Page 1

sayı

311 ISSN-1307-6973

7,5

. • Haziran 2014

Aylık Düşünce ve Kültür Dergisi

/ilkadimdergisi

Dünya ve Ahiret Felaketi

BAŞYAZI

KAPAK DOSYASI

• Kur’ân’la Mücadele Ver!

• Cehennemi Hastalık Yalan

HİZMET ADABI • Kendinizi Unutmayın!

• Yalan ve İnsan • Sosyalleşen Yalan

/ilkadimdergisi


2. BASKI ÇIKTI

Peygamber Efendimizi anlamak, O’nu tanımak, O’nu her şeyden ve herkesten daha çok sevmek, O’nun Sünnetine uymak, O’nun yüce ahlakını örnek alıp hayatımıza aktarmak, O’nun “özledim” buyurduğu ümmetinden olmak gerektiği maksadıyla kaleme alınmış olan bir eser...

En Güzel Örnek Muhammed-ül Emin İSTEME ADRESİ Tel:(0384) 213 65 43 -(0352) 222 76 86 0505 808 35 87 - 0535 251 41 07 - 0506 681 23 27


Nifak Alameti Cehennemi Hastalık YALAN

6

Yalan ve İnsan

12

ilkadım İÇİNDEKİLER İLKADIM’DAN/2 BAŞYAZI/Nureddin Soyak Kur’ân’la Mücadele Ver!/4 KAPAK Mahmut Bektaş - Nifak Alameti Cehennemi Hastalık YALAN/6 Semra Cebeci/Psikolog- Yalan ve İnsan/12 Abdullah Özgümüş- Sosyalleşen Yalan/16 EĞİTİM/ Doç. Dr. Rüştü Yeşil Bir Eğitim Sorunu Olarak Yalan Ve Yalan Söyleme /20

Can Dostum, Aziz Kardeşim Ahmet Ağmanvermez’in Ardından

Ruhlar Kuyusu & Operasyon

28

35

ZEKİ SOYAK HOCAMIZDAN Sadakat/22 HİZMET ADABI/Nureddin Soyak Kendinizi Unutmayın!! /24 KUR’AN İKLİMİ/Selim Armağan Dünya Hayatına Razı mı Oldunuz?/26 HADİS İKLİMİ/İbrahim Başaran Can Dostum, Aziz Kardeşim Ahmet Ağmanvermez’in Ardından/28 FIKIH/Mehmet Şentürk Yalan ve Yalancının Akibeti/32 TASAVVUF/Cemil Usta Gece İbadeti/34 KİTAPLIK/M.Seçuk Özdoğan Ruhlar Kuyusu & Operasyon/35 İHSAN PENCERESİ/Fatih Yılmaz İnsanların Hayırlısı/36

Yine Yetim Kaldık

44

Şehid Hattab, Oğlu Salih’e Ne Yazmıştı?

40

LA HAVLE/Abdullah Gülcemal Kulaklara Küpe Olacak Sözler-1/38 TARİH KORİDORİ/Mehmet Erturan Şehid Hattab, Oğlu Salih’e Ne Yazmıştı? /40 DÜNYANIN NABZI Osmanlı Milletler Topluluğu: İmparatorluğun İmkanlarını Keşfetmez/42 SÖZ MEYDANI/İbrahim Çiftçi Yine Yetim Kaldık/44 İMBİK/Nuri Ercan Bizim FACE’cilerin Halleri/46 DÜŞÜNCE UFKUMUZ/Atilla Değirmenci Etken ve Heyecanlı İMAN/48


ilkadım’dan... editor@ilkadimdergisi.net

Kıymetli Okuyucu, “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Beraberindeki tevbe edenler de dosdoğru olsunlar.” (Hud, 112) “Hud Suresi beni ihtiyarlattı.” buyuruyor Alemlerin Efendisi sallallahu aleyhi ve sellem. İhtimal ki yukarıdaki ayetin ikinci kısmının hayata taşınması Efendimiz için çok zorlu bir vazife olmuştur. Başta Hz Ebubekir Radıyallahu anh olmak üzere ashab-ı kiram hazeratı “O söylemişse doğrudur.” demişler, O’nun doğruluğuna, istikametine şahitlik etmişler ve sadıklardan/doğrulardan olmuşlardı.

ilkadım

Aylık Düşünce ve Kültür Dergisi

Bugün bizim de; başta Efendimiz olmak üzere diğer tüm sadıklarla beraber olma şuurunda olmamız gerekmektedir.

YIL: 23 SAYI: 311

. Haziran 2014

“Mü’minler içinde Allah’a verdikleri sözde sadakat gösteren nice erler var! İşte onlardan kimi adadığını ödedi, kimi de (bunu bekliyor). Onlar hiçbir surette (ahdlerini) değiştirmediler.” (Ahzab, 23)

Fiyatı: 7,5 TL KDV D

/ilkadimdergisi

/ilkadimdergisi

sayı

311 ISSN-1307-6973

7,5

. • Haziran 2014

Aylık Düşünce ve Kültür Dergisi

/ilkadimdergisi

Dünya ve Ahiret Felaketi

2

BAŞYAZI

KAPAK DOSYASI

• Kur’ân’la Mücadele Ver!

• Cehennemi Hastalık Yalan

HİZMET ADABI • Kendinizi Unutmayın!

• Yalan ve İnsan • Sosyalleşen Yalan

/ilkadimdergisi

Rabbimiz, bizim doğrulardan olmamızı ve sözün doğrusunu söylememizi emretmektedir. Efendimiz “Allah’a iman ettim dememizi ve ardından dosdoğru olmamızı” tavsiye buyurmaktadır. Kişinin doğru söyleye söyleye Allah katında “sıddîk (çok dürüst)”, yalan söyleye söyleye Allah katında “kezzab (çok yalancı)” olarak yazılacağını haber vermektedir. Yalancılık, münafıklık alametidir. Müslüman, aile hayatında, ticaret/iş hayatında, hayatının bütün bölümlerinde doğru ve doğrucu olmalıdır. “Bizi aldatan bizden değildir.” “En büyük hıyânet, arkadaşına haber verdiğin sözde o sana inandığı halde, senin ona yalan söylemendir.” buyuruyor efendimiz. Sadakat/doğruluk “hak”tır, Allah’tandır, yalancılık “batıl”dır, şeytandandır. Şeytanın ve askerlerinin insanı aldatma yollarının başında, yaratılışın ilk döneminden itibaren yalan yer almıştır. Kizb/yalan, değişik türevleriyle Kur’an’da üç yüzden fazla âyette geçmekte, Allah Teâlâ, “Yalan sözden sakınınız!” (Hac, 30) buyurmaktadır.


Yalancılığın tedavisi diğer bütün hastalıklarda olduğu gibi önce tevbe, ardından takvadır, Allah korkusudur. “Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve sözün doğrusunu söyleyin.” (Ahzab, 70) Yalancılar bilmelidirler ki dünyada yalan söylemek için kullandıkları ağızları ve dilleri hesap gününde mühürlenecek, diğer uzuvları yalana ve yanlışa şehadet edeceklerdir. Orada hiç kimse yalan söyleyemeyecektir. “İnsana sadakat yaraşır, görse de ikrah Yardımcısıdır doğruların Hazret-i Allah”

Ziya Paşa

“İnna lillahi ve inna ileyhi raciun.” “Muhakkak ki biz Allah’a aidiz ve muhakkak ki O’na döneceğiz.” 2005 yılının mayıs ayında İlkadım dergimizin manevi kurucusu Zeki Soyak Hocamızı Hakk’a uğurlamıştık. 9 yıl sonra yine bir mayıs ayında Enderûn Eğitim Vakfı’mızın kurucu genel başkanı, İlkadım dergimizin sürekli yazarı, her türlü hayırlı işlerimizde destekçimiz Ahmet Ağmanvermez Hocamızı da aynı şekilde yolcu ettik. Kendisinin sadıklardan olduğuna şahitlik ediyoruz. Rabbimizden hem O’na, hem önceden gidenlere hem de sırasını bekleyenlere mağfiret talep ediyoruz. Ahmet Hocamızı okuyucularımıza, sürekli yazdığı, hastalığının sıkıntılı dönemlerinde bile aksatmadığı “Hadis İklimi” sayfamızda, dünya hayatında hep ayrılmaz ikili olduklarını bildiğimiz İbrahim Başaran Hocamız anlatsın istedik. “38 yılda yaşanan ‘kardeşlik’ iki sayfalık yazı ile nasıl anlatılabilir?” diyen hocamız, “Can Dostunu, Aziz Kardeşini” kendi usulü ve üslubu ile yazdı. Biz de olduğu gibi yayınladık. Rabbimiz Cennetlerinde Rasulullah Efendimiz (s.a.v.) ve Rahmetli Hocamızla komşu eylesin. Selam ve dua ile… Haziran 2014 / 311

Sahibi İhya Yayıncılık Tic. ve San. Ltd. Şti. Adına İsmail Varır ismail.varir@ilkadimdergisi.net Genel Yayın Yönetmeni Yrd.Doç.Dr. İlhami Nalçacıoğlu i.nalcacioglu@ilkadimdergisi.net Sorumlu Yazı İşleri Müd. İsmail Varır Yayın Kurulu Nureddin Soyak Yrd. Doç. Dr. İlhami Nalçacıoğlu A.Baki Öncel Atilla Değirmenci İbrahim Çiftçi İsmail Varır Metin Başbuğ M. Selçuk Özdoğan Murat Ünal Rauf Denizler Süleyman Konak Kapak ve Sayfa Düzeni İlkadım Grafik Reklam ve Abone Sorumlusu Cep:0535 251 41 07 - 0505 808 35 87 abone@ilkadimdergisi.net Baskı Cihan Ofset (0352) 322 02 00 Merkez Kasaplar Çarşısı No: 2 Nevşehir Tel:0384 213 65 43 • Gsm:0505 808 35 87 Gsm:0544 713 19 82 Şube Kayseri: 0535 251 41 07 Konya: 0506 681 23 27 www.ilkadimdergisi.net e-mail: ilkadim@ilkadimdergisi.net Abone Şartları Yurtiçi Yıllık : 90 TL Yurtdışı Yıllık : 50 Euro Abonelik İçin: 0505 808 35 87 Yurtiçinden: Posta Çeki: İhya Yayıncılık 693721 Banka Hesap No: KUVEYT TÜRK KATILIM BANKASI Kayseri Yeni Sanayi Şb. IBAN:TR420020500000785462200001 Yurtdışından: SWIFT KODU:KTEFTRIS TR580020500000785462200101 Bu dergi Basın Meslek İlkeleri’ne uymayı taahhüt eder. Yazıların ve ilanların sorumluluğu yazı ve ilan sahiplerine aittir. Gönderilen yazı, resim veya karikatür yayınlansın ya da yayınlanmasın iade edilmez. Dergide olabilecek hataların bildirilmesi rica olunur. Cevap hakkı doğurabilecek yayın için cevap hakkı saklıdır. Yazılar, isim belirtilerek iktibas edilebilir.

3


BASYAZI . Nureddin Soyak

KUR’ÂN’LA Mücadele Ver! A

llah için mücadeleye çıkanların dikkat etmesi gereken, en önemli hususlardan biri bu mücadeleye nefislerini bulaştırmamalarıdır. İyi niyetle yola çıkan niceleri bu mücadeleye nefislerini bulaştırdıkları için dökülmüşlerdir. Son nefesine kadar Allah için mücadelede samimi bir gayretle daim ve kaim olanlar ecrini bol bol Rablerinden alacaklardır. Zaman zaman mücadeleden yılanlar, ilahi müjdelerle kendilerini ve yakınlarını şevk ve gayrete getirmelidir.

H

ak ile batılın mücadelesi kıyamete kadar devam edecektir. Bir kısmı Allah’ın tarafında mücadele ederken, bir kısmı da şeytanın tarafında mücadele etmektedir. Bu mücadele kıyamete kadar devam edecektir. Hakkın ve haklının yanında olanlar kazansa da kaybetse de kazanacak, batılın yanında olanlar ise, kaybetse de kazansa da kaybedeceklerdir. Allah’ın taraftarı olduğunu iddia edenler ve bu iddiasında samimi olanlar bu mücadelenin ilkelerini Kur’an’dan alır onunla mücadele eder. Şeytanın taraftarları ise mücadele talimatını şeytandan alır. Rabbimiz buyurdu ki: “Öyle ise kâfirlere itaat etme, onlara karşı bu Kur’an’la büyük bir mücadele ver.” (Furkan, 52) “Bir de şeytanlar kendi dostlarına sizinle mücadele etmeleri için mutlaka fısıldarlar.” (En’am, 121) 4

Âdem aleyhisselamdan beri Rasuller ve tâbileri inkârcılarla hep vahiyle mücadele vermişlerdir. Bundan dolayıdır ki inananlar hiç yılmadan inkârcılarla mücadele etmişlerdir. Bu mücadelede dün de bu gün de samimi mü’minler kâfirlere asla boyun eğmemiştir. Bir avuç da olsalar canları pahasına mücadelelerini sürdürmüşlerdir. Şeytan da boş durmayıp kendi dostlarına fısıldayarak mü’minlerle mücadeleye teşvik ederler. Eğer bazıları da şeytanın bu oyununa gelir, kâfirleri bırakıp mü’minlerle mücadeleye başlarsa Rabbine eş ve ortak koşmuş olur. Rabbimiz kimlerle nasıl mücadele edileceğini bildirmiştir: “İçlerinden zulmedenler hariç, kitap ehli ile ancak en güzel bir yolla mücadele edin.” (Ankebut, 46) Rabbimiz herkesle anladığı dilden mücadele


edilmesini emretmiştir. Zalimler hariç kitap ehli ile güzel bir yolla mücadele edilmesi istenmektedir. Çünkü putperestlerden farklı olarak kitap ehli ile aynı Allaha inanılmaktadır. Zalimlerle mücadelede ise savaşa da müsaade edilmiştir. Rabbimiz buyurdu ki: “Hiçbir zulüm ve baskı kalmayıncaya ve din yalnız Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın.” (Bakara, 193) “İnkâr edenler ise, hakkı batılla çürütmek için mücadele ederler.” (Kehf, 56) İnkârcılar aciz şeytanları, batıl ve çürük davaları ile hakkın karşısına dikilmeye cesaret ederler de hakkın temsilcileri nasıl olur da her şeye kadir Rableri yanında batılın karşısına dikilmez, şevk ve gayretle onlarla mücadele etmezler. Rabbimiz buyurdu ki: “Sonra kıyamet günü, Allah onları rezil edecek ve diyecek ki:”Uğrunda mücadele ettiğiniz ortaklarım nerede?!” (Nahl, 27) Kâfirler dünya ve ahirette rezil olmaya mahkûmdurlar. “Herkesin nefsi için mücadele ederek geleceği, kendilerine zulmedilmeksizin herkese yaptığının karşılığının eksiksiz ödeneceği günü düşünün.” (Nahl, 111) Müslümanların, yaptıkları her işi Allah için yapmayı öğrenmedikleri sürece, dünya ve ahirette muvaffak olmaları mümkün değildir. Birlikte hareket etmeyi de öğrenmeleri gerekiyor. Bunun için de güven şart. Güvenin olmadığı yerde de hiçbir başarıdan söz edilemez. Ne dinî, ne siyasî, ne askerî ne de ticarî alanda. En uzun birliktelikler de güven ortamının oluşturulduğu birlikteliklerdir.  Allah için mücadeleye çıkanların dikkat etmesi gereken, en önemli hususlardan biri de bu mücadeleye nefislerini Haziran 2014 / 311

bulaştırmamalarıdır. İyi niyetle yola çıkan niceleri bu mücadeleye nefislerini bulaştırdıkları için dökülmüşlerdir. Son nefesine kadar Allah için mücadelede samimi bir gayretle daim ve kaim olanlar ecrini bol bol Rablerinden alacaklardır. Zaman zaman mücadeleden yılanlar, ilahi müjdelerle kendilerini ve yakınlarını şevk ve gayrete getirmelidir. Çünkü hiçbir dava erinin samimiyetle yaptıkları karşılıksız kalmayacak ve ecirlerini Rablerinden bol bol alacaklardır. Rabbimiz buyurdu ki: “İman edip salih amel işleyenler var ya, onları içinden ırmaklar akan ve içinde ebedi kalacakları cennet köşklerine yerleştireceğiz. Çalışanların mükâfatı ne güzeldir!” (Ankebut, 58) İlimden, ihlâs ve samimiyetten yoksun, indi mütalaalar ithamlar tefrika, ayrılık ve fitneden başka bir şey getirmez. Rabbimiz buyurdu ki: “Rabbinin yoluna, hikmetle, güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadele et.” (Nahl, 125) İnkârcılarla mücadelenin nasıl yapılması gerektiğini de Rabbimiz bize tarif etmektedir. Mücadeleden önce hikmetle ve güzel öğütle davet. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz buyurdu ki: “Ümmetimden bir gurup, hak için muzaffer şekilde mücadeleye kıyamet gününe kadar devam edecektir…” (Müslim) Samimi mü’min nerede, kiminle, kime karşı mücadele edeceğini bilir. Allah’ın düşmanlarını bırakıp da Allah’ın dostları ile mücadeleye kalkışanlar, buna da dinden deliller arayanlar, en hafif ifade ile şaşkınlardır. Rabbim bizleri şaşırtmasın. 5


KAPAK

NİFAK ALAMETİ CEHENNEMİ HASTALIK

YALAN

Toplumun birlik ve beraberliğini zedeleyerek huzuru bozan en temel unsurlardan biri de hiç şüphesiz yalandır. Dinimizin kesin bir dille sakındırdığı yalan; sözlükte, doğruluğun karşıtı olarak ‘bir konuda gerçeğe aykırı haber veya bilgi vermek’ ve ‘sözün vakıaya uygun olmaması’ anlamlarına gelir. Yalan kelimesinin Arapça karşılığı olan ‘kizb’ kelimesi, Kur’an-ı Kerim’de türevleriyle birlikte yaklaşık üçyüz yerde geçmektedir.

Mahmut Bektaş kapak@ilkadimdergisi.net

D

in ve dinle birlikte inanılan değerler insana belirli bir zihniyet ve dünya görüşü sağlar. İnsanlar dinin kendilerine kazandırdığı zihniyet yapısıyla aynı zamanda dünya ve dünyevî olaylar karşısında nasıl bir tutum ve eylem içinde bulunacaklarını belirlemektedirler. Bunun yanısıra Allah’ın emirlerine olan tam teslimiyet; toplum içindeki dağınıklığa, düzensizliğe, bunalıma, acziyete ve

6

ümitsizliğe karşı; bütünleşmeyi, dayanışmayı ve kardeşliği, umudu ve motivasyonu getirir. Böylece dinin bireyde görünen işlevi huzur hissi iken, toplumdaki işlevi ise   inananlar arasında bir bütünleşmenin oluşmasıdır. Rabbimiz, mü’minler için vazife olarak yeryüzünde ıslah, imar, huzur ve güveni tesis etmeyi esas kılmıştır. Fitne, fesat ve bozgunculuk çıkarmak ve bunlara götüren her türlü sebeb


yasaklanmıştır. Dinimiz, kişinin iman etmek suretiyle insanların yaşadığı topluma insanlara güven veren bir emniyet neferi olarak katıldığını bildirir. İnsandan, Allah’a ve insanlara karşı sorumluluklarını yerine getirmesini ister. İnsanın öğrendiği ahlaki kuralların hemen yaşantıya dönüştürülmesi adına iman edenler teşvik edilirken aynı şekilde yaşantıya dönüştürmeyen/ ihmal edenler ise sakındırılmıştır ki böylelikle İslam’ın amacı olan huzurlu bir toplumun tesisi gerçekleşmiş olsun. Toplumun birlik ve beraberliğini zedeleyerek huzuru bozan en temel unsurlardan biri de hiç şüphesiz yalandır. Dinimizin kesin bir dille sakındırdığı yalan; sözlükte, doğruluğun karşıtı olarak ‘bir konuda gerçeğe aykırı haber veya bilgi vermek’ ve ‘sözün vakıaya uygun olmaması’ anlamlarına gelir. Yalan kelimesinin Arapça karşılığı olan ‘kizb’ kelimesi, Kur’an-ı Kerim’de türevleriyle birlikte yaklaşık üçyüz yerde geçmektedir.1 Allah’u Teâlâ Hacc Suresi 30. Ayette “Yalan sözden sakınınız” buyurarak kesin bir dille yalanı yasaklarken bir başka ayette “Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının ve doğru söz söyleyin ki Allah sizin işlerinizi düzeltsin ve günahlarınızı bağışlasın. Kim Allah’a ve Rasülüne itaat ederse, muhakkak büyük bir başarıya ulaşmıştır.”(Ahzab, 70-71) buyurarak inananlara doğruluğu emretmiştir. Hz. Peygamber (s.a.v)’in şu hadisi şerifi de yalancılık konusundaki açık tavrını ortaya koyar. Ebû Bekre (r.a.) şöyle dedi: “Rasûlullah (s.a.v.): “En büyük günahı size haber vereyim mi?” buyurdu. Biz: Evet, yâ Rasûlallah, dedik. Rasûl–i Ekrem: “Allah’a şirk koşmak, ana babaya itaatsizlik etmek” buyurduktan sonra, yaslandığı yerden doğrulup oturdu ve “İyi belleyin, bir

Haziran 2014 / 311

Yalan söylemenin yasak olmasının yanı sıra kişilerde alışkanlık halini alarak ruhi bir hastalığa dönüşmesi de insana ve topluma ciddi zararlar veren bir durumdur. Nitekim Allah Rasulü; “Yalan,  kişiyi kötülüğe götürür, kötülük de cehenneme iletir. Kişi yalan söyledikçe ve yalan peşinde koştukça Allah katında yalancı diye yazılır.” buyurarak bunun sonucu hakkında bizleri uyarmıştır.

de yalan söylemek, yalancı şâhitlik yapmaktır” buyurdu. Bu son cümleyi sürekli tekrarladı. Biz daha fazla üzülmesini arzu etmediğimiz için “keşke sussa” diye temennide bulunduk.2 Burada Allah Rasulünün yalan söylemeyi ve yalan yere yemin etmeyi büyük günahların üçüncüsü olarak zikretmesi konunun önemini açıkça göstermektedir. Ayrıca Hz. Peygamber (s.a.v.), mü’minin korkak ve cimri olabileceğini ancak asla yalancı olamayacağını da söyleyerek3 iman ile yalanın bir arada bulunamayacağını bildirmiştir. 7


Yalan söylemenin yasak olmasının yanı sıra kişilerde alışkanlık halini alarak ruhi bir hastalığa dönüşmesi de insana ve topluma ciddi zararlar veren bir durumdur. Nitekim Allah Rasulü; “Yalan,  kişiyi kötülüğe götürür, kötülük de cehenneme iletir. Kişi yalan söyledikçe ve yalan peşinde koştukça Allah katında yalancı diye yazılır.”4 buyurarak bunun sonucu hakkında bizleri uyarmıştır. Bu nedenle çocuklar  daha küçükken karakter eğitimi verilerek doğru sözlülüğe alıştırılmalı, yalanın zararları kendilerine anlatılmalıdır. Yalanın her türlüsünün söylenmesini önleyip doğruluğun toplumda hâkim kılınması hususunda yetişkinlere de örnek olmak gibi büyük sorumluluklar düşmektedir. Allah Rasulünden gelen şu hadisi şerif bu duruma ışık tutmaktadır. “Abdullah b. Amir anlatıyor:

“Kul yalan söylemeye ve yalan söyleme niyetini taşımaya devam edince bir an gelir ki, kalbinde önce siyah bir nokta belirir. Sonra bu nokta büyür ve kalbinin tamamı simsiyah olur. Sonunda Allah nezdînde ‘yalancılar’ arasına kaydedilir.”

