Issuu on Google+

Sayı: 14 Mayıs 2013

ISSN: 2147-1568

1.5 TL

KORKUYORLAR KORKACAKLAR KORKSUNLAR! 15 - 16 Haziran’dan sonra Galata ve Unkapanı köprülerinin kapakları ilk kez 1 Mayıs’ta açıldı

TAKSİM TERÖRÜNE BOYUN EĞMEYENLER GELECEĞİMİZİ TEMSİL EDİYOR! ................2

NÜKLEER TEHDİT BAHANE, AMAÇ KUZEY KORE’YE

PKK ÇEKİLİYOR, TOP ARTIK HÜKÜMETTE .................................................................3

EMPERYALİST MÜDAHALE ....................................................................................10

1 MAYISTA KADINLARIN SESİ OLMAK! .....................................................................4

DAKKA’DA YÜREKLERE DÜŞEN ALEV

DİSK’TE İÇ ÇEKİŞME VE AYAK OYUNLARI BİTMİYOR..................................................5

DAVUTPAŞA’YI, OS TİM’İ HATIRLATIYOR ................................................................10

NAİL SATLIGAN İLE RÖPORTAJ: KAPİTAL ÜZERİNE....................................................6

KOÇ ÜNİVERSİTESİ DİRENİŞİNDEN DENEYİM VE DERSLER .......................................12

ÇAPA TAŞERON İŞÇİLERİ: TAŞERON SİSTEMİNE SON!...............................................8

DAİYANG DİRENİŞİNDE ANLAŞMA SAĞLANDI .........................................................13

TAŞERON ÇALIŞMA KURAL HALİNE GETİRİLİYOR! .....................................................9

TAKSİM’İN ÇUKURLARI AKP’YE 1 MAYIS’TA MEZAR OLDU ......................................16


İşçilerin Sesi

BİZ KİMİZ? NE İSTİYORUZ? NE İÇİN MÜCADELE EDİYORUZ? Bugün dünyaya egemen olan anlayış sömürücü, ırkçı, gerici, baskıcı ve cinsiyetçi zorbalığa dayanıyor. Kapitalizm insanlık için son çıkış yolu olamaz. İnsanlığın kurtuluşu, sömürü ve baskıdan; ayrımcılıktan uzak yeni bir toplum olmalı, bu da komünizmdir. Rusya'da 1917 Ekim İşçi Devriminden kısa bir süre sonra, Doğu Avrupa, Çin ve Küba'da daha en başından itibaren "işçi sınıfı" ve "komünizm" adına yaşananlar, işçi sınıfının çıkarlarından uzak, bürokratik ve yozlaşmış rejim deneyimleri olmuştur. Bu rejimlerle "işçi demokrasisinin" ve "komünizmin" doğrudan ilgisi yoktur. Komünizm, işçi sınıfı ideolojisidir; onun tarafından ve dünya seviyesinde inşa edilebilir. İşçilerin Sesi Gazetesi, insanlığın kurtuluşu olan komünizmi, kadın ve erkeklerin her türlü sömürü, ezme-ezilme ilişkisinden; ayrımcı uygulamadan, yabancılaşmadan kurtuluşu olarak anlar. Kürt ulusunun kendi kaderlerini tayin hakkını savunur. İşçilerin Sesi Gazetesi, kapitalistlerin kârı uğruna işçilerin sömürülmesine hizmet eden tüm kurumlara burjuva devlete, meclise, mahkemelere, orduya ve polise karşı tutum alır. İşçilerin Sesi Gazetesi, sendikaların devletten ve sermayeden bağımsız, demokratik, şeffaf olmalarını savunur. İşçilere ihanet eden sendika bürokratlarına karşı mücadele eder. Sendikaların yeniden ve tabandan gelişecek işçi hareketi eliyle birer işçilerin öz örgütü haline gelmesi için çalışır. İşçilerin Sesi Gazetesi, işçi sınıfının ekonomik ve demokratik hakları gibi, siyasi hakları ve iktidarı için de mücadeleyi zorunlu sayar. Tüm işçilerin, emekçilerin, yoksulların öz çıkarlarını savunacak Enternasyonalist Komünist bir işçi partisinin inşasını amaçlar. Bu aynı zamanda uluslararası işçi sınıfının partisi olacak olan yeni bir Komünist Enternasyonalin inşası demektir. İşçilerin Sesi Gazetesi,’nin savunduğu görüşler bunlardır. Bu amacı paylaşan tek tek işçi ve aydınlarla; devrimci örgütlerle birlikten yanadır. Bu gazeteyi savunanlar Marks, Engels, Lenin, Rosa ve Troçki’nin geleneğine bağlıdır; Enternasyonalist Komünisttir.

2

TAKSİM TERÖRÜNE BOYUN EĞMEYENLER GELECEĞİMİZİ TEMSİL EDİYOR! İstanbul ya da işçi sınıfının başkenti bir kez daha sermayenin ve AKP hükümetinin saldırısına yanıt verdi. İşçilerin, kadınların, öğrencilerin ve işsizlerin bedenleri, Fetullah Gülen tedrisatından geçen çevik kuvvet birliklerinin karşısına dikildi. Mücadele edenler ABD malı ya da “CONDOR” marka binlerce gaz fişeğine, plastik mermiye ve ses bombasına ya da tonlarca yakıcı kimyasal madde içeren tazyikli, boyalı suya hedef oldu. Genç bir kadın, (babası HEY Tekstil’de bir yıldan fazla süredir direnen bir işçi) lise son öğrencisi Dilan Alp kafasına isabet eden bir gaz fişeği nedeniyle beyin ameliyatına alındı, durumu ciddi. Kolluk kuvvetlerinin acımasız saldırısından AKP hükümeti, İstanbul Valisi ve Emniyeti sorumludur! Neden 1 Mayıs Taksim alanı işçi sınıfına, kadınlara, gençlere yasaklandı? Neden 1 Mayıs Mitingini, Taksim Meydanı’nda yapmakta ısrar ettik? Bu soruların cevabını İstanbul Valisi verdi: “Biz, sendikalara Kazlıçeşme Meydanı’nda miting yapın, dedik onlar Taksim’de yapacağız, dediler. TKP Kadıköy’de Miting yaptı, hiçbir olay olmadı. Sendikalara Taksim Anıtına çelenk koymanıza izin vereceğiz, dedik. Onlar miting yapacağız, dedi. Hak-İş Konfederasyonu Taksim Anıtına çelenk koydu, alana çıktı”. Bu sözlerle Vali, “ya bizim dediğimizi yapacaksınız ya da sizin dediğiniz olmayacak” demiş oldu. Vali aynı zamanda nasıl bir “komünist” ve nasıl bir “sendika” istediğini, hem de adını vererek ifade etti. AKP hükümeti “her şey benim istediğim gibi olursa olur, olmazsa kafanıza suyu da gazı da sıkarım” diye tehdit etti. Taksim’de ısrarcı olmanın anlamı, devletin makul gördüğünü kabul etmemek, iktidarın icazeti altında hareket etmeyi reddetmekti. Sermaye ve hükümetler işçi sınıfının birlik olmasını, taleplerini ifade etmesini istemiyor. İşçi sınıfının siyasi bir kuvvete dönüşmesini önlemek istiyor. 2010, 2011 ve 2012 yılı 1 Mayıs mitinglerinde giderek artan sayıda işçinin ve Kürt yoksulunun bir araya gelmesi; sermayenin dayattığı taşeron sistemini, güvencesiz

çalışmayı, zorunlu mesai politikalarını reddetmesi, sermayeyi rahatsız etmiştir. 2013 yılı 1 Mayıs mitingine bir milyon insanın gelme ihtimali, hükümeti rahatsız etti. Valinin, 30 metrelik çukuru kapatmak yerine 15 milyon İstanbulluyu evlerine kitlemeyi tercih etmesinin nedeni budur. Metrobüs başta olmak üzere ulaşım araçlarını çalıştırmayarak Taksim’e gelişlerin önünü kesmiş olmanın nedeni, işçi sınıfının birleşmesini engellemektir. Bütün baskılara rağmen, İstanbul 1 Mayıs’ı şunu çok açık olarak ortaya koymuştur: Binlerce kadın erkek emekçi ve öğrenci, saatlerce polis barikatlarının üstüne yürüyüp geri çekilirken, tam teçhizatlı polisten korkmadıklarını ifade etmişlerdir. Sendikalar ise, neredeyse yoktu. Son bir yıl içinde olağanüstü genel kurullar ve iç kavgalar yüzünden içe bükülmüş, sınıfın taleplerinden uzaklaşmış, Çaykur örneğinde olduğu gibi işçileri greve dahi çıkartamaz durumdalar. Taksim’in yasaklı olduğu günden beri, yasağın kaldırılması için bedel ödeyenler de bu sendikalar olmamıştı. Vitrininde onlar olsa da sendikasız kadın ve erkek emekçiler, gençler ve devrimci-sosyalist örgütler Taksim’i kazanmıştır. 2010 yılı 1 Mayıs’ında bu nedenle sendika bürokratları kürsüye çıkmak istediklerinde, TEKEL işçileri başta olmak üzere direnişteki işçiler, bürokratları kürsüden kovmuşlardır. Sendikal bürokrasi sırtını devrimcilere yaslayarak işçi sınıfına

karşı işledikleri suçları gizleme çabasına giriyor. Bu yıl bunu da yapamadılar. Tabanından kopmuş bir sendikal hareketle karşı karşıyayız ve mevcut yönetimler sendikaların başından atılmaksızın sendikal hareketin gelişmesi mümkün değil. 1 Mayıs 2013, bu gerçeği ortaya çıkarmıştır. Bu 1 Mayıs, AKP’ye samimice karşı olan ve bu uğurda kavga yürütmek isteyenleri, Çarşı grubundan CHP gençliğine kadar sosyalistlerle birlikte aynı barikatın etrafında birleştirdi. Bazılarıyla da ayrıştırdı. Adında “komünist” ibaresi olan TKP, Kadıköy’ü tercih ederek, miting için seçtiği “AKP’yi Reddediyoruz” sloganını bile çiğnedi. Validen teşekkür aldı. Sonuç olarak, 1 Mayıs AKP hükümetinin ve sermayenin Taksim’i işçi sınıfından arındırma ve sermayeye açma politikasına karşı kadın ve erkek emekçilerin ve gençlerin isyanını ifade etti. Taksim’e girilememiş olması, esas sonuç değildir. Bu 1 Mayıs, AKP’nin antidemokratik yüzünü ortaya çıkarmıştır. Devrimci işçilerle sendika bürokrasisini; solun devletten “teşekkür” alan parçalarıyla devrimci-sosyalistleri ayrıştırmıştır. Direnişin örgütlenmesi halinde AKP hükümetini ve polis terörünü alt etmenin mümkün olduğu görülmüştür. Öyleyse, 2 Mayıs’tan itibaren işçi sınıfını her seviyede örgütleyerek sermayeye ve AKP’ye karşı mücadeleyi yükseltmek hepimizin borcu olsun.


İşçilerin Sesi

PKK ÇEKİLİYOR, TOP ARTIK HÜKÜMETTE Devleti, müebbet hapse mahkûm bir hükümlüyle görüşmeye zorlayan, Kürt halkının mücadele ve direnişidir. O nedenle bugün işçi sınıfının önceliği müzakere değil, mücadeledir. İşçi sınıfının Kürtlerin deneyiminden çıkarması gereken en önemli ders budur. Aykut ÖZER

KCK Yürütme Konseyi Başkanı Murat Karayılan, 25 Nisan günü Kandil’de yaptığı basın toplantısıyla, silahlı güçlerinin, 8 Mayıs’tan itibaren, Türkiye sınırları dışına çekilmeye başlayacağını açıkladı. Sonbahar aylarına kadar tamamlanması planlanan geri çekilmenin ardından, Kürt halkının demokrasi mücadelesini, tamamıyla yasal siyaset alanında sürdürmesi öngörülüyor. Karayılan’ın açıklamalarından, Öcalan ile devlet yetkilileri arasında yapılan müzakerelerde üç aşamalı bir plan üzerinde mutabık kalındığı anlaşılıyor. Birinci aşamayı oluşturan silahlı güçlerin sınır dışına çekilmesinin ardından, ikinci aşamada, hükümetin, demokratikleşme yönünde reformlar yapması ve yeni bir anayasanın yürürlüğe girmesi öngörülüyor. Üçüncü ve son aşamada ise, Öcalan’ın da serbest kalacağı bir genel af ile eş zamanlı olarak, PKK’nin kalıcı olarak silahları bırakması planlanıyor. Bu sürecin planlandığı gibi yürümesinin önünde çok sayıda engel var. Birinci ve en önemlisi, hükümetin yaklaşımı ve zihniyetidir. Birinci aşamanın hayata geçirilmesi ile hükümet esas hedefine ulaşmış olacak. Çatışmalar sona ermiş, akan kan durmuş, onların ifadesiyle, “terör sona ermiş olacak.” Ayrıca PKK’nin silahlı varlığının, kimi dış güçler tarafından, siyasi iktidara yönelik olarak kullanılma ola-

sılığı bertaraf edilmiş, yani “cephe gerisi” sağlama alınmış olacak. Bu gelişmeler hükümetin elini son derece rahatlatacak ve siyasi olarak güçlenmesine yol açacak. Siyasi iktidarın antidemokratik karakteri dikkate alındığında, bundan sonra “ipe un sermesi”, siyasi reformlar konusunda, “kaplumbağa adımları” ile ilerlemesi, “bir adım ileri iki adım geri” şeklinde bir yol izlemesi, güçlü bir ihtimal olarak öne çıkıyor. İşte bu noktada, barış ve çözüm sürecinde ortaya çıkacak tıkanmayı aşacak temel güç, başta Kürt halkı olmak üzere, tüm demokrasi güçlerinin yükselecek örgütlü mücadelesi olacaktır. O nedenle, tüm demokrasi güçleri, bu süreçte yaşanacak siyasi yumuşama ortamını, örgütlenmelerini güçlendirme, kitleselliklerini artırma ve eylemliliklerini yükseltme yönünde değerlendirmelidirler. Bunu başarabildikleri takdirde, hükümetin demokratikleşme doğrultusunda ayak sürümesini engelleyecekleri gibi, süreçten rahatsız olan ırkçı-şoven kesimlerin, bölgesel ya da uluslar arası güçlerin provokasyonlarına izin vermeyeceklerdir. Süreç işçi sınıfına ne getirecek? Bu süreç, işçi sınıfının siyasi şekillenmesini, birbirine zıt yönde etkileme potansiyeli taşımaktadır. Çatışmalarda ölenlerin genç işçi ve emekçiler oldukları, bu durumun işçi sınıfının ırkçı-şoven koşullanmaya maruz kalma-

sına neden olduğu göz önüne alındığında, ölümlerin durmasının, işçi ve emekçilerde bu koşullanmanın kırılmasına yol açabileceği düşünülebilir. Ancak paradoksal bir biçimde, Kürt sorunu çerçevesinde kimi demokratik açılımların yapılmasının beklendiği dönem, aynı zamanda, işçi sınıfının kazanımlarına yönelik saldırıların yoğunlaşacağı bir dönem olacaktır. Yani bir yandan, Kürtlerin demokratik taleplerinin bir bölümü, kısmen de olsa, karşılanırken, aynı dönemde işçi sınıfının kıdem tazminatı hakkı gasp edilmeye çalışılacak, esnek çalışma daha da yaygınlaştırılacak, bütün işçilerin çalışma koşulları, taşeron işçiliği düzeyinde eşitlenmeye çalışılacaktır. Bu iki sürecin paralel yürümesi, ırkçımilliyetçi burjuva muhalefetin de kışkırtmasıyla, işçi sınıfının hâlihazırda var olan şoven koşullanmasını daha da güçlendirebilecek ve onların tepkisini, iktidar ile birlikte Kürtlere de yöneltmesine ve dolayısıyla “barış ve çözüm sürecinin” önüne dikilmelerine yol açabilecektir. Kısacası, şunu görmek gerekir: Kürt sorununda yumuşama ve demokratikleşme, kendiliğinden, işçi sınıfı ve emekçilerin demokratik taleplerinin de karşılanmasını getirmeyecektir. Örneğin bir yanda Kürtlerin anadilde eğitim hakkı tanınır, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi yönünde düzenlemeler yapılırken, diğer yandan işçi sınıfı kölelik düzenine mahkûm

edilmeye çalışılacak, burjuvazinin, kentsel dönüşüm, 2B ve HES projeleri kapsamında yoksulların yaşam alanlarına saldırısı devam edecektir. Müzakere değil mücadele İşçi ve emekçilerin bu süreci doğru kavramaları gerekiyor. Bu da müzakere değil mücadelenin kazandırdığı gerçeğidir. Kürt sorununun barışçı siyasi çözümü yolunda kapı aralanmışsa, bu ne hükümetin aczi ya da gafleti, ne de İmralı’da devlet yetkilileri ile müzakere yürüten Öcalan’ın ferasetinden kaynaklanmaktadır. Devleti, müebbet hapse mahkûm bir hükümlüyle görüşmeye zorlayan, Kürt halkının mücadele ve direnişidir. Öcalan, devlet yetkilileri ile müzakere ederken, arkasında, milyonlarca kişinin sürekli eylemleriyle ortaya oyduğu desteği vardır. Oysa Çalışma Bakanı ile İş Kanununun 2.maddesinin yeni halini ya da kıdem tazminatının geleceğini müzakere eden sendikacılar, zayıf, dağınık ve kendi içinde çatışmalı bir işçi hareketinin aciz temsilcilerinden başka bir şey değildirler. O nedenle, siyasi iktidarla en geri düzeyde uzlaşmaya, daha doğrusu teslim olmaya eğilimlidirler. Onlar, müzakereyi, ancak “yalvarma”, “dilenme” ekseninde yürütebilirler. Bugün işçi sınıfının önceliği müzakere değil, mücadeledir. İşçi sınıfının Kürtlerin deneyiminden çıkarması gereken en önemli ders budur.

