niteleyeceksin, diğer yanda operasyonda adı geçen bakanları görevden alacaksın. Tam bir çifte standart durumu! Eğer operasyon temelsiz

ise, bakanlarına iftira atıldıysa onları koru; neden görevden alıyorsun? Gerçek durumu, görevden alınan Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar ortaya koyuyor. Ne yaptıysa, Başbakanın bilgisi dâhilinde ve talimatı doğrultusunda yaptığını vurguluyor. Asıl sorumlunun Başbakan olduğunu belirterek onu istifaya çağırıyor. Kısacası, pislik siyasi iktidarın her tarafını sarmış durumda; birkaç kurban ile bu iş geçiştirilemez. “Balığın baştan koktuğu” gerçeği, bu olayda bir kez daha açığa çıkıyor. Bunu gören milletvekilleri duruma tepki gösterip, partilerinden istifa ediyorlar. AKP, hem Meclis’te hem de kamuoyunun gözünde kan kaybediyor, eriyor. Parti adım adım dağılmaya gidiyor. Olan Yoksullara, Emekçilere Oluyor Gerek yolsuzluk ve rüşvetler gerekse operasyonlar sonucu devlet içi çekişmeler, işçi sınıfını, emekçileri vuruyor. Kent rantları peşkeş çekiliyor; bunun sonucu iktidar yandaşı patronlar devasa servetlere sahip olurken, hükümet bürokrasisi rüşvet zengini oluyor. İşçiler ve emekçilerin yaşamı ise cehenneme çevriliyor. Yaşadıkları kentte, daha kötü ve kirli bir çevrede, her gün trafik azabı çekerek, kıstırılmış bir hayat sürüyorlar. İkinci olarak, kent yağmasından elde edilen zenginliklerin zerresi bile yoksullara geri dönmüyor. Yolsuzluklar ve rüşvetle edinilen servetler vergilendirilmediğinden bütçeye bir katkı sağlamıyor. Bu yüzden işçiler ve emekçiler eğitime, sağlığa daha fazla para ödemek zorunda kalıyor, sosyal yardımlar güdükleşiyor, sadaka kabilinden emekli maaşlarına mahkûm oluyor. Devlet içi rekabeti yansıtan operasyonların hükümeti yıpratarak, siyasi belirsizlik yaratması sonucunda, ülkeden sermaye kaçıyor, döviz fırlıyor. Bunun kısa vadeli sonucu, başta enerji maliyetleri olmak üzere, ithal girdilerin fiyatlarının artması olacaktır. Bu, bir yandan hızla yükselecek enflasyon ve hayat pahalılığını, diğer yandan ekonomik büyümenin durması dolayısıyla işsizliği getirecektir. Görüldüğü gibi, yolsuzluklar da, yolsuzluk operasyonları da işçileri ve emekçileri vurmaktadır. Kapitalist sistem yolsuzluk üretir. Yolsuzluk operasyonları ise yolsuzluğu ortadan kaldırmaya değil, yolsuzluk yapan siyasi kadroyu cezalandırmaya yöneliktir. Yolsuzluk operasyonlarının alternatifi, Gezi Direnişi benzeri kitlesel emekçi eylemleridir. Ancak bu yolla burjuva iktidarların para ve rant hırsı dizginlenebilir, zenginliklere sahip çıkılabilir, daha demokratik bir ortam yaratılabilir. Yolsuzluğu tarihe gömmek ise ancak kapitalizmi ortadan kaldırmakla mümkündür. Bunu gerçekleştirebilecek biricik güç ise işçi sınıfıdır.


Ocak 2014/22

İşçilerin Sesi

3

“Cemaat operasyonu” değil, devlet operasyonu Cemaatin değişmez ilkesi, T.C devletine ve emperyalizme “hizmettir.” Bugün de, aynen “Ergenekon”, “Balyoz”, “KCK” operasyonlarında olduğu gibi, Cemaatin devlete yeni bir hizmetiyle karşı karşıyayız.

H

emen tüm politik çevreler ve siyasi yorumcular, AKP iktidarını hedef alan yolsuzluk operasyonunu, iktidar içi güç mücadelesinin bir yansıması olarak görüyor. Bir dizi olgu da bu görüşü destekler nitelikte. Yaklaşık iki yıl önce, PKK ile Oslo görüşmelerini yürüten MİT Müsteşarını, dolayısıyla da, Başbakan Erdoğan’ı hedef alan polis-yargı operasyonundan bu yana, Gülen Cemaati ile AKP hükümeti arasında, içten içe bir mücadele sürüyordu. Bu mücadele, kamuoyuna, Cemaate bağlı olduğu düşünülen üst düzey polis müdürlerinin görevden uzaklaştırılması biçiminde yansıyordu. Son olarak, hükümetin, hem ekonomik hem de sosyal açıdan, Cemaat için büyük önem taşıyan özel dershaneleri kapatma girişimi, bu mücadeleyi ayyuka çıkardı. Fetullah Gülen ve Başbakan Erdoğan’ın da doğrudan ve aktif olarak katıldıkları, karşılıklı suçlama ve yıpratma kampanyası, kamuoyunun gözleri önünde yürütülmeye başlandı. İşte tam da bu süreçte, Emniyet Teşkilatı ve Özel Yetkili Savcılar tarafından hükümeti hedef alan yolsuzluk operasyonunun gerçekleştirilmesi, Cemaatin karşı atağı olarak yorumlandı. İktidar içindeki güç mücadelesi bir gerçektir; ancak doğrudan AKP’yi bölmeyi, hükümeti devirmeyi hedefleyen yolsuzluk operasyonlarını tümüyle bu iç mücadeleye bağlamak, gerçeğin sadece bir bölümünü görmek ve “büyük fotoğrafı” gözden kaçırmak anlamına gelecektir. Gülen Cemaati neye hizmet ediyor? Gülen Cemaatini, dini motifler taşıyan, ekonomik ve sosyal çıkar örgütü olarak tanımlamak yanlış olmayacaktır. Her ne kadar kadrolarını devlet teşkilatı içinde önemli mevkilere yerleştirmek gibi bir amaç taşısa da, Cemaati, siyasi bir yapı olarak tanımlamak mümkün değildir. Çünkü Cemaatin, bağımsız bir siyasi programı ve hükümet olma hedefi yoktur. Bu nedenle, bir parti olarak örgütlenme ya da bir partiyi ele geçirme yerine, iktidara yakın partilerle iyi geçinmeye çalışmaktadır. Cemaat,

kendisini “Hizmet Teşkilatı” olarak tanımlamakta ve kendisine kısaca “Hizmet” adını vermektedir. Peki, ama Cemaat kime hizmet etmektedir? Cemaat, siyasi bir örgüt olmamakla birlikte tüm yönelimlerinde iki temel ilkeyi esas almaktadır. Birincisi, T.C devletine kesin bir bağlılık ve her dönemde devletin “ortak aklına” hizmet etmektir. İşte bu nedenle, zaman zaman kendisi hedef alınıp, zarar görse de, devlete her dönemde bağlı kalmıştır. Bu çerçevede, Cemaat, 12 Eylül darbesini, Kürtlere yönelik kirli savaşı, 28 Şubat post-modern darbesini desteklemiştir. İkinci olarak, Cemaat, uluslar arası kapitalizmin çıkarlarına ve onun kurumlarına bağlılık göstermektedir. Fetullah Gülen’in, bugün ABD’de yaşaması, dokuz T.C vatandaşının İsrail askerlerince öldürüldüğü Mavi Marmara Gemisi olayında, Türkiye kamuoyunu karşısına alma pahasına, “İsrail’den izin alınmalıydı” şeklinde çıkışı, bu eğilimini yansıtmaktadır. Kürdistan, Rusya, Orta Asya, Afrika gibi çeşitli ülke ve bölgelere dağılmış Gülen Okulları, Türkiye ve uluslar arası sermayeye hizmet etmekte, onların hegemonyası için kültürel bir zemin oluşturmaktadır. Türkçe Olimpiyatlarını da bu amaç çerçevesinde değerlendirmek gerekmektedir. Gülen okulları, ağırlıkla Müslüman ya da Türk toplulukların yaşadığı coğrafyada, T.C ve batılı emperyalistlerin ekonomik ve siyasi hegemonyası için “koçbaşı” rolü, yani onlara kapıları açan bir misyon, üstlenmiştir. Kısacası, Cemaatin değişmez ilkesi, T.C devletine ve emperyalizme “hizmettir.” AKP devletleşmek isterken dağılıyor İşte bugün de, aynen “Ergenekon”, “Balyoz”, “KCK” operasyonlarında olduğu gibi, Cemaatin devlete yeni bir hizmetiyle karşı karşıyayız. Cemaate bağlı olduğu ileri sürülen güvenlik ve yargı bürokratları, yolsuzluk operasyonlarıyla, bir yandan burjuvazinin ortak temsilcisi olma özelliğini yitiren diğer yandan diğer devlet kurumlarının alanını da kaplayarak, devletin kamuoyunda görünen yüzü olma yerine, ken-

disini devlet yerine koyan hükümeti hedef almaktadırlar. Bu operasyonu yürüten tüm kadroların Cemaate bağlı olduğunu ileri sürmek, bizatihi Cemaatin devlet içindeki gücünü abartmak olacağı gibi, gerçeği de yansıtmamaktadır. Yolsuzluk operasyonu özünde bir devlet operasyonudur ve Cemaat burada da “koçbaşı” olma rolünü sürdürmektedir. Birinci olarak, AKP hükümeti, burjuvazinin ortak temsilcisi olma özelliğini ve çeşitli burjuva fraksiyonlar karşısında tarafsız konumunu yitirmiş, elinde bulundurduğu yetkilerle devasa bir rant dağıtma makinesi haline gelmiştir. Kendi burjuvalarını yaratma ve semirtmenin de ötesinde, yolsuzluk ve rüşvet operasyonuyla da ortaya çıktığı gibi, bizzat hükümet bürokrasisi burjuvalaşmaya başlamıştır. Bu durum, egemen sınıf olan burjuvazinin önemli bir kesiminin tepkisini üzerine çekmektedir. İkinci olarak, “Ergenekon” ve “Balyoz” operasyonları sonucu bürokratik sınıfın belinin kırılmasıyla güç kazanan siyasi iktidar, kendini devlet yerine koymuştur. Devlet kurumlarının özerk yapısı ve işleyişini hiçe sayarak, onları kendi çıkarları doğrultusunda şekillendirmeye ve üzerlerinde hegemonya oluşturmaya çalışmıştır. Gelinen noktada, Başbakanın, “yetkim olsa HSYK’yı yargılarım” yaklaşımı bu mantığın tipik örneğidir. Bu tutum, özellikle yüksek yargı organlarının hükümete tavır almalarını getirmiştir. Üçüncü olarak, her ne kadar “75 milyonun hükümetiyiz” deseler de, toplumu, mezhep, siyasi düşünce, yaşam biçimi ekseninde bölüp, kutuplaştır-

mışlar ve toplumsal gerilim kaynağı olmuşlardır. “Üç çocuk” dayatmaları, “kızlı-erkekli” suçlamaları bunlara örnektir. Dördüncü olarak, bölgesinde hegemonya kurma hırsı, uluslararası kapitalist sistem açısından zararlı faaliyetler haline dönüşmüştür. İran’da ambargoyu delen tutumu, Irak Kürdistan’ını sömürgeleştirme hevesleri, Mısır’da izlediği bozguncu siyaset ve Suriye’de siyasi ve ekonomik çıkar sağlama adına, radikal İslamcı akımları desteklemesi, emperyalistlerce merkez kaç tavırlar olarak görülmekte ve eleştirilmektedir. Toparlayacak olursak, AKP hükümeti, devlet ve toplum yaşamında başına buyruk, despot, totaliter bir bozulmayı kurumsallaştırır hale gelmiştir. Yolsuzluk operasyonları, devlet, toplum ve egemen sınıflar içi dengeleri bozan hükümetin, dışlayıcı, ayrıştırıcı, bölücü tutumuna karşı, onu “yumuşak karnından” vuran hamlelerdir. Hükümet ne kadar çabalarsa çabalasın, hangi önlemleri alırsa alsın, operasyonların hükümet devrilene, AKP dağılana kadar sürmesi beklenmelidir. Operasyonların amacı, devleti yeniden düzenleyip güçlendirmek ve iç dengelerini yeniden tesis etmektir. Yoksa totaliter bir yönetimi yıkıp, ülkede demokrasiyi yeşertmek değil. Bu görev, başta işçi sınıfı olmak üzere, ezilenlere düşmektedir. O nedenle yapılması gereken, çatışmanın egemen sınıflar cephesinde ortaya çıkardığı çatlağı kendi lehine kullanmak ve halkın yolsuzluklara karşı tepkisini kapitalizm karşıtı bir mücadeleye dönüştürmektir. q Aykut ÖZER


4

İşçilerin Sesi

Ocak 2014/22

KESK Grevi: Zamanlaması yerinde ama siyasi sonuçları etkisiz oldu! Kamu emekçilerini mücadeleye katacak olan işyerleriyle bağları güçlendiren, işyerlerini sürece katan bir perspektife ve kadro politikasına ihtiyaç var.

K

ESK yönetimi 19 Aralık’ta, "Satış Sözleşmesini Kabul Etmiyoruz! Bütçeden Hakkımızı İstiyoruz!" şiarıyla bir grev kararı aldı ve uyguladı. 2014 yılı bütçe görüşmelerinin tamamlanmasına bir gün kala yapılacağı açıklanan grev, bütçeden kamu emekçilerine ve kamu hizmetlerine ayrılan payın yetersizliğine vurgu yapmayı amaçlıyordu. Kamu Emekçileri Konfederasyonu (KESK) “mücadele takvimi” diye ifade ettiği geleneksel “Ankara merkezli, bütçe eylemi” daha planlanmıştı. Hükümetlerin meclise sevk ettikleri bütçe takvimine göre (daha önce her yıldı, şimdi ki yılda bir), Aralık ayı içinde gerçekleşen merkezi Ankara eylemi ve yerel basın açıklamaları veya mitingler düzenleniyor. Bu “rutin” eylem, Memur-Sen’in, 2014 yılı toplusözleşme görüşmelerindeki satış ve ihaneti sebebiyle biraz daha canlı geçeceği bekleniyordu. Ancak, KESK hükümet-yandaş sendika işbirliğini Eylül ayında, sıcağı sıcağına örgütlenemediği için, geç kaldı. Kamu emekçilerinin “sesi” olmayı başaramadı, bir fırsatı harcanmış oldu. İşçi sınıfının bir hak alma aracı olan grev kavramı (somut bir sonuç elde edene kadar iş bırakmak) KESK tarafından bir günlük iş bırakmalar için de kullanılıyor. Bunun sonucu olarak etkisiz bir eylem biçimi oluyor. Sonuç alınmayacak bir eyleme neden katılım olsun ki? Karşılık bulamayan eylemler, moral de bozuyor. KESK’in politik bileşenlerinin katılımıyla sınırlı kalan bu

tip “grev”ler, sendikal bir eylem olmak yerine “hükümet karşıtı siyasi gösteri” düzeyini aşamıyor. Marjinalleşiyor. Nitekim, KESK Yönetiminin grev kararını açıkladığı basın açıklamasında “tüm emek ve demokratik güçleri”ni ve kamu emekçilerini, greve katılma çağrısı yapıldı. Bu çağrı ile grevi duyurmuş oldu, buna karşılık “grev”in başarısını, sendika aktivistlerinin çabasına ve dışarıdan gelecek sol ve emek çevrelerinin dayanışmasına bıraktı. 19 Aralık grevi bir hazırlığın ve örgütlenmenin üzerinde değil, mevcut siyasi koşulların belirlediği bir mücadele günü oldu. Yolsuzluk ve rüşvet skandalın pat-

laması, ayakkabı kutularında saklanan milyon dolarların ortaya çıkması eylemin işyeri ayağını değil ama sokak ayağını, yürüyüşlerin canlı geçmesini sağladı. Boş ayakkabı kutuları grevin sembolü oldu. AKP hükümeti geri çekilmiş kendisini savunamaz hale gelmiş, yolsuzluk iddiaların herkesin dilindeyken, hükümet karşıtı bir eylem neden hak ettiği karşılığı bulamadı? Hükümetin yıprandığı koşullarda, emekçiler kendiliğinden moral bulup alanlara çıkmıyorlar. Sokağa çıkmak için ya kendilerine güvenmeleri ya da güvenecekleri bir örgütleri olmalı. Öyle ki, AKP hükümeti ile Cemaatin yargı üzerinden yürüt-

tükleri savaşta olduğu gibi, egemenler arasında çatışma sert geçiyorsa, bu belirsizlik emekçileri otomatik olarak harekete geçmelerine yol açmayabilir. 19 Aralık grevi, emekçilerin lehine gibi gözüken koşullarda gerçekleşse de, siyasi sonuçları böyle olmadı. Grevin etkisinin sınırlı olduğu sosyalist basının ertesi gün verdiği haberlerde bile kendisin gösterdi, geçmişte sayfa sayfa verilen grev haberlerini göremedik. Bu grev, bir mücadelenin başarısının yalnızca siyasi ortamın yarattığı olanaklara bel bağlayarak gelmeyeceğini gösterdi. Çağrı yaparak da grev olamayacağını’ q Kaya İLHAN

