Page 1

sayı

310 ISSN-1307-6973

7,5

• Mayıs 2014

Aylık Düşünce ve Kültür Dergisi

/ilkadimdergisi

/ilkadimdergisi

BAŞYAZI

KAPAK DOSYASI

• İsyancı Zorba Olma!

• Amentü Billah ve Kefertü Bit-Tağut

HİZMET ADABI • Tevekkülsüz Olmaz!

• İbadetler ve Ameller ile Arınma/Temizlenme


2. BASKI ÇIKTI

Peygamber Efendimizi anlamak, O’nu tanımak, O’nu her şeyden ve herkesten daha çok sevmek, O’nun Sünnetine uymak, O’nun yüce ahlakını örnek alıp hayatımıza aktarmak, O’nun “özledim” buyurduğu ümmetinden olmak gerektiği maksadıyla kaleme alınmış olan bir eser...

En Güzel Örnek Muhammed-ül Emin İSTEME ADRESİ Tel:(0384) 213 65 43 -(0352) 222 76 86 0505 808 35 87 - 0535 251 41 07 - 0506 681 23 27


Amentü Billah ve Kefertü Bit-Tağut

İbadetler ve Ameller ile Arınma/Temizlenme

6

12

ilkadım İÇİNDEKİLER İLKADIM’DAN/2 BAŞYAZI/Nureddin Soyak İsyancı Zorba Olma!/4 KAPAK Seyit İnal - Amentü Billah ve Kefertü Bit-Tağut/6 Yusuf Çoban- İbadetler ve Ameller ile Arınma/Temizlenme/12 ZEKİ SOYAK HOCAMIZDAN Niyetin Tashihi/20 EĞİTİM/ Doç. Dr. Rüştü Yeşil Eğitimde Amaçlar-1 /22

‘Ben Şeriat Adamıyım’ Diyen Aksiyoner Bir Derviş:

Zeki Soyak Hocaefendi

Allah De Ötesini Bırak & Mihmandar

38

33

HİZMET ADABI/Nureddin Soyak Tevekkülsüz Olmaz! /24 KUR’AN İKLİMİ/Selim Armağan Allah, Anne & Baba, Evlat/26 HADİS İKLİMİ/Ahmet Ağmanvermez Meleklerin Fazla Bilinmeyen Özellikleri/28 FIKIH/Mehmet Şentürk Karşı Cinse Şehvetle Bakma Avret, Zînet Örtü ve Elbise/30 TASAVVUF/Cemil Usta Kalplerin Huzuru/32 KİTAPLIK/M.Seçuk Özdoğan Allah De Ötesini Bırak & Mihmandar/33 İHSAN PENCERESİ/Fatih Yılmaz İnsan Denen Muamma /34

İş Görenler, Düş Görenler

Gün Doğuyor

36

44

LA HAVLE/Abdullah Gülcemal İş Görenler, Düş Görenler/36 TARİH KORİDORİ/Mehmet Erturan ‘Ben Şeriat Adamıyım’ Diyen Aksiyoner Bir Derviş: Zeki Soyak Hocaefendi /38 DÜNYANIN NABZI Türkiye’nin Bir KIRIM PLANI Var mı? /42 SÖZ MEYDANI/İbrahim Çiftçi Gün Doğuyor/44 İMBİK/Nuri Ercan Sukût Notları-2/46 DÜŞÜNCE UFKUMUZ/Atilla Değirmenci İbadet ve-İZM/48


ilkadım’dan... editor@ilkadimdergisi.net

Kıymetli Okuyucu, Bir müslüman için dünya hayatında en önemli şey imanıdır. İmanı sahih olan kişi kurtulacak, ebedi saadete kavuşacaktır. Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem Hz Ali’ye: “Bir kimsenin hidayetine (doğru yolu bulmasına, iman etmesine) vesile olman, senin için üzerine güneşin doğduğu ve battığı her şeye sahip olmaktan hayırlıdır” buyurmuşlardır. O halde Müslümanların birinci vazifesi iman için çalışmaktır. Müslümanlar bütün güçleriyle hem kendi imanlarının hem de kardeşlerinin imanının sahih olması için gayret göstermelidir.

ilkadım

Aylık Düşünce ve Kültür Dergisi

İslâmî/imanî değerlerin gittikçe azalması ve zayıflaması toplumda sıkıntıları artırıyor. Toplumdaki tefessüh bilelim ki öncelikle iman zaafiyetinden kaynaklanıyor. Evindeki televizyonun, buzdolabının bozulmasından rahatsızlık duyan, o bozukluk giderilmeden neredeyse hayatına devam edemeyen insanımız, yine evindeki diğer fertlerin dünya ve ahiretlerinin tamamen heba olmasına karşı aynı duyarlılığı gösteremiyorsa durumun başka izah yoktur.

YIL: 23 SAYI: 310

Mayıs 2014 Fiyatı: 7,5 TL KDV D

/ilkadimdergisi

/ilkadimdergisi

sayı

310 ISSN-1307-6973

7,5

• Mayıs 2014

Aylık Düşünce ve Kültür Dergisi

/ilkadimdergisi

/ilkadimdergisi

Bir müslüman hanımefendi kaçırdığı bir dizi bölümüne olduğu kadar kaçırdığı vakit namazından dolayı ızdırap hissetmiyorsa; bir müslüman delikanlı, tuttuğu takımın bir mağlubiyetine, uğradığını iddia ettiği bir haksızlığa gösterdiği tepkinin milyonda birini, dünyanın bir köşesindeki müslüman kardeşinin maruz kaldığı zulme gösteremiyorsa; takım taraftarları arasındaki dayanışmayı müslüman kardeşleri ile ortaya koyamıyorsa durum nasıl izah edilecektir? Bir müteahhidin yaptığı kusurlu inşaat çökmüşse önce o müteahhidin imanı, ahlâkı çökmüştür. Mimar Sinan’ın 500 sene önce inşa ettiği köprü duruyor, 20 yıllık köprüler “bu kadar çok sel geleceği tahmin edilemediğinden” yıkılıyorsa bilinmelidir ki öncelikle bu iman farkından kaynaklanmaktadır.

2

BAŞYAZI

KAPAK DOSYASI

• İsyancı Zorba Olma!

• Amentü Billah ve Kefertü Bit-Tağut

HİZMET ADABI • Tevekkülsüz Olmaz!

• İbadetler ve Ameller ile Arınma/Temizlenme

Ahiret inancı, hesap verme endişesi olmayan, dünyaya ahiretten fazla önem veren materyalist toplumlar çökmeye mahkûmdur. Zamanla kötülerin ve kötülüğün her kurumu ve durumu işgal etmesi kaçınılmazdır. Bunun tersi ahiret hayatını önceleyen, asıl hayatın ahiret hayatı olduğunu kesin bir şekilde kabul eden, bu dünyadaki her türlü fiilinin, düşüncesinin -velev ki hardal tanesi kadar da olsa- ahirette karşılığı olacağına iman eden insanların


hâkim olduğu toplumlar ise hem kendileri hem de tüm insanlık için “saadet asrı” müjdecileri olmuşlar/olacaklardır. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bugün imanla ilgili yaşadığımız tehlikeye fitne hadisinde dikkatimizi çekmişti. Günümüzdeki fitneler maalesef hadisteki karanlık gecelerin zifiri karanlıklarına benzemekte ve böyle gecelerde nasıl ki şekiller ve renkler birbirlerinden farkedilemez ise, fitnelerin karmaşası içerisinde kişiler, iman ile küfür, hak ile batıl, iyi ile kötü sınırlarını farkedemeyerek bazen iman sınırına bazen küfür sınırına girip çıkabilmektedir. Allahümmahfaznâ. Zamanımızda, Şeriatı bir tehlike olarak görenleri, Nice haramları helâl ve helâlleri haram kabul edenleri, İslâm’ın yasak ettiği birçok hukukî, ticarî  muameleleri helâl sayanları, Çok az bir çıkar, bir makam karşılığında inancından olanları, İslâm dışı tağutî düzenleri putlaştıranları ibretle düşünelim ve artık insanlar nasıl, müslüman olarak sabahlayıp, kâfir olarak akşamlıyor veya müslüman olarak akşamlayıp kâfir olarak sabahlıyor ve dinini az bir dünya metaına karşılık nasıl satıyor anlayalım. Fitnelerin bu derece yaygınlaştığı ve korkunçlaştığı bir zamanda; dinimizi, nefsimizi, neslimizi muhafaza edebilmek için de Kur’an ve Sünnet ölçüsünde hareket eden bir İslâm cemaatına dâhil olup sebat etmek şarttır. Aksi takdirde bu fitnelerin içinde farkında olmadan her şeyimizi kaybedebiliriz. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem “Ümmetimden daima Allah’ın emrini yerine getirmekte sabit, kendilerini yalanlayanların ve muhâliflerinin zarar veremiyeceği bir ümmet varolmakta devam edecektir. Ta Allah’ın emri gelinceye kadar, onlar hep bu doğru yol üzerinde sabit kalacaklardır.” buyurmaktadır. (Buharî) Rabbimiz bizi o ümmetin fertleri eylesin. Şurası da bilinmelidir ki biz kendimizi iman ve din konusunda hiç kimseyi yargılama makamında görmüyoruz. Bizimki sadece kıyamet günü Rabbimizin huzurunda mazeret sahibi olma gayesidir. Selam ve dua ile… Mayıs 2014 / 310

Sahibi İhya Yayıncılık Tic. ve San. Ltd. Şti. Adına İsmail Varır ismail.varir@ilkadimdergisi.net Genel Yayın Yönetmeni Yrd.Doç.Dr. İlhami Nalçacıoğlu i.nalcacioglu@ilkadimdergisi.net Sorumlu Yazı İşleri Müd. İsmail Varır Yayın Kurulu Nureddin Soyak Yrd. Doç. Dr. İlhami Nalçacıoğlu A.Baki Öncel Atilla Değirmenci İbrahim Çiftçi İsmail Varır Metin Başbuğ M. Selçuk Özdoğan Murat Ünal Rauf Denizler Süleyman Konak Kapak ve Sayfa Düzeni İlkadım Grafik Reklam ve Abone Sorumlusu Cep:0535 251 41 07 - 0505 808 35 87 abone@ilkadimdergisi.net Baskı Cihan Ofset (0352) 322 02 00 Merkez Kasaplar Çarşısı No: 2 Nevşehir Tel:0384 213 65 43 • Gsm:0505 808 35 87 Gsm:0544 713 19 82 Şube Kayseri: 0535 251 41 07 Konya: 0506 681 23 27 www.ilkadimdergisi.net e-mail: ilkadim@ilkadimdergisi.net Abone Şartları Yurtiçi Yıllık : 90 TL Yurtdışı Yıllık : 50 Euro Abonelik İçin: 0505 808 35 87 Yurtiçinden: Posta Çeki: İhya Yayıncılık 693721 Banka Hesap No: KUVEYT TÜRK KATILIM BANKASI Kayseri Yeni Sanayi Şb. IBAN:TR420020500000785462200001 Yurtdışından: SWIFT KODU:KTEFTRIS TR580020500000785462200101 Bu dergi Basın Meslek İlkeleri’ne uymayı taahhüt eder. Yazıların ve ilanların sorumluluğu yazı ve ilan sahiplerine aittir. Gönderilen yazı, resim veya karikatür yayınlansın ya da yayınlanmasın iade edilmez. Dergide olabilecek hataların bildirilmesi rica olunur. Cevap hakkı doğurabilecek yayın için cevap hakkı saklıdır. Yazılar, isim belirtilerek iktibas edilebilir.

3


BASYAZI . Nureddin Soyak

İsyancı Zorba Olma! M

ü’min isyanın konuşulduğu ve teşvik edildiği ortamlardan uzak durmalıdır, Çoğu zaman insanı isyana yakın çevresi sürükler. Mü’minler, bir araya geldiklerinde, Rablerine karşı sorumluluklarını, hakkı hakikati, iyilik ve güzelliği konuşmaları gerekir. Fitne ve fesadı, hıyanet ve bozgunculuğu asla konuşmamalıdır. Bunları yapanlar ilahi rahmetten mahrum, ilahi azaba da müstehak olmuş olurlar.

V

ahiy nurdur. Vahiy hidayettir. Vahiy öğüttür. Vahiy huzurdur. Vahiy kurtuluştur. Vahiy saadettir. Vahiyden mahrumiyet ise felakettir. Vahiyden beslenen fert ve toplumlar iki cihanda da huzurlu ve mutludur. Vahiyden mahrumiyet, zirai mücadelesi yapılmamış tarım alanları gibidir, her türlü zararlı yetişir ve mahsullere zarar verir. Vahiy ise her çeşit zararlının yetişmesine mani olur. Vahyi hayatına uygulayan fert ve toplumlar her çeşit zararlıdan korunur. Uygulamayanlar ise her çeşit zararlının üremesine zemin hazırlar. İnsanlık tarihi vahiyden mahrumiyetin bedelini çok acı ödemesine rağmen cehaleti sebebiyle teşhis ve tedavide sürekli yanlışlıklar yapmıştır. Yapmaya da devam etmektedir. Rabbimiz buyurdu ki: “Allah, göklerin ve yerin nurudur.” (Nur, 35) “Yeryüzü, Rabbinin nuruyla aydınlanır.” (Zümer, 69) Beşeri hastalıklar şekil ve karakter değiştirmiş fakat günümüze kadar gelmiştir. İnsanlardaki bu hastalıkların en önemlilerinden biri de isyan/ başkaldırı hastalığıdır. Bu hastalık günümüzde gençler arasında övünç vesilesidir. Teşhis ve te-

4

davisi de vahiydir. Vahyi korumayan hiçbir şeyini koruyamaz. Ne nefsini, ne neslini, ne aklını, ne de malını. İnsanın canına kastedildiğinde kıyametler koparken, insanın ruhu katledilerek canına kast edildiğinde kimsenin kılı kıpırdamamaktadır. Dikkat edilecek olursa günümüzde asi bir nesil yetiştirilmeye gayret edilmektedir. Ne Rabbine, ne anasına babasına, ne de itaat edilmesi gerekenlere itaat etmeyen bir nesil. “İnsana da anne babasına iyi davranmasını emrettik.” (Lokman, 14) “O, Allah’dan sakınan, anne babasına iyi davranan bir kimse idi. İsyancı bir zorba değildi.” (Meryem, 14) Vahye kulak veren, Rabbinden sakınır, ana babasına iyi davranır. Rabbine ve ana babasına itaat eder. İsyan etmez. Rabbine iman eden, Rabbinin emir ve yasaklarına boyun eğer. “De ki: “Ben Rabbime isyan edersem gerçekten, büyük bir günün azabından korkarım.” (En’am, 15) Hakiki iman sahibi, Rabbinin azabından korkar. Rabbine itaat eder. Rasulüne itaat eder. Rab-


binin ve Rasulünün itaatı emrettiği herkese itaat eder. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz buyurdu ki: “Kim bana itaat etmişse mutlaka Allah’a itaat etmiş olur. Kim de bana isyan etmiş ise, mutlaka Allah’a isyan etmiştir. Kim emire itaat ederse mutlaka bana itaat etmiş olur. Kim de emire isyan ederse mutlaka bana isyan etmiş olur.” (Buhari, Müslim, Nesai) İsyan çok çirkin bir ameldir. İsyancı bile etrafına topladığı isyancıların kedisine itaat etmelerini ister. Hayvanlar âleminde bile isyanın cezası ölüme kadar gider. İsyanı kimse sevmez. Ne Allah, asi kulunu; ne ana baba, asi evladını; ne koca, asi hanımını; ne amir, asi memurunu; ne büyük, asi küçüğünü. İsyan eden kim olursa olsun, tevbe edip isyanından vazgeçmediği sürece, dünya ve ahirette ilahi azaba müstehak olur. “Âdem Rabbine isyan etti ve yolunu şaşırdı.” (Ta-Ha, 121) “Dediler ki: “Rabbimiz biz kendimize zulmettik, Eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan mutlaka ziyan edenlerden oluruz.”(A’raf, 23) İnsan haddini ve hududunu bilmelidir. Hakka ve hukuka riayet etmelidir. Haddini hududunu bilmemek kişiyi isyana, dolayısıyla felaketlere sürükler. “Onlar Allah’ın gazabına uğradılar ve yoksulluk onları kapladı. Bunun sebebi onların Allah’ın ayetlerini inkâr ediyor ve peygamberleri haksız yere öldürüyor olmaları idi. Bütün bunların sebebi ise, isyan etmekte ve sınırları çiğnemekte oluşları idi.” (Al-i İmran, 112) “İsrailoğullarından inkâr edenler, Davud ve Meryemoğlu İsa diliyle lanetlendi. Bu, onların isyan etmeleri ve hadlerini aşıyor olmalarından ötürüydü.” (Maide, 78) Mü’min, Rabbinin çizdiği hududullaha riayet etmelidir. Sınırların dışına çıkmamaya gayret et-

Mayıs 2014 / 310

melidir. İsyan lanetlenmeye, aynı zamanda da nimetten mahrumiyete vesiledir. “Ben ancak bana vahyolunana uyarım. Eğer Rabbime isyan edecek olursam, elbette büyük bir günün azabından korkarım.” (Yunus, 15) Mü’min, cin ve insan şeytanları isyana davet ettiği zaman; “Ben ancak bana vahyolunana uyarım” diyebildiği zaman kurtulmuştur. Bunun için de asilerden mümkün olduğunca uzak durmalıdır. “Ey iman edenler! Siz başbaşa gizlice konuştuğunuz zaman, günah düşmanlık ve peygambere isyanı konuşmayın.” (Mücadele, 9) Mü’min isyanın konuşulduğu ve teşvik edildiği ortamlardan uzak durmalıdır, Çoğu zaman insanı isyana yakın çevresi sürükler. Mü’minler, bir araya geldiklerinde, Rablerine karşı sorumluluklarını, hakkı hakikati, iyilik ve güzelliği konuşmaları gerekir. Fitne ve fesadı, hıyanet ve bozgunculuğu asla konuşmamalıdır. Bunları yapanlar ilahi rahmetten mahrum, ilahi azaba da müstehak olmuş olurlar. “Babacığım! Şeytana tapma! Çünkü şeytan Rahman’a isyankâr olmuştur.” (Meryem, 44) “Sonra her bir topluluktan, Rahman’a karşı en isyankâr olanları çekip çıkaracağız.” (Meryem, 69) “Firavun o peygambere isyan etti, Biz de onu ağır ve çetin bir şekilde yakalayıverdik.” (Müzzemmil, 16) “Kim de Allah’a ve peygamberine isyan eder ve O’nun koyduğu sınırları aşarsa, Allah onu ebedi kalacağı cehennem ateşine sokar.” (Nisa, 14) Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz; ashabını isyankâr manasına gelen isimlerden bile men etmiştir. İbnu Ömer (r.a): “Hz. Peygamber sallalahu aleyhi ve sellem Asiye (İsyankâr, itaatsiz kadın) ismini değiştirip, Cemile (güzel kadın) yaptı.” (Müslim, Ebu Davud, Tirmizi) 5


KAPAK

AMENTÜ BİLLAH VE KEFERTÜ BİT-TAĞUT Bir mü’min için dünya hayatında giyebileceği tek elbise “İslam elbisesi’dir. Bunun dışında kendisine dayatılan bütün elbiseleri tek ölçü Kur’an ve Sünnet çerçevesinde değerlendirmeli, eğer uymuyorsa reddetmelidir. O elbiseleri dinine ya da dinini o elbiselere orasından burasından çekip sündürerek uydurma gayretleri sonunda itikadına zarar vermektedir.

Seyit İnal kapak@ilkadimdergisi.net

B

6

ir Müslüman için hayatta en önemli şey imanıdır. İmanı olan kişi kurtulacaktır.

gamberlerine ve onlar vasıtası ile indirdiklerine, ahiret gününe gönülden ve şüphesiz inanmak şarttır.

O halde Müslümanların birinci vazifesi sahih ve makbul bir iman sahibi olmak için çalışmaktır.

Müslümanlar hem kendi imanlarının hem de kardeşlerinin imanlarının sahih olması için çalışmakla yükümlüdür.

Allah’ı kemal sıfatlarla sıfatlandırmak ve noksan sıfatlardan tenzih etmek sahih imanın birinci maddesidir. Allah’ın meleklerine, pey-

Günümüzde Müslümanlarının karşı karşıya kaldıkları en büyük sorun itikadi kirlenmedir. Bir başka deyişle imanlarımıza şirkin karışmasıdır.


Şirkle tevhid asla bir arada bulunamayacağına göre şirk bulaşmış bir imandan gerçek iman olarak söz etmemiz mümkün değildir. Şirk bulaşmış bir iman kıyamet gününde bizi kurtarmayacaktır. İtikadi yozlaşmanın sayabileceğimiz bazı sebepleri şunlardır. 1. Kur’an’ın mesajından uzaklaşmak, Kur’an’la ilişkimizi sadece onun metnini okumakla sınırlamak, muhtevasından bihaber yaşamak. 2. Dünyevileşmek suretiyle bilinçaltında dünyaya olan inancın ahiret gününe inancın önüne geçmesi. 3. Dışarıdan yapılan ve içerideki bir takım kuruluşların da kullanıldığı Ehl-i Sünnet itikadını bozma gayretleri. 4. Kur’anî kavramların anlamının daraltılarak gerçek muhteviyatının dışına çıkarılması.

Günümüzde Müslümanlarının karşı karşıya kaldıkları en büyük sorun itikadi kirlenmedir. Bir başka deyişle imanlarımıza şirkin karışmasıdır. Şirkle tevhid asla bir arada bulunamayacağına göre şirk bulaşmış bir imandan gerçek iman olarak söz etmemiz mümkün değildir. Şirk bulaşmış bir iman kıyamet gününde bizi kurtarmayacaktır.

Bu sebepleri çoğaltabiliriz. Bu dinin temeli ve aslı Kelime-i Tevhiddir. Kelime-i Tevhid (La İlahe İllallah Muhammedün Rasulullah) önce muhalefet ve retle başlar; ardından yalnızca  Allah’ın Rasulü ve O’nun (S.A.V) getirdiği din ve gösterdiği yolun tasdikiyle son bulur. İslam’a giriş için öncelikle tüm ilahların reddi gerekmektedir. İslam dinini diğer tüm sahte dinlerden ayıran özelliği tevhid akidesidir. Bu bakımdan öncelikle ilah, rab ve din kavramlarını doğru algılamamız, bu kavramlarda tevhidi sağlamamız zaruridir. Allah’ın Kur’an-ı Kerimde kendini tanıttığı şekli ile Allah’a iman etmemiz ve bizim için seçtiği yegâne dini/İslam’ı tek din kabul etmemiz şarttır.

Mayıs 2014 / 310

İLAH İlah, kendisine kulluk edilen varlık demektir. En çok sevilen, kendisine dua edilen, sığınılan, kendisinden yardım istenilen, öldüren dirilten demektir. İnsanlık tarihi boyunca Allah’a inanmayan bir toplum ve inanılmayan zaman olmamıştır. Allahsızlık çok istisnai bir durumdur. Çünkü Allah’a inanmak, bir varlığa sığınmak, ona ibadet etmek insan fıtratındaki bir ihtiyaçtır. İnsanlık bu konuda ihtilaf yaşamamıştır. Tarih boyunca problem, sadece Allah’a kulluk etmek, sadece Allah’ı dinlemek ve hayata hâkim olarak sadece Allah’ı kabul etmek konusunda çıkmıştır.

7


Bugün de en şedit kâfirler bile Allah’a ibadet edilmesine karşı değiller. Ancak onlar istiyorlar ki; onların ilahlarına da ibadet/kulluk edelim, onların ilkelerine, prensiplerine, hayat programlarına da itaat edelim. Nitekim Mekke müşrikleri Hz. Peygambere (S.A.V) getirdikleri teklifte “Bir yıl biz senin Allah’ına ibadet edelim, bir yıl da sen bizim putlarımıza ibadet et, böylece barışalım, gül geçinip gidelim” demişlerdi. Bu tekliflerine Allah’u Teâlâ Kâfirun Suresi ile cevap vermişti.

