Issuu on Google+

Sayı: 13 Nisan 2013

ISSN: 2147-1568

1.5 TL

SERMAYENİN SALDIRILARINA CEVABIMIZ 1 MAYIS OLSUN!

ÖZGÜRLÜK İŞÇİLERLE GELECEK!

SERMAYENİN “BÜYÜK TÜRKİYE” HEDEFİNDE İŞÇİ SINIFI YOK! ....................................2

OLAĞANÜSTÜ KONGRELER DÖNEMİ: VİTRİN DEĞİŞECEK!..........................................8

AMED NEWROZU İKİNCİ HABUR OLAYIDIR ................................................................3

TAŞERONA KARŞI SÖZÜNÜZ DE EYLEMİNİZ DE BİR OLMALI! .....................................9

MESS BÜYÜMEDEN İŞÇİLERE PAY VERMEK İSTEMİYOR AMA

TAŞERON SİSTEME GÜVENCE YASASI MECLİS YOLUNDA ..........................................9

KRİZ OLURSA FATURAYI ÖDETECEK .........................................................................4

CHAVEZ SİYASİ KOŞULLARIN ÜRÜNÜDÜR ...............................................................10

650 TAŞERON İŞÇİSİ KAPI ÖNÜNE KONACAK............................................................5

4. YARGI PAKETİ: BİR İLERİ İKİ GERİ........................................................................12

GÜZEL ÖLENLER VE İCRALIK OLANLAR ....................................................................6

KOÇ ÜNİVERSİTESİ’NDE TAŞERON İŞÇİ MÜCADELESİ ..............................................13

SERMAYENİN POLİTİKALARINA YANIT VERMEK İÇİN 1 MAYIS’A HAZIRLANALIM! .........6

DEVRİMİN BİR KARTALI: ROSA ...............................................................................16


İşçilerin Sesi

BİZ KİMİZ? NE İSTİYORUZ? NE İÇİN MÜCADELE EDİYORUZ? Bugün dünyaya egemen olan anlayış sömürücü, ırkçı, gerici, baskıcı ve cinsiyetçi zorbalığa dayanıyor. Kapitalizm insanlık için son çıkış yolu olamaz. İnsanlığın kurtuluşu, sömürü ve baskıdan; ayrımcılıktan uzak yeni bir toplum olmalı, bu da komünizmdir. Rusya'da 1917 Ekim İşçi Devriminden kısa bir süre sonra, Doğu Avrupa, Çin ve Küba'da daha en başından itibaren "işçi sınıfı" ve "komünizm" adına yaşananlar, işçi sınıfının çıkarlarından uzak, bürokratik ve yozlaşmış rejim deneyimleri olmuştur. Bu rejimlerle "işçi demokrasisinin" ve "komünizmin" doğrudan ilgisi yoktur. Komünizm, işçi sınıfı ideolojisidir; onun tarafından ve dünya seviyesinde inşa edilebilir. İşçilerin Sesi Gazetesi, insanlığın kurtuluşu olan komünizmi, kadın ve erkeklerin her türlü sömürü, ezme-ezilme ilişkisinden; ayrımcı uygulamadan, yabancılaşmadan kurtuluşu olarak anlar. Kürt ulusunun kendi kaderlerini tayin hakkını savunur. İşçilerin Sesi Gazetesi, kapitalistlerin kârı uğruna işçilerin sömürülmesine hizmet eden tüm kurumlara burjuva devlete, meclise, mahkemelere, orduya ve polise karşı tutum alır. İşçilerin Sesi Gazetesi, sendikaların devletten ve sermayeden bağımsız, demokratik, şeffaf olmalarını savunur. İşçilere ihanet eden sendika bürokratlarına karşı mücadele eder. Sendikaların yeniden ve tabandan gelişecek işçi hareketi eliyle birer işçilerin öz örgütü haline gelmesi için çalışır. İşçilerin Sesi Gazetesi, işçi sınıfının ekonomik ve demokratik hakları gibi, siyasi hakları ve iktidarı için de mücadeleyi zorunlu sayar. Tüm işçilerin, emekçilerin, yoksulların öz çıkarlarını savunacak Enternasyonalist Komünist bir işçi partisinin inşasını amaçlar. Bu aynı zamanda uluslararası işçi sınıfının partisi olacak olan yeni bir Komünist Enternasyonalin inşası demektir. İşçilerin Sesi Gazetesi,’nin savunduğu görüşler bunlardır. Bu amacı paylaşan tek tek işçi ve aydınlarla; devrimci örgütlerle birlikten yanadır. Bu gazeteyi savunanlar Marks, Engels, Lenin, Rosa ve Troçki’nin geleneğine bağlıdır; Enternasyonalist Komünisttir.

2

SERMAYENİN “BÜYÜK TÜRKİYE” HEDEFİNDE İŞÇİ SINIFI YOK! AKP’nin ve sermayenin sendikalara saldırısı, işçi sınıfının örgütlü ve sendikalı olmasından korktuğunu gösteriyor. İşçilerin ilk aklına gelecek olan sendikaya üye olma isteğini, polis operasyonlarıyla köreltmek istiyorlar. Sendikalar konusu çeşitli yönleriyle gündemden düşmüyor. AKP hükümeti, işçi sınıfının sömürü koşullarını kolaylaştırmak, taşeronlaştırmayı yasallaştırmak, sendikasızlaştırmayı ve örgütsüzlüğü dayatmak üzere sendikalara baskı yapmaya devam ediyor. Sendikaları birer “suç örgütü”, “terör örgütü” olarak göstermeye çalışıyor. Genel Merkezlerde “canlı bomba” arıyor. İşçi sınıfının örgütlerini daraltmak ve itibarsızlaştırmak istiyorlar. KESK ve DİSK’in öncelikli hedef alınması da gösteriyor ki, amaç sermayenin yoluna çıkacak taşları temizlemek. Ankara’da DİSK Genel-İş Genel Merkezi’ne ve Hak-İş’e yeni katılan Türk-İş’e bağlı eski Liman-İş Genel Merkezi’ne yapılan “helikopter destekli”, “özel timli” operasyonlar, bir ay önce KESK’te DHKP-C arayan operasyonları hatırlatıyor. Geçtiğimiz yıl içinde ise, KESK’te KCK’lı aramışlardı. Benzerlerini 12 Eylül 1980 askeri darbe koşullarında gördüğümüz, sudan sebeplerle gözaltı ve tutuklamalar yaşanıyor. Medya da bu operasyonlara destek veriyor. Tutuklananlar ise, en az bir yıldan önce mahkemeye çıkmıyor. Yani, en az bir yıl sonra başlayacak davalarda hakkınızı arayabilirsiniz. Yasadışı dinlemelerle elde edilmiş çoğu sendikal eylem ve etkinliklere katılımla sınırlı olan savcılık tutanakları; AKP’ye ve sömürü sistemine karşı olduğu bilinen demokratik eylemlere katılmayı suç sayıyor. Adresi, faaliyetleri belli olan sendikacıların tutuklanmasını, sendika genel merkezlerinin kapılarının kırılarak içeri girilmesini, bilgisayarlarına el konulmasını kınıyoruz. Biliyoruz ki, bu operasyonların amacı işçi sınıfının yegane kitle örgütü olan sendikaları çeşitli adlar altında töhmet altında bırakıp, sermaye düzenine ve AKP iktidarına işçi sınıfından gelebilecek muhalefetin önünü kesmektir.

Sendikalara yönelik polis operasyonlarını Türk-İş ve Hak-İş gibi Memur Sen ve Kamu Sen; hatta Sendikal Güç Birliği Platformu da kurumsal olarak kınamamıştır. Sendikalara yönelik saldırılara sessiz kalan konfederasyonlar, kendi bindikleri dalı da kesiyorlar. Belki de 12 Eylül darbesi ertesinde tanık olduğumuz gibi, operasyonları kınamayan konfederasyonların polis operasyonlarından beklentileri bu sendikaların üyelerinin kendi sendikalarına geçmesini ummaktır. Sermaye sınıfının ve AKP’nin uluslararası ekonomik krizi atlatabilmek üzere önüne koyduğu siyasal ve ekonomik hedeflere ulaşabilmesi, “Büyük Türkiye”, “Ortadoğu’nun lideri ülkesi Türkiye” politikalarını gerçekleştirebilmesi, işçi sınıfının örgütsüzleştirildiği, dağıtıldığı koşullarda mümkün olabilir. Sendikaların özgürce faaliyet yapabildiği, örgütlendiği ve hak aradığı koşullarda sermayenin kârlarını artırması mümkün olmayacaktır. İşçi sınıfının yakın tarihine bile baktığımızda göreceğiz ki sermayenin köklü strateji değişiklikleri, toplumsal hayatta ve özellikle işçi sınıfı için kemer sıkma kararları demektir. 24 Ocak 1980 İstikrar Tedbirleri; işçi sınıfı için ağır şartlar dayatan ekonomik kararlar demekti. Bu kararların sosyalist örgütlerin ve sendikaların etkili olduğu şartlarda uygulanamayacağı anlaşılınca, 12 Eylül 1980 askeri darbesi devreye girmişti. 30 yıl sonra baktığımızda, “serbest piyasa ekonomisine geçiş” ya da “ihracata yönelik sanayileşme”; Gümrük Birliği’ne giriş ve ekonominin dışa açılması politikalarının işçi sınıfına maliyeti, iş gününün 12 saate çıkması, ücretlerin düşürülmesi, sendikalı işçi sayısının toplamda 1 milyonun altında kalmasıyla sonuçlandı. Kamu hizmetlerinin paralı hale gelmesi ve özelleştirmeler de bu politikanın bir başka sonucu oldu.

AKP hükümetin hedefi, sermaye sınıfının Ortadoğu’da ve Avrupa’da rekabet edebilecek para ve mal birikimini oluşturmak üzere, işçi sınıfı örgütlerinin terbiye edilmesidir. Sermaye için “dikensiz gül bahçesi” yaratmaktır. AKP hükümetinin hedefi burjuvazinin kârını korumak üzere, Kürt ve Türk işçi sınıfının sırtından en yüksek artı değeri, sömürüyü elde etmektir. Güçlü bir Türkiye, büyük bir sermaye demektir ki bu da işçi sınıfının “güçlü sömürüsü” anlamına gelmektedir. Kürt ve Türk işçi sınıfı olarak, sermayenin emperyal hedefleri için daha kolay sömürü ve hak kaybına yol açacak politikalarına karşı durabilmek için, sendikaları savunmak gerekiyor. Bu aynı zamanda, işçi sınıfının güvenini kaybetmiş mevcut sendikal yapıların bürokratik çıkar aygıtlarına dönüşen yönetimlerini, çalışma ilkelerini, tüzüklerini silip atmak demektir. AKP’nin ve sermayenin sendikalara saldırısı, işçi sınıfının örgütlü ve sendikalı olmasından korktuğunu ifade ediyor. Çalışma koşullarının ağır, ücretlerin düşük, işten atmanın kolay olduğu bugünkü çalışma rejimini değiştirmek isteyen her işçinin ilk aklına gelecek olan sendikaya üye olma isteğini, polis operasyonlarıyla köreltmek istiyorlar. Bu taktik yeni değil: Yıllarca 1 Mayısları “kan dökülecek gün” olarak sunan büyük basın ve iktidarlar, yıllarca Taksim’e izin vermeyip polis terörü uygulayan Valiler, yüzbinlerin 1 Mayıs mitinglerine katılımını engelleyemedikleri gibi, sendikalara yönelik baskılar da ters tepecek, işçi sınıfı örgütlenerek, sendikalarına sahip çıkacaktır. İşçilerin de çıkarları örgütlü ve sendikalı olmaktır. İşçi sınıfı haklarını savunmak ve yeni haklar alabilmek için en eski örgütü ve kazanımı olan sendikaları savunmalı, demokratik, şeffaf ve temiz sendikalar inşa etmelidir.


İşçilerin Sesi

Kürt sorununda barışçı, siyasi çözümünün yolu, ülkede ve rejimde köklü bir demokratikleşmeden geçmektedir. Demokratikleşme olmadan çözüm gerçekleşemez. Aykut ÖZER

Yaklaşık üç buçuk yıl önce, PKK ile devlet arasında “Oslo Görüşmeleri”nin sürdüğü dönemde, Abdullah Öcalan’ın önerisiyle, bir grup PKK militanı silahlarını bırakarak yurda dönüş yapmışlardı. Bu, Kürt sorununda barışçı siyasi çözüm iradesini ifade eden sembolik bir adımdı. Kürt halkı, sınırda savcıya verdikleri ifadenin ardından serbest bırakılan gerilla ve militanları, geçtikleri her yerde kitlesel olarak ve coşkulu biçimde karşılayıp, bağrına basmıştı. Bu coşku, barışçı siyasi çözüme verilen desteğin ve gerillaları sağ olarak aralarında görme sevincinin bir yansımasıydı. Medyada yaygın olarak yer verilen bu karşılama ve gösteriler, siyasi iktidar ile ırkçı şoven çevrelerde infiale yol açmıştı. Bunun nedeni, siyasi iktidarın bu olayı PKK’nin silah bırakıp, teslim olmaya başlaması olarak kamuoyuna yutturmaya çalışması, ancak yaşanan gelişmelerin bu yalanı deşifre etmesiydi. Buna tepki olarak, siyasi iktidar Kürt siyasetçilere dönük şiddetli saldırılar başlattı. Daha önce sınırda serbest bırakılan militanlardan yakalanabilenler, tutuklanıp hapse atıldılar. Bunlar hakkında ceza davaları açıldı. Üç buçuk yıl önce olduğu gibi bugün de bir algı sorunu var. MİT yetkilileri ile Öcalan arasındaki görüşmelerde gelinen noktayı siyasi iktidar ve Türk halkının geniş kesimi ile Kürtler, çok farklı bir biçimde algılıyor. Siyasi iktidar bunu PKK’nin silahlı mücadeleyi bırakıp, sınır dışına çıkması ve

bu bağlamda “terörün sona erdirilmesi” olarak yorumlar ve halka yansıtırken, Kürtler akan kanın durması ve Kürt sorununa barışçı siyasi çözüm yolunun açılması olarak görüyorlar. İşte tam da bu algı farklılığı, sürecin bundan sonraki bölümünü karmaşıklaştırıp kırılganlaşma riskini ortaya çıkarıyor. Kürtler newrozda barışa sahip çıktı Kürt halkı, newroz gösterilerinde, özellikle de Diyarbakır’daki newroz kutlamalarında barışa sahip çıktığını gösterdi. Katılımcıların sayısının milyon ile ifade edildiği bu kentteki coşkulu newroz gösterileri Öcalan’ın mesajında sunduğu barışçı siyasi çözüm perspektifinin geniş kabul gördüğünü gösteriyordu. Bu yanıyla Amed Newrozu, “Habur Vakasının” 20–30 kat bir kalabalıkla tekrar edildiği, Kürt halkının barışçı, siyasi çözüme dönük coşkusunu ortaya koyduğu bir gösteriydi. Yine medya organları tarafından canlı yayınla kamuoyuna aktarılan Amed Newrozu, içerdiği görüntüler, atılan sloganlar bakımından, egemenleri ve siyasi iktidarı rahatsız edici yanlar taşımasına karşın, bu cenahtan önemli bir tepki almadı. Bunun nedeni siyasi iktidarın demokratikleşmesi değil, son üç buçuk yılda ülkede ve bölgede meydana gelen köklü değişikliklerdir. Üç buçuk yıl önce ne bölgenin birçok ülkesinde yıllarca işbaşında olan despot yönetimleri alaşağı eden halk ayaklanmaları vardı ne Suriye, yaşanan çatışma-

lar sonucu bir iç savaşın ya da bölünmenin eşiğine gelmişti ne de Irak’ta Kürtler bağımsız devlet kurma hedefine kilitlenmişti. Yine bugün Suriye’de özerk yönetimlerini kuran Rojava Kürtlerinin, üç buçuk yıl önce esamisi okunmuyordu. Her şeyden önemlisi; ne de Türkiye egemenlerinin, bölgenin siyaseten yeniden yapılandırılmasından siyasi ve ekonomik çıkar sağlama yönünde, bu denli güçlü emperyal hevesleri vardı. Ayrıca, 2011 yaz aylarında yeniden şiddetlenen çatışma ortamı, PKK’yi askeri açıdan zayıflatmadığı gibi, Roboski katliamı gibi, Kürtleri devletten daha da uzaklaştıran trajik bir olay henüz meydana gelmemişti. İşte o nedenle, “Habur Olayını” gölgede bırakan, bir milyon kişinin katıldığı bu dev Kürdi gösteriye ilişkin temel yakınmaları, burada tek bir Türk bayrağının bile bulunmamasıydı. Siyasi iktidar, büyük Kürt uyanışı ve birliğinden tedirginliğe kapılsa da, bu sürecin sonucunda ulaşmayı umut ettiği emperyal hedefinin hatırına, olanları sineye çekiyordu. Demokratikleşme olmadan çözüm gerçekleşmez Amed Newrozunun ayırt edici önemi, Öcalan’ın cezaevinden gönderdiği mesajın okunmasıydı. Mesaj, “reel politiğin inceliklerini” barındırmakla birlikte, iki temel görüş taşıyordu. Birinci olarak, Kürt sorununun barışçı siyasi çözümü yönünde güçlü bir irade beyanında bulunarak, PKK gerillalarına sınır dışına çekilme çağ-

rısı yapıyordu. İkincisi, Kürt-Türk ittifakına stratejik önem atfederek, Türkiye’den yana tavır alıyordu. Siyasi iktidar ile PKK’nin karşılıklı irade beyanı henüz başlangıçtır. Bundan sonraki süreç zorlu geçecektir. Siyasi iktidar, Kürt örgütlülüğünü bölerek, Kürtleri yeniden rejime entegre etmek için kullanmaya çalışırken, Kürt siyasi hareketi, genişlemesi beklenen hareket olanaklarını, örgütlülüğünü güçlendirmek yönünde değerlendirmeye çalışacaktır. Sürecin, müzakerenin tarafları arasında çetin mücadeleleri barındıracağı görülüyor. Ayrıca devlet içindeki ve egemenler kanadındaki yaklaşım farklılıkları ile Türkiye’nin emperyal hedeflerinden rahatsız olan güçlerin sürece çomak sokma olasılıkları buna eklendiğinde, “uzun, ince yolun” çeşitli riskleri de barındırdığı ortaya çıkar. Kürt sorununun barışçı, siyasi çözümünün yolu ülkenin ve rejimin köklü bir demokratikleşmesinden geçmektedir. Demokratikleşme olmadan çözüm gerçekleşemez. Bu noktada, başta işçi sınıfı ve emekçiler olmak üzere, demokrasi güçlerine önemli görevler düşmektedir. Yapmaları gereken, kendi acil taleplerini de içerecek bir demokrasi programı etrafında bir araya gelmek ve bugün ülkenin en güçlü demokrasi dinamiği olan Kürt siyasi hareketi ile güçlerini birleştirerek, ülkede demokrasiyi inşa etmek olmalıdır. Emekçilerin taleplerinin karşılanmasının da, Kürt sorununun çözümünün de yolu buradan geçmektedir.

