Page 1

sayı

309 ISSN-1307-6973

7,5

. • Nisan 2014

Aylık Düşünce ve Kültür Dergisi

BAŞYAZI • “Allah Mü’minlerin Dostudur” HİZMET ADABI • Müslüman Olmak ve Müslüman Ölmek

/ilkadimdergisi

KAPAK DOSYASI • Allah Rasulü’nün Hayatında İslam Kardeşliği • İnnemel Mü’minune İhvetün • Rasûlullahın Adalet Anlayışı

/ilkadimdergisi


Peygamber Efendimizi anlamak, O’nu tanımak, O’nu her şeyden ve herkesten daha çok sevmek, O’nun Sünnetine uymak, O’nun yüce ahlakını örnek alıp hayatımıza aktarmak, O’nun “özledim” buyurduğu ümmetinden olmak gerektiği maksadıyla kaleme alınmış olan bir eser...

En Güzel Örnek Muhammed-ül Emin İSTEME ADRESİ Tel:(0384) 213 65 43 -(0352) 222 76 86 0505 808 35 87 - 0535 251 41 07 - 0506 681 23 27


Allah Rasulu’nun Hayatında İslam Kardeşliği

İnnemel Mü’minune İhvetün

6

12

ilkadım İÇİNDEKİLER İLKADIM’DAN/2 BAŞYAZI/Nureddin Soyak “Allah Mü’minlerin Dostudur” KAPAK Mustafa Yayla - Allah Rasulu’nun Hayatında İslam Kardeşliği/6 Abdurrrahman Dilipak- İnnemel Mü’minune İhvetün/12 Mehmet Şentürk - Rasûlullahın Adalet Anlayışı/15 ZEKİ SOYAK HOCAMIZDAN Kardeşliğimizi Korumak İçin Yapmamız Gerekenler/20 HİZMET ADABI/Nureddin Soyak Müslüman Olmak ve Müslüman Ölmek/24

Rasûlullahın Adalet Anlayışı

15

İki Cihan Güneşi Peygamberimiz & Cüneyd Suavi

33

KUR’AN İKLİMİ/Selim Armağan Alemlere Rahmet/26 HADİS İKLİMİ/Ahmet Ağmanvermez Meleklerin İsimleri ve Görevleri/28 FIKIH/Mehmet Şentürk İslam’da Kabir Azabı/30 TASAVVUF/Cemil Usta Seyr-u Sülûk/32 KİTAPLIK/M.Seçuk Özdoğan İki Cihan Güneşi Peygamberimiz & Cüneyd Suavi/33 EĞİTİM/ Doç. Dr. Rüştü Yeşil Eğitimde Vizyon, Misyon ve Değer Sorunu /34 İHSAN PENCERESİ/Fatih Yılmaz Takva Hayatı-II /36 LA HAVLE/Abdullah Gülcemal Dinleme ya da Dinlenme Tesisleri/38

Dinleme ya da Dinlenme Tesisleri

Türkistanlı Mücahid OSMAN BATUR

38

40

TARİH KORİDORİ/Mehmet Erturan Türkistanlı Mücahid OSMAN BATUR /40 DÜNYANIN NABZI İran - D5+1 Cenevre Anlaşmasının Arkaplanı ve Sonuçları /42 SÖZ MEYDANI/İbrahim Çiftçi Kendimiz Için EMPATİ/44 İMBİK/Nuri Ercan Sukût Notları/46 DÜŞÜNCE UFKUMUZ/Atilla Değirmenci Din Hayattır/48


ilkadım’dan... editor@ilkadimdergisi.net

ilkadım

Aylık Düşünce ve Kültür Dergisi

YIL: 23 SAYI: 309

. Nisan 2014 Fiyatı: 7,5 TL KDV D

/ilkadimdergisi

/ilkadimdergisi

sayı

309 ISSN-1307-6973

7,5

. • Nisan 2014

Aylık Düşünce ve Kültür Dergisi

BAŞYAZI • “Allah Mü’minlerin Dostudur” HİZMET ADABI • Müslüman Olmak ve Müslüman Ölmek

2

/ilkadimdergisi

KAPAK DOSYASI • Allah Rasulü’nün Hayatında İslam Kardeşliği • İnnemel Mü’minune İhvetün • Rasûlullahın Adalet Anlayışı

