Page 1

sayı

326 ISSN-1307-6973

7,5

Aylık Düşünce ve Kültür Dergisi

• EYLÜL 2015

/ilkadimdergisi

/ilkadimdergisi

Emr nehy

. . -i bi’l-ma’ruf . . -i ani’l-münker

BAŞYAZI- Nureddin Soyak

KAPAK DOSYASI

• Sevgi Pusulanız Hangi Yönü Gösteriyor?

• İslam Toplumunun Otokontrol Sistemi: “Emr bi’l-ma’rûf ve nehy ani’l-münker” / İsa Soylu

HİZMET ADABI- Nureddin Soyak

• Vazifen Büyüktü Ey Ehl-i Kitab! Ama Kaybettin! / Mehmet Akif Çelik

• “En Güzel Sözü Söylesinler”

• Yaşama Sorumluluğumuz / Fatih Muhammed Çakmak • İslamî Tebliğde Üç Altın Kural/ Prof. Dr. Mehmet Soysaldı


ilkadım BİR MEKTEPTİR

Aylık İLKADIM dergisi; üç aylık kadın-aile dergisi BACİYAN ve gençlik dergisi GENÇ ADAM ilaveli... BİLGİ İÇİN: Tel:(0384) 213 65 43 - 0505 808 35 87- 0535 251 41 07- 0506 674 44 14

Okuyun, Okutun, Abone olun...


ilkadım

EYLÜL 2015/326

İLKADIM’DAN/2 BAŞYAZI/Nureddin Soyak Sevgi Pusulanız Hangi Yönü Gösteriyor?/4 KAPAK İsa Soylu - İslam Toplumunun Otokontrol Sistemi: “Emr bi’l-ma’rûf ve nehy ani’l-münker” / 6 Fatih Muhammed Çakmak - Yaşama Sorumluluğumuz/10 Mehmet Akif Çelik - Vazifen Büyüktü Ey Ehl-i Kitab! Ama Kaybettin!/ 14 Prof. Dr. Mehmet Soysaldı- İslamî Tebliğde Üç Altın Kural/ 18

6

ZEKİ SOYAK HOCAMIZDAN İyiliği Emir Kötülüğü Nehiy/22 HİZMET ADABI/Nureddin Soyak “En Güzel Sözü Söylesinler”/24 KUR’AN İKLİMİ/Selim Armağan Neleri Kurban Etmeliyiz?/26 HADİS/Mahmut Aveder Dua/28 FIKIH/Mehmet Şentürk

18

Kurban/30 TASAVVUF/Cemil Usta Güzel Ahlak /33 İHSAN PENCERESİ/Fatih Yılmaz Münafık/34 KİTAPLIK/M.Selçuk Özdoğan Sonsuz Uzaylar & Şafak Sökerken /37 LA HAVLE/Abdullah Gülcemal Yaşamanın Zorluğu/38

37

SÖZ MEYDANI/İbrahim Çiftçi Darbe /40 EĞİTİM/ Doç. Dr. Rüştü Yeşil Eğitimde İçerik Sorunu “Duygu Eğitimi” /42 İMBİK/Nuri Ercan Karmaşa-2 /45 DÜŞÜNCE UFKUMUZ/Atilla Değirmenci Sorumluluk Yükümüz Emanet /48

40


ilkadım’dan... editor@ilkadimdergisi.net

Kıymetli Okuyucu, Eğer Allah dileseydi insanları tek bir ümmet olarak yaratırdı. İnsanların iman edip hidayet üzere olmalarına da, inkâr edip dalalet üzere olmalarına da müsaade etmiştir (Nahl, 93). İnsanların kimini kafir kimini de mü’min olarak yaratan O’dur (Teğabun, 2). O, her işinde hikmet sahibidir, Hakîm’dir. Bu işindeki hikmeti anlayamayan meleklere “Ben şüphesiz sizin bilmediklerinizi bilirim.” demişti (Bakara, 30). Allah, insanların hidayet ve dalalet yollarından dilediklerini seçmede serbest bırakmıştır ama insanı “başıboş” da bırakmamış, dilediklerinden ve yaptıklarından sorumlu tutmuştur. İnsanları, kendi içlerinden elçiler ve hatırlatıcı kitaplar göndererek sürekli uyarmış, hangi tercihlerde bulunurlarsa ve bu tercihlerini hayata nasıl uygularlarsa “kurtulacaklarını” göstermiştir.

ilkadım

Aylık Düşünce ve Kültür Dergisi

YIL: 24 SAYI: 326 Fiyatı: 7,5 TL KDV D

Yaratıcımız, insanları içinde hayra çağıran, iyiliklerin toplum hayatına hâkim olmasını sağlayan ve kötülükleri de yasaklayarak engelleyen bir topluluk olmasını ister (Al-i İmran, 104). Eğer inanan insanlara yeryüzünde imkân/güç verirse onların salâtı ikame edeceklerini, zekâtı vereceklerini, marufu yerleştirip münkeri ortadan kaldıracaklarını ifade eder (Hacc, 41).

EYLÜL 2015

Zilkâde-Zilhicce 1436

sayı

326 ISSN-1307-6973

7,5

• EYLÜL 2015

Aylık Düşünce ve Kültür Dergisi

/ilkadimdergisi

/ilkadimdergisi

. Emr-i. bi’l-ma’ruf . nehy-i. ani’l-münker BAŞYAZI- Nureddin Soyak

KAPAK DOSYASI

• Sevgi Pusulanız Hangi Yönü Gösteriyor?

• İslam Toplumunun Otokontrol Sistemi: “Emr bi’l-ma’rûf ve nehy ani’l-münker” / İsa Soylu

HİZMET ADABI- Nureddin Soyak

• Vazifen Büyüktü Ey Ehl-i Kitab! Ama Kaybettin! / Mehmet Akif Çelik

• “En Güzel Sözü Söylesinler”

• Yaşama Sorumluluğumuz / Fatih Muhammed Çakmak • İslamî Tebliğde Üç Altın Kural/ Prof. Dr. Mehmet Soysaldı

/ilkadimdergisi

/ilkadimdergisi

“Emr-i bi’l ma’ruf ve nehy-i ani’l münker bu ümmete, kitab, sünnet ve icmâ ile sabit olan bir farzdır. Cemiyetin salâhı ancak iyilikleri emir ve kötülüklerden men etmekle mümkündür. Asr-ı saadetten beri müslümanlar bu hususta üzerlerine düşeni yapma gayreti içerisinde olmuşlardır. Zamanımızda emr-i bi’l maruf ve nehy-i ani’l münker vazifesi aşırı derecede ihmal edilmektedir. Ya can ve malımıza, ya makam ve mevkîmize veya insanlar arasındaki itibarımıza zarar vereceği veyahut da emir ve nehiy yapacağımız kişi veya kişileri gücendireceğimiz endişesi ile bu mühim vazifeyi terk etmekteyiz. Şayet zâlime mâni olunmaz, kötülükler yaygın hâle gelir ve açıktan yapılırsa, o zaman ilahî azab, iyi, kötü herkese umumî olarak gelir. Allah’ın rızasını talep edenler, iyilikleri emir ve kötülüklerden nehiy işine ehemmiyetle sarılmalı ve bu hususta hiçbir kimsenin kınamasına aldırış etmemeli ve hiç kimseden korkmamalıdır. “Allah kendi dinine yardım edene, elbette yardım edecektir.” (Hac, 40) Emr-i bi’l ma’ruf ve nehy-i ani’l münkeri terk eden ümmetler, birçok belâ ve musîbete uğramışlar, felâketten felâkete sürüklenmişler ve ilâhî azaba duçar olmuşlardır. Rabbimiz İsrailoğullarının lanetlenme sebebini izah eder-


ken “Onlar işledikleri herhangi bir fenalıktan birbirini vazgeçirmeye çalışmazlardı. Gerçekten yapmakta devam ettikleri (o hâl) ne kötü idi.” (Maide, 79) buyurur. Rabbimiz insanların “iman ettik” demeleri ile bırakılmayacağını, fitne ortamları ve odakları ile yüzleştirilerek imtihandan geçirileceğini ifade buyurmaktadır (Ankebut, 2). İçinde yaşadığımız fetret döneminde ve cahilî düzenlerin hâkim olduğu şu zamanımızda bütün ehil müslümanlar, iyilikleri emir ve kötülükleri nehiy hususunda her türlü çabayı göstermeli, bütün imkânlarını seferber ederek, müslümanların İslâmî vasıf ve özelliklerini korumaları ve İslâm yolunda çalışmaları için gayret etmelidir. Bu hususta bütün müslümanlar kendine  düşeni yapmalıdırlar. Son Nebi’nin şu uyarıları daha hangi şiddette olmalıdır ki dikkatimizi çeksin: “Nefsim kudret elinde bulunan Allah’a yemin olsun ki, ya iyilikleri emreder ve halkı kötülüklerden alıkoymaya çalışırsınız yahut Allah’ın üzerinize bir azab göndermesi yakındır. Sonra Allah’a dua edersiniz de duanız kabul olunmaz.” (Tirmizi) “Hayır, Allah’a yemin olsun ki, ya iyiliği emreder, kötülükten vazgeçirmeye çalışırsınız, zalimin eli üzerine elinizi tutarak zulmüne mâni olursunuz, onu hakka döndürür ve hak üzerinde tutarsınız yahut Allah bazınızın kâlblerini diğerine benzetir de onlara lanet ettiği gibi, sizi de lanete uğratır.” (Ebu Davud) Efendimiz aleyhissalatu vesselam’ın mübarek sözlerinde ifade buyrulduğu üzere bir mü’min herhangi bir kötülüğü görünce onu eli ile engellemelidir. Asıl olan mü’minin bu imkâna sahip olmasıdır. Yoksa bu imkâna sahip olmak için çabalaması ve Rabbinden istemesi gerekir. Bu imkâna sahip değilse dil ile nasihat etmeli ve korkutmak sûretiyle kötülüğe mâni olmaya çalışmalıdır. Mü’minin en zayıfı -ki bu durum imanının zayıflığındandırbunlara gücü veya cesareti yoksa kötüye ve kötülüğe kalben buğz eden, kötüye ve kötülüğe sevgi beslemeyendir. Her mü’min başını elleri arasına almalı, Efendimizin ortaya koyduğu bu “imanmetre” ile imanının boyunu, ağırlığını ölçmelidir. Bırakın eliyle, diliyle çabalamak, kalben buğz etmek; kötülere ve kötülüklere sevgi beslemek, imrenmek hatta -Allah korusun- destek olmak mü’minliğin hangi derecesi ile ifade edilebilir iyi hesaplanmalıdır. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in ikazına kulak verelim: “Bir toplum, içlerinde günah işleyen bir kişi bulunup da, onu önlemeye muktedir oldukları halde önlemezse, Allah mutlaka onları ölümlerinden önce, o günahkâr yüzünden cezalandırır.” (Ebu Davud) Eylül ayı ile idrak ettiğimiz kurban bayramının okuyucularımız ve tüm ümmet için bereketli ve hayırlara vesile olmasını Rabbimizden dileriz. Selam ve dua ile.

Sahibi İhya Yayıncılık Tic. ve San. A.Ş. Adına İsmail Varır ismail.varir@ilkadimdergisi.net Genel Yayın Yönetmeni Metin Başbuğ editor@ilkadimdergisi.net Sorumlu Yazı İşleri Müd. İsmail Varır Yayın Kurulu Nureddin Soyak A.Baki Öncel Atilla Değirmenci İbrahim Çiftçi İsmail Varır Mehmet Erturan Metin Başbuğ M. Selçuk Özdoğan Murat Ünal Rauf Denizler Süleyman Konak Kapak ve Sayfa Düzeni İlkadım Grafik Reklam ve Abone Sorumlusu Cep:0535 251 41 07 - 0505 808 35 87 abone@ilkadimdergisi.net Baskı Cihan Ofset (0352) 322 02 00 Merkez Kasaplar Çarşısı No: 2 Nevşehir Tel:0384 213 65 43 • Gsm:0506 674 44 14 Gsm:0505 808 35 87 Şube Kayseri: 0535 251 41 07 Konya: 0506 681 23 27 www.ilkadimdergisi.net e-mail: ilkadim@ilkadimdergisi.net Abone Şartları Yurtiçi Yıllık : 90 TL Yurtdışı Yıllık : 50 Euro Abonelik İçin: 0505 808 35 87 Yurtiçinden: Posta Çeki: İhya Yayıncılık 693721 Banka Hesap No: KUVEYT TÜRK KATILIM BANKASI Kayseri Yeni Sanayi Şb. IBAN:TR420020500000785462200001 Yurtdışından: SWIFT KODU:KTEFTRIS TR580020500000785462200101 Bu dergi Basın Meslek İlkeleri’ne uymayı taahhüt eder. Yazıların ve ilanların sorumluluğu yazı ve ilan sahiplerine aittir. Gönderilen yazı, resim veya karikatür yayınlansın ya da yayınlanmasın iade edilmez. Dergide olabilecek hataların bildirilmesi rica olunur. Cevap hakkı doğurabilecek yayın için cevap hakkı saklıdır. Yazılar, isim belirtilerek iktibas edilebilir.


BAŞYAZI Nureddin SOYAK

Sevgi Pusulanız Hangi Yönü Gösteriyor? Mü’min, Rabbini, Rabbinin istediği şekilde sevebilirse, sevgi pusulası doğru istikameti gösteriyor demektir, her iş kolaylaşır. Korktuğundan emin, umduğuna nail olur.

S

even de, O.

lüne yer eder.

“O, çok bağışlayan, çok sevendir.” (Buruc Suresi, 14)

Rabbimiz buyurdu ki: “Mü’minlerin Allah’a olan sevgisi daha güçlü bir sevgidir.” (Bakara Suresi, 165)

“Rabbinizden bağışlanma dileyin, sonra O’na tövbe edin. Şüphesiz Rabbim çok merhametlidir, çok sevendir.” (Hud Suresi, 90)

Mü’min, Rabbini, Rabbinin istediği şekilde sevebilirse, sevgi pusulası doğru istikameti gösteriyor demektir, her iş kolaylaşır. Korktuğundan emin, umduğuna nail olur.

Sevdiren de, O. “Allah, size imanı sevdirmiş…” (Hucurat Suresi,

“Sen duyurmazsan ben duyamam, sen söyletmezsen ben söyleyemem, sen sevdirmezsen ben sevemem. Sevdir bize hep sevdiklerini, yerdir bize hep yerdiklerini, yar et bize erdirdiklerini. Sevdin habibini kâinata sevdirdin. Sevdin de hil’at-i risaleti giydirdin. Makam-ı İbrahim’den Makam-ı Mahmud’a erdirdin. Server-i asfiya kıldın, hatem-i enbiya kıldın. Muhammed Mustafa kıldın.” Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır’ın duasından bir bölüm.

7) “İnanıp salih amel işleyenler için Rahman, bir sevgi koyacaktır.” (Meryem Suresi, 96) “İnkârları yüzünden buzağı sevgisi onların kalplerine sindirilmiştir.” (Bakara Suresi, 93) Sevmeyen de, O. “O, haddi aşanları sevmez.” (A’raf Suresi, 55) “Allah, faiz malını mahveder, sadakaları ise artırır. Allah, hiçbir günahkâr nankörü sevmez.

Rabbimiz buyurdu ki: “De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretiniz, kazandığınız mallar, kesada uğramasından korktuğunuz bir ticaret ve beğendiğiniz meskenler size Allah’tan, peygamberinden ve onun yolunda cihaddan daha sevgili ise artık Allah’ın emri gelinceye kadar bekleyin! Allah, fasık topluluğu doğru yola erdirmez.” (Tevbe Suresi, 24)

Sevdirmeyen de, O’dur. “İnkârı, fasıklığı ve isyanı çirkin göstermiştir.” (Hucurat Suresi, 7) Sen neyi sevmek istersen onu sana sevdirir. Neyi sevmek istemezsen onu da sevdirmez. Çünkü Rabbimiz bize neyi sevmemizi, neyi sevmememiz, neyi ne kadar sevmemiz gerektiğini vahyetmiştir. Sen neyi ne kadar seversen, onun sevgisi o kadar gön-

Eğer babalarımız, oğullarımız, kardeşlerimiz, eş4


lerimiz ve aşiretimiz, kazandığımız mallar, kesada uğramasından korktuğumuz ticaretimiz, makam ve mevkiimiz, mekân ve meskenlerimiz, Allah ve peygamberinden onun yolunda cihaddan daha sevimli ise bu fısktır, nifaktır, yoldan sapmadır. Bir mü’min için hiçbir dünyevi amaç Allah ve Rasulünden ve Allah yolunda cihaddan daha önemli olamaz. Gayeden sapmalar mü’minin hayatını karmaşık hale getirir. Yaradılış gayesi olan Allah’a kulluktan uzaklaştırır.

ğından dolayı çok severim” (Sad Suresi, 32)

Rabbimiz sevgiye öyle bir güç vermiş ki, onun olmadığı yerde yerine göre her şey biter. Kulluk biter. İman, ibadet, ahlak biter. Analık, babalık, akrabalık, kadınlık, kocalık, dostluk, arkadaşlık, ortaklık biter.

Aile fertleri birbirini sevebiliyorsa, akrabalar birbirini sevebiliyorsa, komşular, dava arkadaşları birbirini sevebiliyorsa, Allah için sevebiliyorsa vuslat yakındır.

“Sizden biri beni babasından, evladından ve bütün insanlardan daha çok sevmedikçe iman etmiş sayılmaz.” (Buhari, Müslim)

“Kendisi ile huzur bulasınız diye sizin için türünüzden eşler yaratması ve aranızda bir sevgi ve merhamet var etmesi de O’nun delillerindendir.” (Rum Suresi, 21)

Sevgisiz Allah’a varılmaz. Sevgisiz imandan, sevgisiz ibadetten, sevgisiz ahlaktan hayır gelmez. İnsanın kurtuluşunun en kolay yolu imanda kaynaklanan sevgiye ulaşmaktır. Sevgi fıtratta mevcutken nasıl oluyor da onu yok edip kin ve düşmanlıklara dönüştürüyoruz. Bunu insanoğlu nasıl başarıyor.

Gerçek sevgi imandan neşet eden sevgidir. İman yok olmadığı sürece dünyevi hiçbir çıkar ve menfaat bu sevgiyi yok edemez, etmemelidir.

Rabbimiz sevgi ve merhameti var etmesini, kendisinin varlığının delili olarak ilan etmiştir. Bu da sevginin değerini ortaya koyan ilahi bir fermandır.

Sevgiler de etkileri de faklı farklıdır. Allah sevgisi, Allah’ın sevdiklerini sevmek kalpleri yumuşatıp gönüllere huzur verirken, dünya ve içindekilerin gereğinden fazla sevilmesi kalplere kasvet ve sıkıntı vermektedir. Sevgideki niyet de sevgiyi etkileyen önemli hususlardandır.

Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz buyurdu ki: “Rabbimiz şöyle hükmetti: “Benim rızam için birbirlerini sevenlere, benim için bir araya gelenlere, benim için birbirlerini ziyaret edenlere ve benim için birbirlerine harcayanlara sevgim vacip olmuştur.” (Muvatta)

“Sevdiğiniz şeyi size gösterdikten sonra, zaaf gösterdiniz.” (Al-i İmran Suresi, 152)

Rabbimize hiçbir şey vacip değilken, O’nun için birbirini sevenlere, sevgisini vacip kılmıştır.

“Malı, devşirip topladıkça bir sevgiyle seviyorsunuz.” (Fecr Suresi, 20) “O, mal ve servet arzusu yüzünden alabildiğine katıdır.” (Adiyat Suresi, 8) Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz buyurdu ki:

Yaşadığımız hayata bir bakalım. Bazı gafiller yüzünden İslam ve Müslümanlar ne çirkin sıfatlarla anılmaktadırlar. Diyeceksiniz ki: Allah ve peygamberleri de uygun olmayan sıfatlarla anıldı. Doğru ama onlar o uygunsuz sıfatlardan münezzehti. Ama bugün bazı Müslümanlar o çirkin sıfatlarla muttasıf. Bu da İslam’a ve Müslümanlara zarar vermektedir ki mahşerde hesabı çok çetin olur. Allah aşkına sevgi katillerine fırsat vermeyelim.

“Dünya sevgisi her çeşit hatalı davranışların başıdır. Bir şeye olan sevgin seni kör ve sağır yapar.” (Ebu Davud) Mal sevgisi, Allah’a götürüyorsa sıkıntı yok. Allah’tan uzaklaştırıyorsa dert çok. Süleyman aleyhisselam’a malı Rabbini hatırlattığı için şöyle diyordu: “Gerçekten ben malı, Rabbimi anmamı sağladı5

EYLÜL 2015 / 326

Mü’minlerin en değerli şeylerini birer birer eskittiğine şahit oluyoruz. Bunlardan biri de sevgidir. Bu sevginin samimi imanla güçlendirilmesi şarttır. Sevgisiz yol almaya çalışanlar bir arpa buyu yol alamazlar.


KAPAK

İsa Soylu kapak@ilkadimdergisi.net

İslam Toplumunun Otokontrol Sistemi:

“Emr bi’l-ma’rûf ve Nehy ani’l-münker” Ü

mmetin bu mühim, mühim olduğu kadar mazeret kabul etmeyen görevini, belli bir topluluğun omzuna yüklemek asla doğru değildir. Zira ümmetin, insanlığın belli bir kesimini Allah’ın azabından kurtarmaya çalışması, diğer bir kısmını kendi haline terk etmesi, Kur’an-ı Kerim’in bakış açısına ters düşer. Mü’min de taşıdığı bu sorumluluktan asla kurtulamaz.

