Page 1

sayı

312 ISSN-1307-6973

7,5

• Temmuz 2014

Aylık Düşünce ve Kültür Dergisi

/ilkadimdergisi

Savrulan zihinlerde

/ilkadimdergisi

KAVRAMLARIMIZ

BAŞYAZI • Oruçla Arınmak HİZMET ADABI • Yolun Doğrusu

KAPAK DOSYASI • Savrulan Zihinlerde TAKVA

• Cihad- Mücahid- Şehadet- Şehid • Kur’ân’da Zikir Kavramı


Savrulan Zihinlerde TAKVA

Cihad-MücahidŞehadet-Şehit

6

11

ilkadım İÇİNDEKİLER İLKADIM’DAN/2 BAŞYAZI/Nureddin Soyak Oruçla Arınmak/4 KAPAK Atilla Değirmenci- Savrulan Zihinlerde TAKVA/6 Ömer Faruk Özcan- Cihad-Mücahid-Şehadet-Şehit/11 Hikmet İnce- Kur’an’da Zikir Kavramı/15 ZEKİ SOYAK HOCAMIZDAN Ramazanı Fırsat Bilip Değişelim/22 HİZMET ADABI/Nureddin Soyak Yolun Doğrusu/24

Kur’an’da Zikir Kavramı

Muhsin Yazıcıoğlu Suikasti & Esrar-ı Beka

15

33

KUR’AN İKLİMİ/Selim Armağan Göz, Gönül ve Oruç İlişkisi/26 HADİS İKLİMİ/Ziya Ökçe Arınma Mevsimi Ramazan/28 FIKIH/Mehmet Şentürk Oruç/30 TASAVVUF/Cemil Usta “Eûzü Çekmek”/32 KİTAPLIK/M.Seçuk Özdoğan Muhsin Yazıcıoğlu Suikasti & Esrar-ı Beka/33 EĞİTİM/ Doç. Dr. Rüştü Yeşil Eğitimde Amaçlar-III /34 İHSAN PENCERESİ/Fatih Yılmaz Ramazan ve Kur’an’ın Fazileti/36

Çeçen Değil, Kafkas Cihadı

IŞİD Bir Aktör mü?

40

42

LA HAVLE/Abdullah Gülcemal Kulaklara Küpe Olacak Sözler-2/38 TARİH KORİDORU/Mehmet Erturan Çeçen Değil, Kafkas Cihadı /40 DÜNYANIN NABZI/İbrahim Aydemir IŞİD Bir Aktör mü?/42 SÖZ MEYDANI/İbrahim Çiftçi Temmuz Sıcağında Kurumuş Dudaklar/44 İMBİK/Nuri Ercan Mahremiyet, Face ve Teşhir/46 DÜŞÜNCE UFKUMUZ/Atilla Değirmenci Tutan Oruç/48


ilkadım’dan... editor@ilkadimdergisi.net

Kıymetli Okuyucu, Ramazan ayının gölgesi üzerimize düştü. Bizi bir kez daha ramazan ayına ulaştıran Rabbimize hamdolsun. Ramazan, mü’minin hayatında bir tatbikat dönemidir. “Sayılı günler” süresince, ömür boyu muhafaza edilmesi gereken halin, ümmet olarak topluca uygulamalı eğitiminin yapıldığı bir aydır. Ramazan, Kur’an ayıdır. Kur’an bu ayda indirilmiştir. Mü’min bu ayda Kur’an ile hemhal olacak ve bu hali hayatı boyunca muhafaza gayreti içerisinde olacaktır.

ilkadım

Ramazan, sabır ayıdır. Ömrü boyunca “sabredenlerden” olacak, ramazanda olduğu gibi sabredenlerle beraber sabredecektir.

Aylık Düşünce ve Kültür Dergisi

Ramazan, merhamet ayıdır. Bu ayda filizlenerek uyanan merhamet duyguları bir ömür sürdürülecektir.

YIL: 23 SAYI: 312

Temmuz 2014

Ramazan, infak ayıdır. Mü’min bu ayda infak yoluyla Rabbinin rahmetinin her iki hayatında da akacağı “kanallar, tüneller” açar,

Fiyatı: 7,5 TL KDV D

/ilkadimdergisi

/ilkadimdergisi

sayı

312 ISSN-1307-6973

7,5

• Temmuz 2014

Aylık Düşünce ve Kültür Dergisi

/ilkadimdergisi

/ilkadimdergisi

Ramazan, oruç/savm ayıdır. Bir ay boyunca nefsi “tutma” eğitiminin yapıldığı bir tatbikat dönemidir. Şeytanlar bağlanır, nefis zorunlu olarak tutulur. Rabbine kulluktan alıkoyacak engeller ortadan kalkınca da mü’min yaratılış gayesine uygun bir kıvamda yaşar. Dolayısıyla ramazan, Rabbimizin ihsan ettiği bir fırsat ve imkân ayıdır, rahmet ve mağfiret ayıdır. Fırsatlar kaçırılmadığı zaman bir anlam ifade eder. Her günü ve gecesi ayrı ayrı kıymetlidir. İçerisinde gizlenmiş olan Kadir Gecesi ise “bin aydan daha hayırlı” olan ve kadrini bilenlere yılda bir kez sunulan bir imkândır. Bu günlerden elimizde kalan, Efendimizin ifadesiyle sadece “kuru açlık” olursa maalesef zarardayız demektir. Bu günlerin ve gecelerin kadri bilinmeli, Rabbin rızası aranmalı, nefsin ve şeytanın salındığı dönemlerde antrenmanlı ve donanımlı olmalıdır.

Savrulan zihinlerde

KAVRAMLARIMIZ

BAŞYAZI • Oruçla Arınmak HİZMET ADABI • Yolun Doğrusu

KAPAK DOSYASI • Savrulan Zihinlerde TAKVA

• Cihad- Mücahid- Şehadet- Şehid • Kur’ân’da Zikir Kavramı

Sonunda bayrama ulaştıran ramazan inşallah ömrümüzün son anını da bayrama çevirmemize vesile olacaktır. Ramazanın üzerimize düşen gölgesinden dergimizin temmuz sayısının sayfaları da nasiplendi. Yılın bu sıcak günlerinde ramazan serinliğinden istifade ettik. Kur’an ayında kapak konularımızda Kur’an’ın üzerinde önemle durduğu bazı kavramlarımızı gündeme taşıdık.

2

Yüce Rabbimizin himayesine sığınıp, emirlerine sımsıkı


sarılmak ve yasaklarından da sonuna kadar sakınmak demek olan TAKVA’yı; inanmak, yaşamak ve o hal üzere ölebilmek anlamına gelen ŞEHADET’i; gaflet ve nisyanın zıddı ve çaresi olan, Kur’an’a isim de olan, hatırlama-hatırlatma anlamına gelen ZİKR’i hatırladık ve hatırlattık. Rabbimiz, Kur’an’ın/Zikrin ancak takva sahipleri için hidayet kaynağı olduğunu belirtmektedir. Sadece “muttakilerin” sonunda kurtulacağını ve onları sevdiğini beyan etmektedir. Bilinmelidir ki Allah katında üstünlük dil, ırk, renk, kavim, soy- sop, zenginlik, yaşanılan coğrafî mekân değil sadece ve sadece “takva” üstünlüğündedir. Takva kavramının önemi, toplumumuzda nasıl anlaşıldığı, aslında nasıl anlaşılması gerektiği kapak dosyamızda Atilla Değirmenci hocamız tarafından ele alındı. Cihad, mücahid ve “Şehadet” kavramlarını, şehadet heyecanını her zaman en üst düzeyde taşıdığına “şahit” olduğumuz Faruk Özcan anlattı. “Umre” ile “ömr”ünü “tamir” eden kardeşimize “hoş gittin, hoş geldin” diyor bütün kardeşlerin o imkânla nasiplenmesini niyaz ediyoruz. Efendimizin İslam’ın beş temel esas üzerine bina edildiği hadisinden yola çıkılarak “İslam’ın şartı beştir.” denilir. Bu beş şartın başında Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem şehadeti saymaktadır. Şehadet, şahitlik ve şehitlik dilimizde meşhur olarak söylendiği gibi “bir yerlerden getirilecek” veya -sadece- telaffuz edilecek iki cümleden ibaret değildir. Diğer şartlar olan salât/namaz, savm/oruç, zekât ve hacc gibi yerine getirilmesi, yaşanması gereken amelî bir ibadet şeklidir. O iki cümlenin dil ile ikrarı, kalp ile tasdiki İslam’ın/Müslümanlığın değil, imanın/mü’min olmanın şartıdır. Takva hali, zikir hali ve şehadet hali 7 gün, 24 saat, ömrün her anı üzerimizde taşımamız gereken bir haldir, elbisedir. “Ey Âdemoğulları! Size avret yerlerinizi örtecek giysi ve süslenecek elbise verdik. TAKVA elbisesi var ya, işte o daha hayırlıdır. Bu, Allah’ın rahmetinin alametlerindendir. Belki TEZEKKÜR ederler.” (Araf, 26) Dua; “Rabbimiz, biz indirdiğine inandık ve elçiye uyduk. Bizi ŞAHİDLERLE beraber yaz.” (Al-i İmran, 53, Maide, 83) Selam ve dua ile… Temmuz 2014 / 312

Sahibi İhya Yayıncılık Tic. ve San. Ltd. Şti. Adına İsmail Varır ismail.varir@ilkadimdergisi.net Genel Yayın Yönetmeni Yrd.Doç.Dr. İlhami Nalçacıoğlu i.nalcacioglu@ilkadimdergisi.net Sorumlu Yazı İşleri Müd. İsmail Varır Yayın Kurulu Nureddin Soyak Yrd. Doç. Dr. İlhami Nalçacıoğlu A.Baki Öncel Atilla Değirmenci İbrahim Çiftçi İsmail Varır Metin Başbuğ M. Selçuk Özdoğan Murat Ünal Rauf Denizler Süleyman Konak Kapak ve Sayfa Düzeni İlkadım Grafik Reklam ve Abone Sorumlusu Cep:0535 251 41 07 - 0505 808 35 87 abone@ilkadimdergisi.net Baskı Cihan Ofset (0352) 322 02 00 Merkez Kasaplar Çarşısı No: 2 Nevşehir Tel:0384 213 65 43 • Gsm:0505 808 35 87 Gsm:0544 713 19 82 Şube Kayseri: 0535 251 41 07 Konya: 0506 681 23 27 www.ilkadimdergisi.net e-mail: ilkadim@ilkadimdergisi.net Abone Şartları Yurtiçi Yıllık : 90 TL Yurtdışı Yıllık : 50 Euro Abonelik İçin: 0505 808 35 87 Yurtiçinden: Posta Çeki: İhya Yayıncılık 693721 Banka Hesap No: KUVEYT TÜRK KATILIM BANKASI Kayseri Yeni Sanayi Şb. IBAN:TR420020500000785462200001 Yurtdışından: SWIFT KODU:KTEFTRIS TR580020500000785462200101 Bu dergi Basın Meslek İlkeleri’ne uymayı taahhüt eder. Yazıların ve ilanların sorumluluğu yazı ve ilan sahiplerine aittir. Gönderilen yazı, resim veya karikatür yayınlansın ya da yayınlanmasın iade edilmez. Dergide olabilecek hataların bildirilmesi rica olunur. Cevap hakkı doğurabilecek yayın için cevap hakkı saklıdır. Yazılar, isim belirtilerek iktibas edilebilir.

3


BASYAZI . Nureddin Soyak

Oruçla Arınmak H

er ne kadar bazı cahiller rahatsız olsa da binlerce Suriyeli kardeşimiz zulümden kaçarak memleketimize sığınmış, bizlere de ensar olma fırsatı doğmuştur. Ashabın ensar ve muhacir kardeşliğini anlatır dururuz. İşte uygulama fırsatı. Herkes imkânları ölçüsünde bu kardeşlerimize yardımcı olmaya gayret etmelidir.

R

abbimiz buyurdu ki: “Nefsini arındır.” (Müddessir, 4)

   Rabbimizin, ilk gönderilen ayetlerde Rasulullah sallalahu aleyhi ve sellem Efendimize ve onun şahsında müslümanlara maddî ve manevî arınmayı emretmiş olması çok anlamlıdır. Rabbimizin arzında maddî ve manevî kirlenmenin sınırları zorladığı bir zamanda, küllî bir arınma ayına daha kavuştuk. Rabbimize ne kadar şükretsek azdır. Arınmanın elbette bir zamanı ve mekânı olmaz. Mü’min her zamanda ve mekânda dînen temizlenmenin yol ve yöntemlerini bilmek zorundadır. Maddî, manevî, hükmî kirlerden temizlenmenin yolları vardır. Maddî kirlerden genelde su ile temizleniriz. Rabbimize ibadet edebilmek için bu şart. Su bulamadığımız zamanlarda “Su bulamadım, Rabbimin huzuruna çıkamam.” diyemeyiz şartlar oluşmuşsa temiz bir toprak veya toprak cinsi bir şeyle temizlenerek Rabbimize ibadeti yerine getirmek zorundayız. Rabbimiz, kâinatı rüzgâr kar ve yağmurla sürekli temizlemekte ve kulları için yaşanır hale getirmektedir. Hayvanların bile kendilerine has temizlenme yöntemle-

4

ri vardır. Rabbimiz nasıl kâinatı bazı zamanlarda genel bir temizliğe tabi tutuyorsa, kulları için de genel temizliğe vesile olacak zaman, mekân ve ibadetler ihdas etmiştir. Bunların kimi kar, kimi yağmur, kimi de bir ibrik su mesabesindedir. Rabbimiz buyurdu ki: “Nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir.” (Şems, 9) “Allah’a arınmış bir kalp ile gelen başka.” (Şu’ara, 89) “Kim arınırsa ancak kendisi için arınmış olur.” (Fatır, 18) Maddî ve manevî temizlik öncelikle kişiyi ilgilendirir. Faydası da öncelikle tamamen kişinin kendisine aittir. Maddî temizlik kişinin bedeninin sıhhat ve selameti için şartken, manevî temizlik, ruhunun sıhhat ve selameti için şarttır. Rabbimiz buyurdu ki: “Şüphesiz Allah çok tövbe edenleri sever, çok temizlenenleri sever.” (Bakara, 222 Allah temizdir, temizlenenleri sever. Maddî pisliklerin adı kirken, manevî kirlerin adı günahtır. Temizlik bir bütündür. Mü’minler madden ve


manen temizliğe dikkat etmelidir. Rabbimiz buyurdu ki: “Arınan ve Rabbinin adını anıp, namaz kılan kimse mutlaka kurtuluşa erer.” (A’la, 1415) Temizlik, mü’mini iki cihanda da aziz ve bahtiyar eder. Rabbimiz buyurdu ki: “İçinde ebediyyen kalacakları adn cennetleri vardır. İşte bu, günahlardan temizlenenlerin mükâfatıdır.” (Ta-Ha, 76) İman temizliktir. Abdest temizliktir. Gusül temizliktir. Teyemmüm temizliktir. Namaz temizliktir. Oruç temizliktir. Zekât temizliktir. Hac temizliktir. Tövbe temizliktir. Nebevî ahlak temizliktir. Rabbimiz buyurdu ki: “Ey iman edenler, fenalıktan sakınasınız diye, sizden öncekilere farz kılındığı gibi oruç size de farz kılındı. Umulur ki Allah’tan sakınır, korkarsınız.” (Bakara, 183) Oruç hem günahlardan korunmaya vesile hem de günahlardan kurtulmaya vesiledir. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz buyurdu ki: “Kim inanarak ve sevabını Allah’tan bekleyerek Ramazan orucunu tutarsa, kendisinin geçmiş günahları bağışlanır.” (Buhari-Müslim) Orucun gerçek oruç olabilmesi için, ilahî ve nebevî ikaz ve uyarılara uymak zorundayız. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz buyurdu ki: “Oruç sadece yemek, içmek vesaireden kesilmek değildir. Kamil ve sevaplı oruç ancak faydasız laftan, boş vakit geçirmekten, kötü söylemekten ve nefsi emmarenin bütün temayüllerinden vazgeçmektir. Şayet biri sana söver yahut sana cahilce herhangi bir harekette bulunursa, kendi kendine ‘şüphesiz ki ben Temmuz 2014 / 312

oruçluyum’ de, sabret.” (Hâkim- Beyhaki) “Nice oruç tutanlar vardır ki tuttukları oruçtan açlık ve susuzluktan başka kârları yoktur.” (Nesai- İbn-İ Mace) Su temiz ise temizleyicidir. Temiz olmayan su ile temizlik yapılamaz, yapılsa da maksat hâsıl olmaz. İman ve ibadetler de niyetle birlikte şart ve rükünleri yerine getirildiği takdirde arınmaya vesiledir. Bozuk niyetle, şart ve rükünler yerine getirilmeden ifa edilen iman ve ibadetlerden maksat hâsıl olmaz. Bizlerin kurtuluşuna vesile olacak temizlik gerçekleşmez. Rabbimiz buyurdu ki: “Onların mallarından, onları kendisiyle arındıracağın ve temizleyeceğin bir sadaka al ve onlara dua et.” (Tevbe, 103) Zekât da günahlardan arınmaya bir vesiledir. Rahmet ve berekete de bir vesiledir. Mü’min arınmak için bütün arınma yollarına sarılmalıdır. Bir kişi yeni kıymetli bir elbise alır, ona bir leke dokununca panikler, o lekeyi çıkarabilmek için bütün yolları dener. Allah aşkına ruhumuzdaki, kalbimizdeki, gözümüzdeki, kulağımızdaki ve diğer azalarımızdaki günah kirleri bu lekelerden daha mı hafif, daha mı az zararlı ki bu lekeler konusunda bu kadar duyarsız bir toplum haline geldik. Onlardan kurtulmak için gerekli gayret ve çabayı göstermiyoruz. Her ne kadar bazı cahiller rahatsız olsa da binlerce Suriyeli kardeşimiz zulümden kaçarak memleketimize sığınmış, bizlere de ensar olma fırsatı doğmuştur. Ashabın ensar ve muhacir kardeşliğini anlatır dururuz. İşte uygulama fırsatı. Herkes imkânları ölçüsünde bu kardeşlerimize yardımcı olmaya gayret etmelidir. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz buyurdu ki: “Kim inanarak ve sevabını Allah’tan bekleyerek ramazanı ihya ederse kendisinin geçmiş günahları bağışlanır.” (Buhari-Müslim) 5


KAPAK

Savrulan Zihinlerde

TAKVA

Bir anlayışı, yaşantı tarzını ve düşünceyi -ki bunlar ‘din’den kaynaklanır- kendisine benzeterek devamını sağlamak demek farklı olan her şeyin asliyetini bozarak değiştirmektir. Geçmişten günümüze toplumların ifsat olmasında ve kitapların tahrif edilmesinde bu süreç geçerli olmuştur. Bu ifsadın başlangıcı ve en önemli tahrifatı insanı düşünmez hale getirmek için kavramlar üzerinde cereyan etmiştir. Çünkü düşünme kavram üzerinden gerçekleşir ve kavram bilincin temelidir. Düşünme yeteneğini ve bilincini yitiren toplumlar sömürüye açık hale gelir.

Atilla Değirmenci kapak@ilkadimdergisi.net

İ

slam, insanlığın her alanda devam edilebilirliğini sağlayan yegâne nizam; Müslüman ise bu hayatta kendisi insana yakışır bir şekilde yaşadığı gibi etrafındakilerinin de insana yakışır bir şekilde yaşaması için mücadele eden eşref-i mahlûktur. Allah Teâlâ’ya, Rasulullah aleyhisselam’a ve çevresindeki insanlara karşı sorumluluğunu bilen Müslümanların hâkim 6

olduğu ve sözlerinin dinlenir olduğu toplumlarda insanlar zulüm görmeden yaşamışlardır. Etnik ve dinî kimliği ayrıştırılmaksızın insan olmanın getirdiği yücelikle hayatlarına devam etmişlerdir. İnançlarının gereğini yapabilmeleri için toplum ve idarecilerden destek bile görmüşlerdir. Allah Teâlâ’ya ve Rasulullah aleyhisselam’a


söz hakkı tanımayan, hayatı çağdaşlık denilen safsata ve maddi doyumlar olarak gören, insanları sömürebilmek için her türlü yolu mübah kabul eden insancıkların sözlerinin etkin olduğu ve bunların saygın kabul edildiği toplumlarda zulüm hayattan eksik olmamıştır. İnsanlar şekil, etnik kimlik ve dinî olarak ayrımlaşmaya maruz bırakılmıştır. Bu batıl sistem kendi hayatını devam ettirebilmek için kendisi dışındaki her türlü anlayışa, yaşantı tarzına ve düşünceye ya hayat hakkı tanımamış ya da bunları kendisine benzeterek farklı anlayışların, yaşantı tarzlarının ve düşüncelerin devamını sağlamıştır. Böylece insanın düşüncesini şekillendiren temel kavramlara yeni anlamlar yüklemiş ve sistemin devamını sağlamıştır. Bir anlayışı, yaşantı tarzını ve düşünceyi -ki bunlar ‘din’den kaynaklanır- kendisine benzeterek devamını sağlamak demek farklı olan her şeyin asliyetini bozarak değiştirmektir. Bu tür yaklaşımların kabul edildiği toplumlarda zulmün karanlığı insanlar üzerine tahakküm kurmuştur. Her türlü farklılığı kendisinden kaynaklandırdığı için de ne yaratıcıya kulluk kalır insanlarda ne de şahsiyet. Geçmişten günümüze toplumların ifsat olmasında ve kitapların tahrif edilmesinde bu süreç geçerli olmuştur. Bu ifsadın başlangıcı ve en önemli tahrifatı insanı düşünmez hale getirmek için kavramlar üzerinde cereyan etmiştir. Çünkü düşünme kavram üzerinden gerçekleşir ve kavram bilincin temelidir. Düşünme yeteneğini ve bilincini yitiren toplumlar sömürüye açık hale gelir. Bu çerçevede İslam’da çok önemli yeri olan ve belki de üzerinde en çok oynanan, tahrif edilmeye çalışılan kavram üzerinde duracağız. Bu kavram TAKVA!