/ilkadimdergisi

Kıymetli Okuyucu, “Mü’minler ancak kardeştirler, onun için kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah’tan korkun ki rahmete layık olasınız.” (Hucurat, 10) Onlar arasında kardeşliğin dışında başka bir durum söz konusu değildir. Bütün mü’minler kardeşler olarak “ümmet” ailesinin fertleridirler. Rabbimiz, “Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra, parçalanıp ayrılığa düşenler gibi olmayın. İşte bunlar için büyük bir azap vardır.” (Al-i İmran, 105) buyurmaktadır. Müslümanları birbirine kenetleyen en önemli faktör ümmet olmalarıdır. İslâm bir arada, toplum/cemaat halinde yaşanması gereken bir dindir. Bunun için de ümmet ve kardeşlik şuuru tüm mü’minlerde hakim olmalıdır. Allah (c.c.) onları kardeş kılmıştır. Kardeşliğin gereği diğer mü’min kardeşine sahip çıkmaktır. “Müslüman müslümanın kardeşidir. Müslüman, asla kardeşine zulmetmez, onu kendi başına terk etmez, onu zelil etmez. Bir müslümanın bir müslüman kardeşini hakir görmesi kadar büyük bir kötülük yoktur.” Buhârî’nin rivâyetine göre Rasûlullah Efendimiz sahâbeden üç konuda biat almıştır. Namaz kılmak, zekât vermek ve müslüman kardeşleri hakkında hayır düşünmek, hayır dilemektir. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem “Bir kimse kardeşine gıyabında dua ettiği zaman başında görevli bir melek: “Allah o kardeşin için istediğin şeyin aynısını sana da versin” diye dua eder. (Ebu Davud, Vitr, 29) buyurmaktadır. O halde mü’minlerin kardeşlerine beddua değil hayır duada bulunmaları kendi menfaatleri icabıdır. Ensar’dan Cabir b. Abdullah radıyallahu anhu anlatıyor: Medineliler hurmalarını topladıklarında paylaşma esnasında iki küme yaparlar, bir kümeye daha çok, diğer kümeye daha az hurma koyarlardı. Az olan tarafa hurma dallarını koyarak o tarafı çok gösterirlerdi. Çünkü Ensar biliyordu ki muhacir kardeşleri iki yığından az olanı seçecekler. Böylece muhacirler büyük yığının Ensar’a kalması için daha küçük görünen taraf seçtiklerinde aslında çok olan mahsul muhacirlere gitmiş olurdu. Biz müslümanların da onlar gibi olabilmek, yeniden bir saadet asrı meydana getirmek için karşılıklı olarak yapmamız gereken vazifelerden bir kısmını tadat edelim: -Müslüman müslümanı sevecek, sevinmesiyle sevinecek, üzülmesiyle üzülecek, -Madden ve mânen yardımcı olacak, -Irzını, namusunu, malını koruyacak, onun bulunmadı-