Mustafa Balbay’ı kim tahliye etti? Ergenekon davasından yerel mahkemece 34 yıl hapis cezası verilen ancak kararı temyiz aşamasında bulunan Mustafa Balbay, tahliye talebinin reddedilmesi üzerine, Anayasa Mahkemesi’ne başvurmuştu. Anayasa Mahkemesi de Balbay’ın 5 yıldan fazla süredir tutuklu bulunması sebebiyle, seçilme hakkının ihlal edildiğine, makul tutukluluk süresinin aşıldığına, Anayasa’nın 19. ve 67. maddelerinin ihlal edildiğine karar vermişti. Bu karar gereği yerel mahkeme Balbay’ı tahliye etmişti. İzmir CHP Milletvekili Mustafa Balbay hakkında Anayasa Mahkemesi’nin

verdiği karar diğer tutuklu milletvekilleri için umut ışığı olmuş, KCK ana davasından yargılanan BDP’li Milletvekilleri Gülser Yıldırım, İbrahim Ayhan, Selma Irmak, Faysal Sarıyıldız ve Kemal Aktaş da yargılandıkları mahkemelere tahliye için başvurmuşlardı. Ancak BDP’li vekillerin tahliye başvuruları reddedildi. Tahliye taleplerini reddeden mahkemeler Balbay kararının emsal teşkil etmediğini, tutukluların kaçma şüphesi olduğunu gerekçelerinde belirttiler. Balbay’ın tahliye edilmesine karşın BDP’li vekillerin taleplerinin reddedilmesi, Devletin açık seçik bir şekilde ta-

rafını ortaya koyması anlamına gelmektedir. Her iki kararın da hukuki bir değeri ya da anlamı yoktur. Balbay’ın tahliyesi ne kadar siyasi ise BDP’lilerin hala içerde tutulmaları da o kadar siyasidir. Bu kararlar yargı bürokrasisinin ülke politikasına ne kadar yön verdiğini vurgulamaktadır. Zira BDP’li vekillerin tahliye taleplerinin reddi hakkında, AKP Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik’in çifte standart yapıldığı eleştirisini getirmesi, hükümet ile yüksek yargının arasındaki ayrımı gözler önüne sermektedir. Devletin asıl sahipleri ile hükümet arasındaki problemli ilişki, Kürtlerle

yürütülen barış görüşmelerine yapılan muhalefetle gün yüzüne çıkmıştı. Bu ayrım her mahkeme kararında kendini hatırlatıyor. Gülen Cemaati ile CHP arasındaki yakınlaşma da Balbay kararına ışık tutabilir. Ancak egemenler arasındaki çatışmanın burjuva hukukunu dahi ayaklar altına aldığı ortada. Yapılan kirli savaş hukuk mevzileri üzerinden yürütülüyor. Kimlerin esir tutulduğu, kimlerin salıverildiği bunun en açık göstergesidir. Sebahat Tuncel’in cezasının onanması ile Leyla Zana’nın cezasının bozulması da bu şekilde okunabilir. q İlkay ÖNGÖREN


Ocak 2014/22

İşçilerin Sesi

5

Yolsuzluk ve rüşvetinizi biz zaten biliyorduk Sermaye-iktidar ilişkilerini ortaya döken rüşvet ve yolsuzluk operasyonları nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın, kentsel dönüşüm her iktidarın elde etmek isteyeceği kolay bir rant kapısıdır.

K

lemleri geniş kitlelerin katılımıyla gerçekleşti. Her seferinde, polisin kitlelerin ulaşım hakkını elinden almakta dahi sakınca görmediği, sert müdahaleleriyle karşılaşıldı.

Bakanlar yetmez hükümet istifa Cengiz Holding, Kalyon İnşaat gibi büyük inşaat firmaları, TOKİ, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ve Fatih Belediyesi arasındaki kirli ilişkiler üç bakanın istifası ile temizlenmez! Kamu denetiminin işlediği bir ortamda kazanamayacakları paraları güzel bir işbirliği ile kazanıp paylaşıyorlar ve bunu on yıllardır yapıyorlar. TOKİ, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ve Fatih Belediyesi, ekonomik ilişki içinde olduğu inşaat şirketleri için imar ayrıcalıkları ve rant yaratıyor, sonra projenin hangi inşaat şirketine verileceği seçiliyor ve kâr paylaşılıyor. Ali Ağaoğlu’nun yolsuzluk ve rüşvet soruşturmasında ortaya çıkan ses kayıtları ile AKP’nin imar ve rant çarkındaki rolü ispatlanmış oldu. Meğer, Ayazma’daki yoksulları evinden eden Ağaoğlu, İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisi'nden geçiremediği imar değişikliklerini Tayyip Erdoğan, nam-ı diğer ‘büyük patron’ ile görüşerek halletmiş! İstanbul Kent Mitingi, yolsuzluk ve

Operasyon kent yağmasını temizlemez İmar ayrıcalıkları, sermaye için sit alanlarında inşaat izinleri, koruma kurulu kararlarını görmezden gelme gibi suçlamalar, on yıllardır kentsel dönüşümle mücadele edenler tarafından zaten biliniyordu. İspatı için İstanbul’a bakmak yeterlidir. 10 yıldır AKP zihniyetinin yönettiği İstanbul’un ormanlarının, yoksul emekçilerinin evlerinin üzerinde yükselen lüks konutlar, alışveriş merkezleri, daha fazla özel araç için yapılan otoyollar, köprüler, her biri İstanbul’daki yolsuzlukların, suçların ispatıdır. Sermaye-iktidar ilişkilerini ortaya döken rüşvet ve yolsuzluk operasyonları nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın, kentsel dönüşüm her iktidarın elde etmek isteyeceği kolay bir rant kapısıdır. Operasyonla kent yağması temizlenmeyecek, emekçiler payına düşen kent yoksulluğunu yaşamaya devam edecekler. Bu yüzden, kent yağmasına karşı tepkiyi büyütmek ve mücadeleyi her alana taşıyarak Gezi direnişinin meşruiyetini devam ettirmek gereklidir. q Aysun KOCA

entsel dönüşümde sermaye-iktidar ilişkileri, rüşvet ve yolsuzluk operasyonları ile ortalığa saçıldı. Kent Mitingi’ne katılan yüzlerce kişi, kent yağmasını ve imar yolsuzluklarını protesto etmek için yürüdü.

Kent Mitingi’ne katılan yüzlerce kişi, kent yağmasını ve imar yolsuzluklarını protesto etmek için yürüdü.

rüşvet operasyonu sırasında, tam yerine denk gelerek “temiz bir kent istiyoruz” sloganı ile gerçekleşti. Söğütlüçeşme ve Haydarpaşa’da buluşan park forumları, öğrenciler, mahalleliler, meslek odaları, siyasi gruplar, sendikalar, platformlar, LGBTİ örgütleri, çocuklar, ekolojistler, engelli eylemciler, bisikletliler Kadıköy Rıhtımı’nı doldurdu. “Evimize emeğimize dokunma” diyen kentsel dönüşüm mağdurları “Gettoları değil şehrin tamamını istiyoruz” diyen LGBTİ örgütü ile yan yana yürüdü, çocuklar “Susma sustukça dünya beton olacak” dövizleri taşıdı. Ellerinde ayakkabı kutularıyla gelen eylemciler,

Halkbank’ı protesto etti, Rıhtım şubesi “Her yer rüşvet her yer yolsuzluk” sloganı başta olmak üzere yazılama alanına döndü. Gezi direnişinin ardından İstanbul’da gerçekleştirilen bu büyük mitingde devlet şiddeti yine eksik olmadı. Onlarca insan, polisin gazlı ve tazyikli su müdahalesi nedeniyle miting alanına giremeden alanı terk etti, yoğun gazdan etkilenen 64 yaşındaki Elif Çermik hâlâ yoğun bakımda… Kent mitingini izleyen hafta içinde İstanbul’da Kadıköy, Beşiktaş ve Taksim’de, aynı zamanda İzmir, Ankara, Hatay başta olmak üzere Türkiye’nin birçok şehrinde “hükümet istifa” ey-

Kürsü işgali davası beraat ile sonuçlandı 1 Mayıs 2010 tarihinde aralarında TEKEL Direnişçileri’nin de bulunduğu Direnişçi İşçiler Platformu tarafından el konulan Taksim 1 Mayıs Kürsüsü ile ilgili açılan dava 13 Aralık 2013 tarihli karar oturumunda beraatla sonuçlandı. Polis tarafından hazırlanan fezleke üzerine Tekel işçilerinden Metin Arslan ve Yüksel Yapar hakkında apar topar dava açıldı. Hem de beş farklı suç yüklenerek: 1- Kamu malına zarar verme. 2- Yaralama. 3- Görevi yaptırmamak için direnme. 4- Sendikal faaliyeti zorla engelleme. 5- İnanç, düşünce ve kanaat hürriyetinin kullanılmasını engelleme. Üstelik savcılık, ceza yargı-

laması usulünü de bir kenara bırakarak, Tekel işçilerinin ifadelerini dahi alma gereği duymadı. Lehlerine olabilecek hiçbir delili toplamaya gerek görmedi! Oysa bizzat Emniyet Foto Film Şube Müdürlüğü’nün çektiği kamera görüntülerinde Tekel işçilerinin bu eylemleri gerçekleştirmedikleri açıkça görülebiliyordu. Bu görüntüler mahkeme huzurunda da izlendi. Keza Doğan Haber Ajansı ve İhlas Haber Ajansı’nın görüntüleri de mahkemede izlendi. Tekel işçilerinin anlatımları belge ve delillerle de doğrulanmış oldu. Bu görüntülerde, onbinlerce işçinin Türk-İş Başkanı Mustafa Kumlu’yu protesto ettiği, yu-

haladığı, “Kahrolsun sendika ağaları!”, “Kumlu istifa!” şeklinde sloganlar attığı ve Kumlu’nun kürsüyü terk etmek zorunda kaldığı açıkça izlenebiliyordu. Polisin, Tekel işçilerinin yer aldığı fotoğrafların altına yazdıkları kasti notlar da mahkemece kabul edilmedi. Örneğin bu notlarda, “Tekel işçisi Metin Arslan’ın kürsüde bulunanları darp etmek istediği”, “Parmak sallamak suretiyle Mustafa Kumlu’yu tehdit ettiği” gibi yazılar vardı. Böylece polisin bu kasıtlı niyet okuması da bir işe yaramamış oldu. Görüntülerden de anlaşılacağı üzere Tekel işçisi Metin Arslan’ın kürsüye çıkma çabası, 1 Mayıs alanını

dolduran yüzbinlerce işçi ve emekçiye seslenmek içindi. Kumlu’nun protesto edilerek konuşturulmadığı 1 Mayıs kürsüsünde, işten çıkartılan ve direnişte olan tüm işçiler adına Tekel işçisi Metin Arslan konuşma yapmıştı. Miting kürsüsünde görevli olan çeşitli sendikaların üye ve yöneticileri de mahkemede Tekel işçileri lehine tanıklık yaptılar. 27 Eylül 2011 günü başlayan ve “1 Mayıs 2010 Kürsü İşgali Davası” olarak anılan dava 13 Aralık 2013 tarihli karar oturumunda, suçlayıcı hiçbir delilin bulunamaması nedeniyle, beraatla sonuçlanmış oldu. q N. CEMAL


6

İşçilerin Sesi

Ocak 2014/22

Gezi için 41 iddianame; 41 kere maaşallah! Direniş, isyan ve mücadele, Gezi direnişinden önce olduğu gibi sonra da sürüyor ve sürecek. İşçi sınıfı ve ezilenlerin; gözaltına alınarak, iddianame düzenlenerek, dava açılarak yılgınlığa düşürüldüğü görülmemiştir. Şüphesiz bu 41 iddianameye 41 kere maaşallah demekle yetinmeyeceğiz.

E

trafımızı bir hukuk tartışması sardı. “AKP-Cemaat çatışması” görünümüyle başlayan egemenlerin iktidar mücadelesi; “hukukun üstünlüğü”, “yargı bağımsızlığı”, “masumiyet karinesi” gibi burjuva hukukunun soyut güzellemelerini ortalığa saçtı. İktidar odakları, medya aracılığıyla birbirine hukuk dersi veriyor. Herkesin kendi savcısı var, joker gibi birbir masaya sürülüyor. Savcılar peş peşe bildiri okuyor. Sanırsın hepsi birbirinden objektif, tarafsız, demokrat... Oysa işçilerin, emekçilerin, ezilenlerin hafızaları güçlüdür. Deneyimlerimiz öğreticidir. Egemenler kendi iktidarları için birbirlerine karşı kıyasıya mücadele ederler. İşçi sınıfının ve ezilenlerin mücadelesi karşısında ise tereddütsüz birleşirler. İşte o zaman tek bir hukuk vardır: Sömürünün ve yok etmenin hukuku... Gezi Parkı direnişi ile başlayan süreç bunun en yakın ve açık göstergesidir. Gezi direnişinde, doğrudan veya dolaylı olarak devlet şiddeti sonucunda Mehmet, Abdullah, Ethem, Ali İsmail, Medeni ve Ahmet hayatını kaybetti, 106 kişi kafa travması geçirdi. Gaz fişeğiyle vurulan 11 kişi gözünü kaybetti. 1 kişinin dalağı alındı. 1 kişi konuşma yeteneğini kaybetti. Hastane ve revirlere 8 bini aşkın yaralı başvurdu. Kitleler gaz ve kimyasallardan etkilendi. 14 yaşındaki Berkin 200 gündür komada. Mehmet’in annesi Fadime Ayvalıtaş kalp krizi geçirip öldü. 22 Aralık kent mitinginde polisin attığı gaz bombalarından etkilenen 64 yaşındaki Elif Çermik’in kalbi durdu ve halen yoğun bakımda… Polis şiddeti ile yaralananlar tarafından, polis memur ve amirleri ile Vali, İç İşleri Bakanı ve Başbakan hakkında yalnızca İstanbul’da 250’yi aşkın suç duyurusu yapıldı. Aradan neredeyse 7 ay geçti. Tek bir polis memuru hakkında değil iddianame düzenlenmesi, kimlik tespiti dahi yapılmadı. Bu şikâyet dosyaları, tek bir savcıya verilerek “torba dosya” halinde fiilen kenara atıldı. Gerekçesi ise “bilirkişi bulamamak” oldu. Polis şiddetine ilişkin kamera görüntülerini inceleyecek kadroları yokmuş!? Jandarma personeli yeterli değilmiş! Üniversitelerde bu sayıda görevli yokmuş! Savcı Adnan Demir son olarak YÖK’ten “yardım” istedi. Şiddeti yaratan