Allah camide rabken çarşı-pazarda, ticaretteekonomide, rab kim? Doğumdan ölüme hayatımızı tanzim eden kanunlarımızı hangi “rab” tanzim ediyor? Ölülerimizin defin işlerini yaparken rab Allah da, ölünün bıraktığı mirasını paylaşırken rab kim? Allah mı yoksa başka birileri mi? Evlenirken “dini nikâh” yaptırabilmek için fellik fellik hoca arayanlar, boşanırken kimin kurallarına göre boşanmaya çalışıyorlar? Başka bir ifade ile boşanırken rabbimiz kim?

8

Onların taptıkları putları ve sahte ilahları aslında kendi nefisleri, heva ve hevesleriydi. O taptıklarını kendi heva ve heveslerine bir perde yapıyorlardı. Toplumda etkili bazı insanlar diğer insanlar üzerinde “rableşebilmek” için uydurdukları sahte ilahlar aracılığı ile diğer insanları kendilerine kul ediniyorlardı. Bu sayede insanlar, diğer insanlar üzerinde otorite sağlıyorlar, istedikleri düzeni kurup sürdürüyorlardı. Papazlar ve hahamlar da bu nedenle gerçek dini tahrif edip Hıristiyanlık ve Yahudilik diye uyduruk dinler icat etmişler ve toplumu kendilerine kul, kendileri de onlar üzerinde rabler haline getirmişlerdir. RAB Tevhidi sağlamamız gereken kavramlarımızdan biri de Rab kavramıdır. Rab, terbiye eden, hüküm koyan, kanun vaaz eden, yarattığı her canlının hayat programını çizen, her varlığın kulluk programını belirleyen demektir. “Otorite” demektir. Allah Teâlâ “tek otorite ve kanun koyucu” olup rabliği konusunda asla ortak kabul etmez. Allah’ın koyduğu kanuna itaat eden elektronlar atomun çekirdeği etrafında bu kanuna itaat gereği sürekli dönmekte, Dünya Allah’ın koyduğu kanuna asla isyan etmeden güneş etrafındaki ve kendi etrafındaki dönüşünü emredildiği şe-


kilde sürdürmektedir. Elektronlar Allah’a isyan edip bu kanunun dışına çıkarsa madde ifsat olur ve her şey bozulur. Dünya Allah’ın koyduğu kanuna itaat etmezse gece gündüz oluşumu ve mevsimler ortadan kalkar ve her şey ifsat olur. Yaratılan hiçbir şeyin Allah’a isyanı, onun koyduğu kanunların dışına çıkması mümkün değildir. Allah’ın koyduğu kanunlara isyan iradesi yalnızca insana ve cine verilmiştir. Onlar da Allah’ın kanunlarına uymadıkları zaman dünyada fitne çıkmakta ve yaşanabilecek mekân özelliği kaybolmaktadır. Rabbimiz tek kanun koyucu olarak kendisini tanımamızı ve diğer tüm kanun koyucuları reddetmemizi emretmiş, Allah’ın kanunlarına aykırı kanun koyan ve insanları bu kanun ve kurallara uymaya zorlayan kişi, kuruluş ve sistemleri Tağut (tuğyan eden, haddi aşan) olarak tanımlamıştır. Burada insanın önüne iki tercih koymuştur; ya tağuta itaat ya da bir olan gerçek rabbe itaat. Hem rabbe hem de tağuta itaat serbestisi vermeyen Allah böyle ara bir yol bulmak isteyenleri MÜŞRİK olarak nitelemiştir. Müslümanların kafalarındaki Allah inancı bozularak sanki Allah yalnızca göklerin rabbi olup yağmuru yağdıran, rüzgârı estiren, bizi güneşle ısıtıp besleyen ancak bizim hayatımıza bazı ibadet bölümleri dışında karışmayan, rabliğini insanlarla paylaşan, bir nevi bizim hizmetimizi gören varlık durumuna düşürülmeye çalışılmaktadır.

Bugün de birileri çıkıp Müslümanları kandırmaya çalışıyor. Şöyle ki: Allah’ın rabliğine itiraz etmiyorlar, bazı konularda Allah’ın Rab olabileceğini, ancak her konuda tek rabbin Allah olamayacağını, bazı konularda kendilerinin de kanun ve kural koyabileceklerini Allah’ın kanunlarına ters de olsasöyleyerek tevhid inancıyla şirk mantığını orta bir yerde buluşturmaya çalışıyorlar. Günümüz Müslümanları tam da bu noktada tuzağa düşmekte ve itikadi açıdan büyük bir tehlikeyle karşı karşıya kalmaktadır. Allah camide rabken çarşı-pazarda, ticarette-ekonomide, rab kim? Doğumdan ölüme hayatımızı tanzim eden kanunlarımızı hangi “rab” tanzim ediyor? Ölülerimizin defin işlerini yaparken rab Allah da, ölünün bıraktığı mirasını paylaşırken rab kim? Allah mı yoksa başka birileri mi? Evlenirken “dini nikâh” yaptırabilmek için fellik fellik hoca arayanlar, boşanırken kimin kurallarına göre boşanmaya çalışıyorlar? Başka bir ifade ile boşanırken rabbimiz kim? Hepimiz biliriz ki, kabre konduğumuzda sorulacak ilk soru “Rabbin kim?” sorusudur. Bu sorunun ne anlama geldiğini Müslümanlar iyi düşünmeli. Bu soruya “Hayatımın her anında tek Rabbim Allah olmuştur.” cevabını verebilecek miyiz? DİN

Mekke cahiliye toplumunda da benzer bir ilah ve rab inancı vardı. Allah Teâlâ ayet-i kerimesinde şöyle buyuruyor:

Din; Allah Teâlâ tarafından vahiy yoluyla indirilen, insanları dünya ve âhiret saadetine çağıran i’tikadî ve amelî bir nizamdır. Allah katında tek din/hayat şekli İslâm’dır.

“Eğer onlara: Gökten suyu indirip onunla, ölümden sonra yeri kim diriltti? diye sorsan, mutlaka (tabii ki) Allah derler….” (Ankebut, 63).

Kur’an’da din kavramı, hâkimiyet/egemenlik, hâkimiyet karşısında boyun eğme ve itaat, söz konusu hâkimiyetin etkisi altında kurulan fikri ve ameli düzen, bu düzene bağlılık ve isyan

Mayıs 2014 / 310

9


İnsanlık tarihi boyunca Allah’a inanmayan bir toplum ve inanılmayan zaman olmamıştır. Allahsızlık çok istisnai bir durumdur. Çünkü Allah’a inanmak, bir varlığa sığınmak, ona ibadet etmek insan fıtratındaki bir ihtiyaçtır. İnsanlık bu konuda ihtilaf yaşamamıştır. Tarih boyunca problem, sadece Allah’a kulluk etmek, sadece Allah’ı dinlemek ve hayata hâkim olarak sadece Allah’ı kabul etmek konusunda çıkmıştır.

sonucu elde edilen mükâfat ya da ceza unsurlarını ihtiva eder. Yaşadığımız toplumda herkesin kendine göre bir “din” tanımı ve anlayışı gelişmiştir. Din konusunda genel kanaat dinin Allah ile kul arasında bazı ilişkileri tanzim eden, namaz, hac, oruç gibi ibâdetlerin nasıl yapılacağını açıklayan görüşler manzûmesi olduğu’ şeklindedir. Bu tanım ile İslam Dininin de dünyadaki diğer dinlerden bir din olduğu batıl anlayışı insanımızın bilinçaltına yerleştirilmiştir. Bu anlayışa göre din, insanların sadece âhiretini ilgilendiren

10

bir hâdisedir. Bu anlayışa göre, insanın gündelik hayat düzeni ve çağdaş devlet yönetimi, on dört asır önceki dinî hükümlerle değil; yine çağdaş ve medenî(!) olan hükümlerle mümkün olacaktır. Rabbimiz ise “De ki: ‘Allah’a dininizi siz mi öğreteceksiniz?’ Oysa Allah, göklerde ve yerde olanları bilir. Allah her şeyi bilendir.” buyurmaktadır. Maalesef bugün insanımızın diline de anlayışına da hayatına da, “devletin dini olmaz, paranın dini/imanı olmaz” gibi cehalet ürünü kabullenmeler yerleşmiş/yerleştirilmiştir. Hâlbuki din bir hayat şekli, bir yaşam nizamıdır. Kişi ve kurumlar ya hak din üzeredirler ya da bâtıl dinler üzeredirler”. Çünkü herkesin bir hayat tarzı, her kurumun kendisine ölçü aldığı bir kurallar bütünü vardır. Herhangi bir toplumun, cemaatin veya bir ferdin dünya görüşü, gittiği yol ve yaşam tarzı Allah’ın hükümlerine göre belirleniyor, bu İlâhî hükümlere göre şekil alıyor ise, bu toplum, bu cemaat veya bu fert İslâm dini üzeredir. “Peki onlar, Allah’ın dininden başka bir din mi arıyorlar? Oysa göklerde ve yerde her ne varsa -istese de, istemese de- O’na teslim (müslim) olmuştur ve O’na döndürülmektedirler.” (Al-i İmran, 83) Müslümanların dikkat etmeleri gereken önemli hususlardan birisi de günümüzde insanlara dayatılan çeşitli hayat tarzlarının her birinin birer din haline getirildiğinin farkında olunmamasıdır. Dünya hayatını “oyun ve eğlence”den ibaret kabul eden tağuti düzenler ve müntesipleri insanları oyalamak, yaratılış amacından uzak tutmak için çeşitli hayat tarzları/dinler icat etmişler ve etmektedirler. Çeşitli müzik akımları, spor -özellikle futbol- adı altında küresel ve yerel etkinlikler vs bugün din haline getirilmiştir.


Bugün dünya insanlarına yutturulmaya çalışılan en büyük sahte din demokrasi aldatmacasıdır. Günümüzün şeytanlaşmış insanları demokrasi dininin arkasına sığınarak tüm dünyada zulümlerini icra etmekte ve insanlar üzerinde “rab”leşmektedirler. Zamanımızın Ebu Cehilleri de adeta Hz. Peygambere (S.A.V) yapılan o “cazip” teklifi bize de yapmaktalar ve sanki şöyle demekteler: “Ey Müslümanlar! Şu dininiz şu haliyle sorunlu ve dünya gerçeklerine uymuyor. Buna biraz demokrasi/çağdaşlık katalım, o zaman sizinle bizim aramızda sorun da çözülmüş olur, barışırız, gül gibi geçinip gideriz. Hatta öyle bir din bizimde hoşumuza gider, biz bile biraz Müslüman olabiliriz.” Müslümanlar bugün ne yaptığını, neye inandığını düşünmeden hayatlarına kendileri yön vermeye çalışmaktalar, “bu konuda rabbimiz acaba ne diyor?” diye dönüp kitaplarına bakma ihtiyacı bile duymuyorlar. Bir mü’min için dünya hayatında giyebileceği tek elbise “İslam elbisesi’dir. Bunun dışında kendisine dayatılan bütün elbiseleri tek ölçü Kur’an ve Sünnet çerçevesinde değerlendirmeli, eğer uymuyorsa reddetmelidir. O elbiseleri dinine ya da dinini o elbiselere orasından burasından çekip sündürerek uydurma gayretleri sonunda itikadına zarar vermektedir. Tüm dünyada “rab”lik iddiasında bulunan küresel güç ve örgütler Müslümanların erkeklerinin, kadınlarının, çocuklarının kendileri gibi yaşamalarını, düşünmelerini dayatmakta; kendilerinin tüm dünyanın “en büyük rabbi” olduklarının kabulünü, bunu sağlamak için kurdukları örgütlerin, birliklerin kabul edilip tanınmalarını emretmekte, bu emre uymayanları cezalandırmakta ve terörist ilan etmektedir. Biz dâhil birçok Müslüman ülke de maalesef bu küresel Mayıs 2014 / 310

oyunların birer parçası haline getirilmiştir. Hâlbuki kitap da yanımızda, sürekli de okuyoruz. Bakın rabbimiz ayetinde ne diyor: “Ey iman edenler! Yahudileri ve Hıristiyanları veli (sırdaş, dost ve idareci) edinmeyin. Onlar (ancak) birbirlerinin yar ve yardakçısı (sizlerin de düşmanı)dırlar. Kim onları veli edinirse o da onlardandır. Şüphesiz Allah (böylece kendilerine ve Müslümanlara) zulmeden toplumu doğru yola eriştirmez” (Maide, 51) Allah Teâlâ hayat rehberi olarak gönderdiği kitabında bizi imanlarımıza karşı kurulan tuzaklar konusunda sık sık uyarmakta; hatta şirk koşmaması ve müşriklerin bu konudaki tuzaklarına düşmemesi konusunda Hz. Peygamber(S.A.V)’ i dahi uyarmakta ve bundan ancak Allah’ın yardımıyla kurtulabileceği belirtilmektedir. Buradan anlıyoruz ki Kur’an’ın mesajını çok iyi anlamalı ve imanlarımızın muhafazası için Allah’a dua edip yardım istemeliyiz. Hz. Peygamberin (S.A.V) hayatını da çok iyi öğrenmek zorundayız çünkü o da çok ince tuzaklardan ancak Allah’ın yardımıyla kurtulmuştur. Rasullullah (S.A.V)’ın hayatını bir roman gibi değil, siyerin ruhunu veren eserlerden yararlanarak okumalıyız. Çünkü Peygamber (S.A.V) Kur’an’ın ete-kemiğe bürünmüş halidir. Sahabe-i Kiramın çocuklarına konuşmaya başladıklarında ilk öğrettiği kelimelerden biri “amentü billah ve kefertü bit-tağut/Allah’a iman ettim ve tağutu reddettim.” idi. Kolaycılıktan, hazırcılıktan ve tembellikten kurtularak ana kaynaklarımıza yönelip onlardan istifade etmek için gayret etmezsek itikadi kirlenmeden arınmamız çok zor olacaktır. Peygamber duası ile bitirelim: Ya Rabbi “Beni Müslüman olarak öldür ve Beni salihler zümresine kat.” (Yusuf, 101) 11


KAPAK

İBADET VE AMELLERLE

ARINMA/TEMİZLENME Arınma vesilelerine sarılabilmemiz irademizi doğru kullanmamızla mümkün olabilir. Ancak burada gözden kaçırılmaması gereken pek mühim bir nokta bu iradenin Allah’ın izni ve yardımı ile gerçekleşeceğidir. Arınma vesileleri ise başta “tevbe” ve “ibadetler” olmak üzere salih amellerdir.

Yusuf Çoban kapak@ilkadimdergisi.net

H

ilkati “temizlik” üzere olan Âdemoğlu, yaratıcısının kendisine peşin, zahmetsiz ve paha biçilemez bir şekilde sunduğu fıtrat, vicdan, akıl gibi melekeler ile mücehhez kılınmıştır. Bu melekeler hiç şüphesiz onun şu imtihan dünyasında hem bu imtihandan arınarak çıkmasına yardımcı olacak unsurlar bütünü hem de ayette de ifadesini bulduğu şekliyle (Ahzab, 72,59) (Haşr, 21) büyük emanetin omuzlara yüklenmesine netice vermiş vebal (mesuliyet) 12

vasıtasıdırlar. Öyledir; zira “her nimetin bir mesuliyeti vardır.” (Tekasür, 8) (Nimet Külfet dengesi). İnsanoğlu, taşıdığı her emanetin ve nimetin olduğu gibi beden ve ruhun da gıdalanması ve arınması mesuliyetini taşımaktadır. Ve esasen insanın arınması daha gıdalanmasıyla başlamakta; gıda yönünden temiz olması da neticede beklenen ve hedeflenen arınmayı mümkün kılmaktadır.


Beden Ve Ruhun Gıdalanması Esasen İslam’da madde-mana ve ruhbeden arasında çok keskin bir ayrım görülmemektedir. Hatta M. İkbal’in ifadesiyle “madde zaman ve mekân içerisinde kendi farkına varan manadır.” Bu sebepten ruhun-mananın gıdalanmasını bedenin-maddenin gıdalanmasından ayrı değerlendirmek hatalı olacaktır. Zira bu ikisi her alanda olduğu gibi gıdalanma alanında da mutlak bir etkileşim içerisindedir. Zira beden temizliği salt el yıkamakla başlayıp bedeni yıkamakla biten bir ameliye değildir. Öyle değil midir ki kişinin yediği, ibadetlerinde ihlâs ve huşuya, dualarında icabete, hayatında takvaya, evlatları hususunda  salihliğe, ailesinde huzura, toplumda refaha etki etmektedir! Helal gıdalanma hususunda Kur’an-ı Kerim’e baktığımızda mükerreren görmekteyiz ki Kitab’ımız inananlara hatta tüm insanlara “helal ve temiz” bir yol emretmektedir. “Ey insanlar yeryüzündeki şeylerin helal ve temiz olanlarından yiyin.” (Bakara, 168 ayr bkz: 87, 88, 93, 6; En’am, 118 119 vd). Yine Kitabımızın beyanına göre uykularında 309 yıl kalan Ashabı Kehf’in uyandıktan sonra karınlarını doyurmak için çarşıdan alacakları yiyeceklerin, temiz (helal) olmasına gösterdikleri ihtimam dikkate şayandır. (Kehf, 19). Netice olarak anlaşılmaktadır ki Âdemoğlunun kendisi sebebiyle cennetten çıkarıldığını söyleyebileceğimiz (Bakara, 35) “haram gıda imtihanı”, onun temizlenip o asli vatanına tekrar girebilmesi için aşması gereken bir vakıadır. Zira kul bu şekilde midesini olduğu gibi ruhunu, zihnini, kalbini de arındırarak, yalnız temizlerin girebildiği asıl vatanına dönebilecektir.

Mayıs 2014 / 310

Hakikat budur ki “cehennem nefsin sevdiği şeylerle, cennet ise nefsin hoşlanmadığı şeylerle çevrilmiştir.” Bu, dünya serüvenimizin manası olan “imtihanın” bir gereğidir.

Üzerimizdeki Kirler ve Arınma Öyle görünmektedir ki insanoğlu bir imtihan gereği onu kendine çekecek bir yığın günah unsuruyla kuşatılmıştır. Ve bu cazibe merkezleri kişiyi kendisine çekebildiği ölçüde kirletmekte, maddi ve manevi olarak lekelemektedir. Öyle ki bu durum onun kalbinin kasvet bağlamasına, tamamen kararmasına kadar gidebilmektedir, “Hayır, onların kalpleri, yaptıkları (kötülükler )ile pas tutmuştur.” Ve bunun son haddi kalbin hidayete dönemeyecek şekilde kirlenmesidir (Allah’a Sığınırız). Hakikat budur ki “cehennem nefsin sevdiği şeylerle, cennet ise nefsin hoşlanmadığı şeylerle çevrilmiştir.” Bu, dünya serüvenimizin manası olan “imtihanın” bir gereğidir. Bununla beraber, elbette bu imtihanı kazanabilme imkânı ve yolları da bize gösterilmiştir. Zira ya13


ratıcımız bizleri bu imtihanı kazanıp cennetine girmeye çağırmaktadır. (Bakara, 221). Elbette bunun yolu önce de ifade edildiği üzere sadece temizlerin girebildiği cennete layık hale gelecek şekilde temizlenmek, arınmaktır.

Eşimiz ve çocuklarımız ile İslam üzere yaşacak bir aile kurup çocuklarımızı Allah yolunun fedaileri, eşimizi de onların terbiyecisi olarak görürsek eş ve çocuk imtihanını da fırsata dönüştürmüş olacağız. Ailemizi böylece cennet bahçesine çevirmiş oluruz.

14

Niçin Arınamıyoruz? Önce hastalığı teşhis ile başlamalıyız ki ona göre bir tedavi uygulayabilelim, ilaç kullanabilelim. Biz Müslümanların Rabbimize yakınlaşmamıza ve cennet yoluna girmemize engel teşkil eden haller arınmamızın da manileridir. Bunlar önümüze bazen bariz bir günah olarak çıkar. Bazen de bu imtihan aracı gizli bir makamdır, bazen çocuklarımız, bazen eşimiz, işimiz, bazen de okulumuz yahut sevdiklerimizdir… Elimizdeki nimetlerin sayısınca çoğaltabileceğimiz bu engeller aslında bizim için birer fırsattır da. Zira biz bunları Allah-u Teâlâ’nın emir ve yasakları doğrultusunda değerlendirirsek bizleri Allah’ın sevgisine ve rahmetine yaklaştıracak birer vasıta, cennetine taşıyacak bir buraktırlar. Zira Müslüman günahtan kaçınırken de Allah’tan korktuğu için ona olan saygısından dolayı kaçınmaktadır. İşgal ettiğimiz makamımız insanlara efendi değil hizmetkâr olmak için kullanıldığında -Hz. Ömer misali- inşallah bizleri dünya ve ahiretin kazananları kılacaktır. Eşimiz ve çocuklarımız ile İslam üzere yaşacak bir aile kurup çocuklarımızı Allah yolunun fedaileri, eşimizi de onların terbiyecisi olarak görürsek eş ve çocuk imtihanını da fırsata dönüştürmüş olacağız. Ailemizi böylece cennet bahçesine çevirmiş oluruz. Yine bunun gibi işimizi de helal rızık temini ve Allah yolunda kazanıp harcama aracı olarak kullandığımızda bir rahmet ve huzur vesilesi olacaktır. Misalleri çeşitlendirmek mümkündür ama burada durup düşünmek lazım; her biri birer fırsat olan bu imtihan unsurlarına karşı bizleri arındıracak tutum içerisinde miyiz? Günümüz fitne ortamında bu soruya evet cevabını verme zorluğu ortadadır. Lakin bunların konuluş gayeleri de fitne yani imtihan vesilesi olmaları değil midir? Öyleyse işin bizzat kendi mantığı ve bizlere verilen irade bu mazeretleri de geçersiz kılmaktadır. Zira “Allah hiçbir nefse gücünün


üzerinde bir yük yüklemez.” (Bakara, 286). Başlıktaki soruya dönecek olursak, “NİÇİN ARINAMIYORUZ?”un cevabına buradan varabiliriz. Arınamıyoruz çünkü bizlere dünya nimeti, beden rızkı, geçim vesilesi… olarak sunulan bu fırsatları konuluş hikmetlerinin tersine birer şer vasıtası olarak kullanıyoruz. Bu da beraberinde kirlenmeyi, daha çok kirlenmeyi getiriyor.     Mesela paramız ve malımız; parayı geçimimizi helal yoldan sağlamanın ve Allah yolunda fedakârlığın bir aracı görmek yerine, sürekli fazlasını kazanıp biriktireceğimiz malımızı haram helal olmasına bakmadan kendisiyle istikbalimizi güya garanti altına alacağımız bir gaye telakki edebiliyoruz. Birbiri üzerine yığdığımız mal sevgimizin bir kınanma sebebi olduğunu hiç düşündük mü acaba?    Sonra ailemiz bizi kirletebiliyor; eşimiz ve evladımız kendileriyle daha dünyada iken cennet saadetini soluklayacağımız birer hayır vesilesi, göz nuru olabilecekken -ki bu da ancak hakkın rızasına uygun bir aile ortamı kurmakla mümkündür- bizler onları hayatımızın asıl maksadı haline dönüştürüp gizli şirk unsuruna dönüştürebiliyoruz. Ve pek tabii günahlar da bizleri kirletiyor; zira haddi zatında bir “şerr“ olan bu unsurlar, esasen kendilerinden “Allah korkusu” ile kaçınarak takvaya erebileceğimiz rıza-i ilahiye kavuşabileceğimiz vesileler iken bizler bunları sürekli üzerine gidilip gündemde tutulması gerek maddelermiş gibi görebiliyoruz. Ve bu iş o halde varıyor ki haramlar bir Müslüman’ın hayatında sıradan bir durum olarak beliriveriyor. Namazlar terk ediliyor, camiler terk ediliyor, zinalar çoğalıyor, faizler umursanmıyor bile. Gasplar, hırsızlıklar, rüşvetler, hatta adam öldürmeler… Kendilerinden kaçınmamız halinde arınarak hayra, takvaya, ereceğimiz günahlar normalleştikçe beden ve ruhumuzu kalp ve