ğı bir yerde, hakkına tecavüz ediliyor, iftira ediliyorsa onu müdafaa edecek, -Hastalandığı zaman ziyaret edecek, vefât ettiği zaman cenazesine iştirak edecek, yakınlarına taziyede bulunacak, -İstişare ettiği zaman ona doğru bilgi verecek, sır verdiği zaman o sırrı ifşâ etmeyecek, -Borç istediği, bir hacet istediği zaman imkânı varsa istediğini verecek, imkânı yoksa tatlı ve güzel sözlerle gönlünü alacak, -Selam verdiği zaman selamını aynıyla veya daha güzeliyle alacak, -Müslüman, müslüman kardeşini düşmanına teslim etmeyecek, onu himaye edecek. -Din kardeşinin eziyet ve sıkıntılarına katlanacak, sabredecek, affedecek, -İlişkisini kesmeyecek, beşeriyet icabı aralarında bir dargınlık olursa üç günden fazla küs durmayacak, kin tutmayacak, buğzetmeyecek, haset etmeyecek, gıybetini yapmayacak, -Gizlice yaptığı bir günahına muttali olursa, o günah da başkalarına zarar vermiyorsa açığa vurmayacak ve o günahı terk etmesi için nasihatte bulunacak. -Alay etmeyecek, küçümsemeyecek, hakaret etmeyecek, sevmediği lakaplarla hitap etmeyecek, kardeşine karşı böbürlenmeyecek, büyüklenmeyecek, kendini ondan üstün görmeyecek, su-i zan etmeyecek, her zaman hüsnü zanda bulunacak, -Zaman zaman ziyaretinde bulunacak, hediyeleşecek, -Büyüklerine hürmette kusur etmeyecek, kendinden küçüklere şefkat gösterecek, -Katı yürekli olmayacak, her zaman merhametle, şefkatle, rıfkla muamele edecek, -İki müslüman ya da iki müslüman toplum arasında bir anlaşmazlık olursa aralarını bulacak ve barıştıracak, -Zulmedene zulmüne mâni olarak, mazluma da zâlimin zulmünü ondan gidererek yardımcı olacak, -Komşuluk hukukuna riayet edecek, alışverişlerde ve diğer hususlarda din kardeşini asla ve asla aldatmayacak. Müslümanlar burada sıraladığımız ve burada zikretmediğimiz başka vazifelerle muvazzaftır. Bu vazifelerini en sağlıklı bir şekilde yerine getirdikleri devirlerde dünyada cennetî bir hayat yaşamışlar; bir fazilet, bir saadet, bir huzur toplumu vücuda getirmişlerdir. Efendimizin “kardeşlerimi özledim” buyurduğu bahtiyarlardan olabilmek temennisiyle Allah’a emanet olunuz. Nisan 2014 / 309

Sahibi İhya Yayıncılık Tic. ve San. Ltd. Şti. Adına İsmail Varır ismail.varir@ilkadimdergisi.net Genel Yayın Yönetmeni Yrd.Doç.Dr. İlhami Nalçacıoğlu i.nalcacioglu@ilkadimdergisi.net Sorumlu Yazı İşleri Müd. İsmail Varır Yayın Kurulu Nureddin Soyak Yrd. Doç. Dr. İlhami Nalçacıoğlu A.Baki Öncel Atilla Değirmenci İbrahim Çiftçi İsmail Varır Metin Başbuğ M. Selçuk Özdoğan Murat Ünal Rauf Denizler Süleyman Konak Kapak ve Sayfa Düzeni İlkadım Grafik Reklam ve Abone Sorumlusu Cep:0535 251 41 07 - 0505 808 35 87 abone@ilkadimdergisi.net Baskı Cihan Ofset (0352) 322 02 00 Merkez Kasaplar Çarşısı No: 2 Nevşehir Tel:0384 213 65 43 • Gsm:0505 808 35 87 Gsm:0544 713 19 82 Şube Kayseri: 0535 251 41 07 Konya: 0506 681 23 27 www.ilkadimdergisi.net e-mail: ilkadim@ilkadimdergisi.net Abone Şartları Yurtiçi Yıllık : 90 TL Yurtdışı Yıllık : 50 Euro Abonelik İçin: 0505 808 35 87 Yurtiçinden: Posta Çeki: İhya Yayıncılık 693721 Banka Hesap No: KUVEYT TÜRK KATILIM BANKASI Kayseri Yeni Sanayi Şb. IBAN:TR420020500000785462200001 Yurtdışından: SWIFT KODU:KTEFTRIS TR580020500000785462200101 Bu dergi Basın Meslek İlkeleri’ne uymayı taahhüt eder. Yazıların ve ilanların sorumluluğu yazı ve ilan sahiplerine aittir. Gönderilen yazı, resim veya karikatür yayınlansın ya da yayınlanmasın iade edilmez. Dergide olabilecek hataların bildirilmesi rica olunur. Cevap hakkı doğurabilecek yayın için cevap hakkı saklıdır. Yazılar, isim belirtilerek iktibas edilebilir.

3


BASYAZI . Nureddin Soyak

“Allah Mü’minlerin Dostudur”

R

abbimizin kelamı, mü’minler için öğüt ve hidayettir. Mü’min, hayatını Rabbinin vahyi ile nurlandırıp Rasûlünün sünneti ile şekillendirmelidir. Bunu başarabilen mü’minler için dünya ve ahirette iyilikler vardır. Ateşin azabından da kurtulur.