devlet, bu görüntülerin çözümünü yapamıyormuş… Buna karşın İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, Gezi direnişçileriyle ilgili 41 iddianame düzenledi; 563 protestocu hakkında dava açtı. Terörle Mücadele Kanunu kapsamına sokulan 6 soruşturma sürüyor. SDP, ESP gibi sosyalist partilerin üyeleri halen tutuklu. Hükümet’le görüşen Taksim Dayanışması temsilcilerinin savcılık soruşturması sürüyor. Bu soruşturmalar da davaya dönüşecek. AKP Hükümeti, “Gezi’nin intikamı”nı hukuk eliyle de almaya çalışıyor. Başbakan Tayyip Erdoğan, “polise emri ben verdim” diyerek saldırıları sahiplendi. “Kahraman polisimiz destan yazdı” diyerek ödül dağıttı. Daha fazla şiddet için polis teşvik edilirken, yargı mensupları da göreve çağırıldı. Başbakan Yardımcısı Mehmet Ali Şahin, Gezi’de gözaltına alınanların darbeye teşebbüsten yargılanmaları gerektiğini bildirdi. İktidarın talimatları karşısında “yargı bağımsızlığı”, “masumiyet karinesi” gibi güzellemelerin işlevi olmayacağını biliyoruz. Bu talimatlardan vazife çıkaran çok sayıda savcı ve hakim var. Bundan öncekilerde olduğu gibi bu sefer de polis şiddetiyle ilgili soruşturmalar sonuçsuz, failler cezasız kalacak… Gezi direnişi gibi olağanüstü dönemlerde burjuva hukukunun iki yüzlülüğüne ayna tutulur. “Kimin hukuku? Kimin için hukuk?” sorularının yanıtının apaçık ortada olduğu dönemlerdeyiz. Son 6 ay içinde hukukun uygulayıcılarının dahi ikileme düştüğünü görüyoruz. Bir tarafta burjuva hukukunun kuralları, diğer tarafta burjuva hükümetinin talimatları. Bazen komik, bazen de trajik sonuçlar ortaya çıkıyor: n Gezi direnişini soruşturan ünlü savcılar H. Nazmi Okumuş ve İsa Dalgıç, polis şiddetinden korunmak için kullanılan baret, deniz gözlüğü, gaz maskesi, talcidli solüsyonlar, limon, sirke, süt, puşi, eldiven ... gibi nesneleri “silah” saydılar. Gözaltına alınan kişilerde bunlar varsa tutuklanmasını istediler. Yoksa serbest bıraktılar. İddianameleri de buna göre hazırladılar. Bu nesnelerle yakalanan eylemcilerin, 2911 sayılı Kanun’un 23/b maddesini ihlal ettiklerini iddia ettiler. Yani, yasadışı gösteri yaparak “kesici-delici, yaralayıcı, aşındırıcı, boğucu, yakıcı” nesnelerle po-

lise direnmek. Bu iddianamelerden biri İstanbul 50. Asliye Ceza Mahkemesi’ne düştü. Mahkeme hakimi, “bu kadar da olmaz” diyerek iddianameyi reddetti. “Bu nesneler silah değil, hangi eylemci hangi silahla yakalanmış tek tek açıklayın” dedi. Kül yutmaz savcı Okumuş ise “gaz maskesi ve deniz gözlüğü ile Taksim’de havuza gitmediler ya, amaçları olay çıkarmak” diyerek iddianameyi geri gönderdi. Mahkeme hakimi ise bu kez iddianameyi kabul etti ve “suç işlemedikleri ilk bakışta belli” diyerek duruşmaya bile gerek görmeksizin 23 direnişçi hakkında beraat kararı verdi... n Bir diğer iddianame ise Dolmabahçe Bezmi Alem Camii’ne sığınan 255 kişi hakkında hazırlandı. İstanbul 55. Asliye Ceza Mahkemesi iddianameyi kabul etti. Hatırlanacağı gibi başta Başbakan olmak üzere AKP ve hükümet yanlısı medya organları; Bezmi Alem Camii’nde içki içildiğini, uygunsuz hareketler yapıldığını, camiye ayakkabılarla girildiğini, müezzinin tehdit edildiğini iddia etmişlerdi. İddianame ise Başbakan Erdoğan’ın yalan söylediğini ortaya koydu. Çünkü camide içki içildiğine ilişkin kanıt bulunamamış! Bir süre önce de Zaman Gazetesi, bira kutusunun camiye sonradan konulduğunu ifşa etmişti. İddianame evlere şenlik başka suçlamalar da içeriyor: Kanun dışı toplantı ve gösteriye katılmak, ibadethaneyi kirletmek suretiyle zarar vermek, suçluyu kayırmak ve (bir kişi hakkında) ATM’den hırsızlık yapmak. Diğer suçlamalar iyi de “suçluyu kayırma” ne demeyin. Camide bulunan iki hekimin, beyaz önlüklerini giyerek yaralılara yardım etmesi “suçluyu kayırma” olarak nitelendiriliyor. Üstelik savcılar, hekimlerin yaralıları polise teslim etmeyip ilk yardımda bulunmalarını da suç olarak tanımlıyor. Yani hükümeti protesto ediyorsan ilk yardımı da hak etmiyorsun: Öl daha iyi! Duruşmalar Mayıs ayında başlayacak. Mahkemenin “talimatlara” uyup uymayacağını göreceğiz... n Taksim Dayanışması’nda yer alan çeşitli sendika ve meslek odaları ile partilerin temsilcileri hakkında yürütülen soruşturma ise “yasadışı örgüt kurma, hükümete karşı eylemleri yönetme”ye dönüştürüldü. Hatırlanacağı gibi Temmuz ayında bir kısım temsilci tutuklanmak is-

tendi, ancak mahkeme bunu kabul etmedi. Şimdi ise bu dosya “tuhaf” birleşme kararlarıyla ilerliyor. Hükümet, savcılara talimat vermeyi yeterli bulmamış olacak ki önce AKP İstanbul İl Başkanlığı suç duyurusunda bulundu. Gerekçesi, Kağıthane’de yakıldığı iddia edilen AKP’ye ait bir araç. Ancak şikayetçi olunan kişiler, Taksim Dayanışması adına Başbakan’la görüşen heyetteki isimler. AKP’nin bu şikayeti soruşturma dosyası ile birleştirildi. Yani Taksim Dayanışması’nı oluşturan sendika ve meslek odası temsilcileri, “yasadışı örgüt kurmuş, bu örgüt AKP’nin araçlarının yakılması emrini vermiş”! Bir başka şikayet de babasından şiddet gördüğü için evden kaçan 14 yaşındaki bir çocukla ilgili. Polis tarafından organize edilen ifadeye göre; çocuk evden kaçıp Gezi Parkı’nda kalmış, bir takım yüzü maskeli abiler polise taş atmasını istemiş, her taş için 5 lira vermişler... Bu dosya da getirilip Taksim Dayanışması dosyası ile birleştirildi. Babası tarafından dövüldüğü için evden kaçan çocuk ise babasına teslim edildi! Niyet açık; Taksim Dayanışması’ndan “yasadışı suç örgütü” yaratılmak isteniyor. AKP Hükümeti bunu gizlemeden saklamadan yapıyor. İl Başkanlığı aracılığıyla soruşturma dosyasına girmiş durumda. Savcılık Taksim Dayanışması temsilcilerini ifadeye çağırıyor... n Sonuncu örnek yakın tarihli bir komediye ait olsun. Taksim Dayanışması, 27 Aralık akşamı yolsuzluğa karşı basın açıklaması yapacağını duyurdu. Ancak polis müdahalesi sonucunda basın açıklaması yapılamadı. Bu sırada 39 kişi gözaltına alındı ve emniyete götürüldü. Ertesi gün, polis tarafından iki farklı yakalama tutanağı hazırlandığı ortaya çıktı. Tutanaklarda hem saatler hem de yakalama öyküsü tamamen farklı. Birinde, gözaltına alınan kişinin şüphe üzerine durdurulup yakalandığı anlatılıyor. Diğerinde şahsın eylemci olduğu, tazyikli suyla ıslandığı, bu şekilde kovalanarak yakalandığı ileri sürülüyor. Bu tutanaklardan sonra nöbetçi savcı, “silah yoksa serbest bırakın” dedi. Böylece gözaltına alınanlar geceyi boş yere nezarethanede geçirip ertesi gün adli muayeneden sonra serbest kalmış oldular... q Oya ÖZNUR


Ocak 2014/22

İşçilerin Sesi

7

İş cinayetlerinde üç günlük bilanço: 15 ölüm Bir yanda, kâr hırsıyla maliyeti düşürmek adına en basit tedbirleri bile almayan patronlar, diğer yanda güvencesiz, denetimsiz, taşeron çalışmayı esas çalışma biçimi haline getiren patronların hükümeti… 2014 yılında da iş cinayetlerinin artarak süreceği anlaşılıyor.

A

KP Hükümeti’nin sevdiği bir slogan var: Durmak yok yola devam! Sermaye ve devlet elele iş cinayetlerine tam gaz devam ediyor. Yalnızca üç gün içinde 15 işçi hayatını kaybetti. Antalya’da yaşanan faciaların ilki, 28 Aralık günü gerçekleşti. Sabah saat 07:00 sıralarında, Alanya Demirtaş Beldesi civarında trafik kazası yaşandı. Alanya’dan aldığı işçileri baraj inşaatına götüren minibüs, buzlanan yolda kayarak kontrolden çıktı. Minibüs, yaklaşık 25 metre yükseklikten 10 metre derinliğindeki regülatör göletine uçtu. Minibüsteki işçilerden sekizi boğularak can verdi. İşçilerin cesetlerine ulaşılabilmesi için göletin kapakları açılarak 10 metrelik su azaltılarak 1,5 metreye düşürüldü. İşçilerin cenazeleri önce şantiye sahasına taşındı, ardından morga kaldırıldı. Beş işçi ise yaralı kurtuldu ve tedavi altına alındı. Akşam 21:00 sıralarında ise Antalya-Burdur karayolu üzerinde başka bir işçi servisi kaza yaptı. Antalya Organize Sanayi Bölgesi’nde faaliyet gösteren bir akü fabrikasında çalışan işçileri taşıyan servis minibüsü buzlanma sebebiyle yoldan çıkarak sulama kanalına düştü. İlk belirlemelere göre üç işçi olay yerinde, bir işçi ise kaldırıldığı hastanede hayatını kaybetti. Yaralanan on yedi işçinin ise tedavisine başlandı. Bu sırada iki işçinin kayıp olduğu anlaşıldı. Deniz polisi sabah saatlerinde kanalda arama çalışması başlattı. Kaza sırasında minibüsten düşerek kanalda sürüklenen iki işçinin cansız bedenlerine ulaşıldı. Böylece kazada ölü sayısı altıya yükseldi. 30 Aralık günü ise Zonguldak’tan ölüm haberi geldi. Karadon mahallesinde kaçak işletilen maden ocağında göçük meydana geldi. Ocakta destekleme işi yapan bir işçi tavandan düşen kömürün altında kalıp hayatını kaybetti. Maden ocağının bir yıl önce mühürlendiği, ancak kaçak olarak faaliyetine devam ettiği ortaya çıktı. İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi’nin açıkladığı rapor, 2013 yılında her iş günü ortalama beş işçinin, iş cinayetine kurban gittiğini ortaya koydu.

TSK’da iş cinayeti

İ

ş cinayetleri Türk Silahlı Kuvvetleri’nde (TSK) de sürüyor. İzmir Tersanesi’nde “Değirmendere” adlı römorkörün denize indirilmesi sırasında işçi sağlığı ve iş güvenliği ihmali temelinde bir “kaza” meydana geldi. Römorkör devrilerek yan yattı. Sonuç: 8’i asker, 2’si askeri personel olmak üzere 10 işçi hayatını kaybetti. Nasıl ki özel işyerleri ve kamuda maliyeti düşürmek amacıyla esirgenen iş güvenliği yatırımlarının ve ihmallerin sonucunda oluşan “kazalar” işçi ve emekçi cinayeti ise, TSK’da meydana gelen de bundan farklı değildir. Deniz Kuvvetlerine bağlı İzmir Tersane Komutanlığı’ndaki iş cinayetinde hayatlarını kaybeden emekçiler için şehitlik töreni düzenlendi. Törene Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay, Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Bülent Bostanoğlu, Vali

Mustafa Toprak, Ege Ordusu ve Garnizon Komutanı Orgeneral Abdullah Atay katıldı. Askeri savcılık soruşturma başlattı İş cinayetine kurban gidenlerin aileleri de törene katıldılar. Tören askeri bölge sınırları içinde gerçekleştirildiği için basına kapalı yapıldı. Bu nedenle de şehitlik töreni merasimi olarak gerçekleştirilen iş cinayeti kurbanlarının cenaze görüntüleri gazeteciler tarafından çevredeki binaların çatısına çıkarak görüntülenmeye çalışıldı. Türk bayrağına sarılı tabutlar askeri alanda hazırlanan bölüme getirildi. İş cinayetine kurban giden işçilerin özgeçmişleri okundu. Gemiler sirenlerini çalındılar. Cenazeler Çiğli 2. Ana Jet Üssü’nden memleketlerine gönderildiler.

İş cinayetine kurban giden deniz piyade er Süleyman Mert Paşalı’nın terhisine 40 gün, Fehmi Kocaman’ın terhisine ise 45 gün kaldığı öğrenildi. İkmal Başçavuş Veysel Gündoğdu’nun da evli ve bir çocuk babası olduğu öğrenildi. Zorunlu askerlik sürecinde parasız denecek kadar ucuz iş gücü kullanımına ve iş güvenliği ihmaline kurban gidenler emek şehididirler. “Kaza”nın sebebinin tespiti için yürütülen askeri savcılık soruşturmasının devam ettiği açıklandı. Kazada hayatını kaybedenlerin isimleri: İkmal başçavuş Veysel Gündoğdu, deniz piyade erler; Yavuz Arslan, Süleyman Mert Paşalı, Fehmi Kocaman, Alican Bülbül, Semih Sözen, Serdar Boloğlu, Rıdvan Çöpçü ile işçiler, Cafer Kırbaş ile Ercan Biçer. q İşçilerin Sesi Haber


8

İşçilerin Sesi

Ocak 2014/22

Hava-İş Genel Kurulu sendikal ve sosyalist hareket içinde bir dizi tartışmaya yol açtı. Farklı düzeylerde bu konu, Gökkuşağı Hareketi içinde de tartışılıyor. Bu sayıda Gökkuşa

‘Demokratik, şeffaf, temiz sendika yolculuğu sürecek’