KADINLAR BARIŞ SÜRECİNDE TARAFTIR! Barış kadınları doğrudan ilgilendiriyor. Sadece nüfusun yüzde 50’sini oluşturdukları için değil. Kuşkusuz bu durum bile kadınların katılmadığı, eşit olarak temsil edilmediği süreçlerde sağlıklı bir çözümün kolayca mümkün olamayacağı için. Bu gerekçeye ek olarak biliyoruz ki kadınlar savaştan doğrudan ve dolaylı olarak etkilendiler. En başta yakınlarını kaybederek, zorla göçe maruz kalarak, gözaltında taciz ve tecavüze uğrayarak mağdur oldular. Kadın-

ların uğradığı şiddetin giderek artması, cinsiyet eşitsizliğinin derinleşmesi ise durumu daha da ağırlaştıran etkenler. Dolayısıyla kadınların taleplerini göz ardı eden bir barış süreci baştan zedelenmiş olur. Adil bir barış sürecini hak edenlerin başında kadınlar geliyor. Bugüne kadar Türkiye’de kadın hareketleri, feministler savaşın kadınlara etkisi hakkında kafa yordular çalışmalar yaptılar. Dünyada yer alan başka çatışmalı bölgelerde yaşayan kadınların deneyimleri Kürdistan’da ve

Türkiye’de yaşanan olaylarla benzerlikle taşıyor. Savaş kadınları mağdur etmekle kalmıyor onları aynı zamanda aktif de kılıyor. Kadınlar her yerde barış mücadelesinin önemli figürleri olarak yer alıyor. Ancak resmi görüşmeler devreye girince savaş sürecinde aktif olan kadınların barış sürecinde evlerine geri yollanıyor. Müzekare sürecinde kadınların ken-

di talepleriyle yer açılması ya da kadınların alternatif barış önerilerini geliştirmesi son derece hayati. Barış İçin Kadın Girişimi, 4 mayısta “Barış Sürecinde Kadınlar” başlıklı bir konferans düzenleyerek “Barış ve müzakere sürecinde biz kadınlar da varız" sloganıyla önemli bir adım attılar. İşçilerin Sesi - Haber

3


İşçilerin Sesi

1 MAYISTA KADINLARIN SESİ OLMAK! Hem evde hem işte çalışan kadınlar için yıpranma payı hakkı ve çocuk sayısına bakılmaksızın erken emeklilik olmalıdır! Banu PAKER

Kadınlar bu yıl 1 mayısı AKP hükümetinin muhafazakar ve neoliberal politikalarının saldırıları altında karşılıyor. Herşeyden önce kadını, “kadın değil, aile içinde bir birey” olarak gören bir anlayışın bakanlığına verdiği (Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı) isimde bile kadın sözcüğünün geçmemesi tesadüf olmasa gerek! Ne evde çalışan kadınların ne de işyerlerinde çalışan emekçi kadınların hayat koşullarını iyileştirici bir çözüm üreten hükümet aksine kadınlara “acı reçete” ler dayatmayı sürdürüyor. Evden, kısmi süreli, parça başı, çağrıya bağlı çalışma biçimleri gibi son derece güvencesiz, düşük ücretli ve esnek koşullardaki kadın emeği katmerli bir sömürüye uğruyor. Yıllık izin hakkı dahil olmak üzere her türlü sosyal haktan mahrum bir şekilde düşük ücretle yaşamaya çalışmak, çalışma süresine bağlı olarak sigortadan yararlanmanın sınırlanmasını getiriyor. Emeklilik gibi durum ise başlı başına hayal olacak. Bir yandan da hükümetin politikası, evde ya da işte çalışan kadın olsun çocuk doğurmaları yönünde baskı yapmak Başbakan üçle başladı, beşe çıktı! Kadınlar baskılara boyun eğmiyor; canları pahasına da olsa, şiddet gör-

dükleri, doğurma baskısı yaşadıkları, çocuk ve yaşlı bakımından sorumlu oldukları “kutsal aile” masalına karşı direniyorlar. AKP hükümeti bu kez şöyle diyor: “Çok doğurun, erken emekli edeceğim”. İnanmayın! Yürürlükteki yasaya göre kadınlar en fazla iki çocuk için, çocuk başına 2’şer yıllık primlerini cepten ödeyerek emekliliğe saydırabiliyor. Şimdi de üç çocuk için 6 yıl doğum borçlanması yapabilecekleri söyleniyor. Oysa kadınlar kaç çocuk sahibi olurlarla olsun, 65 yaşından önce emekli olamıyor. Asıl önemlisi bu çocuklara kim bakıyor? Kim sorumlu? Çok çocuk demek kadının her bir fazla çocuk için daha ağır emek harcaması demek. Bu durumda nasıl kadınlar hem çocuk bakıp, hem düzenli bir bulacaklar? Kadınlar için çözümmüş gibi sunulan esnek çalışma koşullarında önlerine borç olarak konulan 65 yaşına geldiklerinde 6 yıllık pirim tutarını nasıl ödeyecekler? Hem evde hem işte çalışan kadınlar için yıpranma payı hakkı ve çocuk sayısına bakılmaksızın erken emeklilik olmalıdır! Kadınların yüzde 35’i boğaz tokluğuna çalışıyor Hükümet ve sermaye kol kola girerek “İstihdamda kadın-erkek eşitliği sağlanacak” diyorlar. Bugün yüzde

27’lerde olan kadın istihdamının, yüzde70’lere varan erkek istihdamına yaklaştıkça eşitliğin sağlanacağını ileri sürmek hiç te inandırıcı değil. Çalışan her 100 kadından 35'i ücretsiz, sigortasız aile işçisi olarak boğaz tokluğuna çalışıyor. Patronlar için kadın emeği herşeyden önce ucuz emek anlamını taşıyorlar. Erkekler ev işlerini ve çocuk bakımını üstlenmediği sürece ise bu durum değişmeyecek. Yine hükümet çocuk doğrumayı teşvik için “Çocuk doğurun bakım parası da kreş parası da devletten” diyor.

KÜRTAJ HAKKI FİİLEN ENGELLENİYOR! Başbakan Erdoğan’ın geçen yıl mayıs ayında yaptığı açıklamayla birlikte kürtaj tartışılmaya başlandı. Ardından kamu hastanelerinde kürtaj giderek azaltıldı, yapmayan hastaneler ise artmaya başladı. Sağlık Bakanlığına bağlı kamu hastanelerinde kürtajla ilgili fiili bir engelleme sürüyor. Yasada 10 hafta sınırına rağmen 8 haftaya kadar kürtaj yapan ya da hiçbir tıbbi ve yasal gerekçe sunmadan kürtaj yapmayan hastaneler var. Başbakan’ın müdahalesi öncesinde, kürtaj oranı düşükken, hükümetin oluşturduğu politik baskının bir sonucu olarak hem fiili olarak kürtaj yasağı başladı hem de doğum kontrol yöntemlerine erişime kısıtlamalar geldi. Hükümetin ileri sürdüğü “5 çocuğa erken emeklilik” yalanıyla kadınlardan çok çocuk do-

4

ğurmaları beklenirken, bedenleri ve hayatları üzerine zorbaca baskı yapılıyor. GEBLİZ: Mahremeyetin ihlali! Sağlıkta özelleştirme politikaları en çok da kadınları etkiledi. Kamu hastanelerinde kürtaj yaptıramayan kadınlar, fahiş paralar ödemek ve sağlıksız koşullarda kürtaj yaptırmak zorunda kalıyor. Bir yanda da isteğe bağlı kürtajda evli kadınlarda koca izni şartı aranması, bekar kadınların fişlenme endişesiyle kamu hastanelerine başvurmasını zorlaştırıyor. GEBLİZ uygulaması kalkmalıdır! Kürtaj konusunda İstanbul’daki hastanelerde farklı uygulamalar var. Güçlükle karşılaşan kadınlar bakamayacakları çocukları doğurmaya zor-

lanıyor aksi halde kamusal sağlık hizmetinden dışlanıyor. Kadın doğum bölümü olduğu halde kürtaj yapmayan hastaneler var. Kürtaj Nasıl Haktır? Uluslararası sözleşmeler ve ulusal yasalar; insanın kendi bedeni üzerinde kendi kararlarına saygı gösterilmesi yönünde. “Kürtaj Haktır Karar Kadınların” platformu kadınların bedenleri ve yaşamları üzerinde karar verme hakkını savunuyor ve kürtajı engelleyen politikaların, kadınların yaşamlarına mal olan sonuçlarını izliyor. Bütün kamu hastanelerinde kürtaj yapılmasını savunuyor. 10 haftalık yasal sürenin 12 haftaya çıkarılmasını ve ücretsiz, güvenli bir şekilde hizmet verilmesini talep ediyor.

Oysa biliyoruz ki, devlet üzerine düşeni yapmadığı gibi kreşleri tek tek kendisi kapattı. Kamu kurumlarındaki kreş ve gündüz bakım evlerinin sayısı sadece 130! Türkiye’de 0-4 yaş arası kreş ihtiyacı olan çocuk sayısı ise 6.200.000. AKP hükümeti kreş açma görevini unutarak özel sektörü devreye soktu. 150’den fazla kadın işçi çalıştıran işyerleri için kreş açma zorunluluğunu piyasadan satın alarak yerine getirecek. Çocuk bakım hizmetlerinin maliyetini düşündüğümüzde, verilen doğum ve kreş yardımlarının son derece yetersiz kaldığı ortada. Oysa sadece dışarıda çalışan kadınlar için değil, evde çalışan kadınlar için de ücretsiz, 24 saat açık, mahalle kreşleri kurulmalı! Çocukların anneleri kadar babalarının da olduğunu biliyoruz. Doğumu takiben, ücretli ve devredilemez “babalık izni” nin ise mutlaka yasa haline gelmesi gerekiyor! Hükümet kadınların doğum sonrası işine dönebileceklerini söylüyor! Öyle mi? Hamilelik döneminde işten atılma zaten yasal değil ama biliyoruz ki bir çok kadın gebelik döneminde işten çıkarılıyor. Doğum izni sonrasında işine dönebilenler ise geri görevlere çekiliyor, “mobbing”e maruz kalıyor, istifaya zorlanıyor.


İşçilerin Sesi

DİSK’TE İÇ ÇEKİŞME VE AYAK OYUNLARI BİTMİYOR Esas olan, DİSK’i, kurulduğu yıllardaki gibi, işçilerin mücadelesi üzerinde yükselen ve sınıfın büyük çoğunluğu için çekim merkezi olan bir duruma getirmektir ki, bunun yolu, sınıf mücadelesinin ihtiyaçlarına doğru biçimde cevap verilmesinden geçmektedir. Necdet SEÇER

Geçtiğimiz ay yapılan DİSK Olağanüstü Genel Kurulu, yine ayak oyunları ve iç çekişmelere sahne oldu. Konfederasyonun yeni yönetimi, iç hesaplaşmaların sonucunda belirlendi; o nedenle konfederasyon, Genel Kuruldan zayıflayarak çıktı. Genel-İş sendikası ve konfederasyon içindeki çekişmeler sonucunda, önce DİSK Genel Sekreteri ve Birleşik Metal İşçileri Sendikası Genel Başkanı Adnan Serdaroğlu, daha sonra da DİSK ve Genel-İş Sendikası Genel Başkanı Erol Ekici, konfederasyondaki görevlerinden istifa etmişlerdi. Olağanüstü Genel Kurula gidilmesinin nedeni buydu. Genel Kurul öncesinde, DİSK’in önde gelen sendikaları arasında yapılan müzakereler sonucunda, bir mutabakat sağlandığı ve yeni yönetim kurulu listesinin bu mutabakat çerçevesinde hazırlandığı duyuruldu. Ancak, Genel Kurulda seçimlere geçildiğinde, daha önce varılan mutabakatın işlemediği görüldü. Bunun nedeni, Genel Kurul delegelerinin bağımsız tavır alışlarından çok, Genelİş delegasyonunun, sürmekte olan sendika içi çekişmeler ekseninde ikiye bölünmesi ve Lastik-İş Sendikasının daha önce varılan mutabakatı çiğnemesiydi. Gerek Genel Başkan

adayı Kani Beko, gerekse Genel Sekreter adayı Adnan Serdaroğlu ilk turda seçilmek için gereken oyu alamadılar. Seçimlerin ikinci turunda ise, Kani Beko Genel Başkanlığa seçilirken, genel kurulda iki delegeye sahip olan Devrimci Sağlık İşçileri Sendikasının Genel Başkanı Arzu Çerkezoğlu, sürpriz bir şekilde, Serdaroğlu’ndan daha fazla oy alarak Genel Sekreter oldu. Konfederasyonun en fazla üyeye sahip olan ikinci sendikası, Birleşik Metal’in (BMİS), yönetimde temsil edilmemesi, konfederasyon açısından bir zaaftı. Bunun da ötesinde, gerek MESS ile toplu sözleşme görüşmeleri sürerken gerekse sarı sendika Türk Metal’e karşı, başta Bosch olmak üzere, çeşitli işyerlerinde kıyasıya mücadele verirken, DİSK içinde tecrit edildiği görüntüsü doğması ve DİSK’in moral desteğini arkasında hissedememesi, metal işçilerinin mücadelesi açısından olumsuz bir gelişmeydi. Buna karşılık, sağlık işkolunda, özellikle taşerona bağlı çalışan işçileri örgütlemek için militanca bir mücadele yürüten Dev Sağlık-İş Sendikasının Genel Başkanının DİSK Genel Sekreteri seçilmesi ve Arzu Çerkezoğlu’nun DİSK’in 46 yıllık tarihinde, seçilmiş ilk kadın genel sekreter olmasının önemi öne çıkarılabilir. Ancak bu noktada iki gerçeğin altını çizmek gerekir. Birincisi, Çerkezoğ-

lu’nun seçilmesi, Genel Kurul delegelerinin militan sendikacılığa olan desteklerinin değil, tamamen konfederasyon içi hesaplaşmaların ürünü ve sonucudur. Dolayısıyla DİSK açısından nitel bir sıçramayı ifade etmemektedir. İkincisi, DİSK yöneticiliği, sadece sembolik açıdan önem taşıyan, protokol görevi konumundadır. Dikkat edilirse, DİSK’e bağlı çok üyeli sendikaların hiçbiri, konfederasyon yönetiminde başkan düzeyinde temsil edilmemektedir. Bunlar açısından DİSK’ten bir kaçış söz konusudur; çünkü artık DİSK, kurulduğu ilk yıllardaki gibi, işçi sınıfı için bir çekim merkezi olmaktan çıkmıştır. O nedenle sendika yöneticileri, kendilerinin ve sendikalarının çıkarını

esas almakta ve DİSK ile ilişkilerini bu temelde kurmaktadırlar. Buna bağlı olarak, devrimci, sosyalist ya da militan bir sendikacının DİSK yöneticisi olmasının, fazlaca bir pratik önemi ya da değeri yoktur. Çünkü onların, sendikaların ya da konfederasyonun yapısını değiştirme gücü yoktur. O nedenle, kişilerden hareketle, DİSK ya da DİSK yönetimi hakkında bir değerlendirme yapmak yanıltıcı olacaktır. Esas olan, DİSK’i, kurulduğu yıllardaki gibi, işçilerin mücadelesi üzerinde yükselen ve sınıfın büyük çoğunluğu için çekim merkezi olan bir duruma getirmektir ki, bunun yolu, sınıf mücadelesinin ihtiyaçlarına, bir bütün olarak ve doğru biçimde cevap verilmesinden geçmektedir.