İ

slam dininin getirdiği hayat tarzına, görgü kurallarına uygun olan söz ve davranışlar iyilik, uygun olmayanlar da kötülük olarak kabul edilmiştir. İyiliği emretmek ve kötülükten sakındırmak (emr bil ma’rûf ve nehy münker) ifadeleri, Kur’an-ı Kerim’in dokuz ayetinde geçmektedir: 1 Âl-i İmran, 3/104, 110, 114; Araf, 7/157; Tevbe, 9/67, 71, 112; Hac, 22/41; Lokman, 31/ 17

İyiliğin ve adaletin hâkim kılınması ve yaygınlaştırılması, kötülüğün önlenmesi, bunun sayesinde de faziletli bir toplumun oluşturulması için, her devirde iyiliği emreden kötülüğü yasaklayan çalışmalar yapılmıştır. Mü’min, yeryüzünde Allah Teâlâ’nın iradesini temsil eden kimsedir. Bu bakımdan onun, emr-i bil ma’ruf ve nehy-i münker göreviyle muvazzaf kılınmış olmasını anlamak zor değildir. 6


İyiliği yayıp çoğaltma ve kötülükten sakındırma (emr bi’l-ma’rûf ve nehy ani’l-münker) faaliyeti, toplumların varlığının devamı için hayati öneme sahiptir. Toplumun sürekliliğinin sağlanması, mevcut yapısının korunması ve sosyal dengenin kurulması o toplumun otokontrol mekanizmasının varlığına bağlıdır. Bu yüzden İslam için iyiliği emredip kötülükten sakındırmak, iyiliği yayıp çoğaltmak, sosyal hayata egemen kılmak ve kötülüğün toplum içinde azalmasını, etkisizleşmesini sağlamak bütün sosyal hayatın temelidir.

dir. Hz. Peygamber aleyhisselam şöyle buyurmuştur: “Sizden kim bir kötülük görürse onu eliyle değiştirsin; buna gücü yetmezse diliyle onun kötülüğünü söylesin; buna da gücü yetmezse kalbiyle ona buğz etsin. Bu ise imanın en zayıf derecesidir.”1 İyiliği emretmek, kötülükten alıkoymak sorumluluğunun ağır bir yük olduğunu Hz. Peygamber aleyhisselam’ın şu buyruğu ortaya koymaktadır: “Bana hayat bahşeden Allah’a and olsun ki, siz ya iyiliği emreder kötülükten alıkoyarsınız ya da Allah kendi katından sizin üzerinize bir azap gönderir. O zaman dua edersiniz, fakat duanız kabul edilmez.”2

“Siz, insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; çünkü iyiliği emreder kötülükten de sakındırırsınız (emr bi’l-ma’rûf ve nehy ani’l-münker) ve Allah’a iman edersiniz.” (Âl-i İmrân- 110) ayet-i kerimesi, iyiliği emredip kötülükten sakındırma görevini ve ümmetin ıslahını, ümmetin hiçbir kesiminin hariç olmaksızın, hiçbir taifeyi hedef almaksınız topyekûnuna farz olduğuna parmak basmaktadır. Yine İslâm, “Sizden hayra çağıran, iyiliği emreden ve kötülükten sakındıran bir topluluk bulunsun. Kurtuluşa erenler işte bunlardır.” (Al-i İmran, 104) ayetiyle bunun kurumlaştırılmasını emretmektedir. Toplumda herkes temelde bununla görevli sayılmasına rağmen bunu kendine iş edinmiş bir kurumun (yerine göre kuruluşların) bulunması özel olarak emredilmiştir. Denilebilir ki bu özel kurum veya kuruluşlar da sonuçta iyiliğe çağıran, güzel işleri emreden ve kötülükleri yasaklayan bir toplumun ve insanlığın teşekkülünü hedef almaktadır.

Yine Kur’an, otokontrol sistemi oluşturmayan, yaptıkları çirkin işlerden üyeleri birbirini sakındırmayan toplumu yermekte ve onların birbirini sakındırmamakla kötü bir iş yaptıklarını da şu ayet-i celilesinde beyan etmektedir. “İsrailoğullarından inkâr edenler, Davud ve Meryem oğlu İsa diliyle lanetlendi. Bu, onların isyan etmeleri ve hadlerini aşıyor olmalarından ötürüydü. İşledikleri herhangi

Konu ile ilgili olarak sevgili Peygamberimizin de pek çok hadis-i şerifi bulunmaktadır. İslam alimleri de iyiliği emredip kötülükten sakındırmanın farz olduğunda ittifak etmişler7

EYLÜL 2015 / 326

Kur’an ve sünnet, bu şekilde iyiliği emreden, yayıp çoğaltan, kötülük ve bozgunculuktan sakındıran kimselerin veya kurumun olmadığı toplumların çöküşlerinin hızlanacağını ve nihayet yıkılacaklarını, geçmiş toplumlardan birçoğunun böyle olduğunu söylemektedir. Esasen bu söylediklerini de Asr Suresi’nde özet olarak toplamış; iman eden, salih amel işleyen, birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenlerin dışında insanlığın hüsranda olduğunu belirtmiştir. (Asr Suresi, 1-3) Ayrıca “Ey iman edenler, kendinizi ve yakınlarınızı ateşten koruyun...” (Tahrim Suresi, 6) ayeti de iyiliği emredip kötülükten sakındırmanın önemini açıkça göstermektedir.


bir kötülükten birbirlerini vazgeçirmeye çalışmazlardı. Yapmakta oldukları ne kötüydü!” (Maide Suresi, 78-79) Günümüze bir ışık tutması açısından kurumsal ve kişisel anlamda Kur’ânî bir ilke olan “emr bi’l-ma’rûf ve nehy ani’l-münker” prensibinin tarihte nasıl anlaşılıp uygulandığını gösteren bir örneğe bakalım. Hz. Peygamber döneminde uygulanmaya başlayan,3 zamanla Müslüman toplumun büyümesiyle gelişimini sürdüren, sistematik olarak ilk defa Hz. Ömer’in4 uygulamaya başladığı Endülüs Emevileri5 gibi İslam devletlerinin uyguladığı Hisbe Teşkilatı. İslam’ın ‘iyiliği emretmek ve kötülükten sakındırmak’ ilkesi doğrultusunda İslam devletlerinde bir kurum haline gelen Hisbe, şehirdeki ekonomik, sosyal ve kültürel hayat gibi çok geniş bir alana hâkim olmuştur. Arapça’da ‘hesap etmek, saymak, yeterli olmak’ anlamlarındaki ‘hasb’ kökünden türeyen ihtisab mastarından isim olan6 hisbe kelimesi, terim olarak emri bi’l ma’rûf ve nehyi ani’l münker prensibi uyarınca gerçekleştirilen genel ahlakı ve kamu düzenini koruma faaliyetlerini ve özellikle bununla görevli kurumu ifade eder. Bu kurumun amacı; iyiliği emretmek ve kötülükten sakındırmaktır.7

“Sizden hayra çağıran, iyiliği emreden ve kötülükten sakındıran bir topluluk bulunsun. Kurtuluşa erenler işte bunlardır.” (Al-i İmran, 104) ***

“Bana hayat bahşeden Allah’a and olsun ki, siz ya iyiliği emreder kötülükten alıkoyarsınız ya da Allah kendi katından sizin üzerinize bir azap gönderir. O zaman dua edersiniz, fakat duanız kabul edilmez.”

Hisbe görevini üstlenen kişiye ‘muhtesip’ adı verilir. Hisbe faaliyeti kişi, toplum ve devlet haklarına karşı tecavüz ve ihlalleri önlemeyi, toplumun ortak değerlerini korumayı gaye edinir. Bu yapılırken de kişilerin özel hayatlarının irdelenmemesi, kişilik haklarının çiğnenmemesi, kötülüğün açık ve herkes tarafından reddedilen bir nitelik taşıması gibi hususlara dikkat edilir. İşlenen kötülüğün gayrı meşru oluğu anlatılır, nasihatte bulunulur, ortam ve imkânlar ortadan kaldırılır, gereki-

(Tirmizi, Sünen, Fiten, 34/9) 8


yorsa maddi yaptırım uygulanır. Önemli olan şahısların cezalandırılması değil, kötülüğün önlenmesidir.8 Ayrıca ismini vermekle yetineceğimiz Osmanlı’daki Ahilik sistemi ve ticari sistem içerisinde yer alan Lonca yöntemi de işte bu Hisbe müessesesi mantığı ile ortaya konulmuş muhteşem bir sistemdir.

Ümmetin bu mühim, mühim olduğu kadar mazeret kabul etmeyen görevini, belli bir topluluğun omzuna yüklemek asla doğru değildir. Zira ümmetin, insanlığın belli bir kesimini Allah’ın azabından kurtarmaya çalışması, diğer bir kısmını kendi haline terk etmesi, Kur’an-ı Kerim’in bakış açısına ters düşer. Mü’min de taşıdığı bu sorumluluktan asla kurtulamaz. Fakat İslam ümmetinin inşası için bu derece önemli görevin, gelişi güzel çabalara bırakılamayacağı da açıktır. Bu yüzden iyiliğin yayılması ve kötülüklerin kaldırılması mücadelesi, çok daha düzenli, metotlu, devamlı bir çalışmayı da gerektirmektedir. Ve bu çalışmayı omuzlayacak, İslam toplumunun otokontrolünü sağlayacak bir sistemin inşa edilmesi, tüm İslam ümmetinin sorumluluğudur. Rabbim bizleri bu uğurda çalışan mü’min kullarından eylesin.

Günümüzde toplumun bu gücüne kamuoyu baskısı diyoruz. Kur’ân-ı Kerîm, İslam toplumunun duyarlı, hareketli ve etkin olmasını, gerek idarecilere, gerek kendi içindeki unsurlara karşı dikkatli olmasını ister. Yani kamuoyunu etkili, var olan kötülükleri değiştirmeye gücü yeten ve sesi çıkan bir unsur olarak öngörür. Müslümanlar haksızlıklara karşı çıkacak kamuoyunda baskı oluşturacak vakıf, dernek gibi etkili oluşumlara önem vermeli, mevcut olanlarını da bu anlamda işlevsel hale getirmelidirler. Küresel ölçekte düşünecek olursak dünyadaki zulüm ve haksızlıklara dur diyebilecek ümmetin hatta tüm insanların huzur ve mutluluğunu hedefleyen (adına ne diyeceksek), kendi bütçesi, ordusu vs. olan bir kurumun olması günümüzde daha bir zaruri hale gelmiştir. Yani Kur’ân’ın amacı kötülük karşısında susan ve başkaldırmayan kavimlere benzemekten alıkoymaktır. Geçmiş toplulukların hikâyelerinin Kur’ân-ı Kerîm’de anlatılmasının sebebi de budur.

Dipnotlar 1. Müslim, Îmân 78. Ayrıca bk. Tirmizî, Fiten 11; Nesâî, Îmân 17 2. Tirmizi, Sünen, Fiten, 34/9 (IV, 468) 3. Mustafa Hizmetli, Endülüs’te Hisbe Teşkilatı, s. 25 4. Hasan İbrahim, İslâm Tarihi (Siyasî-DinîKültürel-Sosyal), çev. İsmail Yiğit, Kayıhan yay., İst., 1991, c. II, s. 201

Kur’ân ve Hadislerde sıkça zikredilen emr bi’l-ma’rûf ve nehy ani’l-münker görevinin de anlamı budur. Yani kişinin toplum içinde gördüğü yanlışları, zulümleri fark edip, bunu değiştirmek için bir yol bulmaya çalışmasıdır. Bu, toplumda herkesin görevidir. Bu görevi yerine getirmeye Kur’ân-ı Kerîm büyük önem verir. Bu yüzden toplum içinde meydana gelen kötülüklere sessiz kalındığında bütün toplum cezalandırılır.

5. Prof. Suphi es-Salih, İslâm Mezhepleri ve Müesseseleri, s. 251

7. Prof. Suphi es-Salih, İslâm Mezhepleri ve Müesseseleri, s. 250 8. Cahide Gülnur Sarı, Hisbe Teşkilatı 9

EYLÜL 2015 / 326

6. İslâm Ansiklopedisi (T.D.V.), ‘Hisbe’ mad., c. XVIII, s. 133


KAPAK

Fatih Muhammed Çakmak kapak@ilkadimdergisi.net

Yaşama Sorumluluğumuz “N

asıl iyi bir kul olunur?” sorusu ve buna verilebilecek tüm cevaplar söz konusu bireysel sorumluluk alanını ve gereklerini ortaya koyacaktır.

A

n geliyor, haber kaynaklarında acı haberler geçiyor. Acı ve gözyaşı sokakları esir almaya çalışıyor. An geliyor, neşe ve sevinç her yanı sarıyor. Acılar, karamsarlığa ve hüzne; sevinçler, hep böyle devam edecekmiş rehavetine sevk edebiliyor. İlk değil bunlar. Son olacağa da benzemiyor. Tam da bu esnada Rasulullah aleyhisselam’ın hitabını yeniden işitiyoruz:

“Hepiniz çobansınız; hepiniz güttüğünüz sürüden sorumlusunuz. İmam insanlara çobandır ve sürüsünden sorumludur. Erkek ailesinin çobanıdır ve sürüsünden sorumludur. Kadın kocasının evinin çobanıdır ve sürüsünden sorumludur. Hizmetkâr efendisinin malının çobanıdır; o da sürüsünden sorumludur. Netice itibariyle hepiniz çobandır ve güttüğü sürüden sorumludur.” 10


Hadisi anlama çabamızı ortaya koymadan önce bir hususa değinmekte fayda görüyoruz. Hadis metninin orijinalinde geçen “imam” kavramının bazı çevirilerde “devlet reisi, yönetici vs.” gibi idari görevler esas alınarak yapıldığını gördük. Elbette bugün bu lafzı söz konusu bağlamda ele alabiliriz; ancak bizim tercihimiz idari işlerden hayatın her yönünü içine alan imamlık/öncülük/liderlik bağlamlarının tamamıdır. Zira böyle bir bağlam itibariyle hadis-i şerifi anlamaya çalıştığımızda daha kapsamlı bir çerçevede sorumluluk bilinci geliştirilebileceğine inanıyoruz. Hadis-i şerifte üç kavram öne çıkıyor: çobanlık, sürü ve sorumluluk. Rasulullah aleyhisselam, sürü/çoban benzetmesi ile her birimizin sorumluluk alanına dikkat çekiyor. Hz. Peygamber aleyhisselam buluğ çağına girdikten sonra Rabbimizin ‘yapın’ dediklerini yapmakla; ‘yapmayın/sakının’ dediklerinden de sakınmakla kul olacak her mü’mine, aile hayatından hizmete, hayatın her alanında sorumlu olduğunu hatırlatıyor. Çobanlık bireysel sorumluluğumuza; sürü ise, başta en yakınlarımız olmak üzere hayatımızda yer tutan insanlara karşılık geliyor. Evet, kadın, erkek, genç, yaşlı, amir, memur bireyler olarak kendimize ve etrafımıza karşı sorumluyuz. Bunda şüphe yok. Peki, nereden başlayacağız? Ferdî sorumluluk, vazifelerimizin temelindeyse işe kendimizi inşa süreci ile başlayacağız, diyebiliriz. Buradan hareketle temel sorumluluğumuzun kapsamını belirlemeye çalışalım. “Nasıl iyi bir kul olunur?” sorusu ve buna verilebilecek tüm cevaplar söz konusu bireysel sorumluluk alanını ve gereklerini ortaya koyacaktır. Aslında birçoğumuz bu sorunun cevaplarını biliyoruz. Hatta “biliyoruz da bir 11

EYLÜL 2015 / 326

M

üslüman bir birey olarak sorumluluklarımız var. Yaşamak bir sorumluluktur zira. Hayıflanmak, ertelemek yerine; mükemmeli aramak yerine az da olsa devamlı bir şekilde, -olabildiğinceihlasla harekete geçeceğiz. İslam’ı salt bir ibadet hayatı ve ahlaki tutum görmeyip İslam’a bir bütün olarak bakacağız. Tüm bunları sağlam bir düşünce dünyasında damıtarak, fikir işçiliği yaparak, ortaya koymayı yöntem olarak benimseyeceğiz.


lığımızın değeri ortaya çıkacak. Unutmayalım: İdrak edebildiğimiz kadar mü’min; inancımızı yaşayabildiğimiz kadar Müslümanız.

türlü hayata geçiremiyoruz.” hayıflanmasına da aşinayız. Nerede eksiğiz o zaman? Neden kaynaklanıyor bu bilip de hayata geçiremeyişimiz?

Söz efâl-i mükellefinden açılmışken, bu teklifler sadece bazı ibadetlerde varmış ve sadece burada yerine getirilecekmiş gibi bir algının yanlışlığına dikkat çekmekte fayda var. İslam, belirli bir ibadet ve ahlaki tutum alanına hapsediliyor. Ancak gözden kaçan temel bir nokta var: Batı aydınlanması sonrası ortaya çıkan din ve yaşamı ayırma teolojisine göre şekillenen hayat biçimlerinin aksine; İslam, dünden bugüne hayatın her alanına taşınması gereken bir yaşam biçimi olma özelliğini koruyor. Sözgelimi mühendis sadece bazı ibadetleri eda ederken Allah’ı ve Müslümanlığını hatırlamayacak. Bilakis, ortaya koyduğu teknik yapılarda da Allah’ın rızası, emir ve yasaklarını gözetecek. İman-amel bütünlüğü hayatımızın her alanında var. Dini-dini olmayan diye bir ayırım; modern seküler Kartezyen bir zihnin sorumluluk anlayışıdır; Müslümanın değil. Bir hocamız, “Namaz kılmayan bir kişiye, bir topluluğa Allah rahmet nazarıyla bakar mı?” diye sorduğunda hayli irkilmiştim. Buradan hareketle “İslam’ın izzetini korumayı, Müslümanın sorumluluğunu yerine getirmeyi sadece ilahiyatçılara, imam-hatiplere, vaizlere, “hocalara”, bırakan bir kişiye, bir topluluğa Allah rahmet nazarıyla bakar mı? Yardımını gönderir mi? diye soruyorum.

Evvela, batıla giden yollar çok. Hak ve hakikate çağıran da yok, bu yolda örnek olan da. Bu da bizi hayli zorluyor. Hadi topu taca atmayalım; tekrar kendimize dönelim: Hepimiz mükemmeli arıyoruz. Hayatı yaşarken de sorumluluk bilinci geliştirirken de zamanın, şartların, yapıp-etmelerimizin mükemmelini arıyoruz. İyi güzel de mükemmel olmak zorunda mıyız? Namazı terk eden biri olarak kıldı mı beş vakit kılmak gerekir, anlayışıyla beş vakit namaz kılacağımız bir gün vesvesesi ile mükemmelin peşinden gitmek, sorumluluğu terk etmektir. Kafire korku veren mü’min izzeti için dört dörtlük abid olacağımız günü bekleyemeyiz. Öyle bir gün gelmeyecek. Elbette yaptıklarımızın hakkını vereceğiz, en iyi şekilde yapmanın gayretinde olacağız. Birinci şekilde hareket edersek sorumsuz bir mükemmeliyetçi; ikincisini yaparsak gayretli/mücahit bir Müslüman oluyoruz. Erteleyenlerin helak olduğunu hatırlamak da yine ferdî inşa sürecinin başında geliyor. Her gün kıldığımız sabah namazı, evden çıkarken çektiğimiz bismillah yeni bir başlangıç bizim için. Öyleyse ertelemeden, yapa yapa daha iyi yapacağımıza inanarak iyi bir çoban olabiliriz. Hem Allah dileseydi hepimizi melekler gibi kusursuz varlıklar olarak yaratabilirdi. Bir tek ümmet kılardı. Sorunsuz bir dünya olurdu. Böyle olmadı. İman temelli teklifler sunuldu: Farz, vâcib, sünnet, müstehab, mubâh, harâm, mekrûh ve müfsid. Yaptıklarımızdan mutlaka sorumlu tutulacağız. Mükemmel olsun diye erteleyip yapmadıklarımızdan da. Bunları yerine getirebildiğimiz ölçüde çoban-

İslam iktisadı, İslam bilim ve tekniği, İslam siyaseti, sosyal adalet vs. gibi bir sürü alanda biri sürü konuşma yapılıyor. İki yüz yıldan beri bunlara dair geliştirdiğimiz bir teorimiz bile yokken iyi bir çoban olamayız. Sürüyü koruyamayız. Düşüncenin olmadığı yerde yığın doğar. Cemil Meriç’in ifadesi ile “Yığın düşünmez, maruz kalır.” En büyük sorumluluk12


larımızın başında geliyor düşünce. Kendimizi inşa edeceksek düşünmek, düşünce üretmek zorundayız. Bunu da her şeyi bölük bölük eden Kartezyen zihinle değil; eşyanın tabiatını bütünüyle ele alan hikmetli bir zihinle gerçekleştirebiliriz. İşte o zaman pencereden baktığımızda blok duvarları, ruhsuz yapılar görmekten kurtulabilir; “Allah güzeldir, güzeli sever.” inceliğine; bu incelikten doğan sanat ve estetiğe en önemlisi de huzura yeniden kavuşabiliriz. İnsan olmanın keyfinden mahrumuz. Oysa dünyanın en güzel nimeti insan olmak. Tanımadığı birine selam vermek, çocukla çocuk olmak başka bir yaratılmışa verilmiş mi? İnsan olmanın keyfini çıkarmak da başka bir yaşama sorumluluğumuz yani.