8

Bir gün Allah Rasûlü evimizde otururken, annem beni çağırdı ve: “Yavrum gel, sana bir şey vereceğim” dedi. Aleyhissalâtü ves-selâm, anneme: “Çocuğa ne vermek istemiştin?” diye sordu. Annem de: “Ona bir hurma vermek istemiştim.” dedi. Bunun üzerine Allah Rasulü: “Eğer bir şey vermeseydin sana bir yalan günahı yazılırdı” buyurdular.5

Yalanın Şakası Olmaz Hazreti Peygamber (s.a.v.) şaka yaparken bile yalan sözden kaçınırdı. Ayrıca insanları güldürmek için konuşan  ve yalan söyleyenlere yazıklar olsun6 diyerek, amacı ne olursa olsun yalan söylemekten ümmetini sakındırmıştır. Böylece ashabına da her zaman doğru olmayı,


hatta bir tehlike söz konusu olsa da doğruluğu terk etmemeyi tavsiye etmiştir. “Dâima doğruluğu araştırın; doğrulukta helâkinizi görseniz bile. Ancak muhakkak ki doğrulukta sizin kurtuluşunuz vardır.”7

Doğruluk ise Ahiret Hayatının Sigortasıdır “Bana altı şey hakkında tekeffülde bulunun (söz verin) ben de size Cennet’i tekeffül edeyim; 1- Konuştuğunuzu zaman doğru konuşun;

Yalan Nifak Alameti, Doğruluk Kurtuluş Vesilesidir Hz. Peygamber (s.a.v.) buyuruyor ki: “Dört özellik vardır; kimde bu özellikler bulunursa o kimse halis münafıktır. Kimde bunlardan biri bulunursa, onu bırakıncaya kadar kendinde nifaktan bir özellik var demektir: Emanete hıyanet eder. Konuşunca yalan söyler. Söz verince sözünde durmaz. Husumet edince, kıskanınca haddi aşar.”8 Müslim’in bir rivayetinde şu dikkat çeken ilave yer almaktadır: “Bu kimse isterse oruç tutsun, namaz kılsın ve kendini müslüman saysın.”9 Doğruluk insanın dünya ve ahiretini imar etmekte iken, nifak alameti olan yalan ise onu hüsrana uğratmaktadır. Zira Ayet-i Kerimede “Şüphesiz ki münafıklar cehennem ateşinin en aşağı tabakasındadırlar.” (Nisa, 145) buyurulmaktadır. Ayrıca “Kul yalan söylemeye ve yalan söyleme niyetini taşımaya devam edince bir an gelir ki, kalbinde önce siyah bir nokta belirir. Sonra bu nokta büyür ve kalbinin tamamı simsiyah olur. Sonunda Allah nezdînde ‘yalancılar’ arasına kaydedilir.”10 Sürekli yalana devam edildiğinde adeta insanın yalancılığı meslek edineceği, yalana alışan insanın her türlü kötülüğe hazır hale geleceği bildirilmiştir. Bundan dolayı kalbin korunması gereken manevi afetlerden en önemlilerin birisi de hiç şüphesiz yalandır.

Haziran 2014 / 311

2- Söz verdiğinizde sözünüzü yerine getirin; 3- Emânete hıyanetlik yapmayın; 4- Apış aranızı koruyun; 5- Gözlerinizi harama kapayın; 6- Ellerinizi haramdan uzak tutun.”11 Allah’u Teâlâ insanı düzgün ve sağlam bir şekilde yaratmış ve ondan İslam dininin koyduğu ölçülere uygun, dürüst bir hayat yaşamasını istemiştir. Yine Allah’u Teâlâ doğruluğun insanların kendi arzularına veya kendi çıkarlarına göre olmayacağını, kendi koyduğu ölçülere göre yaşamakla olacağını ifade etmiştir. Bundan dolayı Hazreti Peygamber(s.a.v.)’e ve onun şahsında tüm insanlara Yüce Allah; “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol” (Hud,112) buyuruyor. Doğruluğun insan hayatında ki rolüne bakacak olursak, doğruluk önce imanda gerçekleşir. İkinci aşamada doğruluk sözde ve amelde gerçekleşir. İnancında, sözlerinde ve işlerinde doğru olan insanlar güvenilir insan olurlar. Doğruluk ve istikamet üzere olmak bütün faziletlerin başıdır. Fert ve cemiyet olarak yükselmenin ve yücelmenin de temel prensibidir. İnsanların dünya ahiret saadetini kazanmalarında başı çeken doğruluk, toplumun saadeti içinde geçerlidir. Zira toplumda huzurun ve güven ortamının oluşması insanların birbirleriyle olan münasebetlerinde doğru ve dürüst olmalarına bağlıdır. Toplumda âlim-cahil, büyük-küçük, kadınerkek, işçi-işveren her sınıf insanın doğruluğa 9


Doğruluğun insan hayatında ki rolüne bakacak olursak, doğruluk önce imanda gerçekleşir. İkinci aşamada doğruluk sözde ve amelde gerçekleşir. İnancında, sözlerinde ve işlerinde doğru olan insanlar güvenilir insan olurlar.

ihtiyacı vardır. Güven ve huzur ortamının bulunmadığı toplumlarda birlik ve beraberlikten söz edilemez. Demek ki doğruluğa ve güvene kişinin hem kendisinin hem de toplumun ihtiyacı vardır. Bugün dünya milletlerinde doğru dürüst davranarak iş yapanlar, ürettiği malı kaliteli ve sağlam üretenler iktisadi yönden kendilerine ve milletlerine katkı sağlamaktadır. İnsanlara yaln söyleyen, insanları aldatan, kalitesiz, hatalı mal ve hizmet üretenler ise hem kendilerine ve aynı zamanda da toplumlarına zarar vermektedirler. İnsanları aldatan ve haksız kazanç sağlayan haram yediği gibi ahrette de hak sahipleriyle karşı-

10

laşacaktır. Bu dünyada da işini, aşını ve insanlar arasındaki itibarını kaybedecektir. Milletleri ve toplumları insanlar temsil ettiği için bu durum, kişinin yaşadığı toplum içinde iyi bir sonuç üretmeyecektir. Öyleyse insanların eğitiminde her şeyden önce göz önünde tutulması gereken, her türlü yalandan uzak bir şekilde dürüstlük eğitiminin verilmesidir.12

İş Hayatında Yalandan Uzak Durmak “Emin ve doğruluktan ayrılmayan ticaret ehli (âyette sırat-ı müstakim ashabı olarak zikredilen) peygamberler, sıddîkler, şehitler ve salihlerle beraberdir.”13 “Kıyamet günü tüccarlar facirler (günahkârlar) olarak diriltilecektir. Ancak Allah’tan korkanlar, iyilik yapanlar ve doğruluktan ayrılmayanlar müstesna.”14 “Alıp satanlar, alışverişi sıdk ve doğruluk üzere yapar, kusuru beyan ederlerse alışverişleri satan hakkında da alan hakkında da mübarek kılınır. Yalan söylerler, kusurları gizlerlerse, belli bir kâr sağlasalar bile, alışverişlerinin bereketini kaybederler. Yalan karışırsa alışverişlerinin bereketi yok edilir. Yalan yemin malı rağbetli, kazancı bereketsiz kılar.”15 “Ticarette yalan yemin mala rağbeti artırır, kazancı giderir” buyrulmaktadır.16 Yalandan ve yalanın insanlara ve topluma verdiği zararlarından korunmak için insanları yalan söylemeye sevk eden sebeplerin iyi bilinmesi gerekir. İnsanları Rabbimizin yalanı yasaklayan kesin emrine rağmen yalancılığa sevk eden sebepler şunlardır: Menfaat sağlamak, zararı önlemek, sözün yalanla süslenmesi, sözün dinlenir ve hoşa gider olmasını istemesi, düşmana karşı kendini haklı gösterme gayreti,


kötü alışkanlıklar, nefsin yalana alışarak ünsiyet kazanması sonucunda yalanın mübah sayılması ve adet halini almasıdır.17

Yalanın Mübah Olduğu Yerler İnsan ve topluma büyük değer veren dinimiz mevcut şartlar içinde en ideal toplum ve cemaatı oluşturmanın esaslarını getirmiş bulunmaktadır. Böylece birbirini seven, birbiriyle iyi geçinen cemaat ruhuna sahip bir ümmet gerçekleştirilmiş olmaktadır. Aşağıdaki hadis-i şerifte göreceğimiz üzere üç halde yalan söylemeye ruhsat verilmiş olması yalanı helal kılmak anlamında değildir. Yalan yalandır ama taşıdığı gayeler ve varmak istediği hedefler bakımından söyleyenin cezaya çarptırılmayacağı bildirilmektedir. Yalanın meydana getireceği dostluk olmaz olsun denilemez. “İş bitirip ümmetin huzurunu sağlayan yalan fitnelere sebep olan doğrudan daha iyidir.” Bir zalimin öldürmek istediği bir insanı diğer bir müslümanın zulmü önlemek için saklaması veya yalan söylemesi gerekli olur.18 Esmâ Bintu Yezîd (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: “Ey insanlar! Pervanenin ateşe atılması gibi sizi yalanın peşine düşmeye sevk eden şey nedir? Hâlbuki üç yer hariç yalanın her çeşidi âdemoğluna haramdır: Bu üç yere gelince: 1. Erkeğin, rızasını sağlamak için hanımına yalanı, 2. Harpte söylenecek yalan. Çünkü harp bir hileden ibarettir. 3. İki müslümanın arasında sulhu sağlamak kastıyla söylenen yalan.”19 Ümmü Külsüm Bintu Ukbe radıyallahu anha anlatıyor: Haziran 2014 / 311

“Rasûlullah aleyhissalâtu vesselâm’ı işittim, diyordu ki: “İki kişinin arasını düzelten, hayır söyleyip, hayır tebliğ eden kimse yalancı değildir.”20 Sonuç olarak Allah’u Teâlâ, Müslüman’ın en önemli özelliği olarak her türlü yalandan uzak, doğruluk dürüstlük üzere bir hayat yaşamasını istemektedir. Çünkü doğrulukta kişinin ve toplumun maslahatı vardır. Ancak söylendiğinde fitne fesat doğacağı, insanları arası açılacağı kesinkes biliniyorsa onu söylememelidir. Ez cümle her söylediğin doğru olsun, fakat her doğruyu her yerde söyleme. Dipnot: 1-Mustafa Çağrıcı, İslam Ans., Yalan, D.V.Yay., c:43, s.297 2-Buhârî, Şehâdât 10, Edeb 6. 3-Muvatta, Kelam 19. 4-Buhari, Edeb, 69. 5-Ebû Davud, Edeb, 80/4991 6-Tirmizî, Zühd, 10 7-Kenzü’l-Ummal, 3/344 8-Buharî, İman, 24; Müslim, İman, 106 9-Müslim, İman, 25 10-Muvatta, Kelâm,18 11-Müsned, 5/323 12-Ayrıca bkz. Diyanet Aylık Dergisi, DİBY, Ekim 2013, Sayı;153; İslam’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. ECE, Beyan Yay., İst. 2000; Üsve-i Hasene I.cilt,Heyet, Erkam Yay., İst.,20 03 13-Tirmizî, Büyû, 4 14-İbn Mace, Ticârât, 3 15-Buharî, Büyû, 19, 22; Müslim, Büyû, 47 16-Buharî, Büyû, 26. 17-İmam maverdi, Din ve Dünya Edebi, Terc. Selahaddin kip, İlkadım Yay., Kayseri-2006 s.362-365. 18-Abdullah Parlıyan, Açıklamalı Tam Riyazu’sSalihin Tercümesi: 449 19-Tirmizi, Birr 26 20-Buhari, Sulh 2. Ayrıca bkz. Lütfi Şentürk, Diyanet Aylık Dergi, Sayı:106

11


KAPAK

YALAN VE İNSAN Doğruluk ve doğru söylemek toplumu kaynaştırırken, yalancılık ve yalan söylemek insanları birbirine düşürür, güven duygusunu yok eder, toplum içinde karışıklıklara sebep olur, dostlukları yıkar, yerine düşmanlık tohumları eker. Kısaca yalan insanı dünyada da ahirette de felakete sürükler.

Semra Cebeci/Psikolog kapak@ilkadimdergisi.net

Y

alan; aldatmak amacıyla bilerek ve gerçeğe aykırı olarak söylenen söz olarak tanımlanır. Başka bir ifadeyle kasıtlı olarak uydurulmuş, gerçekle ilgisi olmayan sözlerle başkasını kasıtlı olarak aldatmaktır, yalan. Bu aldatma bazen söz ile bazen jest ile ya da susma yolu ile olabilmektedir. Sosyal bir davranış olan yalanın temel amacı başkalarını aldatmaktır. İnsanlar arasındaki ilişkiler sevgi, saygı ve güvene dayanır. Doğruluk ve doğru söylemek 12

toplumu kaynaştırırken, yalancılık ve yalan söylemek insanları birbirine düşürür, güven duygusunu yok eder, toplum içinde karışıklıklara sebep olur, dostlukları yıkar, yerine düşmanlık tohumları eker. Kısaca yalan insanı dünyada da ahirette de felakete sürükler. Allah Rasulüne vahiy ilk geldiğinde, korku ve heyecan içinde eşi Hz. Hatice’nin yanına koşmuş ve başına gelenleri anlatmıştı. Hz.Hatice’nin cevabı ise şöyle olmuştu: “Üzülme, Allah’a yemin ederim ki O senin gibi bir kulunu hiçbir zaman


utandırmaz. Çünkü sen sözün doğrusunu söylersin, emanete riayet edersin, akrabana yakın alaka gösterirsin, komşularına nazik ve müşfik davranırsın, fakirlere yardım elini uzatırsın.” Hz. Hatice’nin eşini teselli ettiği cümleden de anlaşılacağı üzere cahiliye toplumunda bile doğru sözlü olmak önemli bir erdemdi. “Yalan söyleyenler, iftira edenler ancak Allah’ü Teala’nın ayetlerine inanmayanlardır. İşte onlar yalancıların ta kendileridir.” (Nahl, 105) Yalan kötü bir davranıştır. Dinimiz İslam yalanı haram kılmış ve şiddetle yasaklamıştır. ‘’Doğru olun, doğruluk iyiliğe, iyilik ise cennete çıkar. Yalandan sakının, yalan fücura, fücur ise cehenneme götürür.’’(Buhari) Hem birey açısından hem de toplum açısından bu kadar zararlı ve kötü olan bir davranış olan yalanı insanlar neden ısrarla söyler? Genellikle eleştiri, reddedilme ve ceza gibi durumların verdiği huzursuzluktan ve gerilimden kaçmak için yalan söylenir. Başkalarının onayına ihtiyaç duyulduğunda, çıkar sağlamak için, kontrolü ele geçirmek için, dikkat çekmek için de yalan söylenebilir. Bazen de tamamen diğerini kandırmak niyeti ile söylenebilir. Kaçınma amacıyla söylenen yalanların ardında genelde özgüven eksikliği vardır. Bu anlamda günlük yaşam problemleriyle daha olgun şekilde baş edemeyen kişiler de sıklıkla yalana başvurur. Kişinin kendine karşı özsaygısının olmaması da yalan söyleme davranışını tetikler. Bir de hastalık haline gelmiş patolojik yalandan bahsedilebilir. Mitomani; yalan söyleme hastalığı bir çeşit dürtü kontrol bozukluğu olarak tanımlanır.

Sosyal ortam ve toplumsal ahlaki erozyon; içinde yaşanılan sosyal ortam ve toplumun ahlaki değerlerinde yaşanan aşınma kişiyi yalan söylemenin kötü bir şey olmadığı inancına sürükleyebilir. Kişinin kendine karşı özsaygısının olmaması da yalan söyleme davranışını tetikler.

Toplumda sık sık duyduğumuz beyaz yalanHaziran 2014 / 311

13


lar vardır bir de. Kötü niyet olmadan, insanlara zarar verebileceğini düşünmeden söylenen yalanlar… Oysa ne kadar masum görünse de yalanın rengi olmaz.

Yalan belli bir süre sonra tıpkı alkol ve diğer nörokimyasal etkililiği olan maddeler gibi bağımlılık yapmaya başlar. * Kaçınma amacıyla söylenen yalanların ardında genelde özgüven eksikliği vardır. Bu anlamda günlük yaşam problemleriyle daha olgun şekilde baş edemeyen kişiler de sıklıkla yalana başvurur.

14

Yalan belli bir süre sonra tıpkı alkol ve diğer nörokimyasal etkililiği olan maddeler gibi bağımlılık yapmaya başlar. Yalan alışkanlığı da tıpkı bu maddeler gibi küçük kullanımlar şeklinde başlar ve sorunlar arttıkça da şiddetlenir. Bir kez yalan söylendi mi arkasından onu telafi etmek için bir daha, bir daha devam eder gider. Kişi sonunda artık kendisi de bu yalanlara inanmaya başlar. Bu durum beraberinde sosyal bir takım sorunları da getirir, kişi artık çevresi tarafından tüm davranışları ve sözleri kuşku ile takip edilen biri haline gelir. Artık ona kimseler güvenmez. İnsanı yalan söylemeye iten nedenleri de şu şekilde sıralayabiliriz: Baskıcı anne baba tutumları; Çocuklar sürekli kendilerini baskı halinde hissediyorsa, cezalandırılma korkusu yaşıyorsa yalan söylemeye başlayabilir. Olumsuz rol modeller; kişinin yakın çevresinde yalan söyleyen model alabileceği ebeveyn, akraba, öğretmen ya da arkadaşlarının olması durumunda yalan söyleme alışkanlığı kazanması kaçınılmazdır. Sosyal ortam ve toplumsal ahlaki erozyon; içinde yaşanılan sosyal ortam ve toplumun ahlaki değerlerinde yaşanan aşınma kişiyi yalan söylemenin kötü bir şey olmadığı inancına sürükleyebilir. “Herkes yalan söylüyor ya da şu şarkıcı baksana neler söylemiş” gibi savunmalar bunun en belirgin göstergeleridir. Aile kurallarının çok katı olması, kişilerin sürekli mükemmelliğe zorlanması  yalan söyle-


meye neden olabilir. Bazen acıyı erteleme ihtiyacı da yalana neden olabilir. Kişiler çoğunlukla acıdan kaçma ya da erteleme ihtiyacı hissederler, işte yalan acı verecek bir durum karşısında erteleme sağlayan bir mekanizma olarak karşımıza çıkabilir. Arkadaşları tarafından beğenilme, kabul görme ihtiyacı yalana neden olabilir. Özellikle ergenlik döneminde yalan söylemek gerçekle yüzleşmekten ve gerçekliğin doğurduğu sonuçların altında kalmaktan daha kolay olduğundan tercih edilebilmektedir. Yapılan araştırmalar genellikle yalan söyleme alışkanlığının ailede kazanıldığını söylüyor. Ailelerini taklit eden çocuklar yalanı gündelik hayatın doğal bir sonucu olarak değerlendirebilir. Çocuk sürekli yalan söyleyen bir ebeveynden yalan söylemenin son derece sıradan bir iletişim yolu olduğunu öğrenebileceği gibi, hiç yalan söylemeyen fakat aşırı eleştirel ve cezalandırıcı bir ebeveyn karşısında da yalan söyleme alışkanlığı edinebilir. Keyifle okuduğumuz masallar, romanlar; Pinokyo’nun masum yalancılığı, yalancı çobanın mağduriyeti acaba yalanı nasıl algılamamızı sağlıyor? Dizilerde izlediğimiz, özellikle başrol oyuncularının etrafında dönen yalanlar, dizi karakterleriyle özdeşim kuran izleyicilere hangi mesajları veriyor? Üstelik bu dizilere çocuklarımızda şahit olmakta ve ne yazık ki zihinlerine bu tohumlar düşmektedir. Saf zihinleri yalanlar ile bulandırılmaktadır. Neler yapılabilir? • Kur’an ahlakı ile ahlaklanmak ve

yeni nesillerin Kur’an ile tanışmalarını sağlamak.

Haziran 2014 / 311

• Peygamber Efendimiz (sav)’in

güzel şahsiyetini öğrenmek ve hayatımıza tatbik etmek. • Çocuklarımıza olumlu rol model

olmak, model alabileceği kişiler noktasında seçici olabilmek. • Otoritenin aşırı baskı demek ol-

madığını anlamak ve insanlarla iletişimimizde baskıcı, aşırı otoriter tutumlardan vazgeçmek. • Medya kullanımında seçici ol-

mak. • Sosyal ortam ve toplumun ah-

laki değerlerinde yaşanan erozyonu önleyici çalışmalar planlamak ve uygulamak. • Patolojik yalan söz konusu ise

mutlaka bir uzmandan yardım alınmalıdır. Bir kimse Peygamber Efendimiz(sav)’e dedi ki: “Bırakamadığım üç günaha tutuldum. Bunlar zina, yalan ve içki”. Peygamber Efendimiz(sav) buyurdu ki: “Yalanı benim için terk et.” Adam peki diyerek gitti. Bir günahı işleyeceği zaman(eğer bu günahı yaparsam, Rasullah(sav) sorduğunda evet dersem suçum meydana çıkar, hayır dersem yalan söyleyerek verdiğim sözü tutmamış olurum) diye düşündü. Diğer iki günahtan da vazgeçti (Şira) Rabbim yalandan bizleri koru. Doğru sözlü olmayı, doğrularla, sadıklarla, salihlerle beraber olmayı nasip et…

15


KAPAK

Sosyalleşen

YALAN

Yalanın meşrulaştırılması için harcanan çabalar dini değerleri yok saymakla amacına ulaşabilir. Yalana renkler verir. Masum yalan, beyaz yalan, pembe yalan gibi masumlaştırır. Verilen ehliyetlerin sınırları bugün ifadesiyle başlayarak yeniden çizilir. İnsani ve İslami değerlerin görmezden gelindiğinde yaşamın güzelleşeceği dayatılır. “Yakalanmadığın sürece her şey meşrudur.” fikri desteklenir.