S

ivil Havacılık Gökkuşağı Hareketi sözcülerinden ve gazetemiz yazarlarından Bahadır Altan’la Hava-İş seçimlerine dair konuştuk İşverenin sendika seçimlerinde liste çıkarmasına ve tehditkar tutumuna dair neler demek istersin? THY yönetimi işveren olarak, güven duyulmayan, desteklenmeyen bir sendikanın nimetlerinden sonuna kadar yararlandı. AKP iktidarının desteğiyle bu 4 yılda kadrolaşmayı sürdürdü ve sendika yönetimine duyulan tepkileri kendi lehine “iyi” kullandı. En büyük silahı işten atmaktı. Böylesi bir ortamda genel kurul süreci başladı. Delege seçimlerinde tehdit ve baskılar sınır tanımadı. Sendikal bürokrasi yönetimdeki avantajlarını işçilere rağmen iktidarda kalmak için kullandı. İşveren bundan yararlanarak, delege seçimlerinde dahil, genel kurula açıkça müdahale etti. THY yönetim Kurulu Başkanı Hamdi Topçu, “Gökkuşağı Hareketi başkan adayı Bahadır Altan geleceğine Ayçin kalsın”, diyerek tercihini açıkça ifade etti. Muhalif işçileri kendi başkan adayı Ali Gülçiçek lehine Gökkuşağı Hareketi’nden çekilmeye zorladı. Yönetim kurulu adayı olan işçilerin tümünü işten atmakla tehdit ederek sindirdi. Sürecin inisiyatifini eline aldı. Birçok iş yerinde sadece işverenin delege aday listeleri vardı. Sendika yönetimi THY iş yerlerinden sadece Teknik A.Ş’de, o da liste çıkarması işverence engellenen Gökkuşağı Hareketi’nin karşısında kendilerini desteklemesiyle 26 delege çıkarabildi. Doğal delegeler ve dışarıdan göstermelik üye kayıtlarıyla delege sayısı sadece 74 olabildi. Gökkuşağı Hareketi, Pilot ve Kabin memurlarının açık farkla desteğini alarak 95 delege elde edebildi. Geri kalan 131 delege işverenin örgütlediği gruplardandı. İşveren bu delege aritmetiği karşısında kendisini maskeleyecek koalisyonlar arayışına girişti. Kendi örgütlediği Reform Hareketi’yle “Emek Meclisi” adlı grubu birleştirdi. Gökkuşağı Hareketi son ana kadar işveren ve sendikal bürokrasiden bağımsız bir yönetim kurulu aday listesi çıkarma yönünde çaba sarf etti. 95’e karşı 74 delege: Sendika yönetimi ve Atilay Ayçin Gökuşağı Hareketi’yle, 131 delege çıkaran işverene karşı herhangi bir “özveri” görüşmesi yaptı mı? İşveren karşısında işçilerin birliği yö-

nünde özveride bulunması gerekenler THY yönetimi ve Hamdi Topçu yerine kendi muhaliflerini hedef alıp “işverenci” ilan etmeyi sürdürdüler. Koltuk hırslarından taviz vermeye yanaşmadılar. Kimi sol çevreler de “mücadeleci” buldukları Atilay Ayçin’in desteklenmesi yönünde tavır sergilediler. Gökkuşağı Hareketi bu siyasi çizgiyi “Sendikacılığın Sarıgül’ü Ayçin çare değildir”, cümlesiyle özetliyordu. Genel Kurul yaklaştıkça uçuş ve teknik delegelerine baskılar yoğunlaştı. İşten atılacaklarına dair açıkça tehdit edildiler. Ne yazık ki sonuç da verdi: Ayçin’in Teknik delegeleri genel kurula katılmama kararı aldılar. Gökkuşağı Hareketi’nin çoğu delegesine seçim tarihinde -yasa dışı olarak- uçuş görevi verildi, katılımları fiilen engellendi. Savcılığa suç duyurusunda bulunduk. Delegelerin katılmasının engellendiği bir genel kurulun meşru olmayacağını, sonucu belli olan bu tiyatroda yer almayacağımızı açıkladık. İspat edilebilmesi için sendika yönetimine, genel kurulu başlatacak 151 delege sayısının sağlanmaması için çağrı yaptık. İşverenin delege sayısı 133’e ulaşmıştı ve ilk gün çoğunluğu sağlayamazdı. 5 gün sonraya ertelenmesi işvereninin baskısını ispatlayabilirdi. Sendika yönetimi buna da yanaşmadı. Sendikayı işçilerdense, işverene teslim etme niyetini göstermiş oldu. Bütün hazırlıkları bu yöndeydi. Mali raporun

hazırlandığı tarihten sonra sendikanın arabaları dahi satılmış, ileriye dönük çeklerle borçlandırılmış arka kapıdan çıkma hazırlıkları tamamlanmıştı. İşveren, sıkı kontrol ettiği 133 delegeyi başka bir otelde “ağırlayarak”, topluca genel kurula getirip götürerek ve sonunda Ayçin’le kucaklaşarak sendikayı teslim almış oldu. Sendikayı 25 yıldır yöneten ve patronlaşan sendikacılar, muhalif işçileri suçlu ilan ederek, sendikanın içini boşaltarak sahneyi terk ettiler. Yerlerine ise işverenin adeta görev vererek atadığı bir grup geldi. Yeni Başkan Ali Tatlıbal ilk basın açıklamasında Atilay Ayçin’in yolundan gideceğini söyledi… Sürece ve başarısızlıklara dair özeleştirisel bir değerlendirmeniz var mı? Süreç ne yazık ki işçilerin sendika yönetimine gelmelerini sağlayamadı. Bu noktada; sendikal bürokrasinin tahribatları karşısında, THY işvereninin ve dolayısıyla da siyasal iktidarın sergilediği güç en önemli etken oldu. Tabanda güçlü bir işçi hareketinin olmaması ve Gökkuşağı Hareketi’nin bu örgütlülüğü yeterince sağlayamamış olması da ayrı bir gerçek. “Başarı”yı her koşulda iktidara gelmek olarak tanımlarsanız evet bu bir başarısızlıktır. Ancak “başarı” iktidarı ele geçirmek ya da olabildiğince iktidara ortak olmak mıdır? Asıl sorgulanması gerekenin bu olduğu kanısındayız. Gökkuşağı Ha-

reketi bileşenlerinden bazılarının işverenin örgütlediği “Güç Birliği” içinde yer alarak sendika yönetimine ortak olma istemelerini sorgulamalıyız. Bu yaklaşımın, delegelerimizin oylarıyla reddedildiği noktada ayrılmalarını da sorgulamamız gerekiyor. Kitle örgütleri kongreleri, genel kurulları, çoğunlukla siyasi grupların, hiziplerin koalisyon pazarlıklarına sahne oluyor ve iktidarlar “ehveni şer” hesaplarıyla belirleniyor. Bu pazarlıklar da siyasetin gereği olarak doğal sayılıyor. İşçileri dışlayan ve iktidara odaklanan temel yanlış budur. Gökkuşağı Hareketi bu hataya düşmemiştir. Üstelik burada siyasi gruplar da değil, kendisine paravan arayan işverenin önerdiği bir “ortaklık” söz konusudur. Bu teklifin THY yönetim kurulu başkanınca genel kurula saatler kala bir delege tarafından açıkça iletilmesi de bu arkadaşlarımızı ne yazık ki uyandıramadı. Ayrıca, farklı politik gruplarla yapılacak görüşme ve işbirliğinin işverenle yapılacak bir işbirliğiyle de uzaktan yakından bir ilgisi yoktur. Sendikaların varlık sebebi sermayeye karşı mücadele olduğuna göre işverenin kendisiyle koalisyon yaparak bunun yapılamayacağı ortadadır. “İşçilerin yararına çözümler sağlayabilmek”, veya “Sendikayı tümüyle işverene teslim etmemek”, gibi son derece “devrimci” gerekçelerle savunulanlar, sonuç olarak sendikal bürokrasiyi devirmek adına işverenle işbirliği yapmaktan başka bir şey olmayacaktı. Bunu yapmadık ve bu tutumu onursuzluk saydığımızı söyledik. “Ama onur da yenmiyor ki”, diyecek kadar iktidara odaklanan bir anlayışın sınıf sendikacılığına yarar sağlaması söz konusu olamaz. Gökkuşağı Hareketi’nin temel amacı sendika yönetimine gelmek değil bütün olumsuzlukların kaynağı olan profesyonel sendikacılığa son vermektir. Bu yolda varılacak hedeften çok yolculuğun kendisi önemseniyor. Sınıf kardeşliğinin yanına “alın aklığı kardeşliğini” eklememiz de bundandır. İktidara gelinmese de işçiler arasında sendikal politikaları sorgulayan bir duyarlılığın yaratılmış olması büyük kazanımdır. Sendikal mücadelede 1989 da başlayan dönemin sonuna gelindiği, sol görünümlü sendika bürokrasisinin çözülmeye mahkûm olduğu bir gerçek. Hava-İş Sendikasında bu dönem sona ermiştir. Ancak işçilerin demokratik, şeffaf, temiz sendika hedefine doğru yolculukları sürecektir... q N. CEMAL


Ocak 2014/22

İşçilerin Sesi

9

ğı Hareketi içinden iki farklı yaklaşımı sunan değerlendirmeleri sizlerle paylaşıyoruz. Tartışmayı gelecek sayıda da sayfalarımıza taşımaya devam edeceğiz. (İşçilerin Sesi)

‘Sendikayı Atilay Ayçin’in iktidar hırsı kaybettirdi...!’

G

olan bir listenin oluşturulması. Geri kalan 4 kişi de Reform Hareketinden olacaktı. Bu öneri son olarak İşçi Komitesi’ne de yapıldı. 6 Aralık akşamı yapılan toplantıda İşçi Komitesi bizimle toplantıya katılmak istediklerini söylediler. Toplantıya geldiklerinde Reform Hareketi ile görüştüklerini ve 4+4+1 gibi (bir kişi bağımsız) gibi bir tekliflerinin olduğunu söylediler. Sonuç itibariyle bir yol ayrımına gelinmişti. Gökkuşağı Hareketi’nin yalnız başına kazanma ihtimali yoktu. Sendika yönetimi ittifaka yanaşmıyordu ve sadece tek bir şansı vardı. Çoğunluğu alarak, yönetime girmek. İşçi Komitesi de bunun içinde yer alabilirdi.

ülbeyaz Efe, 15 yıldır THY çalışanı, kabin amiri ve iki kongredir Gökkuşağı Hareketi Listesinden genel kurul delegesi. Gülbeyaz Efe ile kongre sürecini ve Gökkuşağı Hareketi’ni konuştuk… Seçimlerin sonuçlarına dışarıdan baktığımız zaman kaybeden Atilla Ayçin olduğu düşünülüyor. Yani, onu desteklemediği için Gökkuşağı Hareketi yenilginin sorumlusu sayılıyor. Sizin Ayçin’e destek vermeniz mümkün müydü? Ya da Ayçin size neden destek vermedi? Çünkü karşı tarafın 133 oyu vardı ve sizin toplam oyunuz 167 iken, nasıl oldu da işverenin desteklediği azınlık bir liste kazandı? Genel kurulun öncesinde delege dağılımı tek bir listenin tek başına kazanamayacağını gösterdi. Delege dağılımın dengeli olması sebebiyle tüm gruplarla görüştük. Bu görüşmeler sonucunda yapılabileceğin en iyisi nedir, hepsini değerlendirdik. Bu süreç içinde Atilla Ayçin’den bize bir teklif geldi birlikte bir yönetim kurulu, bir liste oluşturmak istedi. Bizim ilk günden itibaren tavrımız Ayçin ile birlikte bir liste oluşturmama üzerineydi. Çünkü böyle bir listeyi destekleyecek delege yoktu. Ayçin’in isteği yeniden başkan olmaktı, yanına bir kişiyi daha almak istedi. Gökkuşağı Hareketi onca kirlenmişlikten sonra bunu kabul etmedi. İkincisi, sendika yönetiminin böyle bir pazarlık gücü yoktu. Gökkuşağı Hareketi’nin delege sayısı onlardan çok daha fazlaydı. Gökkuşağı Hareketi böyle bir birliğe gidecek olsaydı neden 2 seçim döneminde de aday çıkmak için çalıştı? Sendika yönetiminin yanında kalır ve onunla birlikte yeni bir yöntem belirlerdi. Örneğin birlik için biz başkan adayımızı geri çekmeyi kabul ettik ama Ayçin başkanlıktan çekilmedi ve birlik olmak için çalışmadı. Kongreden bir gün önce yatığınız son toplantıdan “kongreye katılmama” kararı çıktı. Bu nasıl oldu? Ayrı bir liste olarak çıkacakken nasıl oldu da birden kongreyi “boykot” etme, “kongreye katılmama” kararı çıktı? Şimdi bu kararın o toplantıdan çıktığını söylemek çok doğru olmaz. Özellikle o toplantıyı biraz açalım: 6 Aralık’tan önce işverenin daha büyük bir

tehditleri başlamıştı. Özellikle uçuş işletme delegeleri üzerinden baskılar arttı. Sendika listesindeki delegelerinin Gökkuşağı listesine oy verme ihtimali düşünüldüğünde, Gökkuşağı bu genel kurulu alabilir diye düşünüyordu. Dolayısıyla Uçuş İşletme delegelerinin genel kurula gelmemesi gerekiyordu. İşveren telefonlarla çok yoğun baskılara başladı. İşten atılmakla tehdit edildi insanlar. Gelinen süreçte 6 Aralık’ta yapılan toplantıya 15 civarında delege ancak gelebildi. 95 kişiden bu 15 kişi! Gökkuşağı Hareketi’nin toplantı çağrısı Yönetim Kurulu listesinde kimler olacağını belirlemeyi öngörüyordu. Delegeler “başkan”ı belirleme yönünde görüş bildirecekti. Fakat toplantıya gelen delegelerin geliş sebebi bu değildi. Herkes genel kurula katılamayacağını, oy kullanamayacağını, kullanırsa başına neler gelebileceğini, işverenin kendilerini nasıl tehdit ettiğini anlatmaya gelmişti. Bir şekilde mazeret bildirmeye gelmişti. O yüzden toplantı anlamını tamamen yitirmişti. Gelinen noktada bir karar verilmesi gerekiyordu bu kararın da hemen verilmesi gerekiyordu. Ertesi gün genel kurul vardı. Önce, genel kurula katılmayalım ve çoğunluk sağlanmasın görüşü ileri sürüldü ve açıklandı. Bu gerçekçi olmadığı halde açıklandı. Sendika yönetimi he-

men bir açıklama yaparak kongreye katılacağını açıkladı. Görüşümüzü çürüttü. Sonra da liste oluşturacak sayıda delege bulunamayınca kongreye katılmama kararı gerçeklerden ve somut durumdan uzak biçimde açıklandı. Üstelik İşçi Komitesi’nden ayrılmış bir Gökkuşağı Hareketinin 50-60 kadar bir delegesi kalmıştı. Bu delegelerin büyük çoğunluğu gelemeyeceğini açıklıyor. Kan kaybetmiş bir Gökkuşağı vardı. Burada karşımıza çıkan tablo önceden düşündüğümüz tablo değildi. Üstelik sadece bizim delegelerimiz değil, sendika yönetiminin Teknik AŞ delegeleri de kongreye gelemeyeceklerini açıkladılar. Karşımıza çok net bir tablo çıktı. Bu tabloda Reform Hareketinin bu genel kurulu yüzde 90 kazanacağı yönündeydi. Bu durumdan bir başka çıkış yolu var mıydı? Daha az hasar alarak çıkılabilir miydi? B Planınız var mıydı? Bize o süreçte yapılan bir teklif vardı. Gökkuşağı’ndan insanların reform hareketi ile birlikte yönetim kurulu listesini hazırlaması önerildi. Başkanlık Gökkuşağı’nda ve geri kalan 4 kişi de bizden olmak üzere toplam 9 kişilik yönetim kurulunda 5 kişi çoğunluğu

Bir muhasebe yapmak gerekirse, Gökkuşağı Hareketi’nin artıları ve eksilerini de kapsayacak biçimde neler söylemek istersin? Gökkuşağı Hareketi politik anlamda çok gelişmemiş bir hareketti. Söylemine rağmen birlikte politika üretemiyor oluşu, örgütlü bir davranışa sahip olmayışı, sürekli plansız bir şekilde hareket etmesi ve liderin üzerinden her şeyin yürüyor olması zaten Gökkuşağı Hareketi’nin başarısını çok olumsuz yönde etkiledi. Gökkuşağı Hareketi, kolektif bir örgüt değildi. Delegelerin çok bilgisi dahilinde yürüyen bir yapısı da yoktu. Küçük bir grubun karar verdiği bir hareketti… Kongreye katılmama kararı da bireysel bir karardı ve Gökkuşağı Hareketi bu nedenle dağıldı. THY’de çalışan yürütme temsilcileri Gökkuşağı Hareketinde ayrıldığımızı kamuoyuna açıkladık. Kamuoyuna açıklamasa da boykot kararını doğru bulmayan arkadaşlarız vardı. Yürütme kurulu içinde boykot kararı da bireysel alındı ama hepimizi bağladı. Gökkuşağı Hareketini ilkeleri ne kadar doğru olursa olsun, liderliği sorumluluktan kaçtı ve işçiler arasında direnecek bir delege yapısına sahip değildi. Sendika yönetimine karşı mücadele edecek nitelikteki delege yapısıyla işverene karşı mücadele etmek mümkün değildi. Sonuçta sendika yönetiminin kaybetmesine üzülmedik, yeni yönetimin kazanmasına da sevinmedik. Üçüncü bir seçenek için, sorumluluk alan kararlı bir liderliğe, işverene karşı tutum alabilecek bir delege yapısına ihtiyaç var. q Yunus ÖZTÜRK


10

İşçilerin Sesi

Ocak 2014/22

G. Afrika’da sendikalardan hükümete uyarı Güney Afrika’nın en büyük sendikası olan Ulusal Metal İşçileri Sendikası (NUMSA), Mandela’nın partisi olarak da bilinen iktidardaki ANC’den ve iktidar ortağı Komünist Parti’den desteğini tamamen çektiğini açıkladı. Güney Afrika’da ırkçı rejimin devrilmesinde önemli bir güç olan ve hükümetin de gayri resmi ortağı kabul edilen NUMSA’nın kararı, gelecek yıl yapılacak seçimler açısından oldukça kritik bir karar olma özelliği taşıyor. 330.000 üyeli NUMSA’nın lideri Irvin Jim, yaptığı açıklamada “İşçi sınıfı artık ne ANC’yi ne de Komünist Parti’yi sınıf müttefikleri olarak görmemektedir” derken, devlet başkanı Zuma’ya da istifa çağrısında bulundu. ANC hükümetinin yolsuzlukla mücadele adına hiçbir şey yapmadığını ve yolsuzluk batağında olduğunu belirten Jim, “ANC sosyalist ilkelerini unutmuş durumda, ülkeyi bir serbest piyasa cehennemine çevirmeye çalışıyor, buna destek vermemiz mümkün değil” sözlerini sarf etti.