3


İşçilerin Sesi

MESS BÜYÜMEDEN İŞÇİLERE PAY VERMEK İSTEMİYOR AMA

KRİZ OLURSA FATURAYI ÖDETECEK Ufuk DEMİRCİ

MESS (Türkiye Metal Sanayicileri Sendikası) ile grup sözleşmesi pazarlığına oturan metal işkolundaki 3 sendika arasında uyuşmazlık zaptı tutuldu. Arabulucu görüşmeleri ve ardından yasal grev süreci başlayacak. Geçtiğimiz toplu sözleşme döneminde (iki yıl önce) DİSK Birleşik Metal İş sendikası kısmen greve çıkmış ve taleplerini kabul ettirmişti. Görüşmelerde, MESS “İşçiyi enflasyona ezdirmeyiz” diyerek birinci 6 aylık dilim için yüzde 4,6 oranında ve diğer 6'şar aylık dilimler için ilgili dönemin enflasyon oranını ücret zammı olarak öneriyor. Buna karşılık, 2002 sonrası giren işçilerin sayı ve oranlarının artmasından dolayı ücretlerdeki gerilemeyi ve alım gücünün düşmesini göz önünü almadı. Ayrıca daha önce tekstil işkolunda imzalanan toplu sözleşmelerde dayatılan ve uygulanmaya başlayan, ikramiyelerin fiili ücrete dahil edilmesini istiyor. MESS'in 2012-2014 toplu sözleşme dönemi için işçilerin hak kayıplarını ücretlerle sınırlamıyor, çalışma düzeninin daha da esnekleşmesini öneriyor. Geçmiş sözleşme dönemlerinde olduğu gibi denkleştirme ve telafi çalışma gibi düzenlemeleri toplu sözleşmeye sokmak için uğraşıyor. MESS-Türk Metal işbirliği MESS 3 sendikayla ayrı ayrı görüşüyor ve işçilerin birliğini engellemek üzere, en çok üyeye sahip Türk Metal Sendikasını kendisine yandaş yapıyor. İşbirlikçisi olarak hareket eden ve metal işçilerin birliğini kıran Türk Metal yönetimine verilen ve işçi kamuoyundan gizlenen bir teklifi var: Bu teklifte, işin düzenlenmesi başlığı altında “işçilerin çalışma sürelerinin ücretlerinin de indirilerek düşürülmesi” yer alıyor. MESS'in, “Haftalık normal çalışma süresi, işyerlerinde haftanın çalışılan günlerine, günde on bir saati aşmamak koşulu ile farklı şekilde dağıtılabilir. Bu halde, dört aylık süre içinde işçinin haftalık ortalama çalışma sü-

4

resi, normal haftalık çalışma süresini aşamaz. Denkleştirme süresi dört aydır.” Şeklinde ifade edilen teklifi kriz koşullarında, siparişlerin dalgalanması halinde, mesai parası ödemeden işçileri günde 11 saat çalıştırmayı hedefliyor. İş yasasında olan bu maddenin itirazsız uygulanabilmesi için toplu sözleşme maddesi yapılması isteniyor. Bunu yanı sıra patronlar, telafi çalışmasını ve kriz gerekçesiyle “işyerinin bütününde veya belli ünitelerde çalışan işçilerin günlük veya haftalık çalışma sürelerini kısaltabilir ya da işçilerin tamamını veya bir kısmını önce yıllık ücretli izne, bu dahi yetmezse ve ücretli izin hakkı da yoksa ücretsiz izne” çıkartmanın da, sözleşmelere eklenmesini istiyor. Metal işçileri yeni hak kayıplarıyla karşı karşıyalar. Metal işçileri emeklerini karşılığını almıyor Metal ve otomotiv sektörlerinde yüz bin işçiyi kapsayan grup toplusözleşmesi, küçük ölçekli üretim yapan işyerlerinde çalışanları da ilave edersek, yüz binlerce metal işçisinin çalışma koşullarını ve ücretini etkileyecektir. Sözleşme aynı zamanda diğer iş kollarında imzalanacak sözleşmeler için de örnek teşkil edecek. Son iki dönem grup sözleşmesi patronlar için çok kârlı geçmişti. Bunu yalnızca ihracat rakamlarına bakarak bile görebiliyoruz. İhracat, krizin yaşandığı 2008 yılında 132 milyar dolara ulaşarak rekor kırdı. Bu rekorda en büyük pay otomotiv sektörünündü. 500 büyük şirket sıralamasında Ford Otosan, Oyak Renault ve Tofaş satış hâsılatı sıralamasında ilk beş içinde yer aldı. Bu firmalar kâr sıralamasında ise ilk 20'nin içinde. 2002 yılından itibaren bakıldığında ise hem satış hem de kâr açından otomotivin ilk 500 içindeki yerleri istikrarlı bir şekilde arttığı görünüyor. Bu geçen sürede fabrikada çalışan işçilerin verimliliği, yani birim zamanda yapılan üretim miktarı, yüzde 40 arttı. Ücretlerin üretimdeki payı ise yüzde 40 geriledi. Ücretler resmi en-

flasyon kadar arttı. İşçiler bu sözleşmelere tepki gösterseler de kriz söylemi ve işten atma tehditleri karşısında sessiz kalmayı tercih ettiler. Türk Metal-Birleşik Metal rekabeti Türk Metal'in eski genel başkanı Ergenokon Davasından tutuklanmıştı. Serbest kalsa da yeniden sendikanın başına dönemedi. Mustafa Özbek yerine koltuğa Pevrul Kavlak'ın oturması işçiler açısından sonucu değiştirmedi. Kavlak'ın imza attığı geçen sözleşme (O, “Muhteşem sözleşme” diyor), işçiler tarafından tepki çekti. Özellikle otomotiv sektörünün merkezi olan Bursa'daki fabrikalarda yemekhane protestoları, sendikaya yürüyüşlerle düşük zamma tepki gösterildi. DİSK'e bağlı Birleşik Metal-İş ise yıllardan beri uyguladığı genel siyaseti Türk Metal'i sıkıştırarak, onu daha yüksek bir sözleşmeye imza atmaya mecbur bırakmaktı. Türk Metal anlaşmayı imzaladığında sözleşme süreci bitiyor, diğer sendikalar da aynı zammın altına imza atıyorlardı. Birleşik Metal-İş 2010-2012 sözleşmesinde, “1 puan da olsa Türk Metal'den daha yüksek zamma imza atmak” taktiğini denedi, bunu için beli fabrikalarda greve bile gitti. Sonuç olarak, Türk Metal'e göre biraz daha yüksek zam alındı. Bu gelişme Türk Metal üyesi metal işçilerinin biriken sorunlarından (özellikle genç işçilerin ücretleri çok düşük, yeni işe giren bir işçinin ücreti 950 lira, on yıllık bir işçinin ücreti ise 1250 lira, sendikacıların ve fabrika yöneticilerinin sorunlarını anlatmak isteyen işçilere yönelik aşağılayıcı tutumları vb.) kaynaklanan yeni bir arayışa girmesinin yolunu açtı. 2010-2012 sözleşmesi bittikten sonra Bosch işçilerinin Türk Metal'den istifa ederek Birleşik Metal İş'e geçmeleri, metal işçilerinin genel eğiliminin ve duygularının somut bir sonucu olmuştur. MESS'in devreye girmesiyle sendikal geçiş durdurulmuş ve yetkili sendikayı belirleyecek olan yasal

süreç şimdilik işçi iradesinin aksine, Türk Metal'de. Renault işçisi de sendika değiştirme yönünde adım attılar, başaramadılar. Ancak bütün bu süreçte şahit olduğumuz şu: DİSK, gerekli hazırlıkları yapmadan hareket ediyor ve örneğin Renault'da olduğu gibi, yetki sorunun Fransa'dan çözmek üzere çaba harcıyor. Patronların gözü işçilerin kazanımlarında Patronlar, kârdan bile “zarar” etmek istemiyor, kârlarını daha da artırmayı amaçlıyorlar. Metal işçileri ise, “iş güvencesinin sağlanması, en düşük ücretin iki bin liraya çıkarılması, zam oranlarının belirlenmesinde enflasyonun yanı sıra büyüme payının hesaba katılması, toplusözleşme taslağının işçilere sorularak hazırlanması ve toplusözleşmenin her aşamasında işçilerin bilgilendirilmesi, sendika işyeri temsilcilerinin ve şube delegelerinin demokratik bir seçimle belirlenmesi” gibi talepleri bulunuyor. Eğer sendikacılar gizli pazarlıklarla sona erdirmezlerse ve işçilerin önünü tıkamayıp mücadele yönünde teşvik ederlerse, yeni mücadele dalgasının habercisi olabilir. Birleşik Metal İş'in “yüzde bir daha fazla” siyaseti böyle bir mücadele için yanlış bir hedeftir. Bosch işçilerinin sendika değiştirme mücadelesi sırasında olduğu gibi, yasal sürece dayanan bir mücadele eksik kalmakta, moral bozmaktadır. MESS'i geriletecek olan sendikacıların taktikleri değil, metal işçilerinin mücadeleye sahip çıkmasına ön ayak olacak, bedel ödemeyi göze alacak bir sendikacılıktır. Metal işçileri son birkaç yıl içinde DİSK'i tercih ettiklerini, grev ve direnişlere geçebileceklerini, Türk Metal çetelerine kafa tutacaklarını, patronlara da bedel ödetmeye hazır oldukların gösterdiler. MESS'in topyekün saldırısı karşısında, bütün metal işçilerine seslenen bir politikayla ve mücadeleci bir tutumla tıkanan sözleşmelerin önünü açmak, işçilerin kayıplarını karşılamak mümkündür.


İşçilerin Sesi

650 TAŞERON İŞÇİSİ KAPI ÖNÜNE KONACAK Mahkeme KİK kararını kaldırmazsa İzelman’da çalışan 650 işçi işinden olacak. 2012 Ekiminde yine İzelman’a bağlı üç bin otobüs şoförü işçiyi ilgilendiren ihalede benzer bir süreç yaşanmıştı. Bu defa KİK kararı işçilerin aleyhine oldu. İlkay ÖNGÖREN

İzmir Büyükşehir Belediyesinin “belediye hizmet binalarında temizlik, bakım, ofis, yönetim ve denetim” hizmetlerinde çalıştırılmak üzere personel ihalesi gerçekleştirildi. İhale, en düşük teklif veren Belediye şirketi İzelman’da kaldı. Ancak diğer talip olan Hanoğlu – Zigana şirket ortaklığı, kararı Kamu İhale Kurumu’na (KİK) taşıdı. Kurum, İzelman’ın teklifinin hesaplanan birim fiyatlardan düşük olduğu, teklif edilen toplam bedelin de kar hariç yaklaşık maliyetin altında kaldığı gerekçesi ile değerlendirme dışı bırakılmasına, ihalenin Hanoğlu – Zigana şirketine verilmesine karar verdi. KİK kararı İzelman tarafından idare mahkemesinde dava konusu yapıldı. Yürütmeyi durdurma talepli olarak açılan davada, Ankara 17. İdare Mahkemesi, yürütmeyi durdurma talebini reddetti, yargılama ise devam ediyor. İzelman’ın ise 30 Nisana kadar Bölge İdare Mahkemesi’ne yürütmenin durdurulması kararının reddine dair karara itiraz etme hakkı bulunuyor.

İzelman’da yıllardır çalışan 650 işçinin durumu bu yargılama sürecini bekliyor. Zira mahkeme KİK kararını kaldırmazsa işçiler işlerinden olacaklar. 2012 Ekiminde yine İzelman’a bağlı üçbin otobüs şoförü işçiyi ilgilendiren ihalede benzer bir süreç gerçekleşmiş, kriz KİK kararı ile atlatılmıştı. Ancak bu defa KİK kararı işçilerin aleyhine oldu. 14 Mart’ta İzelman işçilerinin örgütlü olduğu Disk Genel-İş Sendikası

önderliğinde kitlesel protesto yürüyüşü gerçekleştirildi. Onbinlerce işçinin katıldığı yürüyüş Basmane Meydanında başladı, Konak Meydanına kadar sürdü. Yürüyüş boyunca “İzmir’de Taşeron İstemiyoruz, Yaşasın Örgütlü Mücadelemiz, Kahrolsun Taşeron Sistemi, Faşizme Karşı Omuz Omuza, İnadına Sendika İnadına DİSK” sloganları atıldı. Taşeron şirketlerde çalışanlar, özellikle belediyelerde her dönem yeni

ihaleler yapılmak zorunda olması sebebiyle, her ihale döneminin buna benzer krizlere gebe olduğunu bilirler. Taşeron işçileri her ihale dönemi tedirginlikle işe devam edip edemeyeceklerini merak eder, geleceğe güvenle bakamazlar. Bununla birlikte, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin her ihale döneminde siyasi oyunlara da maruz kaldığı bilinir. Ancak asıl sorun, işçilerin geleceklerine güvenle bakabilecekleri çalışma sisteminin varolmaması, taşeron sisteminin bunun önünde en büyük engel olarak durmasıdır. İşçilerin tepkileri tek tek ihale kararlarına, mahkeme itirazlarına değil, kendilerine güvenli bir gelecek kurmaları için ön koşul olan taşeron sistemine karşı olmalıdır. Ülkenin özellikle hizmet sektöründe çalışan işçilerin en büyük kâbusu olan taşeronlaştırmaya karşı tek tek direnişlerin birleştirmesi gerekmektedir. 23 Martta Lüleburgaz’da düzenlenen taşerona karşı eylemlilik ile 14 Martta İzmir’de düzenlenen yürüyüş bütünsel bir hareketin parçaları olarak örgütlenmelidir. Ancak bu şekilde daha güçlü bir işçi hareketi örülebilir.

TAŞERON SİSTEMİNE HANGİ SENDİKACILARIN DESTEK VERDİĞİ HALA AÇIKLANMADI! Türk Metal Sendikasının 18. Kadın Kurultayı'nda sendikacılar davetli bulunan Başbakan Erdoğan’a güzellemeler yaparken bir yandan da şikâyetlerini dile getirmekten geri durmadılar; sınıfın sorunlarını onlar gündeme getirmeyecek de kim getirecekti? Taşeron olarak çalışan işçilerin birbiri ardına iş cinayetlerine kurban gittiği bir dönemde sendikacılar, “Taşeron çalışma işçi için ölüm anlamına gelir, Eti Bakır'da, Kozlu'da bunları yaşayarak gördük, taşeron işçiler kadroya alın ki işçiler yaşasın” diyerek, en azından kamu işyerlerinde kadrolu çalışma düzeni olsun istediler. AKP'nin “muhteşem on yılı”nın, işçi sınıfına karşı başarılarından biri de taşeron çalışan işçi sayısının 350 binden bir buçuk milyona yükselmesi olmuştu. Hükümet, başta sağılık ve eğitim gibi alanlarda taşeron çalışmanın

önünü açarak, özel sektördeki güvencesiz ve kuralsız çalışmanın da, genelleşmesi için elinden gelini yapmıştı. Sendikacıların hafif eleştirel ricalarına, Başbakan'ın yanıtı hem sert hem de “bilgilendirici” oldu. Erdoğan, “Taşeronluk durup dururken çıkmış bir şey değildir, taşeronluk bizim gündemimizde yoktu, sendikalar gündemimize getirdi, sen böyle diyorsan ben de bunu açıklamak zorundayım”. diyerek, sendikacılarla yapılan gizli pazarlığı da ifşa etmiş oldu. Anlaşılan patronlar ve AKP hükümeti gibi sendikacılar da, “taşeron işçilik sistemini”, işsizlik karşısında bir “istihdam modeli” olarak görmüşler ve bu güvencesiz çalışma düzeninin yaygınlaşmasını kendileri teklif etmişler. Başbakan'ın bu çıkışı karşısında Türk-İş ve Hak-İş konfederasyonları sessizliğe büründüler, bu ifşaya cevap bile veremediler. Yal-

nızca DİSK, “taşeroncu sendikaları” açıklayın çağrısı yaptı. Sendika bürokratları, işbirlikçi siyasetleri teşhir olduğu için susmayı tercih ediyorlar. Taşeron çalışma düzeni en başından beri sendikaların altlarını oyan ve sendikal örgütlenmenin önünü kesen bir rolü oldu. Sendika bürokrasisinin bu taşeron çalışma düzenin gidişatı karşısında, değil mücadele etmek, teslim olmaktan destek veren bir pozisyona doğru evrildiklerini söylemek doğru olacak. Taşeronluk, iş cinayetleri, eksik ücretler, yatmayan maaşlar, ödenmeyen sigorta primleri, kullandırılmayan ücretli izinler, yasal çalışma sürelerinin çok üzerinde ücretsiz çalışma süreleri ve kayıt dışı anlamına geliyor. AKP Hükümeti, bu yasadışı uygulamalara göz yummak bir tarafa, bunları bizzat sistemli hale getirmeye çalışıyor, son on yılda kamuda çalışan taşeron işçi sayısını artışı buna bir örnektir.