M

ü’min, Rabbini ve Rasûlünü her şeyden çok sever. Rabbinin ve Rasûlünün hükmüne kayıtsız şartsız bağlıdır. Rabbi ve Rasûlü mü’min için canından ve malından daha önce gelir. Sadık mü’minler Rablerine verdikleri sözden asla dönmezler, bu uğurda her şeyini feda ederler. Rablerinden kendileri için büyük lutuf olduğunu bilen mü’minleri, davalarından hiçbir şey döndüremez.

“Allah’ın nimetine, keremine ve Allah’ın mü’minlerin ecrini zayi etmeyeceğine sevinirler.” (Al-i İmran, 171)

Rabbimiz böyle mü’minlerin dostudur. Mü’min için bundan daha büyük şan ve şeref olabilir mi? Bundan dolayıdır ki, Rabbimiz mü’minleri işlemedikleri şeyler yüzünden incitenleri tehdit etmektedir. Rabbimiz mü’minlerin inkârcıları dost edinmesini de kesinlikle yasaklamıştır:

Rabbimizin kelamı, mü’minler için öğüt ve hidayettir. Mü’min, hayatını Rabbinin vahyi ile nurlandırıp Rasûlünün sünneti ile şekillendirmelidir. Bunu başarabilen mü’minler için dünya ve ahirette iyilikler vardır. Ateşin azabından da kurtulur. Vahiyle nurlanmak lafla olacak bir şey değildir, sadece dilek ve temenni ile de olmaz. Rabbimiz mü’minde bulunması gereken vasıflardan bazılarını Ahzab suresi 35. Ayet-i celilesinde sıralamaktadır.

“Mü’minler mü’minleri bırakıp inkârcıları dost edinmesin. Kim böyle yaparsa Allah ile bir ilişiği kalmaz.” (Al-i İmran, 28)

Mü’min İTAATKÂRDIR. Mü’min, Allah’a, Rasûlüne ve itaat edilmesi gerekenlere itaat eder. İtaat kurtuluşun tek yoludur.

Rabbimiz mü’minleri sevdiği için, tevbe et-

“Kim Allah ve Rasûlüne itaat eder ve salih

“Allah mü’minlerin dostudur.” (Al-i İmran, 68)

4

tikleri zaman tevbelerini kabul eder. Yeter ki Rablerine tevekkül edip tevbe etsinler. Mü’minlerin başına gelen bela ve musibetler, mü’minle münafığın ayırt edilmesi içindir. Mü’minler bela ve musibetler karşısında sabretmesini bilmelidir.


amel işlerse, ona mükâfatını iki kat veririz.” (Ahzab, 31)

“Allah, sadaka verenleri mükâfatlandırır.” (Yusuf, 88)

Mü’min DOĞRUDUR. Mü’minin vazgeçilmez özellilerinden birisi de, doğruluktur. Doğru, dürüst olmayan mü’minde hayır yoktur.

Mü’min ORUÇ tutar. Farz oruçtan başka, nafile oruçlara da gayret etmelidir. Rasûlullah sallalahu aleyhi ve sellem Efendimiz. Pazartesi ve perşembeleri oruç tutardı ve “Ben amellerimin Rabbime oruçluyken arz edilmesini severim” buyurmuştur.

“Emrolunduğun gibi dosdoğru ol.” (Hud, 112) Mü’min hiç kimseyi aldatmaz. Kâfirlerin ve münafıkların, Allah’ı ve mü’minleri aldatmaya kalkışmasını anladık da, mü’minlerin Allah’ı ve mü’minleri aldatmaya kalkışmaları nasıl bir şey Allah’ım? “Bunlar Allah’ı ve mü’minleri aldatmaya çalışırlar. Oysa sadece kendilerini aldatırlar da farkında değillerdir.” (Bakara, 9) Mü’min SABIRLIDIR. Mü’minde bulunması gereken en önemli vasıflardan biri de sabırdır. Çünkü Rabbimiz sabredenlerle beraberdir. Rabbimizin kendisiyle beraber olduğu kişi, yolunu şaşırmaz.