Brezilya’da Dünya Kupası 6 işçiyi öldürdü Brezilya’nın Manaus kentinde, 2014 Dünya Kupası için inşa edilen Arena Amazonia stadyumunda bir işçi çatıdan düşerek hayatını kaybetti. Bir başka işçi ise etkinlik alanında ölü bulundu. İnşaat işçisi Marcleudo de Melo Ferreira’nın stadyumun 35 metre yüksekliğindeki çatısından düştükten sonra kaldırıldığı hastanede yaşamını yitirdi. Jose Antonio da Silva Nascimento’nun ise cansız bedeni tesisin etkinlik alanında bulundu. Ölen işçinin yakınları, inşaatın planlanılanın gerisinde olması nedeniyle stres altında ve haftanın 7 günü aralıksız çalıştıklarını belirtti. Brezilya’da Dünya Kupası hazırlıkları sırasında, Manaus’un yanı sıra Brasilia’daki statta ve 27 Kasım’da bir vincin çöktüğü Sao Paulo’daki stadlardaki işçi ölümleriyle birlikte toplam ölü sayısı 6 oldu.

Güney Kore’de işçi kıyımı

G

üney Kore’de greve giden demiryolu işçilerine yönelik büyük bir işçi kıyımı başlatıldı. Devlet demiryollarının özelleştirilmesine yönelik uzunca bir zamandır devam eden tepkilerin ardından işçiler greve gittiler. Güney Kore hükümetinin grevci işçilere cevabı ise toplu işçi kıyımı oldu: 7 bin işçi kanunsuz ve kuralsız bir şekilde işten atıldı. Grevi “yasadışı” ilan eden hükümet işten attığı 7 bin işçinin yanı sıra Demiryolu Sendikası yöneticileri hakkında da tutuklama kararı çıkarttı. 5 bin polisle Kore Sendikalar Konfederasyonu Genel Merkezi’ni bastı. 3 Konfederasyon yöneticisinin yanı sıra, Belediye İşçileri Sendikası, Öğretmenler Sendikası ve İnşaat İşçileri Sendikası genel başkanlarının da içinde bulunduğu130 sendikacı tutuklanarak cezaevine konuldu. AKP Hükümetinin uyguladığı neoliberal politikalar nedeniyle yakından bildiğimiz özelleştirmeler yoluyla yapılan yağma ve talan, Güney Kore hükümetinin

de başlıca işçi emekçi düşmanı politikalarından birisi. İşçiler yağmaya talana ve hak gasplarına yönelik tepkilerini dile getiriyorlar. Güney Kore hükümeti de bu tepkilerin önüne geçebilmek ve özelleştirme yoluyla sürdürdüğü yağma ve talanını devam ettirebilmek için işçi sınıfının örgütlerine saldırıyor. Özelleştirmelere karşı koymak için greve giden 7 bin işçinin işten atılmasının ardından 5 bin polis eşliğinde yürütülen işçi avı sonucunda 130 sendikacının tutuklanmasının nedeni de budur. Güney Kore hükümeti kapitalizmin “Örgütsüz işçi köledir”, ilkesiyle ve hayaliyle hareket etmektedir. Güney Kore’de yaşanan işçi kıyımı ve işçi sendikalarına yönelik saldırı Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu - DİSK tarafından da protesto edildi. “Güney Kore hükümeti Koreli işçileri kavgaya davet ediyorsa davetleri kabulümüzdür. O kavga işçilerin olduğu her yerde yaşanacaktır. Kore temsilciliklerinin önünde sürecektir”, diyen DİSK genel başkanı Kani Beko “Unutmayalım dünya üzerinde tek bir sermaye

sınıf ve tek bir işçi sınıfı vardır. İşyerinde aynı tezgâhta çalıştığımız mesai arkadaşımızla Koreli bir demiryolu işçisini bir tutmalıyız. Dünyanın neresinde yaşarsak yaşayalım işçilerin çıkarları ortaktır. Bunu aklımızdan çıkarmayalım”, diye vurguladı. “Koreli işçi kardeşlerimiz geçtiğimiz yıllarda hep bizimle dayanışma içinde oldular. 1 Mayıs için, DİSK’li ve KESK’li tutuklular için ve son olarak Gezi Parkı’nda kaybettiğimiz canlarımız için”, diye açıklayan Beko “Bugün de biz onları yalnız bırakmayacağız. Onlar mücadelesini sürdürdükçe yanlarında olacağız”, dedi. Kani Beko’nun DİSK adına açıkladığı talepler ise şunlar: - Tutuklu sendikacıları derhal serbest bırakın! - Sendikal faaliyetlerin önündeki engelleri kaldırın! - Demiryolu özelleştirmesini iptal edin! Yaşasın İşçi Sınıfının Uluslararası Dayanışması! İşçilerin Sesi - Haber

'Suriye'ye yardım' dediler, bir tır dolusu silah çıktı! Hatay İl jandarma Alay Komutanlığı ekipleri, silah ve mühimmat dolu bir TIR'a el koydu. Tırın İHH'ya ait olduğu iddia ediliyor. Edinilen bilgiye göre, Hatay Kırıkhan İlçe Jandarma Alay Komutanlığı'na bir TIR'da Suriye’ye mühimmat taşındığı yönünde ihbar telefonu geldi. Aracın Kilis Öncüpınar sınır kapısından Suriye’ye giriş yapacağı bilgisi verildi. Hatay İl Jandarma Komutanlığı konuyu Hatay Cumhuriyet Savcısına bildirdi. Savcının talimatının

ardından özel bir ekip Kilis Öncüpınar istikameti yönünde hareket eden TIR'ı durdurdu. Jandarma ekipleri TIR içerisinde yaptığı incelemede çok sayıda silah ve mühimmat olduğu bilgisine ulaştı. Bunun üzerine konu İl Jandarma Alay Komutanlığı üzerinden, Jandarma Genel Komutanlığına aktarıldı. Hürriyet gazetesinin haberine göre, Suriye’ye insani yardım taşıdığı ileri sürülen TIR’da yapılan aramada askeri mühimmat, hücum yelekleri, elektronik

cihazlar ve bazı yaşam malzemeleri ele geçirildi. Kızılkoyun'un haberinde TIR detaylı incelenmek üzere jandarma karakoluna çekildi. TIR’ın sürücüsü ile biri Suriye uyruklu, biri Türk toplam 3 kişi gözaltına alındı. TIR'da iddiaya göre İHH Bölge Müdürü ve bir MİT elemanı da bulunuyor. Jandarmanın durdurduğu TIR için MİT mensubunun arama yaptırmamakta direttiği ve aracın kendi kontrollerinde olduğunu söylediği iddia ediliyor. İşçilerin Sesi - Haber


Ocak 2014/22

İşçilerin Sesi

11

Özgürlük savaşçılığından sınıf uzlaşmacılığına Mandela, eski bir özgürlük savaşçısı, ırkçı apartheid rejimine karşı mücadelenin sembolüdür. Ancak, onun savaşçılığı ve özgürlükçülüğü kapitalizmin ufku ile sınırlıdır.

A

dı, Güney Afrika’da ırkçılığa ve sömürgeciliğe karşı mücadele ile sembolleşen, gerillacılık ve özgürlük savaşçılığından devlet başkanlığı koltuğuna tırmanan Nelson Mandela, geçen ay (4 Aralık 2013’de) 95 yaşında öldü. Ölümü, dünya çapında, tüm gazetelerde günlerce manşet oldu. Pop starlardan, sporculara, kapitalist-emperyalist dünya liderlerinden, özgürlükçü sol akımlara kadar hemen her kesim, Mandela’nın kutsanması konusunda birlik oldu. Övgüler düzüldü, adeta ilahlaştırıldı. Daha yakın zamana, 20 yıl önceye kadar, onu terörist olarak gören emperyalist-kapitalist ülkelerin devlet ve hükümet başkanları, Mandela’nın naşı önünde saygı duruşunda bulundu. Törende bir konuşma yapan Obama, onu “21.yüzyılın özgürlük savaşçısı” diyerek, övüp göklere çıkarır, ardından timsah gözyaşları dökerken, ABD orduları dünyanın birçok yerinde Amerikan işgaline karşı özgürlük mücadelesi veren halklara operasyon düzenliyor. O halde, emperyalistlerin Mandela’nın cenazesinde ne işleri vardı? Ya da Mandela’yı “özgürlük savaşçısı” diye kutsayıp yücelten özgürlükçü muhalif akımlar onda ne bulmuşlardı? Mandela, Güney Afrika’nın ırkçı rejimine karşı eşitlik ve özgürlük uğruna mücadele eden, siyahî hareketin önderlerinden biridir. Bu uğurda büyük bedeller ödemiş, 27 yıl hapis yatmış; bunun 18 yılında çalışma kamplarında, taş ocaklarında köle olarak çalıştırılmış, eski bir siyasi tutsak ve özgürlük savaşçısıdır. Güney Afrika, Avrupalı beyazlar ve daha çok da İngilizler tarafından kolonileştirilmiş, yaklaşık on milyon nüfusun yedi buçuk milyonu yerli siyahlardan oluşan, dilleri yasaklanmış, varlıkları inkâr edilmiş, seçme-seçilme hakkı gibi en temel demokratik hakların bile olmadığı bir ülkeydi. Siyahlar beyazlarla aynı otobüse binemez, aynı okulda okuyamazlardı. Şehir dışındaki gettolarda yaşamak zorundaydılar. Resmi söyleme göre beyazlar üstün ırktı. Siyahların bir tek hakkı vardı. O da bu beyaz üstün ırka hizmet etmekti. G. Afrika’da siyahlar, İkinci Dünya Savaşı sonrasında ırk ayrımına karşı mücadele etmeye başladılar. Irkçı rejime

karşı Afrika Ulusal Kongresi (ANC) etrafında örgütlendiler. İlk kitlesel direniş 21 Mart 1960’da başlar. Sharpeville’de bir gösteride apartheid polisi, çoğu kadın ve çocuk 69 kişiyi katleder. 18000 kişi tutuklanır, tüm partiler yasaklanır. ANC, 1961’de silahlı mücadeleye başlar. Aynı yıl ırkçı rejime karşı ilk genel grev gerçekleşir. Mandela, 1962’de tutuklanır. Ömür boyu hapse mahkûm edilir. 1976’da Johannesburg’un Soweto mahallesinde, beyazların Afrikaans dilinde eğitimi protesto eden öğrencilere polisin müdahalesi sonucu, yüzlerce çocuk öldürülür. Bunun üzerine öğrencilerin başlattığı direniş tüm ülkeye yayılır. Bu direniş tarihe Soweto ayaklanması olarak geçer. G. Afrikalı siyahlar, Avrupalı sömürgecilerin dilini öğrenmeyi ve o dilde eğitim görmeyi reddeder. Bu dile karşı çıkmak, sömürgeciliğe, Fransızlara, Hollandalılara, İngiliz emperyalizmine karşı çıkmak olarak algılanır. Soweto ayaklanması, ezilir. Ama artık bir şeylerin değişebileceği görülür. Artık ırk ayrımcılığını sürdürmek mümkün değildir. Bu katliamdan sonra, ırkçı rejime karşı tüm dünyada tepkiler artar. ANC, ırkçı rejime karşı, siyahlara, “ülkeyi yönetemez hale getirelim” çağrısı yapar. Hareket kısa sürede toparlanır. Irkçı rejim her geçen gün baskı ve şiddeti arttırsa da, siyahî direniş daha fazla güçlenir. 1980’lere gelindiğinde G. Afrika’da

gün ağarmaya başlar. ANC’nin silahlı kanadı ırkçı rejime karşı saldırıları arttırır. “Mandela’ya özgürlük”, G. Afrika siyahî hareketinin temel talebi ve sloganı haline gelir. Hareket bu slogan etrafında toparlanır. Mücadele çığ gibi büyür. Bunun üzerine, o güne kadar Mandela’yı hapishanede ölüme terk eden ırkçı faşist rejim, 1981’de, onu daha iyi koşulların olduğu başka bir ceza evine nakleder. Irkçı rejime karşı hem içeride hem dışarıda baskılar artmakta, ekonomi kötüye gitmektedir. Ekonomik ve siyasi krizin derinleşmesi ve ülkenin yönetilemez hale gelmesi karşısında, ırkçı rejim Mandela’yla barış görüşmelerine başlar. Mandela’dan siyah hareketin eylemlerini durdurması için çağrı yapması istenir. Bu süreç yaklaşık on yıl sürer. Yeni Afrika Meclisi 2 Şubat 1990’da ırk ayrımını kaldırır. Burjuvazinin beyazlardan, işçi sınıfının siyahlardan oluştuğu ülkede, kâğıt üzerinde de olsa, siyahlar yasalar karşısında beyazlarla aynı haklara sahip olur. Eşit yurttaş sayılır. Siyahlara da oy kullanma, seçme-seçilme hakkı tanınır. Muhalif partiler üzerindeki yasaklar kalkar. İdam cezası kaldırılır. Siyahlara ana dillerinde eğitim hakkı tanınır. Bu haklar karşılığında “oyuna dâhil olmayı”, sistemle uzlaşmayı kabul eden Mandela, 11 Şubat 1990’da serbest bırakılır. Mandela, devrimin eşiğine gelmiş,

isyan halindeki siyahî halkı, kapitalist üretim ve mülkiyet ilişkilerini hedef almadan, devletin özüne, burjuva sınıf karakterine dokunmadan, rejimin değiştirilmesini kabul etmeye ikna eder. Irkçı rejimin yıkılması, G. Afrika işçi sınıfının, yoksullarının yaşam koşullarının düzelmesine yol açmadı. Mandela ve ANC iktidarı ile ülkede ekonomik ve siyasal istikrar sağlandı. G. Afrika, İMF programı ve neo-liberal politikaları uygulayan, çok uluslu maden şirketlerinin imtiyazlarını korumaya devam eden, uluslararası sermaye için güvenli bir ülkeye dönüştü. Ekonomiyi kontrol eden büyük şirketlerle işbirliği yaparak, devlet imkânlarından yararlanarak, ANC içinde ve çevresinde yeni siyahî bir burjuva sınıfı türedi. Yeni siyahî kapitalist sınıfın yönetimi altındaki G. Afrika’da, polisin daha geçen yıl (Ağustos 2012’de) Lonmin PLM şirketine ait Malikana madenlerinde süren grevi kırmak için yaptığı, yaklaşık 50 işçinin ölümüyle sonuçlanan katliamın izleri henüz silinmedi. Düşük ücretle çalışmayı kabul etmeyen binlerce maden işçisi işten atıldı. G. Afrika’da bugün yaşanan tam bir vahşi kapitalizmdir. G. Afrika işçi sınıfı ve yoksullarının ANC iktidarından hayal kırıklığı yaşadığı ve öfkesinin giderek büyüdüğüne şüphe yok. Mandela, eski bir özgürlük savaşçısı, ırkçı apartheid rejimine karşı mücadelenin sembolüdür. Ancak, onun savaşçılığı ve özgürlükçülüğü kapitalizmin ufku ile sınırlıdır. Antikapitalist değildi, siyahlara ayrıcalık yapmayan bir kapitalizmin savunucusuydu. Bir taraftan işçilere kemerleri sıkmaları gerektiğini anlatırken, diğer taraftan mücadele etmezlerse haklarını alamayacaklarını söyledi. Yaşamının son döneminde ise zaten politikanın dışına çekilmişti. Emperyalist-kapitalist dünya, Mandela’yı devrimi engellediği, bir halk ayaklanmasını parlamenter-kapitalist düzen sınırları içinde tutmayı ve hapsetmeyi başardığı için, ona sahip çıkıyor. Kitleleri onun bu uzlaşmacı, sınıf işbirlikçisi yanına hayranlık ve sempati duymaya yönlendirerek, bu yanını kutsayarak onun dirisinden olduğu gibi ölüsünden de yararlanmaya çalışıyor. q Mustafa EKER