YAŞAM ALANLARIMIZDA YENİ RANT MODELLERİ Aysun KOCA

Kent mekanında emlak üzerinden, emeksiz ve bedelsiz biçimde kazanılmak istenen rant kapısına yeni bir model daha eklendi. 2B arazilerinin kullanıcısı, müteahhit ve devlet arasında devam eden pazarlıklar, hükümete kentsel dönüşüm projeleri için gerekli kaynağı yaratamadı. Hükümetin belirlediği rayiç bedel, 2B arazileri kullanıcısının ekonomik gücünün üstünde olunca, rant peşine düşen üçüncü şahıslar devreye girerek pek çok ‘hak sahibi’nin elinden arsasını değerinin çok altına satın

alıp, devletle pazarlığa girişmeye başladı. Orman vasfını yitirmiş araziler olan 2B’lerin satışından istedikleri geliri elde edemeyeceğini anlayan hükümet, ‘arsa temin’ modeli ile kent toprağını pazarlamanın yeni bir yolunu buldu. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı kentsel dönüşüm için yaşadıkları finansman sorununu böylece çözeceğini sanıyor. ‘Arsa temin’ modelinde 100 dönümlük bir arazi için anlaşma sağlayan bir belediye, bakanlıktan finansman desteği alabilecek. Bunun anlamı, bakanlık belediyelere 100 dönümlük bir araziyi halkın elinden al,

alanın bir bölümünde hak sahibi yaptığın kısıtlı insanın konut ihtiyacını karşıla, geri kalan bölümde sana gelir getirecek neyi istersen inşa et diyor! Böylece şehrin her yanında devam eden betonlaştırma projelerine yeni bir meşruluk kazandırılmış olacak. Bu modelin ilk anlaşmasının, Esenler Belediyesi ile yapıldığı açıklandı. Ekim ayında başbakanın katılımıyla gerçekleştirilen ilk kentsel dönüşüm yıkım şöleni de Esenler’de yapılmıştı. Kentin dört bir yanında devam eden hak gaspı, sürgün ve betonlaştırma projeleri afet

riski adı altında sermayenin çıkarları için yapılıyor. Bu projelere direnmek, karşı çıkmak da suç sayılıyor. AKP iktidarı ve onun sermaye dostları mahallelerimizin, okullarımızın, hastanelerimizin, derelerimizin, toprağımızın, ormanlarımızın, meydanlarımızın, açık alanlarımızın, mücadelenin ve dayanışmanın belleği Taksim Meydanı’nın birer piyasa malı değil, yaşam alanlarımız olduğunu artık kabul etmelidir. Bu mekânlar ve doğal alanlar işçilerin, emekçilerin, kentsel dönüşüm adıyla evleri parsellenip sürülen yoksul mahallelinindir.

5


İşçilerin Sesi

NAİL SATLIGAN İLE RÖPORTAJ

KAPİTAL ÜZERİNE Türkiye sosyalist hareketinin ve uluslararası devrimci Marksist hareketin üretken isimlerinden Nail Satlıgan, son olarak Kapital’i yeniden Türkçe’ye kazandırmıştı. Satlıgan ile Kapital üzerine 2011’de yapılan söyleşiyi yeniden yayınlıyoruz.

NAİL SATLIGAN’I KAYBETTİK Devrimci Marksist - Enternasyonalist aydınlarımızdan Nail Satlıgan’ı yakalandığı kanser illeti sonucu kaybettik. Satlıgan İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nde öğretim üyesi olarak görev yaptı ve 2006 yılında emekli oldu. Dev-Genç’li olarak başladığı devrimci mücadelede çeşitli konaklardan ve süreçlerden geçen Satlıgan siyasi hattını Troçkist hareket içinde konumlandırdı. Katkı niteliğindeki metin ve makaleleri bizzat mutfağında yer aldığı On Birinci Tez ve Sınıf Bilinci dergilerinde yayımlandı. Devrimci Marksizm dergisi danışma kurulunda da yer alan Nail Satlıgan, Özgür Gündem gazetesinde ve devamı niteliğindeki gazetelerde makaleler yazdı. Özgürlük ve Dayanışma Partisi içinde bir dönem yer aldı ve ÖDP’nin “birlik partisi” vasfının sona ermesiyle başlayan kopuşmalar sürecinde partiden ayrıldı. Sosyalist Emek İnisiyatifi’nin sözcülüğünü de yapan Nail Satlıgan, kanser illetinin pençesinde direnirken de üretkenliğini yitirmedi ve çeviriler yaparak katkı sunmaya devam etti. Ateist bir devrimci olarak ölümünden sonra dini tören istemeyen Satlıgan’ın insanlığın geleceği için bağışladığı cansız bedeni, İstanbul Tıp Fakültesi Çapa Hastanesine verildi. Nail Satlıgan için 5 Mayıs 2013 Pazar günü Saat: 18’de İstanbul - Karaköy Mimarlar Odası toplantı salonunda bir anma toplantısı yapılacaktır. Türkiye sosyalist hareketinin ve uluslararası devrimci Marksist hareketin başı sağolsun! Devrimciler ölür devrimler sürer: Zafere Kadar Sürekli Devrim! İşçilerin Sesi - Haber

6

Kapital’i, kapitalist toplumun salt ekonomik işleyiş yasalarını inceleyen bir yapıt gibi gören indirgemeci bir algı da var. Peki, Kapital’in konusu nedir? Ekonomi mi, politika mı, toplum bilim mi? Kapital bunları ayrı ayrı mı ele alır, toplamını mı ele alır? Özellikle de reel sosyalizmin çöküşünden sonra, Marksist klasiklere mesafeli duran genç kuşağın “okunmaz kitap” dediği bu kitabı tarif edersek, gerçek içeriği nedir? Das Kapital bir muhteşem sentezi temsil eder. Bu, çeşitli anlamlarda böyledir. Kapital’in yazıldığı tarihte mevcut olmayan ama bugün akademik iktisat içinde mevcut olan bir ayrımı düşünelim; mikro iktisat, makro iktisat. Das Kapital, akademik iktisadın cebelleştiği ve bir türlü bağdaşık bir bütün haline getirmediği bu mikro-makro ayrımının aşılmasını temsil eder. Kapital nasıl başlar? “Kapitalist üretim tarzının hakim olduğu toplumlar muazzam bir meta yığınıdır. Bu yığının öğesel biçimi, bireysel metadır.” Bugünün terminolojisiyle bir mikro başlangıç noktası. Ama bu mikro başlangıç noktasının kendi içinde taşıdığı çelişkiyi sergileyerek ve geliştirerek bütün bir sistemin tarihi gelişme yasalarını türetiyor. Yani son derece makro bir teoriyle ve son derece makro bir sonuçla yapıtını sonuçlandırıyor. İkinci olarak, Kapital’in salt iktisat yapıtı ya da salt ekonomi politik yapıtı olmadığını demin konuştuk. Zaten altbaşlığı “ekonomi politiğin eleştirisi.” Bizim bugün iktisat dediğimiz şeye o zaman ekonomi politik deniyormuş. Yani ekonomi politiğin eleştirisi aynı zamanda iktisadın eleştirisi anlamına geliyor. Bu iktisada ve ekonomi politiğe yönelttiği eleştirinin iki önemli boyutu var. Birincisi, burjuva iktisadında kapitalizm ya ezeli ve ebedidir. Yahut da ezeli değilse bile ebedidir. Yani, Francis Fukuyama’nın “tarihin sonu” görüşü. Yani, “bir zamanlar insanlar kapitalizme uygun olmayan ve dolayısıyla insan

doğasına uygun olmayan sistemler içinde yaşamışlardır. Ama nihayet insan doğasına, insan fıtratına en uygun sistem olan kapitalizmi ortaya koymuşlardır. Bu ezeli olmasa bile ebedi toplum düzenidir.” Bu tarih dışı yaklaşıma yöneltilen bir eleştiri söz konusu. Kapitalizm tarihi biz düzendir. Tarihin belirli bir bölümüyle sınırlı olmak anlamında “tarihi”. Eskiden kapitalizm diye bir şey yoktu. İleride de kapitalizm ortadan kalkabilir. Bu, birinci eleştiri. İkincisi, toplumsal ilişki ve çelişkiler; iktisat, siyaset, antropoloji vs gibi birbirinden neredeyse su geçirmez duvarlarla ayrılmış kompartımanlara, metodolojik olarak bölünmesi mümkün olmayan bir bütün oluşturur. Burada Ernest Mandel’i bir kez daha zikredeyim. O Kapital’in nasıl bir yapıt olduğu, yani hangi alana ait olduğu sorusuna isabetli bir cevap veriyor. Diyor ki; “Kapital ve Marksizm bir makro sosyal bilim yapıtıdır.” Yani ne iktisattır tek başına ne tarihtir. Toplumun bütününü, bütün düzeylerini ele almaya çalışan bir bilimsel yaklaşımdır. Kapital yayımlandıktan sonra kapitalizmin geçirdiği aşamalar ve sosyalist deneylerin ardından sosyalist hareketin teorisyenlerinin önünde yeni sorun alanları çıktı. Bu kuramda da birtakım gelişme-

ler ortaya çıktı. 21. yüzyıl sosyalistlerin önünde duran, yanıtlanması gereken yeni sorular nelerdir? Şu an için Kapital’de değinilmemiş ancak yanıt aranması gereken sorulardan en önemlilerini saysak, sizce nedir? Kapital’de hiç değinilmemiş olmayan ama yeterince değinilmeyen, bir teorik tutarlılığa kavuşturulmamış konular var. Demin söylediklerimden çıkan sonuç şudur; Kapital’in sadece birinci cildini tamamlanmış gözüyle bakabilirsiniz. İkinci ve üçüncü ciltler müsvedde halindeydi. Engels onları kendince derledi, bazı ekler ve çıkarmalar yapıp yayınladı. Kapitalizmin 21. yüzyılın başında ve daha uzun süre, işleyişinde finans kesiminin öne çıkması gibi bir durumu gözlüyoruz. Bu elbette Kapital’in özellikle üçüncü cildinin ikinci yarısında mevcut olan birtakım ipuçlarından da yararlanarak Marksist teorinin geliştirmesi ve kavramlaştırılması gereken çok önemli bir alan. Çok büyük ölçüde finansallaşmış bir kapitalizm içinde yaşıyoruz. Emperyalizmin bir finans kapital egemenliği olduğunu söyleyen Lenin’in yapıtıyla da burada bir ilişki kurabiliriz. Finans kesiminin çok önemli, belirleyici neredeyse özerk bir varlık kazandığı ve kapitalizmin seyri üzerindeki belirleyiciliğinin öneminin gittikçe arttığı bir dönemde yaşıyoruz. Yani şimdiden söylenebilecek olan şudur: “Kapitalizm 2008 bunalımından çıkmış mıdır, çıkmamış mıdır, çıktıysa ne kadar çıkmıştır…” Bu konuda tartışmalar olmakla birlikte, çıkmış olsa bile yeni yeni bunalımlara girmesi kaçınılmazdır. İkincisi bu yeniden içine gireceği bunalımlar da, finans kesiminde başlayacak, finans kesimi en azından bu durumun tetikleyicisi olacak ve nedensel harekete geçiricisi olacak. Yani o bakımdan, Kapital’in teorik geleneğini sürdürenler açısından finans devasa ve büyük ölçüde bakir bir alan olarak karşımızda duruyor.


İşçilerin Sesi

Kapital özellikle genç okur için korkutucu eser gibi”, ”Bu alınır, kütüphaneye konur ve okunmaz. Okumak ve anlamak çok zordur” gibi bir algı da var. Hele de yardımcı bir çalışma eşliğinde başlamayan için bu algı gittikçe pekişen bir şey oluyor. Genç kuşağın Marksist eserlerden uzak duruşunu ve Kapital”e ilişkin zor eser algısını nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu algıyı kıracak çabalar nelerdir, ne tavsiye edersiniz? Özellikle Marksist arkadaşlar arasında, “Kapital zor bir yapıt değildir ve kolay bir yapıttır” diyenler epey fazla ama öyle düşünmeyenler de var. Ben öyle düşünmeyenlerdenim. Kapital toplumsal düşünce alanında muazzam bir devrim ama didaktik açıdan çok başarılı olduğunu söyleyemem. Ben Kapitali her alıp okuyuşumda, muhakemenin didaktik açıdan çok daha iyi bir şekilde sergilenebileceğini düşünmüşümdür. İşin ilginç tarafı Marks da böyle düşünür. Bilime uzanan düz bir yol yoktur, düz bir kraliyet bulvarı yoktur. Kapital”i okumaya hazırlanacaklar için bilimin sarp doruklarına tırmanma”¦ Bunlar Kapital”i okumaya hazırlananlar için çok teşvik edici ifadeler değil. Bu arada şunu da söylemek gerekir. Kapital”in birinci cildi için Engels tarafından yayına hazırlanan dördüncü basımı kullanıyoruz. Ama Kapital”in Marks tarafından hazırlanan birinci basımında Marks özellikle değer bölümünü okumakta zorlanabilecek okurlar için, -Bu zorlama nereden kaynaklanıyor? Özellikle Hegel”ci bir terminoloji ve Hegel”ci düşünme kalıpları kullanmasıyla ilgilidir- “Kapital”in birinci bölümünü kolaylaştırmak üzere, bir başöğretmen edasıyla yazılmış bir ek koyuyorum” der, daha sonra eki çıkarır ve eki birinci bölümün tamamına yedirdiğini söyler. Yani Marks”ın kendisi Kapitalin anlaşılmasındaki zorlukları gidermek üzere birinci bölümün sonuna ek koymuştur. Şimdi o bakımdan ben şöyle düşünüyorum. Kapital”i birtakım yorumlayıcı ve yardımcı yapıtların refakatinde okumakta zarar yok, yarar vardır. Türkiyeli potansiyel okurlar açısından sevindiricidir, son yıllarda bu yapıtların sayısı arttı. Söz gelimi, hepsi de “Marks”ın Kapital”i” başlığını taşıyan, Ernest Mandel”in Marks”ın Kapital”i, Ben Fine”la Alfredo Saad-Filho”nun Marks”ın Kapital”i, nihayet Otto Rühle”nin Marks”ın Kapital”i, birtakım başka yapıtlarla birlikte Kapital”i okumak isteyenlerin yararlanabilecekleri kaynaklardır. Çünkü unutmayalım ki, buna karşı öne sürülebilecek sakınca şu olabilir: “Belli bir yorum sizin Kapital algınızı çarpıtır.” Ama her okuma ne kadar çıplak olursa olsun herhangi bir yardımcı bir kaynaktan yararlanmasanız bile her türlü okuma bir yorumdur. Sizin tek başınıza yaptığınız bir okuma da ayı anda bir yorumlamadır. Çıplak okuma diye bir şey yoktur. O açıdan, aynı zamanda bir yorumlama olan kendi okumanızı başka birtakım yorumlamalarla karşılaştırmanın bir sakıncası yoktur. Özelikle Kapital gibi bence ve Marks”a göre de çetrefil olan bir metinle karşı karşıyaysak.