Temmuz 2014 / 312

Bir başka yönüyle de Takva, psikolojik ve sosyolojik bunalımların kaynağı değil, çağlar öncesinden aldığını çağlar sonrasına iletebilme hassasiyetidir. Şekilden kaynaklanan değil, yaratıcısına kul olmanın verdiği onurla hayatın ve insanın farkına varmaktır. ‘İbadetlerle’ meşgul olmak değil, ‘kulluk’la meşgul olmaktır. Sorumluluktan kaçıp kapalı mekânlara sığınmak değil, insanların arasında sorumluluklarını -gücünün yettiğince- yerine getirmektir. İnsanlar için değil, ‘Allah için’ hareket etmektir.

Takva Nedir? Kulun rabbine karşı içinden kaynaklanan ürperti ve imanı amelle destekleyen bir heyecandır, takva. Allah Teâlâ’nın emirlerini yerine getirmeye devam ederken nehyettiği haramlarından kökten bir kopuşla uzaklaşmaktır. Benlik derdinden kulluk şuuruna yükselmektir. Basit bir korku duygusu değil üstünlük vesilesi olan ve titizlikle devam etmesi gereken hayat anlayışıdır. Yine Takva, cennetlik olmak isteyen insanla-

7


rın atması gereken ilk adımdır yani Allah’a iman etmektir. Zulmün karanlıklarından hem kendisini hem de etrafındakileri kurtarabilmek için Allah’ın mü’min kullarında belirginleşen hareket ve mesuliyet duygusudur. Mü’minleri ihsana doğru koşturan kulluk arzusudur. İnsanların verdiği sadece kişiyi ilgilendiren eziyetlere ve sıkıntılara ‘onları affet’ emriyle yaklaşmaktır. Kur’an-ı Kerim’e ve emirlerine gözleri kör kulakları sağır kesilmemektir. Rasulullah aleyhisselam’ın uygulamalarının peşinden hassasiyetle gitmektir.

Bireysel veya fert bazında bir yaşantının değil toplumsal veya cemaat anlayışıyla bir yaşantının peşinden gider. Bu yaklaşım içerisinde hayat boyu mücadele eder. Bir yandan musibetlere sabır gösterirken diğer taraftan insanları Hakk’a ulaştırma çabasından vazgeçmez.

8

Bir başka yönüyle de Takva, psikolojik ve sosyolojik bunalımların kaynağı değil, çağlar öncesinden aldığını çağlar sonrasına iletebilme hassasiyetidir. Şekilden kaynaklanan değil, yaratıcısına kul olmanın verdiği onurla hayatın ve insanın farkına varmaktır. ‘İbadetlerle’ meşgul olmak değil, ‘kulluk’la meşgul olmaktır. Sorumluluktan kaçıp kapalı mekânlara sığınmak değil, insanların arasında sorumluluklarını -gücünün yettiğince- yerine getirmektir. İnsanlar için değil, ‘Allah için’ hareket etmektir.

Takva’nın Zıddı Allah Teâlâ insanın içine genel anlamda korkma/sakınma duygusu olarak ifade edebileceğimiz takvayı koyduktan sonra imtihan gereği fücuru da koymuştur. Böylece dış dünyada var olan imtihan iç âlemde de devam etmiştir. Fücur; parçalamak ya da yırtmak anlamına gelir. Ulema bu anlamlardan yola çıkarak fücuru, hayâ ve din örtüsünün yırtılması olarak tanımlamışlardır. Yani fücur, Allah Teâlâ’nın ‘en hayırlı örtü’ olarak ifade buyurduğu takva örtüsünü yırtmak/parçalamaktır. Bu çerçevede takva Allah Teâlâ’ya iman etmek ise fücur heva ve hevesin peşinden gitmektir. Takva ne kadar örtünmek, örtmek ise fücur da bir o kadar açılmaktır,


ifşa etmektir. Takva ne kadar edeb ise fücur bir o kadar yüzsüzlüktür. Takva ne kadar doğruluk ise fücur bir o kadar yalana batmaktır. Takva ne kadar tevazu ise fücur bir o kadar kibirdir. Takva cennet yolculuğu iken fücur cehennem odunu olmaktır.

Toplumumuzda Takva Allah Teâlâ’nın emriyle yaptığımız temizlikler, ibadetler ve davranışlar insanlarda gözle görülebilir değişikliklere neden olur. Yapılan ameller bedene, dile ve ahlaka mutlaka yansır. Bu yansımalardan hareketle takvalı-takvasız ayrımı yapamayız. Çünkü takva tam anlamıyla gönlümüzde/iç âlemimizde gerçekleşen bir olgudur. İnsanların gönüllerine muttali olamadığımız için de takva hangimizde fazla hangimizde az bilemeyiz. Gelişen teknoloji henüz takvametreyi icat edemediği için -ki kesinlikle icat edilemeyecekmü’minlerin gönüllerindeki sakınma duygusu ne kadardır tespit edemeyiz. Gönlümüzün sahibi kim ise takvayı ölçme işini O’na bırakmak gerekir. Kendi kafamıza ve kıstaslarımıza göre ‘şunun fazla, bunun yok, ötekinin çok az’ demeyelim. Bilmediğimiz bir alanda ölçü verip de kendimizi rezil rüsvay etmeyelim. Kendimizi rezil rüsvay etmeyelim dedik ama gelgelelim toplumumuza. Bilmediği alanlarda yorum yapmasıyla meşhur olan toplumumuz yaşantısıyla özdeş bir şekilde takvaya farklı anlamlar yüklemiştir. Özellikle tarikata müntesip olan kardeşlerimizin sıkça kullandığı takvaya; • Sosyal hayattan uzaklaşarak yalnız yaşa-

mak • Çevresinde gelişen olaylara sessiz kala-

rak hayatta pasifleşmek • Nafile ibadetlere çokça yönelmek

Temmuz 2014 / 312

• Bir âlimin yazdığı eseri defalarca oku-

mak • Bireysel anlamda çok fazla ibadet et-

mek, ibadet eksikliği bulunmamak • Tarikata girmek

gibi anlamlar verilmiştir. Bu anlamlar çerçevesinde takva anlayışı şekillenen bir insanda şu özellikler göze çarpar: • Bireysel menfaatleri her şeyin üzerinde

olan • Sadece kendi iç dünyasına yönelen • Kendi bildiklerini en doğru zanneden • Hayatta olabildiğince pasif • Yönetilmeye -diğer ifadeyle sömürülme-

ye- uygun Tabii ki böyle bir insan dünyadaki bütün sistemler tarafından kabul edilecek bir varlıktır. Bir dediğini iki etmez. Sosyal hayata karışmadıkça da bırak ‘ibadetlerini’ yerine getirsin. Hâlbuki İslam’ın emirlerine göre hassasiyetler oluşturan bir mü’minde şu özellikler belirleyicidir: • Bireysel veya fert bazında bir yaşantının

değil toplumsal veya cemaat anlayışıyla bir yaşantının peşinden gider. Bu yaklaşım içerisinde hayat boyu mücadele eder. Bir yandan musibetlere sabır gösterirken diğer taraftan insanları Hakk’a ulaştırma çabasından vazgeçmez. • İyiliklerin

yaygınlaşması, kötülüklerin azalması için etrafındakilerle samimi, sevgiye dayalı ve seviyeli bir ilişkisi vardır. Oluşabilecek herhangi bir hatadan ısrar etmeden vazgeçer ve hatasını sorumlusuyla çözme yolunu seçer. Hata yaratıcıyla alakalı ise O’na, kullarla alakalı ise kullara yönelerek af talep eder. Böylece gasp edilen hakkı sahibiyle düzeltmiş olur. 9


Anlamı farklılaştırılmaya, değiştirilmeye veya bozulmaya çalışılan her kavramımız için Allah Teâlâ’ya ve Rasulullah aleyhisselam’a dönmek bizi kesinlikle dosdoğru yola çıkaracaktır. Takvaya ulaşmaya çalışan mü’min kullar da zaten bu yolu seçerler.

• Hayatı anlayabilmek için Kur’an ve Sün-

net onun temel kaynağıdır. Kur’an-ı Kerim’e ve Sünnet’e doğru bir bakış açısı edinebilmek için farklı eserlere yönelir. Ancak bu eserlerden birine takılıp defalarca onu okuyarak “bu eserde her şey var, başkasına gerek yok.” saflığında cümleler kurmaz. • Hayatında iman çok önemli bir yer tutar.

İmanın gereklerini yerine getirebilmek için sürekli mücadele halindedir. Bu mücadele; kalbî, ahlakî, bireysel, sosyal ve toplumsal alanlarda gerçekleşir. Sadece bireysel sorumlulukları değil hayatın tüm alanlarıyla ilgili sorumluluklarını yerine getirir.   

Yanlış Yaklaşımlar Nasıl Düzeltilir? Ayların ve haftaların saat gibi geçtiği şu 10

ahir zamanda Müslümanlar olarak bizi dinamik bir şekilde ayakta tutacak zihinsel ve bedensel hassasiyetlere ihtiyacımız var. Bu hassasiyetleri kuşanabilmek için yalnızca ‘Allah için’ Kur’an’a ve Sünnet’e sımsıkı sarılmamız gerekmektedir. Ayrıca hassasiyetlerimizin devam etmesi için de düşüncelerimizi çağdaş/modern sistemlerin süflî prensiplerinden korumamız gerekiyor. Bu aşamada düştüğümüz tehlikelerin en büyüğü kavramlarımızı çağdaş/modern sistemlerin yöntemleriyle açıklamaya çalışmak. Bizi medeniyetimizden uzaklaştıran bu yaklaşımdan da şiddetle kaçınmak gerekiyor. Aynı şartlar içerisinde içeriği başkalaştırılmak istenen kavramlarımızı düzeltmek için şu iki hadis-i şerif bizlere bir hayli yol gösterecektir: “Kur’an Allah’ın yeryüzüne indirdiği ipidir. Kim düşerse onunla ayağa kalksın.” (Tirmizî) “Size iki şeyi emanet bırakıyorum ki bunlara sımsıkı sarıldığınız müddetçe sapıtmazsınız. Bunlar Allah’ın kitabı ve Sünnetim.” (Müttefekun Aleyh) Bu iki hadis-i şerifle yanlış davranışların, yanlış yorumlamaların, yanlış yönlere sapmanın nasıl düzeltileceği anlatılmaktadır. Hangimizin düşüncesi bozulursa, kavramı değişirse, hayat algısı bozulursa Allah’ın kitabı ve Rasulullah’ın sünneti bizi kendimize döndürmek için müracaat etmemizi bekliyor. Anlamı farklılaştırılmaya, değiştirilmeye veya bozulmaya çalışılan her kavramımız için Allah Teâlâ’ya ve Rasulullah aleyhisselam’a dönmek bizi kesinlikle dosdoğru yola çıkaracaktır. Takvaya ulaşmaya çalışan mü’min kullar da zaten bu yolu seçerler. Bu mü’min kulların Allah’ın kitabı ve Rasulullah aleyhisselam’ın sünneti ile en ufak biçimde araları açılsa tevbe eder, istiğfar eder ve sorumluluklarını yerine getirmeye çalışırlar.


KAPAK

CİHAD-MÜCAHİD

ŞEHADET-ŞEHİT Öncelikle bizler kendi kavramlarımıza kendimiz yabancılaştık. Kendi ana kaynaklarımızı okumak ve anlamaktan uzaklaştık. İslami cihadı terörizm, mücahidleri de terörist olarak niteleyen batılıların oyuncağı olmuş Müslümanlar da var günümüzde maalesef. Neredeyse dillerinden cihad, mücahid, şehid ve şehadet kavramları gibi önemli kavramlarımızı duyamaz olduk. Eserlerinde bu kavramları işlemeyen, işleyemeyen yazarlar üredi içimizde.

Ömer Faruk Özcan kapak@ilkadimdergisi.net

B

u kavramların hayatımızdaki önemini anlamak için önce o kavramların içi boşaltılmadan, anlamları üzerinde oynanmadan hem o kavramlara, hem de yaşandığı dönemlere ve o kavramları hayata geçirenlere bir bakmamız gerekmektedir. Biz cihadı, mücahidi, şehidi, şehadeti ansiklopedi kitaplarından önce Rabbimizin kela-

Temmuz 2014 / 312

mından, Peygamberlerin ve yollarını takip eden tebaalarının hayatlarından öğreniriz. Bu öğrenme, hayatları davaları olmuş bu mübarekleri tanıtmakla beraber, kavramların da nasıl işlevsel hale geldiğini bize gösterir. Bizler “cihadı alnımızın çatına vurduk, önce şehadeti koyduk her sabah duamızın başına” deyişlerin nasıl hayat bulduğunu da gördük ve 11


hatta şahit olduklarımız da vardır. Bizler Nemrut karşısındaki Hz İbrahim’i (as) gördük, hem de tek başına dimdik dururken cihad meydanlarında. Musa’yı (as) biliriz, firavundan ve gücünden korkmadan davası için nasıl cihad ettiğini. Bizler Yusuf (as) tan öğreniriz iffeti ve namusu için nasıl mücahede edilmesi gerektiğini. “Sağ elime güneşi, sol elime ayı verseniz davamdan vazgeçmem” diyen peygamberimizden öğreniriz, dava şuurunu ve liderliği. Şehadeti yaşayarak öğreten aileler biliriz, hem de zor zamanda, Yasir ailesi gibi. Cihadın önemini evlendiği gece koşarak cihada katılan Hanzala’dan (ra) öğreniriz. Mücahidler çoktur. Cennetin kokusunu alan Enes b. Nadr, Kahramanların efendisi hz Hamza, Haydar-ı Kerrar hz Ali, Yaşayan şehid Ubeyde b. Haris. Bu satırlara değil, kitaplara sığmayacak mücahitler biliriz asrı saadetten. Bizler cihadı Allah yolunda canlarıyla mallarıyla İslam uğrunda gayret eden, yeri geldiğinde cihadını şehadetle taçlandıran ilim erleri biliriz. Ebu Hanifeler gibi.

Kavramsal Manaları Cihad: İslâm’ın yükselmesi, korunması ve yayılması için her türlü çalışmada bulunmak, uğraşmak, gayret sarf etmek ve bu yolda sıcak ve soğuk savaşa girmektir. Daha açık bir ifade ile Allah (c.c.) tarafından kullarına verilmiş olan bedenî, malî ve zihnî kuvvetleri Allah yolunda kullanmak, o yolda feda etmektir. İnsanın maddî-manevî bütün varlığını Allah yolunda or12

taya koyarak Hakk’ın düşmanlarını ortadan kaldırmak için savaşması “cihad”dır. (Şamil İslam Ansiklopedisi) İslâm’da cihad farzdır. Allah Teâlâ bu konuda şöyle buyuruyor: “Hoşunuza gitmese de düşmanla savaşmak üzerinize farz kılındı.” (Bakara, 216). “Herhangi bir fitne kalmayıncaya ve din yalnız Allah’ın oluncaya kadar onlarla çarpışın.” (Bakara, 193). “Allah’a ve ahiret gününe inanmayan kişilerle savaşınız.” (Tevbe, 29); “Sizinle toptan savaştıkları gibi siz de müşriklerle savaşınız. “ (Tevbe, 36). Hz. Peygamber (s.a.s.)’de “Cihad kıyamete kadar devam edecek bir farzdır” (Ebû Davûd, el-Cihad, 33) buyurmuştur. Çaba sarf eden, tüm imkânlarını kullanarak belli bir hedefe varmak isteyen; düşmana karşı var gücüyle savaşan, dünyevî hiç bir menfaat beklemeksizin sırf Allah rızası için ve O’nun yolunda cihad eden kimseye Mücahid denir. (Ş.İ.A) Cihaddan ve Mücahidden bahsedildiği yerde illaki şehid ve şehadetten de bahsetmek gerekir. Şehid: Kelime olarak kesin bir haberi veren, bildiğini söyleyen, hazır olan, bulunan, bir hadiseye şahid olan, şahitlik eden demektir. Dinî anlamda, Allah rızası için, O’nun yolunda canını fedâ eden müslümana verilen isimdir. Ona bu ismin verilmesinin sebebi, cennetlik olduğuna şahitlik edilmiş olması veya onun Yüce Allah’ın huzurunda yaşıyor bulunması yahut ölümü sırasında meleklerin hazır bulunması yahut ta ruhunun doğrudan doğruya Daru’s-Selâm’da (Cennet’te) bulunması veya Allah tarafından çeşitli mükâfatlarla mükâfatlandırılmış olmasıdır. (Ş.İ.A)


Şehidlere Kur’an dan bir bakış yapalım. “Allah yolunda öldürülenlere “ölüler” demeyin. Bilakis onlar diridirler, lâkin siz anlayamazsınız.” (Bakara, 154) “Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü sanmayın. Bilakis onlar diridirler; Rableri yanında rızıklara mazhar olmaktadırlar.” (Al-i İmran, 169) Sadece bu iki ayette değil Kur’an da 30dan fazla yerde şehid veya çoğulu şüheda kelimeleri geçmekte ve önemi vurgulanmaktadır.

İslam’ın barış dini olduğu anlatılırken rahmet merhamet sevgi ve şefkat gibi kavramlar ne hikmetse sadece gavurcuklar için kullanılır oldu. Sapan taşlı çocuklar, karşısında seksek oynayanlara taşlar atıyormuş gibi. Ya da Mücahidler imanları İslamları vatanları namusları için değil de kafa kesme sevdalıları gibi gösterildi. Maalesef ki biz de bu oyunlara gelir olduk.

Temmuz 2014 / 312

Şehidin fiili olarak bilinen ve halk arasında “şerbet” olarak adlandırılan şehadet ise hem tanıklık hem de kesin haber manalarına gelmektedir. Ama burada Allah’ın rızasına erdiren salih amellerin zirvesi desek hata etmiş olmayız herhalde. Buraya kadar bu özel kavramların önemini ve anlamını işlemeye çalıştık. Şimdi ise bu kavramların nasıl içinin boşaltılmaya ve anlamsızlaştırılmaya çalışıldığından bahsetmeye çalışalım. Cihad, yukarıda manası verildiği üzere Müslümanların sürekli gündeminde olduğu zaman hem kafirlerin hem de onların işbirlikçilerinin hoşuna gitmeyecektir. Temel kavramların ortadan kaldırılması kolay olmayacağından içlerin boşaltılması hele bunların Müslümanlar eliyle yapılması gerekmekteydi. Elbette cihad sadece kıtal değildir ama kıtalin gerektiği yerde (yurtları işgal edilmiş, canice kıyım yapılmış) Müslümanlara destek olmak şöyle dursun caniler kınanamaz oldu. Hatta mücahidler suçlanır oldu. İslam’ın barış dini olduğu anlatılırken rahmet merhamet sevgi ve şefkat gibi kavramlar ne hikmetse sadece gavurcuklar için kullanılır 13


oldu. Sapan taşlı çocuklar, karşısında seksek oynayanlara taşlar atıyormuş gibi. Ya da Mücahidler imanları İslamları vatanları namusları için değil de kafa kesme sevdalıları gibi gösterildi. Maalesef ki biz de bu oyunlara gelir olduk. Öncelikle bizler kendi kavramlarımıza kendimiz yabancılaştık. Kendi ana kaynaklarımızı okumak ve anlamaktan uzaklaştık. Tabii burada tarihi süreçlerden ve Müslümanlara reva görülen zulümlerden de bahsedilmelidir. İslami cihadı terörizm, mücahidleri de terörist olarak niteleyen batılıların oyuncağı olmuş Müslümanlar da var günümüzde maalesef. Biz İslam düşmanlarından gelen bu saldırılara alışığız ama ılımlı İslam politikalarının piyonu olmuş insanlarımız da kavramlarımızın içinin boşaltılmasında önemli rol oynamaktalar. Neredeyse dillerinden cihad, mücahid, şehid ve şehadet kavramları gibi önemli kavramlarımızı duyamaz olduk. Eserlerinde bu kavramları işlemeyen, işleyemeyen yazarlar üredi içimizde. Yaman çelişkilerde gördük. Cihadı ve mücahidi kabul etmeyenler ya da dillerinden duyamadığımız kesimler şehidler ürettiler. Basın şehidi dediler. Bırakın İslam adına çalışmayı, İslam’a kin kusan, Müslümanları farklı yaftalamalarla eleştiren haber yapan kalem, mikrofon ve kamera zalimleri. Demokrasi şehidi dediler. İçerisinde İslami kutsalı olmayan bizzat kendisi batıl olan ideolojilere halkın sempati ve desteğini almak amaçlı şehid ve şehadet kavramlarını kullandılar hem de alkışlarla törenlediler.

14

Sanat şehidi dediler. Daha yaptıklarının ne olduğu belli olmayan insanlar sanat adıyla Müslümanları hedef alarak çalıştılar. Alkol ve uyuşturucu kullanımını reklam haline getirip, giyim kuşam, yeme içme vb yozlaşmaları sergilediler. Suçlarının, günahlarının farkına varmadıkları gibi diriyken sahip olmadıkları kavramlarımıza sahip çıkmaya çalıştılar. Cihadı, Mücahidi anlamadan, kabul etmeden şehadetten ve şehidlikten konuşmak anlamsızdır. Yukarıda verilen sapmalara ve kavramların içini boşaltma çalışmalarına örnekler çoğaltılabilir ama maksadın hasıl olduğu ümidiyle örnekleri yeterli buluyorum. Biz bu yazımızda içi boşaltılan ya da anlamsızlaştırılan kavramları yazmaya çalıştık. Tabii şu hakikattir ki bir makaleye sığmayacak kadar önemli bir konu bu.      Bu kavramlar tamamen de yaşanmıyor değil. Allaha hamd olsun ki Suriye’de Mısır’da Irak’da Türkiye’de ve dünyanın dört bir yanında sayıları az da olsa cihadı anlamış Mücahidler, şehadet sevdalısı Muvahhid Müslümanlar var. Var olmaya da devam edecektir Allah’ın izniyle. “De ki: Şüphesiz benim namazım, kurbanım, hayatım ve ölümüm hepsi âlemlerin Rabbi Allah içindir.” (En’am, 162)

Hayatımız CİHAD, Sıfatımız MÜCAHİD, Amacımız ŞEHADET, Andımız ŞEHİD olsun. Adımız ŞEHİD kalsın. Selam ve Dua ile…


KAPAK

KUR’AN’DA

Zikir Kavramı Kalp makarrı ilahidir, ilahi nazargahtır. Esasen Allah için yaratılan kalbin Allah’tan gayrı şeylerle doldurulması, meşgul edilmesi huzursuzluğun ve mutsuzluğun kaynağıdır. Dünyalık “oyun ve eğlenceler” dünyayı “süsleyen”, nefse hoş gelen şeyler insanın açlık hissini ve tatminsizlik duygusunu körükler. İçtikçe susuzluğu artıran deniz suyu gibidirler. Allah’tan gafil olanlar günah çukurlarında kaybolurlar. Bir türlü mutlu da olamazlar, sahte ve geçici mutluluklarla kendilerini avuturlar.