Abdullah Özgümüş

Y

kapak@ilkadimdergisi.net

alan, bir insanın suçlanmadan kaçmak, ödüllendirilmek ya da birine zarar vermek için kedisinin dışındaki insanları yanıltma çabasıdır. Bu girişimler sözel olabileceği gibi jest, mimik, yazarak veya susarak olabilir. Yalanı farklı başlıklar altında incelemek mümkün olmaktadır. Bunlar; a) Küçük çocuklar için sözde yalan: Uzmanların genel kanılarına baktığımızda yalanın 6 yaş civarlarında görüldüğü savunulur. Çocukların gerçek dışı konuşmalarını yalan olarak kabul ederek buna savaş açılmasını kabul edemeyiz.

16

Bu ifadeler hayal dünyasının zenginliği, eğitimsel yanlışlıklar, sosyal çevre, kınama, üzüntüyle karşılaşma, duygusal istismar ve otoriter ebeveyn tutumları sonucunda ortaya çıktığı gözlenmektedir. b) Alışkanlık haline gelen yalan: Çocuğun gerçekle gerçek olmayanı ayırt etmesinden sonra yalanın devam etmesi durumuna denir.   Bu durum menfaat sağlamak amacıyla kasıtlı olarak başkalarını aldatma amacını taşımaktadır. Bu dönemin 8 yaş sonrasına tekabül ettiği kabul edilmektedir. Bu çocuklar büyük olasılıkla doğru sözlü olmadıklarının farkındadırlar. Bu durumda


çevreyle olan ilişkileri ilk bakılacak yerdir. Davranışın kazanımı ve ortadan kaldırılması konusunda yardım ve destek alınacak kişiler yakın çevresi ve sosyal çevresi olacaktır. c) Patolojik yalan: Duygulanım bozukluğunun belirtisi olarak görülen yalandır. Bu yalan türünü hastalık haline gelmiş davranış olarak yorumlamak mümkündür. Ameller niyetlere göre hadisi şerifini mihmandar olarak kabul eden bizler için önemli olan etiketinin ne olduğu değil amacının ne olduğudur. Çevremizdeki insanların özellikle çocuklarımızın ifadelerinin amacına bakarak değerlendirmeye tabi tutmak, çözüm arayışını kolaylaştırmaktadır. Tabi ki problemli bir hal olarak kabul edilen davranışı önlemek için enerji harcamak daha yorucudur. Kalıcı çözüm üretilmesini zorlaştırmaktadır. Bunun yerine önleyici faaliyetlerle ilgilenmek daha kolay olacaktır. Yalan söyleme davranışını iyileştirmek önlemekten daha zordur. Yalan söyleme davranışının kazanılmasında etken olan en önemli unsurun taklit olduğu inkâr edilemez bir gerçektir. Çocukların davranış kazanımlarını ebeveynlerini ve yakın çevresini taklit ederek öğrenmeye başlar. Daha sonrasında arkadaşlar etkilemeye başlar. Günümüzde en önemli etkileyici olarak televizyonun etkisini görmeden edemeyiz. Okul ortamı da kazanılan davranışın pekiştirilmesini ve şekil değişikliğine gitmesini etkilemektedir. Çocuğun kişilik kazanımının ilk 6 yılının çok önemli olduğu bilinmektedir. Bu dönemde karakter kazanımı ve şahsiyet oluşumunun önemli safhaları tamamlanır. Aile farkında olmadan, çocuktur aklı ermez diye düşünerek yaptığı her türlü hatalı davranışı çocuğun olduğu gibi benimsemesini sağlar. Burada söz konusu olan yalan da aynı kategoride değerlendirilir. Model Haziran 2014 / 311

alarak öğrenen çocuk anne-babanın yalan söylediğini davranış olarak gözlemlemişse, onların sözel olarak bu durum hakkında ideal olanı ifade etmesinin hiçbir etkisi olmaz. Çocukluğun ilk yıllarından itibaren toplum içerisinde istenilen davranışı gerçekleştirmesi için vaatler verilir. Bunların zamanı geldiğinde yerine getirilmemesi çocuğun dikkatinden kaçmaz. Misafirlikte bazı davranışları yapmadığı takdirde eve gidince ödüllendirileceği ifade edilir. Eve gelindiğinde sehven de olsa yerine getirilmemesi çocuğun zihninde verilen sözlerin yerine gelmeyeceği fikrinin oluşmasını sağlar. Sürekli tekrar eden bir davranış olursa o zaman ebeveynle ilgili imaj bambaşka bir hal alır. Misafir olmak için haber gönderen insanları kabul etmek istemedikleri için bahaneler üreterek reddeden ebeveyni gören çocuk bunu hafızasına yazar. Çocuğuna istemediği bir şeyi yapmamak için önleyici yalanların söylenebileceğini öğretir. Teknolojinin gelişmesi yalanın söylenmesini kolaylaştırdığı bir dönemde yaşamaktayız. Cep telefonuyla konuşurken evde olduğu halde işte olduğunu ve ya il dışında olduğunu söyleyen bir ebeveyn çocuğuna ayaküstü yalan söylemeyi gösterir. Çocuğunun dışarı çıkmasını istemeyen bir annenin kapıyı çalan çocuğa arkadaşının evde olmadığı, hasta olduğu gibi ifadeler kullanarak evden uzaklaştırması her halde dürüstlüğü öğretmiyor olsa gerek. Kendisinden borç isteyen kişiye “olsa canın sağ olsun” diyerek malını korumanın uyanıklığını anlatıyorsa ve arkasında yardımlaşmanın dindeki yerini anlatıyorsa ne anlam ifade eder? Arabasını satmayı düşünen bir babanın aracının kusurları olmasına rağmen bunları açıkça ifade etmeyerek kıymetli bir şekilde satış yapmasıyla övünmesi insanların nasıl kandırılabileceğini öğretir. Babana bunu yaptığımızı söyleme, akşam evdeydik de vb tembihler çocuğu yalana sevk eder. Nitelikli yalan söylemenin yaşantıyı kolaylaştırdığı

17


Teknolojinin gelişmesi yalanın söylenmesini kolaylaştırdığı bir dönemde yaşamaktayız. Cep telefonuyla konuşurken evde olduğu halde işte olduğunu ve ya il dışında olduğunu söyleyen bir ebeveyn çocuğuna ayaküstü yalan söylemeyi gösterir. Çocuğunun dışarı çıkmasını istemeyen bir annenin kapıyı çalan çocuğa arkadaşının evde olmadığı, hasta olduğu gibi ifadeler kullanarak evden uzaklaştırması her halde dürüstlüğü öğretmiyor olsa gerek. Kendisinden borç isteyen kişiye “olsa canın sağ olsun” diyerek malını korumanın uyanıklığını anlatıyorsa ve arkasında yardımlaşmanın dindeki yerini anlatıyorsa ne anlam ifade eder?

18

model olunarak öğretilir. Bunun yanında aileye bağımlılık, verilmiş söze sadık kalma durumu da yalana götürebilir. Senden bunu beklemezdim, bütün güvenimi kaybettin gibi doğruyu desteklemek için kullanılan ifadeler de kişiyi yalana götürebilir.  Ailenin mutsuz olmaması adına onların hoşuna gitmeyecek durumları saklayarak iyi çocuk olmaya devam edebileceğinin öğrenilmesi yalanın tekrar sıklığını arttırır. Kendisine çok fazla karışılan insanında isteklerini yerine getirmek adına da yalana başvurduğu görülmektedir. Aşırı baskıcı ve otoriter tutumunda yalan söylemeye götüren etkenlerdendir. Doğruyu ifade ettiğinde ceza alacağını bilmek ve tepkilerden kurtulabilmek adına savunma mekanizmaları yalanı çıkış yolu olarak gösterebilir. Kırılan bir eşyanın (aslında öyle olmadığı halde) çocuk tarafından kırıldığı düşünülerek “Sen yaptın bunu biliyorum. Doğru söylersen sana bir şey yapmayacağım.” diyerek yalan söylediğinde kurtulacağı öğretilen insanları, her seferinde nasıl kabul edilecekse o şekilde davranmaya yöneltir. Hele bir de “Niye bunu kırdın?” diye hesap sormanın arkasından çocuğun vereceği cevaba tahammül gösteremeyerek “Sus bir de cevap veriyor.” tepkisinin olması kafaları iyice karıştırır. “Benim ne söyleyeceğim değil, kendisinin neyi kabul edeceği daha önemliymiş. O zaman onun hoşuna gideceği şekilde davranmalıyım.” düşüncesi ile kişi yalanı rahatlama aracı olarak görecektir. Okul ortamında arkadaşlarının yalan söyleyerek öğretmenden alacağı cezai yaptırımdan kurtulduğunu onurlanarak anlatması dikkat çeker. Çevresindeki insanların ilgisini çekecek durumları yaşadığını paylaşarak dikkatleri üzerine çekme, popüler olma istendik bir durumdur. Başkasının yerinde olma isteği kişiyi hayal dünyasını kullanarak senaryolar üretmeye sevk edebilir. Aranan kişi olmak için roller yaparak oldu-


ğundan farklı davranmaya çalışır. Veya ailesinin kedisince utanılması gereken sosyal, ekonomik, politik ve inancını yaşama biçimi gibi durumları saklayarak hakkındaki yargıları farklılaştırabileceğini öğrenir. Parçalanmış aileye mensup olan çocukların, yanında bulunmayan ebeveynle ilgili hiç konuşmadığı gözlemlenir. Ya da onunla yaşanılan harika hikâyeler ballandırılarak anlatılır. Yaşamında eksikliğini hissettiği durumla ilgili çevresindekilere fırsat vermemek ve bu durumla ilgili duygusal doyum yaşamak adına tekrar edilir. Kendisini ve çevresindeki insanları olduğu gibi kabul etmek temel öğretisi olmayan ailelerde daha fazla gözlemlenir. Hele birde “el ne der?” felsefesiyle çocuk eğitimi yapıldığı ortamları yalanın davetçisi olarak kabul edebiliriz. Ailesinin ekonomik durumunu kabullenemediği için yalan söyleyen çocuk ve gençler için tehlikeli bir kapı açılır. Anlattıklarının gerçekliğini gösterebilmek adına çalma davranışı ortaya çıkar. Bununla kimliğini kurtaracağını zanneder. Ama sonunda bir şekilde ortaya çıkan gerçekler bütün emeklerin ve kazanılan kimliğin kaybedilmesine ortam hazırlar. Öğrenilen davranışlar uygulama safhasına geçtiği zaman pekiştireçler olumlu olmaya başladığın da davranışın tekrar sıklığını arttırır. Bazen halledilmesi gereken bir iş için gerçeğe aykırı beyanatlar kullanarak sürecin hızlanmasını sağlayanları duyarız. Buna illegal olarak işlerini halleden kişileri de dâhil edebiliriz. Aklını kullanarak, uyanıklık yaparak işini halletmesinin takdir edilmesi gereken bir davranışmış gibi anlatması nefse hoş gelmektedir. Aynısını yaparak işlerini kolaylaştırmayı deneyen ve işe yaradığını gören birisi bu durumu masum hale getirmeye yönelir. Bahaneler bulmaya ve süreç esnasında yaptığı hataları (yalan söylemeyi) görmemeye başlar. Yalanın sinsi tarafını fark edemeden ağına düşmüş ve bunu normalleştirmiş olur. “Bundan ne olur ki, Herkes yapmıyor mu zaten?” gibi

Haziran 2014 / 311

ifadelerle kendisini rahatlatmaya çalışır. Model olarak alır, dener hoşuna gider, tekrar eder ve davranış haline gelir. Yalanın meşrulaştırılması için harcanan çabalar dini değerleri yok saymakla amacına ulaşabilir. Yalana renkler verir. Masum yalan, beyaz yalan, pembe yalan gibi masumlaştırır. Verilen ehliyetlerin sınırları bugün ifadesiyle başlayarak yeniden çizilir. İnsani ve İslami değerlerin görmezden gelindiğinde yaşamın güzelleşeceği dayatılır. “Yakalanmadığın sürece her şey meşrudur.” fikri desteklenir. Ve bunları verirken insanlara olan güvenin olmaması gerektiğini hatırlatır. Çünkü nasıl bakarsan o şekilde görürsün. Pazarlama teknikleri kullanılırken yalan söylenmemesi, dürüst olunması gerektiği temel prensip olmaz. Öncelik satış yapılsın nasıl olduğu önemli değil. Satana kadar vaatler verilsin, sonrasında hatayı yüklemek için birileri bulunsun. “Bizi aldatan bizden değildir.” hadisi şerifi hiç dikkate alınmasın. Reklam yapılırken dikkat çekecek ifadelerle ortaya çıkılsın gerçekler küçük harflerle yazılsın. Müslüman kimliğiyle görünmelisin ki müşteriler gelsin. Falan grubun mensubu olarak bilinmelisin ki tercih edilesin. Kişisel gelişiminle insanları nasıl etkileyeceğini veya kendini nasıl pazarlayacağını öğrenmelisin, onların eksikliklerini iyi görmelisin ki kıymetli olabilesin. “Bu dünyayı sen mi kurtaracaksın? Sen geminin kaptanısın önce gemini kurtar.” gibi düşüncelerle insanları toplumları etkileyerek erdemli olmanın önemli olmadığı bilinçaltı süreçlere fısıldanır. Bunları duyan ve faydasını gören insanlar kendisini kontrol eden ahlaki değerlere ve inanca sahip değilse YALAN her renge girer. Kendisi için bir şey istemeyen bir toplum oluşturur. Herkes memleketi ve toplumu düşünür. Yalanın kendisini sahibinden saklamak için yeni yalanlara inandıracak gücü vardır.

19


Egitim egitim@ilkadimdergisi.net

. Doç. Dr. RüstüYESIL . .

Bir Eğitim Sorunu Olarak

YALAN VE YALAN SÖYLEME

A

kıl ve irade sahibi insan, bu sahipliği nedeniyle diğer varlıklar arasında özel bir yere ve öneme sahiptir. Fıtrat üzere dünyaya gelir, daha sonraki yaşam deneyimleri ile kişiliği, kimliği biçimlenir, şekil ve şemail kazanır. Bu biçimlenme sürecine genel olarak verilen isimlerden biri “eğitim”dir. Öğrenebilme kapasitesi ile birlikte dünyaya gelen insanoğlu, eğitim aracılığıyla bilgi ve duyguları öğrenir, değerler üretir ve öğrenir, psikomotor bir takım yeterlikler kazanır ve geliştirir. İlk dünyaya geldiğinde insan genel olarak saftır, temizdir. İyi ve kötü özellikleri, alışkanlıkları ve davranışları aile içerisinde başlayıp zamanla daha geniş alanlara yayılan çevresiyle birlikte diğer varlıklardan dinleyerek, izleyerek, yaparak, hissederek vb. öğrenir. Burada bahsedilen iyi ve kötü özelliklerin, insanın ya da insanlığın değer dünyası ile ilgili olduğu belirtilmelidir. Bazı davranışlar ve özellikler kimi insanlar ya da toplumlar için iyi, kimileri için kötü olarak değerlendirilebilir. Ama her halükarda bu özelliklerin önemli kısmı öğrenme ürünüdür, yaşarken öğrenilir. Yetişkinlerin bu süreçteki görevi, insanın fıtratında bulunan iyi özellikleri öğretmek ve geliştirmek, belirginleştirmek; kötü özellikleri ise mümkünse yok etmek, mümkün değilse bastırmak ve geriye atılmasına yardımcı olmaktır. Burada üzerinde durulması gereken sorun, iyi özelliklerin geliştirilip güçlendirilmesi, kötü özelliklerin ise bertaraf edilmesi için ne yapılması, nasıl davranılması gerektiğidir. Yalan söylemek; dünyanın her yerinde, her kültürde, her dinde, yaşam biçimi ya da ideolojide yerilen, kötü olarak kabul edilen özelliklerden biridir. Buna rağmen yine her kültürde, ortamda insanların başvurabildiği davranış kalıplarından

20

biridir. Nasıl oluyor da tüm insanlar tarafından kabul edilen bu özellik, yine insanların büyük kısmı tarafından başvurulan, yapılan bir davranış haline gelmektedir? Bu durum sorgulanmalıdır. Diğer kabiliyetler olduğu gibi yalan ya da doğru söyleme, yalan ya da doğru sözlü olma kabiliyeti de doğuştan gelmektedir. Ancak insanın yalan ya da doğru sözlü olması, yaşam esnasında öğrenilen bir davranış kalıbıdır. Sorgulanması gereken, insanların; tüm insanlar tarafından kabul edilen ve övülen bir özellik olarak doğru sözlülüğün yerine yine tüm insanlar tarafından kötü kabul edilen ve yerilen yalan söyleme özelliğinin kazanıldığıdır. Her ikisini de öğrenebilme kabiliyetine sahip olan insan niçin yalan söylemeyi öğrenmektedir? Doğru sözlü olmak yerine niçin insan yalancı olmayı ve yalan söylemeyi tercih etmektedir? Gelişim açısından bakıldığında insanın fıtratının doğru söylemeye daha meyilli olduğu görülmektedir. Çocukların saf olması, iç ile dışlarının bir olması, düşündüklerini ve bildiklerini olduğu şekliyle yansıtma davranışını sergiledikleri; buna karşılık ilerleyen yaşlarda bu saflığın bulanıklaştığı; zaman zaman yalan söylemeye başladıkları, hatta kimi zaman yalan söylemeyi bir alışkanlık haline getirip doğru söylemeyi hiç düşünemedikleri durumlar da ortaya çıkmaktadır. Bu durum, insan fıtratının doğru söylemeye daha meyilli olduğu; buna karşılık yaşam esnasında yalan söylemenin doğru söylemenin yerine daha tercih edilir hale geldiğinin önemli bir göstergesidir. Atalarımız boşuna “çocuktan al haberi” dememişlerdir. O halde yukarıdaki soruyu şu şekle çevirelim: İnsan, nasıl oluyor da doğru söylemeye daha meyilli iken ilerleyen dönemlerde yalan söylemeye daha meyilli hale gelmektedir? Bu sorunun en kısa cevabı; insanın yaşam esnasında geçirdiği eğitimsel deneyimlerin ve öğrenme yaşantılarının buna zemin hazırlayıcı nitelikte olduğu şeklinde verilebilir. Peki ama niçin? Niçin insan yaşadıkça iyi bir değer olan ve övülen doğru sözlülük ve doğruyu söyleme yerine herkes tarafından yerilen yalan söyleme ve yalancılığı öğrenmeye zemin hazırlayan durumlarla karşılaşmakta ve yalan söylemeye daha meyilli hale gelmektedir? Bunun sorumlusu kimdir ya da nedir? Eğitimciler olarak anne ve baba, öğretmen, diğer yetişkinler


ya da akran gruplarının yalan ya da doğru sözlülüğü öğrenme sürecindeki rolü ve etkisi nedir? Ya da kurum olarak aile, okul, diğer kurum ve kuruluşlar ile bunların ortamlarının bu süreçteki rol ve etkileri nedir? İnsanın neyi öğrenip davranış haline getireceği üzerinde etkili olan şeylerden biri, öğrenilenin bireye sağlayacağı yarar ya da zarardır. Davranışçı öğrenme kuramı, insanın davranışları sonunda karşılaştığı durumun memnuniyet ya da rahatsızlık verme durumuna göre insanın öğrendiği ya da unuttuğunu/bıraktığını belirtmektedir. Bireyin doğru söylemesi ya da yalan söylemesi durumunda karşılaştığı durum, yalan ya da doğru sözlü olmayı öğrenmesini beraberinde getirmektedir. Örneğin doğru söylediğinde ceza aldığını; buna karşılık yalan söylediğinde cezadan kurtulduğunu fark eden birey, ceza almamak adına daha sonra da yalan söylemeyi tercih eder hale gelebilmektedir. Diğer taraftan insanın önemli öğrenme yollarından biri, gözlem ve model alma yoluyla öğrenmedir. Görme duyusu, insanın önemli öğrenme araçlarından biridir. Yapılan araştırmalar mevcut öğrenmelerimizin yaklaşık %83’ünün görme duyusuyla edinildiğini ortaya koymaktadır. Çevresinde yalan söyleyenleri, yalan söyleyince kazançlı çıkanları; doğru söyleyince kayıplar yaşayan bireyleri gören bir bireyin, yalan söyleme davranışını model alma eğilimine girmesi beklenmelidir. Hele ki bu gözlenen kişiler birey üzerinde etkili olan annebaba ya da öğretmen gibi önemli ve etkili kişilerse bu ihtimal daha da güçlenmektedir. Bu model insanlar ne kadar “yalan söylemeyin, yalan kötüdür, yalan zararlıdır…” gibi söylemlerde bulunurlarsa bulunsunlar, insan öğrenmesi açısından duyduklarına göre gördükleri daha etkilidir ve kalıcıdır. İnsanların öğrenmeleri üzerinde etkili olan durumlardan biri de hiç şüphesiz tekrardır. İnsanın yalan söyleme durumunu tekrarlaması halinde, bu tekrar arttıkça bu kötü davranış bir alışkanlık haline gelecektir. Mahatma Gandhi’nin şu veciz sözünü hatırlamakta yarar var (http://www.guzelsozlerin. com/mahatma-gandhi-sozleri.html): • Söylediklerinize dikkat edin; düşüncelere dönüşür… • Düşüncelerinize dikkat edin; duygularınıza dönüşür… • Duygularınıza dikkat edin; davranışlarınıza dö-

Haziran 2014 / 311

nüşür… • Davranışlarınıza dikkat edin; alışkanlıklarınıza dönüşür… • Alışkanlıklarınıza dikkat edin; değerlerinize dönüşür… • Değerlerinize dikkat edin; karakterinize dönüşür… • Karakterinize dikkat edin; kaderinize dönüşür… Peki çözüm nedir? Ne yapılırsa insanların yalan yerine doğru söylemeyi tercih etmesi, doğru sözlü olması, yalandan nefret etmesi ve uzak durması temin edilebilir. Gerçekte yukarıda bahsedilen durumlar, bu sorunun da cevabını içermektedir. Bununla birlikte şunlar önerilebilir: • İnsanlar doğru söyleyince cezalandırılmamalı, gerekiyorsa ödüllendirilmeli; buna karşılık yalan söyleyen kişiler uyarılmalı, gerekiyorsa cezalandırılmalı, • Yalan söylemek bir çıkış yolu olarak gösterilmemeli, hissettirilmemeli, bu doğrultuda bir tecrübe geçirmemesine özel önem verilmeli, • Yalan söylemesi kesinlikle görmezden gelinmemeli, mutlaka tepki verilmeli, • Model insanlar, çevredeki kişilerin kendilerini örnek aldığı bilinci içerisinde yalan söylemekten özellikle uzak durmalı, • İnsana güzel bir üslupla nasihat yalancılık ve doğru sözlülük üzerine nasihatte bulunulmalı, zihinsel olarak yalanın kötülüğüne, doğru sözlülüğün güzelliğine ikna edilmeli, • İnsanın yalan söyleyeceği ortamlar oluşturmaktan kaçınılmalı, yalan söylemesi yerine sessiz kalması tercih edilmeli, büyük cezalarla tehdit edilerek yalan söylemeye yönlendirilmemeli, • Yalanın ancak geçici bir durum için geçerli olabileceği, doğrunun ise her zaman ve her yerde geçerli olacağı sıklıkla vurgulanmalı, • Yalan söylemekle ilişkili olan iki yüzlülük, iftira, abartma, gerçeği gizleme gibi diğer olumsuz davranışlar da birlikte yerilmeli, birbiriyle ilişkilendirilmeli, • Yalanın ancak insanı aldatabileceği, Allah (CC)’ın içtekini ve dıştakini bildiği sıklıkla hatırlatılmalı, inanç boyutu beslenmeli, Selam ve dua ile…