Çay-Kur’da ne oldu THY’de ne olmuştu? Bahadır ALTAN falan bir araya getirip, platform kurmak gibi örgütleGrevlerin nesli mi tükeniyor? meler, hazırlıklar yapmasını beklemek mümkün de“1987, 1988 ve 1989’da yıllık ortalama 30 bin işğil.) Bunun üzerine BTS, bir grev daha yaparak, işe çinin katıldığı grevlere 1990 ve 1991 yıllarında ortaiadeler sağlanıncaya kadar mücadeleyi bırakmayalama 160 binin üzerinde işçi katıldı. 1995 yılında ise caklarını açıkladı. greve katılan işçi sayısı 200 bine yaklaştı. Bu TürkiBu grevde de 16 arkadaşları daha görevden alınye çalışma ilişkileri tarihindeki en yüksek grevci işçi sadı. Bu kez "Hepimizi görevden alın!" sloganıyla Anyısıdır. 2000’li yıllarda ise greve katılan işçi sayısı yılkara'ya bir yürüyüş gerçekleştirdiler. TCDD önünde lık ortalama binlerle ifade edilmektedir. 2001 yılında geniş katılımlı bir basın açıklaması yaptılar. Basın açıkyaklaşık 10 bin işçi greve katılırken bu sayı zamanla lamasının ardından binaya girerek Genel Müdür magiderek azalmış, 2010 ve 2011 yıllarında binin altına kamını işgal ettiler. Tek bir talepleri vardı; 32 arkadüşmüştür. 2011 yılında greve katılan işçi sayısı sadaşlarının işe iadesi... dece 557’dir. Grev eğilimindeki düşüş tablodan açıkça görülmektedir. 2000’li yıllarda grev eğilimi düz Üyeleri sürece katan bir çizgi: bir çizgi haline gelmiştir.” (BirGün gazetesi “Grev fobisi veya Thatcher’in ruhu” Aziz Çelik ) BTS yöneticileri Hava-İş'in 29 Mayıs'ta yaptığı gibi Bu değerlendirmeye neden olan olay aslında gesorumluluğu işçilerin üzerine atmak yerine kendileri çen ay Tek Gıda İş sendikasının Çaykur’da çıktığı, ama üstlendiler. Üyelerine, "sendikamın aldığı karara uyüyesi işçiler katılmadığı için birkaç saat süren grevdum" şeklinde savunma yapmalarını söyleyerek, ardi. Tek Gıda İş yöneticileri doğal olakadaşlarına kalkan oldular. Çünkü yarak iktidarı suçlarken işçilere de sitem pılan grevler Türkiye Cumhuriyeti yaetmeyi ihmal etmediler. Kimi sendika salarında yeri olmasa da hükümetin Grevin değil uzmanları sendikanın “greve hazırlıkimza attığı uluslararası anlaşmalarla ama sendikal sızlığını” eleştirir gibi yaparken gerçeği kazanılmış haklardandı ve meşrubürokrasinin dile getirmekten uzak yorumlarla yedu. Bu nedenle eyleme katılan işçisonu gelmiştir. lerin verdiği ifadeler çok net. Özetle tindiler. Biz en sonda söyleyeceğimizi, şimdi söyleyerek meramımızı anlat- Bu yalın gerçeği şöyle diyor: maya çalışalım: İşçiler grevlerden "...eylemim sendikal bir etkinlik ve işçilerden vazgeçmiş değil ama nesli tükenen uluslararası sözleşmeler ve Anayasaklamanın birileri var! faydası yoktur. sadan kaynaklanan meşru bir hakkın Çay Kur grevi sendikanın beklekullanılmasıdır...” Anayasanın mediği bir zamanda hazırlıksız yaka90/5.maddesindeki “... yürürlüğe kolandığı bir eylem midir? İktidarın yandaş sendikayı yetnulmuş milletlerarası antlaşmalar kanun hükmündekilendirme çabası nedeniyle toplu sözleşme görüşdir." şeklindeki ifade, sendikalarının aldığı karar gemeleri 4 yıldır yapılamıyor. Peki, bu süre içinde “proreği grev yapan memur ve işçilere koruma sağlayan fesyonel ve tecrübeli” sendikacıların işçileri sürece hatemeli oluşturuyor. BTS bu süreçte en büyük desteği, zırlama, örgütleme sorumluluğunu ortadan kalkar mı? dışarıdan taşımalarla değil, demir yolu çalışanlarını süYa da, işçiler neden bu yapılardan umudu kesmişrece katarak sağladı. lerdir? Sendikal konulara kafa yoran, kalem oynatan Ama işten atılan Hava-İş üyesi 305 işçinin mahaydınların bu soruları sormaları gerekmez mi? kemelerdeki dosyalarında ne yazık ki bu argümanlara İşçiler bu yapıların tepesinde oturan bürokratik anrastlanmıyor. Çünkü grev yasağına karşı 29 Mayıs layışla bağlarını koparalı çok olmuştur. Ya da tersin2012’de yapılan eylemde Hava-İş yönetiminin aldığı den söylersek sendikacılığı meslek edinen bu arkabir karar yok! İşçiler bilgilendirilip hazırlık yapılmaması daşlar, işçilerle çoktan arayı açıp patronlara dönüşbir yana, eylemin yapıldığı sabaha karşı işçilerin cep müşlerdir. Tek Gıda İş, Hava-İş gibi hem de kenditelefonlarına sendikadan gönderilen mesajda, üyeler lerini “mücadeleci” göstermek için AKP karşıtlığı grev yasağına tepki göstermeye davet dahi edilmeüzerinden politika yapan sendikalardan bunu ispatden "...üyelerimiz kendilerini uçuşu hazır hissetmelayan yüzlerce örnek saymak mümkün. Ancak olumyeceklerini açıklamışlardır!" deniyordu. Böylece işçisuz örneklerden artık bıkkınlık geldiği için biz olumler sendika koruması olmadan işverenin önüne atıllu bir örnek vermeyi yeğleyeceğiz. mış oluyordu. Bu nedenle THY işçileri sendikaya çok tepkili ve sürdürülen direnişe içeriden destek yok... Şimdi grevin lafazanlığı yapılsa da Hava-İş’in Tek Gıda Grev yoksa TİS de yok! İş kadar bile olamayacağı görülüyor. Kamu çalışanlarının işvereni devletle memurlar araBu süreci başka bir yazıya bırakarak başta söysındaki, “toplu görüşmelerden”, “toplu sözleşmeye” lediğimizi tekrarlayalım Grevin değil ama sendikal bügeçildiği sıralarda, iktidarın memurlara grev hakkını çok rokrasinin sonu gelmiştir. Bu yalın gerçeği bilip de işgören yasasına karşı BTS, 25 Kasım 2009'da, Türk çilerden saklamanın sınıfa bir faydası yoktur. Halka ve Ulaşım-Sen ile birlikte "Grev yoksa TİS de yok" diyerek işçilere gerçeği bütün çıplaklığıyla anlatmak aydınlabir günlük grev yapmışlardı. Bu grev sonucunda BTS rın sorumluluğudur. Halka yalan söylemek suçtur, ama üyesi 16 memur işten çıkarıldı. (Aynı THY'den atılan eksik söylemek de… 305 işçi gibi, ama Hava-İş'ten, buradaki gibi dernekleri

Mayıs 2011’de sendika.org adına yapılan röportajdan kısaltılmıştır.

7


İşçilerin Sesi

ÇAPA TAŞERON İŞÇİLERİ:

TAŞERON SİSTEMİNE SON! İstanbul Üniversitesi Çapa hastanesinde 21.02.2012 tarihinde başlattığımız bilgilendirme ve uyarı amaçlı çalışmalarımızda “Uyanmak İçin Uyarmalı Uyarmak İçin Uyanmalıyız” diyerek çadırımızı kurmuştuk. Uyarı çadırımız işten atılan taşeron işçisi arkadaşlarımızın ardından direniş çadırına dönüştü. Hastane yönetimi ve Rektörlüğün dikkatini çekmemizin nedeni tüm Türkiye’ye sesimizi duyurabilmiş olmamızdı. Hak arama mücadelemize, “Dilenen Değil Direnen İşçiler Kazanacak!” diyerek başlamıştık. Bu ses Taşeron İşçilerinin Sesi olarak kalıcı bir etki oluşturdu. İstanbul Üniversitesi Rektörlüğünün ve Çapa Başhekimliğinin tahammülsüzlüğünün anti demokratik saldırıları direniş çadırımızın polis-zabıta-özel güvenlikçiler eliyle ve zorla ortadan kaldırılmasıyla sonuçlandı. 1 Ağustos 2012’den çadırımıza yönelik saldırıların bizleri yıldıramayacağını açıkladık: “Bizim için bundan böyle İstanbul Üniversitesinin bütün yerleşkesi ve içinde bulunan birimler birer direniş çadırıdır!” diyerek mücadeleyi başlattık. “Taşeron İşçilerinin Sesi” bültenleriyle taşeron işçisi arkadaşlarımı-

zın bir araya gelmesinin ve örgütlü olmasının önemine dikkatlerini çekmeye çalıştık. Kazanılmış yasal hakların AKP Hükümetince bizlere sanki bir lütufmuş gibi yeniden sunulmaya kalkılmasını teşhir ettik. 29 Mart’ta Nöroloji bölümünden başlattığımız toplantıları 11 Nisan’da Pembe Salonda yaptığımız genel toplantı ile daha da genişlettik. En az 100 taşeron işçisi arkadaşımızla yüz yüze sürece dair değerlendirmelerde bulunduk ve 50 kişilik Pembe Salon toplantımızda Taşeron İşçilerinin Sesi olarak şiarımızı açıkladık ve yazdık: “Taşeron Sistemi Düzeltilemez Ortadan Kaldırılmalıdır!” Taşeron işçilerinden S. C. arkadaşımızın açış konuşmasında; “AKP Hükümetince taşeron işçilerine müjde değil, sadece güvencesizlik ve geleceksizlik demek olan taşeron sisteminin yasallaştırılmasının acı haberinin sunulduğu” belirtildi. “Amaçları örgütsüz ve hakkını arayamayan bir işçi sınıfı yaratmak ve bizleri bölünmektir” diye vurgulandı. Taşeron işçilerinden A. A. arkadaşımız, “işçi sınıfının bölünmüşlüğü her alanda kar-

şımıza çıkıyor” diyerek, “çözüm; o çokça duyduğumuz ve duyacağımız ‘bütün işçiler birleşin’ sözünün özünü hayata geçirebilmemizde ve birleşerek örgütlene bilmemizdedir” dedi. Toplantımıza katkı sunan Avukat Cem GÖK ise Koç Üniversitesi direnişini anlatarak değerlendirmelerimizi tamamlayıcı bir konuşma yaptı: “Koç Üniversitesi direnişinde bu birleşme geniş anlamda gerçekleşti ve öğrenci, akademisyen ve işçilerin birlikte oluşturdukları direniş ve müzakere komiteleri başarıya ulaştı.” İşten atılan hemşire arkadaşlarımızdan Emine Ermiş ise, “Koç Üniversitesi direnişine dayanışma ziyaretine gittiğimizde Çapa direnişimizin çadırını da yanımızda götürmüştük” diyerek bir noktaya dikkat çekti; “Direniş çadırımız Koç direnişine moral verdi ve bu birlikteliğe katkı sundu. Götürdüğümüz çadır kurulurken üzerinde kalan ‘Direnişte 162. Gün’ yazımıza baktılar ve ‘arkadaşlar 162 gün boyunca bu çadırda direnmişler’ diyerek moral yükseltici sloganlar attılar. ‘Yılgınlık Yok Direniş Var!’ diye haykırdılar.” Taşeron işçilerinden K. A. arkadaşımızın

konuşması, “taşeron sistem nedir?” sorusuna cevap vererek başladı: “Dar ayakkabı ile yaşamak” diye konuya giren ve yaşanmış bir olayı aktaran K, “ayağımızı sıkarak canımızı acıtan ve açtığı yaralar kangrene dönüşen bu dar ayakkabının adı taşeron sistemidir” dedi. 17 Nisan grevine katılma çağrısı da yapan arkadaşımız, “bir an evvel kendi bölümlerimizde komitelerimizi kuralım ve örgütlenelim” dedi. 17 Nisan grevinde yakalarımıza takacağımız “17 Nisan’da Bizde Görevdeyiz - Taşeron İşçilerinin Sesi” yazılı kokartlarımızı ve çağrı bültenlerimizi işçi arkadaşlarımıza dağıttık. 17 Nisan sabahı ise “Sağlıkta Şiddet Sona Ers!n” diyerek greve tam destek verdik. Hastane genelinde birçok taşeron işçisi arkadaşımız iş bıraktı. Grevin sonrasındaki günlerde ise Aziz Çelik tarafından kaleme alınan ve AKP’nin taşeron yasasını anlatarak teşhir eden makalesini “Taşeron İşçilerinin Sesi Bülteni” olarak çoğaltıp taşeron işçisi arkadaşlarımıza dağıttık. İstanbul Üniversitesi Taşeron İşçileri - Çapa

SAĞLIK EKİP İŞİDİR: AYRIMCILIK SONA ERSİN Ersin hocamızın katledilişinin 1. yıl anma tören ve yürüyüşünde sağlıkta sınıflandırmanın nasıl olduğunu bir kez daha gözlerimizle görmüş olduk. Geçen yılı şöylesine bir hatırlayalım mı? İki taşeron işçisi arkadaşımız hayatını kaybetmişti. Hastabakıcı Kenan Sarıvaz ağbimizin kalbi taşeron sisteminin kölece çalışma koşullarına dayanamayarak yenik düşmüştü. Serkan Borucu arkadaşımızın ise iş güvencesi bile yoktu. Serkan klima takarken monoblok binasından düşmüş ve hayatını kaybetmişti. Serkan arkadaşımızın hayatını kaybetmesinin ardından Çapa direnişimizin simgesi olan çadırımız sabaha karşı basılmış ve kaldırılmıştı. Direniş çadırımızı kurma nedenimiz gibi, zorla kaldırılmasının nedeni de; “Taşeron Sistemi Düzeltilemez Ortadan Kaldırılmalı-

8

dır!” diyerek taşeron sistemine karşı çıkmamızdı. Serkan’ın iş cinayetine kurban gidişini hemen protesto ettik ve basına duyurduk, sessiz sedasız ölmesine izin vermedik. Taşeron sistemine olduğu kadar sonuçlarına da karşı çıkmış ve yol açtığı ölümleri protesto etmiş, duyurmuş ve haber yapıştık. Hastabakıcı Kenan ağbimizin anmasında da, “Sağlık İşi Ekip İşidir” söylemlerinin ayaklar altında çiğnendiğine ve sağlıkta sınıf ayrımının ulaştığı acı noktaya tanıklık etmiştik. Anma toplantısı sırasında taşeron şirket müdürünün itirazı üzerine, hocalarımızın ve hemşirelerimizin taşeron derneğimizin açtığı pankartın arkasında durmak istemediklerini görmüştük. Taşeron şirket müdürünün etkisi, taşeron sistemce katledilen Kenan’ımızın anma töreninin niteliğini bile belirleyebilmiş. Hocalarımız

ve hemşirelerimiz bu itiraz ve etkiye karşı gelememişti. İşte o zaman iyice anlamıştık; Taşeron sistemin kurbanı olan bir taşeron işçisinin cenazesinde bile ayrımcılık yapılıyordu. Ersin Aslan hocamızın anma töreninde attığımız sloganlarda, taşıdığımız dövizlerde, hocalarımızla, asistanlarımızla, hemşirelerimiz ve müdürlerimizle birlikte hep beraber “Sağlıkta Şiddete ve Ölümlere Son!” dedik. Anma yürüyüşümüzde taşeron işçileri olarak gerek taşeron sistemine gerekse de taşeron sisteminin getirdiği ölümlere karşı olduğumuzu özellikle vurguladık. Sağlıkta Dönüşüm’e olduğu kadar taşeron sistemine de karşı çıktık. Taşeron sisteminin işçiler arasında yarattığı bölücülüğü ve sınıf ayrımını dile getirişimiz ise bazı arkadaşlarımızın hiçbir zaman hoşuna gitmedi. Birlikte yürüdüğümüz ve birlikte slogan attığımız

kortej arkadaşlarımızın biz taşeron işçilerinin uğradığı mobing’de, psikolojik baskılarda, angaryalarda, aleyhimizde haksız yere tutulan tutanaklarda, rotasyonlarda hiç mi payları yok? Evet, bütün bunlara kölelik düzeninin ve taşeron sisteminin sebep olduğunu biliyoruz. Sebepleri olduğu kadar sonuçları da görmemiz gerekmez mi? Her şeyin en iyisini bildiğini sananlar neden bu duruma “SES” çıkartmamayı tercih ediyorlar? Ersin Aslan hocamızın anma yürüyüşünde (adları anılmasa da) Kenan Sarıvaz ve Serkan Borucu’yu yüreğimizde taşıdık. Sesleri olup haykırdık. Ve söz veriyoruz ki bundan sonra Taşeron İşçilerinin Sesi daha da çok çıkacak! Kölelik düzeni yıkılana dek İşçilerin Sesi kulaklarda çınlayacak! Mahir Orhanlı - Çapa Taşeron İşçisi


İşçilerin Sesi

TAŞERON ÇALIŞMA KURAL HALİNE GETİRİLİYOR! Çalışma Bakanlığı taşerona ilişkin yasa taslağı hazırladı. Taslak taşeron çalışmayı esas çalışma biçimi haline getirecek. Oya ÖZNUR