Hikmet İnce kapak@ilkadimdergisi.net

Z

ikir kelimesi anmak, hatırlamak, anış ve anılan şey manalarına da gelen bir mastardır. Eski sözlüklerde “İn­sanın kazandığı marifeti koruma­sı” diye izah

ibadetler için kullanılır. Genel olarak da Allah’ı gönül­den anmak, düşünmek, hiç zihinden çıkarmamak, ezelde Allah’a verilen ahdi hatırda tutmak, hiç unutmamak anlamındadır.

Kur’ân’da yaklaşık 285 âyette geçen zikir kelimesi, bazen Allah’ın insanlara inzal ettiği kitaplar için kullanılırken bazen de namaz vb

Zikrullah, dilimize sıkça çevrildiği ve anlaşıldığı gibi -sadece- Allah’ı dille anmak değildir. Allah’ı hiç hatırdan çıkarmamak, ihsan kıvamında, sürekli ilahi huzurda yaşanıldığının farkında

edilir.

Temmuz 2014 / 312

15


olmak demektir. Anın gerektirdiği bütün emirleri ihlâsla yerine getirmek, yasaklardan da her an uzak durmak zikirdir. Allah’ın yerde ve göklerde sergilediği ayetleri ile, okunmak ve yaşanmak üzere gönderdiği kitaptaki ayetleri üzerinde düşünmek, tefekkür etmek zikirdir. Kulluk/ibadet halini her an muhafaza etmek zikirdir. Her an “salât” halini korumak, Rabbin emirlerine “hazırol” halinde olmak zikirdir. Mevlana şu sözleriyle bu durumu anlatmış olsa gerek: “Halkı aydınlatan, yol gösteren âlimlerin namazı beş vakittir. Fakat âşıklar devamlı namaz içindedirler.” Allah’ı her an anan kişi O’nun yüceliğinin, kendi acizliğinin farkında olacak, O’nu sürekli akılda ve kalpte tutarak desteğini hissedecek, Allah’ın her an kendisiyle beraber olduğunu bilecektir. Allah’ın her an kendisini gördüğünü, yaptığı her davranışının hesabını soracağını bilen kul, bir günaha yeltenmesi gibi bir durumda hemen Allah’ı hatırlayıp O’na sığınarak kötülüklerden uzak duracak, hem bu dünyası hem de âhireti için kendi namına hayırlı bir kazanç sağlayacaktır.

rek görevlendirirken uyarmıştır: “Dedi ki: Kiminiz kiminize düşman olarak, hepiniz oradan inin. Artık size Benden bir yol gösterici gelecektir; kim Benim hidayetime uyarsa artık o şaşırıp sapmaz ve mutsuz olmaz. Kim de Benim ZİKRİMDEN yüz çevirirse, artık onun için sıkıntılı bir geçim vardır ve Biz onu kıyamet günü kör olarak haşredeceğiz.” (Ta-Ha, 123-124) Ne kadar hamdetsek, şükretsek azdır ki Rabbimiz birçok acizlikle malul olan biz kullarını kendi haline bırakmamıştır. Yolun doğrusunu, hayat yolculuğunda istikameti (Sırat-ı Müstakim) bulabilmeyi sadece kendi kabiliyetine bırakmamıştır. “Doğru yolu göstermeyi Allah üzerine almıştır. Yolun eğrisi de vardır.” (Nahl, 9) “Rahman ve Rahim olan”, sonsuz merhamet sahibi olan Rabbimizden günde en az kırk defa talep ediyoruz: “Bizi doğru olan yola ulaştır.” (Fatiha, 6). O da hemen iki ayet sonra bize yolu işaret ve tarif ediyor: “İçinde hiç şüphe bulunmayan bu kitap, takva sahiplerini doğru yola iletir.” (Bakara, 2)

İNSAN UNUTKANDIR “Hafıza-i beşer nisyan ile malul” demiş arifler. İnsanoğlu nisyana mübteladır. Yaratıcımız da bizi öyle tarif etmiyor mu zaten: “Andolsun, biz bundan önce Âdem’e ahid vermiştik, fakat o, unutuverdi. Biz onda bir kararlılık bulmadık”. (Ta-Ha, 115) Rabbimiz daha en başında “Âdem’i” ve dolayısıyla onunla birlikte neslini dünyaya indire16

KUR’AN ZİKİRDİR Levh-i Mahfuz’dan ‘zikir-hatırlatma’ olarak indirilen Kur’an âyetleri, insanlara Allah’ı hatırlatan ilâhî belgedir. En büyük ‘zikir’ Kur’an’dır, O’nu okumak, O’nunla meşgul olmak, O’nun ilkelerini hayata uygulamak, O’nun çizdiği sınırları korumak, O’nun hükmüne uymaktır. Kur’an/ Zikir; haber verilen şeylere insanların dikkat ke-


silmelerini isteyen, Allah’a karşı dikkatli olmaya davet eden, Allah’a karşı alacağı tavrı sürekli hatırlatan bir hatırlatıcıdır. Kur’an, Yaratıcımız tarafından nisyan ile malul olan, “ahdini sık sık unutan” kullarına “HATIRLATMA” için indirilmiştir: “Biz sana bu Kur’an’ı güçlük çekmen için indirmedik. ‘İçi titreyerek korku duyanlara’ ancak HATIRLATMA (olsun diye indirdik). Bu, yeri ve yüksek gökleri yaratan tarafından bir indirmedir.” (Ta-Ha, 2-4) “Bu, bizim O’na indirdiğimiz mübarek bir ‘ZİKİR’DİR. Şu halde onu inkâr edecek olanlar siz misiniz?” (Enbiya, 50)

Levh-i Mahfuz’dan ‘zikir-hatırlatma’ olarak indirilen Kur’an âyetleri, insanlara Allah’ı hatırlatan ilâhî belgedir. En büyük ‘zikir’ Kur’an’dır, O’nu okumak, O’nunla meşgul olmak, O’nun ilkelerini hayata uygulamak, O’nun çizdiği sınırları korumak, O’nun hükmüne uymaktır.

Temmuz 2014 / 312

Kur’an baştanbaşa bir öğüttür, hatırlatmadır, uyarıdır.

UNUTMAK FELAKETTİR Rabbimizin “Âdemoğullarına” uyarılarına kitabımızda sıkça rastlarız: “O gün şöyle denilir: ‘Siz dünyada bugüne kavuşmayı nasıl unuttuysanız, Biz de sizi öylece unutacağız. Yeriniz ateştir ve sizin için yardımcılardan hiç kimse de yoktur.” (Casiye, 34) “Allah’ı unutup da Allah’ın kendilerine kendilerini unutturduklarından olmayın.” (Haşr, 19) İnsan unutkandır. Niçin yaratıldığını, dünyadaki görevlerini, kulluk yaptığı zaman neler kazanacağını, isyan ederse neler kaybedeceğini, Allah’ın rızasının nerede olduğunu, iyiyi ve kötülüğü unutur. Rahman ve Rahim olan Yaratı-

17


cısı da ona hatırlatır.

REK O’na yönel.” (Müzzemmil, 8)

İnsan dünyaya dalar; ahiretini, hesap gününü unutur.

“Beni ANMAKTA GEVŞEKLİK ETMEYİN.” (Tâ-Hâ-42)

İnsan acelecidir; peşin kârlar gözünü boyar, ebedî kazançları unutur.

“(O savaş esnasında) namazı (korku namazını) kılıp bitirdikten sonra; ayakta iken, otururken, yanlarınızın üstüne yatarken HEP ALLAH’I ZİKREDİN.” (Nisa, 103)

Yeryüzünün kendisi için yaratılan bütün nimetlerini kullanır ama yerin ve göklerin sahibini, O’na şükür etmeyi unutur, nankörlük eder, küfran-ı nimet eder. Rabbimiz ise sık sık hatırlatır: “O halde siz, Beni ANIN Kİ, Ben de sizi ANAYIM. Bana şükredin de küfredenlerden olmayın.” (Bakara, 152)

ZİKİR DAİMİ BİR İBADETTİR Zikrullah, Allah’ı anma; Allah’a kullukta (ibadet) olduğu gibi kesinti ve fasıla kabul etmeyecek bir emirdir. Kul her hal, şart, zaman ve mekânda tefekkür ve zikir halinde olmalıdır:

ZİKİR EN BÜYÜK İBADETTİR Allah’ı sürekli hatırda tutmak zaten kulluğu eksiksiz yapmak demektir. “Muhakkak ki, Allah’ı ZİKRETMEK her şeyden daha büyüktür.” (Ankebut, 45) “Allah’ı çok ANAN erkekler ve kadınlar var ya Allah bunlara bir mağfiret ve büyük bir mükâfat hazırlamıştır.” (Ahzab, 35)

“Ey iman edenler, Allah’ı çok ANIN, O’nu sabah ve akşam (GÜNDÜZ VE GECE) tesbih edin.” (Ahzab, 41)

“Kötülüklerden temizlenen, Rabbının ismini ZİKREDEN ve namazı kılan, mutlaka kurtulacaktır.” (A’la, 14-15)

“Akıl sahipleri o kimselerdir ki, ayakta iken, otururken ve yatarken (DAİMA) Allah’ı ANARLAR; göklerin ve yerin yaratılışı hakkında düşünürler ve şöyle derler:”Ey Rabbimiz, Sen bunları boşuna yaratmadın. Sen batıl şey yaratmadan münezzehsin. Artık bizi cehennem ateşinden koru.” (Al-i İmran, 191)

“Ey Rasulüm, itaatkâr ve mütevazı olanları Cennetle müjdele. Bunlar o kimselerdir ki, Allah’ın ismi ANILDIĞINDA kalpleri titrer.” (Hac, 34-35)

“Ey iman edenler, sizi ne mallarınız, ne çocuklarınız (HİÇ BİR ŞEY), Allah’ı ANMAKTAN alıkoymasın. Her kim bunu yaparsa işte onlar hüsrana uğrayanlardır.” (Münafıkun, 9) “Rabbının ismini AN, HER ŞEYDEN KESİLE-

18

“Kim de Rabbi’nin ZİKRİNDEN yüz çevirirse, Allah onu şiddeti artan bir azaba sokar.” (Cin, 19)

ALLAH’I UNUTAN, BÜTÜN TEHLİKE VE TEHDİTLERE KARŞI KORUNMASIZDIR İnsan Allah’ı anmaktan, Zikrullahtan gafil olursa savunma/bağışıklık sistemi çöken bir hasta gibi en basit mikroplar karşısında bile dayanıksız hale gelecektir. Zikir ehli bir insan, sürekli güncellenen ve aşılamayan bir virüs ko-


ruma programına sahip demektir. Nefis, şeytan, dünya vb hiçbir tehlike onun için bir tehdit oluşturamaz. “Şeytan onları hükmü altına almış ve Allah’ın ZİKRİNİ unutturmuştur. İşte bunlar, şeytanın taraftarıdırlar.” (Mücadele, 19) “Allah’ı ANMAYI kim umursamazsa, ona bir şeytanı musallat ederiz de, artık o, ondan hiç ayrılmayan bir arkadaş olur.” (Zuhruf, 36) “Muhakkak şeytan, şarapta ve kumarda, aranıza düşmanlık ve kin düşürmek, sizi Allah’ı ANMAKTAN ve namaz kılmaktan alıkoymak ister. Artık siz bunlardan sakınmaz mısınız?” (Maide, 91) “Ve onlar bir kötülük yaptıkları, ya da nefislerine zulmettikleri zaman, Allah’ı HATIRLAYARAK hemen günahlarının bağışlanmasını dilerler…” (Âl-i İmran, 135) “Ey İman edenler! Bir toplulukla karşılaştığınız zaman, sebat edin ve Allah’ı çok ANIN Kİ başarıya erişesiniz.” (Enfal, 45) “Benim ZİKRİMDEN yüz çeviren bilsin ki, onun dar bir geçimi olur ve kıyamet günü de onu kör olarak haşrederiz.” (Ta-Ha, 124)

GERÇEK HUZUR SÜREKLİ ZİKİR HALİNİ MUHAFAZA ETMEKTEDİR Kalp makarrı ilahidir, ilahi nazargahtır. Esasen Allah için yaratılan kalbin Allah’tan gayrı şeylerle doldurulması, meşgul edilmesi huzursuzluğun ve mutsuzluğun kaynağıdır. Dünyalık “oyun ve eğlenceler” dünyayı “süsleyen”, nefse hoş gelen şeyler insanın açlık hissini ve tatminsizlik duygusunu körükler. İçtikçe susuzluğu artıran deniz suyu gibidirler. Allah’tan gafil olanlar günah çukurlarında kaybolurlar. Bir türlü mutlu Temmuz 2014 / 312

da olamazlar, sahte ve geçici mutluluklarla kendilerini avuturlar. Allah ve ahiret inancı olmayan/zayıflayan toplumların halkı oyalamak ve geçici tatmin duyguları için ortaya koydukları festivaller, konserler, başta futbol olmak üzere tertip edilen spor turnuvaları vb eğlence ortamlarının insanları mutlu etmediği, daha da tatminsiz ruh halleri meydana getirdiği görülmektedir. Günümüzde Müslümanların da bu “oyun ve eğlencelerin” peşinde koştuklarını, hatta birbirlerini özendirdiklerine şahit olmak üzücüdür. Hâlbuki kalpteki boşluk ancak Allah ile doldurulunca sükûn bulup huzura erer. Hakikî mutluluk, tatmin duygusu kalbi Allah ile doldurmaktır. İşte o zaman hiçbir bela, sıkıntı insana ağır gelmez, hatta belalar tatlı bile gelir. Bütün işlerde “vekil”in, gerçek failin Allah olduğunu bilir. Kendisi de kalbi de Allah için yaratılan insan, ne için yaratıldığını “HATIRLAYIP” buna uygun bir hayat yaşayınca, her an ilahi huzurda olduğunu bilir. Hakiki huzur da budur. “Bunlar, Allah’a iman edenler ve kalpleri Allah’ın ZİKRİYLE huzura kavuşanlardır. İyice bilin ki kalpler ancak Allah’ı ANMAKLA yatışır ve huzur bulur.” (Ra’d, 27-28) “İman edenlere vakti gelmedi mi ki, kalpleri Allah’ın ZİKRİYLE titremesin.” (Hadid, 16) “…Rablerine karşı içleri titreyerek korkanların O’ndan derileri ürperir. Sonra onların derileri ve kalpleri Allah’ın ZİKRİNE (karşı) yumuşar yatışır. İşte bu, Allah’ın yol göstermesidir, onunla dilediğini hidayete erdirir…”. (Zümer,23) “Gerçek mü”minler o kimselerdir ki Allah

19


ANILDIĞI zaman kalpleri korkarak ürperir, onlara Allah’ın ayetleri okunduğu zaman imanlarını artırır ve onlar, yalnız Rablerine tevekkül ederler.” (Enfal, 2)

NASIL BİR ZİKİR? Rabbimizi ne zaman ve nasıl anacağımızı elbette ki bize ZİKİR-HATIRLATMA olarak gönderdiği kitabından öğrenebiliriz: “Andolsun ZİKRİN kaynağı Kur’ân’a!” (Sad, 2)

“Sabah ve akşam (gündüz ve gece) içinden yalvararak ve korkarak, yüksek olmayan hafif bir sesle Allah’ı AN. Gafillerden olma.” (Araf, 205) “Onlar, ayakta, otururken, yan yatarken hep Allah’ı HATIRLARLAR; göklerin ve yerin yaratılışı hakkında derin derin düşünürler…” (Al-i İmran, 191)

“Sabah ve akşam (gündüz ve gece) içinden yalvararak ve korkarak, yüksek olmayan hafif bir sesle Allah’ı AN. Gafillerden olma.” (Araf, 205) “Onlar, ayakta, otururken, yan yatarken hep Allah’ı HATIRLARLAR; göklerin ve yerin yaratılışı hakkında derin derin düşünürler…” (Al-i İmran, 191) “O münafıklar namaza kalktıkları zaman üşenerek kalkarlar; insanlara gösteriş yaparlar. Allah’ı pek az hatıra getirip ZİKREDERLER.” (Nisa, 142) “Namazı kıldıktan sonra, yeryüzüne dağılın da Allah’ın fazlından rızık arayın. Allah’ı çok ZİKREDİN ki kurtuluşa eresiniz.” (Cuma, 10) “Sabah akşam Rabbını ZİKRET. Gecenin bir kısmında da O’na secde et. Bir de geceleyin uzun bir müddet O’nu tesbih et.” (İnsan, 2526) “İster Allah deyiniz, isterse Rahman; hangisini çağırırsanız çağırın, güzel isimlerin hepsi O’nundur”. (İsra, 110) “Güzel isimler O’nundur; onlarla çağırınız”. (A’raf, 180)

20


“Allah size nasıl hidayet ettiyse, Allah’ı öyle ZİKREDİNİZ”. (Bakara, 198)

Allah’ın Rasulünde (takip edeceğiniz) pek güzel örnek vardır.” (Ahzab, 21)

“Atalarınızı andığınız gibi, hatta daha kuvvetli bir anışla Allah’ı ZİKREDİN”. (Bakara, 200)

Rabbimiz, sevgili peygamberine ve O’nun şahsında bizlere unutmamanın çaresini kitabımızda şöyle açıklıyor:

“Siz bilmezken, size öğrettiği şekilde Allah’ı ANIN.” (Bakara, 239) “Allah kimin gönlünü İslâm’a açmışsa o, Rabbinden bir nûr üzerinde değil midir? Allah’ı ANMAK hususunda kalpleri katılaşmış olanlara yazıklar olsun! İşte bunlar apaçık bir sapıklık içindedirler.” (Zümer, 22) “Sen ancak ZİKRE uyan ve görmeden Rahman’a büyük saygı gösteren kimseleri uyarabilirsin...” (Yâ-Sin, 11) “Allah’ın, yüceltilmesine ve içlerinde adının ANILMASINA izin verdiği evlerde hiçbir ticaretin ve hiçbir alışverişin kendilerini Allah’ı ANMAKTAN, namazı kılmaktan, zekâtı vermekten alıkoymadığı birtakım adamlar, buralarda sabah akşam O’nu tesbih ederler. Onlar, kalplerin ve gözlerin dikilip kalacağı bir günden korkarlar.” (Nûr, 36-37) “Sayılı günlerde (Teşrik günlerinde) Allah’ı AN.” (Bakara, 203)

“Unuttuğun an Rabbini HATIRLA.” (Kehf, 24) Ne kadar veciz bir ifade… Ayetin gereğini “hakkıyla” yerine getirmeye çabaladığımız zaman Rabbimizi hiçbir zaman unutamayacağımızı anlıyoruz. Ayetin manası “Rabbini hiçbir zaman unutma” demek aslında ama Rahman olan Rabbimiz yarattığı biz kullarını da “hakkıyla” tanıyor.

DUA “(Musa) Dedi ki: “Rabbim, benim yüreğime genişlik ver.” “Bana işimi kolaylaştır.” “Dilimden düğümü çöz;” “Ki söyleyeceklerimi kavrasınlar.” “Ailemden bana bir yardımcı kıl,” “Kardeşim Harun’u.”

ÖRNEK, ALLAH’IN KULU VE ELÇİSİNDEDİR Gerçek kurtuluş, dünya ve ahiret saadeti Allah’ın kitabına, kulu ve rasulü olan Efendimiz sallallahu aleyhi ve selleme uymakla olur. “(Allah’ın azabından) sakınıp da rahmete nail olmanız için, içinizden sizi uyaracak bir adam vasıtasıyla size bir HATIRLATMA gelmesine şaştınız mı?” (Araf, 63) “Gerçekten Allah’ı, Ahiret gününü arzulayanlar ve Allah’ı çok ANANLAR için; size Temmuz 2014 / 312

“Onunla arkamı kuvvetlendir.” “Onu işimde ortak kıl.” “BÖYLECE SENİ ÇOK TESBİH EDELİM.” “VE SENİ ÇOK ZİKREDELİM.” “Şüphesiz sen bizi görüyorsun.” (Allah da) dedi ki: Ey Musa! İstediğin sana verildi.” (Ta-Ha, 25-36)

21


Zeki Soyak Hocamizdan

İ

Ramazanı Fırsat Bilip DEĞİŞELİM

kiyüzlülüğün de ötesinde çok yüzlü bir toplum olduk.