Patronların talebi ise taşeron uygulamasına yönelik konulan yasal sınırlandırılmaların bütünüyle kaldırılmasıdır. Hükümet “Ulusal İstihdam Strateji Belgesi”nde açıkça ifade ettiği bu siyaseti, İş Yasası'nde yapılacak değişikliklerle gerçekleştirmeyi amaçlıyor. Taşeron sistemi aynı zamanda sendikal örgütlülüğün önünü kesmek için de kullanılan bir araçtır. DİSK'e bağlı Devrimci Sağlık İş'in on binden fazla taşeron işçi üyesi, SGK üzerinden buharlaştırılmıştı. Taşeron çalışmadan şikayet eden Türk Metal'in örgütlü olduğu özel sektöre ait işletmelerde binlerce taşeron işçisi, güvencesiz bir şekilde çalışmaya devam ediyorlar. Bunları görmezden gelen sendika bürokratlarının, taşerondan yakınmaları samimi değildi, bir de hükümete akıl verdikleri ortaya çıkmış oldu. İşçilerin Sesi - Haber

5


İşçilerin Sesi

GÜZEL ÖLENLER VE İCRALIK O Enerji Bakanı TTK’da çalışan her 9 işçiden birinin icra dosyası bulunduğunu açıkladı. Toplam dosya sayısı: 4613. N. CEMAL

Kara elmas denilen kömür kütlelerini, karanlıklar içindeki bir ejderhanın dişlerini sökercesine çıkartan maden işçilerinin zorlu ve ölümcül mücadelesi sürüyor. Her geçen gün iş cinayetlerine yanı başlarında çalışan bir arkadaşlarını kurban verirken, sıranın ne zaman kendilerine geleceğini düşünmeden edemiyorlar. Haksız da değiller. Genel Maden İş Sendikası iş cinayetlerine kurban gidenlerin bilançosunu açıkladı. Bu açıklamada en dikkati çeken nokta ise özel ve kaçak maden işletmelerindeki taşeron ve kayıt dışı işçilerin ölüm oranındaki yüksekliktir. Türkiye Taş Kömürü Kurumu’nda (TTK) iş cinayetine kurban giden işçileri hiçbir surette göz ardı etmemeliyiz. Ama taşeron ve kayıtsız işçilerin, adeta bir

seri katilin elinden çıkarcasına seri şekilde iş cinayetlerine kurban edildiklerine özellikle dikkat etmeliyiz. İstatistiklerin vahametin tamamını göstermediğini vurgulayarak, Dev Maden Sen’in yaptığı başka bir açıklamaya da dikkat çekmek gerekiyor: “Madencilik ve taşocakları işkolunda çalıştığı bildirilen 186.698 kişinin ancak yüzde 19.23’ünün (35.894 kişi) sendikal hak ve özgürlüklerden yararlandığı, yüzde 80.67′sinin (150.804 kişi) ise sendikasız çalıştığı anlaşılmaktadır.” Bu tabloya bir de kaçak işletmelerde kayıtsız çalıştırılan işçileri eklediğimizde sonuçları tahmin dahi ede-

mezsiniz. Kaçak işletmelerdeki kayıtsız işçiler genellikle iş cinayeti tablosunda bile yer almazlar. Mayıs 2012’de TTK’nın Karadon işletmesindeki iş cinayetinde katledilen 30 maden işçisiyle, Ocak 2013’de TTK’ya ait Kozlu işletmesinde taşeron şirket Star aracılığıyla çalıştırılırken katledilen 8 maden işçisini unutmamakla sınırlı kalmayalım. Bu arada birer ikişer iş cinayetine kurban giden ama haber değeri dahi olmadığı için dikkatleri çekmeyen Zonguldak’taki seri iş cinayetlerini bir kez daha hatırlayalım. Türkiye’de son 11 yılda yaklaşık 11 bin işçi, iş cinayetlerine kurban edilmiştir.

Eski Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Ömer Dinçer, iş cinayetine kurban giden maden işçileri için adeta dalga geçercesine, “acı çekmediklerini ve fizik olarak da güzel öldüklerini rahatlıkla söyleyebilirim” demişti. Ölenler “güzel öldüler.” Peki ya kalanlar? Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız, TTK’da çalışan 9 bin 951 maden işçisinden bin 51’inin icra dosyasının bulunduğunu açıkladı. Toplam dosya sayısı: 4 bin 613. Sayıştay raporuna göre; işçilerin ücretlerinden icra ve nafaka kesintileri var, 200 bin TL’nin üzerinde borcu olan işçiler bulunuyor. Yüklü miktarda borcu bulunan

SERMAYENİN POLİTİKALARINA YANIT VERMEK İÇİN 1 MAYIS’A HAZIRLANALIM! İŞÇİLERİN SESİ

Bu yıl 1 Mayıs sürecine konfederasyonların olağanüstü genel kurulları damga vuracak. Bir ay kadar kısa bir süre kalmasına rağmen, DİSK’in içine düştüğü yönetim krizi, 1 Mayıs’ın hazırlığına yansıyor. İstanbul’da mitingin nerede yapılacağı henüz kesinleşmese bile, işçi sınıfının bu yılki talepleri geçen yıldan devredilerek geliyor: İş cinayetleri, taşeron çalışma sistemi, kadro talebi, iş güvencesi ve yeterli ücret temel konu başlıkları! Kuşkusuz yetmez! İşçi sınıfı, aynı zamanda tüm özgürlüklerin de güvencesidir: Başta Kürt halkı olmak üzere, kadınların, gençlerin talepleri, işçi sınıfının da talepleridir. Kapitalizmin yol açtığı tüm yıkımlara karşı; kentsel dönüşüme, HES’lere; suyun ticarileştirilmesine karşı mücadele eden; parasız eğitim ve sağlık hakkı başta olmak üzere, toplumu ve emekçileri doğrudan il-

6

gilendiren tüm alanlarda yürüyen mücadeleler, işçi sınıfının mücadelesidir. Bu nedenle 1 Mayıs 2013 sendika konfederasyonlarının yönetim krizlerine bırakılmayacak kadar önemli sayılmalı, konfederasyonların kendi gündemlerinin akışına terk edilmemelidir. 2013 yılı 1 Mayıs mitinglerinde işçi konfederasyonların tökezledikleri noktada inisiyatif almanın sorumlu-

luğu KESK’te ve 1 Mayıs Bileşenlerinde olmalıdır. Yönetim krizi içinde olmayan, aynı zamanda hükümetten ve sermayeden bağımsız olan KESK ve 1 Mayıs alanının yeniden mitinglere açılmasında belirleyici rol oynayan siyasi parti ve kurumlar, inisiyatif almalıdır. 1 Mayıs 2013’ün bir diğer gündemi, sermayenin sendikalara saldırısıdır. Sermaye-

ye yanıt vermek için 1 Mayıs’ta kitlesel ve güçlü bir çıkışı ortaya koymak, tüm emek dünyasına moral verecektir. Miting alanı tartışmasına sıkışmadan, fizik koşulları da dikkate alarak en uygun alanda en kitlesel 1 Mayısı düzenlemek, aynı zamanda Diyarbakır Meydanında toplanan milyonlarca Kürt yoksulunu, işçi sınıfı cephesinden selamlamak olur. İşçilerin, işsizlerin, Kürtlerin, kadınların, gençliğin kendi talepleriyle en güçlü biçimde yer alacakları 1 Mayıs 2013’e hazırlanmak için emek dünyası görev başına! n Herkese iş, iş güvencesi, yeterli ücret! n İş cinayetlerinin sorumlusu kapitalizmdir! n Kürt halkına kendi kaderini tayin hakkı! n Kadın cinayetlerine yol veren, erkek egemenliğine geçit yok! n Özgürlük işçilerle gelecek!


İşçilerin Sesi

LANLAR işçilerin ellerine cüzi miktarda para geçtiğini ifade eden bakan Yıldız, “Bu işçilerin devamsızlık yapma, hastane izni kullanma ve istirahat alma oranları yüksektir ve önemli bir kısmı iş kazası geçirmiştir. Bu durum, işçilerin işyerlerinde daha dikkatsiz ve tedbirsiz davrandıklarını göstermektedir…” diyor. Ölümcül koşullarda kölece çalıştırılıp karın tokluğuna tekabül edecek bir ücrete layık görülen maden işçilerinin “iş kazası” geçirmelerinin nedenini, borçlu ve icralık olmalarından kaynaklı dalgınlığa bağlamak “güzel öldüler” deme gafletinden daha vahimdir. Bu gaflet, “işçilerin borçlanma nedenlerinin ve borçlarının niteliklerinin araştırılması, aşırı miktarda borçlanmaların önlenmesine yönelik olarak da gerekli eğitime tabi tutulması yararlı olacaktır…” sonucuna kadar ulaşıyor. Bakan Yıldız iş cinayetlerini önlemek için işçilerin borçlu ve icralık olmalarının önüne geçmek gerektiği kanaatinde. Sebeplerle sonuçları birbirine karıştırmayı iş edinen Bakan, bir yıl içinde borçlarını ödeyip kafasını rahata erdirmeyen işçilerin işten çıkarılmasını da öngörmüş. İcralık ve borçlu işçileri işten atma anlayışını genelgeye dönüştüren bakanlık, tepkiler üzerine şimdilik bu genelgeyi yürürlükten kaldırmış. Yerine yayınlanan 23 Ocak 2013 tarih ve 701 numaralı genelgede ise; “icralık durumdaki işçilerin borçlarını kapatmaları ve ücretleri üzerindeki hacizleri kaldırmaları veya azaltmaları konusunda yazılı olarak uyarılmalarına” karar vermiş. İşçi sağlığı ve iş güvenliği için her tür masraftan kaçınan hükümet, işçilerin elinden iş güvencesini de almaya çalışıyor. İşten atmakla tehdit ediyor. Ölüm demek olan taşeron sistemini dayatıyor, yaygınlaştırıyor ve yasallaştırmaya çalışıyor. İşçi düşmanı bu saldırılara dur diyecek olan yine işçilerdir. İşçi sınıfının örgütlü mücadelesidir. 1991 yılında TTK’da çalışan kadrolu işçi sayısı 32 bin 500 iken bugün bu sayı 9 bin 991’e kadar düşürülmüştür. Özel ve kaçak işletmelerde taşeron ve kayıtsız işçi çalışma yöntemine geçilmiştir. Ocak 1991 yılında 100 bin kişiyle Ankara yollarına düşen maden işçileri ve aileleri insanca yaşayacak bir ücret ve hakları için mücadele etmişti. Ocak 2013 yılında ise maden işçileri ve binlerce sınıf dostu taşeron sistemine ve iş cinayetlerine karşı yürüdüler. Ve hiç şüphe yok ki; İşçi sınıfının kurtuluşu kendi eseri olacaktır!

Birleşe Birleşe, Ama Nerede? Bahadır ALTAN İbrahim Köktener, "30 yıldır gazetecilik yapıyorum" diyerek başlayan yazısında, anlatmayı planladığım olayı objektif bir gözle özetlemiş. Tabandaki işçiler olarak bizler kuşkusuz tarafız, ama bu tespitleri bir editörün yapması çok daha kıymetli. O nedenle olayı bu deneyimli gazeteciden aynen aktarıyorum: "BİR FOTOĞRAFIN ANLAMI": http://www.airkule.com/default.asp?page=yazar&id=751 "...Bu süre içinde binlerce kare fotoğraf çektim. Gözlerimin önünden kaç kare fotoğraf geçti, kaçını yorumladım hesabını yapmam olanaksız. Ancak Havaİş sendikası yönetiminin geçen hafta Habertürk gazetesinde yayınlanan bir haber fotoğrafını nasıl yorumladığını görünce, bu konuda daha çok emek vermem gerektiğini düşündüm! Gerçekten inanılır gibi değil. Gazetenin haberi, Hava-İş Sendikası’nın yaptığı bir açıklamaya dayanıyor: 29 Mayıs 2012’de işten atılan 305 THY işçisinden 120’si, açtığı işe iade davasını kazanmış. Sayfanın editörü de bu haber için gazete arşivinden bir fotoğraf seçmiş. Meğerse seçilen fotoğraf, THY’den atılan 305 kişi arasında bulunan ve 29 Mayıs Birliği adlı grubu oluşturan işçilerin fotoğrafıymış. Yani fotoğrafta görülen işçiler de uzaydan gelme falan değil, aynı gün aynı eyleme katıldıkları için THY yönetimince işten atılan 305 emekçi arasında olanlar. Evet bu arkadaşlar, işsiz kaldıktan sonra yaşanan süreçte çeşitli nedenlerle sendika yönetimini eleştirmiş, THY yönetimi aleyhine davalarını açarken sendikanın hukuk birimine değil de, kendilerinden ücret talep etmeyen avukatlara vekalet vermişler. Ve sonuçta, Habertürk gazetesinde bu arkadaşların göründüğü bir fotoğraf kullanılmış. ‘Burada tuhaf olan nedir’ demeyin! Hava-İş yönetimi bu meseleyi uğruna eylem yapacak kadar çok önemsedi. Çünkü Hava-İş’e göre, 29 Mayıs günü 305 kişilik listeye dahil edilen ve işten atılan bu arkadaşlar, işveren destekliydi… (!) Hava-İş Sendikası konuyla ilgili açıklamasında bu durumu şu sözlerle ilan etti: “Grev yasağına karşı çıktıkları için 29 Mayıs 2012 tarihinde iş akitleri haksız bir biçimde fesih edilmiş olan 305 THY işçisi, işveren aleyhine açılan işe iade davalarını birer birer kazanıyor. Şu ana kadar görülen davalarda toplam 120 arkadaşımız için işe iade kararı verildi, ancak HaberTürk Gazetesi’nin 13.03.2013 tarihli baskısında işe iadelere ilişkin yer alan haberde işveren destekli 29 Mayıs Birliği Grubunun fotoğrafının bulunması kuşku uyandırıcıdır.” Yoruma bakar mısınız; Hava-İş sendikası yönetimi, işten atılan ve THY’ye karşı dava açan işçileri “işveren destekli” olarak tanımlıyor… Şaka gibi değil mi? "...yıllardır gerek THY’den yığınla işçi atılırken ses getirecek hangi eylemi yaptınız? 29 Mayıs gününe kadar grev yasağıyla ilgili hazırlıklar sürerken hangi elinizi taşın altına koydunuz?" Köktener bu soruyla sendikacıları suçüstü yaparak yazısını şöyle sonlandırıyor: "Aslında yapılan bu açıklama ve eylemin ardında saklı gerçek, Hava-İş’te yaklaşan genel kurul endişesi ve telaşıyla, bunun yönetimdeki yansımalarıdır."

Görüldüğü gibi 6000 üyesi işten atılırken gıkını çıkarmayan Hava-İş, grev hakkına sahip çıktıkları için işten atılan işçileri "işveren destekli" diye karalayarak düşman ilan edip, bir fotoğraf yanlışlığı için gazete önünde "eylem" yapıyor! Gelen tepkiler üzerine çark ederek, protestoda başka bir yazıyı dile getirseler de "eylemin" gerekçesi bu! Çünkü hesap, işçileri birleştirmek değil kamplara ayırarak sadece koltuklarını korumak üzerinedir. Buradan, 23 Marta Hava-İş'in de içinde yer aldığı 10 sendikadan oluşan Sendikal Güçbirliği Platformu'nun Lüleburgaz'da düzenlediği "Taşeron İşçiliğine Son" Trakya bölge mitingine gelelim. Mitinge, CHP ve İP yanında bütün sol partiler (EMEP-TKP-ÖDP-SDPTKP 1920-Mücadele Birliği-UİDDER) hatta DİSK, Eğitim-Sen ve Eğitim-İş gibi sendikalar da destek verdiler. Hatta Uluslararası Gıda İşçileri Sendikası Genel Sekreteri bile mitingdeydi. Çünkü talep bu günün en önemli dertlerinden biri olan güvencesiz çalışmaya karşıydı. Mitinge neredeyse 50 ye yakın grup katılırken işçi sayısı en abartılı rakamla 5 bin civarındaydı! Toplumun konuya en duyarlı kesimlerinin yer aldığı Trakya'dan bile bu kadar az katılımın olması bir gerçeği gözler önüne seriyor. Örgütsel anlamda "birleşmek", "emek cephesi kurmak" kuşkusuz çok önemlidir. Ancak kendileri genel merkez binalarında kimi hizmetler için taşeron kullanan sendikacıların kuyruğunda "taşerona karşı birleşmek" çoğalmayı değil olsa olsa azalmayı getireceği çok açıktır. Çünkü işçiler, şimdilik sessiz kalıp izlese de gerçekleri görüyor. Birleşmenin nerede aranması gerektiğini ise yazının başında anlatılan olayda bulmak mümkün. Habertürk'ün yaptığı yanlışlık bile tabandaki işçilerin kardeşliğini, birliğini ispatlarken, sendikal bürokrasinin işçileri bölen ve bu ayrımlar üzerinden kendi iktidarını var eden tavrı bütün çirkinliğiyle sırıtıyor. Sendikacılar bu olayda suç üstü yakalanıyor... "Birleşe birleşe kazanacağız!" evet, ama birleşme nerede olacak? İşçilerin çoktan terk ettiği bu kirli yapıların kuyruğunda sınıfa ulaşmayı, birlik olmayı ummak boş hayaldir. Sol parti ve kuruluşlar bu sendikacılarla kurdukları ilişki ve ittifaklarla sadece tabandan, sınıftan uzaklaştıklarını kavramalıdır. Haberİş'te yaşanan zorbalık tepede kurulan bu ittifakların geldiği son noktayı göstermesi bakımından önemli. BBP ve EMEP gibi yan yana gelmesi mümkün görülmeyen partilerden "profesyoneller" iktidarda kalmak söz konusu olduğunda pek güzel işbirliği yapabiliyorlar! İşte sadece Hava-İş'te değil birçok sendikada profesyonel sendikacılığın geldiği son nokta sendika binalarında mafya hesaplaşmalarını çağrıştıran silahlı, sopalı kavgalarla sergilenen ve sınıfla ilgisi olmayan çirkinliklerdir. Sınıfa ulaşma kaygısı taşıyan, adında sola dair sözcükler bulunan parti ve örgütlerin öncelikle bu yapıların kuyruğundan ayrılmaları gerekiyor. Birleşmeyi tabanda, sınıfla kurduğunuz ilişkilerle ördüğünüz zaman bu slogan anlamına kavuşacak ve "birleşe birleşe kazanmak" mümkün olacak...