Evet, daha önce de kısaca işaret ettiğimiz gibi hakka yönelişin önünde ciddi engeller var. İşimiz zor. Her şey bir şekilde tüketiliyor. Hayat biçimi olarak vahyin ve sünnetin esasları değil; tüketim esasları dayatılıyor doğru. Fakat eşyanın hatta insanın bile bir şekilde tüketildiği bir dünyada “umut” hala tükenmedi, tüketilemedi. Umut hep var.

Toparlayacak olursak: Müslüman bir birey olarak sorumluluklarımız var. Yaşamak bir sorumluluktur zira. Hayıflanmak, ertelemek

İnanıyoruz ki, Allah umutla sorumluluk bilincini yerine getirenlerle beraberdir. 13

EYLÜL 2015 / 326

yerine; mükemmeli aramak yerine az da olsa devamlı bir şekilde, -olabildiğince- ihlasla harekete geçeceğiz. İslam’ı salt bir ibadet hayatı ve ahlaki tutum görmeyip İslam’a bir bütün olarak bakacağız. Tüm bunları sağlam bir düşünce dünyasında damıtarak, fikir işçiliği yaparak, ortaya koymayı yöntem olarak benimseyeceğiz.


KAPAK Mehmet Akif Çelik kapak@ilkadimdergisi.net

Vazifen Büyüktü Ey Ehl-i Kitab!

AMA KAYBETTİN! R

abbimiz, dünyaya yarattığı günden beri bir sistem kurmuş ve bu sistemin işlemesi önündeki her türlü engelin kaldırılmasını istemiştir. Bu sistemin adı emri bi’l-ma‘rûf nehyi ani’l-münker vazifesidir. Bu isteğin yerine getirilmemesi durumunda hangi kavim olursa olsun -ister Müslümanlar isterse Ehl-i Kitab- gereğinin yerine getirileceği, azabın onları yakalayacağı da birçok ayet ile sabittir.

B

aleyhisselam ve diğerleri.

ütün peygamberlerin ortak çağrılarından olan Emri bi’l-ma‘rûf nehyi ani’l-münker, iyiliği emredip kötülükten vazgeçirmeye çalışma yönündeki faaliyetler için kullanılan dinî, ahlâkî ve hukukî bir tabirdir.1 Tanımdan da anlaşılacağı üzere bu görev, tarihte yaşamış olan bütün peygamberlerin ortak vasfı olarak karşımıza çıkmaktadır. Nuh aleyhisselam, İbrahim aleyhisselam, Musa aleyhisselam, İsa aleyhisselam, Muhammed

Allah Teâlâ, Kur’an-ı Kerim’ de şöyle buyurmaktadır. “Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten men eder ve Allah’a iman edersiniz…”2 “Sizden, hayra çağıran, iyiliği emreden ve kötülükten men eden bir topluluk bulunsun. İşte kurtuluşa erenler onlardır.”3 14


nehyi ani’l-münker vazifesini yerine getirmekle yükümlü olduğunu unutmamalıdır.

“Şüphesiz Allah, adaleti, iyilik yapmayı, yakınlara yardım etmeyi emreder; hayâsızlığı, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor.”4 Yukarıdaki ayetlerden de anlaşılacağı üzere Allah, kullarından yine kendi kullarına, iyiliği emretmelerini ve onları kötülükten sakındırmalarını istiyor. Bu müessesenin devam etmesini, toplumda işlerlik kazanması insanlardan talep ediyor. Bu vazife yerine getirildiği takdirde hem topluma hem de ferde huzurun hâkim olacağını bildiriyor. Bundan dolayıdır ki insanlık, bu ayetlerin gereği olan emri bi’l-ma‘rûf nehyi ani’l-münker müessesesini ne zaman çalıştırmış ise, insanlar ve toplumlar rahat bir hayat sürmüşlerdir. Ne zaman ki bu iş bırakılmış, o zaman insanoğlu toplumun ifsadından kendini bile koruyamayacak bir hale düşmüştür.

Ehl-i Kitab’dan Yahudiler ve Hıristiyanlar kendilerine tâbi olanları hak yoldan saptırmak için epeyce gayret sarf etmişlerdir. Ne zaman bir fırsat bulsalar hemen o fırsatı Allah’a isyan için kendi nefisleri doğrultusunda kullanmışlardır. Kendilerine gelen ilahi uyarıları ve vahyi kulak ardı etmişler, vahye uymayı bırakın vahyi kendilerine ulaştıran peygamberlerini dahi katletmişlerdir. Hangi dönemde olursa olsun ilahi emre uymayan ve ilahi emre uymayı öğütleyenleri dinlemeyen her türlü zorba kavim, Allah’ın azabı ile karşılık bulmuştur. Ehl-i Kitab’ın bu durumu ile ilgili Kur’an-ı Kerim’de Taha Suresi’nde anlatılan şu kıssa gerçekten calibi dikkattir. Olay şöyle gelişir:

Emri bi’l-ma‘rûf nehyi ani’l-münker vazifesi Hz. Âdem’den bu deme her zaman var olmuştur ve var olmaya da devam edecektir biiznillah. Hz. Muhammed aleyhisselam ve O’ndan önce gelen peygamberler de bu görevi yerine getirmek için canhıraş çalışmış, çabalamış ve hatta bazı zamanlar canları ile bu çabanın karşılığını ödemişlerdir. Öyleyse yapılacak iş açık ve nettir. Hangi dönem olursa olsun ben Müslümanım diyen herkes ilk önce bulunduğu çevreden başlamak üzere, gücü ölçüsünce emri bi’l-ma‘rûf 15

EYLÜL 2015 / 326

Şunu hatırdan çıkarmamak gerekir. İnsanlığın geçmişi bu emri yerine getirmeyenlerin ya da terk edenlerin hazin sonları ile doludur. Hz. Muhammed aleyhisselam’a indirilen dinin en yakın şâhitleri ve zaman dilimi olarak da en yakınları olan Ehl-i Kitab, bu konuda bizlere en büyük örnekliği teşkil etmektedir. Ehl-i Kitab “Kur’ân-ı Kerîm’de genellikle Yahudiler ve Hıristiyanlar için kullanılan bir tabirdir.”5 İşte bu hazin sona maruz kalan Yahudi ve Hıristiyanların durumlarına hep beraber ibret nazarı ile bakmak hepimizin yararına olacaktır.


Musa aleyhisselam Tur dağına çıkınca Sâmirî halktan altınlarını toplamış ve eriterek bir buzağı yapmıştır. Musa aleyhisselam gelene kadar bu yapılan buzağıyı ilah edinmelerini telkin etmiştir. Ve her ne kadar Harun aleyhisselam defaatle uyarsa da, halk Harun aleyhisselam dinlememiş ve Musa aleyhisselam gelene kadar buzağıya tapmayı devam ettirmişlerdir. Ve Böylece (Sâmirî) onlar için böğürmesi olan bir buzağı heykeli ortaya çıkardı. (Sâmirî ve adamları) “Bu sizin de ilâhınızdır, Mûsâ’nın da ilâhıdır. Öyle iken Mûsâ, (ilâhını burada) unuttu (da onu Tûr’da aramaya gitti)” dediler.

E

mri bi’l-ma‘rûf nehyi ani’l-münker vazifesi Hz. Âdem’den bu deme her zaman var olmuştur ve var olmaya da devam edecektir biiznillah. Hz. Muhammed aleyhisselam ve O’ndan önce gelen peygamberler de bu görevi yerine getirmek için canhıraş çalışmış, çabalamış ve hatta bazı zamanlar canları ile bu çabanın karşılığını ödemişlerdir. Öyleyse yapılacak iş açık ve nettir. Hangi dönem olursa olsun ben Müslümanım diyen herkes ilk önce bulunduğu çevreden başlamak üzere, gücü ölçüsünce emri bi’l-ma‘rûf nehyi ani’l-münker vazifesini yerine getirmekle yükümlü olduğunu unutmamalıdır.

Onlar bu heykelin, sözlerine karşılık vermediğini, kendilerinden hiçbir zararı uzaklaştıramayacağını ve onlara hiçbir fayda sağlayamayacağını görmezler mi? And olsun, Hârûn onlara daha önce şöyle demişti: “Ey kavmim! Siz bununla yalnızca imtihan edildiniz. Doğrusu sizin Rabbiniz ancak Rahmân’dır. Öyleyse bana uyun ve emrime itaat edin.” Onlar da, “Mûsâ bize dönünceye kadar buzağıya ibadet etmeye devam edeceğiz” dediler.6 Evet, İsrailoğulları görüldüğü üzere bir dinin en temel akidesi olan ilah inancında şirke düştükleri halde Sâmirî ve adamlarına karşı sükût etmişler, hatta içlerinden birçoğu da Sâmirî’ye uymuştur. Kendilerinin yanlışlarını anlatan Harun aleyhisselam’ı bile dinlememişler ve ona kötü davranmışlardır. Ve ayette geçtiği üzere Musa aleyhisselam Sâmirî’ye cevabı çok ağır olmuştur. Mûsâ, “Çekil git! Artık sen hayatın boyunca (hastalanıp) “Bana dokunmak yok!” diyeceksin. Senin için, asla kaçamayacağın bir ceza daha var. Hele şu ibadet edip durduğun ilâhına bak! 16


Biz onu elbette yakacağız ve onu muhakkak denize savuracağız. Sizin ilâhınız ancak kendisinden başka hiçbir ilâh bulunmayan Allah’tır. O, ilmiyle her şeyi kuşatmıştır.7

Bütün bunların üzerine Allah sessiz kalan koskoca bir halkı iyiliği emretmek ve kötülüğü engellemek görevini yapmadıkları için kıyamete kadar lanetlemiştir. İşlerini rast getirmemiştir. Her devirde zillet onları bulmuştur. Ve en önemlisi de gerçek zillet onları ahirette bulacaktır. Ve sonuç olarak bizler de 1400 yıldır günde beş vakit bu kötü nâmı ve gazabı dile getirmekteyiz.

Kendilerine çeki düzen vermeyen Sâmirî ve yandaşları Allah’ın azabı ile karşı karşıya kalmışlardır. Ve ayrıca emri bi’l-ma‘rûf nehyi ani’l-münker vazifesi İsrailoğulları tarafından yerine getirilmediği gibi bir de yapılan yanlışa uyulmuştur. Ne toplum ne de toplumun ileri gelenleri görevlerini yerine getirmemişler ve Allah’ın azabına dûçar olmuşlardır. Ehl-i Kitab yani Yahudiler ve Hıristiyanlar buna benzer birçok isyan hareketine girişmişler ve buna mukabil ne yöneticiler ne de genel halk kitlesi bu isyana karşı bir vazife yapmıştır. Elbette sükût etmeyen, hakkı savunanlar her dönemde olduğu gibi bu dönemde de olmuştur. Ancak biz burada genel bir kanaatten bahsetmek istiyoruz.

Bizi doğru yola, kendilerine nimet verdiklerinin yoluna ilet; gazaba uğrayanlarınkine ve sapıklarınkine değil.8 Tüm bu mülahazalardan sonra Rabbimiz, dünyaya yarattığı günden beri bir sistem kurmuş ve bu sistemin işlemesi önündeki her türlü engelin kaldırılmasını istemiştir. Bu sistemin adı emri bi’l-ma‘rûf nehyi ani’l-münker vazifesidir. Bu isteğin yerine getirilmemesi durumunda hangi kavim olursa olsun -ister Müslümanlar isterse Ehl-i Kitab- gereğinin yerine getirileceği, azabın onları yakalayacağı da birçok ayet ile sabittir. Bu vazifeyi yerine getirenlere ise her türlü nimet ile karşılık verileceği çeşitli ayetlerde dile getirilmiştir.

Bu olaydan da anlaşılacağı üzere İsrailoğulları Allah’a ve rasulüne karşı gelmişlerdir. Ve bu menfi hareketlere karşı da halk, emri bi’lma‘rûf nehyi ani’l-münker vazifesini yerine getirmemiş ve Allah’ın gazabına uğrayanlardan olmuşlardır. Halk ise “ya hu biz ne yapıyoruz, bu yaptığımız bizi yediren içiren ve firavundan kurtaran Allah’a isyandır, peygamberine isyandır” diye genel bir kanaat oluşturma ve birbirlerini uyarma yoluna da gitmemişlerdir. Bu ve bunun gibi birçok olay üzerine Allah onları kıyamete kadar kötü bir nam ile namlandırmıştır. Bunun örneklerini çoğaltmak mümkündür. Yahudilerin Allah’ı görmek istemeleri, Cebrail’e düşmanlık etmeleri, İsa peygamberi aleyhisselam ilah edinmeleri, cumartesi yasağını çiğnemeleri, kafalarına göre helali haram haramı helal kılmaları, başta Musa aleyhisselam ve İsa aleyhisselam peygamberler olmak üzere birçok peygambere ihanet etmeleri vd. Bu sayıyı çoğaltmak mümkündür.

Sizden, hayra çağıran, iyiliği emreden ve kötülükten men eden bir topluluk bulunsun. İşte kurtuluşa erenler onlardır.9 Dipnotlar 1-Mustafa ÇAĞRICI, “Emri bi’l-Ma‘rûf Nehyi ani’l-Münker” Md., DİA 2-Ali-imran, 3/110 3-Ali-İmran, 3/104 4-Nahl, 16/90 6-TaHa, 20/88-91 7-TaHa, 20/98 8-Fatiha, 1/6-7 9-Ali İmran, 3/104 17

EYLÜL 2015 / 326

5-Remzi Kaya, Ehl-i Kitab Md., DİA


KAPAK

Mehmet Soysaldı* kapak@ilkadimdergisi.net

İslamî Tebliğde ÜÇ ALTIN KURAL P

eygamber Efendimiz bu hadis-i şerifinde toplumda işlenen kötülüklerin düzeltilmesini emretmektedir. Kötülüğün düzeltilmesi için de üç altın basamağın kullanılmasını tavsiye etmektedir. Bu basamaklar sırayla takip edilmelidir. 1. Münkeri elle düzeltmek 2. Münkeri dil ile düzeltmek 3. Münkere ve münkeri işleyene karşı kalben buğzetmek

İ

slamın temel hedefi insanları dünyada mutluluğa, ahirette ise gerçek kurtuluşa eriştirmektir. Bu hedefi gerçekleştirmek için Yüce Allah Kur’an-ı Kerim’i göndermiştir. Kur’an’da insanları hidayete sevk edecek yolları açıklamıştır. İnsanlığın hidayeti için yüce Allah sadece kitap göndermekle yetin-

memiş bir de onlara rehber ve önder olacak peygamber göndermiştir. Hz. Peygamber her konuda inananlara en güzel örnek olduğu gibi İslamı tebliğ konusunda da onlara en güzel örnek ve rehber olmuştur. Zira o, vahiy yoluyla Allah’tan aldığı İslamî hakikatleri insanlara en güzel bir biçimde tebliğ etmiş ve insanlık 18


tarihi bakımından çok kısa sayılabilecek bir sürede/23 yılda büyük bir inkılabı gerçekleştirmiştir.

zıttı maruftur. Kur’an ve sünnete uygun düşen şeye ma’rûf; Allah’ın râzı olmadığı, inkâr ettiği, haram ve günah saydığı her şeye de münker denilir.2

Bu inkılabı gerçekleştirmesinde en büyük rol, tebliğde kullandığı yöntemler olmuştur. Zira onun kullandığı yöntemler insan fıtratına uygun yöntemlerdir. İşte bu yazımızda onun tebliğde kullandığı altın kurallardan bazılarını açıklamak istiyoruz.

Peygamber Efendimiz bu hadis-i şerifinde toplumda işlenen kötülüklerin düzeltilmesini emretmektedir. Kötülüğün düzeltilmesi için de üç altın basamağın kullanılmasını tavsiye etmektedir. Bu basamaklar sırayla takip edilmelidir.

Hz. Peygamber Efendimiz, Müslim’in Ebu Said el-Hudrî’denrivayet etmiş olduğu bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur: “Sizden bir kimse, bir kötülük görürse onu eliyle değiştirsin; eğer buna gücü yetmezse diliyle değiştirsin; buna da gücü yetmezse kalbi ile buğzetsin. Bu ise imanın en zayıf derecesidir.”1

1. Münkeri elle düzeltmek 2. Münkeri dil ile düzeltmek 3. Münkere ve münkeri işleyene karşı kalben buğzetmek

1. Münkeri elle düzeltmek: Kötülüklerin düzeltilmesinde kullanılacak ilk basamak, kötülüğü elle düzeltmektir. Zira bu, kötülüğü izale etmede en etkili yöntemdir. Tabi ki bu yöntemi uygulayacak olanlar, elinde yetki olan kişilerdir. Yani yöneticilerdir.

Münkeri, aklıselimin, Allah ve resulünün çirkin olarak gördüğü ve yapılmasını yasakladığı söz ve fiiller olarak tarif edebiliriz. Münkerin 19

EYLÜL 2015 / 326

Sırayla uygulanması gereken bu basamakları kısaca açıklamak istiyoruz.

Hz. Peygamber Efendimiz bu hadiste,“bir münkerin yapıldığını gördüğünüz zaman” buyuruyor. Önce “Münker” ne demektir onu açıklayalım.


Bunu bir örnekle açıklayacak olursak, bir toplumda zina, hırsızlık gibi büyük günahlar işleniyorsa bu türlü günahların yapılmasına engel olmak, ilk etapta yöneticilerin görevidir. Bu konuda yöneticilerin yapması gereken şey, gerekli kanunları vaaz ederek bunların suçolduğunu belirtip yasaklamaktır. Ayrıca bu suçları işleyenlere caydırıcı cezaların uygulanması yoluyla insanların bu suçlardan uzak durmaları sağlanmalıdır. Bu vazifeyi yapabilecek olanlar elinde yetki bulunan yöneticilerdir. Şayet bu görev elinde yetki bulunan yöneticiler tarafından yapılmazsa Allah mahkeme-i kübrada onları cezalandıracaktır.

H

iç şüphesiz ki, iyiliği emretme kötülükten nehyetmede kullanılacak en etkili yöntem, hadis-i şerifte tavsiye edilen üç yöntemin birlikte kullanılmasıdır. Çünkü bir toplumda münkeri elleriyle değiştirme yetkisi olan yöneticiler kanun ve yönetmelikler çıkararak görevlerini yaparlarsa, âlimler, din görevlileri ve yazarlar yaptıkları konuşmalar ve yazdıkları yazılarla insanları uyararak kötülüklerden uzak durmalarını sağlarlarsa, halk tabakasından olan her birey üzerine düşen görevi yerine getirip münkere karşı kalbiyle buğz ederek görevini yerine getirirse o toplumda münker adına hiçbir kötülük kalmaz.

2. Münkeri dil ile düzeltmek: Toplumda işlenen kötülüklerin düzeltilmesinde takip edilecek ikinci basamak dildir. Bu yöntemi kullanacak olanlar, eliyle münkeri düzeltme yetkisi olamayan fakat diliyle insanlara bu yapılanların Allah’ın yasakladığı haramlar olduğunu açıklayarak onları bu kötülüklerden uzaklaştırabilecek bilgiye sahip olan âlimler, din görevlileri ve yazarlardır. Bu grup insanlar, toplumdaki kötülükleri konferanslar vererek, vaaz ve sohbetler yaparak kitap ve makaleler yazarak insanlara açıklamalı ve insanları münkerlerden uzak durmaya sevk etmelidirler. Bu hususu bir örnekle açıklayacak olursak; toplumda insanlar, alay etme, laf getirip götürme, kötü lakap takma, insanların gizli hallerini araştırma, su-i zanda bulunma, gıybet etme gibi Allah’ın haram kıldığı şeyleri yapıyorlarsa onlara bu türlü şeylerin günah olduğunu, Allah’ın yasakladığı davranışlar olduğunu açıklamalıdırlar. 3. Münkere ve münkeri işleyene karşı kalben buğzetmek: Münkeri düzeltmede takip 20


edilecek üçüncü basamak ise kötülükleri işleyene karşı kalben buğzetmektir. Bu münkeri düzeltmede izlenebilecek en son basamaktır ki imanın en zayıf derecesi olarak ifade edilmektedir. Bunu yapacak olanlar ise, eliyle ve diliyle münkeri değiştirme ve düzeltme yetkisi olmayan halk tabakasından insanlardır.

Bir kimse, bunların zikredilen işleri yapmasına eliyle mücadele ederse, o kimse mü’mindir; bir kimse diliyle bunlara karşı koyarsa, o da mü’mindir; bir kimse, bunlara karşı kalbiyle mücadele ederse, o da mü’mindir; bu kadarı yapmayanda artık hardal tanesi kadar bile iman yoktur.”3 buyurmuştur.