21


Zeki Soyak Hocamizdan

S

SADAKAT

adakat ahlâkî faziletlerin en önemlisidir, diyebiliriz. Çünkü doğruluk kişiyi her türlü kötülüklerden, kötü ahlaktan korur. Doğruluk, sıdk kalp ile dilin birbiriyle uyumlu çalışması yani Kalbin ve lisanın doğru olması, doğruluk üzerinde birleşmesidir. Kalp ve lisan doğru olunca amel de doğru olacak ve kişiden salih ameller sudur edecektir. Elbette sözlerin en doğrusu ve güzeli Allah Teâlâ’nın sözü sonra da Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemin sözüdür. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Allah ki O’ndan başka hiçbir ilah yoktur. Elbette sizi kıyamet günü toplayacaktır. Bunda asla şüphe yoktur. Söz bakımından Allah’tan daha doğru kim vardır?” (Nisa, 87) “Biz ancak doğru söyleriz.” (En’am, 146) Allah Teâlâ müttaki kulların vasıflarını da şöyle açıklıyor: “Onlar sabreden, DOĞRU OLAN, gönülden kulluk eden, hayır yolda infak eden ve seher vaktinde bağışlanma dileyenlerdir.” (Âl-i İmran, 17) Kişi gerek dünyada ve gerekse ahirette doğru olmanın, sadıklarla beraber olmanın mükâfatını mutlaka görecektir. “Allah buyurdu ki: Bugün öyle bir gündür ki doğruların doğruluğu onlara fayda verir.” (Maide, 119) “Çünkü Allah, sadakat gösterenleri sadakatleri sebebiyle mükâfatlandıracak.” (Ahzab, 24) İbn-i Mes’ud radıyallahu anhtan rivayet edildiğine göre, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

22

“Doğruluk iyiliğe götürür. İyilik cennete iletir. Kişi doğrulukta devam ede ede nihayet Allah katında SIDDÎK olarak yazılır. Yalan fücura iletir. Fücur ise ateşe götürür. Kişi yalan söylemekte devam ede ede nihayet Allah katında yalancı olarak yazılır.” (Buhârî-Müslim) Saffan bin Süleym radıyallahu anhtan: Dedi ki: “Ey Allah’ın Rasulü mü’min korkak olur mu? -Evet olabilir, buyurdu. -Peki mümin cimri olur mu? -Evet olabilir, buyurdu. Mü’min yalancı olabilir mi? diye sorulunca, -Hayır asla! buyurdu.” (Muvatta) Doğruluk bütün iyiliklerin, güzelliklerin anası, yalan da tüm kötülülerin ve çirkinliklerin anasıdır. Her müslüman kendisi için iyi bir ortam bulmalı, kötü ortamlardan uzak durmalıdır. Bu hususta Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve doğrularla beraber olun.” (Tevbe, 119) İşte müslümanın ortamı, bu ortamlardır. Sadıklarla, sıddîklarla beraber olmak. Onların ortamında her geçen gün onlara benzeyerek, onlardan biri hâline gelmektir. Yalan söylemenin caiz olduğu yerler vardır, onlar da; 1- Kişinin hanımının gönlünü hoş tutmak için söylediği yalan. 2- Harpte yalan söylemek. Çünkü harp bir taktiktir. Bu savaş gerek sıcak savaş ve gerekse soğuk savaş olsun. 3- İki kişinin arasını bulup barıştırmak için söylenen yalan.


Bunların dışında yalan söylemek asla caiz değildir. En doğru insan, en kâmil mânâda imana sahip olan insandır. Çünkü sağlam ve kâmil bir imana sahip olan, kulluk şuuruna eren, teslimiyeti tam olan bir kişi, basit dünya çıkar ve menfaatleri için doğruluktan ayrılmadığı gibi, çeşitli sıkıntı ve eziyetlere maruz kalsa bile doğruluktan şaşmaz ve asla yalana tevessül etmez. Allah Teâlâ sadakatin yüksek mertebesini şöyle açıklamıştır.

Kişinin imanı, kalpteki tasdik, lisandaki ikrar ve vücut iklimindeki amal-i sâlihanın tezahürleri ile kemâlâtın en uç noktasına yükselir. Demek oluyor ki, kalbin, lisanın ve amelin doğruluğu sıddıkiyet için şarttır. Bunlardan biri eğri olduğu zaman sadakat, doğruluk olmaz. Zikredilen ayet-i kerimede vasfedilen sadıkları bulmalı, onlarla hemdem, hemmeclis olmalıyız.

“Gerçek iyilik yüzünüzü doğu veya batı tarafına döndürmeniz değildir. Asıl iyilik o kimsenin iyiliğidir ki, Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitaplara, peygamberlere inanır. Allah rızası için yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalanlara, dilencilere ve boyunduruk altında bulunan köle ve esirlere sevdiği maldan harcar, namaz kılar, zekât verir. Antlaşma yaptığı zaman sözlerini yerine getirir. Sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında sabreder. İşte doğru olan bu vasıfları. Muttakiler ancak onlardır.” (Bakara, 177) Ayet-i kerimede doğruluk ile vasıflanan kişilerin iki özelliği zikredilmektedir: İman yönünden kemalatın doruğunda olmaları ve amel bakımından amel-i sâlihin zirvesinde bulunmaları. Kişinin imanı, kalpteki tasdik, lisandaki ikrar ve vücut iklimindeki amal-i sâlihanın tezahürleri ile kemâlâtın en uç noktasına yükselir. Demek oluyor ki, kalbin, lisanın ve amelin doğruluğu sıddıkiyet için şarttır. Bunlardan biri eğri olduğu zaman sadakat, doğruluk olmaz. Yukarıda zikredilen ayet-i kerimede vasfedilen sadıkları bulmalı, onlarla hemdem, hemmeclis olmalıyız. Bu gibiler her devirde az bulunurlar. Hele zamanımızda bu zatlar kibrit-i ahmerdirler. Azın azıdırlar. Kişi ve

Haziran 2014 / 311

toplumlar çok büyük ölçüde dejenere olmuştur. Politikada, ticarette, beşerî münasebetlerde doğruluk nerdeyse bir hayal olmuş; yalan, hıyanet toplumu kasıp kavurmaktadır. Hele milletin idaresini, yönetimini üstlenen kişilerin sadakatsizliği, millete karşı yalan söylemeleri ve toplumu aldatmaları kadar bir felaket, bir musibet düşünülemez. Maalesef bugün bu musibet, bu bela, milletlerin başında kara bulutlar gibi dolaşmaktadır. Verdiği söze sadık kalmayan, randevularına önem vermeyen, kendi toplumunu, milletini aldatmaktan ve onlara yalan söylemekten utanmayan, ortalamanın altındaki düşük karakterli insanlar yönetimde ve iş başındadırlar.

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem: “Senin doğru söylediğine inanan bir kişiye yalan söylemen en büyük hıyanettir.” (Ebu Davud) buyurmaktadır. Abdullah bin Ebil Hums radıyallahu anhtan: “Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ile henüz peygamber olarak gönderilmezden önce bir alışverişte bulundum. Onun lehine bir hesabım kaldı. Falan yerde buluşalım diye randevu verdim, fakat unuttum. Üç gün sonra hatırladım ve gittiğimde O’nun hâlâ orada beklemekte olduğunu gördüm. Bana şöyle dedi: “Ey delikanlı beni yordun. Tam üç gündür seni burada bekliyorum” (Ebu Davud) Hadiseyi tefekkür edelim ve hâlimizi yorumlayalım. “Allah’a ve Peygambere inananlara, dosdoğru olanlara ve Allah yolunda şehit düşenlere, işte onlara Rableri katında nur ve ecir vardır.” (Hadid, 19) 23


Hizmet Adabi nureddin.soyak@ilkadimdergisi.net

Nureddin Soyak

Kendinizi Unutmayın!

S

ürekli öğreten, öğrenmeyi; sürekli nasihat eden, dinlemeyi; sürekli emreden, emir almayı; sürekli varlıklı olan, yokluğu; sürekli sağlıklı olan, hastalığı; gençler, ihtiyarlığı, kendini müstağni gören de Rabbini unutabilir. Öğreten, ne kadar öğretse de öğrenmeyi; nasihatçi, ne kadar nasihat etse de nasihat dinlemeyi; amir, ne kadar emretse de emir almayı; varlıklı, ne kadar varlıklı olsa da yokluğu; sağlıklı, ne kadar sağlıklı olsa da hastalığı; genç, ihtiyarlığı, kul da Rabbini asla unutmamalıdır. Aklın dengesi bozulmadığı sürece bu böyledir. Terazinin ayarı bozulduğunda nasıl eksik veya fazla tartarsa, akıl da ayarı bozulduğunda kârını zararını bilemez olur. Başkalarına iyiliği öğütledikleri halde kendi hayatlarında bunu aksine davrananlar hiç de az değildir. Davetçileri bekleyen en önemli tehlikelerden biri de budur. Kendini unutmak. Herkesi Allah’a çağırırken kendini unutmak. Kendini unutmanın en bariz vasfı kişinin dediğiyle yaptığının birbiri ile çelişmesidir. Bunun adı da münafıklıktır.

kadar, öncelikle topluma yön vermeye kalkışan insanlara ayaklarının kaymaması yönünde çok önemli ilahi bir ikazdır. Fahreddin Razi, iyiliği emredip kendini unutmanın akılla bağdaşmadığını şöyle ifade eder: “İyiliği emredip, kötülükten sakındırmaktan maksat, başkasının menfaatine olan şeyi elde etmeye ve zararına olan şeye düşmekten sakındırmaya bir irşaddır. İnsanın kendisine iyiliği başkasına iyilik yapmasından daha evladır. Başkasına nasihat edip kendisi nasihat almayan kişi, sanki aklın kabul etmeyeceği aykırı bir işte bulunmuş olur.” İnsanlara nasihat edip kendisi uymayan kişi insanların günaha rağbet etmesine vesile olur. “Ele verir talkını kendi yutar salkımı” sözü bu tür yanlışlıkları ifade etmektedir.

Rabbimiz şu emri ile ayarı bozulan aklı uyarmaktadır.

Bu ilahi uyarı, sadece söylenenle yapılan arasında değil, söz ve fiillerin kendi içinde de tutarlı olmasını kapsar niteliktedir. Allah ve Rasulüne itaate davet edenlerin kendilerinin itaatsiz olmaları, helal ve haram sınırlarına riayete davet edenlerin kendilerinin bundan yoksun olmaları, Hayra teşvik edenlerin hayırdan yoksun olmaları, iffet ve namusa davet edenlerin iffet ve namustan yoksun olmaları dinde samimiyetsizliğin açık belirtisidir. Şu nerden geldiği belli olmayan söz de samimiyetsizliği en belirgin bir ifadesi değil midir? “Hocanın dediğini tut da gittiği yoldan gitme” Gerçekten hocalar böyle mi? Yoksa din düşmanlarının hayal ettiği hoca tipi mi? Maalesef günümüzde her iki-

“Siz kitabı okuyup durduğunuz halde, kendinizi unutup başkalarına iyiliği mi emrediyorsunuz? Anlamıyor musunuz?” (Bakara, 44) Söz ve davranışlarıyla insanlara, iyiliği emredenlerin kendilerini bu güzellikten mahrum etmeleri hangi akılla izah edilebilir? Rabbimiz, böyle bir iyiliği başkalarına emredenlerin bundan kendilerini mahrum bırakmaları halinde, “Aklınızı kullanmıyor musunuz?” ifadesi ile ne kadar yanlış bir yolda olduklarını haber vermektedir. Bu ilahi ikaz önceki ümmetlerden başlayarak kıyamete 24

Rabbimiz buyurdu ki: “Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyleri niçin söylüyorsunuz? Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz Allah katında büyük gazab gerektiren bir iştir.” (Saf, 2-3)


sinden de örneklere rastlamaktayız.

özetle şunları söylemiştir:

“Siz bu ayeti gayesinin dışına taşırıyor ve yanlış yorumluyorsunuz. Ben Rasulullah’ın “İnsanlar bir kötülüğü görüp de onu engellemezlerse Allah’ın onlara genel bir azab göndermesi yakındır.” buyurduğunu duydum.” Hiçbir meşgale ve engel, mü’mine ferdî, ailevî ve topKendini düzeltemeyenler, lumsal sorumluluklarını ihmal ettirmemeli ve unutturbaşkalarını nasıl mamalıdır. Hele hele kendini düzeltebilirler ki? Mü’min asla unutturmamalıdır. Kul “kendimi düzeltiyorum” ilk önce kendi nefsinden hesaba çekilecektir.

Ne zamanın ne de mekânın durumu, müslümanların ayaklarının kaymasına bahane edilemez. Yanlış anlayışların ve uygulamaların müslüman toplumda yer bulmasına, müslümanlar asla müsaade etmemelidirler. Müslümanlar da bu bilinç ve şuurla hareket etmelidir. Allah’ın dinini tebliğe memur Müslüman, söz ve fiillerinde samimi olmalıdır. Ciddiyetten uzak gayri samimi söz ve fiiller, dine faydadan çok zarar getirir. Bu da Rabbimizin gazabını celbeder. Ashab bu vazifeyi en güzel bir şekilde ifa etmiş, tüm imkânsızlıklara Rağmen Rabbimizin adını dünyanın dört bir tarafına duyurmuşlardır. Gittikleri yerde kalplere sirayet eden samimiyet ve muhabbetleri ile etraflarında sevgi haleleri oluşturmuşlardır. Rabbimiz buyurdu ki: “Ey iman edenler! Siz kendinizi düzeltin. Siz doğru yolda olursanız, yoldan sapan kimse size zarar veremez.” (Maide,105)

diyerek başkalarını düzeltme sorumluluğundan kurtulamaz. “Kamil mü’min olacağım” diye daveti ihmal edemez. Mü’min, bir taraftan kendini düzeltirken diğer taraftan da en yakınından başlayarak tüm toplumu düzeltmeye gayret etmelidir.

Kendini düzeltemeyenler, başkalarını nasıl düzeltebilirler ki? Mü’min “kendimi düzeltiyorum” diyerek başkalarını düzeltme sorumluluğundan kurtulamaz. “Kamil mü’min olacağım” diye daveti ihmal edemez. Mü’min, bir taraftan kendini düzeltirken diğer taraftan da en yakınından başlayarak tüm toplumu düzeltmeye gayret etmelidir. Zamanla bazı müslümanların bu ayeti, nemelazımcı bir anlayışa kapı aralayacak şekilde yorumlamaya başladıklarını görünce Hz.Ebu Bekir onları uyarıp Haziran 2014 / 311

Rabbimiz buyurdu ki: “Hani, çokluğunuz size kendinizi beğendirmiş, fakat size hiçbir yarar sağlamamış, yeryüzü bütün genişliğine rağmen size dar gelmişti. Nihayet gerisin geriye dönüp kaçmıştınız.” (Tevbe, 25) Mü’min bilmeli ki ne bilgisi, ne becerisi, ne malı, ne mülkü, ne gücü kuvveti, ne taraf etrafı kısaca hiçbir çokluk Rabbi dilemediği sürece ona bir yarar sağlamaz. Mü’min, her şeyi Rabbinden bilirse, zaman zaman ayak bağı olan bu ve benzeri şeyler tökezlemesine vesile ol-

maz. Rabbimiz buyurdu ki: “O halde, bu gününüze kavuşmayı unutmanıza karşılık azabı tadın. Biz de sizi unuttuk.” (Secde, 14) Allah’ı ve Ahireti unutmak her çeşit gaflet ve tembelliğin kaynağıdır. Rabbim cümlemizi muhafaza buyursun. 25


. Kur’an Iklimi Selim Armagan selim.armagan@ilkadimdergisi.net

“Bize kavuşmayı ummayanlar, dünya hayatına razı olup onunla tatmin bulanlar ve bizim ayetlerimizden gafil olanlar da vardır muhakkak. İşte bunların kendi elleriyle ettikleri yüzünden varacakları yer cehennemdir. (Yunus, 7-8)

DÜNYA HAYATINA

Razı mı oldunuz?

Ş

ükür ve Küfür; bu iki kelime bizim tüm hayatımızın, söz ve davranışımızın kodlarını oluşturur. İnsan ya Allah’a ve onun koyduğu değerlere inanır ve ona göre söz söyler davranış sergiler; ya da kendini merkeze alır kendi ölçütleri heva ve hevesine göre söz söyler ve hareket eder. Burada inanan ve inanmayanın tespitinde en önemli kıstas davranış yani ameldir. Ziya Paşa’nın dediği gibi “âyinesi iştir kişinin lafa bakılmaz.” İnsanların gönüllerinde olanların ne olduğunu Allah en iyi bilendir. Münafıklar “iman ettik” diye çırpınsalar da yeminler etseler de Allah onların iman sözlerini kabul etmemiştir. Söylenen sözler ve kararlar ya ŞÜKRÂNÎdir; yani Allah’ın ve Rasulünün bize gösterdiği ölçülere uygundur ya da KÜFRÂNÎdir; yani Allah’ın ve Rasulünün bizim sakınmamızı istediği çirkin söz ve amellerdir. Bu küfran hali her zaman inkâr anlamında bir küfran olmayabilir. Bazen nimetin kadrini bilmemek anlamında Allah’ın bütün ihsan ve ikramına rağmen, Ona saygısızlık ve nankörlük de olabilir. Allah’ın verdiği ilim ve irfanı, malı ve serveti, makam ve şöhreti… yanlış kullanmak da bir

26

küfran halidir. Musa’ya (a.s) eza veren onu öldürmek için üzerine saldıran Firavun da küfran içinde idi. Kur’anî tabirle Tevrat’ın hükümlerini gizleyen, onun emirleri doğrultusunda hareket etmeyen, dünyada âlim vasıflı, Allah katında ise kitap yüklü eşek olanlar da küfran içinde idiler. Musa (a.s)’ın toprakları yine şekil değiştirmiş Musa(a.s) düşmanları, Davûd (a.s) düşmanları, Süleyman (a.s) düşmanları ve Muhammed (a.s) düşmanları ile dolmuştur. Topraklar aynı topraklar, dava aynı dava, olaylar aynı ve inşallah sonuç da aynı olacak. “VEL ÂKIBETÜ LİL MUTTEGÎN – Hayırlı sonuç takva sahibi mü’minlerindir.” Bu topraklar, her karışında Allah’ın elçilerinin terlerinin, emeklerinin, dualarının olduğu ibretlerin alınacağı manevi iklimlerdir. Fakat kalbi hasta olanın gözünün kör olmasına gerek yoktur. Onlar ne topraklarından geçmiş yüce nebi Yusuf’u (a.s.) anlar ne Davud’u (a.s.) ne Süleyman’ı (a.s.), ne de Musa’yı(a.s.) anlar. Onların her şeyleri kör olmuştur. Tıpkı ataları gibi. Yüce rabbimiz Bakara Suresi’nin ilk ayetlerinde bu kalp hastalığına dikkatlerimizi çekerek bizi bu hastalığa yakalanmaktan sakındırır ve yakalanmış olanların neleri yapabilecekleri ile de bizi


uyarır: “İnsanlardan öyleleri de vardır ki, inanmadıkları halde, “Allah’a ve ahiret gününe inandık.” derler. Allah’ı ve mü’minleri aldatmaya çalışırlar. Hâlbuki sırf kendilerini aldatırlar da farkına varmazlar. Kalplerinde hastalık vardır. Allah da onların hastalığını arttırmıştır. Yalan söylemelerine karşılık onlara elem verici bir azab vardır. Hem onlara: “Yeryüzünde fesat çıkarmayın.” denildiğinde: “Biz ancak ıslah edicileriz.” derler.  İyi bilin ki, onlar ortalığı bozanların ta kendileridir, fakat anlamazlar.  Onlara: “Müslümanların inandığı gibi inanın.” denilince, “Biz de o beyinsizlerin inandığı gibi mi inanacağız?” derler. İyi bilin ki, asıl beyinsiz kendileridir fakat bilmezler. Onlar iman edenlere rastladıkları zaman: “İnandık” derler. Fakat şeytanlarıyla yalnız kaldıkları zaman: “Biz, sizinle beraberiz, biz sadece onlarla alay ediyoruz.” derler.   (Asıl) Allah onlarla alay eder ve taşkınlıkları içinde serserice dolaşmalarına mühlet verir.  İşte onlar o kimselerdir ki, hidayet karşılığında sapıklığı satın aldılar da, ticaretleri kâr etmedi, doğru yolu da bulamadılar.” (Bakara, 8-16)  Bugün Musa’nın (a.s) ülkesinde firavunun karşısında Musa’yı (a.s) destekleyen ve yeni mü’min sihirbazlara verilen ölüm cezalarını kabul etmeyen mü’minler gibi mü’minler var. Bu mü’minlere idam fermanını veren mahkeme reislerinin üzerinde ve onların kararlarını İslam adına kabul ya da ret noktasında olan müftüler var. Adı Müslüman adı, görüntüsü Müslüman görüntüsü,   fakat kaleminden Müslüman kanı damlayan zalimler kendini bilmediği gibi Allah’ı ve onun yüce kudretini de anlayamamışlardır. Bunlar kulların zulmünü Allah’ın azabından büyük görmüş ve Cehennem’i tasavvur edememiştir. Yine kulların iyiliklerini Allah’ın ihsanına tercih etmişler âhireti ve cenneti kavrayamamışlardır.