Mayıs 2014 / 310

nefsimizi kirletiyor, hayatımızı karartıyor. “Şeytan, içki ve kumarla ancak aranıza düşmanlık sokmak, Allah’ı anmaktan ve namazdan alı koymak ister. Artık vazgeçmiyor musunuz?” (Maide, 91). Arınma Yolları / Nasıl Arınabiliriz? Her günah terk edilmesi halinde temizliğe, işlenmesi halinde ise kirlenmeye bir yoldur. Ve elbette her birinden kaçınmak gerekir. Bize bir fitne/imtihan alanı olarak seçilen bu dünyada ve içinde yaşadığımız bu toplumda bunu başarabilmek için hem “sıkı bir irade” ye hem de “ciddi ve sağlam arınma vesileleri”ne ihtiyacımız vardır. Bu noktada irade en başta gelen husustur. Zaten arınma vesilelerine sarılabilmemiz de irademizi doğru kullanmamızla mümkün olabilir. Ancak burada gözden kaçırılmaması gereken pek mühim bir nokta bu iradenin Allah’ın izni ve yardımı ile gerçekleşeceğidir. Arınma vesileleri ise başta “tevbe” ve “ibadetler” olmak üzere salih amellerdir. Allah-u Teâlâ’nın şeytana ve günaha karşı, kullarından “akıl sahibi” olanlara en büyük ihsanından biri de iradedir. Çünkü irade, akıl sahibi varlıklara teklif edilen dinin uyulabilir ve uygulanabilir olmasını mümkün kılan en mühim husustur. Yokluğu teklifin de yokluğu demektir. Mesela irade olmayan deliler mükellef de değildir. İnsanları Allah-u Teâlâ’nın muhatabı olma şerefine ulaştıran irade ve akıl aynı zamanda bizi pisliklerden temizleyecek unsurların da başında gelmektedir. Çünkü diğer temizlenme vasıtalarını da ancak bunlar olunca kullanabilir. Akıllarını güzelce kullanmayanları o pislik içinde bırakır. İrademizi yüce Mevla’mızın ‘’Ey iman edenler! Allah’a içtenlikle tevbe edin’’ buyruğuna uygun şekilde kullanıp amel ve ibadetlerle temizlenen nefis elbette kurtuluşa erecektir. “Nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir. Onu kö-

15


tülüklere gömüp kirleten de ziyana uğramıştır.” (Şems, 9-10). Arınma Yolunda En Etkili Araçlarımız: İbadet ve Ameller İki büyük cevher akıl ve iradeyi hakkıyla kullanıp nefislerine söz geçiren, böylece ibadet ve amellerine sabitkadem devam eden kullar, arınma yolunun en süratli ve bereketli merhalesindedirler. Zira şu hayatın ayartıcı cazibesi ile nefsin kötülüğü emredici kıskacı arasında sürekli şeytani pisliklerin, dünyevi kirlerin ve maddi manevi lekelerin kaçınılmaz tehlikesi altında bizler, bu menfi halleri ve bunların tesirlerini en kolay çabuk ve etkili şekilde ibadetler ve ameli saliha ile temizleyebiliriz. Günün Her Vaktine Kendisiyle Arındığımız Namaz

Arınamıyoruz çünkü bizlere dünya nimeti, beden rızkı, geçim vesilesi… olarak sunulan bu fırsatları konuluş hikmetlerinin tersine birer şer vasıtası olarak kullanıyoruz. Bu da beraberinde kirlenmeyi, daha çok kirlenmeyi getiriyor.

16

Kelime-i şehadetin bizleri küfrün tüm pisliklerinden temizleyen, köklü arındırma değişiminin hemen ardından gelen namaz, şirk unsurlarından arınabilmenin yegâne vasıtasıdır. Peygamberimizin dinin direği dediği beş vakit namaz, ibadetlerin de başında gelmesi hasebiyle hususen manevi anlamda en etkili temizlenme aracımızdır. Zira namaz baştanbaşa bir muhasebe imkânıdır. Kişi hayatının bir bölümünde yaptığı iyi kötü bütün işlerin, hesabını içinde bulunduğu vaktin namazını kılarken yapmakta, rabbi ile bir dahaki buluşmasına daha salih davranışlar, daha temiz bir gönül içinde çıkmanın gayreti içine girmektedir. Esasen namazın arınma açısından bir hikmeti de budur. “Muhakkak ki namaz insanı hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar.” (Ankebut, 45). Peygamberimiz bu temizlenmenin kapsamını şu benzetmeyle ne de güzel anlatmaktadır: “Beş vakit namaz, birinizin kapısı önünden coşkun akan ve içinde her gün beş kez yıkandığı nehire ben-


zer.” Üstelik daha namazın öncesinden yani abdestle başlayan bir arınma süreci vardır ki bu da abdestle yıkanan azaların günahlarının bu yıkamalar esnasında dökülmesi gerçekleşmektedir. Bunların da fevkinde namazın şirkten koruyan (temizleyen) yönü ise en mühim hususiyetlerdendir. “Namaz kılın da müşriklerden olmayın!’’ (Rum, 31) Dünyada Şerlere, Ahirette Azaba Kalkan Olan Oruç Orucun Arapça aslı savm/sıyam olup ‘’tutmak, engellemek’’ demektir. Tabii insan yemeyi içmeyi bırakıp, orucu tutarken oruç da onu kötülüklerden cehenneme götürecek davranışlardan tutar alıkoyar. Zira malumdur ki oruç sadece insanın yemeyi içmeyi terk edip aç susuz kalması değildir. Aynı zamanda ruhumuzu/maneviyatımızı haramlarla kirletecek her davranışı da terk etmektir. Gözü haramdan, dili gıybetten, yalandan zihni çirkin düşüncelerden alıkoyar. Yalana ve yalancılıkla iş yapmayı terk etmeyenin orucuna Allah’ın ihtiyacı yoktur. Allah böyle bir oruca kıymet vermez. Zaten orucun bir maksadı da kişiyi takva haline eriştirebilmektir. “Ey iman edenler! Sizden öncekilere farz kılındığı gibi korunasınız diye oruç size de farz kılındı.” (Bakara, 183) Malımızla Beraber Canımızı ve Hayatımızı da Arındıran İbadetlerimiz, Zekât/Sadaka Kelime anlamı itibariyle bile temizliği ifade eden zekât, maldan vererek kalbî, vicdani bir arınma durumunu ifade eder. Evet, zekât ’temizlik artma, çoğalma anlamına gelmektedir ve bir ağacın fazlalıklarının budanması ile daha da gürleşmesi gibi maldaki fazla zararlı ve fazla kirli kısmın alınması ile artmasını ifade etmektedir. Kitabımız bizlere “Onların mallarından zekât al ki onları temizlesin.” (Tevbe, 103) di-

Mayıs 2014 / 310

yerek temizliğin bir yolunun da mali ibadetler olduğunu göstermektedir. Zekât temizliktir; çünkü vereni maldaki fakir hakkından arındırıp temizlediği gibi günahından da arındırır. Ayrıca zenginin malı üzerinde oluşabilecek bir kıskançlığa da mani olarak mal sahibini de güvenceye almakta, böyle cemiyette oluşacak anarşi tarzı bir kirlenmenin de önüne geçmektedir. Bu da toplumda huzur ve sükûnetin maddi manevi temizlik ortamı sağlamaktadır. Bu nokta kitabımızdaki şu ayetle dikkat çekmek yerinde olacaktır: “Allah ribayı (faizi) mahveder sadakayı ise artırır.” (Bakara, 276). Bir Ömrü Kirinden Arındıran Hacc Bütün bu paha biçilemez  fırsatları bize sunan ibadetlerimiz daha ziyade belli zaman dilimlerindeki hatalarımızı günahlarımızı temizlemeye yöneliktir. Namaz “günlük”  olarak 5 kez, zekât “yıllık” olarak bir kez, oruç yıllık olarak “bir aylık süreçte” vs. bununla beraber her birinde bir temizlik alanı vardır. Tabii olarak tüm insanlığın bir de “bir bütün olarak” temizlenmeye ihtiyaçları vardır ki bu bir koca ömrün semeresi olan “Hacc” ile mümkün olabilir. Zira kitabımızda “Allah’ın insanlar üzerinde ki hakkı” olarak anlatılan Hacc’ın (Al-i İmran, 97) temizlik yönü peygamberimizin dilinde şöyle makes buluyor: “Kim hacc eder de bu esnada çirkin söz ve günahtan kaçınırsa anasının kendini doğurduğu güne döner.” İçerisinde bütün bir ömrün provasının yapıldığı en kapsamlı ibadetlerden Hacc aynı zamanda adeta bir ömre bedel olmakta bir büyük hayat serüveninin  izdüşümü hüviyeti taşımakta doğumla ölüm arısında ki bir serüvenin hakka “arzuhali” olması asabiyle temizlik açısından sergüzeşt-i   hayatımızın zirvesi/nihayeti mahiyetini arz etmektedir. 17


kirlenmeyi önleyecek bir temizlik aracıdır. Zira her günah/haram bir kir ve lekedir bundan kaçınmak ise bunların temizliğidir.

Şu ayartıcı dünyanın fitne ateşinde yanıp kavrulmamamız için bize gösterilen İslami ve fıtri yol her selim aklın anlayabileceği nitelikte bir arınma fırsatıdır. Öyleyse sürekli kirli kalmak için bir maruzatımız olamaz.

Gözleri Haramdan Kirletmekten Korumak İçin Tesettür Kur’an’da “Mü’min kadınlara da söyle gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar (yüz el gibi) görünen kısımlar müstesna ziynetlerinin açmasınlar başörtülerini de yakalarının üzerine koysunlar.” (Nur, 31) şeklinde emredilen “tesettür/hicab” bir önceki ayette geçtiği üzere “Mü’min erkekleri de ilgilendiren bir ameldir.” Çünkü tatbikiyle iki tarafı da günahtan koruyacak böylece daha başlamadan 18

Tesettür/hicab emrinin hikmetini kitabımızın “Zinaya yaklaşmayın” (İsra, 32) yasağını düşündüğümüzde daha iyi anlarız. Zira insanların hususen kadınlığın fıtratına konan örtünmeyi terk etmeyi aynı zamanda şehvetleri tahrik ve zinayı teşvik etmekte bu da sadece zina edenlerin değil nesillerin, cemiyetlerin, nihayetinde bir insanlığın kirlenmesine sebep olmaktadır. Bunu yukarıdaki ayetin devamından da anlayabiliriz. Çünkü o son derece çirkin bir iştir ve çok kötü bir yoldur Nefislerin, Nesillerin, Akılların, Namusların, Toplumun ve Bütün Bir İnsanlığın Temizliği Evlilik Her insanın fıtratından getirdiği temizliğinin yine en fıtri şekilde üzerinde hassasiyetle duran dinimiz bunu en güzel şekilde gerçekleşmesi için evliliği “Sizden bekâr olanları evlendirin” diyerek teşvik etmiş, değişik ayetlerde diğer konuların üzerinde durduğu kadar evliliğin üzerinde durmuştur (Bkz: Nisa: 3, 4, 19, 28, 34, 35, 128, 130, Maide: 5, 24, Nur: 32, 33) İslam topluluğunun selametini ve ümmetin istikametini evlilik ve aile üzerine kuran dinimiz aynı zamanda bunların korunması için gereken tedbirleri de alınmıştır. Dikkat edilirse İslam’ın ve ümmetin düşmanlarının yıkmak için en çok çalıştığı değerimiz de yine ailedir. Kadını ‘Çocuk doğuran, besleyip büyüten, analık yapan, kocasına itaat eden, evin içinde kalmaktan sıkılmayan, gözü dışarıda olmayan, ümmet ve insanlık için mücahid ve mücahideler yetiştiren biri olmaktan çıkarıp, erkekler gibi çalışan, sürekli bir ekonomik bağımsızlık ve kendi ayakları üzerinde durma saplantılarının teşnesi, okuyup çalışıp para kazanan bir tüketim unsuru, nesne‘ haline


getirerek yapmaya çalışıyorlar. Ve bunda da, bu ayetlere rağmen basiretsiz davranan Müslümanlar sayesinde başarılı oluyorlar ve ümmeti, insanlığı kirletiyorlar ne yazık ki… Müslümanlar olarak evlilikte acele edilme emrine uymuyoruz ve yine onun uygun gördüğümüz bir talip olduğunda “kızınızı onunla evlendiriniz, yoksa bozgun çıkar!” ikazını kulak ardı ediyorsak, bu bozulmada bizim de payımız var demektir(Allah’a sığınırız). Unutmayalım ki Rabbimiz bizi, ev geçindirmekten mesul olmayan kızımızı üniversitelere göndermediğimiz, iş sahibi yapmadığımız için mesul tutmayacak. Ama evliliğini geciktirip, bozguna ve kirlenmeye sebep olmamızdan hesaba çekecektir vesselâm. İşte bu açıdan bakıldığında evlilik en iyi temiz kalma ve arınma yollarının başında gelen amellerdendir. Ve temiz kalma şartlarındandır. Modern Dünyanın Pis Tuzaklarından Kurtulabilmemizin En Kuvvetli Aracı Cihad Bugün topyekûn bir insanlık olarak, modernizmin karanlık ağlarında sürekli kirlenmekteyiz. Modernizm bizim gözümüzü, gönlümüzü, zihnimizi, ruhumuzu… velhasıl hayatımızın tüm hatlarını kirletmektedir. Bunu yaparken de öncelikle Müslümanların dini gayretlerini kıracak her silahı kullanmaktadırlar. Çünkü dini gayretlerimiz bizi bu kirlerden arındıracak yegâne tutanağımızdır. “Hep birlikte Allah’ın ipine sarılın.” (Âl-i İmran, 103). Bu gayretlerimizin başında ise ‘Cihad’ gelmektedir. Cihad, ümmetin zincirlerini kırabilmesinin yegâne yoludur. Sekülerizm, ümmetin dünya algısını; kapitalizm, iktisadi anlayışını; laisizm, dini alan fikrini; modernizm de bir bütün olarak hayat tarzını esir almışken, cihad bu kirlerden kurtulmanın en kârlı ticareti olarak bize sunulmaktadır. “Ey

Mayıs 2014 / 310

iman edenler! Sizi gayet acı bir azaptan kurtaracak, üstelik size çok kârlı bir ticaret sağlayacak bir iş bildireyim mi? Allah’a ve rasulüne inanın. Allah yolunda canlarınızla, mallarınızla cihad edin…” (Sâf, 10-11 Ayrıca bkz.: Nîsa, 9596, Tevbe, 111) Bir Arınma Seferberliği Fikriyâtı: Ya Yeni Hal Ya İzmihlal Bir yazıya sığmayacak kadar geniş bir mevzu olan, temizlik  ve arınma görüldüğü üzere; dinimiz açısından da pek çok yoldan da mümkündür. Bunlardan bir kısmı yukarıda saydığımız, herkes için geçerli ve gerekli ibadet ameller olduğu gibi, bir kısmı da kişinin hususi gayretlerle yerine getireceği ameller ile olmaktadır. Deniz köpüğü kadar da olsa günahların silinmesine vesile olan tesbihat, karşılığı 700 katına kadar çıkan sadaka, her biri birer sadaka sayılan tebessüm, güzel söz, zarar veren şeyleri yoldan kaldırmak, insanlara yol tarif etmek, her türlü iyilik… Yani bizi, sadakatsizlikten arındıracak her davranış bu nevidendir. Ve her biri elzemdir. Şu ayartıcı dünyanın fitne ateşinde yanıp kavrulmamamız için bize gösterilen İslami ve fıtri yol her selim aklın anlayabileceği nitelikte bir arınma fırsatıdır. Öyleyse sürekli kirli kalmak için bir maruzatımız olamaz. Bu fırsatları kullanıp temizlenmek ve temiz bir hayat ve dünya ikame etmek için cihad etmek bu temiz dinin sahibinin bizlere emridir. Aksi takdirde bu pisliklerin içinde boğulmamız mümkündür. “Geldiği zaman içimizden, sadece zalimlere isabet etmeyecek (hepinizi içimize alacak) bir fitneden sakının, korkun!”  (Enfal, 25) 1) R. Salihin,Işık Yay. 2008 S; 157) 2) A.g.e; S: 377 3) A.g.e; S: 382

19


Zeki Soyak Hocamizdan

NİYETİN TASHİHİ

Y

eni ve sağlıklı bir yapılanma için imanî noktadan sonra ikinci merhale olarak niyetlerimizi tashih etmeliyiz. Yapmış olduğumuz bütün ibadetleri, bütün hizmetleri yalnız ve yalnız Allah rızası için yapmalıyız. Niyetimizi tashih etmeden, amellerimizi tashih edemeyiz. Herkesçe malumdur ki bütün ameller niyetlere göredir. Kişinin niyeti iyi olmadığı, Allah rızası gözetilmediği zaman, yapmış olduğu ameller zahiren iyi olsa da sahibine bir fayda sağlamaz. Meselâ bir kimse Allah rızası için değil de; insanların beğenisini kazanmak için hayır yapsa, ibadet etse, bu yaptıkları Allah indinde makbul bir amel olmaz. Hatta ibadetlerimizi, hizmetlerimizi çok sevap kazanmak için değil; Allah emrettiği için, O’nun rızasını kazanmak için yapmalıyız. İnsan, Allah rızası için, iyi bir niyetle, çok küçük bir amel işlese; meselâ, insanlara zarar vermesin diye yol ortasındaki bir taşı alıp kenara koysa, bu iyi niyeti, yapmış olduğu ameli Allah indinde makbul kılar ve Allah onu, çok büyük bir amel yapmışçasına kat kat mükâfatlandırır. Elbette iyi niyetle; hem Allah rızası için, hem de büyük ve devamlı hizmetler yapmak nûrun alâ nurdur. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır: “Ameller ancak niyetlere göredir. Herkes için ancak niyet ettiğinin karşılığı vardır. Artık her kim nâil olacağı bir dünya (malı) veya nikah edeceği bir kadından dolayı hicret etmiş ise, onun hicreti

20

hicret etmiş olduğu şeyedir.” (Buharî) Hasan-ı Basrî rahmetullahi aleyh: “Cennetliklerin cennette, cehennemliklerin de cehennemde ebedî kalmaları niyetleri yüzündendir.” demektedir. Görüldüğü gibi, kişinin yapmış olduğu bütün ameller, niyetlerine göre değer kazanmaktadır. Niyet kalbî bir ameldir. Kalp ise bütün azâlarımızın en üstünüdür. Çünkü o, makarr-ı imandır. O bakımdan bir müslüman, imanın ve niyetin mahalli olan kalbini; her türlü süfliyyattan, süflî düşüncelerden, süflî ahlâklardan, süflî niyetlerden, hülasa her türlü kötülüklerden temizlemelidir. Kötülükler, kötü niyetlerle hayat bulur, canlanır. Çünkü insan kötü bir amelden önce kötü bir niyet sahibi olur. Sonra da bu kötü niyet zaman içerisinde depreşmeye ve hatta canavarlaşmaya başlar. Canavarlaşan bu kötü niyetler, canavarlaşan amellere dönüşür. Azalarımız bu kötü niyetin kör bir askeri olup, onun emrinde emredilenleri eksiksiz yapmak gayreti içinde bulunurlar. Ebu Hureyre radıyallahu anh, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir: “Kıyamet günü Allah Teâlâ kulları arasında hükmetmek için nüzul edecektir. Her ümmet diz üstü çökecek, hakkında hüküm verilecek ilk insan Kur’an’ı ezberleyen kişi olacaktır. Ondan sonra Allah yolunda öldürülen kişi, ondan sonra da malı çok olan zengin kişi. Allah, Kur’an okuyana:


- Ben sana Peygamberime indirdiğimi öğretmedim mi? diyecek. Adam: - Evet, ey Rabbim! - Peki sana öğrettiğimle ne yaptın? - Gece gündüz elimden bırakmadım. Devamlı okudum, diyecek. Allah Teâlâ ona: - Yalan söyledin, diyecek. Melekler de yalan söyledin, diyecekler. Sonra Allah Teâlâ: - Sen, “Filan ne güzel okuyor.” desinler diye okudun. Nitekim öyle de oldu. Öyle dediler.

- Sen neden öldürüldün?

Niyet kalbî bir ameldir. Kalp ise bütün azâlarımızın en üstünüdür. Çünkü o, makarr-ı imandır. O bakımdan bir müslüman, imanın ve niyetin mahalli olan kalbini; her türlü süfliyyattan, süflî düşüncelerden, süflî ahlâklardan, süflî niyetlerden, hülasa her türlü kötülüklerden temizlemelidir.

Sonra malı çok olan adam getirilecek ve ona da soracak: - Sana ben bol bol mal vermedim mi? Seni kimseye muhtaç olmayacak duruma getirmedim mi? - Evet, ya Rabbi! - Peki o malı ne yaptın? - Akrabaya ikram ettim. Sadakalar ve zekâtlar verdim. Allah ona: - Sen yalan söyledin, diyecek. Melekler de yalan söyledin, diyecekler. Sonra Allah şöyle buyuracak: - Sen verirken, “Falan kimse amma da cömert!” desinler diye verdin. Nitekim öyle de denildi. Sonra, Allah yolunda öldürülen (öyle zannedilen biri) getirilecek ve ona da soracak:

Mayıs 2014 / 310

- Senin yolunda savaşırken öldürüldüm, diyecek. Allah ona: - Sen yalan söyledin, diyecek. Melekler de sen yalan söyledin, diyecekler. Sonra Allah ona: - Sen, “Falan adam amma da kahraman!” desinler diye savaştın ve öldürüldün. Nitekim de öyle denildi. Ondan sonra Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem dizime vurup şöyle dedi: - Ebu Hureyre, işte o üç grup var ya, üzerlerine cehennem ateşi tutuşturulacak ilk insanlardır.” (Müslim)

Dikkat buyrulsun! Hadis-i şerifte zikri geçen ameller çok büyük amellerdir. Fakat yapılan bu ameller Allah rızası için değil de kulların takdirini kazanmak için yapıldığından, niyet iyi olmadığından sahibine hiçbir fayda sağlamadığı gibi, o kişilerin cehenneme girmelerine sebep oluyor. Yanlış düşünen, doğru iş yapamaz. Kötü niyetli kişiden iyi davranış beklenemez. Niyeti hayrolanın, âkıbeti hayrolur. Niyeti kötü olanın, âkıbeti kötü olur. Rabbimiz, cümlemizi bu gibi kötü niyetlerden, riyadan, gösteriş tutkusundan, fanî insanların takdirini almak uğruna, Allah Teâlâ’nın tekdir ve azâbına düçar olmaktan, amellerimizin boşa çıkmasından muhafaza buyursun. Hele hele fasık, fâcir ve münafıkları memnun etmek onlara hoş görünmek için Rabbimizi gücendirmek gafletinden korusun. Âmin. 21


Egitim egitim@ilkadimdergisi.net

. Doç. Dr. RüstüYESIL . .