Aklî, naklî hiçbir sebep yokken hiç durmadan, yön değiştiriyor, fikir değiştiriyoruz. Düşünce hayatımız allak-bullak olmuş. Dolayısıyla yaşantımız da öyle. Dün ifrat derecesinde sevdiklerimizden, bugün aynı ifratla nefret ediyoruz. Dün canımız feda olsun dediğimiz dava, fikir ve şahısların bugün amansız düşmanı oluveriyoruz. Dün savunduklarımızı, yıllarca peşinde koştuklarımızı bugün hiçbir meşrû sebebe dayanmadan reddediyor, düşman kesiliyoruz. Geçmişte yaptığımız çalışmalardan, hizmetlerden dolayı pişmanlık duyuyoruz. Hatta aynı mecliste, aynı gün ve saatte bir şöyle, bir böyle durmadan fikir değiştiriyor, yön değiştiriyoruz. Bir garabet, bir kırılma, bir zemin kayması, bir kötü değişim, bir acayip başkalaşım yaşıyoruz. Bu durum, kişilikli bir insanın, şahsiyetli bir müslümanın durumu değil. Kişilikli insan, şahsiyetli müslüman her ortamda, her şartta İslam kimliğini muhafaza eden kişidir. Elbette insan hayatında değişim kaçınılmaz bir hadisedir. Ancak bu değişim nasıl bir değişimdir? Olması gereken değişim nedir? Bir müslümanın değişimi: Yanlışlardan, doğruya; İslam’a zıt düşünce ve fikirlerden, İslâmî düşünce ve fikirlere; İslam’a aykırı yaşantılardan, İslâmî yaşantıya,

22

İsyandan, itaate; Dünyadan, ukbaya; Günahlardan, ibadet ve taate; Kötülüklerden, iyiliklere; Kötü ahlaklardan, Kur’anî, Muhammedî ahlaka; Tembellikten, hizmete; Kulun rızasından, Allah’ın rızasına; Tüm batıllardan, Hakk’a, hakikate; Cehâletten, ilme, irfana olan bir değişimdir. Böyle bir değişim her müslümanın hayatında olması gereken bir değişimdir. Böyle bir değişim ne güzel bir değişim, ne güzel bir mutluluk, bir saadettir. Yoksa: İslâmî yaşantıdan tağûtî bir yaşantıya; İslâmî değerlerden tağûtî değerlere; iyiliklerden, doğrulardan, kötülüklere, eğrilere; Allah’ın rızasından kulların rızasına olan bir değişim; Bir felakettir, bir musibettir. Bunun adı değişim değil, başkalaşımdır. En ciddi, hayati konularda bile günübirlik düşüncelerin, yavan mülahazaların, derinlikten yoksun mütalaaların akışına kapılıp gidiyoruz. Bu gidişin sonu nereye varır? Sonuç ne olur? diye sağlıklı bir şekilde düşünmüyor, düşünemiyoruz. Derinliğine düşünüp, tefekkür etmek, Çok düşünüp, az konuşmak. Konuşunca hakkı konuşmak. Susunca bir hikmete mebni susmak.


Hodkâm değil diğerkâm olmak. Ahde vefa göstermek, dürüst olmak. Hakkı ve haklı olanı savunmak. Güçlünün değil, haklının yanında olmak. Dünyevî hiçbir hesap yapmadan hizmet etmek. Geçmişte konuştuğumuz doğruların arkasında olmak. Bütün işlerimizde Allah rızasını gözetmek. Ahiret amellerine öncelik tanımak. Helal-haram dikkat etmek.

hududuna

Bu mübarek ay vesilesiyle kendimize çok iyi bir şekilde çekidüzen vermeliyiz. Derin tefekkürler, sağlıklı düşünceler, nefis muhasebeleri ile asr-ı saadetten nebevî teneffüsler almalıyız. Hayatımızı bütünüyle İslamlaştırmaya, Kur’anî, nebevî değerlere doğru sürekli bir değişim yaşamaya gayret etmeliyiz. Bir daha geriye dönmeyen, hep ileriye doğru adım adım ilerleyen bir değişim gerçekleştirmeliyiz.

Şüphelilerden sakınmak. İtaat edilmesi gerekenlere itaat etmek. Her zaman edebi gözetmek, sadakat göstermek. Beşerî münasebetlerde saygı, sevgi ve hoşgörüyü öne çıkarmak ve benzeri güzellikler, fert, aile, toplum ve devlet hayatına can veren, hayat veren değerlerdir. Şahsiyetli bir müslüman bu değerlerle muttasıf olan kişidir. Rabbimizin lütfuyla Ramazan-ı Şerife, arınma ve durulma ayına kavuştuk. Ne büyük bir mutluluktur. Bu mübarek ay vesilesiyle kendimize çok iyi bir şekilde çekidüzen vermeliyiz. Derin tefekkürler, sağlıklı düşünceler, nefis muhasebeleri ile asr-ı saadetten nebevî teneffüsler almalıyız. Hayatımızı bütünüyle İslamlaştırmaya, Kur’anî, nebevî değerlere doğru sürekli bir değişim yaşamaya gayret etmeliyiz. Bir daha geriye dönmeyen, hep ileriye doğru adım adım ilerleyen bir değişim gerçekleştirmeliyiz.

Temmuz 2014 / 312

Büyük mutasavvıf, büyük Allah dostu Necmeddin Kübra şöyle tavsiyede bulunur: “Dünyaya geldiğin zaman, sen ağlarken çevrendekiler gülüyordu. Öyle bir hayat yaşa ki, öldüğün zaman çevrendekiler ağlarken sen gülerek ahirete yolcu olasın.” Ahirete giderken, ahiret yolculuğuna çıkarken, cennetteki makamını görerek, imanı-ı kâmille ölmek müslümanın en büyük bayramıdır.

Hayatın İslamlaşması, iyiye, doğruya, hakka hakikate doğru değişimler ancak Kur’an’a tâbi olmakla, sünnet-i seniyye üzere yaşamakla, bir sürü batıl, sapık beşerî sistemlerin ortaya koyduğu insan fıtratına ters düşen, toplumu ifsat eden, fikir, düşünce ve görüşleri terk etmekle mümkündür. Kur’an ahkâmına tâbi olur, ahir zaman nebisi Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemin sünnet-i seniyyesi üzere yaşar, Kur’an ahlakıyla, Rasûlü Ekrem sallallahu aleyhi ve sellemin ahlakıyla ahlaklanırsak, yaşadığımız toplumda horlansak da, çeşit çeşit sıkıntılar çeksek de, inci misali değerimizden hiçbir şey kaybetmeyiz. Salihler indinde, en önemlisi Allah katında değerimiz yükselir. Amellerimiz, hizmetlerimiz asla zayi olmaz. Ancak, İslam’dan, İslâmî yaşantımızdan taviz verir, Allah’ın rızası yerine kulların rızasını almaya çalışırsak, neticede en yüksek makamlara gelsek, Karun gibi zengin olsak, fanilerin alkışlarını, takdirlerini kazansak ne çıkar. Kaybedenlerden oluruz. Toz gibi göğe erişsek bile Allah katında, salihler yanında hiçbir değerimiz olmaz.

23


Hizmet Adabi nureddin.soyak@ilkadimdergisi.net

Y

Nureddin Soyak

Yolun Doğrusu

ol Rabbimizin yoludur. Yol Rasullerin yoludur. Bu yolun dışında yol arayanlar, bu yolun dışında yol gösterenler, bu yolun dışındaki yollara gidenler, yolunu şaşırmış şaşkınlardır. Rabbimiz buyurdu ki: “Doğrusu siz onun yol göstermesinden önce yolunu şaşırmışlardan idiniz.” (Bakara, 198) İnsanlara yol çizmek, onlara emirler, yasaklar belirlemek insanların haddine değildir. İnsanlara yol göstermek, onlar için kurallar koymak âlemlerin Rabbi olan Allah’a aittir. Dün de, bugün de, yarın da yanlış yollara gidenler ve bunları takip edenler olacaktır. Bunlar kendi gittikleri yolun en doğru yol olduğu kanaatine sahip olacaklardır. Rabbimiz buyurdu ki: “Yolun doğrusunu göstermek Allah’a aittir. ” (Nahl, 9) Rabbe imanda, Rabbin yoluna tabi olmada samimi olanlar, Allah ve Rasulünün gösterdiği yoldan başkasına tabi olmazlar. İnsanları kendi indi mütalaaları ile oyalamayıp menzili maksuduna ulaştıracak olan Allah’ın yoluna iletirler. Rabbimizi sevenlerin takip edeceği yol da yine Rabbimiz tarafından beyan buyurulmaktadır. “De ki: “Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.” (Al-i İmran, 31) Mü’minlerin örneği ve önderi âlemlere Rahmet olarak gönderilen, Rasulullah sallalahu aleyhi ve sellem Efendimizdir. Allah’ın dinine hizmette

24

rasulleri örnek almayanlar, rasullerin usul ve yöntemlerine uymayanlar hedeflerine ulaşamazlar. Bugün insanları, çıkar ve menfaatleri bir araya getirirken, insanlar çıkar ve menfaat hesapları ile birbirine kenetlenirken, ellerinde Kur’an ve Sünnet gibi sahih ve sağlam kaynaklar bulunan müslümanlar bir araya gelemiyor, parça bölük oluyorlarsa sebep şu ilahi emre tabi olmamaktan başka nedir? “İşte bu, benim dosdoğru yolum. Artık ona uyun. Başka yollara uymayın. Yoksa o yollar sizi parça parça edip O’nun yolundan ayırır. İşte bunları Allah sakınasınız diye emretti.” (En’am, 153) Eğer bugün İslam coğrafyasında mezhebî ve meşrebî kaygılarla müslümanlar kadın, çocuk ve yaşlı demeden katlediliyorsa bu parçalanmaların neticesidir. Bu durum bir de İslam adına cihad olarak ilan ediliyorsa burada dinden ciddi sapmalar ve parçalanmalar var demektir. Rasulullah sallalahu aleyhi ve sellem Efendimiz hayattayken başlayıp, vefatıyla hareketlenen, Hz. Ömer, Osman r.a şehadetiyle alevlenen fitnelerin temelinde, münafıklar bulunmaktadır. Bunların oyununa gelerek müslümanlar parça parça olmuşlar. Bunlardan bazıları da Allah ve Rasulünün yolundan bile ayrılmışlardır. Dine hizmet için yola çıkan müslümanlar uyanık olmalı, fitnecilerin oyunlarına gelmemelidir. “Allah ve Rasulünün çağrısına uyun.” (Enfal, 24) “O ümmi peygambere iman edin ve ona uyun ki doğru yolu bulasınız.” (A’raf, 158)       Rabbimiz ısrarla kendisinin ve Rasulünün çağrısına uyulmasını isterken, bazı cahiller peygamberi


ve onların varisleri olan âlimleri devre dışı bırakarak cahilane bir şekilde dini anlamaya ve anlatmaya çalışmaktadırlar ki bunlara karşı da çok dikkatli olunmalıdır. “Sana gelen ilimden sonra, eğer onların arzu ve keyiflerine uyacak olursan, bilmiş ol ki, Allah’tan sana ne bir dost, ne bir yardımcı vardır.” (Bakara, 120) “Eğer bilmiyorsanız ilim sahiplerine sorun.” (Nahl, 43) İlimsiz cahilane bir şekilde Allah’ın dinine hizmet olmaz. Cahillere bu fırsat verilirse hem saparlar hem de saptırırlar. Müslüman toplum içinde anarşi ve çatışma meydana gelir. Samimi ilim sahipleri bu tür sapmaların önüne geçmek için bütün gayret ve çabalarını yılmadan ve usanmadan ortaya koymalıdırlar. Allah yolunun davetçileri kim olursa olsun hakikati açıkça söylemekten çekinmez. “Babacığım! Doğrusu, sana gelmeyen ilim bana geldi. Bana uy ki seni doğru yola ileteyim.” (Meryem, 43)

“Onlara ‘Allah’ın indirdiğine uyun!’ denildiğinde, ‘Hayır biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz (yol) a uyarız!’ derler. Peki, ama ataları bir şey anlamayan, doğru yolu bulamayan kimRasullerin aydınlık yolunu seler olsalar da mı?” (Bakara, 170) takip etmeyenlerin

dine hizmet iddiaları büyük bir yanılgıdır. Çünkü onlar her zaman din yolunun haramileri olmuştur. Kaş yapayım derken, göz çıkarmışlardır. Kendi yollarının en doğru olduğu iddiasıyla ortaya çıkanlar, Hem Allah’ı hem de peygamberi unutturmuş, kendilerini ön plana çıkarmışlardır.

“Ey kavmim! Siz bununla yalnız imtihan edildiniz. Doğrusu sizin Rabbiniz ancak Rahman’dır. Öyleyse bana uyun ve emrime itaat edin.” (Ta-Ha, 90) Rasullerin aydınlık yolunu takip etmeyenlerin dine hizmet iddiaları büyük bir yanılgıdır. Çünkü onlar her zaman din yolunun haramileri olmuştur. Kaş yapayım derken, göz çıkarmışlardır. Kendi yollarının en doğru olduğu iddiasıyla ortaya çıkanlar, Hem Allah’ı hem de peygamberi unutturmuş, kendilerini ön plana çıkarmışlardır. Rabbimiz kulTemmuz 2014 / 312

larını değişik şekillerde imtihan etmektedir. Bu imtihanların başarıyla geçilebilmesi için ilahî ve nebevî metoda sıkı sıkıya bağlanılmalıdır.

Bugün kendilerine Kur’an ve Sünnetten delil getirilen bazı kimseler, Kur’anın teviline sığınırken, hadisi şerifleri de kolayca inkâr edebilmektedir. Atalarının yolunu, yöntemini benimseyenler sadece geçmişte değildir. Günümüz cahiliyyesi önceki cahiliyyeyi geride bırakmış durumda. Yanlışlarını sağlam delillerle çürütseniz dahi, inatla önder kabul ettikleri kişilerin yanlışlarını savunmaya devam etmektedirler. “Ben size, babalarınızın üzerinde bulunduğu dinden daha doğrusunu getirmiş olsam da mı? Dedi. Onlar ‘Biz kesinlikle sizinle gönderilen şeyi inkâr ediyoruz.’ dediler.” (Zuhruf, 24)

İnkâr sadece dinin aslını esasını inkâr şeklinde ortaya çıkmıyor. Dinin yanlış anlaşılması ve anlatılması şeklinde de ortaya çıkmaktadır. Bu da dinin tahrifidir, dolayısıyla inkârıdır. Mü’min, Allah ve Rasulünün gösterdiği dosdoğru yolda gitmeye gayret edecektir. Rasulünün duası ile “Rabbimiz kalbimizi dini üzere sabit kılsın.” 25


. Kur’an Iklimi Selim Armagan selim.armagan@ilkadimdergisi.net

“Ey iman edenler! Oruç sizden önce gelip geçmiş ümmetlere farz kılındığı gibi size de farz kılındı. Umulur ki korunursunuz.” (Bakara, 183)

GÖZ, GÖNÜL VE

Y

ORUÇ İLİŞKİSİ

aratılış gayemiz olan Rabbimizi tazimin en riyasız ibadeti şüphe yok ki oruç ibadetidir. Oruç; Kur’an-ı Kerim’de SAVM kelimesi ile ifade edilir. Türkçe karşılığı;  bir şeyden uzak durmak, çok sevilen veya istenen şeylere karşı nefsine hâkim olmak anlamındadır. Kur’an-ı Kerim’de de “O Ramazan ayı ki,  … Sizden her kim bu aya erişirse oruç tutsun.” (Bakara, 185)  ayeti ve devamındaki ayetlerle zamanı ve şekli tanımlanırken; Özgür irade ile Allah’a ibadet amacıyla yeme, içme, cinsel arzular gibi şeylerden belli bir süre kendini alıkoyma, çok sevilen veya istenen şeylere karşı Allah’ın rızası için nefsini tutmak anlamlarını ifade eder. “Oruç tuttum” deriz. Oysa oruç genel anlamıyla tutmak demektir. Yani Allah’ın rızası için gönlünü, gözünü, elini, dilini ve her şeyini tutmak demektir. Yüce Rabbimiz “Ey iman edenler! Oruç sizden önce gelip geçmiş ümmetlere farz kılındığı gibi size de farz kılındı. Umulur ki korunursunuz.” (Bakara, 183) ayeti ile oruç ibadetinin evrensel İslam’ın temel ibadetlerinden olduğunu vurgular. Nefsi tezkiye için farklı şekillerde de oruç tutulmuştur. Hepimizin çok iyi bildiği gibi Meryem annemiz İsa (a.s.)’ı doğum yaptığında azgın milletinin saldırılarına cevap vermedi; “Bugün Rahmeti bol olan Allah’a SAVM -Oruç-  ada-

26

dım.” (Meryem, 26) dedi. Uğradığı bu haksız ithamlara cevap vermek için aklının, kalbinin ve gönlünün çırpınışlarına rağmen konuşmayıp dilini tuttu. İşte biz de bazen haklı olduğumuz halde fayda sağlamayacak çırpınışlarda çenemizi tutmalı Allah’ı zikirle meşgul olmalıyız. Oruç ibadeti temel itibari ile yemek, içmek ve cinsel ilişkiden bozulur. Ancak makbul bir oruç; gönül, göz, dil, el velhâsıl bütün bedenle tutulur. Gönül Allah’tan uzaklaşmış, fanilere karışmış, şehvetlere bulaşmış, zikredecek diller, dudaklar, gözler, yüzler mahrem bakışları celp etmek için boyalara batmış, tesettürden uzaklaşılmışsa Allah’ın oruç tutun emirlerini SAVM edememiş yani tutamamışız demektir. Orucu sadece aç ve susuz kalmak olarak anlamışız demektir. Allah’ın yasaklarını işlememe azmini gösterememiş, ticaretimizi yalan üzerine kurmuş, iftiralar, dedi kodular ve haksızlıklarla mücadelede oruç tutamamış kendimizi alıkoyamamışsak tam anlamıyla bir oruç tutamamışız demektir. Efendimiz (sav): “Yalanı ve yalancı şahitliği, uydurmayla amel etmeyi bırakmayanın, yemesini, içmesini bırakmasına Allah’ın ihtiyacı yoktur.” (Ebu Davud) “Oruç perdedir. Biriniz oruç tutacak olursa,


kötü söz sarf etmesin, bağırıp çağırmasın. Birisi kendisine yakışıksız laf edecek veya kavga edecek olursa “Ben oruçluyum!” desin ve ona bulaşmasın”. (Buhârî) buyurmuştur. Oruç ibadetinin bedeni ve ruhu kapsayan bütüncül bir ibadet olduğuna inanan Müslüman erkekler yaz tatili diyerek sahillere götürdükleri aileleri ile ne orucu tutuyorlar acaba? Mesture haşemalarla sahillerde gezen mü’mine kadınlar ne orucu tutuyorlar? Herkes kendi nefsine sorsun. Zira kıyamet gününde; “Her insanın yaptığı işleri boynuna astık, kıyâmet günü de apaçık yazılmış bir kitap olarak meydana çıkaracağız her şeyi o kitapta yazılmış bulacak.  Oku kitabını, bugün hesap görmek için sen sana yetersin. Kim hidayet yolunu seçerse, bunu ancak kendi iyiliği için seçmiş olur; kim de doğruluktan saparsa, kendi zararına sapmış olur. Hiçbir günahkâr, başkasının günah yükünü üslenmez. Biz, bir peygamber göndermedikçe kimseye azap edecek değiliz.”  (İsra, 13-15) “Bu Ramazan da yaz ayına denk geliyor, havalar çok sıcak olacak, fetva veren var mı?” diye etrafına bakınan kardeşlerimiz, Efendimizin ve sahabelerin sıcaklığı 40- 50 dereceyi bulan Mekke ve Medine’de oruç tuttuklarını ve onların yolundan giden ümmetin de her türlü zorlukta orucu terk etmediğini unutmamalılar. İnsan; yeme, içme ve cinsel arzularla donatılmış iki ucu açık bir bağırsak değildir. Rabbimiz, insanın lezzetlerini ve şehvetlerini yok sayıp yasaklamamıştır. Ancak insanın manevi yönünün ruhunun ve manevi gıdalarının ihmalinin de aynı zamanda bedende yıkımlara sebep olacağını bildirmiştir. “Dikkat edin kalpler ancak Allah’ı zikirle huzur bulur.” Gönlü sürekli huzursuz olandan kendisi ve çevresi için dengeli ve yararlı davranışlar beklenemez. Bağırsağın iki ucunun lezzeti için hayat sürenler gayretlerini buna yoğunlaştıranlar aslında çok sefil bir hayat yaşadıklarının farkında değiller.

Temmuz 2014 / 312

Sosyal ilişkilerin zayıfladığı, inancın örselendiği, sabrın azaldığı bugünlerimizde özellikle oruç ibadetine büyük ihtiyacımız vardır. Zira Dünyevilik, mal ve makam hırsı oruçla tedavi edilir. İman zaafı ve nefsi emmareler hayat boyu sürecek iman cihadıyla yani büyük cihatla terbiye edilir. Bu cihadın en büyük ve etkin silahı şüphesiz ki oruçtur. Ramazan ayı Kur’an’ın ayetlerinin indirilmeye başladığı aydır. Efendimize Peygamberliğin verildiği aydır. İslam’ın dünyaya yayılmaya ve Allah’ın nurunun her yeri aydınlatmaya başladığı aydır. Bu Ramazan bizimde içimiz de imanımızın tekrar tezyin edildiği, Allah’ın nurunun bütün bedenimize yayıldığı bir ay olsun. Bu mümkündür, bunu yapabiliriz. Rabbimiz bize gücümüzün üstünde yük yüklememiştir. Önce Efendimizin müjdesine kulak verelim: “Kim inanarak ve karşılığını Allah’tan bekleyerek ramazan orucunu tutarsa geçmiş günahları bağışlanır.” Rabbimiz de şöyle buyurur: “ Şüphesiz müslüman erkeklerle müslüman kadınlar, mü’min erkeklerle mü’min kadınlar, itaatkâr erkeklerle itaatkâr kadınlar, doğru erkeklerle doğru kadınlar, sabreden erkeklerle sabreden kadınlar, Allah’a derinden saygı duyan erkekler, Allah’a derinden saygı duyan kadınlar, sadaka veren erkeklerle sadaka veren kadınlar, oruç tutan erkeklerle oruç tutan kadınlar, namuslarını koruyan erkeklerle namuslarını koruyan kadınlar, Allah’ı çokça anan erkeklerle çokça anan kadınlar var ya, işte onlar için Allah bağışlanma ve büyük bir mükâfat hazırlamıştır.” (Ahzab, 35) “Ey İnsanlar! Rabbiniz tarafından bağışlanmaya, Allah’a ve Peygamberine inananlar için hazırlanmış, genişliği yerle göğün genişliği kadar olan cennete koşusun; bu Allah’ın dilediğine verdiği lütfüdür. Allah, büyük lütuf sahibidir.”(Hadid, 21) Haydi, bizlerde bağışlanma ve cennet yarışına katılalım.

27


. Hadis Iklimi z.okce@ilkadimdergisi.net

Ziya Ökçe

Arınma Mevsimi

K

RAMAZAN

ur’an’ın doğum ayı olan ve hep “arınma mevsimi” olarak nitelendirdiğimiz Ramazan iklimi, muhasebe ve arınmak için iyi bir fırsat olarak görülüp ihya edilmelidir.

