Issuu on Google+

Sayı: 8 Kasım 2012

ISSN: 2147-1568

1.5 TL

AKP TERÖRÜ SINIR TANIMIYOR

3

AKP hükümetinin antidemokratik yüzü, iktidarını sağlamlaştırıp, otoriter devlet cihazının dümenini iyice ele geçirdikten sonra, daha da belirgin hale geldi. AKP, kendisine muhalif her hareketi düşman ilan ediyor.

3

Son gelişmeler AKP iktidarının kimyasını bozdu. Kürt muhalefetinin iktidara daha da yüklenmesine işçi sınıfı muhalefeti ve emekçi halkın hoşnutsuzluğu da eklenirse, siyasi iktidarın ayakta durması zor görünüyor.

AKP REJİMİ SARSILIYOR..........................................................................................2

SURİYE’DE KİTLELER REHİN ALINMIŞ DURUMDA ....................................................10

DÜNYAYI YEDİN DOYMADIN GREVDEKİLERE DİL UZATMA..........................................3

TERS PİRAMİT ......................................................................................................11

“23 NİSAN VEKİLLERİ” GELİYOR!..............................................................................4

HDK NASIL HDP OLDU? ........................................................................................12

SINIF ÖĞRETMENLERİ ‘SINIF’I BIRAKTI .....................................................................6

KIVILCIMLI İÇİN SEMPOZYUM ................................................................................13

TEXİM DİRENİŞİ KAZANIMLA SONA ERDİ ..................................................................6

TAŞERON İŞÇİLERİ KARARLI..................................................................................14

RANT İÇİN DEĞİL HALK İÇİN PLAN: BARINMA HAKKIMIZA SAHİP ÇIKIYORUZ...............7

UMUTSEN BAŞVURUSUNA RET..............................................................................15

SENDİKAL YAŞAMDA 12 EYLÜL SÜRÜYOR................................................................8

“ONLARA İŞÇİ OLDUKLARINI SÖYLEMEYİN!”...........................................................16


İşçilerin Sesi

BİZ KİMİZ? NE İSTİYORUZ? NE İÇİN MÜCADELE EDİYORUZ? Bugün dünyaya egemen olan anlayış sömürücü, ırkçı, gerici, baskıcı ve cinsiyetçi zorbalığa dayanıyor. Kapitalizm insanlık için son çıkış yolu olamaz. İnsanlığın kurtuluşu, sömürü ve baskıdan; ayrımcılıktan uzak yeni bir toplum olmalı, bu da komünizmdir. Rusya'da 1917 Ekim İşçi Devriminden kısa bir süre sonra, Doğu Avrupa, Çin ve Küba'da daha en başından itibaren "işçi sınıfı" ve "komünizm" adına yaşananlar, işçi sınıfının çıkarlarından uzak, bürokratik ve yozlaşmış rejim deneyimleri olmuştur. Bu rejimlerle "işçi demokrasisinin" ve "komünizmin" doğrudan ilgisi yoktur. Komünizm, işçi sınıfı ideolojisidir; onun tarafından ve dünya seviyesinde inşa edilebilir. İşçilerin Sesi Gazetesi, insanlığın kurtuluşu olan komünizmi, kadın ve erkeklerin her türlü sömürü, ezme-ezilme ilişkisinden; ayrımcı uygulamadan, yabancılaşmadan kurtuluşu olarak anlıyor. Kürt ulusunun kendi kaderlerini tayin hakkını savunuyor. İşçilerin Sesi Gazetesi, kapitalistlerin kârı uğruna işçilerin sömürülmesine hizmet eden tüm kurumlara burjuva devlete, meclise, mahkemelere, orduya ve polise karşı tutum alır. İşçilerin Sesi Gazetesi, sendikaların devletten ve sermayeden bağımsız, demokratik, şeffaf olmalarını savunur. İşçilere ihanet eden sendika bürokratlarına karşı mücadele eder. Sendikaların yeniden ve tabandan gelişecek işçi hareketi eliyle birer işçilerin öz örgütü haline gelmesi için çalışır. İşçilerin Sesi Gazetesi, işçi sınıfının ekonomik ve demokratik hakları gibi, siyasi hakları ve iktidarı için de mücadeleyi zorunlu sayar. Tüm işçilerin, emekçilerin, yoksulların öz çıkarlarını savunacak Enternasyonalist Komünist bir işçi partisinin inşasını amaçlar. Bu aynı zamanda uluslararası işçi sınıfının partisi olacak olan yeni bir Komünist Enternasyonalin inşası demektir. İşçilerin Sesi Gazetesi,’nin savunduğu görüşler bunlardır. Bu amacı paylaşan tek tek işçi ve aydınlarla; devrimci örgütlerle birlikten yanadır. Bu gazeteyi savunanlar Marks, Engels, Lenin, Rosa ve Troçki’nin geleneğine bağlıdır; Enternasyonalist Komünisttir.

2

AKP REJİMİ SARSILIYOR İktidarını sağlamlaştırıp, otoriter devlet cihazının dümenini iyice ele geçirdikten sonra, AKP hükümetinin despot ve antidemokratik yüzü daha da belirgin hale geldi. AKP iktidarı, içeriği ve gücü ne olursa olsun, kendisine muhalif her türlü hareketi düşman ilan ederek, bastırmaya ve susturmaya çalışıyor. Son olarak, içinde CHP Genel Başkanı ve çok sayıda milletvekilinin de yer aldığı kalabalık bir grubun, 29 Ekim günü Ankara’da yapmayı planladığı “Cumhuriyet Yürüyüşünü” kriminalize ederek, yasaklamaya çalıştı. Ellerinde bayrak ve Atatürk posterleriyle toplananlara, polis, su ve biber gazı ile müdahale etti. Bunun sonucu ortaya çıkan görüntüler, toplumun önemli bir kesiminde infial yarattı. Bu olayın görüntülerinin medyaya düştüğü gün, yine medyada ilginç bir haber yer alıyordu. Bahreyn Yönetimi, “ifade özgürlüğünün istismar edildiğini” düşünerek, ülkede, her türlü gösteri ve yürüyüşü yasaklamıştı. Bu paralellik, AKP demokrasisinin, Suudi Arabistan destekli, Sünni azınlığa dayanan Bahreyn monarşisiyle aynı düzeyde olduğunu ortaya koyuyor. Sistem içi laikçi bir gösteriye dahi tahammül edemeyen AKP rejiminin, iktidarını en fazla rahatsız eden Kürt muhalefetine de saldırması beklenen bir gelişmeydi. Sayıları 700 ü bulan Kürt tutuklu ve hükümlünün, Abdullah Öcalan üzerindeki tecridin kaldırılması, mahkemelerde Kürtçe savunma yapılabilmesi ve okullarda Kürtçe eğitimin hayata geçirilmesi gibi siyasi taleplerle başlattıkları ölüm oruçlarını desteklemek üzere, milyonlarca Kürt harekete geçti. Kürt illerinde kepenkler kapatıldı, ulaşım araçları çalışmadı, öğrenciler okula gitmedi, on binlerce kişi sokaklara dökülerek gösteri yaptı. Polisin gösterilere müdahale etmesi sonucu, onlarca yerleşim yerinde, sokaklar savaş alanına döndü. BDP’nin çağrısıyla yapılan eyleme katılım, son yıllardaki en kitlesel düzeyi yakaladı ve Kürt siyasi hareketinin kitle gücünü bir kez daha ortaya koydu. PKK’nin yaz aylarında yoğunlaştırdığı silahlı saldırılar nedeniyle sıkışan ve kamuoyu baskısıyla karşılaşan AKP iktidarı, bu durumdan, denetimindeki medyayı kullanarak yay-

AKP iktidarı, kendisine muhalif her türlü hareketi bastırmaya çalışıyor. Son olarak 29 Ekim’de Ankara’da yapılması planlanan Cumhuriyet Yürüyüşünü kriminalize ederek yasaklamaya çalıştı.

dığı PKK’ye ağır kayıplar verdirildiği yönündeki balon haberlerle, kurtulmaya çalıştı. Kürt siyasi hareketi dün silahlı eylemlerle AKP iktidarını müzakereye oturmaya zorlarken, bu defa ölüm oruçlarının tetiklediği kitle gösterilerini aynı amaç için kullanıyor. İKTİDAR İSTİKRARSIZLAŞIRKEN MUHALEFET YÜKSELİYOR Her ne kadar halen halkın yarısının desteğine sahip olmakla övünse de, gerek bölge politikaları nedeniyle tüm komşularıyla arasının bozulup yalnızlaşması gerekse en büyük destekçisi, AB ve ABD emperyalizminin çeşitli konularda eleştirel tavrıyla yüz yüze kalması, AKP iktidarının kimyasını bozdu. Bu durumun sonucu olarak, iktidar içi çelişkiler su yüzüne çıktı ve ayrışma belirtileri görülmeye başlandı. R. Tayyip Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığı hesaplarına bağlı olarak yerel seçimleri erkene alma girişimi, MHP’nin de desteğine rağmen, muhtemelen iktidar partisi içindeki fireler nedeniyle, sonuçsuz kaldı. Yine siyasi iktidarın kendisine karşı bir tehdit olarak gördüğü için engellemeye çalıştığı Ankara’daki “Cumhuriyet Yürüyüşü”nün, Cumhurbaşkanı Gül’ün Ankara Valisi ile görüşmesinin ardından polisin barikatları kaldırması sonucu gerçekleştiği söylentileri, Başbakan Erdoğan’ın tepkisine yol açtı. Daha önce de, Meclis Başkanı Cemil Çiçek, siyasi partilere çağrı olarak yayınladığı çeşitli konulardaki görüşlerini içeren siyasi bildirge ile Başbakan’ın hışmını

üzerine çekmişti. Siyasi iktidarın dağınık bir görüntü vermeye başlaması muhalefeti de yüreklendiriyor. Yakın geçmişte ciddi darbeler yemesi sonucu iyice güç kaybedip etkisizleşen sistem içi Kemalist muhalefet, yeniden hareketleniyor. Cumhuriyet’in kuruluş yıldönümünü bir manivela olarak kullanarak ileri atılıyor, kaybettiği mevzileri yeniden kazanmaya çalışıyor. Sürekli istim üzerinde olan Kürt muhalefeti, sonuç almak amacıyla, iktidara daha da yükleniyor, onu sıkıştırıyor. Bu gelişmelere bir de olası ekonomik krizin tetiklediği işçi sınıfı muhalefeti ve emekçi halkın hoşnutsuzluğu da eklenirse, siyasi iktidarın ayakta durması zor görünüyor. Tam da bu noktada muhalif güçler arasındaki güç birliği ve ortak mücadele konusu yeniden gündeme geliyor. Bu konuda pusulayı şaşırmamak gerekiyor. Şu anda mağdur, dolayısıyla muhalif gibi görünen sistem içi güçlerden özellikle ulusalcılardan, Kemalistlerden uzak durmak gerekiyor. Onların mağduriyetten kaynaklanan sahte demokratlığına aldanmamak, sol liberallerin 2010 Anayasa referandumundaki “Yetmez Ama Evet”çi AKP kuyrukçuluğunun bir benzerine düşmemek gerekiyor. AKP’nin yenilenmiş, imaj değiştirmiş bir versiyonuna da umut bağlamamak gerekiyor. Tüm ezilen ve sömürülenlerin ortak ekonomik ve demokratik talepleri çerçevesinde oluşturulacak siyasi programı etrafında birleşip mücadele etmek gerekiyor.


İşçilerin Sesi

DÜNYAYI YEDİN DOYMADIN GREVDEKİLERE DİL UZATMA Cem A.

Bugün 1 Kasım, 12 Eylül’de başlayan açlık grevinin 51. günü. Adalet Bakanlığı verilerine göre, PKK ve PJAK’lı 683 tutuklu ve hükümlü açlık grevinde. Sağlık uzmanlarının kritik eşiğe gelindiği, kalıcı hasar ve ölümün meydana gelme olasılığının belirdiğini söylemelerinin üzerinden yaklaşık iki hafta geçti. 12 Eylül’de, Türkiye genelinde 58 cezaevinde, 63 kişiyle başlayan açlık grevinin üç temel talebi var: Abdullah Öcalan’a uygulanan tecridin kaldırılması, anadilde eğitim ve savunma hakkının tanınması. PKK lideri Abdullah Öcalan ile avukatları, yaklaşık olarak bir buçuk senedir görüşemiyorlar. Hava durumunun kötülüğü ya da İmralı’ya ulaşımı sağlayan kosterin arızalanması gibi gerekçelerle, fiili olarak Öcalan’a tecrit uygulanıyor. Açlık grevi politik bir eylemdir Açlık grevi, uzun zamandır birçok ülkede uygulanan bir eylem biçimidir. 19. yy başlarında Rusya’da, İrlanda’da mahkumlar taleplerini iletmek için açlık grevleri yapmışlardı. Hindistan’da Mohandis Gandi açlık grevi eylemi ile tüm dünyada tanınmıştı. Dünya Tabipler Birliği, 1992 yılında Açlık Grevleri Konusunda Malta Bildirgesi yayımlamış, açlık grevlerindeki kişilerin haklarına dair yönergeleri belirlemişti. Açlık grevi eylemi, Türkiye’de birçok kere uygulanmış, birçok devrimcinin ölümüne sebep olmuştur.

Tayyip, açlık grevleri başlamadan iki ay önce, bir düğünde çekilmiş fotoğrafı referans göstererek, BDP’li milletvekillerine "Orada kuzu kebabı yiyorsun öbür tarafta da cezaevinde olanlara ölün diyorsun,” diyerek gerçekleri çarpıtıyor. Kürtlerin taleplerini dillendirmek için yaptıkları eylemi karalamaya çalışıyor. Bu çarpıtmanın bir benzeri “Hayata dönüş” katliamı sırasında Milliyet’in “Sahte oruç, kanlı iftar” manşetinde de yapılmıştı. "Tantan Milliyet'e açıkladı: Ölüm orucu yapıyoruz diye kandırdılar. Hastaneye kaldırılanların çoğu sağlam çıktı" alt başlığıyla kapak hazırlayan Milliyet’in yerini, şimdi de Akit gazetesi alıyor.