EĞİTİMDE AMAÇLAR-I

E

ğitim çok yönlü ve çok kapsamlı bir faaliyet alanını ifade etmektedir. Eğitim süreçlerinin bir tarafında öğrenen, programlayan, öğreten, idare eden gibi insanlardan oluşan bir ekip, diğer tarafında ise program, mekân, zaman, ortam, araç ve materyaller gibi unsurlar yer almaktadır. Benzer şekilde eğitim süreçlerinin bir boyutunda bireyler ve bireylerden oluşan toplum, diğer tarafından ise yine o bireylerin örgütlenmeleri ile oluşmuş devlet/siyasal organizasyon bulunmaktadır. Ancak şurası kesin ki her kesimin ve her boyutun eğitimden önemli beklentileri var. Bu çerçevede eğitim süreçlerinin biçimlenmesinde her bir boyutun ya da kesimin beklentileri ve istekleri önemli bir rol oynamaktadır/oynamalıdır. Eğitim süreçlerinin planlanmasından uygulanmasına, değerlendirilmesine ve geliştirilmesine kadar her aşamada bu boyut ya da kesimlerin beklentileri dikkate alınmalıdır. Bu dikkate alış, her şeyden önce eğitim olgusunun ya da sistemlerinin varlık ve devamlılığı için bir zorunluluktur. Eğitim, hem bu boyut ve kesimlerin gelecekleri, varlık ve devamlılıkları açısından olmazsa olmaz bir gereklilik (neden) hem de onların doğal bir sonucudur. Bu nedenle de her kesim, eğitim çalışmalarının yön ve kapsamının belirlenmesinde beklentilerine paralel olarak söz sahibi olmak isterler. Bu durum, eğitim çalışmalarında, yönü ifade eden amaçların belirlenmesinde bu kesimlerin beklentilerinin, istek ve arzularının dikkate alınmasını gerektirmektedir.

Önümüzde bu köşede yer alacak yazıların önemli bir kısmında bu konu ele alınacaktır. Eğitim sitemleri ve süreçleri üzerinde belirleyici olmak isteyen kesimlerin eğitimin farklı bileşenlerine (amaç, içerik, yöntem, ortam, değerlendirme vb.) etkileri ve etki ediş biçimleri ele alınacaktır. Bu konular ele alınırken, bir önceki yazıda ele alınan vizyon, misyon ve değerler perspektifinde hareket edilecek; yine bir önceki yazıda olduğu gibi eğitim odaklı çalışmalar yürüten bir sivil toplum kuruluşu örneği üzerinden çıkarımlarda bulunulmaya çalışılacaktır. Bu çerçevede ilk olarak, eğitimin amaç boyutu üzerinde durulacaktır. Amaçların belirlenmesinde birey, toplum ve siyasal yapının beklentilerinin neler olabileceği ve bunların amaçlara nasıl yansıması gerektiği konusu ele alınacaktır. Eğitim ve Birey Eğitim sistemleri ya da süreçleri açısından birey, odaktaki varlığı ifade etmektedir. Şekil verilmesi; bilgi, duygu ve beceri aktarılması istenilen varlıktır. Başka bir ifade ile eğitim sistemleri ya da süreçlerinin varlık nedenini, bireyler oluşturmaktadır. Bu nedenle eğitim süreçleri ve sistemleri açısından eğitilecek bireyler, öncelikle ele alınmalı; onun özellikleri, ihtiyaç ve beklentileri yapılacak tüm eğitimsel düzenlemelerde dikkate alınmalıdır. Bireyin farklı yönleri açısından doğru tanınması ve tanımlanması, eğitim sistemleri ve süreçleri açısından büyük önem arz etmektedir. Çünkü doğru tanımlanmamış, istek ve ihtiyaçları doğru olarak belirlenememiş bir varlık üzerine eğitimsel planlamalarda bulunmak ve uygulamaları doğru ve etkili bir şekilde organize etmek mümkün olmaz. Başka bir ifade ile, sürecin kendisine göre biçimleneceği, herşeyin ona göre ayarlanacağı bireyin ne olduğu, ne olabileceği, nereden nereye gelebileceği tespit edilmeli; bireyin eğitimi ile ilgili tüm iş ya da işlemler bu tespitlere göre ayarlanmalıdır. Bu durum, eğitimle ilgili herşeyin olduğu

22


gibi, amaçların belirlenmesinde de bireyin dikkate alınmasını gerektirmektedir. Gerçekte eğitim süreçleri ile amaçlanan temel şey, bireye bir takım özellikler özellikleri kazandırmaktır. Bireye kazandırılmak istenilen özelliklerin ne kadarının, ne şekilde kazandırılabileceği konusunda belirleyici olan etkenlerden biri de hiç şüphesin bireyin kendisidir. Bir başka ifade ile, bireye kazandırılmak istenilen özelliklerin ne kadarının kazandırılabileceği, bireyin kendisine verilmek istenen biçime ne kadar sokulabileceği konusu, üzerinde durulması gereken bir sorundur. Öncelikle birey kimdir? Hangi boyutlardan oluşmaktadır? Neleri içermektedir? Hangi artıları ve eksileri bulunmaktadır? Eğitim çalışmaları bireyin hangi yönlerine nasıl hitap etmelidir? Eğitim süreci ile nasıl bir insan tipi ortaya çıkarılmaya çalışılmaktadır? Arzulanan bu tipe birey ne kadar sokulabilecektir? Bireyin özellikleri arzulanan bu kalıba ne kadar girebilecektir? Bireyde bu kalıba girebilme yeteneği ne düzeyde bulunmaktadır? Bu sorulara doğru cevaplar verebilmek için öncelikle insanın ilgi, yetenek, ihtiyaç ve beklenti, kapasite ve imkân vb. yönlerden doğru tanınması ve tanımlanması gerekmektedir. Eğitim sistemleri ya da süreçleri açısından birey; • • • • • • • • • • • •

Akıl ve irade sahibi, Düşünebilen ve yeni düşünceler üretebilen, Muhakemeler yapıp kararlar alabilen, Öğrenebilme kaabiliyetine sahip, Kalbi ve ruhi bir takım güçleri bulunan, Değer üretebilen, Sorumluluk sahibi, İmtihan edilen, İbadet ve kulluk için yaratılmış olan, Bencillikten toplumsallığa doğru bir yol alması gereken, Psikomotor beceriler edinebilen, Yeryüzünün halifesi;

Bununla birlikte; • Tüm güçleri açısından sınırlı, • Zaafiyetleri bulunan, • Aceleci (Enbiya:37),

Mayıs 2014 / 310

• • • • • • • •

Sabır ve tahammül açısından zayıf (Nisa: 28), Nankör (Hud:9), Aciz (Maide:30-31), Cimri (İsra: 100), Az şükreden (Araf:10), Hırsına düşkün, haris (Mearic:19), Tartışmaya düşkün (Kehf:54), Musibet verilince ümitsizliğe düşüp nimet verilince yüz çeviren (İsra: 83)

psikolojik, biyolojik, sosyal, kültürel, siyasal boyutları bulunan bir varlıktır. Elbette bu temel özelliklerinin yanı sıra insanın; henüz keşfedilememiş, çerçevesi tam olarak çizilememiş birçok yönü ve özelliği de bulunmaktadır. Bununla birlikte, tanınabildiği kadarıyla insanın tanımlanması; bu çerçevede bu üstün varlığın halifelik statüsüne uygun şekilde eğitilmesinin gerektiği belirtilmelidir. Eğitimciler, insanın eğitime konu olan üç boyutunu esas almaktadır. Bunlar; zihin (bilişsel), duygu (duyuşsal) ve bedensel (zihin-kas; psikomotor) boyutlar olarak adlandırılmaktadır. Bu üç boyuta ek olarak ruhsal/kalbî boyut da eklenebilir/eklenmelidir. Buna göre eğitim çalışmaları için amaçlar belirlenirken bireyin; hayatın farklı alanlarına dönük olan yönleri (sosyal, psikolojik, biyolojik vb.), bu yönlere açılan kapılar olarak bu dört boyutu ve bu boyutlara ve yönlere yayılmış özellikleri dikkate alınmalıdır. Onun olumlu özellikler açısından geliştirilmesine, olumsuz taraflarının ise sınırlandırılmasına ve kontrol altına alınmasına çalışılmalıdır. Amaçların belirlenmesinde odaklanılması gereken şey ise insanın kapasite ve imkânları olmalı; bütünüyle insan olma vasfı beslenmelidir. Bu tespitler doğrultusunda artık eğitimin bireysel amaçları belirlenebilir. Daha önceki yazımızda ele alınan vizyon, misyon ve değerleri de dikkate alarak eğitim çalışmaları yapan bir sivil toplum kuruluşunun bu çalışmalarının bireysel temeli ve amaçlarını bir sonraki yazımızda ele alacağız. Selam ve dua ile…

23


Hizmet Adabi nureddin.soyak@ilkadimdergisi.net

Nureddin Soyak

Tevekkülsüz Olmaz!

A

llah davasına hizmet edenlerin olmazsa olmaz özelliklerinden biri de tevekkül ehli olmalarıdır. Öncelikle tevekkülü iyi anlamak gerekir. Tevekkül, Rabbe kayıtsız şartsız bir teslimiyettir. Dünya imtihan yeridir. Başta peygamberler olmak üzere, Allah’ın sevgili kulları en şiddetli bela ve musibetlerle imtihan olmuşlardır. Peygamber kıssaları ibretlik olaylarla doludur. Peygamberlerin yolunu ve izini takip eden, samimi ümmetler menzili maksuduna ermişler, diğerleri ise yolda kalmıştır. Tevekküllün en muhteşem örneklerinden biri de şüphesiz Hacer validemizdir. “Ey İbrahim, bizi burada, hiçbir insanın, hiçbir yoldaşın bulunmadığı bir yerde bırakıp nereye gidiyorsun?” diye seslendi. Bu sözü birkaç kere tekrarladı…

“Böyle yapmanı sana Allah mı emretti?” Dedi. Hz. İbrahim bunun üzerine “Evet!” buyurdu. Kadın: “Öyleyse Rabbimiz bizi burada perişan etmez!” dedi, sonra geri döndü. Hz. İbrahim de yoluna devam etti. (Buhari) Rabimiz de onu bu katıksız teslimiyeti sayesinde iki cihanda aziz eyledi. Onun hatırası hac ve umre ibadetinin say bölümünde kıyamete kadar yâd edilecektir. Allah davası için yola çıkan hizmet insanı, ister kadın olsun ister erkek olsun, ihlâs ve samimiyetle Rabbine tevekkül etmelidir. Hacer validemiz gibi tek başına kalabileceğinin de hesabını yapmalıdır. Allah’tan gayrısına güvenerek, Allah

24

yolunda hizmete çıkan kişi, başta kaybetmiş demektir. Rabbimiz buyurdu ki: “Musa: ‘Ey kavmim! Eğer siz gerçekten Allah’a iman etmişseniz, eğer Ona teslim olmuş kimseler iseniz, artık sadece ona tevekkül edin’ dedi.” (Yunus, 84) Dün de, bugün de, yarın da tevekkülünü ihlâs ve samimiyetle Rabbine yapanlar, kazanmıştır, kazanmaktadır, kazanacaktır. Ferdî, ailevî ve toplumsal münasebetlerinde her an bin bir çeşit imtihandan geçen kulun bu imtihanları başarı ile geçmesinin yolu, Rabbine katıksız teslimiyet ve tevekkülden geçer. “Allah size yardım ederse, sizi yenecek yoktur. Eğer sizi yardımcısız bırakırsa, Ondan sonra size kim yardım edebilir?” (Al-i İmran, 160) Mü’min, Rabbinin müsaadesi olmadan hiçbir şeyin olamayacağını, hiç ama hiç unutmamalıdır. “Rabbimiz her şeyi ilmiyle kuşatmıştır. Biz yalnız Allaha tevekkül ettik.” (Araf, 89) Rabbimiz her şeyi kuşattıktan sonra, mü’min de Rabbine tevekkül ettikten sonra, artık ne gam ne de keder. Rabbi o kuluna yetmez mi? “Bütün işler ona döndürülür. Öyleyse O’na kulluk et ve O’na tevekkül et.” (Hud, 123) Allah davasına hizmetin, engelleri pek çoktur. Eziyet ve meşakkatler de hiç bitmez Kâfirler,


münafıklar, fitne ve fesat ehli boş durmaz. Bunları aşabilmenin yolu ise Rabbimize tevekküldür. “Kâfirlere ve münafıklara itaat etme! Onların eziyetlerine aldırma ve Allah’a Tevekkül et. Vekil olarak Allah yeter.” (Ahzab, 48) “Sana ‘baş üstüne’ derler. Fakat senin yanından çıktıklarında, içlerinden bir takımı, geceleyin; söylediklerinin aksini kurarlar. Allah onların geceleyin kurduklarını yazmaktadır. Sen onlara aldırma. Allah’a tevekkül et. Vekil olarak Allah yeter.” (Nisa, 81) Mü’minler, Rıza-yı Bari’ye ulaşma için yaptıkları her hayırlı işte Rablerinin yar ve yarıcısı olacağını unutmamalıdır. “Hâlbuki Allah onların yardımcısı idi. Mü’minler, yalnız Allah’a tevekkül etsinler.” (Al-i İmran-159) Hizmet ehli mü’min, yaptığı hizmetlerde azim ve gayret sahibi olmalıdır. Hiçbir kimse onun azim ve gayretini engelleyememelidir.

“Onun ayetleri kendilerine okunduğu zaman onların imanlarını artırır. Onlar sadece Rablerine tevekkül ederler.” (Enfal, 2)

Allah davası için yola çıkan hizmet insanı, ister kadın olsun ister erkek olsun, ihlâs ve samimiyetle Rabbine tevekkül etmelidir. Hacer validemiz gibi tek başına kalabileceğinin de hesabını yapmalıdır. Allah’tan gayrısına güvenerek, Allah yolunda hizmete çıkan kişi, başta kaybetmiş demektir. Rabbimiz buyurdu ki: “Musa: ‘Ey kavmim! Eğer siz gerçekten Allah’a iman etmişseniz, eğer Ona teslim olmuş kimseler iseniz, artık sadece ona tevekkül edin’ dedi.” (Yunus, 84)

“Bir kere de karar verip azmettin mi, artık Allah’a tevekkül et. Şüphesiz Allah, tevekkül edenleri sever.” (Al-i İmran, 122) “Eğer yüz çevirirlerse de ki: Bana Allah yeter.” (Tevbe, 129) Hizmetler sabır ve sebat ister. Hizmete talip olan, her çeşit olumsuzluklara hazır olmalıdır. “Onlar sabreden ve yalnız Rablerine tevekkül eden kimselerdir.” (Ankebut, 59) Mayıs 2014 / 310

Daralan, bunalan, sıkılan, Rabbine yönelsin onun kelamına müracaat etsin. Onda her derdine derman bulacaktır.

Rabbimiz bize yollarını açık seçik bir şekilde göstermişti. Nefislerini hizmetlere bulaştırmayanlar için yol aydınlıktır. Ona sarılanlar yolunu şaşırmazlar. “Allah, bize yollarımızı dosdoğru göstermişken, biz ne diye ona tevekkül etmeyelim.” (İbrahim, 11) “Gerçek şu ki; şeytanın, inanan ve yalnız Rablerine tevekkül eden kimseler üzerinde bir hâkimiyeti yoktur.” Hizmet ehli müslümanda rızık endişesi asla olmaz. “Onu beklemediği yerden rızıklandırır. Kim Allah’a tevekkül ederse, O kendisine yeter.” (Talak, 3) Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz buyurdu ki:

“Siz Allah’a hakkıyla tevekkül edebilseydiniz, sizleri de, kuşları rızıklandırdığı gibi rızıklandırırdı: Sabahleyin aç çıkar akşama tok dönerdiniz.” (Tirmizi) “Evden çıkınca kim: ‘Allah’ın adıyla Allah’a tevekkül ettim, güç ve kuvvet Allah’tandır’ derse kendisine: ‘İşine bak, sana hidayet verildi, kifayet edildi ve korundun da’ denir, ondan şeytan yüz çevirir.” (Nesai, Ebu Davud, Tirmizi) 25


. Kur’an Iklimi Selim Armagan selim.armagan@ilkadimdergisi.net

“…Nihayet insan olgunluk çağına ulaşıp, kırk yaşına geldiğinde der ki: ey rabbim! Bana ve ana babama ihsan ettiğin nimetlerine şükretmemi ve senin hoşnut olacağın salih amel işlememi ilham et...” (Ahkaf, 15)

allah anne & baba evlat

V

arlık âlemi materyalist düşünce ile tanımlanamayacak kadar karmaşıktır. Sadece gördüğünü, duyduğunu ve hissettiğini kabul eden düşünce alt bir düşüncedir. Gelişmeye ve geliştirilmeye çok ihtiyacı vardır. O, kendi kurduğu karanlık dünyasında mumu güneş zannedebilir. O, esasında gördüğü güneşi de âlemi de anlayamamıştır. O, bir kamera kadar ruhsuz ve varlık nedenini de anlamayacak kadar da kördür. Zira maneviyatı olmayanın maddiyatı da olmaz.

Kurguladığı dünyası maddi hesaplar üzerinedir. Onun dünyasında her alışverişin her yapılanın her söylenenin bir maddi karşılığı vardır ve olmalıdır. Sevgiyi, şefkati, fedakârlığı, diğerkâmlığı ve merhameti hiç anlayamamıştır. Zekâtı, sadakayı, yardımı hatta hediyeleşmeyi bile anlayamamıştır. Anneyi, babayı, evladı, kardeşi, akrabayı ve arkadaşı vel hâsıl sıla-i rahimi de anlamamıştır. Etrafındakilerin her hareketinden maddi bir sonuç çıkartma yoluna gitmişler. “Rabbin kesin olarak şunları emretti: Ancak 26

kendisine ibadet edin, anne ve babaya iyilik edin. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında yaşlanırsa, sakın onlara “öf”bile deme ve onları azarlama. İkisine de tatlı ve güzel söz söyle. İkisine de acıyarak tevazu kanatlarını indir. Ve şöyle de: “Ey Rabbim! Onların beni küçükten terbiye edip yetiştirdikleri gibi, sen de kendilerine merhamet et.” (İsra, 23-24) ayetini de anlamamıştır. Yönünü dünyaya dönmüş Müslümanlar olarak biz de anne ve baba hakkının bu dünyada ödenebilecek kadar basit olduğunu zannetmeye başladık. Yetmiş yıl yaşayıp elli yılını çocukları için geçiren anne ve babanın bu fedakârlığını anlayamaz olduk. Tıpkı Allah’ın nimetlerinin anlayamadığımız gibi, âlemlere rahmet Hz. Peygamber Efendimizi anlayamadığımız gibi, aileyi kuranın Allah c.c olduğunu unuttuğumuz ve belki de onun emirlerini kırkından sonra hatırlayabildik; “Nihayet insan olgunluk çağına ulaşıp, kırk yaşına geldiğinde şöyle der: Ey rabbim! Bana ve ana babama ihsan ettiğin nimetlerine şükretmemi ve senin hoşnut olacağın salih amel işlememi ilham et. Benim neslimden gelenleri de salih kimseler kıl. Doğrusu ben tevbe edip sana yöneldim. Ve


ben gerçekten Müslümanlardanım.” ( Ahkaf, 15) Ayet Hz. Ebu Bekir Sıddık (r.a) hakkında nazil olmuştur. Allah Teâlâ, Ebu Bekir (r.a)’in duasını kabul etti. Çocuklarının hepsi iman ettiler. Ona hem anne ve babasının, hem de çocuklarının hepsinin İslâm’a girmesi nasip oldu. Şimdi nefsimize sormak gerekmez mi? İbrahim a.s: “Rabbimiz! Ben çocuklarımdan bir kısmını namazı dosdoğru kılmaları için, senin Beyt-i Haram’ının yanında, ekinsiz bir vadiye yerleştirdim. Artık sen de insanlardan bir kısmını onlara meylettir. Ve onları bazı meyvelerle rızıklandır ki şükretsinler. “Ey Rabbimiz! Sen bizim gizlediğimizi de açığa vurduğumuzu da şüphesiz bilirsin. Çünkü yerde ve gökte, hiçbir şey Allah’tan gizli kalmaz. “İhtiyarlık halimde bana İsmail’i ve İshak’ı lütfeden Allah’a hamd olsun. Şüphesiz ki Rabbim duamı çok iyi işitir. Ey Rabbim! Beni ve soyumdan gelecekleri namazını dosdoğru kılanlardan eyle! Ey Rabbimiz! Duamı kabul et! “Ey Rabbimiz! Herkesin hesaba çekileceği günde beni, ana-babamı ve müminleri bağışla!” (İbrahim, 37-41)  diye evlatlarına, ailesine, annesine, babasına, geçmişine ve geleceğine dua ederken neden bizim dilimiz duasız? Kalbimiz merhametsiz? Anne baba ve çocuk ilişkisinde en önemli unsur ilahi temeldir. Daha yuvayı kurmaya başlarken Allah’ın adı ile besmele ile Onun istediği ölçülerde kurmak ilk şarttır.  Fakirlikten dolayı yuva kurmaktan korkanları fazl-u ihsanı ile zenginleştireceğini vaat eder. Böyle kurulan ailelere SEVGİ ve MERHAMET verir. Eşler arasında sükûnet ve huzur verir. Aileyi maddiyat esasına göre kuranların, kaybettikleri ya da bekleyip de gerçekleşmeyen her umutları yuvadan bir tuğlayı başlarına düşürür. Çünkü onlar her şeyin belirleyicisinin kendileri olduğu düşüncesine kapılırlar. Mesela; Çocuğu kendi imalatları zannederler. “Çocuk yapalım” ya da “Çocuk istemiyoruz” derler. Sanki can verenler

Mayıs 2014 / 310

kendileri. Onlar için doğumun gerçekleşmemesi de kız ya da erkek olması da problemdir.   Oysa olgun bir mümin Allah’ın ayetine kulak verir ve ona boyun eğer.   “Göklerin ve yerin hükümranlığı yalnız Allah’a aittir. O dilediğini yaratır, dilediğine kız çocuk, dilediğine de erkek çocuk bahşeder. Yahut Allah onları erkek ve kız olmak üzere çift verir, dilediğini de kısır yapar. Şüphesiz ki O her şeyi bilir. O’nun her şeye gücü yeter.” (Şura, 4950) İbrahim (a.s)’a İsmail ve İshak (a.s) lar hayli yaşlanınca ihsan edildi. Yahya (a.s) Zekeriya (a.s)’a yıllar sonra ikram edildi. Eyüp (a.s) çocukları, efendimizin göz aydınlığı evlatları genç çağlarında rabbine kavuştular. Kuran, evlilik, çocuk, anne ve baba ilişkileri, anne baba, çocuk ilişkileri ve ailelerde rol modellikle ilgili birkaç ayet değil müstakil sureler içerir. İşte Rabbimizin, kulu Zekeriya (a.s)’a rahmetinin zikri; “Hani Zekeriya, Rabbine gizlice yalvarmıştı. Rabbim, şüphesiz kemiklerim zayıfladı, baş yaşlılık ateşiyle tutuştu. Rabbim, sana ettiğim dualarda hiç bir şeyden mahrum olmadım. Ben arkamdan gelecek yakınlarım için endişeliyim. Karım ise kısır, bana bir evlat bağışla katından. Bana ve Yakup oğullarına mirasçı olsun. Rabbim onu razı olacağın bir kimse kıl.” (Meryem, 3-5) Dünyada bulunduğumuz nokta hem evlatlık hem de annelik ve babalık noktasıdır. Allah’a karşı riyakârlık yapılamaz. İşimize gelince evladımızdan işimize gelince anne ve babasından bekleyen sorumsuz kişi olamayız. Hayatımızın her rolünde ilahi sınavı geçmeliyiz. Bu konuda Rasulullah (s.a.v) den aklımızdan çıkarmayacağımız iki nasihat: “Küçüklerimize merhamet etmeyen ve büyüklerine saygı göstermeyen bizden değildir.” “ Babalarınıza iyilik edin ki, oğullarınız da size iyilik etsin. Siz kendiniz namuslu olun ki, kadınlarınız da namuslu olsunlar.” 27


. Hadis IklimiAhmet Agmanvermez a.agmanvermez@ilkadimdergisi.net

-

“Her hangi bir topluluk Allah’ın evlerinden bir evde toplanıp Allah’ın Kitabını tilavet ederler ve onu aralarında karşılıklı mütala ederek ders yaparlarsa muhakkak onların üzerine sekinet iner. Kendilerini rahmet kaplar. Melekler onların etrafını çepeçevre kuşatır ve Allah onları kendi yanında bulunanların içerisinde anar.” (Müslim, 2699/38)

Meleklerin Fazla Bilinmeyen Özellikleri

M

eleklerin çok bilinmeyen bazı özelliklerini bu sayımızda belirterek konuyu tamamlayalım.