12

İşçilerin Sesi

Ocak 2014/22

Asgari ücretli milli gelirden payını alsaydı, net 1634 lira olacaktı

B

ütçe görüşmeleri sırasında asgari ücretin kendi döneminde artışına örnek olarak “beş kişilik ailenin günde bir simit çay satın almasını” ölçü sayan Başbakan, asgari ücret artışını bir simit ile sınırlayan kararın siyasi sorumlusudur. İşçiye reva görülen sefalet ücreti karşısında, bu büyük alınteri hırsızlığı karşısında isyan etmemek elde değil. Üstelik Bakan çocuklarının evlerinden ayakkabı kutularında çıkan milyon dolarlar ve toplamı 200 milyar doları bulan yolsuzluk iddialarının kol gezdiği bir dönemde, asgari ücretin düşük tutulmasının nedenlerini daha iyi görüyoruz. Ancak ne toplumsal muhalefet ne sendikalar ne de sosyalist hareketler milyonlarca işçiyi doğrudan ilgilendiren bu isyanı ettirici hırsızlığı içlerinde hissediyor ve ciddi olarak mücadelenin gündem maddelerinden biri haline getiriyorlar. Hiçbir işçi sefalete ücretine istediği için katlanmıyor. Mecbur kalıyor ve bu düşük ücreti biraz artırabilmenin yolu olarak, 12 saatlik mesaileri kabul ediyor; buna katlanıyor. İşçilerin düşük ücrete karşı buldukları çözümler ya iş değiştirme ya da 6 gün 12 saat mesaiye kalmak oluyor. İşçiler tek tek isyan etse de Türkiye çapındaki bu dev sorunu aşabilecek cesareti ve gücü henüz kendisinde görmüyor. İşçilerin böyle bir gücünün olduğunu ve tarihte defalarca bunu ispat ettiklerini önemli olanın mücadeleye hazırlanma işi olduğunu, kavrayan ve birbirine güvenen işçilerin sayısını artıracak ve onları bir araya getirerek örgütleyecek bir

yapının henüz olmamasıdır. Kendi hesabımıza dile getirmemiz gereken şudur: Görevi ve sorumluluğu olan sendikaların ve sosyalist örgütlerin üzerine düşeni yapmamış olmasıdır. Hal böyle olunca, 10 milyona yakın işçi kesimini doğrudan veya dolaylı olarak ilk elden etkileyecek olan bir ücret hesabı, 10′unun işveren ve hükümet temsilcisinden, 5′inin ise, sadece en çok üyesi olan konfederasyon olarak Türkİş’ten oluşan 15 kişi tarafından belirlenmesine kalıyor. 2014 yılı asgari ücret rakamı yetersiz Faruk Çelik asgari ücretin, 2014 yılının ilk 6 ayında yüzde 5′lik ücret artışı yapılarak net olarak 846 TL, ikinci 6 ay içinse yüzde 6′lık bir artış yapılarak net olarak 891 TL, olacağını açıkladı. Bu açıklanan rakamlara Asgari Geçim İndirimi (eski haliyle vergi iadesi) dahildir. 2014 yılı asgari ücretindeki iki yenilik olmuştur. Birincisi, iki yaş grubu için (16 yaş altı ve 16 yaş üstü) asgari ücret belirlenmesine son verilmiştir. İkincisi, gelir vergisi muafiyeti 3 çocuklu işçiler için geçerli olmuştur; daha önce dört çocuklu işçileri için uygulanıyordu. 2013 yılında AGİ dâhil asgari ücretli işçi 803 lira alıyordu. 43 liralık bir artış oldu. Günde bir simit parasına denk gelen bu artışın, sendikaların açıklamış olduğu açlık ve yoksulluk sınırlarının yanına yaklaşması bile mümkün değil. Asgari ücret, işçinin ailesi ile birlikte gıda, konut, giyim, sağlık, ulaşım ve kültür gibi zorunlu ihtiyaçlarını günün

fiyatları üzerinden asgari düzeyde karşılamaya yetecek ücrettir. Sosyal Güvenlik Kurumu verilerine göre, sigortalı ücretlilerin yaklaşık yarısı asgari ücret düzeyinde gelire sahip. Asgari ücret zammı aileleri ile birlikte 20 milyon kişiyi doğrudan etkiliyor. Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu Araştırma Enstitüsü (DİSK-AR) “Asgari ücret ve ekonomik büyüme” raporunda, verimlilik ve ekonomik büyümenin asgari ücrete yansımadığı belirtilerek, 1978’den bu yana ekonominin sabit fiyatlarla 3,8 kat, kişi başına düşen milli gelirin 2,4 kat büyümesine rağmen, gerçek asgari ücretin neredeyse yerinde saydığı ifade edildi. Asgari ücretin gelişme seyrinin, kişi başına düşen milli gelirdeki artış ile paralel gitmesi halinde 35 yılda net 1634 TL’ye ulaşması gerektiğinin vurgulandığı raporda, Yunanistan ile karşılaştırma da yapıldı. Türkiye’de asgari ücret, geçtiğimiz yıllarda kriz nedeniyle asgari ücreti ülkesinde yüzde 22 düşüren Yunanistan’daki rakamın düşürülmüş haliyle bile neredeyse yarısı düzeyinde. Yunanistan’da asgari ücret 20 Aralık 2013 tarihli TCMB döviz kuru verileri üzerinden yapılan hesaplamaya göre brüt 1949 TL. Raporda Türkiye İstatistik Kurumu, Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası, Devlet Planlama Teşkilatı, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, OECD verileri ile endeksleme yöntemi kullanılarak yapılan hesaplamaya göre 35 yıllık bir dönem için ekonomi sabit fiyatlarla 3,8 kat, kişi başına milli gelir 2,4 kat büyürken reel asgari ücret % 12’lik gelişme ile ne-

redeyse yerinde saydı. 1999 yılına kadar 1978 yılındaki ekonomik gücüne ulaşmayan asgari ücret, bu yılda ulaştığı düzeyi, yüksek enflasyon ortamında yaşanan iki krizle ciddi bir biçimde kaybetti. 1978 ve 1999 seviyesine ancak 2004 yılında yeniden ulaşabilen reel asgari ücret 2005 yılından bu yana ise ciddi bir gelişme gösteremedi. Rapora 2005 yılından bu yana kişi başına milli gelirdeki büyümenin % 24 olduğu buna karşın asgari ücretteki reel artışın % 7,8 düzeyinde kaldığı ifade edilirken, büyümenin asgari ücrete yansımamasının bedelinin aylık net 101 TL’lik gelir kaybına denk geldiği ifade edildi. Raporda, “eğer bir ülkede üretilen değerin miktarındaki artış ile ücretlerdeki artış arasındaki makas açılıyorsa bu durum sömürünün artığını, üretilen değerin belli ellerde toplandığını bize göstermektedir. Son günlerde gündeme taşınan yolsuzluklar bu bağlamda da ele alınmalıdır. Nitekim kamu kaynaklarının emekçilerin yaşam düzeylerini yükseltmeye değil, büyük para ve mal sahiplerinin zenginleşmesi için kullanılması 2014 yılı bütçesinin temel karakterini oluşturmaktadır. Son yıllarda giderek artan teşvikler, prim destekleri ve vergi indirimleri kamu bütçesini adeta sermaye kesimlerine kaynak transfer aygıtı haline getirmiştir. AKP hükümetinin her türlü yolsuzluğu meşrulaştırma ve her türlü denetim aygıtını kendi kontrolüne alma çabası yine emekçilerin milli gelirden aldıkları payı sınırlandıran unsurlardır” görüşlerine yer verildi. q İşçilerin Sesi Haber

Abdi İbrahim’de tazminatsız işten çıkarma sürüyor Merkez ofisi Maslak’ta, fabrikası Hadımköy’de bulunan şirkette çalışmaktayım. Bizler kıt kanaat geçinirken, patron işçilerin tazminatlarına göz dikti. Artık tazminatlarımızı vermeden çıkış yapabilmek için, işçilerin anlına kara bir leke sürerek işten atıyor. 2012 yılının sonlarına doğru işçilerin fabrikadan ilaç çıkartılıp dışarıda satıldığı iddiası ile 10 işçi arkadaşımız tazminatsız işten atıldı. Bu duruma tepki gösteren işçiler vardı. Fakat 510-15 yıldır arkadaşlık yapmış olanlar, beraber namaza gidenler, beraber iftara gidenler, beraber içmeye giden arkadaşlardı bunlar. Fakat işveren temsilcilerinin tehditlerinden korkup arka-

daşlarına sırtını dönen işçiler de vardı. Nihayetinde küçük çaplı da olsa bir direniş fabrika önünde başladı. Patron işçi çıkartırken, nedense hep kış aylarını tercih ediyor. İşçiler işyerinde tedirginler. Artık herkes gölgesinden korkar oldu. Bu duruma karşı çıkabilecek işçiler de bir bir işten çıktı ya da çıkarıldı. İşten çıkartılan arkadaşına mahkemede şahitlik yapan işçiler, fabrika içerisinde sürgün edildi; mesela ambalaj bölümünden, depo bölümüne sürüldü. 2013 yılı Kasım ayının sonlarına gelirken patron rahat durmadı ve bu sefer mavi yakalılardan beyaz yakalılara geçti. Hastane hastane dolaşan, bir bir

doktor kapılarını çalan ilaç mümessilleriydi hedeftekiler. Sözde çalışanlar hayali bir depo, hayali bir satış, hayali fatura göstererek ilaç satmış, şirketten prim almışlar! Bu çalışanlar “Organize bir suç örgütüymüş”! ABDİ İBRAHİM İLAÇ AŞ Yönetim Kurulu Başkanı işten çıkarılan işçilerin sayısının 300 civarında olduğunu söyledi. Fakat şu an hala çalışan bir mümessilin söylediği sayı ise 400-450 civarında çalışanın işten çıkartıldığı yönünde. Ayrıca geçen yıl işten çıkartılan işçiler, açtıkları davaları kazandılar. Yargıtay’daki temyiz sürecini bekliyorlar. Mümessiller de hukuki haklarını kul-

lanarak dava açacaklar. Örgütsüz bir toplum neyse, örgütsüz bir iş yerinde aynıdır. Patronlar kendi çıkarları için işçileri işsiz bıraktıkları yetmiyormuş gibi, bir de itibarsızlaştırma politikası izliyorlar. Karalıyorlar. Bizler kimin onurlu kimin onursuz olduğunu gayet iyi biliyoruz. Bugün örgütsüzlüğümüzden yararlanarak bizi itibarsızlaştıranlar, yarın örgütlendiğimizde aynı oyunu oynayabilecekler mi? İŞÇİ SINIFININ KURTULUŞU KENDİ ESERİ OLACAKTIR. KORKU İMPARATORLUĞUNUZU ÖRGÜTLENEREK YIKACAĞIZ. (Bir İşçi)


Ocak 2014/22

İşçilerin Sesi

13

Çapa’da grev: Güvenceli ve kadrolu çalışmak istiyoruz! stanbul Üniversitesi Çapa Hastanesi Mono Blok Ameliyathane’sinde çalışan 46 taşeron sağlık işçisi 18 Aralık sabahı iş bıraktı. “Tek bir talebimiz var: 4 D Kapsamında Kadrolu ve Güvenceli Çalışmak İstiyoruz!” diyerek işbaşı yapmayan işçilerin grevi nedeniyle Ameliyathanede “acil” ameliyatlar dışında çalışılmadı. İşyerlerini terk etmeyen taşeron sağlık işçileri, “Defalarca uyardık ve iş bırakma eylemleri yaparak talebimizi ilettik. Kanunlara uymuyorlar. Sağlık çalışanı olduğumuz ayan beyan ortada ve ameliyathanede çalışıyoruz. Asıl iş olan sağlık işini yapıyoruz. Bizleri hala taşeron şirketler kanalıyla -sık sık giriş çıkışlarımız yapılarak- çalıştırmakta diretiyorlar. Bizler sağlık işçisiyiz ve taşeron işçi olarak güvencesiz koşullarda çalışmak istemiyoruz. 4 D Kapsamında kadrolu ve güvenceli olarak çalışmak istiyoruz”, dediler. Hastane yönetiminden Prof. Dr. Selçuk Mercan ve Prof. Dr. Ilgın Özden işçilerle görüştüler. Sabah 10.00’da başlayan görüşmeler 12.20’ye kadar sürdü. Görüşmede hastane yönetimi adına “4 D Kapsamında işçi alımını araştıracağız ve gereğini yapacağız”, denildi. Ayrıca: “Maaşlar bordrolarda açıkça belirtilecek ve yasal düzenlemeler üzerinden hiçbir yanlış anlamaya sebep olmayacak şekilde ödenecektir”, “Maaş ödemeleri ve kesintilere dair bütün bilgi kirlilikleri ortadan kaldırılacaktır”, “İşçilere yönelik tutum ve davranışlar gözden geçirilerek iyileştirilip düzeltilecektir”, gibi sözler de ve-

İ

rildi. Çapa işçileri bir süredir bu yöndeki rahatsızlıklarını ve maaşlarından yapılan usulsüz kesintileri dile getiriyordu. Prof. Dr. Ilgın Özden’in hastanenin mali durumu ve beklentilerine dair açıklamaları da oldu: “Eyleminizle bu sabah itibariyle hastanemiz yüzde 2 zarar eti. Hastanemizin aylık gelirini 20 Milyonun üzerine çıkarmamız gerekiyor. Bununla ilgili olarak üzerimize düşen her şeyi yapıyoruz ve yapacağız. Sizlerden de aynı çaba ve özveriyi bekliyoruz”, dedi. Öğleden sonra yapılan görüşmeye ise İnsan Kaynaklarından sorumlu idareci Prof. Dr. Mustafa Erelel geldi. Sorumluluk alanı nedeniyle bundan sonraki görüş-

meleri kendisinin yürüteceğini söyleyen Erelel, işçilerin taleplerini dinledi. 19 Aralık sabahında da işbaşı yapmayan taşeron sağlık işçileri, kamu emekçilerinin grevine de destek verdi. Ameliyathaneyi terk etmeme kararı alan grevci işçiler kamu emekçilerinin Beyazıt yürüyüşüne temsili olarak katıldılar. 20 Aralık Cuma sabahı eylemlerine devam eden işçiler “Taleplerimize gereken cevabı alamadık”, dediler. 18, 19 ve 20 Aralık Cuma günlerini grevle geçiren taşeron sağlık işçileri 23 Aralık Pazartesi gününde de “Greve devam”, dediler. Gün boyu yapılan görüşmelerde hastane yönetimi tarafından

mevcut maaşlarına ek 150tl önerildi. “Önerilerin tatmin edici olmadığını”, söyleyen işçilere yönelik baskılar da sürdü. Klasik “Havuç mu? Sopa mı?”, dayatma ve baskıları sonucu ihtarnameler hazırlandı. 23 Aralık 2013 akşamı: Maaşlarına ek 6 ay boyunca 150tl ödenmesinde ve 6 ay sonra (Haziran 2014) maaşlarının asgari ücretin %70 fazlası olmasında anlaşıldı. İşçiler şu an asgari ücretin %35 fazlasını alıyorlar. “Kadrolu çalışmak istiyoruz”, asli taleplerinin sürdüğünü belirten taşeron sağlık işçileri bu konudaki mücadelelerinin ve görüşmelerinin devam edeceğini belirttiler. q N. CEMAL