Nazım Hikmet, 1950 yılında açlık grevi eylemi yapmıştı. Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan, Nisan 1972'de Mamak Askeri Cezaevi'nde on iki gunluk bir açlık grevi eylemi yapmışlardı. 12 Eylül darbesi'nden önce ve sonrasında çok sayıda açlık grevleri yapılmıştı. Metris, Mamak ve Diyarbakır cezaevlerinde büyük açlık grevi ve ölüm oruçları eylemleri yapılmıştı. 1996 yılında, zamanın Adalet Bakanı Mehmet Ağar'ın Mayıs Genelgesini protesto için açlık grevi başlatılmıştı. 43 cezaevinde, 2174 tutuklu açlık grevine, 355 tutuklu ise ölüm orucuna başlamıştı. Diyarbakır E tipi cezaevinde, PKK'lilerin başlattığı eylemde on kişi hayatını kaybetmişti… “Hayata Dönüş” Türkiye Devleti, devrimcilerin kendini açlığa yatırarak eylem yapmasına her zaman sert tepki vermiştir. Açlık grevlerini ezmek, küçük düşürmek bilindik yöntemleridir. Devlet, 2000 yılında, F Tipi cezaevlerini protesto etmek için başlatılan açlık grevlerine sert bir şekilde saldırmış, eylemcileri yakarak ve kurşunlayarak öldürmüştü. Hayata dönüş adı verilen saldırıda, 28 devrimci katledilmişti. Tayyip ise, şu an sürmekte olan eylem için “Gerekirse müdahale edilir,” diyor. Hafızamıza 28 devrimci kazınmış bir kere, müdahalenin nasıl olacağını merakla bekliyoruz... Kürt Halkı ayakta Cezaevlerinde sürmekte olan aç-

10 BİN KİŞİ DAHA AÇLIK GREVİNE BAŞLIYOR Cezaevlerinde sürdürülen açlık grevlerinin 54. gününde Aksaray'da yapılması planlanan basın açıklaması, polisin saldırısı ile engellendi. Gaz bombası ve basınçlı su kullanılan saldırı BDP binasının içine kadar yöneldi. Polisin eyleme ve Tarlabaşı'nda bulunan Barış ve Demokrasi Partisi (BDP) İl Merkezi önünde toplanan kalabalığa müdahalesi üstüne BDP İstanbul milletvekili Sebahat Tuncel ve Van Bağımsız Milletvekili Aysel

lık grevlerine destek olmak için, BDP “Hayatı durdurma” çağrısı yaptı. Kürt illerinde kepenkler kapatıldı, çocuklar okula gitmedi. Van’da binlerce kişi cezaevine yürüdü, birçok kentte halk polisle çatıştı. Kürt Halkı, kendi evlatlarının taleplerini destekliyor, ölümlerin olmaması için her gün eylem yapıyor. “Açlık grevi vesaire böyle bir şey yok” Adalet Bakanı’nın, açlık grevi yapan 683 kişi var dediği gün, Almanya’da Tayyip “Şu anda açlık grevi vesaire böyle bir şey yok. Bu da tamamen şovdur,” dedi. Türkiye siyasi tarihine geçmiş en ahlaksızca sözlerden birisini, kendince eylemcileri aşağılayarak söyledi. Yüzlerce insan politik bir sebeple eylem yaptıkları halde, “Şu anda zaten yarıdan fazlası dilekçe vermek suretiyle bu işi de bırakmış vaziyetteler. Böyle bir şey de

Tuğluk basın açıklaması yaptı. Tuncel, 5 Kasım'dan itibaren 10 bin mahpusun süresiz ve dönüşümsüz açlık grevine gireceğini açıkladı. Tuğluk, hükümetin kendilerini demokratik siyaset alanının dışına itmeye çalıştığını söyledi. Müzakere sürecinin başlaması gerektiğinin altını çizen Tuğluk, aksi takdirde yakında barış konuşacak kimsenin kalmayacağını ifade etti. İşçilerin Sesi - Haber

söz konusu değil'' diyerek, göz göre göre yalan söyledi. Sermayedarlardan dürüst olmalarını, insan haklarına saygı göstermelerini zaten beklemiyorduk; ancak bilmeleri gereken bir şey var: IRA lideri Bobby Sands, 1984’te açlık grevindeyken, açlık grevlerini görmezden gelen, aşağılayan Margaret Thatcher’dan daha fazla oy olarak milletvekili seçilmişti. AKP, açlık grevine neden olan siyasi talepleri bir an önce karşılamalı, açlık grevi eyleminin can kaybına neden olmaması için adım atmalıdır. Kürt Halkı’nın demokratik taleplerine cevap vermeyerek açlık grevlerinin başlamasına sebep olanlar, başta AKP olmak üzere, böylesi bir eylem yokmuş gibi davranan diğer burjuva partileridir. Düğün fotoğrafını bahane ederek, insanların lokmalarını sayarak bu sorumluluktan kaçınmaları mümkün değildir.

3


İşçilerin Sesi

“23 NİSAN VEKİLLERİ” GELİYOR! Her 23 Nisan’da, çocuk vali, bakan ve başbakanları “başarıyla” seçen siyasi rejim, hiç kuşku yok ki, 18 yaşındaki milletvekillerini de aynı maharetle seçecek ve 23 Nisan’larda beş dakikalığına tekrarlanan oyun, bu defa dört yıl boyunca sürdürülecektir. Aykut ÖZER

Seçimlerin yaklaştığı şu günlerde, AKP Hükümeti, Seçim Kanununda kendine çıkar sağlayıcı değişiklikler yapma peşinde. Dünyanın başka hiçbir ülkesinde olmayan yüzde onluk antidemokratik seçim barajını ısrarla savunan hükümet, silâhaltındaki erlere seçme, 18 yaşını doldurmuş gençlere seçilme hakkı vermeye çalışıyor. Böylece demokrasiyi geliştirdiği ve katılımı yaygınlaştırdığını iddia ederek, demokratlığa soyunuyor. Aslında bu değişiklikleri yapmaktaki amacı, kitlelerin gözünü boyamak ve seçimlerde avantaj sağlamaktır. Silâhaltındaki erler, özünde üniformalı işçi, köylü ve emekçilerdir. Onların siyasi eğilimi, halkın genel eğilimiyle paralellik taşır. AKP, halkın yarısının desteğini aldığı inancıyla, seçmen kitlesine 300–500 bin askeri de katarak oylarını daha da şişirmek istiyor. Bunun yanında, askerlerin önemli bir bölümünün, güvenlik gerekçesiyle, Kürt illerinde konuşlandırıldığı dikkate alındığında, böylesi bir oy kaydırmasıyla, Kürtlerin de oylarını aldığı görüntüsü yaratmayı ve özellikle küçük yerleşim yerlerinde yerel yönetimleri ele geçirmeyi hedefliyor. Ayrıca ordunun tabanını oluşturan askerlerin siyasi desteğine sahip olduğunu göstererek, askeri bürokrasiye gözdağı vermeyi amaçlıyor.

18 YAŞINDAKİ GENÇ MİLLETVEKİLİ OLABİLİR Mİ? 18 yaşındaki gençlere seçilme hakkı verilmesi, onlara milletvekili, belediye başkanı ya da belediye meclis üyesi olma yolunun açılması olasılığı, bu başlık çerçevesinde tartışılıyor. Bu öneriye karşı çıkan burjuva muhalif partiler, 18 yaşındaki bir gencin kişisel ve siyasi olgunluğa henüz ulaşmadığını iddia ederek, bağımsız karar alma ve davranma yeteneğine sahip olmadığını savunuyorlar. AKP’nin önerisine bu temelde karşı çıkarken hem gençleri küçümser konuma düşüyor, hem de AKP’yi gençliğe sahip çıkar pozisyona yükseltiyorlar. Oysa sorun 18 yaşındaki gençlerin yeterlilikleri ekseninde değil, siyasi sistemin işleyişi temelinde tartışılmalıdır. Birinci olarak, bugün geçerli olan siyasi sistemde “kuvvetlerin ayrılığı” ilkesi işlememektedir. Tüm güç yürütmenin, hatta Başbakan ile yakın çevresindeki birkaç politikacının elinde toplanmıştır. Bunların eğilim ve kararları, yasamayı, yani Meclisteki çoğunluğun tavrını, hatta yargı kararlarını belirlemektedir. Çoğunluğu oluşturan iktidar partisinin milletvekilleri, kaç yaşında ya da hangi yetenek ve birikimlere sahip olurlarsa olsunlar, bu küçük yönetici azınlığın aldığı kararlara uymak, Meclis’te onların talimatları doğrultusunda davranmak, el kaldırmak zorundadırlar. Benzer

durum muhalefet partilerinin milletvekilleri için de geçerlidir. Onlar da parti lideri ve yakın çevresinin aldığı siyasi kararlar yönünde hareket etmek zorundadırlar. Peki, bunu yapmazlarsa ne olur? ANCAK “BÜYÜKLERİN” SEÇTİĞİ GENÇLER VEKİL OLABİLECEK İşte burada, bugün geçerli olan siyasi sistemin ikinci zaafı ortaya çıkmaktadır. Tüm adaylar ve belirli yerlere seçilecekler, parti lideri ve yakın çevresi tarafından belirlenmektedir. Eğer bu iradeye uygun davranmazlarsa, bir daha seçilemezler. İş bu kadar basittir! Hal böyle olunca, eğer AKP’nin önerisi yasalaşırsa, milletvekili seçilecek 18 yaşındaki gençler, parti lideri ve yakın çevresince seçilecek ve Meclis’e girdiklerinde ise, diğer milletvekilleri gibi, yine o yakın çevrenin kararları doğrultusunda hareket edeceklerdir. Dolayısıyla ne özgür iradelerini, ne dinamizmlerini ne de gençliğin sorunlarını Meclis’e yansıtabilecek ve orada çözüm arayabileceklerdir. Dolayısıyla böylesi bir değişiklik, parti liderlerinin seçecekleri gençlerin yine onların gösterdiği doğrultuda hareket etmelerinden başka siyasi sonuç yaratmayacaktır. Sadece vitrin biraz gençleşecektir! Aslında siyasi rejim bu konuda deneyimlidir. Dünyadaki biricik “Çocuk Bayramı” olduğu iddia edilen 23

BAŞBAKAN’IN VERDİĞİ SÖZ YALANMIŞ 12 Eylül referandumunda “Evet” oyu kullananlar arasında bulunan yazar Adalet Ağaoğlu, “Başbakan referandumdan önce sözler vermişti, meğer yalanmış” açıklamasında bulundu. Haber Türk’ün Söz Sende programına katılan Adalet Ağaoğlu, “Başbakan millete bir söz vermişti. O sözün yalan olduğunu düşünmedim. Meğer yalanmış. Anayasa sözünü de meğer lider olmak için vermiş.” dedi. Başbakan’ın “Anayasayı millet yapacak” sözünü hatırlatan ve bu sözün altını çizdiğini belirten Ağaoğlu, “Millet yapacak demek darbe anayasası çöpe atılacak demek. Ama Tayyip Bey, verdiği sözü tutmadı” dedi. Adalet Ağaoğlu, 12 Eylül referandumunda “Evet” oyu kullanmasından dolayı yaşadığı hüsranını özetle şöyle dile getirdi;

4

“Anayasayı 3 yılda değiştireceklerdi. Değil 3 yıl, 3 asır yetmeyecek. Habire orayla burayla oynayıp duruyorlar. Bir de o 120, 121. maddeler gibi maddeler içeride dururken neresini düzeltecekler. Bunu artık 4 çocuk annesi yaşlı bir kadın bile biliyor.” “Geleceğe baktığımda umutsuzum. Beklentimin sonucu gelmedi. Sonradan uyandım. Meğer ‘anayasayı değiştireceğiz’ demeleri sadece iktidarı ellerinde tutmak için verilmiş bir sözmüş…” Yazar Adalet Ağaoğlu 12 Eylül referandumunda “Evet” oyu kullanmasının utangaçça da olsa bir özeleştirisini yapıyor. Aynı siyasal hataya düşen sosyalistlerde ise bunu görmüyoruz. İşçilerin Sesi - Haber

Nisan’ın, her yıl tekrarlanan ritüeli hatırlansın. “Büyükler” tarafından seçilmiş, eli yüzü düzgün, akıllı, uslu çocuklar, her 23 Nisan’da beş dakikalığına kaymakam, vali, bakan, başbakan vb. koltuğuna oturtulur. Talep ve talimatları alınır ve oyun biter. Bunlar arasında, zafer işareti yapan, slogan ve taş atan çocuklar hiçbir zaman bulunmaz. Seçilen çocuklar hiçbir zaman “aykırı” talepler ileri sürmezler. Her 23 Nisan’da, çocuk vali, bakan ve başbakanları “başarıyla” seçen siyasi rejim, hiç kuşku yok ki, 18 yaşındaki milletvekillerini de aynı maharetle seçecek ve 23 Nisan’larda beş dakikalığına tekrarlanan oyun, bu defa dört yıl boyunca sürdürülecektir. GENÇLİĞİN SORUNLARI DAĞ GİBİ AKP yöneticilerinin 18 yaşındaki gençlere seçilme hakkı vermekle övündükleri günlerde, bir öğrenci yurdunda yemek fiyatlarına yüksek oranda zam yapılmasını protesto eden gençlere, polis biber gazı ve cop kullanarak saldırdı; çok sayıda öğrenciyi gözaltına aldı. Aslında her gün bir yenisi tekrarlanan bu gibi örnekler, AKP hükümetinin gençlere yaklaşımını ortaya koyuyor. AKP, gençleri potansiyel suçlu olarak görüyor, onların en doğal taleplerini şiddet kullanarak bastırmaya çalışıyor. Hapisteki muhalif öğrencilerin sayısı binlerle ifade ediliyor. Sınav kıskacında debelenen, gelecek endişesiyle bunalan gençler, iktidarın umurunda değil. Genç işsizlerin oranı Türkiye ortalamasının iki katından fazla. Halen her dört gençten biri işsiz. Yüz binlerce öğretmen adayı genç, atanmayı bekliyor. Bir yanda bu gerçekler ve bunlara karşı kayıtsız kalan, çözüm bulmayan AKP, diğer yanda 18 yaşındakilere seçilme hakkı tanıyarak, gençlerden yana olduğunu, onları savunduğunu kanıtlamaya çalışıyor. Bu göz boyamaya, başta gençler olmak üzere, hiç kimse kanmayacaktır. AKP iktidarına karşı muhalefeti yükseltecek, yaklaşan seçimlerde ona gereken dersi verecektir.


İşçilerin Sesi

29 Ekim kavgasının arkasında AKP ve CHP’nin seçim hesapları bulunuyor

Ufuk DEMİRCİ

AKP hükümetinin 29 Ekim’i (özellikle Ankara’da) alanlarda kutlanmasını engellemek için aldığı önlemler ile CHP ve ulusalcı kesimlerin (İP, ADD vb.) “Cumhuriyeti kutlamak için) alanlara çıkacağız iddiası, Ankara’da bir meydan kavgasıyla sonuçlandı. CHP lideri Kılıçdaroğlu son dönemdeki sol çıkışlarını (Diyarbakır ziyareti) dengelemek ve partini geleneksel ulusalcı tabanına “değişen bir durum yok” mesajını vermek için, 29 Ekim’i sonuna kadar istismar etmekten çekinmedi. AKP ise, devletin bütün kurumlarında söz sahibi olduktan sonra (cumhuriyet rejimi de kendisine hizmet ettiği koşullarda) Cumhuriyete sahip çıkmakta beis görmüyordu. Geçmişte CHP’nin laiklik temelinde “siz cumhuriyeti yıkmak istiyorsunuz” eleştirilerini göğüslemek zorunda kalan başbakan Erdoğan, bugün CHP’yi resmi törenlere katılmadığı için bozgunculukla suçlamaktadır. 29 Ekim kutlamalarının yasaklanmasıyla ilgili konuşan Kemal Kılıçdaroğlu, “Cumhuriyet bayramı kutlamalarına yasaklama mı gelir? Bir bayramın yasaklandığını hangi demokraside gördünüz? Bu ülkenin kurucusunun saygıyla anılmasını engellemek istiyorlar. Bir insanın elinde çiçekle Mustafa Kemal’i heykeline gitmesi ne zaman suç oldu” diyerek, AKP’yi sıkıştırmak istedi. Ankara Valiliği’nin yürüyüş ve gösterileri yasaklama kararı üzerine Başbakan’nın verdiği yanıt “Valilik şu anda kendi aldığı istihbaratlarla üzerine düşen görevi yapmıştır” oldu. Hatırlanacağı gibi bu yıl ki Newroz kutlamaları da benzer “istihbarat geldi” gerekçeleriyle yasaklanmıştı. Başbakan’ın gittikçe daha devletçi bir söylemle hareket etmesi, “devletin güvenlikçi dilini benimsemesi”, düne kadar onu destekleyen liberal yazarlarda endişe yarattı. AKP’nin geçmişini yüzüne vurarak