Seyyahun Melekler: Bu melekler nerede ilim meclisi bulurlarsa oraya iner ve talim edilen ilme katılırlar. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in şu hadisi buna delalet etmektedir: “Her hangi bir topluluk Allah’ın evlerinden bir evde toplanıp Allah’ın Kitabını tilavet ederler ve onu aralarında karşılıklı mütala ederek ders yaparlarsa muhakkak onların üzerine sekinet iner. Kendilerini rahmet kaplar. Melekler onların etrafını çepeçevre kuşatır ve Allah onları kendi yanında bulunanların içerisinde anar.” (Müslim, 2699/38) Dağlarla Görevli Melekler: Aişe’den (Radıyallahu Anha):  “Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) “..Başımı kaldırıp semaya baktığım vakit bir bulutun beni gölgelendirdiğini gördüm. Buluta baktığımda onun içinde Cebrail’i gördüm. Cebrail bana nida edip: ‘Ya Muhammed! Muhakkak ki Aziz ve Celil olan Allah kavminin sana dediklerini ve korumayı reddettiklerini işitti. Allah sana bu dağlar meleğini gönderdi. Bu meleğe kavmin hakkında ne di-

28

lersen emredebilirsin’ dedi. Bunun üzerine Dağlar Meleği bana nida edip selam verdi. Sonra: ‘Ya Muhammed! Şüphesiz Allah kavminin sana söylediği sözleri işitti. Ben dağlar meleğiyim. Rabb’in, kavmin hakkında istediğini bana emredesin diye beni sana gönderdi. Şimdi onlara ne yapmamı istersin? Eğer şu iki yalçın dağı Mekkeliler üzerine birbirine kapatıvermemi istersen emret (onları kapatıvereyim)’ dedi. Ona: Hayır, ben Allah’ın bu müşriklerin soyundan yalnız Allah’a ibadet eden ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayan (muvahhid) bir nesil çıkarmasını dilerim, dedim” buyurdu.” (Müslim, 1795/111, Buhari, 3231) Beytu’l-Ma’mur’u Ziyaret Eden Melekler: Enes bin Malik (Radıyallahu Anh) şöyle dedi: “Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem): “Ben orada İbrahim Aleyhisselam ile sırtını Beytu’l-Ma’mur’a dayanmış olarak karşılaştım. Beytu’l-Ma’mur’u gördüm. Ona günde yetmiş bin melek girer ve bir daha oraya giremezler”  buyurdu.” (Müslim, 162/259, Buhari, 3207) Devamlı İbadet Halinde Olan Melekler: Kıyam eden melekler, Rükû eden melekler ve secde eden melekler vardır. Bunlar bu amellerinde asla


fütur etmezler. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz ki ben semanın gıcırtısını duyuyorum. Semanın gıcırdaması kınanmaz, çünkü her karış mesafede bir melek ya secde etmekte veya kıyam etmektedir.” (Albânî, Sahiha, 852) İnsanın Yaratılışıyla Görevli Melekler: Bu meleklerin görevi, ceninin ana karnında yüz yirmi günü tamamladığında ona dört şeyi yazmasıdır. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in şu hadisi buna delalet etmektedir. Abdullah ibni Mes’ud (Radıyallahu Anh) dedi ki: “Bize daima doğru söyleyen ve doğruluğu tasdik olunan Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle dedi: “Sizin her birinizin insan nüvesi, kırk gün anasının karnında meni olarak toplanır. Sonra o madde bir o kadar zaman içinde katı bir kan pıhtısı halini alır. Sonra yine bir o kadar zaman içinde (o madde) bir çiğnem et olur. Sonra Allah bir melek gönderir, bu melek (o cenine ruh üfürür) ve dört kelime ile yani; rızkını, ecelini, şaki (Cehennemlik) yahut said (Cennetlik)olduğunu yazmakla emrolunur...” (Buhari, 6487, Müslim, 2643/1) Melekler Resim ve Köpek Olan Eve Girmez: Meleklerin bir özelliği de içerisinde resim ve köpek olan eve girmemeleridir. Bu hususta Rasulü Ekrem  (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)  şöyle buyurmaktadır: “Melekler, içerisinde köpek ve resim bulunan eve girmez.” (Buhari 3039) Meleklerin İmkân ve Güçleri: 1) Yaratıldıkları Şekillerin Dışında Şekillere Girebilme İmkânına Sahiptirler: “Kitapta Meryem’i de an. Bir zamanlar O ailesinden ayrılıp doğu tarafında bir yere çekilmişti. Onlarla kendi arasına bir perde çekmişti. Bizde ruhumuzu (Cebrail’i) O’na gönderdik. (Cebrail) O’na tam bir insan şeklinde göründü. Meryem: Ben senden Rahmân’a sığınırım. Eğer (Allah’tan) korkuyorsan (bana dokunma) dedi.” (Meryem, 17-18) 2) İlim Sahibidirler: “Oysa üzerinizde koruyucu (yaptıklarınızı yazıcı) melekler vardır. Değerli yazıcılar. Yaptığınız her şeyi bilirler.” (İnfitar, 10-

Mayıs 2014 / 310

12) 3) İşlerinde Nizamidirler: Meleklerin bu özelliklerinden dolayı ve bizim de onlar gibi olmamızı istediği için Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)  şöyle buyurmuştur: “Meleklerin Rab’lerinin huzurunda saf durduğu gibi saflar oluşturmayacak mısınız?” Biz: “Ya Rasulallah! Onlar Rab’lerinin huzurunda nasıl saf yapıyorlar?” dedik. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem): “Birinci safı iyice doldurup tamamlar ve birbirlerine yapışıp kenetlenirler (sonra ikinci üçüncü safları da aynen böyle yaparlar) buyurdu.” (Müslim, 430/119) Meleklerin Mü’minlerle Alakaları 1) Mü’minleri Severler: Ebu Hureyre  (Radıyallahu Anh)  şöyle dedi: “Rasulullah  (Sallallahu Aleyhi ve Sellem): “Allah bir kulu sevdiği zaman, Cebrail’e; ‘Ben falanı seviyorum, sen de sev’ diye emreder. Cebrail de onu sever. Sonra Cebrail gökte nida edip; ‘Allah falan kimseyi seviyor, bu sebeple siz de onu seviniz!’ der. Akabinde semâ ehli de onu sever. Sonra Allah yerdeki insanların gönüllerine o kimsenin kabul ve sevgisini kor’ buyurdu.” (Buhari, 3029, Müslim, 2637/157) 2) Mü’minlere Dua İle İstiğfar Edip Salat-u Selam Getirirler: Ebu Umame (Radıyallahu Anh) şöyle dedi:“Rasulullah  (Sallallahu Aleyhi ve Sellem): “Şüphesiz ki Allah, melekleri, hatta kovuğundaki karınca ve denizdeki balık insanlara hayır öğreten kimselere dua ve istiğfar ederek salât ve selam ederler” buyurdu.”(Albânî, Sahihu’l-Cami 1838) 3) İlim Meclislerinde Hazır Bulunurlar. 4) Mü’minlerle Beraber Savaşırlar: Rasulullah  (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)  şöyle buyurdu: “Ya Eba Bekir! Müjdeler olsun! Allah’ın yardımı geldi. İşte Cebrail, atının dizginini almış Ennek’a yokuşuna sürüyor!” (İbni Kesir 3/28)   Meleklere iman, ihsan derecesinde Allah’a, heran yanımızda olan meleklerle birlikte yaşadığımıza kesin olarak inanmayı gerektirir. İnsanların yanında da, hiç kimsenin olmadığı yerlerde de aynı davranış içinde olmalıyız. İnsanların hal ve tavrına göre   şekil ve davranış değiştirmenin münafıklık alameti olduğunu da unutmamalıyız.

29


mehmet.senturk@ilkadimdergisi.net

Mehmet Sentürk .

Karşı Cinse Şehvetle Bakma

Avret, Zînet Örtü ve Elbise

G

ünümüz Müslümanlarının ahiret sıkıntılarından birisi belki de en önemlisi gözlerimizi haramlardan koruyamayışımızdır. Göz, gönlükalbi doğrudan etkilediği için önemlidir. Yüce Allah’a kulluğun ve dostluğun merkezi gönüldür. Bunun için gözün her işi gönlü ilgilendirir. Gözü korumak, gönlü afetten kurtarmaktır. Gönül ve kalp aynı şeydir. Kalp Allah ile irtibat yerimizdir. Kalbi günahlarla kirli, kapalı ve hasta olan kimse gerçek Müslümanlığın tadını alamaz. Kalbin manevi hayatı, tadı ve aşkı için gözün haramlardan korunması gerekir. Gözün haramlardan korunması farzdır. Bu emir hem erkek hem de kadınlar için geçerlidir. Yabancı bir kimseyle karşılaşma, konuşma ve muhatap olma durumunda bakışların kontrol altında tutulması gerekir. Bir mü’min, hiçbir mazeret yokken karşısındaki kimsenin bakılması haram olan yerlerine bakamaz ve bakışını ihtiyaç dışında uzatamaz. Gözünü haramdan koruyan kadın ve erkek, diğer azalarını haramdan daha rahat korur. Gözü harama bulaşmayan kimsenin, kolay kolay dili, eli ve bedeni de harama bulaşmaz. Sahabe-i güzîn efendilerimizden Numan ibni Beşîr (Allah Onlardan razı olsun) Rasulullah (sallallahu aleyhi vesellem)’i şöyle buyururken dinledim dedi: “…Her hükümdarın girilmesi yasaklanmış bir arazisi vardır. Unutmayın Allah’ın yasak arazisi de haram kıldığı şeylerdir. Şunu iyi bilin ki, insan vücudunda bir et parçası vardır. Eğer bu et parçası iyi olursa bütün vücut iyi olur. Eğer o bozulursa bütün

30

vücut bozulur. İşte bu et parçası “KALB”dir.” (Buhari, İman, 39; Müslim Müsakat, 109) Bir Müslüman’ın şehvetle bakabileceği kişi yalnızca eşidir. Bunun dışında hiçbir kimseye şehvetle bakmak câiz değildir. Şehvetle bakmanın objektif ölçüsü “devamlı bakmak”tır. Bir Müslüman yolda gözü kapalı veya başı önünde yürüyecek değildir. Karşısına gelen kadın ve erkeği de görecektir; ancak gördüğü kimseye tekrar bakınca veya bakışını devam ettirince yasak sınıra adımını atmış olur. Rasulullah (s.a.v.), Hz. Ali’ye şöyle demiştir: “Ali! Arka arkaya bakma; birinci bakış hakkındır, ama ikinci bakışa hakkın yoktur.” (Tirmizi, K. el-Edeb, 28; Müslim, el-Edeb, 45; Ebû Dâvûd, Nikâh, 43.) “Gözler de zinâ eder; onların zinâsı bakıştır.” (Buhârî, K. el-İstizân, 12; Müslim, K. el-Kader, 20.) Şehvetsiz olarak bakmaya ve bakılabilecek yerlere gelince bahsimize bir âyetle girmek uygun olacaktır: “Mü’min erkeklere söyle: Gözlerini bakılması yasak olandan çevirsinler, mahrem yerlerini korusunlar. Bu, onların arınmasını daha iyi sağlar. Allah yaptıklarından şüphesiz haberdardır. Mü’min kadınlara da söyle: Gözlerini yasak olandan çevirsinler, iffetlerini korusunlar, süslerini, kendiliğinden görüneni müstesnâ, açmasınlarl Başörtülerini yakalarının üzerine salsınlar. …Gizledikleri süslerin bilinmesi için ayaklarını yere vurmasınlar. Ey mü’minler! Saâdete ermeniz için hepiniz tevbe ederek Allah’ın hükmüne dönün.” (Nûr, 30-31) Bu âyet erkeğe, hemcinsinin veya karşı cinsin avretine (bakılmaması gereken yerlerine) bakmayı, kadına da-bununla beraber- süslerini (zinet), istisnâ


edilen kimselerden başkasına göstermemesini emrediyor.

Peki bunlardan hangisi ‘kendiliğinden açılan’a dahildir?

Rasul-ü Ekrem (s.a.v.) de bir hadisinde: “Erkek erkeğin avretine, kadın da kadının avretine bakmasın. Vücudunun bir kısmı çıplak iken erkek erkeğe, kadın kadına temas etmesin” buyuruyor.( Müslim, K. el-Hayz, 7, 74; Tirmizi, K. el-Edeb, 38: Ahmed, Müsned, 3/63.)

Kadim müfessir ve fakihler arasında ‘dış elbiseden başka her taraf örtülmelidir’; ‘eller ve yüz hâriç’; ‘eller, bilek ve yüz hariç her taraf’ diyenler olmuştur. Eller ve yüzün istisna edilmesi görüşü ağır basmaktadır.

Burada karşımıza “zinet ve avret” diye iki mefhum çıkıyor: AVRET: Açılması, gösterilmesi ve bakılması yabancılara veya herkese haram olan yerlere (organlara) avret denir. 1-) Erkeğin erkeğe ve karısından başka kadınlara karşı avret yerleri göbeği ile diz kapağı arasında kalan bölgelerdir. Hanefîlere göre göbek avrete dâhil olmayıp diz kapakları dâhildir. Şafiîler ise aksi görüştedir. (el-İhtiyâr, Cüz: I, s. 45, 154.) Dizkapakların yukarısı cumhûra göre avrettir. 2-) Kadının Müslüman kadınlar ile mahrem (Kendileriyle evlenmesi devamlı yasak (haram) olan akraba ve yakınları.) akrabasına karşı avret yeri Hanefîlere ve Şafiîlere göre -erkeğin erkeğe karşı olan- avret yeri ölçüsündedir. 3-)   Kadının yabancı erkekler ile Müslüman olmayan kadınlar karşısında avret yeri, yüzü, elleri (cumhûra göre içi) ve Hanefîlerde bir rivâyete göre ayakları müstesnâ olmak üzere bütün bedenidir. Bir hadise göre etek boyu topuklardan bir karışa yakın yukarıda olabilir. Bu sebeple ayaklara kadar uzanan ve yerleri süpürerek kirlenen eteklere gerek yoktur. (Ebû-Dâvûd, Libas, 39; Avnu’l-Ma’bûd, C. XI, s. 175) 4-)  Karı-kocanın birbirine karşı avreti yoktur. ZÎNET: Bahsin başında meâlini verdiğimiz âyet kadınlara -istisnâ edilen şahıslar dışında- kimseye zînetlerini göstermemelerini emrediyordu. Zînet kadını güzel gösteren yüz, saç, makyaj, takı ve mücevherât, elbise gibi şeyleri içine almaktadır. Âyette bunlardan hangisi kastedilmiştir? “Kendiliğinden açılan, açılması, gösterilmesi tabii olan” zînet nedir? Cumhûra göre elbise ve mücevherât kapanması gereken zînete dahil değildir. Buradaki zînetten maksad; el, boyun, baş, kol, ayak gibi zînet takılan yerlerdir.

Mayıs 2014 / 310

ÖRTÜ VE ELBİSE: Zikredilen âyet ve hadisler kadın ve erkeğin avret yerlerini örtmelerini emrediyor ve açmalarını haram kılıyor; fakat örtmek için yeni bir elbise modeli getirmiyor; “hımâr; başörtüsü”, “cilbâb: dış giysi” gibi eskiden beri giydikleri elbise ile Şârî tarafından istenildiği gibi örtünmelerini emrediyor. Bazı kimseler el-Ahzâb sûresindeki: “Eşlerine, kızlarına ve müminlerin kadınlarına, dışarı çıkarken üstlerine örtü almalarını (cilbâblarını bürünmelerini) söyle; bu onların tanınmalarını ve bundan dolayı incitilmemelerini sağlar. Allah bağışlar ve merhamet eder.” (33/59) âyetinde geçen “cilbâb” kelimesine “çarşaf” mânası vererek kadının ancak, çarşafla çıkabileceğini, başka elbise ile örtünmenin caiz olmadığını ileri sürmüşlerdir. İslâm’ın istediği örtünmenin eşarp, pardesü, manto, geniş ve kalın giysiler ile de olabileceğini gösteren deliller de vardır: a) Nûr sûresindeki yukarda zikredilen âyette (24/31) başörtüsünden (hımâr) söz edilmektedir. Hımâr başı ve yakayı örten başörtüsüdür, çarşaf değildir; aynı âyette geçen “cüyûb” ise gömlek ve entârinin yakasıdır. Şu halde kadınlar geniş entâri ve başörtüsü ile örtünebileceklerdir. Âyet, o zaman kadınların böyle giyindiklerine delâlet etmektedir. b) “Cilbâb” kelimesine tefsir ve lügatlerin verdiği mâna şunlardan ibârettir: Başörtüsü, tepeden tırnağa örten örtü, dış elbise, örtü, başörtüsü ile ridâ arası bir elbise. Bu kadar mâna içinden yalnız çarşafı almak ve diğerlerini reddetmek için bir delil yoktur. Netice olarak diyebiliriz ki: önemli olan usûlünce örtünmedir; elbisenin adı ve modeli muayyen değildir. Her kadın ve erkek, şart ve imkânlarına göre elbisesini seçer ve örtmesi gereken yerlerini örter. Avret yerlerini gösterecek kadar İNCE veya şehvet çeken yerlerini belirtecek kadar DAR elbise giymekten sakınır. Rabbimiz günahlarımızı affetsin bizleri daima doğruya yönlendirsin ve razı olduğu kullarından eylesin. Amin...

31


Tasavvuf cemil.usta@ilkadimdergisi.net

K

Cemil Usta

Kalplerin Huzuru

alpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur. “Onlar, îmân edenler ve kalbleri Allah’ın zikri ile mutmain olan kimselerdir.” buyrulur. (Rad, 28)

Kalplerimizin Cenab-ı Hakk’a gaflet etme tehlikesinden ancak zikrullah ile korunabilir. Kalplerin cilası Allah’ı zikirle olur. Ayette devamla: “Uyanık olunuz ki kalpler ancak Zikrullah ile mutmain olur.” buyrulmuştur. (Rad, 28) Burada zikir (Allah’ı anmak) Kur’an’ı da içine alır. O zaman Kur’an’a ve İsm-i Azam’a olan Allah zikrine ancak mü’minler ünsiyet eder ve onu dinlemekten hoşlanırlar. Kâfirler ise dünya ile sevinirler. Allah’tan başka şeyler anıldığı zaman yüzleri güler. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Allah tek olarak anıldığı zaman ahirete inanmayanların içini sıkıntı basar. Allah’tan başkası anıldığı zaman ise hemen yüzleri güler.” (Zümer, 45) İyi bilin ki kalpler, mü’minlerin gönülleri ancak Allah’ı anmakla huzur bulur ve gönüllerinde yakin hâsıl olur. Hâsılı avamın gönlü tesbih ve sena ile, havassın gönlü Esma-ul Hüsna’nın hakikatleri ile, ehassın/seçilmişlerin gönlü ise Allah Teala’yı müşahede etmekle huzur bulur. Ebu Said (RA) şöyle demiştir: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem bir gün ashabından halka olmuş bir gurubun üzerine çıkageldi. Yanlarına varıp: “Sizi buraya oturtan ne?” diye sordu. Onlar da: “Bizi İslam’a ilettiği için Cenab- ı Hakk’ı zikretmek ve O’na hamdetmek maksadıyla oturuyoruz.” cevabını verdiler. Hz. Peygamber aleyhisselam: “Allah için sizi buraya oturtan sadece bu mudur?” diye tekrar sordu. Onlar da yine: “Allah’a yemin olsun ki bizi burada oturtan sa-

32

dece budur.” dediler. Bunun üzerine Hz. Peygamber aleyhisselam şöyle buyurdu: “Size inanmadığım için yemin ettirmedim. Fakat Cebrail gelip Allah Teâlâ’nın meleklere sizinle övündüğünü bana haber verdi.” (Ruh-ul Beyan Tefsiri) Hâris rahimehullah der ki: “Kulun başına gelebilecek en büyük bela kalbinin Allah’tan kopmasıdır. Kalp Allah’tan irtibatını kestiği anda orayı gaflet kaplar. Cenab-ı Hak ‘kalbini zikrimizden gafil kıldığımız kimseye itaat etme!’ buyurur.” (Kehf, 18) Halid bin Sadan rahimehullah der ki: “Hiçbir kul yoktur ki başında iki gözü bulunduğu gibi kalbinde de iki gözü bulunmasın. Baş gözleri ile dünya işlerini kalp gözleriyle de ahiret işini görür. Allah bir kulun hayrını murad ettiği zaman o kulun kalp gözlerini açar ve Allah’ın ona gaybde vaad ettiği şeyi görür. Eğer Allah onun için başka bir şey murad ederse onları olduğu gibi bırakır.” (Adab, 202) Allah’ı zikirle Allah’a muhabbetimiz ziyadeleşir. İlahi kameraların altında bulunduğumuzun kalpte idrak ve şuur haline gelmesi neticesinde ancak Cenab-ı Hakk’ın dostluğuna nail olabiliriz. Ayet-i celilelerde: “Allah’ı zikretmek elbette en büyük ibadettir.” (Ankebut, 45) “O gerçek akıl sahibi mü’minler ayakta dururken otururken ve yanları üzerinde yatarken daima Allah’ı zikrederler.” (Al-i İmran, 191) buyrulur. Mü’min gönüllerin gaflet katılığından kurtulup ilahi rızaya nail olabilecek hassasiyete ulaşmalarının yolu zikr-i daimiden geçmektedir. Bu da bir müddet ya da bir dönem değil, bir ömür boyu het nefes alıp verişte zikrullah şuurunu taşımakla mümkündür. Ancak bu sayede manevi uyanıklık hâsıl olur.


. selcuk.ozdogan@ilkadimdergisi.net

M. Selçuk Özdogan

ALLAH DE ÖTESİNİ BIRAK & MİHMANDAR

K

ıymetli İlkadım Kitaplığı okuyucularımız. Bu ay sizlerle İlkadım Kitaplığımıza iki yeni kitap daha kazandıracağız. Uğur KOŞAR’ın Allah De Ötesini Bırak ve İskender PALA’nın Mihmandar isimli kitaplarını inceleyeceğiz. Uğur KOŞAR, psikolojik danışman. Kendisine psikolojik sorunlarla gelenleri ilaçsız ve tek seansta tedavi etmesiyle tanınıyor. Terapi yöntemi olarak da bize ait argümanları çoğunlukla kullanıyor. Aslında kullanılması gereken yöntemleri kullanıyor. Bize ait gereken değerler yaşanmadığından insanımız psikolojik danışmanlarının kapısını çalmayı çoğalttı. Uğur KOŞAR, bu kitabıyla bizlere Rabbimizi tüm hücrelerimizde hissetmemizi sağlamaya çalışıyor.(Ben sizi yeni bir şeyle tanıştırmıyorum, sadece unuttuğunuz kendi özünüzle tekrar buluşmanıza vesile oluyorum.) Tevekkülün nasıl yapılması gerektiğiyle ilgili çok güzel örnekler veriyor. İnsan zihninin insana sürekli tuzaklar kurduğunu sıklıkla vurguluyor. Rızık noktasında bildiğimiz bilgilerle bizlere uyarılarda bulunuyor. Dua ile ilgili ne yapmamız ve nasıl yapmamız gerektiği noktasında bilgiler sunuyor. Kitapta aralara yerleştirilen spot cümleler kitabın okunması açısından çok güzel düşünülmüş. Ayrıca aralara serpiştirilen kıssalar ve yazarın başından geçen bazı olaylar bilgilerin kalıcılığı açısından faydalı olmuş. Kitabımız güzel bir kapak tasarımıyla Destek Yayınlarından biz okuyuculara sunulmuş. Kitabın içinden: İşin Allah’a kalmışsa olmuş bil! (Şems-i Tebrizi) Bir şeyi oluruna bırakırsan zamanla acıyarak geçer, üzerindeki yükü Allah’a bırakırsan huzurla, nurla geçer. Allah’ım! Senin seçtiğin benim seçtiğimdir, inanırım ki sen en iyisini bilirsin.

