Page 1

Ağustos 2016

Sayı: 29

“Hoşça bak zâtına kim zübde-i ‘alemsin sen”

Eser-i AŞK:

ŞEYH GÂLİB BURSA’DA SERGİ: SAHNE BURSA

BİR KADIN DESTANCI:

AYLA KUTLU

KİTAPEVİ: “SHAKESPEARE AND COMPANY” / Paris


İncir Çekirdeği Dergisi Genel Yayın Yönetmeni

Sırdem Kemiksiz Yazı İşleri Müdürü

Ayşe Bengisu Akdağ

Yazı İşleri Müdürü Sırdem Kemiksiz

Editörler Sultan Demirtaş Kübra Tarakçı

Yazarlar Begüm Çalışkan Beyza Özkan Busenur Aslan Hatice Türk Hilal Akarslan Işık Selin Orhuntaş Mehmet Altınova Muhammed Münzevî Pınar Çaylak Sema Keser Süleyman Erkut Tuğçe Erkol

Özel Yazar Doç. Dr. Özlem Ercan

Misafirler Kürşat Kağan Arslan Sinan Salih Güngör Rasim Demirtaş Erdi Kaçak Lokman Sevinç Murat Mahya Gürses

Tasarım Ayşe Bengisu Akdağ Kapak Minyatürü: Şeyh Galib / Gülbün Mesara Minyatürün aslı: Paris Bibliotheque Nationale’dedir.

İletişim incircekirdegidergisi.weebly.com incircekirdegidergisi@gmail.com facebook.com/incircekirdegidergisi twitter.com/IncirCekirdegiD instagram.com/incircekirdegi_dergisi/

İsterdim sizlere gül bahçesi vaat etmeyi ya da dilerdim son zamanlarda günlerinizin hiç olmadığı kadar güzel geçmesini. Olmadı. Temmuz sayımızın yayımlanmış olduğu 15 Temmuz gecesinden bu yana geçmedi günler. Ağır bir sınav verdik milletçe, yarası hala kanayan. Her şerde bir hayır vardır sözünün timsalini de gördük, kenetlenebiliyordu bu millet tüm ateşiyle. Tarih boyunca olduğu gibi o gece de örnek olduk tüm dünyaya, verdiğimiz mücadele ve vatan sevgisiyle. Allah bir daha vatanımıza, milletimize böyle günler yaşatmasın diyor, o gece vatan uğrunda canını, gözünü kırpmadan feda etmiş şehitlerimize Allah’tan rahmet, bir ömür boyu acısıyla yaşamaya çalışacak yakınlarına ve bizlere sabır diliyorum. Sevgili okur, kültür ve sanat bir milletin gelişmesi için ciddi önem arz ettiğinden, buruk bir ruh haliyle hazırlanmış olsa da dilimize ve edebiyatımıza katkıda bulunabilmek adına sizlere 29. sayımızı takdim etmenin mutluluğunu yaşıyoruz. Bu sayımızda Sebk-i Hindî ekolünün en önemli temsilcilerinden Şeyh Galîb’i dosya konusu olarak belirledik. Onun hayatının, kişiliğinin ve üslubunun yanı sıra çağdaş edebiyatçılarımızla ilişkilerini de sizlere sunmaya çalıştık. Bu bağlamda, Ayşe Bengisu Akdağ Tanpınar’ın Galib Dede üzerine düşüncelerini, Işık Selin Orhuntaş Şeyh Galib’in çağdaş şairlerimize etkisini, ve bendeniz “Kendini Bulma Yolunda: Pamuk ve Galib” başlıklı yazılarımızla sizlere bu ilişkiyi göstermeye çalıştık. Beyza Özkan’ın “Galib Divanında Güzel Sanatlar’’ ve Mehmet Altınova’nın “Galib’in Ateş Redifli Gazelinin Tahlili” başlıklı yazıları da dosya konumuzun öne çıkanları. Ayrıca Uludağ Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’ndeki değerli hocamız Doç. Dr. Özlem Gülnar Ercan’ın “Sebk-i Hindî’nin Bazı Özellikleri Hakkında Şeyh Galib ve Sâfî’nin Görüşleri” başlıklı makalesinin bir kısmı da sizlerle. Dosya dışında, Busenur Aslan Mitoloji Pusulası serisine devam ediyor. Turgut Uyar’ın 89. Doğum yıldönümü münasebetiyle Begüm Çalışkan da Turgut Uyar’ın “Divan”ı üzerine yazı kaleme aldı. Kübra Tarakçı ise bizleri yolculuğa çıkarıyor. Paris’teki tarihi kitap evi: “Shakespeare and Company” ile sizlerle. Ayrıca pek çok hikaye, deneme, şiirle birlikte misafirlerimizin köşesi de okunmayı bekliyor. Güzel günleriniz olsun, bulutlara tutunmak kadar güzel. Keyifli okumalar, esen kalın… “bu ne beter çizgidir bu bu ne çıldırtan denge yaprak döker bir yanımız bir yanımız bahar bahçe” H. Hüseyin Korkmazgil


İçindekiler Havadis / Beyza Özkan Mitoloji Pusulası “Alageyik’in Peşinde” / Busenur Aslan Son Yol – Hikaye / Hilal Akarslan Yayık Özlem – Şiir / Muhammed Münzevi Her Yerdeler – Şiir / Sema Keser O An – Şiir / Sema Keser Geçmişten Bugüne Kültler / Pınar Çaylak DOSYA: ESER-İ AŞK: ŞEYH GALİB Sebk-i Hindî’nin Bazı Özellikleri Hakkında Şeyh Gâlib ve Sâfî’nin Görüşleri / Doç. Dr. Özlem Gülnar Ercan Bağ-ı Ateşte Galib Dede / Süleyman Erkut Galib Dede’ye Şiirler Kesretten Vahdete Geçişin Eşiğinde: ŞEYH GALİB / Mehmet Altınova “Pend-dâden-i Sühan” / Şeyh Galib Tanpınar’ın “Huzur”u: Galib Dede / Ayşe Bengisu Akdağ Şeyh Galib Divanında Güzel Sanatlar / Beyza Özkan Kendini Bulma Yolunda Pamuk ve Galib /Sırdem Kemiksiz “Hakîkat-i Hâl ve Hâtime-i Kitâb” / Şeyh Galib Ateşler İçinde Ömürlerin Şiirleri: Şeyh Galib, Metin Altıok, Birhan Keskin / Işık Selin Orhuntaş “Bunu da Oku” Yeşil – Şiir / Sinan Salih Güngör Ur – Şiir / Murat Mahya Gürses Nesl-i Kerem – Şiir / Süleyman Erkut 1984 ve Fahrenheit 451 / Ayşe Bengisu Akdağ Bir Kadın Destancı: Ayla Kutlu / Tuğçe Erkol Dedem ve Çınar – Şiir / Erdi Kaçak Paris’te Bir Kitabevi: Shakespeare and Company / Kübra Tarakçı Kırmızı Ihlamur Çiçekleri – Hikaye / Lokman Sevinç Sahne Senin Bursa / Beyza Özkan Zümrüt Saat – Şiir / Rasim Demirtaş Bir Başka Serenad – Deneme / Hatice Türk Turgut Uyar’ın “Divan”ı Hakkında Bazı Mülahazatı Şamildir / Begüm Çalışkan İşretnameler Üzerine / Sırdem Kemiksiz Arka Kapak / Işık Selin Orhuntaş & Ayşe Bengisu Akdağ İnziva Köşesi: Yüzleşme / Muhammed Münzevî Gecenin Sofrasında – Şiir / Kürşat Kağan Arslan 270816 – Şiir / Merdümgiriz “BİRLİK” – Şiir / Mehmed Akif Ersoy Fotoğraf / Aybige Akdağ


Ağustos’16

İNCİR ÇEKİRDEĞİ

Beyza Özkan

HA VÂ DİS

ALVIN TOFFLER HAYATINI KAYBETTİ Fütürizm akımının en önemli temsilcilerinden biri kabul edilen Amerikalı yazar Alvin Toffler, 87 yaşında hayata veda etti. Polonya göçmeni bir ailenin çocuğu olarak 1928'te New York'ta doğan Toffler, New York Üniversitesinde dilbilim ve edebiyat okudu. AFP'nin haberine göre, 87 yaşındaki Toffler Fütürizm

(Gelecekçilik) akımının önemli bir temsilcisi olarak görülüyordu. Kitaplarında 21. yüzyılda askeri donanımın artan gücü, silah ve teknolojinin yayılımı ve kapitalizm konularını ele alan Toffler, Nixon ve Gorbaçov gibi birçok lidere de yön gösterdi.

“BÜYÜK TÜRK EDEBİYATI TARİHİ” Şair, oyun yazarı ve edebiyat araştırmacısı Vasfi Mahir Kocatürk'ün "Büyük Türk Edebiyatı Tarihi" adlı yapıtı tam 45 yıl sonra tıpkıbasım olarak yenilenen baskısıyla İstanbul Kültür Üniversitesi Yayınevi'nden çıktı. İlk basımı Vasfi Mahir Kocatürk'ün vefatından 3 yıl sonra, 1964'te yapılan Büyük Türk Edebiyatı Tarihi'nin 2. ve 3. baskıları da yazarın oğlu Prof. Dr. Utkan Kocatürk tarafından yapılmıştı. Bu son derece kapsayıcı kitap sadece kronolojik bir edebiyat tarihi metni değil, bir edebiyat tarihi incelemesidir. İstanbul Kültür Üniversitesi tarafından tıpkıbasım olarak yenilenen bu basımında kitabın 1970'teki 2. basımı temel alınmış.

NECATİ CUMALI EDEBİYAT ÖDÜLÜNE BAŞVURULAR BAŞLADI Urla Belediyesi ile CumalıSeferis Gökyüzü Kültür ve Sanat Derneği işbirliğiyle düzenlenen Necati Cumalı Edebiyat Ödülü bu yıl oyun dalında sahibini arıyor. Son başvuru tarihi 1 Eylül 2016. Yaş sınırlaması olmaksızın Gerçek adlarıyla yarışmaya katılacak olan yazarlar, ortak yapıtlarıyla katılabilecek ancak bir yazar birden çok yapıtla yarışmaya katılamayacak. Ödüle aday olacak oyunların altı kopya olarak, başvuru dilekçeleri, kısa özgeçmişleri ve birer fotoğrafları ile birlikte, 1 Eylül’e kadar Urla Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Müdürlüğü, Urla-İzmir adresine teslim edilmesi ya da posta/kargo ile gönderilmesi gerekecek. Ödülü kazanan yapıtın duyurusu 27 Aralık’ta basın yoluyla yapılacak. Yarışmanın ödül töreni ise Ocak 2017 ayı içinde Urla Atatürk Kültür Merkezi’nde gerçekleşecek.


Ağustos’16

İNCİR ÇEKİRDEĞİ

Harry Potter Serisinin Son Kitabı 31 Temmuz'da Raflarda

gelinen proje, açılışını tam anlamıyla bu yılın Ekim ayında yapacak. Şafak Pala, Yazıevi kavramının Türkiye'de henüz çok yeni olduğunu ama dünyada çok sık kullanıldığını ve yazı ya da sanat üreten insanlar için gerekli görüldüğünü söyledi.

İRANLI ÜNLÜ YÖNETMEN ABBAS KİAROSTAMİ VEFAT ETTİ

D&R, satış rekorları kıran Harry Potter serisinin son kitabı olan ‘Harry Potter And The Cursed Child’ı 31 Temmuz’da Harry Potter’ın doğum gününde okuyucuları ile buluşturuyor. İngiliz yazar JK Rowling'in kaleme aldığı ve Harry Potter roman serisinin devamı niteliği taşıyan tiyatro oyununun kitabı ‘Harry Potter And The Cursed Child’ 31 Temmuz’da yayınlanıyor. D&R, Harry Potter And The Cursed Child’ı (Lanetli Çocuk) meraklıları için tüm dünya ile aynı anda satışa sunuyor.

TÜRKİYE’NİN İLK YAZIEVİ BURSA’DA AÇILIYOR! Nilüfer Belediyesi Kütüphane Müdürü Şafak Pala, arkasında büyük bir kültür ekibinin bulunduğu Türkiye'nin ilk yazıevi olma özelliğini taşıyan Göl Yazıevi'ni anlattı. 2014 yılından bu yana geliştirilerek bugüne kadar

İran'ın en önemli yönetmenlerinden Abbas Kiarostami 76 yaşında tedavi gördüğü Fransa'da hayata gözlerini yumdu. Kiarostami, Kirazın Tadı filmiyle Cannes Film Festivali'nde Altın Palmiye ödülünü almıştı. İran sinemasını dünyaya açan isimlerden biriydi. 1940 Tahran doğumlu ünlü yönetmen Abbas Kiarostami, bir süredir kolon kanseriyle mücadele ediyordu. Hastalığıyla ilgili ciddi sıkıntılar geçiren Kiarostami'nin doktorları geçtiğimiz günlerde durumunun ciddiyetini koruduğunu açıklamıştı. Tedavisi Paris'te sürüyordu, ancak ünlü yönetmen Kiarostami 76 yaşında yaşam savaşını kaybetti.

HALİL İNALCIK HOCA SON YOLCULUĞUNA UĞURLANDI

100 yaşında hayatını kaybeden “tarihçilerin kutbu” olarak anılan duayen isim Prof. Dr. Halil İnalcık için Ankara Üniversitesi DTCF'de ve Bilkent Üniversitesi Müzik ve Sahne Sanatları Fakültesi'nde tören yapıldı. Doğramacızade Ali Paşa Camisi'nde cenaze töreni düzenlendi. Ankara'daki törenlerin ardından Prof. Dr. Halil İnalcık’ın naaşı toprağa verilmek üzere İstanbul'a götürüldü. Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın talimatı ve Bakanlar Kurulu kararı ile İnalcık'ın naaşı İstanbul'da Divan-ı Lugat'it Türk'ü bulup neşreden Diyarbakırlı Ali Emiri Efendi’nin de kabrinin bulunduğu Fatih Camii Haziresine defnedildi. 1916’da dünyaya gelenHalil İnalcık, eserleriyle Osmanlı-Türk tarihine hem siyasî ve ekonomik konularda hem de kültür ve medeniyet tarihi alanında orijinal katkılarda bulunmuş bir bilim adamıydı bir duayen bir ekoldü.


Ağustos’16

İNCİR ÇEKİRDEĞİ

Busenur Aslan

i

MİTOLOJİ PUSULASI Altay Yaradılış Miti II (…) Tanrı, birçok kudrete sahipti. Bu kudretle önce, dünyayı yarattı. Yarattığı bu dünyanın üzerine insanları kondurdu. İnsanlar, Erlik’in yalanına kanana dek mutlulukla yaşadılar. O büyük yanılgıya dek, her şey olması gerekenden bile güzeldi. O yanılgıyla darmadağın oldu bütün güzellikler. Tanrı cezalandırdı insanı ve ayrıldı dünyadan. Bu ana tanık olduğumda irkildim. Bundan sonra yalnız mı kalmıştı insan? Tanrı Kuday, yarattıklarından en çok insanı sevmişti. Hiddeti, dindirememişti sevgisini ve onlara elçilerini göndermişti. Elçilerin sevinciyle çıktım saklandığım yerden. Bunlardan ilki, Maytere’ydi. Kocaman bir gülümsemesi ve sonsuz bir sabrı vardı. Adeta bir hayalet gibi takıldım peşine. Maytere, insanlara birçok şey öğretti. Aş olarak ot köklerini, ısırgan gibi otları tanıttı, taşıtlar yaptı. Bu sırada Erlik durmadı. Maytere’ye yalvardı. Tanrının yanına çıkmak için tam altmış yıl dil döktü. Sonunda Maytere, pes etti ve Kuday’la görüştürdü Erlik’i. Hiç sevmediğim Erlik ve beni hiç sevmeyen Erlik… Birlikte çıktık Kuday’ın yanına. Şükürler olsun ki bana dokunamıyordu Erlik. Yoksa, halim yamandı. Her şeye rağmen onunla birlikte ulaştım Tanrı Kuday’ın yanına. Gözleri ışıl ışıldı. Baksan korkardın, acizliğinden utanırdın. Bakmasan, merakından ölürdün. Baktım bütün korkularım ve merakımla gözlerine. Gülümsedi bana Kuday. Dünyalar benim oldu. Erlik, küplere binmişti adeta. Bu kadar kıskançlık, ancak onda olabilirdi. Kuday, Erlik’e “Bana düşman olmazsan, insanlara kötülük etmezsen yanıma gel.” dedi. Erlik, fırsatı kaçırmadı. “Beni takdis et, müsaade et ben de kendim için gökler yapayım” dedi. Duyduklarım karşısında adeta heykel kesildim. Tanrı buna izin verir miydi? Şeytan’a bu şansı tanır mıydı? Öyle oldu. İzin verdi Tanrı, kendi göklerini ve insanlarını yaratmasına Erlik’in. Hayal kırıklıkları

içinde izledim Erlik’in göklerini ve insanlarını yaratmasını, çoğalmasını ve hüküm sürmesini. Başım öne eğik indim yeryüzüne. Tanrı’nın bildiği benim bildiğimden üstündü elbette. Fakat, kırılmıştım bir kere. Benimle aynı duyguları paylaşan bir elçi vardı. Adı Mangdeşire’ydi. O da kırılmıştı Tanrı’ya ve savaş açmıştı Erlik’e. Ama zamanı gelmeyen savaş onun aleyhine gelişmişti. Yenilmişti Mangdeşire. Erlik’in ateşle savunmasına karşı etkisiz kalmıştı güçleri. Gözlerim yaşarmıştı yalnızlığına. Bilmediğimse yalnız olmadığıydı. Tanrı’nın yanına çıktı bir süredir gölgesi gibi peşinde dolaştığım Mangdeşire. İkimiz de dargın olduğumuz muhteşem varlığın karşısındaydık şimdi. Tanrı Kuday, bilmiyormuş gibi sordu Mangdeşire’ye “Nereden geliyorsun?” diye. Mangdeşire, döktü içindeki dargınlığı ortaya. “Erlik’in avanesi yüksek göklerde, bizim kişilerimiz de yerde bulunuyor. Bu çok fena bir durumdur. Ben, Erlik’in avanesini yere indirmek için savaştım. Fakat gücüm yetmedi, yenildim.” diye söylendi. Tanrı, ondan başka kimsenin gücünün Erlik’e yetmeyeceğini ama bir gün Mangdeşire’nin Erlik’i yenebieceğini söyledi. Böylece içi huzura eren Mangdeşire, bir müddet bekledi. Tanrı oradan ayrılırken göz kırptı bana. Sanki daha göreceklerin var der gibiydi. Görünenin ardındakini görmek herkese nasip olmazmış. Mangdeşire buna ulaştı. Bir sabah uyandığında Erlik’i artık yeneceğini söyledi. Tanrı Mangdeşire’ye seslendi. “Bugün Erlik’i yeneceksin.” dedi. Elinde silahı, çekici, oku ve yayı bulunmayan Mangdeşire, kaygılandı. Tanrı ona kargı verdi. Erlik’in göklerine çıkan Mangdeşire, onu yendi ve göklerini paramparça etti. Gökten yeryüzüne düşen her parça o zaman kadar dümdüz olan yerleri bozdu. Artık dağlar ve tepeler vardı. Evi dağılan Erlik, Tanrı’dan ev istedi. Tanrı onu, yerin altına karanlık dünyasına


Ağustos’16

İNCİR ÇEKİRDEĞİ

gönderdi. Kat kat kilitler vurdu üzerine. Eğer iyi olursa ve kötülük etmezse Tanrı’’nın yanında olabileceğini söyledi. Erlik bu durur mu? Ölenlerin ruhunu almak istedi. Tanrı biliyordu ki ruh insanın aslıdır. “Alamazsın. Kendin yap.” dedi. Erlik çekicini ve örsünü aldı. Başladı kayaları yontmaya. İçindeki kötülük ve eğrilik yansıdı yaptıklarına. Bir vurdu ayı çıktı, bir vurdu domuz çıktı, bir vurdu kötü ruh çıktı, bir vurdu deve çıktı. Tanrı daha fazla izin vermedi buna. Geldi ve örsle çekici attı ateşe. Bunlardan bir kadın ve bir adam oldu. Tanrı Kuday, kadını yakalayıp yüzün tükürdü. Kadın Eti yenmez, yünü yelek yapılmaz Kuday kuşu olup uçtu. Erkeği de yakaladı Tanrı. O da Yalban adlı kuş oldu.

söyledi. Şal-Yime’ye de dikkatli olmasını ve Albıs ve Şulmus’un yerin altından çıkmasın çıkarsa Maytere’ye haber vermesini söyledi. Ayın ve güneşin korumasını Podo-sünku’ya bıraktı. Yerin ve göklerin korumasını Mangdeşire’ye bıraktı. Maytere’nin iyilerden kötüleri ayırmasını istedi. Mangdeşire’ye insanlara yardım etmesini, ruhlarla savaşmasını söyledi. Bütün bu düzenlemeleri yaptıktan sonra gitti. Gönlüm sızladı. O kadar kalbime işlemiş ki kudreti gözlerimden yaşlar aktı. Zamanla görevlerini tamamlayan elçiler de tek tek gitti. Her biri görevlerini canla başla yerine getirdi. “Elveda biz gidiyoruz” dediler işleri bitince. Yüzyıllık dostlarım gitti sanki.

Yollar gidenler ve geri gelecek olanlar için vardır. Tanrı’nın da göklerine çekilme vakti gelmişti artık. Uzun süre olmayacaktı insanların arasında. Gönlü insanları yalnızlıkla baş başa bırakmaya el vermedi. Ardında onlara yardımcı olacak, yol gösterecek birçok elçisini bıraktı. Elçilerin her birine bir görev verdi. Şal-Yime adlı elçiye, içki içip aklını kaybedenleri, körpe çocukları, kısrak yavrularını, buzağıları korumasını ve ölenlerin ruhlarını almasını buyurdu. Ayrıca canına kıyan, hırsızlık eden, başkalarının malına göz dikenlerin ruhlarını almamasını istedi. Tanrı için ve hakanı için savaşıp ölenlerin ruhlarını yanına getirmesini istedi. Bir de uyarıda bulundu; “Ben gidiyorum ama sanmayın bir daha gelmeyeceğim. Şimdi çok uzaklara gitsem de bir gün elbet geleceğim.” diye. Yapkara adlı elçiye de sağlam durmasını söyledi. Erlik’e dikkat etmesini, elindeki ruhlara sahip olmasını istedi. Eğer tersi bir durum olursa Mangdeşire’den yardım istemesini

Aydınlık sarmış etrafımı. Birden, dedemden kalma kütüphanemde buldum kendimi. Maceram başlamadan önce karamsar ve kararsız olan ben şimdi huzurluydum. Görevlerim beni bekliyordu, çok çalışmalıydım. Dünyayı düzene sokması gereken diğer insanlardan biriydim işte. Şimdi sayfaları bomboş kitabımı gizli bölmesine koydum ve pusulamı boynuma astım. Koşarak gittim evimde beni bekleyen çalışmalarımın arasına. Aydınlanmak gerekti. Öğrenmek, öğretmek ve daha ileri gitmek. Şimdi, kanatlarımı aldım duvarda asılı durdukları yerden, güneşe yükseliyorum. Ben yükseldikçe yükseliyor güzel yurdum…

i

Kaynak: Bilge Seyidoğlu, Mitoloji Üzerine Araştırmalar


Ağustos’16

İNCİR ÇEKİRDEĞİ

Son Yol Omuzları düşük ela gözlü adama biletini kestirdiği gibi dışında kırmızı yazıları olan otobüse doğru koşmaya başladı. Rüzgâr onun dalgalı saçlarını savuruyor, adeta dudağa ulaşmak için bir çaba sarf ediyordu. Saçların çırpınışı cevapsız kalmamış ve dudağa ulaşmayı başarmıştı. Mine’nin saçından birkaç tel solgun dudaklarına yapışıyordu ve koşarken nefes almasının da etkisiyle bir gün önce fırçalanmış olan dişlerine değiyordu. Otobüse vardığında muavinin “Nerede kaldın?” bakışları altında yirmi üç numaralı koltuğunu aradı. Yirmi üç numaralı koltuk şükür ki cam kenarıydı. Biletini alırken bunu belirtmemişti, zaten o acelede belirtemezdi de… Bedenini koltuğuna bırakıverdi. Elbette koşmak onu yormuştu fakat onun asıl yorgunluğu daha derinlerden, yerin en alt tabakasından geliyordu. Nefes alış-verişi normal hale gelene kadar gözlerini bir süre kapattı. Hiçbir şey düşünmedi, düşünemedi. Elleriyle dudağına yapışan siyah saç tellerini ayırıp saçlarını bileğindeki sarı tokayla ensesinden topladı. Mavi gömlekli otobüs şoförünün hafifçe ayağını gaza dokundurmasıyla araba hareket etmeye başladı. Tekerlekler yavaş yavaş dönmeye başlamıştı. Bilinmeyen bir yolculuğa doğru yola çıktığından habersizdi. Muavinin ‘İyi yolculuklar’ anonsu ile göz kapaklarını birbirinden ayırdı. Artık gerçekten gidiyordu. Artık gerçekten kurtuluyordu. Bu şehirden, bu kalabalıktan gidiyordu. Yeni topraklara ayak basmaya… Mine cama alnını dayadı, camda oluşan buhar alnını ıslattı. Gecenin

Hilal AKARSLAN

Hikaye karanlığında yanan cadde lambalarını izledi. Bir süre sonra gözlerinin direncinin düştüğünü anladı, kafasının sağ tarafını camdan asılı olan turuncu perdeye yasladı, bir süre böyle uyudu. Onu nereye, hangi topraklarda yaşamaya götürdüğünü bilmediği otobüs yola çıkışından iki saat sonra bir istasyona girip mola verdi. Otobüsün durmasıyla çıkan tıss sesiyle irkildi. O sırada nasıl bir rüya görüyorsa bayağı bir korkmuşa benziyordu. Bal rengi gözlerini kocaman açmış tavanda yanan beyaz ışığa bakarken otobüste bir kadının oğluna ‘Yağmur yağıyor, şemsiyeni al’ demesiyle başını hiç oynatmadan gözlerini pencereden dışarıya yöneltti. Evet yağmur yağıyordu ama bu öyle şemsiye alınacak bir yağmur değildi. İnce ince çiseleyen, vücudu üşütmeyen bir yaz yağmuruydu. Ayağının dibindeki siyah, beyaz şeritli çantasını tek koluna geçirdiği gibi otobüsün basamaklarından aşağıya indi. Burnuna gelen toprak kokusu adeta şehirde beton altında kalmış, havaya ulaşmak için can çekişen toprağın kokusuydu. En son ne zaman toprak kokusunu ciğerlerine çektiğini unutmuştu. Önce sağ koluna taktığı sırt çantasının diğer kolunu da sol koluna geçirip lavabonun yolunu tuttu. Lokantanın içerisinden geçip girdiği tuvalette beyaz saçları iç başörtüsünden tel tel çıkmış, kollarını dirseklerine kadar sıyırmış yaşlı bir kadın abdesthane olmadığı için söylenip duruyordu. Yaşlı kadın yolculuk boyunca oturmaktan şişmiş, davul gibi olan ayaklarını kahverengi gezer terliklerinden çıkardı. Abdesthane olmadığı için


Ağustos’16

İNCİR ÇEKİRDEĞİ

lavaboda abdest almaya başladı. Mine yaşlı kadını izlemeyi bırakıp su izi olan aynada kendine baktı. Gözlerine, gözlerinin derinliğine… İçinde bir ürperti hissetti ve gözlerini kaçırıp musluktan akan soğuk suyla yüzünü iki kere yıkadı. O sırada abdestini almış olan yaşlı kadın Mine’ye doğru dönüp “Yolculuk nereye, kızım?” dedi. Mine demin bakmaktan korktuğu gözlerini kadına çevirdi. Ağzını bir şey diyecekmiş gibi açtı, ama hiçbir şey diyemedi. Sahi yolculuğu nereyeydi, nereye gidiyordu aklında hiçbir şehir, hiçbir köy yoktu. Ne bir akrabasına gidiyordu, ne de bir sevdiğine. Mine sadece gidiyordu, nereye gittiğini bilmeden kurtulması gereken korkularından kurtulmak için gidiyordu. Biletini alırken özellikle görevliye sadece en erken kalkacak otobüsün hangisi olduğunu sormuş, nereye gittiğini sormamış, sonrasında ise zaten bilete hiç bakmamıştı. Sahi kırmızı yazıları olan otobüs nereye gidiyordu? Karadeniz’in yeşille boyanmış olan dağlarına mı yoksa maviliğin hüküm sürdüğü Akdeniz’in koylarına mı? Yaşlı kadına ne diyeceğini bilemedi, yalan da söylemek istemiyordu. Zaten bu hayatta nefret ettiği ikinci şey yalan değil miydi? Yalan söylemedi, söyleyemedi. Ellerini iki yana açıp, omuzlarını silkti ve bilmiyorum dedi, bilmiyorum. Tuvaletten yaşlı kadının tuhaf bakışları arasında hızlı çıktı. Karnı acıktığının sinyallerini vermeye başlamıştı ve birkaç bir şey yemeden yola devam edemeyecekti. Parasını idareli harcamalıydı. Gideceği yerde bir iş bulana kadar cüzdanındaki parayla idare etmesi gerektiğini bildiği için sadece mercimek çorbası içmeye karar verdi. Lokantanın kareli örtülerinin serili olduğu masalardan birine oturdu. İleride buzdolabının önünde sırtı Mine’ye doğru dönük olan adama seslendi, bir çorba istedi. Siyah saçlı beyaz gömlekli garson Mine’ye yüzünü dönmeden eliyle tamam işareti yaptı. Masadaki ekmeğin üstünü tırtıklarken kalbindeki karıncalanmayı hissetti. Kırmızı kapaklı cam sürahiye uzandığı sırada önüne mercimek çorbası yerine paça çorbası konuldu. Şaşkınlık içinde kafasını kaldırdığında masayı tüm gücüyle itip çığlık atarak otobüse doğru koştu. Koşarken kalbindeki karıncalanmanın tüm vücuduna yayıldığını hissetti. Otobüsün önünde sigara içenleri itip içeriye girdi. Cam kenarındaki koltuğuna nefes nefese oturdu. Sakinleşmesi gerekiyordu ama bunu beceremiyordu. Gördüğünün gerçek olup olmadığını hatırlamaya çalıştı ama zaten gerçek olmayan birisinden kaçtığını unutuyordu. Yanındaki boş koltuğa koyduğu su şişesini alıp titreyen elleriyle kapağını açıp ısınmış olan suyu içti. Otobüsün hareket saati gelmişti. Şoförün ve yolcuların yerini almasıyla yarım kalan yolculuğuna devam etti. Kafasını dağıtması, gördüğünü unutması gerekiyordu.