Mü’min NAMUSUNU KORUR. Namussuz bir mü’min olamaz. Dün de bugün de, şeytan ve avanesinin yok etmeye çalıştığı, hedef tahtasına koyduğu değer namustur. Allah’a kitaba direk saldıramayanların imanı ortadan kaldırma yolu, namuslara zarar vermektir. Medyaya bakarsanız bu hakikati ayan beyan görürsünüz. Gençlerimizin hali de ortada. Mü’min nefsinin ve neslinin namusunu koruma konusunda çok hassas olmalıdır.

Mü’min ALLAH’A SAYGILIDIR. Mü’minde bulunması gereken en önemli vasıflardan biri de Allah’a saygıdır. Bu saygının sıradan bir saygı değil deruni bir saygı olması gerekir. Anasına, babasına, amirine, patronuna duyduğu saygıyı, Rablerine göstermeyenlerin, Allah’a saygıdan bahsetmeleri, münafıkane bir iddiadan ileri gidemez.

Mü’min ALLAH’I ÇOKÇA ANAR. Allah’ı çokça anmak mü’minin, Allah’ı pek az anmak münafıkın alametidir. Mü’min her halde Rabbini anmaya çokça gayret etmelidir. Mü’min nasıl Rabbinden gafil olabilir ki, her şeyi Rabbinin lutfudur. Bakarken nasıl Rabbinden gafil olur ki gözler Rabbinin ihsanıdır. Konuşurken nasıl Rabbinden gafil olur ki dil Rabbinin ihsanıdır. İşitirken nasıl Rabbinden gafil olur ki kulaklar Rabbinin ihsanıdır. Yürürken nasıl Rabbinden gafil olur ki ayaklar Rabbinin ihsanıdır. Tutarken nasıl Rabbinden gafil olur ki, eller Rabbinin ihsanıdır. Bir şey yerken içerken, nasıl Rabbinden gafil olur ki, tüm nimetler Rabbinin ihsanıdır.

“Onlar ağlayarak yüzüstü yere kapanırlar. Bu da onların derin saygısını artırır.” (İsra, 109)

“Beni anmakta gevşeklik göstermeyin.” (TaHa, 42)

Mü’min SADAKA verir. Hali vakti ne olursa olsun, az veya çok muhakkak sadaka vermelidir. Çünkü sadakanın bildiğimiz veya bilemediğimiz, binbir faydası vardır. Sadakanın çeşitleri de pek çoktur. Mü’mine güler yüz ve yoldan eza veren şeyleri kaldırmak da sadakadır.

“Allah’ı anmak en büyük ibadettir.” (Ankebut, 45)

“Eğer siz sabırlı olur, Allah’a karşı gelmekten sakınırsanız, onların hileleri size hiç zarar vermez.” (Al-i İmran, 120)

Nisan 2014 / 309

“Kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.” (Ra’d, 28) “Beni anmak için namaz kıl.” (Ta-Ha, 14) 5


KAPAK ALLAH RASULU’NUN HAYATINDA

İSLAM KARDEŞLİĞİ “Unutmayın! Mü’minler, birbirlerine düşman olamazlar. Onlar, ancak kardeştirler. O halde Mü’minler arasında çıkabilecek anlaşmazlıklara seyirci kalmayın. Din kardeşlerinizin arasını düzeltin. Allahtan gelen ilkeleri çiğnememe konusunda son derece titiz ve hassas davranın.  Mü’minlerin birlik ve beraberliğini bozup İslam toplumunu zayıflatacak her çeşit olumsuz davranıştan sakının ki, Allah tarafından şefkat ve merhamete layık olabilesiniz” (Hucurat, 10)

Mustafa Yayla kapak@ilkadimdergisi.net

Kardeşlerimi Özledim      Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, sadece Asrı Saadette yaşayan Ashab-ı Kiramı değil daha sonraki zamanlarda ve devirlerde gelecek, Onun Sünnetini takip edecek, Onun Sünnetine uyacak, Onun yüce ve güzel ahlakıyla ahlaklanacak, Onu çok sevecek mü’minleri kardeş edindiğini, onları görmeyi çok arzuladığını ve onları çok özlediğini ifade etmiştir. Nitekim 6

Ebu Hureyre Radıyallahu Anh’ın bildirdiğine göre Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, bir gün Ashab-ı Kiramla birlikte kabristana ziyarete gitti ve şöyle buyurdu: “Allah’ın selamı sizin üzerinize olsun ey mü’minler diyarının sakinleri! İnşaallah bir gün biz de size katılacağız. Kardeşlerimi görmeyi çok isterdim. Onları görmeyi ne kadar da özledim!”