ne kadar tutarsız davrandığını öne çıkardılar. AKP’liler geçmişte milli bayramların çok resmi olarak kutlandığından, halktan kopuk olduğundan, daha sivil olarak kutlanması gerektiğinden söz ediyorlardı. CHP’de Kılıçdaroğlu’nun parti yönetimine gelmesinden beri “cumhuriyet ve laiklik” temalı söylemini geri plana itmişti. “Yeni” CHP’nin daha solcu bir söylemle yükselişe geçeceği iddiası vardı. Nasıl AKP üzerinden “ileri demokrasi” hayalleri yayan medya çevreleri varsa, benzer bir yönlendirme de CHP’yi bir umut olarak pazarlamak isteyen belli bir medyadan geliyor. CHP’de özünde bir değişim olamayacağı belliydi. CHP yönetimi mevcut oy tabanın kaybetmeyi göze alamazdı. Hele erken Yerel Seçim hazırlıklarının yapıldığı bir dönemde. CHP, arka arkaya aldığı seçim başarısızlıklarını ardından sadece propagandaya dayalı bir seçim kampanyasını yeterli olmadığını gördü. AKP’nin yıllardır yaptığı gibi bir partililere dayana bir seçim seferberliği ile seçimlere girmek gerektiğin öğrendi. CHP tabanın motive etmek içinde 29 Ekim’i bir araç olarak kullanmak istedi ve bunda da başarılı oldu. CHP’nin Ankara’daki kutlama ve yürüyüşler için “seferberlik” kavramını kullanması boşuna değil. Diğer illerden otobüsler kaldırarak tabanını Ankara’ya taşıması da bu siyasetin bir parçasıydı. Ankara Ulus’da toplanan on binlerce kişinin önüne 70 kişilik bir milletvekili grubuyla birlikte geçen Kılıçdaroğlu, polis barikatlarının açılması sağladı. Bakanların “gazlarız, dağıtırız” söylemlerini boşa çıkardı. CHP tabanın (İP’li gençlerin militan tavırlarıyla birlikte) direniş göstermesi karşısında, valilik geri adım atmak zorunda kaldı. Siyasi bozgununda faturası da “bariyerlerin kaldırılması emrini ben vermedin” diyerek kendisini savunmak zorunda kalan Başbakana çıktı. CHP bu çıkışı ile medyada kendisine yer bul-

du, “mağdur edilen kesim” gibi gözükmeyi başardı. Buna karşılık 29 Ekim savaşının galibinin CHP olduğunu söylemek mümkün değildir. AKP’nin yıllardır başarılı bir şekilde uyguladı ve her toplumsal sorun ya da krizde “iki cephe yaratma” siyasetindeki üstünlüğü tartışılamaz. Geçtiğimiz dönem kesintili eğitim sistemine geçilirken, dini içerikli “seçmeli” derslerle ilgili olarak kendisine gelen eleştirileri AKP, “bunlar gençlerimize dinimizi öğretmemizi istemiyorlar” diyerek, sağ-muhafazakar kesimlerin desteğini almak için bir kere daha kullanmasını hatırlayalım. Önümüzdeki iki yıl içinde üç seçim gerçekleştirilecek. Bugüne kadar ordu ve sermaye karşısında mağdur konumda göstererek ve CHP’nin laikçi ve cumhuriyetçi dili karşısında dini bir söylemle oy tabanın büyüten AKP, mevcut gücünü korumak istiyor. AKP’li yöneticiler olası bir ekonomik krizle birlikte, PKK ile yaşana savaşın sonuçların ağırlaşmasının birleştiği koşullarda gireceği bir seçimin risklerinin farkındalar. Gerçek sorunların gündemini oluşturduğu bir seçim ortamından kaçınıyorlar. Bu nedenle seçim ortamının “ideolojik tartışmalarla” işgal olmasının tercih edeceklerdir. CHP ve AKP’nin 29 Ekim’i paylaşma kavgası, bu cumhuriyetin sermayenin cumhuriyeti olduğu gerçeğini gizlediği gibi, gerçek sorunların da arka plana itilmesine hizmet ediyor. AKP ve uyguladığı neoliberal; islamo-faşist politikalara karşısında, CHP’nin Kürtleri ve işçileri etkileyecek hangi talepleri dile getirdiğini görüyoruz? Hiç! Kılıçdaroğlu-Erdoğan kapışmasının ertesinde kazanan Erdoğan olması da bir tesadüf olmuyor. Rejim tartışmaların üzerinden AKP tabanını yeniden bir araya getirirken, CHP’ye cumhuriyet nostaljisi kalıyor. 29 Ekim kavgası, Kürt siyasal mahpuslarının açlık grevleriyle gündeme getirmek istedikleri siyasi talepleri üstünü örmüştür, CHP yönetimi de buna hizmet etmiştir.

5


İşçilerin Sesi

4 + 4 + 4’ün artçı sarsıntıları devam ediyor:

SINIF ÖĞRETMENLERİ ‘SINIF’I BIRAKTI Kaya İLHAN

Geçtiğimiz Eylül ayından itibaren uygulanmaya başlayan 4 + 4 + 4 olarak ifade edilen kesintili eğitim sistemini yarattığı sorunlar artıyor, buna karşılık medyada yer bulamıyor. Okulların açıldığı dönemde yaşananları aktaran medyanın gündeminde artık eğitim sistemi ve sorunlar yok! AKP’nin dayattığı yeni sistemin bedelini öğrenciler, veliler ve öğretmenler ödüyorlar, buna karşılık toplum gelişmelerden habersiz kalıyor. “Yeni” sistem öncelikle öğrencileri ve velilerin etkiledi. Yaşanan kargaşa içinde öğretmenlerin yaşadıkları sorunlar gözden kaçtı. Sekiz yıllık kesintisiz eğitime göre düzenlenen ilköğretim okullar (ilkokul ve ortaokullar birleştirilmişti) kağıt üzerinde birbirlerinden ayrıldılar. Sözde ayrıldılar denmesinin sebebi ise, yeterli bina olmadığı için, okulların girişine “ilkokul” ve Ortaokul” olarak iki tabela asarak bu uygulamanın yapılmasıydı. Buna bir de imam hatip

okuluna dönüştürülen okulları da eklememiz gerekiyor. Bu uygulamalar sonucunda on binlerce öğretmen, bugüne kadar çalıştıkları okullarda kendilerini “norm fazlası” olarak bilinen bir uygulamanın mağduru olarak buldular. Çalıştıkları okulun durumun değişmesi (ilkokul kadrosunda olan bir öğretmenin ortaokula dönüşen bir kurumda artık çalışama mümkün değildi) üzerine okulların açıldığı günlerde binlerce öğretmen kendisine okul aramadı. Bulundukları ilçe dışında görev yapmak istemeyen öğrenmenler görevlendirmeler yoluyla başka okullarda çalışmak zorunda kaldılar. Eğitim sisteminin çarpıklığının bir örneğini de, öğretmenlerin kendi alanları dışında başka alanlarda çalışmalarıydı. Buna örnek vermek gerekirse, biyoloji öğretmenliğinden mezun olan bir öğretmen adayı, sınıf öğretmeni olarak atanabiliyordu. İlköğretim kadrosunda on binlerce öğretmen, kendi alanın dışında görev yapmaktaydı.

Bakanlık hem ilk ve orta okullarda oluşan öğretmen “fazlasını” eritmek hem de branş öğretmeni açığını kapatmak için “alan değişikliği” uygulamasını başlattı. Kendi alanlarında görev yapmayan yaklaşık 42 bin öğretmen “alan değişikliği” yaparak orta okul ya da liselere geçiş yaptılar. Alan değiştiren öğretmenlerden 22 bini sınıf öğretmeni. Bu öğretmenler sınıf öğretmenliğini bırakarak uzmanı oldukları alana döndüler. Bunu yanı sıra, branşı sınıf öğretmenliği olan pek çok öğretmen de Türkçe, matematik, beden eğitimi, tarih, İngilizce gibi bölümlere geçti. Sınıf öğretmenlerinin alan değiştirerek branşa geçmesinin sonuçları hem kendileri hem de geride bıraktıkları sınıflardaki öğrenciler için ağır oldu. Birinci sınıftan beşinci sınıfa kadar beş yıl boyunca aynı öğrencilerle birlikte olmak öğretmen ve öğrenciler arasında güçlü bağlar oluşmasına neden oluyor. Kesintili eğitim sisteminin dayatmaları karşısında sınıflarını ve öğrencilerini bırakmak zorunda kalan sınıf öğret-

menlerin bu kararı vermeleri hiç de kolay olmadı. Bir anda öğretmenlerinden ayrılan öğrenciler için de aynı travmayı yaşadılar. Bakanlığın “norm kadro fazlasını” azaltmak için başlattığı alan değişikliği uygulamasının olumsuz sonuçlarından biri de, beklenenden daha fazla sayıda öğretmenin bu değişikliği yapması sonucunda ilkokullarda sınıfların öğretmensiz kalması oldu. Özellikle de bu yıl okula başlayan öğrencilerin devam ettikleri birinci sınıflarda öğrenmen açığı ortaya çıktı. İlçe Milli Eğitim Müdürlükleri, buldukları öğretmenleri “ücretli öğretmen” olarak bu sınıflarda görevlendirdiler. Birinci sınıf eğitimin zorluğu (bu yıl farklı yaşlardaki öğrencilerin bir arada olmalarından kaynaklanan) karşısında bu öğretmenlerin bir kısmı da, sınıfları bırakmak zorunda kaldılar. İşte Bakanlığın “neredeyse sorunsuz olarak devam ediyor” dediği kesintili eğitim sisteminden öğretmenlerin payına düşen sonuçlarından biri de bu oldu.

TEXİM DİRENİŞİ KAZANIMLA SONA ERDİ Texim Triko işçileri, geçmişi üç yıla yayılan bir zamandan beri sendikalaşmak ve çalışma koşullarını, başta çalışma saatleri olmak üzere iyileştirmek hedefiyle bir mücadele yürütüyorlar. Bu mücadelenin son aşaması 89 gün sürdü ve 36 işçinin işten atıldı. İşten çıkartmaların esas nedeni, Texim Triko işçilerinin 12 saat olan çalışma günü saatini 8 saate indirmesi ve TEKSİF Sendikasına üye olmayı sürdürmeleriydi. Örgütlenme triko bölümünde neredeyse tamamıyla sağlanmıştı ancak konfeksiyon bölümünde tamamlanmamıştı. Texim patronu önce işçilerin bakmakla yükümlü oldukları makine sayısını yarı yarıya (4’den 6’ya) çıkarttı ve bu biçimiyle çalışmalarını aksi halde işten çıkartacağını söyledi. İşçiler bu dayatmayı kabul etmedi ve kararlı durdular. İşçilerin kararlılığını kıramayan patron, triko bölümünde çalışan makineci işçilerin tamamını işten çıkarttı. Ardından işçiler direnişe geçti. Direniş 89 gün sürdü. Valilik ve çevik kuvvetten tutun, mücadelenin haberini yapan basın, yayın ve internet sitelerine kadar getirilen sansür ve yargı baskısı üst üste geldi. Patronun devreye soktuğu kişiler aracılığıyla işçilerle görüşüp para teklifinden tutun direnişçi işçileri mücadeleden caydırmaya kadar bir dizi denemenin ardından pes etti. İşçiler de sendikalarıyla birlikte hareket ederek sendikaya üyeliklerini artırdılar. Merter bölgesindeki fabrikalardaki işçileri

6

sendikalaşmaya davet ederek çalışmalarını sürdürdüler. TEKSİF özellikle Texim patronunun çalıştığı uluslararası firmalara, başta Almanya olmak üzere, Hugobos gibi ünlü markalara yönelik yaptığı baskı, Alman basınında haber çıkacak oluşu vb. etkilerle Texim’in siparişlerinin kesilmesi söz konusu oldu. Bu noktaya gelinmesi ve firmanın fasona verdiği işlerin kalitesiz olması; giderek diğer triko firmalarındaki işçilerin sendikalaşmaya başlaması gibi nedenlerle patron anlaşma yoluna gitmek zorunda kaldı.

Yapılan anlaşmanın tam metni basınla paylaşılmasa da, işçilerin verdiği bilgilere göre, 19 işçi ücret artışlarıyla birlikte işe iade edilirken, 17 işçi zamlı ücretlerinden (brüt) 10 aylık tazminatlarını alarak direnişi sona erdirdiler. Sendika üyeliği ve yetki için mücadele ise devam ediyor. Texim direnişi, triko işçilerinin ve genelde tekstil işçileri için olumlu bir deneyim olmuştur. 89 gün direnen Teim işçileri işçi sınıfı tarihine olumlu katkı yapmıştır. İşçilerin Sesi - Haber


İşçilerin Sesi

Rant için değil halk için plan

BARINMA HAKKIMIZA SAHİP ÇIKIYORUZ B. UMUTCAN

Okmeydanı'nda yapılması planlanan kentsel dönüşüme karşı halk tedirgin ve belediyeye hiçbir şekilde güvenmiyor. Mahalleli protokol olmadan dönüşüme "evet" demeyecek. Okmeydanı'na 1950'lerde mahallenin anlatımına göre "tarla ve dutluk" olan alana Türkiye'nin her yerinden ekonomik sebeplerle göç başlamış. Mahalleli belediyenin gözü önünde tarlaları satın alıp evler yaptırmış.Yaşanmayacak haldeki mahallelere belediyeler yavaş yavaş yol, su elektrik her türlü alt yapı hizmeti vermiş, vergi alınmaya başlamış. Her seçim öncesinde siyasetçiler "Bize oy verin, tapuları vereceğiz" diye söz vermiş. 1983'te ise dosyalar hazırlanmış, Ziraat Bankası'na 2 bin lira ödenip sonradan tapuya dönüşecek tapu tahsis belgeleri alınmış. O günden bugüne tapularınızı vereceğiz diye diye bu günlere gelindi. Bugün de hükümet tarafından deprem gerekçe gösterilerek kentsel dönüşüm adı altında yoksul halk kitlelerin yaşadıkları yerlerden “süpürme” planıyla karşı karşıya. AKP hükümeti Ağaoğlu gibi özel şirketlere, TOKİ aracılığıyla parti tabanına yeni pazar ve ticaret alanları açmak üzere kentsel dönüşüme başvuruyor. Bunun için yasalardaki engelleyici tüm maddeler ayıklandı. Kentsel rantın önünde mağdur olan yoksul halk kitlelerin hukuksal itiraz hakkını da ortadan kaldırmış oldu. İleri demokrasinin örneklerinden birini yaşıyoruz. En büyük kentsel dönüşüm projelerinden biri Okmeydanı'nda hayata geçirilecek. 1/5000'lik planlar büyükşehir belediye meclisi tarafından 1/1000'lik planlarda Beyoğlu ve Şişli belediyelerinde onaylandı. Belediyelerin belli ki aceleleri var. Öyle ki, 1/5000 planlarına yapılan itirazları gündemine almadan 1/1000'lik planların onaylanıyor. Bu da gösteriyor ki, planlara yapılacak itirazlar hükümet ve belediyeler tarafından ciddiye alınmayacak. Halka yalan söylemekten vazgeçin! Belediye başkanları Okmeydanı'nda yapılacak kentsel dönüşüm

hakkında "halkı mağdur etmeyeceğiz" diyerek doğru söylemiyorlar. Okmeydanı'nda yaşayan nüfusu 100 binin üzerinde. Yeni yapılan planlara göre konut alanı olarak toplam 62.05 hektar ayrılmış. Yani yoğun olarak hektar başına 800-1000; en yoğun parsel 1200 kişi olarak planlanmıştır. Tüm alanları 1200 kişi üzerinden hesaplasak dahi 74 bin kişi barınabilecek. Yüzde 50 müteahhit payını düşersek, arsa sahiplerine düşen hisseye 37.230

kişi, yuvarlak hesap 40 bin kişi düşüyor. Okmeydanı'nda yaşayan nüfüsun yarısından fazlası yaşam alanını terk etmekle yüz yüz kalacak. Tapu ve Plan Takip Komisyonu Okmeydanı halkı Tapu ve Plan Takip Komisyonu adı altında örgütleniyor. Komisyon herkesin katılımına açık. Kentsel dönüşüm projesine karşı halkı bu konularda uyaran, bilgilendiren bir rol üstlenmiş duru-

munda. Mahallede duyarlılığı artırmak adına yürüyüşler düzenliyor, bildiriler, afişler yayınlıyor, basın açıklamaları yapıyor. Son olarak 1/5000'lik planlara itiraz etmek için İstanbul Büyükşehir Belediyesi önünde bir protesto eylemi gerçekleştirdi ve belediyeye itiraz dilekçelelerini verdiler. “Rant için değil halk için plan barınma hakkımıza sahip çıkıyoruz” pankartı açan Okmeydanı Tapu ve Plan Takip Komisyonu üyeleri, yıkım yasasının tuzağına düşmeyeceklerini belirtti. Basın açıklaması sırasında kitle sık sık “Barınma hakkımız engellenemez”, “İşgalci değil, hak sahibiyiz”, “Okmeydanı bizimdir, bizim kalacak”, “Topbaş şaşırma, sabrımızı taşırma” şeklinde sloganlar attı. Sonuç olarak mahalle halkı kentsel dönüşüme karşı değil, karşı olduğı yapılan planların halktan habersiz yapılması ve planların yaşayan halkın büyük bir kesimini bu bölgeden sürecek olması. Bu yüzdende Tapu ve Plan Takip Komisyonun ilk talebi protokol yapılmasıdır.