Önündeki güya dokunmatik olan televizyonu çalıştırmaya karar verdi. Kanalların hepsini tek tek dolaştıktan sonra hiçbir şeyin bu düşüncelerden onu kurtaramayacağını anladı. Muavini çağırmak için tepesindeki ışığı yanmayan düğmeye bastı. Yarım dakika sonra uykulu gözleriyle genç bir çocuk geldi. Bir bardak çay istedikten sonra çantasındaki çikolatayı almak için eğildiği sırada yanındaki boş koltukta siyah kumaş pantolonlu birisinin oturduğu fark etti. Kalın bir ses, “Nereye gidiyorsun, kendinden kurtulamadığın sürece benden kurtulamayacağını hâlâ anlamıyor musun? dedi. Mine kafasını yerden kaldıramıyor, tekrar onu görmek istemiyordu. Aslında onu hiç görmek istemiyordu. Ömrünün geri kalanında hiçbir zaman sesini duymak dahi istemiyordu. Yine kalbi karıncalanmaya başladı. Gözlerine dolan yaş tane tane siyah çantasının üzerine düşüyordu. Kulaklarında oluşan uğultunun arasından bir ses duyuyor ama anlam veremiyordu. Otobüs muavini Mine’ye sesleniyor kollarından tutup kaldırmaya çalışıyordu. Başını ellerinin arasına koymuş bir şekilde titremekten kendini alamayan Mine bir an bu sesin sahibini tanıdı. Evet, bu mavi gözlü, kumral on dokuz yirmi yaşlarında olan muavinin sesiydi. Kafasını kaldırırken muavinin ve yolcuların şaşkın bakışlarını gördü, yutkundu. Muavin elindeki çayı yandaki koltuğun masasına koyup bir bardak su almaya gitti. Geldiğinde Mine’nin alnındaki terleri silmesi için ona gömleğinin cebinden çıkardığı mendili uzattı. Artık mendil taşıyan kaldı mı diye düşündü Mine. On saat süren yolcuğun ardından artık güneş ışınları etrafı aydınlatmıştı. Mine, otobüsün varış noktasına yaklaştığını, bagaj fişlerini yolcuların hazırlaması için anons yapan muavinden öğrendi. Yorucu, zorlu bir gece geçirmişti, başı zonklarcasına ağrıyordu. Otobüs terminale girdiğinde yolculardan ‘Geçmiş olsun, haydi vardık’ mırıltıları yükseldi. Otobüs peronuna tamamen girdikten sonra kapılar açıldı, yolcular teker teker inmeye başladı. Acaba burası neresiydi? Nereye gelmiş, hangi şehre ayak basmıştı? Otobüsün orta kapısından indi, önüne doğru ilerledi. Her zaman otobüsün ön camında nereye gideceği yazardı. Binerken gözlerini kaçırmıştı. Oraya bakıp yeni hayatının başkentini öğrenebilirdi. Camın önüne geldi, beyaz tabelanın üzerine mavi harflerle yazılmış yazıyı gördü ve o anda sol omzuna dokunan o eli hisseti. Arkasına ani bir hareketle döndü ve ağzından tükürük çıkararak konuşan o adamı gördü: “Kendinden kurtulmadığın sürece benden kurtulamazsın. Mine! Aklını kaybetmeden beni kaybedemezsin.” Siyah çantasının ön gözüne koyduğu babasının beylik silahını alıp kafasına dayadı ve hiç düşünmeden tetiği çekti. Silah sesiyle irkilerek yerden havalanan kuşlar öterken Mine’nin dudaklarından usulca ‘Antalya’ kelimesi çıkıp gökyüzündeki kuşlara eşlik etti.


Ağustos’16

İNCİR ÇEKİRDEĞİ

YAYIK ÖZLEM Kaldırımlarda saldırıya uğruyorum yurdumda Otomobiller işgal etti adımlarımı Sokaklar bomboş Bomboş sokaklar dolduruyorum hinliklerime Kahinlerin gelirleri benim hinliklerime yetişemez. Yürüyorum cam kenarlarına, yürüyorum asansörlere Çünkü kemiklerim pas kokuyor Demirden yağan karı kışı kıyameti geride bıraksam da Yürüyorum. Şehrimin güzelliği gecenin sessizliğinden Gündüzleri kişi başına düşen milli dört tekerlek sayısı Satmayan kitaplarımın sayısıyla eşdeğer Belki bu da şehrimin geri dönüşü olmayan Gidişlerinden. Olan bitene suskunlarımın baş kaldırması neymiş Neydenmiş dinle, oyulan sigara dalları Yaz akşamları… Bir de içimde büyüyen zalim özlemin sıcağı Eylül’ü Ağustos’tan önce getiriyor Temmuz geceleri bu şehrin Tan vakitleri Güneşin sabah ezanından önce doğması

Ayın yüzünün bir asık bir açık olması. Hislerimi gizleyemem, saklayamam şiirlerimi Bataklıkları kurutan Cenabet girdiğim derslerde bana kızan Sevdiğimle mektuplaşmalarımı kayda alan İsyanı yirmi beşinci katı aşan Asi ve mavi mısraları olan Çantamda yosunlaşmış telli yeşil defterimdeki şiirlerim. Beni görmezden gelme Gelmezden gör sevdiğim Özlemin veya hasretin bu şehre fazla Benim güneşlenmem gereken yer Dudaklarının kıyısındaki ben Ben sendeki bende güneşleneyim Üşürsem göz kapaklarınla ört beni Üşümeyeyim Uzaklardayım, üşümüyorum Ama düşmek üzereyim Mirasım bu şehrin insanlarına ve sana Sağ elimde çay Sol elimde sigara Kulaklarımda saz dinletisi Gözlerim çok uzaklarda Vuslatım çiğnenen yasaklarda Yasak ve uzaklarda...

Muhammed Münzevî


Ağustos’16

İNCİR ÇEKİRDEĞİ

HER YERDELER Öyle komik ki, Ramazan bilmez bayrama gider Öyle bir bakar ki yüzüme, sanki Filistin'i bilir Öyle bir rüzgarı var ki, gören de ansiklopediler bitirmiş Öyle güzel ki, onun gibi olmak sorsan çölde bir karanfil Sanıyor ki bombalar başkalarına patlıyor Sanıyor ki medeniyet minareleri susturmak Bir de yazmaz mı her yere “hayat sevince güzel” Sen hayatı sev diye meydanı sardı bedenler Yine de yaranamadı hayattan vazgeçenler

Sema KESER

O AN O zaman daha Hadımköy armudu yememiştim Sağımı solumu bile ayırt edemiyordum Daha Pazarlar güzeldi galiba Tam hatırlamıyorum ama İlkbaharı biraz geçiyordu Üstümde iki bayram öncesi alınan çiçekli elbise Ayağımda beyaz dantelli çorabım vardı Henüz saçlarımın kırçıkları taranmıştı Ha bir de dut ağaçları nasıl unuturum Üstüme düşmesin diye kaçtığım dut ağaçları Ayşe’nin babasıyla anlaştığı zamanlardı Bir daha hiç baba kız olamadılar zaten Dedemle karıncaları son kez beraber kızdırmıştık Ama yine de buruktum biraz sessizleşmiştim o gün Halbuki hava da pek güzeldi.

Sema KESER


Ağustos’16

İNCİR ÇEKİRDEĞİ

Pınar ÇAYLAK

Geçmişten Bugüne: KÜLTLER Alexander Nikolsky

Latinceden gelen “Animizm”, (Türkçe karşılığıyla “canlandırmacılık”) doğada insan ruhuna az çok benzer ruhlar bulunduğunu ,felsefede her nesnenin bir ruhi varlık veya ruh tarafından yönetildiğini kabul eden sistemdir. Animizm, geçmiş dönemlerde Türklerin hayatında oldukça önemli bir yer taşımaktaydı. Bildiğimiz üzere Türk toplumunda, İslamiyet’i kabul etmeden önce yaygın olan inanış biçimi “Şamanizm”di. Özellikle vurgulamak isterim ki “Şamanizm” bir çocuğumuzun zannettiği gibi din olmamakla birlikte incelenmesi gereken bir “inanış biçimi”dir. Türklerin konar-göçer bir toplum oldukları, doğayla sürekli temas içinde oldukları ve inanış şekilleri de düşünüldüğünde animizmin bu kadar önemli olması kaçınılmazdır. Doğadaki çoğu şeyin ruhu vardı ve doğaya saygı duyulması gerekiyordu. Ulu ağaçlar, kutsal dağlar, göller, kutlu taşlar, ateş… Hepsiyle ilgili farklı ritüeller vardı. Animizm, bazılarımızın kabullenemeyeceği bir konu olsa da atalarımızın doğaya gösterdiği saygıyı biraz da biz “modern” insanlar gösterebilseydik bugün yaşanan çevre felaketlerinin ortasında kalmamış olabilirdik büyük olasılıkla.

Bildiğimiz gibi atalarımızın büyük bir çoğunluğunun İslamiyet’i kabul etmesi ve Türk topluluklarının büyük bir bölümünün Müslümanlaşmasıyla birlikte “Şamanizm” etkisi yavaş yavaş azalmıştır. Ancak Müslüman olan Türk toplumları dahil, hiç birinde bu kültür unsurları bugün bile varlığını kaybetmemiştir. Dede Korkut’taki Oğuznameleri okuduğumuzda bu özellikleri bir arada görebiliriz. Beyler, savaşa giderken hem abdest alıp iki rekat namaz kılarlar hem de kutsal saydıkları ağaca gidip onunla konuşurlar. Oğuz Kağan Destanı başta olmak üzere hemen hemen bütün destanlarımızda da kültlerle ilgili inanışları ve doğanın kutsallığı noktasını açıkça görmemiz mümkündür. Örnekleri çoğaltabileceğimiz pek çok kaynak mevcuttur. Burada ele alabileceğimiz ölçüde o örneklerden bazılarını sizlerle paylaşacağım. Su kültüyle başlayacak olursak, su kan, yeni yaşam, tazelenme gibi doğal olarak pozitif bir algıyı aklımıza getirecektir. Su geçmiş dönemlerden bu zamana kadar şüphesiz önceki inanış biçimlerinden Budizm inanışına, Musevilik’ten İslamiyet’e kadar pek çok dinde ve farklı toplumlarda kutsal sayılmıştır. Dünya


Ağustos’16

İNCİR ÇEKİRDEĞİ

ve Türk Mitolojisi için de yine aynı öneme sahiptir. Suyun fiziki temizliğinin ötesinde manevi arındırma yönü daha ağır basmıştır. Su: tazelenme, arınma ve yenilenmedir. Mısır’da su yeniden doğum, yenilenme ve büyümenin sembolüdür. Budistlerde maddi dünyanın sürekli hareketidir. İranlılarda, Hindularda, Romenlerde yine benzer anlamlarla sembolleştirilmiştir.

ocak ile ilgisi vardır ki halk inanışları arasında en fazla sürdürülen ritüeller arasındadır. Ateşin koruyucu ruhunun erkek olduğuna dair bilgiler yazılsa da daha önceleri bunun dişi bir ruh olarak yazıldığı bilinmektedir. Ateş kültündeki bu anlam değişikliğine rağmen ocak ruhunun dişi olduğuna olan inanış hiç değişmemiştir. Evin koruyucu ruhunun dişi olduğu inancı bunun en büyük sebepleri arasındadır.

“İslamiyet’te ise su yaşamı, arınmayı ve acınmayı temsil eder. Su yağma ya da kaynak, su gerçekten kutsal açığa vurumu temsil eder. Yaratmadır. ( Biz her canlıyı sudan yarattık( O’nun tahtı suların üzerindeydi)”1

Bunları yazdığımda ve sizler de okuduğunuzda bu inanış şekillerinin uzak gelmeyeceğinin farkındayım. Bugün Anadolu’nun pek çok yerinde eşinin evine giden geline baba evinden çeyiz olarak saç (ki bu bolluk bereket ve doğurganlığı simgeler) ve ocağını yakması için ateş verilir. Ya da bir evde ocak söndükten sonra yeniden yakmak için yabancıdan değil de yakın çevreden ateş alınması yine bu inanışın göstergeleridir. Halkımız arasında yaygınca kullanılan “ocağına incir ağacının dikilmesi”, “ocağının kuruması” deyişleri ocak inanışlarının işlerliğinin örnekleridir. Biraz daha uzaklara gidecek olursak bizim hiç de yabancımız olmayan Tuva Türklerinde “Ateş Bayramı”nın kutlandığı da bilinmektedir. Kınalarda mum yakılması yine ateşle ilgili işlerliğini sürdüren yaygın ritüellerdendir.

Şimdi dünyadaki suyun kutsallığı anlayışından kendi kültürümüzdeki su anlayışına dönersek eğer pek çok örnek verebiliriz. Yukarıda adı geçen destanlarımızda ve kaynak kitaplarda bu örnekler mevcuttur. Burada Kırgızlardaki su kültü ile ilgili bir örnek verip ateş kültüne geçeceğim: “Kırgızlar Isık Gölü’nü kutsal saymışlar ve yılda bir törenle dolaşarak onu takdis ederlermiş”2 Ateş kültüne de kısaca değinecek olursam eğer ateşin varlık bileşenlerinden olduğunu ve hatta bu varlık bileşenlerinin de en güçlüsü olduğunu söylemekle başlamak doğru olacaktır. Ateş yakıcıdır, olumlu olarak bakılan yönlerinin yanı sıra aslında bu ürkütücü gücü daha ön plandadır. Ateş bir anlamda yeniden var oluştur, arınmak ve kötü olandan kurtulmak için temizler ve yeniden başlama şansı sunar. Bazı inanışlara göre yeryüzünde çok büyük bir yangın çıkacak ve bu yangın sayesinde kötü olan her şey yeryüzünden temizlenecektir. Ateş denilince mutlaka ateş-ocak kültü birlikte akla gelmektedir. Ateşin arındırıcı ve hastalıkları tedavi edici etkisinin yanında bir de 1

Eyüp AKMAN, Türk ve Dünya Kültüründeki Su Kültü Üzerine Düşünceler,2002 2 Orhan Şaik Gökyay: Dedem Korkudun Kitabı, İst. 2000 s. CCXCCII

Ateş ve su her ne kadar bize zıtlıkları ifade etse de aslında bu açıdan bakıldığında pek çok ortak nokta bulmak mümkündür. Hayatın bize gösterdiği zıtlıklar içindeki mükemmel uyum bu olsa gerek. Kültler hakkındaki inanışları okurken yıllar önce duyduğumda çok mantıksız gelen “siyaha en yakın renk beyazdır” cümlesini bir kez daha düşündüm. Ateş ve suyu belki sizler de bu açıdan değerlendirmek istersiniz. Bir başka sayıda sizlerle dağ, taş ve ağaç kültlerini de kalemim döndüğünce paylaşmak dileğiyle. Halkın kültüründen ve inanışlarından kopmayın 


Ağustos’16

İNCİR ÇEKİRDEĞİ

Sebk-i Hindî’nin Bazı Özellikleri Hakkında Şeyh Gâlib ve Sâfî’nin Görüşleri i

Doç. Dr. Özlem GÜLNAR ERCAN Uludağ Üniversitesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Öğretim Üyesi

Şeyh Gâlib ve Sâfî‟nin Sebk-i Hindî‟den etkilenen iki şair olarak bahsine geçmeden önce çok kısa biçimde Sâfî‟den söz açmak uygun olacaktır: Sâfî, XVIII. yüzyılın son yarısında ve XIX. yüzyılın ilk yıllarında yaşamıştır. Tezkirelerde yer alan Sâfî mahlaslı şairler incelendiğinde içlerinden yalnızca Sâfî Murtazâ Efendi ile yüzyıl bakımından bir uyum söz konusu olsa da bu iki şairin aynı kişiler olmadığı görülmüştür. Bunun birkaç sebebi bulunmaktadır: Birincisi söz konusu Sâfî‟nin şiirlerinden yola çıkarak hem Bektâşî hem de İşrâkî olduğu anlaşılmıştır ki Sâfî Murtaza Efendi‟nin Bektâşî ve İşrâkî olduğuna dair herhangi bir ipucu bulunmamaktadır. İkincisi Sâfî Murtaza Efendi Sultan III. Mustafa döneminde (H. 1170-1187/M. 1757-1774) vefat ettiği için bu iki şairin aynı kişiler olmadığı görülmüştür. Herhangi bir kaynakta hakkında bilgi olmadığından Sâfî‟nin hayatına dair en sağlam bilgiler için yine şiirine müracaat etmek gerekmektedir. Bu bilgilere göre Sâfî, Rumeli, İstanbul ve Uşak gibi coğrafyalarda bulunmuş, H. 1221-1222/M. 1807-1808 yılları arasında sadrazam olarak görev yapmış Tayyar Mahmud Paşa‟nın kitabet hizmetine atanmış, dolayısıyla mesleği kâtiplik olan bir şairdir. (Ercan 2013, 13761380) Şeyh Gâlib ve Sâfî‟nin Sebk-i Hindî‟den nasıl etkilendiklerine geçmeden önce her iki şairin bu akımın belli başlı niteliklerine dair görüşlerine yer vermek gerekmektedir.

1.1. Anlam Özellikleri Anlam söze göre üstün olmakla birlikte anlam ile söz birbirini tamamlayan unsurlardır. Şeyh Gâlib, şiirde “anlam”ın önemini ve söz-anlam bütünlüğünü, sözü mumun etrafında döne döne nihayetinde kendini ateşe atan “pervane”ye

benzeterek anlatmaya çalışır. Bir bakıma bu benzetmede anlama ulaşmanın zorlukları da rol oynar. Kişinin kendini aşk ateşi içinde eritmeden vahdete ulaşması nasıl mümkün değilse, şairin de anlamı anmadan sadece sözle “vahdet ışığını bir dilden telaffuz etmesi” mümkün değildir.


Ağustos’16

İNCİR ÇEKİRDEĞİ

Görüldüğü gibi bu öncelikte, anlam sözden tamamıyla soyutlanmış değildir. Etmeyen lafzını pervâne-i şem’-i manâ Yek-zebân-ı suhan-ı şu’le-i tevhîd olmaz (G. 123-6)1 Şeyh Gâlib, anlamın sözden ayrı olmadığını başka beyitlerde de dile getirmektedir. Turra ve yağmacılık gibi, can ve göz gibi anlam ve söz birbirinden uzak olmamalıdır. Turreden âşûb u yagmadır garaz Lafzdan zîrâ ki manâdır garaz (G. 147-1) Mefhûm-ı çeşm ü cân gibidir dinle pertevi Ma’nâdır Es’edâ suhanın güldüren yüzün (G. 255-5) Sâfî, renkli ve hayal dolu anlamların şairiyim, külfetli söze gücüm yok, diyerek anlamın değerine ilişkin düşüncelerini iletmekte, böylece o hayalleri, eşsiz anlamları yaratmak için bu işi güçleştirecek sözlerin gereksizliğini vurgulamaktadır. Ancak burada belirtmek gerekir ki Şeyh Gâlib, şiirin herkesçe bilinen sözcüklerden oluşması gerektiğini ifade ederek külfetsiz şiiri amaçladığını ilan etse de bu konuda başarılı olamamıştır. Sâfî’nin de aynı konudan şikâyet etmesine rağmen onun da şiirlerinin oldukça külfetli olduğu görülmektedir. Hayâl-i ma’ni-i rengîn şâhid-i tab’um Tekellüf ile söze sarf-ı iktidârum yok (G. 167-7) 1.1.1. Anlam ince olmalıdır. Şeyh Gâlib, anlamın inceliğine dair güzel bir benzetme ortaya koyar. Ona göre anlam, ışık huzmeleri gibi güneşin pençesinden süzülüp gelir. Bu ışık hareketleri anlamın parlaklığına, aynı zamanda onun taraktan geçen saç kadar ince oluşuna ve düşünülerek oluşturulduğuna da işaret etmektedir. Pençe-i hurşîd-i ma’nâya olur târ-ı şu’â Mûylar kim şâne-i dest-i teemmülden geçer 1

Şeyh Gâlib’e ait beyitler “OKÇU, Naci (2011), Şeyh Gâlib Divanı, İstanbul: Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları” adlı kaynaktan alınmıştır.

(G. 61-4) Sâfî, anlamın inceliğine Gâlib kadar güzel bir yaklaşım sergilemeye çalışır. Şair, Sâ’ib ve Şevket’in anlamın inceliği ile vücudun inceliği arasında kurdukları alâkanın2 aynısını kullanır. Yemeden içmeden kesilmiş derviş, tecritte iken vücudunu nasıl inceltiyorsa şairin sözü de incelmiş, böylece kimsede görülmeyen fikirleri ifade etmek mümkün olmuştur. Sözün gibi inceltdi tenüm kayd-ı tecerrüd Fikr-i teferrüd Tîg-i Zekeriyyâ ile kat’ oldı bu da’vâ Mânende-i Yahyâ (Müs. 26-VII) Anlam inceliğini yaratmak için söz inceliğine de ihtiyaç vardır. Öyle ki Sâfî’ye göre anlam, dolayısıyla hikmet kumaşı, mekikten geçerek söz ipeğini dokumuştur. Harîr-i lafz-ı mâgû-yı zebân-ı zer-nişânumdan Perend-i mihr-i hikmetdür kıyâs itme keşânundur (K. 8-41) 1.1.2. Anlam bigâne olmalıdır. Anlamda bigânelik, şairin kaleminden çıkan duygu ve düşüncelerin herkese görünmemesi yani kapalı olması demektir. Bu konuyu Sâfî şiirinde dillendirmemekle birlikte Gâlib, aşina sözcüklerle şiir yaratılmalı diyerek bilinmeyen sözcükleri yabani otlara benzetir. Ona göre bigâneliği yabancı ve okuyucular tarafından anlaşılmayan sözcüklerle yaratmak marifet değildir. Esas olan herkesin bildiği sözcüklerle anlam cümbüşü yaratmayı başarmaktır. Böylece bildik sözcüklere yeni anlamlar yüklenerek kapalı anlamlar yaratmak mümkün olacaktır. Gâlib’e göre bigâne mana sırlara yol bulacak ve bigâne mana yaratmada aşırıya gidilmesi sözün çekiciliğini de ortadan kaldıracaktır. 2

Sâ’ib “İnce manâ bulmak için kıl gibi inceldim. Böylece nazik tenkitçinin tenkidi ile artık üzülmüyorum.” derken, Şevket “İnce manâların hayali beni o kadar inceltti ki kimse sesimi çiçeğin kokusu gibi işitmez oldu.” ifadesini kullanmaktadır. (Demirel, Şener, “17. Yüzyıl Sebk-i Hindî Şairlerinden Nâilî ve Fehîm‟in Şiirlerinde Somutlaştırma veya Alışılmamış Bağdaştırmalar”,http://turkoloji.cu.edu.tr/ESKI%20TURK %20%20EDEBIYATI/sener_demirel_naili_ve_fehim_siirler .p df)


Ağustos’16

İNCİR ÇEKİRDEĞİ

(G. 121-2) Âşinâ lafz iledir cünbiş-i manâ-yı latîf Gülsitân-ı ireme sebze-i bîgâne abes (G. 29-6) Harâbî-i dilim fehm eyleyip seylâb-ı eşkimden Niçe ma’nî-i bîgâne harîm-i râza yol bulmuş (G. 137-3) Hücûm-ı manî-i bîgâneden teng oldu eş’ârı Aceb Gâlib kelâmın neyle dilkeşlendirir bilmem (G. 229-5)

1.1.4. Anlam derindedir. Gâlib, anlamın derinliğine verdiği önemi tevhit esası ile birleştirerek ifade eder. Ona göre anlam dalgıcı, tevhit halkasını Allah’tan aldığı feyz ile incilerle doldurur. “Gavvas-ı mana” terkibi içinde anlamın derinliği gizlidir. İnciyi denizden çekip çıkarmak, tevhit gibi bir merhaleye ulaşmak ne kadar zorsa anlamı ortaya koymak da o kadar güçtür.

1.1.3. Anlam renkli olmalıdır. Alır gavvâs-ı ma’nî nakd-ı câna anı bî-minnet Gâlib, kalem kan parası ödediği için ondan Sadef-veş feyz-i Hak’dan pür-güherdir halka-i damlayan kara mürekkebin renkli tevhîd(G. 38-11) anlamlar doğurduğunu Benzer ifadeler Sâfî’de de yer söylemektedir. Cahil kişilerin eder. Anlam ucu bucağı olmayan Şeyh Gâlib, şiirin herkesçe söze önem vermelerini bir deniz, içindeki inciler ise bilinen sözcüklerden renkli anlama ulaşamama eşsiz mücevherlerdir. oluşması gerektiğini ifade sebebi olarak ederek külfetsiz şiiri görmektedir. Çünkü gül Çıkardun gevher-i şehvârı amaçladığını ilan etse de bu renkli şarap nasıl sarhoş deryâ-yı ma’ânîden konuda başarılı olamamıştır. yapıyorsa renkli anlamın Fürûg-ı şeb-çerâğ-ı bahr u Sâfî’nin de aynı konudan da sözü ateşlendirdiğini kândan haber virdün şikâyet etmesine rağmen düşünmektedir. (G. 177-7) onun da şiirlerinin oldukça külfetli olduğu görülmektedir. Hüşk-i magzâna verir şu’le-i elfâz-ı safâ Varamaz manî-i rengîne dimâg-ı yâkût (G. 27-6) Niçin manâ-yı rengin lafzı âteşlendirir bilmem Sürâhîyi mey-i gül-renk serkeşlendirir bilmem (G. 229-1) Daha önceki Sebk-i Hindî şairleri gibi Sâfî de anlamın inceliği ile gönül arasında bir bağ kurmaktadır. Kadehe benzetilen gönül, kadehin inceliği ve kırılganlığı ile eşdeğer tutularak ince sözü, içindeki şarap ise renkli anlamı çağrıştırmaktadır. Câm-ı Cem câm-ı cihân-nümâ-yı gönlümdür benüm Ma’ni-i rengîn ü nâzik bezm-i „işretdür bana (G. 12-6) Seng-i gamla tek mükedder olmasun da hâtırum Ma’ni-i rengîn ü nâzik hem mey ü hem şîşedür

1.2.

Söz Özellikleri Gerek Şeyh Gâlib, gerek Sâfî sözsüz anlamın, anlamsız sözün olmayacağı konusunda ortak bir görüşe sahiptirler. Gâlib, anlam ve söz ilgisini perilerin şişe içinde yaşadığı inancından yola çıkarak açıklamaya çalışır. Maarif sahipleri anlam perisini söz şişesi içinde etkilemektedir, diyerek tesirli bir anlam için söze ihtiyaç olduğunu anlatmaya gayret eder. Etmede ehl-i ma’ârif perî-i manâyı Şîşe-i lafzda tesîr nefesden nefese (G. 277-5) Sâfî ise şiirde söz ve anlamın gereksiz olmadığını, Allah’ın katıksız hikmetini anlatmak için her ikisinin de sarf edilmesi gerektiğini vurgulamaktadır. Sâfiyâ efsâne sanma hikmet-i eş’ârda Hikmet-i mahz-ı Hudâ’dur lafz u ma’nâdan garaz (G. 145-11)


Ağustos’16

İNCİR ÇEKİRDEĞİ

1.2.1. Söz ince olmalıdır. Şeyh Gâlib sözün inceliğini, renkli anlamlarla süslenen beyitleri şişeye benzetmek suretiyle ortaya koymaktadır. Şişe sözcüğü, içinde inceliği barındırdığı gibi üzerindeki renkli nakışlar da anlamın renkliliğini çağrıştırmaktadır. Pîçîde lafzı manî-i rengîne verdi rûh Her beytim oldu şîşe-i pür-tâb-ı gül arak (G. 166-8)

1.2.3.

Sâfî ise yaradılışından fışkıran renkliliğe vurgu yaparak üslup sahiplerinin bu renklerden hoşlandığını söylemektedir. Üslup sadece anlamla ya da sözle yaratılamayacağı için yaradılışındaki renklerin hem anlama hem de söze yansıdığını ifadeye çalışmaktadır. Gül-i reng-i hınâ rûy-ı sepeddür bâğ-ı tab’umdan İder harf-âferînân-ı cihân reng-i hınâdan hazz (G. 151-12)

Sâfî de kalemin gönül levhasının beyazında sözü kısa tuttuğunu söylerken bir bakıma söz hakkındaki görüşününün kısalıktan yana olduğunu açıklamış olur.

Bir başka beytinde ise Sâfî, şiirini renkli şaraba benzetmektedir. Mey-i rengîn-i nazmum Câm-ı Cem’dür Şarâb-ı hâne-i hammârı bilmem (G. 217-4) 1.2.2. Söz dar ve kısa olmalıdır. Gâlib, doğrudan doğruya sözün darlığından dem vurmasa da sevda ile gönlü dar olduğu hâlde anlam güneşinin apaçık ortada olduğunu söyleyerek az sözle çok şey anlatılması gerektiğini benzetmelere dayanarak ifade etmiştir. Hurşîd-i ma’nâ yine hüveydâ Es’edâ Sevdâ-yı zülfün ile dili teng ü târ iken (G. 247-6) Sâfî ise hüner ortaya koymak hikmetin ağzına kadar dolu kadehidir. Aşırı mübalağa ve sözü uzatarak şiiri zora koşmam, diyerek kısa ve anlaşılır şiir ile hikmet arasındaki bağı söyleme ihtiyacı duyar. Fakat bu konuda pek de başarılı olamamış, sözü kısaltma çabalarına rağmen uzun tuttuğu beyit sayıları ile bu ilkeye aykırı davranmıştır. Sâgar-ı ser-şâr-ı hikmetdür beyân-ı ma’rifet Düşmezem igrâk u tatvîl ile kayd-ı müşkile (G. 252-12)

Söz az, anlam fazla olmalıdır. Gâlib’e göre söz ustaları şiiri, ucu bucağı olmayan sınırsız bir hudut hâline getirmişlerdir. Oysa Gâlib’in şiiri az sözle çok şey anlatmayı başarmıştır. Ser-hadd-i nazmı bulmadı tab’-ı suhanverî İcâza vardı Gâlibin eş’ârı neyleyim (G. 224-9)

Olursa ol zamān-ı tār reg-i mısŧardan āzāde Sözi eyler beyāż-ı levĥ-i dilde muħtaśar ħātem (G. 216-33) XVIII. yüzyıl şairlerinden Sâfî’nin şiirleri değerlendirildiğinde şiirde manayı daha fazla önemseyen aynı zamanda sözün önemini de kabul eden bir şair olduğunu söylemek mümkündür. Sebk-i Hindî’den oldukça etkilenen şair, geniş hayal gücünü ve mübalağayı şiirlerinin ana malzemesi yaparak söz konusu üslûbu benimsediğini göstermiştir. Ayrıca Sâfî’nin sözü azaltan, anlamı çoğaltan sanatları kullanması, tezat, teşhiş ve tecsîm ile üslûb-ı muâdeleye bağlı olarak telmîh, hüsn-i ta’lil, teşbîh ve leff ü neşre dair örnek teşkil edebilecek beyitleri kaleme alması onun bu üslûba yakınlık derecesini ortaya koymaktadır. Bunların yanında genişletilmiş tamlamalar, yeni kelimeler, konuşma dili, alışılmamış bağdaştırmalar, aşırı hayal, mübalağa, sıfatların sıralanması, hikmet, ateş ve ıstırap gibi özelliklerin şiirlerde yer alması ve üstelik söz konusu örneklerin sıklıkla tekrarlanması Sâfî’nin benimsediği üslûba dair kuşkuları ortadan kaldırmaktadır.

i

Bu yazı, Doç. Dr. Özlem Gülnar Ercan’ın “Sebk-i Hindî Tesirinde İki Şâir: Şeyh Galib ve Sâfî” adlı makaleden alınmıştır. Makalenin tamamı için bkz. Turkish Studies - International Periodical For The Languages, Literature and History of Turkish or Turkic Volume 8/9 Summer 2013, p. 1413-1440, ANKARATURKEY.