Ashab-ı Kiram efendilerimiz: “Biz senin kardeşlerin değil miyiz Ya Rasulallah!?” dediler. Bu soruya Hazreti Peygamber Efendimiz şöyle cevap verdi: “Sizler, benim Ashabımsınız. Kardeşlerimiz ise henüz gelmemiş olanlardır.” Bunun üzerine Ashabı Kiram efendilerimiz şöyle dediler: “Ya Rasulallah! Ümmetinden henüz gelmemiş olanları nasıl tanıyacaksın?” Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, Ashab-ı Kiramın bu sorusuna şöyle bir soruyla karşılık verdi: “Bir adamın alnı ve ayakları ak olan bir atı olduğunu düşünün. Adam, bu atını, hepsi de simsiyah olan bir at sürüsü içinde bulup da tanımaz mı?” Ashab-ı Kiram: “Evet tanır ve bulur ey Allah’ın Rasulü!” dediler. Bunun üzerine Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz şöyle buyurdu: “İşte onlar da abdestten dolayı yüzleri nurlu, el ve ayakları nurlu ve parlak olarak geleceklerdir. Ben, önden gidip Havuzumun başında ikram etmek için onları bekleyeceğim. Dikkat edin! Bir takım kimseler yabancı devenin sürüden kovulup uzaklaştırıldığı gibi benim havuzumdan kovulacaklar. Ben onlara: ‘Gelin buraya!’ diye nida edip çağıracağım. Bana: ‘Onlar Sen’den sonra hallerini değiştirdiler. Sen’in Sünnetini takip etmediler ve başka yollara saptılar. Büyük günahlar işlediler’ denilecek. Bunun üzerine ben de şöyle diyeceğim: ”Uzak olsunlar! Uzak olsunlar!” Ensar-Muhacir Kardeşliği “Medineliler kendi ülkelerine, kendi memNisan 2014 / 309

Müslüman, Müslüman’ın kardeşidir. Müslüman, Müslüman’a zulmetmez. Müslüman, Müslüman’ın başına gelen musibette terk etmez. Onu zalimin zulmünde bırakmaz. ** Mü’min kardeşine güler yüz göstermen sadakadır. İyiliği emredip kötülüklere engel olman sadakadır.

leketlerine hicret eden/göç eden bu Mekkeli Muhacir kardeşlerini kendi canları gibi severler. Onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık ve sıkıntı hissetmezler. Ve Medineli Ensar, kendileri ihtiyaç sahibi olsalar dahi Mekkeli misafir ve Muhacir kardeşlerini kendi nefislerine, öz canlarına tercih ederler.” (Haşr, 9) Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, Hicretten sonra evrensel İslam kardeşliğinin yanında Mekkeli Muhacirler ile Medineli Ensar arasında özel bir iman kardeşliği tesis etmiştir. İman kaynaklı olan bu Ensar-Muhacir kardeşliğinin İslam toplum hayatına çok olumlu, etkili ve verimli yansımaları olmuştur. Allah Teâlâ, bu asil misafirperverlik ve fedakârlığından dolayı Medinelilere “Ensar” adını vermiştir. 7


Medineliler, Muhacirleri, Medine’ye daha ilk geldikleri gün evlerine misafir edip ağırlamak için birbirleriyle yarışa girmişler, anlaşamadıkları, onları paylaşamadıkları için kendi aralarında kura çekilmedikçe Muhacirlerden hiçbirisi Ensar’dan hiçbirisinin evine misafir olarak inememişti. Medineliler, Mekkeli Muhacir kardeşlerine fevkalade yakınlık göstermişler, bu kadar misafirperverlik ve fedakârlıkla da kalmamışlar onları hurma bahçelerine ve evlerine ortak etmek istemişlerdi. Medineli Ensar: ”Ya Rasulallah! Hurmalıklarımızı Muhacir kardeşlerimizle aramızda taksim et, paylaştır, bölüştür” demişlerdi. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem: ”Hayır, öyle olmaz. Mülkiyet verilmez.” buyurdu. Bunun üzerine Ensar, Muhacirlere:

Son nefesinde suya en fazla muhtaç olduğu ve ölümle burun buruna geldiği bir anda bile Müslüman kardeşini kendi nefsine tercih edebilme İman, asalet ve ruh yüceliği. İşte İslam kardeşliğinin en zirve ve doruk noktada yaşandığı gerçek ve örnek bir İslam kardeşliği.