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, 12 Nisan günü yapılan Üçlü Danışma Kurulu toplantısına taşeron çalışmaya ilişkin ‘yasa değişikliği taslağı’nı sundu. Böylece taslak, işçi ve patron örgütlerine resmen iletilmiş oldu. AKP, bilinen taktiğini uyguluyor; bu yasa değişikliği ile taşeron işçilerinin haklarını güvence altına alacağını ilan ediyor. Bu değişikliği çoğunluğun lehine olan “müjdeli” bir haber olarak duyuruyor. Patronların medya organları ve AKP’nin desteğini almış taşeron dernekleri de bu “müjdeli” haberi övmek için sıraya giriyor. Oysa yasa değişikliği, taşeron sistemini ve taşeron işçiliğini yaygınlaştıracak. Taşeron çalışma, esas çalışma biçimi haline getirilecek. Bu durumu perdelemek için ise ‘bundan sonra taşeron işçilerinin de yıllık izin kullanabileceği, kıdem tazminatı alabileceği’ ilan ediliyor. Gerçekte ise hükümetin yaptığı tam bir aldatmaca. Çünkü yıllık ücretli izin, kıdem tazminatı gibi haklar, İş Kanunu’nda zaten var. Taşeron işçileri de diğer işçilerle aynı yasal düzenlemeye bağlılar. Sorun bu hakların olmamasından değil, patronlar tarafından hileli yöntemlere başvurularak kullanılmasının engellenmesinden kaynaklanıyor. Bu nedenle taşeron işçileri tarafından açılan davalarda, patronların hile (muvazaa) yaptıkları kanıtlanabiliyor. İşçilerin haklarını gasp etmek için yapılan işe giriş-çıkışların, şirket devirlerinin dikkate alınmadığı çok sayıda mahkeme kararı var. Kısacası AKP hükümetinin taşeron işçilerine yeni bir hak getirmediği açık. Öyleyse ne değişecek? Mevcut yasa ne içeriyor? Bugünkü taşeron sisteminin yasal dayanağı, 2003 yılında düzenlenen 4857 sayılı İş Kanunu’nun 2. ve 3. maddeleridir. İş Kanunu’nun 2. maddesinde taşeron patronu, “alt işveren” olarak tanımlanmakta ve taşeron çalışma bir “istisna” olarak düzenlenmektedir. Bu istisna yöntemin ölçütleri de aynı maddede düzenlenmiştir. Ölçütlerden en önemlisi “asıl iş”, “yardımcı iş” ayrımıdır. Asıl iş, işye-

rinde yürütülen asli faaliyettir. Yardımcı iş ise “üretimin zorunlu bir unsuru olmayan ancak asıl iş devam ettikçe devam eden ve asıl işe bağımlı olan iş” olarak tanımlanmaktadır. Genel kural olarak asıl iş taşerona devredilememektedir. Taşeron, güvenlik, yemek vb. yardımcı işte çalışabilmektedir. Yine yasaya göre “işletmenin ve işin gereği ile teknolojik nedenlerle uzmanlık gerektiren işlerde” taşerona izin verilmektedir. Bu üç koşul genel kuralın istisnasıdır. Bu koşullar bir arada olmadan asıl işte taşeron çalıştırılamaz. Bu düzenlemelere rağmen asıl işin taşerona devredildiği, asıl işte taşeron işçilerinin çalıştığı pek çok örnek yaşanıyor. İşçi maliyetlerinin düşürülmesi, sosyal hakların gasp edilmesi ve iş güvencesinin ortadan kaldırılması amacıyla patronların geliştirdiği hileli (muvazaalı) yöntemler var. Ancak bu hileli yöntemler, mahkeme kararlarıyla tespit edilebiliyor. Yasaya göre taşeron uygulamasının muvazaalı olduğu tespit edilirse, taşeron şirket işçileri taşeron uygulamasının başladığı tarihten itibaren asıl işverenin işçisi sayılıyor ve işçilerin sigorta kayıtları asıl işverenin bünyesine geçiriliyor. Başta sağlık sektörü olmak üzere, birçok kamu kuruluşunda muvazaalı işlemlere karşı hukuki girişimlerde bulunuldu, yapılan işlemlerin yasaya aykırı olduğu ve taşeron işçisi olarak çalıştırılan işçilerin başından itibaren kamunun işçisi olması gerektiği tespit edildi. Bugün ise yasanın çizdiği bu esnek çerçeve bile patronların işine gelmiyor. Taşeron tanımının genişletilmesi ve hiçbir sınır getirilmeksizin uygulanması isteniyor. AKP hükümeti de ulusal istihdam stratejisinde belirttiği üzere, “taşeronun önündeki tüm engellerin kaldırılarak, ana istihdam biçimi olarak kurallaşması ve esnek üretimin kolaylaştırılması” için düğmeye bastı. Hazırlanan yasa değişikliği ile taşeronun “istisna” olma kuralı kaldırılmak isteniyor. Böylece işçi maliyetleri düşecek, güvencesizlik kurallaşacak, işçilerin bir araya gelebilme ve örgütlenme olanakları dağıtılacak ve sermaye önündeki bir engel daha kaldırılmış olacak.

Taslak ne getiriyor? AKP, 2. maddede şu değişikliği yapmak istiyor: “Bir işverenden, işyerinde yürüttüğü mal veya hizmet üretimine ilişkin asıl işin teknoloji veya uzmanlık gerektiren bölümlerinde ya da yardımcı işlerde iş alan ve bu iş için görevlendirdiği işçileri sadece o işyerinde çalıştıran işverene alt işveren denir.” Bu değişiklikle, yardımcı işlerin tamamının taşerona devredilmesinin önü açılıyor. Yanı sıra asıl işteki sınırlama kaldırılıyor. Zira mevcut yasada “işletmenin ve işin gereği ile teknolojik nedenlerle uzmanlık gerektiren işlerde” taşeron çalışabileceği belirtilmekteyken, yani bu üç koşulun bir arada bulunması zorunlu kılınmışken, taslakta “teknoloji veya uzmanlık gerektiren bölümlerde”denilerek bu zorunluluk kaldırılıyor. Oysa “teknoloji veya uzmanlık” gerektirmeyen iş yoktur! Patronlar artık bu bahaneye sığınarak asıl işi sayısız parçaya bölebilir ve her birini başka bir taşerona devredebilir. Yine taslakta, muvazaanın (hilenin) tespiti halinde uygulanacak yaptırımlar da etkisizleştiriliyor. Mevcut yasaya göre muvazaalı taşeron işçi çalıştırıldığının tespiti halinde, taşeron işçileri başlangıçtan itibaren asıl patronun işçisi sayılmaktayken, taslakta işçilerin sosyal haklarının kadrolu emsal işçi ile aynı seviyeye getirilmesine yer veriliyor. Yani muvazaa tespit edildiğinde, taşeron işçileri asıl patronun işçisi haline getirilmeyecek ve sigorta kayıtları buna göre değiştirilmeyecek. Zaten taslakta “muvazaa” kavramı da kullanılmıyor, yerine “kanuna aykırılık” gibi genel bir ifade getiriliyor. Yine taslağa göre Ba-

kanlık müfettişleri bundan sonra muvazaa (kanuna aykırılık) denetimi yapamayacak. Oysa bugüne dek iş müfettişleri, pek çok denetim yapmış ve muvazaalı uygulamaları tespit etmişti. Taslağa göre bundan sonra yalnızca mahkemelere başvurulabilecek. Bu taslağın içine gizlenmiş iki önemli konu daha var. Bunlardan ilki “taşeron işçilerine kıdem tazminatı hakkı vereceğiz” aldatmacası altında, “bireysel kıdem tazminatı hesabına geçileceği”nin duyurulmasıdır. Konuyla ilgisi olmadığı halde “bireysel kıdem tazminatı hesabı”ndan söz edilmesi, hükümetin kıdem tazminatı hakkını gasp etmekten vazgeçmediğini, buna yönelik çalışmanın sürdüğünü gösteriyor. Diğeri ise “kiralık işçilik” uygulamasıdır. “Geçici iş ilişkisi” adı altındaki bu uygulama, güvencesizliğin ve esnek çalışma sisteminin yerleştirilmesi amacıyla getirilmektedir. Özel istihdam büroları, işçileri geçici olarak başka başka patronlara kiralayacak ve bundan komisyon elde edecektir. Ücretler, sosyal haklar ve iş güvenliği gibi konular da bu komisyonculara devredilmektedir! Görüldüğü gibi hazırlanan yasa taslağı, sadece taşeron işçileri için değil, tüm işçi sınıfı açısından ciddi bir tehdittir. İş güvencesi, gelir güvencesi ve can güvencesinden mahrum bırakan, işçileri bölen, örgütsüzlüğü dayatan taşeron sistemi, temel çalışma biçimi haline getirilmek istenmektedir. Taşeron sistemi düzeltilemez, tamamen ortadan kaldırılmalıdır. İşçi sınıfı ve örgütlerinin en acil görevi bu olmalıdır. Kölelik düzenine taşeron sistemine hayır!

9


İşçilerin Sesi

NÜKLEER TEHDİT BAHANE

AMAÇ KUZEY KORE’YE EMPERYALİST MÜDAHALE ABD için asıl tehdit, Kuzey Kore’nin nükleer kapasitesi değil, hegemonyasının sarsılmasıdır. Mustafa EKER

ABD ile Kuzey Kore arasında yaşanan nükleer kriz”, Asya-Pasifik’te tansiyonu yükseltti. Nükleer silahsızlanma müzakerelerinin tıkanması üzerine, K. Kore’nin kapattığı nükleer tesislerini yeniden açması ve yeni bir nükleer deneme yapması, ABD ile K. Kore’yi karşı karşıya getirdi. K. Kore’nin nükleer silah edinmesine karşı çıkan ABD emperyalizmi, Mart ayında BM Güvenlik Konseyinde, bu ülkeye yeni yaptırımlar getiren bir paketi onaylatmıştı. Yaptırım kararlarıyla yetinmeyen ABD, K.Kore’yi baskı ve abluka altına almak için, bölgeye askeri yığınak yapmaya başladı. Yeni savaş uçakları, gemiler ve dev bir radar gönderdi. Pasifik’teki Guam adasına füze savunma sistemi kurulacağı, Alaska’ya 14 ilave füze kalkanı konuşlandırılacağı, Avrupa Füze Kalkanı Projesi’nin 4. ve son aşamasının iptal edilip, buradan sağlanan fonun K.Kore’ye karşı füze savunma sisteminin güçlendirilmesi için kullanılacağı, Japonya’ya erken uyarı sistemi yerleştirileceği açıklandı. Japonya, Tokyo’ya Patriot füze sistemi yerleştirdiğini duyurdu. ABD ve Güney Kore birliklerinin ortak askeri tatbikata başlamasını ülkesinin işgaline yönelik bir hazırlık olarak değerlendiren, K. Kore’nin askeri birliklerini alarm durumuna geçirmesi, hem bölgede hem

de Dünyada tansiyonu yükseltti. BM yaptırımları konusunda ABD’ye destek veren Rusya ve Çin de, gidişattan tedirgin olmaya başladı. Rusya, ‘K.Kore sınırındaki gerilimin kontrolden çıkabileceği, nükleer bir savaşa yol açabileceği’ yönünde uyarıda bulunurken, Çin, ‘sükûnet ve itidal’ çağrısı yaptı. K. Kore’nin, ne olup, olmadığı belli olmayan nükleer silahlarıyla, ABD için bir tehdit oluşturmadığını, Rusya ve Çin’in desteği olmadan Kim Jong-Un rejiminin ayakta kalamayacağını, ABD’ye diklenemeyeceğini herkes biliyor. Bunu, “K.Kore’nin nükleer başlıklı füzeleri ABD’yi vuracak menzile sahip değil” diyerek, bizzat ABD Savunma Bakanı Chuck Hagel de ifade etti. O halde kopartılan bunca fırtına niye? ABD, K.Kore’yi ve onun nükleer silahlanmasını öne çıkararak, kendi emperyalist niyetlerini gizlemeye, Kuzey’in nükleer silahları bahanesinin arkasına saklanarak, bölgedeki varlığına ve silahlanmasına meş-

ruiyet kazandırmaya çalışıyor. ABD için asıl tehdit, K.Kore’nin nükleer kapasitesi değil, kendi hegemonyasının sarsılması, sistem içinde yükselen bir güç olarak, Çin’in öne çıkmaya başlamasıdır. Emperyalistler arasındaki rekabet, bugün için iki veya daha çok emperyalist ülkenin doğrudan çatışması şeklinde değil -ki bu olursa muhtemelen hızla bir dünya savaşına dönüşebilecektir- çevre ülkeler üzerinden sürmektedir. Bugün savaş alanı Ortadoğu’dur; Ortadoğu’dan sonra dünyanın sıcak noktasının Asya-Pasifik olacağı ortaya çıkıyor. “Şer ekseni” diye değerlendirdiği, İran, Suriye ve K.Kore’nin kimyasal ve nükleer silahlarını sorun eden, tehdit olarak algılayan ABD, sıra kendi müttefiki olan Hindistan, Pakistan ve İsrail’in nükleer silahlarına gelince, ses çıkarmıyor. K.Kore’nin veya bir başka ülkenin nükleer silahları, işçi sınıfı ve dünya halkları için bir tehdittir. Ne

DAKKA’DA YÜREKLERE DÜŞEN ALEV DAVUTPAŞA’YI, OS Bahadır ALTAN

Dört yıl önce Dakka’da 1 ay süreyle uzak doğu havaalanlarına yolcu taşımış ve gözlediklerimi şöyle aktarmıştım: (http://www.airkule.com/default.asp?page=yazar&id=1649) “Bangladeş İç Anadolu bölgemiz kadar bir ülke ve 147 milyon nüfusu var. Bu cümle her şeyi açıklamaya yetiyor aslında. Yani, bizim beşte birimiz kadar topraklarda, tam iki katımız kadar insan yaşıyor. Halkın çoğunluğu (yüzde 90) Müslüman, yine aynı oranda yoksul! Bengal Bayrağı, yeşil zemin üzerinde yükselen güneşten oluşuyor. Yeşil zemin, Himalayalar’dan beslenen Padma ve Jamuna nehirlerinin Meghna ile birleşerek Bengal Körfezi’ne, binlerce akarsu ve adacıkla dökülürken oluşturdukları toprakları simgeliyor. Güneş ise kızıllığıyla yeni doğuyor. Gerçekten de 1971’de bağımsızlığına kavuşmuş ve o günden beri epeyce askeri darbe yaşamış, yeni bir cumhuriyet, “Bangladeş Müslüman Halk Cumhuriyeti.” Bangladeş’in bir de amblemi var; nilüfer havuzunun iki tarafına pirinç dalları resmedilmiş. (Burada Defne dalı olacak değildi elbette!) Üzerinde ise 4 tane yıldız bizim altı okumuz ben-

10

zeri, dört ilkeyi simgeliyor: “Milliyetçilik-Sosyalizm-LaiklikDemokrasi.” Bu ilkelerin yaşama geçip geçmediği ve halkı nasıl etkilediği tartışılır. Benim gözlediğim bütün dünyada eğitimsizlik, dinsel tutuculuk, nüfus yoğunluğu, yoksulluk hep birbirine kenetlenmiş. Yumurta mı civciv mi önce gelir örneği gibi yan yana görülüyor. Yoksulluğun dili, vatanı olmuyor. Yalınayak çocukların gözleri hep aynı şaşkın ifadeyle bakıyor. Bu hiç de tercihleri olmayan, anlam veremedikleri eşitsizliğe, adaletsizliğe isyan var içlerinde…” “Bu bölgede “düzeni” yıllar önce İngilizler belirlemiş aslında. Trafik soldan ilerliyor! Üç tekerlekli bisiklet ve motorlar ağırlıkta ama bu kadar yoksulluk, doğal olarak uçurumlarca farklılıktaki zenginlikle de at başı gidiyor. Yüklediği dağ gibi yükünü ince bacaklarının çevirdiği pedallarla ilerleten Bengalli’nin yanından, onu egzozuna boğarak geçen lüks otomobiller de var. İlkelerdeki Milliyetçilik ve Sosyalizm gibi, aynı tezatlık, yollardaki sivil ve askeri araçlardaki farka ve ülkenin satın aldığı ve alacağı silahlara yansıyor. Bangladeş Hava Kuvvetleri önümüzdeki yıllarda 80 tane SU-27, SU-30, SU-


İşçilerin Sesi

var ki, K.Kore’nin nükleer silahlarını bir tehdit olarak gösteren ABD, en büyük nükleer güç olarak, dünya işçi sınıfı ve ezilen halkları için, K.Kore’den çok daha büyük bir tehdittir. ABD’nin, Ortadoğu’dan sonra, en önemli ekonomik çıkarları Asya-Pasifik bölgesindedir. Tüm dünyanın dikkati Ortadoğu’da yoğunlaşmışken, ABD, K.Kore’nin nükleer silahlarını bahane ederek, Asya-Pasifik’e askeri yığınak yapıyor, Çin’i ve Rusya’yı kuşatıyor. K.Kore rejimi ise, nükleer silah kapasitesini ve ABD ile yaşadığı gerilimi, hem sistem içinde kendine yer açmak ve ondan nemalanmak hem de kölelik koşullarında çalışmaya ve yaşamaya mahkûm ettiği işçi sınıfına karşı, Stalinist askeri-bürokratik diktatörlüğünü korumak, Kim hanedanını sürdürmek için kullanıyor. ABD’NİN YENİ HEDEFİ ASYA-PASİFİK Tüm dünya Ortadoğu’ya odaklanmış, İran’ı, İsrail’i ve Suriye’deki savaş senaryolarını tartışırken, Asya’da yeni bir kriz merkezi şekilleniyor. Asya Pasifik bölgesini öncelikli ekonomik çıkar alanı ilan eden ABD emperyalizmi, Kuzey Kore’yi ve onun nükleer tehditlerini bahane ederek, Asya-Pasifik’e yığınak yapıyor. Kriz yüzünden askeri harcamalarında kesinti yapmak zorunda kalmasına rağmen, ABD ordusunun Asya-Pasifik bölgesindeki varlığının önemli ölçüde arttırılacağını, bizzat Obama’nın kendisi ve ABD’nin resmi belgeleri söylüyor. Obama 2011 Kasım ayında, Avusturya’yı ziyareti sırasında parlamentoda yaptığı konuşmada, “Günümüz savaşlarını bitirdiğimizden, ulusal güvenlik ekibime, AsyaPasifik’teki varlığımızın ve görevlerimizin en üst önceliğimiz yapılması konusunda talimat verdim” diyor. Irak ve Afganistan’dan ayrılan ABD askerlerinin Güneydoğu Asya’ya gönderileceğini söylüyor. Geçen yıl Ocak ayında yayınlanan, “Yeni Güvenlik Stratejisi Belgesi”nde, ABD’nin asıl hedefinin Asya-Pasifik bölgesi olduğu işleniyor. Beş yıllık savunma planları buna uygun olarak güncelleniyor. Dolayısıyla, ABD, asıl hedefinin Asya-Pasifik ve Çin olduğunu açıkça deklare ediyor. Bu, Suriye ve İran’dan sonra emperyalistler arası çatışmanın Asya-Pasifik’e kayacağı, bölgenin klasik ve nükleer silah deposu olduğu da düşünüldüğünde, bunun kolayca bir dünya savaşına, topyekûn bir imhaya ve yok oluşa dönüşme potansiyeli taşıdığı görülüyor.