Hiç şüphesiz ki, iyiliği emretme kötülükten nehyetmede kullanılacak en etkili yöntem, hadis-i şerifte tavsiye edilen üç yöntemin birlikte kullanılmasıdır. Çünkü bir toplumda münkeri elleriyle değiştirme yetkisi olan yöneticiler kanun ve yönetmelikler çıkararak görevlerini yaparlarsa, âlimler, din görevlileri ve yazarlar yaptıkları konuşmalar ve yazdıkları yazılarla insanları uyararak kötülüklerden uzak durmalarını sağlarlarsa, halk tabakasından olan her birey üzerine düşen görevi yerine getirip münkere karşı kalbiyle buğz ederek görevini yerine getirirse o toplumda münker adına hiçbir kötülük kalmaz.

İşte bütün bu deliller ışığında, eğer ailemizin, toplumumuzun ve milletimizin içinde bulundukları bu kötü durumdan kurtulmalarını istiyorsak, nerede ve ne makamda olursak olalım gücümüzün yettiği nispette iyiliği emredip, kötülükten sakındırmaya çalışmamız gereklidir. Ailemiz ve bütün mü’minlerle birlikte dünya ve ahirette saadete erebilmemiz için, bu hususta olanca gayretimizi sarfetmemiz gerekmektedir. Peygamber Efendimiz (s.a.v)’de başka bir hadis-i şeriflerinde: “Ya iyiliği emreder ve kötülükten sakındırırsınız yahut Allah sizin kötülerinizi sizin başınıza musallat eder. Sonra iyileriniz dua etmeye kalkışır fakat duaları kabul olmaz.”4 buyurmaktadır.

Ama bu vazife yerine getirilmezse o zaman toplumda münkerler gittikçe çoğalarak yaygınlaşır. Hatta öyle bir hal alır ki artık kötülükler önlenemez hale gelir. Allah da o topluma öyle bir bela ve musibet verir ki, o musibet geldiğinde sadece o kötülüğü yapanlar değil, suçsuz insanlarda aynı azaba duçar olurlar. Çünkü onlar toplumda kötülükler işlenirken sessiz kalmışlar ve o kötülüklerin yapılmasına göz yummuşlardır.

İşte bu duruma düşmeden önce her mü’min gücü nispetinde iyiliği emretmeli ve kötülükten sakındırmalıdır. Dipnotlar 1- Müslim, İman: 78 (49); Tirmîzî, Fiten: 11 (2173); EbûDâvûd, Salâtü’l-Iydeyn: 248(1140). 2- Râğıb el-İsfahâni, el-Müfredât, s.505; M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, IV, 2357-2358; V, 3118.

Yine bu hususta Abdullah İbn Mes’ûd’dan rivayet edilen bir hadis-i şerifte, Hz. Peygamber (s.a.v): “Allah tarafından benden önce gönderilen her peygamberin kendisine sâdıkashâbı ve havârîlerî vardı. Bunlar onun sünnetine yapışırlar, emirlerine uyarlardı. Sonra bunların yerlerine öyleleri geldi ki, yapmadıkları işlerle övünürler, emredilmedikleri işleri yaparlardı.

4- EbûDâvûd, Melâhim, 16; Tirmizî, Fiten, 9; Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, V, 388.

*

Prof.Dr. Fırat Üniversitesi İlahiyat Fakültesi

Öğretim Üyesi / msoysaldi@hotmail.com 21

EYLÜL 2015 / 326

3- Müslim, İman: 80 (50).


İyiliği Emir Kötülüğü Nehiy

İ

şöyle buyurmaktadır: “Bir toplum, içlerinde günah işleyen bir kişi bulunup da, onu önlemeye muktedir oldukları halde önlemezse, Allah mutlaka onları ölümlerinden önce, o günahkâr yüzünden cezalandırır.” (Ebu Davud)

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır: “İçinizden kim bir kötülüğü görürse, onu eliyle değiştirsin, buna gücü yetmezse dili ile değiştirsin, buna da gücü yetmezse kalbiyle ona buğz etsin ki bu, imanın en zayıfıdır.” (Müslim)

Zamanımızda zulmün ve kötülüğün her çeşidi yapılmakta ve bir kısım kötülükler, günahlar, haramlar, devlet eli ile işlenmektedir: Fuhşa ruhsat vermek, içkiyi serbest bırakmak, kumarhaneler açmak, Müslümanın inancının gereğini yaşama ve inancının gereğini konuşma hususunda birçok yasaklar koymak gibi. Bütün bunlar birer masiyet, Allah Teâlâ’ya başkaldırmak ve isyandır. Müslümanlar, hem devlet eliyle, hem bir kısım mafya ve çeteler marifetiyle ve hem de kişisel olarak yapılan kötülüklere karşı tavır almak, ikaz etmek, engel olmak mecburiyetindedirler.

Her Müslümanın yakın-uzak çevresinde, çalıştığı ortamda, bazı haksızlıklar, zulme varan icraatlar olabilir ve olmaktadır. Bu olanlar karşısında Müslümanın seyirci kalması, nemelazım demesi düşünülemez. Yapılan kötülük ve haksızlıkları ya eliyle, ya diliyle bertaraf etmesi gerekir. Bunlara gücü yetmiyorsa kalben buğz eder. Ancak eli veya dili ile kötülüğe mani olabilecek bir güce ve imkâna sahipken bunu yapmayıp kalbiyle buğz etse bu onu kurtaramaz, Allah indinde mesuldür.

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır: “Zalim sultanın yanında hakkı konuşmak en büyük cihattır.” (Ebu Davud-Tirmizî) Zulmü yapan kim olursa olsun ona karşı hakkı konuşmak, kötülüğe mani olmak, zulme geçit vermemek gerekir. Hele zulüm yapmak, kötülük yapmak için elinde imkân ve güç olan -özellikle devlet gücü olan- kişilere karşı çok daha duyarlı olmalı, onlar sık sık ikaz edilmeli, nasihat edilmeli ve onların zulme cüret etmesine, kötülük yapmasına fırsat vermemelidir.

Nitekim Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem

Bu vazifeyi yaparken, nefsimizi karıştırmadan,

yiliği emir, kötülüğü nehyetmek ve İslam’ı tebliğ, Müslümanın günlük yaşantısında olması gereken vazifelerdendir. Her Müslüman ehil olduğu konularda bu vazifeyi en iyi bir şekilde yerine getirmekle mükelleftir. Aksi takdirde toplum ifsat olur, kötüler cesaretlenir, kötülük yaygınlaşır. Zayıf ve kimsesizler korumasız kalır, zalimler zulmünü artırır, böylece kötülük adına yapılan her işten, emri bil maruf nehyi anil münker vazifesini yapmayan Müslümanlar sorumlu olur.

22


ne koyalım. Onsuz bir hayatın, hayat olmadığını fark edelim. “Ne yapabilirim ki, ne edebilirim ki? Elimden bir şey gelmez, yapabileceğimiz bir şey yok!” gibi bahanelerle kendimizi ve çevremizi aldatmayalım. Bir müddet için kendimizi ve çevremizi yanıltıp aldattığımızı farz etsek bile bir gün ne denli bir zillet ve meskenete düştüğümüz görülecek ve fakat o gün belki çok geç olacaktır.

şahsî görüşlerimizi öne çıkarmadan, kişilere hakaret etmeden yalnız Allah rızası için yapmalıyız. Yaptığımız ikazları sürekli yapmalı, tebliğ vazifemizi yaparken hidayetin yalnız Allah Teâlâ’dan olduğunu asla aklımızdan çıkarmamalıyız. Kötülükten men ederken başka bir ortamda o kötülüğü yapanlara karşı duyarsız kalmamalıyız. “La ilahe illallah” demek Allah Teâlâ ile yapılan bir akittir. Ondan başka hiçbir ilah olmadığını, hâkimiyetin sadece Allah Teâlâ’ya ait olduğunu kabul etmek ve sonra da onun vaz ettiği ahkâmın, peygamberler vasıtasıyla gönderdiği kitabın tamamına şek ve şüphe etmeden inanmak ve inancının gereğini yaşamaktır. Bu akde sadık kalanlar İslam’ı bir bütün olarak yaşamak gayretinde olur. Din hususunda üstüne düşen bütün vecibeleri yerine getirmeye çalışır. İyiliği emir, kötülükten men hususunda kendi konumunun gerektirdiği her türlü sorumluluğu yüklenir, gereğini yapmak hususunda tekâsül göstermez. Yaptırım gücü olan bir mevkide bulunuyorsa o gücünü sonuna kadar kullanır. İktidar sahibi olan insanların iyiliği emir, kötülükten men etmek hususunda daha büyük sorumluluklar altında olduğu herkesçe malumdur. Bu sorumluluğu yerine getiren yöneticiler, en iyi yöneticilerdir.

Böyle zamanlarda ayakta durmak, hedefe doğru yürümek ve hatta koşmak sorumluluğunda olduğumuzu ve bütün bir toplumun diri ve ayakta kalması için her zamankinden çok daha fazla çalışmamız gerektiğini artık anlamalı ve mucibince hareket etmeliyiz. Onun için bunun idrakinde olan herkes günlük yaşantısında Kur’an hakikatlerini tebliğ etmeyi, insanları uyarmak ve haklarını savunmak, meselelerine sahip çıkmak için onları bilinçlendirmeyi bütün işlerinin önüne koymalı, bu heyecanı duymalı ve kitlelere aynı heyecanı vermek için bütün gücüyle çalışmalıdır. Müslümanlar! Bize ne oluyor? Bugün bir kısım insanlar tek tip ve şartlandırılmış, çağdışı bir eğitimle, medya ile zorbaca dayatmalarla iyiyi kötü, kötüyü iyi göstermek, fazilet adına, ahlâk adına, manevî değerler adına ne varsa hepsini tahrip edip, inançsız bir toplum oluşturmak için büyük çaba gösteriyor. Kötülerin ve kötülüğün hâkim olduğu, iyiliğin ve iyilerin mahkûm olduğu, hayat hakkı olmadığı bir düzen kurmak için çalışıyorlar.

Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Onlar (mü’minler), eğer kendilerine yeryüzünde iktidar verirsek namazı kılarlar, zekâtı verirler, iyiliği emreder ve kötülükten nehyederler. İşlerin sonu Allah’a varır.” (Hac Suresi, 41)

Ya biz Müslümanlar, ne yapıyoruz? Olanlar karşısında “Vah! Tüh!” demekle bir yere varılmaz. Karanlığa kurşun sıkmakla güneş doğmaz. Kendi nefsimizden, kendi ailemizden, yakın çevremizden başlayarak yoğun şekilde iyiliği emir, kötülükten men ve tebliğ vazifemizi îfâ edelim. Zalimlere, dayatmacılara karşı sesimizi yükseltelim onlara yaptıkları işin çirkinliğini, kötülüğünü, şeytanîliğini söyleyelim. İyi olanı, doğru olanı yapmalarını tavsiye edelim.

İktidar mevkiinde bulunan Müslümanlar daha büyük mesuliyetler altına girdiklerinin şuurunda ve idrakinde olmalıdırlar. İyiliğe destek, kötülüğe köstek olmak için bütün imkânlarını seferber etmelidirler. Yangın yerinde mükellef bir sofra kurup tıka basa midesini şişiren kaygısız, sorumsuz ve merhametsiz güruhun temsilini oynuyoruz, uyanalım. Tebliği, İslamî hizmetleri, her işimizin önü23


HİZMET ADABI Nureddin Soyak

nureddin.soyak@ilkadimdergisi.net

“En Güzel Sözü Söylesinler”

R

insanların en yakınları da başta olmak üzere birbirine kaba saba davranmaları gelmektedir. Bu durumuda şeytan fırsat bilip körükleyerek, husumet ve düşmanlıklarla büyük felaketlere zemin hazırlamaktadır.

abbimiz, kullarına birbirlerine karşı, sürekli güzel söz söylemelerini telkin etmiştir. Mü’minin ferdi, ailevi ve toplumsal münasebetlerinde tatlı dilli ve güler yüzlü olması gerekmektedir. İnsan, fıtratı gereği tatlı dilden güler yüzden hoşlanır. Allah’ın dinine hizmet iddiasında olanlar, Rabbimizin istediği şekilde onun dinine hizmet etmek zorundadır. İlahi ve nebevi kurallardan habersiz onun dinine hizmete kalkışanlar fayda yerine zarar verirler. Allah yolunun hizmetkârı olanlar, sözüne ve ameline çok dikkat etmelidir. Ya hayır söylemeli ya da susmalıdırlar.

“O size kötülüğü, hayâsızlığı ve Allah’a karşı bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder.” (BakaraSuresi, 169) “Dininizde sınırları aşmayın ve Allah hakkında ancak hakkı söyleyin.”(NisaSuresi, 171) “Allah’a karşı bilmediğiniz şeyleri söylemenizi haram kılmıştır.” (A’rafSuresi, 33)

Rabbimiz buyurdu ki:“…herkese güzel söz söyleyeceksiniz…diye söz almıştık.” (Bakara Suresi, 83)

Şeytan ilk insandan beri insanlığın düşmanıdır. Düşmanlığınada devam etmektedir. Şeytanın insanı yoldan çıkarmak için çeşitli yöntemleri vardır. Bu hususlarda Rabbimiz bizi uyarmaktadır. Kötü sözle, yalanla, iftira ilehayâsızlıkla, Allah’a karşı bilmediğiniz şeyleri size söyletmek gibi yöntemlerle aldatmaya çalışır. Kimileri cahilliğinden, kimileri de kırık dökük bilgileri ile insanlara caka satmak için Allah hakkında bilmedikleri şeyleri söyleyip dururlar.

Rabbimiz, gönderdiği Resuller vasıtası ile kullarından çeşit çeşit sözler almıştır. Bunlardan biri de “herkese güzel söz söylemek”. Eğer insanlar bunları başarabilmiş olsalardı aralarındaki husumet ve düşmanlıkların çoğu olmazdı. Kötü ve çirkin sözler tüm insanları rahatsız eder. Tedavisi en zor yaralardan biri de dil yarasıdır.

Rabbimiz buyurdu ki:“Eğer doğru söyleyenler iseniz delilinizi getirin.” (BakaraSuresi, 111)

“Kullarıma söyle en güzel sözü söylesinler. Çünkü şeytan aralarını bozar.” (İsraSuresi, 53)

Yahudiler sadece yahudilerin, hıristiyanlar da sadece hıristiyanların cennete gireceklerini söylediler. Rabbimiz “Eğer sözünüzde doğru iseniz kesin delil getirin” şeklindeki çağrısıyla bu iddiaların delilsiz ve

Mü’minlere, bırakın Müslümanları, Müslüman olmayanlarla münasebetlerinde bile terbiye ve nezaket kurallarına riayet etmeleri öğütlenmektedir. İnsanlar arasındaki kavgalarda sebeplerin başında, 24


Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem efendimiz buyurdu ki:“Münafığın üç alameti vardır; konuştuğunda yalan söyler, söz verdiğinde sözünden döner, kendisine bir şey emanet edildiğinde ona hıyanet eder.” (Buhari-Müslim)

temelsiz olduğuna işaret etmektedir.Aynı zamanda konuşanın konuşmasını delile dayandırması istenmektedir. Mü’minin delilleri ise kitap, sünnet, icma ve kıyastır. Aklıselim mü’min bilmediği şeyin peşine düşmez. Bilmediği şeyle ilgili konuşmaz ve o hususta hüküm vermez haddini bilir. Âlim ise ilmi nispetinde konuşur. Haddini bilir.

“Bunları din adamları ve bilginleri günah söz söylemekten ve haram yemekten sakındırsalardı ya! Yapmakta oldukları şey ne kötüdür!” (MaideSuresi, 63)

“Zalimler, sözü kendilerine söylenenden başka şekle soktular. Bizde haktan ayrılmaları sebebiyle, o zalimlere gökten bir azap indirdik.” (BakaraSuresi, 59)

Günümüzde medyatik din adamlarının çoğu ne yapıyor? Müslümanlar gırtlaklarına kadar günahlara batmış boğulmak üzereyken, onlar birbiriyle uğraşıp birbirini altetmeye çalışıyorlar. Hatta kendilerinin çok şey bildiğini göstermek için, önceki ulemanın asla söylemediği “Allah, kitap, kader, ahiret” gibi konularda ileri geri konuşarak, tartışarak Müslümanların inançlarını sarsmaktadırlar. Bin yılı aşkın bir süre İslam’ın bayraktarlığını yapmış ulemaya dil uzatarak haddi aşmaktadırlar. Siz kimsiniz? Bu ümmet sizi niye dinlesin? Kendilerine ait olup olmadığı bile kesin olmayan bazı hususlarla onları töhmet altında bırakmak hangi insaf ve vicdana sığar? Hatta Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem efendimizi de devre dışı bırakarak Kur’an’ı kafasına göre tevil etmek kimin haddine?

“Oysa hepsi kitabı okuyorlar. Bilmeyenler de tıpkı bunların söyledikleri gibi demişti. Artık onların aralarında uyuşamadıkları davada, kıyamet gününde hükmü Allah verecektir.” (BakaraSuresi, 113) Sözü söylenenden başka şekle sokmak büyük bir ihanettir. Hele bu söz Allah ve Resulünün sözü ise daha büyük bir ihanettir. Günahkâr, her günahından sorumludur. Fakat bile bile günahlara devam edenin cezası ise elbette daha büyüktür. “Kalplerinde münafıklıktan kaynaklanan bir hastalık vardır. Allah da onların hastalıklarını artırmıştır. Söyledikleri yalana karşı da onlara elem dolu bir azap vardır.” (BakaraSuresi, 10)

“Bir kavim, içinde bulunduğu hidayetten sonra sapıttı ise bu, mutlaka cedel sebebi ile olmuştur.” (Tirmizi-İbniMace)Mü’mincedeli bırakıp, dinini öğrenip, Allah yolunda gücünün yettiğince cihada yönelecek. Boş lakırdılara kulak asmayacak. Rabbine dua edecek.

“Allah’a verdikleri sözü tutmadıkları ve yalan söyledikleri için O da kalplerine, kendisiyle karşılaşacakları güne kadar bir nifak soktu.” (TevbeSuresi, 77) İkiyüzlülük cidden çok çirkin bir ahlaksızlıktır. Öncelikle kişinin kendi şahsiyetini rencide eder. Münafıklık pek çok manevi hastalığın da sebebidir. Münafıklığı benimseyenlerin hastalıklarını da Rabbimiz artırmaktadır.

“Onların söyledikleri şeylerden dolayı göğsünün daraldığını biliyoruz.” (HicrSuresi, 97) “Onların söylediklerine sabret.” (Ta HaSuresi, 130)

“Onlara öğüt ver ve onlara, kendileri hakkında etkili ve güzel söz söyle.” (NisaSuresi, 63)

“Biz, onun söylediklerini yazacağız ve azabını arttırdıkça arttıracağız!” (MeryemSuresi, 79)

Münafıklar çoğu zaman açık verirler. Onlar en büyük yalancılardır. Münafıklara bile-hastalıklı insanlar olmalarına rağmen- güzel söz söylenmesi emrediliyorsa Müslümanlar birbirine nasıl davranmalı? Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem efendimiz; münafıkları kesin olarak tanıdığı halde onların öldürülmeleri teklif edilince “Muhammed kardeşlerini mi öldürtüyor dedirteceğim” diyerekbu teklifi reddetmiştir.

“Temiz olanlar, iftiracıların söyledikleri şeylerden uzaktırlar.” (NurSuresi, 26) Mü’min ömrünün sonuna kadar, gücünün yettiğince, Allah rızası için İslam uğrunda çalışacak. Kınayanın kınamasından korkmadan hakkı söyleyecek. Allah ve Resulüne mutlak itaat edecek. İslam’a ters düşmediği müddetçe, hoşuna gitsede gitmesede itaat etmesi gerekenlere itaat edecek. 25


KUR’AN İKLİMİ Selim Armağan

selim.armagan@ilkadimdergisi.net

Neleri “Kurban” Etmeliyiz? “E

lbette onların etleri ve kanları Allah’a ulaşmayacaktır. Ancak O’na sizin takvanız erecektir. Onları bu şekilde sizin buyruğunuza verdi ki, size yolunu gösterdiğinden dolayı, Allah’ı tekbir ile yüceltesiniz. (Ey Muhammed!) Vazifelerini güzelce yapan iyilik sevenleri müjdele.” (Hac Suresi, 37)

K

urban; asıl manasıitibarı ile Allah’a yaklaşmak için sunulan herhangi bir şey demektir.Örfümüzde de Allah’a yaklaşmak için kesilen hayvana (kurbanlığa) isim olmuştur.Bu anlamıyla kurban diğer sadakalardan daha genel ve Allah’a yakınlık ifadesi arayışında daha kapsayıcı bir ibadettir.

• Büyük ve küçükbaş diye tabir ettiğimiz hayvanlardan yaş, sağlık gibi belirli kriterleri sağlayanlardan kesilir.

Allah için kurban kesmek demek aslında içimizdeki manevi yakınlığı ifade edebilmek için semboller kullanmaktır. Pek tabidir ki bu semboller ve kurban ediliş biçimleri de ilahi kurallar çerçevesinde olmalıdır.

• Kurban gönlümüzdekini görünür etme ve kendimize yakışan en güzeli yapma gayretidir.

• Kestiğimiz kurbanın etine ve kanına Allah’ın ihtiyacı yoktur. Kurban bizim içindir. •

Kurban bizim için bir imtihandır.