Mayıs 2014 / 310

İkinci olarak inceleyeceğimiz eserimiz de İskender PALA’nın son kitabı. Ocak 2014’te çıktı. İsmi Mihmandar. Bir Eyüp Sultan Romanı. 377 sayfadan oluşuyor. Medine’ye ilk ikamet edenlerin kıssasıyla başlıyor. Bu kıssada bizlere Ebu Eyyüb El Ensari hazretlerinin evinin yüzyıllar öncesinden Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem için hazırlandığı, yüzyıllar boyunca Ebu Eyyüb’ün ailesinde Efendimiz’e sunulmak üzere bir mektup saklanageldiği anlatılıyor. Daha sonra Peygamber Efendimiz’in hicretini tekrar hatırlıyoruz. Bir nebze olsun o hicretteki zorluğu anlamaya çalışıyoruz. Medine’de Ebu Eyyüb radıyallahu anh ve ailesiyle birlikte o Mübarek Peygamberi beklemenin heyecanını yaşıyoruz. Efendimiz Medine’ye ulaşınca Kusva’nın bizim evimizin önünde durması için dualar ediyoruz. Ve daha sonra 80 yaşını aşmış ama cihad aşkıyla gönü dolu Ebu Eyyüb hazretleriyle Konstantiniyye’ye sefere çıkıyoruz. Hamed (Humeyd b. Bekir)’le biz de Ebu Eyyüb radıyallahu anhın mihmandarlığını yapıyoruz. 40 tane hadis öğreniyoruz Hamedcikle. Ve Ebu Eyyüb El Ensari’yi surlara en yakın yere defnediyoruz. Fatihalar gönderiyoruz mübarek ruhlarına. Bizlerin burada kısaca özetlemeye çalıştığı kitapta bizleri o dönemlerle ilgili birçok ayrıntı bekliyor.

33


. Ihsan Penceresi fatih.yilmaz@ilkadimdergisi.net

Fatih Yilmaz

İnsan Denen

MUAMMA “Gerçekten insan hırsına düşkün yaratılmıştır. Başına felaket gelince feryadı basandır. Kendisine bir hayır dokununca da çok cimridir.” (Mearic, 19-20-21)

C

enab-ı Hak Mearic Suresi’nde insanın ruh yapısını son derece mükemmel bir şekilde bizlere tasvir etmektedir. Ayeti Kerimede Yüce Rabbimiz buyuruyor ki: “Gerçekten insan hırsına düşkün yaratılmıştır. Başına felaket gelince feryadı basandır. Kendisine bir hayır dokununca da çok cimridir.” (Mearic, 19-20-21) Sanki her dokunuş yaratıcı fırçanın elinde insan denen şu varlığın bir hattını çizmektedir. Bu üç kısa ayet bitince ortaya çıkan şekil canlanmakta ve hayat dolmaktadır. Hem de çok kısa ve sayılı kelimelerle. Bu şeklin ortaya çıktığı insan çizgileriyle, işaretleriyle kendini göstermektedir. Başına bir kötülük geldiğinde feryadı basmaktadır, acısından sızlanmakta, ıstırabından çığlık atmakta ve her zaman böyle olacağını, bu 34

durumun üzerinden hiç gitmeyeceğini sanmaktadır. İçinde bulunduğu halin devalı sürüp gideceğini tahmin etmektedir. Bir gün ferahlığın geleceğini düşünmemektedir. Düşünmediği gibi Allah’ın durumunu değiştireceğini de ummamaktadır. Bu yüzden de içinde sıkıntılar yiyip bitirmekte, feryatlar ezip parçalamaktadır. Çünkü o kişi kendisine azim ve gayret verecek, ümit ve emel aşılayacak kuvvetli bir dayanağa sırtını vermemiştir. Gücü yettiği zaman hayrı engeller, elde ettiği malın kendi çaba ve gayretinin sonucu olarak kazandığını zanneder. Kazandıklarından başkalarını faydalandırmaz. Zekât, sadaka aklının ucundan dahi geçmez. Kazandıklarını; bileğinin gücüyle, anlının teriyle ve tırnaklarıyla kazıyarak kazandığını herkese duyurmadan da zevk alır. Böylece edindiği mülkün esiri olur. Kalbi inanç duygusundan mahrum olduğu için Rabbinden daha fazlasını da beklememektedir.


Her iki halde de o hırsına çok düşkündür. İşte bu tasvir, yukardan beri anlatmaya çalıştığım bu tip insan tasviri uğursuz bir insan tablosudur. Kalbi iman nurundan mahrum kişilerin acı tablosudur. Bunun için görülüyor ki Allah’a iman konusu insan hayatında önemli bir yer tutar. Allah’a iman dille söylenen bir söz ile yerine getirilen bir ibadet şekli değildir. Bilakis o bir ruh haleti, bir Hayat nizamı, hadiseler ve değerler için mükemmel bir ölçüdür. Kalp bu ölçüden mahrum olunca, bu destekten yoksun kalınca bocalar, rüzgâra tutulmuş bir tüy gibi sallanıp durur. Devamlı bir korku içindedir. Başına bir felaket gelse de feryat eder, iyilik gelse de onu kimseye vermez ve kimseyle paylaşmaz… Ama bir kalbi iman mamur edecek olursa, o her zaman için huzur ve afiyet içindedir. Şartları idare edene (Allah’a) bağlamıştır. Çünkü O’nun kudretine güvenir. Rahmetini hisseder ve her zaman sıkıntısını bolluğa, darlığını kolaylığa çevirmesini bekler. Hayır, elde ettiği zaman onu Rabbinden bilir ve O’na candan yönelir. Bir musibetle karşılaşırsa da sabreder sevabını almasını bilir. İnsanı cazibesiyle ve nefse hoş gelen şeylerle meşgul eden, kendisine bağlayan ve kör eden dünya sevgisi hakkında sevgili Peygamberimiz -aleyhi’s-salatü vesselam- şöyle buyuruyor: “Dünya sevgisi her çeşit hatalı davranışların başıdır. Bir şeye olan sevgin seni kör ve sağır yapar.” Onun için Yunus’umuz şöyle demiş: “Kim umar senden vefayı, Yalan dünya değil misin? Muhammedül Mustafa’yı, Alan dünya değil misin?” Değerli kardeşlerim, çığırtkanlıktan ve ihtirastan müstesna olarak ayırt edilen mü’mileri ise ayeti kerime ayrı ve âlem-şümul hatlarıyla bizlere gösteriyor: “Ancak namaz kılanlar müstesna. Onlar ki namazlarında daimdirler.” (Mearic, 22-23)

Namaz, İslam’ın bir esası, imanın bir alameti olmaktan öte kulu Allah’a bağlayan bir vasıtadır. İnsanın o kaynaktan beslenmesini sağlar. Burada özellikle namaz vasfının sürekliliği belirtilmektedir. “Onlar ki namazlarında daimdirler.” Bu ifade devamlılık ve kararlılık manası taşımaktadır. Sözü edilen namaz ihmal ve tembelliğe gelmez. Sürekli olarak hiç kopmadan kulu Allah’a bağlar. Nitekim Peygamber Efendimiz -aleyhi’s-salatü vesselam- bir amel yaptığı zaman onda devam eder ve buyururdu ki: “Allah katında ibadetlerin en sevimlisi az da olsa devamlı olanıdır.” Bunun için Allah ile kul arasındaki münasebet istenildiği zaman kurulup, istenildiği zaman koparılan bir oyuncak değildir. Namaz, Allah’a imandan sonra en önemli ibadettir. Mü’minin en önemli vasfıdır. Allah Rasulünün tabiriyle mü’minin miracıdır. Cenab-ı Hak Me’aric Suresi’nde namazla başlıyor ve namazla noktayı koyuyor: “Ve onlar ki namazlarını muhafaza ederler.” (Me’aric, 34) namazı muhafaza etmek, onu vaktinde kılmak, farzlarını, sünnetlerini gereği gibi eda etmek ve bunları eksiksiz yerine getirmek lazımdır. Baştan savma değil, itina ile yerine getirmek lazımdır. Yaptığı ibadetin halâvetini çıkarmak lazımdır. O zaman zevkine varabilsin. Böyle yaparsa bakınız Rabbimiz ne buyuruyor Me’aric suresinin sonun da: “İşte bunlar cennette ikram olunacaklardır.” (Me’aric, 35) Bu kısa ifade ruhi ve hissi nimetleri birleştirmektedir. Onlar cennetlerdedir. Bu cennetlerde ikram olunmaktadırlar. İkramla birlikte nimetin zevkine ermektedirler. Bütün bunlar Mü’mine İslam’a sarılma aşkını, imanı tazeleme azmini ve eşsiz Yaratanın büyüklüğünü düşünmeye sevk eder. Rabbim biz aciz fakir kullarını da bu bahtiyar kullarının arasına dâhil etsin inşallah. Âmin…

Mayıs 2014 / 310

35


La Havle a.gulcemal@ilkadimdergisi.net

Abdullah Gülcemal

Tencerede, kapakta, tavada, tasta bunlar... EKİM de çalar oynar, KASIM da yasta bunlar !... 17 ve 25 ARALIK’da darbeci; OCAK da acemidir, ŞUBAT da usta bunlar !.. Allah şifa vermesin, artırsın dertlerini; Gördük ki 30 MART’da ölümcül hasta bunlar !..

. IS. Görenler... DÜS. Görenler...

1

4 Mayıs 1950’de yapılan Genel Seçimlerin millet için, memleket için, önemi ne ise; 30 Mart 2104’ de yapılan Mahalli Seçimlerin de önemi odur…

Hatta o seçimlerden daha önemlidir… Çünkü; o seçimlerde Demokrat Partinin ve rahmetli Menderes’in karşısında, Cumhuriyet Halk Partisi ve  zahmetli İnönü  vardı… Bugün,  Adalet ve Kalkınma Partisinin ve Recep Tayyip Erdoğan’ın karşısında; Aynı Cumhuriyet Halk Partisi ile çarkçıbaşı Kemal Kılıçdaroğlu, Milliyetçi Hareket Partisi ile çatık  kaşlı Devlet Bahçeli, Sadece adında  “Barış ve Demokrasi” kelimeleri bulunan, ama barış ve demokrasiden uzak, etnik köken üzerinden politika yapıp, sürekli kanayan bir yarayı kaşıyan Selâhattin Demirtaş, Bir de bu seçimlerden galip çıkmak için canını dişine takan, bütün varını yoğunu ortaya koyan, yeminli ablalarını ve ağbeylerini   fîsebilillah(!) seferber eden Pensilvanya Partisi   ile başındaki bazen ağlayan, bazen gülen zat vardı… 30 Mart 2014 mahalli seçimleri, Genel Seçimlerinde ötesinde, verilen mesajlar, alınan sonuçlar ve meydana getirdiği etki alanına bakıldığında, kü-

36

resel güçler arasında yapılan bir seçimdir!... Bu seçim; kimin milletten yana, kimin gâvurdan yana olduğunu gösterdi !.. Bu seçim; adına, amblemine, partisine, pırtısına, dününe, bugününe, hocasına, locasına bakmadan kimlerin kimlerle yol arkadaşı olup, bu millete bu vatana ne tuzaklar kurduklarını gösterdi!.. Bu seçim; seçim mahalli olarak Türkiye olsa da, aslında gönül coğrafyamızdaki  tüm öksüzlerin, yetimlerin, bir dilim ekmeğe, bir yudum suya muhtaç bırakılan gariplerin, yoksulların, mağdurların ve mazlumların seçimiyle, tüm dünyadaki varlık sebepleri, kendilerine kandan ve gözyaşından servet ve iktidar  üreten, insanlık adına hiçbir mukaddesi


olmayan, çağdaş despotların ve zâlimlerin  seçimidir!.. Bu seçimi, bu kadar önemli kılan diğer bir husus da; Millî irade üzerinde oynanan oyunların, geçmişte yaşanan kanlı hadiselerin,   seçilmiş Başbakan’ların darağaçlarıyla tehdit edilmelerinin Millet tarafından artık ciddi olarak fark edilmesi ve Milletin kendi iradesine sahip  çıkmasıdır!.. Evet, seçim sürecinde miting meydanlarında, televizyon ekranlarında,  mayasız bulaşık basında, sosyal medya denilen baş belasında;  “iş görenler” ile “düş görenler”in mücadelesi, çok yaralayıcı, çok kırıcı oldu…

ki düştüğü ve düşürüldüğü seviye, kendilerine ve partilerine dün ne fayda sağladı ki, bugün ne sağlayacak?!. Hırsızlık suçundan aranan birisi yakalanarak mahkemeye sevk edilir ve Hâkim huzuruna çıkarılır. Dosyayı şöyle bir inceleyen Hâkim sanığa döner ve: “Dosyanız oldukça kabarık..Bu kaçıncı hırsızlığınız?” “Valla sayısını hatırlamıyorum sayın Hâkimim.. Bilmiyorum kaç oldu.” Hâkim: “Peki, hırsızlıktan başka  ne var?”

Devlet idâre etmeye tâlip olan muhalefet parti liderlerinin, Milletin vermiş olduğu vekâletle 12 yıldır ülkeyi yöneten bir Başbakan’a karşı kullanmış oldukları o üslup, söyledikleri o yalanlar, yaptıkları o hakaretler, ithamlar, attıkları o çirkin iftiralar, aslında bu aziz millete yapılmaktadır!..

“Ohoo!.. Sorduğun şeye bak Hâkim bey!.. Hırsızlık var.. Gasp var… Karaborsacılık var… Esrar eroin var… Adam yaralama var…Cinayet var.. Irza tecavüz var.. Dolandırıcılık var… Daha sayayım mı?” demiş.

Bilmiyorum başka ülkelerin muhalefet   parti liderleri de, bizdeki gibi iktidar olma hırsıyla kendi ülkelerinin seçilmiş hükümetine, Başbakanına, seviyesizliğin bu denli zirve yaptığı bir üslupla hücum ediyorlar mı?!..

“Maşaallah…Maşaallah… Yahu sende ne ararsan varmış… Sende yok, yok!.. Hayırlı evlât dediğin böyle olur işte!.”

Muhalefet, eğer vekâlet görevini Milletten alacaksa; plânını projesini açıklar, seçim tarihini bekler ve gelir sandıktan alır.. Mevcut meşru hükümeti  elbette eleştirebilir ama, haysiyet cellatlığı yapamaz, hakaret edemez!.. Yok, vekâlet görevini Milletten değil de, seçim sandığını çeyiz sandığı zannederek, bir takım karanlık güç odaklarından almak istiyorsa, o zaman da milletin sillesini yemeye kendini alıştıracaktır!, Bir muhalefet lideri düşünün ki; Meclis Grup toplantılarında, miting meydanlarında ülkenin   siyasi, iktisadi, eğitim, sağlık, terör, savunma, dış politika, işsizlik, sanayileşme meseleleriyle ilgili gerçekleşmesi mümkün olabilecek  bir tane proje ortaya koyamayacak ama;  tek ayak üstünde kırk türlü yalan yumurtlayacak, meydanlarda   Başbakan’ı   hırsızlıkla, yalancılıkla itham edecek, kör hempalarına yuhalatacak da seçim kazanacak.!. Ölçtüğü, ölçtürdüğü çevresinin çapının, içtiği şurubunun hapının, baktığı pencerenin, girip çıktığı kapının farkında olmayan kapı kullarının, siyasetteMayıs 2014 / 310

Dikkatle dinleyen Hâkim der ki:

Tıpkı bizim müzmin muhalif parti liderleri… Maşaallah ne ararsanız var bunlarda… Derde devadan başka!.. İnsanın elinde tuttuğu ayna kendisini gösterir, muhatabını değil.. Bu seçim iş görenlerle, düş görenlerin seçimiydi!.. Ferasetine ve sabrına hayran olduğum bu asil Millet 30 Martta; “Türkiye Büyük Millet Meclisi, Benim Meclisimdir. Sandık da Son Sözü Ben Söylerim. Vekâlet Görevini Ben Verir Ben Alırım. Herkes Haddini Bilsin. Ben Tercihimi  Kötü Düş Görenlerden Yana Değil, İyi İş Görenlerden Yana Kullanıyorum.” Manşetini attı bütün Vatan sathına… Senin bu Milleti sevdiğin kadar, bu Millet de SENİ SEVİYOR be UZUN ADAM!.. ALLAH (c.c.) sana, bu Millete hizmet yolunda hayırlı, uzun ömürler versin… Zaferiniz mübarek olsun… Yolunuz açık olsun... Allah (c.c.) yâr ve yardımcınız olsun… 

37


Tarih Koridoru erturanmehmet@hotmail.com

Mehmet Erturan

‘Ben Şeriat Adamıyım’ Diyen Aksiyoner Bir Derviş:

Zeki Soyak Hocaefendi “Bir fazilet devleti kurmak mecburiyetindeyiz. Fazilet devleti; fazilet sahibi, fedakâr, ahlaklı, temiz yürekli yiğit insanların eli ile kurulur. Alnı secdeli, kendini İslam’ın yücelmesine, İslam’ın hâkimiyetine, insanlığın hizmetine adamış vakıf insanları yetiştirmemiz ve onları söz sahibi yapacak ortamı hazırlamamız gerekmektedir.” Zeki Soyak

38

G

önül insanlarının kabri, sevenlerinin gönüllerindedir. Gönül fatihi olmayı başarabilen isimler eserleri sayesinde dipdiridir. Bu fatihlerin ömürleri, bedenleri toprak olduktan sonra da manen devam eder. İhlâs ve gayretleri nispetinde irşad ömürleri fani hayatlarından daha uzun sürebilir. Gayret dolu hayatı, güzel ahlakı, izzeti, rıza ve teslimiyeti gibi halleriyle dikkat çeken Zeki Soyak Hocaefendi, 10 Kasım 1938’de Kayseri’de iyi ki doğdu. İlkokulu, doğduğu kasaba olan Süksün’de bitirdikten sonra ailesi tarafından Kayseri İmam Hatip Okuluna kaydedildi. Kayseri’ye geldiğinde tek odalı bir evde o yaşta tek başına kaldı ve zor şartlarda eğitimini tamamladı. 1959’da Kayseri İmam Hatip Lisesi’ni ikinci dönem mezunları arasında bitirdi. Zeki Soyak Hocaefendi, Süksün Kasabası’nda nasıl bir ortamda yetiştiğini şöyle anlatır; “Çocukluğumdan beri peygamber kıssalarına, tarihe, medeniyetlere, geçmişimize ilgi duyarım. Bu ilginin sebeplerinden biri doğup büyüdüğüm kasabamızda ecdadımızın misafirhane olarak yaptırdığı Fazlıoğlu Konağı’ndaki candan sohbetlerdir. Kayseri-Ankara yolu üzerindeki misafirhanemiz yolcu ve misafirlerle dolup


taşardı. Uzun kış gecelerinde kasabının imamı Siyer-i Nebi okur, çok anlamlı sohbetler yapılırdı. Ben de babamla birlikte bu sohbetleri huşu içinde dinlerdim. Rüyalarıma kadar giren bu sohbetler ruhumda çok derin izler bıraktı. Anlatılan hadiselerin, savaşların, kıssaların kahramanlarına göre yeri gelir bir âlim, bir arif, bir mücahid, bir serdar olmayı bilseniz ne kadar isterdim. Onun için hayatım boyunca sohbetleri önemsemişimdir. Sohbetlerde yetişmeyen bir kişinin noksan kalacağına inanmışımdır”. İmam Hatip Lisesi’ni bitirdikten sonra Yeşilhisar’da vekil öğretmenlik ve Kayseri Merkez’de imamlık yaptı. Askerliğini 1961’de Bitlis’te tamamladı. Dönünce Kayseri’de imamlığa devam etti ve aynı zamanda İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü’nü kazandı. Yüksek öğrenimini bir müddet böyle devam ettirmeyi başardı. İstanbul, Fatih’te Şeyh Muslihiddin Cami’nde görevli bir imamla becayiş yaparak eğitiminin son iki yılını İstanbul’da tamamlama fırsatı buldu. Hasan el Benna ve ümmet için çalışan herkeste olduğu gibi Zeki Soyak Hocaefendi’nin çalışmalarında da ‘Gaye Allah’ idi. Kendisi enstitüde öğrencilik yaparken oğlu Nurettin Soyak da ilkokulda öğrenciydi. Evden birlikte çıkıyorlar ve okullarına gidiyorlardı. Aile reisi, imam, öğrenci olmanın yoğunluğu yanında başta Sadreddin Yüksel, Ömer Nasuhi Bilmen ve Mahir İz olmak üzere Osmanlı medreselerinde yetişmiş son devrin âlimlerinin derslerine devam ediyordu. 1967’de enstitüyü bitirdi ve kendi isteğiyle Kayseri İmam Hatip Lisesi’ne öğretmen olarak atandı. 1971’e kadar mezun olduğu lisede öğretmenlik ve idarecilik yaptı. Bu dönemde bir müddet Kayseri Yüksek İslam Enstitüsü’nde İslam Tarihi de okuttu. Her zaman ‘yeni bir diriliş nesli yetiştirme’ gayretindeydi. İnsanları etkilemeye çalışmak gibi bir yapmacıklığa asla tevessül etmedi. Tabii konuşur ve anlatırdı. 1971’de Urfa İmam Hatip Lisesi’ne müdür olarak tayin edildi. Dört yıl görev yapacağı Urfa’da öğrenci, veli, memur ve esnafla hemen kaynaşarak bir ömür sürecek olan dostluklar edindi. Bu isimler arasında dönemin Urfa müftüsü olan Halil Gönenç Hocaefendi de vardı. 1974’te Nevşehir İmam Hatip Lisesi müdürlüğüne geçti. Nevşehir İmam Hatip Mayıs 2014 / 310

Lisesi’nden ise haksız uygulamalar, ideolojik baskılar ve hakkında verilen sürgün kararı nedeniyle emekliliğine bir buçuk yıl kala istifa etti. Üst düzey bürokratlık tekliflerini ‘Talebelerime kıyamadığım için’ diyerek kabul etmedi. Üç-beş kişilik daha samimi ve faydalı bir sohbeti, yüzlerce kişiye vereceği konferansa tercih ederdi. Ta ilkokul arkadaşlarından üniversitedeki arkadaşlarına kadar önemli gün ve gecelerde onları hatırlardı. Birlikte çalıştığı memur arkadaşları ve Rıza-i İlahi uğrunda beraber hizmet ettikleri Nevşehir halkı kendisine bu dönemde sahip çıktı. O, birkaç işyerinin muhasebe kayıtlarını tutmayı tercih ederek geçimini sağladı. Mütevazı bir emekli maaşıyla geçindi. ‘Kişi, başına gelen bela ve musibetlere sabretmelidir. Sabır, belanın geldiği ilk anda gösterilen sabırdır. İlk anda isyan edip sonradan sabretmeye çalışmak sabır değildir’ diyen biri olarak yaşadıklarına sabrediyordu. Maaşları ile yetinemeyen kardeşlerin bu hallerini gereksiz harcama ve kaldıramayacakları külfetlerin altına girmelerine bağlar, israftan uzak durmalarını telkin ederdi. ‘Çok şükür zengin olma tehlikesini atlattık’ diyecek kadar kanaat ehliydi. Emekli maaşını bankada hiç bekletmemeye ve o ortamda fazla kalmamaya özen gösterirdi. Misafirliğe gittiğinde ev sahibini memnun etmek için ortama uygun olarak evdeki halinden fazla yer ve sofradakilere uyardı. İnsanlara yük olmak istemez, alışverişini kendisi yapar, faturalarını kendisi öder, sobasını kendisi kurar ve temizlerdi. Misafirlerine bizzat ikramlarda bulunur, asla bu hizmeti başkasına bırakmazdı. Tembelliği hoş görmez, bir müslümanın bekleyen değil beklenen olması gerektiğini vurgular ve hayatında uygulardı. Talebeleri arasında ayrım yapmadığı için herkes ‘hocam en çok beni seviyor’ zannederdi. Zeki Soyak Hocaefendi hayatı boyunca sade ve sobalı bir evde yaşadı. Kaloriferli bir eve çıkması yönünde aldığı teklifleri hep reddetti. Evinde on yıllarca kullandığı eşyalar vardı. Ona göre bir elbisenin yeni olması değil, temiz ve bakımlı olması önemliydi. En basit ifadeyle bir dava adamıydı. Tabiri caizse İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü Talebe Cemiyeti ile başlayan teşkilatçılık kariyeri Kayseri İmam Hatip Lisesi Mezunları Derneği, Yeşilay Der-