TİM’İ HATIRLATIYOR 35 savaş uçağı ve 20 tane MI-28 taarruz helikopteri almayı planlamış! Askeri birliklere ait geniş golf sahaları da var tel örgülerle çevrili! Halk küçük arsalarda yine İngilizlerin öğrettiği kriket oynarken, yeşil düzlükler birkaç kişiye hizmet veriyor…” Kot taşlama atölyelerinin son yıllarda hızla taşındığı Bangladeş’in yerli ve yabancı sermaye için ucuz emek cenneti yapıldığını ispatlayan bir toplu cinayet haberi aldık geçen hafta. Ajanslar haberi geçerken dile kolay gelse de, görüntülerin hafızamızdan uzun süre kaybolması zor. Kaçak yapılan ve belediyenin, çökmesinden bir gün önce ruhsat verdiği Rana Plaza adlı dev bina, 402 tekstil işçisine mezar oldu, 149’da kayıp var. Zonguldak havzasında yitirilen canlar için “güzel öldüler!” yakıştırmasıyla ünlü AKP Hükümetinin bakanı Ömer Dinçer ne derdi acaba diye düşünmeden edemiyor insan! Ya da Davutpaşa’daki patlama dolayısıyla görevini yapmadığı için yargılanan Zeytinburnu Belediye Başkanı Murat Aydın, binaya ruhsat verenler için nasıl bir savunma yapardı dersiniz? İşte aynı anlayış sayesindedir ki, iş cinayetlerinde ülkemizde günde ortalama 5 işçi yaşamını yitiriyor. O nedenle bu toplu cinayet Davutpaşa’yı, Ostim’i, Karadon’u, Esenyurt’u hatırlatıyor. Dakka’da yüreklere düşen alev bizi de yakıyor…

24 Nisan’da Ermenistan izlenimleri Erol Yeşilyurt

halkları zehirlemeye bugünde devam ediyor. Emenistan'ın başkenti olan Erivan'a Ararat Bunu bir sonucu olarak emek ve emekçileri (Agrı) dağının eteklerinden bakınca ışıkları ışıl küçümseyerek güç, şöhret ve parayı kutsaışıl yanan bir şehir olarak göze çarpıyor; bize yanların sayısı bir kuşaktan diğerine giderek hem çok yakın hem de çok uzak. Bunun neçoğalıyor. deni Türkiye'nin bir dizi koşul öne sürerek ErErmeni soykırımının en kötü sonuçlarından menistan sınırlarını açmayı reddetmesidir. Öne biri 20.inci yüzyılın başlarında filizlenen ve özelsürülen koşulların arka planında Ermenilerin likle Ermenilerin yer aldığı anarşist, sosyal desoykırım meselesini uluslar arası bir konu hamokrat ve sosyalist akımların birikimlerini line getirmekten vazgeçmesidir. Doğu Ergünümüze aktaramaması oldu. İttihat ve menistan'a geçip Erivan'dan Ararat'a baktıTerakki’den gelen ve her biri bir Türk milliğımız zaman ise gözlerimizin önüne heybetli yetçisi olan Mustafa Suphi ve Ethem Nejat gibi ve muhteşem bir şekilde duran beyazlara büTKP kurucuları yalnızca Ermeni soykırımını rünmüş bir dağı ve bu dağın sembolize ettigörmezlikten gelmek ve reddetmekler kalği geçmişin kayıp olmuş yaşam ve kültürlemadılar, Stalinizmi şiarları haline getirerek burini görüyoruz. günkü TKP ve İşçi Partisi gibi ucube partileErivan Türkiye dışında belki de kendimire uzanan yolun ilk taşlarını zi en fazla evimizde hissedöşediler. deceğimiz sınırlı sayıda bir Kendisine yapılan bütün kaç şehirden biri. 1915 soyTürk uyarılara rağmen Anadolu'ya kırımın üzerinden 100 yıla yamilliyetçiliği doğru Yunanlılara karşı sakın bir zaman geçmesine safsataları vaşa katılmak için yola çıkan rağmen Erivanlılar kendilerigerçeğe ve Trabzon'da öldürülen ni halen Vanlı, Sivaslı Hınısdönüştürüp Mustafa Suphi ve yoldaşlarılı ya da İstanbullu olarak tahalkları nı anan Türk Stalinist solunun nımlayıp eski köy ve kasaneden bu yıllardan çok kısa baların resim ve haritalarını zehirlemeye bir süre önce öldürülen Erduvarlarında taşıyıp yaptıkları devam ediyor meni devrimci ve demokratseyahatlerde çektikleri reları anmadığını sormakta yarar vardır. sim ve videoları tekrar tekrar seyrediyorlar. Örneğin, 1915 Soykırım sürecinde bir asHer Erivanlı anne ve baba çocuklarına Arakeri operasyon çerçevesinde Sosyal Derat'ı göstererek bu dağın kültürleri içindeki mokrat Hınçak partisi militanları ve yöneticiönemini anlatıyor ancak, çocukları dönüp de lerinden 120'si 1-14 Haziran 1915 de evleneden Ararat'a gidemediklerini sorduğu zarinden toplandılar, aynı gün Askeri Mahkeman kendilerini açıklamakta zorlanıyorlar. Erimede yargılanıp başta Paramaz (Mateos vanlı aydınların tabiriyle soykırım yaşamlarıSarkisyan) olmak üzere içlerinden 20 yönenı bugünde belirleyen bir faktör: bu etkilentici 2-15 Haziran 1915 tarihinde Beyazıt me yalnızca kültürel ve ruhsal anlamda deMeydanı'nda idam edildiler. Paramaz son söz ğil fiziki olarak da söz konusu: günümüzde olarak arkadaşları adına: "Siz yalnız bizim vüde yüz yıl ya da daha öncesinde birbirinden cudumuzu ortadan kaldırabilirsiniz, bizim ayrılmaya zorlanan ailelerin üyeleri halen birideallerimizi asla, bu ideallerimiz yakın gelebirlerini arıyor, buluyor ve ilişkilerini sürdürcekte gerçekleşecek ve bütün dünya bunu meye çalışıyorlar. görecek, ideallerimiz sosyalizmdir..." dedi. Yine sınırın öte tarafına Türkiye'ye döGenel olarak Türkiye'de Troçkist akımlar nersek soykırımın bizlerinde yaşamlarını deilk olarak kendilerini gösterdikleri 70'lli yıllarrinden etkilediğini belirtmek gerekiyor. Komdan günümüze kadar uzanan süreçte, araşularının mal ve mülklerine el konduğunu ve larındaki farklılıklara rağmen anti-Kemalist ve katledildiği görenler, gönüllü cellâtlığa soyuenternasyonalist bir tavır göstererek Stalinist nup vahşet gerçekleştirenler, gelecek kuTKP geleneğini ve bu akımın Kemalistlere şakların her şeyden fazla ihtiyaç duyacağı özduyduğu karşılık bulamayan sevgiyi tümden gürlük ve adalet duygusunu ortadan kaldırreddettiler; Türkiye'nin ezilen ulus ve halkladıklarını ve devleti zorbalığın bir aracı olarak rı özgür olmadan Türk proletaryasının da özbaş tacı ettiklerinin farkında değildiler. Altı oyugür olamayacağı vurguladılar. lan yalnızca adalet duygusu değildi, unutma Haziran 2013'e girerken Beyazıt'ta idam ama her şeyi unutup geçmişi bir yalan peredilen 20 sosyal demokrat Hınçak Partisi yödesinin altına gizleyip yeniden hatırlamak netici ve militanını hatırlayıp, onların şahsıntoplumuzda bir alışkanlık haline geldi. Türk milda soykırım kurbanlarını bir kez daha saygıyla liyetçiliği soykırım reddinde de görüldüğü gibi anıyoruz. yalan ve safsataları gerçeklere dönüştürüp

11


İşçilerin Sesi

KOÇ ÜNİVERSİTESİ

DİRENİŞİNDEN

DENEYİMLER VE DERSLER FULL PET İŞÇİLERİNİN YANINDAYIZ Son yıllarda giderek artan sayıda benzin istasyonlarında çok sayıda "pompacı" olarak çalışan işçi var. Bu işçiler çoğunlukla 12 saat çalışıyorlar ve hiçbir güvenceleri yok. İlk kez Full Pet işçileri haksızlıklara karşı mücadele etme kararını açıkladılar ve harekete geçmiş oldular. Bakırköy Özgürlük Meydanında yapılan basın açıklamalarını paylaşarak, desteğimizi sunuyoruz: “Bizler Bahçeşehir’deki Full Pet istasyonunda çalışan işçileriz. Diğer Full Pet istasyonlarındaki işçiler gibi 19 Nisan günü tazminatlarımız verilmeden işten çıkartıldık. Zaten birkaç aydır ücretlerimizi alamıyorduk. Üstüne üstlük haksız bir biçimde işten çıkartıldık. Çalıştığımız günlerin bile parasını alamadan kapının önüne konduk. Ya-

şadığımız bu haksızlıklara boyun eğmemeye, direnmeye karar verdik. Ful Petrol patronunun hukuk tanımaz ve vicdansız tavrına karşı mücadele etmekten başka şansımız olmadığını biliyoruz. Bizi bu süre boyunca oyalayan patrona güvenemeyeceğimiz ortadadır. Direnişimizi bundan sonra hukuki ve meşru tüm zeminlerde sürdürmeye devam edeceğiz. Çok iyi biliyoruz ki alacağımız olan parayı patron belki bir günde harcıyor ama bizim için bu parayı alamamak ailemizin aç kalması, borçlarımızın kabarması anlamına geliyor. Emeğimizi sömüren patrona karşı hakkımızı ancak bir araya gelerek ve mücadele ederek kazanabiliriz. Direne Direne Kazanacağız.” İşçilerin Sesi - Haber

POLİSLERE SENDİKA KURMA CEZASI Emniyet Genel Müdürlüğü tarafından “sendikal faaliyette bulunduğu belirlenen” 6 polis memuruna meslekten atma cezası verildi. Sendikalılaşma yasağını Anayasa, Uluslararası Belgeler ve Kanunlarla izah etmeye çalışan emniyet yetkililerine göre Emniyet teşkilatı personelinin sendika kuramayacağı ve sendika üyesi olamayacağı açık. Polislerin sendikal faaliyetlerde bulunamayacağına dair Yargıtay tarafından onaylanmış mahkeme kararlarından da bahseden açıklamada, “tüm bu yasal düzenlemelere rağmen birkaç emniyet personeli tarafından Emniyet-Sen adı altında sendika kurmak amacıyla Ankara Valiliğine dilekçe verildiği ve bu dilekçenin Valilik ta-

12

rafından mevzuata aykırılığı nedeniyle iade edildiği” belirtiliyor. Genelge ve emir yazılarına rağmen mevzuata ve meslek disiplinine aykırı faaliyetlerin sürdürüldüğü belirtilerek; Sendikal faaliyette bulunduğu ve Emniyet Örgütü Disiplin Tüzüğü’nün 8’inci maddesinin çeşitli fıkralarında yer alan “mesleğin onur ve saygınlığını zedeleyici veya amir ya da üstlerinin eylem ve işlemlerini eleştirici nitelikte basına, haber ajanslarına, bilgi, yazı, demeç vermek”, “amir ya da üste karşı itaatsizliğe tahrik ya da teşvik etmek”, “emre itaatsizlik” gibi suçları işledikleri tespit edilen 6 polis memurunun meslekten atıldığı açıklandı. İşçilerin Sesi - Haber

Koç Üniversitesi direnişi önemli kazanımlarla sonuçlandı. Ba kazanım, AKP tarafından yasallaştırılmaya çalışılan taşeronla mücadele açısından önemli. Songül - Bizi insan olarak değil de robot olarak görüyorlar. Vidalarımızı sıkınca daha hızlı ve daha çok çalışmamızı, işleri bitince de düğmemizi kapatıp sessiz sedasız bir kenarda durmamızı istiyorlar. Ertuğrul - Senin bu dediğini 100 yıl önce Marx söylemişti. Songül - Biz cahiliz, ama aptal değiliz. Ertuğrul - Olur mu öyle şey. Sen meseleyi çoktan çözmüşsün. Çok doğru söylüyorsun… Yukarıdaki konuşma Koç Üniversitesince işten atılan taşeron işçileri direnişçilerinden Songül ile HDK Mersin milletvekili Ertuğrul Kürkçüye aittir. n Direniş çadırının önündeyiz ve iki işçi başları öne eğik duruyorlar. Her ikisinin de işten ayrılma belgelerini imzalayıp tazminatlarını almayı tercih ettikleri anlaşılıyor. Arkadaşlarınca ağır biçimde eleştiriliyorlar. Taşeron şirketçe çağırılıp, “haklarınız yanmadan paranızı alın, yoksa tazminat falan alamazsınız” diye “ikna” edilmişler. Firmanın insan kaynakları, “sizi kadroya alacağız” vadinde de bulunmuş. Pişmanlıkları yüzlerinden okunuyor. “Her şeye rağmen buraya gelip arkadaşlarımızın direnişine destek olmak istiyoruz” diyorlar. İşçi sınıfı sınıf bilincini, direnmeyi ve mücadele etmeyi anasının karnında öğrenmiyor ki. Patronların, “işçiler nasıl işten atılır” kabilinden uzmanlık eğitimleri düzenlediklerini ve kamu kurumlarından yetkililerin de bu toplantılara “öğrenmeye” gittiklerini biliyoruz. İşçiler ise direniş ve mücadeleler içinde öğreniyorlar; Koç direnişçileri, tazminatlarını alıp “işten kendi isteğimle ayrılıyorum” diye belge imzalayan arkadaşlarının işe iadelerini de sağlıyorlar. n İşten atılan taşeron işçilerinden

birisi de Melek. Taşeron firma onu başka bir açıdan “ikna” etmiş; “sizlere uygun yeni iş yerleri bulduk ve orada çalışacaksınız.” Arkadaşları ile birlikte Metro City AVM’de tuvalet temizlemeye gönderilmiş. Bir arkadaşı, “burası askeri kamp mı?” diye isyan etmiş. Melek hiç isyan etmez mi? “Su içmek bile yasak ve ben hamileyim. ‘Oturmak yok, mesai bitimine kadar ayakta ve temizlik yapar görünümde olacaksınız. Kameralara bir şey yerken, su içerken ve otururken yakalanırsanız yandınız’ diyorlar.” Melek, “transferi” kabul ettiği için pişman olmuş. Direnişçi arkadaşları, “çocuk daha doğmadan taşeron zulmünü de direnişi de görüp öğrendi. Çocuğun adı Diren olsun” diyorlar. Direniş komitesinin imzaladığı protokolle “transferi” kabul edenlerin işe iadelerini de sağlıyorlar. n Direnişçi işçilerden Erdoğan üniversitede ki çalışma koşullarından söz ediyor; “Yurtlarda çalışıyorum. 4, 3, 2 ve 1 kişilik odalar var. Odaların hepsine de aynı temizleme süresi belirlenmiş. 7 dakika. Banim bir gün içinde temizlemem gereken oda sayısı en az 13. Kapıyı açmamla birlikte süre başlıyor; çöpü mü boşaltırsın, etrafı mı düzeltip temizlersin, tuvaletlerle mi uğraşırsın? Sonra da kalkıp ‘temizlik konusunda şikâyet alıyoruz’ diyorlar. Nasıl yetişsin ki?” Koç direnişi bir kez daha gösteriyor ki, taşeron işçi çalıştırmak demek aynı zamanda da az sayıda işçiye çok iş yaptırmak demek. n Direnişçi işçilerden Sabri ve Hüseyin’le sohbet ediyoruz: “Direniş bizlere çok şey öğretti. Hayatında slogan atmamış ve slogan atmayı bilmeyen işçiler slogan atıyor ve taleplerini dile getiriyorlar. Cezaevlerindeki açlık grevlerine dair eylemler yapıldığında üniversitemizde de hareket-