Haziran 2014 / 311

Bu Topraklarda Karun gibi malına mülküne güvenip kibirlenenleri Yüce Rabbimizin yerin dibine geçirdiğini unutmuşlar, Firavun’un peşine takılan Belam’ın köpekleştiğini göremeden Allah’ın nimetlerine nankörlük ederek çağdaş firavunla aynı kuyuya girdiler. Oysa Rabbimiz bu topraklarda susayan mü’minlere kayalardan sular fışkırtmış, kudret helvaları ve bıldırcın etleri ile onları beslemiş, düşmanlarına karşı denizi parça parça bölmüştür. Firavun’un önünde canı pahasına imanını ve Allah’a sadakatini haykıran mü’minlerle peygamberlerini ve dinini desteklemiştir.   Hayat; Musa-Firavun, Muhammed-Ebu Cehil, iman - küfür tercihidir. Biz de en azından gönlümüzle bu zalim çeteden uzaklaşmalıyız. Hatalarımızdan da en kısa sürede tövbe etmeliyiz. Tövbelerimizi firavunlarınki gibi geciktirmeyelim. Zira son anda tövbe kabul olunmaz da firavunlarla birlikte Allah’ın gazabına uğrarız. “Musa dedi: “Ey Rabbimiz! Sen Firavun’a ve adamlarına şu dünya hayatında göz kamaştırıcı zenginlik ve bol bol servet verdin. Ey Rabbimiz! Senin yolundan saptırsınlar diye mi? Ey Rabbimiz! Onların mallarını sil süpür ve kalplerine sıkıntı düşür. Çünkü onlar o acıklı azabı görmedikçe iman etmeyecekler.” Allah buyurdu: “Her ikinizin de duası kesinlikle kabul olundu. Siz yine doğru ve dürüst olmaya devam edin. Kendini bilmeyenlerin yoluna sakın uymayın.”   Ve sonra İsrailoğulları’nı denizden aşırdık. Firavun, düşmanca saldırmak için derhal adamlarını ve askerlerini arkalarına düşürdü. Ta ki, suda boğulmaya başlayınca “İNANDIM, GERÇEKTEN DE İSRAİLOĞULLARI’NIN İMAN ETTİĞİNDEN BAŞKA İLAH YOKTUR. Ben de ona teslim olanlardanım.” dedi.  ŞİMDİ Mİ? Oysa bundan önce hep isyan etmiştin ve fesatçılardan idin. (Yunus, 88-91)

27


. Hadis Iklimi a.agmanvermez@ilkadimdergisi.net

Ahmet Agmanvermez

“Her nefis ölümü tadıcıdır. Sonra Bize döndürüleceksiniz.” (Ankebut, 57)

Can Dostum, Aziz Kardeşim

Ahmet Ağmanvermez’in

Ardından... İbrahim Başaran

D

eğerli Okuyucu, Söze, Ahmet Kardeşimize bir Fatiha okuyarak başlayalım isterseniz.

İnsanın bazen nefes almakta zorlandığı, güçlük çektiği anlar olur. Bir ömrü birkaç saniyede bütün hatıraları ile yeniden yaşar da; duyguları ve hissettikleri ile ilgili birkaç cümle kurmaya, birkaç kelime yazmaya güç yetiremez, muvaffak olamaz. Duyguları, yaşadıkları onu bir girdap içerisinde savururken bağırır, feryat eder ama sesini kimseye duyuramaz… Şu an öyle bir halet-i ruhiye içerisindeyim.

Çok yazı yazmasam da konuşmayı sevdiğimi, konuşmakta zorlanmadığımı arkadaşlarım her fırsatta dile getirirler. “Aziz Kardeş” ile ilgili duygu ve düşüncelerimi, O’nun hakkında hissettiklerimi, O’nun mümtaz özelliklerini, yaşadıklarımızı ben söyleyeyim de birileri yazsın istedim. Olmadı. İş başa düştü. 1961 yılında Nevşehir Merkez Herikli Mahallesinde dünyaya gelen Ahmet Kardeşimle yollarımız 1976 yılında Nevşehir İmam-Hatip Lisesinde kesişir. O yıl başlayan ve hiç kesintisiz 38 yıl devam eden dostluk, arkadaşlık, kardeşlik… Kaydolduğumuzda müdürlüğünü rahmetli Zeki SOYAK Hocamızın yaptığı lise yıllarımız çok güzel geçer. Biz okulda parasız “yatılı” olarak pansiyonda ka-

28

lırken kendisi de “gündüzlü” diye isimlendirdiğimiz arkadaşlarımız arasında idi. Tabii hem yatılılar hem de gündüzlüler aynı sınıfta idik. Ahmet kardeşi bu dönem içerisinde hep ‘candan bir dost’ olarak bulduk. Diğergam, arkadaşlarına yardım etmeyi seven, elindekileri onlarla paylaşmaktan zevk duyan bir kardeş olarak tanıdık. Dört yıl süren İHL yıllarımızda Ahmet Kardeş’in bir tek kimse ile kavga ettiğine, tartıştığına, kalbini kırdığına şahit olmadık. Hep ağır başlı, vakur, sakin, çalışkan, ödevlerini zamanında yaparak bütün öğretmenlerinin takdirini kazanmaya muvaffak olan, prensipli, düzenli, tertipli, özetle; ‘hepimize örnek olacak bir evsafta’ idi. Ahmet Kardeş’imiz sadece İHL’de öğrenci iken değil, hayatı boyunca bu güzel hasletlerden ödün vermeden yaşadı. İHL yıllarında Ahmet’i bir dönem okulumuzun futbol takımında top koştururken izledik. Rahmetli Zeki Hocamızın oluşturduğu, Nevşehir’de büyük yankı uyandırarak takdir toplayan Mehter Takımında da beraber idik Ahmet Kardeşle… Hafta içi okul çıkışlarında veya hafta sonu izinlerimizde pansiyondaki arkadaşlarımızla çarşıda uğradığımız ilk adres Ahmet Kardeş’in babası Mehmet Ali Amca’nın Keçeciler caddesindeki attar dükkânı olurdu. Ahmet kardeşi hep orada ya bir çorap tezgâhının başında ya da bir çakmağa gaz doldururken bulurduk. Zamanımıza ve o anki imkânlara göre


bizlere çay, simit vb. ikram ederdi. Şunu da unutmadan söyleyeyim; meşhur Nevşehir simidinin her iki uç tarafındaki kenarda bulunan parçayı kimseye vermez, ‘ben bu kısmı çok severim’ diyerek kendisine ayırırdı. Vakıftaki simit-peynir partilerinde de kenar kısımlar tartışmasız ‘Hacı AĞMAN’ın hakkı idi. Güzelliklerle dolu dostluğun, kardeşliğin, arkadaşlığın zirve yaptığı bu dört yıllık lise hayatının ardından Konya Yüksek İslam Enstitüsü’ne yine birlikte kaydolduk. Nevşehir İHL’de başlayan bu kardeşlik, dört yıl boyunca Konya’da da artarak devam etti. Daha sonraları ‘İlahiyat Fakültesi’ alacak olan okulumuza 1980 yılında başladığımızda ben evli idim ve İHL’deki ‘parasız yatılılık durumum burada iki yıl daha devam etti. İki yıl okulumuzun hemen bitişiğindeki pansiyonda kaldım. Ahmet Kardeş ise okulumuzun yakınında tuttuğu bir kerpiç evde babaannesi ile birlikte kalıyordu. Bizim genellikle hafta sonları diğer Nevşehirli arkadaşlarla birlikte uğradığımız yerlerden birisi Ahmet Kardeşin bu mütevazı kerpiç evi idi. Burada babaannesinin demlediği çayı içer sohbet ederdik. Sınıflarımız burada farklı idi ama teneffüslerde ve öğle aralarında yine hep beraber idik. Okulumuz İlahiyat Fakültesi olunca bizim pansiyon kapandı. Ben de çoluk-çocuğu kasabadan yükleyip Konya’ya getirdim. Ahmet Kardeş de bu arada evlenmiş yine okulumuz yakınında güzel bir eve yerleşmiş idi. 1984 yılındaki mezuniyetimize kadar ailecek ziyaretleşmeler hep devam etti. Ahmet Kardeşin hayatında benim; benim hayatımda Ahmet’in yeri hep farklı olmuştur Vefatına kadarki vakıf, dergi, radyo çalışmalarımızda -rahmetli hocamızın da teşviki ve koordinesi ile- hep beraber oluşumuz, diğer kardeşlerimizin de itirafı ve bu durumu kabullenmeleriyle de bu farklılık tescillenmiştir. Bütün bu vakıf çalışmalarımızdaki görev taksimatlarında AĞMAN’IN yanında kim olsun: BAŞARAN, BAŞARAN’IN yanında kim olsun: AĞMAN tanımlamasının hep yapıla gelir olmasında; bu ikili arasında temelleri ta 1976’lı yıllarda atılan sevinçte, tasada ve eylemdeki “bir”liğin rolü tartışılmazdır. 1984 yılında Fakülteden mezuniyetle birlikte 1985 yılı Mart ayında ben Kırşehir-Mucur’da, Ahmet Kardeş de Ankara Aşağı Ayrancı Ticaret Meslek Lisesinde göreve başladık. Ahmet Kardeş kısa bir süre sonra Nevşehir’e geldi. Benim 1992 yılında evi Haziran 2014 / 311

Nevşehir merkeze taşıyıncaya kadar diyalogumuz; zamanın imkânlarına göre iletişim araçları, bayram ve tatillerdeki birlikteliğimizle devam etti. 1992 yılından sonraki birlikteliğimiz Rahmetli Hocamız’ın ilimizde çok daha önceleri başlattığı çalışmalarla daha değişik bir boyut kazandı. Nevşehir’de devam eden vakıf çalışmalarına katılmamda, İlkadım Dergisine abone olmamda Ahmet Kardeşin çok büyük teşviki ve katkıları vardır. Rahmetli Zeki SOYAK Hocamız, insanları çok iyi tanır, onları kabiliyet, kapasite ve donanımlarına göre istihdam ederdi. Bu konuda emsali görülmemiş, çok büyük bir feraset sahibi idi. 1995 yılında Enderun Eğitim Vakfımızın kuruluşunda Ahmet Kardeşe: “Genel Başkanımız sen ol Ahmet Hoca” derken de Ahmet kardeşimizdeki ihlâsı, çalışma gayretini, fedakârlığını, mihnetlere-zorluklara katlanma gücünü görmüş, bu ağır ve mesuliyetli yükü Ahmet kardeşimizin omuzlarına yüklemişti. Onca kardeş içerisinde böyle bir görev için Ahmet kardeşimizin tercih edilişi kendisine “onur ve kıvanç” olarak yeter de artar. 28 Şubat sürecinin o zor ve meşakkatli günlerinde bırakın başka türlü çalışmalar yapmayı insanların cemaat namazı için camilere gitmeye çekindiği, fişlendiği, “aman benim ismim resmi kayıtlarda bulunmasın da ileride bundan dolayı bir mahrumiyet yaşamayayım” diye köşe-bucak gizlendiği günlerde vakıf, dergi, radyo vb. çalışmalarımızda önümüzde sarsılmaz bir iman, amel ve aksiyon abidesi gibi duran rahmetli hocamızın hemen arkasında aynı kararlılık ve fedakârlıkta duran Ahmet Kardeşimizin o günlerde Vakıf Genel Başkanı olarak ortaya koyduğu performans; rahmetli Hocamızın Ahmet Kardeşi

29


tercihte ne kadar isabet ettiğinin en güzel ispatıdır. Ahmet kardeşimiz vakfımızın resmi sorumluluğunu büyük bir özveri, güven, vakar ve gururla üstlenmiş, taşımış, bu konuda birçok mihnete katlanmıştır. Rahmetli Hocamızın etrafındaki “1. Kuşak hizmet erleri” arasındaki en yüksek tahta oturmaya ne kadar müstahak olduğunu görevindeki üstün gayretleri ile ortaya koymuştur. Ahmet kardeşimiz vakıf Kurucu Genel Başkanlığı görevini bıraktıktan sonra da vakıf hizmetlerinde liderliğini sürdürmüştür. Bir kermes (rahmetli hocamızın tanımlaması ile: hayır çarşısı) çalışması yapılacak; görevin en ağırı Ahmet hocamızda tabii ki. O koordine edecek, görevli listesini o yapacak, kimin ne getireceğinin listesi yine O’nun elleri ile şekillenecek, kermes yerini O bulacak, kermeste satılacak malzemeler O’nun başkanlığında toplanacak, açılış için gerekli her türlü çalışmayı AĞMANVERMEZ ailesi yerine getirecek.

Yolun açık, bahtın açık olsun Genel Başkanım. Aziz Dostum. Can Kardeşim. Seni seven herkes yetim kaldı bizim camiada en çok da ben… Kabrin Nur olsun. Rabbim seni Cennetlerinde Rasulullah Efendimiz (s.a.v.) ve Rahmetli Hocamızla komşu eylesin. Tüm sevdiklerin de -rahmetli hocamızın ifadesi ile- cemian yanında bulunsun inşallah. Aziz hatıran bizlerle birlikte hep yaşayacak kardeşim. Hayırla anılacak, Fatihalar ve Yasinlerle yâd edileceksin.

30

Öğrencilerimize burs, vakıf çalışmalarıma destek için patates toplanacak; işin organizesi yine Ahmet Hocamızda. Kim nereye neyle-kiminle gidecek orada kimlerle irtibata geçilecek; bunun tespiti için yine Ahmet Hocamızın ağzına bakılır. Bu işler için gerekli çuval vb. Ahmet kardeş tarafından ayarlanır ve onun arabası ile gerekli yerlere ulaştırılır. Dergiye abone çalışması yapılacak Ahmet kardeş yine en önde. Kim hangi ilçeye gidecek, kim hangi caddede çalışma yapacak, hocamızın eserleri nerede kimler tarafından pazarlanacak, bu işlerde de yine Ahmet kardeş başrollerde. Esnaf ziyareti yapılacak; vakfa destek ve öğrencilere burs için kardeşlere gidilecek; esnafla diyalogu en iyi olan, çarşıyı en iyi tanıyan, bir şey isteneceği zaman insanların kendisini üzmekten hayâ edecekleri kimdir; Ahmet kardeş. İlçelere, köylere sohbetler düzenlenecek; seferler yapmak için görevlendirilecek eleman ararken akla yine ilk gelen isim: Ahmet kardeş, vasıta AĞMAN’ın arabası. İl dışındaki arkadaşlara, vakıf şubelerine ziyaretler yapılacak. İlk sırada yine AĞMAN var… Ahmet Kardeş! Hizmetlerde, fedakârlıkta, infakta, diğergamlıkta, dostlukta, kardeşlikte, ahde vefada, ihlâs ve samimiyette ve birçok ahlak-ı hamide de hep bizden önde; en önde idin.


Bütün çalışmalarında, hizmetlerinde müşahhaslaşan bu güzel hasletlerini gıpta ile izler, sana benzemeye, seni taklit etmeye; güçsüz, cılız adımlarımızla sana yetişmeye çalışırdık. Bilmiyorum senin çoğu zaman tek başına yaptığın bu ağır, meşakkatli, yorucu ve fedakârlık isteyen işlere kaçımız omuz verecek. Şuna da inanıyoruz ki; bu yol bereketli, bu yol şerefli. Rahmetli Hocamızın vefatının ardından da benzeri pek çok konunun-sorunun cevaplarını aradık da; Rabbimiz hep elimizden tuttu bizlere yardım etti. Hizmetler hep artarak, büyüyerek devam etti. Elhamdülillah. Rabbimizin lütuf,  in’am ve ihsanı, yardımı bizlerle. Hocamızın himmeti ve duası hala aramızda. Siz ve sizden önce Rahmet-i Rahmana gönderdiğimiz kardeşlerimizin gayretli, bereketli çalışmaları yolumuza ışık tutmaya devam edecek; çalışmalarımız artarak bereketlenecektir. Ne mutlu bu yolun yolcularına.

Yardım için koşuşturduğun tarlalar, köylüler, çarşılar, esnaf kardeşlerin yetim kaldı. Görev başında iken bırakıp gittiğin M. Emin Günel Ortaokulundaki öğrencilerin, meslektaşların yetim kaldı. Onlardan bir kısmını evinde ağıt yakarken, mezarına toprak atarken gördüm. Ağlıyorlardı. Evinin önünde yetim kaldı araban, onu şimdi kim koşturacak Allah yolunda. Çarşamba oturumundaki kardeşlerini yetim bıraktın. Aylık Vakıf Toplantılarına katılan kardeşlerin yanıyor senin için. Yetim kaldı kandil gecesi programları, Yetim kaldı Mesireler. Sensiz yapılacak bundan sonra Aşure Ziyafetleri. Yolun açık, bahtın açık olsun Genel Başkanım. Aziz Dostum. Can Kardeşim.

Hizmet, hizmet diye koştururken rabbine mülaki olanlara.

Seni seven herkes yetim kaldı bizim camiada en çok da ben…

Ak bir alınla, Allah’ın dinine hizmete adanmış, vakfedilmiş bir güzel ömrün sahibi olarak göçüp gidenlere.

Kabrin Nur olsun. Rabbim seni Cennetlerinde Rasulullah Efendimiz (s.a.v.) ve Rahmetli Hocamızla komşu eylesin. Tüm sevdiklerin de -rahmetli hocamızın ifadesi ile- cemian yanında bulunsun inşallah.

Rahmetli hocamızdan sonra kardeşlerimiz hayatı hep senin gibi anlamlandırıp senin gibi yaşayarak göçmek istediler bu dünyadan. Hayatına, eserlerine, hizmetlerine hayran çok büyük bir yokluğuna ağlamakta bugün. Yolun açık olsun güzel insan. Yolun açık olsun can dost, aziz kardeş. Sen gittin benim de yarı parçam sanki seninle gitti. Öksüz kaldım. Bir ben miyim öksüz ve yetim kalan?… Geride bıraktığın tüm sevenlerinle birlikte kurulmasına ve hizmetlerine ömrünü adadığın vakfımız -bir kez daha- yetim kaldı. Program yaptığın Radyomuz, dinleyicileriyle beraber yetim kaldı. Salı, Çarşamba, Perşembe Sohbetlerin yetim kaldı. Gittiğin, gezdiğin gördüğün yerler, iller yetim kaldı. Diğer il-ilçe ve kasabalardaki dostların yetim kaldı. Haziran 2014 / 311

Aziz hatıran bizlerle birlikte hep yaşayacak kardeşim. Hayırla anılacak, Fatihalar ve Yasinlerle yâd edileceksin. Hayatın ve hizmetlerin bizlere, vakfımız gençliğine örnek olacak hep. Bu satırları yazarken birisi bana: “Bir gün senin de yazını yazarlar” dedi. “Kim yazacak, ne yazacak bilmem ki, yazılacak neyimiz var? Hangi hatıramız keleme almaya değer?” dedim hıçkırıklarla. Rabbimden niyazım dünyadaki birlikteliğimizin ahirette de devam etmesi. Ama biz hangi yüzümüzle, hangi amelimizle, hangi hizmetimizle ahirette sana yoldaş olabileceğiz ki… Ama Sevgililer Sevgilisi: “Kişi sevdiği ile beraberdir.” buyurmuyor mu? Bu Kutlu Müjdeye nail olabilmek ümidi, Rabbimin sonsuz af, mağfiret, rahmet ve bereketine gark olman dualarımla… Nur içinde yat Aziz Kardeşim…

31


mehmet.senturk@ilkadimdergisi.net

Mehmet Sentürk .

Yalan ve Yalancının Akibeti

D

inimiz yalanı haram kılmış ve şiddetle yasaklamıştır. Yalan, kişinin gerçeği saklayıp bildiğinin aksini söylemesidir.

Yalan rûhî bir hastalıktır, müslümanların kendilerini bundan korumaları gerekir. Çocuklar daha küçükken doğru sözlülüğe alıştırılmalı, yalanın zararları kendilerine anlatılmalıdır. Yalan çok kötü bir huydur. Şeytan-ı Lâinin ahlâkıdır. Yalan ilk kere şeytandan vârid olmuştur. Hz. Âdem aleyhisselam ve Hz. Havva validemize karşı yalan söyleyerek yasak edilmiş olan meyveden yemelerine ve cennetten çıkarılmalarına sebep olmuştur. Ayrıca yalan insanları birbirine düşürür, güven duygusunu yok eder, toplum içinde karışıklıklara sebep olur; dostlukları yıkar, yerine düşmanlık tohumları eker. Yalan er geç ortaya çıkacağından, yalancılar, kendilerine güvenilemeyen, saygı duyulmayan ve sevilmeyen insanlar durumuna düşerler. Kısaca yalan, insanı dünyada da ahirette de felâkete sürükler. Müslümanın yalan söylemesi, yalan yere yemin etmesi, yalancı şahitliği yapması çok çirkindir. Kişilikli bir insanın yapabileceği bir davranış değildir. Maalesef zamanımızda, her hususta olduğu gibi bu hususta da insanımız büyük bir zaaf içerisindedir. Çok basit şeyler için yalan söylüyor, yalan yere yemin ediyorlar. Bir kısım insanlar vardır ki, her duyduğunu belki de iyice dinleyip anlamadan rastgele her yerde anlatır. Bu duyduklarını anlatırken belki de kötü bir kastı da yoktur. Fakat sözü iyi dinleyip, iyice anlamadan anlatınca, birçok yanlış anlamalara, yanlış yorumlara sebep olmaktadır. Anlatan eksik veya fazla anlatarak günaha girerken başkalarının yanlış yorumlarına sebep olduğundan da ayrıca günaha girmektedir. Belki de bir kısım fitnelere sebep olmaktadır.  Bu konunun ehemmiye-

32

tini fazla izaha hacet bırakmayacak şekilde ayet ve hadisler açıklamaktadır. Yüce Allah Kur’an-ı Kerim’de, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem Hadîsi Şeriflerinde yalanı ve yalancılığı yasaklamış bunun zararlarına işaret etmiştir. “Ey iman edenler! Allah’tan sakının ve doğru söz söyleyin. Böyle davranırsanız, Allah işlerinizi düzeltir ve günahlarınızı bağışlar. Kim Allah ve Rasulüne itaat ederse, büyük bir kurtuluşa ermiş olur.” (Ahzab, 70-71) “Onlar, yalana şahitlik etmeyen, faydasız boş bir şeyle karşılaştıkları zaman, vakar ve hoşgörü ile geçip gidenlerdir.” (Furkan, 72) “Vay haline, her yalancı ve günahkâr kişinin ki, Allah’ın kendisine okunan ayetlerini işitir de sonra büyüklük taslayarak sanki hiç onları duymamış gibi (küfründe) direnir. İşte onu acı bir azab ile müjdele!” (Câsiye, 7) Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır: “Doğruluk iyiliğe götürür. İyilik cennete iletir. Kişi doğrulukta devam eder durur. Nihayet Allah katında sâdık olarak yazılır. Yalan fücura iletir. Fücur ise ateşe götürür. Kişi yalan söylemekte devam eder. Nihayet Allah katında yalancı olarak yazılır.” (Buhari, Müslim) Safvan İbnu Süleym (r.a.) anlatıyor: “Ey Allah’ın Rasulü!” Dedik. “Mü’min korkak olur mu?” “Evet!” buyurdular. “Pekiyi cimri olur mu?” dedik, yine: “Evet!” buyurdular. Biz yine: “Pekiyi yalancı olur mu?” diye sorduk. Bu se-


fer: “Hayır! buyurdular. (Muvatta, Kelam 19)

buyurmaktadır:

İbnu Mes’ud (r.a.) şöyle demiştir: “Kul yalan söylemeye ve yalan söyleme niyetini taşımaya devam edince bir an gelir ki, kalbinde önce siyah bir nokta belirir. Sonra bu nokta büyür ve kalbinin tamamı simsiyah olur. Sonunda Allah nezdinde “yalancılar” arasına kaydedilir.” Muvatta, Kelam 18, (2, 990)

“Yalanların en büyüğü, bir kimsenin görmediği bir rüyayı görmüş gibi anlatmasıdır.” (Buhari)

İbnu Amr İbni’l-As (r.a.) anlatıyor: “Rasulullah (s.a.v.) buyurdular ki: “Dört haslet vardır; kimde bu hasletler bulunursa o kimse halis münafıktır. Kimde de bunlardan biri bulunursa, onu bırakıncaya kadar kendinde nifaktan bir haslet var demektir: Emanet edilince hıyanet eder, konuşunca yalan söyler, söz verince sözünde durmaz, husumet edince haddi aşar.” Buharî, İman,2/ 24, (I,14) Abdullah b. Amr (r.a.) diyor ki; Peygamberimizin evimizde bulunduğu bir günde, annem, “yavrum gel, sana bir şey vereceğim” diye beni çağırdı. Peygamberimiz anneme: “Çocuğa ne vermek istedin” diye sordu. Annem: Hurma vermek istedim, dedi. Bunun üzerine Peygamberimiz: “Eğer bir şey vermeseydin sana bir yalan günah yazılırdı” buyurdu. Ebu Davud, Edeb, 45/80, (V,265) Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır: “Allah, kıyamet gününde şu üç kimsenin ne yüzüne bakar, ne de onlarla konuşur: Yaptığı iyiliği başa kakan, Malını yalan yeminlerle satan, Büyüklük taslayarak elbisesi içinde salınan.” (Müslim) “Senin doğru söylediğine inanan bir adama yalan söylemen en büyük hıyanettir.” (Ebu Davud) “Rasulullah (s.a.v.) buyurdular ki: “Yazıklar olsun o kimseye ki, insanları güldürmek için konuşur ve yalan söylerler! Yazık ona, yazık ona!” (Ebu Davud, Edeb,40/ 88, (V, 265)) Rüyaya yalan katmak ya da görmediği halde rüya görmüş gibi yalan uydurmak da büyük bir günahtır.