Abdullah bin Avf (r.a)’dan yapılan rivayete göre Allah Rasulü (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz Allah(c.c), Ramazan orucunu farz kıldı. Ramazan ayını ihya etmeyi (teravih namazını) da ben tavsiye (ve teşvik) ediyorum (sünnet kılıyorum). Öyle ise, kim Allah’a inanarak ve sevabını O’ndan kesin şekilde umarak, Ramazan orucunu tutar ve o ayı ihya eder (gecesinde de namazını kılarsa), annesinden doğduğu gün gibi geçmiş günahlarından arınmış olur.” [1] Hadis-i şerifte bildirildiği üzere geçmiş günahlardan temizlenmenin ve Ramazan ayının hakkını vermenin yolu, gündüz oruç tutup gece teravih namazı kılarak ibadet ve salih amellerle kulluk görevlerini rızayı bari için yerine getirmektir. Böylece tüm kötülükleri terk ederek ibadetle meşgul olanların arınmış, bilenmiş ve günahsız bir mü’min olacakları müjdelenmiştir. Aynı hadisin başka bir rivayetinde de : ‘‘Her kim ramazan orucunu inanarak ve sevabını Allah’tan umarak tutarsa, geçmiş günahları affolunur.’’ [2] buyurularak dinde samimiyet ve ihlâsla yapılan kulluk vazifesinin  affa vesile olduğu beyan edilmiştir. Ramazan, Müslümanların oruç tutmakla yükümlü oldukları ay takviminin dokuzuncu ayı ve üç aylar adı verilen ayların sonuncusudur. [3] Ramazan ayı mübarek ve bereketli bir aydır. Bu ayda rahmet kapıları açılır, hayır ehli hayra koşar, şer ehli de kötülüklerden el çektiğinden dolayı Allah Teala onları bağışlar ve affeder.

28

‘’On bir ayın sultanı’’ denilen ‘’Ramazan ayı’’ Kur’an-ı Kerim de adı geçen(2/185) tek ayın adıdır ki için de Kur’an’ın okunduğu, oruçun tutulduğu, ibadetin ifa edildiği böylece insanın bilendiği, arındığı; evveli rahmet, ortası mağfiret ve sonu da kurtuluş olan bir aydır. Bu iklimde insan, kendine gelir, tövbe eder, şeytanla mücadeleyi artırır, tembellikten ve gafletten uyanır, nefsin behimi istek ve arzularına başkaldırır. Ramazan ayına has olan sadaka-i fıtır, itikâf, zekat ve infakla paylaşımın zirvesine ulaşılır. Dualar ve zikirlerle Halık’a yakınlaşmanın, cenneti kazanıp cehennemden azad olmanın hazzı tadılır. Bu mevsimde ‘’Bin Aydan Hayırlı Kadir Gecesi’’(97/3)’nin bulunması ve bu gecenin ihyası neticesinde tüm güzellikler ve kazanımlar elde edildiği için bu aya ‘’on bir ayın sultanı’’ denilmiştir. Selman-ı Farisi (ra)’dan riayete göre: Peygamber (sav) şöyle buyurmuymuştur: ‘’Ey cemaat! Size büyük bir ay yaklaşmaktadır; öyle mübarek bir ay ki: İçinde bin ay’dan daha hayırlı bir gece vardır. Allah, o ayın orucunu farz, teravihini nafile olarak meşru kılmıştır. Şimdi her kim hayır namına bir iş yaparsa yetmiş tane farz eda etmiş gibi olur. Bu ay sabır ayıdır. Sabrın sevabı ise cennettir. Bu ay yardımlaşma ayıdır. Bu ayda mü’minin rızkı artırılır...’’ [4] Allah Teâlâ biz kullarının çalışıp, gevşememesi ve buna benzer daha nice hikmetine binaen ‘’Kadir Gecesini’’ Ramazanın içine saklamıştır. Ne mutlu  ona rastlayıp da ihya edenlere. Şeytanların zincire vurulacağına dair bir hadisinde Rasulullah (sav) şöyle buyurmuytur: ‘’Ramazan ay’ı girince rahmet kapıları açılır, cehennemin kapıları kapanır, merede-i şeyatin zincire


vurulur.’’[5] Bu mevsimde müslümanların kesbettiği büyük sevablarla Allah (c.c)’a kurbiyyet kurmalarına şeytanın memnun olmayacağı, aksine hırsından deliye döneceği aşikârdır. İnsanın ezeli düşmanı olan şeytanın, tüm hile ve desiselerini kullanarak insanı günaha çekeceğian, eli ve ayağının bağlanmış olması Rabbimizin bizlere büyük bir ihsanı, lütfü ve ikramıdır.

Ramazan ve Oruç Ayet-i kerimede: ‘’Ramazan ayı ki Kur’an onda inzal edilmiştir. (O Kur’an) İnsanları hidayete erdirmek, doğru yolu ve hakk ile batılı ayırt eden hükümleri açıklamak üzere indirilmiştir. Sizden her kim bu aya erişirse orucunu tutsun...’’ (2/185) buyrulur. Oruç, nefsin behimi arzularından uzak durma yönüyle bir irade eğitimi ikin diğer yandan açlık, susuzluk gibi sıkıntılara dayanma yönüyle de bir sabır eğitimidir. Oruç, nefsi disiplin altına alıp iradeyi kuvvetlendirir ve nefsin firavunluk cephesine darbe vurur. Efendimiz (sav): ‘’Oruç bir kalkandır. Sizden biriniz oruçlu olduğu bir günde kötü söz söylemesin, kavga etmesin. O’na birisi sataşır veya kötü söz söylerse ben oruçluyum desin. Nefsim elinde olan Allah’a yemin ederim ki, oruçlu ağzın kokusu, yüce Allah katında misk kokusundan daha temizdir. Allah Teâlâ: Oruçlu kimse benim için yemesini, içmesini ve cinsi arzusunu terk eder. Oruç doğrudan doğruya bana edilen (riya karışmayan) bir ibadettir. Onun ecrini de doğrudan doğruya ben veririm. Hâlbuki diğer güzel amellerin hepsi on misli ile ödenir.’’[6] buyurmaktadır. Böylece orucun, kişiyi kötülüklerden, kavgalardan, çirkin sözlerden, şehvetten ve her türlü günahtan uzak tutan, koruyan bir kalkan olduğunu anlıyoruz. Bu manada Allah Rasulü (sav): ‘’Oruç insanı cehennem ateşinden koruyan bir kalkandır; tıpkı sizi harpte ölüme karşı muhafaza eden kalkan gibi.’’[7] buyururken başka bir hadisi şerifte ise: ‘’Kim Allah için bir gün oruç tutsa, Allah onunla ateş arasına, genişliği sema ile arz arası tutan bir hendek yapar.’’[8] Deylemi’de geçen bir rivayet de şöyle: ‘’Oruçlunun susması tesbih, uykusu ibadet, duası makbul, ameli de çok sevaptır.’’ ‘’Rasulullah Temmuz 2014 / 312

(sav) insanların en cömerdi idi. Onun en cömert olduğu anlar da Ramazan’da Cebrail (as)’ın onunla buluştuğu zamanlardı. Cebrail (as), Ramazan’ın her gecesinde efendimiz (sav) ile buluşur, karşılıklı Kur’an okurlardı. Bu nedenle Allah Rasulü (sav) Cibril (as) ile buluştuğunda, hayır getiren bereketli rüzgardan daha cömert davranırdı.’’ [9] buyurmuştur. Bizler de Onun ümmeti olarak sadaka ve zekâtlarımızı bu ayda verelim. Zekatlarımızı çevremizdeki fakir ve muhtaçları araştırarak layık olanlara yardım elimizi uzatalım. Oruç, Allah Teâlâ’nın bir emri, hem de insanları hidayete erdiren, doğru yolu gösteren, hak ile batılı ayırt ettiren, getirdiği ahkâma inanarak yaşayanları kulluğun zirvesine yükselten Kuran’ın indirilmesine duyulan bir şükrandır. Bu vesileyle inançlı, ahlaklı, dürüst, işinin ehli, dinini-diyanetini  ve kitabı (Kuran’ı) okuyup anlayabilen nesiller yetiştirmek için gayretimizi artıralım. Bizlere hediye olarak lütfedilen mübarek Ramazanla, bütün günahlarımızdan, kötü ahlaktan,  kardeşler arasındaki burudetten, düşmanlıktan, fitne ve fesattan arınmalı; Kur’an, namaz, oruç, sadaka, zekât ve sabırla geçmiş günahlarımızın affını dilemeli; İbadet, zikir, fikir, sukut, ibret ve samimiyetle Rabbimizin rızası doğrultusunda  bir ömür Ramazan mevsimini nefsimize, neslimize, dirilmemize ve kurtuluşumuza vesile kılmalıyız. Aramızda ki hainleri, gafilleri, fasıkları, facirleri, zalimleri tanıyalım ve şerlerinden kaçınalım. Bu bakımdan din düşmanlarına imkân ve fırsat vermeyelim. Müslümanları kâfirlerin karşısında mağlup ve mahcup duruma düşürerecek davranışlarda bulunmayalım. [1] Nesâî, Sıyâm, 1; Müsned, II, 230, 385, 425. [2] Buhârî, İman 28, Savm 6; Müslim, Mûsafirun,175 [3] Dini terimler Sözlüğü, Komisyon, MEB, sh;30 Ankara [4] A. Davudoğlu, a.g.e, c,3; Sh,10 [5] Buhârî, Savm, 5; Bedü’l halk 11; Müslim, Siyam, 1,2,4,5 [6] Buhârî, Savm, 9; Müslim, Siyam, 163 [7]Tirmizi, cihad, 3 [8] Nesâî, Savm,43 [9] Buhârî, Savm,7; Müslim, Fezail, 48,50

29


mehmet.senturk@ilkadimdergisi.net

Â

Mehmet Sentürk .

Oruç

kıl-bâliğ her Müslümanın tutması farz olan ramazan ayı orucu, hicretin ikinci yılında, Şaban-ı şerifin onuncu günü farz kılınmıştır. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem dokuz ramazan oruç tutmuş ve Teravih namazı kılmıştır. Ramazanın farziyyeti kitap, sünnet ve icma ile sabittir. İslam’ın beş şartından biridir. “Her kim inanarak ve karşılığını sadece Allah’tan bekleyerek ramazan orucunu tutarsa, onun geçmiş günahları bağışlanır.” (Buhari, Müslim) Bir hadis-i şerifte şöyle buyrulmaktadır: “Âdemoğlunun her amelinin sevabı on mislinden yedi yüz misline kadar katlanır. Allah buyurdu ki: “Ancak oruç müstesnâ. Çünkü o benim içindir. Onun  mükâfatını ancak ben verim. Çünkü o, şehvetini ve yemesini sırf benim için terk ediyor. Oruçlunun iki sevinci vardır: Birinci sevinci iftar ettiği zaman, ikinci sevinci ise Rabb’ine kavuştuğu zamandır. Oruçlunun ağız kokusu Allah katında misk kokusundan daha hoştur.” (Buhari, Müslim) ORUÇLUYA MEKRUH OLMAYAN ŞEYLER 1- Misk ve gül koklamak. Misvak kullanmak. 2- Kendinden emin olmak ve aşırı olmamak şartıyla hanımını öpmek ve okşamak. 3- Göze sürme çekmek, bıyığı yağlamak. 4- Ağza su alıp çalkalamak. 5- Buruna su çekmek. 6- Hacamat olmak, kan aldırmak. (Zayıf düşmeyeceğinden emin olursa) 7- Kocası kötü huylu olan bir kadının, pişirdiği

30

yemeği yutmamak şartıyla tuzuna, tadına bakması. ORUÇLUYA MEKRUH OLAN ŞEYLER 1- Herhangi bir şeyin bir mazeret yokken tadına bakmak. 2- Yiyecek bir şeyi çiğnemek. 3- Tükürüğü ağızda biriktirip yutmak. 4- Sakız çiğnemek. 5- Aşırı derecede hanımını öpmek, okşamak. 6- Çıplak olarak hanımı ile boyun boyuna sarılmak. 7- Gerek abdest alırken ve gerekse gusül yaparken ağız ve buruna aşırı derecede su çekmek. ORUCU BOZMAYAN ŞEYLER 1- Unutarak yemek, içmek, cinsi münasebette bulunmak. 2- Uykuda ihtilam olmak, cünüp olarak sabahlamak. 3- Ağza gelen balgamı, buruna gelen akıntıyı çekip yutmak. 4- Elinde olmayarak boğaza duman, toz, sinek girmek. 5- Dişler arasında kalan nohuttan küçük kırıntıyı yutmak. 6- Ağza gelen az miktardaki kusmuğu yutmak. 7- Ağza gelen kusmuğun kendiliğinden geri gitmesi. 8- Ağza kendiliğinden kusmuk gelmesi çok bile olsa yutulmaz ise orucu bozmaz.


ORUCU BOZAN VE KAZAYI GEREKTİREN ŞEY-

HEM KAZAYI, HEM KEFFÂRETİ GEREKTİREN ŞEYLER

Kaza: Günü gününe oruç tutmak demektir. Yolculuk, hastalık, hayız sebebiyle ramazan orucunu tutamayan kişilerin ramazan ayı sonrasında tutamadıkları oruçları kaza etmeleri gerekir. Farz olan oruçların kazası da farzdır. Bozulan nafile bir orucun, bozulan bir adak orucunun da kazası gerekir.

Keffâret: Bile bile oruç bozmanın cezası olarak hiç ara vermeden üst üste iki ay oruç tutmaktır. Şayet oruç tutmaya gücü yetmeyecek kadar çok yaşlı veya iyileşme imkânı olmayan ağır bir hasta ise, altmış fakiri akşamlı sabahlı doyurmak veya bu altmış fakirden her birine bir sadakayı fıtır vermek gerekir.

LER

1- Sade un yemek. Leblebi unu hariç. Çünkü onu yemek adettendir. 2- Çiğ pirinç yemek. Kokuşmuş, tiksinti veren et yemek. 3- Bir defada çok tuz yemek. 4- Kâğıt ve benzeri yenmesi âdet olmayan şeyleri yutmak. 5- Ceviz, fındık ve bademi kabuğu iyice sertleşince kabuğu ile beraber yutmak. 6- Taş, demir, bakır gibi madenî maddeleri yutmak. 7- Buruna ilaç çekmek. Su çekilir de genize kadar ulaşırsa aynı hükümdedir. 8- Kulak içine yağ damlatmak. 9- Boğaza kaçan yağmur veya karı kendi isteği dışında yutmak. Kendi isteği ile yutarsa keffaret gerekir. 10- Orucun zorla bozdurulması. 11- Ağız dolusu kusuntu getirmek. 12- Kendi isteğiyle genzine duman çekmek. 13- Fecir doğduğuna şüphe edip sahur yemeği yemek, cinsi münasebette bulunmak. 14- Ağız ve burnu yıkarken boğaza veya genize hatâen su kaçırmak. 15- Güneş battı zannıyle iftar etmek. 16- Önce unutarak yemek, içmek. Sonra da “orucum bozuldu” zannederek bilerek yiyip, içmek. 17- Ramazan orucuna niyet etmeden, orucu yemek. 18- Makada su veya yağ gibi bir şey akıtmak. Bez, pamuk gibi bir şey sokmak. 19- Kadının tenasül uzvuna bir şey damlatmak. İçinde kaybolacak şekilde bir bez veya benzeri bir şey sokmak.

Temmuz 2014 / 312

1- Karşılıklı olarak istenerek yapılan cinsi münasebet. 2- Yiyeceklerden bir şey yemek, içeceklerden bir şey içmek. 3- Ağıza giren yağmur, kar ve doluyu yutmak. 4- Enfiye çekmek, sigara içmek. 5- Çiğ et, iç yağı yemek. Her ne kadar bunları çiğ olarak yemek âdetten değilse de, ilaç olarak kullanılmak da, yenildiği zaman gıda olmaktadır. 6- Buğday, arpa, susam taneleri yutmak veya çiğneyerek tadını almak. 7- Az miktarda tuz yemek. 8- Kil, toprak gibi şeyleri yemeği âdet edinen kişinin bunları yemesi. 9- Karısının tükrüğünü yutmak. 10- Gıybet ettikten, kan aldırdıktan, hanımını öpüp okşadıktan sonra orucum bozuldu diye bilerek orucunu bozmak. Keffâret orucunu hiç ara vermeden tutmak gerekir. Özürsüz olarak, ya da yolculuk, hastalık gibi bir sebeple keffâret orucunu yese, keffârete yeniden başlaması gerekir. Keza keffâret orucu, oruç tutulması haram olan Ramazan Bayramı’nın ilk gününe veya Kurban Bayramı’nın ilk gününe rastlarsa yeni baştan tutması lâzımdır. Kadınların nifas haline rastlarsa keffâret orucuna yine baştan başlamak gerekir. Ancak kadınların hayız hali bundan müstesnadır. Çünkü bundan sakınmak mümkün değildir. Bir kimse bir ramazan veya bir kaç ramazanda, bir kaç defa keffâreti icap ettirecek şekilde oruç bozsa, hepsi için bir keffâret gerekir. Ancak keffâret orucunu tuttuktan sonra yeniden böyle bir hâl zuhur etse yeniden keffâret orucu tutması gerekir.

31


Tasavvuf cemil.usta@ilkadimdergisi.net

Cemil Usta

“Eûzü Çekmek”

E

uzü çekmek anlamına gelen “istiaze,” huzura girmek için kapıyı vurup izin istemeye benzer. Nitekim sultan veya benzeri saygıya layık kimsenin huzuruna çıkmak isteyen kişi izin almak durumundadır. Kur’an okumaya başlayan kimse de Allah ile konuşmaya başladığından lüzumsuz konuşma, dedikodu, çekiştirme ve iftira gibi lisana ait kirlerden dilini temizlemelidir. Dil bu tür kirlerden ancak Euzü çekmekle temizlenir. Marifet ehli âlimler der ki: İstiaze; Allah’a yaklaşmak için vesile, O’ndan korkanlar için sığınak, günahkârlara tutamak, helake uğramış olanlara barınak, âşıklara gönül aydınlığıdır. “Euzü çekmek” şu ilahi emre sarılmaktır: “Kur’an okuduğun zaman kovulmuş şeytandan Allah’a sığın.” (Nahl, 98) Cebrail aleyhisselam’ın Cenab-ı Peygamber aleyhisselam’a getirdiği şeylerin ilki istiaze, besmele ve “Rabbının adıyla oku” ayetidir. “Euzü” sığınırım, eman dilerim, yardım talep ederim gibi anlamlara gelir.  Tefsir-i Kebir’de istiazenin Rab ile kul arasında bir ahit ve sözleşme olduğuna işaret edilmektedir. Nitekim Allah Teâlâ “Siz bana verdiğiniz sözleri yerine getiriniz ki Ben de size verdiğim sözleri yerine getireyim.” (Bakara, 40) buyurmaktadır. Sanki kul euzü çekerken “Allah’ım ben bir beşer olarak, noksanlarımla kulluk ahdini yerine getirdim. Sana sığındım. Senden mağfiret diliyorum. Sen ise fazl ve keremde kemal sahibisin. Sana yakışan Rablık ahdini yerine getirmen, beni hıfz ve himayene aymandır.” demektedir. İstiaze, sıfatlara fiillere ve zata ait olmak üzere üç türlüdür.  Nitekim Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurur: “Allah’ım se32

nin gazabından rızana, cezandan affına Senden yine sana sığınırım.” Aklı başında olan kimse euzü çekerken insan, cin ve hayvanlardan gelebilecek her türlü şerri düşünerek bunların getireceği sayısız zarar olduğunu kavrar ve yaratılmışların gücüyle bunları uzaklaştırmanın mümkün olmayacağını anlayarak korkulacak her türlü afet, bela ve benzerlerinden Kadir olan Allah’a sığınır. “Euzü billah” der. (Ruhul Beyan Tesiri) Peygamberimiz aleyhisselam şöyle buyurur: İblisin köpeğin hortumu gibi bir hortumu vardır. Onu Âdemoğlunun kalbine sokar ve durmadan şehvetleri lezzetleri hatırlatır. Rabbı katında şüpheye düşürmek gayretiyle vesvese verir. Kul “Euzü billahi-ssemi’il-alimi mineşşeytanirracim ve euzü billahi en yahdurun innallahe hüvessemi-ul-alim” deyince şeytan kalbinden hortumunu çeker. İki kişi birbirine son derece öfkelenmiş bunlardan birinin yüzü öfkeden kıpkırmızı olmuş, boyun damarları şişmiş dışarı fırlamıştı. Bunu gören Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Ben bir söz biliyorum eğer bu kişi onu söylerse üzerindeki bu kızgınlık hali geçer.  O ”Euzübillahimineşşeytanirracim”  derse üzerindeki hal kaybolur.” Peygamberimiz aleyhisselam şöyle istiazede bulunurdu: “Allah’ım tembellikten, bunaklık vaki olacak derecede ihtiyarlık çöküntüsünden, masiyet mahallinde bulunmaktan, borçluluktan, kabir fitnesinden, kabir azabından, cehennemin azabından, zenginlik ve fakirlik fitnesinden Sana sığınırım.” (Buhari) Allah’ım nefsimizin şerrinden, şerir olan her türlü şerlerin şerrinden Sana sığınırız.