Ağustos’16

İNCİR ÇEKİRDEĞİ

Bağ-ı Ateş’te Galib Dede Merhaba sevgili okur, buyur geç otur. Sana Galip dedenin ateş bahçesinden bahsedeyim ama önce sözün öneminden, gülün dikeninden, hayatın cilvesinden çeşit çeşit yansımalar ile sözü dile dökeyim. Sonra ateşe düşeriz zaten, zira düşer isek çıkmak neredeyse imkansız olur eğer ki semender değil isek. Ancak semender ateş ile hemhal olur, hem dem olur yaşar durur... Söz demişken söz var, sözden öte, sözden ziyade nice nice derin sözler. İşte buna binaen bunu en iyi şekilde dile getiren hiç şüphesiz Galib dedenin şu iki dizesinde saklı olan, gizli manalar barındıran mısralardır: ''Zannetme ki şöyle böyle bir söz Gel sen dahi söyle böyle bir söz.'' Şeyh Galip Hüsn ü Aşk mesnevisinde sözü yukarıdaki şekli ile bizlere sunmaktadır. Ben ise Galib Dede diye seslendiğim Şeyh Galib'in ateş ile olan ilişkisini ateşin ondaki tesirini ele alıp başlı başına bir kitap çıkacak içeriğe sahip Ateş redifli gazelinden ufak bir perçem sunacağım sizlere. Anasır-ı Erbaa diye tabir edilen ateş, hava, su ve toprak olarak bildiğimiz dört unsurdan ilki olan ateş, çoğu divan şairimiz tarafından mazmun olarak kullanılmış olup pek çok gazelde de işlenmiştir. Galib Dede; divan şiirimizin mihenk taşı olup girift ve kesafetli anlatımı ile bizim öz şiirimizin yani edebiyatımızın en görkemli, zamanının usta kalemşörü bir şair ve yazar olduğundan mütevellit onu bir kaç sayfaya sığdırmaya çalışmak inanın çok zor bizler için. Bu sebeple birkaç kelam edecek olur isem şöyle diyebilirim. Aşığın maşuğa olan sevgisi onu akıl almaz ateşlere düşürmektedir ve bu ateş öyle bir hal alır ki ateşte yaşadığına inanılan semender adlı hayvana teşbih edilir. Sebk-i Hindi akımının en önemli temsilcisi olan şairimiz aynı zamanda bir Mevlevi şeyhi olmakla beraber şiirlerinde hem beşeri aşkı hem de tasavvufi aşkı başarıyla işlemiştir. Galib Dede'in ateş redifli gazeline ve ondan önce 17.yy şairlerimizden Şehri(Malatyalı Ali Çelebi)'nin de benzer şekilde yazdığı dizelere geldiğimizde ise şunu görürüz:

Süleyman ERKUT

“Dil âteş dil-ber âteş hüsn-i nezzâre-güdâz âteş /Ne mümkin vuslat olmak ‘âşıka nâz u niyâz âteş” Yukarıdaki beyit 17.yy şairi Şehri'nin Galib’ten önce işlediği ateş redifli bir gazelden alıntı. Bir de 18.yy şairi olan Şeyh Galib'in yazdığı ateş redifli şu beyitlere bakalım: “Gül âteş gülbün âteş gülşen âteş cûybâr âteş Semender-tiynetân-ı ‘aşka besdir lâlezâr âteş” Görüldüğü gibi ateş pek çok şairin kullandığı bir mazmun. Bizim konumuz ise Galib'in ateşi ne şekilde ele aldığı ile ilgilidir.Bakıldığında muhteşem bir uyum ahenk ve musiki içeren bu dizeleri şair bedaheten ortaya koymamış, düşünüp irdeleyip yazmış, ince eleyip sık dokumuştur. Zira kelime kelime baktığımızda görüyoruz ki ateşi kullanırken önüne koyduğu kelimeler küçükten büyüğe doğru sıralanmış bir şekilde karşımıza çıkmaktadır. Şair önce gülden gül fidanına sonra da gül bahçesine varacak şekilde bir sıralama izlemiş en sonunda da ırmak ateş diyerek de mübalağanın sınırlarını zorlamıştır. İkinci dizede ise semender yaratılışlı olan aşığa bu durumun kafi olduğunu belirterek ateş ile harmanlanmış aşığın içinde bulunduğu ahval karşımıza çıkmaktadır. Semendere telmih yaparak kendini onunla özdeşleştiren şair şiirde hakim sanat olarak da teşbih-i beliğ sanatını kullanmıştır. Bu şekilde devam eden diğer beyitlerde de benzer metotları izleyen şairin diğer beyitlerine geçmeden bu beyit ile nasıl harikalar yarattığına şahit olmak suretiyle tekrar beyte dönecek olur isem, şair tekten çoğula doğru giderek vahdeti çağrıştıracak simge sembol ve imgeler ile bizlere akşam vaktinin kızıllığında aşığın gözyaşlarının ırmak olup aktığı vakte telmih yapmaktadır. Şair bu hali ile aşığın henüz kesrette olduğunu vahdete eremediğini bizlere göstermekle beraber ateş ile tekrir yapar iken belli manalar ile bunu dile getirdiğine de şahit oluyoruz. Ateş aşığın kesrette yanıp pişmesine vesile olan bir aracıdır. Bu şekilde görüyoruz ki imtihanın her zerresinde bir kıvılcım var kimini yakar kül eder bu ateş; kimini de etkisi altına alıp semendere dönüştürür. Burada esas mesele, ne yanmak ne de semender olmaktır; esas mesele pişmektir efendiler, pişmek.


Ağustos’16

İNCİR ÇEKİRDEĞİ

ÖLÜ1 Ateş denizlerinde mumdan kayıklarla Sağlam mı tekneler aşkları geçmeye Güç. Biri var pencere Pencere önlerinde ağlar duruyor İlerde güneşte balıklar kuruyor Dirilirdi bengi su pınarlarında yunsa Güç. Gider yol bir Galib'e, Yunus'a Ama bu ne çok ölü ağlar güç. Biri de var gecede Saçlarında her gece kır ağlar örüyor Ötede mum yanıyor bir şeyler dönüyor Pervaneler ard arda ne de çabuk ölüyor Güç. Dirilirdi sularına bir sağlam tekne olsa Ama bu ne çok ölü ağlar güç.

1

Behçet Necatigil, Yaz Dönemi.

FECİR DEVLETİ’NDEN2 Çağırdığım fecirde yoğrulacak yapı Dumanlar içinde Alevler içinde bir Şeyh Galib’tir, ustası … Ve Şeyh Galib, yeniden iş başında şafakta Yeni dünyanın ilk ustalarından Benim dünyamın muştucularından Alev duman kan ve gül içinde Leylâk, kadından düşen şafak Ve kadın, anneden çocuğa akan Bir şelâle belki, dünya kayalıklarından Ta… cennete dökülecek … Hayır. Hayır. Bu madenî sis Bu kömür tabakası üfürülecek Gül bahçelerinden gelen Şeyh Galib işi Bir şafakla Savruluyorum kaybolan bir ses gibi o yana … Damarlarımız canlansın eski ruhun dirimiyle Alev duman ve kan içinde Bir şafak yapısı belirsin önde Şeyh Galibin divanı gibi Yükselsin önümüzde yeni bir fecrin devleti Çağırdığım işte bu FECİR DEVLETİ … 2

Sezai Karakoç, Şiirler IV, Zamana Adanmış Sözler.


Ağustos’16

İNCİR ÇEKİRDEĞİ

Kesretten Vahdete Geçişin Eşiğinde:

ŞEYH GALİB Şeyh Gâlib, 18. yüzyılın en büyük şâirlerinden biridir. Bu bilindik tarihi özellikle belirtmemin sebebi dîvân şiirinde gerçek sevgililerin bu yüzyılda ortaya çıkmasındandır. Dolayısıyla bu yazımda ele alacağım şairin meşhur gazelinde bu unsurun izlerinden de tespitler yapacağım. Şeyh Galip, şüphesiz dîvân edebiyâtının en önde gelen şâirlerinden olduğu kadar, tasavvuf edebiyâtının da başlıca temsilcisidir. Onu önemli kılan şüphesiz kesretten vahdete ulaşmayı amaçlamış ve bu yoldaki merhaleleri şiirlerinde anlatmış olmasıdır. Sebk-i Hindi akımının son temsilcilerinden olan Gâlib, ele aldığı şiirlerinde soyut ve somut ifadeleri sıklıkla kullanmış, şiirlerini tamlamalarla donatmış, yeni söyleyişler bulmuş, halk deyişlerine sıklıkla yer vermiş, girift bir anlatım tarzını benimsemiştir. Bu yazıda sizlere, önceki satırlarda da belirttiğim gibi onun meşhur bir gazelini şerh etmeye çalışacağım. Onun yazmış olduğu “Ateş” redifli gazel, hem kendisi hem de edebiyatımız için önem arz eder. Zira, Şeyh Gâlib’in “ateş” redifli şiiri yazmasının nedenleri arasında İstanbul’da yaşanan büyük yangınlar, Beyhan Sultan’a âşık olması, ateşin aşkın ve ıstırabın temsilcisi oluşu, tasavvufta Allah için yanıp tutuşmayı temsil etmektedir. Beyit beyit bu gazelin şerhini yapalım; Gül âteş gülbün âteş gülşen âteş cûybâr âteş Semender tıyne-tân-ı ‘aşka besdir lâlezâr âteş “Gül ateş, gül fidanı ateş, gül bahçesi ateş, ırmak ateştir. Aşkın semender yaratılışlarına ateş, lale bahçesi olarak yeter.” Şâir, etrafında gördüğü neredeyse tüm nesnelere ateş gözüyle bakmaktadır. Çünkü bunlar ona yakıcılık özelliği vermektedir. Gül ile ateş arasında, gülbahçesi ile ateş arasında, ırmaklarla(gözlerden akan kanlı yaşların oluşturduğu) ateş arasında şâir renk unsuru ile bağlantı kurmuştur. Ayrıca şu da söylenebilir ki yukarıdaki tüm bu

Mehmet ALTINOVA

Ateş denizi üzerinde kanatlanmış atla geçen Aşk ve uçan Gayret- Ülker Erke

unsurların maddi yönleri vardır; gül, gül bahçesi, ırmak dünyevi nesnelerdir. Dolayısıyla ateş ile ifade edilen onların kesrete daha çok meyil ettiği ve vahdetten uzaklaştırdığıdır. İkinci dizenin birinci kelimesi olan “Semender” Hindistan civarında yaşadığı varsayılan efsanevi bir böcektir. Yalnızca ateşin içerisinde yaşar ve ateşten uzaklaştığı zaman varlığını kaybeder. Bilindiği gibi lalenin ortasında siyah noktalar vardır. Bunlar dîvân şiirinde sevgiliden gelen bazı durumlarla aşığın bağrının yandığını temsil etmektedir. Bu sebeple arasında böyle bağlantı vardır. Baştan ikinci, sondan ikinci kelimeler birbirinin zıttıdır. Şâir, yukarıdaki ve aşağıdaki beyitlerde aynı yerde olan kelimeleri zıt biçimde kullanmıştır. Gül kırmızı, lale ise beyazdır. Bu beyitte kullanılan tekniğe baktığımızda şâir beş kere “Ateş” kelimesini kullanmıştır. Tek sayı olması dîvân şiiri için önemlidir. Zira, tek sayı tek olan


Ağustos’16

İNCİR ÇEKİRDEĞİ

yaradanı temsil etmektedir. Bununla birlikte teşbih-i beliğ kullanılmış ve somut ile soyut unsurlar bir arada kullanılarak Sebk-i hindi akımın özelliğine yer verilmiştir. Şâir, ateşten duyduğu ıstırap nedeniyle kesrettedir. Çünkü vahdet için acıyı duymaması ve acıdan zevk alması gerekmektedir. Hemân ey sâkî bir sâgar tutuştur dest-i dildâra Gazapla bezme geldi şem’-i meclisveş yanar âteş “Ey sâkî! Hemen sevgilinin eline bir kadeh tutuştur. Meclisin mumu gibi öfkeyle yanar bir ateş olarak meclise geldi.” Şâir, burada sâkîye seslenmektedir. Sâkî, işret –eğlence- meclisinde içki sunan güzel demektedir. Sâkî’nin görevi yalnızca bu değildir. Görevi aynı zamanda kadehin elden ele dolaşmasını ve ayyaş olanların ayıklanıp içki verilmemesini de sağlamaktır. Âdata meclisin yöneticisi konumundadır. Tutuştur ile hemen kelimeleri anlamında çabukluk yönünden ilgi vardır. Gazaplı olan kişinin acilen müdahalede bulunulması gerekliliğini şâir anlatmaktadır. Meclis mumu dediği durum ise meclislerde genellikle gündüz hazırlık yapılır, akşam da başlar ve gecenin ileri saatlerine kadar devam eder. Geceyi aydınlatan da mumdur. Bu mumu kimse söndürmez kendi sönene kadar eğlence devam eder. Dolayısıyla şâir, sevgilinin gazabının ne zaman duracağını bilmez, onu ancak sevgili kendi karar verebilir. Öfkeyle ateş arasında doğal bir benzetme vardır. Öfkeli olan insan gerek fizyolojik olarak kırmızıyı andırır gerekse de ateş gibi kontrolsüzdür ve etrafa sıçrar. Burada da yine bir “ateş” kelimesi kullanılmış, vahdeti simgelemektedır. Buna karşın şâir kesrettedir. Çünkü vahdete ermesi için sevgiliden ve kendinden vazgeçip eğlenceye düşkün olmaması gerekir. Sagar, dildar, ateş, şem-i meclisveş, yanmak kırmızılığı anlatır. Bu bakımdan ilgi vardır. Nesîm âteş çıkardı gonce-i bâğ-ı ümidinden Bırakdı gülşen-i âmâline berk-ı bahâr âteş “Sabah yeli umudumun bahçesinin goncasından ateş çıkardı. İlkbaharın yıldırımı emellerimin gül bahçesini ateşe verdi” Sabah yelinin bir özelliği günü canlandırmasıdır. Sıcak yerlerden getirdiği rüzgar, doğayı canlandırır ve doğaya hareket kazandırır.

Ümit bağının goncası, sevgiliye kavuşma ümididir. Bu bakımdan şâir, açıkça kesret döneminde olduğunu söyleyebiliriz. Gonca açılmamış güldür, gülbahçesi ile bağlantısı varıdır. İlkbaharda güller yeni yeni açmakta ve havayı aşk kokusu sarmaktadır. İlkbahar da tıpkı sabah yeli gibi doğayı canlandırır. Biri mevsimsel biri de rüzgar boyutunda olan bu durumun ortak paydası şüphesiz aşktır. Aşk da insanı canlandırır. İlkbaharın kötü yanı da rakiplerdir. Rakipler de adeta bir avcı gibi etrafta dolaşmakta ve sevgiliyi avlamaya çalışmaktadır. Bu nedenle gerçek bir aşık olan şâir, emellerine –hedeflerine- ulaşamaz. “Gülbahçesini ateşe bıraktı” ifadesi Fuzuli’nin “Suya virsün bagban gülzarı zahmet çekmesün/ Bir gül açılmaz yüzün virse min gülzare su” ifadelerinde yer alan gül bahçesini suya vermesine benzer. “Berk-yıldırım” ile daha önceki beyitte geçen hiddet arasında da bağlantı vardır. Yıldırım da o zamanlar halkın belli kesimi için Allah’ın hiddetinden dolayı çıktığı söylenir. Hatta bu durum günümüz psikolojisinde “antifikalizm” yani “yapaycılık” olarak geçmektedir. Şâir, bu sayede halkın o dönemdeki inançlarına da telmih de bulunmuştur. Hayâl-i hasret-i hâlünle âh ettikçe ‘uşşâkun Şeb-i firkatde her dem ahterân eyler nisâr âteş “Senin âşıkların beninin özleminin hayaliyle âh ettikçe ayrılık gecesinde yıldızlar her an ateş saçarlar.” Şâir, bu beyitte ise klasik hayallerden yararlanır. Uşşak kelime olarak “aşık” kelimesini çoğuludur. Genel olarak rakipleri kasdetmektedir. Aşıklar, sevgilinin hasretinin hayali ile ah etmektedir ve o “ah”lardan yıldızlar oluşmuş ve etrafa aydınlık saçmıştır. Bunda şüphesiz mübağala vardır. Sebk-i Hindi akımının bir özelliği de tamlamalarla örülü ve mübağalalı söyleyişe sahip olmaktır. Şeyh Galip de bunu başarılı bir şekilde yapmıştır. “Şeb-i firkat” ifadesini diğer şâirlerde de geçer. Bu gece, aşıklar için adeta bir “şeb-i yelda”dır. Bana dûzahdan ey meh dem urur gülzârlar sensüz Dıraht âteş nihâl âteş gül âteş berg ü bâr âteş “Ey ay yüzlü sevgili! Gül bahçeleri sensiz bana cehennemi hatırlatır. Ağaçlar, fidanlar, güller, yapraklar ve meyveler benim için ateştir.”


Ağustos’16

İNCİR ÇEKİRDEĞİ

Şâir, burada sevgiliyi açık istiare yoluyla aya benzetmiştir. Cehennemle gül bahçesi arasında renk bakımından benzerlik bulunmaktadır. Sevgilinin yokluğu aşığa ıstırap verir. Peki, sevgili ne zaman olmaz, ortalıkta gözükmez? Kış vakitlerinde sevgili ortalıkta gezmez. Sevgili bahar mevsiminde, güllerin goncalıktan çıkıp, lalelerin etrafı süslediği vakitlerde meydandaki tek güzel şeyin yani kendisinin eksik kaldığı zamanlarda dışarıya çıkar. Bu yüzden şâir, ikinci dizede bahara ait unsurları kullanmıştır. Ağaç, fidan, gül, yaprak ve meyve... Bunlar baharın geldiğinin habercisidir. Fakat şâir, bunlarda ateş görmektedir. Çünkü sevgilinin yokluğu onda aşk ateşini ortaya çıkarmaktadır. Teknik olarak baktığımız zaman ikinci dize, birinci beyitin ilk mısrasına benzemektedir. Onda da tıpkı burada olduğu gibi teşbih-i beliğ sanatı kullanılarak ateşe benzetilmiştir. Gül âteş gülbün âteş gülşen âteş cûybâr âteş dizesine baktığımız zaman bunu görebiliriz. Şâir, henüz kesrettedir, çünkü hala sevgiliyi düşünmektedir. Mürekkebdir vücûdu tâ ezel yekpâre sûzişten ‘Anâsırdan meger ‘uşşaka olmışdur dûçâr âteş “Âşıkların vücutları ta ezelden beri yanmaktan meydana gelmiştir. Herhalde dört unsurdan onlara ateş düşmüştür.” Aşık olmak ya da aşıklık yeteneği bezm-i ezelden insanlara verilmiştir. Nitekim Fuzûlî’nin “Mende Mecnundan füzun aşıklık istidadı var/ Sadık-ı aşık menem, Mecnunun ancak adı var.” dizeleri bu durumu açıkça anlatır. Bezm-i elest ya da elest meclisi adıyla anılan durum Allahın nur-ı cemalinden insanları yaratıp “Elestü birabbiküm.” yani “Ben sizin Tanrınız değil miyim?” sorusuna verilen “kalubela” diyerek “Şüphesiz, sen bizim rabbimizsin.” diyenler müslüman bir şekilde yer yüzüne inmiştir. Şâir Fuzûlî az evvel sözünü ettiğimiz beyitte bu durumu unutmadığını, Mecnun her ne kadar maddi bir aşka meyledip sonradan Allah aşkını bulduysa da şâir, her daim hatırladığından dolayı “sadık aşık” olduğunu söylemektedir. Bu beyitte de şâir, elest meclisini hatırlatarak Allah’ın insanlara dört element olan anas-ı erbaadan belli oranlarda verdiğini telmih yoluyla anlatmaktadır. Nitekim, insanın vücudunda ateş, su, hava ve yaratışımızın ham maddesi olan toprak belli oranlarda vardır. “Duçar ifadesi

matematiksel işlemin sonucunda sekiz sayısına tekabül eder. Bu sekiz ifadesi çokluğu, çokluk da mübalağayı yansıtır. Herkese birer ateş düşmüşken aşığın bağrına sekiz ateş düşmesi abartı göstergesidir. Burada dikkate değer bir başka husus da “uşşak” ifadesidir. “Uşşak” kelimesi az evvelki beyitlerin açıklamalarında ifade edildiği üzerine aşık kelimesinin çoğuludur. Şâir, aşıkları kendine yakın görmektedir. Bu dîvân şiiri için çok sık görülen bir durum değildir. Çünkü, dîvân şiirinde şâir, kendinden başka aşıkları rakip olarak görür ve onlara her türlü hakareti etmektedir. Anasır-ı erbaanın içerisindeki ateş, redif olan ateş, suziş-yanma- arasında tenasüp sanatı kullanılmıştır. Şâir, hala acı çektiğini gösterdiği, bununla adeta övündüğünden dolayı hala kesret devresindedir. Meğer kilk-i sebük- cevlânun olmuş germ-rev Gâlip Zemîn âteş zaman âteş bütün nakş-ı nigâr âteş “Galip oynak kalemin daha da hararetlenmiş (hareketlense). Yer ateş, zaman ateş, bütün nakışlar ve güzellikler ateş olmuştur.” Burada ilk gördüğümüz durum şâirin tecrit sanatını kullanarak kendini beyitin içerisinde sanki yabancı biriymiş gibi soyutlamasıdır. Şâir, kendini övmektedir. Bu durum kesret devrinde olduğunun bir göstergesidir. Vahdet, bir olmak, sevgilide yok olmak demektir. Kendini düşünen, acı çeken, öven kişinin vahdete ermesi muhaldir. “Oynak kalem” söz grubu şâirin maharetini belirtmek için kullanılmıştır. Şâir, o denli yeteneklidir ki kalemi adeta kağıdın üzerinde dans etmektedir. Hızlı yazdığı için kağıdın üzerinde belli bir ısı meydana gelir. Şâir bunun ateş ile bağlantısını kurmuştur. Şâir de bir nakkaş gibi şiirini işlediğinden, zemini kelimelerle güzelleştiğinden, zamanın onda uyandırdığı ateşleri yazmasından dolayı ateşle ilişkilendirmiştir.


Ağustos’16

İNCİR ÇEKİRDEĞİ

Galata Mevlevihanesi, İbrahim Çallı

Pend-dâden-i Sühan1 Fi’l-hâl gelip Sühan yetişdi Ammâ ki bozuk düzen yetişdi Hüsn’e niçe nusha etdi âğâz Kim Hayret’e olma nâvek-endâz Ol merd ile düşmez inkisârın Âyînesidir cemâl-i yârın Âh-ı dilin etme zengî-i mest Âyîne-i Aşk’ı etme işkest Bürhânları serd edip temâmî Bu oldı ki zübde-i kelâmı Yıkmak bu binâyı nâ-revâdır Kim bir yüzi yârdan yanadır Sen nâme yaz eyleyim ben îsâl Bir dem dahi böyle hôş geçir hâl Hayret’le savaşma geç geçenden Hoşnûd ola ta ki Aşk senden Nâçâr kalıp hemen ol âfet Mektûb ile eyledi kanâat Söz çokdı egerçi hâmesinde Kan ağlayayazdı nâmesinde Ol nusha çü imtisâl kıldı Bu tarz ile arz-ı hâl kıldı

Şeyh Galib

1

Hüsn ü Aşk’tan, 853-863. Beyitler, Haz. Muhammet Nur DOĞAN


Ağustos’16

İNCİR ÇEKİRDEĞİ

Ayşe Bengisu AKDAĞ

Tanpınar’ın “Huzur”u: Galib Dede Dergimizdeki “eski edebiyatçı” arkadaşlarımızın1 yoğun istekleri doğrultusunda Nef’î ve Bâki’den sonra bu sefer de Şeyh Galib sayısı ile divan edebiyatını sayfalarımıza taşıyoruz. Ahmet Hamdi Tanpınar günlüğünde eski edebiyatımızı seviyorum ama eski edebiyatı sevenlerle anlaşamıyorum derken bende bu tersine dönüyor. Eski edebiyata pek ilgi duymuyorum ama eski edebiyatı seven dostlarımla gayet anlaşıyorum :) Ancak bu genellemede sanırım Şeyh Galib’i ayırmam gerekiyor. Zira Galib Dede belki de yeni edebiyatta en çok andığımız, günümüz edebiyatını da en çok etkileyen2 divan şairlerinden biri. Bu noktada ben de bir “yeni edebiyatçı” olarak “ne yazayım Galib Dede hakkında?” diye düşünürken çözümü Tanpınar’da buldum. XVIII. yüzyıl ortalarına gelindiğinde, divan şiiri artık ömrünü tamamlamış gibiydi. Bu anlamda Şeyh Gâlib, eski edebiyatımızın kemal devrini tamamladığı bu son döneminde çığır açmış; artık tükendiği zannedilen eski şiirin son büyük temsilcisi olmuştur. Onun bu son gayretiyle biraz kendini tutan divan şiiri Namık Kemal ve Ziya Paşa’nın kollarında son nefesini vermiştir. Ancak Galib şiir estetiği, imge dünyası tesirleri ile günümüze kadar uzanan tek divan şairi olmayı başarabilmiştir. Başta 19. Asır Türk Edebiyatı Tarihi adlı eserinde olmak üzere pek çok yazısında eski edebiyat üzerine düşüncelerine yer veren Tanpınar’ın, ünlü romanı Huzur’da da Mümtaz, Şeyh Galib’i konu aldığı bir roman üzerinde çalışmaktadır. Hüsn ü Aşk şairinin, III. Selim’in kızkardeşi Beyhan Sultan’a duyduğu iddia edilen aşkla kendi aşkı arasında benzerlikler kuran Mümtaz, sevgilisi Nuran’ı sık sık Beyhan Sultan’ın çehresiyle görür: “Üçüncü Selim

devrinin bu iç romanı kendisine ait bir şey olacaktı. Mümtaz, Hatice Sultan’la Beyhan Sultan’ın portrelerini Nuran’ı düşünerek çizmişti.”3 Romanda Mümtaz birkaç boyutlu bir zaman içinde gibidir. Bugünü yaşarken dünü hatırlar, geçmişe döner, geçmişten yaşanır olaylar. Onu geçmişe götüren yerlerden biri de Yenikapı Mevlevihanesi’dir. Bir ayin esnasında mevlevihanenin sultan hanımlara ayrılmış kısmında Beyhan Sultan’ın tıpkı Nuran gibi ve “beş asırlık bir kudretin ikrarını sadece omuzlarında taşıyarak Şeyh Galib’i süzmüş olması ihtimali”ni düşünür. Mümtaz Üçüncü Selam’da ayinden o kadar etkilenmiştir ki, sonsuzluğu kendi içinde bulmuştur. Dördüncü Selam’da ise artık zaman ve mekan değişmiş gibidir.

1

Bkz. Eski Türk Edebiyatı Anabilim Dalı Yüksek Lisans öğrencileri: Sırdem Kemiksiz, Mehmet Altınova. 2 Ayrıntılı bilgi için bkz. Beşir Ayvazoğlu, “Yaşayan Şeyh Galib”, Şeyh Galib Kitabı,

3

Tanpınar, Huzur, Tercüman 1001 Temel Eser, s. 152


Ağustos’16

İNCİR ÇEKİRDEĞİ

“Şeyh Galib şimdi neredeyse abasının göğsüne yakın bir yerini tutarak ayine katılacaktı. Onun da Şems-i Tebrizi’nin güneşinde ebedi aşk ocağında bir an için kül olması lazımdı. Son çığlıklarda Nuran Mümtaz’ı omuzlarından yakalayarak “beraber ölelim” diye yalvardı.”4 Mümtaz’ın Nuran’la ilişkisi yazmakta olduğu romanla da benzer şekilde ilerler. Nuran’la araları iyiyken hızla ve hırsla yazdığı eseri, araları bozulunca kötüye gitmeye başlar. İlk zamanlar “kitabı artık vazıh olarak gördüğünü” söylerken sonraları “O da başa dert! Bütün füsun sönmüş. Üç haftadır uğraşıyorum bir sahife bile yazamadım. Galiba yazamayacağım!” der hale gelir. Bu Tanpınar’ın estetiği açısından önemli bazı ipuçlarını vermektedir. Onun eserlerinin genel görünümünü oluşturan tamamlanmamışlık, Mümtaz’ın yazmakta olduğu Şeyh Galib ile ilgili romana da aksetmiştir. Bu konu hakkında Nuran’a da şu açıklamayı yapar: “Bir hikâyenin behemehal bir yerde başlayıp bir yerde bitmesi, behemehal kahramanların kesif şekilde, döşenmiş bir rayda yürüyen bir lokomotif gibi yürümesi lâzım mı? Belki hayatı zemin gibi alması, onu birkaç kişinin etrafında toplaması yeter. Şeyh Galib bu zemin ve gruplar üzerinde birkaç ruh haleti ile ömrünün birkaç safhası ile görünse kâfi...” Huzur romanında Şeyh Galib nezdinde eski edebiyat ve sanat düşüncesi genelinde yaşananlara bakıldığında, Şeyh Galib’i yazan Mümtaz’ın, Dostoyevski taklidi Suad’ı intihar ettirecek hale getirmesi de bir başka yönden dikkat çekicidir. Mümtaz ile Suad arasındaki bu kavga aslında Tanpınar’ın bir kavgasıdır denilebilir. Bu sadece Türk romanıyla değil, yazarın kendi roman estetiğiyle olan bir kavga olarak yorumlanabilir. Çünkü daha sonra Tanpınar, artık Dostoyevski okumanın kendisine zevk vermediğini ve başka bir şeyin peşinde olduğunu belirtir. Kendi estetiğindeki bu düşünceye paralel olarak Dostoyevski yanlısı Suad’a da son vermiştir. Bu, bilinçli bir davranıştır. Bir anlamda Suad, Tanpınar’ın Türk edebi sanatıyla bir hesaplaşmasıdır.