Ümmü Külsüm Bintu Ukbe (r.a.) anlatıyor: “Resulullah (s.a.v.)’ı işittim, diyordu ki: “İki kişinin arasını düzelten, hayır söyleyip, hayır tebliğ eden kimse yalancı değildir.” (Müslim, Birr,45/ 101, (III, 2011) Şeyh Sâdi Şirazî şöyle öğütte bulunur: “Her kim sözünü tartmadan söylerse, alacağı cevaptan incinir. Sözünün bütün manâsıyla doğru olduğunu bilmedikçe ağzını açmasın. Doğru söylenip zincire vurulmak, yalan söyleyerek zincirden kurtulmaktan daha iyidir. Yalan söylemek kılıç yarasına benzer. İyileşse de izi kalır. Yusuf aleyhisselamın kardeşleri gibi ki, bir kere adları yalancı çıktığı için ikinci sözleri doğru olduğu halde babaları Yakub aleyhisselam, bu sizin uydurmanızdır, dedi.” Yalan Söylemenin Caiz Olduğu Yerler de Vardır: Böyle bir durumda kişi yalan söylemekle, günahkâr olmaz. Çünkü maksat yalan söylemek değil, bir kötülüğü önlemek veya bir iyilik yapmaktır: 1- Harpte yalan söylemek, düşmanın Müslümanlara zarar vermesini önlemek için, onlara yanlış bilgi vermek, yalan söyleyerek yanıltmakta bir beis yoktur. Böyle durumlarda doğru değil, bilâkis yalan söylemek gerekir. Çünkü harp hiledir. 2- Birbirine küs olan iki müslümanı barıştırmak için aracılık yapan bir kişi de o kişilerin birbirlerine karşı soğukluğunu, kızgınlığını gidermek ve barıştırmak maksadıyla yalan söyleyebilir. 3- Karı kocanın birbirlerine karşı muhabbetlerini artıracak, aile yuvasını bir huzur yuvası yapacak davranışlarda, iltifatlarda bulunmaları gereklidir. Meselâ karı-koca kendilerinde olan bazı vasıfları, gönüllerini hoş etmek, ülfet ve muhabbetlerini artırmak için mübalağalı olarak anlatabilirler. Yaptıkları işleri olduğundan fazla övebilirler. Bunda bir beis yoktur.

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle Haziran 2014 / 311

33


Tasavvuf cemil.usta@ilkadimdergisi.net

“O

. Gece Ibadeti

Cemil Usta

müttakiler geceleri namaz kılmak ve istiğfar etmek için yanlarını tatlı yataklarından ayırırlar. Rablerinin azabından korkarak ve rahmetini umarak dua ederler. Kendilerine verdiğimiz rızıklardan da hayır yollarında infak ederler.” (Secde, 16)

Ayeti celilede korkuyla (Allah’ın gazabından, azabından ve ibadetinin kabul edilmemesinden korkarak) ve umutla rahmetini umarak devamlı Rablerine yalvarmak üzere Allah Teâlâ’ya ibadet ve taatle meşgul olurlar buyruluyor. Peygamberimiz aleyhisselam bir hadis i şeriflerinde şöyle buyuruyor: “Cennette içlerinden dışarı ve dışlarından içeri görülen köşkler vardır. Allah onları sözü yumuşak ve tatlı olan, yemek yediren, oruca devam eden ve geceleyin insanlar uyurken namaz kılan kimseler için hazırlamıştır. (Tirmizi) Hace Ali Ramiteni  (kuddise sirruh) şöyle buyurur: “Üç kalp birleştiği zaman, mümin kulun arzusu tahakkuk eder. 1- Mü’minin samimi kalbi 2- Kur’an’ın kalbi Yasin Suresi 3- Gecenin kalbi seher vakitleri. Bu ganimetin kadrini bilenler, bütün mahlukatın istirahate çekilip cümle alemi derin bir sükunetin kapladığı bir zamanda dua, ibadet ve Rablerine teveccüh etmenin en feyizli zeminini bulurlar. Cenab-ı Hak  o bahtiyar kullarını methederek şöyle buyuruyor: “Onlar, geceleri pek az uyurlardı. Seher vakitlerinde de istiğfar ederlerdi.” (Zariyat, 17-18) Gece ibadetlerine gösterilen rağbet, gönüllerdeki aşk ve muhabbet-i   İlahinin şiddeti nisbetinde olur.   Nitekim gece ibadetinin manevi hazzını ve feyzini  tadan bazı abidler: “Ben ölümden korkmazdım lakin o benimle gece namazının arasına girmektedir.” Demişlerdir. 34

Gece namazı ile ilgili diğer bir ayet-i kerimede Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: “Gecenin bir kısmında uyanarak sana mahsus bir nafile olmak üzere namaz kıl. Umulur ki Rabbin seni övgüye değer bir makama ulaştırır.” Bu ayet mü’minleri teheccüd namazına teşvik etmektedir. Teheccüd namazı sekiz rekâttır. Hz. Aişe annemiz şöyle rivayet etmiştir: “Hz Peygamber Efendimiz aleyhisselam ne ramazanda ne de diğer zamanlarda gece namazlarında on bir rekâttan fazla kılmazdı. Önce dört rekât kılardı. Onların güzelliğini ve uzunluğunu sorma! Daha sonra aynı şekilde dört rekât daha kılardı. Onların güzelliğini ve uzunluğunu sorma! Son olarak da üç rekât vitir namazını kılardı. (Buhari) Makam-ı Mahmud’a gelince övgüye değer makam gelmiş geçmiş tüm insanların gıpta ettikleri mahşer ashabına şefaat etme makamıdır. Çünkü şefaat etmesi için kendisine başvurulan her peygamber bundan geri durur ve bunu başkasına havale eder. Nihayet insanlar Peygamber aleyhisselam’a gelir. O da “Evet onu ben yapacağım” der. Daha sonra O ve diğer şefaat ehli onunla birlikte şefaat ederler. Futuhat sahibi der ki: Makam-ı Mahmud bütün makamların mercii ve bütün ilahi isimlerin görünme yeridir. O Hz. Muhammed aleyhisselam‘a mahsustur. Şefaat kapısı bu makamda açılır. Mü’min-i kâmillerin hayatı gece seherde başlar. Seherden mahrum hayatın öldükten sonrası nedamettir, dünya hasretidir.   O zaman ömrümüzü iyi değerlendirelim. Allah’ın kendilerinden razı olduğu bahtiyar kullardan olmayı kendimize gaye edinelim. Allah’ım bizi sevdiğin ve razı olduğun kullardan eyle. Âmin.


. selcuk.ozdogan@ilkadimdergisi.net

M. Selçuk Özdogan

RUHLAR KUYUSU & OPERASYON

K

ıymetli İlkadım Kitaplığı okuyucularımız. Bu ayki sayımızda Turgay Güler’in üçüncü romanı olan Ruhlar Kuyusu ve Selman Kayabaşı’nın Operasyon isimli beraber inceleyeceğiz. Turgay Güler’in Ruhlar Kuyusu romanı Mehdix ve Sır Küpü isimli romanlarının devamı olarak hazırlanmış üçüncü romanıdır. Bu tür romanlar gerçeklik teorisi özelliğini taşıyor. Yani gerçek hayattan alınan bazı olaylar esrarengiz diyebileceğimiz şekilde kurgulanarak okuyucunun merak duygusu en üst seviyeye çıkartılarak bizlere sunuluyor. Romandaki kahramanlarımızın isimleri kullanılmasa da biz onların kimler olduğunu rahat bir şekilde anlayabiliyoruz. Ayrıca kurgulanan olay/lar genel olarak tanıdık geliyor. Bunun için de kitap daha ilgi çekici hale geliyor. Ruhlar Kuyusu’nu dünya üzerinde karanlık işlerin çevrildiği yer olarak tanımlayabiliriz. Bu kuyunun içinde kimler yok ki, başta İngiltere olmak üzere İsrail, tapınakçılar, Siyonistler vb. bunların ortak amacı para. Yani menfaatleri. Menfaatleri için yapamayacakları iş yok. Birinci Dünya Savaşı ve İkinci Dünya Savaşı gibi. Birinci Dünya Savaşı’nı çıkartarak bir cihan devletini ortadan kaldırmak ve toprakları üzerinde bulunan, öncelikle petrol olmak üzere, değerli madenleri kendi çıkarları doğrultusunda kullanmak. İkinci Dünya Savaşı’nı çıkartarak bölgemize bir çıban olarak bırakılan İsrail gibi bir devlet kurarak bölgedeki karışıklığı sürekli canlı tutmak. Bu Ruhlar Kuyusu dünyanın her bölgesinde farklı yapılanmalarla varlığını devam ettiriyor. Bunları bulmak için parayı takip etmek yeterli. Parayı takip ettiğinizde bu yapıdan olanlara ulaşabiliyorsunuz. Gezi olayları, 17 Aralık ve sonrasında gelişen olaylar kitapta güzel bir şekilde işleniyor. Tabi bunların hepsi kurgu!

Selman Kayabaşı’nın Operasyon kitabı tarihi gerçeklerle bağlantılı olarak yazıldığı için bir anlamda daha bilgi verici diyebiliriz. Selman Kayabaşı’nı Teşkilat, Muhafız, Hanedan kitaplarından tanıyoruz. Yazar bizlere farkına varmayı öğretiyor bence. Tarihte yaşanmış bazı olayların günümüzle nasıl da bağlantılı olabileceğini öğreniyoruz mesela. Bu kitapta da İngiltere karşımıza çıkıyor yine. Özellikle İngiltere’ye hâkim olan 40 zengin aile. Dünya üzerinde bunlar da menfaatleri için yapmayacakları kötülük yok. Zaten kitabı okurken Afrikalılara, Kızılderililere yaptıkları zulmü kısmen okuduğumuzda zulümlerini bir nebze olsun fark edebiliyoruz. Operasyon kitabımız ismini, Muhsin Yazıcıoğlu’nun da içinde bulunduğu bir yapının ülkemizin bağımsızlığı için Bursa’nın bir köyünde konuşlanmış bizden gözüken yabancılara karşı yaptığı operasyondan alıyor. Muhsin Yazıcıoğlu’nun Teşkilat’a nasıl girdiği ve kısmen de olsa yaptığı çalışmalar hakkında bilgi sahibi oluyoruz. Sultan Abdülaziz’in tahttan indirilmesi için oynanan oyunu, etrafında özellikle tercüme odasında görevli kişiler ve Mithat Paşa’nın hainliklerini okudukça tarihimizdeki kişileri yeterince tanımadığımız ortaya çıkıyor. Ayrıca bu kitapta birinci dünya savaşı sonrasında ülkemizde kurulan İngiltere Bankasının varlığından haberdar oluyoruz. Ülkemizdeki tüm kirli oyunların planlandığı banka. İki güzel kitap sizleri bekliyor.

Haziran 2014 / 311

35


. Ihsan Penceresi fatih.yilmaz@ilkadimdergisi.net

Fatih Yilmaz

İnsanların Hayırlısı K

imse kendi haline bırakılmamıştır ve kimsenin yaptığı yanına kar kalmayacaktır. Herkes yaptığı tüm ef’alinden cayır cayır hesap verecektir. Zaten vermeseydi bu imtihan dünyasının bir anlamı olmazdı. Özellikle Müslüman bu dünyaya ne için geldiğini iyi bilecek.

Ş

öyle bir kendimizi yoklayalım. Nefsimizi yoklayalım. Sayılı nefesimizi düşünelim. Başımızı akşam yastığa koyduğumuz zaman şu soruları kendi kendimize soralım: “Ben kimim, nerden geldim ve nereye gidiyorum? Bu gün Allah için ne yaptım? Yarına bir hazırlığım var mı? Rabbime, verdiği sayısız nimetlerine karşı istediği şükrü yapabildim mi? Yolum hangi yoldur, hak yolda mıyım yoksa batılda mıyım? Kiminle düşüp kalkıyorum, arkadaşlarımı ne kadar güvenebilirim?

Bu gibi soruları daha da çoğaltabiliriz. Baktığımızda göreceğiz ki birçokları gibi biz de günahkârız. Bu günah girdabından kurtulmak için tevbe kapısına başvurmamız ve dönülmeyecek bir tevbeyle, bir daha günah işlememek üzere, günahlara set çekmemiz lazımdır. İslam’ın saflarına koşup, o saflarda yer alıp, onun sancaktarlığını yapmak için yarış etmeliyiz. İslam’ın izzet ve şerefini yükseltmek için yarış etmeliyiz. Tıpkı Ashab-ı Kiram misali. Mus’ab bin

36

Umeyr, Amr bin As ve Halid bin Velidler gibi… Bu davaya baş koymuş, İslam’ı tüm hücrelerine sindirmiş, İlayı Kelimetullah davası için gözünü daldan budaktan esirgemeyen mücahitler gibi yaşamalıyız veya en azından onlar gibi olmaya çalışmalıyız. Biz bu dünyaya yemek içmek ve eğlenmek için gelmedik. Bizim bir hedefimiz var, bizim ulaşmaya çalıştığımız gayemiz var. İslam’ı yaşamak ve maiyetimizdekilere yaşatmak gibi önemli


bir görevimiz var. Abdullah b. Ömer (r.a) Hz. Peygamberin şöyle buyurduğunu söylüyor: “Ey Abdullah! Dünyada garipmişsin, ya da yolcuymuşsun gibi ol. Kendini mezardakilerden say.” Dünyaya meyletme ve onu vatanda tutma. Evine varmak isteyen yolcunun, başka şeylerle uğraşmayıp, bir an önce evine varmayı istediği gibi, sende sakın kendi kendine “dünyada uzun müddet kalacağım” deme. Dünya hayatı çocukların oyunu gibi bir oyun, kadınların süsü gibi bir süs, akranların övünmesi gibi bir övünme, tüccarların biriktirmesi gibi bir biriktirmeden ibarettir. Şair şöyle diyor: Faydasız işlere çektin götürdün, anladım büsbütün yalansın dünya. Tükenmiş umuda herkesi sürdün, insaftan nasipsiz kalansın dünya. Yüce Rabbimiz Kur’an-ı Keriminde bakınız ne buyuruyor: “Sizi boşuna yarattığımızı ve bize döndürülmeyeceğinizi mi sandınız?” (Mü’minun, 115) Kimse kendi haline bırakılmamıştır ve kimsenin yaptığı yanına kar kalmayacaktır. Herkes yaptığı tüm ef’alinden cayır cayır hesap verecektir. Zaten vermeseydi bu imtihan dünyasının bir anlamı olmazdı. Özellikle Müslüman bu dünyaya ne için geldiğini iyi bilecek. Ne yaptığının şuurunda olacak. İslam’a ve insanlığa hizmet edip onlara nasıl faydalı olurumun yoluna bakacak. Herkese karşı saygılı, dürüst ve edepli olacak. Dışarıdan birisi baktığı zaman; işte bu insan Müslüman diyecek, İslam’ın tüm güzelliklerini üzerinde taşıyor diyecek. Ham ve kaba Müslüman tebliğde hiçbir zaman başarılı olamaz ve başkalarını ikna edemez. Haziran 2014 / 311

İnsanları çabucak kırar ama onların kalbini tamir etmek o kadar zordur ki ne kadar çaba sarf etsen de tamir edemezsin. İşte bunun içindir ki ruhi yapımız ve fiziki yapımız İslam’la özdeşleşecek. Allah Rasulü aleyhi’s-selatü vesselam Efendimizin tabiriyle: “İnsanların hayırlısı, insanlara faydalı olandır” sözünü adeta kulağımıza küpe edinecek ve onu daima hayatımızda uygulamaya geçireceğiz. Bu kural ve kaidelere uyduğumuz zaman, toplumda parmakla gösterilen insanlardan olur, herkes ve her kesim tarafından daima sevilir ve sayılırız. Yaşça küçük dahi olsak bize hürmet ederler ve hatta dünya görüşlerimiz farklı dahi olsa, kendi görüşümüzde bile olmasalar bile herkes takdir eder. O zaman ruhumuzda kopan fırtınalar diner ve bir iç huzuru hâsıl olur. Evimizde, işimizde ve her yerde bir kalp huzuru ile yaşantımız devam eder. Bunun adı dünya saadetidir. Bir de ahiret saadeti var ki varın onu da siz düşünün. Hiç önü ve sonu yok. Orası ebedidir, devamlıdır. Akla hayale gelmedik nimetlerle donatılmıştır. Bildiğimiz nimetlerin yanında bilmediğimiz akıl ve havsalamızın alamayacağı nice nimetler orada mevcuttur. Gerçek kazanç da bu olsa gerek. Dünya dediğin ne ki? Yalancı bir saltanat… Bu nimetlere ulaşmanın yolu buradan yani içinde yaşamış olduğumuz şu dünyadan geçmektedir. Burada imtihana iyi çalışıp rıza diplomasını almamız lazımdır. Kim kalben, ruhen Rabbine bağlı ve huzur içinde ise, görevini layıkı veçhile yapıyorsa o, bahtiyar insan ahiretini de imar etmiş demektir. Ne mutlu o insanlara ve ne mutlu yüz akı ile göçebilenlere.

37


La Havle a.gulcemal@ilkadimdergisi.net

Abdullah Gülcemal

Kulaklara Küpe Olacak Sözler-1

M

evlânâ’nın Hocası Seyyid Burhaneddin Muhakkık Tirmizi Hazretleri: “Evlâdım! Cevizin dış kabuğunu yemek nasıl mideyi bozarsa, kabuktan ibâret sözü dinlemek de kalbi zayıf düşürür. Sen sen ol, sözü Hak’tan işitmeye bak. Henüz bu istidadın gelişmedi ise, o zaman da ehl-i hakikatten işit.” diyor.. Elbette, ‘Söz Söylemek’ çok mühim iştir.. Çünkü; söz söylemek insana mahsustur. Sözü süze süze, pişire pişire söylemek gerekir.. Bulanık, dibine tortusu çökmüş, söyleyenden ziyâde dinleyeni rahatsız eden, mânâsız boş lâkırtılarla meşgul edilmemeli insan.. Çiğ insandan pişmiş sözün sâdır olduğunu gördünüz mü?. Rabbimiz: “Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve doğru söz söyleyin.” (Ahzab, 70) “İnsanlara güzel ve iyi söz söyleyin.” (Bakara, 83) buyururken; âlemlere rahmet olarak gönderilen kâinatın Efendisi (sav) de: “Allah Teâlâ, her söyleyenin söylediğini bilir. O halde kul, Allah’tan korksun, ne söylediğini düşünsün.” diye   bizleri uyarmakta, düşünmeye dâvet etmektedir. Öyleyse geliniz, bu ikazların ışığında, nice tecrübelerin neticesinde, yunmuş yıkanmış, yerinde ve zamanında mihenge vurularak nice ehl-i hikmet, ehl-i hakikat kimseler tarafından ifâde edilen, boyunlara “gerdanlık” kulaklara “küpe” olacak söz cevherlerine tâlip olalım… • Söz TOHUMDUR: Yerini bulmalı, vaktini bilmeli ve ekmeli. Söz, AYNA’dır: Güzeli aksettirmeli. Söz, SİLÂH’tır: Hakkı müdâfaa, dostu muhâfaza, düşmanı te’dîb etmeli. Söz, SOHBET’tir: İlim ve fazîlete dayanarak adam yetiştirmelidir. Söz, dinleyene söylenir. Söz, anlayana söylenir. Söz, tutana söylenir. Yâni

38

SÖZ, İNSANA söylenir…-Ömer Kirazlı • Kat’i olarak bilmediğin bir şeyi söyleme, yalancı olursun.-Hz.Ali • Ne söylüyorsun, nerede söylüyorsun, kime söylüyorsun dikkat et!.-Hz.Ebûbekir • Söz söylemeyi öğrenmek, kılıç kullanmayı öğrenmekten daha zordur.-Ahmed İbşihî • Bir metre iş yapmayı, bir kilometre söz vermeye değişmem.-James Howel • Gücünün üstüne çıkma, anlamadığın şeye karışma, yapamayacağın şeyi va’detme.-Hz. Hasan • Güneşte verdiği sözü, gölgede bozandan hayır gelmez.-Atasözü • Suçlar insanların yüzünde görünseydi, aynalar satılmazdı.-İbn-i Şirin • Eski başkadır, eskimiş başkadır. Nice eskiler vardır ki hiç eskimez.-Mevlânâ • Derdin devasızı, iyinin kötüye muhtaç olmasıdır.-İbn-i Sina • Sabır; yüzünü ekşitmeden acıyı yudumlamaktır.- Cüneyd-i Bağdadi • Riyakâr, memnun ettiğin zaman seni sende bulunmayan vasıflarla anan, darılttığın zaman yine seni sende bulunmayan kötülüklerle anıp anlatandır.-İmam Şâfi • Yerinde söz söylemesini bilen, özür dilemek zorunda kalmaz.-Fatih Sultan Mehmed • Şükür, nimeti değil, nimeti vereni görmektir.Şiblî • Felâketin bir iyiliği varsa, hakiki dostlarımızı tanıtmasıdır.-Mevlânâ • İki şey aklın eksikliğini gösterir; Konuşulacak yerde susmak, susulacak yerde konuşmak.Sâdi