. selcuk.ozdogan@ilkadimdergisi.net

M. Selçuk Özdogan

Muhsin Yazıcıoğlu Suikastı & Esrar-ı Beka

K

ıymetli İlkadım kitaplığı okuyucularımız! Sizlerle kitap inceleme yolculuğumuz devam ediyor. Bu ay iki yeni kitabı daha İlkadım Kitaplığımıza kazandıracağız. Selman KAYABAŞI’nın Muhsin Yazıcıoğlu Suikastı ve Yusuf Güldür’ün Esrar-ı Beka isimli kitaplarını inceleyeceğiz. Selman Kayabaşı’yı bu köşeyi takip edenler artık tanıyordur. Yakın zamanda Operasyon isimli kitabını bu köşede incelemiştik. Operasyon kitabından hemen sonra mülakat biçiminde hazırlanmış yeni bir kitabı daha çıktı. Bu kitabında yazarımız, Muhsin Yazıcıoğlu suikastı merkezde olmak üzere diğer faili meçhul suikastların İngiltere ve ABD gibi ülkelerin bölgemizdeki taşeronları tarafından düzenlendiği bilgisi üzerinde ısrarla duruyor. Tabi bu ısrarına tarihi deliller sunuyor. Tarihe farklı bir açıdan bakmayı, birbiriyle alakasız gibi görünen olayların aslında birbiriyle çok bağlantılı olduğunu bizlere anlatmaya çalışıyor. Kitabımızda Özellikle Musul ve Kerkük petrolleri üzerinde çok duruluyor. 2.Abdülhamid’in bu bölgeyi nasıl özel arazisi haline getirdiği, tahttan indirilmesinde de bu özel arazi meselesinin ana sebep olduğu, 2.Abdülhamid’i tahttan indirenlerin yaptıkları ilk icraatlardan birinin bu bölgesi özel statüsünden çıkarıp, nasıl İngiliz şirketlerine peşkeş çektikleri ve bu bölgenin İngiliz şirketlerinin hâkimiyetine girdiğini (Günümüzde bahsettiğimiz bölgede hala en aktif petrol şirketleri İngilizlerindir. Ayrıca Ortadoğu diye tabir ettiğimiz bölgenin petrol gelirlerinin yatırıldığı Temmuz 2014 / 312

bankalar da İngiltere’dedir.) Birinci Dünya Savaşı öncesi Osmanlı Devleti petrol olan bölgenin çok büyük bir yüzdesine sahip. Ama savaş sonrasında sahip olduğumuz petrol bölgesi yüzde sıfırdır. 90lı yıllarda peşpeşe gerçekleştirilen suikastler ve yapılış tarihleri dikkat çekici bir husustur. Uğur Mumcu, Eşref Bitlis, Adnan Kahveci, Turgut Özal vb. Kitabın son bölümünde Muhsin Yazıcıoğlu’nun 1993’te 33 askerimizin şehit dilmesiyle ilgili ulaşabildiği bazı belgeler sunulmuş ki nasıl göz göre göre 33 fidanımızın şehit ettirildiğini anlıyoruz bu belgelerden. Çok çarpıcı bilgiler Yakın Plan yayınlarından çıkan bu kitapta sizleri bekliyor. İkinci olarak inceleyeceğimiz kitabımız ise Yusuf Güldür’ün tarihi roman türü içerisinde yer alan Esrar-ı Beka isimli kitabıdır. Bu kitabımızda özetle 2.Abdülhamid’in kurduğu Teşkilat-ı Mahsusa’yla ilgili üç sandığın zamanı geldiğinde yine üç tane vatan sevdalısı MİT görevlisine farklı yollardan ulaştırılmasını; bu sandığa ulaşan bu üç görevlinin sandıktan çıkan bilgiler doğrultusunda hareket etmeleri; en sonunda da yollarının İsrail’de bulunan Teodor Herzl’in mezarında kesişmesini ve orada bulunan ve yıllarca ülkemiz için büyük bir tehlike olan şer merkezinin yok edilmesinden bahsediliyor. İsrail’i dize getiren tarihi sırrın anlatıldığı bu kitabımızı da bizlere Hayat Yayınları hazırlamış. 33


Egitim egitim@ilkadimdergisi.net

. Doç. Dr. RüstüYESIL . .

EĞİTİMDE AMAÇLAR-III

“Bireye Dönük Amaçlar-2”

E

ğitimde amaçlar konusunu ele aldığımız son yazımızda, eğitimin bireye dönük olan amaçlarından bilişsel-zihinsel ve duyuşsal-duygusal amaçlarını ele almış; eğitim odaklı çalışan bir sivil toplum kuruluşunun, bu boyutlar açısından bireye ne tür özellikler kazandırmayı amaçlayabileceğine ilişkin açıklamalarda bulunmuştuk. Bu yazımızda da bu konuya devamla, bireye ruhsal ve psikomotor açıdan ne tür özellikler kazandırmayı amaçlayabileceğine ilişkin açıklamalara yer vereceğiz. Bunlara ek olarak, özellikle son dönemlerde, bireyin kendi zihinsel süreçlerini tanıması ve ondan etkin faydalanabilmesi için üzerinde önemle durulan özbiliş/üstbiliş çerçevesinde eğitim uygulamalarına bazı amaçlar tayin etmeye çalışacağız.

1. Ruhsal amaçlar: Bireye ruhsal açıdan hangi özellikler kazandırılacaktır? Eğitim süreci sonunda bireyin ruhsal yapısı nasıl biçimlenmiş olacaktır? Ruh, bireyin bedeni ile giydirilmiş, zihin, kalp, nefis, duygu, bedensel boyutlar üzerinde söz sahibi olabilen, psikolojik temelli bir varlıktır/özelliktir. Allah’ın nurundan üflenmiştir. Aynı bireyde yaşamını sürdüren ikinci bir insan gibidir. Varlığına ve insan üzerindeki etki gücüne inanılmakla birlikte, çok soyut bir içeriğe sahip olduğu için tam olarak açıklanamamakta; çerçevesi çizilememektedir. Ancak ruhsal zeka, altıncı his/güç, ruh temizliği vb. şekillerde dillendirilmekte, anlaşılmaya ya da anlatılmaya çalışılmaktadır. Eğitim sürecinden geçen bireyin; akıl, düşünce, duygu ve bedeninin yanı sıra ve bunlarla birlikte, ruhsal bir takım özelliklerini de geliştirmiş, olgunlaştırmış ve biçimlendirmiş olması gerek34

mektedir. Verilecek eğitim, nefsin arzu ve isteklerinin kontrolünden bireyin ruhunu kurtarabilmeli; nefse hükmeden ve kontrol altında tutan, iradeyi biçimlendiren bir yapıya dönüştürmeli ya da güce ulaştırmalıdır. Bu doğrultuda eğitim çalışmaları, bireyin ruhsal özelliklerine de yönelmeli ve biçimlendirmeye, belirli güçleri ortaya çıkarıp geliştirmeye yönelmelidir. Diğer taraftan ruh, bilinç ve şuur hali ile yakından ilişkilidir. Bu nedenle eğitimin önemli bir amacı da, ruha yeterli bilinç ve şuur halini kazandırmalı; onu kötülüklerden ve yanlış düşüncelerden; yersiz, eksik ve yanlış duygulardan arındırmalı; arzulanan değer profiline oturan bir kimlik ve kişiliğe büründürmelidir. Bu çerçevede eğitim çalışmalarına odaklanan bir sivil toplum kuruluşunun, bireye dönük ruhsal nitelikteki ve uzun vadeli bir eğitim süreci sonunda ulaşılması istenilebilecek amaçları şu maddeler çerçevesinde özetlenebilir: • Bireye ruhunun artılarını ve eksilerini kavratmak, • Ruhunu gereksiz ve zarar verici sınırlar-

dan kurtarmasını sağlamak; hayatın sıkıntılarına ve sınırlamalarına karşılık kendi özündeki enginliği ve genişliği yakalamasının önünü açmak, • Ruhun temizlenmesini, berraklaşmasını, doğruyu ve güzeli isteme özelliğini güçlendirmek, • İyi ve kötü ayrımını yapan aklına destek

olacak şekilde ruhsal bir alt yapı oluşturmak; yanlışlardan rahatsız olma, iyi ve doğruları isteme hissiyatı kazandırmak, • İyi ve doğruya ulaşma yolunda karşılaşılan zorluk ve engellere karşı tahammül, sabır gücünü artırmak; iyiye ulaşma konusunda azim ve kararlılık temin edecek motivasyonu sağlayacak ruhsal kaynakları harekete geçirmek ve güçlendirmek, • …

Görüldüğü üzere eğitimin bireyin ruhsal yöne dönük amaçları, bilişsel ve duyuşsal amaçları ile paralellik göstermektedir. Ruhsal yön, bilişsel ve duyuşsal yönün birleşmesini ve paralel olarak harekat etmesinde bir koordinasyon görevi yürütmektedir. Eğitime düşen temel görev, iyi özellikler


üzerine oturmada ruha yön ve biçim vermek, onu desteklemek ve güçlendirmektir, olgunlaştırmaktır.

ya da kolaylık hissediyorum? Kendimi ne kadar doğru tanıyabiliyorum? Kendime ilişkin özalgım nasıldır ve ne düzeyde gerçekçidir?

2. Psikomotor-Bedensel amaçlar: Bireye psikomotor açıdan hangi özellikler kazandırılacaktır? Eğitim süreci sonunda birey neleri yapabiliyor, becerebiliyor; hangi bedensel aktiviteleri gerçekleştirebilir hale gelecektir?

İnsanın, özünü tanıyabilmesi ve kendinin tüm yönleri ile farkına varabilmesi, kendine ilişkin doğru ve gerçekçi bir tanımlama oluşturabilmesi, özellikle son dönemlerde altı önemle çizilen bir yeterlik durumunu ifade etmektedir. Bu alan, bireyin yalnızca bilişsel boyutu ile değil, her boyutu ile ilgili bir farkındalık halini yansıtmaktadır. Bireyin kendi zihinsel, duygusal, ruhsal ve bedensel öğrenme ve gelişme süreçleri ile düzeylerinin bilincinde olmasını ifade etmektedir.

Eğitim sürecinden geçmiş bireyi bir takım bilgileri biliyor, zihinsel aktiviteleri gerçekleştiriyor ve duygusal özelliklere sahipliğin yanı sıra, bu özelliklerinden etkin biçimde yararlanarak zihin ve beden arasındaki koordinasyonu da yeterli ve yetkin biçimde yerine getirebilir olmalıdır. İyi bir iletişim kurmanın gereklerini bilmenin ve benimsemenin yanı sıra bu kuralları hayata geçirme konusunda beden dilini, ağız ve dil yapısını, diğer vücut azalarını etkin biçimde kullanabilmelidir. Ya da el becerilerini herhangi bir problemini çözerken etkin biçimde kullanabilmelidir. Konuşmak, yazmak, yürümek, bir müzik aleti çalmak ya da belirli alet ve makineleri kullanabilmek, belki bir sportif faaliyeti etkin biçimde yapabilmek psikomotor yeterliklere örnek olarak verilebilir. Bu çerçevede eğitim çalışmalarına odaklanan bir sivil toplum kuruluşunun, bireye dönük psikomotor nitelikteki ve uzun vadeli bir eğitim süreci sonunda ulaşılması istenilebilecek amaçları şu maddeler çerçevesinde özetlenebilir: • El, kol, ayak, bacak kaslarına hakim olmak ve bir iş ya da problem çözümünde etkin kullanabilme yeterliklerini kazandırmak, • Jest, mimik gibi beden dilini etkin kullanabilmek yeterliklerini kazandırmak/geliştirmek, • İlgili ve yetenekli olduğu spor ya da sanat alanlarından en az birinde ya da birkaçında başarılı denilebilecek standartlara ulaştırmak, • Yürümek, koşmak, oturmak ve kalkmak gibi günlük yaşam becerilerinde kaslarına hakim olma ve dengeli biçimde kaslarını kullanabilme yeterliklerini kazandırmak ve geliştirmek • ….

3. Üstbiliş/farkındalık ile ilgili amaçlar: Neyi ne kadar öğrenebilirim? Neleri ne kadar becerebilirim? Öğrenirken hangi süreçlerden geçiyorum? Öğrenirken nelerde ne kadar zorlanıyorum Temmuz 2014 / 312

Bu çerçevede eğitim çalışmalarına odaklanan bir sivil toplum kuruluşunun, bireye dönük üstbiliş/farkındalık nitelikteki ve uzun vadeli bir eğitim süreci sonunda ulaşılması istenilebilecek amaçları şu maddeler çerçevesinde özetlenebilir: • Bireye ilgi, yetenek, kapasite, imkânlar, güçlü ve zayıf taraflar açısından kendini tanıtmak, • Bilgi, duygu ve becerileri nasıl öğrendiğinin, hangi durumlarda öğrenemediğinin ya da çabuk unuttuğunun farkına varmalarını sağlamak, • Farklı öğrenme strateji, yöntem ve tekniklerini kavratmak, kendine uygun olanları kullanabilme yeterlikleri kazandırmak, • Hatırlama ve unutma nedenlerinin farkına varmasını sağlamak, • Kendisine ilişkin doğru ve etkili gözlemler yapma, değerlendirmelerde bulunma, eksik ve iyi taraflarını gerçekçi biçimde fark etmesini sağlamak, uygun çözümler bulma alışkanlıklarını geliştirmek, • Özyönetim, özsaygı, özdenetim, özgüven,

özdeğerlendirme, özeleştiri alışkanlık ve becerilerini kazandırmak, • …

Son iki yazıda eğitim çalışmaları yürütmekte olan sivil toplum kuruluşlarının eğitsel amaçlarını belirlerken göz önünde bulundurmaları ve belirlemeleri gereken bireysel temelli amaçlara ilişkin bazı tespitler ve önerilerde bulunulmaya çalışılmıştır. Bir sonraki yazımızda, eğitimin toplumsal amaçları üzerinde durulacaktır. Selam ve dua ile… 35


. Ihsan Penceresi fatih.yilmaz@ilkadimdergisi.net

Fatih Yilmaz

Ramazan ve Kur’ân’ın Fazileti

Ö

36

mür büyük bir süratle geçiyor. Günler geceler, haftalar, aylar ve yıllar korkunç bir hızla akıp gidiyor. Bu akış içinde insanoğlu her an biraz daha mahşere yaklaşıyor. Mahşer için hazırlıklı mıyız? Bu konuda kendimizi hesaba çekmeye çok ihtiyacımız var.

Oysa Ramazan ayı bizim için baştan sona büyük bir fırsattır. Gelecek Ramazana ulaşıp ulaşamayacağımız meçhuldür. İşte en sevdiklerimiz aramızdan ayrılıp ayrılıp gidiyorlar. Merhum Zeki Hocamıza dokuz yıl olmuş. Ahmet Ağmanvermez kardeşimiz iki ay önce aramızdan ayrıldı Mevla rahmet etsin, bizim durumumuz ne bilemiyoruz.

Bu ay ki yazımızda sizlere, mü’minler için sevinç, bereket, af ve mağfiret ayı olan Ramazan-ı Şeriften söz edeceğiz inşaallah. Gönüllere huzur, surur ve neşe veren Ramazan-ı Şerif, Ümmeti Muhammed hakkında bir rahmet hazinesi, bir mağfiret mevsimi ve bir kurtuluş vesilesidir.

Bu ay baştan sona rahmettir, mağfirettir. Çünkü bu ayda Cenab-ı Hak, bütün mağfiret kapılarını açmıştır. Kulunu affedebilmek için bahane arıyor. Bu aydan cennetin tüm kapıları açılıyor, cehennemin de kapanıyor ve şeytan zincire vuruluyor.

Bu ayların sultanından, onbir ayın incisi, insan ömrünün bereketi olan mübarek Ramazan ayından faydalanmaya hazır mıyız? Ömrümüzün bu yılına kadar nice Ramazan aylarını idrak ettik. Oruçlar tuttuk. İbadetlere ağırlık verdik. Fakat Ramazan ayı bitimi ile birlikte çoğumuz eski yaşantımıza tekrar döndük. Yaşantımızda en ufak bir değişiklik olmadı nefsimize ve hevamıza hizmet ettik durduk, nice Ramazan ayını takip eden günlerde.

Ramazan ayı rahmettir, çünkü ecri sevabının had ve hududunu Allah’tan başka kimsenin bilmediği ve bilemeyeceği oruç ibadeti bu aydadır. Ramazan ayı öyle bir aydır ki, her dakikası, her saati, her günü ve gecesi insanın Mahkeme-i Kübra’da kurtuluşuna vesiledir. Yunus’un Tabiriyle: Çeşmelerden bardağın doldurmadan kor isen


Bin yıl anda durursa kendi dolası değil. Bu mübarek ayda boş durmamalı, Kur’an ayı olduğu için Kur’an’a gönlümüzü açmalı, oruç ayı olduğu için orucun halâvetini çıkarmalı ve zikirle, şükürle bardağı doldurmaya bakmalı. Böyle bir ayda kendimizi İslam’a ısındırmazsak, “La ilahe illallah” davasını bir adım öteye götürme çabamız olmazsa, bizden kime hayır gelir. Eğer şu mübarek ayı faydalanmadan boş geçirirsek yarın kıyamet gününde bize kim sahip çıkar? Ramazan ayı öyle bir aydır ki, ondan başka hiçbir ay kendi ismiyle, açık olarak Kur’an-ı Kerimde anılmamıştır. Bu şeref yalnız Ramazan ayına mahsustur. Neden Ramazan ayı diğer aylardan üstün tutulmuş, bu üstün şerefe nail olmuştur? Hiç şüphesiz ki, Allah Tealanın bir zaman tayin ve tahsis etmesinde türlü türlü hikmetler ve tecellileri vardır. En büyük tecellisi de Kur’an’ın inzalidir. Mukaddes kitabımız sevgili Peygamberimiz (s.a.v)’e Ramazan ayında gönderilmeye başlamıştır. Ramazan ayı Kur’an ayıdır. Şerefini, izzetini, faziletini ve bereketini Kur’an’dan, Kur’an’ın ilahi hazinesinden alır. Ramazan-ı Şerif gelince, insanı felaket ateşine atan nefis ıslah olur, nefis terbiye yoluna girer. Bütün hayvani arzular kırılır, sefahat duyguları ölür, insan için saadet ve selamet kapıları açılır. Kur’an-ı Kerim hidayetin en büyük ve en parlak bir numunesi, beşeriyetin fazilet semasına açılmış bir hidayet güneşidir. Rabbimiz ayeti kerimede de Ramazan ayını bizlere şöyle takdim ediyor: “(O sayılı günler), insanlar için bir hidayet rehberi, doğru yolun ve hak ile batılı birbirinden ayırmanın apaçık delilleri olarak Kur’an’ın kendisinde indirildiği Ramazan ayıdır…” (Bakara, 185) Kuran’ı kerim; insanlara hidayet yollarını gösteren, aydınlıklar veren, nurlar yağdıran, saadet

Temmuz 2014 / 312

yollarında rehberlik eden, beşeriyetin semasına çöken zulmetleri, karanlıkları parçalayan, okuyup yaşayanlara feyiz ve bereketler bahşeden bir Kitabı-ı İlahidir. Ramazan ayında nazil olan bu yüce kitabımız, insanı hakikate, saadete sevk eden hakiki mürşiddir. İrşad olana ne mutlu. Bu Ramazanda Hakkın yoluna revan olabilmek için akidemizi temizleyeceğiz. İmanımıza musallat olan pislikleri temizleyeceğiz. Öyle bir iman edeceğiz ki asrısaadetteki Hz. Ebu Bekir (r.a) gibi… Hz. Ömer (r.a), Hz. Osman (r.a) Hz. Ali (r.a) ve diğer sahabeler misali… Muaz b. Cebel (r.a) sabah namazından sonra arkadaşlarına: “Gelin bir saat iman edelim” diyordu. Sahabe-i Kiram: “Ey Muaz biz Müslüman değil miyiz?” dediklerinde bu Allah ve Rasulünün aşığı şu cevabı veriyor: “ Müslümanız … Onu demek istemiyorum, öyle bir saat iman edelim ki taatın en son noktasına varalım. İmanımızı kavileştirelim, Allah ile bir olalım. İmanın zirvesine ulaşalım” diyordu. Bu Ramazanda kalbimizi Allah’tan gayrisinden temizleyelim. Gönlümüzdeki aşk Allah aşkı mı, yoksa mal, mülk, evlat ve makam gibi Allah’ın gayrisindekiler mi? Testimizi Allah aşkıyla dolduracağız. Böylece şu mübarek gün ve gecelerin feyzinden ve bereketinden yararlanmış oluruz. Yoksa kuru kuruya ben de Allah’ı seviyorum demekle Allah sevilmez. Rabbim bu Ramazanı dolu dolu geçiren salihlerin arasına bizleri de katsın. Rahmetinden bereketinden yararlanmayı cümlemize nasip etsin. Amin…

37


La Havle a.gulcemal@ilkadimdergisi.net

Abdullah Gülcemal

Kulağın görevi var, gözün görevi ayrı… El-ayak, dil ve dudak, gözün görevi ayrı… Yaratılış gayesi ne ise öyle kullan; Kabuğun görevi var, özün görevi ayrı…

Kulaklara Küpe Olacak Sözler-2

D

• Yunan Harbi’nde Türk’ü Yunan’a üstün kılan

“Kulağın işini göze yükledik, göz kendi işini de yapamaz oldu. Dikkat edin !... Her şeyi görselleştiren modernler sayesinde kulak bitiyor; kulağı bitenin aklı da biter.

ve zafere ulaştıran mânevi gücün, ellerimizle yetiştirdiğimiz nesilde, yok denecek kadar azaldığını gördükçe, içim sızlıyor.- İstiklâl Harbi Kahramanlarından

Sohbet dinlemek demektir; sahabe sohbetle yetişti…

• Din ve ahlâk duygularının zayıflaması, zekânın

Gözün kapağı vardır, kulağın yoktur. Göz kamaşır, kulak kamaşmaz. Göz kayar, kulak kaymaz. Göz aldanır, kulak aldanmaz. Göz karanlıkta göremez, kulak karanlıkta işitir. Gözün sınırları vardır, kulağın da sınırları vardır. Yaratılmış olmak, sınırlanmış olmaktır.”

zayıflaması kadar tehlikelidir.- Alexis Carrel • Bir milletin büyüklüğü, nüfusunun çokluğuy-

la değil, akıl ve fazilet sahibi insanların çokluğuyla belli olur.-Viktor Hügo • Yuvasını seven bir kadın için, tahammül edil-

meyecek güçlük, katlanılmayacak fedakârlık yoktur.- Hz.Ali (r.a.) • Benim düşünebildiğim en mutlu evlilik;

sağır bir erkekle, kör bir kadının evlenmesidir. Çünkü aile hayatında bazı şeyler duyulmamalı, bazı şeylerde görülmemelidir.CalvinColeridge

Biz sınır ihlâli yapmayalım. Kulağın görevini göze yüklemeyelim. Gelin dostlar, kulak verelim sözü olanlara…

• Ahlâkça bozulan âlim, insanlığın başında

• Başkalarını sık sık affet; ama kendini asla!.-

• Bilgisiz başköşede yer bulursa; başköşe eşik,

P.Syrus • Kıyamet günü nereye gitmek istiyorsanız, ha-

zırlığınızı ona göre yapınız.- Ömer bin               Abdülaziz • Şüphesiz dünya fâni, sona ermesi ânidir. Su-

ları serap, neticesi haraptır. Hakîki dem

düşünebilecek felâketlerin en korkuncudur.Süfyân-ı Sevri eşik de başköşe sayılır.-Yusuf Has Hâcib • İnsan, Allah’a hava ve su kadar muhtaçtır.