Tanpınar’ın Huzur romanında başta Mümtaz’ın şahsında olmak üzere “Şeyh Galib konusunda ısrarla üzerinde durduğu noktalardan biri de onunla birlikte başlayan “Ben neyim?” sorusudur. Mümtaz da Huzur’da “Biz neyiz?” sorusunu sormaktadır. Belki de bu nedenle Mümtaz, Şeyh Galib’i anlatan bir roman yazmaktadır”5. Tanpınar kendini sorgulama ve aslına ulaşma noktasında Galib’le ilgili XIX. Asır Türk Edebiyatı Tarihi kitabında da şu satırları yazar: “ Eskiler insanı tebcil ederlerdi, fakat kendi talihinin dışına çıkarak. Şeyh Galib, bütün tasavvuf şiiri boyunca uzanan muhteşem bir zincirin son halkası olarak: Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen / Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen derken devrimizin veya Yunan tragejedisinin bahsettiği insanı kasdetmiyordu. Nitekim aynı musammatın Berk-i hâtif gibi bu kayd-ı sivâdan güzer et! Mısraında onu sadece ebedî hakikate ve “asl”a ulaşmakla vazifeli gördüğünü sarih şekilde söyler.” Hüsn ü Aşk ve Huzur arasındaki ilişkiye dikkat çeken Mehmet Can Doğan6, bu yazıda Mümtaz’ın Şeyh Galib hakkındaki romanının Huzur’un iç zamanında tamamlanmadığını ancak eser bittiğinde, bunun Şeyh Galib hakkında çalışılan bir roman olduğunun ortaya çıktığını söyler. Ki bu, teknik olarak daha sonra postmodernist yazarlarca da çok kullanılan bir teknik olmuştur. Ünlü düşünür, fikir adamı Goethe, bir şairi anlamak isteyen onun memleketine gitmeli, nasıl bir muhit içinde yaşadığını görmelidir diyor, Hüsn ü Aşk şairini ise tek bir muhitte aramak, anlamaya çalışmak bir hata olacaktır. Bugün anarken şairi aklıma, asırlar önce söylediği şu mısralar geliyor: “Gele bir devr ki bu Galib’i yâd eyleyeler Fursat-ı sohbeti ahbâb ganîmet bilsün”. O devir işte bu devirdir. Ahbab bu fırsatı kaçırmasın 

5

4

Age, s.247

Seval Şahin, “Sanatçının Huzurlu Bir Adam Olarak Portresi Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Huzur Romanı” 6 Bkz. “Tesadüf ve Kader Arasında Zihinsel Bir Kaza”, Bir Gül Bu Karanlıklarda


Ağustos’16

İNCİR ÇEKİRDEĞİ

ŞEYH GALİB DİVANINDA GÜZEL SANATLAR Dîvân edebiyatı, şeklen sınırlı bir yapıya sahip olsa da içerik yönünden sınırsız, sonsuz derecede zengin kaynaklardan beslenen bir edebiyattır. Bu kadar zengin ve çeşitli kaynaklara sahip olan bu edebiyat, karakteri itibariyle kitâbî ve mücerret olduğundan, bütün dini ve felsefi verimler, Kur’an-ı Kerîm ve hadîs-i şerifler, kıssalar ve mucizeler, tarih ve esâtîr, batıl ve hakiki ilimler bunların başında gelmektedir. 1 Bunlara, toplumsal hayatın ve çeşitli olayların yansımalarıyla, o devrin zihniyetinden doğan sanat anlayışlarını da katacak olursak, bu edebiyat fikrî, toplumsal, hissî ve hayalî cephesiyle karşımıza çıkar. Dîvân edebiyatı da sanattan beslenmiş ve sanat bütün şekliyle edebi ürünlerimize girmiştir. Şairlerimiz sanatı kendi edebi birikimleri ve sanat anlayışları doğrultusunda kullanmışlar, kalemlerini bu doğrultuda oynatmışlardır. Birazdan kendisinden bahsedeceğim Dîvân edebiyatının son büyük şairi Şeyh Galib de böyle bir şairdir. Dîvân şiiri usul ve teşrîfâtı içinde bütün bu malzemeleri başarılı bir şekilde kelimelerinin ve şiirlerinin içine yerleştirmiştir. Bu konuda daha güçlü bir kanıya varabilmemiz için Şeyh Gâlib’i edebi kişiliği bakımından yakından tanımamız öncelik arz eder. Şeyh Gâlip, Dîvân şiirinin son büyük şairidir. Onda edebiyatımızın bütün büyük şairlerini bulmak mümkündür. Gâlib’e hem tarikatta hem de şiirde en büyük yol göstericisi Mevlânâ olmuştur. İlhamını Mevlânâ’dan almış, Mesnevî’’yi 11 kere okumuş ve feyz aldığı dervişlerine aktarmıştır. Fuzûlî ile de derin benzerlikleri söz konusudur. Çoğu zaman onun gibi duygulu ve hüzünlüdür. Fuzûlî’de olduğu gibi Gâlib’te de şiir dünyasının eksenini aşk oluşturur. Ancak o, bütün şiirlerinde ilahî aşkı dile getirmektedir. Şair Şevket’i okumaya başladıktan sonra olgunluğa erişmiş ve gerçek kişiliğini kazanmıştır. 18.yüzyıl şiirini etkisi altına alan Sebk-i Hindî yani Hint üslubunun bütün özellikleri Gâlib’in şiirlerinde de görülmektedir.2 Ancak bu özellikler, Gâlib’in mutasavvıf kişiliği ile birlikte şiir dünyasının potasında eritilir. Hint üslubunun etkisi ve mutasavvıf kişiliği Gâlib’in şiirlerini güç anlaşılır hâle getirmiştir. Şiirleri, renkli, canlı ve güçlüdür. Söyleyeceklerini hep semboller ve benzetmelerle anlatmıştır. Hayaller, somut kavramlar

üzerine kurulmuş, soyut kavramlar somut kavramlarla kucaklaşıp canlandırılmıştır. Bunları zihinde biçimlendirmek ve şairin hayal dünyasına inmek için oldukça çaba göstermek gerekir. Gâlib, kendisine gelinceye kadar çok kullanılan mazmunlar yerine yenilerini kullanmayı denemiştir. O, daha çok önceden söylenenleri bilen, hazmeden, birikim sahibi, hazırlıklı okuyucuya seslenmiştir. Özellikle yeni mazmunlarını çözüp anlamak ve şiirlerinin zevkine varmak çok güçtür.3 Gâlib’in şiirlerinde sanat unsurlarını nasıl kullandığını görmemiz açısından kısaca bahsettiğim edebi kişiliği, yazının ilerleyişi bakımından bize rehber olacaktır. Sanatın unsurları şairimizin sanat anlayışında ve şiir dünyasında yeni bir çehre ve karakter kazanır.

1

LEVEND, Âgâh Sırrı, Dîvân Edebiyatı, Dergâh Yayınları, Ağustos 2015, sf.15 2 MENGİ, Mine, Eski Türk Edebiyatı Tarihi, Akçağ Yayınları, Ankara, 2013, sf. 252

Beyza Özkan

3

MENGİ, Mine, a.g.e, sf. 253


Ağustos’16

İNCİR ÇEKİRDEĞİ

Edebiyat ve güzel sanatlar, birbirleriyle sürekli iç veziri Ali Şîr Nevâî ile birlikte şairleri, hattatları ve içe olmuştur. Edebiyat, insanın dildeki güzellik cevherini minyatür ustalarını desteklemiştir.5 keşfettiği günden beri güzel sanatların ana dallarından biri Çağatay sahasından bize gelen minyatür sanatı, olmuştur. Söz güzelliğinin, mimari, heykel, resim ve Osmanlı sahasında da usta nakkaşlara sahip olmuştur. musikiye göre bazı üstünlüklere sahip olması, Minyatür, eski yazma kitaplarda görülen, ince bir sanatla edebiyatın en yaygın ve en gelişmiş sanat dalı işlenmiş renkli resme verilen addır.6 Ortaçağ Avrupa’sında olmasına zemin hazırlamıştır. Güzel sanatların genelinde kitapların baş kısmında veya bölüm başlıklarındaki plastik malzeme kullanılırken edebiyat ve müzik ise süslemelere ad olan minyatür, İslâm sanatında “tasvîr ” sese ve söze dayalı bir sanattır. Edebiyatın malzemesi adını alıp bu sanatı icra edenlere “musavvir” ya da kelimelerdir ve edebiyat dille gerçekleştirilen bir güzel “nakkaş” denilmiştir. Metni açıklamak amacıyla kitap sanatlar etkinliğidir. Edebiyatın asıl amacı güzel sayfalarına veya bir albüm içinde toplanmak için tek sanatların en önemli öğesi olan estetik zevk yaprak halinde suluboya ve altın, gümüş yaldızla 4 duygusunu dil aracılığıyla gerçekleştirmektir. yapılan minyatürler, ışık-gölge oyunlarıyla derinlik Gâlib’in şiirlerinde güzel sanatları incelerken şu yolu takip duygusu kazandırılmayan küçük boyutlu resimlerdir. edebiliriz. Minyatür sanatı tasvir yasağı varsayımına rağmen 1. Görsel sanatlar ( Minyatür, hat, tezhip, bütün Türk devletlerinde kendine yer bulmuştur. heykel, ebru ) Osmanlı devrinde de Nakkaş Osman ve Levnî gibi 2. Müzik (Musikî) isimler bu alanda çok önemli eserler vermişlerdir.7 Divan şiirinin yararlandığı görsel sanatların başında resim ve heykel gelir. Şeyh Gâlip, mutasavvıf kimliğiyle Bunların yanında, süsleme sanatları edebiyatımıza yer etmiştir. Onun bu kişiliği, Galib Dede, bazen olan; ebru, tezhip, hat ve kullandığı kelimelerin, mazmunların ve Nedim gibi coşkun minyatürden de yararlanır. remizlerin tasavvufla kucaklaştığını göstermektedir. Birazdan vereceğim ve neşeli, “Büt-perest-i cemâl-i san ‘atıdır beyit, güzel sanatlar unsurlarının din ve fikirlerinde Nâbî Büt tırâşân-ı tasavvufla buluşmuş bir şeklidir: kadar güçlü, Nâ’ilî Halluh u Nevşâd” “Hey ‘aceb ol büt-i kâfirde bu lutf-ı gibi ince, nazik ve ( Nevşâd ve Halluh Yezdân geniş hayallidir. heykeltıraşları, sanatın yüz Hatt-ı Cibrîl-i Emîn çeşm-i füsûn-sâz güzelliğine tapanlardır.) Mesîh” ( Yezdan’ın (Allah) lütfu olan güvenilir Verdiğim bu ilk beyitte Halluh ile Nevşâd Cebrail’in hattı ve Hz. İsâ’nın büyüleyici gözünün o kelimelerine dikkat etmek gerekir. Çünkü bu iki kelime bizi kâfir putunda olması ne tuhaftır.) beytin anlamına götürecek iki önemli ipucudur. Beyitte Beyti açıklamadan evvel görsel sanatların din ve tasavvuf Nevşâd ve Halluh ile heykeltıraşlık arasında bir ilgi iklimindeki durumuna değinmek istiyorum. Divan şiirinde kurulmuştur. Nevşâd, Türkistan’da bir şehirdir. Ehl-i hüsn resim ve heykel gibi görsel sanatların kullanılmasında ve cemal ile maruftur. Halluh ise Orta Asya’da yaşamış dini terminolojiden çok sık bir biçimde yararlanılır. Şeyh olan Türk boyu Karluklara Fars kaynaklarında verilen Gâlib de bu kullanıma başvuran şairlerimizden biridir. isimdir. Bunun yanında Orta Asya’da bir şehir olarak İslâm ile sanat kelimeleri yan yana durduğunda bu iki da kullanılmıştır. kelimenin kötü ve lüzumsuz olarak kabul edildiği Bu beyitte Gâlib’in Çağatay sahasındaki resim ve görülmektedir. Bu şekilde bir görüşün var olması, tasvîrin Heykel sanatındaki gelişmelere atıfta bulunduğunu kültürümüzde yasak olduğu varsayımıdır. Bununla birlikte görmekteyiz. Çağatay sahasında Herat ve Şiraz’da resim ve İslâm medeniyeti dairesinde olan Osmanlı’da resmin, heykel alanında önemli eserler ortaya konmuştur. Hüseyin heykelin konuşulmasının söz konusu olmadığı, kutsal Baykara devrinde Herat önemli bir sanat merkezi kitabımız Kur’ân-ı Kerîm’de tasvîrin yasaklandığı görüşü de haline gelmiştir. Edebiyatta Farsça yerine Çağatay görsel sanatlara dinî bir şekilde yaklaşılmasındaki temel Türkçesi’nin kullanıldığı bu devirde Hüseyin Baykara faktörler olsa gerektir. Verilen beyti şu bağlamda yorumlamak gayet mümkündür: Vahiy getiren melek 5 4

KARDAŞ, Sedat, Dîvân Şiirinde Resim ve Heykel, A. Ü. Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi [TAED] 47, Erzurum, 2012, sf.119-146

KARDAŞ, Sedat, agm, sf. 121 PALA, İskender, Ansiklopedik Dîvân Şiiri Sözlüğü, Kapı Yayınları, Ekim,2013,sf.322 7 KARDAŞ, Sedat, agm, sf. 121 6


Ağustos’16

İNCİR ÇEKİRDEĞİ

olan Cebrail kendi nefesini Meryem’e üfleyerek Hz. İsa’yı canlı yapmıştır. Hz. İsa Cebrail’in Hz. Meryem’e üflediği ruhtur. Bu yüzden Divan şiirinde Cebrail ile Hz. İsa çok sık olarak birlikte anılır. Ayrıca Cebrail kanatlarıyla sevgilinin güzelliğine bir gölgelik olarak da kullanılır. Hz. İsa da gösterdiği çeşitli mucizeler nedeniyle şiirlerde mucize gerçekleştiren olarak nitelendirilir. Şair beyitte bu özelliklerin bir kâfir putunda olmasına şaşırmaktadır. “Degil cerîde-i eş’âr sanki cilve eder Nigârhâne-i Erjeng içinde bikr-i hayâl” (Erjeng ’deki heykel sergisi içinde, sanki orijinal hayaller değil de, eşsiz şiirler tecelli eder.) Minyatür sanatı sadece Herat ve Şiraz bölgesinde değil, Çin coğrafyasında da görülmektedir. Çin, resim sanatının adeta merkezi olarak kabul edilmiştir. Mani dininin yayılması, bu durumu daha da kuvvetlendirmiştir. Çünkü Mani, dünyaca ünlü nakkaşın adıdır. Zerdüştlük ve Hıristiyanlığı incelemiş ve bunların ikisini birleştirerek yeni bir din kurmuştur. Mani’nin resimlerini topladığı “Erjeng” yahut “Erteng” olarak tanımlanan kitabı onun, meşhur resimlerinin derli toplu bir biçimidir. Gâlib’in bu beytini şu şekilde izâh edebiliriz; Erjeng, ünlü ressam Mânî’nin resimlerini topladığı koleksiyonun adıdır. Bu eserdeki heykel resimlerinin güzelliği karşısında şair, bunları sadece orijinal hayaller değil aynı zamanda eşsiz şiirler olarak da görür. Görsel sanatların bir kolu olan heykelin Dîvân şiiri geleneği içinde kullanımı da minyatürdeki gibi olmuştur. Heykel, bu gelenek içinde put yerine konulmuş ve heykel kelimesi geleneğimiz içinde put tapmak, putperestlik ve kâfirlik delaleti kabul edilmiştir. Şüphesiz bunda Osmanlı döneminde, sivil yapılardaki çiniler hariç tasvire önem verilmemiş olması önemli rol oynamıştır. Şiirimizde heykelin putu çağrıştırması, sevgiliyi akla getirir. “Büt” ya da “sanem” olarak da kullanılan bu kelime ile birlikte sevgilinin güzellik unsurları verilir. Şimdi heykel sanatının Gâlib tarafından nasıl şiire sokulduğunu görelim: “Gelse bu sûretle bütgede-i hüsne eger Bütler îmân getirip der sanemâ hôş geldin” (Eğer bu suretle güzel puthaneye gelirse, putlar iman getirip, ey put! “Hoş geldin” der.) Divan şiirinde sevgili güzelliği nedeniyle puta benzetilir. Sevgili, put kadar güzel ve acımasız olduğu için bu şekilde hitap edilir. Bu beyitte ‘sanem’ sözcüğüyle bu durum gerçekleştirilmiştir. Şaire göre sevgili bu güzelliğiyle puthaneye gitse oradaki putlar

onun önünde eğilecek ve iman getirecektir. 8 Sevgilinin güzelliği puthane olarak nitelendirilmiştir ve âşık, sevgilinin güzelliği karşısında kendini bir puthanedeki kadar dinden imandan çıkmış olarak gösterir. Çünkü sevgilinin o güzelliği, âşığın aklını başından almış ve onu ne yaptığını bilmez hâle getirmiştir. “Bâlâ-rev olan ancak ma’nâ-yı mücerreddir Tasvîri Mesîhânın büt-hânede kalmıştır” (Yüksekte giden ancak soyut manadır, Hz. İsa’nın tasviri puthanede kalmıştır.) Resim ve şiir karşılaştırılmıştır. Şair, tasvir yapmanın kilise ve puthanelerde kaldığını, şiirde önemli olanın mana olduğunu ifade etmiştir. Bununla birlikte Gâlib, kelimelerin eşsiz gücüne sığınmakta ve anlatılacak şeylerin verilen anlamda gizli olduğunu söylemektedir. Dîvân şiirine giren güzel sanatlardan biri de hat sanatıdır. Hat sanatı, kalemiyle kağıdıyla, hokkasıyla divitiyle ve beraberinde getirdiği çeşitli malzemeleri ile şairlerimizin şiir dünyasına girmiştir. Gâlib’ten vereceğim beyitlerden hareketle bu sanatın şiir dünyasında ne derece yer ettiğini görebiliriz. “Kalem gûyâ ki tahrîrinde bakmış Levh-i Mahfûza Nukûş-ı Arşı Kürsîsinde göstermiş kerâmetdir” ( Kalem, levh-i mahfûzun yazımına bakmış, arşın nakşında keramet göstermiştir.) Levh-i mahfûz, külli olan hususların ayrıntılı hâle getirildiği ve sebeplerine bağlandığı külli nefs-i nâtıka levhidir; buna kader levhi de denir. Şiirde kalemin kaderi bilmesiyle, olmuş olacak her şeye vakıf oluşuyla ilgi kurulur. 9 Gâlib, kaza ve kader kavramını 8

KARDAŞ, agm sf.135 ÖZGERİŞ, Mutlu Meris, XVIII. Yüzyıl Dîvân Şiirinde Hat Malzemeleri, Uluslararası Türkçe Edebiyat Kültür Eğitim Dergisi Sayı: 3/2 2014, sf. 170 9


Ağustos’16

İNCİR ÇEKİRDEĞİ

beyitte hat terimlerinden olan kalemle ve tasavvufî kavramlardan olan levh-i mahfuzla açıklamıştır. “Bir kalemdân-ı müzerkeşdir bu Nâvek-i hâmeye terkeşdir bu” ( Bu altın sırmalı bir kalemliktir. Bu, kalem okuna ok mahfazasıdır.) “Kalemdân” lar, kamış kalemlerin bulunduğu, bunların yanında kalemtraş ve makta gibi malzemelerin bulunduğu, hat sanatının olmazsa olmaz malzemesidir. Kalemdânlar özel işlemelidir. Kalem kalemdânlıkta korunduğu gibi, oklar da tirkeşte saklanır. Kalem oka benzetilince kalemdân ile tirkeş arasında da bağ kurulur. Müzik (Musikî) Dîvân şiirinin beslendiği bir diğer kaynak da müziktir. Şiirlerini yazarken kullandıkları ahenk unsurları ve aruz ile yaptıkları hareketler, onların dilini müziğe yaklaştırmıştır. Eskiler, müziği matematik isimlerinden biri olarak kabul ederler ve o ilimlerin bir adı olarak telakki ederlermiş. Onun felsefe, astronomi ve tıpla yakından ilgili olduğu düşünülürmüş. Müzik, şimdi olduğu gibi eski toplumumuzda da önemli yer tutmaktaydı. Çeşitli makamları, terimleri ile birçok kitaba konu olan müzik, dîvân şairlerince de ele alınmış ve şiirlerde zikredilmiştir. Özellikle de makam adlarını birer mazmun olarak ele almışlar ve çok zaman birlikte kullanmışlardır. Şeyh Gâlib de şiirinde müziği barındırmış şairlerimizdendir. “Güm güm öter âsuman sadâdan Güm-geşte zemîn bu mâcerâdan” ( Gökyüzü, sesten güm güm öter, yeryüzü bu maceradan kaybolmuş bir hâldedir.) Gâlib, bu beyitte bir tabiat olayını, yani gök gürültüsünü seslerin tekrarından yararlanarak vermeye çalışmıştır. “Âheng” olarak açıklayabileceğimiz bu durum şu şekildedir: Âheng, kelime anlamı olarak armoni anlamına gelir. Nesîrde veya şiirde bir sözün kulağa hoş gelecek şekilde ve pürüzsüz söylenmesidir. Âheng ile adeta şiirde bir musikî ortaya konmuş olur. Tekrarlar, zincirleme tamlamalar ve aliterasyon, harici zorunlu olarak yapılan ses tekrarları ahengi giderici durumlar arasındadır.10 Şairimiz de şiirinde müziği ortaya koymak amacıyla seslerin, kelimelerin gücünden faydalanmıştır. Beyitte kullandığı “güm güm ötmek” ve “güm-geşte” sözcükleri ile ahengi sağlamada başarı göstermiştir. “Edvâr-ı nevâ-ı gam pervânede kalmıştır Mansûr o pîşrevde serhânede kalmıştır”

(Gam makamının müzik usulü, pervânede kalmıştır, Mansur o peşrevde (saz semaisinde) birinci hanede kalmıştır.) Verilen bu beyitte müzik terimlerinin birlikte kullanıldığını görmekteyiz. “Edvâr, nevâ, pîşrev, serhâne” kelimeleriyle oluşturulan anlam dairesi bize bu terimlerin anlamının bilinmeksizin beytin anlaşılmayacağını bildirir durumdadır. Edvâr, müzik ilminin nazariyesinden bahseden kitaplara verilen ad olduğu gibi müzik usulleri için de bu kavram kullanılmaktadır. Müzik ilminin kaidelerinden bahseden edvârlarda “rast makamı” , “serperde-i musikî” addolunmuştur. Edvâr kitaplarında, müzik makamlarının geçişlerle olan nispeti ve icra vakti tespit edilebildiği gibi, her bir makamın çeşitli hastalıklarla mizaç ve tabiat üzerindeki etkileri kaydedilmiştir. “Peşrev” yahut “pîşrev”, Türk müziğinin en mâruf saz eseridir. Klasik fasılda bu eserin yeri -eğer baş taksimi yapılmamışsa- ilk öncedir. Genellikle dört hâne, nadir olarak üç buçuk, çok nadir olarak iki hâne olur. Her hâne mülâzime denilen kısımla son bulur ve bu kısım aynı nağmelerden yapılmıştır ve değişmez. Beyitte geçen “serhâne” kavramı da, Türk müziğinde peşrev ve saz semaisinin birinci hânesi”11 olarak izâh edilebilir. Gâlib’in beytini incelemeden evvel musikî terimlerini açıklamaya çalıştım. Beyitte gördüğümüz “Mansûr”, dikkatlerden kaçmamalıdır. Mansûr, “ene’l Hakk” deyip aşk şehidi olmuş mutasavvıf olarak edebiyatımızda yer etmiş , bir yandan “yardım olunmuş, zafere ulaştırılmış” anlamları ile zikredilirken, musikî terimi olarak da bir tür ney’e ad olmuştur. Beyitte Mansûr, bir ney olarak ele alınmalıdır ve beyit bu anlam doğrultusunda yorumlanmalıdır. Zira ney, kamışlığından koparıldığında feryat etmiş ve vatan özlemi duymuştur. Gâlib de gam duygusunu ney motifi ile birleştirmiş ve ortaya güzel bir beyit koymuştur. Şeyh Galib’in Dîvânındaki güzel sanatları beyitler üzerinden incelemeye çalıştığım yazımda şu sonuca vardığımı söylemek mümkündür. Şeyh Gâlib, görsel sanatlar ve müzik terimlerini kendi edebi düşüncesi çerçevesinde şiirine aktarmıştır, yani, bu terimleri şiirinin dokusuna öyle bir ustalıkla yerleştirmiştir ki tıpkı etkilendiği Fuzulî gibi ilk bakışta anlaşılmayan, lakin üzerinde biraz durulduktan sonra anlaşılan bir anlatımı yakalamıştır. Güzel sanatları sembol ve mazmun olarak yerleştiren şairimiz, bu kavramları aşk eksenine oturtmuştur. Buradan hareketle onun bilgi birikimini ve lirizmini görebiliriz ve Şeyh Gâlib, mâhir bir şiir üstadıdır, der ve ruhuna selâm ederiz…

11 10

PALA, İskender, age sf.11

DEVELLİOĞLU, Ferit, Osmanlıca – Türkçe Lûgat, Aydın Kitabevi, Ankara, 2013, sf.1099


Ağustos’16

İNCİR ÇEKİRDEĞİ

Kendini Bulma Yolunda

Sırdem Kemiksiz

PAMUK ve GALİP Asıl adı Muhammet Esat olan, 1757 yılında İstanbul’da Yenikapı Mevlevihanesi civarındaki bir evde dünyaya gelen Şeyh Galip’in başta Mevlana olmak üzere kendinden önceki büyük şairleri okuyarak yetiştiği, kendilerinden istifade ettiği, hatta bazılarına nazireler yazdığı bilinmektedir. Şiirlerine nazire veya tahmis yazdığı şahsiyetler arasında Fuzulî, Hayalî, Nefî, Sabit, Nabî, Nedim, Nahifî ve Münif gibi şairler öne çıkmaktadır. Şiirlerinde Ruhî-i Bağdadî ile Nevizade’den bahsetmesi ve Koca Ragıp Paşa’nın Münşeat’ından söz etmesi, onun bu şairleri de okuduğunu göstermektedir. Bütün bu isimler ve onların kişisel üsluplarındaki farklılıklar, Şeyh Galip’in üslup özellikleri hakkında da fikir vermektedir. Fuzulî’nin âşıkane, Bakî’nin rindane, Nabî’nin hikemî ve Nedim’in mahallîfolklorik söyleyişle öne çıktığı bilinen bir gerçektir. Bu gerçekten hareketle Galip’in bütün bu farklı üsluplardan beslenerek kendi kişisel üslubunu oluşturduğunu, dolayısıyla bu üsluplardan izler taşıdığını, Nefî’den başlayarak XVII ve XVIII. asır şairlerinin hemen hepsini farklı düzeylerde ve farklı yönleriyle etkileyen Sebk-i Hindî’yi ise onun en büyük temsilcilerinden biri sayılacak kadar çok yansıttığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Sebk-i Hindî ekolü adı en çok Şeyh Galip ile anılan bir ekol olmuştur. Divan edebiyatında Hint tarzı, Hint biçemi demek olan bu ekol Türk edebiyatında bir edebi akım (bazı akademisyenler tarafından akım olarak kabul edilmez) olarak ortaya çıkmıştır. Hindistan’da, Babürlü HintTürk hükümdarlarının saraylarında Farsça yazan ozanlarca geliştirilmiştir. Edebiyatımızda XVII. yüzyıldan

başlamak üzere etkisini göstermeye başlamış kimi şairlerimizde bütün özellikleri görülürken kimi şairlerimizi kısmen etkilemiştir. Sebk-i Hindi'nin edebiyatımıza ses, kafiye ve yeni kelime bulma yönünden etkileri olmuştur. Üslubun ortaya çıkısı hususunda birçok sebep sıralansa da "Safeviler devrindeki ağır taassup havasından bunalan ve daha serbest yazabilmek için Hindistan'a giden şairler tarafından Hint edebiyatından da etkilenerek ya da Hindistan'daki Müslüman-Türk idarecilerin dısarıdan gelen sanatkârlara gösterdikleri ilgi ve iltifatın sonucu olarak Hint'e gelen şairlerin ülkelerine karsı duydukları hasretin neticesinde meydana gelmistir." Yüzyıllar öncesinde ortaya çıkmış bu ekol günümüzde de etkisini hala göstermektedir. Ben bu doğrultuda Nobel ödüllü yazarımız Orhan Pamuk’da da aynı zamanda bir postmodern bir yazar olması sebebiyle de Şeyh Galib’in ve yer yer Sebk-i Hindî’nin ondaki etkilerini göstermeye çalışacağım. Şeyh Galip’in altı ay gibi kısa bir sürede kaleme aldığı Hüsn ü Aşk, klasik Türk edebiyatının en önemli mesnevilerindendir. Eserde, tasavvuftaki dervişin vahdete ulaşmak için çıktığı yolculuk, bu yolculuktaki tüm engellerle mücadele ederek sonunda vuslata ulaşması ve kendini olgunlaştırması alegorik bir tarzda anlatılmıştır. Orhan Pamuk’un Doğu anlatı geleneğine yaslanarak, postmodern tarzda kurguladığı Kara Kitap adlı eseri de 20. yüzyılın Hüsn ü Aşk’ı olarak tanımlanmaktadır. Kara Kitap, amcasının kızıyla evli olan avukat Galip, karısı (aynı zamanda kuzeni) Rüya ve Rüya’nın üvey ağabeysi Milliyet gazetesinde köşe yazarı olan Celal Salik karakterlerinin bir