“Onlara Adem’in iki oğluyla ilgili haberi hakkıyla oku. Hani her ikisi birer kurban sunmuşlardı, birinden kabul edilmiş, diğerinden kabul edilmemişti. (Kurbanı kabul edilmeyen, ötekine): “Seni öldüreceğim.” demişti. Diğeri ise şöyle demişti: “Allah yalnız takva sahiplerinden kabul eder.” (Maide Suresi, 27)

“Elbette onların etleri ve kanları Allah’a ulaşmayacaktır. Ancak O’na sizin takvanız erecektir...” (Hac Suresi, 37) ayetinde de kurban kesenin niçin kurban kesmesi ve hangi sonucu nereden kaynaklanarak beklemesi gerektiği veciz bir şekilde özetlenmiştir.

Ayet, Adem aleyhisselam’ın çocuklarının ilk kurbanlarından ve kurbanlarıyla imtihanlarından bahseder.Dikkat edersek Hac Suresi 37. ayetle birlikte her iki ayetinde sonunda “takva” kelime-

Hac Suresi’ndeki ilgili ayetlerden anladığımıza göre kurban; 26


Onlar o kimselerdir ki;Allah kalplerine imanı yazmış ve onları kendinden bir ruh ile desteklemiştir.

sivurgulanmıştır. Dolayısı ile kurban muttakilerin işlerindendir. Allah’tankorkumuz, ona olan sevgimiz, onun rızasını arzu etmemiz, ondan beklediğimiz merhamet, af ve mağfiret takvamızın eseridir.

Onları, altlarından ırmaklar akan cennetlere sokacak, orada ebedî kalacaklardır.

Bu kapsamda Kur’an-ı Kerim’e göre Allah’ın rızasını kazanabilmek için neleri kurban etmeliyiz? Nelerden vazgeçmeli, fedakârlık ve feragat etmeliyiz? En azından nelerin sevgisinin ve vazgeçilmezliğinin gönlümüzde Allah inancı gibi yerleşmesini önlemeliyiz. Ve bütün sevgimizi ve sevdiklerimizi onun yoluna sermekten mutluluk duyacak hale gelmeliyiz? Bunu iyi öğrenmeliyiz.

Allah onlardan razı olmuş, onlar da O’ndan razı olmuşlardır. İşte onlar Allah’ın dininin yardımcılarıdır. İyi bil ki, kurtuluşa ulaşacak olanlar Allah’ın taraftarlarıdır.” (Mücadele Suresi,22) Allah’a ve Resulüne karşı düşmanlık eden kimselerle muhabbet etmek Allah’a ve ahirete imanın gerekleriyle taban tabana zıttır. Zira onlara o durumda dostluk yapmak küfre sevgi göstermektir. Allah mü’minlerin kalplerine hayat veren ilâhî bir irfan nuru vermiş ve manen kuvvetlendirmiştir. Bu nedenle onlar Allah’ı unutmazlar. Ahiret yolunu görür, sevilecek ve sevilmeyecek kimseleri tanırlar. Allah ve Resulüne itaat eder ve Allah yolunda her fedakârlığa katlanırlar.

• Mallar ve canlar Allah yolunda kullanılmalı ve onun emirlerince sahiplenilmelidir. Allah’ın rızasını celp edecek bir ortamda onun rızası için hem maldan hem de candan vazgeçilmeli ve kurban edilmelidir. “Şüphesiz Allah, mü’minlerden canlarını ve mallarını, kendilerine vereceği cennet karşılığında satın almıştır…”(Tevbe Suresi,111)

“Onlara de ki; eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, kadınlarınız, akrabalarınız, kabileniz, elde ettiğiniz mallar, zarara uğramasından korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız evler ve meskenler, size Allah ve Resulünden ve Allah yolunda cihaddan daha sevimli ise artık Allah’ın emri gelinceye kadar bekleyin. Allah böyle fasıklar topluluğuna hidayet nasip etmez.” (Tevbe Suresi,24)

• Kendimiz ve sahip olduğumuz maddi dünyadan başka doğuştan sahip olduğumuz ve yüce Rabbimizin onlara karşı “üf ” bile dememizi yasakladığı, kendi haklarından hemen sonra haklarında ihtiram göstermemiz gereken ilk kişilerden saydığı annemiz, babamız ve akrabalarımıza karşı tutumlarımız nasıl olmalıdır? Allah’ı inkârı ve ona düşmanlığı seçtikleri zaman mü’min kişi Allah’a inananlarla birlikte olmalı, sevgisinden fedakârlık etmeli sevgisini Allah’ın yolunda kurban etmelidir. “Ey iman edenler! Eğer babalarınız ve kardeşleriniz imana karşılık küfürden hoşlanıyorlarsa, onları dost edinmeyiniz…” (Tevbe Suresi, 23)

Unutmayalım ki: “Nefsini temizleyen kurtulmuştur.” “Nefsini kirletip (günaha) gömende ziyana uğramıştır.” (ŞemsSuresi,9-10)

“Allah’a ve ahiret gününe inanan bir milletin, babaları, oğulları, kardeşleriyahut akrabaları da olsa

Allah emrine sebat gösteren muttaki kullarını altından ırmaklar akan cennetlere koyacaktır. Allah’ım; bizi de ölmeden önce nefsini hesaba çeken iyiler topluluğuna kat.

Allah’a ve Resulüne düşman olanlarla dostluk ettiğini görmezsiniz. 27

EYLÜL 2015 / 326

Unutmayalım ki; kurban kesmek yukarıda saydıklarımızı kurban etmek yanında çok kıymetsiz kalır. Bakara Suresi’ndeki kıssayı hatırlayalım da kurban kesmeyi gözümüzde ve gönlümüzde abartıp da nerede ise ineği kurban etmeyecek derecede mazeretler üretenler gibi olmayalım.


HADİS İKLİMİ Mahmut Aveder

mahmut.aveder@ilkadimdergisi.net

DUA E

bu Hureyre radiyallahu anh’dan, Rasulullah aleyhisselam’ın şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: Kim Allah Teâlâ’ya dua etmez ise, Allah o kimseye gazab eder.

D

ua, kulun Allah Teâlâ’ya tazarru, yakarışı, acz ve ihtiyacını arz, lütuf ve yardımını niyaz edişidir. Allah Teâlâ’ya dua etmemek, bir çeşit kibir ve ona muhtaç olmamak tavrı, üstünlük belirtisidir. Bu hâl ise kul için asla caiz değildir. Allah Teâlâ kulun duasından, istiğfar ve tevbesinden hoşlanır. Dua etmeyene ise gadab eder. Kulların pek çoğu ise kendisinden bir şey istendiğinde hoşuna gitmez ve hatta öfkelenir.

tazarru ve niyazda bulunur. Bütün varlıklardan yüz çevirip O’nun Tevhid nuruna dalar, verenin de, alanın da O olduğu idraki içinde ihlas ve samimiyetle dua eder ve duası kabul olsa da, olmasa da “Ya ilahî! Sen Rabb’imsin, Sen’in dergâh-ı izzetinden başka müracaat kapım yok.” diyerek duasına devam ve ısrar ederse bu hâl Rabbe yakınlığa, manevî bir yükseliş ve duanın kabulüne biiznillah vesile olur. Zaten ibadetlerden maksat da Allah Teâlâ’ya vasıl olup, O’nun rızasını kazanmaktır.

Dua bir ibadettir. Onun için duayı terk etmek, dua ile yapılan ibadeti terk etmektir. Numan bin Beşir radiyallahu anh’dan rivayet edildiğine göre: Rasulullah aleyhisselam: “Şüphesiz dua ibadettir” buyurdu. Sonra: Ve Rabb’iniz buyurdu ki; “Siz bana dua ediniz ki ben de size icabet edeyim. Bana dua etmeye tenezzül etmeyenler, şüphesiz alçalmış olarak cehenneme gireceklerdir.” (Mü’min: 60) ayetini okudu. (Ebu Davud)

“(Habibim) Kullarım sana beni sorunca (haber ver ki) muhakkak ben yakınım. Dua edenin, dua ettiği zaman duasına icabet ederim. O hâlde onlar da benim davetime icabet ve bana imanda devam etsinler. Ta ki (o sayede) doğru yola ulaşmış olalar.” (Bakara: 186) Rasulullah aleyhisselam şöyle buyurmaktadır: “Benim ümmetime peygamberlerden başka hiç kimseye verilmeyen üç şey verilmiştir:

Dua, Allah Teâlâ’ya yakınlıktır. Aziz ve celil olan Rabb’in huzurunda kulluğun doruk noktada idrak edilişidir. Kul, kalbinden bütün masivayı atarak, Rabb’ine yönelir, O’nu görürcesine

1. Allah bir peygamber gönderince “Dua et kabul edeyim.” der. Bu ümmete ise, “Dua ediniz icabet edeyim.” (Mü’min Suresi, 60) buyuruyor. 2. Allah bir peygamber gönderince “Din hu28


9. Duanın kabulü için acele etmemek.

susunda hiçbir zorluk yüklemedi.” der. Bu ümmete ise “Allah din hususunda sizin üzerinize hiçbir zorluk yüklemedi.” (Hac Suresi, 78) buyurmaktadır.

10. Uyanık bir kalple ihlas ve samimiyet içinde mütevazı bir hâlde dua etmek. 11. Helal lokma yemek, helal elbise giymek.

3. Allah bir peygamber gönderdiği zaman, o peygamberi ümmeti üzerine şahit kılmıştır. Bu ümmeti ise insanlar üzerine şahit kılmıştır.” (Kurtubi)

12. Dua bitince “Amin” demek. Ehl-i hikmetten bir zâta, “Dua ediyoruz, fakat kabul olmuyor. Hâlbuki Allah Teâlâ: ‘Bana dua ediniz icabet edeyim’ buyuruyor” dediler. O zât şöyle cevap verdi: “Şu yedi huy duanın kabul olmasına manidir.”

Ebu Said el-Hudri radiyallahu anh, Rasulullah aleyhisselam’ın şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir: “Bir Müslüman, içinde günah ve akraba ile alakayı kesmek isteği olmayan bir dua ettiğinde Allah Teâlâ O’na üç şeyden birini ihsan eder. Ya hemen duasına icabet eder, ya onu ahirete bırakır ecrini bol bol verir yahut duasının mislince günahına kefaret olur.”

1. Rabbinizi darıltıyor, O’nun rızasını kazanmıyorsunuz. Yani bir takım kötülükler yapıyor, fakat pişman olmuyor, tevbe ve istiğfar etmiyorsunuz. 2. Biz Allah’ın kullarıyız, diyorsunuz lakin kulun yapması gerekenleri yapmıyorsunuz.

Başka bir hadis-i şerifte: “Dua ibadetin iliğidir” (Tirmizi) buyurularak duanın efdal bir ibadet olduğuna işaret edilmiştir.

3. Kur’an okuyorsunuz, onunla amel etmiyorsunuz.

Hülâsa kul, her fırsatta Rabb’ine dua etmeli, hem dünya hem de ahirette afiyet ve selamet istemeli ve duayı adabına uygun bir şekilde yapmalıdır.

4. Hazreti Muhammed aleyhisselam’ın ümmeti olduğunuzu söylüyorsunuz, O’nun sünneti ile amel etmiyorsunuz.

1. Abdestli bulunmak. 2. Vakit namazlarından sonra veya namaz vaktinin dışında ise iki rekât nafile namaz kıldıktan sonra dua etmek.

6. Dünyanın geçici olduğunu söylüyorsunuz, fakat orada devamlı kalacakmış gibi davranıyorsunuz.

3. Kıbleye yönelip besmele, hamdele ve salvele ile başlamak.

7. Ahiretin dünyadan daha hayırlı olduğunu söylüyorsunuz, fakat dünyayı ahirete tercih ediyorsunuz.

4. Duanın başında, ortasında ve sonunda Rasulullah aleyhisselam’a salavât-ı şerife okumak.

Bir sahabe, Rasulullah aleyhisselam’a üç gün üst üste gelerek en üstün ve en faziletli duanın hangisi olduğunu sormuş. Rasul-i Ekrem aleyhisselam da: “Kulun, Allah’ım senden dünya ve ahirette âfiyet dilerim duasından daha faziletli hiçbir dua yoktur.” buyurmuştur.

5. Besmele, hamdele ve salveleden sonra günahları için tevbe ve istiğfar etmek. 6. Anne ve babaya dua etmek. 7. Yalnız kendisi için değil salihler, sadıklar ve bütün mü’minler için dua etmek.

Ya Rabbi! Bizlere dünyada da, ahirette de afiyet ihsan eyle.

8. Haram, günah ve boş işler için dua etmemek.

Amin. 29

EYLÜL 2015 / 326

5. Dünyanın Allah katında sivrisineğin kanadı kadar bile değeri yoktur, diyorsunuz, ama ona bütün gücünüzle sarılıyorsunuz.

Duanın Adabı


FIKIH Mehmet Şentürk mehmet.senturk@ilkadimdergisi.net

Kurban “

Kurbanın derisindeki her tüy sayısınca size sevap vardır. Kanının her damlası kadar mükâfat vardır. O sizin mizanınıza konacaktır. Müjdeler olsun.” (İbni Mace)

İ

slam’ın bizlerden istemiş olduğu bütün ibadetlerde hem fert açısından hem de toplum açısından birçok faydalar bulunmaktadır. Çünkü Cenab-ı Hak hikmetsiz şeyler yaratmaktan ve hikmetsiz şeyleri emretmekten münezzehtir. Tüm mahlûklarında ve emirlerinde olduğu gibi kurban emrinde de pek çok hikmetler, dünya ve ahiret için pek çok faydalar vardır. Ancak mü’min, Allah Teâlâ’nın emirlerini hikmetlerine mazhar olmak için değil Rabbinin emrine uymak, Rabbine karşı teslimiyetini ifade etmek ve rızasını kazanmak için yerine getirir.

kendisi ile Allah’a yaklaşılan şey demektir. Bu manadan da anlaşıldığı gibi kurban; Allah’a yaklaşmaya ve O’nun rızasını kazanmaya vesilesidir. İnsan nisyandan geldiği için fıtraten unutmaya ve gaflete düşmeye çok meyillidir. Bunun için çoğu zaman Cenab-ı Hakk’ın kendisine verdiği malın, mülkün, evladın hakiki sahibini unutur, hakiki mal sahibi olduğunu düşünüp gurura ve kibre girebilir. Kurban insana hakiki mal sahibinin kim olduğunu hatırlatır. Bütün o nimetlerin Rabbimizin birer lütfu olduğunu ve onun izni olmadan hiçbir şeyin olamayacağını hissettirir. Böylece Cenab-ı Hakk’a karşı gönlünde derin bir şükran duygusu oluşur. Bu hal ise onun Rabbine yakınlaşmasına ve onun rızasını kazanmaya sebep olur. Kurban, kullar için fırsattır. Cenab-ı Hakk’ın bizim hiçbir ibadetimize muhtaç olmadığı gibi kurban kesmemize de ihtiyacı yoktur. Fakat bu ibadete ihtiyacı olan

Kurban ibadetiyle bir yandan ibadet etmeninin vermiş olduğu sevap ve haz alınırken, diğer yandan da toplumda bulunan ihtiyaç sahiplerine ihtiyaçlarının aktarılması neticesinde, toplum birlikteliği sağlanmasının huzuru yaşanır. Kurban, kulun Cenab-ı Hakk’a karşı olan yakınlığını arttırır. Kurban kelimesinin lügat anlamı, 30


“Onların ne sadaka edilen etleri, ne de kanları hiçbir zaman Allah’a yükselip erişmez. Fakat sizden O’na yalnız takva/Allah’ın emirlerine itaat ve yasaklarından uzaklaşma titizliği ulaşır...” bizleriz. Zira kurban günahlardan arınmamız, büyük sevaplara erişmemiz ve Rabbimizin rızasını kazanmamız için büyük bir fırsattır. “Kurbanın derisindeki her tüy sayısınca size sevap vardır. Kanının her damlası kadar mükâfat vardır. O sizin mizanınıza konacaktır. Müjdeler olsun.” (İbni Mace) “Kurbanlarınız semiz olsun. Onlar sıratta bineklerinizdir.” (Zâdül Mukvin)

Başka bir ayette ise mealen şöyle buyrulmaktadır: “Bu böyle. Her kim de Allah’ın nişanelerini (kurbanlıklarını) yüceltirse şüphesiz ki bu kalplerin takvasından (Allah’a karşı gelmekten sakınmasından)dır.” (Hac Suresi, 32) Ayet-i kerimeler bize, Allah’a ulaşabilmemizin ve O’na karşı takva sahibi olabilmemizin bir yolu olarak kurbana işaret etmektedir. Kurban ibadeti bizlere, Hz. İbrahim aleyhisselam ve Hz İsmail aleyhisselam’ın teslimiyetini hatırlatır.

Kurban vesilesiyle kişinin Allah Teâlâ’ya karşı olan itaati ölçülür. Kurban; kişinin samimiyetinin bir ifadesidir. Kurban; yaratanının istediği şeyi yerine getirmedeki samimiyeti ortaya çıkaran bir ibadettir. Kurban; ferdin yaratanına karşı duyduğu takvanın işaretidir. Bu sebeple, kurban; zekât ve fıtır sadakası vermekten daha fazla fedakârlık ifade eden bir ibadettir. Allah, kurban kesme emriyle kullarını imtihan etmekte, onların takvalarını, ilâhî emre itaatteki titiz-

Cenab-ı Hak, Hz. İbrahim’i büyük bir imtihana tâbi tutmuş, çok sevdiği biricik evlâdını Allah 31

EYLÜL 2015 / 326

liklerini, Allah’a yakınlık derecelerini ölçmektedir. Hacc Suresi, 37. ayette bu husus şöyle belirtilir: “Onların ne sadaka edilen etleri, ne de kanları hiçbir zaman Allah’a yükselip erişmez. Fakat sizden O’na yalnız takva/Allah’ın emirlerine itaat ve yasaklarından uzaklaşma titizliği ulaşır...”


hayvanları da sizin için Allah’ın dininin nişanelerinden kıldık. Sizin için onlarda hayır vardır. Onlar saf saf sıralanmış dururken (kurban edeceğinizde) üzerlerine Allah’ın adını anın. Yanları üzerlerine düşüp canları çıkınca onlardan siz de yiyin, istemeyen fakire de istemek zorunda kalan fakire de yedirin. Şükredesiniz diye onları böylece sizin hizmetinize verdik.” (Hac Suresi, 36)

için kurban etmesini istemiştir. Her ikisi de bu isteğe, tam bir teslimiyet ve sadakat içinde uymuşlardır. Hz. İbrahim oğlunu kesmek üzere yatırmış ve bıçağı boynuna koymuştur. Fakat bıçak İsmail’i kesmemiştir. Çünkü Cenabı Hakk’ın arzusu, Hz. İsmail’in kesilmesi değil, tam tersi bu iki şanlı nebinin erişilmez teslimiyet ve sadakatlerinin, ihlâs ve fedakârlıklarının, kıyamete kadar gelecek bütün insanlar tarafından bilinmesi, daima hatırlanması idi. Bu hikmet ortaya çıktığı için, bıçağa İsmail’i kesmemesini emretmiş; Hz. İsmail’in yerine onlara cennetten bir koç göndererek onu kurban etmelerini istemiştir.

Kurban kişiyi cimrilikten korur. Rabbimiz: “İşte sizler, Allah yolunda harcamaya çağrılıyorsunuz. Ama içinizden cimrilik yapanlar var. Kim cimrilik yaparsa ancak kendi zararına cimrilik yapmış olur. Allah her bakımdan sınırsız zengindir, siz ise fakirsiniz.” (Hac Suresi, 38) buyurarak bizi kendi yolunda harcamaya davet etmekte ve cimrilikten sakınmamızı emretmektedir. Peygamberimiz de bir hadis-i şerifinde cimriliğin zararını şöyle ifade etmektedir: “Cimrilikten sakının; Çünkü cimrilik, sizden önce geçenleri helak etmiş, onları kan dökmeye ve haramı helal görmeye sevk etmiştir.” (Müslim) İşte kurban ibadeti ile kişi cimrilikten kurtulur. Çünkü kurban ile kişi mal sevgisinden uzaklaşır ve malını Allah için harcama lezzetini tatmış olur.

İşte kurban kesmek, bu büyük ve ibretli hadiseyi hatırlamaya vesiledir. Ataları Hz. İbrahim ve Hz. İsmail’in, Allah’ın emrini yerine getirmekteki ilahi sınavını hatırlayıp kurban kesmekle, benzer bir itaate kendisinin de hazır olduğunu simgesel bir davranışla göstermiş olmaktır. Kurban kesen bir Müslüman, Allah’ın emrine boyun eğmiş ve kulluk bilincini ispatlamış olur. Kurban ile Hz. İbrahim ve Peygamber Efendimiz’in sünneti devam ettirilmiş olur. Kurban Hz. İbrahim’in sünneti olduğu gibi Peygamber Efendimiz’in de sünnetlerindendir. Nitekim sevgili Peygamberimiz vefatına kadar on yıla yakın bir süre hep kurban kesmiştir. Bu yüzden kurban ibadetini yerine getiren kişi iki peygamberin sünnetini de devam ettirmiş olmaktadır. Ashab-ı Kiram: “Ya Rasulullah! Şu bayramda kesilen kurban nedir?” dediler. Peygamber Efendimiz: “Babanız İbrahim’in sünnetidir.” buyurdu. (Zeyd bin Erkam) “Rasulullah Medine’de on sene ikamet etti ve her sene kurban kesti.” (Tirmizî)

NOT: Teşrik tekbirlerini unutmayalım! Teşrik tekbiri, Kurban Bayramı günlerinde farz namazlardan sonra getirilen tekbirlerdir. Kurban Bayramı’nın ilk gününe “yevm-i nahr”, diğer üç güne ise “eyyâmü’t teşrik/teşrik günleri” denir. Teşrik günlerinde oruç tutmak haramdır. Hz. Peygamber aleyhisselam bu günlerde ve bayram günlerinde oruç tutmayı men etmiştir. Arefe günü sabah namazından itibaren bayramın dördüncü gününün ikindi namazına kadar, yirmi üç farz namazının arkasından birer defa “Allahu ekber Allahu ekber, Lâ ilâhe illallahu vallahu ekber. Allahu ekber ve lillahi’l hamd” diye tekbir getirilir ki buna “teşrik tekbiri” denir. Anlamı şöyledir: “Allah her şeyden yücedir, Allah her şeyden yücedir. Allah’tan başka ilâh yoktur. O Allah her şeyden yücedir. Hamd Allah’a mahsustur.”