İşçilerin Sesi

HEY TEKSTİL DİRENİŞÇİLERİNE SALDIRI

li günler yaşanmıştı. Öğrenci ve öğretim üyesi arkadaşlarla o zaman yakınlaşmıştık. Bu nedenle de direnişe birlikte başladık.” n Direnişin başarısında özverili çabalar var. “Müşteri” gözüyle bakılan ve tonlarca para akıtarak okula gelen iyi halli öğrencilerin genel beklentisi “iyi bir hizmetin sunulması” olur. Taşeron işçilerinin işten atılmasından sonra direniş kırıcı yeni işçilerin üniversiteye girmesini engelleyenler bu öğrenciler. Aralarından seçtikleri gönüllüler vasıtasıyla üniversitenin tuvaletlerini temizleyen de onlar. Taşeron işçilerinin durumunu bizzat yaşayarak anlamaya çalıştılar. n Koç Üniversitesi “marka değeri” açısından direnişin kendilerini olumsuz yönde etkilemesini istemedi. Rektörlük bu durumu bile reklam verisi olarak kullanmaya ve işçi düşmanı pozisyonlarını demokrasi söylemleriyle tersine çevirmeye çalıştı. Direnişin erken sonuçlanmasında bunun da payı var. n Direniş komitesi Öğretim Üyeleri, Öğrenciler ve İşçilerden oluşuyor. Müzakerelerin ağırlığını ve omurgasını -avukatların da katkısıyla- öğretim üyeleri, direniş alanındaki faaliyetleri ve eylem komitesini ise ağırlıklı olarak öğrenciler çekip çeviriyor. İşten atılan taşeron işçilerinin direnişinde en son halka olarak ise işçileri görüyoruz. Direnişçi işçiler hocalarına ve öğrencilere, “Allah onlardan razı olsun” diyerek dua ediyorlar. Hiç şüphesiz ki böylesi bir birleşik direniş cephesinin oluşturulmuş olması çok önemli. İşçilerin kendi güçlerinden çok hocalarının ve öğrencilerin etki ve yetkilerine bel bağlar gibi bir sonuca ulaşmaları ise uyarıcı nitelikte bazı işaretler sunuyor. İşçilerin öz güveninin ve sınıf bilincinin oluşmasında bazı kırılmalara yol açıyor. “Hocalarımız olmasa bizi burada bir gün bile tutmazlar” ve “jandarmayı da özel güvenlikçileri de bizden uzak tutan öğrencilerdir” gibi beyanlar önemli gös-

tergelerdir. Grev ve direnişler sınıf bilincinin yükseldiği yerlerdir. Böylesi süreçlerde “işçi sınıfının kurtuluşu kendi eseri olacaktır” bilincini esas almalı ve geliştirmeliyiz. n Koç Üniversitesi direnişi, bileşenleri ve destekçilerinin niteliği açısından önümüzdeki süreçlerde yüksek lisans tezlerine ve akademik araştırmalara konu olacaktır. Sınıfın hafızası açısından önemi ise bu deneyimin derslerinin akademik verilerle sınırlı kalmamasıdır. n Direnişçi işçilerin yaptığı yazılı açıklamada sınıf mücadelesinin içinde bulunduğu durumu, sendikaların açmazlarını ve kangrenleşme noktasına gelen taşeron sistemini görebiliriz; “Bizim bir sendikamız yoktu ama çoğu sendikadan daha kararlı ve mücadeleciydik. Kazandığımız haklar da bu yüzden daha fazla oldu. Mücadelemiz tüm sendikalara ve sendikasız işçilere örnek olacak.” Koç Üniversitesi direnişi önemli kazanımlarla sonuçlandı. 2 Nisan’da işten atılan işçiler 12 Nisan’da işbaşı yaptılar ve 17 Nisan’da üniversite içinde kutlama yaptılar. Kutlamanın ardından konuştuğumuz direnişçi işçiler şunları söyledi; “Direnişimizin kazanımlarından birisi olan Taşeron Denetleme Kurulu ile ilgili hazırlıklar yapıyoruz. Denetlemeleri öğretim üyeleri ve öğrenciler yapacak. İçeriği ve işlerliği ile ilgili belirlemeler yapacağız. Boğaziçi Üniversitesinin deneyimlerine başvuracağız. Taşeron sistemine karşı mücadeleye hazırlanıyoruz. Taşerona Hayır diyoruz. 1 Mayıs’ta birlikte yürümeyi düşünüyoruz.” Koç Üniversitesi direnişçilerine kendi direniş çadırlarını getirerek katkı sunan Çapa Taşeron İşçilerinin pankartını hatırlamakta fayda var: “Taşeron Çalışma Sistemi Düzeltilemez Ortadan Kaldırılmalıdır!” Bu mücadele hattı AKP Hükümetince yasallaştırılmaya çalışılan taşeron sistemi açısından oldukça önemli.

Bağcılardaki fabrika binasının önünde mücadelelerini sürdüren Hey Tekstil direnişçilerinin çadırları polis ve zabıta ekiplerince söküldü. Saldırıyı protesto eden Hey Tekstil direnişçileri Galatasaray’da basın açıklaması yaptılar. “Hey Tekstil, PL, Çavdarlı Patronları, Saldırılarınız Yıldıramaz Bizleri!” pankartı açan direnişçi işçilerin basın açıklamasını Zeki Gördeğir okudu. “9 Şubat 2012’de ücretlerimiz ve tazminatlarımız ödenmeden işten atıldık. 15 aydır haklarımız için direniyoruz. Patronlarımız Bektaşlar, sırtlarını iktidara, Odalar Birliği’ne ve emniyet güçlerinin korumasına dayadılar. Aylardır gasp ettikleri haklarımızı ödemiyorlar. Hey Tekstil fabrikasını kiralayan PL Tekstil ve

Çavdarlı Tekstil patronları ile işbirliği halinde, çevredeki diğer tekstil fabrikalarının patronlarının şikâyeti üzerine bu saldırı gerçekleşmiştir. Patronların direnişimizden rahatsız oldukları doğrudur. Ancak işçileri rahatsız ettiğimiz yalandır. Aksine direnişimiz çevre iş yerlerindeki işçiler tarafından da desteklenmektedir” diyen Zeki Gördeğir, direnişlerinin ve kararlılıklarının devam ettiğini vurguladı. Daha sonra Bağcılardaki fabrika binasının önüne giden Hey Tekstil direnişçileri fabrika binasını kiralayan PL Tekstil ve Çavdarlı Tekstil çalışanlarına dostluk ve sınıf dayanışması mesajları verdiler. Çadırlarını yeniden kurdular. İşçilerin Sesi - Haber

DAİYANG DİRENİŞİNDE ANLAŞMA SAĞLANDI

Tekirdağ Çorlu’daki Daiyang-SK fabrikasında Birleşik Metal-İş üyesi işçilerin sürdürdüğü grev 11 Nisan günü sona erdi. Daiyang-SK patronu, Çorlu Kaymakamı ve Birleşik Metal-İş temsilcilerinin 11 Nisan günü bir araya geldiği görüşme saatler sürdü. Görüşmenin ardından toplu iş sözleşmesi imzalandı. İşçiler 70 liralık sosyal paket, yüzde 8 maaş zammı, 800 lira geriye dönük alacak ve birer ikramiye konularında uzlaşma sağlandı. Bir ay içinde fabrikayı kapatma kararı alan Daiyang-SK, işçileri 1 ay daha çalışıyor gösterecek, işçilerin 1 aylık ücret ve sigortası yatacak. İşveren bir ayın sonunda işçilerin kıdem ve ihbar tazminatları dahil tüm alacaklarını ödeyecek. SDaha önce işten çıkarılan 9 işçinin

işe iadesi reddedilirken bu 9 işçiye kıdem ve ihbar tazminatları ödendi, ancak işçiler grevde geçen sürenin parasını alamadı. Birleşik Metal-İş ile DaiyangSK Metal işvereni arasındaki toplu iş sözleşmesinde anlaşmazlık çıkması üzerine Birleşik Metal-İş üyesi işçiler 14 Kasım 2012 tarihinde greve çıktı. İşveren tarafından yasadışı bir şekilde grevdeki işyerine sokulmaya çalışılan işçileri grevci işçiler engelledi. İşveren Güney Kore’den dahi işçi getirip fabrikaya sokmaya çalıştı. İşçilerin her engelleme girişimi polis saldırısıyla karşılaştı. Çorlu’da grev çadırı kuran işçiler, 22 Ocak’ta açlık grevine başladı. Grevi 5 günlük süreyle 5’er işçi tarafından sürdürdü. İşçilerin Sesi - Haber

13


İşçilerin Sesi

İşçilerin Sesi fabrika bültenleri

1 Mayıs çağrısı yaptı

BUNLARIN DİNİ İMANI PARA! Cem AVCI

1 Mayıs, 1890 yılında 8 saatlik işgününün kazanılması üzerine her yıl ve bütün ülkelerde kutlanılan işçi bayramıdır. Uluslararası bir bayramdır. İşçi olan herkes, milliyetine bakılmaksızın bu bayramda yerini alır. Her 1 Mayıs’ın bir konusu ve talebi olur. Bunlar, işçilerin acil talepleridir. İş saatlerinin kısaltılması isteği, bu taleplerin başında yer alır. Sermaye sınıfı işçileri uzun saatler boyunca çalıştırarak zenginliğine zenginlik katar. İş saati uzadıkça işçinin ücreti biraz artsa da, patronların kazançları daha çok artar. Üstelik işsizlik artacağı için, işçilerin ücretleri düşer, işçiler arasında rekabet başlar. “8 saatlik işgünü ve insanca yaşayacak ücret” talebi, işçi sınıfının en eski talebidir. Sermaye sınıfı da elinde bulundurduğu siyasi, askeri ve ekonomik güçle; hükümetlerle, yasalarla işçi sınıfının elde ettiği hakları sınırlamak, daha önce vermek zorunda kaldıklarını geri almak için çalışır. Esnek ve güvencesiz çalışma biçimine, taşeron sistemine karşı mücadele, bugünkü işçi sınıfının acil talebidir. İş kazaları, işçi ölümleri uzun çalışma saati ve taşeron sistemi sebebiyle artıyor. Emeklilik, sağlık, eğitim, konut ve ulaşım gibi, insanca yaşamak için gerekli olan haklara ulaşmak ise, ya çok zorlaştırıldı veya pahalılaştı. Ulaşamaz olduk. İşte tüm bu haklarımızı elde etmek, kıdem tazminatımızı patronlara kaptırmamak için mücadele etmemiz gerekiyor. Biz, haklarımıza sahip çıkmazsak, bir bir

14

elimizden kayıp gidecektir. Yasalar, mahkemeler hakkımızı aramak için bir yol olsa da, sadece tek tek işçiler için bir çözüm olabilir. Bizim, bütün işçiler için çözümlere ihtiyacımız var. Bunun içinse, yanı başımızdaki işçinin güvenini kazanarak işe başlamalıyız. İşyerinde birlik olup, işçi haklarını almakta kararlı işçileri toparlamalıyız. Daha sonra ve hep birlikte mücadelenin biçimlerine karar veririz. İşçi sınıfı hakları bakımından çok geriye düşmüştür. 1 Mayıs’ın tarihi bunu gösteriyor. 1890’da işçiler 8 saat çalışırken, 2013’te 12 saat çalışma yaygınlaştı. Bu nedenle 1 Mayıs mitingleri önemli. Bu mitinglerde, yüzbinlerce işçi bir araya gelme fırsatını buluyor, taleplerini ifade ediyor. Sermaye ve hükümet kararlılığı görüyor. Bu yıl hükümet ve valilik, Taksim’de işçilerin birlik olmasını, toplanmasını engellemek istiyor. Taksim’de kazı yapıldığını söylüyorlar. Doğru ama eksik. Taksim’de 63 dönümlük bir boş alan var. Valiliğin önerdiği Kadıköy alanı ise, sadece 14 dönüm. Öyleyse, kazı bahane! 2010, 2011 ve 2012 yılında yüzbinlerce işçi Taksim’e çıktı, tek bir olay olmadı. Bu yıl yasak sürerse, yeniden karışıklık olacak. Olayların sorumlusu işçiler olmayacak, yasak koyanlar olacaktır. İşçiler ve sendikalar kararlı olursa, tüm bu oyunlarını boşa çıkartabiliriz. 1 Mayıs’ı özüne uygun biçimde, Taksim’de kutlayabiliriz.

Gürcistan’a geçişi sağlayan Sarp Sınır Kapısında çalışan işçiler, herhangi bir gerekçe gösterilmeksizin işten çıkarıldılar. Hükümetin işten çıkarma gerekçesini, haberlerden öğreniyoruz. Meğer Hopa’dan Gürcistan’a geçerken 1 TL ödeniyormuş, hükümetimiz de bu fiyatı az bulmuş olmalı, 15 TL’ye yükseltmiş. Neymiş, ücret artacağı için sınır kullanımı azalacakmış, bu yüzden sınırda çalışan işçilere gerek yokmuş. Sınır kapısı yenileniyor muymuş artık neyse, Gümrük ve Ticaret Bakanı Hayati Yazıcı Hopa’ya buyurmuş. Bakan ayaklarına gelmişken, işten atılan 14 işçi dertlerini Bakan Bey’e anlatmışlar. İşçiler adına konuşan Olcay Tan “17 aydır çalıştığımız yerden, hiçbir gerekçe gösterilmeden çıkarıldık,” diyor, Bakan, "Ben senden, '17 ay çalıştım, çok teşekkür ederim. Emeğimin karşılığını aldım' demeni beklerdim" diye yanıt veriyor. Bakana bak hele! Bu bakan işçilere verilen parayı lütuf olarak görüyor herhalde. İşçi, alnının teriyle kazandığı para için neden herhangi birine teşekkür etsin? Emeğimizin karşılığını aldığımız için, neden birine teşekkür edelim? Patron bize haybeye mi para veriyor, bize sadaka mı veriyor? Patron ay sonunda, işçiye borcunu maaş adıyla ��der. Ben alacağımı tahsil ederken neden teşekkür edecekmişim arkadaş, bu ne cüret! Bakan Bey’e göre, 17 ay çalıştığımıza şükretmemiz gerekiyor. Dışarıda milyonlarca işsiz var, sen en azından 17 ay çalışmışsın, bunu bulamayan da var, demeye getiriyor. Hakkımızı aradığımız her seferde “İşine gelirse, dakikasında senin yerine birini bulurum, dışarısı işsiz dolu,” diyorlar. 17 ay çalıştık diye mutlu olmamızı istiyorlar. Bakan Bey’e göre, maaşlarımız düşük olsa da, uzun saatler çalışsak da, karşılığında aldığımız para için patronumuza teşekkür etmeliyiz. Biz zaten çalışarak kazanıyoruz Bakan Bey, parazitler gibi miras yemiyoruz, taşeron gibi işçinin emeğinden komisyonla geçinmiyoruz. Ay sonunu çıkarabilmek için yaşam savaşı veriyoruz. Türk-İş’in “Nisan 2013 Açlık ve Yoksulluk Sınırı” raporuna göre 4 kişilik bir ailenin sağlıklı, dengeli ve yeterli beslenebilmesi için yapma-

sı gereken gıda harcaması tutarı (açlık sınırı) 1.012,41 lira. Gıda harcaması ile birlikte giyim, konut (kira, elektrik, su, yakıt), ulaşım, eğitim, sağlık ve benzeri ihtiyaçlar için yapılması zorunlu diğer harcamaların toplam tutarı (yoksulluk sınırı) ise 3.297,76 lira. İşçilerin çok büyük bir kısmı asgari ücret (774 TL) ve altında maaş alıyor. Bakan bunun için mi teşekkür etmemizi istiyor? Bakan, herkesi Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar gibi sanıyor. Biz öyle elimizi cebimize atınca şak diye 2000 lira çıkaramıyoruz. Hayatında 2000 lira maaş almamış milyonlarca işçi var, Bakan kendini nerenin bakanı sanıyorsa artık… İnşaat Bakanı Erdoğan Bayraktar, artık yine nereye AVM dikecekse, Edirne’ye uğramış. Bakan ayağına kadar gelmişken, kanser hastası olan Dilek Özçelik, Bakana derdini anlatmış. Üniversite öğrencisi olan Dilek, tedavisi için gerekli olan ilaçların temin edilemediğini söylemiş. İnşaat Bakanı, artık vicdanı da çimentodan mıdır nedir, elini cebine atıp Dilek’e para vermeye çalışmış. Bu çok güzel bir şeymiş gibi bir de “Al onu al, düşürme, parayı cebinden düşürme orda epey var,” demiş. Hani anasına bak, kızını al, derler ya Başbakana bak, Bakanı al. Başbakan, seçim zamanı dağıtılan kömür ve gıda yardımlarını eleştirenlere “Bizim kültürümüzde sadaka kültürü de var,” demişti. İnşaat Bakanına bak hele! Tedaviyi para ile eş görüyor. Dilek ilaçlar temin edilemiyor diyor, paran olsa da alamıyorsun, demek istiyor. Bakana göre her şey parayla ya, utanmadan Dilek’in eline para sıkıştırıyor. Dikkatimizi çekti, haberi tekrar tekrar izledik, Dilek “Ben dilenci değilim,” diyerek parasını iade edince, Bakanının yüzünde bir utanma belirtisi göremedik. Bakan Bey’e göre, tedavi ile ilgili bir sıkıntın varsa, para ile halledeceksin. Paran varsa, özel hastanede pamuklara sarılarak bakılacaksın, paran yoksa artık Allah büyüktür, başının çaresine bakacaksın. Bunların dini imanı para! Hakkın olan maaşı aldığın için teşekkür etmeni isterler, hakkın olan sağlık hizmetini talep ettiğinde cebine para sıkıştırıp başından savmaya kalkışırlar. Biz ay sonunu nasıl getireceğimizi bilemez, 1 Mayıs’ta bile mesaiye kalıp çalışmak zorunda kalırız, onlar ceplerinde binliklerle gezerler.