İşlerini geri alan Hacettepe taşeron sağlık işçileri direniş çadırını kaldırdı Yaklaşık iki ay önce işten çıkartılan Hacettepe Üniversitesi Hastanesi işçileri direnişlerini kazanımla bitirdi. Bütün işçiler işe alınırken, işçiler direniş çadırlarını kaldırdı. Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’nde çalışan Devrimci Sağlık-İş üyesi 51 taşeron sağlık işçisi, işten çıkarıldıktan sonra başladıkları direnişi 45. gününde kazanımla sonlandırdı. “Angarya çalışmaya son” diyerek 6 Kasım’da iş yavaşlatma eylemi yapan ancak “yasadışı eylem” yaptıkları gerekçesiyle işten çıkartılan işçiler, üniversite bünyesinde kadrolu olarak çalışmaya devam edecek. Direnişin 35. gününde Devrimci Sağlık-İş Genel Başkanı Arzu Çerkezoğlu, direniş temsilcileri, üniversite yönetimi, Sağlık Bakanlığı temsilcileri ve bazı milletvekillerinin katılımıyla bir görüşme

düzenlenmişti. Hacettepe Üniversitesi Yönetimi görüşmede işçilerin üniversite bünyesinde iktisadi işletmeden işe başlamalarını önermiş, işçiler de direniş

çadırında yaptıkları toplantıda yönetimin önerisi kabul edilmişti. Bütün işçiler işe başlayana kadar direniş çadırını kaldırmayacaklarını

söyleyen işçiler bütün işçilerin iş anlaşmalarını imzalamasının ardından direniş çadırlarını kaldırdılar. Çadır sökülürken bir açıklama yapan Devrimci Sağlık-İş Örgütlenme Uzmanı Ethem Akdoğan “İşlerimizi geri alarak bir kazanım elde etmiş olabiliriz ama direnişimiz devam edecek. Gittiğimiz her yerde hakkımızı aramaya devam edeceğiz” dedi. İşçiler Akdoğan’ın açıklamasından sonra “Hacettepe Direniş Hatırası” pankartı önünde hatıra fotoğrafı çektirdi. Hacettepeli işçiler fotoğraf çekiminden sonra halay çekerek ve kazanımlarını kutladı. Halaylardan sonra el birliği ile direniş çadırlarını söken işçiler, çadırı başka direnişlere destek olarak göndermek üzere saklayacaklarını belirttiler. q İşçilerin Sesi Haber


14

İşçilerin Sesi

Ocak 2014/22

İş çok ama maaş az! Her yıl olduğu gibi bu yıl da zam ayı yaklaşınca ne müdür ne de patron işçilerin yanına uğramaz oldu. Oysa müdür, yılın on bir ayı işçilerin yanından ayrılmıyor. Patron ve onun yalakaları işlerine geldiği gibi davranıyorlar. İşçilerin çoğu da maalesef bu rollere aldanıyor. Hakkını arayan işçiyi de işten çıkartıyor ya da mesaiye bırakmayarak asgari ücretle terbiye etmeye kalkıyor. Belki bu nedenle olacak, hakkını arayan işçi işten çıkartıldığında, işçilerden pek az ses çıkıyor. Bunun son örneğini yakın zaman önce yaşadık. Bir işçi 12 saatlik vardiya çalışıldığında, gece vardiyalarının mesai ücretinin gündüz vardiyasından farklı olması gerektiğini söyleyerek, mesai paralarına itiraz etti. Müdüre çıkıp, gece vardiyalarında farklı ücret ödenmesini istemiş. Bütün işçileri için olsa da tek başına istenen bu talebe müdürün cevabı “bizim çalışmamız böyle beğenmiyorsan git çıkışını al” demiş. Tabii bu işçi işten çıkartıldı. Seçmece mesaiye çağrıldığımızda, poğaça bile verilmiyor. Oysa komple mesai kalındığında poğaça veriliyor. Bu farklı uygulamanın nedenini patrona soran işçinin aldığı cevap “sen artık mesaiye kalma” oldu. Her iki örnekte gördüğümüz ortak nokta tek tek hak aramakla sonuç elde edemeyiz. Ya işten atılmayla sonuçlanıyor ya da mesaiye kalmamıza izin verilmiyor. Patronla güçlerimizi çarpıştırmak için, önce güçlerimizi dengelemek ve sonra da hak talep etmek gerekli. Yani, topluca hak aramamız gerekiyor. (G.Kemerli)

Emek örgütleri 11 Ocak’ta miting düzenleyecek “Bozuk düzende sağlam çark olmaz” diyen DİSK, KESK, TTB ve TMMOB 11 Ocak’ta Özgürlük, Barış, Demokrasi, Adalet ve Emek Mitingi’nde olacaklarını açıkladı. Dört örgüt adına açıklama yapan KESK Başkanı Lami Özgen eşitlik, özgürlük, demokrasi ve emekten yana tüm örgütleri, kurumları, dayanışma ve forumları omuz omuza vermeye, 11 Ocak’ta Ankara’da olmaya davet etti.

Patronlara gücümüzü gösterelim!

M

erhaba. Ben 15 yıllık bir OYAK Renault işçisi olarak fabrikadaki son gelişmeleri yazmak istiyorum. Geçen yıl imzalanan toplu iş sözleşmesi döneminde yaptığımız eylemlerden bu yana fabrikada çalışma koşullarında iyiye giden bir şey olmadığı gibi, işverenlerin acımasız kâr hırsları nedeniyle çalışma koşulları daha da ağırlaştı ve bu durum biz işçileri canından bezdirir hale geldi. Öyle ki çoğu işçinin 10 yılı bile doldurmadan işi bırakmalarına neden oluyor. Üyesi olduğumuz Türk-Metal Sendikası yöneticileri ise bu duruma kayıtsız kalmaya devam ediyor. Son 6 ay içinde fabrika yönetiminde de bir değişim oldu. 10’a yakın müdürün görevlerine son verildi ve yerlerine Alman ve Slovak direktörler atandı. Onların gelmesiyle fabrikada hem olumlu ve hem de olumsuz anlamda bambaşka bir hava esmeye başladı. Olumlu tek yön banka promosyonlarının bu yeni yönetim tarafından işçilere ödenmesi. İşçiler tarafından bu uygulama yönetime karşı sempati uyandırdı. Olumsuz yönü ise bu ödemenin işçiden kat be kat çıkarılması. Şöyle ki şu anda 3’lü vardiya sistemiyle araba üretmekteyiz. Montaj departmanında bulunan UET’lerden (30’ar kişilik çalışma grupları) kriz bahanesiyle prodüktivite ve kaizen adı altında her 4 ile 5’er kişi eksiltildi. Saatte üretilen araba sayısı da 60’tan 55’e düşürüldü. Bu verilen işleri şimdi, duruma göre 25-26 kişi yapıyor. Böylece kişi başı yapılan iş miktarı artırılmış oldu. Diğer yandan ise; toplamda 15 UET’den 4’er adam eksildiğinde, bir vardiyada toplamda 60 kişi eksiltilmiş oluyor. 3 vardiya çalıştığımız göz önüne alındığında bu rakam toplamda 180’e çıkar. 180 işçiye aylık kişi başı ortalama 1200 lira ücret ödendiğini düşünürsek, bunun yıllık hesaplamasını yaparsak patronun

işçilik maliyetinden de ne kadar kâr ettiği, patronların bu yolla bir taşla nasıl iki kuş vurduğu da ortaya çıkar. Sömürünün en acımasız şekilde yürüdüğü fabrika, bu artan iş yükünde işçiler sağlığından oluyor. Bel fıtığı, boyun fıtığı, bel kayması vb. hastalıklarla sakat kalıyor. Şirket CEO’su gibi… Yılbaşına yaklaşırken sendikanın şube başkanı ise çay molalarında bundan 3 ay önce fabrikanın yüzde 15 küçülmeye gideceğini tıpkı bir şirket CEO’su gibi pişkin pişkin anlatıyor yüzümüze baka baka ‘Adam çıkartılacak’ diyor pervasızca. Mücadele etmek, direnmek ya da eylem yaparız demek hak getire. Şu anda 180-250 arası işçi istifa etti. 30 Aralık’ta tazminatlarını alıp çıkacaklar. 200’e yakın sözleşmeli işçi son 2 ayda işten çıkartıldı. Yukarıda da bahsettiğim gibi yüzde 15 küçülme, 6 bin personelden 900 personele denk geliyor. Eğer Renault bu kadar adam çıkarırsa Valeo, Bpo, Teknik Malzeme, SKT gibi Renault’ya bağlı başka yan sanayiler de 2’li vardiya sistemine dönme riskiyle karşı karşıya. Bu en az 1500-2 bin işçinin kara kışta kapının önüne koyulması demek. Eğer “ekonomik kriz senaryoları” devam edecek olursa Mart ayında Renault’da 2’li vardiya sistemine dönülebilir. Şu anda fabrikada Megan Fluence’in Sedan ve Hatcback ve Clio 4 ve Clio 4’ün K serisi üretilmekte. Fabrikanın Rusya’da 10 bin metrekarelik eski Moskowich fabrikasına taşınacağı, üretimin buraya kaydırılacağı da söylenenler arasında. Renault sadece Safrane, Latidude, Kalos gibi lüks modellerin üretileceği tek vardiya çalışan bir fabrika haline getirilecek. Türk Metal’e çağrı Şu anda 21 Aralık’tan bu yana üretime ara verildi. 10 Ocak’ta üretime

yeniden başlanacak. Bu süre zarfında gerek sendikaya muhalif, geçen sene eylemlere aktif katılan işçiler gerekse şef ve amirlerince iş hastalığı olan (bel fıtığı, boyun fıtığı, menisküs, bel kayması) vb. rapor alan ve uzun süre tedavi gören işçiler işten atılma riskiyle karşı karşıya. Akıbetimizin ne olacağını bilemiyoruz. Postacının getireceği süresiz iş akdinin 17. maddeden feshi ihbarnamesini beklemekteyiz. Neler olacak ilerki günlerde bekleyip, göreceğiz. Ama ben buradan sendikamızın başkanı Pevrul Kavlak’a seslenmek istiyorum. Nerede o “Kudretli güçlü Türk-Metal!” Nerede mücadeleci sendikal nutukları? Esnek çalışmanın ağababası yapılmakta, gelmeyen işçinin yerine vardiyasını bitirmesi gereken işçi devam etmekte, İşçi 8 saat değil 12 saat çalışmakta. Pevrul Kavlak yaptığı bir açıklamada kıstalyeme (çalıştığın kadar ücret) karşıyız diyordu. 19 günlük tatile çıkacağız, ücretimizin yüzde 50’si ödenecek, haberin var mı? Toyota işçisine, İSDEMİR işçisine vaat vermek kolay. Gelin vaatleri Renault işçisine anlatın. Sizin yüzünüzden 2014 yılında başlayacak olan sözleşmeyi düşünemez olduk. Fabrikada kimse gelecek görmüyor, nedeni hep sizsiniz. İşçiler mücadele etmek istiyor ama en büyük engel sizsiniz. İşçi ne yapsın, canının derdine düşmüş. Sizin gıkınız çıkmıyor. Ben buradan işçi kardeşlerime sesleniyorum. Mücadele edelim. İşten atmalara son verelim. Patronlara gücümüzü gösterelim, patronlara ve sendikamıza baskı uygulayalım. En son çare olarak hukuki açıdan hakkımızı arayalım. İşe iade davaları açalım, tazminatımızı gasp ettirmeyelim. Hangi sendikaya, hangi fabrikaya hangi siyasi görüşe sahip olarsak olalım işçinin işçiden başka dostu yoktur. Sıklaştıralım saflarımızı. Hoşça kalın. Renault işçisi/BURSA (Evrensel gazetesinden alınmıştır.)


Ocak 2014/22

İşçilerin Sesi

15

Acımasız işçi çıkışlarına rağmen işverenin korkusu dinmedi! İşveren, sadece sendikalaşma lafının işyerinde dolaşması üzerine neredeyse işyerinin yüzde 10’undan fazla işçiyi işten çıkardı. Bu kadar gözü dönmüş olması, aynı zamanda sendikadan büyük korkusunu da gösteriyor.

S

on iki ayda “sendika” korkusu yüzünden işten çıkartılan işçi sayısı 150’yi geçti. Tam rakamı bilemiyoruz. Bu çıkışların “göç yolu” İnsan Kaynakları Müdürü ve Şefinin odasında başlıyor, önce çapraz sorgu, ardından itiraf bekleniyor. Sonra bir ay izlenme süreci, ardından Beylükdüzü fabrikasına sürgün, 11 saat 4 gün çalışma karşılığında asgari ücret altında bezdirme ve yıldırma, servis vermeme… Ardından sadece kıdem tazminatını ödeyip, ihbar tazminatı ödemeden işten çıkış! Öyle büyük operasyon yapılıyor ki, İnsan Kaynakları kendi muhbir ağıyla usta, şef ve müdürü de devreden çıkartarak “nokta atışı” yapıyor; müdüründen, ustasından habersiz işçileri “odaya” çekiyor ve çıkış veriyor. 18 yıllık bir ustanın çıkışı bile bölümün sorumlu müdüründen habersiz gerçekleşti. Usta sakince çıkıp gitti ama müdür ağlayarak paydos etti. Ya da hiçbir zaman sendikayla ilgilen-

meyen ya da en son gidilebilecek seviyede sendikayla ilgisi olan işçiler “muhbir”lerin yönlendirmesiyle işten çıkartılıyor. Oysaki işyerinde tek bir sendika üyesi yok! Eğer sendikanın üyesi olsa, kapıda eylem yapar, direniş yapardı. Ya da en basitinden bir basın açıklaması yapardı. Gerçi doğrudan üyesi olmasa bile, işkolundaki büyük bir işyerinden sendikalaşma çabası içindeki işçilerin işten çıkartılmasına duyarsız kalınmaması gerekirdi. Sendikanın duyarsızlığına rağmen, işverenin aşırı duyarlılığı bir yönüyle sendikalaşmanın neden yüzde 1-2’ler seviyesinde kaldığını da gösteriyor. İşverenler davalarına sahip çıkarken sendikalar ya çürük ilişki kuruyorlar, ya görmezden geliyorlar ya da sahip çıkmıyorlar. Nitekim işveren, sadece sendikalaşma lafının dolaşması üzerine bunca işçiyi işten çıkarttı. Örgütlü, birlikte hareket eden işçi, işverenin aklını alıyor. Papatya falının aratır gibi “sendikalı, sendikasız” diye sayıp

gözünün tutmadığını çıkartıyor. Bin kişilik işyerinde işyerinin yüzde 10’undan fazla işçiyi işten çıkartacak kadar gözü dönmüş olması, aynı zamanda sendikadan büyük korkusunu da gösteriyor. Normal şartlarda işlerin aksamasına tepki gösterip, işçiyi uyaran fabrika yönetimi, işten çıkartılan işçilerin yerine alınan işçilerin birkaç gün içinde işi zor olması sebebiyle terk etmesi ya da işlerin aksaması onları etkilemiyor. Çünkü sendika onlar için “işçilerin topluca hareket etmesi” demek ve büyük bir tehlike. Onlar için sendikalı çalışmanın bedeli “işçinin fabrika yönetimine müdahale etmesi, karışması” demek. İşverenlerin kâr-zarar hesabı sadece ekonomik değil, aynı zamanda siyasi olması da bu nedenle: Onlar, hesaplarını “sınıf çıkarları terazisinde” tartarak yapıyorlar. Şimdi işleri bekledikleri tempoda gitmese de, sendikayı savuşturmak için ödenmesi gereken bir bedel olarak görüyorlar.