7


İşçilerin Sesi

OLAĞANÜSTÜ KONGRELER DÖNEMİ:

VİTRİN DEĞİŞECEK! DİSK’in olağanüstü kongre toplayacak olmasının nedeni işçi sınıfına yönelik politikalardaki farklılıklar değil DİSK Başkanlığını yürüten Genel-İş sendikasının kendi iç hesaplaşmasıdır. Seyfi ADALI

Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) Nisan ayının ilk hafta sonu olağanüstü kongre toplayacak. Türk-İş’te de olağanüstü kongre toplanmasına dair sesler giderek daha çok duyuluyor. Türk-İş bünyesinde 10 sendikanın oluşturduğu Sendikal Güç Birliği Platformu (SGBP) olağan kongrede muhalefetini açıklamış, ancak kongrede başarısız olmuştu. İki işçi konfederasyonu da, olağan kongrelerinin üzerinden bir yıl geçmeden olağanüstü kongre tartışmalarına sürüklendi. Olağanüstü kongre nasıl mümkün olur? İki konfederasyonun iç sorunları ve çözüm yolları konusuna değinmeden önce, olağanüstü kongreler hakkında bir iki konuya dikkat çekmek gerekli. “Olağanüstü kongre” demokratik bir mekanizma olması gerekirken, mevcut yasalar ve uygulamalara bakıldığında, iktidardaki yönetim onay vermeden pek de mümkün olmuyor. Eğer ciddi bir mali yolsuzluk vb. gibi ayyuka çıkan, basına yansıyan açık verilmemişse, olağanüstü kongre toplanması “yönetim kurulu kararı”na

bağlıdır. Üstelik olağan kongre için seçilmiş eski delegelerle kongre toplanacağı için, yeni bir soluk da kongrelerde hissedilmeyecektir. Taşlar yeniden karılıp, yeni bir diziliş yapılacaktır. Oyuna devam edilecektir. Bir örnek verelim: Hava-İş olağan genel kurulu 146-146 sonuçlanmış ve mahkeme kararıyla geçersiz bir oy geçerli sayılarak, eski yönetim iş başında kalmıştı. Muhalefet (Gökkuşağı Hareketi) bir yıl sonra olağanüstü genel kurul için yasal girişimde bulundu. Yasal sınır olan yüzde 20 delegenin iki katı sayıda imza toplayıp yönetime başvurdu. Sendika yönetimi reddetti. İş Mahkemesine başvurdu, reddetti. Yüksek mahkeme de onay verdi. Olağanüstü kongrelerin demokratik bir denetimden çok yönetim kurulunun isteğiyle yapılabilen kurullar olduğunu unutmayalım. Nitekim, DİSK yönetim kurulu karar aldığı için olağanüstü genel kurula gidilebiliyor. Türk-İş’te yarılma daha açık ifade edilmesine rağmen, Türk-İş’te olağanüstü genel kuruldan çok daha fazla söz edilse bile, Türk-İş yönetimi karar almadığı için, olağanüstü kongrenin şimdilik sadece sözü var. Dolayısıyla, sendikal yasaların tü-

münde gördüğümüz ortak yan şudur: Merkez yönetimler, sendikal bürokrasi yasal korunma altındadır. Haber-İş örneğinde de görüldüğü gibi, 30-31 Mart’ta yapılacak olağanüstü genel kurul yönetim kurulu kararıdır ve yönetimin iç hesaplaşmasını tamamlamak, bir ekibi tasfiye etmek üzere toplanmaktadır. Olağanüstü kongrelerde sorun çözümünden çok, merkezi ekibin kendini güçlendirerek diğer ekipleri tasfiyesiyle sonuçlanır. DİSK’te olağanüstü kongrenin nedenleri Türk-İş’te olağanüstü kongre tarihi kesinleşmedi. DİSK’in kongre toplayacak olmasının nedeni ise, bilindiği kadarıyla işçi sınıfına yönelik politikalarda, izlenen sendikal çizgi hakkında farklılıklar; sendikal anlayışlar, fikirler temelinde bir hesaplaşma değildir. DİSK Genel Başkanlığını yürüten Genel-İş sendikasının kendi içinde anlaşmazlığa düşmesidir. Bu anlaşmazlık, Şişli Belediyesi işçilerinin üyesi olduğu şubede yaşanan olağanüstü kongre ile su yüzüne çıkmıştır. Şube kongresini Devrimci İşçi Hareketi grubunun adayı kaybetmiş ve yine Devrimci İşçi Hareketi listesinden genel

başkan olan DİSK Genel Başkanı, bu tasfiyeye sessiz kalmış, CHP çizgisine boyun eğmiştir. DİSK’te giderek artan şekilde kendini hissettiren ve istifalara yol açan “dış müdahale”, DİSK bünyesinde tepki çekmiştir. Hatırlanacağı gibi Devrimci İşçi Hareketi’nin Genel-İş üzerinden DİSK Genel Merkezinde etkisini artırması, DİSK Genel Sekreteri ve Birleşik Metal-İş Genel Başkanı Adnan Serdaroğlu’na suçlamalarda bulunması ve suçlamalara DİSK’in kurumsal olarak cevap vermeyişi, Serdaroğlu’nun DİSK yönetimden istifasına yol açmıştı. DİSK Olağanüstü Kongresinde çözülmek istenen, Genel Merkez yönetimi içinde yeniden dizilişi sağlamaktır. Olağan kongresinin de CHP hakimiyetinde geçen DİSK üzerinde, yine CHP denetimde ulusalcı bir sendikal diziliş gündemdedir. Sendikalarda CHP taktiği Olağanüstü kongrelerin müm-

BÜROKRATİK SENDİKACILIĞIN GELDİĞİ SON NOKTA Seyfi ADALI

19 Mart’ta Haber-İş Sendikası Genel Merkezine bir saldırı oldu. Bu saldırı önce medyada büyük bir dalgalanma yarattı ama ardından sendikacıların koltuk kavgası olduğu anlaşıldı. Haber-İş Sendikası hem bürokratik bir sendikadır hem de geleneksel olarak aşırı sağcı siyasal eğilimde olan yöneticilere sahiptir. Önceki Başkan Ali Akcan Büyük Birlik Partiliydi; sonraki yöneticiler de aşırı sağın farklı eğilimlerini temsil ediyorlardı. Bu yöneticilerin kendi aralarındaki kavganın, işçi sınıfının çıkarları için olmayacağını herkes bilir. Nitekim kavga da işçilerin hakları için yapılacak işler üzerinden başlamamıştır. Sendikanın hakkında kesinleşmiş mahkeme kararı bulunduğu için yaklaşık 1 yıl önce mali sekreterlik görevinden

8

uzaklaştırılan Salih Taşdemir, 30-31 Mart’ta yapılacak olağanüstü genel kurulu erteletmek kastıyla daha önce çeşitli yasal ve yasadışı girişimlerde bulunmuş, bunlar boş çıkınca saldırı düzenlemiştir. Olay bununla kalsa lanetler geçer giderdik. Ancak, Salih Taşdemir’in ekip arkadaşları arasında Levent Dokuyucu ismini görünce, kendisine sosyalist diyen bir sendikacının bu kadar pisliğin içine batmış olmasını görmezden gelemezdik. Nitekim, Evrensel Gazetesi bu olayı görmezden geldi. Tabii bu onların bileceği bir şeydir. Levent Dokuyucu’nun fiilen saldırıda yer alıp almadığını bilmiyoruz. Ancak, Çankaya İlçe Seçim Kurulu Kararına göre, Haber-İş Genel Sekreteri Levent Dokuyucu “ekibin içinde”; 3 kişiden biri. Sendikanın 30-31 Mart tarihlerinde yapılacak olağanüstü genel kurul kararını ip-

tal ettirmek için, sahte bir yönetim kurulu defteri düzenleyip, karar alıp seçim kuruluna bildirmişler. Seçim kurulu bu sahteciliği açığa çıkartınca, saldırı gerçekleşmiş. Levent Dokuyucu, zamanında devrimcilik yapmış diğer sendika bürokratları gibi, süreç içinde bu mekanizmanın bir parçası oldu. Birçok solcu bürokrat işçi sınıfının çıkarlarını temsil etme iddiasıyla, kişisel gelecekleri için sendikalarda “solcu rolü” oynuyorlar. Sendikal yapıların içinde temiz kalmamızı sağlayacak tek şey, işçi denetimidir. İşçilerin denetlemediği, liste hesaplarıyla yönetimlere gelen tüm sol/sosyalist sendikacıların akibeti bundan başkası olamaz. Bu ibret verici öykünün Sendikal Güç Birliği Sendikacılarının çoğu için farklı düzeylerde geçerli olduğuna tanığız. Tabii ki, kişi olarak Levent Dokuyucu ile ilgili

değiliz. Ancak, onun gibi sendika bürokratlarının ortaya çıkmasına fırsat veren, kendisine solcu, sosyalist diyen siyasal anlayışların sorgulanmasını önemsiyoruz. Sendikal mücadeleye dair yanlış kavrayışa göre, sendikalarda ne olursa olsun yer almak “sınıf devrimciliği” sayılıyor. Tam aksine! Sol sendika bürokrasisine destek vermek, işçi sınıfının bağımsız hareketini inşa etmenin ertelenmesine neden olacağı gibi, işçileri de yanıltır. Sendikalardaki çalışma, “sendika yönetimine gelmek” üzerine kurulmamalı, bütün işçilere seslenen bir politikayla hareket edip, işçilerin gücüne dayanmak suretiyle yönetimlerde yer almak düşünülmelidir. Aksi halde tabanı olmayan bir solcu sendika yöneticisinin, ya bürokrasinin baskılarına boyun eğmek ya da sendikadan atılmaktan başka seçeneği olmayacaktır.


İşçilerin Sesi

TAŞERONA KARŞI SÖZÜNÜZ DE EYLEMİNİZ DE BİR OLMALI!

kün olma hali ve bu kongrelere gidiş nedeni bir arada düşünüldüğünde, kongrelerin genel merkezlerin iktidarlarını güçlendirdiği kurullar olduğu görülecektir. Daha geniş bir cepheden söyleyecek olursak, iktidar veya muhalefet olsun, esasen işçi sınıfının gündeme gelmediği, sorunlarının ve etkisinin hissedilmediği bir iç hesaplaşmayla yeni bir vitrin oluşturulacaktır. Hepimiz biliriz: CHP ne zaman sıkışsa, olağanüstü kongre için imzalar toplanır, kongre ve kurultaylar düzenlenir. Sonuçta imaj değişikliğine gidilse de politikalar ve yönetim anlayışı olduğu gibi yerinde kalır. Bugün de konfederasyonlar bu çaresizliğin ve görevini yapmamış olmanın dayanılmaz hafifliği içinde kongrelere gidiyorlar. İşçi sınıfının hiçbir sorununa da çözüm olmayacaklar. Sendikaların tıkanıklığını, başarısızlığını, işçilerin yönetimlere olan güvensizliklerini samimi olarak işyerlerinde açıp tartışmak, gerçekten çözümler bulmak yerine, yönetim kurulu koltuklarına dair pazarlıklarla, isim değişiklikleriyle “durumu idare ediyorlar”. DİSK Olağanüstü Kongresi ve Türk-İş’te gündeme gelecek muhtemel olağanüstü kongre, işçilerin veya sendikal hareketin sorunlarını masaya yatırmak üzere toplanmıyor; günü kurtarmaya odaklanıyor. Dolayısıyla da CHP yöntemleri işletiliyor. Bu nedenle işçilerden kopuk kongrelere bel bağlamayacağız. Ehven-i şeri desteklemeyeceğiz. İşçi sınıfının sermayeden ve sendika bürokrasisinden bağımsız hareketinin inşası için, işyerlerinde her seviyede örgütlenip, demokratik, şeffaf sendikaların inşasından yana mücadele edeceğiz.

“Kuralsız Güvencesiz Çalışmaya Hayır, Taşeron İşçiliğine Son” sloganıyla 23 Mart Cumartesi günü Lüleburgaz’da düzenlenen mitingin çağrıcısı Türk-İş muhalefeti, Sendikal Güç Birliği Platformu (SGBP) oldu. 10 sendikanın faaliyet yürüttüğü işkollarının tamamında taşeron işçilik almış başını gitmiş durumda. Örneğin, Kristal-İş’e bağlı Şişe Cam fabrikalarında, Hava-İş’e bağlı TGS (Yer İşletme) bünyesinde, Tek Gıda-İş’e bağlı Elit Çikolata’da ve diğer sendikaların işyerlerinde sayısız taşeron şirket var. Ocak ayında Zonguldak’ta bir sendikanın, Genel Maden İş’in düzenlediği mitigde katılımın 20 bin işçiye ulaştığı düşünülürse, 10 sendikanın katılımıyla çok daha canlı ve kitlesel bir miting olması beklenirdi. 5 bin kişilik mitingde, gerçekten taşeron işçilerin hissedilir bir ağırlığı olmadığı gibi, yok denecek kadar azdı. Mitingde taşeron işçilerden birine bile söz verildi mi? Hayır: Açılış konuşmasını Petrol-İş Trakya Şube Başkanı Turgut Düşova yaptı. Ortak açıklamayı Kristal-İş Sendikası Genel Başkanı Bilal Çetintaş okudu. SGBP Kadın Koordinasyonu adına Neslihan Taşoluk konuştu. Bir de uluslar arası sendikal camiadan bir konuşmacı! Mi-

tingde taşeron işçi yok. Katılım yok. Konuşmacılarda taşeron işçi yok. Ama miting taşeron sistemine karşı çıkmak için düzenleniyor! Öyleyse bu miting niçin düzenlendi? Bu sorunun cevabını Sendikal Güç Birliği’nin sözcüsü, Kristal-İş Sendikasının Genel Başkanına gazeteci soruyor, “Böyle bir miting düzenlemekteki amacınız nedir?” Cevap: “Türk-İş uzun süredir Başkanlar Kurulu yapmadığı için SGBP olarak Başkanlar Kurulunu toplamasını istedik. Hem Türk-İş içindeki sıkıntıları konuşmak hem de hükümetin uygula-

malarına karşı bir mücadele programı yapılması gerektiğini düşündük. 1 Mart’a kadar süre tanıdık ancak bu kararı almadılar…” Mitingi düzenleyenlerin derdi Türk-İş’i zorlamak, değiştirmek! Değiştirmek derken, koltuklarda oturanlarla kendilerinin yerlerini değiştirmekten söz ediyorlar. Türk-İş içindeki “sıkıntı”ları kendi lehlerine çözmek için miting düzenliyorlar. Bu nedenle ne üyelerini mitinge katabiliyorlar ne de taşeron işçilerini örgütlemek gibi bir dertleri var. İşçilerin Sesi - Haber

TAŞERON SİSTEME GÜVENCE YASASI MECLİS YOLUNDA Yaklaşık 1 milyon 700 bin sayısına ulaşan taşeron işçilerin durumuyla ilgili yasa taslağı, Çalışma Bakanlığı tarafından sızdırıldı. Hükümete yakın medya organlarında haber olan taslak, büyük bir itiraf içeriyor: Taslak, Türkiye Cumhuriyeti İş Yasalarının taşeron işçiler için uygulanmadığını kabul ediyor. Star Gazetesinin haberine göre yeni hazırlanan taslak ile taşeron işçilere asıl işçilerin sahip olduğu tüm haklardan yararlanma imkânı getiriliyor. Bu ifadenin kendisi, resmi makamların ağzından, son 10 yıldır taşeron işçilerin yasadışı, iş yasalarının kapsamı dışında, adeta kölelik diyebileceğimiz bir biçimde çalıştırıldığının itirafı oluyor hem de kabul edildiğini gösteriyor. Soruyoruz: Öyleyse Çalışma Bakanlığı niçin var? Çalışma Bakanlığı 10 yıldır taşeron sisteminde iş yasaları uygulanmadan işçilerin çalıştırılıp haklarının gasp edilmesine neden göz yummuştur? İşçilerin hak kaybına uğramasına bilerek göz yumarak, taşeron

şirketlerin suçuna ortak olduysa, bunun bir bedeli olmayacak mı? Söz konusu medya organlarından öğreniyoruz ki, taşeron işçi çalıştırılması, hukuki adıyla söyleyecek olursak “alt işveren”lere ilişkin yasa taslağı Bakanlar Kurulu’nda görüşülerek kabul edilmiş. Başbakan Erdoğan ise, “sosyal taraflarla tartışılarak taslağa son şekli verin” diye talimat vermiş! Star gazetesi diyor ki, yeni yasayla “Asıl işçi” hakkı geliyormuş: İşçilerin maaşları zamanında ödenecek, kıdem tazminatı hakları olacak. Maaşların ve kıdem tazminatının ödenmesinden üst işveren sorumlu olacak. Sonra, bir kazanımmış gibi sunulan şu: Yıllık, hastalık, doğum ölüm izinlerinin tamamı taşeron işçiler için de geçerli olacak! Taşeron işçiler de toplu sözleşmelerde elde edilen özlük hakkı düzenlemelerinden faydalanacaklar. Bazı gazetelerde ise, sözleşme sürelerinin 3 yıla çıkartılabileceğinden söz ediliyor.