BÜYÜKŞEHİR BELEDİYE KANUNU KİME HİZMET EDECEK? Aysun KOCA

İçişleri Komisyonu’nda kabul edilen, 13 ilin büyükşehir olmasını ve 29 ilde İl Özel İdareleri’nin kapatılmasını öngören “5216 sayılı Büyükşehir Belediyesi Kanunu” tasarısı 21 Ekim’de meclise gönderildi. Yeni kurulacak olan büyükşehir belediyeleri için “Geçen 12 yıllık süre sonrasında idari, ekonomik ve sosyal nedenlerle yeni büyükşehir belediyelerinin kurulmasına ihtiyaç duyulmaktadır.” gibi bir gerekçe ortaya konuluyor. Tasarının bugüne kadar kabul edilen maddelerine göre, Aydın, Balıkesir, Denizli, Hatay, Malatya, Manisa, Kahramanmaraş, Mardin, Muğla, Tekirdağ, Trabzon, Şanlıurfa ve Van büyükşehir belediyesi olacak. Şehir merkezine yüzlerce kilometre ötede bulunan ilçe, belde ve köylerdeki belediye hizmetlerinin büyükşehire bağlanması durumunda, kırsalda kamu hiz-

meti bitme noktasına gelecektir. Tasarıya göre, İstanbul Şişli’ye bağlı Ayazağa, Maslak ve Huzur Mahalleleri, Sarıyer'e; Arnavutköy ilçesine bağlı Nakkaş, Bahşayış Mahalleleri ile Büyükçekmece ilçesine bağlı Muratbey Mahallesi, Çatalca’ya bağlanacak. Yasa tasarısı ile büyükşehire dönüşen illerin sınırları içindeki tüm köy ve beldeler mahalleye dönüştürülecek. Yani, belediye sayısı yaklaşık yüzde 60 azalacak. Beldelerin kapatılmasıyla en yakın belediye hizmetinin ilçe merkezinden karşılanacak olması, kırsalın hizmete erişiminde ve kararlara katılımında, sorunlara sebep olacaktır. Genişletilen sınırlar, belediyelerin ve seçilen belediye başkanının toplumdan kopması anlamına gelecektir. Yerel seçim öncesi gelen tasarı AKP hükümeti neoliberal politika anlayışını bu kez de belediyelerde uygulamak istiyor. Her iki belediyeden birinin kapatıl-

masını öngören tasarı ile üstelik yerel seçimler öncesinde, “etkin çalışmadıkları” ve “kaynak israfı yaptıkları” gerekçesiyle 559 belediye kapatılıyor. Kapatılacak belediye ve il özel idare personelinin durumunun ve haklarının ne olacağı açıklanmıyor. İhtiyaca göre başka kurumlara yönlendirileceği belirtilen personel haricinde kalan ihtiyaç fazlası personelin akıbeti ise belirgin değil. AKP hükümetinin yapmak istediği şey, kamu hizmetlerini kâr amaçlı özel kesime devretmek ve kentsel dönüşümde olduğu gibi kent rantlarını onlara aktarmaya çalışmaktır. Afet Odaklı Kentsel Dönüşüm Yasası olarak bilinen yasa ile belediyelerin kimi yetkileri kısıtlanıyor, bu yetkiler bakanlığa devrediliyordu. Büyükşehirleri düzenleyen yasa tasarısı, yerel seçimlerde siyasal olarak AKP'ye yarayacağı gibi, yapısal olarak da kentsel dönüşüme ve dolayısıyla tekelleşen inşaat şirketlerine hizmet edecektir.

7


İşçilerin Sesi

BATİS’E POLİS BASKINI Bağımsız Tekstil İşçileri Sendikası (BATİS) polis tarafından basıldı. Sendika binasının bulunduğu sokağı trafiğe kapatan polisler, “suçluları arıyoruz” gerekçesiyle arama izni olmadan 4 saat boyunca sendikanın altını üstüne getirdiler. 7 sendika gönüllüsünün ve ziyaretçilerin üstü zorla arandı. Arama ve ortalığı dağıtma işlemini tamamlayan polisler “arama kararı” getirildikten sonra sendika binasını terk etti. Polislerin, sendika bilgisayarlarının hard disklerini ve BATİS’in hakları için mücadele ettiği Şeker Tekstil işçilerinin isim listesini yanlarında götürdüğü de açıklandı. BATİS öncülüğünde eylem yapan Şeker Tekstil işçileri Ekim ayında toplu olarak işten atılmışlar ve patronun adamlarının saldırısına uğramışlardı. Saldırı sonucunda bir sendika aktivisti yaralanmış ve sendika tarafından Şeker Tekstil hakkında suç duyurusunda bulunmuştu. BATİS tarafından yapılan açıklamada, “Sendikamızın Şirinevler temsilciliğine yapılan bu saldırı; yoksullaştırılan, gelecekleri çalınan; işçilere, işsizlere, güvencesizlere yönelmiş bir saldırı, bir devlet terörüdür. Sendikamız nezdinde sınıf örgütleri gözden düşürülmeye, sermayeye karşı dik duran sendikaların kolu kanadı budanmaya çalışılıyor. Gönüllülerimiz korkutularak sendikamız yalnızlaştırılmak isteniyor. Sendikamızın işçilerle, emekçilerle kurduğu sağlam bağlar kopartılmaya çalışılıyor, Devletin kolluğu sendikamıza saldırıyor. İstanbul Şirinevler temsilciliğimize yapılan saldırıyı, devlet terörünü kınıyor, Bağımsız Tekstil İşçileri Sendikası (BATİS) Genel Yönetim Kurulu olarak baskılar bizi yıldıramaz diyoruz.” İşçilerin Sesi - Haber

8

SENDİKAL YAŞAMDA Yeni Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu, 12 Eylül askeri diktatörlüğü döneminde çıkarılan eski yasanın, sendikal örgütlenme, toplu iş sözleşmesi yapma ve grev hakkı bakımından dar, kısıtlayıcı ve yasakçı özünü aynen korumaktadır. Necdet SEÇER

AKP hükümeti, 12 Eylül Anayasasını çöpe atacak yeni bir anayasa yapımına kalkıştığında, bu partinin emek ve demokrasi düşmanı olması nedeniyle, yeni ve daha demokratik anayasa yapamayacağını belirtmiştik. Bu partinin ancak “hiçbir şeyi değiştirmemek için her şeyi değiştirme” anlayışıyla “yeni” bir anayasa yapacağını, ancak bu şekilde ortaya çıkacak belgenin, özü itibariyle, 12 Eylül Anayasasından bir farkı olmayacağını vurgulamıştık. Meclis’te geçtiğimiz günlerde kabul edilen, Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu tam da bu anlayışla hazırlanıp, yasalaştırıldı. 12 Eylül askeri diktatörlüğünün ürünü olan 2821 sayılı Sendikalar Kanunu ile 2822 sayılı Toplu İş Sözleşmesi Kanunu görünüşte yürürlükten kaldırıldı, ancak yeni yasa, işçi sınıfı açısından, aynı ölçüde, hatta daha fazla kısıtlayıcı ve yasakçı hükümler içeriyor. İşkolu barajları ve grev yasakları korunuyor. Yetkili sendikanın belirlenme süreci yine Bakanlık bürok-

rasisinin ve yargının ağır ve yanlı işleyen çarklarına terk edilmiş durumda. Bir de patron örgütlerinin dayatmasıyla getirilen bir madde var ki, otuz kişiden az işçi çalıştıran işyerlerinde sendikal örgütlenmeyi fiilen olanaksız kılıyor. Aslında yasaya sonradan eklenen bu hüküm, yasanın örgütlenmeye düşman karakterini net bir biçimde ortaya koyuyor. SENDİKAL BARAJLAR DEVAM EDİYOR Yeni yasada işkolu barajı yüzde üç olarak tespit ediliyor. Yani bir sendikanın toplu iş sözleşmesi imzalayabilmesi için, o işkolunda çalışan işçilerin en az yüzde üçünü örgütlemiş olması gerekiyor. Her ne kadar önceki yasada yer alan yüzde on barajı düşürülmüş olsa da, hem yeni oranın işkolunda çalışan gerçek işçi sayısına uygulanması hem de 28 olan işkolu sayısının 20 ye düşürülmesi nedeniyle, işkolundaki işçi sayısının artmış olması, bu oransal düşüşün sendikalar açısından avantaj oluşturmasını engelliyor. İşkolu barajı bu şekilde tespit edil-

KÜÇÜK İŞYERLERİNDE SENDİKALAŞMA FİİLEN YASAKLANDI İş güvencesine ilişkin hükümler İş Kanununun 18–21.maddelerinde düzenlenmiş bulunuyor. Buna göre, patron, 30 ya da daha fazla işçinin çalıştığı bir işyerinde, en az altı ay kıdemi olan ve belirsiz süreli iş sözleşmesi ile çalışan bir işçiyi işten çıkarmaya kalktığında, bu durumun, işçinin yeterliliğinden veya davranışlarından ya da işletmenin, işyerinin veya işin gereklerinden kaynaklanan geçerli bir nedene dayandığını ispatlamak zorundadır. Görüldüğü gibi, otuzdan az işçi çalıştıran işyerlerinde çalışan işçiler kapsam dışında kalmaktadır. Ancak Sendikalar Kanununda yer alan bir hükümle, otuzdan az işçi çalıştırsa da, eğer patron bir işçiyi sendikalaştığı için işten çıkarırsa, söz konusu işçiye 12 aylık ücreti tutarında tazminat ödemekle yükümlü oluyordu. Bu hüküm, sendikalaşma açısından işçinin önünü açan, onu cesaretlendiren, özgürlükçü bir içeriğe sahipti. Patronların bastırmasıyla, bu hüküm yeni yasadan çıkarılmıştır. Bu durum, siyasi otorite ve patronların otuzdan az işçi çalıştıran işyerlerinde sendikalaşmayı gayrı meşru gördüklerini ortaya koymaktadır. Onlara göre bu tür işyerlerinde sendikalaştığı için işçileri işten atmak, doğal ve haklı bir tutum olup, hiçbir müeyyide ile karşılaşmamalıdır. Bu boyuttaki işyerlerinde toplam 6,5 milyon işçi çalışmaktadır. Yeni yasa ile bunların sendikalaşması, bu işe kalkışanların işten atılması yoluyla, fiilen engellenecektir. Aslında, otuz kişiden az işçinin çalıştığı işyerlerinde sendikanın varlığı, nadiren görülen bir durumdur. Ancak bu maddenin çıkarılması, sendikal örgütlenme açısından, yeni yasanın yasakçı bir karaktere sahip olduğunun en önemli göstergesidir. Bu yanıyla, güçlü bir sembolik anlam taşıyan bu maddenin yasadan çıkarılmasına, sendika bürokratları da fazla ses çıkarmamışlardır. Çünkü onlar için küçük işyerleri, örgütlenmeye değmeyecek, getirisi az yerlerdir. Soruna kâr/zarar hesabı açısından yaklaşanlardan farklı bir tutum beklenemezdi.

mesine karşın, bu oranın Ekonomik Sosyal Konsey(ESK) üyesi olan konfederasyonlara, yani Türk-İş, Hak-İş ve DİSK’e, bağlı sendikalara ilk dört yıl için yüzde bir, sonraki iki yıl için yüzde iki ve daha sonra yüzde üç olarak uygulanması öngörülüyor. Bu yolla, esas olarak, üç büyük konfederasyonun yasaya olan tepkisini törpülemek amaçlanmış olsa da, siyasi iktidarın bu yaklaşımındaki ideolojik arka plan önem taşıyor. İşveren ve işçi örgütlerinin, çalışma yaşamına ilişkin sorunları, hükümetin gözetiminde uzlaşarak aşması amacıyla oluşturulan ESK üyeliği, sendikalara bir avantaj sağlıyor. Bunun anlamı uzlaşmacı sendikacılığın ödüllendirilmesidir. Buna karşılık bu üç konfederasyona üye olmayan ya da yeni kurulacak sendikalar, yasayla, en baştan yüzde üç barajı ile karşı karşıya kalıyor. Böylece, “maça daha başından 3–0 yenik başlamış oluyor” Barajların aşamalı olarak yükseltilmesine karşın, yüzde birlik sendikal baraj yüzünden, halen yetkili olan 10 sendika, baraj yüzde ikiye yükseldiğinde, ilave olarak 13 sendika, yüzde üçe çıktığında ise 6 sendika daha toplu iş sözleşme yetkisini kaybediyor. Yani işkolunda çalışan işçi sayısı ile sendikaların üye sayıları aynı kaldığı varsayıldığında, altı yıl sonra, bugün toplu sözleşme imzalama yetkisine sahip olan toplam 29 sendikanın yetkisi düşecek. Dokuz işkolunda çalışan yaklaşık 3,5 milyon işçi, üye olabilecekleri, toplu sözleşme imzalayacak sendika bulamayacak. Daha şimdiden sendika bürokratlarını panikletmesi ve yaygara koparıp harekete geçmelerini sağlaması gereken bu tablonun, onlarda çok fazla endişe yaratmadığı görülüyor. Bunun iki temel nedeni var. Birinci olarak, yasaya konulan geçici madde ile halen yetkili olan ya da ESK üyesi olan konfederasyona üye sendikalara, yüzde bir barajının altında kalsalar bile, bir dönem daha toplu sözleşme yapma hakkı tanınıyor. Yani bu sendikalar iki sene daha kazanmış oluyorlar. Bu durum onları, “iki sene sonrası için Allah kerim” düşüncesine sevk ediyor. İkinci olarak, yine yasa ile hükümete, işkolu barajını binde beş ile yüzde üç arasında belirleme yetkisi veriliyor.


İşçilerin Sesi

12 EYLÜL SÜRÜYOR Gerek işçi sınıfı mücadelesinin geri düzeyi gerekse yozlaşmış, kendi çıkarlarından başka hiçbir şeyi düşünmeyen sendika bürokratlarının teslimiyetçi tutumu yüzünden, bu sonuç engellenememiştir.

Yani, eğer “uslu dururlarsa”, ya da konfederasyonlar bastırırlarsa, doğal olarak kimi tavizler alarak, hükümet her an için, ayrıca bir yasa değişikliği yapmaksızın, seçim barajını binde beşe düşürebilir. Hükümetin, yasanın kendisine verdiği bu yetkiyi bir silah gibi kullanacağı, bu yolla sendika ve konfederasyonları hizaya getirmeye çalışacağı öngörülebilir. ÜYELİKTE NOTER ŞARTI KALKTI AMA GREV YASAKLARI SÜRÜYOR Yasanın belki de biricik olumlu yanı, sendika üyeliğinin noter kanalıyla yapılması uygulamasının kaldırılmasıdır. Böylece işçiler ve sendikalar hem maddi bir külfetten hem de bürokratik bir engelden kurtulmuş oluyorlar. Artık sendika üyelikleri, altyapısı Bakanlık tarafından oluşturulmak suretiyle, internet kullanımı yoluyla, e-devlet kanalıyla yapılacak. İşçi bu yolla üyeliğini bildirdiğinde, bu bildirim aynı anda hem Bakanlığın hem de sendikanın kayıtlarına düşecek. Sendikadan istifa, istifa bildiriminin yapıldığı tarihten bir ay sonra geçerlilik kazanacak. İnternet ve edevlet aracılığıyla sendika üyeliği ve istifa uygulaması ancak bir yıl sonra uygulamaya geçecek. Dolayısıyla, bu arada, sendikaya üye olmak ya da istifa etmek isteyen işçiler, bu işlemi, bir yıl daha noter kanalıyla yapmak zorunda kalacak.