• Gençliğini eğlenmekle geçiren, ihtiyarlığını

ağlamakla geçirir.-Ali Fuat Başgil • Küçük insanların büyük gururları olur.-İbn-i Şirin • Ayrılığın sefasından birliğin kederi, daha hayırlıdır.-Yahya bin Muaz • Bir kitabın kaç dakikada okunduğunu bırak, kaç senede yazıldığını düşün.-Yahya Kemal Beyatlı • Maddî hayata tapanlar, deniz suyu içenlere benzerler. İçtikçe susuzlukları artar.-Muhiddin İbn-i Arabî • Cesaretin bittiği yerde esaret başlar.- Akif Cemil • Azarlaması çok olanın arkadaşları az olur.Fudayl bin İyad • Hakikatler belki yaşlanır, ama asla ölmez.Abdullah el Müzenî • Olgun adam bilgisini saat gibi taşır, çıkarıp herkese göstermez. Lüzumu olunca kullanır.İmam Ahmed • Bir çocuğu eğitmek için işe önce büyükannesinden başlamak lâzımdır.-Hacı Bektaş-ı Velî • Nefis üç köşeli dikendir, ne türlü koysan batar.-Mevlânâ • Hırsızın ilk soyduğu yer kendi vicdanıdır.İmam Şafî • Haksızlık karşısında eğilmeyiniz. Çünkü hakkınızla beraber şerefinizi de kaybedersiniz.-Hz. Ali • Bilgi, küçük adamı kibirlendirir, vasat (orta) adamı şaşırtır, büyük adamı ise alçak gönüllü yapar.-Molla Cami • İz bırakanlarla senin aranda basit bir fark var sadece. Onlar ömür boyu gayret ediyorlar; sen ömür boyu hayret ediyorsun.-Mehmet Âkif Ersoy • Kendinizi geliştirmek için öyle çaba harcayın ki, başkalarını tenkit etmeye zamanınız kalmasın.-Mevlânâ • Kendisini çok seven, çevresinde az sevilir.Cenab Şahabeddin • Tomurcuk derdinde olmayan ağaç odundur.N.F.Kısakürek • Tembellik, hür adamı esir yapar.-Firdevsî Haziran 2014 / 311

• Yaşlanarak değil, yaşayarak tecrübe kazanılır;

zaman insanları değil, armutları olgunlaştırır.Peyami Safa • Ne etrafınızı kıracak kadar sert, ne de karşınızdakilere cesaret verecek kadar yumuşak olunuz.-Sadî • Sesini değil, sözünü yükselt. Zambaklar yağmurlarla büyür, gök gürültüleri ile değil.Yunus Emre • Ölümü, yattığın zaman yastığının altında, kalktığın zaman burnunun ucunda bil.-Hz. Ömer • Elde edilen hikmetli sözler, balın peteğine taşınan çiçek özleri gibidirler. Yüzlerce olsalar da süzüle süzüle ikiye inerler. Bunlar, çekilen cefa ve yapılan iyiliğin unutulmamasıdır.Lokman Hekim • Peygamberler bile, başkalarını yenmek için, kendileri gibi düşünen yol arkadaşları bulmak zorundadır.-İbn-i Haldun • Eskiden iyilik yaparlardı söylemezlerdi. Sonra hem yapmaya hem de söylemeye başladılar. Şimdi ise yapmıyorlar fakat söylüyorlar.-Ömer bin Haris (r.a.) • Ey insan.. Kafdağı kadar yüksek olsan da, kefene sığacak kadar küçüksün. Unutma… Her şeyin bir hesabı var, üzdüğün kadar üzülürsün.Şems-i Tebrizi • Yürürken başımın yerde olması sizi rahatsız etmesin. Benim tek derdim; yere düşen edebinize takılmamaktır.-Mevlânâ • Dünya bir köprüdür. Üzerinden geç, tamirine bakma.-Hz.İsa (a.s.) • Dünya ve ahiretten her biri için, içinde kalacağın kadar çalış.-Süfyan-ı Sevrî • Dünya ve ahret iki kuma gibidir. Birini ne kadar hoşnut edersen, öbürünü o kadar kızdırırsın.-Mevlânâ • Cinâyete ses çıkarmayan, cânînin suç ortağıdır.- Cemil Meriç • Şahsiyetsiz adam, toplumun dolgu maddesidir.- Lâedri Toplumda bu kadar dolgu maddesi olmasa, mahalledeki tüm köpekler aynı anda havlamaya başlar mıydı be Dostlar!...

39


Tarih Koridoru erturanmehmet@hotmail.com

Mehmet Erturan

ŞEHİD HATTAB, OĞLU SALİH’E NE YAZMIŞTI?

K

od adı Emir Hattab olan şehidimizin asıl ismi Samir bin Salih es-Süveylim’dir. 1970 Arabistan doğumlu olan Hattab, 1987’de üniversite için ABD’ye gitmeye hazırlanırken Afgan cihadının kızışmasıyla Afganistan’da mücahidlerin safına katılır. Afgan cephelerinde “16, 17 yaşlarında, yerinde duramayan uzun saçlı genç” olarak tanınır. Afgan cihadının ardından kravatlılar arasına katılmaz ve Tacikistanlı Müslümanların komünistlere karşı verdiği mücadelede yardımlarına koşar. Tabiri caizse “cihad kariyerinin üçüncü ve son durağı” Çeçenistan’dır. Hattab’dan Çeçenistan’da “Hikmetyar’ın takipçilerinden uzun saçlı biri gelmiş” diye bahsedilirken onu gazeteci sananlar da olur. Şehadet, Hattab’ı cihadının 15. yılında 2002’de zehirli bir mektupla bulur. Afganistan, Tacikistan ve Çeçenistan’da tuttuğu cihad günlüğü “Hattab’ın Anıları” olarak dilimize çevrilen ve Çeçen cihadının kilometre taşlarından biri olmayı başaran Komutan Hattab’ın, oğlu Salih’e yazdığı mektup/vasiyetnamede şu satırlar yer alıyor: Rahman ve Rahim Allah’ın adıyla Salih, kutsal bir mücadele olan Çeçenistan’dan, benim sana olan tavsiyem budur. İslam tarihi sayfalarında sadece Allah yolunda verdikleri sözleri

40

tutanlar şerefle kaydedilmiştir. Onlar ise sözlerinde durarak söyledikleri gibi savaşın olduğu yere gidenlerdir. İnan bana oğlum; para, iman edenleri inançlarından alıkoydu. İnananlar Batılılaştılar ve onların maaşlarına tapıyorlar. Ancak, Allah’ın verdiği daha hayırlıdır. Ve bu yanlış davranıştan dolayı insanlar sanki hayvanlaşmışlar. Yani onlar sabah kahvaltıya kalkarlar, sonra işe giderler, sonra öğlen yemeğe giderler, sonra eve giderler ve sonunda yatarlar. Ve onların hayatlarında başka bir amaç ve hedef yoktur. İnan bana Salih, onların amacı kendilerini zenginleştirmek ve о yolda ilerlerken problemlerden kendilerini sigorta etmek. Ancak problemler hiçbir zaman bitmez. Evde karısıyla, çocuklarıyla, aile problemi ve benzeri problemlerin birini çözerler, arkadan diğeri başlar. Ve böylece onları çözerlerken hayatları sona erer, problemleri kalır. Bugün İslam ümmeti içerisinde her türlü insanlar mevcuttur: Âlimler, talebeler, işadamları, mühendisler hatta hırsızlar ve haydutlar. Ancak, Tevhid ehli ve Cihad ehli asker azdır. İnan Salih, bugün Cihad zamanıdır. Küfür ümmeti çok dikkatli çalışmaktadır. İslam ümmeti ise keskin bir kılıca muhtaçtır.


Allah, bu zamanda da İslam ümmetine merhamet ederdi. Peygamber Efendimiz’in aleyhisselam, ashabın ve onların yolunda devam edenlerin zamanından bahsetmiyorum. Biz gördük, dünyanın en fakir olan milletinin Sovyetler Birliği’ni nasıl yok ettiğini ve en az olan milletin ise Rusya’nın kalbini nasıl kırdığını. Ben bunlarla yaşamasaydım, belki ben de inanmazdım. İnan Salih’im, ölümünü kendin seçebilirsin; şehadetini isteyerek, cihat yolunda. Ama Allah daha iyi bilir. Allah’a tevekkül et ve ölümüne dimdik karşı koy, hayat da о zaman sana gelir. Allah’a olan ümidini yitirme ve O’na tüm kalbinle inan. Bizler Allah’a inanırız ve yine de zafer gelir mi acaba diye şüpheleniriz. İnsanlar her zaman şüpheli davranırlar. Körfez Savaşı’ndan beri kâfir uçakları ve tankları çoğu insanın kalplerinde korku bırakmıştır. Körfez Savaşı, Afganistan’da Rusya’ya karşı kazanılan savaştan sonra Müslümanların kalplerine inen inanç ve cesareti yok etmeye yetti. Düşmanların silahlı kuvvetleri Allah’a inanan az bir insan karşısında yenilgiye uğradıktan sonra Orta Doğu’da tüm yerlere yerleşip Muhammed ümmetini korkutmaya başlamışlardır. Saddam’a ve askerlerine bir şey olmuyordu. Ama Batılılar gittikçe vahşileşerek, Müslümanları korkutarak ve onların sahip olduklarına el koyarak devam ettiler ve biz buna karşı koymayı borç bildik. Ve hala bu savaş 18 yıldır devam etmektedir. Salih, zaman gelir sen de ölümle karşı karşıya kalırsın. O halde Allah’a yönel ve O’nun yolunda cihad et. O, bu dünyada ve öbür dünyada da bir şereftir. Canım benim! Sen hala çok küçüksün. Ama biz sana ve senin yaşındakilere bir yol gösterdik ki bunu bize bizim nineler gösteremezdi. Biz önce Allah’a ve sonra size inanıyoruz. Siz, bu ümmettin umudusunuz. Maalesef bugün gençler televizyonun, futbolun ve benzeri şeylerin ve arabaların kölesi olmuşlar. Boşu boşuna ölmekten kork ve Allah’tan sonunun hayırlı olması için dua et. Allah yolunda cesedin parçalanarak ölmek, mahşerde seni Peygamber Efendimiz’le aleyhisselam beraber kılar. Haziran 2014 / 311

Benim için en büyük hediye -Elhamdülillahsenin bu cihad topraklarında dünyaya gelmendir. Senin anne tarafı akrabalarından bazıları şehid edildi, bazıları benimle birlikte hala savaşmaktalar, bazıları Ruslara esir düştüler. Onlar Dağıstan’da şeriatı ilk ilan edenlerdendirler. Ben hatırlıyorum; о zamanlar da onların bulundukları köyler Ruslar tarafından çember altına alınmıştı ve biz onlara yardıma koştuk ve beraberce orada kâfirleri dize getirdik. O zaman Çeçenistan’da annen seni karnında taşıyordu. Ve uçaklar bizim toprağımızı her yerde bombalıyor ve yakıyordu. Ve onun için Allah’a şükür et ki sen annenin karnındayken cihadın seslerini duymaya başladın. Annen ise bir yerden öbür yere koşardı. Canım benim, lüks bir hayatı hiç düşünme. Çünkü seni her yerde küfür ümmeti takip edecektir ve sana rahat vermeyeceklerdir. Sen ise babanın yoluna devam et ve şerefli bir yol seç. Babanın çoğu arkadaşları da bunu seçtiler ve şehid oldular veya esir düştüler. Sen ise onlardan daha iyi değilsin. Hayatında ciddi bir karar al. Allah’a inanarak ve zafere inanarak devam et. Boş konuşmalara kulak verme, çok soru da sorma. İlim ara ve onu uygula ve Allah’ın kitabını öğren. Küçükken bunları yap, sonra Allah’ın yolunda cihad’a hazırlan. Oğlum benim! Bilmem cihadda beraber olur muyuz? Belki sen tek başına olursun, ben ise mezarda. Ama bu bir komutanın askerine olan bir tavsiyesidir; benim için bir rahmet ol, bana dua et ve salih bir evlat ol ki ölenler ancak salih evladın duasını alırlar. Peygamberimiz de aleyhisselam böyle söylemiştir. İsterim ki, Allah’ım onu koru! Bu ümmete faydalı olma ve bu dini koruma, güç ve cesaretini ver ona! Ve senin sonsuz rahmetinden rahmet eyle ona! Allah’ım düşmanlarından koru onu! Ve fakir babasına ve annesine şefaatçi kıl! Allah, inanmayanlara karşı senin şerefini ve gücünü yükseltsin! Allahu Ekber Senin baban, Hattab 41


Dünyanin Nabzi Osmanlı Milletler Topluluğu: İMPARATORLUĞUN İMKANLARINI KEŞFETMEZ Doç. Dr. Murat Çemrek(1)

K

ısa geçmişine baktığımızda ilk olarak Cezayir Cumhurbaşkanı Abdülaziz Buteflika Nisan 2005’te dönemin Türkiye Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ü kabulünde Osmanlı İmparatorluğu topraklarında kurulan devletler arasında İngiliz Milletler Topluluğu benzeri bir yapının kurulmasını önermişti. Buteflika, Osmanlı’nın Ortadoğu’ya hükmettiği barış ve huzur dolu dönemi hasretle andıklarını belirtirken “güçlü ve hoşgörülü” Osmanlı yönetimine her zamankinden çok ihtiyaç duyulduğunu vurgulamıştı. Osmanlı’nın bıraktığı boşluğun doldurulamamasından hareketle Osmanlı düzeninin yeniden ihya edilip edilemeyeceğini öğrenmek isteyen Cezayir Cumhurbaşkanı -misafir Türkiye heyetini de heyecanlandıran önerisiyle- İngiltere’nin Commonwealth’i kurarak eski sömürgeleriyle düzeni devam ettirirken “kendilerini sömürmeyen Osmanlı’nın düzenini niye devam ettirmeyelim?” diye sormaktaydı. Buteflika, Fransa’ya karşı giriştikleri bağımsızlık hareketinde de Atatürk’ü örnek aldıklarının altını çizerken  çözümün anahtarını elinde tutan Türkiye’nin istemesi halinde Ortadoğu’da düzenin   yeniden kurulacağını ifade etmişti. Buteflika’nın Osmanlı nostaljisindeki  PaxOttomanica’ya duyduğu özlemin altında  PaxAmericana’nın bölgede yeterince “güçlü ve hoşgörülü” olmamasından duyduğu ızdırabı görmek mümkündür. Öte yandan Türkiye’ye atfettiği “anahtar rol” eğer misafir heyete bir ilti-

42

fat değilse değil 2005 için günümüz için bile erken bir PaxTurcica müjdesidir. OMT tartışmalarını bir adım öteye taşıyan İngiltere Kraliçesi’nin Türkiye’yi ziyareti sonrasındaki 16 Mayıs 2008’dekiRadikal’deki “Osmanlı Milletler Topluluğu” başlıklı köşeyazısında Hasan Celal Güzel olmuştur. Güzel, Cezayir Cumhurbaşkanı’nın üç yıl önceki görüşlerine referans verirken Büyük Ortadoğu Projesi’nin (BOP) “ancak ‘Büyük Osmanlı Projesi’ hâlinde düşünülürse barış ve huzurun sağlanması mümkün” olabileceğini ve “…ilk merhalede ‘Osmanlı Milletler Topluluğu’nun kurulması şarttır. Bu topluluğa, Ortadoğu, Balkanlar, Kafkaslar, Afrika ve Güney Doğu Asya’dan üyeler sağlanabilecek; bu yeni oluşum, hem Türkiye’ye lâyık olduğu statüyü kazandıracak, hem de dünya barışına katkıda bulunabilecektir.” derken OMT’ye atfettiği önemi gündeme getirmiştir. OMT konusundaki can alıcı asıl tartışma ise gazetenin yardımcı editörlerinden Jackson Diehl’in 5 Aralık 2010 tarihliWashington Post’taki “How WikiLeaksCablesCapture 21st-century Turkey”  başlıklı yazısı sonrasında başlamıştır. Diehl, WikiLeaks sızıntılarında “olumsuz özellikler taşıyan kahraman”, “oldukça tehlikeli” ve “neo-Osmanlı İslamcı fantezilerde kaybolmuş” diye tasvir edildiğini belirttiği Türkiye Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ile görüşmesinde, kendisine Britanya’nın eski sömürgeleriyle bir milletler topluluğuna sahip olduğunu hatırlatırken neden Türkiye’nin eski Osmanlı topraklarında, Balkanlarda, Ortadoğu ve Orta Asya’da yeniden liderlik kurmasın?” diye sorduğunu yazmıştır.  Her ne kadar  Davutoğlu, Diehl’in “Osmanlı Milletler Topluluğu” ile ilgili ifadelerini “Ben hiçbir zaman bu yönde bir ifade kullanmadım” diyerek yalanlasa da cin bir kere şişeden çıkmış ve bu konudaki tartışmalar daha önce olmadığı kadar gündeme oturmuştu.  Mağdur duruma düştüğünü belirten Davutoğlu, “Hiçbir toplantıda, resmî görüşmede veya basınla temasımda, açıktan veya dolaylı ‘Osmanlı Milletler Topluluğu’ ve ‘Yeni Osmanlı’ gibi ifadeler” kullanmadığını ve hükümetinin dış politika anlayışının, “komşularla mutlak eşitlik, egemenlik ve ulus devletler temeline dayalı uluslararası hukuk esasında gerçekleşmekte”


olduğunu vurgulamaktaydı. Tartışmaya 8, 9 ve 11 Aralık 2010 tarihli Vatan’daki üç müteakip köşe yazısıyla katılan Hasan Celal Güzel, başlığından da (“Osmanlı Milletler Topluluğu Kurulmalıdır”) anlaşılacağı üzere olumlu bir bakış açısı geliştirdi. Güzel’e göre “Son sekiz yıllık dönemde Türk diplomasisi, bir bölgesel ülke seviyesini geçerek ‘büyük devlet’ seviyesine ulaşmıştır… İşte, ‘Osmanlı Milletler Topluluğu’na giden yol, bu potansiyelin tabii bir sonucudur.” (8 Aralık) Güzel’e göre “İngiltere haricinde bu mahiyette bir topluluk kurma potansiyelindeki tek ülke” Türkiye idi (9 Aralık)ve Buteflika gibi şunu sormaktadır: Yüzyıllar boyunca beraberce yaşamış, müşterek tarih, din ve kültür kökleriyle birbirlerine bağlı ülkelerin, bir topluluk oluşturarak dayanışma sağlamaları kadar tabii bir organizasyon düşünülemez. Bu hareket hayalci değil gerçekçidir. Birkaç Balkan ülkesinin Osmanlı’ya düşmanlıkları ya da bazı Orta Doğu ülkelerinin yöneticilerinin vehimleri, bu projenin gerçekleşmesini engelleyemez. Yelesinin tüyleri dökülmüş İngiliz Aslanı, Asya ve Afrika’daki eski sömürgelerini hâlâ kendi topluluğu içinde tutabiliyorsa, dünyaya her zaman barış ve huzur götürmüş Osmanlı, yeni küresel aktör Türkiye’nin önderliğinde neden karşılıklı menfaate ve barışa dayalı yeni oluşumlara kaynak teşkil etmesin? Güzel’le paralel düşünen A. Nuri Yurdusev’in 15 Aralık 2010 tarihli “Osmanlı Milletler Topluluğu: Hayal mi Gerçek mi?” başlıklı yorum yazısında “Çağımızda ulaşılan küresel ve bölgesel ölçekteki iktisadi entegrasyon OMT’nin pratik imkânını” oluşturduğundan “OMT hali hazırda potansiyel bir gerçekliğe tekabül ediyor. Tarihsel olarak bakılınca Osmanlı İmparatorluğu OMT’nin fiilî gerçekliğidir.” demekteydi. Türkiye, Suriye, Ürdün ve Lübnan arasındaki son yıllardaki ilişkilerin düzeyinden hareketle Güzel gibi OMT’yi hayalci bulmayan Yurdusev, Güzel’inkine benzer bir soru sormaktadır: “Bir an için düşünelim: Ortadoğu, Balkanlar ve Kafkasya’daki ülkeler (yani eski Osmanlı coğrafyası ülkeleri) bir birlik oluşturacak olsalar, ‘Osmanlı Milletler Topluluğu’ndan daha iyi bir tanımlama bulabilirler mi?” Neo-Osmanlıcık tartışmalarında olduğu gibi OMT tartışmalarında da dikkati çeken; Türkiye’nin

Haziran 2014 / 311

Osmanlı’ya tarihsel referansla emperyal bir vizyon oluşturma gayretinin, Sevr sendromu ile Cumhuriyet döneminde şekillenen dış politikasını “statükocu” kılan ve ulusal sınırlara “fetişist” hassasiyeti ile çatışmasıdır. Türkiye küresel sisteme ekonomik, siyasal ve sosyal anlamda entegre oldukça ulusalın ötesinde bölgesel ve küresel konumunu daha net bir biçimde farketmektedir. Küresel malî krizden daha az yara bere alarak çıkmak veya ucuz atlatmak anlamında “teğet geçmek” kavramsallaştırmasına itirazım yok ama Türkiye küresel sistemi içselleştirdikçe sisteme de o kadar içkin hale gelmektedir ve dünyada yaşanan her gelişme Türkiye’den teğet değil merkezden geçecektir. Küreye dair farkındalık süreci arttıkça ulus-devletin homojenleştirci yönü zaten çok kültürlülük politikalarıyla ve katılımcı demokrasi tartışmalarıyla daha çok sorgulanırken yeni bölgesel oluşumların gündeme gelmesi bütün yumurtaları aynı sepete koymama temkinliliğinin de bir uzantısıdır. İşte Türkiye’nin yarım asırlık AT/ AET/AB ile Katolik nikahlı ama pek de düzgün gitmeyen ilişkisi Türkiye’nin gözünü dışarıya daha çok çevirmektedir. Bu yüzden Türkiye’nin “çok yönlü” ve bir o kadar da “ahenkli” dış politika yapma gayreti bir fanteziden ziyade ulus-devletin küreselleşme eşliğindeki dönüşümünün de sonucudur. Sonuç olarak, lafı eğip bükmeden söylemek gerekirse, ulus-devletin vatandaşına ödev olarak yükleyerek onu militanlaştırdığı ve bütün diğer kimliklerini öteleyen ya da en azından bastıran ulus kimliği, bireye dar geldiği gibi ulus-devlete de tekil bir kimlik artık dar gelmektedir. Böylece ulusdevlet bastırdığı diğer kimlikler üzerinden yeni siyasal arayışlara girişmektedir. İmparatorluk sadece başta bir monarkın bulunduğu kadim bir siyasal rejime indirgenmediği sürece ulus-devletin tekçi ve indirgemeci kimliği yerine eşzamanlı birçok kimliğe imkân tanıyan yapısı ile yeniden gündeme gelmesi bu açıdan elbette önemlidir. Bu bakımdan emperyal bir vizyon geliştirmek illa da yayılmacı emperyalizm olarak anlaşılmak zorunda değildir. Bilakis paradoksal olmakla birlikte siyasal olarak değilse bile sosyal anlamda imparatorluğa dönüş geleceğe dönüştür. Bu yüzden imparatorluk tartışmaları “irtica” değil “istikbal” tartışmalarıdır. 1- Avrasya Araştırma Enstitüsü Müdürü. Yazı, yazarın 2011 yılında Stratejik Düşünce Enstitüsü için yazdığı makaleden kısaltılarak alınmıştır.