Kurban verilen nimetlere karşı şükürdür Cenab-ı Hak bizlere sayısız nimetler vermiştir. Bunun karşılığında bize düşen elbette şükürdür. İşte kurban, Rabbimizin Rahman Suresi’nde “Saymakla bitiremezsiniz” dediği nimetlere karşılık şükrün ifadesidir. “Kurbanlık büyük baş 32


TASAVVUF Cemil Usta

cemil.usta@ilkadimdergisi.net

Güzel Ahlak

“A

llah katında en değerliniz en çok muttaki olanınızdır.” (Hucurat Suresi, 13)

alametlerini ve mü’min-i kâmili beyan ediyor: “Mü’minler ancak onlardır ki; Allah anıldığı zaman yürekleri titrer. Karşılarında ayetler okununca bu onların imanlarının artırır. Onlar ancak Rablerine dayanıp güvenirler. Onlar namazlarını dosdoğru kılarlar ve kendilerine verdiğimiz şeylerden Allah yolunda harcarlar. İşte onlar hakiki mü’minlerin ta kendisidir.” (Enfal, 2-4) “Rahman olan Allah’ın kulları yeryüzünde mülayemetle yürürler. Cahiller kendilerine takıldıkları zaman onlara güzel söz söylerler. Onlar gecelerini Rableri için kıyama durarak ve secdeye vararak geçirirler. Onlar, Rabbimiz bizden cehennem azabını uzaklaştır, doğrusu onun azabı daimi ve acıdır.” (Furkan, 63-65) buyuruyor.

Allah Teâlâ sevgili peygamberini övmek ve O’na vermiş olduğu nimeti açıklamak üzere “Şüphesiz sen büyük ahlak üzeresin.” (Kalem, 4) buyurmuştur. Hazreti Aişe annemiz “Rasulullah’ın ahlakı Kur’an idi.” buyurmuştur. Bir kişi Rasul-i Ekrem’e ahlaktan sordu. Peygamberimiz de: “Affa sarıl, iyiliği emret ve cahillerden yüz çevir.” (Araf, 199) ayetini okuduktan sonra “O (ahlak) ki gelmeyene gitmen, vermeyene vermen ve zulmedeni bağışlamandır.” buyurdu. Güzel ahlak, peygamberlerin sıfatı ve sıddıkların en makbul amelidir. Güzel ahlak imanın yarısıdır. Takva sahiplerinin mücahedelerinin meyvesidir ve ibadet edenlerin riyazetidir. Kötü huy ise öldürücü bir zehir, insan beynini öldüren bir tehlike, açıktan bir zillet ve rezalettir. İyi ahlak kalben cennetin nimetlerine açılan ve Rahman’a yaklaştıran bir kapı olduğu gibi kötü huy da kalpleri saracak olan ve Allah Teâlâ’nın yaktığı cehennem ateşine açılan bir kapıdır. Kötü huy nefsin hastalığı ve kalbin marazıdır. Şu kadar var ki bedeni hastalıklar maddi hayatı yok eder, kalbî hastalıklar ise ebedi hayatı mahveder. Rasul-i Ekrem’e “İman yönünden mü’minlerin en faziletlisi kimdir?” diye soruldu. Rasul-i Ekrem “Ahlakı güzel olandır.” buyurdu. (Ebu Davud, Tirmizi)

Arif olanlar güzel ahlakı şöyle ifade eder; “Çok utanır, az eziyet eder, az konuşur, fuzuli şeylerden sakınır, iyilik eder, sabreder, şükür ehlidir. Kazaya razı olur, şefkatlidir. Kötü söz söylemez, kin tutmaz. Cimri olmaz, hased etmez. Güzel sözlü ve tatlı dillidir. Allah için sever veya sevmez. Dedikodu yapmaz, hüsnü zan sahibidir. Seher vakti istiğfar eder.

Herkes kendi kusurlarının cahilidir. İnsan kendi kusurlarını tamamıyla göremez. Nefsi ile azıcık bir mücahede edip pek çok kusur ve günahı terk etse, nefsini temizleyip ahlakını güzelleştirdiğini ve artık mücahededen kurtulduğunu sanır. Güzel ahlak imandır, kötü huy ise nifaktır. Allah Teâlâ, Kur’an’ı Kerim’de güzel ahlakın 33

EYLÜL 2015 / 326

Hal ve gidişatından şüphelenen kimse kendini bu ayeti celilelere arz etsin. Bu sıfatların tamamının kendisinde bulunması güzel ahlakın alametlerinden, hiçbirinin bulunmaması ise kötü ahlakın alametlerindendir. Peygamberimiz aleyhisselam mü’mini birçok sıfatları ile vasıflandırdı ve bunların hepsinin güzel ahlak olduğunu bildirdi. “Mü’min kendisi için sevdiğini din kardeşi için de sever.” “İman cihetinden mü’minlerin en kâmili ahlak bakımından en güzel olanıdır.” “Allah’a ve ahiret gününe iman eden misafirine, komşusuna ikram etsin. Allah’a ve ahiret gününe iman eden ya hayır söylesin veya sükût etsin.” (Buhari, Müslim)


İHSAN PENCERESİ Fatih Yılmaz

fatih.yilmaz@ilkadimdergisi.net

MÜNAFIK M

ünafıklar, çeşitli renklere girerek, Müslümanlardan gözüküp menfaatleri için onları istismar ederler ve adamlarına, “Biz sizinle beraberiz, onlarla ancak istihza ediyoruz.” derler ve onların bu istihzalarının cezası da, ilahî nusretten mahrumiyettir.

H

latıyor:

er asırda Hakk’ı reddedenler olmuştur. Bunlar Firavunlar, Nemrutlar, Ebu Cehiller vs… isimleriyle adlandırılmışlardır. Günümüzde değişik isimlerle çağırılsalar da, icra ettikleri işleri noktasında bir Ebu Cehil’i, bir Nemrut’u aratmayacak derecede ve hatta onlardan da daha şedit davranarak Hakk’ı reddedenler mevcuttur. İlâhî hükümleri hiçe sayan bu tip insanlar; yeri geldiğinde İslam’ı ve Müslümanlığı da kimseye bırakmamaktadırlar. Oysa Firavun şirkini ve küfrünü açıkça söyleyerek hiç olmazsa münafıklık yapmamıştır.

“İnsanlardan kimi de, Allah’a bir ucundan ibadet ederler…” (Hacc, 11) Bu tip insanlar zamana göre hareket eden ve kazanan tarafa geçmek için İslam ile küfür arasındaki sınırda duran kimselerdir. Bu tür insanlar, devamlı olarak kendini düşünen, ufacık bir zarardan korkan ve hep kolay olanı tercih edenlerdir. Ayet-i celile devam ediyor: “…Eğer kendisine bir hayır dokunursa, bununla tatmin bulur ve eğer kendisine bir fitne isabet edecek olursa yüzüstü dönüverir…” (Hacc, 11)

Her şey hakkında mutlak hüküm sahibi olan ve kendisine hiçbir şeyin gizli kalmadığı “Allah’a, en sonunda döneceksiniz…” Binaenaleyh bir kimse, bu dünyada iken münafıklığını gizlemeyi başarsa bile, insanlar arasında imanlı ve samimi olduğuna hükmedilse bile bu, o kimseyi ahirette münafıklar için hazırlanan azaptan kurtarmaz.

Bu tür bir insan, zayıf karakterlere sahip olduğu ve İslam’la küfür arasında kararsızlıkla gidip geldiği için “nefs” inin kölesi olur. İslam’ı kişisel çıkarı için seçer. Bütün istekleri yerine gelirse, kolay ve rahat bir hayat sürerse İslam’a bağlı kalır. İmanı ondan bazı fedakarlıklar isterse, imanın her şeyinden şüphe duyan insan olur. Vesveseler içinde boğulur kalır.

Umursamaz bir tavır içinde olan sefil, münafık tabiatlı insanları Rabbimiz bakınız nasıl an34


dan sonra bile orada kalmalarıydı. Bu da onların ne kadar samimi olduklarını gösteriyordu. Diğer taraftan ezan sesi münafığa ölüm habercisi kadar korkunç geliyordu. Yine de isteksizce cemaate katılmak üzere kalkıyordu, fakat onun tüm davranışları namazı isteksizce kıldığını gösteriyordu. Daha sonra da sanki hapishaneden kaçar gibi mescidden aceleyle ayrılıyordu. Onun bütün davranışları, bir mü’minin aksine, onun Allah’ı anmaya hiçbir ilgi duymadığını gösteriyordu…

“Münafıklık yapanları da belirtmesi içindi. Onlara: “Gelin, Allah’ın yolunda savaşın ya da savunma yapın” denildiğinde, “Biz savaşmayı bilseydik elbette sizi izlerdik” dediler. O gün onlar, imandan çok küfre daha yakındılar. Kalplerinde olmayanı ağızlarıyla söylüyorlardı. Allah, onların gizli tuttuklarını daha iyi bilir.”(Âl-i İmrân, 167) Abdullah İbn Ubey’in 300 adamıyla savaş alanından ayrılmasının bahanesi buydu. Müslümanlar onun ordudan ayrılmak üzere olduğunu görünce, onu kendileriyle birlikte kalmaya ikna etmeye çalıştılar, fakat o şu cevabı verdi: “Bugün hiç çarpışma olmayacağından eminiz. Geri dönmemizin nedeni bu; eğer bugün bir savaş olacağını ummuş olsaydık, muhakkak sizinle kalırdık.” dediler ve münafıklıklarını ortaya koydular.

Müslümanların günde beş defa bir araya gelmeleri, huşu ve huzurla namaz kılmaları Cenab-ı Hakk’a kemal-ı tazimde bulunmak üzere rüku ve secdeye eğilmeleri, davranışların en güzeli, ibadetlerin en mükemmelidir. Müslümanların bir arada bulunması, safların düzgün tutulması, namazların kabulüne ve ruhların tekamülüne bir sebeptir. Cemaatin özelliği, safların düzenliliği Allah’ın rızasının kazanılmasına bir vesiledir. Cemaate devam edenlerin en çok sevap alanı, en uzak yerden gelendirCemaate devam edilmeli, zaruret olmadıkça terk edilmemelidir. Hastalık, ihtiyarlık gibi meşru mazeretler bulunmadıkça, şiddetli soğuklar, sel ve fırtınalar, çamur ve yağmurlu havalar engel olmadıkça cemaate devam edilmelidir. Allah Teâlâ bu ayeti celilenin hemen akabinde:

“İman ile küfür arasında bocalayan münafıklar, bazen Allah’ı hatırlar gibi davranırlar. Fakat, Allah’a oyun etmeye çalışırlar ve gösterişte bulunurlar. Namaza da üşene üşene kalkarlar.” (Nisâ, 142) Namazı cemaatle kılmak samimi bir mü’minle münafığı ayıran kıstas olarak kabul edilmiştir. Çünkü Hz. Peygamber’in (sallâllâhu aleyhi vesellem) zamanında, bir kişi düzenli ve vaktinde namaz kılmadıkça İslâm topluluğunun bir üyesi sayılmazdı. Her cemiyet ve kuruluş nasıl çok önemli bir neden olmaksızın, bir üyenin toplantıya katılmamasını ilgisizlik kabul eder ve sürekli devamsızlık halinde üyeyi cemiyetten uzaklaştırırsa, bir mü’minin cemaatle namaz kılmaması da onun İslâm’a olan ilgisinin azlığına işaret eder. Eğer sürekli olarak cemaatten uzak olursa, bu da onun İslâm’dan döndüğüne bir delil teşkil eder.

“Arada bocalayıp dururlar. Ne onlarla, ne bunlarla. Allah kimi saptırırsa, artık sen ona yol bulamazsın.” buyuruyor. (Nisâ, 143)

İşte bu nedenle o dönemde münafıklar da günde beş vakit namaza katılmak zorundaydılar. Aksi takdirde İslâm toplumunun birer üyesi sayılmazlardı. Fakat gerçek mü’minlerle münafıkları ayıran nokta, mü’minlerin mescide büyük bir şevkle vaktinden önce gitmeleri ve namaz-

Münafıklar, çeşitli renklere girerek, Müslümanlardan gözüküp menfaatleri için onları istismar ederler ve adamlarına, “Biz sizinle beraberiz, onlarla ancak istihza ediyoruz.” derler ve onların bu istihzalarının cezası da, ilahî nusretten mah35

EYLÜL 2015 / 326

Hiç kimse, kitap ve sünnetten yüz çevirip, kendi yöneldiği yanlış yolda Allah’ın kendisini terk ettiği, illa da sapmak istediği için bütün hidayet kapılarını kendisine kapattığı bir kimseyi hidayete ulaştıramaz. Allah’ın sünnetinde herkes arayıp kazanmak istediği şeye ulaşır.


lar fıska sapanlardır.”

rumiyettir. İyice azıp, sapıncaya kadar onlara mühlet verilir. Sonra bu azgınlığın cezası da şaşkınlıktır. Dalâlette, şaşkın bir vaziyette bocalar dururlar. Batıldan çıkıp da hakka dönmeye katiyyen yol bulamazlar. Ayet-i kerîmede şöyle buyurulmuştur:

(Tevbe, 67)

Diğer taraftan eğer bir kimse bir iyilik yapmaya yönelirse, bunu duyduklarında şok olurlar, çünkü bu kalplerine acı verir, hatta onlar böyle bir işe niyetlenmesinden bile hoşlanmazlar. Bir kimsenin bu iyiliğe yardımcı olmak isteğini gördüklerinde çok rahatsız olurlar. Tüm münafıkların şu özelliği vardır:

“Onlar o kimselerdir ki, doğru yolu bırakıp sapıklığı (eğri yolu) satın almışlardır. Demek alışverişleri onlara kazanç sağlamamış, onlar doğru yolu da bulamamışlardır.” (Bakara, 16)

Cimri olsun, cömert olsun hiçbir münafık hayırlı bir gaye için harcama yapmaz. Servetleri, ya biriktirip stoklamak, ya da kötü yollarda harcamak içindir. Şu geçici alemde insanlığa hiçbir faydası olmayan işlerde servetlerini harcarlar. İlahi ikazlara kulaklarını tıkarken, her şeyi şehvetlerinin uğruna harcamaktan da çekinmezler. Arzında gezdiği, nimetleri içinde yüzdüğü ve kendisini yine kendisinin iğrendiği bir damla sudan yaratan Rabbini de hiç mi hiç hatırlamazlar… Veyl olsun böyle aşağılıklara… Yazıklar olsun böyle nankörlere…

Yani münafıklar, gerçekte kâfirlerle berâber olmakla, zâhirde Müslümanlardan gözükmek arasını cem’ etmek istedikleri için, ayrıca küfrün mefsedetleriyle îmanının menfaatlerini bir araya getirmek istediklerinden (ki, iki zıt arasını cem’etmek asla mümkün değildir) kapı ile ev arasında dura kalırlar. Hiç kimse, kitap ve sünnetten yüz çevirip, kendi yöneldiği yanlış yolda Allah’ın kendisini terk ettiği, illa da sapmak istediği için bütün hidayet kapılarını kendisine kapattığı bir kimseyi hidayete ulaştıramaz. Allah’ın sünnetinde herkes arayıp kazanmak istediği şeye ulaşır.

Münafıkların cenaze namazlarının kılınmasını yasaklayan Cenâb-ı Hak (c.c.) onları daha dünyada iken cezalandırırken, âhiretteki hâllerinin daha kötü olacağını bildiriyor. Bu hüküm her ne kadar itikad açısından münafıklar için geçerli ise de, amel bakımından onlara benzeyen mü’minlerin de tehlikeli bir noktada bulundukları bilinmelidir. Böylece: İtikad bakımından tam olan mü’minler, amel bakımından da “tam” olmaları sayesinde ebedî saâdete nâil olacaklardır.

Bu ayeti kerimeler münafıkların özelliklerini, nasıl bir ruh haline sahip olduklarını bizlere açık bir şekilde göstermektedir. Bunlar küfrünü açıkça ifşa edenlerden daha tehlikelidirler. Menfaatleri doğrultusunda yapamayacakları hiçbir kötülük yoktur. Bunlar rezil, aşağılık ve sefil insanlardır. Daha iyi tanınabilmeleri için onların ortak özelliklerini bilmek lazımdır. Onlar kötülüğü emreder iyilikten alıkorlar. Çok cimridirler ve Allah’ı zikretmeler. Namaza üşenerek kalkarlar, hatta günümüzde namaz kılmazlar, kılmadıkları gibi namaz kılanlarla alay ederler. Riyakar olup iman ve küfür arasında bocalayıp dururlar. Allah (c.c) Tevbe suresinde onların bu özelliklerini mükemmel bir şekilde pekiştiriyor:

Yoksa, İslâm’ı içten yıkmanın planlarını yapan, iki Müslümanı bir arada görünce tüyleri ayağa kalkan, sonra da “Ramazan ilâveleri” veren “tünel işçileri”nden bizi ayıran gözle görünür bir farkımız olmayacaktır. Mü’min, her şeyiyle küfürden nasıl sıyrılmak mecburiyetinde ise, yine aynı şekilde nifak illetinden de sıyrılmak mecburiyetindedir. Ama bu; mü’minin İslâm’ı iyi bilmesi ve kısaca incelemeye çalıştığımız nifak meselesini de en ince ayrıntılarına kadar öğrenmesi ile gerçekleşir.

“Münafık erkekler ve münafık kadınlar, bazısı bazısındandır; kötülüğü emrederler, iyilikten alıkoyarlar, ellerini sımsıkı tutarlar. Onlar Allah’ı unuttular, O’da onları unuttu. Şüphesiz münafık36


İLKADIM KİTAPLIĞI M. Selçuk Özdoğan selcuk.ozdogan@ilkadimdergisi.net

Sonsuz Uzaylar & Şafak Sökerken

K

lik” ismi ne de güzel yakışıyor. Tıpkı Tarık yıldızı gibi… “Tarık karanlığı delen bir yıldızdır.”(Tarık Suresi, 3) Üç bölüm ve 181 sayfadan oluşan bu güzel eser sizleri bekliyor.

ıymetli İlkadım Kitaplığı okuyucularımız! Bu ayki sayımızda İlkadım Kitaplığı’mıza iki güzel kitap daha kazandıracağız. Taşkın TUNA’nın kaleme aldığı ve Boğaziçi Yayınları’ndan çıkan Sonsuz Uzaylar ve Ömer DEMİREŞİK’in kaleme aldığı Şafak Sökerken isimli kitapları inceleyeceğiz. Taşkın Tuna’nın kitaplarını tanımaya daha önceki sayılarımızda başlamıştık. Israrla tavsiye etiğim bir yazar Taşkın TUNA. Allah Teâlâ’nın gökyüzünde yarattıkları ile ilgili bilgilenmemizi ve düşünmemizi sağlıyor. Taşkın Tuna’nın çok güzel bir üsluba var. Anlaşılması çok zor konuları kolayca anlaşılabilir bir üslupla bizlere sunuyor. Evrenin yaratılışını okurken bir bakıyorsunuz Yunus Emre’nin şiirleri bizleri karşılamış; Big Bang teorisini okurken bir bakıyorsunuz Mevlana bizlere Mesnevi’siyle yol göstermiş; galaksileri, yıldızları incelerken bir bakıyorsunuz İbni Arabi’nin İlahi Aşk’ında kendinizi kaybediyorsunuz. Sonsuz Uzaylar isimli kitabımız da aynı şekilde. Kitabın adı bile dikkat çekici: Sonsuz Uzaylar. Uzayın sonunun olmadığını bir yerlerden duymuştuk ama birden fazla uzayın olduğunu hiç duymamıştık. Ya da hepimizin evrenle aynı yaşta olduğunu duyduğumuzda şöyle bir irkilmemek çok zor. Niye mi? Aslında hepimiz 15 milyar yaşındayız da ondan. Nasıl yani diyorsanız kitabımızın kapağını şöyle bir açacağız ve okumaya başlayacağız. Cevabı orada.

Mavi Kelebekler Diyarı neresi biliyor musunuz? Bu diyar Bosna Hersek. 1995 yılında savaş sonlanınca, insanlar kayıplarını aramaya başlarlar. Ölen ölmüştü ama en azından ölenlerin mezarı bulunabilseydi. Bütün halk seferber olmasına rağmen kayıplar bulunamaz. Bir gün birisi, mavi renkli kelebeklerin bazı bölgelerde eskiden olduğundan daha fazla toplanmaya başladığını görür. Biraz araştırılınca bu kelebeklerin mümbit toprakları ve vitaminli arazileri çok sevdiği tespit edilir. Bu kelebeklerin çokça bulunduğu birkaç yer kazılınca toplu mezarlara ulaşıldı. Daha sonra ülke çapında mavi kelebekler aranmaya başlanır ve bu aramalar neticesinde toplu mezarlar tespit edilir. Bir günde 8.372 Müslümanın mezarına bu şekilde ulaşılır.