-A.Carrel • Uğradığın dertlerden mahlûkata şikâyeti kes,

aksi takdirde merhametliyi merhametsize şikâyet etmiş olursun.-Hz.Ali (r.a.)

sürülecek hayat ise, ahret hayatıdır.- İmam-ı Birgivi

• Kalben sevmediğiniz insanların şerrinden

• Hayat merdivenlerini çıkarken, insanlara iyi

• Akrabalar arasındaki düşmanlık, ormandaki

davranalım. Çünkü inerken, yine aynı insan38

lara rastlayacağız.- Cenap Şehabettin

ostlar; Mustafa İslâmoğlu Hocaefendi şöyle bir tesbitte bulunuyor:

sakınınız.-Hz.Ömer (r.a) ateş gibidir.-Hz.Ebûbekir (r.a.)


• Vefâlı, sır saklayan ve en zor günde yanınızda

olacak insanlarla dostluk kurun.-Golti • Gücümüzü hırlaşmak için değil, birleşmek

için harcamalıyız..-Malcom X • Bizim Müslümanlar, ya mezarlıkta, ya zindan-

da birleşirler.- Osman Yüksel Serdengeçti • Serseri;

câhil bırakılmış çocuğun büyümüşüdür.-Bıçakcızâde İ.Hakkı

• Câhil insan kendi kendinin bile düşmanıdır;

başkasına dost olması nasıl beklenir? • Atak ve cesur ol. Bir gün geriye dönüp baktı-

ğında yaptıklarından çok, yapmadıkların için pişmanlık duyacaksın!-Hukemâ’dan • Mektebinde, şehâdet olan bir milletin esâreti

yoktur.-Hz.Osman (r.a.) • Harbe hazır olmayan millet, esârete hazır

demektir.-Osman Gâzi • Çocuklarımızı kuzu gibi büyütmeyelim ki;

ileride koyun gibi güdülmesinler.-Şeyh Sâdi Şirazî • Civcivler büyük olsun diye, tavuğun altına

• Tilki, kümesi iyi tanıyor diye, bekçi yapılır

mı?-H.Truman • Mâzeretlerin olduğu yerde, başarı yokluğa

mahkûmdur.-LâEdri • Hedefi aşan okla, hedefe ulaşamayan okun

ikisi de isabetsizdir.-Emerson • Eğer yürüdüğünüz yolda hiçbir engel yoksa;

o yol sizi hiçbir yere götüremez.-Bernard Show • Arkadaş! Zamanın Nemrut’larını iyi tanı ki,

sen de iyi bir İbrahim olasın! –Muhammed İkbâl • Gençliğin ruhunu, işlenmeyen bir tarla gibi

kendi haline bırakırsanız, orada ısırganlar, dikenler yetişir.-Snelman • Hayret ederim o kişiye ki; hastalık korkusuy-

la yemekten perhiz eder de, cehennem kokusuyla günahtan perhiz etmez.-Yahya bin Muaz • Çok dinleyip az konuşmamız için, Allah bize

iki kulak,bir dil vermiştir.- Lâedri

kaz yumurtası korsanız; kaz kafalı tavuk yetiştirmiş olursunuz.-Yaşar Ergincan

• Düşünmeden konuşmak, nişan almadan ateş

• Çocuklar donmamış beton gibidir; üzerlerine

• İnsan, ne kadar az düşünürse, o kadar çok

ne düşse iz bırakır.-Haim Jinot • Eğer toplumdan dini kaldırırsanız,geriye sa-

dece bir sürü eşkiyâ kalır.-Napolyon • Mezardakilerin pişman oldukları şeyler için,

etmeye benzer.-Beaders konuşur.-Montesquieu • Söylediğimiz yüzünden kazandığımız düş-

manlar; yaptıklarımız yüzünden kazandığımız dostlardan daha çoktur.-E.Hubbert

dünyadakiler birbirlerini kırıp geçiriyorlar.İmam-ı Gazâlî

• Batı, her şeyin aslını bedava alır, sahtesini pa-

• Bu dünyaya kiracı gibi yerleş; ev sahibi gibi

• Müslüman, çağın gözüyle İslâm’a bakmaz,

halı satar.-S.Yaşar

yerleşirsen, ayrılması zor olur.-Abdülaziz Bekkine

İslâm’ın gözüyle çağa bakar.-Rasim Özdenören

• Dünya, deliklerle dolu bir tahtaya benziyor;

• Hiçbir şey insan kadar yükselmez ve onun ka-

dört köşe insanlar yuvarlak deliklere, yuvarlak insanlar da dört köşe deliklere girmek istiyorlar.-Berkeley

• İnsana; “Kendini bil” denilmesi, yalnız guru-

• İşleri tecrübeli kimselere danış. Onlar pa-

halıya mâl olmuş doğruları,sana bedavaya verirler.-Lokman Hekim

Temmuz 2014 / 312

dar alçalmaz.-Hölderlin runu kırmak için değil; aynı zamanda değerini bildirmek içindir. –Çiçero • Dünya üç gündür: Dün, bugün, yarın..Dün

geçti, yarın meçhûl.. Öyleyse bugünün kıymetini bil.- Hz.Mevlâna 39


Tarih Koridoru erturanmehmet@hotmail.com

Ç

Mehmet Erturan

Çeçen Değil KAFKAS CİHADI! eçen Cihadı 19. yüzyılda gaza sancağını eline alan ve on yıllar boyunca başarıyla taşıyan İmam ve Şeyh Şamil’le başlamaz.

Rusların başlattığı ve işgallerle sonuçlandırdığı Asya seferleri ile ta Osmanlı’nın Kanuni dönemine yani 500 yıl öncesine kadar gider.

Günümüzde Kafkaslarda yaşanan silahlı direniş hareketleri her ne kadar Çeçen Cihadı olarak anılsa da bu tabir ufku ve sınırları daraltılmış tuzak, uzaktan kumandalı bir isimlendirmedir. Kafkas direnişinin başlangıcından 300 yıl kadar sonra yani 1800’lerde cihad meydanına şura kararıyla lider olarak seçilip atanan imam ve mürşid/şeyh Şamil’in mücadelesini verdiği toprakların sınırlarında sadece Çeçenistan yoktur. İmam Şamil, Çeçenistan değil Kafkasya Emiri’dir. Daha açık bir ifadeyle Kafkasya’da kurulan ve içinde Çeçenistan da dâhil birçok ülkenin bulunduğu İslam Devleti’nin başkanıdır. O, bir ülkenin değil koca bir

40

coğrafyanın İmam’ıdır. Kafkasya İslam Emirliği’nin devlet başkanı olan şeyh Şamil’in ‘İmam’ unvanı bu makamından gelmektedir. Kafkas halklarını temsilen Rıza-i İlahî uğrunda Ruslara karşı verdiği silahlı mücadelenin siyasi haritasında beş vilayet/valilik/ naiblik noktası vardır.

İmam Şamil’in Kafkas Haritası İmam’ın atadığı naibler tarafından yönetilen bu beş merkez şunlardır: Dağıstan Vilayeti, Çeçenya Vilayeti, İnguşetya Vilayeti, Kabardin-Balkar-Karaçay Birleşik Vilayeti, Nogay Stepleri Vilayeti. İmam Şamil, Çeçen/Çeçenistanlı değildir. 1797, Dağıstan doğumludur. Avar boyuna mensup bir anne ve babadan dünyaya gelmiştir. Ancak verdiği mücadele bugün daha çok Çeçenistan doğumlu gazi ve şehid dervişler tarafından devam ettirildiği için kendisi de Çeçenistanlı olarak akıllarda kalmıştır. Merhum İmam’ı Çeçenistanlı zannetmek uzaktan kumanda sahiplerinin algımızın genetiği ile nasıl oynadıkları-


nı anlayabilmek için bir örnektir. Kafkas Cihadı olarak doğup büyüyen ve günümüzde Çeçen Cihadı olarak bilinçli bir şekilde algı ve isim daralmasına uğratılan ve silahlı bir şekilde hala devam eden direnişte imam Şamil’den sonra sancağı taşıyanlar arasında ilk akla gelenler Cevher Dudayev, Aslan Mashadov, Şamil Basayev, Abdulhalim Sadullayev, Emir Hattab, Zelimhan Yandarbiyev, Dokka Umarov gibi hür generallerdir.

Müfessir Generaller İmam Şamil de dâhil bu isimleri google’a ayrı ayrı yazıp görsellerde aratır mısınız? Aratmadan önce bu isimlerin simasını zihninizde canlandırmaya çalışır mısınız? Yukarıdaki paragrafta İmam hariç yedi hür generalin adı geçti. Kaç tanesinin yüzünü daha önce görmüşüzdür acaba? Bırakın kendilerini görmeyi adlarını bile belki ilk defa duyduğumuz bu şehidler Ahzab Suresi 23. ayeti mücadeleleriyle, yaşayarak, bizzat tefsir ettiler. Bu müfessirler Elmalılı merhumda yok. Ama külüne muhtaç olduğumuz komşumuz Çeçenistan’da çok. Gitmesek de görmesek de adlarını bilmesek de onlar ve oralar bizim. Biz bir ümmetiz. Türkiye’de yani aramızda Çeçen gazilerin aileleri, çocukları yaşıyor. Demokrasinin Çeçenistan’a armağan ettiği güya devlet başkanı Ramazan Kadirov’un zulmünden bunalıp Müslüman Türkiye’ye sığınmışlar. Tam bir mülteciler. Mülteciliğin ne demek olduğunu ve muhacirlerin yaşam şartlarını Suriye’de yaşananların ardından ülkemize gelen Suriyelileri yakından görerek daha iyi anladık değil mi? Tıpkı Suriyelilerde olduğu gibi Çeçen şehidlerinin ve gazilerinin emaneti olan aileler için de yeterince harekete geçmemiz için onların da mı sayılarının yarım milyonu bulması, hatta geçmesi gerekiyor? Onlar için de mi şehir kapasitesine ula-

Temmuz 2014 / 312

şacak kadar çok insanın içinde yaşadığı kampların kurulması icap ediyor? Çeçenler ülkemizde sadece uğradıkları suikastlarla mı gündeme gelmeyi hak ediyor?

Fenerbahçeli Çeçen Aileler Bir bulmacada ya da bilgi yarışmasında çıkarsa boş geçmeyin diye genel kültür maksadıyla söylüyorum: Kısa adı İMKANDER olan İnsanı Müdafaa ve Kardeşlik Derneği ülkemizdeki Çeçen ailelerle yakından ilgileniyor. Ev kiralarını ve faturalarını ödüyor. Gıda ve giyecek ihtiyaçlarını karşılıyor. Gazi ve şehidlerimizin çocukları için oyun parkları yapıyor, kamplar ve etkinlikler düzenliyor. İHH da bu ailelerin aynı ihtiyaçları için koşturuyor. Ramazan’da gıda kolisi, Kurban’da et dağıtıyor. Bayramlarda yetimleri giydiriyor. Yine bir bulmacada ya da bilgi yarışmasında çıkarsa boş geçmeyin diye genel kültür maksadıyla söylüyorum: Mücahid Çeçen aileler İstanbul’da Fenerbahçe, Beykoz ve Ümraniye’deki kamplarda yaşıyor. Bir kısmı da Yalova’daki kampta hayata devam ediyor. Mücahidlerimizin çocuklarını sevindirmek çok kolay. Bunun için onlara bir çift ayakkabı veya bir okul çantası almanız yetiyor. Bu konuları ne kadar yazsak, okusak da ateş düştüğü yeri yakıyor. Bazı şeyler “anlatılmaz, yaşanır” olma özelliğini hiç kaybetmiyor. Toshiba marka bir dizüstü öğrenci bilgisayarında, sınırsız internet ve alttan ısıtma kalorifer sisteminin bulunduğu bir evde aç karına, iki büklüm yazılan bu yazı vicdan ve imkân sahiplerini harekete geçirebildiği ölçüde bir anlam kazanıyor ve değer ifade ediyor. Bu satırlar bunu başarabilirse bir görevini daha yerine getirebilmenin mutluluğunu yaşıyor. Hz. Ali’nin ifadesiyle “Bizi harekete geçirmeyen iman, sırat köprüsünden de geçirmiyor”.

41


Dünyanin Nabzi

IŞİD

BİR AKTÖR MÜ? İbrahim AYDEMİR

I

rak ve Şam İslam Devleti (IŞİD), Suriye ve Irak başta olmak üzere -dar tanımıylaOrtadoğu’nun büyük bölümünde etkin olmak isteyen bir eylemci örgüt, kimilerine göre de terörist grup. Örgütün el Kaide’nin bir kolu/fraksiyonu olduğu söyleniyor, her ne kadar el Kaide bunu reddetse de. Kurucu mantığı da aslında bu iddiayı doğruluyor, zira her iki örgüt de aynı kaynaklardan besleniyor ve katı selefi anlayışı yansıtıyor, ellerindeki ölçüye göre Müslüman coğrafya olarak adlandırılan yerlerde yaşayan ve kendini Müslüman olarak nitelendiren kesimlerin çoğunluğu Müslüman filan değil. Hal böyle olunca IŞİD’in arkasındaki gücün de ABD olup olmadığı sorgulanıyor; çünkü el Kaide’nin meş’um 11 Eylül saldırısını üstlenmesinin ardından 11 Eylül hadisesinin ABD tarafından Ortadoğu’ya iyice çöreklenme bahanesi olarak kullanılmasından sonra önce ABD’yi olağan şüpheliler listesinin başında gören gruplar ardından daha büyük bir kamuoyu el Kaide’nin bir Amerikan projesi olduğu yönündeki iddialarını fazlaca dillendirmişti. Peki “Amerika IŞİD’i neden desteklesin?” sorusu akla gelebilir bu noktada. Amerika’nın askerî olarak Irak’dan çekildikten sonra buradaki siyasi nüfuzunu arttırmak istediği herkesin malumu. Aksini düşünmek zaten saflık olurdu. Bu da belli ölçüde askeri nüfuzun korunmasından ge42

çiyor. Eğer Irak ordusunun başa çıkamayacağı ve Irak’daki memnuniyetsiz kesimlerin -Sünnilerin ve hatta muhtemelen ayrılıkçı Kürtlerin- de desteğini alarak bölgedeki asayişi ve devleti zaafa uğratacak bir dış unsur (örneğin IŞİD) ortaya çıkarsa Irak’ın dönüp yardım isteyeceği güç kim? Elbette ABD. Zira Amerika içinden muhalif kesimler de bu iddiayı dillendirmekteler. Kaldı ki ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton da son günlerde verdiği bir demeçte “Irak hükümetinin daha kapsayıcı ve paylaşımcı olması gerektiğini, Maliki’nin de istifa etmesi gerektiğini” söyledi. Hatta Cumhuriyetçi Senatör Rand Paul daha ileri giderek “IŞİD’in ABD tarafından finanse edildiğini ve silahlandırıldığını” iddia etti. IŞİD’in gücü ve sayısı, potansiyeli nedir? IŞİD’in sahip olduğu maddi kaynağın portesi -Irak’da elde ettikleri para ve ganimet bir yana- henüz net olarak bilinmemekle beraber, insan kaynağı olarak, önemli ölçüde bastırılmış ve popüler desteği azalmış olan el Kaide’den daha güçlü olduğu anlaşılıyor. Bölgedeki revizyonist Sünniler’in de IŞİD’in doğal müttefiki olduğu düşünülürse, bu sayının artması sürpriz olmayacak. Şii lider Sistani’nin IŞİD’e karşı cihad ilan etmesinin de bu örgüte katılımları arttırması ve tabiri caizse safları sıklaştırması kaçınılmaz. Suriye’ye yabancı ülkelerden gelen savaşçıların büyük çoğunluğunun (% 70-80) IŞİD’e katıldığı ifade ediliyor. Türkiye de dahil İslam ülkelerindeki tekfirci grupların da IŞİD’i desteklediği, bu gruplardan örgüte bizzat katılanların olduğu da biliniyor. Katılımlar İslam ülkeleri ile de sınırlı değil, Avrupa ülkelerindeki selefi/ tekfirci Müslüman fırkalardan da katılım var. Bu grupların Suriye’deki muhaliflerde ve diğer akımlarda bulamayıp da IŞİD’de bulduğu şeyin ise, bu örgütün milli sınırların ötesinde, büyük düşünen, ümmetçi, İslam devleti kurmayı hedefleyen kurgusu olduğu söyleniyor. Kurgu kelimesini özellikle kullanıyorum, çünkü ABD bu kez Ortadoğu’daki dengeleri yeniden kurmak için kendisine duyulan ihtiyacı gerçekten sahici ve en etkili biçimde ortaya çıkarmayı aklına koymuş görünüyor.


Müslümanlara düşen görev?

Ortam buna oldukça müsait. Irak lideri Maliki, İran’ın da etkisiyle Sünni kesimin haklarını hiçe sayıyor. Sünniler, kendilerini hem ekonomide hem de siyasette dışlanmış hissediyor, ayaklanmaları şiddetli biçimde bastırılıyor. Clinton’un yukarıda alıntıladığımız, “kendisiyle batıl kastedilen hak söz” niteliğindeki çıkışı bu anlamda doğru. Nitekim Sünni Devlet Başkan yardımcısı Haşimi’nin baskılar neticesi Türkiye’ye kaçtığı herkesin malumu. Ayrıca çok sayıda Sünni de evini ve mekânını terk etmek zorunda kaldı.    Türkiye’nin rolü ne olabilir? IŞİD’in bölge halkları nezdinde kazandığı desteğin korkudan mı yoksa sevgiden mi olduğunu tartışmanın pek anlamı yok. Zira ortada bir vakıa var ki bu örgüt mevcut durumda Türkiye sınırının güneyinde, Irak ve Şam’da önemli yerleri fiilen ele geçirmiş durumda ve ilerleyişi devam ediyor. Bunun kaçınılmaz sonucu, ABD’nin bir biçimde -muhtemelen havadan askeri müdahale yoluyla- denkleme girerek görünüşte IŞİD’e geri adım attırması ve bölgedeki varlığını tahkim etmesidir. Bu oyunu bozmanın kısa vadedeki yegane yolu IŞİD’in halihazırda kazandığı popülarite ve ivmeyi hızla aşağı çekmek olabilir ki bu da ancak Irak hükümetinin açık bir tavır değişikliği ile mümkündür. Dolayısıyla Türkiye’nin burada oynayabileceği direkt bir rolün olamayacağı kanaatindeyiz. IŞİD’in sözde “selefi” tutumu, Türkiye’yi de devre dışı bırakılması gereken laik bir devlet, Batı’nın piyonu olarak görme eğilimindedir ve mevcut hükümetin muhafazakar renginin tonu bu tekfirci yapıyı ikna etmeye/onlar nezdinde arabuluculuk vs. yapmaya asla yeterli değildir. Temmuz 2014 / 312

Netice itibarıyla, dünya Müslüman nüfusunun büyük çoğunluğunun hâlihazırdaki küresel sistemde “kaybedenler” tarafında yer almasının doğurduğu aşırılaşma/tekfirci anlayış, ABD ve büyük Avrupa devletlerinin Ortadoğu’da istedikleri sosyo-politik ortamı elde etmek için çok kullanışlı bir zemin sağlamaktadır. Diğer yandan batılı değerlere tamamen entegre olmuş, demokrasi ve liberalizm gibi ideolojileri dinlerinin ayrılmaz parçası haline getirmiş olan “ılımlı islamcılar” da ABD başta olmak üzere büyük batılı devletlerin gönüllü misyonerliğini yaparak İslami değerlerden muhtemel batı hegemonyasına meşruiyet devşirmede epey yol almışlardır. Böylece ABD ve batılı müttefikleri terörist (sözde) İslamcılarla soldan, ılımlı (sözde) İslamcılarla da sağdan gelerek Müslüman halkları ve coğrafyaları iyice kuşatmış durumdadır. Nihai çözüm, ifrata ve tefrite savrulmaktan kaçınan, mutedil, vasat bir nesil/ümmet yetiştirmekten geçiyor. İslam tarihi, hem haricilerin hem de İslamın içini boşaltan Mutezili akımların ümmetin başına çorap örmekten başka bir netice doğurmadığının açık delilidir. Bakara 143’de Rabbimiz “Böylece sizi orta yolu benimseyen bir ümmet yaptık ki, siz insanlara örnek olasınız ve peygamber de size örnek olsun… ilh” buyurmuyor mu? Müslümanlara düşen görev, bu itidale ve bilince sahip, ümmeti de bu doğrultuda yönlendirebilecek bir nesil yetiştirmektir. Aksi halde IŞİD yarın ortadan kaybolur, başka bir ifratçı ya da tefritçi akım mezkur efendilerinin maşası olarak bu ümmeti kasıp kavurur. Son olarak ifade etmek gerekir ki burada ortaya koyduğumuz görüşler bizi komplocu bir anlayışa da sürüklememelidir. ABD ve diğer -Batılı olan ve olmayan- büyük güçlerin bölgeyi siyasi ve ekonomik olarak kontrol altında tutmak istedikleri, bundan çok önemli çıkarları olduğu izahtan varestedir. Fakat bir millete tefrika girmeden düşmanın giremeyeceği de başka bir gerçektir ve bu tefrikanın temel unsuru da İslam dünyasındaki, genç dimağları teslimiyetçilik ve batıcılıkla teröristlik/tekfircilik ikilemine mahkûm eden sakat eğitim anlayışıdır.   43


Söz Meydani ibrahim.ciftci@ilkadimdergisi.net

. Ibrahim Çiftçi

Temmuz Sıcağında

Kurumuş Dudaklar

H

er mevsim ve aya verilen özelliklerin fark edilmesi Allah’ın kudretinin de fark edilmesi demektir. Hak Teâlâ’nın mizanı nasıl sapmaz bir ölçü ise evren de yaratılışında sapmaz bir dengeye sahiptir. O denge ve harikulâde kâinat insana  emanet olarak sunulmuştur. Elektronik bir teraziyi üreten firma onu en hassas ölçümü yapacak şekilde ayarlar, tüketiciye sunar. Tüketici onu üreticinin belirttiği tarzda kullanırsa amaca uygun tartıyı yapar. Ama niyeti bozuksa bir yerine biraz kurşun koyarak o hassas teraziyi haksız ölçümüne aracı yapar. Eski bir kavim bundan helak olmadı mı? Kâinat Allah’ın gücünü kudretini gösteren bir denge unsuru. Gecesi gündüzü, soğuğu sıcağı, mevsimi ayları, kuzeyi güneyi, meddi ceziri (gelgit) o dengenin unsurları. Onun için soğuk soğukluğunu, sıcak sıcaklığını, kış kışlığını, yaz yazlığını yapar, yaşatır. Biz de o dengenin bir tarafı olarak her zamanı zamanın özelliğine göre değerlendiririz. Hassas teraziyi, görünmez bir yerine hile maksatlı kurşun yerleştirerek  ölçümünü yanlış hale getiren satıcı gibi biz de sapmaz bir denge ile sunulan evrenin sağını solunu, yukarısını aşağısını, altını üstünü mıncıklayarak bozduk. DENGE BOZULDU. Evrenin dengesini bozanlar da dengesiz oldu. Dengeyi bozan dengesizler, dengesizlikten şikâyete başladı-

44

lar. Mevsim, ay, gece, gündüz, gök gürültüsü, yıldırım, şimşek... de dengesini kaybetti. Yazın kışı, kışın yazı yaşatan bir denge bozukluğu. Yazının yazıldığı haziranda mayısı yaşıyoruz. Temmuzda yazımızı siz okurken neyi yaşayacağımızı bilmiyoruz. “Tammuz sıcağı bir başkadır” derler. Sarı sıcak diye de anılan bu sıcak,  ülkemizin Erzurum’unda nem olmadığından ve esen rüzgâr sebebiyle güzelleşiverirken, İzmir’inde  nem fazlalığından çekilmez bir hal alır. Ülkenin ortasında olan İç bölgeler ise doğu ve batının ortasını yaşar sıcaklıkta. Ne çok bunalır ne de  çok rahatlar. Temmuz sıcağı ve Ramazan. Orucun değerinin ölçülemez olduğu anlar. Mekke-i Mükerreme’de çorap kullanmayan ayaklarla alınan abdest ile Pelit’teki su ile alınan abdestin değeri bir olmaz herhalde. Temmuz sıcağı. Sıcağın zirve yaptığı ay. Temmuz da oruç sevabının, Allah’ın mükâfatının zirve yaptığı an. Kuşların açık gagalarla ağaç dallarının arasına sığındığı, köpeklerin normal yürürken bile dillerinin bir karış dışarda olduğu, bitkilerin, ağaçların yapraklarının pörüştüğü, yerin çatladığı, göğün kaynadığı zamanda oruç tutmak. Hele hele sıcakta çalışarak alın terlerinin yerleri suladığı anda oruç tutmak. Oruca ilk başlamanın heyecanını yaşayan küçük yavruların  bir taraftan suya bir taraftan saate  baka baka oruç tutması. Yaşlıların, yüklülerin, zayıfların, hastaların, gençlerin oruç tutması.