Sendika üyelikleri, tartışmaya yer bırakmayacak bir şekilde oluşturulmasına karşın, yetkili sendikanın belirlenmesi sürecinde eski yöntem izlenecek; Bakanlık ve yargı aşamaları yaşanacak. Bu da yetkili sendikanın belirlenmesi sürecinin uzamasına, toplu iş sözleşmelerin imzalanmasının gecikmesine, dolayısıyla işçilerin mağdur olmasına yol açacak. Böylece edevlet kanalıyla üyeliğin sağlayacağı bu temel faydadan işçiler yararlanamayacak. Bir sendika için yaşamsal önem taşıyan, işkolu barajının aşılıp aşılmadığının belirlenmesinde itibar edilen ve temel alınan kayıtların, yetki sürecinde dikkate alınmaması tamamen işçi karşıtı politik bir tutumdur. Hükümet, patronların çıkarları doğrultusunda bilinçli olarak bu yolu tercih etmiştir. Yeni yasada grev yasakları aynen devam etmektedir. Savunma sanayi, bankacılık, şehir içi ulaşım, petrokimya, enerji üretim ve dağıtımı sektörlerinde grev yasağı korunmuştur. Yakın geçmişte, Meclis’te gece yarısı verilen bir önerge ile torba yasaya eklenen havacılık işkolundaki grev yasağı ise bu yasada yer almamıştır. Ancak bunun fazla bir önemi yoktur. Çünkü önceki yasada da yer alan ve hükümete, grev yasağı kapsamında olmayan bir işkolunda uygulanan grevi de, “milli güvenlik ve kamu sağlığı” gibi muğlâk bir gerekçeyle ertelemesine olanak veren hüküm, yeni yasada da korunmuştur.

Bu uygulama, aslında, açık bir grev yasağı niteliğindedir. Çünkü hükümet grevi 60 gün süreyle ertelediğinde, işçiler bu sürede uzlaşmak zorunda kalıyorlar. Uzlaşamadıkları takdirde 60 günün sonunda grev yeniden başlayamıyor. Uzlaşmazlığı Yüksek Hakem Kurulu sona erdiriyor, sözleşmeyi bağlıyor. Bu konuda önceki yasadan daha geri bir hüküm getirilerek, hükümetin grev erteleme kararına, sendikanın yargı yolunu kullanarak itiraz etmesinin yolu kapanıyor. Yani işçilerin grev ertelemesi(yasağı) karşısındaki tek savunma mekanizması da ellerinden alınıyor. İŞÇİ MÜCADELESİ BU ÇERÇEVEYE SIĞMAZ Sendika bürokrasisi, her ne kadar yeni yasadan yakınsa da, bu çerçeveyi kabullenecek ve o dar elbisenin içine sığacak kadar esnek ve belkemiksizdir. Dolayısıyla bu yasaya da uyum sağlayacaklardır. Bu dar çerçeveyi, yasakçı yasayı, kendilerine giydirilmeye çalışılan “deli gömleğini” parçalayıp atacak olan biricik güç, işçi sınıfının yükselecek militan mücadelesi olacaktır. İşçi sınıfı yükselecek mücadelesiyle sadece bu yasal çerçeveyi darmadağın etmekle kalmayacak, on yıllardan beri sendikaların başına çöreklenmiş, mafyalaşmış, kendi maddi çıkarlarından başka hiçbir şeyi düşünmeyen sendika bürokratlarını da çöpe atacaktır.

FACEBOOK SANSÜRÜNÜ KINIYORUZ! Bilişim ve İletişim Çalışanları Dayanışma Ağı (BİÇDA), bir arkadaşlarının “Bilişimci Mühendis” isimli facebook sayfasında bilişim sektöründen haberleri paylaştığını ve BİÇDA’nın faaliyetlerini duyurmakta olduğunu, bu sayfaya erişimin engellendiğini duyurdu. “Bilişimci Mühendis” isimli facebook sayfasında Texim işçilerinin emek mücadelesine destek olmak amacı ile paylaştığı resimlerin “Texim şirketine zarar verdiği” için silinmiş olduğu uyarısı alındı. Sonrasında ise “Hesap Kapatıldı: Hesabın kapatıldı. Herhangi bir sorun veya kaygın varsa, bununla ilgili SSS sayfamızı buradan ziyaret edebilirsin” mesajıyla karşılaşıldı. “İnternet teknolojisiyle hiç kimsenin hükmü ve baskısı altında olmadan gerçekleri özgürce dile getirebilme imkânlarına sahibiz” diyen BİÇDA, “Facebook bu yola başvurmuş, ifade özgürlüğümüzü engellemeye çalışmıştır. Patronların emekçilerin sesinin duyulmasını engelleme çabalarına destek olunmuştur” açıklamasında bulundu. BİÇDA’nın açıklamasında özetle şunlar yer aldı; “Facebook’un bu sansürcü yaklaşımını bilişim çalışanları olarak kınıyoruz! Bugün artık bilgiye pranga vurulamaz. Günümüz teknolojisi ve internetin amacı olan anonimlik, hız ve paylaşım kültürü, hiçbir şekilde sansür kültürü ile bir arada var olamaz. Bilginin ve haberlerin özgürce paylaşılması yenilikçiliğin ve ifade özgürlüğünün de anahtarıdır. Yüzde yüz güvenlik, kitap yakma, sansür devri tarihe karışmıştır. Bir SMS’in dünyanın öbür ucuna göz açıp kapamadan ulaştığı günümüzde, sömürü ve baskının araçları tükenmeye yüz tutmuştur ve sansür beyhude bir çabadır. Güneş balçıkla sıvanmaz, bilişim çalışanları susturulamaz!” İşçilerin Sesi - Haber

9


İşçilerin Sesi

SURİYE’DE KİTLELER REHİN ALINMIŞ DURUMDA Beşar Esad’ın ordusunun baş kaldıran en yüksek rütbeli subayı olan Suriyeli general Manaf Tlass, BFM TV kanalına verdiği röportajda, “Suriye halkı kendi kendini kurtarma, özgürleştirme yeteneğine sahiptir” ve “ne Fransa, ne Amerika ne de Türkiye tarafından kurtarılmak istiyor” diye bir açıklama yaptı. General, NATO Genel Sekreteri’nin “askeri müdahalede bulunmaya hiçbir niyetlerinin olmadığını” hatırlattığı bir anda yaptığı bu açıklamayla en azından büyük devletlerin seçimlerinin ne olduğunu çok iyi anladığını gösterdi. Bu açıklama, ABD ve Fransa tarafından yapılan, Suriye rejiminin elinde kimyasal silahların bulunduğu ve kendi halkına karşı kullanabileceği biçimindeki açıklamanın ardından yapıldı. Aslında Amerikalı ve Fransız yöneticiler eğer rejim kitlelere karşı kimyasal silah kullanırsa müdahale edecekleri konusunda Suriye rejimini uyardılar. Aslında bu açıklamalar, rejimin bir buçuk yıldır sürdürdüğü daha şimdiden 27 bin kişinin ölümüne ve 200 binden fazla kişinin de ülkelerini terk ederek mülteciye dönüşmelerine yol açan baskı ve şiddetin sınırlarını aşmaması gerektiğini bildiren uyarıcı ve alaycı bir bildirim olarak da anlaşılabilir. Suriye diktatörlüğü, karşı koyan mahalle ve kentleri bombalayarak, biyolojik, kimyasal ve de nükleer si-

lahlara dokunmadan, geleneksel silahları kullanmaya devam ediyor. Diktatörlük Halep’te, Özgür Suriye Ordusu’nun ele geçirdiği mahalleleri, halkın öfkesini bu isyancı orduya karşı çevirme ümidiyle bombalayarak harap etti. Suriye Ulusal Konseyi ise, taktiklerinin de gösterdiği gibi bu kitleleri hiç de umursamıyor. 2011’deki “Arap baharının” ardından kitlelerin protesto gösterileri bütün ülkeye yayılırken, İslamcı ya da eskiden Esad’ın rejimine sadık olan militanlardan oluşan silahlı gruplar, Suudi Arabistan ve Türkiye’nin az çok açık desteğinden yararlanarak Esad rejimine karşı silahlı mücadele başlattılar. Kitlelerin ödeyeceği maliyet ne olursa olsun, onlara sadece ya kaç-

mak ya da bombalamalar altında ölme seçeneğini bırakarak mahalleleri ve kentleri işgal ettiler. Emperyalist güçler, güncel durumda doğan gerçek iç savaş koşullarında, var olan Esad ailesinin (aşiretinin) yerini alacak bir ekip arayışı konusunda, her zaman olduğundan daha çok dikkatliler. Genel olarak Suriye Ulusal Konseyi pek kontrol edilebilir gibi görünmüyor. Bu nedenle de, Afganistan’da ve yeniden Libya’da beklemedikleri bir biçimde yaşadıkları gibi daha sonra düşmanca kendilerine dönebileceği korkusuyla, onlara istedikleri ağır askeri levazımatı vermeyi reddediyorlar. Batılı hükümetler, onların bölgenin denetimini ellerinde tutmalarını sağlayacak Esad’ın aşiretiyle rekabet ede-

cek veya onun yerine geçecek kişiler arıyorlar. Yukarıda anılan, Esad’ı terk eden general ve eski başbakan, kendi kontrolleri altında bulunan birlikler ve kitleler arasında belirli bir inandırıcılığa sahip olurlarsa bu işi yapabilirler. İşte emperyalist güçler öncelikle bunu ölçmek istiyorlar. Bu bekleyiş sürerken, Birleşmiş Milletler Teşkilatı yeni bir diplomatik “bale” başlattı ve Cezayirli eski bir bakan olan Lakhdar Brahimi’i rejim ile Suriye Ulusal Konseyi arasındaki diyalogun yeniden sağlaması konusunda görevlendirdi. Öyle ki Birleşmiş Milletler’in kendisi bile bu işi “hemen hemen olanaksız” görüyor ve bir kaç hafta ya da bir aç ay daha aldatmaya çalışıyor. Bu arada savaş sınırı geçti ve Türkiye’de üçü çocuk beş can aldı. Türkiye hükümeti, karşılık olarak, sınırdaki birkaç askeri hedefe top atışı yaptı, savaşı kışkırtan bir tezkereyi meclisten geçirdi ama sınırda yaşayan kitleleri, gelecek tehlikelerden korumak için hiçbir şey yapmıyor. Eğer bir gün politik bir çözüm bulunursa, bu çözüm harap olmuş Suriye kitleleri ve onun demokratik ve sosyal istemleri hakkında aynı kuşkuları duyan, değişik askeri kliklerin etki bölgelerine bölünmüş bir ülkede olacak. (04.10.2012 - Lutte Ouvriere - İşçi Mücadelesi gazetesinden çevrilmiştir.)

SANDY KASIRGASI HAİTİ VE KÜBA’YI DA VURDU:

BASIN NEW YORK’U ÖNE ÇIKARDI! Haiti'de 54, Küba'da 11, Bahamalar'da 2, Dominik Cumhuriyeti'nde 2, Jamaika ve Porto Riko'da birer insanın ölümüne sebep olon Sandy Kasırgası, bu yazı yazıldığı sırada Kanada’ya doğru yönelmişti. Ana akım medyanın esas olarak Newyork ve ABD’de yol açtığı tahribatı öne çıkartsa da, Karayip’lerde toplam ölü sayısı 71. Sadece Haiti'de 200 bin kişi evsiz kaldı. Haiti’li yoksullar, 2010'daki büyük depremin ardından çadırlarda yaşıyorlar ve son kasırga çadırlarını da ellerinden aldı. Haiti, Ağustos ayında Isaac adlı başka bir tropik fırtınaya yakalanmış ve 400 bin kişi evsiz kalmıştı. Hükümet yetkililerinin yaptığı

10

açıklamaya göre, Güney bölgelerinde ekili ürünün yüzde 70'inden fazlası yok oldu ve çok sayıda hayvan telef oldu. Küba’da hızı saatte 175 kilometreye ulaşan kasırga ani sel baskınları ve dağlık bölgelerde heyelan meydana getiriyor. Geçtiğimiz Çarşamba günü Jamaika adasını etkisi altına alan kasırganın hızı saatte 125 km’yi bulan rüzgârları da beraberinde getirmişti. Adada okullarla havaalanları kapatıldı ve büyük kentlerde 48 saatlik sokağa çıkma yasağı ilan edildi. Fırtına, ABD'de 70 kişinin ölümüne neden oldu. Milyonlarca kişi elektriksiz kaldı, ulaşım sistemi çöktü. New York'ta top-

lu taşımacılık yapılamıyor. Fırtına Manhattan'ın orta kesimlerinde deniz sularının rekor seviyede kabarmasına yol açtı. Amerikan Enerji Bakanlığı'nın açıklamasında göre fırtına nedeniyle en az sekiz milyon ev ve işyerine hâlâ elektrik verilemiyor. New York borsası iki gün kapalı tutuldu. Borsa en son 1888'de iki gün kapalı kalmıştı. Pistlerin sular altında kalması nedeniyle New York'ta tüm büyük havaalanları kapalı. New Jersey ile New York'a arasındaki tren seferlerinin en az bir hafta daha yapılamayacağı kaydediliyor. ABD Başkanı Barack Obama, 6 Kasım'da yapılacak başkanlık seçimi için yü-

rüttüğü kampanyaya iki gün ara verdikten sonra çalışmalarına yeniden başladı. Rakibi de öyle. Halkın büyük bir yıkımla karşı karşıya kaldığı ülkeler arasında ABD’deki faturası 15 milyar doları geçtiği tahmin ediliyor. Zararların karşılanıp karşılanmayacağı ya da ne oranda karşılanacağı bilinmemekle birlikte, New York’lular arasında yaygın fikir “kibrit çöpü gibi elektrik direkleri, kağıt kadar ince duvarları olan konutlar ve yama yapılarak onarılacak yollarla sınırlı kalacak”. Sonra da halk kaderine terk edilecek! (BBC’den yararlanılarak hazırlanmıştır) İşçilerin Sesi - Haber