Ağustos’16

İNCİR ÇEKİRDEĞİ

hikayesidir. Galip Nişantaşı’nda dedeleri, nineleri, halaları, amcaları, amca çocukları ve bir takım akrabalarıyla birlikte büyümüş ve amcasının güzel kızı Rüya evlenmiştir. Galip Rüya’nın ikinci kocasıdır. Kimi aile büyüklerinin düşüncelerine göre Galip çocukluktan beri çok sevdiği Rüya ile evlenerek Rüya’yı bazı sol fikirlere mensup eşinden ve o sefil hayatından kurtarmıştır. Galip ve Rüya, Rüya’nın üvey ağabeysi olan Celal Salik’e çocukluklarından beri hayranlık duymuşlar ve gazetedeki yazılarını her gün okuyarak büyümüşlerdir. Bir gün Galip eve gelir ve karısının on dokuz kelimelik terk mektubuyla karşılaşır. Rüya Romanın hemen başlarında Kara Kitap ile nereye gittiğini, ne zaman döneceğini, dönüp Mesnevî, ve özellikle Hüsn ü Aşk arasında bazı dönmeyeceğini, kiminle gittiğini yazmadan Galip’e ilgilerin olduğu dikkati çeker. Galip ve Celâl adları bir suç ortaklığı bırakarak ve ‘Annemleri idare bunun ilk sinyali olmakla birlikte apartmanın adının edersin’ diyerek kayıplara karışmıştır. Aynı "Şehrikalp" olması bunun açık bir zamanda Celal Salik’in de ortadan göstergesidir. “Çünkü yazar apartmana kaybolması Galip’i amansız bir verdiği Şehrikalp adıyla, Şeyh Orhan Pamuk yazarların arayışa ve esrarengiz bir Galip'in Hüsn ü Aşk'ındaki Diyar-ı birbirinden yararlandığını kayboluşa sürüklemiştir. Kalp'e açık gönderme örneklerle belirtir. Mesnevî'deki Bundan sonra Galip çok yapmaktadır. Romanın geri öykülerin Mantık al-tayr'dan, Kelile sevdiği karısını aramaktan kalan kısmı, yazarın, Celâl ve Dimne'den, Binbir Gece Rüya’nın onu neden terk karakteriyle Mevlâna Masalları'dan alınmış olduğunu ettiğini bulmaya Celâleddin Rumî arasında ve anımsatır okura. Şeyh Galip de çalışmaya, Celal ve Galip karakteriyle de Şeyh Mesnevî'ye borçludur Hüsn ü Aşk'ı. Rüya’nın birlikte olup Galip arasında çağrışımlar Esrarını Mesnevî'den aldım Çaldım olmayacağına dair uyandırmak” 1 üzerine veli mirî malı çaldım diyerek bu paranoyalardan Galip’in kuruludur. Orhan Pamuk, borcunu itiraf eder. kimliğine, kim olmak Galip’in yaşadığı Şehrikalp istediğine, hayatın görünenden Apartmanı’nı sosyal bir topluluk çok görünmeyen anlamlarını olarak yansıtır. Özelde apartman keşfetmeye doğru bir yolculuğa çıkmıştır. genelde toplumdur. Ve yazar e orada yaşanların Buradaki “Rüya ile Galip” öyküsü aslında “Hüsn ü Aşk”ın postmodernize edilmiş şeklidir. Adlar konusunda çok önemli alegorik benzerliklerin yanı sıra iki eser arasında; konu olarak aşk, bu aşkın kahramanları kendi benliklerine kavuşturması, arzuladıkları vuslata ermek için çıkılan yolculuk, yolculuk sırasında karşılaşılan engeller, karakterlerin içinde bulundukları sosyal yaşam ve fantastik unsurlar bakımlarından da yakın ilişkiler bulunmaktadır. Günümüz postmodern yazarları, geçmiş ile bugün arasında bir köprü kurma yoluna gitmişlerdir. Bu bağlamda Orhan Pamuk da Hüsn ü Aşk’ı yepyeni bir kurguyla yeniden yorumlamıştır.

hislerini, düşüncelerini, yaşam tarzlarını, örf ve adetlerini bütün detaylarıyla anlatır. Hüsn ü Aşk’ın giriş bölümünde de Şeyh Galib, “Âgâz-ı dâstân-ı benî mahabbet” diyerek bu kısımda metnin önemli bir sosyal yönünü belirtmiş olur. Olayların büyük kısmının gerçekleşti bu kabile, hikâyenin sosyal çatısını oluşturur. Karakterlere baktığımız zaman Celal, romandaki fonksiyonu itibariyle Divan’daki Sühan’ın rolünü üstlenmiştir adeta. Sühan, “insan gönüllerine vakıf olduğu kadar, hiç beklenilmeyen anlarda bazen 1

Berna Moran, Üst Kurmaca Olarak Kara Kitap


Ağustos’16

İNCİR ÇEKİRDEĞİ

bir güvercin, bazen bir hüthüt ve bazen de bir doktor şeklinde ortaya çıkarak hikâyede rol alan kişileri her zaman telkinleriyle yönlendirir” (Türinay, 1995, 92). Aşk’ın kendini bulmasına yardımcı olan Sühan, Celal’le bu noktada da benzeşmektedir. Romanda, Galip de Celal’ in yazıları ile “RÜYA”larından kurtulur ve kendini bulma yolunda ilerler. Bu yolculukta yazar, Attâr'a, Mevlâna'ya, Şeyh Galip'e göndermeler yapar ve böylece Kara Kitap'ta kullanılan anlatım geleneğinin bir Doğu geleneği olduğunu okura hissettirir. Ki bu benzerlik sadece anlatım tekniğinde değil içerikte de kendini göstermektedir. “Joyce'un Ulysses'de, Stephen'ın Dublin kentinde ordan oraya dolaşmasıyla (bu arada Stephen da gazeteye ve kerhaneye uğrar ) Odysseus'un denizlerde dolaşması arasında kurduğu koşutluk gibi Orhan Pamuk da Galip'in İstanbul sokaklarında dolaşmasıyla Aşk'ın yolculuğu (ve ayrıca Mevlâna'nın Şam sokaklarında Şemsi Tebrizî'yi araması) arasında koşutluk kurar.”2

müridin kemale ermek için katlanması gereken çileyi simgelemektedir. Benzer şekilde Galip'in çilesi ise yazabilmek, yaratabilmek uğruna bir serüvendir .

Şeyh Galip’in mesnevisinde amacının dış dünya tarafından başkalaştırılan bireyin kendi özüne dönme mücadelesi olduğu bilinmektedir. Aynı şekilde Kara Kitap’ın Galip’i de eşi Rüya tarafından farklı biri olmaya zorlanmaktadır. Bu serüvende Galip giderek kendi benliğinden sıyrılmış, Celal’e dönüşmüştür. Mevlana’nın “suret” ile “mana” anlayışı doğrultusunda o Celal’de kaybolmuştur. “Burada Orhan Pamuk, tasavvufun “benlik çözülmesi” ve “benlik bütünlemesi” aşamalarını izlemiştir. Avukat Galip (Şeyh Galip), sonunda “mürşit” gibi gördüğü, özendiği Milliyet yazarı Celal Salik’in yerini alır, onun adına yazmaya başlar, onunla bütünleşir. Bu, tasavvufta “kendisi değil, başkası olma” isteğinin yarattığı çelişkinin “benlik bütünlemesiyle, başkası olmakla” ortadan kalkması halidir.”4 Yazarın Kara Kitap’ı yazarken kullandığı deftere aldığı notlar ve çizimler.

Rüya karakterine baktığımız zaman ise, romanda Rüya’nın somut bir şekilde karşımıza nerdeyse hiç çıkmaması sadece bir telefon görüşmesinde varlığının hissedilmesi farklı bir durumdur. Rüya’yı Galip için çekici kılan da biraz da bu gizemli haldir. Esasında Rüya, “Galip’in amaca giden yoldaki imgesidir ve eylemlerinin nedenidir. Tıpkı Aşk’ın Hüsn’ü bulduğu anda onun gerçekliğinin yok olması gibi”.3 Galip karakteri ise tabii ki Hüsn ü Aşk’a adını veren Aşk ile örtüşmektedir. Aşk’ın çektiği çileler ile Galip’in çektiği acılar birbirine benzemektedir. Bu yolda karşılaştıkları engeller de şüphesiz iki karakteri birbirine yaklaştırmaktadır. Aşk'ın yollarda çektikleri,

Sonuç olarak Orhan Pamuk, bu eserinde geleneğin “bir köşesinden tutarak” yeni bir kurgu ortaya çıkarmaya, geçmiş kültürle bağlar kurmaya çalışmıştır. Romanda ana meselesi “kendisi olmak”, iç sesine, kendi mutluluk ve huzuruna gömülerek üretmek olan yazar, kendisi olamazsa başkalarının istediği birine dönüşecek, ancak kendisi olabilmeyi becerebildiğinde kendisini sevebilecektir. Peki, geçmiş kültürden beslenip kendisini bulmaya çalışan kahramanlara yer veren Orhan Pamuk’un kendisi, acaba “Ne tuhaf okurlarsınız siz, ne tuhaf ülke burası?” dediği kitabında “kendi olma”yı başarabilmiş midir?...

2

Berna Moran, a.g.m. Bedia Koçakoğlu, Postmodern Bir Aynada Hüsn ü Aşk’ın Kırılışı 3

4

Bedia Koçakoğlu, a.g.m.


Ağustos’16

İNCİR ÇEKİRDEĞİ

Hakîkat-i Hâl ve Hâtime-i Kitâbi Ey hâme eser senin degildir Ey şeb bu seher senin degildir Envâr-ı füyûz-ı Mürşid-i Rûm Âfâka fürûğum etdi ma’lûm Kıldı beni tıfl-ı mısra-âsâ Doğdum doğalı sühanla ber-pâ Ben tıfl idim eylemezdim ülfet Bulmuşdı sözüm temâm şöhret Bî-minnet ü üstâd-ı ta’lîm Ser-nâme-i tab’ım etdi tanzîm Allah Allah zihî inâyet Nâ-bâliğa hikmet-i belâgat Feyz erdi Cenâb-ı Mevlevî’den Aldım niçe ders Mesnevî’den

Gûyâ ki o bahr-i bî-kerâne Olmuş hum-ı rengden nişâne Dil hemçü şegâl o bahre düşdi Hem-cinslerim başıma üşdi Tâvûs-ı behişte eyledim nâz Ammâ ki yok iktidâr-ı pervâz Boşboşına ney-veş etdim efgân Ben söyledim oldı şem’ giryân Olmuşdı bu sîne dîk-i hikmet Ni’met leb-i gayre oldı kısmet Meh gibi açıldım u dolundum Vakt âhir olunca boş bulundum

Şeyh Galib

i

Hüsn ü Aşk’tan, 2024-2036. Beyitler.


Ağustos’16

İNCİR ÇEKİRDEĞİ

Ateşler İçinde Ömürlerin Şiirleri

Işık Selin Orhuntaş

Şeyh Galib, Metin Altıok, Birhan Keskin Temmuz ayında Metin Altıok’u anmak istemiştim. Ağustos sayımızın Şeyh Galip olduğunu öğrenince bu aya özel bir şekilde hazırlama kararı aldım. Ateşler içinde bir ömrü Şeyh Galib’le birlikte anmak daha doğru ve yerinde olacaktı. Divan şiiri, tarihi olarak vaktini doldurmuş olabilir. Ama bu artık “eskidiği” anlamına gelmiyor. En çok hataya düştüğümüz konulardan biri bu bence. Türk Edebiyatını dönemlere ayırırken birbirinden bağımsız gibi gösteriyoruz. Oysa edebiyat bir bütündür. Divan şiiri asla çağdaş şiirden bağımsız düşünülemez. Çünkü bu dönem hala Türk şiirinin beslendiği bir kaynaktır. Eski şiirimiz çağdaş Türk şiirinde dolaylı da olsa birçok şaire ilham vermiştir. Metin Altıok gibi mesela. “uzandım usulca cigarama; yavan ömrüme katık. ben o gün öldüm gülüm, bir daha ölmem artık.” Metin Altıok , Türk şiirinde İkinci Yeni döneminin bağımsız şairlerinden. “Bir Acıya Kiracı” olarak geçireceği hayata gözlerini Bergama’da açar. 71’de Ankara DTFC’ de Felsefe bölümünden mezun olur. Resimler yapar, resim sergileri açar. Çeşitli illerde Felsefe öğretmenliği yapar. Şiirler yazar. İlk şiirlerini “Gezgin” kitabında toplar. Pir Sultan Abdal Kültür Şenliği için gittiği Sivas’ta, 2 Temmuz 1993 günü Madımak Oteli’ndeki yangından ağır yaralı olarak kurtulduysa da 9 Temmuz 1993 günü, yangında yaşamlarını yitiren 34 arkadaşının kaderini paylaşır... Gezgin’de yer alan şiirlerinde Servet-i Fünun , Ahmet Haşim ve daha birçok şairin izlerini taşıdı. 60 kuşağının en romantik şiirlerini yalın bir dille yazdı. Çoğunda anlaşılması güç semboller kullandı. Bunların büyük çoğunluğu divan şiirinde kullanılan mazmunlardı. Onun temel kaynakları arasındaydı divan şiiri. Sadece, aruzla yazmıyordu. Ama bunun olmaması da ahenksiz bir şiir dili

olduğunu göstermezdi elbette. Gazel adını verdiği ve beyitlerle yazdığı şiirler İkinci Yeni geleneğinin divan şiirinden aldığı bir mirastı. Ve son dizelerinde mahlasına “altıok metin” şeklinde kullanması bir başka örnekti ondaki bu etkiye. Kana Gazel şiirini, kızı ölümünün 7. Yılında gazeteye ilan olarak vermişti: “…silinmez hiç bir şeyle, akan insan kanıdır toprak bile içemez, sindiremez onu kendine sen söyle altıok metin, dökülen sıcak kanı ki kan sıçrasın senin de incinmiş şiirine”


Ağustos’16

İNCİR ÇEKİRDEĞİ

Şiirlerinde Şeyh Galib’de de olduğu gibi ateş ya da ateşi çağrıştıracak kelimeler fazla yer alır. Ölümünün yangınla olacağını bilir gibidir: “heybesinde yılan işaretleri, baldıran zehiri yüzüğünün içinde ve yanında kav taşıyan ben; tekinsizim size göre ibret için yakılması gereken” Sebk-i Hindi akımına bağlılığı ile bilinen Galib’te ateş mazmunu her türlü hayali karşılar. Bazen güllerin açışını anlatırken bazen de sevgilinin gözünü betimlerken her yeri kırmızıya boyar. Altıok ise yalnızlığını, melankoliyi ve çaresizliğini yangınla ifade eder. Sis adlı şiirinde şöyle der : “Sonunda kendime bir top yangın edindim, Soluğumla besledim dudağımın ucunda. Ömrümün kuluydu savrulan hep ardımda, Örterek yavaş yavaş bıraktığım izleri

“Tedbirini terk eyle takdir Hüdânındır Sen yoksun o benlikler hep vehm ü gümânındır”

Birhan Keskin’in Altıok ve Galip Dede’den farklı yönü şiirlerinde doğa kişileştirilir. Koştum, durmadan koştum o küçük Kişileştirmeler genelde melankoliktir. “Ve yangınımla, İpek Ve Aşk ve Alev” de elementlerin ruhu olduğuna inanır. Şiirin isminin Adımın çaresiz kıyılarında Galip Dede mumun aksine daha çok “su” yer alır. kendi göğümü bulmaya.” yanmasını aşka Şelaleler suyun intiharıdır. Aşka bağlarken Keskin su gibi akmaktan korktuğu için mumun yanışını intihar onu şelaleler ilgilendirir. Metin Altıok olarak nitelendirir. Aşk Keskin’in, baharı şiirine bu kadar demişken onun adına intihardır. Tıpkı şem ve detaylı bir şekilde sokması bize verilen şiir ödülünü alan pervanede olduğu gibi… biraz da divan şiirini hatırlatır. şairelerden biri Birhan Divan şiirinin bahariyeleri, Keskin. Kendine özgü ve nevruziyeleri, şitaiyeleri doğanın her benzersiz üslubu olsa da kullandığı halinin divan edebiyatına bağımsız birer tür motifler onu Şeyh Galib’e, yani divan olarak yansıdığının kanıtıdır aslında. Taş Parçaları şiirine yaklaştırır. Keskin’in özellikle ateş mazmunu XXXV şiirinde; kullanması onu hem Altıok’a hem de Mevlevi “o senin ezel gününden kaderin şairine yaklaştırır. “Kim Bağışlayacak Beni” adlı şiir Sen onu nasılsa bin kere daha kitabının başında Şeyh Galib Dede Efendi’den Seveceksin” şöyle bir alıntı yer alır : Yanmış bir günün sürüklenen kanatlarıyla.


Ağustos’16

İNCİR ÇEKİRDEĞİ

diyerek bezm-i elest’e telmih yapar. Aynı divan şiirinin platonik aşıkları gibi… Aşık sevgiliyi ezel meclisinde görmüş ve aşkıyla yanmaya orada başlamıştır. Bazı aşıkların ateşi bütün bedenini sarar, o ateşle yanıp tutuşurlar. “Çerâğ-ı bezm-i hecri olduğum yapmış yakıştırmış Gönül pervânesine vuslat âteş intizâr âteş” ( Ayrılık meclisinin mumu olduğum yapmış yakıştırmış. Pervaneye benzeyen gönlüm için kavuşmak da yolunu gözlemek de ateş.) Şeyh Galip burada Şem ü Pervane aşkına gönderme yapar. Bu, küçük bir kelebeğin mum alevine olan aşkıdır. Hakkında destanlar yazılır. Şair beyitte kendini ayrılık meclisinin mumuna benzetir. Sonrasında da aşk ateşi uğruna pervane olanlar için yol gözlemenin, ümitle beklemenin de kavuşmanın da ateş olduğunu ekler. Anlatmak istediği tasavvufi aşktır fakat biz bunu beşeri aşk için sevgiliden ayrı olmanın da ona kavuşmanın da ateş olduğu şeklinde yorumlayabiliriz. Birhan Keskin’in şiirlerine de bu yorumla bakabiliriz. Cinayet Kışı III şiirinde Keskin, mumun yanışını ve kendi ateşiyle kendini bitirişini konu edinir. Mum kendi ateşiyle kendini yok eder. Aynı mumun alevi gibi hiçbir aşk sonsuza kadar titremez. Mum nasıl bütünlüğünü acı çekerek yitiriyorsa insan da acı çekerek bütünlüğünü yitirecektir. Ve acıdan ölecektir. Galib Dede ile aynı mazmunu farklı şekillerde işlediklerini görüyoruz. “İşte ben yıllar yılı yarı ölü yarı diri; O hiçliğe yazdım bunca harlı şiiri.” M. ALTIOK Annesinin sevgisizliği ve sıkıntı içinde geçen hayatı üslubuna ve eserlerine malzeme olmuştur Altıok’un. Özellikle annesinden göremediği sevgiyi sık sık dizelerine döker. Kendini ve şiirini şöyle anlatır Metin Altıok: ''Beni yönlendiren acı oldu. Benim hayatımda hep acı vardı. Hep acıdan yola çıktım. Çok fukara bir çocukluğum oldu benim... Sevgisiz üstelik… Bu yüzden kendimi hep garip bir leke gibi gördüm bu dünyada; ama tertemiz zamanlardan kalma bir leke...'' bunu da mısralara;

“Bu kekre dünyada yazık geçit yok aşka Bir şey yok paylaşacak acıdan başka.” diyerek döker. Birhan Keskin de varlığa dair yaşanabilecek acıyı Altıok’a benzer bir ifadeyle; “anladım mana yok acıdan başka Akşamın kör karanlığı vursun alnıma” şeklinde anlatır. Şiir her zaman bir bilmece olarak kalacak. Önce söz vardı sonra da söz olacak.


Ağustos’16

İNCİR ÇEKİRDEĞİ

Bunu da Oku! Bu aydan itibaren kapağımızda yer verip ele aldığımız yazar veya şairle ilgili kaynak oluşturma amacıyla “Bunu da Oku” köşesi yapmaya karar verdik. İşte dosya konumuz Şeyh Galib hakkında daha fazla bilgi edinmek isteyen okurlarımız için “Bunu da oku” dediğimiz iki kitap: Kuğunun Son Şarkısı / Beşir Ayvazoğlu Kapı Yayınları 226 sayfa. Arka Kapak Yazısı: Hüsn-ü Aşk, kuğunun, yani medeniyetimizin son güzel sarkışıydı. Gâlib bu şarkıyı Sultan III. Selim, Hattat Mustafa Rakım ve Dede Efendi'yie birlikte söyledi ve sustu. Söz artık "Nasıl bu taze maârifle eskiler âlayim" diyenlerdeydi. Ancak, beş yüz yıllık birikimiyle karşılarında bir heyula gibi duran ve inanılmaz zenginliklere sahip olan divan şiiri, Galibin getirip bıraktığı parıltılı noktada hâlâ gözleri kamaştırıyordu. Bu şiirin asla ölmeyen bir tarafı vardı; şiirimizin damarlarında bir usare gibi, Tanzimat şairlerinin pek farkına varamadıkları bir akışkanlıkla, fırsat bulur bulmaz yepyeni bir hayatiyetle gün ışığına çıkmak üzere dolaşıyordu. Bu saf şiir usaresi Şeyh Gâlib şiirinin imbiğinde damıtılmıştı. “Kitap çeşitli görsel malzeme ile zenginleştirilmiş, güzel bir iç düzen ile ve koyu kahverengi mürekkeple basılmış. Kapak kompozisyonu Özkul Eren''e ait. Kitapta Şeyh Galib ile birlikte aynı dönemi yaşayan Hammamizade Dede Efendi, Hattat Mustafa Rakım Efendi ile devrin entrikacı politikacılarından Halet Efendi''nin hal tercümeleri de yer almakta.” Mustafa Kutlu

Eser-i Aşk Şeyh Galib Hakkında Makaleler ve Bibliyografya / Hazırlayanlar: Hanife Kongu – Müjgan Çakır – Leyla Alptekin Sarıooğlu Dergâh Yayınları – 496 sayfa. Arka Kapak Yazısı: Zamanı ve mekânı aşan bazı sanatkârlar vardır. İşte onlardan biridir Şeyh Gâlib… O, şairliğinin yanı sıra Mevlevîlikteki çileli yolculuğunu "şeyh" olarak tamamlamış ve asırlarca birçok insanı etkisi altına almıştır. Kitabın adını taşıyan ve Gâlib'in doğumuna düşülen tarihlerden bir olan "Eser-i Aşk", bu büyük şairin mükemmelliğinin habercisidir aslında. Eser-i Aşk'ta, seçme makale ve bildirilerle birlikte alandaki çalışmaları içeren bir bibliyografya denemesi yer alıyor. Bunun yanı sıra Recaîzâde Mahmud Ekrem, Mehmed Fuad Köprülü, Süleyman Nazif gibi Türk edebiyatının önemli isimlerinin Şeyh Gâlib hakkındaki yazılarının Osmanlı Türkçesinden aktarımı da sunuluyor okuyucuya.


Ağustos’16

İNCİR ÇEKİRDEĞİ

YEŞİL adam birden gülümseyiverdi adım adım asırlardır özlem duymuştu belki de sararmış gözler, titrek el nefesi, nefesi hiç değişmemiş bahar esintili bir meltem çok ötelerden gelmişti beklenilen ellerini uzatır oldu adam beklediğine avuçlarında açtı en güzel haliyle bir yeşil gülümsüyordu adama beklenilen yüzyıllardır beklenilen bu imiş; yeşil renkler birden başladı çiftleşmeye tüm renkler yeşile gebe doğan her çiçek yeşil gülümseyen gözler yeşil kaldırımlar, deniz ve şiir yeşil sımsıcak sarılmalar, fırında taze ekmek su kaynarken semaverde demli çay parmaklarının arasında yılların hasreti önce kokusunu alır çayın her yudumu sonsuzluk, dumanı yeşil uzanıver mavi gök bak geldi yeşilim gözlerimde renk, kulağımda ahenk ruhuma işlendi nakış nakış bir bütün oldu şiirlerime bu renk renklerin en güzel hali bir yeşil

Sinan Salih GÜNGÖR Türkçe Öğretmeni Misafir

UR . Nur değil ortaçağ boyunduruğunda iyi şeyler düşünürken suskunluğum. Sabrımı saklıyorum, Umudumu öpüp kokluyorum desem fazla mı ferdi olur? -Her şiire sözle başlanırmışİmdi yemin olsun o vakit içimizdeki hikâyeye… Ur değil ve evet ur çünkü ben genelin adına da konuşacak olursam yalancıyım ve her yalancılık aynı yabancılıktan gelir Kibrime kibrit verin de yaksın kendini Bir şehrin dönüp dolaşıp sokaklarını en son aynı başkente çıkmak gibi kendinle Kaç sözlük yaktık kaybederken sevdiğimizi, kaç niran kelime, kaç boynu bükük hece, kaç ışıltısız harf -sevdiğimiz her neyse işteYani kalabalıklarda dahi aklımıza habire gelen ve zinhar gitmeyen malum zaferan ağrısı bu hal. Kötü olan sona ermedi ve yine nefes alabiliriz böylece hunharca Katışıksız mutluluk muhal… . Bir kadına sarılmak ve acısını çalmak istiyorum Züleyha olur yahut Meryem velev ki Leyla Bir adam istiyorum oturup beni dinleyecek, günaşırı dinleyecek Hüzünlerime esaslı bir ruh giydirecek herhangi bir adam… . Ur’um iyi huylu çıktı Evet, ur yüzümde taşıdığım tebessümdür benim Mütemadiyen sancıyan...

Murat Mahya GÜRSES Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmeni Misafir


Ağustos’16

İNCİR ÇEKİRDEĞİ

NESL-İ KEREM Sâkîya doldur sâgarı mürekkep aksın Umman-ı kerem olan şu dilber baksın

Aks eden varlığın bana güneştir geceleyin bil Raksa durur da kalemle güreşip heceden dil

Seni yazmayalı çöle döndü mana denizi Gül sarardı ve tıkandı Süleymanın genizi

Seni dile döker maksud-u meftun olan mecnun Bir intizar ile yazar durur sana ey gülistan-ı kerem

Bağ-ı cud ile katre katre aktı sana şiir yine Zaman su gibi meçhule aktı bana peymane Altı ayı geçti ebr-i kef göründü senden sonra Şem ile dest yandı dildar ateş oldu sayfam Usulsüz vusul olmaz der şeyh-ül ekber Ve mana denizi irfan gülleri yetiştirir biliriz... Sen sana yazılan her şiirden bir ders alırsın Okursun anlarsın sonunda ummana açılırsın Muhit-i kerem olan şu dildar ile çeşm-i can Yakar bağrı hasret ile seni seven küheylan Uşşâk şeb ile firkat eyler hasret kalır sana Bir dem ahteran ile gülü nisâr eylemek yara Mürekkep yekpare olurda anlatır mı seni dil Anlatabilir mi yetişse mana dilden dillere pil Baran-ı kerem olan sensin kalbime ışık saçan Ey gönül alan saç artık manayı bize dilinden

Bu gönül sana dûçâr olmuş bilmez misin sen Gül-i gülşen-i cud her baktığım simadasın sen

Cevgan-ı kerem olan seni dile dökmekte nicedir Yazma faslı dertnak olan kalbe ziyan nedendir Niçin bu uzaklık ey Nesliyar niçin bu uzaklık neden Nereye kadar diye bekledik vakit geldi gidelim mirim Gidecek olan kim sen mi ben mi ben bilmezim hanım Ve ben artık sıkılıp usanmışım sevmek seni naçar halim Susmadan konuşmasa idik keşkem konuşabilseydik Yazmaya susamak oruç bozar mı, konuşmayalım mı Şimdi eşk ile ışık aşka dert yandı semender-i düzah Ve Süleyman manayı koydu sevgin sonsuza Eyvallah...

Süleyman ERKUT


Ağustos’16

İNCİR ÇEKİRDEĞİ

Bin Dokuz Yüz Seksen Dört +°F 451

Ayşe Bengisu AKDAĞ

Temmuz’un son günlerinde başladığım Fahrenheit 451'i birkaç gün içinde bitirebildim ve bu sayede dergimizin Ağustos sayısına, roman hakkında yazmayı düşündüğüm yazıyı yetiştirebildim. Önceleri Fahrenheit 451 hakkında, sadece ondan bahseden bir tahlil yapmayı düşünmüştüm ancak özellikle sosyal paylaşım sitelerinde birçok okurun bu kitabı okuduğunu ve üstüne yüzlerce yorum da yapıldığını görünce farklı bir açıdan yaklaşmak istedim. Esasında kitabı okumaya başlarken “Doğru zamanda mı okuyorum?” diye kendime çok sordum. Zira memleketimizde yaşadıklarımızdan sonra kendimi geçmiş zamanlarda yazılan bir distopyanın karakterlerinden biri gibi hissetmeye başladım… Fahrenheit 451'in konusu malumunuz kitapların dünyasına yakma suretiyle savaş açmış bir devletin televizyon dünyasıyla izleyiciler üzerinde kurmak istediği bir iktidar. Üstelik bu görev de “yangın söndürücü” olması gereken itfaiyelere verilmiş. İşte başkahraman Montag da buradaki kitap yakıcı itfaiyecilerden biri. Ben burada geçen sene okuduğum 1984 ile bu kitap arasında dikkatimi çeken bazı noktalar üzerinden kısaca bir karşılaştırma yapmak istiyorum. İkisi de edebiyat dünyasında büyük ses getirmiş çok değerli iki distopya. Distopyanın kötü gelecek tasavvuru hikayeleri olduğunu hepiz söyleyebiliriz ancak burada daha derinde ne anlatmak istediğini biraz daha irdelememiz gerekiyor. Distopik roman türünün adı Yunanca dystopia (distopya) kelimesinden gelmektedir. Yunanca bir ön-takı olan dys/dis, “kötü”, "hastalıklı" veya “anormal” anlamını taşır. Kelime “ütopya”nın zıttı olarak düşünülmüştür. Distopya, “var olmayan güzel yer” anlamına gelen Eutopia ile ilişkilendirilmiştir ve anti-ütopya anlamındadır. Yani ütopik bir toplum anlayışının anti-tezini ifade eder. Bilimkurgunun bir alt dalı olarak belirtebileceğimiz distopya genel olarak

bakıldığında, feminist, solcu, fantastik, siberpunk (cyberpunk) distopya gibi çok farklı alt türlere de sahiptir. Bu bağlamda Fahrenheit 451 kültürel distopyayı, 1984 totaliter rejimle oluşan distopyayı temsil ediyor diyebilirim. Genel olarak bu distopyalardaki ortak yön ise ütopya karşıtı bir düşünceden hareket ederek, kötümser bir gelecek tablosu çizmesi hepsinin. Ayrıce eserlerin birçoğu gelişen teknolojiyi toplumu kolay yönetebilmek için kullanan baskıcı totaliter rejimlerin hâkimiyeti altında bir geleceğe işaret eder. En ünlü distopik eserlerin, ikinci dünya savaşı dönemi ve hemen sonrasında ele alınmış olması bir tesadüf değildir elbette. Zira bu romanlar yaşandığı gibi teknolojiyi savaşla hatırlayan, maceraperest iktidarlardan yorulmuş kitlelerin yorgun iç dünyalarını yansıtırlar. Bu girizgahtan sonra, konuyu uzatmadan romanların içeriğine bakarsak, ilk fark ettiğim şu oldu; "1984"te had safhada despotizmden dolayı sorgulama 'şansı olmayan' insanlar, F451'de ise TV dünyasının eğlencesine kendini kaptıran, sorgulama 'ihtiyacı duymayan' insanlar mevcut.