Kara delikler, hem yıldız oldukları halde çevrelerine ışık vermiyorlar ve hem de bir toplu iğne başına sıkışmış milyarlarca ton madde ile uzayı parçalayıp delik deşik ediyorlar. Karanlığı delen bu yıldızlara “kara de-

Aliya İzzetbegoviç’ın sözüyle yazımızı bitirelim: “Büyük Allah’a yemin olsun ki, asla köle olmayacağız.” 37

EYLÜL 2015 / 326

İkinci olarak inceleyeceğimiz kitabımız ise Ömer Faruk DEMİREŞİK isimli derdi olan bir hocamıza ait. Derdini bir nebze olsun kayda geçtiği zamanlardan kalma yazılarından oluşan bir kitap. Kitabımız dört bölümden oluşuyor. Birinci bölüm; “Bir Deli Gömleği Yırtılırken” ismiyle bizleri karşılıyor. İkinci bölümde yazarımız “Sessiz Çığlık”la bizlere sesini duyurmaya çalışıyor. Üçüncü bölüm “Gezi Notları”ndan oluşuyor ki sizlere kısaca “Mavi Kelebekler Diyarından” bahsedeceğim. Dördüncü bölümde ise yazarımız bizlere “Kardeşim, Sen Neredesin?” diye soruyor.


LA HAVLE Abdullah Gülcemal a.gulcemal@ilkadimdergisi.net

Yaşamanın Zorluğu Bir kez olsun kıbleyi göstermedi pusulan. Ne kadar zehrin varsa, durma şimdi kus ulan… Sen kimlerin uşağı, sen kimlerin maşası Sen kimin sözcüsüsün biliyoruz, sus ulan!

H

er gün, her saat, memleketin değişik yerlerinden gelen şehit haberleri…

likeli olduğunu, kaç yaşımıza gelince anlayacağız?

Yetim kalan yavruların gözyaşları…

Osmanlı döneminde cellatlar, genellikle Roman kökenli insanlardan seçilir ve cellatlığa seçilenlerin dilleri kesilirdi…

Eşlerin, anne ve babaların feryatları…

Günümüz cellatları niçin çatal dilliler?

Yitirilen umutlar…

Ve dilleri neden bu kadar uzun?

Kaybolmaya yüz tutan güven duygusu…

Bu cellatlar kanlı elleriyle, daha kaç mazlumun gırtlağına sarılacak?

Yarın ne olacak kaygısı ve endişesi bir kâbus gibi çöküyor üzerimize!

Kendi cellatlarını alkışlayan gafillere ne demek, ne yapmak lâzım?

Ne oluyor bizlere? Niçin dost ve düşmanımızı tanıyamıyoruz?

Bu asil milletin, bu aziz vatanın, birliğine, dirliğine, inancına, istikbaline, istiklaline düşman olan siz Alçaklar… Hainler… Zalimler!

Millet olarak yaşadığımız bunca acılar yetmedi mi? Politikaya girenin YALAN’a, denize düşenin YILAN’a sarılması, yoksa Anayasa’nın “Değiştirilmesi teklif dahi edilemez” hükümlerinden midir?

Allah, hepinizin belasını versin… Dünyanız çok kanlı…Dünyanız çok karanlık… Boğuluyoruz...

YALANIN küçüğüyle büyüğü, YILANIN erkeğiyle dişisi arasında ne fark var?

Sizleri o kirli ve kanlı dünyanızda bırakıp, biz kendi şiir dünyamızda yaşamak istiyoruz…

YALANIN YILANDAN daha zehirli, daha teh38


FİLİSTİN’DE GAZZE’DE Gün gelir ehl-i küfrün gövdesi kökü kurur… Bu kervan yürüdükçe it sürüsü kudurur! Silahı yok, elleri sapan tutan her çocuk; Misket kadar taşlarla tanklara karşı durur…

GÖREV İDRAKİ Kabuğun görevi var, özün görevi ayrı, Kulağın görevi var, gözün görevi ayrı… Yaratılış gayesi ne ise öyle kullan, El, ayak, dil ve dudak, sözün görevi ayrı…

İNSANA YAKIŞIR MI? Nedir bunca gayretin doluyu dökmek için? Kimlerden emir aldın gülleri sökmek için? İnsana yakışır mı tabasbus-ı kelbîye, Nâmerdin sofrasında bir dilim ekmek için?

KAZANAN ONLAR OLDU Dökülen gözyaşları, akan terler kazandı, Şehadet şerbetini içen erler kazandı… Firavunlar, Nemrutlar, Karunlar hep kaybetti, Allah’ın elçileri Peygamberler kazandı…

HIRS HASARET SEBEBİ Kefene cep dikti namussuz herif. Cüzdanda sakladı kalkanı, gürzü… Uyudu uyandı geviş getirdi, Yedikçe acıktı, doymadı dürzü…

DÖKEN DÖKENE Kimi sineklere sahte bal döker. Kimi ineklere tutar yal döker… Yalancı çobanın elinde kaval Kurt girmiş sürüye durmaz dil döker…

BİR UMUT İŞTE Ceylanlar yaylada sekecek olsa, Ayılar, çakallar ininden çıkar! Ufukta bir şafak sökecek olsa, Çokları olmayan dininden çıkar!

GENLERİNE İŞLEMİŞ Girdi doksan birine, yıllar su gibi akar… İktidar hırsı var ya,her an kavurur yakar! Ölse bile gerçeğe şaşı bakar ustası, Acemisi ayakta yumurtaya kulp takar!

BU DÜNYA KİMİN? Kadeh de mazlum kanı, ağız da insan eti… Ahlâksızlık ve zulüm yıkar bir memleketi! Sırat-ı müstakîmden ayrılınca kalmadı, Sahipsiz sokakların insafı, merhameti…

YASALAR SUÇLU ÜRETİR Doldukça doluyor kasalarımız... Konforlu koltukla masalarımız… Entegre bir tesis kurulmuş çünkü; Suçlu üretiyor yasalarımız…

ADI ANMAYA DEĞMEZ Ahlâk, namus, ar, hayâ semtine uğramamış, Ruhu tefessüh etmiş, cismi necâset kokar… Malûm şahsı bilirsin, adı anmaya değmez Çıkartma kâğıtlarda resmi necâset kokar… 39

EYLÜL 2015 / 326

İNANANLARA ÇAĞRI Dokun suya sabuna bir asırlık kir çıksın, Adâlet Sarayı’na iki giren bir çıksın… Allah’ı, Peygamber’i, Kitab’ı, Kıble’si bir, Olanlar birleşsin ki sesi daha gür çıksın…


SÖZ MEYDANI İbrahim Çiftçi

ibrahim.ciftci@ilkadimdergisi.net

DARBE A

dını bile bilmediğimiz bazı Afrika ülkelerinde insanlar sabah kalkınca ilk iş olarak haberlerden “Bugün kim darbe yaptı?” sorusunun cevabını ararmış. Yani insanlar darbeyi böyle kanıksamışlar. Gündelik hayatın bir parçası olmuş. 3-5asker bir araya gelince “Darbe yapalım mı?” derlermiş.

yip Erdoğan’ın AB’ye can simidi olarak sarılması TSK’yı AB yoluyla terbiye etmek, kontrol etmek içindir. Batı’yı en iyi tanıyan, “Batı Kulübü” ifadesini icat eden bir kökenden gelen R. Tayyip Erdoğan’ın AB’ye balıklama atlaması pek açıklanabilir bir durum değildir. Nitekim AB bizi, biz de AB’yi ister gibi olunmasına rağmen birliktelik bir türlü gerçekleşmemiş hatta yer yer restler çekilmiştir. Ama R. Tayyip Erdoğan’ın amacına ulaştığı da görüldü. Son yıllarda askerlerin kışlalarında kendilerine milletin adına icranın verdiği görevleri yerine getirmektedir.

Bizde de her on yılda bir darbe alışkanlık haline gelmişti nerdeyse. Denilir ki Harp Akademileri’nde her subay adayı “Sen cumhurbaşkanı olabilirsin, olmalısın, niçin olmayasın?” diye yetiştirilir, motive edilirmiş. İlginç ama her subayın meclise karşı üstünlük pozisyonuna girmesi açısından da tehlikeli bir sonuç. Sivil idareyi beğenmeyen ve en iyisini siviller değil biz yaparız anlayışı sivillerin askere güveni sarsmıştır. Bu anlayış TSK’nın sivil idareye itaat ve tabi olmasında sıkıntılar oluşturmaktadır.

Her kesimden sivil kışkırtmalara rağmen TSK’nın kendi sınırları içerisinde kalması takdire şayandır.“En iyi biz yönetiriz ve cumhurbaşkanı da bizden olmalıdır” anlayışının kırılma noktası 27 Nisan muhtırasına (tehdidine) sivil idarenin “bu senin görevin değil” diyerek millete gitmesi ve milletin güvenoyundan sonra da A. Gül’ü cumhurbaşkanı yapması, askere “dur” demiş ve onlar da durmak zorunda kalmışlardır. Bu askersivil ilişkilerinde net bir kırılmayı ve herkesin sınırlarına çekilmesini sağlamıştır.Daha sonra gelen MGK düzenlemesi, Milli Güvenlik derslerinin kaldırılması, bazı protokol düzenlemeleri, iç hizmetteki düzenlemeler TSK’nın gerçek misyonuna dönüşünü sağlamıştır.

Bilinen hususlardan biri de şunlardır: II.Mahmud, II. Abdülhamid, M. Kemal, Turgut Özal uygulamaları ile askeri idareden uzak tutmaya çalışmışlar, nispeten de başarılı olmuşlardır. Özellikle M.Kemal, savaş kazanmış askerlere “ya kışla ya meclis” demiş askeri kışlasına mahkum etmiştir. Aslında bu durum 27 Mayıs darbesine kadar da devam etmiştir. Biraz abartılı da olsa “Ben TSK’yı asteğmenlerle de yönetirim” diyen zamanın başbakanı Adnan Menderes’in sözü de bunu doğrular.Yani asker M. Kemal sonrası konum itibariyle normal bir devlet memuru idi. Sivil idareye muti idi.

1980 öncesi, Türkiye için dış ve iç emperyalist güçlerin askere davetiye çıkarmak için her türlü yolu denediği yıllardır. Milletin evlatlarını her türlü ayırımcılığı mubah görerek kutuplara ayırdıkları yıllardır. Kürt-Türk,Sünni-Alevi, sağcısolcu, şeriatçı-laik, Maocu-Leninci-Enver Hocacı, (üçü de sosyalist, komünist lider olmasına rağmen) kurtarılmış bölgeler, akıncı-ülkücü…gibi ayırımcılıkta sınır tanımayan bir kışkırtma, yön-

Askerin en önemli özelliği statükocu olmasıdır. Mevcut düzeni korumak şeklinde ifade edilecek bu anlayışa aykırı -millet ve ülke yararına da olsa- ne olursa olsun karşı çıkılır.R. Tay40


talip olan Müslümanların durdurulması için yönetimi devirmiştir.

lendirme. Sonuçta birbirine düşman kişi, grup, bölge inanç, ırklar.Bu anlayış karşıdakinin kanını helal, ona verilen zararı mücadelesinin bir parçası gören kişiler üretti. Bunun sonucu, açık bir kardeş kavgası hatta savaşı başladı. Herkesbu durumdan şikayetçiydi ama çözüme yanaşmıyordu.

Bu dönemde, MGK güçlendirildi, yeni meclis dışında üst kurullar(YÖK gibi)oluşturuldu. 28 Şubat’ta da yeni üst kurullar oluşturulmuş ve hükümetin bazı yetkileribu yetkili ama sorumlu olmayan kurullara verilmiştir.Üst kurulların seçimi meclis dışından olduğu için tehlikeli oluyordu.

100 tura yaklaşan turlara rağmen cumhurbaşkanını seçemeyen bir meclis, muktedir olmayan, yetkiyi MGK’ya devretmiş bir iktidar, her gün yetişmiş insanları(her gruptan) ve genç fidanları ölen şaşkın bir halk,sürekli yükselen enflasyon ve değeri düşen TL sonucu neredeyse her saat gelen zamlarla servetlerine servet katan iş dünyası (TÜSİAD), Türkiye’yi bir sent’e(kuruş)muhtaç etmiş Batı dünyası ve Batıcı yöneticiler…

12 Eylül’de tüm yurttaki sıkıyönetimle beraber, 650 bin kişi gözaltına alındı. 210 bin dava açıldı bunun 203 bini sonuçlandı. 264 idam davası kesinleşti. Bunların 48’i asıldı (Bu idamları eleştirenlere K.Evren’in verdiği cevap “Asmayıp da besleyelim mi?”).1787 kişi işkenceden öldü. 14 bin kişi vatandaşlıktan çıkarıldı.8 ulusal gazete, 23 667 dernek kapatıldı.Herkes birbirinden kuşkulanır hale geldi. Birbirini ihbar edenler çoğaldı.Uzun süre -bazen 7-8-9 sene- tutuklu olarak kaldıktan sonra suçsuz bulunup bırakılan yüzlerce, memuriyetten atılan binlerce kişi.1402’likler 141,142, 163’ten yargılanan, mahkum olan aydınlar, sanatçılar, yazarlar. Her kesimden bu üç maddeyle tanışmayan sanatçı, yazar, şair, düşünce adamı, aydın…hemen hemen yoktur. Taki T.Özal bu maddeleri kaldırana kadar. PKK’nında kurulup palazlanması bu dönemde olmuştur. Ektiler biçiyorlar ama olan milletin 20’lik delikanlılarına oluyor.

Şimdi bir kurtarıcı lazım. Kurtarıcımız zaten hazırdı. 11 Eylül 1980’de ortam tam uygun hale geldi. Darbe ihtiyaç olarak görülmeye başlandı ve 12 Eylül 1980’de darbe yapıldı. Yeni kurtarıcımız da TSK’nın başı orgeneral Kenan Evren! 12 Eylül sabahı anarşi, kavgalar, saldırılar, öldürmeler, bölünmeler, kurtarılmış bölgeler bıçakla kesilmiş gibi bitti. “Bizim çocuklar yönetimde” diyen ABD. Şimdi TSK ve yeni kurtarıcıyı alkışlama, yağlama, yalakalık zamanıydı. Basın, iş dünyası üniversiteler… kutlama sırasına girmişti.Demirel bilmem kaçıncı defa şapkasını alıp gitmişti. Yalnız da değildi. Yanında yeni neslin sadece ismini duyduğu ama bilmediği Ecevit, Erbakan, Türkeş de vardı.Sonra daha niceleri bu gidenler kervanına katıldı. Türkiye’nin siyasette ve ekonomide yeni arayışlara girdiği, ABD ve Batı karşıtlığının özellikle Milli Görüş tarafından ilkeleştirildiği, kabul gördüğü bir zamanda yapıldı 12 Eylül Darbesi. İki koalisyonda da Milli Görüş’ün çok etkili ve başarılı olması haşhaş ekimi serbestliği, Kıbrıs Harekâtı gibi önemli olayların gerçekleşmesi bağımsız Türkiye’nin habercisi idi. Bu durumda müdahale şarttı.Ancak darbeyi meşrulaştıracak ortam oluşmalıydı. Düğmeye basılınca da “ekonomik, siyasi kriz” oluşturuldu. Bunun yanına anarşi ve irtica da eklenince darbe ortamı olgunlaşmıştı. Evet,“BİZİM ÇOCUKLAR”bağımsız Türkiye anlayışının ve siyasi anlamda yönetime

Darbelerde hırsız kadar olmasa da evsahibinin de suçlu olduğunu, “darbe düzeltir” anlayışının tamamen yıkılması gerektiğini unutmayalım. Darbe ortam ve imkanını yok etmek sivillerin görevidir. Şiir dâhil her türlü çalışmanızı “Kültür ve Sanat Sayfası” olan “SÖZ MEYDANI” na elektronik veya klasik posta yoluyla gönderebilirsiniz. 41

EYLÜL 2015 / 326

Olumsuzlukları hatırlamamak gerekir. Ruhumuzu karartmadan ibret almak ve olayların içyüzünü bilmek için geçmiş olumsuzluklarının bilinmesi yerinde olur. 12 Eylül Darbe’sinin üzerinden 35 sene geçti. Bazı değişikliklere rağmen halen darbe anayasası yürürlükte. Kurum, kurul, yasa, genelge ve yönetmeliklerinin bir kısmı yürürlükte.Sivil darbe çığırtkanları bitmedi. Bu darbe Atatürkçülük adına herkese ama özellikle de “irtica” yaftasıyla inanmış kesime yapıldı.


EĞİTİM Doç. Dr. Rüştü Yeşil egitim@ilkadimdergisi.net

Eğitimde İçerik Sorunu

“DUYGU EĞİTİMİ” İ

nsanın mükemmelleşmesine odaklanan ve onu hedefleyen bir eğitim sürecinin tasarlanmasında insanın duygusal yönünü içeren bir eğitsel boyut da planlanmalıdır. Yalnızca zihne yönelmiş ve onu geliştirmeye odaklanan bir eğitim sürecinin sağlıklı bir birey üretmesi ya da yetiştirmesi beklenemez.

Ç

ok yönlü ve çok boyutlu, ama her bir boyutu ve yönü birbiri ile ilişkili olan insanın temel boyutlarından birini de “duygusal yön” oluşturmaktadır. Bütün canlılarda duygunun bulunduğu ile ilgili bir takım açıklama ve teoremler ileri sürülse de, duygularını da bilinç dahilinde üreten ve yöneten tek varlığın insan olduğu konusunda genel bir kanı bulunmaktadır.

Bu yazımızda temel olarak, insanın ikinci bir temel yönü olan duygusal ya da duyuşsal yönü genel olarak ele alınacak, ilerleyen yazılarımızda ise bu yönü ile ilintili olan özel durumlar üzerinde eğitilmesi ile ilgili olarak tespitlerde bulunulmaya çalışılacaktır. Genel anlamda duygu, “belirli bir nesne, olay ya da durumun, insanın iç dünyasında uyandırdığı izlenim” olarak tanımlanmaktadır. Nesnel gerçekliklerin insan bilincine yansımasındaki özel bir biçimdir. Duygular; insanın ruhu ya da ruh dünyası ile yakın bir ilişki içerisindedir ve onun bir ögesi olarak kabul edilir. Diğer bir ifade ile duygusal yapı gerçekte ruhsal yapı ile tümleşik olarak algılanır ve değerlendirilir. Duygulardaki olgunlaşma ya da yozlaşma ruhtaki olgunlaşma ya da yozlaşma ile ilintili olarak açıklanır.

Daha önceki yazılarımızda ele aldığımız insanın zihinsel ya da bilişsel yönü ile ilgili olarak beş ayrı yazı kaleme alınmıştı. Bu yazılarda özetle insanı diğer canlılardan farklı kılan ve bu farklılığın hem bir üstünlük aracı olduğu hem de birtakım özel mesuliyetler yüklenmeyi beraberinde getirdiği belirtilmişti. Ancak bunun yanı sıra insanın yalnızca zihinden ibaret olmadığı, onu doğru tanımak ve tanımlayabilmek için farklı yönlerinin de ele alınması gerektiği vurgulanmıştı.

İnsanoğlu, belirli duygularla birlikte dünyaya adım atmaktadır. Yeni doğan bir bebeğin, korku 42


mekte, geliştirebilmekte, güçlendirebilmekte ya da zayıflatarak duygu alemine yeni formatlar verebilmektedir. Duygular, her ne kadar insanın zihinsel ve fiziksel yapısından/özelliklerinden farklı bir başlık altında ele alınıp incelense de onlardan kesinlikle bağımsız değildir. Duyu organları ile zihnin algıladığı bir gerçekliğe verilen fiziksel tepkileri biçimlendiren şey, insanın duyuşsal/duygusal aleminden başka bir şey değildir. Bu nedenle de insanın fiziksel ya da zihinsel bir eylemini açıklarken duygusal yönün göz ardı edilmesi, eksik ya da yanlış anlama ve tanımlamaları beraberinde getirmektedir. Bu çerçevede insanın tanımlanması, açıklanması, ona dönük etkinliklerde bulunulması sürecinde insanın duygu dünyası, duygusal zemini de mutlaka dikkate alınmalı; insan tanımlamalarında bu boyutu kesinlikle ihmal edilmemelidir. Buna göre, insan yetiştirme süreci olarak da tanımlanabilen insanın eğitimi ele alındığında da duyguların eğitimi mutlaka ele alınmalı ve eğitimsel içerik planlanırken temel boyutlardan birini de “duyguların eğitimi” oluşturmalıdır.