İşçilerin Sesi

ELİT İŞÇİLERİ 50 GÜNÜ GERİDE BIRAKTI Tekgıda-İş Sendikası’nın genel merkezine gittik. Onlara, bizim davamızı açıp mücadelemizi sahiplenmeleri talebimizi ilettik onlar da bize sizin davanızı açarsak kendimizi yakarız dediler. Bu sendika sanki bizim patronun babasının hayrına kurulmuş. Nedir sendikaların en temel görevleri? İşçi hak ve menfaatlerini sürekli geliştirmek ve mevcut haklarını korumak. işçi ve işveren arasındaki uyuşmazlıkları işçiden yana taraf olarak çözmek. Beş sene aidat verdik bir sefer işimiz düştü ve sendikamızı yanımızda görmek istedik. Maalesef, Tekgıda-İş sendikası bizim değil işverenimizin yanına geçmekle kalmamış bir de gazeteye demeç vermiş bizi fırsatçı ilan etmiş, işgüzar demiş dava açan işçinin işyerinde çalışması ahlaki değildir demiş ve en komik olanı da beğenmeyen bu sendikayı değiştirsin demiş. Başımıza bu gelenler de sendikanın birinci derecede sorumluluğu vardır. Bu haliyle sendikalar için kullanılan sarı sendika tabiri Elit Çikolata işyerinde Kara sendika ya dönüşmüş ve bu işyerinde artık işçilerin değil işverenin çıkarlarını kollama onun için çareler üretip ortak karar alma ve kazanılmış hakları hiç edecek protokoller imzalama noktasına gelmiştir. Örgütlü olduğumuzu zannettiğimiz sendikanın başkanı “beğenmiyorlarsa değiştirsinler” demiş; bunu gayri ihtiyari bir şekilde söylememiş kendinden ve patronumuzla olan örgütlülüklerine güvendiği için söylemiş cesareti olan varsa değiştirsin demiş sıkıyorsa değiştirsin, demiş! Sonra ne yapmış biz fabrika önünde direnirken göndermiş makam arabasını arsızca bagajı çikolata ile doldurmuş. İşçiler haklarını aramak isterlerse, önce kendi gücüne güvenmek zorunda. (Elit Çikolata Gıda İşçileri Birliği)

Ters piramit Bahadır ALTAN

İşçilerin Sesi'nin geçen sayısında sendikal örgütlenmeye kafa yoran, sorunları dile getiren uzman ve akademisyenlere bir çağrı yaparak mevcut sistemi, yani "profesyonel sendikacılığı" tartışmaya açmıştık. Radikal Gazetesi'nde 28 Ekim pazar ekinde yayınlanan "Tabansız Ayakkabılar" başlıklı yazı da bunu daha geniş bir okuyucu kitlesine ulaştırdı. Sendika uzmanları ve akademisyenlerin büyük çoğunluğu bu konuda "zülfü yâre dokunmaktan" çekiniyor ve konunun özünü tartışmaya yanaşmıyorlar. Bunu bir ölçüde anlamak mümkün. En temel bahane "sendikal örgütlülüğün dibe vurduğu şu günlerde!" sözleriyle başlıyor! Oysa sendikalar bu güne sadece sermayenin ve AKP iktidarının emek düşmanı politikalarıyla gelmedi. İşçilerin içinden çıkıp onların sağladıkları olanaklarla zaman içinde ayrı bir sınıfa devşirilip patronlaşan sendikacıların kitleyi sürecin dışına iten tutumu belirleyici rol oynadı. Yani tek başına "başkanları" değiştirmenin yararı yok. Profesyonel sendikacılığa son vermek gerektiği artık yadsınamayacak bir gerçek. Sivil Havacılık işçilerinin oluşturduğu Gökkuşağı Hareketi'nin önerdiği alternatif model, kendi iş kolları ve muhalefet yürüttükleri Hava-İş sendikasına özgü görünse de, bütün iş kolları ve sendikalar için geçerli öğeler içeriyor. Bu yazının konusu da bu modelin özü olan "Ters Pramit." Mevcut sistemde sendika yönetim kurulu 6 profesyonel, 3 amatör olmak üzere 9 kişiden oluşuyor. Yani aslında "amatör" yöneticilik bal gibi mümkün. Bu üyeler işlerinden istifa etmeden pek ala yöneticilik yapabiliyor! Bir pilot hem uçuşlarını yapıyor, hem de yönetim kurulu toplantılarına katılıp, toplu sözleşme masasında arkadaşlarını temsil edebiliyor. Hostes de öyle, teknisyen de. Ama bu işçiler mevcut sistemde "fasulyeden yönetici" işlemi görüyor. Çünkü 6 profesyonel yönetici kendi aralarında oluşturdukları hiyerarşiyi o kadar kutsuyorlar ki, bir dönem "eğitim sekreteri" olan kişi daha sonra "mali sekreter" olunca "terfisiyle"

Gökkuşağı’nın ilkeleri ve ters piramit İşçi Meclisi (Temel karar organı) Başkan Yönetim Kurulu Atanmış Temsilciler

Seçilmiş Temsilciler Yönetim Kurulu Yürütme Kurulu

Sürecin Dışına İtilmiş İşçi Kitlesi

övünüyor! Kuşkusuz "Başkan" bu sistemin tek adamı olarak piramidin tepesinde yerini alıyor. Piramit, aşağı doğru genişlerken ikinci basamakta 9 kişilik yönetim kurulu var. Üçüncü basamakta İSE yönetim kurulunun atadığı temsilciler yer alıyor. Bu sistemde, işçilerin kendi temsilcilerini seçimle belirleme gibi bir demokratik hakkı bulunmuyor! Yani atanmış "temsilciler kurulu" 12 Eylül "demokrasisinin" danışma meclisi gibi, "demokratik" bir kurul! Atamalarda seyrek de olsa bu tabloyu renklendirecek, doğal işçi önderleri, sınıf mücadelesine kendini adamış işçiler görülse de çoğunlukla yönetim kurulu üyelerinin, daha doğrusu sadece başkanın sözü geçerli oluyor. Öne çıkan ölçüler ise hemşerilikten, akrabalığa; hatta gönül ilişkilerine kadar uzanıyor. Yeni yasada sendika temsilciliği güvencesi artırılırken işçilerin temsilcilerini seçmesi gibi bir koşul da kuşkusuz yok! Sendika yönetiminde işçiler söz sahibi olmadıktan, temsilcilerini dahi kendileri seçemedikten sonra bu güvencenin neye yarayacağını varın siz düşünün. Böyle bir piramidin en altında ise doğal olarak sendikal mücadeleden uzak, pasifize olmuş işçi kitlesi var!. Bu hiyerarşik yapının alternatifi olarak önerilen sistem ise piramidi baş aşağı çevirmekten ibaret. Yani, ayakları baş yapmayı öneriyor havacılar: Ters Piramit’te Yönetim Kurulu Üyelerinin tamamı işlerinden istifa etmeden bu yetkiyi ellerinde bulunduruyor. Günlük işleri ve uzmanlık isteyen çalışmaları yapacak 3 kişilik profesyonel bir Yürütme Kurulu ve bu uzmanlara bağlı görev yapan teknik

bir kadro, ters piramidin tabanını oluşturuyor. Bir üst basamakta 9 kişilik amatör yönetim kurulu var. Yönetim kurulu kendi arasında hiçbir hiyerarşi içermeyen yatay ve eş ilişkilerle örgütleniyor. Yani kimse kimseye “BAŞKAN" demiyor. Onların üzerinde işçilerin doğrudan demokrasiyle seçtikleri temsilciler yer alıyor. Böyle olunca temsilciler mevcut sistemdeki gibi sendikacıların değil, işçilerin gerçek temsilcileri olabiliyor. En üstte ise, alttaki bu demokratik yapının harekete geçirip sürece kattığı geniş işçi kitlesi var. Öncelikle Yönetim Kurulu, aylık genel toplantısını iş yerlerinde ve bütün işçilere açık olarak yapıyor. İşçilerin genel strateji ve sendikal politikanın belirlendiği bu toplantılarda söz hakkı var. Demokratik işleyişin bu en önemli mekanizmasına İŞÇİ MECLİSİ (temel karar organı) deniyor Sendikaların gücü kasalarının şişkinliği ya da genel başkanın diliyle değil tabanın sürece katılmasıyla ölçülür. Sendikanın başarısı da sürece kattığı, çatısı altında birleştirdiği işçi kitlesindedir, gerisi lafı güzaf... O nedenle sendikaların bu günkü hali, altı delik ama üstü parlak rugan ayakkabılara benziyor. Hatta çoğunun tabanı hiç yok. İşçiler bu tabansız ayakkabılarla karda, yağmurda yürümeye çalışıyor. Sınıfın örgütlenmesi gibi uzun bir yürüyüşte ise sağlam pabuçlara ihtiyaç var. Gökkuşağı Hareketi'nin ilkeleri ve işleyişin mekanizmalarını anlatmaya bir sonraki sayıda devam etmek üzere sendikal mücadeleye gönül verenlere çağrımızı yenileyelim. Gelin çözümün etrafında dolanmadan, lafı dolandırmadan profesyonel sendikacılığı sorgulayalım...

11


İşçilerin Sesi

HDK NASIL HDP OLDU? Yunus ÖZTÜRK

Halkların Demokratik Kongresi (HDK) bileşenlerinin büyük bölümü, Halkların Demokratik Partisi (HDP) adıyla Türkiye’nin önümdeki üç seçim döneminde; yerel seçimler, cumhurbaşkanlığı seçimleri ve genel milletvekili seçimlerinde yer alacak yeni bir “parti” kurma kararı aldılar ve kurdular. Parti, HDK’nın 10-11 Kasım tarihlerinde yapılacak ikinci genel kongresinde kamuoyuna ilan edilecek. Parti projesi, Kongrenin ortaya çıkışındaki perspektifle uyuşmuyor. HDP’nin nasıl parti olduğu ise, her bileşenin kendi tarifine göre değişiyor. Büyük çoğunluk buna “seçim partisi” diyor. Diğerleri arasında “stratejik hedef” olarak görenler de var, iktidarı alacak parti olarak görenler de. HDP gerçek manada bir parti değil. HDK bileşenlerinin tamamının içinde yer almadığı bir partiden söz ediyoruz. HDK’nın ana bileşenleri bu durumu değil HDP’yi önemsiyor. Bu ise, HDK’nın akıbeti hakkında yeni sorular ortaya çıkartıyor. Bir yılda neler değişti? Seçim ertesinde ortaya çıkan siyasal hava ise, AKP hükümetinin baskı ve şiddetini artırması oldu. Kongre örgütlenmesinin uygulamaya konulmasından itibaren her adımda bu öneri çeşitli yanlarından “uygulanamaz” oldu; önce bağımsızlar yavaş yavaş geri çekildi. Ardından sosyalist parti ve örgütlerce proje çekiştirildi. Her siyasal eğilim kongreyi kendi projesine uygun hale getirmek üzere baskıladı. Kongre kendi koyduğu kotalara dolandı. Kadın kotası doldurulamadı, siyasal bileşenlerin Kongre delegesi olmak için ısrarları sonucunda delege sayısı 800’ü geçti, Genel Meclis üye sayısı 121 olmak zorunda kaldı. Öte yandan HDK bir parti olmadığı halde bir tüzük ve programa sahip oldu. Halkların Demokratik Kongresi, ilk andan itibaren birleşik mücadelenin siyasal merkezi olma ihtimalini benimsemedi. “Çok merkezli, çok talepli, çok kültürlü” hale çevirerek, bir çekim merkezi olmak yerine “dağıtım” merkezi oldu. Herkesin kendi talep ve tarihini anlatıp itibarını iade talebinde bulunduğu HDK, Alevilerin, kadınların, gençliğin, LBGT bireylerin, bağımsız aydınların, Kürt özgürlük hareketinin kendi mücadelesine destek istediği bir zemin haline geldi. Mücadeleleri birleştirme fikri geride kaldı. HDK’nın ortak bir politik hedefe

12

sahip olmadığı bir zemin oluştu. Kongrenin sosyalist bileşenleri, işçi sınıfı ve emek kesimleri arasında bir kuvvetin; sosyal bir zeminin temsilcisi olmadıkları için, Kongre ayağını yere basamadı. HDK’ya siyasal rengini veren Kürt özgürlük hareketiydi ve doğal olarak yaşanan baskı ve haksızlıklar zemininde Kongre’nin gündemini belirledi. HDK’nın Kürt özgürlük hareketine desteği ise, “basın açıklaması” kıvamında kaldı. İkinci Kongre’de Parti kuruluşu açıklanıyor Kongrenin daha önce denen ve başarısız olan Çatı Partisi girişiminden ve ÖDP deneyiminden farklı olması istenmişti ama başarılamadı. Sabahat Tuncel’in ifadesiyle “Siyasetin toplumsallaşması, toplumsal olanın siyasallaştırılması” gerçekleştirilemedi. Kürt özgürlük hareketinin HDK’dan beklentisiyle sosyalistlerin HDK ve Kürt özgürlük hareketinden beklentisi farklı oldu. Parti isteği sosyalist bileşenlerden, kongre örgütlenmesi ise Kürt hareketinden geldi. Yani daha geniş sosyal kesimlerin Kürt özgürlük mücadelesinin etrafını kuşatması isteği ile sosyalist eğilimlerin Kürt özgürlük hareketini rüzgarıyla yelkenlerini şişirmek isteği farklı hedefleri temsil etti. Parti fikri tabansız sosyalistler için öncelikli oldu ve Halkların Demokratik Partisi (HDP) bu süreçte ortaya çıktı. Sosyalist siyasal düşüncede hedefin “seçim”ler olarak belirlenmesinin adı “parlamentoculuk”tur. 12

Haziran seçimlerinde elde edilen üç sosyalist milletvekili sayısını artırma isteğinin hareketi sarmış olduğu açıkça söylenmiyor olsa da, seçim partisi kurmada ısrarın başka hangi gerekçesi ve hedefi olabilir? “AKP kongresinde Tayyip Erdoğan’ın önüne koyduğu seçim programına karşılık, HDP de karşılık vermeli, partinin kuruluşuyla birlikte yerel seçimler, başkanlık seçimi ve milletvekili seçimlerine hazırlanılmalıdr” HDK Yürütme Kurulunun siyasal değerlendirmesi bu yönde! HDP’ye çizilen perspektif, hedefinde devrim olmayan liberal sol, sol sosyal demokrat partilerdir. HDP’nin kuruluşuyla birlikte Kongre biçiminde örgütlenme, yani aşağıdan gelen meclisler aracılığıyla örgütlenme yerini tepede kurulacak ittifaklar partisi, Çatı Partisi perspektifine bırakmıştır. Delegelik için yaşanan rekabet, 100 belediye başkanlığı, 500 belediye meclis üyeliği, onlarca milletvekilliği için kıyasıya yapılacaktır. Seçim Partisi nedir? Seçim partisi kurmak, devrimden umudunu kesmenin bir başka dilde ifadesidir. Kürt özgürlük hareketinin kendi gündemi içinde seçimlerde temsiliyetin bir anlamı kuşkusuz vardı. Türk sosyalist hareketinin HDP üzerinden daha fazla siyasi temsiliyetinin mevcut sosyalist milletvekilleri ve bir önceki Ufuk Uras deneyimi de düşünülerek, hangi toplumsal sonucu olmuştur? Hangi siyasal bilinç ilerlemesine yol açmıştır?

Temeli olmayan bir sosyalist hareketin seçimlere endeksli bir parti girişimi üzerinden parlamentoda veya belediyelerde yer alması devrimci bir hareketin inşasına gerçek bir katkı yapabilir mi? Parlamentocu bir perspektife kayan ve sosyalist devrim fikrinden uzaklaşan; programını “demokrasi” ile sınırlayan bir sosyalistin, gerçek bir devrimci atılım anında harekete önderlik etmesi mümkün mü? Ya da seçim partisinin ve seçimlerin peşinden koşacak sosyalist gençler, kadınlar ve militanlar, ekonomik kriz karşısında, yoksulların ve işçi sınıfının mücadelesini örgütlemek için hazırlık yapmış sayılır mı? Sonuçta bir sistemin sebep olduğu ezme ve ötekileştirme ilişkisidir yaşanan ve bu sistemin adı burjuva toplumudur, kapitalizmdir. Ve işte tam da bu nedenle kapitalizme karşı mücadeleyi eksenine almayan bir HDK, hedeflediği demokratik taleplere bile ulaşamaz. Demokratik bir parti olarak HDP’yi kurmaktaki acelecilik ise, seçimlere yetişme telaşıdır. Seçimlerde bir koltuk bulma telaşı haline dönüşmesini önleyecek hiçbir denetimin olmadığı mevcut ortamda Parti “hayali” içinde olanların HDK sürecinin doğru bir değerlendirme yapmasını engellediğini söylemeliyiz. HDP’nin kuruluşuyla Kongre girişimi esasen sona ermiştir. Başarısız bir deneyim olarak tarihte yerini almıştır. Kuşkusuz Kongrenin bittiğini kimse kabul etmeyecektir. Fakat bir kabuk olarak kalacaktır. Karşılığı olmayan, kupkuru bir kabuk.