İşçilerin Sesi

FABRİKALARDAN... İŞYERLERİNDEN... FABRİKALARDAN... İŞYERLERİNDEN... FABRİKALARDAN... İŞYERLERİNDEN... TEKSTİL

Primde kazanan kim? Tutturmuşlar bir prim sistemi. Güya patronu gönlünden kopmuş, işçilere ücretleri haricinde dağıtılıyormuş. Sanki Veli Efendi’de yarıştayız. Bu yarışın kazananı kim? Elbette patron, primin büyüğünü alan da şefler oluyor. Prim sistemine karşıyız. Yetersiz ücretlerin yükseltilmesi istiyoruz.

“Prim sistemi” hata yaptırıyor Şefler şikâyet ediyor. Vay efendim, ütücüler ölçüye bakmıyormuş, vs. Müşteri kolileri açtırıyormuş. Siz bu günlere dua edin. Prim sistemi devam ederse, mallar ütüsüz bile kolilere girebilir. Bizi bu yarışa siz soktunuz. Şimdi şikâyet etmeye hakkınız yok.

Kaytaran kim, çalışan kim? Sabahtan akşama kadar son sürat çalıyoruz. Yetmiyor gece mesaisine kalıyoruz. Yetmiyor cumartesi mesaisine geliyoruz. Bu çalışma düzeni içinde izin isteyen işçi sanki suç işlemiş gibi görülüyor. İdarenin bahanesi hazır “işlerin yetişmesi gerekiyor”. Öyle mi? Adını herkesin iyi bildiği bazı şeflerin sabah kaçta işe gelip kaçta tüydüğünü herkes biliyor. İşler bitmeden ortadan kaybolan onlar. Hakkımız olan izinleri kullanamayan çalışanlar! Var mı böyle iş?

İşçi çalışıyor şefler kazanıyor Aşırı hızlı çalışmaya zorlanan ilik düğme işçileri, makinelere ellerini kaptırıyorlar. Karşılığında ne kazanıyoruz? Şefler daha fazla kazansın diye biz sağlığımızdan oluyoruz. Onlar için değmez! (Murat)

GIDA

İzine çıktık para vermediniz İş Kanunu md 57: İşveren, yıllık ücretli iznini kullanan her işçiye, yıllık izin dönemine ilişkin ücretini ilgili işçinin izine başlamasından önce peşin olarak ödemek veya avans olarak vermek zorundadır. Siz aksini yaptınız. Hem izinleri parçaladınız, hem parasız izne çıkarttınız. Yasaya da uymadınız. Ondan sonra edebiyat: “biz bir aileyiz”! Adalet bunun neresinde?

İdarenin yolsuzluk marifeti Sendikasız işçilerin düşük ücretle çalışmaları yetmiyormuş gibi, bir de kesinti yapılıyor. Nedenini sorduklarında, cevap “giriş kartını basmamışsınız” oluyor. Kart basılmadan turnikeleri nasıl açıyor diye sorunca, cevap veremiyorlar. Demek ki hakkımızı yiyorlar!

Bunun neresi dinlenme! İşyeri 5 katlı. Çay içtiğimiz bölüm en alt kat. Paydos 15 dakika. Zil çalınca çay içmek için koşuyoruz. Karşımıza turnikeler geliyor, sonra sıraya girip çay bekliyoruz. Çayı almamızla içmemiz bir oluyor. Sonra yine koş. Bone tak, kolluk tak, turnikeden geçip ellerini yıka, eldiven tak, maske tak ve makinenin başında hazır ol. İdarecilere bizden 20 dakika! Onlar yapsın, biz görelim! (Gül)

PLASTİK

12 saat işe karşılık ücret az Kira, elektrik, telefon, doğalgaz derken paralar suyunu çekiyor. 3 vardiyanın yapması gereken işi, 12 saatlik 2 vardiya ile yapıyoruz ama yine karşılığını alamıyoruz. Biz de insanız. Ücretlerimiz artsın, iş saatleri kısaltılsın!

İşçi değil köle istiyorlar İşe girerken artık eşimizi, nişanlımızı, sevgilimizi de sormaya başladılar. Bizim özel hayatımızdan size ne? Bir de evi arabası olanı işe almıyorlar. Kirada oturanı, kredi borcu olanı tercih ediyorlar. Amaçları işçi değil köle çalıştırmak. 12 saat çalışmaya, düşük ücrete mahkûm etmektir. Onların mahkûmu değiliz!

Müdür olmuş insan olamamışlar Üretim müdürü, üretim şefi yanında çalıştırdığı işçilere selam vermekten aciz. Tek derdi makine niye yavaş çalışıyor, üretim niye düşük? İşçinin halini soran bir müdür yok. Müdürlerin hepsi aynı yerde mi imal edilmiş?

Size fikir vermeyeceğiz İşyerinde KÖGES diye bir uygulama var. İşçilerden öneri istiyorlar ama işyeri koşullarını, ücretleri, iş saatlerini ilgilendiren öneriler yazmak yasak! Öneriler sadece işin daha kârlı nasıl yapılabileceği ile ilgili olacakmış. Bugüne kadar alınterimizi sömürdükleri yetmezmiş gibi şimdi de fikirlerimizi sömürmek istiyorlar. Vermeyeceğiz! (Onur)

BELEDİYE

İKİNCİ RAUNDU İZELMAN İŞÇİLERİ KAZANDI İzmir Büyükşehir Belediyesi bünyesinde idari işlerde çalıştırılan, İzelman Şirketine bağlı 650 işçi için yapılan eylemler devam etmektedir. 10 Nisan’da yapılan eylemde, Konak meydanında, İ.B.B. Binasının önünde toplanılarak, burada basın açıklaması yapıldı. Daha sonrasında 18 Nisan’da, DİSK- Genel-İş İzmir 1, 2, 3, 4, 5nolu şubeleri ile diğer sendikalara üye olan işçiler bir eylem gerçekleştirdi. Eyleme yaklaşık 10 bin kişi katıldı. DİSK-Genel-İş Sendikası, kendi sendika binasının önünde, diğer sendikalar Basmane meydanında toplanıp, Çankaya yolunu kullanarak Konak meydanına doğru yürüdüler. Yürüyüş esnasında taşeronlaşmaya karşı sloganlar atıldı. Konak meydanında, DİSK Genel Başkanı Kani Beko bir basın açıklaması yaptı. Bu eylemlerin 1 Mayıs’a kadar devam edeceğini vurguladı. Atılan sloganlar ve müzik eşliğinde çekilen halayların ardından eylem sonlandırıldı. Sendika bürokratları, işçi sınıfını yine kendi çıkarları için kullandılar. Gerçek sendikal anlayışlarını gizlediler. İzmir’de işçi sınıfı çok

ciddi sıkıntılar yaşamaktadır. Bir yandan hükümetin dayattığı taşeronlaşma, diğer yandan sözde emek yandaşı görünümünde olan CHP ve CHP’li Belediyeler, toplu sözleşme süreçlerinde, sınıfa zorluk çıkartmakla yetinmeyip, sözleşme ihlali yaparak, esnek çalışmayı dayatmaktadır. Yani AKP'nin çıkarmış olduğu yasalarla beraber, yasal olmayan çalışmalar dayatılmaktadır. Sendikalar, özelikle DİSK, bu konuda sesiz kalmaktadır. En önemlisi, üyelerini kandırarak, yürüyüş ve mitinglere gelmelerini sağlamaktadırlar. Taşeronlaşmaya karşı yürüyüş yaparken, alana İzenerji işçilerini çekebilmek için, “Sizlerin toplu sözleşme haklarınız için eylem yapılacak” yalanı uydurulmaktadır. Bu yalana inanan işçiler, alana geldikten sonra, taşeronlaşmaya karşı yürüdüğünü anlıyor. Diğer bir sorun, kendi davaları ol-

masına rağmen, İzelman işçilerinin eylemlere katılımının zayıflığıdır. Alanı İzenerji işçisi doldurmaktadır, çünkü İzenerji işçisi soruna sınıfsal bakmaktadır. Kısacası, sendikalar ve bu arada DİSK, yanlış politikalar izlemeyi sürdürmektedir. Sendikalar, işçi sınıfının çıkarlarını önde tutarak, siyasi partilerden bağımsız, işveren anlayışından uzak, sınıfın kazanımlarına kazanım katmaları gerekirken, işçilerin var olan sorunlarına dahi somut çözümler üretememektedirler. Tek çözüm, işçilerin tabandan örgütlenerek, güçlerini oluşturarak, sorunlarına çözüm bulması ve bu olumsuz gidişi bertaraf etmesidir. Bundan başka bir yöntem bulunmamaktadır. “Tek yol Devrim”, “Tek çözüm Sosyalizm” diye düşünmeliyiz. (Bir İzenerji işçisi)

15


TAKSİM’İN ÇUKURLARI AKP’YE 1 MAYIS’TA MEZAR OLDU N. CEMAL

İlk günden itibaren açıkça beyan ettik: AKP hükümetinin 1 Mayıs ve Taksim yasağı dün olduğu gibi bugün de tamamen siyasidir. “Çukur” edebiyatlarıyla ve timsah gözyaşlarıyla “tek kişinin dahi burnunun kanamasını istemiyoruz” diyen Tayyip Erdoğan’ın 1 Mayıs 2013 icraatları ortada: 28 yaşındaki metal işçisi Serdal Gül kafasına isabet eden gaz bombasıyla ağır yaralandı ve ameliyata alındı. Polisin gaz bombalarıyla başından vurulan 17 yaşındaki Dilan Alp’in ise kafatası kırıldı ve yaşam mücadelesi veriyor. Yaralanan Dilan’a yardım eden arkadaşlarının kafasına polisler tarafından dipçiklerle vuruldu. Dilan, işten atılan Hey Tekstil direnişçisi Alihan Alp’in liseli kızı. Haziran ayında taşeron sistemini yasallaştırmaya hazırlanan AKP hükümetinin “taşeron sistemi düzeltilemez tamamen ortadan kaldırılmalıdır”, “taşeron sistemine son” diyen işçilere “benim istediğim yerde ve biçimde 1 Mayıs kutlaması yapacaksınız” demesi kabul edilebilir mi? “Güvenceli iş güvenli gelecek; iş saatleri kısaltılsın, insanca yaşayacak ücret” talep edenlerin sermaye hükümetinin inayetiyle hareket etmesi beklenebilir mi? Köpekleri salmışlar taşları bağlamışlar anlayışına tevekkülle boyun eğecek bir işçi hareketi ve sınıf mücadelesi olamaz. Hastanede yaşam mücadelesi veren Dilan ve işten atılmış babası bunun en açık göstergesidir. 1 Mayıs işçi sınıfının birlik, mücadele ve dayanışma günüdür. Birilerinin empoze ettiği gibi henüz bir bayram değildir. 1 Mayıs başta kadın ve erkek işçiler olmak üzere, Kürt halkının, LGBT bireylerin ve tüm ezilenlerin taleplerini dile getirdikleri ve birlikte mücadele ettikleri bir gündür. Tam da bu nedenle 1 Mayıs para babalarının ve AKP gibi sermaye hükümetlerinin uygun gördüğü yerlerde ve çizdikleri sınırlı çerçevede gerçekleşmez. Gerçekleşmemelidir. Gaz bombalarını ve polis saldırılarını, İşçilerin Sesi kortejinin Beşiktaş Yıldız, Balmumcu, Ihlamur Deresi ve İskele’de bütün bir gün boyunca yaşadıkları üzerinden özetleyebiliriz: Atılan gaz bombalarının camları kırarak

girip yangın çıkardığı evler, camları patlatarak içine girdiği araçları mikro dalga fırına çeviren bombalar, yanan manav tezgâhları ve bombaların saçtığı beyaz kimyasal tozla üzerleri kaplanan meyve ve sebzeler, yere düşüp yaralananlara ilk yardım müdahalesinde bulunanlar, ambulansların hastanelere taşıdığı yaralılar, kullanılan gaz ve ses bombaları, plastik mermiler vs. Taksim’e uzanan tüm yollar aynı durumdaydı. Şişli Etfal Hastanesi bu yıl da TOMA araçlarıyla girip basınçlı suyla ve gaz bombasıyla saldıran polislere tanık oldu. AKP hükümetinin çizdiği sınırlarla Kadıköy ve Gebze’ye göç edenlerin teşekkürlere mazhar olacakları kesin. Onların da, AKP hükümetinin de tutumu politiktir. Bizim tutumumuz da politik. Taksim’de ve fiili mücadelede ısrarlı olduk ve olacağız: AKP hükümeti demokrat ve güvenilir değildir! Taksim meydanında miting yapılıp yapılamayacağına AKP hükümeti ve parababaları karar veremez. ‘Özgürlük İşçilerle Gelecek’ demek için “1 Mayıs’ta Taksim’e!” dedik ve mücadele ettik. AKP hükümeti ve parababaları 2010, 2011, 2012 1 Mayıs’larının coşku ve kalabalığına, işçi sınıfının yükselişine ve örgütlü mücadeleye evrilmesine izin vermek istemedi. ‘Yaşasın İşçilerin Birliği’ demek için “1 Mayıs’ta

15 - 16 Haziran 1970’den sonra ilk kez Galata ve Unkapanı köprülerinin kapaklarını açarak kitlelerin bir araya gelmesini engellemek istediler: Korkuyorlar, korkacaklar, korksunlar!

Taksim’e!” dedik ve mücadele ettik. Parababalarının AKP hükümeti, taleplerini haykırmak isteyen işçi ve emekçileri ve örgütlerini suçlu ilan etmek istedi. Bunun için devlet terörüne başvuracağını ilan etti. Yasaklara, icazetli politikalara ve devlet terörüne karşı, “1 Mayıs’ta Taksim’e!” dedik ve mücadele ettik. Giderek üye kaybeden, güç yitiren ve kendi iç kavgalarıyla meşgul olan sendikal hareketi kullanmak isteyen AKP hükümetine karşı işçi sınıfının örgütlü mücadelesini savunmak için, “1 Mayıs’ta Taksim’e!” dedik ve mücadele ettik. Sosyalist hareketi kendi arasında ayrıştırmak, Kürt hareketiyle işçilerin ve sosyalistlerin buluşmasını önlemek isteyen AKP hükümetine karşı, “1 Mayıs’ta Taksim’e!” dedik ve

mücadele ettik. İşçi sınıfını İstanbul’un merkezinden atmak isteyen, Taksim’de işçi sınıfının miting yapmasını engelleyen, “Taksim’in yayalaştırılması” projesi adı altında ve “kentsel dönüşüm” rantı iştahıyla, Taksim meydanını işçi sınıfının elinden almak isteyen AKP hükümetine karşı “1 Mayıs’ta Taksim’e!” dedik ve mücadele ettik. 1 Mayıs 1977’de öldürülen 34 işçinin ve işçi sınıfının hakları için canlarını veren diğer işçilerin devrimci geleneğini sürdürmek için, “1 Mayıs’ta Taksim’e!” dedik ve mücadele ettik. Bütün dostlarımız ve düşmanlarımız emin olsun ki; enternasyonalist son kavgamızda AKP hükümetini de sermayenin aynı kafadaki tüm hükümetlerini de 1 Mayıs’larda Taksim’e gömeceğiz!

İşçi Sınıfının Kurtuluşu Kendi Eseri Olacaktır İşçilerin Sesi - Aylık Süreli Siyasi Yayın - Tarih: Mayıs 2013 Sayı: 14 Baskı: Yön Matbaacılık Davutpaşa Cad. Güven Sanayi Sitesi B Blok No: 366 Topkapı - İstanbul Tel: 0212 544 66 34 Sahibi: KCS Yayınevi Kemal C. Sarıoğlu Sorumlu Müdür: Songül Yarar Dede Adres: Söğütlüçeşme Cad. Tulumbacı Asım Sok. Korular İş Hanı No: 48 Kadıköy - İstanbul Web: iscilerinsesi.org e-mail: iscilerinsesi@gmail.com


İşçilerin Sesi Mayıs 2013