İş Yasasının tekrarından başka bir düzenleme içermeyen bu taslak, yeni bir hak getirmiyor. Ancak, iş yasaları uygulanmadan çalıştırılan 2 milyona yakın taşeron işçisine Çalışma Bakanı “ahlaksız teklif”te bulunuyor: “Siz, taşeron sistemini kabul edin, kadro güvencesi istemeyin, ben de size iş yasalarının uygulanmasını sağlayayım!” Hükümet, taşeron sistemine son vermeyi değil, çalışma ilişkilerini “sözleşmeli istihdam” biçimine dönüştürmeyi, kadrolu işçiliğe son vermeyi hedefliyor. Bu nedenle yandaş basının “müjde” vb. başlıklar altında gürültü kopardığı haberlerin arkası boştur. AKP’den umut etmek, medyanın çarpıtılmış haberleriyle oyalanmak yerine, iş güvencesi ve kadrolu çalışma talebini elde etmek için, ne kadar çok taşeron işçisini bir araya getirebildiğimize bakmalıyız. Taşeron işçilerinin birleşmesini ve örgütlenmesini sağlamadıkça, aldatılmaya devam ederiz. İşçilerin Sesi - Haber

9


İşçilerin Sesi

CHAVEZ SİYASİ KOŞULLARIN BİR ÜRÜNÜDÜR 6 Mart’ta hayatını kaybeden Venezüela lideri Chavez, toplumsal eşitsizliğin nedeninin kapitalist üretim ve mülkiyet ilişkileri değil bölüşümdeki adaletsizlik olduğunu düşünüyordu. Mustafa EKER

ABD karşıtı söylemi ve Washington Mutabakatı da denilen IMF anlaşmaları ile neo-liberal politikalara karşı duruşu, kamu kaynaklarını sosyal programlara aktarması ile dikkat çeken ve popülerleşen Venezüella Devlet Başkanı Hugo Chavez, geçen ay, 6 Mart’ta, öldü. 14 yıldır ülkeyi yöneten ve bu sırada ABD-CIA destekli bir dizi darbe atlatan, kendisi de eski bir darbeci olan Chavez’in ölümünün ardından solda ilginç tartışmalar yaşanıyor. Chavez’e, ‘büyük adamdı’ diyerek methiyeler düzen birçok çevre onu, ‘işçilerin ve ezilenlerin kurtarıcısı’ ilan etti. ’21.yy sosyalizminin temsilcisi’ olarak gördükleri Chavez’in, Venezüella’da hayata geçirdiği programdan hareketle, uygulamalarıyla sosyalizmin önünü açtığını anlattılar. Reformizmi ve küçük burjuva demokratizmini, sosyalizmmiş gibi okuyucularına sundular ve propaganda ettiler. Chavez olayını anlamak için biraz gerilere gitmek, içinden çıktığı top-

lumsal yapıyı tanımak gerekir. 1970’lerde Venezüella, IMF-Dünya Bankası tarafından borç batağına sürüklenmiş, batık bir ülkeydi. Enflasyon kontrolden çıkmış, yolsuzluk almış yürümüş, yoksulluk yaygınlaşmış, ülke petrol zengini olmasına rağmen, işçiler, köylüler ve yerliler pastadan hiç pay alamamışlardı. Orta sınıf hızla yoksullaşmaktaydı. Seksenli yıllar, Latin Amerika’da CIA destekli askeri darbelerin ve diktatörlüklerin hüküm sürdüğü, solcuların, sendikacıların öldürüldüğü, infaz mangalarının iş başında olduğu, kaynakların dış borç ödemelerine aktarıldığı, işçi sınıfı ve ezilenlerin IMF-Dünya Bankasının ‘yapısal uyum programları’ altında inim inim inlediği yıllardır. 1988’de Venezüella’da, Carlos Andres Perez, neo-liberal politikalara tepkiyi örgütleyerek iktidara gelir. Ne var ki iktidara yerleşir yerleşmez vaatlerini unutur. IMF programlarına ve neo-liberal politikalara, özelleştirmelere hız verir. Sosyal haklar ve harcamalar kısılmaya başlanır. Özellikle,

gaz yağı fiyatının ikiye katlanması halkı çileden çıkarır. Toplumsal patlamaya yol açar. 1989’da Caracas’ta, zamlara ve neoliberalizme karşı gerçekleşen ayaklanma sırasında 3000 işçi ve emekçi öldürülür. Bu yıllar, hem Venezüella hem de tüm Latin Amerika’da çelişkilerin sertleştiği, mücadelenin yaygınlaştığı yıllardır. İŞÇİ SINIFI MÜCADELESİ CHAVEZ’İ YARATIYOR İşte Chavez, bu koşulların, bu koşullara müdahale eden işçi sınıfı hareketinin ve sol muhalefetin hayatı şekillendirdiği, siyasal ve toplumsal koşulların içinde filizlenir. Venezüella’da gelişen bu devrimci dalganın üzerinden yükselir. İşçi sınıfının bağımsız, devrimci partisinin yokluğu, sınıf dışı eğilimlerin ve örgütlerin işçi sınıfı içinde güçlenmesine ve onu yedeklemesine fırsat verir. 1971’de orduya giren Chavez, çiçeği burnunda bir subayken gerilla hareketini tasfiyeye yönelik işlerde görevlendirilir. Ne var ki, gerillalarla

mücadele edeceğim derken, o dönem yasa dışı sayılan sol gruplarla ilişkisi olan ağabeyi Adan’ın da telkinleriyle, gerillalardan etkilenir. Chavez’iin 70’lerin sonlarından itibaren, iktidarı ele geçirmek üzere ordu içinde gizlice örgütlenmeye başladığı söylenir. 1983’te Bolivarcı Devrimci Hareketi (MBB) kurar. 1992’de Devlet Başkanı Perez’e karşı askeri darbeye kalkışır. Darbe başarısızlıkla sonuçlanır. Chavez tutuklanır, 30 yıl hapse çarptırılır. Ne var ki 2 yıl sonra yeni Devlet Başkanı seçilen Rafael Caldera tarafından affedilir. Bundan sonra Chavez, darbe yerine seçimler yoluyla iktidara gelmeye karar verir. 5. Cumhuriyet Hareketi isimli bir parti kurar. 1988’de yapılan seçimlerde %56 oy alarak Cumhurbaşkanı seçilir. 2000’de yapılan erken seçimleri de kazanan Chavez, 2002 yılında, arkasında Washington ve Madrid’in olduğu, bir askeri darbe ile iki günlüğüne iktidardan uzaklaştırılır. Askeri darbeye karşı parlamenter demokrasiyi ve Chavez’i savunan işçi sınıfı ve örgütleridir.

REFORMİZMİN Mİ, SOSYALİZMİN Mİ TEMSİLCİSİ? Chavez, on yıllardır ABD’nin arka bahçesi olan, IMF-DB tarafından borç batağına sürüklenen, borç sarmalından çıkması için de, neo-liberal politikaların, özelleştirmelerin dayatıldığı, işçi sınıfının, yerlilerin ve topraksız köylülerin ise, bu politikalara ve baskıcı rejime karşı isyan halinde olduğu bir ülkede ve konjonktürde iktidara gelir. Dünyada kamu harcamalarının kısıldığı, sosyal programların kırpıldığı bir dönemde, o ‘kesinti yapmayacağız, var olan geliri sosyal programlara ayıracağız’ diyerek ‘bir başka yol izler’. Hem sistemi kurtaracak, hem de sisteme ve bu sömürü düzenine karşı olan işçileri, kır-kent yoksullarını, yerlileri ve topraksız köylüleri sistem içinde tutacak ama onları ra-

10

hatlatacak, düzen ile çelişkilerini yumuşatacak, çalışma ve yaşam koşullarını iyileştirecek, topraksız köylülere toprak vadeden bir sosyal reform programı önerir. İşçi sınıfı da bu programa destek ve oy verir. Chavez, selefi Carlos Perez gibi, seçim meydanlarında verdiği sözleri unutmaz. İktidara geldiğinde verdiği sözleri tutar. Ne var ki, solda birçok gazeteci, yazar ve siyasal çevre, Chavez’in bu sosyal reform programını sosyalizmmiş gibi sunuyor. Chavez’e ‘büyük adam’ sözleriyle fetişleştiriyor ve ilahlaştırıyor. Bu siyasetçiler ve yazarlar, bu sosyal reformun ortaya çıkması ve Chavez tarafından hayata geçirilmesinin esas öznesinin işçi sınıfı ve onun mücadelesi olduğunu

unutuyor veya görmek istemiyorlar. Chavez’i bir kurtarıcı gibi sunuyorlar. Tarihi kahramanlar değil sınıflar yapar. Aksi materyalist değil idealist bir tarih anlayışıdır. Chavez’i bir kurtarıcı gibi görenler, onun izlediği bu reform programıyla, işçi sınıfı ve yoksulların hayatını iyileştirdiğini söylüyor ama rüşvet olarak da değerlendirilebilecek hak kırıntıları karşılığında, sosyal bir devrime dönüşme potansiyeli de taşıyan, sosyal bir patlamanın da önüne geçtiğini gizliyorlar. Böyle davranmak ve tavır almakla, Chavez’in ve temsil ettiği reformist, halkçı çizginin, konjonktürel olarak ilerici bir içeriğe sahip olsa da, hareketi sistem içinde tutarak, önünü keserek, tarihsel olarak geri-

ci-karşı devrimci bir rol oynadığı gerçeğinin üstünü örtüyorlar. Sosyalizmin kurtarıcılara ihtiyacı yoktur. İşçi sınıfı, her türlü kurtarıcıdan kurtulmadan özgürleşemez. Sosyalizm, askeri darbe veya seçimler ve parlamento aracılığı ile ya da bir grup gerillanın silahlı mücadele yoluyla iktidarı ele geçirmesi, yukarıdan aşağı emir ve kararnameler yayınlaması, yasalar çıkarması ile kurulamaz. İşçi sınıfı, burjuva devleti ele geçirip kendi çıkarları için kullanamaz. Marks’ın, Paris Komününden çıkardığı en önemli derslerden birisi de budur. Sosyalizm aşağıdan yukarı, işçi sınıfının her günkü yürüttüğü mücadelenin içinde ve kendi öz örgütleri-konseyleri aracılığıyla kurulabilir.


İşçilerin Sesi

“Barrio” denilen teneke mahallelerinden şehir merkezlerine inen işçi sınıfının kararlı direnişi sayesinde darbe püskürtülür. Bu darbe girişimi, Chavez ile işçi sınıfı arasında duygusal bir bağ ve yakınlaşmanın oluşmasına ve Chavez’in sola kaymasına yol açar. Fakat onun solculuğu sosyalist değil, daha çok sosyal demokrat, halkçı bir içerik ve retoriğe sahiptir. Chavez, toplumsal eşitsizliğin ve adaletsizliğin temel nedeni olan kapitalist üretim ve mülkiyet ilişkilerini sorgulamaz. Sorunun üretim ve mülkiyet ilişkilerinde değil bölüşümdeki adaletsizlikten kaynaklandığını düşünür. Toplumsal çelişkilerin yumuşatılması, yoksulluğun azaltılması, gelir dağılımındaki eşitsizliğin ve adaletsizliğin düzeltilmesi, işçi ve işsizleri, dışlanmış kesimleri destekleyen sosyal programların hayata geçirilmesi doğrultusunda bir politika izler. Ulusal kaynaklar kamulaştırılmaya başlanır. Büyük toprak sahiplerinin çiftliklerine dokunmasa da, kullanılmayan topraklar, topraksız köylülere dağıtılır. Başta kamu sektörü olmak üzere yeni iş alanlarının yaratılması, küçük üretimi teşvik etmesi için adımlar atılır. Ülkenin petrol gelirleri sosyal programları finanse etmek için kullanılır. Buradan gelen kaynaklar, eğitim ve sağlık harcamalarını desteklemek, yoksulluğu aşağıya çekmek, işçilerin ve ezilenlerin, dışlanmış kesimlerin yaşam standardını yükseltmek için kullanılır. Sayıları yirmi bini bulan mahalle meclislerine yerel yönetimler bütçesinden pay ayrılır (ki bu meclisler 2002’de CIA destekli darbenin püskürtülmesinde çok önemli bir rol oynayacaklardır). Bürokrasi güçlendirilir. Chavez başkan olduğunda %15 olan işsizlik, 2009’da %7,8’e iner. Mutlak yoksulluk sınırının altında yaşayanlar %80 azalır. Nüfusun %96’sı temiz suya kavuşur. Eğitime ayrılan pay %3,4’den %5,1’e, sağlık harcamaları %1,6’dan %7,7’ye ulaşır. Dış borçlar aşağı çekilir. Chavez, devrimci Marksist gelenekten değil, 19.yy’da İspanyol boyunduruğundan kurtuluşun sembolü olan Simon Bolivar’dan etkilenir. Jose Marti’lerin halkçı-devrimci mücadele geleneğinden beslenir. Chavez, ne antikapitalisttir ne de tutarlı bir antiemperyalisttir. Venezüella ekonomisi de kapitalist dünya ekonomisinin bir parçasıdır. Onun için mal-meta üretir. Chavez’in antiemperyalistliği Amerikan karşıtlığı ile sınırlıdır. Sistem içinde, ABD hegemonyasına karşı, Rusya ve Çin emperyalizmine yakın bir dış politika izler. Emperyalistler arası çelişkiyi kendi burjuva-siyaset ve sermaye sınıfının çıkarları için kullanır.