43


Söz Meydani ibrahim.ciftci@ilkadimdergisi.net

. Ibrahim Çiftçi

Yine Yetim Kaldık

H

ayırla yâd etmek O’nun emri. Ondadır ki “Nasıl bilirdiniz”e “İyi bilirdik Allah rahmet eylesin.” diyoruz. Bu söz hem ölen hem de söyleyen açısından anlamlıdır. Ölenin iyi bilinerek gitmesi, söyleyenin de “iyi biliriz” sözüne uygun yaşamasına bir hatırlatma sanki. Zaten Efendimiz aleyhisselam da “ölülerinizi” diyor. Yani Müslümanların ölüleri. Bu söz bir genelleme haline dönüştü. Ama bazı ölüler var ki   onun arkasında söylenen “iyi biliriz” bir zorunluluktur. Hayırlı, iyi, güzel işlere ömrünü vakfetmiş bazı   müslüman kişiler yaşarken de bu sözü hak etmiştir. Güzel insanlar da ölür çünkü her nefis ölümü tadacaktır. Ölüm niceleri için buradaki mihnetli hayatttan bir kurtuluş.  Kimileri de yeri zor doldurulur bir kayıptır. Kimileri için de insanların kurtulduğu bir durum. Ölüm güzel şey, budur perde ardından haber... Hiç güzel olmasaydı, ölür müydü peygamber? Mısralar güzeller güzelinin de öldüğünü ondandır ki ölümün ölenle de güzelleştiğini   ifade ediyor. Ahmet Ağmanvermez hocamız da güzel insandı, ömrünü hayırla, hizmetle doldurdu. Sosyal anlamda hayatın hep içinde oldu. Hayatını hep insanlarla yaşayan bir kişinin   yanlış yapmama-

44

sı, kırmaması, devirmemesi çok zordur, belki de mümkün değildir. Ama 20 yılı aşkın beraberliğimizde vakıf, dernek, radyo, gazete, dergi gibi birçok kuruluşta hayır çarşısı, gezi, ziyaret, görüş paylaşma gibi etkinliklerde; arkadaş, kardeş olarak da insani ilişkilerde (bazı kardeşlerimiz kadar olmasa da) beraber olduk. Bu çalışma ve beraberliğimizde hep aynı sakin duruşu, az ve yerinde konuşması, hizmet  harcamalarında tasarruf hassasiyeti, fedakârlığı, hizmetteki aşkı, cömertliğine şahit olduk. Hizmette yorulmadı. O   hastalık, uzun süren  yorucu ve yıpratıcı tedavileri bile onu İslamî hizmetten alıkoymadı. Son sohbetlerinden birine araba süremediği için olacak “beni götürün” diye telefon ettiğini, gelen kardeşin  “hocam bu halde gitmeseniz” dediğinde “Sen koluma gir” diyerek   gittiğini duyunca ben ne hissetiysem siz de aynı şeyleri hissedersiniz herhalde. Cenazesine katılanların   ve mezardaki defin esnasındaki kalabalığın sayısından öte niteliği de çok dikkat çekiciydi. Nevşehir merkez, çevresi ile diğer  şehirlerden katılanların hemen hepsi Kuran’la donanımlıydı. Ötesi, onlarca kişi de ezbere yasin okuyacak nitelikteydi. Şehadet edenlerin niteliği de ölenin niteliğini ifade eden bir hususiyettir.


M. Erdoğmuş bey hastalıkları, hastalık esnasındaki duruşları, metanetleri, teslimiyetleri yönünden rahmetli Zeki Soyak hocamıza çok benzediğini ifade edince pek şaşırmadım. Çünkü tedavileri esnasında gözlemlerim de bu yöndeydi. Hastalık onu teslim alamadı. Çünkü o Allah’a teslim olmuştu. Şeytanı çıldırtan bir teslimiyet ve tevekkül içerisindeydi. Bu  zorlu hastalık dönemi de dâhil İlkadım’daki   yazılarını hiç aksatmaması da onu anlatan önemli köşe taşlarından bir tanesidir. Kemoterapi tedavilerinden biraz rahatlayınca da vakfa gelip bizimle beraber olması, hep hizmeti düşünmesi ve çalışması rahmetli Zeki Soyak hocamızla birebir örtüşen bir hastalık dönemiydi. Bu satırlar rahmetli olanın arkasında yazılan satırlardan öte, onda olan özelliklerin az bir kısmının ifadesidir. İçimizden geliyor. Ona rahmetli demeye nasıl alışacağım bilemiyorum. O kadar yanımızdaydı ki... Rahmetli Zeki Soyak hocamın refiki alaya göçtü haberini Medine’de odamda yalnız başıma otururken almıştım. Ne yapacağımı bilemedim. Etrafta onu tanıyan bir kişi yok ki konuşsam, acıyı paylaşsam. Ağladım, ağladım. Bir sınır olmadan etraf baskısı olmadan ağladım. Çok zor oluyor. A. Belada’nın Ahmet hocamla ilgili yazdığı bir haber sitesindeki yazı bir anda beni Medine’ye götürdü. Benim Medine’deki halimi yaşıyordu. Acını paylaşacak birinin olmaması çok kötü. Bizler önce rahmetli Zeki Soyak hocamın sonra Ahmet Ağmanvermez hocamızın yetimi olduk. Acı çok büyük ama şükür paylaşacak dost, arkadaş, kardeşlerimiz var. Allah onlara hayırlı hizmet dolu ömürler versin. Bu arada yakından uzaktan acımızı paylaşan herkese teşekkür ediyor Allah onlara da  hayırlı hizmet dolu ömürler versin diyorum.

ÖLÜM VE HAYAT Ölüm sofrada gördüğüm Yemeğin tuzunda mestur Kaşığın ucunda mahmur Hayat su içinde düğüm Ölüm semada gördüğüm Yıldızın ucunda gurbet Bulut ardında hükümet Hayat kar arası düğüm Ölüm özümde gördüğüm Saçımın arası kefen Yüzümde çizgi derinden Hayat kalp içinde düğüm Ölüm toprakta gördüğüm Sonbaharda yaprak yaprak Gül açtırmayan kurak Hayat toprak günü düğüm Ölüm kitapta gördüğüm Yaklaşmakta yaprak yaprak Her sözü noktalayarak Hayat cümle içi düğüm MUSAB ENES YILMAZ Not: M.Enes’in şiiri ölümden önce gelmişti. Tevafuk.

İbrahim ÇİFTÇİ Şiir dâhil her türlü çalışmanızı “Kültür ve Sanat Sayfası” olan “SÖZ MEYDANI” na elektronik veya klasik posta yoluyla gönderebilirsiniz. Haziran 2014 / 311

45


. Imbik

nuri.ercan@ilkadimdergisi.net

Nuri Ercan

Bizim FACE’cilerin

M

edeniyet yarışında, gerilerde nal toplamaya başladığımız andan itibaren, ithal etmek zorunda kaldığımız yabani kültür malzemelerini doğru amaçlar için kullanamadık. Bunun ana nedeni, kültür malzemelerinin başat özelliğinin üretildikleri ortama ait olmalarıdır. Diğer taraftan Batı’dan aktardığımız hiçbir kültür ürününe yeterince hazırlıklı değildik. Dünya insanına hitap eder olmaktan çıkıp, başkalarının medeniyetlerine tabi olmaya başlayınca bize sunulan her şeyi kullanma arzusuna yenildik. Dünya yüzeyinden iddialarımızı geri çektiğimiz zamanlara denk gelen bu dönemde, Hz. Peygamber’in, ganimet olarak elde ettiği Rum elbisesini hiçbir değişikliğe gerek duymadan giymeye yeltenen sahabeye “Bari şurasını, burasını kes de öyle giyin” mealindeki emrini hatırlayacak durumda değildik. Ezilmişliğimizi, irtifa kaybedişimizi teknoloji yokluğuna bağlayan bir düşünce bataklığına itilmiştik. Yani teknolojiye acıktırılmıştık. Peşi sıra ne olursa olsun gelsin anlayışı hâkim oldu bizlere. Çünkü geri kalmışlığımız Batılı olamayışımızla ilintili idi. Böyle inanamayanlar gerici kabul ediliyordu. Yerli kalabilmiş mütefekkirlerimizin ürettiği, kendine yeterlilik ve direnmeyle ilgili düşünceler de Modernleşme virüsünün neden olduğu hararet sayesinde eriyip gitmek zorunda kaldı. Roman, tiyatro, sinema, televizyon, video, derken yine ansızın internetle yüz yüze geldik. Bu kültür malzemelerinin hiç birisinin alt yapısı zihnimizde oluşmamıştı. İnternet için de ön hazırlıksız bir zihin yapımız vardı. Batı insanının öncelikle kendi değerlerine karşı ürettiği bu araçları, hiç sorgulamadan bünyemize dâhil etmeye gayret ettik. Kullanmadan da hayatiyetimizi devam ettireceğimiz böylesi araçlar için sevinç çığlıkları attığımız oldu. Bunlara kendimizce faydalar atfettik. Kimi zaman

46

Halleri

isabetli kullanımlar gerçekleşti. Lakin dışarıdan aldığımız kültür araçlarının zararları, faydalarına galip gelmiştir. Bu sebepten olsa gerektir ki, roman, tiyatro, sinema ve internet konularında efradını cami ağyarını mani bir fıkıh hazırlamak yerine, araçları kullandıktan sonra, bu ürünlerin bir takım özelliklerinin ya da benzerlerinin İslâm Tarihinde gerçekleşip gerçekleşmediğine bakılarak fetvalar verilmeye çalışıldı. Fetvalar bir takım benzer ya da az benzer dayanaklara bağlı kaldığından köklü bir karşı duruş ya da tam bir kabul gerçekleşmedi. Son dönemlerde, sosyal paylaşım ağları iyiden iyiye hayatımıza hâkim olmaya başladı. İster kullanalım ister kullanmayalım, Face ve Twitter gibi, isimleri bile Türkçeye çevrilmemiş işletim sistemleri hayatın gerçekleri arasında tebarüz etmektedir. Bir iletişim ve haberleşme aracı olarak algı sistemimizde ilk planda faydalar çağrıştıran bu sosyal ağlar yanlış kullanıldığında ne gibi sonuçlar doğuracağının henüz bilinmemektedir. Ama tahmin etmek zor değildir. Paylaşım ağlarının yanlış kullanımı durumunda ahlaki ilkeler ve temel değerler bakımından fayda yerine zarar doğurabileceği gerçeği inkâr edilmez. Üstelik toplumu büyük bir savrulmaya tabi tutabileceği tehlikesi de göz ardı edilmemelidir. Mesajlaşma, yorum yapma, fotoğraflarla hayatı algılama, beğenme, anında tebrik etme, takdir etme, tebliğ maksadı için kullanma ve kayıtlı kişilerin hallerinden haberdar olma gibi imkânların kullanımı dolayısı ile FaceBook vb. işletim sistemlerinin cazipliği inkâr edilemez. Ancak kullanımı dikkat ister. Mucitlerinin ahlaki değerlere sahip olmaması ve milyonlarca insan tarafından sorumsuzca kullanılmaya müsait olması, bu sitelerle nelerin paylaşıldığı sorusunu daima aklımızda tutmamızı elzem kılmaktadır.


Bir Facebook sayfası kullanmaya ve arkadaşlık kabul etmeye başladığınızda nefislerin sahne aldığı bir tiyatroda kendinizi bulmuş olursunuz. Tabi ki kendini ifade etme hastalığına yakalandığınızı fark edemezsiniz. Face’yi her açtığınızda farklı olma dürtünüze engel olamazsınız. Tabi ki Face’nin elde etme ve kuşatma hedefleri gereği size yaptığı tekliflere de hemen cevap vermek durumundasınız. Örneğin sizden profil fotoğrafı koymanız istenir. Fotoğrafınıza, gerçek ya da laf olsun diye yapılan yorumlarla nefsiniz ilk aferini almış olur. Yorumlar ve beğeniler azalırsa yeni bir profil resmi atmak zorunda kalırsınız. Böylece nefsinizi aferinle beslemenin yolunu bulmuş olursunuz. Albümler yapıp atarsınız, günlük hayatınızdan selfie ya da gayri selfie çektiğiniz kesitleri paylaşırsınız. Nefsiniz obezleşmeye başlar. Bu obezleşme nefis için zararlı değildir; ruh için zararlıdır. Sonra kendi amellerinizi dönüp dönüp seyrederek, “vay be ben neymişim” havasına kapılırsınız. Hele beğenenlerin sayısı fazla olursa artık sizi tutana aşk olsun! Bu gün bir takım ahlaki hassasiyetlerini korumakta ısrarlı kimi ailelerin çocukları Face gibi geniş etkileşimli ağları bir kaçamak kuytusu olarak algılamaktadırlar. Aile hatası nedeni ile topluma açılamayan gençler bu duygusuz ve kesik iletişimli sitelerde kendini ifade etmenin yollarını aramaktadırlar. Bu arayış elbette Müslüman’ca bir sosyalleşmeyi hedeflememektedir. Sokakta başını açamayan kızlarımız telefonları marifeti ile çektikleri artistik pozlarını yüzlerce paydaşının beğenisine sunabilmektedir. Aynı hareketin başı örtülüler tarafından yapılması da bahsi diğer bir konudur. Ergenlik döneminin henüz başlarındaki gençlerimiz, popüler iğvalara kapılarak karşı cinsten edindiği arkadaşı ile arkadaşlığını bu sitelerde ilan etmektedir. Amellerinin Kiramen Kâtibin tarafından yazıldığını unuturcasına günlük hayatta yaptıkları iyi işleri sayfasından ilan edenler ne demeli. Bir de, bırakın edepten adaptan bahsetmeyi görgü kurallarını bile unutup yedikleri yemekleri, yaptıkları tavuk ızgarayı, kestikleri karpuzları çay içerken çerez yaptıkları kekleri, çikolata keyiflerini fotoğraflayıp fotoğraflayıp paylaşıma sunanların hali pür melali, biz hangi medeniyetin çocuklarıyız sorusunu sordurmaktadır. Haziran 2014 / 311

Camide okuduğu ezanla yetinmeyerek; ezanını videoya çekip Face’de paylaşan kardeşimize, “iyi yapmışsın! Bir de Face’den ezan okumuş oldun” mu diyelim, yoksa sadece gülümsemekle mi yetinelim. Hakkını yemeyelim, Face gibi paylaşım siteleri topluma bir şeyler sunma kapasitesine sahip olmayan kardeşlerimiz için kapasite artırımı sağlamaktadır. Onların okumaya yazmaya ihtiyaçları yoktur. Sadece bildirimleri takip ederler. Gereksinim duydukları her şeyi paydaşları, onların paydaşlarının paydaşları, sayesinde paylaşırlar. Böylece muhalefete küfredilecekse hep beraber küfredilmiş olunur. İktidar desteklenilecekse doğru yanlış, hakıl haksız ayırdımı yapmadan hep beraber desteklenilmiş olur. Face’nin hakkını teslim etmemiz gereken diğer bir husus, bir hatıralar koleksiyonu oluşturmanıza destek olabileceği hususudur. Eskiden askerlik, düğün ya da mezuniyet fotoğrafı ile albümler hazırlanırdı. Şimdi Face sayesinde her gün onlarca albüm yapılabilmektedir. Lakin günahların ve kötülüklerin fotoğrafları albümlerdeki yerini henüz almamıştır. Bu vakıa mü’minlerde yapıp ettiklerini ilan etme ve takvayı kollamama ahlaksızlığını depreştirmektedir. Toplum çeyrek asır önce sahip olduğu mahremiyet duygularını yitirmektedir. Face gibi paylaşım sitelerinin mahremiyetin yok oluşuna katkısı diğerlerine göre oldukça fazladır. Face kullanan bir kişi ortalama 200-300 kişi ile iletişim halindedir. Bu sebeple kendini teşhir ederken iki önemli duygu ile bunu yapar. İlki, beni herkes takip etmiyor, İkincisi, beni takip edenler zaten dostlarım onlardan zarar gelmez ve beni kınamazlar. Kişi için bu iki duygu avantaj gibi algılandığından hem kendini öne çıkartmanın, hem de bunu yaparken eleştirilmemenin, baskı altında kalmamanın zevkini yaşar. Böylece, mahremiyetten, iffetten, hayâdan ne kadar harcadığının farkına varamaz. Elhasıl kelam, Face gibi modern paylaşım ağları ucu keskin bir bıçağa benzemektedir. Biz nedense sapı yerine keskin ucundan tutup kavramaya çabalıyoruz.

47


Düsünce Ufkumuz. Atilla Degirmenci atilla.degirmenci@ilkadimdergisi.net

Etken ve Heyecanlı

İMAN S

özlüklerin ruhsuz ve köreltici kalıpları arasında kalan iman; doğrulamak, güvenmek, itimat etmek ve gönülden benimsemek anlamlarına gelmektedir. Allah Teâlâ’nın insanlara huzur ve saadet kaynağı olması için gönderdiği sistemde yani İslam Dini’nde ise iman; Allah Teâlâ’nın katından gelen ve “kabul edin” dediği ne varsa her birisinin eksiksiz ve şüpheden uzak bir şekilde kabul edilmesidir. Bu kabullenmede kalp kabul edilmesi gerekenleri tasdik, dil ise tasdik edilen kabulleri ikrar edecektir. Tabii ki iman sadece kalp ve dilin yapması lazım olan uygulamalar değildir. Kalpten başlayarak bütün vücutta yansıma oluşturabilecek bir iç dinamiktir. Bir başka yönüyle iman, kalbî heyecan ve büyük bir aşkla kabul edilen hükümlerin, kuralların sahibinin çerçevelediği anlayışla ömür boyunca tavır ve duruş sergilemektir. Hayatın her türlü –kolay veya zorlu- şartlarında bu tavırdan ve duruştan taviz vermeden hayata devam etmektir. Basit bir aksesuar gibi “Aman canım, dursun bi kenarda belki bir gün lazım olur” mantığıyla hareket edilecek argüman değildir. İnsanları yığın

48

olmaktan kurtarıp kul haline dönüştüren kulluk sözleşmesidir. İman eden kişi iman ettiği şeyleri her yönüyle kabullenmiş olur. “Şu kısmı hoşuma gitmedi, bu kısmı biraz abartılı, öteki kısmı beni sarmıyor” gibi garip cümleler kurarak imanı yok edecek şüphelere dalmaz. Çünkü iman net bir şekilde kabul etmektir. Ya kabul edilir ya da edilmez. Ya Allah Teâlâ’ya iman eder, kulluk yönünü O’na doğru çizersin ya da menfaat odaklarının basit bir yardakçısı olur, nefislerin çizdiği keşmekeş sistemlerde rezil olur gidersin. İman, insan hayatında taşları yerinden oynatan harikulade bir değişimdir. “Amentü/İman ettim” iddiasında bulunan insan artık kafasına göre değil, iman ettiği varlığın kurallarına göre hayatını devam ettirir. Allah Teâlâ’ya iman eden insan; Allah Teâlâ’nın “gör” dediği gibi görür, “duy” dediği gibi duyar, “konuş” dediği gibi konuşur, “yaşa” dediği gibi yaşar. İnsana, eşyaya, mala, paraya, evlada, arkadaşa, çalışmaya vb bakışı tamamen Allah Teâlâ’nın istediği gibidir. Hayatı içerisinde imanın getirilerini uygularken zorluk çekse bile şüpheye mahal bırakmadan iman üzere hayatına devam eder. İmanın insan hayatında değişimler oluşturması gerektiğini bir örnekle izah edelim. Efendimiz aleyhisselam, Mekke günlerinde bir müşriki imana davet eder. Müşrik imanın ne anlama geldiğini ve ne olduğunu sorunca Efendimiz aleyhisselam “Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed aleyhisselam’ın Allah’ın Rasûlü olduğunu kabul etmendir.” der. Bu ifadeyi duyan müşrik şu enteresan cevabı verir: “Vallahi Muhammed! Sen benden çok şey istiyorsun. Bütün hayatımı değiştirmemi istiyorsun. Bu çok tehlikeli… Senin bu çağırdığın bütün Mekke’yi karşıma almaktır.”


TEMMUZ 2010 • SAYI 264 • 5 TL (KDVD)

ÖRNEK TOPLUM İNŞÂSI Zulmün Zevali • Nureddin SOYAK

Söz Konusu İnsan Hakları Olunca... • Latif Selvi İle Söyleşi

man AKTAŞ

Mevlam Neylerse Güzel Eyler • Yard. Doç. İlhami Nalçacıoğlu

Bir Milattır Mavi Marmara • Ramazan Kayan İle Söyleşi

Kıyamet Sahneleri VEREN

Rabbimiz İntikam Sahibidir • Dr. Ömer Karaoğlu İle Söyleşi

Kabil’in Çocukları • Prof. Dr. Seyit Mehmet Şen

Kur’an Anlayışı ATAK

HAZİRAN 2010 • SAYI 263 • 5 TL (KDVD)

TEMMUZ 2010 • SAYI 264 • 5 TL (KDVD)

Allah’ın Kitabına Sarılmak • Nureddin SOYAK

Sahabenin Kur’an Anlayışı • Adem ÇATAK

Zulmün Zevali • Nureddin SOYAK

Söz Konusu İnsan Hakları Olunca... • Latif Selvi İle Söyleşi

Kur’an’ın Tanımı ve İndirilmesi • Süleyman YAVUZ Amentü ve Müslümanda Şahsiyet Oluşumu • A. Baki ÖNCEL

Söyleşi • Dr. Süleyman AKTAŞ

Mevlam Neylerse Güzel Eyler • Yard. Doç. İlhami Nalçacıoğlu

Bir Milattır Mavi Marmara • Ramazan Kayan İle Söyleşi

Kur’an’da Kıyamet Sahneleri • Şifa YOLVEREN

Rabbimiz İntikam Sahibidir • Dr. Ömer Karaoğlu İle Söyleşi

Kabil’in Çocukları • Prof. Dr. Seyit Mehmet Şen


Zeki SOYAK Hocaefendinin kaleminden 2 Cilt Büyük Boy 864 sayfa • İsrailoğulları neden Tih Çölünde 40 yıl dolaştılar? • Yahudiler tarih boyunca niçin Peygamberlere ihanet ettier? • Hz. İsa’nın göğe kaldırılması nasıl oldu? • Eyke halkı neden helak edildi?

Bu ve buna benzer pekçok sorunun cevabını ve bunlardan alabileceğimiz ibretleri bulacağınız bir kitap. İSTEME ADRESİ Kasaplar Çarşısı No:2 NEVŞEHİR 0505 808 35 87- 0535 251 41 07

Profile for İlkadım Dergisi

İlkadım Dergisi Sayı: 311  

Haziran 2014 www.ilkadimdergisi.com

İlkadım Dergisi Sayı: 311  

Haziran 2014 www.ilkadimdergisi.com

Advertisement