Ağustos’16

İNCİR ÇEKİRDEĞİ

Tıpkı 1984teki “tele ekran” gibi Fahrenheit 451’de de “televizör” vardır. İnsanlara gereksiz bilgi bombardımanı yapmak ve gerek yarışmalar gerek programlar aracılığıyla meşgul etmek amaçlı kullanılır. Ancak F451’de bu televizyon öyle bir noktaya gelmiştir ki kişiler arası iletişim gün boyunca kurulan birkaç cümleden ibaret ve sosyallik denilen olgu TV programlarına katılımla sınırlı bir haldedir. İşte bu sebeple “sorgulama ihtiyacı” bile duyamazlar. “Zenciler Küçük Siyah Sambo’yu sevmiyorlar, yak gitsin. Beyazlar Tom Amca’nın Kulübesi’yle ilgili iyi şeyler hissetmezler. Yak gitsin. Birisi çıkmış tütün ve akciğer kanseri hakkında bir kitap yazmış. Sigaracılar ağlıyor mu? Yak tabi. Sükunet Montag. Huzur, Montag. Kavganı dışarı çıkar. Daha iyisi, yakıp kül eden makinene at. Cenazeler üzücü ve paganca mı? Onları da yok et. Bir insan ölümünden beş dakika sonra büyük bacadan gökyüzüne doğru yol alır. Yakma makineleri helikopterlerle bütün ülkenin hizmetine sunulmaktadır. Bir adam ölümünden on dakika sonra kara toz zerrecikleri olur. Bireyler üzerine anılarla tartışmayalım. Unut onları. Hepsini yak, her şeyi yak. Ateş parlaktır, ateş temizdir.”

Montag ve Winston açısından eserlere baktığımızda Winston'un daha felsefik daha yoğun bir karakter olduğunu söyleyebilirim. Genel olarak iki romanın farkı bu aslında. Orwell bireyin iç dünyasına, sorgulamalarına daha derin iç hesaplaşmalarla girerken Bradbury'de bu sorgulama diyaloglar aracılığıyla yapılmış genelde. Bradbury romanını karakterlerin ruh dünyalarını ele vermeye yarayan 3. Kişi ağzından (ilahi bakış açısı ile) anlatmasına rağmen bunu kullan(a)mamış. Kadın kahramanlar açısından da 1984'un Katherine'i ile F451'in Linda Mildred'i, kafasını kullanmayan, sadece gördüğüyle yetinen, sorgulamayan, baskıya itaat eden karakterler olarak benziyor. Bunun yanında Clarisse ile Julia da başkarakterin farkındalığının oluşmasında etkili olmalarıyla benziyor. Montag’ın uyanışı, yolda kendisi ile konuşan, sorular soran bu noktada diğer insanlardan farklı olarak düşünsel teması olan Clarisse adındaki bu genç bir kadın ile tanışmasıyla başlar. Hayatına giren Clarisse ile birlikte yoğun bir şekilde kitap okuma arzusuna kapılan Montag artık bu isteğine engel olamamakta ve yakmaktan kurtardığı her kitabı evine getirip geceler boyunca onlarla ilgilenmektedir. Ne yazık ki bu süreç karısı Linda'nın kendisini ihbar edeceği ana kadar sürer. Sanırım daha fazla yazarsam malum kelimeyle “spoiler” vermiş olacağım.  En iyisi bu kısa tahlili burada sonlandırmak kararı ve benzeyen veya benzemeyen diğer yönleri okura bırakmak... Ve düşünmek, 1984 ve F451’den sonra acaba 2435’te toplumu ne bekliyor olacak?...


Ağustos’16

İNCİR ÇEKİRDEĞİ

Bir Kadın Destancı:

AYLA KUTLU

Tuğçe ERKOL

1516’da Yavuz Sultan Selim’in Doğu Seferi sonucunda Osmanlı Devleti’nin topraklarına katılan Hatay, 1918’e kadar Osmanlı’nın hâkimiyetinde kalmıştır. Ancak I. Dünya Savaşı’ndan sonra, önce Fransızların eline geçmiş, Kurtuluş Savaşı’nın ardından da Hatay Devleti olarak bağımsız bir devlet olmuştur. Atatürk’ün “Hatay benim şahsi davamdır. Şakaya gelmeyeceğini bilmelisiniz.” dediği ve Türkiye Cumhuriyeti’nin en önemli sorunu haline gelen Hatay Sorunu, 23 Temmuz 1939’da Hatay’ın Türkiye Cumhuriyeti’ne katılmasıyla hallolmuştur. Ancak Atatürk’ün ömrü bunu görmeye yetmemiştir. İşte Ayla Kutlu böyle bir siyasi karmaşanın yaşandığı şehirde 14 Ağustos 1938’de dünyaya gözlerini açar bir Hatay Cumhuriyeti vatandaşı olarak. Öğretmen Selahattin Bey ile ev hanımı Sabriye Hanımın ikinci çocuğu olarak dünyaya gelir. Dört çocuklu ailenin tek kızıdır küçük Ayla. Babası Cumhuriyet’in ilk kuşak öğretmenlerindendir. 2006 yılında yayımlanan Zaman Da Eskir adlı kitabında onun hayatının ilk 22 yılını ve ailesini okuruz: “Babamın yaşamı Gaziantep’te baba evinde sürmekte idi. O zamanlar yirmili yaşların başında, keman ve ud çalan, resim yapan, edebiyata meraklı, folklor araştırmaları ile uğraşan, çapkın, biraz züppe bir adamdı.” Gaziantep’te aslen amcasının kızı olan Sabriye Hanım’la evlenen Selahattin Bey, Gaziantep’ten Hatay’a göçer ve Ayla bu sırada doğar. Ardından Harbiye’ye sonra da o zamanki adı Süveydiye olan Samandağı’na taşınırlar. En son ise Hatay’a geri dönerler. Bu taşınma serüveni sırasında eğitim hayatını sürdürür Ayla. İlk ve orta öğrenimini buralarda bitirir ve lise eğitimi için Gaziantep’e gider. Liseyi bitirdikten sonra da İçişleri Bakanlığı’ndan aldığı bursla Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde okur ve 1960’da buradan mezun olur. Mezuniyetinin ardından burs aldığı için zorunlu hizmet olarak bakanlıkta çalışmaya başlar. Ayla Kutlu edebiyatla çocuk yaşında tanışır. Kendi başına uydurduğu şiirlerdir onun ilk eserleri. Üstelik bu ürünler, o daha okula gitmeden önce kaleme alınmıştır. O günleri şöyle anlatır:

“Galiba şiir diye bir şey yok dünyada. Onu ben buldum.” 1964’te aynı okuldan mezun olduğu Sahir Behlülgil ile evlenir. 1965’de oğlu Ahmet Kemal doğar . Ancak 1977’de boşanırlar. Ahmet Kemal Behlülgil petrol yüksek mühendisidir ve ODTÜ’de çalışmaktadır. 1975’de Kutlu’nun yazılarını okumaya başlarız. Özgür İnsan dergisinde Aygen Berel adıyla önce kitap tanıtım yazıları sonra da öyküler yazar. 40 yaşındayken ilk romanı Kaçış yayımlanır. *** Ayla Kutlu, büyük bir değer. Ve bu büyük değer edebiyat yaşamına oldukça geç başlamıştır. Bunu bir konuşmasında şöyle açıklar: “Edebiyat benim için sonradan kazanılan bir heves değildi. Gecikme, koşulların son derece olumsuz olmasındandı.”


Ağustos’16

İNCİR ÇEKİRDEĞİ

Islak Güneş, Cadı Ağacı, Hüsnüyusuf Güzellemesi, Bir Göçmen Kuştu O, Hoşça Kal Umut gibi kitaplar bu on yıllık süreçte yayımlanır. Birçok ödül alır ve bunun üzerine aldığı bir kararı şöyle açıklar: “50 yaşıma geldiğimde bir karar aldım. Bir daha hiçbir yarışmaya katılmayacağım.” Edebi başarılarını taçlandırdığı bu on yılın ardından gençlerin önünü açmak için yapar bunu. Büyük bir olgunluğa, hoşgörüye ve yüce gönüllülüğe sahiptir Ayla Kutlu.

“Değirmentaşı oyası: Gelin geldiği evde değirmen taşları arasındaki buğday gibi öğütüldüğü mesajı veriyor. Balıkesir yöresinden.” Oya koleksiyonculuğunun yanı sıra kedileri çok seven onları bir dost olarak gören biri Ayla Kutlu. Hayatının her döneminde birçok kediyle dostluk etmiştir. İhaneti olmayan bir sevgi kedi sevgisi, der Ayla Kutlu. Ve kedilerine birçok defa değinir: Cingöz, Vişinski, Kontes, Kedi, Abbas, Maydanoz ve İğde. Kedi’yi alışıyla ilgili olarak şunu söyler:

1990’da bir ressam arkadaşının teşvikiyle “…eşimden ayrıldığımda ilk işim kedi almak oldu. çocuklar için Merhaba Sevgi adlı kitabını yayımlar. Bu 'Uğur' koyduk sevmedi adını, biz de 'Kedi' diye eserin ardından Kutlu’nun çocuk edebiyatı çalışmaları değiştirdik.” devam eder. 1994’te ise ilk hikayesi olan Sen De Abbas’la ilgili bir anısını da şöyle ifade eder: Gitme Triyandafilis ve Kadın Destanı adlı “…Oğlum o yıllarda müziğe çok meraklı, işte romanları yayımlanır. Bu verimli yılın bunun adı 'Amadeus Karayan' olsun dedi… ardından diğer eserleri farklı Biz 'Amedeus' diyoruz hayvan öteki Kadın Destanı bir türlerde okurlarıyla buluşmaya tarafa gidiyor, 'Amadeus gel mama' devam eder. Mekruh Kadınlar kadın yazar diyoruz aptal aptal bakıyor… beş altı Mezarlığı, Zehir Zıkkım gün sonra birdenbire ayıldım. Bu tarafından yazılmış ilk Hikayeler adlı öyküler; Emir hayvan Türkoğlu Türk üstelik sokak kadın destanı olarak Bey’in Kızları, Ateş Üstünde kedisi Amedeus'tan ne anlar? Ona Yürümek, Asi … Asi adlı ortaya çıkar edebiyat 'Abbas' diye seslendim 'mauuu' diye romanları; Zaman Da Eskir cevap verdi. Amadeus Abbas kaldı tarihimizde. adlı anısı ve 2016’da Yedinci adı." Bayrak: Urumeli’nden İzmir’e Ayla Kutlu kedilerine olan adlı romanı yayımlanır. sevgisin yanı sıra onların kendisine destek *** olduğunu da söyler. Özellikle en önemli Ayla Kutlu hayatına Ankara’da devam ediyor. romanlarından biri olan, üzerine akademik Bir yandan edebi çalışmalarını yaparken bir yandan da çalışmaların da bulunduğu Kadın Destanı romanı oya işiyle ve kedileriyle ilgileniyor. Türkiye’nin birçok yazımında Abbas’ın ona destek olduğunu yazar: yerinden oyalar derleyerek oya koleksiyonu yapıyor. "Kadın Destanı romanımı yazarken Abbas hep yanımdaydı. O zamanlar daktilo ile yazıyordum. Ben yazarken Abbas gelir saatlerce yanımda otururdu. Ne zaman ki yorulduğuma ya da kendisinin sıkıldığına karar verir, gelir daktilomun üzerine yatardı… Kadın Destanı'nı Abbas'a ithaf ettim. İnsan değilmiş olsun. Abbas'ı hala unutamadım…"

Ayrıca sosyal medya hesabından da bu oyaların fotoğraflarını paylaşıp, fotoğrafların üzerine oyaların yörelerini ve anlamlarını yazarak okurlarıyla paylaşıyor.

Ayla Kutlu’nun Abbas’a ithaf ettiği bu romanına değinip de bu sayede onun destancı kişiliğinden bahsetmeden olmaz. Tarihin en eski yazılı destanı olan Gılgamış Destanı’nda Uruk Kralı Gılgamış’ın sonsuz bilgi olan ölümsüzlüğü arayışının anlatıldığı bu destanda kadın karakter yok denecek kadar az. Ayla Kutlu bu destandaki azıcık olan kadının öyküsünü anlatır romanında:


Ağustos’16

İNCİR ÇEKİRDEĞİ

“Kadın Destanı’nı koşuk dilinde yazmış olmam, daha sonra öz ve biçim arasındaki kopmaz ilişki üzerine yeniden düşünmeme neden oldu. Düşündüm: Kitabımda Sümerler, yani bundan 5 bin yıl öncesine anlatılacak. 5000 yıl öncesinin destan olmuş bir kişiliği Gılgamış var. Bir de çok küçük, neredeyse milimetrik ölçüde bir fonksiyon yüklenmiş bir “kadın” var ve ben bu kadının öyküsünü yazacağım.” Destan anlatmak, eskiden gelen bir iştir. Belli kurallara ve geleneğe dayanır. Gelenek gereği olarak da erkek işi olarak görülür. Ama buna karşın hikaye ya da masal anlatmak daha kadınsıdır. Masal anası derler mesela masal anlatıcılarına. Destan, konusu bakımından kahramanlıkla ilgili olduğu için anlatıcısı da erkeklerle ilişkilendirilmiş gibi gelir bana. Sonuçta bizim tarihimizdeki destani kahramanların büyük çoğunluğu da erkeklere ait. Oysaki Kadın Destanı bir kadın destancı tarafından yazılmış ilk kadın destanı olarak ortaya çıkar edebiyat tarihimizde. Ayla Kutlu edebiyatının en önemli özelliklerinden birisi tarihe ortaklık etmesi. Sümer "İnsanlara sevgiyi öğretmek de bir gülünç tarihine, Balkan göçlerine, Hatay’ın anavatana düş aslında. Belki, öfkenin değil sevginin katılmasına… Türkiye tarihinin diyecektim egemen olacağı bir düzenin aslında ama Kadın Destanı aklıma gelince koşullarını hazırlamaktır Anadolu ve Mezopotamya tarihi “Ayla Kutlu, kariyerine 77 sorun; insanlara, demek daha doğru olacak gibi geldi yılında başlamasına bana, yazdıklarıyla bütün bu savaşmanın değil, barış tarihlere şahitlik ediyor. Ona rağmen, 80'li yılların içinde, birinin yazarlık niteliği kazandıran siyasi yazarıdır. 1990'lı yıllarda ağzındaki lokmayı meselelerden kadın sorununa, Türk edebiyatına kapmak yerine, daha göç travmalarından kimlik damgasını vuracak 'kadın' çok lokma üretmenin arayışlarına kadar genişleyen bir edebiyatının habercisidir.” yelpazede pek çok yakıcı konuyu doğru olduğunu dillendirmesi değil sadece. O bu öğretecek bir düzen içinde konuları edebi bir formda ifade yaşamanın güzelliğini edebildiği için iyi bir yazar. Ve Ayla Kutlu anlatabilmekti asıl mesele." yaşamaya devam ettikçe bu tarihe şahitliği de devam edecek. Belki birkaç sene içinde Suriye’den Kaçış, Ayla KUTLU gelen mülteci bir kadının hayatını onun satırlarından okuyabiliriz, kim bilir?


Ağustos’16

İNCİR ÇEKİRDEĞİ

DEDEM VE ÇINAR Zamanda ve mekanda Kapladığı alan ve Soluduğumuz nefese dahi İşleyen koca çınar Ağaç sınıfında en ön sıradaki yerinle Pek muntazamsın Hayatımın tek koltuklu baş köşesinde Ne de narin ve kibarsın Gürültülerin kafamı tırmaladığı bir kahvehanede Yaktığım bu kağıdın dumanı Üşütür çayımın buharını Titrek parmaklarımın usulsüz dansına Ahenkli bir melabis kuşandırıp Yere düşürdüğün yapraklarına basarken Aldırış etmeyen bu insanlara bilenip dururum Ben de ezdim sonbaharda kuruyan yapraklarını Çıtırtısı yaktı içimi Depremler oldu Şimşekler çaktı Zihnimin labirentli koridorlarında Sonra hep seni düşündüm Sen görünen büyüklüğünle kör ettin gözleri Gözler körelince gönül gördü Sen sadece toprak üzerinde Karmaşık gibi doğayla uyumluydun Sana düşman oldular Dallarını kırdılar aldırmadın Daha da büyüttüler işi Gövdene baltayla vurdular Onlar kestikçe sen filizlendin

Kökünden sökmenin ikbaline Koşuyorlar, aldanıyorlar Diyelim ki aldılar canını Nasıl çekip atacaklar toprağını Değil mi ki her ağaç kendi mezarında yatar Seni yerinden etseler Yerlerinden olurlar Dalların sarar dünyayı Denizler seninle gölgelenir Sen denizleri göl okyanusları vatan eyle yine Kadırgalarında dahi dalların var Sensiz olur mu hiç Çınar Sırf sensin diye artık her şeyi Demirden oyup sandığa koydular Kapak yine seninle kapandı Nasılda aptal bunlar Ruhumun inkişafıyla yanıyor kelimeler Harıma bigane şimdi esir sözler Gelen giden her derde ah u zar eder Sen filizlen de beni aşık eyle Hücrelerim çarpışır damarlarımda Alıyla akıyla hırpalar bendimi Buğulu bir aynada silip gördüm kendimi Yüzümde toprağının izleri Dedem uyan gayrı ruhumda Ağaçlarla konuşur oldum Bir hal geldi garib başıma Ağaç gibi yaşar oldum Erdi KAÇAK Misafir


Ağustos’16

İNCİR ÇEKİRDEĞİ

Shakespeare and Company Kübra Tarakçı Paris’te Notre Dame’ın karşısında bir küçük kitabevi “Shakespeare and Company.” Paris'in en meşhur İngilizce kitaplar satan kitapçısı Shakespeare and Company, ilk olarak 1919'da Odéon'da Rue Dupytren'de açılır. Kitapçının sahibi Sylvia Beach sadece İngilizce kitapların satıldığı bu mağazayı daha sonra 1921'de Rue de l'Odéon'a taşır ve uzun yıllar burada hizmet verir. Fitzgeraldin’dan Gertude Stein’e onlarca yazarla Ancak Sylvia Beach, ikinci dünya savaşı arkadaşlık eden Sylvia Beach, kitap kiralama, sırasında, Alman işgali üzerine dükkanını bir daha gerektiğinde genç Ernest'e borç verme gibi güzel açmamak üzere kapatır. İkinci Dünya alışkanlıkları da olan bir kadındır.” Savaşı sonrası Amerikalı George Whitman tarafından Le Mistral Kitabevi daha çok İngiliz edebiyatı Shakespeare adıyla açılır. 1964'de Sylvia üzerine yoğunlaşmıştır. Zamanında Ernest and Company Beach öldükten sonra, adı Hemingway, Ezra Pound, F. Scott haftanın her Shakespeare and Company Fitzgerald, Gertrude Stein ve James olarak değiştirilir. “A günü sabah Joyce gibi birçok yazar tarafından sıklıkla Moveable Feast”de ziyaret edilen bir yerdir. Hatta kişisel 10'dan gece 11'e Hemingway, burayı Odeon mektupları bile bu kitabevine gelirmiş. kadar açık... Sokağı 12. caddede kendisi de James Joyce'un ilk zamanlar ABD ve Birleşik bir yazar olan Sylvia Beach’in Krallık'ta yasaklı olan “Ulysses” romanı da ilk kitapçı dükkanı olarak anlatır. “Dönemin olarak bu kitabevinde basılır. Kitapçı özelikle Paris’inde Joyce’undan Henry James’e, Scott Anglo-Amerikan edebiyatının Paris'teki temsilcisi


Ağustos’16

İNCİR ÇEKİRDEĞİ

olur. Ayrıca ünlü Before Sunset filminin açılış sahnesinde de bu kitabevi görülmektedir. Bunun yanında Midnight in Paris filminden bir bölüm de burada çekilmiştir.

Shakespeare and Company Saint Michel'de, Seine Nehri kıyısında Notre Dame Katedrali'nin tam çaprazında yer alıyor. Dışarıdan eski bir köy dükkanı gibi görünüyor.

Aslında birkaç yönden Türkiye’deki veya diğer ülkelerdeki kitabevlerinden pek farkı yok. Kitapları ödünç alabildiğiniz gibi satın da alabiliyorsunuz. Aldığınız kitaplara “Shakespeare and Company” mührü vuruluyor. Farklı olan yönü üst katında gezginleri ağırlamasından kaynaklanıyor. Ama bunun da bir şartı var: Eğer kitabevinde konaklamak istiyorsanız birkaç saat kitabevinde çalışmalısınız. Şimdiye kadar elli binin üzerinde gezginin burada konakladığı belirtiliyor. Bir gün eğer Paris’e yolunuz düşerse benim gibi yapmayın.  Bu kitabevini gezmeden gelmeyin. Umarım yine Paris’e yolum düşer ve belki kitap karıştırırken karşılaşırız…

Geçen Yine Paris’teyim...


Ağustos’16

İNCİR ÇEKİRDEĞİ

Lokman Sevinç

Kırmızı Ihlamur Çiçekleri Çift kanatlı demir kapıdan usulca içeri girdim Zaten artık istesem de koşarak giremezdim. İkindi sonrasıydı. Haziran güneşi ufukta asılı kalmış. Batmak istemiyor sanki. Geniş avluda açık havaya yayılmış tanıdık bir koku: tatlı, baygın, yoğun. İlk bakışta düzensizce etrafa saçılmış olduğunu düşündüğüm on – on beş masa elli civarında plastik sandalye. Sağ yanımda yaklaşık bir buçuk metre yükseklikteki duvara dayanmış üç bank, önlerinde küçük ahşap sehpalar... Plastik sandalyeye oturmak istemedim. Şanslıyım ki yıllar önce belediyenin büyük bir lutf ile hibe ettiği banklardan biri boştu. Bir kedinin kendini sevdirmek için sahibine sırnaşmasına benzer bir hamle ile yavaşça banka oturdum. Buradan tüm avluyu görebiliyordum. Gözlüklerimi devirip avlu ahalisini izlemeye başladım. Ahali tanıdık. Pek çoğu yolu çoktan yarılamış, siyahından çok beyazı olan saçları ve çökmüş avurtları ile haddi aşmış ya da benim gibi aşmaya yakın olanlar. Gözlerinde "Ben bilirim" in ışıltısı ile arkalarına yaslanmış, sandalyelerine yayılan öz güvenli orta yaş tayfası. Aralara serpilmiş gençler ve çocuklar. Önümde sol tarafta birleştirilmiş üç masanın etrafını kuşatmış bir topluluk... Masada yaşlarının verdiği yetkiye dayanarak yüksek sesle konuşan üç ihtiyar. Yanlarında hürmet ile dinleyen ara ara başları ile ya da içi boş bir "evet" ile onların sözlerini tasdik eden gençler. İki elleri ile kavradıkları çay bardaklarındaki oraletten ufak yudumlar alan torunlar. Muhabbetli ve hareketli bir topluluk. Diğer yanda uzak gözlükleri ceplerinde yakın gözlükleri gözlerinde gazete okuyanlar. İkişer üçer kişilik gruplar halinde sohbet eden, tartışan, paylaşan erkekler. Masaların arasında ellerinde tepsi ile koşturan 10 - 12 yaşlarında esmerin karası iki oğlan çocuğu. Tepsilerde dolu - boş bardaklar, küllükler, meşrubat şişeleri... Camii avlusunda bir mahşer hengamesi: açık havada savrulan sözcükler. Çokça masa, çokça insan, çokça söz. Her avlu bir açık hava mabedi. Şairin

Hikaye

dediği gibi "Avlular cem yerleri; cemaati içine sığdıran, koruyan, kuşatan üzeri açık fakat güvenli evler." Sağ elimin işaret parmağı ile gözlüğümü düzeltip banka iyice kuruldum. Arkama yaslandım. Geniş avludaki kalabalığın içime damlattığı yalnızlığı, kaybolmuşluğu ruhumda hissettim. Cebimden sigaramı ve çakmağımı çıkardım. Titreyen ellerimle paketten bir sigara çekip yaktım. Askıcı çocuklardan biri sehpaya çayımı bıraktı. Gülen gözleri ile sıcak bir selam verip solumdaki masanın içeceklerini servis etti. Yüzümde istemsiz, belli belirsiz bir tebessüm ile çocuğun arkasından bakıp çayımdan bir yudum içtim. Sıcak çay boğazımdan aşağı akarken akşam rüzgarı ile yaprağından ayrılmış kuru, sarı bir çiçek omzumdan aşağı süzüldü. Ihlamur çiçeği... Kalın gövdesi ve geniş gölgesi ile beton avluyu himayesi altına alan dallarının bir kısmı duvarın öte yanına sarkmış ıhlamur ağacını fark ettim. Başımı kaldırıp yeşil yapraklarına, sapsarı çiçeklerine yaprakların arasından bin bir zahmet ile sızmaya çalışan gün ışığına baktım. Ihlamurun o baygın kokusunu ciğerlerimin her köşesine sığdırmak istercesine derin bir nefes alıp gözlerimi kapadım. Yıllardır duymadığım tanıdık bir ses kulaklarımda uğuldamaya başladı. Ses kesildi sonra. "porta" dediğimiz iki buçuk metre yüksekliğinde beş metre genişliğinde çift kanatlı tahta kapının sağ kanadı gıcırdayarak açıldı. Kucağında kesileli henüz iki saat olmuş ıhlamur dallarından kocaman bir demetle babam girdi beton avluya. İkindi güneşi babamın yüz kiloluk cüssesinin ardından parlıyor heybetine heybet katıyordu. Babam gür sesiyle beton avluyu inletiyordu: "Delikanlılar gelin de bir yardım edin bakalım babanıza!” Hemen koştuk kardeşimle. Kardeşim on yaşında ben ise on iki. Çocuk ellerimizle iki ucundan tuttuk dal demetinin ağır bir yük taşıyormuş edasıyla. Koca demet hala babamın kucağında. Ara ara gücümüzü denemek için hafiften salıyor demeti.


Ağustos’16

İNCİR ÇEKİRDEĞİ

Ağırlığı hissediyorum. Bir de dedemin iki katlı evinin duvarına sıralanmış yirmi kiloluk yağ tenekelerinde annemin sevgi ile büyüttüğü ortancaların okşarcasına bacağıma sürttüğünü hissediyorum. Annem her şeyi sevgi ile yapardı. Sevgisini belli eden bir kadındı. Sevgisi hepimize yeterdi: babama, bana, kardeşime hatta çiçeklerine bile. Ihlamur demetini büyük salona açılan kapının kenarına bıraktık. Traktörde iki demet daha var. Hızlıca onları da getiriyoruz. Babam o dönemde hayal bile edemeyeceğimiz bir kuvvete sahip. Yine de oğullarının yardımına ihtiyacı varmış gibi davranıyor. Davranışları ile eğitirdi babam. Nasihat etmez, hep eşlik ederdi. Sevmesini pek beceremez onun yerine kızdırmayı dener ve her seferinde de başarırdı. Kapının hemen bitiminde bir sedirimiz var. Önünde dedemin yaptığı tahta masa. Babam sedire oturup sırtını evin duvarına dayıyor. Bir yanında ben diğer yanında İbrahim. Kalın bileklerinden fışkırırcasına uzamış nasırlı elleri ile önce yanaklarımızı sonra başımızı okşuyor babam. Annem kapıdan çıkıyor elinde çay tepsisiyle. İçinde demlik, bardak, şeker bulunan tepsiyi masaya bırakıp yanıma oturuyor annem de. Dedem ve babaannem ellerinde tespihleri ile çıkıyorlar avluya. ikindi namazının nuru hala yüzlerinde. "İşte şimdi tamam olduk" diyorum içimden. Çaylar içiliyor. Babam İbrahim'le uğraşıyor, kızdırıyor yine onu. Bağrışmaları avluya yayılıyor. Dedemin yüzünde Allah vergisi nurdan bir tebessüm. Çayların ardından hepimiz altına birer minder alıp avlunun betonuna bağdaş kuruyoruz. Babam ucu sivri kartal gagasını andıran demir tırpanı alıp baş parmağım kalınlığındaki dalların incecik sürgünlerini buduyor. On dakika sonra dal sürgünlerinden bir öbek oluşuyor önümüzde. Hep beraber bu bir karış büyüklüğündeki sürgünlerin ucundaki ıhlamur çiçeklerini incitmeden koparıyoruz. Ben ve kardeşim kopardığımız çiçekleri annemin pazen eteğinin ortasındaki çukura topluyoruz. Annemin eteği dolduğunda babamın yanındaki un çuvalına tepiyoruz çiçekleri. Bir çuval doluyor diğerini açıyor babam. Babaannem mutfağa gidiyor. Akşam yaklaşıyor. Hava kararmaya başlayınca dedem büyük salondan uzattığı seyyar lambayı süt kovalarını

asmak için kullandığımız kancalardan birine asıyor. Lambanın sarı ışığında ıhlamur çiçekleri iyice sararıyor. Babaannemin şifalı elleri ile pişirdiği akşam yemeğini sarı lambanın ışığında afiyetle yiyoruz. Yemeğin ardından büyükler namazını kılacak, yatsıya kadar işimiz devam edecek. Onlar namaz kılmak üzere büyük salona geçtiklerinde ben ve kardeşim ıhlamur, ortanca ve fesleğen kokularının birbirine karıştığı avluda yalnız kalıyoruz. Ortadaki öbeğin iyice azaldığını fark ediyorum. Babamın yokluğunu fırsat bilerek ufak ellerimle zor kavradığım tırpanı alıp babam olmaya çalışıyorum. Sapından tuttuğum neredeyse boyum kadar dalların sağından ve solundan ufak darbelerle döküyorum sürgünleri. En sonunda dala çapraz bir şekilde vurup ucunu koparıyorum. Babam gibi kesiyorum tüm sürgünleri. Evet, yapabiliyorum babamın yaptığı bir işi ben de tek başıma yapabiliyorum. Babam kadar kuvvetli hissediyorum kendimi. Düşen her sürgünle özgüvenim artıyor. Mutlu oluyorum. Bir, iki, üç, beş derken önümde sürgünlerden bir öbek oluşturuyorum tıpkı babam gibi. Bir sızı duyuyorum baş parmağımda. Koyu bir kırmızılık yayılıyor elime. Daldan süzülen kan beton avluya damlıyor ıhlamur yapraklarına ve ıhlamur çiçeklerine. Donup kalıyorum kanım ıhlamurları boyuyor. Ben bağırıyorum canımın acısı ile kardeşim ağlıyor. Önce annem çıkıyor bir çığlıkla kapıdan. Babam sonra. Babam annemin örtüsünü alıp bileğime bağlıyor sıkıca. O sıktıkça canım acıyor. Beni kucağına alıp koşuyor babam portaya doğru. Babamın saçına kanım bulaşıyor, gömleğinin yakasına, yüzüne... Babamın kollarında gözümde yaş, arkamda bıraktığım kan damlaları. En uzakta kana boyanmış ıhlamur çiçeklerinden bir öbek.