Küba İzlenimleri Erol Yeşilyurt

Leon Troçki’nin sürekli devrim teorisini inceleyen ve Geçtiğimiz Şubat ayında değişik sol görüşlere sahip 6 “ya sosyalist devrim ya da karikatür devrim” diyen Che, arkadaş, bütün eleştirilerimize rağmen ABD emperyalizdaha devrimin ilk yıllarında ABD’nin burnunun dibinde kaymine karşı desteklediğimiz ve adı her zaman Che Guenakları kısıtlı olan Küba’da sosyalizmin yaşamasının tek vara’yı anımsatan Küba’yı ziyaret ettik. Yolculuğumuzun yolunun Küba devriminin başka ülkelere yayılması oldudaha ilk saatlerinde birbirimize ‘fazla bir şeyler beklemeğunu görmüş olmalıydı. mek lazım’ tavsiyelerinde bulunurken, yolculuğumuzun son Che için, hemen hemen her Türkiyeli devrimcinin belsaatlerine vardığımızda, gördüklerimiz birbirimize bir dizi leklerinde kazılı bulunan “iki, üç daha fazla Vietnam’’ slosoru sormamızı gerektirdi. ganı, Küba’da devrimin sürmesi ve sosyalizmin temelleKüba’ya varışımızla birlikte ilk gözümüze çarpan arrinin atılmasının olmazsa olmaz koşulu idi. Bu nedenle, tık yaşamımızın bir parçası haline gelmiş olan büyük rek“tek ülkede sosyalizm” tezinin Küba’yı götüreceği bürolam billboardları ve neon ışıkların yokluğu oldu; eski Bekratik çıkmazı gören Che’nin Bolivya’ya bir mesih gibi kayoğlu’nu andıran Havana sokakları ve hemen her sokakta fası ve ruhundaki idealizmin bir sonucu olarak değil de Kühızla geçip giden 1940 ve 1950’lilerin Amerikan yapımı ba’da devrimin sürekliliğini sağlamak için gittiğini vurguotomobilleri; evlerinde yaptıkları börek ve kurabiye türü lamak gerekiyor. ürünleri satmaya çalışan sokak satıcıları ise bizleri şaSovyetler Birliği’nin çöküşü ve Küba’ya yapılan yarşırtmadı. İlk şaşkınlığımızın nedeni neredeyse hemen her dımların durması sonrasında, adada rejimin bugüne kaköşede kendisine rastlanılan polis memurlarının resmini dar yaşamasını sağlayan da Latin Amerika’da yükselen çekmemiz ve bazılarımızın okuduğu “polis memurlarıyla devrimci dalga ve Venezüella’da Hugo Chavez’in iktidakonuşma” uyarısı oldu. Konuştuğumuz Kübalılardan bir ra gelmesi oldu. Venezüella, Bolivya ve Ekvator gibi ülpolis memurunun bir işçinin 3 katı maaşına tekabül eden kelerde çalışan Kübalı doktor ve öğretaylık 30 dolar maaş aldığını öğrenince bimenlerden elde edilen gelir, günümüzde raz daha şaşırdık; Küba’da parti görevliadanın döviz kaynağının yüzde yetmişe leri ve polis memurları aldıkları maaşlar ile Küba’yı yakın bir kısmını temsil ediyor; Venezügünün konuşma konusu idiler. ABD’ye karşı ABD’nin 40 yılı aşkın bir süredir sürsavunduğumuz ella’nın dayanışma maksadıyla içlerinde Küba ve Dominik Cumhuriyeti’ninde budürdüğü ambargonun sonuçlarını her yergibi devrimin lunduğu ülkelere ucuza sattığı petrol, bu de görmek mümkün: Türkiye ve Batı ülkelerinde görmeye alıştığımız tüketici kül- kazanımlarını da ülkelere sosyal programları sürdürme ve bir nefes alma şansı veriyor. bürokrasiye türünün simgeleri adalıların hayatlarının Küba halkı kültürlü ve onurlu. Yokbir parçası değil. Ancak, tüketici kültürü ve karşı savunmak sullar ama yaşamlarını daha iyi ve güzel bununla birlikte global kapitalizm Kübalıların gerekiyor. kılabilmek için her şeyi yapıyorlar: Yıllarhayatlarında giderek artan bir şekilde kendır tamir görmemiş avlu ve merdiven aralıkları bazen kordini hissettiriyor. 50’den fazla otelin bulunduğu Varadekutucu ama her zaman temiz ve bir kaç saksıyla süsro sahil bölgesinde tek bir Kübalıyı tatil yaparken görmek lenmiş. Elbiseler eski ve görmeye alıştığımız renk cümmümkün değil. İşçiler Batılı şirketlerin işlettiği bu otellerde büşü yok ama her zaman temiz bir görünüm var. Müzik ayda 10-20 dolar gibi maaşlara çalışıp, verilecek bahşişve sanat Adalıların yaşamlarının bir parçası. Adada kamu lerden faydalanıyorlar. Zara, Mango, Benetton ve uluslarulaşımı bir sorun ama insanlar birbiriye itişmeyi değil de arası otel zincirlerinin yanısıra, geliri yüksek Kübalıların alış yardımlaşma yolunu seçiyorlar. Otostop yaparken tanıveriş ettiği ithal ürünlerin satıldığı marketler, sahil bölgeleşıp evlenenlerin hikâyeleri, Kübalıların bahsetmeyi sevdirinde sayıları artan golf kursları ve yeni model otomobiller ği konulardan. Küba Komünist Partisi’nin Vietnam ve Çin örneğini tekKüba, önümüzdeki yıllarda global kapitalizmin halrarlamaya karar verdiğinin bir işareti olarak anlaşılmalı. kalarından biri haline gelip, Batılı turist ve hastaların dinYolculuğumuzun sonunda vardığımız sonuçlardan biri, lenme ve tedavi merkezi haline gelebilir. Batılı kapitalistAda’da Parti bürokrasisinin tercihini Küba’da işçilerin ve lerin istediği bu ve Kastro kardeşlerin tepesinde bulunhalkın kendi kendini yönettiği, iktidarın üretenlerde olduduğu her biri 80 yaşını geçmiş liderler Che Guevara ile orğu aşağıdan yukarıya bir demokrasiden yana değil de “patak yürüttükleri mücadeleden epey uzaktalar. Küba’da halk zar ekonomisi”nden yana yapmış olduğudur. Kanımca, da bir değişimden yana, ancak bu Çin tipi kapitalist bir ABD’nin uyguladığı ambargo kalktığı zaman bu süreç daha dönüşümü destekledikleri anlamına gelmiyor. Aydın ve öğda hızlanarak sürecektir. renci grupları Havana Times’ın sayfalarına da sık sık yanSanta Clara’ya giderek Che Guevara’nın mezar anısıttığı gibi devrimci Marksist fikirleri tartışıyorlar. Kanımtını ve müzesini ziyaret ettik. Bugün özellikle Küba ve dünca burada en büyük zaaf Stalinizmin sosyalizmi kamu mülyanın birçok yerinde resimlerine rastlanan “Komutan Erkiyeti ile özdeşleştirip emekçilerin kendi kendilerini yönetim nesto Che Guevara” ile karşılaştığımız Küba gerçekliğiaraçlarını (konseyler, fabrikaların yönetimi vb) ortadan kalni bir kez daha hatırladık. Her türden Stalinist ve iyi nidırmış olması. Bunun anlamı sınıfın atıl kalması ve topyetli gençler için Che Guevara ideali, Küba’da bütün gölumun politika dışında tutularak Parti ve devlet bürokrarevlerinden istifa ederek Bolivya’ya giden ve orada CIA sinin kendisini sosyalizm ile özdeşleştirmesi oldu. tarafından öldürülen bir devrimci. Che’nin bu şekilde taKüba’yı ABD’ye karşı savunduğumuz gibi Küba devnımı bir yandan onu bir Aziz seviyesine yükseltirken diriminin kazanımlarını da Komünist Parti bürokrasisine karğer yandan onun fikir ve inançlarının içini boşaltmak ve şı savunup gerçek bir sosyalizmin emekçilerin kendi elmarketlerde 10 dolara satılan tshirt ve resimlere indirgeleriyle kurulacağını tekrar tekrar vurgulamak gerekiyor. mek gibi bir etkiye sahip.

11


İşçilerin Sesi

4. YARGI PAKETİ: BİR İLERİ İKİ GERİ AKP Hükümeti, 4. yargı paketini AİHM’nin Türkiye aleyhine verdiği kararları dikkate alarak hazırladığını ileri sürüyor. Ancak şimdilik bu paketin içinden tutuklu öğrencilerin, avukatların, sendikacıların, gazetecilerin tahliyesi için beklenen değişiklikler çıkmıyor. Oya ÖZNUR

4. yargı paketi olarak adlandırılan İnsan Hakları ve İfade Özgürlüğü Bağlamında Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı alt komisyondan geçti ve Meclis’e sevk edildi. Paket, Abdullah Öcalan ile başlatılan barış görüşmelerine paralel olarak yeniden gündeme getirilmiş ve siyasi tutuklular açısından ciddi bir yargı reformu yapılacağı beklentisi yaratılmıştı. Ancak geçen hafta Meclis’e sevk edilen tasarının, ciddi bir iyileştirme getirmeyeceği ortaya çıktı. AKP Hükümeti, 4. yargı paketini Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Türkiye aleyhine verdiği kararları dikkate alarak hazırladığını ileri sürüyor. Ancak şimdilik bu paketin içinden, tutuklu öğrencilerin, avukatların, sendikacıların, gazetecilerin tahliyesi için beklenen değişiklikler çıkmıyor. Paket, şu anki haliyle yasalaşırsa olumlu sayılabilecek değişiklikler “propaganda suçları” olarak tanımlanan maddelerde olacak. Kısaca özetlersek; ● Terörle Mücadele Kanunu’nun (TMK) 6. maddesinin şimdiki halinde yer alan, “Terör örgütlerinin bildiri veya açıklamalarını basanlara veya yayınlayanlara 1 yıldan 3 yıla kadar hapis cezası verilir” cümlesinin başına, “Terör örgütlerinin cebir, şiddet veya tehdit içeren yöntemlerini meşru gösteren veya öven ya da bu yön-

temlere başvurmayı teşvik eden” ifadesi ekleniyor. ● Kanun’un 7. maddesi değiştirilerek “Terör örgütünün, cebir, şiddet veya tehdit içeren yöntemlerini meşru gösterecek veya övecek ya da bu yöntemlere başvurmayı teşvik edecek şekilde propagandasını yapan kişi 1 yıldan 5 yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır” deniliyor. ● Bu değişikliklerle birlikte “propaganda suçları” için cebir, şiddet veya tehdit içeren yöntemlerin övülmesi ya da bu yöntemlere başvurulmasının teşvik edilmesi şartları getiriliyor. Bu değişiklik siyasi tutukluların, özellikle de KCK davası tutuklularının ancak sınırlı bir kısmını etkileyebilir. Zira tutuklamaların büyük çoğunluğu, Türk Ceza Kanunu’nun “suç işleme amacıyla örgüt kurma” başlıklı 220. maddesinden kaynaklanıyor. 3. yargı paketiyle 220. maddede yer alan cezalar düşürülmüş ancak bu değişiklik tahliye getirmemişti. Bu nedenle 4. paketle birlikte bu maddede esaslı değişiklik yapılması bekleniyordu. Ancak yeni pakette örgüt üyeliği veya üyeliğin şiddet kriterine bağlanması konusunda bir değişiklik getirilmiyor. Bunun yerine yalnızca 220. maddenin 8. fıkrasında sınırlı bir değişiklik planlanıyor. Fıkranın mevcut halinde, örgütün “amacına” yönelik propaganda suç sayılırken, bu ibare “cebir, şiddet veya tehdit içeren yöntemleri

meşru gösterecek veya övecek ya da bu yöntemlere başvurmayı teşvik edecek şekilde” olarak değiştiriliyor. Böylece propaganda tanımının daraltıldığı ileri sürülüyor. Oysa 220. maddenin 6. ve 7. fıkralarında yer alan “Örgüte üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleyen kişi”, “Örgüt içindeki hiyerarşik yapıya dahil olmamakla birlikte” şeklindeki ucube ifadelere dokunulmuyor. ● Yine barış görüşmeleri açısından önemli sayılan, Türk Ceza Kanunu’nun “silahlı örgüt” başlıklı 314. maddesiyle ilgili herhangi bir değişiklik de öngörülmüyor. ● Hükümet bu değişikliklerin fazla ileri olduğunu düşünüyor olmalı ki bir yandan da suç tanımlarını genişleterek yeni tutuklama ve mağduriyetlere kapı aralıyor! TMK’nın “terör örgütleri” başlıklı 7. maddesi genişletiliyor. Maddenin mevcut halinde, örgüt propagandasına dönüştürülen toplantı ve gösteri yürüyüşlerinde yüzün kapatılması, örgütün üyesi veya destekçisi olduğunu belli edecek şekilde amblem ve işaretlerin taşınması, slogan atılması veya ses cihazları ile yayın yapılmasının ya da amblem ve işaretler bulunan üniforma giyilmesinin suç oluşturacağı belirtiliyor. Tasarıda bu maddeye “toplantı ve gösteri yürüyüşü sırasında gerçekleşmese dahi” ifadesi eklenerek, maddenin uygulanma alanı genişletiliyor. Keza tasarıda bu fıkraya “resim taşınması” da ekleniyor!

● Bir diğer değişiklik de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin “etkin soruşturma yürütülmediğine” karar verdiği dosyaların yeniden açılabilmesine ilişkin düzenlemedir. Bir yandan Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 172. maddesinde değişiklik yapılmakta, bir yandan da süre şartı getirilerek başvurular sınırlandırılmak istenmektedir. Nitekim tasarıda, “AİHM kararından sonra 3 ay içinde başvuru” kriteri getiriliyor. Bu durumda Hrant Dink davası gibi dosyalar açısından başvuru yapılması süre yönünden engellenmek isteniyor. ● Yine bir başka değişiklik de TCK’nın “işkence” suçuyla ilgili maddesinde yapılıyor. Davaların zamanaşımından düşmesine karşılık 94. maddeye “bu suçtan dolayı zamanaşımı işlemez” düzenlemesi getiriliyor. ● Uzun tutukluluk konusunda ise esaslı bir değişiklik öngörülmüyor. Halen otuz günde bir yapılan tutukluluk incelemesinde, şüpheli veya avukatının dinlenmesi ve tutukluluk durumunun bundan sonra karara bağlanması öngörülüyor. Ancak tutuklama nedenleri kısıtlanmıyor. 4. yargı paketinin, Meclis’te değişikliğe uğraması mümkün. Bu maddeler çoğaltılabileceği gibi azaltılabilir de. Ancak paketin şu an görünen hali, hükümetin, uzun tutukluluk mağdurlarını etkileyecek bir değişiklik yapmayı planlamadığını ortaya koyuyor.

DİKMEN VADİSİ’NDE SON HAMLE SİLAHLA OLDU Aysun KOCA

2006’dan bu yana kentsel dönüşüm kararları ile mücadele eden Ankara Dikmen Vadisi halkı, Mart ayı içinde Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin yıkım ihalesini verdiği yeni taşeron şirketi çalışanlarının saldırısına uğradı. Kendilerini Genkar isimli bir özel yıkım şirketinin güvenli görevlisi olarak tanıtan bu kişiler, iki gün boyunca mahalle halkını tehdit edip, silahla saldırdı. Basından takip edilen görüntülerde, saldıran grup içerisinde görüntü çekimi yapan sivil polislerin de olduğu iddia ediliyor.

12

Olayların ardından mahalle sakinlerinden birisi yaralama suçu işlediği gerekçesi ile tutuklandı. Dikmen kentsel dönüşüm projesi Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin, 17 Şubat 2006 tarihli Meclis kararıyla, Dikmen Vadisi kentsel dönüşüm alanı kapsamına alınmıştı. Projeye göre Vadi sakinleri yerinde iskân edilmeyecek, Belediye’nin belirleyeceği koşullarla şehrin bilinmeyen bir köşesinde ev sahibi veya kiracı haline getirilecekti. Dikmen Vadisi, özellikle Şubat 2007’de gerçekleşen olaylarla Türkiye gündemine

gelmişti. Sabahın erken saatlerinde beraberinde belediyenin yıkım ekipleriyle bölgeye gelen Çevik Kuvvet, mahalleliye önce tazyikli su, sonra da gaz bombalarıyla saldırmıştı. 18 kişinin yaralandığı olayda, 16 kişi gözaltına alınmıştı. 2006 yılından bu yana bu proje bilirkişi raporlarıyla, projenin iptaline ilişkin yargı kararlarlarıyla hukuki olarak durdurulmuş olsa da, mahalle 2012 yılında Bakanlar Kurulu kararı ile “riskli alan” ilan edildi. Çünkü Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı İ. Melih Gökçek Vadi’yi yıkmakta kararlıydı. Böylece, her türlü haklı hukuk mücadelesinin önü ka-

patılmış oldu. AKP’nin şimdiye kadar gerçekleştirdiği kentsel dönüşüm projeleri, geleceğe dair ümit vermiyor. Şimdiye kadarki kentsel dönüşüm projelerinde, dönüşümün gerçekleştiği mahallelerde yaşayanları yerinde iskân edilmedi. İstanbul’da Sulukule’de, Ayazma’da, Fener-Balat’ta; Ankara’da ise Mamak,’ta, Çinçin’de, Altındağ’da yapılan dönüşüm projeleri mahalle sakinlerini yerinden etti, binlerce kişiyi olumsuz yaşam koşullarıyla baş başa bıraktı. Görünen o ki, yedi yıldır evleri, mahalleleri için direnen Dikmen’deki kentsel dönüşüm, silah zoruyla gerçekleşecek.


İşçilerin Sesi

KOÇ ÜNİVERSİTESİ’NDE TAŞERON İŞÇİ MÜCADELESİ Üniversitede taşeronlaşmaya karşı mücadele eden işçilere öğrenciler ve öğretim üyelerinden destek geldi. Yaklaşık 500 kişinin katılımıyla gerçekleşen toplantıda işçiler yaşadıkları sıkıntıları paylaştılar.