İnsanda sevme, korkma, bağlanma, hoşlanma ya da nefret etme gibi daha birçok duygu vardır ve bu duyguların gelişmesi ve güçlenmesi için gerekli altyapı/yetenek ile birlikte dünyaya gelinmektedir. Eğitim süreci bu duyguların içeriğinin doldurulmasını kapsamaktadır. ve panik hali içerisinde yeni bir dünyayı karşılaması, ağlaması, annesine karşı duyduğu hisler vb. buna örnek olarak verilebilir. Bu sınırlı ama etkili olan duygusal devinimlerden daha önemlisi, insanın, doğum ile birlikte duygusal bir yapı oluşumu ile ilgili altyapısal yeterlikler içerisinde dünyaya gelmesidir. İnsan; sevme, bağlanma, inanma, korkma, nefret etme, hoşlanma ya da hoşlanmama gibi duygusal devinimler oluşturmaya/üretmeye hazır bir donanımsal alt yapı (yetenek) ile dünyaya gelmektedir. Yaşamın geri kalan kısmında, bu yeteneği/altyapısı sayesinde duyguları öğrenebil-

İnsanda sevme, korkma, bağlanma, hoşlanma ya da nefret etme gibi daha birçok duygu vardır ve bu duyguların gelişmesi ve güçlenmesi için gerekli altyapı/yetenek ile birlikte dünyaya gelinmektedir. Eğitim süreci bu duyguların içeriğinin 43

EYLÜL 2015 / 326

Bilindiği üzere eğitim, insana bir biçim verme sürecidir. Zihin/biliş dünyasına biçim vermekle yetinen bir eğitim süreci, eksik bir eğitimdir. Böyle bir eğitimin, belirlenen kâmil/bütüncül ve mükemmel insan profilini bir ürün olarak ortaya çıkarması beklenemez. O halde duyguların kazanılması, yöneltilmesi ve güçlendirilmesi ya da yeni formatlara dönüştürülmesi süreci olarak “duyguların eğitimi”, insanın eğitimi ve yetiştirilmesi sürecinde mutlaka ve özenle ele alınması ve irdelenmesi, tespitler ve planlamalar yapılması gereken bir süreci ifade etmektedir/etmelidir.


doldurulmasını kapsamaktadır. Ne sevilecek, ne kadar sevilecek, niye sevilecek, nasıl sevilecek, nasıl yansıtılacak gibi formata ve kapsama dönük daha birçok sorunun cevabı, duyguların eğitim sürecini ya da yapısal özelliklerini yansıtıcı niteliktedir. Diğer duygular için de aynı sorular ve kapsam söz konusudur.

makta duygu oluşumu da yine eğitim sonunda gerçekleşmektedir. Diğer taraftan duyguların, zihinsel öğrenmeler üzerinde de önemli bir etkisinin olduğu bilinmektedir. Bireyin motivasyonu, öğrenmeye ihtiyaç hissetmesi, öğrenebileceğine dair kendine duyduğu güven gibi daha birçok duygusal alt yapının, zihinsel öğrenmeler üzerinde etkili olduğunu ortaya koyan çok sayıda araştırma bulunmaktadır.

Duyguların içeriğini doldurma, yön verip güç kazandırma tamamıyla bir eğitim sorunu olarak görülmelidir ve yaşam sürecinde belirlenmektedir. Bu nedenle eğitimin önemli sorun alanlarından birini de “duygu eğitiminin nasıllığı” sorununun oluşturduğu söylenebilir. Bilişsel/zihinsel eğitime verilen önem kadar duyguların eğitimine de önem verilmeli, üzerinde durulmalıdır. İnsanın zihinsel ve duygusal yapı arasında bir eşgüdüm vardır ve her iki yön, birbirini güçlü şekilde etkilemektedir. Başka bir ifade ile zihin ve duygu eğitimi birbirinden bağımsız olarak düşünülmemesi gerektiği gibi birbirine paralel bir kapsam ve öneme sahip olduğu belirtilmelidir.

Kısaca, insanın mükemmelleşmesine odaklanan ve onu hedefleyen bir eğitim sürecinin tasarlanmasında insanın duygusal yönünü içeren bir eğitsel boyut da planlanmalıdır. Yalnızca zihne yönelmiş ve onu geliştirmeye odaklanan bir eğitim sürecinin sağlıklı bir birey üretmesi ya da yetiştirmesi beklenemez. Gerek aile ve ailedeki eğitimciler olarak ebeveynler, gerek okul ve okuldaki eğitimciler olarak öğretmenler, gerekse sivil toplum kuruluşları gibi eğitim kurumları ve buralarda eğitimcilik işlevini yüklenmiş yetişkinler, bütün eğitim çalışmalarını planlayıp organize ederlerken yetişecek kişilerin duygusal gelişimlerini nasıl ve ne yönde etkilemeleri gerektiği konusunda dikkatle düşünmeli ve eğitsel kararlarda bu yönü göz ardı etmemelidirler.

Duyguların kapsamı, bir şeyin yalnızca farkında olmaktan başlayıp o şey için canı dahil en değerli şeylerini verecek kadar ona bağlanmaya kadar geniş bir alanı kapsar. Bu süreç, duyguların eğitiminin de nereden başlayıp nereye doğru gitmesi gerektiği hakkında da ipucu verici niteliktedir. Bir insanı, bir eşyayı, bir lezzeti, yaratıcıyı, peygamberi vb. fark etmekten onun sevgisi uğruna, onun razı olması adına her şeyini feda etmeye kadar güçlü bir bağlılık duygusunun kazandırılması, eğitim süreci sonunda gerçekleşecektir.

Duyguların eğitimi çok kompleks bir yapı arz etmektedir. Kapsamı çok geniştir ve daha soyut bir nitelik taşımaktadır. Eğitsel içerik türleri arasında, gelişimi ve değerlendirilmesi en zor olan alanın duygusal alan olduğu konusunda genel bir kabul bulunmaktadır.

Sevgi ya da bağlılık duygusunun tam tersi duygu olan nefret duygusu için de aynı durum söz konusudur. Nefret duygusunun da, bir varlığı fark etmekten onu görünce nefret etmeye, onu yok etmek için her şeyini feda etmeye kadar devam eden ardıl basamakları söz konusudur. İnanma, hoşlanma, ait olma gibi olumlu; korku, kaygı, tiksinme gibi olumsuz duyguların hepsi için aynı durum basamaklama geçerlidir ve her bir basa-

Değerler eğitimi, duyarlılık eğitimi, kalp eğitimi, ruh eğitimi gibi daha birçok alan, duyguların eğitimi başlığı altında incelenmektedir. İlerleyen yazılarımızda duyguların eğitimi konusu, belirli alt başlıklar halinde daha detaylı olarak ele alınacaktır. Selam ve dua ile… 44


İMBİK Nuri Ercan

nuri.ercan@ilkadimdergisi.net

KARMAŞA-1I Sözde İslam... Bir ferdi bir ferdine kaynamaz; Bu halle utanmadan,camide saf saf namaz! Necip Fazıl Kısakürek

B

Ne oldu da irtica yaygaraları sona erdi! Ne oldu da “inşallah” demeye tahammül edemeyen kalın ve kökleri derin zihniyet, bugün herşeyi sinesine çekmiş gibi gözüküyor! Ne oldu da malum medya dindarların ibadetlerini alaya almaktan vazgeçer oldu! Biz mi güçlendik, onlar mı zayıfladı? İkisi de olmadı aslında. Yoksa onlar olayları doğal seyrine bırakıp, ahlaki bozulmalarımıza kıs kıs gülüyorlar mı? Belki de savundukları ile yaşadıkları arasındaki bağlar gittikçe zayıflayan bizlerin bozulma sürecine çomak sokmamak için sessizliğimi tercih ediyorlar!?

Daha çeyrek asır önce dine, inanca olmadık hakaretlerle günübirlik düşmanlıklar yapılırken, şimdi din düşmanlığına hiç ihtiyaç kalmamışça-

Son dönemlerde rahat ortamlar elde etmemiz ve günlük hayatta yazılı vegörselmed45

EYLÜL 2015 / 326

sına ortalığı bir sükûnetin kaplaması oldukça dikkat çekicidir.

ir taraftan kimi İslamî kavramların kullanılma oranı yükselirken, mübarek gün ve geceler edebiyatçıların bile aklına gelmeyen kelime ve cümlelerden oluşan dini mesajlarla kutlanırken; diğer taraftan dinin ön gördüğü ahlaki meziyetlerin git gide erimesine şahit oluyoruz. Gittikçe zengin oluyoruz, ne var ki ruhlarımız yaşadıkları kargaşadan dolayı ne yapacaklarını bilmez bir çaresizliğe gark oluyor. Zıtların insicamına tanıklık ediyoruz adeta. Yaşadığımız çevre, bu nasıl Müslümanlık dedirtecek acayipliklere sahne oluyor. Sanki hak ile batıl birbirine karışmış gibi davranış bozuklukları ile karşı karşıya bir hayat sürmeye eviriliyoruz.


ya ile inanca doğrudan saldırıların yok olmaya yüz tutması,bir bakıma müspet sonuçlar gibi gözüken vakıalar olsa da, bizleri memnun etmeye yetmemelidir. Çünkü tezlerimizin kabul edilmiş gözükmesi ve fikirlerimizi kolayca yansıtabilmemiz neyin karşılığında sorusunu gündeme getirmelidir. Gerçekten uzun süreli mükemmel tebliğ faaliyetlerinin bir sonucu mudur bu olgu? İyi düşünülmelidir. Uzun tahlillere gerek duymadan şunu söyleyebiliriz ki, ülkedeki son güç dalgalanmaları aslında karşı tarafın da taktik değiştirmesine neden olmuştur. Ortada bariz olan tek tarz takiyyedir. (Bu takiyye de ne kadar cazip yahu!) Güç ibresi ne zaman inanca muhalif olan kesime geçer, o zaman çektiğimiz inanç mazlumiyetlerini nostalji yaparak anlatmaya da gerek kalmayacaktır!

Sahte evetler, yapmacık gülücükler, derin idrakten yoksun kafa sallamalar... Sonuçta samimiyet, muhabbet, Allah için sevmek, diğerkâmlık, îsar, kardeşlik uygulamaları ile dinimizi örneklendirme imkanını yitirmek üzereyiz.

Bir dönem elde temek için hırslandığımız ve rüyalarını gördüğümüzifade hürriyeti elimize verilince, anladık ki ifade hürriyeti elde ederken birçok konuda fakirleşmişizdir. İfade aracı olarak birçok kurumun sahibi olmamıza, gazete-dergi çıkarmamıza, internet sitesi açmamıza rağmen sonuç daha çok Müslümanlaşma yerine; modernleşme, bireyselleşme, sekülerleşme olarak karşımıza çıkmış durumdadır. Bugün Allah’ın bizlere sunduğu tebliğ araçlarını sadece ve sadece anlatmak, aktarmak ve yaymak için kullanmaya çaba harcadık. Herşeye rağmen, Allah’a hamd olsun ki öğrendiğimiz tek hakikat, dinin sadece anlatmak için gönderilmediği gerçeğidir. Böyle konular zihnimde gezinti yapmaya başladığında âcizane aklıma gelen en yakıcı düşünce, yeni neslin İslam’dan ümidini kesme ihtimalidir. Peki neden?

Toplumumuz derin okuma özelliğini hızla kaybetmektedir. Rabbimizin ilk emrindeki “oku” hadisesini tefsircilerimiz, açıklıyor, şerh ediyor, türlü türlü örneklerle kafalarımıza kazımaya çalışıyor, fakat bir türlü okuma gerçekleşmiyor. Ne Kitabımızı, ne kainatı, ne kendimizi! Aslında okumanın ne olduğunu sadece tefsircilerden değil, başka kanallardan da öğreniyoruz. Okuma yazma bilmeyen kalmadı. Okumak için tahsiller yapıyoruz, mastırlar, doktoralar yapıyoruz, ancak okumalarımız hep kısır kalıyor. Okumalarımızdan irfan neşet etmiyor, akletme gerçekleşmiyor, hikmet gelişmiyor… Bizden öncekilerin okulsuz elde ettikleri idrak ve okuma vasfını bir türlü elde edemiyoruz.

Şu durumda başkalarını anlamayı terkeder durumdayız. Karşımızdakini anlamak yerine yüzeysel bir şekilsellik kaplıyor yüzlerimizi.

Şimdilerde, ilmimiz ruhumuzu beslemiyor. Memleketimizin her köşesine yayılmış okullarımız dini tedrisat yapmalarına rağmen ruhla46


türemesine sebep olmaktadır. Günahın övünç malzemesi yapılıp yaygınlaştırılması, kardeşinin hakkını punduna getirip gasp etme, riyayı farkındalık gösterme maskesi ile meşrulaştırma, hayâyı daracık kapsamlara hapsetme, aklımıza gelen yeni bozulma yöntemleridir.

rımız hep kuru kalıyor. Cılız ve dayanıksız ruhlar mezun oluyor mekteplerimizden. Peşi sıra hayatın maddi saldırıları dayanıksız ruhlarımızı iyice bitiriyor.Vahiyle beslenemeyen,ondan elektrik almayan karanlık ruhlarla baş başakalıyoruz. İşin kötüsü bu halimizi bize bildirecek kaynaklardan kendimizi izole etmeye çabaladığımızın bilincinde de değiliz.

Son dönemlerde annelerin çocuklarını “gözü pek açık” yetiştirmeleri daha çok dini kullanma alanında baş gösterir oldu. Biraz mürekkep yalayan vatandaşlarımız, hangi surenin hangi sınavda etkili olacağı, hangi ayetin hangi malı kazanmak için faydalı olacağını nasıl da öğreniveriyorlar! Dinin maddi amaçlar için kullanılmayacağını hiç duymamış sanki! Sosyal paylaşım ağlarında “yarın kps sınavım var, bana Fetih Suresi okur musunuz” tekliflerine güler misiniz ağlar mısınız? Tabi ki derin derin düşünmek lazım, bu nesilleri nasıl yetiştirdik diye.

Yıllarını İslamî tahsile vermiş insanlarımız kibir abidesi gibi yine ona emek veren, onu okutan insanların karşısına çıkıp bencilliğini izhar ederek tatmin olmaya gayret ediyor. Çocuklarımızı bir türlü yere/toprağa sabit tutamıyoruz. Rahmetin yerden geldiğini bir türlü anlatamıyoruz. Göklerde birileri ile randevusu varcasına hemen uçuşa geçmeye çalışıyorlar! Günah kavramı ortadan kalkalı çok olmuş sanki. Kimse kimseye günahından dolayı bir şeyler söylemeye cesaret edemez bir çekingenliğin içine düşmüş. Aşırı çekingenlik de bencilliği besler oysa. Tersine bir bencillik yani… Allah rızası için eleştirme ve eleştirilmeyi göze alamazsak nefsimize kimsenin dokunmasını istememiş oluruz. Böylece nefsin alicenaplığına halel gelmemiş olur. Aman yarabbi dindar insanlardaki bu şov merakı nedir be dostlar! Büyüklü küçüklü insanlar tarafından her gün, her an fotoğraflar çekiliyor, iyice mahrem durumlar hariç birileri ile paylaşılıyor. Ondan da zevkleniyor. Teşhircilik değil midir bu durum?

Toplumumuzda her ne kadar ibadetler ve kimi hayır hasenat işleri düzenli olarak eda edilse de bu durum bizim için tek teselli kaynağı olmamalıdır. İçerisinde yaşadığımız, çapı ve derinliği ölçülemeyecek denli bir karmaşanın hakimiyeti bunu gerektirmektedir. Karmaşa barizdir. Yara derindir. Tedavi zordur. Karmaşa, çilesi karışmış ip yumağına benzer. Ya uğraşıp açacaksınız, böylece toplumu ıslah edeceksiniz ya da çöpe atacaksınız. Bunun Türkçesi ise, Allah sizin yerinize başka bir toplum getirecek demektir.

Kendini düzeltme olgusu ve nefis tezkiyesinin ne olduğu meçhulde kalmış durumdadır. Toplumsal baskıya da mahalle baskısı diye bir şey olmayınca hataları görme, hatayı kabul etme, af dileme, tövbe etme gibi erdemlerimiz tarih sahnesinden çekilmektedir. Üstelik bu erdemlerin yok olması bir takım yeni hastalıklar 47

EYLÜL 2015 / 326

Bir dönemlerin özel gayretleri ve yetiştirdiğimiz kimi ilim adamlarımızın faka basması sonucunda, ilminve alimindeğeri azalmıştır. Özellikle İslamî ilimler üzerindeki yıpratma ve sıradanlaştırma çabaları bugün sonuç vermektedir. Herkesin alim olduğu herkesin dinden bahsettiği bir ortam bu çabaların ve Müslümanlar arasında tevhid birlikteliğinin olmayışının ürünüdür.


DÜŞÜNCE UFKUMUZ Atilla Değirmenci atilla.degirmenci@ilkadimdergisi.net

Sorumluluk Yükümüz: EMANET

H

lılık arz etmesi, yorum yapması, karar vermesi akıllı olduğunun; olaylara önem vermesi, olaylar arasında önem sıralaması yapması, hayatına değer katacağını düşündüğü anlamları yüklemesi ve hassasiyet sahibi olması da şuurlu olduğunun göstergesidir. Tabi ki tüm bunlar kulluk bilinciyle değer kazanır.

ayatımız boyunca niçin imtihan ediliriz? Yaratılan tüm varlıklar arasında niçin yalnızca insan dengeye/itidale ulaşmak için çaba harcar, mücadele eder? Etrafımızdaki olaylar, canlılar ve diğer insanlara karşı niçin sorumluluklarımız var? Bize lütfedilen nimetleri niçin sadece kendimize kullanamayız? gibi sorular zihin dünyamızı sarmaya başladığında “emanet”i kabul etmemiz/yüklenmiş olmamız tam bir cevap olarak kendini ortaya koyuyor.

Emanet için iki tarafın varlığı gereklidir. Emaneti veren ve emaneti kabul eden. Her iki taraf için de eminlik/güvenilir olmak temel şarttır. Bu çerçevede emaneti verenin el-Mü’min ismine sahip olması, emaneti kabul edenin de mü’min olması önemli bir vurgudur.

Hayat sırrımız ve var oluş sebebimiz olan emanet kavramına ‘güven duygusu oluşturmak, korku ve endişeden emin kılmak, ruhun sükûnet bulmasına yardımcı olan her şey ve kendisine bir şeyin korkusuzca teslim edilebilir olması’ sözlükte yer alan tanımlamalarıdır.Bize lügat oluşturan tefsir kitaplarımızda ise emanet iki farklı şekilde tanımlanır. Birincisi Allah’tan gelen Allah’la kul arasındaki emanet, ikincisi insanla insan arasında gerçekleşen haklarla alakalı olan yani vedîa dediğimiz malların hükmü. Konumuz gereği birinci tanımlamayı ön plana alarak açıkladığımızda emanet:

Ömrümüz, canımız, ilmimiz, bedenimiz, eşimiz, evlatlarımız, sırlarımız, sözlerimiz, vaatlerimiz, bize sunulan imkânlar ve verilen nimetler bizlere emanet edilmiştir. Bunları sadece kendi çıkarlarımız için kullanmamız emanet anlayışımızın bozukluğunu ortaya koyar. Çünkü bunların kullanımı halife anlayışındaki insanlar için bireysel olamaz. Efendimiz’in aleyhisselam emanet bıraktığı Kur’an ve Sünnet bu konuda ilgi çekici bir yön barındırır. Bırakılan bu emanetler alınıp saklanılması gereken değil, bizzat hayatı yönlendirmesi gereken emanetlerdir. Klasik saklama, koruma mantığı bu hadis-i şerifi kapsamayacaktır. Ki bu emanetlere sahip çıkmak bizi yoldan uzaklaşmaktan da alıkoyacaktır.

Allah Teâlâ’dan gelen emirleri ve bu emirlerin yüklediği görevleri yerine getirmek, adaleti ayakta tutmak, farzları eda etmek/ettirmek, yeryüzünü ıslah etmek, bozulma ve yozlaşmayı ortadan kaldırıp sağlam sosyal düzen kurmak, hayatımızın her alanında ve anında tevhidi anlamak ve yaşamaktır. Yukarıda tanımlanan emaneti alan/kabul edenin en bariz özelliği akıllı ve şuurlu olmasıdır. İşte insanı diğer varlıklardan ayırt eden temel iki özellik de budur. İnsanın olaylar arasında bağ kurması, geçmiş ve gelecek arasında tutar-

Emanet karşısındaki duruşuna göre insan, ya sadık olur ya hain olur. İnsan; Kur’an ve Sünnet emanetini sahiplenmezse, İslam’a yönelmezse, İslami ilkeleri yaşamaz veya yaşamayı engellerse hıyanet etmiş olur. 48


İlkadım Dergisi’nden Okuyucularına Hediye...

İ N E Y • Büyük boy • 320 sayfa • Şamua kağıt Emekli Müftü Bekir Şengün’ün Türkçeye çevirisini yaptığı İMAM NESÂÎ’nin bu değerli eseri, İlkadım Dergisi abonelerine hediye...

• Hz. Peygamber’in -sallallahu aleyhi ve sellemgünlük dua ve zikirleri ile bu konudaki tavsiyelerini ihtiva eden İmam Nesâî’nin aynı isimli kitabının muhtasarı bir hadis kitabı. BİLGİ ve İRTİBAT İÇİN: Tel:(0384) 213 65 43- 0 505 808 35 87 - 0506 674 44 14

Okuyun, Okutun, Abone olun...

Profile for İlkadım Dergisi

İlkadım Dergisi Sayı: 326  

Eylül 2015 www.ilkadimdergisi.net

İlkadım Dergisi Sayı: 326  

Eylül 2015 www.ilkadimdergisi.net

Advertisement