Ağustos’16

İNCİR ÇEKİRDEĞİ

SAHNE SENİN BURSA! “Cihân-ârâ cihân içindedir ârâyı bilmezler

Beyza Özkan

sergiye gitme kararı aldım. Heyecanla müzenin yolunu tuttum ve karşılaştığım görüntü Bursalı sahne sanatçılarının şanına yakışırdı…

O mâhîler ki deryâ içredir deryâyı bilmezler” diyor Hayâlî . Bizlere bir nevi mesaj veriyor adeta ve diyor ki: “ Dünyayı süsleyen, dünya içindedir, Sergi alanında ziyaretçileri kırmızı halı süsleyeni bilmezler; tıpkı denizin içinde karşılamaktaydı. Basamakları teker teker olup da denizi bilmeyen balıklar gibi.” çıktığımızda Bursalı sahne sanatçılarının İşte bu söz benim birazdan olduğu fotoğraflar ve onlara ait “Sahne Bursa” , Zeki Müren, bahsedeceğim yazımın konusu parçalar bulunmaktaydı. Bu fotoğraf Müzeyyen Senar, Yıldırım için çok yerinde ve çok karelerinde ilk olarak geleneksel Gürses, Recep Birgit, Adnan manidar bir söz. Sizlere bu Türk tiyatromuzun önemli Şenses, İlhan İrem gibi yazımda Bursa Kent oyunlarından olan Karagöz unutulmaz seslerle birlikte Müzesi’nin düzenlemiş olduğu oyunundaki bir tipleme, sonra sizi yolu Bursa’ya düşmüş “Sahne Bursa” sergisinden ve nostalji yolculuğuna ya da başka bu sanatçılar hakkında da kısa oradaki izlenimlerimden söz deyimle geçmişte tatil bir yolculuk kısa bilgiler veriyor. edeceğim. Konuya girmeden evvel yaptıracak olan plak kapaklarının bu sergiye gitme ve o sergiyi görme fotoğrafları ve konser afişleri tohumlarının nasıl filizlendiğini bulunmaktaydı. Onlardan sonra kocaman altın aktarmadan geçemeyeceğim. yaldızlı bir çerçeve içinde sergi ile ilgili tanıtım yazısı vardı. “Sahne Bursa” isimli sergiyi ilk kez müze duvarına asılan afişten gördüm. Aylardan Şubat’tı o Basamakları teker teker tırmanmaya devam zamanlar. Bir gün fakülteden eve dönerken müze ettim ve işte serginin can damarını buldum. yolundan geçtim ve serginin başlangıç ile bitiş Bulunduğum yerde bir sahne platformu, üzerinde tarihlerine baktım. 2016 Eylül’ünde biteceği Müzeyyen Senar, bir nostaljik mikrofon, Zeki Müren yazıyordu. Bu, sergiyi gezmek için hâlâ zamanım ve Yıldırım Gürses arz_ı endam eylemişlerdi. Sahne olduğunu söylüyordu. Aradan zaman geçti. Günler platformunun tam karşısında Müzeyyen Senar ve günleri, aylar ayları kovaladı. Tam da “yaşadığımız Zeki Müren’in kostümlerinin bulunduğu vitrinler ve şehrin kıymetini bilmiyoruz” dediğim bir günde bu yanlarında onlarla ilgili tanıtım yazıları asılıydı.


Ağustos’16

İNCİR ÇEKİRDEĞİ bulunmaktaydı. Vitrin içinde ut, kabak kemane, eski bir bağlama (cura ya da tambura olabilir), neyler ve mızıkalar orada ziyaretçilerin huzuruna çıkarılmıştı. Sergi bunlarla sınırlı değildi. Bizim İstanbullu sandığımız fakat Bursalı olan sanatçılarımız da var. Gerçekten de buraya gelenler hem daha önce yanlış bildikleri şeyler karşısında hayrete düşüyor, hem de gurur duyuyor sanatçısıyla. İçten içe “O da Bursalıymış , baksana.” diyorlar adeta. Buna benzer bir durumu İlhan İrem’in vitrininin önüne geldiğim zaman yaşadım. Sanatçı tanıtımları yalnız bunlarla sınırlı kalmıyor elbet, yakın zamanlarda şarkıları çok sevilen, kendisini “Boş Bardak” şarkısı ile tanıdığımız Fettah Can da bu sergide kendine yer edinmiş. Onun şöhret olduğu ilk gitar da serginin nadide parçalarından bir tanesi. Sergi yalnızca bununla sınırlı kalmıyor, yolu Bursa’ya düşen sanatçılarımız da unutulmamış ve onlara da vefa borcu bu şekilde ödenmiş. Bu sanatçılar arasında kimler yok ki... Neriman Uğur’dan tutun, Erkan Can’a, Zafer Algöz’e kadar herkes. Ayrıca Bursalı olan Ata Demirer ve Adnan Şenses gibi sanatçılar da sergide yer alıyor.

Sahne platformunda hatıra fotoğrafı çektiren ziyaretçiler akabinde nostalji iklimine yolculuk yapmaya başlıyorlar. Hem sanatçıları tanıyorlar yazıları okuyorlar, hem de vitrindeki eşyaları Sergi alanında bir başka şey var ki, izlediğimiz inceleyerek hafiften bir iç çekiyorlar Yeşilçam filmlerindeki gazino sahnelerini “Ah, nerede o eski günler!” diye, andıracak düzeyde tasarlanmış. Mavi bir “Bu sergiyle Zeki Müren’den yahut perde üzerinde kırmızı ışıklı “Sahne tarihimizde filizlenen sanat herhangi bir sanatçıdan bir Bursa” yazıyor. Ziyaretçiler içeri aşkının, dalga dalga nasıl bestenin güftesini terennüm girdiğinde dönen puantiye biçimli yeşerdiğine, çeşitlendiğine ediyorlar. Benim de içimi mavili bir ışık dansı eşliğinde Yıldırım şahit olacaksınız. An gelecek bir heyecan ve ılık bir his Gürses’ten, Zeki Müren’den, bir ezgi çalınacak kulağınıza, alıp götürüyor uzaklara. Bu Müzeyyen Senar’dan, Adnan an gelecek ünlü bir sima rüzgâr beni götürmeye Şenses’ten ve Bursa’ya anlam katmış belirecek karşınızda.” devam ediyor. “Bakalım nice sanatçıdan besteler dinliyor. şimdiki durağımız neresi?” diyorum kendi kendime. Cevabı da yazıma başlarken adını zikrettiğim şair Hayali’yi haklı çıkartıyor. Erdinç Çelikkol ve Recep Birgit’in adlarını görüyorum. Kendi kendime demeden edemiyorum: “Erdinç Çelikkol’un adını bir yerlerden duymuştum fakat Recep Birgit kim, bilmiyorum!” dedim ve sergiyi gezen bir kişi olarak bilmediğim bir bilgiyi bu vesile ile öğrenmiş oldum. Onların yanında bir vitrin içinde eski müzik kültürümüze ait enstürmanlar

İçerideki sinevizyon gösterisi ile nostaljiye yelkenler fora oluyor. Salondan ayrıldığı zaman müzik sesi koridorları fırından yeni çıkmış bir ekmeğin kokusu gibi sarıyor ve sergi salonuna adım atan herkes, sesin nereden geldiğini merak ederek koridorları arşınlıyor. Nostalji treninin bir vagonu olan bu salondan çıktıktan sonra bir şeyle daha karşılaşıyor ziyaretçiler: Bir kasetçi ve plakçı dükkanı tezgâhı. Eskiden bu


Ağustos’16

İNCİR ÇEKİRDEĞİ

kasetlere neler doldururduk, diye düşünmeden edemiyor insan. Eğer dikkatli bir ziyaretçi ise o bölümü ziyaret eden, kasetler ve plakların kime ait olduğunu hemen anlıyor ve varsa “bizde ya da yakınlarımızda da vardı” diyorlar. Bir yandan da bu bölüm, modern zamanın CD’lerine karşılık olarak “Ben buradayım, ayaktayım ve yenilmedim zamana.” Diyor adeta. Serginin basamaklarını inerken yine girişte olduğu gibi bir fotoğraf enstantanesi uğurluyor ziyaretçilerini. Fotoğraflara baka baka ilerleyen kişilerin içleri yine ılık bir his doluyor, yine geleyim bu sergiye, diyor adeta. Bir sürü anı, an, deneyim biriktiriyor içinde. Anlatacak çok şeyi oluyor gezdiği gördüğü bu sergi ile ilgili. Bana gelince, ben de bu sergiden çıktıktan hemen sonra yaşadıklarımı, izlenimlerimi sevdiğim herkese anlattım. “Söz uçucu, yazı kalıcıdır.” Meşhur bir meseldir bu söylenegelen. “Sahne Bursa” sergisi sözle anlatılmayan lakin yazı ile kalıcı hale gelebilen güzel ama çok güzel bir sergidir, dedim ve sizler için bu yazıyı kaleme aldım. “Sahne Bursa” , gezilmeye ve görülmeye değer bir sergidir. Sergiyi gezip de yazımı okuyanlar yazdıklarıma hak vereceklerdir diye düşünüyorum. Ola ki unuttuğum yahut atladığım bir yer varsa affola. Bursa’ya yolu düşen Orhan Gencebay üstadımızın da dediği veçhile: “Hatasız kul olmaz.”

Sergiyi tatil bitmeden, zamanınız varken gezip görmenizi ve bu tatlı nostalji yolculuğuna çıkmanızı can-ı gönülden diliyorum. Daha nice güzel etkinliklerde buluşmak dileğiyle efendim. Berhudar olun.

"Bursa, sanatçı yetiştiren bir şehir olarak karşımıza çıktı bu sergide. Araştırırken sanatçıların eşyalarını da toplamak istedik. Müzeyyen Senar, Zeki Müren Yıldırım Gürses, Erkan Can, Fettah Can çok duygulanarak, bazı eşyalarını bize yolladılar. Erkan Can, Mahallenin Muhtarları'nda giydiği paltosunu, Fettah Can ilk gitarını verdi. Müzeyyen Senar, 2003'te bizzat kendisi bir kostümünü verdi, hatta bir de "Ben Kelesli Müzeyyen, bu elbisemi Kent Müzesi'ne bağışlıyorum' diye belge imzalamıştı." Ahmet Erdönmez Müze Koordinatörü


Ağustos’16

İNCİR ÇEKİRDEĞİ

BİR BAŞKA SERENAD Bugün maddeden sıyrılıp manaya geçişteki o zar gibi hayal makamında; her zerrem seninle her zerren benimle sarmaş dolaşık. Bugün gökyüzü güler yüzlü, toprak tevazulu, kuşlar daha hür… Bugün her karanlığın içinde bir aydınlık, her çıkmazın içinde bir ferahlık vardı.

ZÜMRÜT SAAT Birikiyor zamanın ak zafer yıldızları Bursa meydanlarında Avrupa rüzgârları Beyaz yaz geceleri titreşiyor sevdalar Düğünlerde her dilden söyleniyor şarkılar Erguvan bayramları uçmak yeri öncesi Mercan derinliğinde -kaybetmem- buldum seni Çini pencerelerde güneşli kar uykusu Mevlit akşamlarında yenibahar muştusu Sonbahar çınarları Cem hüznünden sarıdır Yeşil ovalar canı Emir nefesten alır Dolaşsa da her yeri gri beton atları Bursa zümrüt sevgili ipekten kanatları Rasim DEMİRTAŞ Misafir

Seni daima yanı başımda, gözlerini ise delice sevdiğini söylerken buldum. Yokluğundan eser yoktu. Hüznüm, özlemin eşiğinden süzülmüş vuslatla vuslat olmuştu. Vakit, maddesel varlığına koşarken; yokluğundaki varlığından ayrılmak korkusu, yeni günde sensiz bir hicrana gömülme endişesi koşan vakte düşman ediyor beni. Anlarda yaşamalı diyorum bazen insan; her anda yeniden dirilmeli. Ayrılığın hüznünden büyümeli. Hüzünden büyüyen insan, şiir gibi. Sığabiliyorsa bedenimde bir küçük odaya aşk, karışabiliyorsa damarlarımdaki zehre panzehir diye, anlamı olmalı -mümkün iseayrılığın. Biliyorum kavuşayım diye bu gündüzler, geceler. Yetişeyim diye bu yarış. Varayım diye bu bitiş. Göğüslenecek bir ip varsa sevdadır şüphesiz. Bugün her ses senin sesin. Dağların dumanına, denizin dalgasına, buğdayın türküsüne rüzgâr sensin. Her çocuk senin dilinde ağlar, her bilmece sende çözüme kavuşur. Şarkım, garbım, iç sesim, düş yüzüm... Bildim, nihayetinde her söz köşesine çekilir. Yalnız sen kalırsın geriye, bende. Varken dünyada 7,2 küsur milyar şiir, sen sevdiğim, hepsinde bercestesin. Hepsinin içinden geçip hiçbiri değilsin. En güzelsin.

Hatice TÜRK


Ağustos’16

İNCİR ÇEKİRDEĞİ

TURGUT UYAR’IN “DİVAN”I HAKKINDA BAZI MÜLAHAZÂTI ŞAMİLDİR* Begüm Çalışkan

“balkonlar bir suya açılır sözgelişi bu iyidir bir ağustos terlemesine karşı sözgelişi su iyidir’’ (dikilitaşlar’a) Turgut Uyar’ın altıncı şiir kitabı olan ‘’Divan’’ yayınlandığı günden bu yana birçok tartışmaya mahal vermiş, adından söz ettirmiş ve Turgut Uyar’ın diğer şiir kitaplarından ayrılan bir yere sahip olmuştur. Bunun sebebi, Uyar’ın yeni bir biçim arayışına gitmesi ve şiirlerini gerçekten bir divanı tertip eder gibi; Divan şiiri biçimlerini içeren adlarla kaleme almış olmasıdır. Turgut Uyar’ın Divan’ında ‘’münâcaat,1 naat, rubâî, kasîde’’ biçimlerinin başlıklarıyla yazılmış şiirler bulunmakla beraber bunların içeriklerinde bilinçli bir uyuşmazlık saptanmıştır. Bunun yanında Turgut Uyar’ın Divan’ını beyitlerle oluşturduğunu fakat bu beyitleri herhangi bir aruz ölçüsüne tabi tutmadığını belirtmek gerekir. Turgut Uyar’ın Divan’ı tıpkı divan şairlerinin, divan oluştururken uyduğu -uymak zorunda olduğu- gibi ‘’Münacat’’ la başlar. Fakat bu münacat; Allah’a yakarış, onun birliğinden bahsetme ve ona övgüler dizme gibi birtakım hususları içermez. Hatta bu durumdan, kesin bir çizgiyle ayrılır. “Divan şiirini -hangi sebeplerle bilemiyorum- belki bir düşünce dizgesine oturtup yüceltmek için olabilir- yazın tarihimizin büyükleri, (M. Fuat Köprülü, Agâh Sırrı Levent, daha çok da onların yorumcuları olan edebiyat öğretmenleri) ısrarla tasavvuf * “Lisân-ı Osmanî’nin Edebiyatı Hakkında Bazı Mülahazâtı Şamildir’’ : Namık Kemal’in dil, edebiyat ve tenkid görüşlerini ifade ettiği, Yeni Türk Edebiyatı’nın beyannâmesi olarak kabul gören makaledir. 1 Turgut Uyar’ın şiir başlığı ‘’münacat’’ şeklindedir. Bkz. Turgut Uyar. Büyük Saat

çerçevesi içinde tanıtırlar. Sözgelimi, ‘’yâr’’ hep ‘’Tanrı’’, ‘’yâre kavuşmak’’ hep ‘’Tanrı’ya kavuşmak’’ bir çeşit ‘’Şeb-i Arus’’tur. Bazı Divan şairleri için geçerli olabilecek bu açıklama, Divan şiirlerinin gerçek büyükleri için pek uygulanamaz. Örneğin: Şehnişinler ziyneti âğuşlar pirâyesi diyen bir Nedim’i hangi kıstaslarla tasavvuf içine sokuşturabiliriz?‘’2 Münacat’ın ilk beyti şu şekildedir: ‘’birden hatırladık seninle buluşamadığımız günleri gel ey yüce bakış yüce suskunluk gel artık beri’’3 Turgut Uyar’ın, alıntılanan düşüncesinden hareketle ve şiirin devamında seslenilen kişiye karşı teslim oluş dikkate alındığında; burada, Divan edebiyatındaki ‘âşık ve sevgili’ anlayışı dikkate alınmıştır fikriyle şöyle bir okuma yapılabilir; Divan şiirinde âşık ve sevgili hiçbir zaman kavuşamaz. Âşık, her zaman sevgiliyi arzular, geçeceği yolu gözler fakat sevgiliyle buluşamaz. Bu durum, Divan şiiri yazmayı ve kendini bu şekilde ifade etmeyi kabul eden her şairin uyması gereken bir muhtevadır. Divan şiirinde, -manevi anlamda- sevgili hükümdar, âşık köledir. Bu bağlamdan hareketle beyitteki ‘yüce’ kavramı sevgilinin erişilmez güzelliğine ve padişah konumuna oturtulabilir. Aynı zamanda ‘suskunluk’ kavramı da Divan şiirindeki sevgilinin; aşığa karşı güzel bir söz etmeyişi, ağzının -mim gibi- kapalı oluşu gibi birtakım motiflerle

2

Uyar, T. (2016). Korkulu Ustalık. YKY. Alıntılandığı metin.Bir Lütfu Çok, Mürüvveti Çok Padişah:Baki.(Syf.412) 4 Uyar, T. (2015). Büyük Saat. YKY.


Ağustos’16

İNCİR ÇEKİRDEĞİ

ilişkilendirilebilir. Çünkü Divan edebiyatında çözümlemeler hepsinde sıradan, sosyal ve şerhler beyit beyit yapılır ve her beyitte farklı bir anlamda seçkin bir anlama, farklı bir kavrama ya da temaya varılabilir. Fakat konumu, mevkii, özelliği Uyar’ın Divan’ını, gerek kendi açıklamalarıyla örtüşmediği olmayan halkı konu için, gerekse beyitler arasında genel olarak bir konu edinmiştir.’’5 bütünlüğü bulunduğu için bu şekilde bir okumaya tabi Turgut Uyar’ın ‘’Divan’’ tutmak mümkün değildir. kitabını aslında ‘’Halk Yukarıda izah edilen şiir açıklamalarının, Uyar’ın Divanı’’ adıyla yayımlamak tasavvuf anlayışına dair açıklaması ve Divan edebiyatı istediği fikri ve yine geleneğinin şartı bağlamında okumalarla, bir doğruya dergilere verdiği varacağını düşünmek mümkündür. Ancak Uyar’ın Rauf röportajlar izlendiğinde bu Mutluay’ın ‘‘Peki günümüzün sanatçıları, yazılı bir inceliğe görüş haklı bulunacaktır. ulaştığı ve bazılarınca ‘’klasik’’ değerler taşıdığı kabul Fakat öncelikle izah edilen Divan şiirinden hangi imkânlarla yararlanabilirler? edilmesi gereken durum, Siz bu kaynağı aramayı düşünür müsünüz?’’ sorusuna Turgut Uyar’ın Divan şiiriyle verdiği cevap dikkate alındığında bu düşüncelerin ilgili görüşlerinin zaman tamamen yanılsama ve yanlışlıktan ibaret olduğu içerisinde değişikliğe uğramış olmasıdır. Uyar’ın Divan anlaşılacaktır: ‘’Geçmiş, bütün kesimleriyle, bütün kitabını yayınlamadan önceki dönemlerde dergilere değerleriyle bir bütündür. Geçmişin -varsa- öbür yazmış olduğu yazılarda genel olarak ; ‘’Divan şiirimize değerlerini bir yana koyup sadece şiir kesiminden gelince, ondan bugün bile öğreneceğimiz çok şey var. O şiir yararlanmayı düşünmek veya önermek bir yanılgıdır en azından, kelimeden, sözün değerlerinden başka, yani sanırım. Sorunuza gelince, kendi yapısı, kendi mantığı, şiirin en yalın, en ilkel, en esaslı aracından başka bir şeye kendi dünya görüşü kullanılarak Divan şiirinden dayanmayan sağlam bir anlayışın nerelere varabildiğini yararlanılabilmesi, bugün için olanaksızdır, gereksizdir. gösterir.’’6 Fikriyle örtüşen birden fazla ifadede Böyle bir kaynağa dönmeyi hiç düşünmedim. Divan bulunduğu gözlemlenebilir. Divan şiiri konusunda şiirinden, onun kendi değerlerinden daha sonra fikir değişikliğine giden Uyar’ın yararlanılarak bir yere varılabileceğine Divan’ında ne yapmak istediği her inanmıyorum. Çağını doldurmuş ve zaman bir soru işareti olarak kalmış Kemal Tahir’in, onun bu kendini yenileyip diri tutamamış bir ve herhangi bir görüş birliğine kitabında Osmanlı özlemi uygarlığın değerleri bugüne nasıl varılamamıştır. duyduğuna dair düşünceleri, 4 uygulanabilir?’’ Kemal Tahir’in, onun dönem eleştirmenlerinin bu bu kitabında Osmanlı özlemi kitabı bir geleneğe dönüş ve BİR ‘’DİVAN’’ Uyar’ın gelenekçi şair olması duyduğuna dair düşünceleri yolunda bir adım olarak YARATMA GİRİŞİMİ ve yine dönem görmeleri, onun Divan şiiri Turgut Uyar’ın eleştirmenlerinin bu kitabı bir konusunda cephe almasına ve Divan’ını; Prof. Dr. Nurullah geleneğe dönüş ve Uyar’ın kendince bir savunma Çetin ‘’Yeni Türk Şiirinde gelenekçi şair olması yolunda mekanizması oluşturmasına Geleneğin İzleri’’ adlı kitabında bir bir adım olarak görmeleri, onun neden olmuştur. pastiş ürünü olarak tanımlamıştır; ‘’ Divan şiiri konusunda cephe Turgut Uyar, şiirlerinde Osmanlı almasına ve kendince bir savunma hayranlığı ve sevgisine yer vermemiştir. (…) mekanizması oluşturmasına neden Turgut Uyar, Klasik Türk şiiri nazım şekilleriyle olmuştur. ‘’Yani Uyar, 1960’lı yılların başından yazdığı metinlerinde bu şekillerin gerektirdiği muhtevaya itibaren Divan şiirini, Osmanlı’nın şiiri olması dolayısıyla uymamıştır. Örneğin Münacatta Allah’ın varlığı ve birliği, Cumhuriyet devrimlerine taraf olmakla çelişen ve halkın naatta Hz. Muhammed sevgisi ve övgüsü, kasidede ise değil de sarayın şiiri olması dolayısıyla da halkçı tutumla devlet büyüklerinin övgüsü yerine bu nazım şekillerinin ters düşen ideolojik bir yapı olarak algılamış, kendisi için

4

Uyar, T. (1970). Günümüzde Divan. (R. Mutluay, Röportaj Yapan) Alıntılandığı kitap. Korkulu Ustalık. (Syf.506) 6 Çetin, N. (2012). Yeni Türk Şiirinde Geleneğin İzleri. AKÇAĞ.

6

Uyar, T. (2016). Korkulu Ustalık. YKY. Alıntılandığı metin .Dergilerde/Başket Ankara. Pazar Postası


Ağustos’16

İNCİR ÇEKİRDEĞİ

“gelenekten yararlanma” konusunda söylenenlere aşırı bir tepki göstermiştir.’’7 Buradan hareketle Uyar’ın Divan’ında gelenekçe belirlenmiş birtakım unsur ve motifleri aramak gereksiz olacaktır. Fakat Uyar’ın kullandığı ‘gül, bülbül, su, çöl’ gibi kavramların tesadüf eseri şiirine girdiği düşünülemez. Yani aslında Uyar, kendi söylemine göre ‘slogancı’ şiiri terk etmek için biçimsel bir arayışa gitmiş fakat bu arayışın yanında Divan şiirinin birtakım unsurlarını da şiirine sokmuştur. Nitekim -kendisi kabul etmese de- kitapta tekil okumalarla dahi göze çarpabilecek bir metinlerarasılık durumu mevcuttur. Divan şiirine ‘gönderme’ olduğu düşünülebilecek birtakım beyitlere rastlanmıştır. Bunlar ;

ölümleri ekseninde “ölen ve dirilen insan”a seslenmektedir. Ölen ve dirilen o bitmez insanla Pir Sultan Abdal’ın işaret edildiği söylenebilir. ‘’ 8 ‘’NİÇİN DİVAN?’’ SORUSUNA BİR YANIT GİRİŞİMİ

Uyar’ın Divan’ı saray için değil halk için yazılmıştır. Çünkü Uyar’ın anlayışına göre seçkin bir zümre için, havas için kalem oynatmak ve buna koşullanmak doğru değildir. O, bunun aksine halkın yanında olmuş, yüksek zümreye tepki göstermiştir. Halka bir bilinç aşılama, halka bir şeyleri fark ettirme gibi birtakım yorumlar, beyitler tarandığında doğruluğa varacaktır; ‘’biz bir parça acemi su yorumcuyuz / öteden beri dayanıklılık taşırız durmadan / ellerimiz bir türkü gibi öyle, kendiliğinden/ uzun bir gündüzü farkedenlerin en sonuncuyuz. (su yorumcuları’na)’’ ‘’İşte sürahiyi kırdılar suyumuz kesik hadi bakalım / ey Bunun yanında Uyar’ın, Divan’ında halkı zor durumda camekan seninle biziz ancak bunları yenileyecek’’ bırakan birtakım tarihsel olaylara ve yaşanılan tarihe dair (beklemiş bir paket cıgaranın son umudu’na) birtakım eleştirilerde bulunduğunu görmek mümkündür. ‘’Ahir mekânun olsa gerek cür’a gibi hâk Özellikle ‘baharat yolu, sâbâdâd’a kaside, /Devrân elinde irse gerek câm-ı 'ayşa meclis-i mebusan’a, salihat’ı nisvandan seng’’ (Bâkî) saffet hanımefendi’ye’ adlı şiirlerinde Uyar, kendi söylemine eleştiri öğesine sıklıkla başvurmuştur. göre ‘slogancı’ şiiri terk ‘’ben bir gün giderim ki neyim ‘Baharat yolu’ şiirinde geçen ; ‘’ etmek için biçimsel bir kalır / eksik bıraktığım her şeyim Büyük macerası insanoğlunun büyük arayışa gitmiş fakat bu kalır kalma tutkusu/ ey canım ey yengeç arayışın yanında Divan yaz günü kim ister ki öldüğünü / dönencesinin büyük tutkusu / Büyük şiirinin birtakım eksik bıraktığım her şeyim kalır ‘’ avcılarla kaplan dişi ve pazar unsurlarını da şiirine (iyimser bir sonuç’a) toplayan / kadınlarını ve çocuklarını azar azar toplayan.’’ Beyitleri, sokmuştur. ‘’ âvâzeyi bu âleme dâvûd gibi sal Osmanlı’nın fetih politikasına dair bir /bâki kalan bu kubbede bir hoş sadâ eleştiri olarak okunabilir. Uyar’ın halkçı imiş” anlayışından hareketle şiire ‘büyük avcı’ , ‘kadın (Bâkî) ve çocuk’ gibi kavramların sokulması, ezeni ve ezileni göstermek gibi bir amaca bağlanabilir. Buradan hareketle, Bunların yanında Uyar, Divan şiirinin en sevdiği sarayın ve güçlünün değil halkın yanında olan Uyar’ı söz sanatı olan telmihe de başvurmuştur.’’Terleyen’e’’ ve Osmanlı’ya özlem içinde görmek ya da onu bu şekilde ‘’Susuzluk’’ a şiirlerinde Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’e, açıklamak doğru olmayacaktır. Hüseyin’in şehit edildiği Kerbela olayına hatırlatmada Uyar, tarihsel eleştirilerinin yanı sıra okumayan, bulunduğu görülür. ‘’hüseyinin hasanın ateşini bir humma kendini cahil bırakan halkı da eleştirmiştir. Burada kendini gibi duyup / bir çöl susuzluğunu ve aşkı anar gibi terleyen. halkla beraber anlatan Uyar, şiirde ironi içeren bir anlatım (terleyen’e)’’ Burada telmihin yanı sıra ‘ateş ve su’ yoluna da başvurmuştur. ‘’ ben ne güzel işerim güneşe kavramları arasında bir zıtlık kurulduğu -tezat- söylenebilir. karşı/ arkamda medrese duvarı önümde çarşı / bir sürekli ‘’sen beni hazırlama sakın sen de bana gel / ölmüş ölü kaşınmadır yaşadığım / törelere ve alışkanlığa karşı. ’’ olmuş hüseyne hasana gel. (susuzluk’a)’’ ‘’Şiir, Mevlânâ’ya Burada ‘töre, alışkanlık’ kelimelerinin karşısına ‘kaşınma’ ait olduğu sanılan “gel, kim olursan ol yine gel” çağrısını kavramının konulması bunların değiştirilmesi ve düzene dile getiren “gel” redifiyle yazılmış ve Hz. Muhammed’in sokulması, üzerine düşünülmesi gerektiği düşüncesini torunları, Hz. Ali’nin oğulları olan Hasan ve Hüseyin’in ihtiva eder. Yine diğer şiirleri de bu okumaya katıldığında, ona göre; bunu yapabilecek bir kurum ya da kuruluş 7

Özer, N. (2005). Turgut Uyar'ın Divan'ında Bir Araç Olarak Biçim. Bilken Üniversitesi. Yüksek Lisans Tezi.