39


neği, Nevşehir İmam Hatip Lisesi Mezunları Derneği, Mefkûreci Öğretmenler Derneği, Akıncılar Derneği ve Milli Türk Talebe Birliği (MTTB) Nevşehir Şubeleri, Millî Gençlik Vakfı (MGV), Enderûn Eğitim Vakfı, Mefkûre Dergisi, İlkadım Dergisi, ART FM (yeni adıyla Enderun FM) ile devam etti. Siyasi faaliyetlerinde ve tercihlerinde ise güncel politikanın bataklığına saplanmadan kadim siyaseti önceleyerek Millî Görüş çizgisindeki partilerin çalışmalarına bizzat katıldı veya destek verdi. Olaylara karşı duygusal değil basiretle ve sabırla yaklaşır, teenniyi elden bırakmazdı. Onun bu duruşundan talebeleri cesaret alırdı. Gerek amelî, gerek fikrî gerekse sosyal konularda zikzak çizmezdi. İyi bir yöneticiydi ama her şeyden önce tam bir liderdi. Hizmetlerini herhangi bir hocaefendiden miras almadan kendisi başlatmış, ölçülerini koymuş ve istikrarlı bir şekilde devam ettirmiş, konjonktürel dalgalanmalardan etkilenmeden toplumu yönlendirmeye ve tehlikelerden korumayı, ayakta tutmayı başarmıştı. İnsanların kabiliyetlerini bilir ve ona göre görev verirdi. Hayata, devlete, topluma, aileye ve bireye dair her türlü gelişme, sorun ve ihmali yakından takip etti ve İslam’ı temel alarak ürettiği çözümlerin uygulanabilmesi adına hizmet/gayret/cihad etti. ‘Müslüman demir leblebi gibi olmalı, düşmanı onu ağzına alırsa dişini kırmalı, yutarsa midesine oturmalı ama asla erimemeli ve taviz vermemeli’ derdi. Bilgi ve sevgiye dayalı bir otorite kurardı. Vefatından önce hasta yatağında ‘Ya Rabbi, yirmi yaşındaki gencin hizmet heyecanını taşıyorum. Eğer ecelim gelmediyse senden hizmet ömrü istiyorum’ diye dua ediyordu. Hastalık dönemindeki en büyük sıkıntısı hizmetlerden geri kalmaktı. Zor günlerin hasat zamanı olduğunu söyler, bu zamanlarda az amelle çok sevaplar alınacağını vurgulardı. İstikametin Kur’an ve Sünnet yolunda olmaktan geçtiğini söyler, tasavvuf ehli biri olarak ‘Ben şeriat adamıyım’ derdi. O; dini, geleneksel tasavvuf anlayışında olduğu gibi sadece iç dünyamızın tezyini için değil bütün hayatımızı kuşatan ve yönlendiren bir sistem olarak görüyordu. O; ‘Başarmak, ilkeli olmak anlamına gelmez. Nitekim Kur’an’da zikredilen pey-

40

gamberlerin önemli bir kısmı geldikleri toplumda başarılı olamamışlardır. Ancak hepsi de ilkeli olmuşlardır. Başarmak, insanlar için bir değer ölçüsü değil, ilkeli olmak bir değer ölçüsüdür’ şeklinde düşünen ve hareket edenlerdendi. O; bulunduğu ortamda yaşça küçükler olsa bile bir iş yapacaksa kimseye buyurmadan kendisi başlayandı. O; bir gencin kalbinde yer etmeyi, ona İslam’ı sevdirmeyi her şeyden kıymetli görenlerdendi. O; eldeki imkânlar ne kadar kıt, şartlar ne kadar zor olsa da mutlaka yapılabilecek bir şeyler olduğunu söyleyenlerden ve “Hz. Yusuf zindana girdiğinde orayı bir medrese yapmıştı” örneğini unutmayanlardandı. O; “On adım atması gerekirken dokuz adım atan, bir adım atmayan kişi Allah’a karşı mesuldür” gerçeğini tembih edenlerdendi. O; iç inkılâbını gerçekleştirmeyen bir insanın geniş bir dış inkılâbı gerçekleştirmesi mümkün değildir diyenlerdendi. O; eğitim için üniversitenin şart olmadığına, bir Müslüman hanımın kendisi için faydalı olan yayın ve çalışmaları takip ederek kendisini yetiştirebileceğine inananlardandı. İşte bu yüzden İlkadım Dergisi’nin yeni sayısı geldiğinde önce Baciyan Dergisi’ni okuyanlardandı. Yaptığı ikramlara önce kız torunlarından başlardı. O; yapılan incelemeler sonunda kanser teşhisi konunca bunu önemsemeyip ‘Ölümün hastalıkla değil ecelle olduğunu’ ifade edenlerdendi. Geçmiş olsun’a gelen misafirlerini hasta yatağındayken elbiseleri ile oturur vaziyette karşılayanlardandı. Sorulmadıkça hastalığından bahsetmez, onun yerine sohbet ederdi. Ağrılarının arttığı dönemde istemeden ah vah etse hemen tevbe ve istiğfar ederdi. Bir keresinde doktoruna “Bundan sonra dayanılmayacak seviyedeki ağrılara karşı ‘Hayy’ diyeceğim, çünkü o Rabbimin ismi. Böylece diğer ifadeleri kullanarak bir hata da işlememiş olacağım” demişti. Farklı branşlardan tedavi için gelen doktorlara kendi kitaplarından hediye ederdi. Hastalığında hiç ihmal etmediği güzelliklerden biri de ziyaretçilerine ikramda bulunmasıydı. Hastanın duasının makbul olduğunu bildiğinden bunu bir avantaja dönüştürürcesine en yakınlarından başlayarak, hocalarına, üstatlarına, beraber çalıştığı hizmet eri kardeşleri-


ne, ümmete ve bütün insanlığa dua ederdi. O bir vakıf insandı. O, çağın zehirlediği insanlık için sohbet meclislerini oksijen çadırı olarak görenlerdendi. Kanser vücutta ilerleyip de omurilikteki sinirlere ulaştığında Hocamızın belden aşağısı tutmaz olmuştu. O, bu felçli halini “Ne kadar şükretsek az, elhamdülillah. Allah bütün ağrılarımı aldı” diyerek izah ediyordu. Sadece bir kolunu kısmen hareket ettirebildiği zamanlarda bile ‘Sadece bir kolum sağlam kalsa onu Allah yolunda feda etmek için hayatımın sonuna kadar cihad ederdim’ diyordu. Vefat ettiğinde doktoru ‘Hazinemi kaybettim’ demişti. Hayatında olduğu gibi hastalığında da örnek olmayı başarabilmişti. Zeki Soyak Hocaefendi, müjdelenen fethin 552. yıldönümü olan 29 Mayıs 2005 tarihinde vefat etti. Allah’ın rahmeti üzerine olsun. Âmin. Hakkında Söylenenler Osman Nuri Topbaş: İnsanlığın imansızlık ve ahlaksızlık buhranına girdiği bir dönem, Zeki Soyak Hocaefendi’yi tahammül ötesi bir gayretle çalışmaya sevk etmişti. O kendisini cemiyetin gidişatından mesul hisseden, kurtuluş bekleyen kitleleri Hakk’a ve hayra ulaştırabilmenin endişesini vicdanında en üst seviyede duyan salih bir kardeşimizdi. Mehmet Göktaş: Bugün bize nereden hücum ediliyorsa Hocam onun dertlisiydi. En netameli günlerde etrafında toplandık. Bize yol gösteren tavsiyeleri, saatlerce süren mütalaaları elbette yerine vardı, oturdu. Yunus Keleş: Bir yandan nefsin terbiyesine devam edilirken öte yandan kişinin gücü ve istidadı nispetinde etrafına faydalı olması gerektiği üzerinde dururdu. Bu vazifeyi îfâda ‘nefsimle uğraşıyorum’ diye bahane aramanın kendini kandırmak olacağını belirtirdi. Nureddin Yıldız: Kendisiyle bir anım olmadığı için esef ediyorum. Hocaefendi’yi uzaktan sevdim. Ben yurt dışındayken O aktif çalıştı. ‘Keşke görüşmek nasip olsaydı’ dediğim insanlardan biridir. Ama sanki görüşüyor gibi hissediyorum kendimi. Hayata bakışı, şeriata hizmeti, siyasi kimliği açısından sanki Hocaefendi’yle hep görüştük gibiyiz elhamdülillah.

Mayıs 2014 / 310

Zeki Soyak Hocamızdan Notlar * Bir Müslüman; kâmil bir iman, halis bir niyet, salih bir amel, çok iyi insani ilişkiler, güzel bir ahlakla mücehhez olmadıkça toplumu silkeleyip sarsacak, heyecanlandırıp davaya katacak, köküne, aslına bağlı kalıp âleme dal budak salacak kadar yürekli, yürekli olduğu kadar mütevazı, mütevazı olduğu kadar vakur, ucuba düşmeden kendine güvenen, sevdalı, sancılı bir Allah eri, bir İslam eri olma yolunda başarılı olamaz. * Dünyada rahatlık arayan, yok olanı arıyor demektir. Huzur arayan ise mutlaka onu bulacaktır ve kalbi huzura erecektir. Bunun sırrı, senden gelen her ne ise razıyım, lütfun da hoş, kahrın da hoş diyebilmek, onun sırrına ermek, teslim olup boyun eğmektir. Şayet bu hususta samimi olursak, Rabbimiz de kalbimize kendine yöneltecek, masivadan temizleyecek, O bizi sevecek, biz de O’nu gerçekten seveceğiz. “Allah onları sever, onlar da Allah’ı sever” sırrı tecelli edecektir. * Hizmet ehli kişiler hiç beklemedikleri kimselerden hatta en yakınlarından bile birçok olumsuz davranışlarla karşılaşabilirler. Böyle durumlarda bile hizmet heyecanı kaybedilmemelidir. Heyecanınızı muhafaza edin. Her Müslüman, hele hele her hizmet eri sevdalı olacak, sancılı olacak ve heyecanlı olacak. Eğer sevdanızı yitirirseniz, sancınızı yitirirseniz, heyecanınızı yitirirseniz bir kenarda oturmak zorunda kalırsınız. * İnsanlar tarafından oluşturulan sistemler asla kapsayıcı, kuşatıcı ve insanların ihtiyaç ve beklentilerine cevap verici nitelikte olamaz. İnsanlar ne kadar bilge olurlarsa olsunlar insan yaratılışındaki müspet ve menfi yönleri, toplumun tümünü kucaklayacak esasları, insanın gerçek manada zarar ve faydasına olacak şeyleri bilmeleri mümkün değildir. Kaldı ki insanlar kanun koyarken kendi düşüncelerini, ideolojilerini ve hatta çıkarlarını, bazen de bir kesimin diğer bir kesime karşı avantajlı ve hâkim duruma gelmeleri doğrultusunda hareket ederler. Yeryüzünde adaletin tesisi, dengelerin kurulması için imanî esasların ve hak ölçülerin hâkim olduğu bir yönetim şarttır. Böyle bir yönetimde ne dünyaya dalıp gidilir ne de ahiret unutulur. Böylece sağlıklı bir toplum kurulmuş olur.

41


Dünyanin Nabzi

Türkiye’nin Bir KIRIM PLANI Var mı?(1) Levent Baştürk(2)

“Kırım, Ukrayna’ya bağlı özerk bir bölge olarak kalmayı da tercih edebilir veyahut Rusya’yı da seçebilir. Her iki durumda da Türkiye’nin atacağı adım çok önemli” diyen Levent Baştürk, “Türkiye’nin bu krizde atacağı adım, Kırım Türklerinin varlığını tehlikeye sokmayacak şekilde olmalı” diye konuştu.

D

ışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu,”Kırım’ın Ukrayna’nın toprak bütünlüğü içindeki varlığı, dış politikamızın temel esasıdır’’ diyerek Türkiye’nin Ukrayna krizindeki duruşunu ortaya koydu. Rusya’nın Kırım’ı hiç bir şekilde Ukrayna’ya bırakmayacağı da çok net olarak ortaya çıktı. Türkiye’nin Ukrayna’dan yana tavır almasının arka planında neler var? Bu tavır yeni bir dış politik başarısızlık getirir mi? Sadece Davutoğlu’nun açıklamasında yer alan, sizin aktardığınız ifadeden yola çıkarak Türkiye’nin Ukrayna/Kırım krizinde izlediği siyaseti başarısız olarak görmenin yanlış olduğu kanaatindeyim. Bu kanaatte olmamın iki nedeni var. Birincisi;Türkiye’nin Ukrayna’da Kasım ayında olayların patlak vermesinden bu zamana kadar takınmış olduğu tavrı sadece Davutoğlu’nun açıklamasındaki o cümleye sıkıştırmak kafi değildir. İkincisi; Putin’in Kırım hamlesi. Artık Ukrayna’yı tamamen gözden çıkarıp sadece Kırım’a yönelik bir hamle olmadığını düşünüyorum. İsterseniz bu iki hususu ayrı ayrı açarak konuyu netleştirmeye çalışalım. Türk hükümetinin, Ukrayna’daki gösterilere, Mısır ve Türkiye’deki gelişmelerden bağımsız baktığını düşünmek hatalı olur.  Başbakan Recep Tayyip

42

Erdoğan, Mısır’daki Müslüman Kardeşler rejimi askeri darbe ile devrildiği zaman oldukça net bir tavır koydu ve seçimle gelen bir iktidarın ancak seçimle gideceğini ısrarla belirtti. Aynı temayı Türkiye’deki Gezi ve 17 Aralık olayları kapsamında da defalarca dile getirdi. •Başbakan Erdoğan, İslam Coğrafyası ile ilgili sık sık açıklamalar yapan bir lider. Kırım konusunda sessiz kalmasına ne diyorsunuz? Hükümet, Davutoğlu vasıtasıyla Kırım Türklerinin hassasiyetine kayıtsız kalmadığını gösterirken, Başbakan Erdoğan’ın seçim konuşmalarında Kırım’dan söz etmemiş olmasına değinmek gerekmektedir. Oysa Erdoğan geçmişte miting meydanlarında İslam coğrafyasının sorunlarına sıklıkla değinen açıklamalar yaptığı bilinmektedir. Kendi şahsi hassasiyetini miting meydanında ifade etmek yerine, Putin’le yapmış olduğu görüşme sırasında dile getirmeyi tercih etmiş ve soruna kayıtsız olmadığını bu şekilde ifade etmiştir. Putin’le olan görüşmesinde gözden kaçırılmaması gereken bazı sözlerinin altını çizmek gerekir. Bu görüşmede Ukrayna’nın toprak bütünlüğüne ve soruna uluslararası hukuka göre çözüm bulunması çağrısını yaparken ülkedeki krize çözüm bulmanın en başta Ukraynalıların görevi olduğunu belirtmiştir. Ayrıca Erdoğan, Kırım’ın asli unsurları olan Tatar ve Rus toplumlarının Ukraynalılarla birlikte barış ve huzur içerisinde yaşamalarını sağlayacak zeminin elbirliğiyle oluşturulması gerektiğine de vurgu yapmıştır. Ayrıca Türkiye’nin Rusya ile olan stratejik işbirliğini önemsediği hadisesini de buraya eklemek gerekir ve bunun da atılan adımlarda zihinden uzak tutulmadığını varsaymak yanlış olmayacaktır. •Sizce Rusya, Türkiye’nin açıklamalarını kayda geçti mi? Elbette! Yukarıda sözünü ettiğim ayrıntıların Rus yetkililerin gözünden kaçması imkansızdır. Nitekim bazı Rus medya organlarında çıkan yazılarda bu hususların altı çizilmiştir. Gerek Davutoğlu’nun gerekse Başbakan’ın açıklamalarındaki toprak bütünlüğü vurgusu birkaç açıdan önemlidir. Bir yönüyle uluslararası anlaşmazlıkların çözümünde hukukun esas alınması kaidesine vurgu yapma zaruretinden kaynaklanmaktadır. Bir yönüyle de Türkiye’nin NATO’nun önemli ortaklarından biri olduğu gerçeğinin de göz önüne alınması olarak değerlendirmek yerinde olur. •Türkiye batılı müttefiklerini karşısına almaz’ mı diyorsunuz? Ukrayna, Türkiye’nin Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyi çerçevesinde ilişkilerini geliştirdiği ve


sürdürdüğü bir ülke durumundadır. Ayrıca Türkiye’nin müttefiklerinin, yine Mısır’dan farklı olarak, doğrudan desteklediği bir iktidarı Türkiye’nin karşısına alması da pek rasyonel bir yaklaşım olmayacaktır. Kısacası, Ukrayna ve Kırım’da yaşanan krizde Türkiye’nin tutumu değerlendirilirken olaya çok yönlü bakmak zorundayız. Mesele çok boyutlu bir mahiyette olup, gözden kaçırılan mühim bir husus; Türkiye açısından daha feci neticelere vesile olabilir. Şu önemli olan noktaları da atlamamak lazım:  Kırım’da Rus çoğunluğun “kendi hakkını belirleme ilkesi”ni kullanarak bağımsızlık veya Rusya’ya katılması gibi bir teşebbüsü, Türkiye de dahil pek çok ülke tarafından olumlu bakılan bir durum değildir. Bu ilkenin her etnik içerikli siyasi meselede başvurulabilecek hale gelecek şekilde önünün açılmasına Türkiye sıcak bakmamaktadır. Diğer husus ise, Ukrayna’nın Rusya’dan bağımsız olarak Türkiye ile olan ilişkilerinin değerlendirmeye dahil edilmiş olmasıdır. Yanukoviç devrilmiş olabilir; ancak yerine gelen bir iktidar vardır ve bu iktidar Mısır’da olduğu gibi bir askeri darbe neticesinde gelmiş değildir. •Rusya, Ukrayna’yı gözden çıkarıp Kırım kartını mı ortaya koydu? Rusya açısından olaya bakarsak, Rusya için Ukrayna’dan vazgeçip Kırım’ı sağlama almanın derdine düşmek ancak en son alternatiflerden biri olarak görülmelidir. Rusya’nın Kırım’a yönelik müdahalesi, kesinlikle ilk etapta Kırım yarımadasındaki hayati çıkarlarını risk altına sokmama kaygısından kaynaklanmıştır. Ancak Kırım aynı zamanda hem Batı hem de Ukrayna karşısında istediği çözümü empoze edebilmesi için Rusya’nın elinde bir koz niteliği taşımaktadır. Rusya Ukrayna’dan vazgeçmemiştir. Zbigniew Brezezinski’nin dediği gibi, “Ukraynasız bir Rusya bir Asya İmparatorluğu olarak varlığını sürdürür; fakat Ukrayna ile birlikte Rusya bir Avrasya İmparatorluğu olma imkanına sahiptir”. •Rusya’nın Suriye politikası,  Türkiye’nin Ukrayna’dan yana tavrı almasında etkili oldu mu? Rusya’nın Suriye politikasının bu krizde Türkiye’nin hal ve tavrını dolaylı veya doğrudan etkilediği kanaatinde değilim. Yapmış olduğum açıklamalardan da fark edileceği gibi, Türkiye bu olayda tamamen bu olayın kendine özgü yönlerini değerlendirerek hareket etmiştir. •Yüzde 12’lik bir nüfusa sahip Tatarların,  Ukrayna’ya bağlı özerk konumunu sürdürme ısrarları,  Türkiye olan güvenden mi kaynaklanıyor?  Türkiye’nin ‘’Suriye çıkmazını’’ göz önüne alıp yeniden sorayım; Tatarlar Türkiye’ye güvenip kafalarını pencereden çıkarsınlar mı? Kırım Türklerinin durumu Türkiye’nin tavrının Mayıs 2014 / 310

temel belirleyicisi olmadığı kanaatindeyim. Eğer onlar Ukrayna’dan yana tavır almamış olmasa, Türkiye muhtemelen ve hatta Batılı müttefiklerini rahatsız edebilecek derecede daha düşük profilli bir yaklaşım izleyecekti. Açıktır ki, Ukrayna’da Batı’nın attığı bazı adımlar ve müdahaleci tavır Türk hükümetini de rahatsız etti. Ancak, bu sorunda Türkiye’nin hesaba katması gereken   veTürkiye’nin tavrını belirleyen,  hem Batılıların onaylanmayan tavırları hem de Kırım Türklerinden bağımsız başka faktörler de var.  Ayrıca Türkiye’nin Kırım Türkleri için yapabilecekleri, Kırım’ın Ukrayna’da kalması halinde de Rusya’yı seçmesi halinde de sınırlı. Türkiye’nin bu krizde atacağı adım her iki ihtimal durumunda da Kırım Türklerinin varlığını tehlikeye sokmayacak şekilde olmalı. Şu an Ruslarla olan köprüleri tamamen yakmayan ve hatta onların haklı endişelerini kabul eden ve stratejik çıkarlarını tanıyan tavır da Ukrayna’nın toprak bütünlüğünü esas alan yaklaşım da bence Kırım Türklerinin bekası düşünülerek de benimsenmiş tavırlar niteliğindedir. •Rusya, Batı ve NATO yanlısı Gürcistan’a girip darmadağın etmişti. Saakasvilli ise Batıya güvenmenin bedelini ağır ödedi. Ukrayna’dan ikinci bir Gürcistan çıkar mı? Batı Ukrayna’yı korumaya devam edecek mi, yoksa kendi haline mi bırakacak? Ukrayna’da zaten daha yakın zamana kadar Rusya’ya uzak durmayan bir iktidar vardı. Yanukoviç’in devrilmesi ile birlikte Batılıların desteklediği bir iktidar şu an geçici hükümeti oluşturuyor. Ve Batı bunlara karşı askeri yükümlülük anlamına gelecek bir taahhütte bulunmuş değil. Rusya’ya karşı daha çok konuşulanlar yaptırımlar. Bu yaptırımların niteliği konusunda da Batılı müttefikler bir anlaşmaya varamayacak gibi görünüyorlar. İngiltere gibi en kilit aktör bunların başında geliyor. Dolayısıyla Ukraynalılar bu şartlar altında Batı’ya güvenerek Rusya ile bir çatışmayı göze almaları kendi yanılgıları olur. Bence Batı da Ukrayna hükümetini bu yönde bir adım atmaması için engelleyecektir. Ayrıca bu sorunun pek konuşulmayan ama kilit tarafını oluşturan enerji boyutu var. Orada taraflar arasında sadece devletler yok, enerji devletleri de var. Dolayısıyla masaya oturacak olan taraflar arasında bu konular üzerinde tam bir fikir birliği yok. Bu Batı ittifakı içinde de böyle. Bu nedenle, olaya sadece mevcut siyasi krize odaklanan yönü üzerinden bakıp şu an için ileriye yönelik projeksiyonlarda bulunmak hatalı olur. 1- Yazarın izniyle, kendisi tarafından Milat Gazetesi’ne 13 Mart 2014’de, referandumdan önce verilen bir röportajdan kısaltılarak alınmıştır. Orjinaline şu linkten ulaşılabilir: http://www.milatgazetesi.com/turkiyenin-bir-kirim-plani-var-mi/53282/ 2- Eskişehir Osmangazi Üniv. Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesi ve Dünya Bülteni yazarı.