İşçilerin Sesi

Kıvılcımlı İçin Sempozyum N. CEMAL

HEY TEKSTİL İŞÇİLERİNE SALDIRI B. UMUTCAN

Dokuz ay önce patron Aynur-Süreyya Bektaş işçilere hiçbir gerekçe göstermeden 3 aylık maaşları, kıdem ve ihbar tazminatları dahi vermeden kaçtı. Hey tekstil işçileri 9 Şubat 2012 tarihinden beri direnişlerini sürdürmeye çalışıyor. Hey tekstil işçilerin direnişi bugün 15 işçiyle de olsa kararlı bir şekilde devam ediyor. İşçilerin bu kararlı duruşları patronu rahatsız etmiş olacak ki işçilere saldırmayı göze almıştır. Daha önce de polisin saldırısına uğrayan işçiler, geçtiğimiz günlerde yine işverenin korumalarının saldırısına uğradı. Saldırı üzerine açıklama yapan işçiler şöyle dedi: 4. mevsime de direnişte giriyoruz "Direnişe bir kış günü başladık. Bir kış günü kapının önüne konulduk. Tam 420 işçiydik, üç mevsimi direnişte geçirdik, 4. mevsime direnişte giriyoruz. Bizleri bu kadar süre mağdur eden patronlarımız, direnişimizi zorbalıkla kırmaya çalışıyor. Bizlere kendi adamlarıyla fabrikanın özel güvenlikçileriyle saldırıyor. Arkadaşlarımız Zeki Gördeğir, Vural Küçükoğlu başta olmak üzere çadırda bulunan işçilere saldırdılar. Ellerinde sopalarla çadıra giren saldırganlar arkadaşlarımızı yaraladılar. Bizler Hey Tekstil işçileri olarak, Süreyya Bektaş'a bir kez daha sesleniyoruz! Sizlerin bu saldırıları bizi yıldıramaz. Saldırılarınızla bir kez daha işçi emekçi düşmanlığınızı gösterdiniz. Biz Hey Tekstil işçileri direneceğiz. Haklarımızı alıncaya kadar di-

renmeye devam edeceğiz." dediler. Direniş çadırın belediye ekipleri tarafından kaldırılmasına yönelik direnişçi işçilerin verdiği bilgi şöyle: "23 Ekim salı günü Bağcılar belediyesi zabıtaları direniş çadırını kaldırmak istediler. Bizler çadırın belediyenin beyaz masasına yapılmış ve kabul edilmiş izin başvurusu olduğunu belirttik. Zabıtalar, çadırın kaldırılması için Hey patronlarının kendileri üzerinde baskı kurduğunu, savcılık şikayeti olduğunu, bundan sonra çevik kuvvet ile birlikte geleceklerini belirterek gittiler. Siyasi avukat, patronun yanında saf tutmuş Belediyeden alınmış izin yazımız var. Yazı avukat Özcan Karakoç’ta bulunuyor. Avukatı arayarak yazıyı istedik. Avukat yazıyı vermeyeceğini ve "orada olanın asıl direniş (!) olmadığı”nı, bizim işçi olmadığımızı, olanların da müvekkilleri olmadığını sıraladı. Son sözü “asla yazıyı vermeyeceğim" oldu. Anlaşılıyor ki bu emekten söz eden bu “siyasi” avukat bayram arifesinde çadırı mutlaka kaldırtmak için atak içinde olan patronun yanında saf tutmuş ve oradaki direnişe karşı kin besliyor”. Direnişçi işçiler uğrayacakları zarardan bu avukatın da sorumlu olacağını söylüyorlar. HEY Tekstil işçilerinin yaşadığı sorunlar ilk değil, Rosa Tekstil işçileri yakın zamanda; Sunteks ve Cengiz Tekstil patronları yıllar önce benzer uygulamalara başvurdu. İşçilerin örgütsüzlüğünden ve yasal boşluklardan yararlanan patronlar keyfi davranabiliyorlar. Eksik olan işçilerin birliğidir.

17 ve 18 Ocak 2013 tarihlerinde Dr. Hikmet Kıvılcımlı adına bir sempozyum gerçekleştirilecek. Hikmet Kıvılcımlı Sempozyumu Girişimcileri adına Demir Küçükaydın tarafından duyurusunu yapılan “bilgi şöleni” Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Oditoryum’unda yapılacak. Sempozyumun amacı, “Dr. Hikmet Kıvılcımlı’yı bilimsel çalışmanın bir nesnesi olarak tüm yönleriyle ele alıp incelemek” olarak belirtilip, “yaşadığı dünya ve ülke, yaşadığı çağ, kendisini etkileyenler, etkilenenler, hayatı, sosyal çevresi, ailesi, politik veya kişisel ilişkileri, aşkları, özel hayatı, teorik, politik, örgütsel faaliyetleri, teorik katkıları, eserleri vs. ele alınıp tartışılacaktır” diye ayrıntılandırılıyor. Hikmet Kıvılcımlı Sempozyumu için, “burası doktorcuların ya da Marksistlerin bir platformu değil” diyen Demir Küçükaydın, “örneğin Müslümanların bu grubun içinde yer aldığını ve herkes gibi eşit haklı üyeler olduklarını göze alarak konuşmak ve argümanları öyle getirmek gerekir” uyarısında bulunuyor. Sempozyum Girişimcilerinden Küçükaydın’ın altını çizerek vurguladığı nokta, “burada pek ala anti-komünist insanlar, Müslümanlar, liberaller vs. de olabilir.” Komünist bir siyasi kimlik taşıyan Dr. Hikmet Kıvılcımlı ile ilgili sempozyum için Küçükaydın’ın bu yaklaşımını “demokratik” ve “eşitlikçi” bulanların yanı sıra ciddi bir şekilde eleştirenlerde bulunmaktadır. Sempozyumda sözlü ve yazılı sunumlar gerçekleştirilecek. İki günlük zamanın iyi değerlendirilmesi amacıyla sözlü sunumların 16 kişiyle sınırlandırıldığı açıklandı. Sözlü sunumların tartışma bölümlerinin de olacağı göz önünde bulundurularak, ilk başvuran 16 kişiye sözlü sunum hakkının doğacağı bildirildi. Sempozyumda ayrıca, Dr. Hikmet Kıvılcımlı’ya dair resim sergisi, konser, film veya video gösterisi gibi etkinliklerinde yapılması planlanıyor ve bu konuda katkı sunmak isteyenlere çağrı yapılıyor. Gelen bildiri veya bildiri özetleri, isteyen herkesin alıp okuması ve ilgi duyanların hazırlanması için, sempozyum öncesi internet sitesine konulacak. Sempozyumdan sonra ise, sunulan bildiriler, yapılan tartışmaların notları ve diğer dokümanlar en geç bir ay içinde internet ortamında yayımlanacak. Sonrasında ise sunulan bildirilerin derlemesinden oluşan bir kitap yayımlanmaya çalışılacak. Kitap ve sempozyum masrafları için ise katılımcı ve destekçilerin bağışlarına ihtiyaç olduğu açıklandı. Sempozyumda sözlü veya yazılı sunum yapacak bazı isimler ise şunlardır: Alişan Özdemir, Ayhan Bilgen, Birol Dinçel, Demir Küçükaydın, Eser Sandıkçı, İhsan Eliaçık, İsmail Beşikçi, Kurtuluş Kayalı, Latife Fegan, Mehmet Akyol, Metin Kayaoğlu, Mustafa Şener, Neşe Özgen, Ömer Allahverdi, Sezai Sarıoğlu, Ufuk Özcan, Ali Osman Alayoğlu, Çağdaş Balcı, Ergun Aydınoğlu, Garbis Altınoğlu, Gülfer Akkaya, Halit Elçi, Hikmet Sarıoğlu, İnayet Aksu, Yalçın Yusufoğlu, Yorgo Baca. İletişim adresleri: kivilcimli.sempozyumu.girisimi@gmail.com http://www.kivilcimli.net/hommage http://hikmet-kivilcimli.blogspot.de/ http://de.scribd.com/kivilcimli http://issuu.com/kivilcimli

13


İşçilerin Sesi

TAŞERON İŞÇİLERİ KARARLI TAŞ İŞ DER’İ İŞVEREN TEMSİLCİLERİNE VE İŞÇİ AİDATLARIYLA BESLENENLERE TESLİM ETMEYECEĞİZ! (*) 12 Ekim günü Sakatlar Derneği salonunda, divan başkanlığını işveren vekilinin yaptığı, mali bilançosunun şaibeli olduğu apaçık olan bir toplantı yapıldı. Bu toplantı, yasadışı biçimde “dernek genel kurulu” olarak duyuruldu. Derneğin hangi kurulu olduğu ise belli değil. İşverenin tepemizden ayrılmadığı bir dönemde, nöbetten çıkartılıp getirilen işçilerle yapılan toplantıda mali bilanço dahi okunmadı. Grev günlerimizde hakkımızda tutanak tutan “başhemşireler” kongredeydi. İşçiler toplantıya davet edilirken “onları başhekimlik de istemiyor, dernek yönetimi olarak bizi görmek istiyorlar...” dediler. Değerli arkadaşlar, TAŞ İŞ DER’in mücadele geleneğine kara bir leke saydığımız, işveren destekli bu toplantının hiçbir hukuki meşruluğu yok. İşverenle işbirliği içinde alınan kararlar taşeron işçilerine ihanettir. Bu toplantının diva-

nında yer alan, toplantıya söz alıp destek veren SES Aksaray Şubesinin kimi üye ve yöneticileri de, SES’in mücadele geleneğine hesap vermek durumundadır. 16 Ağustos’tan beri, TAŞ İŞ DER’in yeni bir yönetim kurulu var. Ancak eski yönetim kurulu dernek evraklarını saklayıp teslim etmeyerek yasadışı davrandı. Konu savcılıkta. Soruşturma sürmektedir. Soruşturma sonuçlanmadan, yasal genel kurul

yapma hakkı hiç kimsede bulunmuyor. Bu nedenle 12 Ekim toplantısı geçersizdir, boştur. Dernekler Müdürlüğü de bu yönde görüş bildirmiş olmasına rağmen, 12 Ekim toplantısı ertesinde yasal olmayan evrakları kabul etmiş olması hukuk skandalıdır. Yetkinin kötüye kullanılmasıdır. Dernekler Müdürlüğü çelişkili davranmaktadır: Çünkü 16 Ağustos seçimlerinin sonuçları yasal ise, genel kurul kararını yeni yönetim kurulu al-

malıdır. 16 Ağustos yönetimi yasal değilse, neden seçim sonuçlarını onaylayıp, evrak düzenlenmiştir? Taşeron işçisi arkadaş, Ücret ve yol parası kesintilerimize, ücretlerin parça parça ve geciktirilerek yatırılmasına, bölüm değiştirmelere ve bütün olarak taşeron sisteme karşı tek çıkış yolu, taşeron işçilerinin birliği ve mücadelesidir. Bu birlik ve mücadeleyi sendikal örgütlenmeyle taşımalıyız. Başka türlü kadro hakkımızı alamayız. Eğer bugün dilden dile gezen kadro sayıları varsa, bunu kazanan sizlerin birliği, 6 ay süren direniş, mücadele ve grevimizdir. Diyoruz ki, işverenin teslim aldığı, idare müdürünü divan başkanı yapan, menfaati için dernekçilik yapan kişileri iyi tanıyın. Mali bilançoyu inceleyin! TAŞ İŞ DER Yönetim Kurulu Başkan Kamil Kadiroğlu (*) Bürokrasi olgusunun işçi sendikalardan işçi derneklerine doğru yayılmasının ve solun bazı sektörlerinin bu noktada taraf olmasının önemli bir örneğini teşkil eden metin, 22 Ekim 2012 tarihli Taşeron İşçilerinin Sesi - Bülten No:8’den alınmıştır.

FABRİKALARDAN... İŞYERLERİNDEN... FABRİKALARDAN... İŞYERLERİNDEN... FABRİKALARDAN... İŞYERLERİNDEN... TEKSTİL

Bayram mesai parası iç edildi! Patron çok kazandıkça idareciler de işçiden nasıl kesinti yapar da primi kaparım kurnazı olmuşlar. “30 Ağustos bayramında çalışma olacak, Kurban Bayramı’nda Salı gününün yerine sayılacak, Pazartesi yerine de 29 Ekim’de çalışılacak, bayram dokuz gün olacak” diye dedikodu yayıldı. Buna razı olan işçilerden “tamam mesai parasını versin 9 gün tatil yapmak istemiyoruz” diyenler de oldu. Bunlar işçiler arasında konuşuldu, şeflere kimse gidip itiraz etmedi. Sürüncemeye bırakıldı, “o gün gelsin bakarız” oldu. Mesaiden bir gün önce son kez şeflere “yarın ne olacak mesai mi yerine çalışma mı” diye soruldu “mesai var” dendi. 15 gün sonra mesai paraları dağıtılınca 30 Ağustos mesaisi görünmedi. Muhasebeciye '' neden bayram mesaisi yok '' diye sorduk. “Mesai verilecek diye bana

14

kimse bir şey demedi” yanıtı verdi. Biraz tartışma çıkınca müdürünü aradı, onun da bilgisi yokmuş! Mesai paraları akşam 18:00’de sadece modelhaneye dağıtıldı. Öteki bölümlere yetiştiremedikleri için yarın verilecek dendi. Uyanıklar akıllarınca işçinin tepkisini ölçmeye çalışıyorlar. Ertesi gün şefe ''bize mesai dediniz işe geldik siz cuma gününü de birleştirip 4 gün izne çıktınız, şimdi bize mesai verilmiyor” diye hesap soruldu. Şef muhasebe müdürüne gitti, “yanlışlık olmuş o günü kart makinesi mesai olarak işlememiş hesaplayıp verecekler” dedi. Öğleden sonra ütü paketlemede mesai şokunu yaşayınca işçilerin itirazına müdür '' patron mesai parası vermeyecek, bundan sonra hiç bir bayramda mesai ücreti yok, çalışmak istemeyen gidebilir” demiş. Kimseden ses yok. Dikim bölümü mesai verilmiyor haberini duyunca kimse para almasın kararı almışlar. Patron keyifleri bilir isterse almasınlar, haberi yollayınca işçilerde bölünmeler olmuş, lanet okuyarak almışlar.