8

Özer, N. (2005). a.g.e


Ağustos’16

İNCİR ÇEKİRDEĞİ

yoktur. Aynı şiirde geçen ‘bak sana ne diyorum ele güne karşı’ deyişi halka sesleniştir. Halkı ‘cahil beşer’ likten sıyırma ve aydın kılıfına sokma çabası gözlemlenebilir. Turgut Uyar’ın ‘Niçin Divan’ sorusuna verdiği cevap ; ‘’Zaten bir Divan yapmakta asıl amacım, geçmişte bir mutlu azınlığın kullandığı aracı, halk adına, halk yararına kullanmaktı.’’ Yukarıda izah edilen açıklamaları haklı kılacaktır.9 Turgut Uyar’ın Divan adlı kitabı, yukarıda sözü edilen hususlar dahilinde net bir açıklamaya varmış olmayacaktır. Bu yazıda amaçlanan; Turgut Uyar’ın tarihsel süreçte Divan şiirine dair düşüncelerinin değiştiğini açıklamak ve yine buradan hareketle onun düşüncelerini metne katarak okuyucuyu Uyar’ın ‘Divan’ kitabına yöneltmektir. İkinci Yeni şiiri; geleneğe, alışılmışa, düzene, kurala karşı bir devrimdir. Orhan Veli’nin, Garip manifestosuyla el verdiği bu devrim izleği içerisinde kendisine sağlam bir yer bulan ve şiiri bu yönde ilerleyen Uyar’ın, gelenek içinde gösterilmiş olma endişesi, onun Divan şiirine dair açıklamalarında ve görüşlerinde değişikliğe gitmesinde başlıca sebeptir. Uyar’ın halk için inşa ettiği ‘Divan’ çoklu okumalara tabi tutulması gereken, halk adına konuşan; sosyal, kültürel, tarihi, siyasi ve edebi birçok konu barındıran incelikle örülmüş bir kitaptır. Turgut Uyar’ın Divan’ını, Divan edebiyatı muhtevasının gerektirdiği padişah, saray, hamilik sistemine karşı bir tepki olarak okumak mümkündür. Fakat ilk şiir kitabının adını ‘’Arz-ı Hal’’ şeklinde belirleyen bir şair, -kendi açıklamalarına rağmen- Divan şiirini küçümsemiş ya da onu yok saymış olamaz. Bu görüş, Turgut Uyar’ın kendisine ve Türk şiirine bıraktıklarına haksızlık olacaktır. Onun divanı, çağın gereğidir. ‘’hatırlanır elbet şuralarda buralarda böyle dedim ben çok uzak güneylerin geçmişinden geldim senin geçmişin uzun, elini hemen elime ver geç kalma çoktan beri beklediğin o diri gülümseyiş işte bendim’’ (bomboş bir sayfaya fahriye)10 KAYNAKÇA Akün, Ö. F. (2014). Divan Edebiyatı. İSAM. Çetin, N. (2012). Yeni Türk Şiiri'inde Geleneğin İzleri. AKÇAĞ. Özer, N. (2005). Turgut Uyar'ın Divan'ında Bir Araç Olarak Biçim. Bilken Üniversitesi Yüksek Lisans Tezi. Uyar, T. (2015). Büyük Saat. YKY. Uyar, T. (2016). Korkulu Ustalık. YKY. 9

Uyar, T. (1970). Turgut Uyar'la Bir Konuşma. (N. Çelik, Röportaj Yapan) Yeni Dergi. Alıntılandığı Kitap. Korkuluk Ustalık. 10

Uyar, T. (2015). a.g.e.


Ağustos’16

İNCİR ÇEKİRDEĞİ

İŞRETNAMELER ÜZERİNE

Sırdem Kemiksiz

Sevgili okur, mesnevi türleriyle ilgili serim Surnâmelerin ardından yine onun muhtevası içinde, bulunduğumuz mevsimle de alakalı olarak “İşretname”lerle devam ediyor. İşretnâmeler(bir diğer adıyla sakinâmeler), içkiyi; içki dağıtan veya sunan güzeli; içki meclisini; meclisteki eğlenceleri; yemekleri ve mezeleri; esrar, afyon, enfiye, tütün gibi mükeyyifleri; hânende ve sâzendeleri; sâkî, meclis, şarap, kadeh, mutrib ve nedimin özelliklerini; meclisin âdâbını, örf ve adetlerini mecazlı/tasavvufî ya da gerçek anlamıyla anlatan manzum edebî eserlerdir. Divan edebiyatının yaygın ve önemli türlerinden biri olan bu sâkînâmeler, konuyla ilgili folklorik malzemeleri, devrin ahlak telakkilerini, değer yargılarını, zevklerini, sanatkârların hayatı yorumlayış biçimini ve şairlerin hayat tarzı hakkında da bilgi verir. Bu tür eserlerde, hayatın geçici olduğu ve ona bağlanmamak gerektiği gibi öğütler de bulunur. Sakinâmeler işret meclislerini konu aldığı için “işretname” adıyla anılmaktadır. Walter Andrews, Şiirin Sesi, Toplumun Şarkısı’nda gazel ile işret meclislerinin arasındaki ilişkiye dikkati çeker. Andrews, divan şairlerinin buluşma mekânı olan meclislerin, gazelin konusu ve simgesi olduğunu söyler.

makamları, eğlenceler, belli bir çerçevede yaşam gerçekçi bir biçimde yansımaktadır.”

İşret meclisleri şairlerin yaşamının bir parçası olması dolayısıyla divan şiirinde kendine geniş bir yer bulur. Doğrudan doğruya işret meclislerinin anlatıldığı sâkînâmeler, meclis betimlemeleriyle bu hayatı canlı bir biçimde gözler önüne serer.

İnalcık’ın dikkati çektiği realizm nedeniyle, sâkînâme türünün yalnızca edebiyat değeriyle ele alınması yetersiz olacaktır. Bununla beraber sâkînâmelerle ilgili çalışmalar çoğunlukla edebiyat değeriyle sınırlandırılmıştır.

Geçtiğimiz günlerde hayatını kaybeden çok kıymetli hoca Halil İnalcık, Osmanlı yüksek zümresinin hayatının bir parçası olan işret meclislerinin kadim İranî gelenekle bağlantısını kurduğu çalışması “Has-bağçede ‘Ayş u Tarab”da sâkînâme türünün önemini şöyle dile getirir:

Nuran Tezcan, 17. yüzyılda Atâyî’nin hamsesinin sebeb-i teliflerinin özgün bir mesnevi kurgulanması bakımından bir bilinçlenmeyi gösterdiğini ve yeni bir dönemeci işaret ettiğini belirtir Atâyî’nin bu amacına uygun olarak, ilk mesnevisini bir sâkînâme olarak düzenlediği görülür. Revânî’nin işret meclisilerini ve çağının eğlence dünyasını anlattığı İşretnâme’si, yerli kurgusu ve özgün konusuyla Atâyî’den önce, Atâyî’nin amacına hitap etmektedir. Bununla beraber Atâyî’nin

“Sâkînâme edebî türünde, öbür türlerde görmediğimiz kertede bir realizm görmekteyiz; has bağçe, sâkîler ve hânendeler, isimleriyle musikî


Ağustos’16

İNCİR ÇEKİRDEĞİ

sâkînâmesinin yerlilik noktasında Revânî’ye göre büyük bir ilerleme gösterdiği gözlemlenir. Revânî, yerli eğlence mekânlarının isimlerini anmaya gerek duymazken, Atâyî’nin eserinin temeli Hisar’ın ve daha genelinde İstanbul’un eğlence dünyasının şairin tanıklıklarıyla anlatılmasına dayanır. Bu durum, Osmanlı edebiyatının Fars edebiyatı karşısında mahallileşmesinin, dolayısıyla telif edebiyatın yüzyıllar içinde kendine dönük olarak gelişiminden kaynaklanan bir farklılaşmanın sonucudur.

kadim İranî geleneği yansıtan işret meclislerinin 19. yüzyılda hâlâ aynı çerçevede tekrar edildiğini belirtir.

Rıdvan Canım, “Türk Edebiyatında Sâkînâmeler ve İşretnâme” adlı çalışmasında sâkînâmelerin işret meclislerindeki folklorik malzemeleri içermesi bakımından önemine değinir Bunun yanında İşretnâme’nin toplumsal hayatla ilişkisinin kurulması gereken bir metin olduğunu da ifade eder. Ancak çalışmada, İşretnâme’nin yüksek zümre kültüründe yaşamakta olan işret meclisleriyle 19. yüzyılın başında divan edebiyatının en ilgisi kurulmaz. Canım, İşretnâme’nin toplumsal hacimli sâkînâmelerinden birini yazan Aynî de içinde hayatla ilgisinin kurulması gerekliliğini, mesnevinin bulunduğu çağın edebiyata bakışından etkilenir. İlk orijinalliğini ve önemini vurgulamak maksadıyla ve en kolay göze çarpan farklılık Revânî’nin belirtir. Canım’ın İşretnâme’nin tasavvufla ilgisini oluşturduğu ve izleyen sâkînâmelerde yinelenip tartışması önemlidir. Çalışmada sâkînâmenin tanımı adeta kalıplaşan yapıdaki bozulmadır. 18. yüzyılda ve türün gelişimi, Revânî’nin yaşamı ve edebî yönü divan şiirinin yapısında büyük değişimler değerlendirilmiş, metindeki “mum”, “sâkî”, yaşanır. Sünbülzâde Vehbî’nin Şevk“şarap” vb. folklorik malzemelerle ilgili engîz’inde olduğu gibi Aynî’nin betimlemeler örneklenmiştir. İşretnamelerde, öbür Sâkînâme’sinde de sebeb-i telife Sâkînâmeler genellikle mesnevi türlerde görmediğimiz yer verilmez. Revânî, üç nazım şekliyle kaleme alınmıştır. kadar realizm görülür. hikâyeyle eserini Sâkînâmeler, müstakil olarak Has bağçe, sâkîler ve zenginleştirirken, Aynî’de yazılabildiği gibi, mesnevi hânendeler, musikî neredeyse her bölüm ile ilgili nazım şeklindeki eserlerin bir makamları ile yaşam bir hikâyeye, rivayete veya bölümü yahut divanlar içinde gerçekçi bir biçimde faydalı bilgilere yer verilir. terkib-bend, terci-bend ve Hikâyelerin dışında da öyküleyici kaside gibi manzumeler şeklinde yansımaktadır. bir anlatıma sıkça başvurulur. de yer alabilir. Sâkînâmelerin Aynî’nin Sâkînâme’sinde tasavvufa, muhtevasına uygun yazılmış ilk din felsefesine, mitolojiye ilişkin bilgilere beyitlerin Nizâmî-i Gencevî’ye (ö. bezmin anlatıldığı ana konu kadar yer verilir. 19. 611/1214?) ait olduğu kabul edilmiştir. Divan yüzyılda sâkînâme türünün hem biçim olarak hem de edebiyatında, gelişmiş, müstakil bir eser halini almış içerik olarak değişimleri içerdiği söylenebilir. ve mesnevi olarak başarı ile işlenmiş ilk sâkînâme örneği, Revânî (ö. 1524)’nin İşretnâme’sidir. XVII. Türk sultânlar, bir yandan vakıflarla yüzyılda, hem şekil hem de muhteva bakımından en medreseler inşa ederek ulemâyı kuvvetle gelişmiş ve en olgun şeklini bulan müstakil destekledikleri gibi, öbür yandan sûfî zâviyelerine sâkînâmeler yazılmıştır. Sâkînâmeler, edebiyat vakıflar yapıyor, fakat saraylarında hâs-bağçe işret tarihimizdeki altın çağını bu yüzyılda yaşamıştır. Bu meclislerinde musâhibleriyle (nedîmler) bozulmamış dönemde, özellikle Azmizâde Hâletî (ö. 1631), İranî geleneği sürdürüyorlardı. Kültürde bu ortakNev’îzâde Atâyî (ö. 1635) ve Riyâzî (ö. 1644) gibi yaşarlık (symbiosis), daha hilafet döneminde kesin tanınmış şairlerin sâkînâmeleri dikkat çekicidir. biçimde yerleşmiş bulunuyordu. Sâkînâmelerin en hacimli (2008 beyit) örneğini ise İşret meclisleri için vazgeçilmez olan şarabın Aynî (1766-1837) kaleme almıştır. dinen yasak olması nedeniyle Osmanlı yüksek Rıdvan Canım; karşılaştırmalı araştırmasında zümresindeki kültürel ortak-yaşarlık, zaman zaman sakinameleri dünyevî, tasavvufî ve karışık olanlar halkın tepkisini çeker. Bununla beraber Halil İnalcık, şeklinde üç kategoriye ayırmıştır. Fuzûlî’nin Farsça


Ağustos’16

İNCİR ÇEKİRDEĞİ

sakinamesi, tasavvufi niteliktedir. Gerçekten Fuzuli yaşlılık dönemindeki eserlerinde aşkı tasavvufi anlamda yorumlamaya eğilim gösterir. Leyla ve Mecnun’da bu eğilim açıktır. Temel konusu sadece meclis-i işret tasviri olan eserlerde dahi başlangıçta tevhid ve tecmid, münâcât, nâ’t ve sonunda tövbe ve dua ile dini bir çerçeve verilmesine özenilmiştir. Türk Edebiyatı sahasında İşretnâme dendiğinde akla ilk gelen isim Revanî’nin işretnâmesi olmuştur. Revânî, İşretnâme’sini Sultan Selim’e sunmuştur. Onun Edirneli Revani mahlaslı şairin İlyas Şüca’ b. Abdullah Çelebi adında devlet hizmetinde bulunmuş bir zatın oğlu olduğu düşünülmektedir. Hamisi Sultan 2. Bayezid olup 1503-1511 in’am cetvellerinde(?) onun ismini daima caize(bahşiş) alan şairler arasında bulmaktayız. Surre Eminliği (Surre alayını gideceği yere ulaştırmakla görevli kişi) gibi önemli bir görevde bulunmuş, bir yolsuzluk söylentisi üzerine Trabzon’da Şehzade Selim’in yanına sığınmıştır. Selim tahta geçtiğinde ikbale ermiş ve hamisine bağlılığını şiirlerinde ve İşretname’de dile getirme fırsatı bulmuştur. Revani’nin bu ikbal dönemi Kanuni devrinde de sürüp gitmiş, son yıllarında emin ve mütevelli ( bir vakfın yönetiminin verildiği kimse) görevleri ona kuşkusuz refah içinde bir yaşam sağlamıştır. Revani, devrinde ünlü bir kişidir. Tezkire yazarları onu aşırı ifadelerle överler. Üretken bir şair olan Revani’nin Divan’ı dışında beş tane mesnevisi (hamse) vardır. İşretname bu mesnevilerden biridir.

İşretname için Beyani “hayli nefais best itmişdür.( eserine hayli değerli şeyler döşemiştir.)” demiştir. Revani hikaye tarzı olan mesnevide oldukça rahat ve akıcıdır. İşretname, çoğu sakinamelerde görülen bir düzende tevhid, münacat, na’t ve hamisi Yavuz Sultan Selim için bir kaside ile başlar.

Rıdvan Canım’a göre İşretname orijinal bir eser olarak, Revani’yi Meclis-i İşret, başka adıyla Bezm-i Has büyük şairler arasına koymaya veya Sohbet-i Has özeldir. Mutlaka Meclis-i İşret, başka yeter. Şiirlerinde sevgili ve baharda çoğu kez Nevruz’da gece bir adıyla Bezm-i Has veya şarap tasvirleri son derece cennet bahçesinde, hava soğuksa bir Sohbet-i Has özeldir. canlıdır. Şeyhi-Ahmedi kasrda (köşkte) toplanır. Mutlaka baharda çoğu döneminde görüldüğü gibi İşretname’ye giriş şarabın Adem kez Nevruz’da gece bir Türkçe kelimelerin peygamberden beri şeytanlıklara cennet bahçesinde, hava kullanımı, sık sık halk neden olan vasıflarını anar ve dört soğuksa bir kasrda tabirleri ve atasözleri vasıf bulur: (köşkte) toplanır. Revani’nin şiirinde yer *Gönülde komaz ıztırabı almıştır. Önceki dönemlerde olduğu gibi aruza tam anlamıyla * Hatırı hoş eder egemen denemez. İşretname dil ve * İnsanı konuşkan yapar üslup bakımından Ahmedi’ye yakındır. * İnsanın yüzüne renk verir


Ağustos’16

İNCİR ÇEKİRDEĞİ

Şarabın yalnız üç vasfı insana layıktır. İnsan fazla içmeye başlarsa akla hafiflik verir; insanı divane eder; gözler döner, insan kendine hakim olamaz, arslan olur şuna buna saldırır; sonra uyuklama gelir, yatıp hınzır gibi horlar. Bunları söyledikten sonra da şair şarabın nasıl bulunduğunu anlatır.

sohbet ve sazlar da başlar.

Revani’nin İşretname’si tamamıyla dünyevi bir eserdir. Geleneği izleyerek şarap, saki, mahbub, visal hepsi gerçek maddi-dünyevi anlamlarında kullanılmıştır. Hayatı boyunca ayyaş biri olarak bilinen Revani İşretname’nin son faslında tasavvufi birkaç kelime eklemek gereğini duymuştur.

Hacîl eyler şu’â-i afitâbı Sa’âdet yıldızıdur her habâbı

Bu eserden örnek verecek olursak:

Sürahi için: Anı bilsen kim eyler ihtirâmı O hôd kanlar döküci bir harâmî

Şair, yemek ziyafetini ayrı bir fasılda anlatır. Yüz renkli helva ile dükkan açılır, işret tepsisi döşenir, böyle ziyafet meclisi düzenleyenler ad kazanır. Çekilsün dürlü dürlü ni’met İçülsün su yerine şerbet Yemek ve tatlı çeşitleri sayılır: Şirden, tavuk kebabı, pirinç pilavı, tatlı tane-zerde, börekler, çörekler, hoşaf, bademli paluze, güllaç, kadayıf, peşmine (pişmaniye?), taze helva. Ziyafetle birlikte

“Niçün sohbetlerinde olmaya sâz Gıdâ-yı rûhdur çünkim hôş-âvâz” başlar, bezm içi avazelerle dolar. Kadeh için:

Mugannîler yanında hâs oluptur Anun çün bezmde rakkâs oluptur

Şaraba ve mahbuba düşkünlüğünü, şarap sürahisini överken şöyle dile getirir: Revânî gibidür anun da hâli Mey ü mahbûbdan gâyet safâlı ... Bâde nûş idüp Revânî ‘işret eyle kim hûblar Karşuna el kavşurup dursun sebû-yı mey gibi İşret bezmine saki elinde câm (kadeh) ile girer: Ele al sâkiyâ şol câm-ı ‘aşkı Yine mest eylegil bezm-i ‘aşkı İşret meclislerini anlatan sâkînâmeler divan edebiyatının belki de en gerçekçi metinleridir. Buna rağmen sâkînâmeler ile ilgili çalışmalar çoğunlukla türün oluşumu ve tanımlanmasına dayanır ya da tek bir şaire ait sâkînâmenin edebî değeriyle sınırlandırılır. Farklı yüzyıllarda oluşturulmuş sâkînâmeler karşılaştırmalı olarak incelendiğinde gerçekçi betimlemeler içeren bu metinler çağının hayata bakışını ve bunun paralelinde de biçimin ve içeriğin değişen ve değişmeyen yönlerinin tespitine olanak verecektir.

Kaynakça 

Banu Durgunay, “Seküler Hayatla Tasavvuf Arasındaki İlişkide Köprü Metinler: Sâkînâmeler” Halil İnalcık, “Has-Bağçede Ayş u Tarâb”


Ağustos’16

İNCİR ÇEKİRDEĞİ

ARKA KAPAK Işık Selin Orhuntaş

KURT KANUNU / KEMAL TAHİR “Kurtlukta düşeni yemek kanundur” sözüyle hafızalarımıza kazınmış bir eser. Eserin ismi kurtların kendi aralarında yaptıkları ölüm dansını simgeler. Kitap, Kara Kemal isimli İttihat ve Terakki üyesinin Mustafa Kemal ATATÜRK’e suikast girişiminden aranmasını konu edinir. Arka planda usta yazarın kaleminden hem Atatürk’ün ve döneminin hem de İttihat ve Terakki’nin eleştirisi yapılır. Roman yayımlandığı ilk günlerde fazla eleştirilse de hala Türk Edebiyatı’nın en çok okunan kitapları arasındadır. TRT yapımı bir dizi ve İrfan Tözüm yapımı bir de sinema filmi uyarlaması mevcuttur.

DİLE GELSELER / VEDAT GÜNYOL Günyol, çevirmenliği dışında, Mavi Anadolu hareketi içinde Azra Erhat ve Cevat Şakir Kabaağaçlı ile birlikte yer almasıyla tanınır. Dile Gelseler 1940 yılında kaleme aldığı ilk deneme kitabıdır. Bu kitapla beraber ona eleştirmen kimliği de eklenir. Halide Edip ve Yakup Kadri romanlarını merkeze alarak ilerler yazılar. İki yazar ve kitap karşılaştırılarak metin merkezli okumaya varılır. Sait Faik’e, Hüseyin Rahmi’ye, Sabahattin Ali’ye , Ömer Seyfettin’e, Halid Ziya Uşaklıgil’e de yer verilir. Hepsiyle ilgili saptamalar ve eleştiriler yapılır. İyi bir deneme nasıl olur sorusuna cevap arayanlar için Vedat GÜNYOL ve edebi bilgisini okurla paylaştığı Dile Gelseler örnek verilebilir.

UMUT / ANDRE MALRAUX Kendisinin de katıldığı İspanya iç savaşını bizlere aktarıyor Fransız romancı. Yaşamla ölümün sırt sırta olduğu günleri anlatırken devrimi bir kavram olarak sorguluyor. Öbür taraftan da ayrıntılı faşizm tahlili yapıyor. Kitabın en güzel çevirisi Attila İlhan tarafından dilimize kazandırılmıştır. Ölüme karşı tek yanıtın sanat olduğunu düşünen Malraux 20.YY Fransız Edebiyatı’nın en güçlü kalemlerinden biri kabul edilir. Kitaptan: "...Manuel alana idam mangasının ateşini işittikten sonra geldi. Üç adam, yakında bir sokakta kurşuna dizilmişlerdi; cesedleri, başları güneşte, ayakları gölgede olmak üzere, yüzükoyun düşmüştü. Ufacık, duman gibi bir kedi yavrusu, bıyıklarıyla, yassı burunlu adamın kan birikintisine eğilmişti. Bir oğlan çocuğu peydahlanıp kediyi kovaladı, işaret parmağını kana banarak, duvara bir şeyler yazmaya koyuldu. Manuel, boğazı düğüm düğüm, çocuğun elini izlemekteydi: "faşizme ölüm!"..."


Ağustos’16

İNCİR ÇEKİRDEĞİ

ARKA KAPAK Ayşe Bengisu Akdağ ŞAİR VE PATRON / HALİL İNALCIK "Âlimin ölümü, âlemin ölümüdür." Şair ve Patron sadece 88 sayfa. Kitap başlığından anlaşılacağı üzere edebiyat tarihiyle ilgili. "Patron" ifadesi ile edebiyat arasında bir bağ kuramamış olabilirsiniz. Bu patron başka patron :) Kitap özetle içinde geçen şu cümleler üzerine: "Bir yerde kendini gösteren bir bilgin ve sanatkar şan u şeref ve refahını, büyük ve zengin hükümdarların sarayında, lutf ve inayetinde arardı. Patronaj, himaye, böylece, iki yanlı işler; hem saray hem de seçkin sanatkar için nâm u şân kazanmanın tek yolu kabul edilirdi." Bir anlamda "insanı yaşat ki devlet yaşasın" anlayışının, padişah, vezir, sadrazam gibi devlet adamları açısından "sanatçıyı yaşat ki sen yaşayasın" demek olduğunu söyleyebilirim. Sen şairi koru, himaye et o da seni medheylesin şiirlerinde. İlgilisi için güzel, anlaşılır bir ilim kitabıdır. Halil İnalcık Hoca'ya rahmetle...

GÜLYÜZLÜM / SEVİNÇ ÇOKUM Yazarın köyden kente göçü ele aldığı bu kısa romanında olayları bir anne ve küçük kızının yaşadıklarından yani kadınların gözünden okuyoruz. Kocasının erken yaşta vefatı sonrası ekonomik sıkıntılardan dolayı köyünden kalkıp taşı toprağı "altın" İstanbul'a gelen Zeynep ve küçük kızı Ayşenaz... Önlerinde hiç bilmedikleri bir dünyanın kırk kilitli kapısı... Zeynep ile kadının çektiği ıstırapları, büyük şehirde yabancılaşmayı okurken, Ayşenaz ile gözümüzün önünde dağlarından koparılıp Frankfurt'ta hapsolan Heidi beliriyor. Olaylar hepimizin çeşitli kitaplardan hatta dizilerden filmlerden aşina olduğu konular olsa da Sevinç Çokum'un usta kalemi ve altını çizdirten etkili tasvirleri kitabı değerli kılıyor. Kitaptan: "İnsanın kendi evinde yürümesi bile başkadır. Odadan odaya omuzlarını bükmeden, adımlarını ferah ferah atarsın. Duvarlar, pencereler, tavan, eşyalar insanın kendisinden bir şeyler taşır çünkü. Hergün içinde yaşadığın, içinde yaşamayı istediğin o dört duvar senin sığınağındır. İnsan bu sınırlı alanda alabildiğine hürdür.”

OKUMA ÜZERİNE / MARCEL PROUST Marcel Proust, 1871'de doğmuş 1922'de ölmüş dünyaca ünlü Fransız yazar, düşünür. Edebiyatımızda Tanpınar ile sıklıkla anılan bir isim olan yazarın "Okuma Üzerine" adlı kitabı yazarın insan ile kitap arasındaki ilişkiyi sosyolojik ve psikolojik yönlerden ele aldığı, deneme tarzında 70 sayfalık incecik bir kitap. Ama ince olduğuna bakmayın zira yazarın sayfalarca süren uzun cümleleri, detaylı tasvirleri ve yoğun anlatımı kitabı hemen okuyup bitirmenize imkan vermiyor. Bu detaylar bazen çok uzamış gibi gelse de hayatın içinden anları onun kaleminden okumak güzel. Yazarın sanatta amacı da zaten karışık, olağanüstü olandan ziyade, gündelik hayatı, basit olanı, her zaman olanı sanatçı gözünden yansıtabilmek.


Ağustos’16

İNCİR ÇEKİRDEĞİ

İNZİVA

Köşesi

Yüzleşme

Hey! Bu sayfayı muhataba alan kişi sana söylüyorum. Bu yazılanları üstüne alın. Yazılanların tamamı sana! Nerelerdeydin sen bu zamana kadar? Bugünü yarına ata ata gecekondu misali olan dertlerin gökdelenleri de geçti. Seni en son bıraktığımda küçük dağları yarattığını iddia eden birisiydin. Hala aynı şahıssan seninle anlaşamayacağız. Sakın bu satırları üzerime alınayım deme eğer öyleyse. Bir şeyler yapmaktan bahsediyordun. Ancak o günden bugüne dek hiçbir şey yapmamışsın. Sen bu şehre neden geldin? Bunun cevabını ver önce. Evet evet bu soruyu cevaplandıramazsan bizimle değilsin. Memleketini neden terk ettin? Ailenden uzakta olmayı sen seçtin dostum. Sen ayağınla yorganının arasındaki mesafeyi biliyor musun? Yorganın bile yok senin. Yattığın yerden kalkmanın vakti gelmedi mi artık? Haydi kalk ayağa ve bir söz ver kendine! Daha önce bunu birçok kez yapmana rağmen hiç sadık kalamadın bu duruma. Bırak palavra atmayı oğlum. Çektiğin bir acı varsa da geçecek. Buna emin olabilirsin. Bundan öncekiler geçmedi mi? Her şey yeşil ışığı bekleyene kadar kalıyor. Tutamıyorsun zamanı! Artık uyanma vakti geldi oğlum! Eski dürüstlerden kim kaldı sahi? Hangi dürüstlük? Sen dürüst olsaydın kendini kandırmazdın! Mazoşist misin oğlum! Acı çekmekten zevk mi alıyorsun? Üç beş tane şiir yazdın diye şair mi zannettin kendini? Nesin sen cevap var kendine! “Nesin?” Kendine sorduğun sorulara cevap ver! Zamanın boşa akıp gidiyor! Neden tutamıyorsun zamanı? İyi bir zaman avcısı olabilirsin. Bir adım atmakla başlar her şey. Bir adım at kendin için oğlum! Önce kendinden başla dünyayı kurtarmaya. Kendini kurtaramazsan dünyayı da kurtaramazsın. Dostlarına neden kulak vermiyorsun? Onlar senin iyi olmanı istemiyorlar mı? Ailen de yanında daha ne istiyorsun? Babanın sana söylediği cümleyi neden beynine çivi gibi çakmıyorsun? Dostun düşmanın karşısında adam olmanı isteyen bir baban var senin! Seni düşünen seni destekleyen insanların sayısı da az değil. Mesele ne biliyor musun? Sen teksin ve kendini bir şey sanıp salmışsın. Başka bir sorunun yok senin! Kendine zarar vermeyi bırak artık! Sana zarar veren her şeyi kaldır at, sana zarar veriyorsa iyi bir şey değildir. Yoksa aklın başında değil mi senin? Oğlum bak bana bile kafayı yedirdin! Bilinçaltı dediğin varlık ölmez ama ben sayende ölüyorum galiba. Ama sen söylediklerimi iyi düşün. Titre ve kendine dön. Zaman aleyhine işliyor. Bir gün gelince ben olmayabilirim. Daha önce bahsettiğim gibi sana zarar veren her şeyi yok et! Nereden başlayacağını bilemiyor musun? Bu sayfayı koparıp yakmakla başlayabilirsin. Belki de bu cümlelerin üstünde bir sigara söndürmek? Güzel fikir. Haydi ben kaçıyorum! Bir dahaki ay kontrole geleceğim seni. Sigortan devam ediyor nasıl olsa! Vesselam!

Muhammed Münzevî


Ağustos’16

İNCİR ÇEKİRDEĞİ

Gecenin Sofrasında İçimde bir çocuk var; dağıtıyor her yanı, Sanki elinde bir iğne ve deşiyor kalbimi. Hangi şefkatten el söndürür bu yangını? Yoksa benim göğümün yanma vakti geldi mi? Ömür nehrinde sandal ve gökyüzünde bir saka, O sandal gölgesinde okşasın saçlarımı. Ve aniden karşımda koşarak gelen taka, Ya çekilsin yolumdan ya tutsun rüzgarımı. Ne yazdın? Ne yazdı? Ne yazdılar senin için? Al kalemi ve sapla hayatın gırtlağına. Bağır suratlarına : ''Gelin, önümden geçin; Şiirler kazacağım gecenin sofrasına! ''

Kürşat Kağan Arslan

270816 Duymazdım hiç uykuya dalmış gözlerimin arasında Kaynayan bir çaydanlığın fokurtusunu Dinlemezdim hiç uyumadan önce Bir radyo tiyatrosunu Aynadaki aksimi bulmamla başladı her şey Bir güneş doğdu şimdi, tam burada Gördün mü? Merdümgirîz


Ağustos’16

İNCİR ÇEKİRDEĞİ

Çizim: Recep Bilal Aksu

BİRLİK Cehennem olsa gelen, göğsümüzde söndürürüz. Bu yol ki Hak yoludur, dönme bilmeyiz, yürürüz; Düşer mi tek taşı sandın harim-i namusun, Meğer ki harbe giden son nefer şehid olsun. Şu karşımızdaki mahşer kudursa, çıldırsa, Denizler ordu, bulutlar donanma yağdırsa, Bu altımızdaki yerden bütün yanardağlar Taşıp da kaplasa âfakı bir kızıl sarsar, Değil mi cephemizin sinesinde iman bir; Sevinme bir, acı bir, gaye aynı, vicdan bir; Değil mi ortada bir sine çarpıyor, yılmaz, Cihan yıkılsa emin ol bu cephe sarsılmaz! Mehmed Akif ERSOY


Fotoğraf Heykel, BURSA

Aybige Akdağ


“Girmeden tefrika bir millete, düşman giremez; Toplu vurdukça yürekler, onu top sindiremez.”

Mehmed Akif Ersoy

İncir Çekirdeği Dergisi Sayı:29  

İncirÇekirdeği Dergisi Şeyh Galib Sayısı

İncir Çekirdeği Dergisi Sayı:29  

İncirÇekirdeği Dergisi Şeyh Galib Sayısı

Advertisement