43


Söz Meydani ibrahim.ciftci@ilkadimdergisi.net

. Ibrahim Çiftçi

Gün Doguyor

G

ıyabında veya karşılaştığımızda ona “Erdem Abi” derdik. Onu fakülte yıllarında Mavera dergisi ve Yeni Devir gazetesi vasıtasıyla tanımıştık. Bir dönem Müslüman yazar, aydın ve mütefekkirleri buluşturan, yetiştiren Müslüman okumuşlara yol ve yön gösteren bu iki yayının kalitesinde bir gazete ve dergiye tekrar sahip olamayışımız üzüntü vericidir. 78’li Müslüman nesil dediğimiz -ki şu anda ülkeyi yönetenlerdir- kişiler belirttiğim kaynaktan kesinlikle su içmişlerdir. İşte böyle büyük ve kutlu bir işlevi yerine getiren  Mavera  ve Yeni Devir’de buluşan “Yedi Güzel Adam”dan birisi olarak tanıdık  Erdem Abi’yi.  Vekil olmadan önce ve sonra da vali beyle yakınlığı sebebiyle birkaç defa karşılaştık. Ama ben onu daha çok şiiriyle tanıdım. Sonra kızını mecliste başörtülü görünce ”Birazdan Gün Doğacak” şiiri üzerinde   sayfa imkânınca durmaya karar verdim. Yine TRT’den önce Kartal Anadolu İmam Hatip’te okuyan kızımın  Kütüphanecilik Kulübü olarak “Yedi Güzel Adam” programı yapacaklarını söylemesi de beni daha da mutlu etmişti. “Sürüp Gelen Çağlardan” alınmış şu mısralar 80 öncesi  biz Müslüman gençlerin iliklerine işlemişti. Dünyanın kalbini dinle, geliyor adım adım Dallar meyvaya dursun, toprak tohuma dursun İnsan barışa dursun, selama dursun zaman

44

Sabır, savaş, zafer. Adım: MÜSLÜMAN. Çağlara rağmen çağlar üstü inancımızın gereği duyarlı olmamız gereken İslam Dünyasını bize gezdiren “Sürüp Gelen Çağlardan” şiirinin son mısraları sürekli dudaklarda bitmemesi gereken bir bilincin ürünüydü. Şimdi hedefe ulaştıklarını duyduğumuz (Türk Dış İşleri’nin Şahitliği ile) ve on binlerce şehidi olan Moro Kurtuluş Cephesini, Afgan Cihadını, Suriye   ve Mısır İhvan Direnişini, Keşmir’i siyaseten Milli  Görüş lideri rahmetli Erbakan  ve kadrosundan, dinî ve edebî yönden de “Yedi Güzel Adam”dan öğrendik. Gençler ve bilmeyenler “Yedi Güzel Adam”ı ve   eserlerini tanımakta gecikmemelidir. TRT’nin “Yedi Güzel Adam”ı dizileştirmesi de harika bir çalışma. (Dizi ve drama  özellikleri içerisinde farklılıklar olabileceğini düşünerek takip  ve tenkit yerinde olur.) Ekonomiyi, modernleşmeyi ön plana   alan   ve bunların kölesi olma tehlikesi yaşayan Türkiye’de ruh âlemimizi geliştirmeyi, maneviyatımızı diri tutmayı, ahireti, ölümü ve bu konular  hatırlatanları dinlememiz gerekir. “Yedi Güzel Adam”ın   Bâkî’ye kavuşanları ve yaşayanları bunu yaptılar, yapıyorlar. Modernizm tehlikesine yazıları ve şiirleriyle dikkat çeken, geleceğe karamsar değil iyimser bakarak Müslüman gençlere “Yarın bizim” diyen, hemen hepsi de Üstad’ın pınarından su içen (Yarın elbet bizimdir elbet bizimdir//Gün doğmuş

Cahit Zarifoğlu 1940-1987

Mehmet Akif İnan 1940-2000

Alâeddin Özdenören 1940-2003

Erdem Bayazıt 1939-2008


gün batmış ebet bizimdir.NFK) bu güzellerin her birinin kendine has özellik ve güzellikleri vardır. Bu yazıda Erdem Beyazıt Abi’nin “Birazdan Gün Doğacak” şiirine birkaç mısrasıyla bakmak istiyorum. Beton duvarlar arasında bir çiçek açtı Siz kahramanısınız çelik dişliler arasında direnen insanlığın Saçlarınız ızdırap denizinde bir tutam başak Elleriniz kök salmış ağacıdır zamana O inanmışlar çağının. Modernizmin sembolü beton duvarlar arasında açan   ve teknoloji efendiliğine, kapitalizme direnen çiçek Müslüman nesildir. Istırapla dost, çağlar üstü inanışın erleri kıyamıyla  kuracak yeni dünyayı. Siz ölümsüz çiçeği taşırsınız göğsünüzde Karanlığın ormanında iman güneşidir gözünüz Siz   kalbinizde solmayan iman çiçeğinin sahibi olarak karanlıkta bile görür, karanlığı aydınlatırsınız. Hep güneşsiniz. Hem ısıtır, hem diriltir hem de aydınlatırsınız. Gün doğar rüzgâr eser bulut dolanır Rahmet şarkısı söyler yağmurlar Alnınız en soylu isyandır demir külçelere Gürültü susar ses donar sevgi tohumu patlar Sessiz bir bombadır konuşur derinlerde. Gün, rüzgâr, bulut, yağmur hepsi verilen görevi yerine getirir (Sünnetullah). Sen de beşeri   her sisteme başkaldırırsın kulluğun gereği. Alnındaki secde izi bu soylu isyanın ve sevgi tohumunun patlamasının işaretidir. Sen

varsan her şey susar, sadece sen konuşusun. Ey damarlarımızda donan buz yüzlü heykeller beldesinden Yıkıntılar sonrası sığındığım şefkat anası Put dönemini bitiren rasulün varisi, modern putların doldurduğu dünyayı ve ülkeni soğuk, sert mermer heykellerin hâkimiyetini senin sıcak müşfikliğin sonlandıracaktır. Şimdi siz taşıyorsunuz müjdenin kurşun yükünü Çatlayacak yalanın çelik kabuğu Sizin bahçenizde büyüyecek imanın güneş yüzlü çocuğu. Betonlar arasında açan çiçek, kapitalizme, modernizme, tüm ilahî olmayan sistemlere başkaldıran kişi,   yükünüz çok ağır. Ama bu bir müjdedir. Kurtuluşun müjdesi. Yalanların, Allah’a ait olmayan düzenleri koruyan teknolojik hâkimiyetin kırıldığı bittiği bir çağın müjdesidir bu. “Çelik zırhlı duvarlarla korunan”ların yıkılış muştusudur bu çocuklar.

Sezai Karakoç 1933- ...

Nuri Pakdil 1934- ...

Ey Müslümanlar bu imanın güneş yüzlü çocuğu belki sizin bahçenizde büyüyecektir. Bakıyor musunuz ev bahçenize, mahalle, semt ve şehrinize? Bu çocukları görüyor musunuz? Bahçıvan olarak bu kişileri büyütmeye desteklemeye talip misiniz? İyi bakın etrafınıza görürsünüz bu çocukları. ...

Rasim Özdenören 1940- ...

NOT: Yedi Güzel Adam: Erdem Bayazıt, Cahit Zarifoğlu, Akif İnan, Alaeddin Özdenören (bunlar rahmetli), Rasim Özdenören, Nuri Pakdil ve Sezai Karakoç. Ölenleri rahmetle anıyor yaşayanlara hayırlı, sağlıklı uzun ömürler diliyorum.

Şiir dâhil her türlü çalışmanızı “Kültür ve Sanat Sayfası” olan “SÖZ MEYDANI” na elektronik veya klasik posta yoluyla gönderebilirsiniz. Mayıs 2014 / 310

45


. Imbik

nuri.ercan@ilkadimdergisi.net

Nuri Ercan

SUKÛT NOTLARI-2 FARK Dedem merhum, Peygamberimizden bahsederken, Muhammed Mustafa, Ahmed ü Mahmud u Muhammed, Muhammed Mücteba, Muhammed Murteza, Resul-i Ekrem, Resul-i Kibriya, Eşref-i mahlûkat, Seyyidü’l kâinat, Sadukul   Va’dül Emin, gibi isim ve sıfatları kullanırdı. Ağzından bal akardı. Hayallerini anlatırken bile bizler birçok şey öğrenirdik. Dünya işlerini idame ettirirken, kafası sanki Efendimize  takılı imiş gibi, aklı O’nda kalmış gibi, hasretle aşkla salâvat getirirdi. Gözünü kapatıp Efendimizi görürcesine bir süre duraklayarak, O’ndan söz ederdi. Takvim yapraklarından öğrendiği hadisleri naklederken karşısında yüzlerce insan varmış da onlara hitap ediyor sanırdınız. Kendisi tam bir medrese mezunu bile değilken, peygamberine bu derece bağlı olması ve zengin bir isim koleksiyonu kullanarak O’nu anlatması şayan-ı dikkattir. Ekranlara çıkarken modern kıyafetlerle arzendam edip, siyer-i Nebi anlatmaya gayret eden kimi hoca efendilerin hitap tarzlarını ve  üslup soğukluğunu   gördükçe, dedemin samimiyet derecesine ulaşmanın ne denli zor olduğunu daha iyi kavradığımı söyleyebilirim. Dedem buna nasıl muvaffak oluyordu? İmanı mı? İlmî derinliği mi? Efendisine olan aşkı ve ihtiramı mı? Bilinmez, belki de hepsi bunu sağlıyordu. ... Mürekkep yalamış bizler, her fırsatta Efendimizi anmayı bırakınız, ne zaman anacağımızı bile bilemeyen kişiler olmaya evriliyoruz. Ya çocuklarımızın sınavları öncesi çekeceğimiz salâvatlara konu ediyoruz. Ya da ne olmadığını anlatırken Peygamberi dilimize doluyoruz.

46

ın a . . . n... On u n ad   z u r o a h ita be ıy ’n ıt ğ O a z d u r r Gülle yazdırıyo ekt upla r m r, le r Şii yapılıg ra m la r ... o r p li iş r lı, göste u... Şatafat için . k a ’n a doğr m O n a ,   z u u n r o O yo r  rı e stir iy a n rüzg a c e y e h Bir ı la rın pas ile k u lak ... r la t a a le n m iş n O’n a söy .. s il in iyo r iz, mıyo r. önüller im şve b u la e Lakin, g n r a d a  gön lü k dede m in

Ha unutmayalım, bir de “Kutlu doğum” haftalarında edebi cümlelerle yüksek seviyelerde anıyoruz Efendimizi. Güller dağıtıyoruz Onun adına... Şiirler, mektuplar yazdırıyoruz O’na hitaben... Fakat yarışmalar sonuçlanınca dereceye giremeyenler kendilerine küsmek yerine Efendimize küsercesine gelecek yarışmalara kadar o defteri kapatıyorlar. Şatafatlı, gösterişli programlar yapılıyor Onu anmak için. Bir heyecan rüzgarı estiriyoruz, O’na doğru... Onun  ismine ve cümlelerine, gözler aşına oluyor... O’na söylenmiş naatlar ile kulakların pası siliniyor .. Lakin, gönüllerimiz, dedemin  gönlü kadar neşve bulamıyor. Fark büyük...


** HER ŞEY SANDIK DEĞİLDİR! Son zamanlarda milletimiz siyasi duygularını yansıtma konusunda sağlam bir araç keşfetmiş gibi... Sandık. Evet, sandık çok şey ifade etmeye başladı. Bir dönem sandığa gitmenin meşruluğunu tartışanlar bile bu tartışmayı sandığın lehine sonlandırmış gibi gözüküyorlar. Gelecek nesiller, yaşadığımız günleri, aksiyonu ve hareketliliği az, kutuplaşma ve çatışmaların zirvede olduğu bir dönem olarak hatırlayacaklardır. Bunun nedenleri arasında, anında tepki verememe, tedbiri elden bırakmama, geleceği fazla önemseme, müdara etme, bir şey yokmuş gibi davranma ve şeffaf olamama özelliklerimizi sayacaklardır. Bugün bu hale gelişimizin, yani sandık dışında neredeyse hiç bir alanda varlık gösteremememizin nedenlerini tabiki yakın tarihte aramak gerekir.  Bereketli topraklarımıza transfer edilen yabancılaşmış kahyaların hâkimiyeti ile savaş yorgunu Anadolu insanı sahip olduğu topraklarda parya konumuna indirgenmek istendi. Toprak bereketli, lakin sahibinin elleri kelepçelenmişti! Bağrı yanık insanımız, tarlayı tamamen çorak hale dönüştürmemek için elleri bağlı da olsa isyan etmedi. Bir gün ellerinin çözüleceğini umarak adeta kaş-göz hareketleri ile konuşmayı yeğledi. Sükûtu isyan belledi. Kimi zaman, zulme razı olmadığını kafası ile işmar ederek anlatmaya çalıştı. Derken çok partili seçimlerle kendisine bir çıkış yolu buldu. Bu sefer seçimlerle derdini anlatmaya çabaladı. Fakat engellerin kalktığı bir ortam hiç bir zaman oluşmadı. Seçimlerde oy oranının yükseltse bile konuşturulmadı. Başka yaftalarla dışlanmak istendi. Partisi kapatıldı. Anadolu insanının yüzüne muhtar bile olmayacağı haykırıldı. İnsanımız, zamanla yönetebilmenin hayal olduğuna kanaat getirdi. Buna rağmen yer altına çekilip, bu milletin temiz geçmişine halel getirecek metotlara sarılmadı. Pasifleşti, fakat duadan başka bir silah almadı eline. Bir günden fazla süren Milli Güvenlik Kurulu toplantılarını gözyaşları ile seyrettiği oldu. Kurulun hazırladığı bildirileri dinlerken, her defasında sığındığı Rabbinden bir an bile ümidini kesmedi. Geceleri namazı ayakta tutmaktan başka bir çare bilmiyordu. Süreç Anadolu Müslüman’ına sabrı öğretmişti. Beklemeyi, hakkın vaat ettiği günleri beklemeyi şiar edinmişti. Bekledikleri arasında “sandık” sık sık gelenler-

Mayıs 2014 / 310

den oldu. Her gelişinde heyecanla sandığa koştu. Muhaliflerine sandıkla derdini anlattı. Karşısındakiler, sandığın anlattıklarını anlamazlıktan geldiler ve “Her şey sandık değildir” teranesini tutturdular. Evet, ben de onlar gibi düşünmesem bile onlara katılıyorum, “Sandık her şey değildir.” Benim nedenlerim tabi ki, farklı. Yakın geçmişte yapıldığı gibi kendi değerlerimizi haykırmak için sadece sandığı bekleyerek suskun ve çaresiz kalmak bizi dünyeviliğe itecektir. Zaman mefhumunu an’a indirgeyecek kadar vakte önem veren bir dinin mensupları her şeyi “sandık”tan bekleyemezler. Bir dönem zulüm altında inlemek zorunda kalan dedelerimizin çaresizliklerini örnek alıp, pasifliği şiar edinemeyiz. Onların tedbirleri sayesinde, onları engelleyen birçok faktörün kalktığını bilmeliyiz. Yeni bir medeniyet inşası için kaynaklarımıza yeniden yönelmeliyiz. Sahih geleneklerin devamını sağlayacak tedbirleri almak için “sandık”ın beklenmesi abesle iştigaldir. Kendimize ilim ve amel programları yapmanın kaçınılmazlığı ortadadır. Mazeret üretmeye son verilmeliyiz. İyileri takdir ederek, tavrımız belli etmeli, seçtiklerimizi gelecek “sandık”a kadar kendi haline bırakma hatasını bir daha yapmamalıyız. Aramızdaki sıkıntıları konuşarak çözmenin vazgeçilmez olduğunu unutmamalıyız Teşekkürü, resmi ambalajından çıkartıp, bütün insanlığa yaymak için kullanmalıyız. İktidar pozları vermeyi terk edip, fakirin komşusu, garibin yoldaşı olmalıyız. “Sandık”tan biz çıktık” deyip, evrensel ilkelerimizi çiğnemeye yönelmemeliyiz. Amir konumunda isek, kendimizi Allah rızası için eleştirecek dostlar edinmekten çekinmemeliyiz. Yanlışlarımızın duyulmasından korkmamalıyız, zira bilinmeyen, duyulmayan yanlış tekrarla  maluldür. Yapabileceğimiz işleri   “sandık” sayesinde başkalarına havale etmekten vazgeçip,   “sandık”ı esas amacına irca etmeliyiz. Unutmayalım, “sandık” çok şeydir, ama her şey değildir.

47


Düsünce Ufkumuz. Atilla Degirmenci atilla.degirmenci@ilkadimdergisi.net

İbadet ve -İZM

İ

slam’da ibadetler; ne gösteriş ne de cesaret gösterisidir, ne sportif faaliyettir ne de kültürel aktivitelerdir, ne perhiz programıdır ne de bilgelik yolculuklarıdır, ne çokbilmişlik hastalığıdır ne de sosyal alanda üstünlük vesilesidir. Eğer ibadetleri bu şekilde anlarsak karşımıza İslam Dini değil klasik batı usulü ‘izm’ler çıkar.

İ

slam Dini; Hz. Âdem aleyhisselam’dan kıyamete kadar geçmiş gelecek bütün insanlar için insanlığın, ahlakın ve hayatın devam edilebilirliğinin tek yoludur. Yaratıcımız olan Allah Teâlâ’nın bizler için ‘tamam, doğru, razı oldum’ dediği ilahi dindir. İnsanın yaratılışından getirdiği doğallığı/tabiîliği koruması gerektiğini ifade ederken insanın hayat içerisinde edindiği yanlışları rehberinden- önderinden hareketle vazgeçmesini önerdiği muhteşem bir olgudur. İslam Dini, ebediyet yolcusu olan insanın tek kurtuluş reçetesidir. İslam Dini ifadesini duyduğumuzda kafamızda oluşan ilk yansıma ibadetlerdir. -Dinin hayatın ta-

48

mamını kapsadığını/kapsaması gerektiğini önceki yazılarımızda ifade etmiştik.- Bu anlayış eksik bir anlayış olsa bile dinin içerisinde ibadetler çok önemli bir yer tutmaktadır. Yaratıcımız olan Allah Teâlâ’nın bizlerden istediği kulluk yaklaşımları olan ibadetler, sadece Allah Teâlâ’nın istemesiyle ve Allah Teâlâ’nın rızasını kazanmamız için yapılır. İslam’da ibadetler; ne gösteriş ne de cesaret gösterisidir, ne sportif faaliyettir ne de kültürel aktivitelerdir, ne perhiz programıdır ne de bilgelik yolculuklarıdır, ne çokbilmişlik hastalığıdır ne de sosyal alanda üstünlük vesilesidir. Eğer ibadetleri bu şekilde anlarsak karşımıza İslam Dini değil klasik batı usulü ‘izm’ler çıkar. Hâlbuki ibadetler Allah Teâlâ’ya kulluğumuzu gösterdiğimiz hayatî yönelişlerimizdir. Bedenî, ekonomik ve kalbî alanın tamamında Allah Teâlâ’nın kurallarını tasdik edip uygulayarak kulluk yönümüzü Allah Teâlâ’dan tarafa çizmiş oluruz. İslam’da ibadetler yerine getirilirken dikkat edilmesi gereken en önemli mevzu ibadetlerin şubu faydası olduğundan veya şu hikmete binaen icra edilmesi gerektiğinden değildir. İbadetler ancak “Allah emretti” diye yapılır. Örneğin; - Müslüman bir kadın başını örterken şu-bu hikmetine bakmaksızın sadece “Allah’ın emri” diyerek başını örter. - Kâbe’ye giden bir Mü’min; Kâbe’nin şekline, Mekke- Medine’nin sosyo-ekonomik yapısına vb. özellikleri incelemek için değil sırf “Allah emretti” diye Kâbe’yi ziyaret eder. - Ramazan orucunu tutan bir Mü’min, “orucumu gece saatlerine kadar uzatayım da sevabım daha çok olsun” diye düşünemez.(Bu yaklaşım mekruhtur) Çünkü Mü’minler ramazan ayını Allah Teâlâ’ya karşı bir güç gösterisi olarak algılamazlar. Allah Teâlâ; “imsak vaktiyle oruca başlayın” der başlarız, “akşam vakti girince orucunuzu açın” der açarız. - Yabancı/namahrem ve karşı cinsten biriyle karşılaştığında Müslüman, onunla tokalaşmaz. Müslüman o kişiyle tokalaştığında kendinden geçecek kadar manyak, sapık veya adi bir adam değildir. “Allah bunu yasakladı” der ve tokalaşmaz. - Domuz eti ve türevleri Müslüman için haramdır. Ne kadar temiz, hijyenik ve sağlıklı olursa olsun “Allah bunu haram kıldı” der ve yemez.


TEMMUZ 2010 • SAYI 264 • 5 TL (KDVD)

ÖRNEK TOPLUM İNŞÂSI Zulmün Zevali • Nureddin SOYAK

Söz Konusu İnsan Hakları Olunca... • Latif Selvi İle Söyleşi

man AKTAŞ

Mevlam Neylerse Güzel Eyler • Yard. Doç. İlhami Nalçacıoğlu

Bir Milattır Mavi Marmara • Ramazan Kayan İle Söyleşi

Kıyamet Sahneleri VEREN

Rabbimiz İntikam Sahibidir • Dr. Ömer Karaoğlu İle Söyleşi

Kabil’in Çocukları • Prof. Dr. Seyit Mehmet Şen

Kur’an Anlayışı ATAK

HAZİRAN 2010 • SAYI 263 • 5 TL (KDVD)

TEMMUZ 2010 • SAYI 264 • 5 TL (KDVD)

Allah’ın Kitabına Sarılmak • Nureddin SOYAK

Sahabenin Kur’an Anlayışı • Adem ÇATAK

Zulmün Zevali • Nureddin SOYAK

Söz Konusu İnsan Hakları Olunca... • Latif Selvi İle Söyleşi

Kur’an’ın Tanımı ve İndirilmesi • Süleyman YAVUZ Amentü ve Müslümanda Şahsiyet Oluşumu • A. Baki ÖNCEL

Söyleşi • Dr. Süleyman AKTAŞ

Mevlam Neylerse Güzel Eyler • Yard. Doç. İlhami Nalçacıoğlu

Bir Milattır Mavi Marmara • Ramazan Kayan İle Söyleşi

Kur’an’da Kıyamet Sahneleri • Şifa YOLVEREN

Rabbimiz İntikam Sahibidir • Dr. Ömer Karaoğlu İle Söyleşi

Kabil’in Çocukları • Prof. Dr. Seyit Mehmet Şen


Zeki SOYAK Hocaefendinin kaleminden 2 Cilt Büyük Boy 864 sayfa • İsrailoğulları neden Tih Çölünde 40 yıl dolaştılar? • Yahudiler tarih boyunca niçin Peygamberlere ihanet ettier? • Hz. İsa’nın göğe kaldırılması nasıl oldu? • Eyke halkı neden helak edildi?

Bu ve buna benzer pekçok sorunun cevabını ve bunlardan alabileceğimiz ibretleri bulacağınız bir kitap. İSTEME ADRESİ Kasaplar Çarşısı No:2 NEVŞEHİR 0505 808 35 87- 0535 251 41 07

Profile for İlkadım Dergisi

İlkadım Dergisi Sayı: 310  

Açıklama Mayıs 2014 www.ilkadimdergisi.net

İlkadım Dergisi Sayı: 310  

Açıklama Mayıs 2014 www.ilkadimdergisi.net

Advertisement