“İşçi kıyımına hazırlanıyor” başlıklı haberler ile gündeme gelen Koç Üniversitesi kampüsünde taşeronlaşmaya karşı mücadele başladı. Kötü çalışma koşullarına dikkat çekmek amacıyla imza toplayan bir işçinin yaka paça dışarı atılıp “ücretli izin” adı altında işten çıkarılmasıyla başlayan süreç taşeron firmayla Koç Üniversitesi’nin anlaşamaması üzerine işçilerin toplu olarak işten çıkarılıp taşeron firma tarafından başka çalışma sahalarına gönderilmesi kararıyla sonuçlandı. Ancak işten çıkarılan çalışanların evlerine çok uzak, vardiya sistemleri farklı, hatta işçi açığı bile olmayan yerlere gönderildikleri, bir kısmının ise tazminat sorunları yaşadığı; süreç içerisinde Koç Üniversitesi’nden de baskı gördükleri ortaya çıktı. İşçiler bu konuya tepki gösteren

bir grup öğrencinin, öğretim üyelerinin ve idari personelin desteğini alarak harekete geçtiler. 27 Mart’ta Sosyal-İş Sendikası’ndan avukatlar ve örgütlenme uzmanlarıyla, 28 Mart’ta ise taşeron firma yetkilileriyle görüşen işçilerin temel ve kitlesel talebi okuldaki işlerine devam etmek yönünde oldu. Görüşü alınan avukatlar ise, Koç Üniversitesi'nin dilediği takdirde tüm işçileri kadrolu olarak istihdam edebileceğini yahut yeni anlaşma yapacağı taşerona tüm işçileri çalıştırmaya devam etmesini hukuken şart koşabileceğini belirttiler. Yönetimden çalışanlara psikolojik baskı 28 Mart Perşembe günü mesai sonrasında öğrenciler ve öğretim üyeleriyle birlikte düzenlenen dayanışma toplantısına katılmak iste-

yen çalışanlar, özel güvenlik tepkisinden çekindiği için yaklaşık 50 kişilik bir öğrenci ve öğretim üyesi grubu tarafından karşılandı ve toplantı saatine kadar alkışlar eşliğinde bir arada beklediler. İmza topladığı için işten çıkarılan bir işçi, aynı toplantıya katılmak üzere okula geldiğinde özel güvenlik tarafından önce zorla dışarı çıkarıldı fakat öğrencilerin ve öğretim üyelerinin güvenliğe yaptığı baskılarla tekrar içeri alınması sağlandı. Yaklaşık 500 kişinin katılımıyla gerçekleşen toplantıda işçiler çalışma hayatı boyunca pek çok zorlukla karşılaştıklarını, hastayken çalıştırıldıklarını, iş kaynaklı sağlık problemleri yaşadıklarını, çanta arama, zorla belgelere imza attırma, savunma yazdırma gibi muamelelere maruz kaldıklarını belirttiler. Geçen

sene 250 olan işçi sayısının 160’a indirildiği ve geçtiğimiz haftadan itibaren işçilere iş çıkış belgelerinin sunulduğu, atama belgelerinin baskı altında imzalatıldığı, yapılan itirazların ve verilen dilekçelerin ise kabul edilmediği dile getirildi. İşçiler artık yollarına taşeron firmayla devam etmek istemediklerini, Koç Üniversitesi bünyesinde kadrolu olarak işe alınmak istediklerini ve bu yolda mücadeleyi kararlılıkla sürdüreceklerini söylediler. Toplantının sonucunda işçilerden, öğrencilerden, idari personelden ve öğretim üyelerinden oluşan bir komite oluşturulması, 1 Nisan Pazartesi günü kitlesel bir eylem örgütlenmesi ve eylemden sonra işçilerin yeni sözleşmelerini baskı altında imzaladıklarına dair dilekçe vermeleri kararlaştırıldı. İşçilerin Sesi - Haber

13 YAŞINDA İŞ CİNAYETİ KURBANI 13 yaşındaki Ahmet Yıldız’ın “trafik kazası sonucu” yaşamını yitirdiği söylendi. Yapılan inceleme sonucunda ise iş cinayetine kurban gittiği anlaşıldı. 18 lira yevmiye ile çalışan 13 yaşındaki Ahmet Yıldız başından ağır yaralı olarak Adana Devlet Hastanesi’ne getirildi ve araba çarptığı söylendi. Hemen tedaviye alınan Ahmet Yıldız bütün müdahalelere rağmen kurtarılamadı. Müdahaleyi yapan doktorlar “başında ezilmeye bağlı yaralanma olduğunu” belirlediler ve olayın “trafik kazası sonucu meydana gelmemiş olabileceğini” açıkladılar. Savcının talimatı doğrultusunda yapılan araştırmayla, Ahmet

Yıldız’ı hastaneye getirenlerin ifadeleri alındı. Ortaya çıkan gerçek, “Keresteciler Sitesi yakınlarındaki bir plastik fabrikasında pres makinesine başının sıkışması sonucu yaralandığı” oldu. Olayla ilgili olarak iş yeri sahibi gözaltına alındı. Ahmet Yıldız’ın ağabeyi Tahir Yıldız, kardeşinin trafik kazası geçirdiğine dair bir haber geldiğini ve hemen hastaneye gittiklerini söyledi. Kardeşinin 2 ay önce haftalık 100 lira karşılığında çalışmaya başladığını anlatan Tahir Yıldız, “biz Ahmet’in çay getirip, ortalığı temizlediğini sanıyorduk. Demek ki onu pres makinesinin başına da geçirmişler” dedi. İlköğretim Oku-

lu 7. sınıf öğrencisi olan Ahmet Yıldız’ın “sabahları okula gittiği, öğleden sonra ise çalışarak okul masraflarını çıkarttığı” belirtildi. Ahmet Yıldız’ın seyyar satıcılık yapan babası Mustafa Yıldız’ın 7 çocuğunun en küçüğü olduğu öğrenildi. Doktorların uyarısı ve savcılık talimatıyla yapılan araştırma olmasaydı13 yaşındaki Ahmet Yıldız’ın ölüm nedeni kayıtlara “trafik kazası” olarak geçecekti. 13 yaşındaki bir çocuğun vahşi sömürü koşulları altında ve kölece çalıştırılma nedeniyle iş cinayetine kurban gittiği bilinmeyecekti, daha bilinmeyen niceleri gibi. İşçilerin Sesi - Haber

13


İşçilerin Sesi

FABRİKALARDAN... İŞYERLERİNDEN... FABRİKALARDAN... İŞYERLERİNDEN... FABRİKALARDAN... İŞYERLERİNDEN... GIDA

Kapıda dağıtılan bildiriler çok dikkat çekti! Zammı beğenmeyen yeni işçilerden çoğu işten çıktı; diğer yandan yeni işçiler almaya başladılar. Genelde asgari ücret veriliyor, yoğun mesailer de olunca yeni işe girenler ne kadar durur bilinmez! Eskiden, giren işçiler çıkmıyordu şimdi ise giren çıkıyor. Az para çok iş istiyor patron. Yoğun mesailer başladı yine. Erkek işçiler mesaiden memnun, kadın işçiler kendi aralarında konuşup duruyorlar ama zorunlu mesailere de imza attılar. Zamdan önce 13 kadın işçi hem mesaiye kalmamak hem de maaşlarını konuşmak için müdürle görüştüler. Müdür iki yalan söyledi: bazı işçiler müdüre inanıp ertesi gün hemen imzayı attılar. Atmayanlar da oldu. Atanlara “zammı bekleyin sonra imza atın” denmesine rağmen, “biz müdüre inandık” diyerek, mesailere kalacağını beyan eden taahhütnameye imzalarını attılar. Şimdi de pişman olup mesaiye kalmamak için imza topluyorlar. Başta boneler sonra mesailer derken, imza kampanyası başlatıldı. Maaş bordrolarına imza atmayan kadın işçiler, şimdi her şeye imza topluyor. Bu arada, gıda sektöründe çalışan işçilerin sorunlarıyla ilgili kapıda bildiriler dağıtıldı. İşçiler çok olumlu buldular ama bir yönden de kimin yazdığını araştırmaya başladılar. Bildiriler patronu ve müdürü de rahatsız etmiş olacak ki, işçi uyanmasın diye yaklaşık 10 kg. ağırlığında kuru kumanya dağıttılar. Sadece ramazanda erzak verilirken bu kumanya nerden çıktı diye düşünüldü. Hatta ustanın birisi daha çok bildiri dağılsa, biz de daha çok erzak alsak diye espri yapıyor. Patronların ne kadar korkak olduğu ortada. Bir kâğıttan bu kadar korkuyorsa işçi birlik olunca kaçacak yer arayacak. (G Kemerli)

Karlar patlarken ücretler yerlerde sürünüyor Zamlar bir ay gecikmeli verildi. Gazetelere röportaj veren patronun, cirosunu 35 milyon dolara nasıl çıkardığı anlaşılıyor. İşçiye düşük ücret, yüzde 10 zam, çikolataya yüzde 100 zam! Ciroyu büyüten işçidir, düşük ücreti kabul etmeyeceğimizi yüksek sesle söylemeye başlayınca, ilk defa bayram vb. olmadığı halde erzak dağıtımı yaptılar. Ücret asgari olunca, yüzde 10 zam

14

(bazılarına yüzde 12-15 verilmiş) toplasan 75 lira oluyor. Ücretler, yeni giren işçiler için en az bin lira olmalıydı. Yıla göre de ayarlanmalıydı. Müdürler “hiçbir şirket bu kadar yüksek oranda zam vermiyor” diyerek patronu savunuyorlar. Ücretlerde iyileştirme yapılmadan verilen yüzdelik artışlar işçiyi kurtarmıyor. İşçinin tepkisini bastırmak içinse baskıları artırdılar: “Yemeğe erken çıkıp geç geliyorsunuz. Tuvalete çok gidiyorsunuz. Cep telefonuyla konuşuyorsunuz” demeye başladılar. “Paydosta tuvalete gidin” diyorlar. “İhtar yazarız, ikramiyenizi alamazsınız” diye tehdit ediyorlar. Yarım maaş ikramiyeyi verecekler diye, düşük ücretlere ve baskılara boyun eğeceğimizi mi sanıyorlar? (G. Kemerli)

SAĞLIK

Promosyonlar taşeron işçisinin de hakkıdır! Ücret kesintileri birkaç ay yapılacak denmişti, halen devam ediyor. Sıkışan işçi de gözünü memura çevirdi. Memurlara maaşlarının yatırıldığı banka tarafından “promosyon” adı altında para ödendi. Aynı günlerde, bu banka, taşeron işçilerine de bankamatik kartı dağıttı. Üniversitenin logosunun olduğu bu kartlar, taşeron işçisinin “galiba bizler de kadrolu oluyoruz” diye yanılmasına yol açtı. Buna bir de “banka promosyonu taşeron işçilere de verilecek” balonu eklendi. Yöneticiler bu yanılsamayı bilerek görmezden gelip, işçiler arasında “promosyon alacakmışız - hayır almayacağız” tartışmasına fırsat verdi. Net bir açıklama yayınlamadı. Benzer bir tartışma “banka kartları kadrolulara dağıtılmış, biz de kadrolu mu olacağız kartlar yanlışlıkla dağıtılmış” gibi zaman kaybına yol açan ve sonucu olmayan tartışmalar yaşandı. Dekanlık her konuda yazı yayınlar ama bu konuyu açıklığa kavuşturmayarak, bilerek işçiler arasında çelişkileri artırmayı seçti. İş büyüyünce, idareden bireysel olarak “yok böyle bir şey” açıklaması gelse de belirsizliğin sürmesi istendi. Dahası “sizler hizmet alımı personelisiniz sizlerin bağlı olduğu alt işveren, yani firma kendi adına anlaşma yapar'' dediler. Taşeronun proje müdürü de “böyle bir şeyin kesinlikle olmadığı promosyon parası olarak çıkan bu söylentinin tamamen yalan olduğunu” söylemiş. Başından beri biliyordular, yalan söylentilerle işçiyi meşgul ettiler.

TEKSTİL

HEY Tekstil direnişçileri sınıf dostlarını bekliyor CHP’li Süreyya ve Aynur Bektaş’a ait HEY Tekstil fabrikada çalışan işçiler, 4 aylık ücretlerini, kıdem ve ihbar tazminatlarını almadan işten çıkartılmıştı. HEY Tekstil işçileri bir yılı aşan süre içinde eylemler yaptılar, direndiler ancak alacaklarını daha henüz alamadılar. İşçilerin alacaklarını ödemek için hiçbir somut adım atmayan HEY Tekstilin CHP’li patronları, fabrikayı taşıyıp üretimi çeşitli adlar altında başka işyerlerinde devam ettirdiler. Ardından da HEY Tekstil’e ait fabrika binasını kiraya vererek kazanç elde etme yoluna gittiler. Kira geliri de dâhil olmak üzere para kazanmaya bütün hızlarıyla devam eden Bektaş’lar, işten attıkları işçilere bir kuruş dahi öde-

me yapmamayı yine kendilerine kar saydılar. Hey Tekstil direnişçilerinin giderek artan tepkileri son olarak eski patronlarının fabrika binasından çıkmasını engellemek olmuştu. Ödeme planı için yapılacak olan görüşmeden kaçan patron, avukatını göndererek yine direnişçi işçileri oyalamayı tercih etti. “Direniş bitti” dedikodularını ve morallerini bozma yönündeki psikolojik saldırıları püskürtüp, mücadeleci işçiler direnişe katılan işçilerin sayısını da artırdılar. İşçiler 24 saat fabrika önünde ve direniş çadırında nöbet tutuyorlar. Dayanışma ihtiyacının altını ısrarla çizmeye devam eden HEY Tekstil direnişçileri sınıf dostlarını yanlarında görmek istiyorlar.

İşveren destekli dernek ne adına aidat topluyor?

kitlesel birliği ve mücadeleyi ŞubatAğustos 2012 arasında Direniş Çadırı ve mücadeleye gönül veren ve sadece dernek yöneticileriyle kendisini sınırlamayan geniş katılımlı Direniş Komitesi sayesinde başarabildi. Bugün de ihtiyacımız olan mücadeleyi benimseyen işçilerin en geniş katılımıyla yeniden İşçi Meclisi'ni örgütlemektir. (Bir grup taşeron işçi)

İşverenin desteklediği dernek yönetimi, bölüm bölüm gezerek aidat toplamaya çalışıyor. “Yaptıklarımız yapacaklarımızın teminatıdır” diye bir söz vardır. Bu kişiler bir önceki dernek yönetimindeyken, toplanan aidatların hesabını verememişlerdi. Teşhir olunca susup geri plana çekilmişlerdi. Anlaşılan her yaptıklarının unutulduğunu düşünüp, işçinin parasının peşine yeniden düşmeye karar verdiler. “Aidatların neden toplandığını ve dernek yönetiminin kimler olduğunu” soran işçilere “aidatını ödüyor musun ödemiyorsan seni dernek üyeliğinden çıkartıyoruz” diyerek zorla para alıyorlarmış. Temel Bilimler binasında çalışan temizlik personelinden aidat toplamak için giden “çakma dernek” yöneticileri, işçilerin şikayetleri ve soruları üzerine ne yapacaklarını şaşırdılar. Oradan bir an evvel kaçmak için “paraları verin yoksa ben yapacağımı biliyorum” diyerek de tehdit ettiler. İşçileri taşeron firmaya, ofise şikayet ederek kendilerine yakışanı yaptılar. İşçilerin birliğini ve mücadelesini savunan, işçilere güven veren bir örgütlenmeye ihtiyaç var. Bu örgütlenmeyi Dev Sağlık İş de, derneğimizi işverene teslim eden “çakma” yönetim de başaramadı. Çapa işçileri, tarihlerinden en

PLASTİK

8 saat çalışma ve yeterli ücret istiyoruz! İşe girerken ücret yüksek söyleniyor. Mesai olmadığında ücret kuşa dönüyor. Yasal iş saati günde 8 saat. Ücretimiz, asgari ücretin sadece 20-30 lira üstünde. 12 saat çalışırsak, cumartesi-pazar mesai ile haftada 84 saat çalışırsak, ücretimiz bin 500 oluyor. İşe girerken işçiye söylenen rakam bu! Mesailer bitince elimize geçen ise asgari ücretten biraz fazlası. Sıkışan işçi zorunlu mesaiyi arar hale geliyor. 12 saatlik insanlık dışı çalışma düzenini bile tercih etmek zorunda bırakılıyor. Peki, bedeli nedir? Aldığımız ücret, geri gelmeyecek olan hayatımızın karşılığıdır. Bu sömürü yetmezmiş gibi bir de idare kadronun terbiyesizliklerine katlanmak zorunda kalıyoruz. “Senin yaptığın işi yoldan geçene de yaptırırım”


İşçilerin Sesi

FABRİKALARDAN... İŞYERLERİNDEN... FABRİKALARDAN... İŞYERLERİNDEN... FABRİKALARDAN... İŞYERLERİNDEN... deyip yaptığımız işi küçümseyen şefler var. Zam dönemi nedense bütün işletmeler küçülme havasına girerler. Yeni makineler alan ve karı patlayan şirket, küçülmeye başlar. Küçülmeye gitmenin hiçbir şartı yokken küçülme gerekçesiyle işten çıkartılan işçiler var. İşten çıkartılan işçiler işe iade davası açsalar acaba patronu avukatları mahkemede nasıl savunacaklar? (L. Ogün)

TEKSTİL

Hakkımız olan ücret farklarını bir an önce verin! Ocak ayını zamlı çalıştık, ücretleri zamsız aldık. Ücret farklarının mesailerle beraber verileceği söylendi. Mesailerde fark verilmedi. Neden diye sorulduğunda, ayın 25'inde verileceği açıklandı. Sonra “zam listeleri hazırlanmadı” diyerek işçiyi oyaladılar. Zammın yüzde 8 ile yüzde 10 arasında olacağı söylenmişti. Dikimhane işçileri zaten düşük ücret aldıkları için, bu zamları kabul etmeyeceklerini söylediler.