Dikimhane şefi “bu mesai önümüzdeki bayramda salı günün yerine sayılacak” diye işçileri ikna etmiş. Fabrikada her bölümde ayrı entrika dönüyor. Model hanedeki işçiler mesai ücretinde direttiler, şef yeniden idareyi aradı, gelen cevap senelik izinlerine eklenecek oldu. Herkes izinden yeni döndü bir dahaki seneye kim öle kim kala bunu kabul etmiyoruz dendi. Tekrar idare arandı, bu sefer hafta içi bir gün izin kullansınlar oldu. İşçiler pazartesi hepimiz birden izne çıkacağız deyince şef panikledi '' hayır sakın öyle şey yapmayın arkadaşlar işler acil olmaz dedi''. İşçiler, bu ay mesai alacağız diye çocuklara okul açılacak bir şeyler aldı, zaten aldığımız para belli zor geçiniyoruz, verilmeyeceğini önceden bilseydik harcama yapmazdık dediler. Ama kimin umurunda patron para vermem diyor başka da bi rşey demiyor. İşçiye vereceği para şirketi çok sarsıyor galiba! Müdürlere araba verip benzin parası şirketten ödemesi gider sayılmıyor. Müdürler aldıkları bu ödülün karşılığını pat-

rona işçiden mesai kestirerek yarandılar. (M. Araslı)

Haksızca kesilen paralar nereye gidiyor? Patronun gözü bir türlü doymuyor, aklında işçi için kırk tilki dolaştırıyor. Yeni fikirler geliştiriyor. Son dahiyane fikri, lavaboda sigara içenlerden 70 TL ceza kesiyor. Bir kaç arkadaş sigara içerken patrona lavaboda yakalandı maaşlarından 70 TL kesildi. Bir işçi arkadaş ceza kesmeyin diye yalvarmış ama fayda etmemiş cezayı kesmişler. Yakalanan bazı işçilerin ustalarla arası iyi olduğu için ustalar muhasebeye ricada bulunmuş ceza kestirmemiş. Kaşıkla verip kepçeyle almak denir buna. Bir de tutanak tutmak moda olmuş ne yaparsan hemen tutanak. Sigara içenlere tutanak tutmasını biliyor. Sigara içenlere ceza makbuzu yok. Sigara içenlerden kestiği paralarla bize söz verip de yaptırmadığı yemekhaneyi yaptırmayı düşünüyor galiba. Yemekhaneyi 2 ay önce yaptıracağına


İşçilerin Sesi

UMUTSEN BAŞVURUSUNA RET Umut Sen adıyla “güvencesiz, işsiz işçiler sendikası” girişimcilerinin valiliğe başvurusu kabul edilmedi. Konuyla ilgili İstanbul Tabip Odasında basın toplantısı düzenleyen sendika kurucuları ve avukatları, “sendikamızın adını Güvencesiz İşsiz İşçiler Sendikası koyarken özellikle hizmet sektöründe ve neredeyse tüm Türkiye’de pek çok işçi yılın sekiz, on ayı çalışıp geri kalanında işsiz” olan işçileri dikkate aldıklarını açıkladılar. Sendikalarının bir gerçeğin altını çizdiğini belirten Umut Sen’liler, ‘Meclisten yeni geçen Sendikalar ve Toplu İş İlişkileri kanununda 30’dan az işçi çalıştıran işyerlerinde sendikal örgütlülüğün bütün güvencelerini kaldıran dolayısıyla anayasadaki sendika kurma özgürlüğü hükmünün altını boşaltan hükümet”in güvencesizlerin örgütlenmesini de engellemek istediğini vurguladılar. Umut Sen gibi sendikaların kurulmasını engellenmesinin ardında, işsizlerin ve güvencesizlerin örgütlenmesinden duyulan korku olduğunu savundular. Sendika’dan yapılan açıklamada şu görüşler dile getirildi: “Yeni sendikaların kurulup kuulamamasının, memurların ideolojik, politik, dini, vicdani ve belki de gün-

lük ruh hallerine göre alacakları tutumları ile belirlendiği bir tablo yaratılmıştır. Umut Sen kuruluş süreci ile ortaya çıkan bu tablo büyük bir tehlikeye işaret etmekte ve aynı zamanda büyük bir riyakarlığı da açığa vurmaktadır. Riyakarlığın dışa vurumudur çünkü; Anayasa değişiklikleri ve ardından gelen sendikal haklarla ilgili yasal düzenlemeler üzerinden ülke genelinde ‘sendikal özgürlüklerin genişletildiği’ havası yaratılmaya çalışılırken, ‘evrakınızı almıyoruz. sorunu baştan çözüyoruz’ tavrı, bu sen-

dikal özgürlük mevzusunun bir masaldan ibaret olduğunu açığa çıkarmıştır. Bu bir tehlikedir çünkü Mahkemelere ait görevler, hiçbir koşulda, keyfekeder bir biçimde idari alandaki memurlara devredilemez. Devredilmeye başlanması ise, bugün olduğundan daha büyük bir keyfiliğin önünün açılması anlamına gelir. Bu hukuksuzluğun önü bir an önce kesilmelidir. Hukuksal denetim yeterliliği ve dahi yetkisi olmayan bir takım birimlerce/memurlarca kimin, hangi konuda, hangi isimle sendika

kuracağına karar verilemez. Bu keyfiyete dayanak gösterilen yazı yok hükmündedir ve açıkça kanunsuz bir emir ihtiva etmektedir. Buradan hatırlatmak isteriz ki bu emri veren de, bu emri uygulayan açıkça Anayasal bir suç işlemektedir.” Güvencesiz İşsiz İşçiler Sendikası Umut-Sen 30’dan az işçi çalıştıran işyerlerinde etkinlik göstereceğini belirtiyor. Umut Sen’e yönelik hukuksuzluğu kınıyor, mücadelelerini destekliyoruz. İşçileri Sesi - Haber

FABRİKALARDAN... İŞYERLERİNDEN... FABRİKALARDAN... İŞYERLERİNDEN... FABRİKALARDAN... İŞYERLERİNDEN... söz vermişti hala aynı, arada eksik bir kaç mutfak malzemesi alıyor, oda ses çıkaran işçiler susun diye. Mesaiye kalınca patrona ustaya senden iyisi yok. Ücretleri mesaileri eksik hesaplıyorsunuz diyince hain işçi oluyoruz. Mesaileri 225 saatten hesaplamıyorlar. 30 gün 10 saat üzerinden hesaplıyorlar. Bayram haftası pazar günü mesai yapıldı. Ücreti için bir acıkılama yapılmadı. İşçiler sormasa idarenin de bir şey söylemeye niyeti yok. İşçiler toplantı istedi, açıklama yapın dendi. Müdür '' haberim yok, patronla konuşup bu durumu düzelteceğim diye söz veriyorum dedi. Ücret günü geldi ne mesai var ortada ne müdür. Şimdi nasıl kıvıracak işçiler bekliyor. (Y. Menekşe) GIDA

Çalışma düzeni diye bir şey kalmadı! İdare, Ramazan Bayramı’nda işçileri ücretsiz izine çıkardı. İzin dönüşü yoğun mesaiye bırakıyorlar.

Patron ne yapacağını artık şaşırdı, 12 saat vardiyalı mesaiye kalıyoruz, oda az gelmiş gibi cumartesi bile on iki saat çalışıyoruz hatta bazı bölümler Pazar bile çalışıyor. Hangi bölümde iş çoksa diğer bölümün işçilerini hemen o bölüme yolluyorlar. Hatta diğer fabrikadan bile işçiler getiriyorlar. Diğer fabrikadan veya başka bölümlerden gelen işçiler yarın hangi fabrika ya da bölümde çalışacağız diye birbirlerine soruyorlar. Patronun gözünü para hırsı bürümüş, işçiyi daha çok nasıl sömürebilirim diye bin türlü hesap içinde. Fabrika büyüdükçe patron cimrileşiyor, önceden rapor alan işçilerin bayram ikramiyelerini kesmiyorlardı, şimdi raporlu olan işçilerin hem ücreti hem sigorta primi hem de ikramiyelerinden kesiyorlar, hiçbir işçi de buna ses çıkarmıyor. Bir işçi ustaya bilgisi dahilinde aldığı kullanılmış plastik kovaları evine götürürken, patron görüp niye aldın deyince, ustanın haberi var diyerek kendisini savunmuş. Patron bu ustaya sorunca yalaka,

“benim haberim yok deyince”, işçi hırsızlıktan işten çıkartıldı. Patron lafa gele “ben hak yemem” diyor “kimsenin hakkı bende kalmaz” demesini biliyor. Patron sadece işçinin hakkını değil devletin bile hakkını yiyor, bir sürü vergi kaçırıyor. Patronların dini imanı para, eğer patrondan hakkımızı alacaksak birlik olup mücadele etmeliyiz, patronu dini laflarla sıkıştırmak mümkün değil. (G. Kemerli) KARGO / LOJİSTİK

İşçi ve patron mantığı farklı çalışıyor Geçen sayıda esnek çalışmayla ilgili yazmıştım, fakat değişen bir şey yok. Yazmakla da değişeceğine inanmıyorum, çünkü değişim mücadeleyle olur, ama işyerlerinde değişen ve değişecek şeyler çok, ama hepsi işçilerin aleyhine ve zararına değişiklikler. Şöyle ki işyeri iki ay sonra taşı-

nacak, diğer şubeyle de birleşecek, bu taşınma sırasında veya sonrasında bizleri neler bekliyor bilmiyoruz. Tek bildiğimiz işlerin daha da arttığı, ama iki şubenin birleşmesiyle her bölümde işçi fazlalığı olacak, bize sorulacak olursa bu durum işlerin çoğalmasına bir çözüm olur, çünkü normal çalışma saatlerimizden fazla çalışıyoruz, çok kişiyle işler daha çabuk bitirilir. Ama bir de patronun kafasıyla düşünürsek az işçiyle daha çok iş yapmak daha karlı olacaktır, zaten söylentilere bakılırsa işten çıkartılmaları olabilir. Zaten işyerimizde çoğu şeyler söylentilerle yürütülüyor, mesela Kurban Bayramı öncesinde bayram parası verilecek mi diye merak içindeydik, ama sadece 100 TL verildi bu da bayram öncesi işçileri üzdü, bir de işten çıkarılmayla karşılaşırsak daha vahim olacak. Daha fazla üzülmemek ve iş yaşamımızdaki, değişiklikleri kendi çıkarımıza çevirebilmemiz için birlik olmalıyız, birlikten kuvvet doğacağını bilmemiz gerek. (S.Arık)

15


“ONLARA İŞÇİ OLDUKLARINI SÖYLEMEYİN!”

Michael Zweig, Amerikan toplumu hakkındaki yaygın "geniş orta sınıf" mitini çürütüyor. İşçi sınıfının yok olduğunu, sınıf mücadelesinin ise artık modası geçmiş bir fikir olduğunu söyleyenlere, en gelişmiş kapitalist ülkeden, imparatorluğun merkezinden cevap veriyor.

Boşuna yorulmayın, son model bir cip’in içindeki insanın patron mu işçi mi olduğunu anlayamazsınız: Pekâlâ, patronun şoförü de olabilir direksiyon başındaki. Yani pahalı bir araba kullanıyor olması onu patron yapmaz, tıpkı kendi şirketinin reklamlarına çıkan Ali Ağaoğlu’nun başına baret takmasının onu işçi kılmaması gibi. İşçinin arabasının olması (ki dünyada her yıl üretilen yüz milyonlarca otomobili sadece patronlar alıyor olamaz), patronun bisiklete binmesi onların sınıflarını belirlemez. 2 bin liralık dokunmatik cep telefonu satın alan işçi aynı telefona sahip patronu ile sadece aynı telefona sahip olmaları zemininde eşitlenirler. Aynı takımı tutmaları, aynı camide namaz kılmaları ya da aynı rakı masasında bulunmaları da onları aynı sınıftan kılmaz. Yaşam tarzı, sınıf farkı değildir İnsanları dış görünüşleri, alışkanlıkları, tercihleri ya da tüketim harcamalarına göre yani kısaca yaşam tarzına göre tanımlarsanız, sınıf fark ve aidiyetlerini çoğu kez gözden kaçırır ve yanılırsınız. Gelir düzeylerine göre tanımlarsanız o zaman hemen iki ucu görürsünüz: Zengin ve yoksul. Bunu söylediniz anda da, ister dini olsun ister liberal, tüm ideolojiler size şöyle seslenmektedir: “Geriye kalan herkes eşit yani orta gelirli, yani orta sınıftan!” Kolayı var: “Orta”da buluşalım “Sınıf hakkında ‘zengin, orta, yoksul’ kavramlarıyla düşündüğünüzde” diyor Micheal

Özcan ÖZEN

Zweig “hemen hemen herkes eninde sonunda herkes ortaya girer.” Böyle bir durumda bırakın sınıf farklılıklarından sınıftan bile bahsetmeye gerek kalır mı? Örneğin Amerika’da kimse bahsetmiyor. Zaten Micheal Zweig’da Amerika’nın En İyi Saklanan Sırrı: İşçi Sınıfı Çoğunluktur adlı kitabında bu yalanın ipliğini pazara çıkarıyor. Amerika’da politikacılardan akademisyenlere, gazetecilerden hukukçulara sözüne kanaat getirilen herkesin ağız birliği ederek sadece orta sınıftan söz ettiğini ve insanlara işçi olduklarını söylemekten ısrarla kaçındıklarını ibretlik örneklerle sergilemekte yazar ve akademisyen Zweig. Ama aynı zamanda eski bir öğrenci lideri, sonrasında da öğretim üyelerinin örgütlü olduğu sendika lideri ve şimdi de çalıştığı üniversitede “İşçi Sınıfı Yaşamı Araştırmaları Merkezi”nin kurucusu, yöneticisi ve emektarı. Yani kendi de bir ücretli emekçi, yani işçi. Güç kimde? Yani diğer pek çok akademisyenin aksine işçilere de işçi olduklarını söylemekten sakınmayan biri. Ama işçi kim, nasıl izah ediyor sınıfsal konumu? İşçi olmak ya da işçi sınıfından olmak gelire ve tüketime göre belirlenemeyecekse nasıl belirlenecektir? Sınıfı ancak güç ve iktidara sahip olup olmamak temelinde anlayabilirsiniz diyor Zweig. Öyle ya bir işyerinde (fabrika, büro, maden, okul, vb.) bir işin ne zaman ve ne sürede, nerede ve nasıl yapılacağını ve kimin yapacağını ve de bunun karşılığında ücreti vermeyi kim belirliyor? Nereye işyeri açılacağı-

nı kim belirliyor? O işyerine giden yolun nereden geçeceğini kim belirliyor? Ormanları kesip oralara binaların yapılmasını kim belirliyor? Toplumdaki kararları kim alıyor? Yok aslında birbirlerinden farkı Bu soruların cevapları, sınıf-iktidar ilişkisi, bu ilişkinin mekanizma ve tanımlarını Zweig, İşçi Sınıfı Çoğunluktur kitabında ayrıntılarıyla ve örneklerle verirken bunu da sade bir anlatım ve kolay okunur bir dille gerçekleştirmiş. Kitap Amerika özelinde yazılmış olsa da buraların ve bizim hikâyemizi anlatıyor: Amerikalı patronlar Türkiye’de yatırım yaptıklarında nasıl ki yine işçiyi sömürmekte, Türkiyeli patronlar da Irak’ta, Kürdistan’da, Suriye’de, Azerbaycan’da, Amerika’da, Almanya’da yatırım yaptıklarında tıpkı Türkiye’deki gibi yine işçileri sömürmektedirler. Anlatılan senin hikâyendir İşte o patronlar Meclis’te çoğunluğu oluşturmaktadır. Ancak işçiler azınlığı oluşturmaktadır. Arada da “orta sınıftan” vekiller. Ama kararları çoğunluk alır, Meclis’teki çoğunluk. Oysa bunlar ülke nüfusunu içinde sadece yüzde 1’dirler. Geriye kalan yüzde 99 karar alamazlar. Micheal Zweig bu oranları Amerika için istatistiklere dayanak sunuyor. Yüzde 99’a karşı yüzde 1... İşte Amerika’daki “işgal” hareketlerini sloganı da buradan türemektedir: “Biz 99’uz! Kararları siz veremezsiniz.” Bu slogana yansıyan bilinç bu topraklarda yankılanırken aynı telden çalar: “Üreten Biziz, Yöneten de Biz olacağız!”

İşçi Sınıfının Kurtuluşu Kendi Eseri Olacaktır İşçilerin Sesi - Aylık Süreli Siyasi Yayın - Tarih: Kasım 2012 Sayı: 8 Baskı: Yön Matbaacılık Davutpaşa Cad. Güven Sanayi Sitesi B Blok No: 366 Topkapı - İstanbul Tel: 0212 544 66 34 Sahibi: KCS Yayınevi Kemal C. Sarıoğlu Sorumlu Müdür: Songül Yarar Dede Adres: Söğütlüçeşme Cad. Tulumbacı Asım Sok. Korular İş Hanı No: 48 Kadıköy - İstanbul Web: iscilerinsesi.org e-mail: iscilerinsesi@gmail.com


İşçilerin Sesi Kasım 2012