Öte yandan, sendika korkusu sadece işten çıkışlara yol açıyor; işçinin gönlünü almak için kesenin ağzı da açılıyor veya kimi zıtlıkları azaltma gayretine giriyorlar. Örneğin yılbaşı erzakları geçen yıla göre üç kat daha arttırıldı, sadece idarecileri kapsayan ve lüks otellerde düzenlenen yeni yıl yemeklerine son verildi. Sırada Ocak zamları var. Muhtemel ki, işçilerin öfkesini azaltma yönünde adım atılacak; üstelik 8 saat kart basma eylemi sırasında işçilere verilen bir söz de var. Tüm bunlar, haklarını almak için mücadele etmek isteyen işçiler için büyük derslerle dolu. En temel ders ise, kendi işimizi işverenler kadar ciddiye almalıyız ve en az onlar kadar davamıza tutkuyla bağlı olmalıyız. İyi hesaplanmış, geçmiş deneyimleri dikkate alan bir faaliyet planı etrafında önce örgütlenmeli sonra sendika gibi işverenin tepkisini çok çeken alanlara çıkmalıyız. “Erken öten horoz” olmanın âlemi yok! (Bir grup işçi)

Migros&Ceva işçileri: Atılan işçiler geri alınsın! Yeni kurulan Bağımsız Depo, Antrepo, Gemi Yapımı ve Deniz Taşımacılığı Sendikasında (DGD-SEN) örgütlenen işçilerden 33’ü işten atıldı. Atılan işçilerle dayanışmamızı ifade etmek üzere, DGD-SEN’in açıklamasını özetleyerek paylaşıyoruz: “24 Aralık sabahı 1 yıldır sendikal örgütlenme çalışması yürüttüğümüz Migros Depo bünyesinde faaliyet gösteren CEVA LOJİSTİK firmasından 18 işçi kardeşimiz, MBM firmasından 15 işçi arkadaşımız işten atılmıştır. Güvencesiz çalışmayı kural haline getirmiş taşeron sermaye düzeni her türlü hukuksuzlukla işçilerin yaşamlarını zehir etmeye devam ediyor. Bu Migros Depo’da yeni karşılaştığımız bir durum değil. Daha önce de anayasal hakları olan sendikalara üye olma hakkını yerine getirmeye çalışan işçi kardeşlerimizi değişik bahanelerle işten attılar. Migros Depo’da kurulmuş bulunan taşeronluk düzeni sayesinde arkalarına aldıkları parasal gücün şımarıklığıyla yıllardır hukuğu kandırmaya çalışıyorlar. Uzun yıllardır Migros depodan haksız yere atılan atılan yüzlerce işçi açtıkları tüm davaları kazandılar. Mahkemeler her

defasında Migros’u ve onun taşeron şebekesini mahkum ettiler. Ancak bu mahkûmiyetler Migros ve taşeron şebekesinin kurdukları sömürü çarkını engelleyemediler. İş yerinde tam bir kışla düzenini hakim kıldılar. Şefler, müdürler adeta anti-sendika daireleri gibi çalışıyorlar. Buradan onları uyarıyoruz. Alınterleriyle, çoluğunun çocuğunun geleceğini kazanmaya çalışan işçilerin işlerini ellerinden alarak gelecekleriyle oynuyorsunuz. Hukuksuzluk ve haksızlık kimsenin yanına kar kalmayacaktır. Şefler, müdürler ve yö-

netici takımı sendika düşmanlığına bir an önce son vermeliler. Yoksa sırf anayasal haklarını kullanıp sendikaya üye olan işçileri işten atmak için patrondan daha patron gibi davranırsanız, işçi kardeşlerimizi bu sebeple işlerinden ederseniz bunun ahını da vahını da yaşarsınız. Patron yalakaları bir parça onurları varsa artık kendilerine çeki düzen versinler. Eskiden Migros Depo’da Zer Aş ve STFA aynı düzeni yürütüp işçilere zulmettiler. Eski bir sendika yöneticisi olan işveren Mehmet Emin Meriç’in sahibi olduğu MBM

bu kölelik düzeninin kâhyası gibidir. Şimdi uluslararası bir firma olan CEVA’da yerli çanak yalayıcılarına başvuruyor. Oysa CEVA faaliyet yürüttüğü onlarca ülkede sendikalı işçi çalıştırmakla övünüyor... Yeni işe başlayan arkadaşlarımıza %13 maaş zammı yapılırken, daha eski çalışanlara %3 zam yapılması, anayasanın eşitlik ilkesine aykırı olması nedeniyle itirazlarımız ve dilekçelerimizi sunmamız ardından işçilere uygulanan baskı koşulları daha da arttırılmıştır. Taleplerimiz şunlardır: İşten atılan işçiler derhal işe geri alınacak. Migros depolarda taşeron uygulamalar derhal son bulmadır. Tüm depo işçileri Migros’un kadrosuna alınsın. Rapoların kesilmesi uygulamasına son verilmelidir. Maaşlara 300 TL zam yapılmalıdır ve yılda 4 defa ikramiye verilmelidir. Zorunlu mesailere son verilmelidir. Senelik izinlerin bölünerek kullandırılmak zorunda bırakılması son bulmalıdır. Performans bahane edilerek yapılan baskılara son verilmelidir. Anayasanın 51. Maddesi uyarınca, sendikalara üyeliğimiz hakkımızdır, engellenemez.” q İşçilerin Sesi Haber


16

İşçilerin Sesi

Ocak 2014/22

Yaşam İçin Gezi Bostan Direnişi

T

uba - “Hayatımda ilk kez eylemlere katıldım ve slogan attım.” “Her yer Taksim her yer direniş.” Eylem sırasında birbirimizi kolladık, el ele, omuz omuza olduk. Bizim küçük şehrimizdeki eylemlerden, İstanbul’a, eylemin merkezine gelmeye karar verdim. Gezi Parkı’na, arkadaşlarımdan duyduğum Gezi Bostan’a gittim. Cumartesi Bostan’da sabah, güneşin doğuşu ile uyandım. Çadırda oyalandım, sonra ısınmak için kalktım. Çiçeklerin arasında gezinirken, uzun boylu, yapılı, ürkütücü, bir adam etrafı gözlüyordu; dikkatimi çekti. Elinde bir paket vardı. Yere eğildi. Yanına yaklaştım, “Bostandan mısınız?” Adam ayağa fırladı ve bağırarak, üstüme yürüdü, “Ben buraya ilk barikat kuranlardanım, Gezi Parkı’nı ilk savunanlardanım.” Ben korktum. Adam bir çubuk buldu, toprağı kazdı. Ben onu izlemeye devam ettim. O güneşi inceledi, paketten bir bitki çıkardı. Bitkiyi gördüm ve tanıdım; Hint Keneviri; toprağa dikti. Diktiği tipik bir bitkidir. Ben işim gereği bitkileri tanıyorum. Adamın diktiği bitkiyi tanımakta zorluk çekmedim. Domates fidelerinin oraya yöneldi. O zaman bir çocuk geldi, “Yardım edebilir miyim?” Adam tersledi, “Git etraftaki çöpleri topla.” O çocuk iyi niyetliydi. Adam, onu geri çağırdı, “Gel yardım et.” Çocuğun yardımı ile tohumları, çiçeklerin, domates fidelerinin altına attı. Çocuk olan bitenden habersiz, çiçek tohumu ektiğini sanıyordu.

Bostan da, iri yarı biri lacivert, katlanabilir bir koltukta oturmuş, gazete okuyordu. Ona yöneldim, “Bostandan mısınız?” “Evet. Benim adım Timur.” Benim adım tuba. Bahçeye esrar ekiyorlar, ne yapacağız?” Timur, adamla nazikçe konuştu, “Arkadaşlar bostana bitki dikmeyi sınırlandırıyorlar, siz bitkilerinizi bize verin, biz ekeriz.” Adam Timur’un gelişinden rahatsız oldu. Uzatmadı. Cep telefonu ile ektiği kenevirin bir fotoğrafını çekti, uzaklaştı. Ektiği bitki aynen yerinde duruyordu. Ben, rahat koltuğuna, gazetesine dönen Timur’a kızdım, “Neden adamın diktiği bitkiyi sökmediniz?” “Mısır ekmiş, neden sökeyim? Fazla büyütmeye gerek yok.” “Nasıl büyütecek bir şey yok? Adam esrar ekiyor, bu normal mi?” Meğer Timur esrarı mısır anlamış. Yanlışını anlayınca, süratle kalkıp bit-

kinin yanına gitti ve Hint kenevirini söküp attı. Kısa bir süre sonra, biz bostanın girişinde Timur’la konuşuyorduk. Timur sordu, “Bitkinin esrar olduğunu nasıl anladın?” “Ben biyologum.” Benim arkam bostanın önündeki sokağa dönüktü. O anda arkamdan birinin bana baktığını hissettim. Döndüm. Gerçekten de bir adam bana bakıyordu. Göz göze geldik. Bana “İşimi bozdun” der gibi bir işaret yaptı. Adamın profesyonel bir fotoğraf makinesi vardı. Sonra da o kalabalığın içinde kayboldu. O iki adamı, parkta önceden görmediğim gibi, sonra da görmedim…” Gezi Direnişi ile ilgili onlarca kitap yayımlandı. Yukarıdaki satırlar ise Timur Danış tarafından hazırlanan “Yaşam İçin Gezi Bostan Direnişi - Ve Meşeye Su Verildi” adlı 128 sayfalık

anı kitapçığının 64, 65 ve 66. sayfalarından alınmıştır. Kitapta Gezi Direnişi ekoloji hareketi içinde yer alanların gözünden ve onların mevzilendiği bir noktadan anlatılıyor. 27 Mayıs ve 1 Haziran 2013 arasındaki gelişmeleri herkes kendi cephesinden ve bulunduğu noktadan başlatarak anlatmaktadır. Gezi Direnişini kendinden başlatan anlatımlar direnişin ‘özel’ olarak sahiplenilebilmesi için bir tür ‘milat’ kaygısı da taşıyor. Beşiktaş çArşı ile ilgili kitaplardan tutun da, solun farklı sektörlerinin anlatımlarına kadar bunu gözlemlemek mümkündür. Meselenin açmazlarını bir yana bırakıp da iyi tarafından bakmak istenildiğinde, bu durumun Gezi Direnişi’nin bütün veçhelerini anlamamız yönünde materyaller sunduğu tespitini yapabiliriz. Bu kitapta bunlardan biri denilebilir. Kitap sol - sosyalist güçlerin hakkını da yemiyor: “Bir, iki, üç, dört, onaltı, yüz, bin… Derken milyonlar Türkiye solunun vuruşlarıyla Taksim’e akmaya başladı. Çocuk, kulağını çeken devleti ağabeyisine şikâyet etmişti; abilerin gelişi muhteşem oldu. O gelişi gözlerimle gördüm, kulaklarımla işittim.” (S: 35) Timur Danış’la kitabına dair Leman Kültür’de sohbet ederken o günlerin heyecanını gözlerinin içinde hala görebiliyordum. Direniş sırasında Gezi Parkı içindeki ruh halini ve çabalarını görme fırsatım olduğu için bu heyecanını anlamakta hiç de zorluk çekmedim. N. CEMAL

İstanbul Esenyurt İşçi Toplantıları Sürüyor İşçilerin Sesi Gazetesi’nin düzenlediği işçi toplantıları İstanbul Esenyurt’ta devam ediyor. Tarihten güncelliğe uzanan sunum ve tartışmalarla sınıf bilincinin önemi açığa çıkartılıyor. Geçen yıl İşçilerin Sesi Gazetesi’nin Söz ve Eylem Dergisi ve Sosyalist Demokrasi Partisi’yle birlikte düzenlediği Ekim Devrimi toplantısında İşçilerin Sesi Gazetesi adına yapılan sunum ve tartışmanın odak noktasında “işçi sınıfının iktidarı mı, işçi sınıfı adına iktidar mı?” sorusu ve buna verilen cevaplar vardı. Bu yıl ise İşçilerin Sesi Gazetesi olarak Esenyurt işçi bölgesinde yapılan toplantıların ilkinde Ekim Devrimi etraflıca ele alındı, “Ekim Devrimi ve Lenin” değerlendirildi. İşçilerin Sesi Gazetesi yazarlarından Seyfi Adalı tarafından yapılan sunum sonrasında, katılımcıların soru ve katkılarıyla değer-

lendirmeler zenginleştirildi. İşçilerin Sesi Gazetesi tarafından gerçekleştirilen toplantılardan biri de “Türkiye İşçi Sınıfı Tarihi” oldu. İşçilerin Sesi Gazetesi yazarlarından Aykut Özer tarafından yapılan sunumda 1990’lı yıllara kadar gelişen süreç ele alındı ve ayrıntılı bir şekilde değerlendirildi. Katılımcıların soru ve katkılarıyla 1989 Bahar Eylemleri, 1990 - 1991 Zonguldak Maden İşçileri Grev ve Yürüyüşü, 2010 Tekel Direnişi gibi yakın tarihimizin grev ve direnişleri de ele alındı. Değerlendirme ve tartışmaların en önemli noktalarından birisi de hiç şüphesiz ki “sendika bürokrasisi” oldu ve “sınıf mücadelesi sendika bürokrasisine karşı yürütülen mücadeleden ayrı düşünülemez” vurgusunda bulunuldu. İşçilerin Sesi Gazetesi’nin Ekim Devrimi ile ilgili gerçekleştirdiği 2.

Toplantının başlığı ise “Ekim Devrimi ve Troçki” oldu. İşçilerin Sesi Gazetesi yazarlarından Seyfi Adalı tarafından yapılan sunumda, Troçki’nin hayatı, proleter devrimci kimliği, devrimci Marksist teorileri ve Ekim Devrimi’ndeki tarihsel devrimci rolü ele alındı. Katılımcıların soru ve katkıları üzerinden, Troçki’nin üstlendiği görevler değerlendirildi. İşçilerin Sesi Gazetesi’nin Esenyurt’ta düzenlediği işçi toplantılarında, işten atılan Korozo fabrikası işçileri de bir sunum gerçekleştirdiler. Sendikalılaşma faaliyeti yürüttükleri için işten atılan işçiler, “Sendikalılaşma temelinde yapılacak örgütlenmenin bugünkü koşullarda ne yazık ki halen açık ve aleni bir şekilde yapılamayacağını bir kez daha görmek zorunda kaldık” dediler. Korozo işçileri, “gizli

ve patrona çaktırmadan örgütlenmek ve çoğunluğu sağlamadan da açığa çıkmamak gerektiğini içimizdeki bazı arkadaşlarımıza bir türlü anlatamadık ve bedelini de işten atılarak ödedik” dedi. Soruları ve deneyim aktarımlarıyla katkı sunan başka iş kollarından işçiler ise; “Tek başına sendikaya üye olmak örgütlü olmak değildir. İşçiler sendikaya üye olmadan önce örgütlenmeliler, örgütlü olarak sendikaya üye olmalılar ve sendika içinde de örgütlü olarak faaliyet yürütmeliler” dediler. Toplantılara katılan işçiler İşçilerin Sesi Gazetesi toplantılarının İstanbul’un başka bölgelerinde de yapılmasını istediler. İşçilerin Sesi Gazetesi İşçi Toplantıları İzmir’de de düzenli olarak yapılıyor. Esenyurt işçi toplantılarına ise devam edilecek. İşçilerin Sesi - Haber

Ocak 2014  

İşçilerin Sesi gazetesinin Ocak 2014 sayısı.

Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you