İşçiler dikimhane şefi ile toplantı yapmak istediler. Şef “konuşacak bir şeyim yok” dedi. İşçiler ısrar edince toplantı yapmak zorunda kaldı. Dikimhane işçileri : “Zaten ücretlerimiz düşük, bu zamları kabul etmiyoruz. Ücretler yükseltilsin, sonra zam yapılsın, bunu da patrona ilet” dediler. Şef “yapabilecek bir şeyim yok” dedi, konuyu kapattı. İşçiler 16.00'daki çay paydosunda yemekhanede toplantı yaptılar, “zamlar istediğimiz gibi olmazsa, bundan sonra mesaiye kalmayacağız” diye karar aldılar. Bu toplantı şefi çok rahatsız etti, işbaşı yaptıktan sonra “işler çıkmıyor” bahane uydurup bağırmaya başladı. Sonra yasakları sıraladı: Dikim bölümünde çay içmek, lavabolarda sigara içmek yasak. Toplantıdan patron da rahatsız oldu. Zamlar belliyken belirsizleşti. Makineciler 840 ile 880 TL arasında ücret alıyorlar, ücretlerinin 1000 TL olmasını ve onun üstüne yüzdelik zam yapılmasını bekliyorlar. Şimdilik herkes beklemede. Patron, işçilerin “mesaiye kalmıyoruz” sözünü havada bırakmak için, ustalar aracılığıyla laf dolaştırmış

“işimiz yok Marta kadar mesaiye kalmayacağız”. İşçiler artık Mart ayında verilecek ücretleri bekliyorlar. (M. Araslı)

HAVACILIK

Hastalıkları tetikleyen stresli ortamdır İşten atılma korkusuyla, rapor almak yerine hasta hasta uçmak durumunda kaldığımız bir gerçektir. Yasal mazeret izinlerimiz ise artık tarihe karıştı. Kalp krizlerini, beyin kanamalarını, kanseri tetikleyen en temel faktör, yaşadığımız bu stresli ortamdır. 305 arkadaşımızdan sonra da sürekli devam eden işten çıkarmalarla oluşan hizmet açığının çok düşük ücretle çalışmak durumunda kalan part time kabin memurlarıyla kapatılması mümkün değildir. Yabancı pilot alımlarıyla yaratılan işsizlik hepimizi köle yapma amacıyla kullanılıyor. Ağır uçuş ve mesai saatlerine bu baskılarla katlanmak durumunda kalıyoruz. Sivil Havacılık Genel Müdürlüğü, ER sonrası 36 saatlik dinlenmeleri 24

PTT çalışanları “güvencesizliğe” karşı grevdeydi PTT AŞ’nin kurularak, çalışanların sözleşmeli işçi statüsüne geçişlerine olanak veren yasa tasarısı, 5 Mart’ta Meclise gönderilmişti. 27 Mart’ta Genel Kurula geldi ve kamu emekçileri bu tarihte “grev” kararı aldılar ve uyguladılar. Bunun üzerine yasa tasarısı alt komisyona yeniden görüşülmek üzere geri çekildi. AKP hükümeti, kamu hizmetlerinin özelleştirilmesi, kadrolu çalışmaya son verilmesi ve taşeronlardan hizmet alınarak, sözleşmeli personel çalıştırılması politikasını PTT çalışanları üzerinde deniyor. Özelleştirme, güvencesizlik ve taşeronlaşmaya karşı giderek artan sınıf tepkilerinin son örneği de PTT emekçilerini grevi oldu. 27 Mart grevine işkolundaki tüm memur sendikaları katıldı. KESK’e bağlı Haber Sen, Kamu Sen’e bağlı Türk Haber Sen ve BASK’a bağlı Bağımsız Haber Sen üyelerinin grevi, Türkiye genelinde başarılı biçimde gerçekleştirildi. Yalnızca Memur Sen’e bağlı Birlik Haber Sen, son dakika greve katılmayacağını açıkladı. Yine de grev amacına ulaştı, hükümetin kısmi geri adım atmasını sağ-

ladı. Ancak, daha önceki deneyimlerimizden de biliyoruz ki, yasa tasarısının alt komisyona geri çekilmiş olması, hükümetin yasayı çıkartmaktan vazgeçtiği anlamına gelmiyor. Hükümetin “halkla ilişkiler” politikası gereği, tepkileri azaltmak, emekçileri bölmek için bu türden “geri çekme” taktikleri yapıyor. Memur Sen’e de yasanın alt komisyona geri çekileceği sözü verilerek, grevden vazgeçmesi sağlanmıştır. Memur Sen’in kamu emekçileri hareketindeki işlevi, işçi hareketi içindeki Hak-İş ile aynıdır. Önce birlikte hareket edecekmiş gibi fotoğraf veriyorlar, son anda hükümetle görüşüp, ”amacımıza ulaştık” açıklamasıyla fiilen grev kırıcılığı yapıyorlar. Ancak bu sefer, Memur Sen üyeleri, sendika merkezinin kararına rağmen birçok yerde greve destek verdi, arkadaşlarını yalnız bırakmadı. Hükümetin hazırladığı yasa tasarısı, daha önceki kamu işletmelerinin özelleştirilmesinde izlenen yolu tekrarlıyor. Önce, PTT Anonim Şirket yapılacak; böylece kamu iş-

letmesi, özel şirket gibi işletilecek. Özelleştirilmesi için gerekli mevzuat değişikliği yapılmış olacak. Ardından kadrolu işçi alınmayacak. Çalışanların “sözleşmeli istihdam” edilmesine geçilecek. Yeni işe alınacaklar ise, “sözleşmeli” olacak. Böylece çalışanların iş güvenceleri ve özlük hakları gasp edilecek. Devlet Memurluğunda kalmakta ısrar edenler, maddi teşvik yoluyla emekliliğe özendirilecek. Örneğin yasa tasarısında “emekli aylığı bağlanmasına hak kazanmış olanlardan bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren üç ay içinde emeklilik başvurusunda bulunanların emekli ikramiyeleri, bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarih itibarıyla…” diye başlayan ve devam eden bölümünde yüzde 25 ile 40 arasında fazla ikramiye ödeneceği bildiriliyor. PTT çalışanlarının “güvencesizliğe” karşı mücadeleleri, işletmede hızla sayısı artan taşeron işçi çalıştırılmasına karşı mücadeleyle birleşmesi halinde, hükümete geri adım attırma niteliği kazanabilir. İşçilerin Sesi - Haber

saate indirerek insan doğasına, sağlığına aykırı uygulamalara zemin hazırlıyor. Bu koşullarda sağlıklı kalmak mümkün olabilir mi? Kabin Amiri Sema kardeşimiz, aynı daha önce kaybettiğimiz Ömür Günay gibi, “iş yoğunluğuna bağlı, aşırı eforun tetiklediği beyin kanaması” sonucu yaşamını yitirmiştir. Bu olayları tetikleyen yoğunluk ve yorgunluk değilse nedir? THY bizlerin canı pahasına mı dünya devleriyle rekabet edecektir?

Örgütlenmesini de kaypaklığın hesabını sormayı da biliriz Kazaların son dönemde apronda sıkça görülmesi tesadüf değildir. İş yükünün en fazla arttığı, taşeronlaştırmanın, kuralsızlığın egemen hale geldiği teknikte güvenceden yoksun çalışma ortamı, her türlü iş cinayetine elverişli zemini hazırlamaktadır. Teknisyen kardeşlerimizin huzursuzluğu hat safhadadır. Bir sonraki gün, kimin işten çıkarılacağı belli olmadığı gibi, yasal sayıyı tutturmada zorlanan THY Teknik A.Ş. Yöneticileri, çok yüksek ücretlerle, yabancı teknisyen istihdam ediyorlar. Lisanslı, ama çok yaşlı olan bu teknisyenlerin yükü de bizlere yükleniyor! Teknik AŞ işçileri, kazanılmış haklarda bedel ödemiş birimlerin başında gelir. Hava-İş yönetiminin 29 Mayıs’ta acemice ve bizleri adeta kandırarak yaptırdığı eylem sonunda, 43 arkadaşımız işten atılırken, yüzlerce teknisyene 3 günlük yevmiye cezası kesildi ve sicillerine işlendi. Sendika yöneticileri, kendilerini yasal sorumluluktan özenle korurken, bizleri işverenin önüne atmaktan çekinmedi. Teknisyenler olarak sendikal örgütlülüğün değerini bildiğimiz gibi zamanı geldiğinde bu kaypaklılıkların hesabını sormasını da iyi bileceğimiz açıktır!

Vardiya saatleri eski biçimine döndürülsün Üçlü vardiya düzeninin (07:00-15.00; 15:00–23.00; 23:00-07:00) keyfi olarak bir saat geriye alınması, biyoritmimizi bozduğu gibi kazalara yol açmaktadır. İlk vardiyada çalışan arkadaşlarımız 05.30′da kart basmak zorundadır. Servise ulaşmak için 03:30′da yola koyulan ve karanlık sokaklarda saldırıya uğrayan arkadaşlarımız var. Bu saatte iş yerinde kantin hizmeti de yok. Düzenleme, araçların diğer memur servisine yetişmeleri için yapılmış. Vardiya düzeni servise değil insana göre yapılsın.

15


DEVRİMİN BİR KARTALI: ROSA Rosa Luxemburg, sadece bir önder değildi. Aynı zamanda Marksizmin sorunlarına ve Marksizmin çarpıtılmasına karşı, onu savunan polemikler yürüttü. Seyfi ADALI

Rosa Luxemburg, Paris Komünü devrinde Polonya’da dünyaya geldi (1871). Daha 18 yaşındayken, politik görüşleri sebebiyle İsviçre’ye kaçtı. Çok genç yaşta, Alman Parlamentosunda Sosyal Demokrat Parti’nin milletvekili oldu. Polonya devrimini Avusturya, Almanya ve Rusya devrimine bağlıyordu. 1900’lü yılların başında tanınmış bir devrimciydi. Birinci Dünya Savaşı öncesinde Alman Sosyal Demokrat Partisi’nin, Alman emperyalizminin yanında yer alması üzerine öne Spartakist Birliği adıyla ayrı bir platform kurdu ve ardından Alman Komünist Partisini. 19161918 yılları arasında tutuklandı. Birkaç ay sonra yeniden tutuklandı ve gördüğü işkence yüzünden öldürülüp, cesedi nehre atıldı. Yakın yoldaşı Liebknecht ise, başından aldığı kurşunla öldürüldü. Rosa Luxemburg siyasal düzeyde yaygın olarak tanınmaz, bilinmez. Stalinizm tarafından “aforoz” edilmiştir. Rosa Luxemburg’u bilenlerin aklına ise, kabaca ifade edersek, onunla Lenin arasındaki üç temel konudaki tartışmalar gelir: Ulusal sorun, parti ve Rus Devrimi. Bu üç konuyla kendimizi sınırlayarak bir karşılaştırma yapacak olursak, öncelikle Rosa Luxemburg ve Lenin’in farklı ülkelerin ve farklı deneyimlerin komünistleri olduğunu hatırlamalıyız. Örneğin ulusal sorun ya da milliyetçi devrimciler denildiğinde Lenin’in aklına “halkların hapishanesi Rusya’nın zincirlerinin kıran kuvvet” gelirken, Rosa’ya çağrıştırdığı şey, Polonya’daki milliyetçi Pilsudki hareketinin küçük burjuva solu oluyor. Profesyonel devrimciler örgütü dediğinde Lenin, Rosa Alman Sosyal Demokrat Partisinin devasa bürokratik yapısının “profesyonel”leri geliyor. Rus Devrimi’ni tartışırken ise, Rosa hapiste ve ulaşabildiği kaynaklardan hareketle eleştirilerini yapıyor. Kısacası Rus ve Alman-Polonya devrimcilerinin özgül sorunlarına dair farklılıklardır bunlar. Lenin, Rosa Luxemburg’un hatalarından söz eder ama onu devrimin bir kartalı olarak da yüceltir. Genellikle hatalarımız karşısında acımasız olan; “son tahlilde karşı devrimci” mertebesinde ifade edilen siyasal kültür, tek biçimli parti anlayışı Leninist partilerden çok, bürokratik Stalinist partilerde vardır. Bu bakımdan Troçki ve Rosa Luxemburg, Stalinizmin yok saydığı; ya da Almanya’da her yıl ölüm yıldönümünde yapılan Rosa-Liebnecht anmalarında olduğu gibi, Onun fikirleriyle hiçbir ilgisi olmayan akımlar, övgüler dizerler. Troçki için böyle bir şey asla yapılmamıştır. Rosa Luxemburg’un şu satırları bizim için önemli: “Sosyalizm mücadelesinde kitleler savaşmalıdır, kapitalizme karşı göğüs göğüse yalnızca kitleler çarpışmalıdır, her fabrikada, her proleter kendi patronuna karşı mücadele vermelidir. Sosyalist bir devrim ancak bundan sonra gerçekleşebilir. Buna rağmen, düşüncesizler, olayların gidişiyle ilgili daha farklı görüntüler çizdiler. Gerekli olan şeyin yalnızca eski fhü-

Türkçe’de yayınlanan Rosa Luxembourg’un yazdığı ve onun hayatına dair kitaplar Siyasi Yazılar (1917-1918), V Yayınları, Türkiye Üzerine Yazılar (“Alman Emperyalizminin Türkiye’ye Girişi” içinde), Belge Yayınları Rosa Luxemburg, Annelies Laschitza, Yordam Yayınları Rosa Luxemburg, Tony Cliff, Anadolu yayınları İktisat Nedir?, Ulusal Ekonomiye Giriş, Sosyal Reform mu Devrim mi?, Sermaye Birikimi, Ulusal Sorun, Spartakistler Ne İstiyor? Belge Yayınları Kitle Grevi, Maya yayınları Siyasi Mektuplar ve Sevgiliye Mektuplar Agora Kitaplığı Tolstoy’un Yolu, YGS Yayınları Rosa Luxemburg, Peter Nettl Everest Yayınları “Bir Mektup Ustası Rosa” Pencere Yayınları

kümeti yıkmaktan, sosyalist bir hükümeti başa geçirmekten, sonra da sosyalizmi yerleştirecek kararnameleri yayınlamaktan ibaret olduğu sanılıyor. Bunun bir hayalden başka bir şey olmadığı bir kez daha ortaya çıktı. Sosyalizm kararnamelerle yaratılamayacak ve yaratılamaz da; ve de sosyalizm, ne kadar sosyalist olursa olsun herhangi bir hükümet tarafından kurulamaz. Sosyalizm, kitleler tarafından, tek tek her proleterin katılmasıyla yaratılabilir. Kapitalizmin zinciri dövüldüğü yerden kırılmalıdır.” (Alman Komünist Partisi’nin Kuruluş Kongresi, 31 Aralık 1918) Hem kapitalizmin yıkılmasına hem de sosyalizmin kurulmasına dair ne kadar berrak ve net ifadeler. Rosa

Luxemburg’u önemli kılan da bu yönüdür. Ekim Devrimi sürecinde bulunduğu ülkenin özgüllüğünden ve devrimci Marksist kavrayışıyla işçi sınıfına seslenmesi, ona doğru bir pusula vermiş olmasıdır. “Önemli olan, Bolşeviklerin politikalarında temel olanla olmayanı, özsel olanla kazara ortaya çıkan sivrilikleri ayırt edebilmektir” diyen Rosa’nın Rus Devrimini kavrayışı da enternasyonalisttir. “Bütün dünyada belirleyici nihai mücadelelerle yüz yüze olduğumuz bu dönemde, sosyalizmin en büyük sorun (…), şu ya da bu ikincil taktik sorunlardan biri değil, fakat proletaryanın eyleme geçme kapasitesiyle, eylem gücüyle, sosyalist iktidarı gerçekleştirme iradesiyle ilgilidir. Bu bakımdan, Lenin ve Trotskiy ve arkadaşları dünya proletaryasına bir örnek oluşturarak ilk olarak öne çıkanlar oldular; onlar şu ana kadar hâlâ Hutten’la (*) birlikte şu şekilde haykırabilecek olan biricik örnek olmaya devam ediyorlar: ‘Ben buna cüret ettim!’ Bolşevik siyasette temel ve kalıcı olan budur. Bu anlamda Bolşevikler siyasal iktidarı feth etmek, sosyalizmin gerçekleştirilmesini pratik bir sorun olarak koymak ve bütün dünyada emekle sermaye arasındaki hesabın görülmesi davasını ilerletmek yoluyla uluslararası proletaryanın başını çekerek ölümsüz bir tarihsel hizmette bulundular. Rusya’da sorun sadece ortaya konabilirdi. Rusya’da çözülemezdi. Ve bu anlamda gelecek her yerde ‘Bolşevizme’ aittir.” Kuşkusuz, “Rosacılık” diye tarif edilen ve Rusya’nın ve Bolşevik Parti’nin sonraki evrelerine bugünden bakarak Rosa’nın değerlendirmelerini genelleştirmek suretiyle ayrı bir siyasal akım haline getiren kimi sol eğilimler vardır. Parti ve önderlik meselesini küçümseyen bir reformist akım. Ancak bu Rosa’ya haksızlık olur. Rosa’nın temel konularda işçi sınıfının devrimci rolü ve sosyalizmin uluslararası inşası konularında Bolşeviklerden ayrılığından söz edemeyiz. Bu nedenle Lenin, Troçki ve Rosa Luxemburg; öğretmenleri Karl Marks ve Friedrich Engels’in ortaya koyduğu tarihsel maddeci teori ve programı savunmuştur. “İşçi sınıfının kurtuluşu kendi eseri olacaktır” fikrini, “enternasyonalizmi” somut koşullara göre uygulamış birer komünisttirler. Rosa sadece bir önder değildi. Aynı zamanda Marksizmin sorunlarına ve Marksizmin çarpıtılmasına karşı, onu savunan polemikler yürüttü. Sermaye Birikimi çalışması önemli bir teorik katkıdır. Alman Sosyal Demokrasinin Marksizmi revizyona tabi tutan lideri Bernstein’a karşı “Sosyal reform mu Devrim mi?” broşürüyle cevap verdi. “Kitle Grevi” broşürü, işçi sınıfının aşağıdan eylemine dikkat çekiyordu. Bütün bunlardan dolayı, devrimci işçiler ve aydınların Lenin ve Troçki gibi Rosa Luxemburg’u okumaları, Almanya-Polonya devrimci hareketinin deneyimini, enternasyonalist temelde doğru kavramaları için çok önemlidir. (*) 15. Yüzyıl Alman şairi, şövalye

İşçi Sınıfının Kurtuluşu Kendi Eseri Olacaktır İşçilerin Sesi - Aylık Süreli Siyasi Yayın - Tarih: Nisan 2013 Sayı: 13 Baskı: Yön Matbaacılık Davutpaşa Cad. Güven Sanayi Sitesi B Blok No: 366 Topkapı - İstanbul Tel: 0212 544 66 34 Sahibi: KCS Yayınevi Kemal C. Sarıoğlu Sorumlu Müdür: Songül Yarar Dede Adres: Söğütlüçeşme Cad. Tulumbacı Asım Sok. Korular İş Hanı No: 48 Kadıköy - İstanbul Web: iscilerinsesi.org e-mail: iscilerinsesi@gmail.com


İşçilerin Sesi Nisan 2013