İşte o oruç sıcağın, en uzun günlerin orucunun Allah yanındaki değeri bir ayrı olsa gerektir. Yanan gönüllere, yanmış kavrulmuş dudaklara biz acıyoruz da onu yaratan Rahman ve Rahim acımaz mı? Ne buyurmuştu? “Oruç Benim için, onun karşılığı Benden.” Hani Fuzuli de susamıştı ya! Onun susuzluğu da Rasuleydi. Ona kavuşmanın sembolüydü su. İste peykânın gönül hecrinde şevkum sâkin it Susuzam bir kez bu sahrâda menüm-çün ara su “Ey gönül! Onun ok temreni gibi kirpiklerini iste ki (kalbe saplansın da) onun ayrılığında duyduğum hararetimi söndürsün. Susuzum  bu çölde bir defa da benim için su ara.”  Umduğum oldur ki rûz-ı haşr mahrûm olmayam Çeşm-i vaslun vire men teşne-i dîdâra su “O mahşer günü, güzel yüzüne susamış olan bana vuslat çeşmenin su vereceğini, beni mahrum bırakmayacağını ummaktayım.” Fenafir-rasul olmuş Fuzuli’nin duasına biz de “âmin” derken Temmuzun sarı sıcağında upuzun günlerinde  oruç tutan yaşlıların, yüklülerin, zayıfların, hastaların, gençlerin, dışarıda veya en zor şartlarda  evlad-ü ıyalin rızkı için çalışanların, çocukların susamış gönülerini Rahman ve Rahim olan Rabbim sulamaz mı? Temmuzda oruç tutmak ne kadar zor ise  iftarları sahurları bayramları da o kadar güzeldir. Susamış, kavrulmuş dudakların suya hasreti âşık gönüllerin maşuka hasreti gibidir. Canana vuslatın hayali hicranı nasıl güzelleştirirse temmuzda oruç tutanın iftarı, suyu beklemesi öyledir. Kıymetli  kârî (okuyucu), orucu tutmanın keyfini yaşa. Yaşadığın oruç keyfini, iftar keyfini, sahur tadını etrafınla paylaş, anlat. Çünkü ramazan orucu farz oruçtur, riyası (gösterişi) olmaz. Onun için doya doya yaşa ve anlat. Allah Ramazanınızı mübarek, orunuzu kabul etsin.

AŞK KOKSAM Sana olsa en büyük diğergamlığım Her ne çıksa ağzımdan sana olsa Ensar olamadım sevgili geç kaldım Sana olsa en büyük diğergamlığım Aşkın suretini kadehte bulsam İçmeden seni sevgili aşk koksam Kadeh kırılsa her zerreye bulaşsan Orda bir zerre olup sana ulaşsam Bedenden sıyrılamadım daha Rüyalarda sıyrıldım da varamadım Nasıl varılır ki bu günahlarla Bedenden sıyrılamadım sana Üryan olmam gerekir yağmur misali Gelmeden yanında olmam gerekir Bir eksiklik var ey dünya hakimi Sana ben gelemediğim den beri Can hayatın zehirli şehrinde yaşar Beni de al bu şehirden sana sar Ruhum dokuz tahta altında kalmaz Beni de al bu şehirden sana sar. MUSAB ENES YILMAZ

Şiir dâhil her türlü çalışmanızı “Kültür ve Sanat Sayfası” olan “SÖZ MEYDANI” na elektronik veya klasik posta yoluyla gönderebilirsiniz. Temmuz 2014 / 312

45


. Imbik

nuri.ercan@ilkadimdergisi.net

Nuri Ercan

Mahremiyet, Face ve Teşhir

Y

aratılmışlar içerisinde bütün yönlerini denetleyebilen ve başkalarının kontrolünü gönüllü kabul eden tek varlık insandır. Yönetme, hâkimiyet anlamına gelir. Her türlü denetime açık olma ise sorumluluk duygusunu geliştirir. Bu özelliklerin yok olması ancak aklın zail olması neticesinde gerçekleşir. Batıl ya da hak, bütün dinlerin ana hedefi insanın kendine hâkim olabilmesi ve sorumluluklarının bilinciyle hareket etmesi için ölçüler getirmektir. Hak dinler ile batıl dinler arasındaki farklar bu ölçülerin nitelikleridir. Tabi ki, getirilen ölçülerin insan fıtratına uyup uymaması konusunda hak dinlerin üstünlüğü tartışılmaz. Nefsin insanı alaşağı etmemesi için sunulan ölçülerden birisi de mahremiyettir. Mahremiyet, Yaratıcı ve akıl sahipleri karşısında insan özünden başlayıp dışarı doğru hissedilmesi gereken duygulardan oluşur. Önce kendi kendinden korunma ile başlayan mahremiyet, dışa doğru, korunmanın duvarlarını genişletip kalınlaştırır. Allah’ın kontrolünde olduğunu bilip kendi kendini salıvermeme şeklinde oluşan koruma kalkanı, başkalarına yaklaşıldığında delinmez bir zırha dönüşür. Yaşadığımız şu günlerde “insanın özeli” şeklinde kulaklarımıza gelen tabir, aslında bu olgunun mahremiyetten arındırılmış ve daha fazla nefsin korunmasını hedef alan bir anlatımın dışa vurumudur. Hayâ, iffet ve ar tabirlerinin mündemiç olduğu mahremiyet fıtrî bir olgudur. Ancak kimi beşeri dinler ve ideolojiler bu olguyu yanlış algılayıp, insan için verimli olacak kısımlarını ya görmezler ya da nefsanî özeliklerle karıştırırlar. Böylece âdemoğlunu, Rabbi ile devamlı barışık olmasını sağlayacak bu olgu, tabiri caizse güme gider. Fıtrî yollarla ruhunu besleyemeyen nefis sahiplerinin, başlıca destekçileri beş duyu yolu ile elde edilen zevkler ve öz benliğin mey-

46

dana saldığı duygulardır. Kendini gösterme, kendini beğenme, kendi vasıfları ile üstünlük taslama, fiziki özelliklerini farklılık addetme gibi, mahremiyetten arındırıldığında oldukça zararlı olabilecek tatmin hisleri bunlar arasındadır. Bu duyguların tabi sonucu, kendini teşhir etmek olarak yansır. Teşhir etme nefsin hoşuna gider. Bu sebeple teşhirin mevcut sınırları genişler ve zamanla yok olmaya yüz tutar. Aslında Yaratıcının izin verdiği ölçüde kişilerin kendilerini göstermeye gayret etmelerinin bir sakıncası yoktur. Aksine kendini kısan, hemcinsleri ile arasına perdeler çeken fertler de sıkıntılı insanlardır. Peki, bu kıldan ince kılıçtan keskin gibi gözüken nüansın sonuçlarını nasıl algılayacağız? Öncelikle hayatın tek bir anlamının olduğu unutulmamalıdır. Yapılan edilen her şeyin nihai bir hedefi vardır. Bu hedefe, ulvi bir gaye uğruna vasıl olunmalıdır. Modernizmin pompaladığı egoist amaçlar bu ulvi gaye ile rekabete yeltenmemelidir. Bütün bunlar insan hayatının yegâne hakikatleri olduğunda insanlar beklentilerini hemcinslerinden uzaklaştırıp her şeyin Sahibine yöneltirler. Dünya, yapıp etmelerin karşılıklarının alınacağı yegâne mekân olmaktan çıkar. Onun yerini ahiret alır. Yani peşin, yerini veresiyeye terk etmiş olur. Veresiye sabrı ve teenniyi telkin edeceğinden, şov yapmaya, kendini öne çıkartmaya ve teşhir etmeye imkân tanımaz. Ahirete bırakılan beklentiler, imanla desteklendikçe nefsin tezkiyesi için iyi işler yapılmaya devam edilir. Mü’min bir insanın salih amelleri sayesinde kendini farklı görme/gösterme yetkisi yok mudur? Elbette yoktur! Çünkü amellerinin makbul olup olmadıkları konusunda herhangi bir bilgi mevcut değildir. Kendisi karar mercii değildir. Dahası inandığı için muhatap olduğu emirler ve yasaklar dünyevi bir yarış nedeni değildir. Allah’a daha çok ibadet ederek


diğer insanlara üstünlük sağlamak mümkün müdür ki, kişi az ibadet edene bakıp kendini ayırsın! Kulun bütün hayatını, ibadet kavramı çerçevesinde düşündüğümüzde sıradan diye bir şey olmadığını, basit bir amele rastlanmadığını görürüz. Bundan dolayı inananların hayatında birbirlerine gösteri yapma diye bir vakıaya rastlanmaz. Yapılan iyi işler (gizli kalması gerekenler hariç) ancak ve ancak örnek olması için veya kimi ibadetlerde(hac menasiki) olduğu gibi temsili bir gösteri şeklinde olabilir. Bir de verilen emrin yerine getirildiğini izah için anlatıma konu edinilebilir. Tersini düşünmek riya olur. Oysa mahremiyet ve riya yan yana gelme konusunda anlayışlı değillerdir. Takdir edilmek kişinin elinde olan bir yansıma değildir. Daha çok başkalarının iradesindedir. Burada insanları bencilliğe ve kendini teşhir etmeye iten önemli faktörlerden söz etmeliyiz: Takdir edilmemek, beğenilmemek, teşvik edilmemek. Bu faktörler, Face gibi paylaşım sitelerinin yaygın bir tarzda teşhir ve kendini ifade etmek için kullanılmasının başlıca iki sebeplerindendir. Oysa yapılan güzellikleri görmek ve bunu güzel bir biçimde kişiye yansıtmak, güzelliklerin sahibi insanı, ruhi doyuma ulaştırır. İnsanın bencilliği negatiften pozitife çevrilir. Kendini gösterme isteği tatmin edilmiş olur. Bu arada birbirimiz takdir etmenin önemi ortaya çıkmaktadır. Tabi ki nefislerini ilahlaştırma konusunda ilerlemiş insanlarda bu gerçek farklı yansımalara neden olabilir. Bu sebeple beğenildikçe, takdir edildikçe kendi nefislerini ön plana çıkartmalarında şaşılacak bir durum yoktur. Belki de hayatlarının herhangi bir döneminde takdir edilmemenin, dışlanmanın intikamını almaya devam ettiklerinin bilincinde değillerdir. Bugün, insan yetiştirmedeki geleneksel ustaçırak yöntemimiz yıpratılmış durumdadır. Ailede, okulda ve üretim mekânlarında yüzyıllardır uygulanan bu yöntemin ana esası edep ve mahremiyet ilkesine dayanmaktadır. Toplumu oluşturan her fert bir üsttekinin (baba, ağabey, usta, öğretmen, âmir, eş) gözetiminde hayatını devam ettirmek durumunda idi. Üsttekiler kendi üstlerinden aldıkları ahlaki meziyetleri alttakilere aktarmakla ruhi dinginlik kazanırken, nefislerini geri plana iter; bu sebeple her hangi bir teşhire ya da hayâsızlığa tevessül etmezlerdi. Asrımıza damgasını vurmakta olan kayıtsız ve ilkesiz bireysellik her bir ustayı, öğretmeni, babayı önce kendini düşünür hale getirdi. Toplumdaki rolü Temmuz 2014 / 312

ne olursa olsun bütün fertler kendini teşhir hastalığına yakalandı. Kendini göstermek için her araç mubah kabul edilir oldu. Bu arada seyretmeye olan düşkünlüğümüz sayesinde kameralarımızı kendimize çevirdik. Yani kendimizi seyretmenin anlamsız zevklerini tatmaya başladık. Hatta hatta kendi kendimizin fotoğrafını çekmeyi pek beğendik. Bu gibi benliğe dönük etkinlikler teşhiri meşru ve daha çok kullanılır hale getirdi. Dünyevileşmenin önemli saydığı bir takım diğer kazanımlar ve farklılıklar teşhiri besledi. İşte tam bu sırada Face gibi gösteri ve şov bakımından sorunsuz paylaşım sitelerinin milletimizin kullanımına sunulması nefsaniyete taç takar görevi yaptı. Bizim toplum, Face’yi ne az ne çok, belli oranda bir arkadaş grubundan oluşan, ama ne yaparsanız yapın eleştirmenin, kınamanın yapılmadığı, daha ziyade kişiselliğin öne çıkartıldığı, beğenmeye ve beğenilmeye matuf bir ekranlar bütününe çevirmiştir. Bu kullanım, kıyıda köşede kalmış, ilgi bekleyen nefsimiz için can simidi gibi algılanır oldu. (Bu tür paylaşım sitelerinin hayra kullanımı tartışmasına girmiyoruz.) Masrafsız ve kolay. Üstelik üyelerin paylaşımı ile oldukça bol malzemeli bir salata gibi. Yorum yaparsınız, beğenirsiniz, günlük hazlarınızı ve zevklerinizi fotoğraflayarak paylaşıma sunarsınız. Başörtülü nişanlınızla öpüşme fotoğraflarınızı arkadaşlarınızın takdir(!)ine sunarsınız. Okuduğunuz ezan videonuzu paylaşırsınız. Gurbetteki kocanıza olan hasretiniz için kurduğunuz mahrem cümleleri üç-dört yüz kişi ile paylaşmanın hazzını yaşarsınız. Çocuğunuz doğar doğmaz resimlerini paylaşıma hediye edersiniz. Yaptığınız etkinlikleri cansız hatıraları ile ilan edersiniz. Canınız sıkıldığı zaman sıkıntılı çehrenizi fotoğraflayıp hemhal olacak dostlarınıza sunarsınız. Kahvaltıdaki sofra zenginliğini resimleyerek paylaşırsınız. Arkadaşlarınızdan gelen paylaşımların fıkhî durumunu sorgulamadan paylaşmayı bir borç bilirsiniz... Vesaire, vesaire. Böylece sitede mensubu olduğunuz arkadaş grubunun eylemleri ve takdirleri sayesinde rahat rahat uyuyabilirsiniz. Uyuyabilirsiniz, uyuyabilirseniz! Face gibi paylaşım sitelerinin bizim yanlış kullanımımızla aslında mahremiyete vurulan ağır bir darbeye dönüştüğünü, Ve müslüman halkın çocuklarının teşhirciliğe doğru evrilmesine neden olduğunu düşünmeden başınızı yastığa koyarsanız...!

47


Düsünce Ufkumuz. Atilla Degirmenci atilla.degirmenci@ilkadimdergisi.net

M

übarek ve kutlu bir zamanı karşıladık. Ve içerisindeyiz. Yine bereket dolu, coşkulu zamanlar yaşıyoruz. Bedenimiz de bayram ediyor, ruhumuz da. Hayatın bütün eziyet, sıkıntı ve zorluklarına rağmen gönüllerimiz daha sabırlı ve metanetli. Karşılaşılan olaylar çerçevesinde gözlerimiz, kulaklarımız ve diğer azalarımız harama düşmeme noktasında daha hassas. Zihinsel yorgunlarımız azalırken kalbimiz terakki basamaklarını adımlamaya başladı. Ellerimiz ile ayaklarımız, gözlerimiz ile kulaklarımız organik bütünlük sağladı. Diğerkâmlık ve İsar’ı hayata aktarma derdine düştük…  Ve’l hâsıl kuldan istenilen insanî değerlere doğru yol alıyoruz. Tüm bu güzellikleri yaşamaya çalışırken birileri veya birilerinin avaneleri boş durmuyor. İnsanî değerleri temelinden sarsmak ve insanın kalbine şüphe tohumları atmak kabilinden alçakça çalışmalar yapıyor. Evlerimizin başköşelerine itinayla yerleştirdiğimiz teknolojik aletlerden de üst düzeyde yararlanıyorlar. Her gün farklı bir ekranda ya da her gün farklı yüzlerle aynı ekranda fitne ve şüphe girdapları oluşturuluyor. Orucun ne olduğunu, insana hangi faydaları sağlayacağını anlatmak yerine; • Ramazan’ın ilk günlerini de geçmemize

rağmen rü’yet-i hilal/hilal’in görülmesi üzerinde saatlerce süren programlar yapılıyor. • Ramazan ayının yaz dönemine gelmeme-

sini gerektiğini, kış döneminde orucun daha kolay olacağını vurguluyor. Böylece zekâ seviyelerini göstermiş oluyorlar. 48

• Tutulan oruç süresinin fazla olduğu üze-

rinde ısrarla tepinerek orucu ‘midenin ibadeti’ olarak algılıyor. • Kur’an-ı Kerimle hasbihal edilmesi gere-

ken zaman dilimlerinde dört işlemi basit düzeyde kullanarak bazı sayılar elde ettiğini ifade ediyor. İbadet yerine sayılar üzerinde çalışılması gerektiğini söylüyor. Bu ve benzeri çalışmalar ‘öylesine’ yapılmıyor. Özellikle üzerinde ihtilaf edilen ancak âlimler tarafından kabul görmeyen konular gün yüzüne çıkarılarak oruç-ramazan hassasiyetimiz yıpratılmaya çalışılıyor. Amaç; insanı ve yapılan ibadetleri madde boyutuna indirgeyerek kulluğun özünü kaybettirmek. Hâlbuki oruç, “TUTMAK”tı… Allah’ın hükümleri karşısında kendimizi kul bilincinde tutmak. Ahlakı Allah’ın istediği seviyede tutmak. Dili yalandan, gözü haramlardan uzak tutmak. Allah’ın ‘anlayın ve yaşayın’ dediği nasihatleri tutmak. Hayatın bütün imtihan sahalarına karşı kendimizi sırat-ı müstakim’de tutmaya çalışmak. Mazlumun ‘ah’ını almasın diye zalimin elini tutmak. Gönülleri sükûna ersin diye ihtiyaç sahiplerinin elinden tutmak. Çirkef bir hayatın içine girmesin diye kardeşimizi tutmak. Allah’ın sevdiklerinden olabilmek için safları sık tutmak. Mustazaf kardeşlerimizin yüzü gülsün diye yeri geldiğinde kılıç, yeri geldiğinde kalem tutmak. Şehadeti gönülde zinde tutmak. Kaldırmak için Hakk’ı tutmak. Nihayetinde biz oruçtan yola çıkarak “Tutan bir Medeniyetiz”. Hem de ömrümüz boyunca.


Zeki SOYAK Hocaefendinin kaleminden 2 Cilt Büyük Boy 864 sayfa • İsrailoğulları neden Tih Çölünde 40 yıl dolaştılar? • Yahudiler tarih boyunca niçin Peygamberlere ihanet ettier? • Hz. İsa’nın göğe kaldırılması nasıl oldu? • Eyke halkı neden helak edildi?

Bu ve buna benzer pekçok sorunun cevabını ve bunlardan alabileceğimiz ibretleri bulacağınız bir kitap. İSTEME ADRESİ Kasaplar Çarşısı No:2 NEVŞEHİR 0505 808 35 87- 0535 251 41 07


Profile for İlkadım Dergisi

İlkadım Dergisi Sayı: 312  

Temmuz 2014 www.ilkadimdergisi.net

İlkadım Dergisi Sayı: 312  

Temmuz 2014 www.ilkadimdergisi.net

Advertisement