”Öyle ise ağaçların bakım ve sulama zahmetini siz üzerinize alınız da böylece sizi hurma mahsulüne ortak yapalım” dediler. Hazreti Peygamber efendimiz bu teklifi uygun gördü ve şöyle buyurdu: “Ancak, Muhacir kardeşleriniz, emekleriyle iştirak ederler, hurma ağaçlarını sularlar, budarlar, tımar ederler. Böylece aranızda hurma mahsulünü taksim edersiniz, paylaştırırsınız.” Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, Bahreyn arazisini parça parça ayırmış ve dağıtmak üzere Medineli Ensarı çağırmıştı. Ensar: ”Ya Rasulallah! Bize vereceğiniz toprak kadar Mekkeli Muhacir kardeşlerimize de bunun bir mislini ayırıp vermedikçe böyle bir dağıtımı kabul etmiyoruz ve buna razı değiliz” dediler. Medinelilerin bu asil tavrı üzerine Rasulullah Sallallahu Aleyhi Ve Sellem: ”Siz, mademki, bize vereceğiniz toprak

8


parçası kadar Muhacir kardeşlerimize de vermedikçe böyle bir dağıtımı ve paylaşımı kabul etmeyerek olmaz dediniz. Muhacir kardeşlerinizi kendi nefislerinize tercih ettiniz. O halde sizler de Kevser Havuzunda bana kavuşuncaya kadar bekleyin ve sabrediniz.” buyurarak onları Cennetle müjdelemiştir. Bu konuda Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemin kardeşlik uygulamalarından ilginç bir örnek de Sa’d Bin Rebi Radiyallahu anh ile Abdurrahman Bin Avf Radiyallahu anh arasındaki özel ve gerçek İslam kardeşliğinin toplumsal hayata yansımasıdır. Aralarında özel İslam kardeşliği bağı kurulduktan sonra Ensardan Sa’d Bin Rebi, Muhacirlerden Abdurrahman Bin Avf’a: ”Benim iki tane eşim var. İstersen bunlardan birisini boşarım, iddetini bekledikten sonra sen onunla evlenirsin ve bütün mal varlığımın yarısını sana bağışlamak istiyorum, vermek istiyorum.” demişse de Abdurrahman Bin Avf Radiyallahu anh: ”Allah, ehlini/eşini ve malını sana hayırlı ve mübarek eylesin. Benim bunlara ihtiyacım yoktur. İçinde ticaret yapılan bir çarşınız yok mu? Beni o pazara götür. Bana bu konuda rehberlik yap, yol göster, yeterli.” diyerek cevap verdi. Bunun üzerine Sa’d Bin Rebi, Abdurrahman Bin Avf’ı, Kaynuka çarşısına götürdü ve Ona bir miktar sermaye verdi. İşte Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimizin sohbetlerinde yetişen iki Müslüman’ın İslam kardeşliği anlayışı ve fedakârlığı. Faruk-u Azam Hazreti Ömer Radiyallahu anh ile manevi kardeşi İtban Bin Malik Radiyallahu anh’ın, Hazreti Peygamber Efendimizi nöbetleşerek ve sıra ile takip ederek Ondan öğrendiklerini akşam olunca evlerinde birbirlerine

Nisan 2014 / 309

aktarmaları, öğretmeleri ve anlatmaları da Rasulullah Efendimizin uyguladığı Ensar-Muhacir kardeşliğinin ilginç örneklerinden biridir. Ashabı Kiramın İslam Kardeşliği Anlayışı Hazreti Huzeyfe Radıyallahu anh anlatıyor: ”Hicretin on üçüncü yılı Yermük savaşının yapıldığı gündü. Savaş çok şiddetli geçmiş, akşam üzeri biraz yavaşlamıştı. Bu arada ben, amcamın oğlu Haris’i bulmak için yaralılar arasında aramaya başladım. Bir müddet sonra amcamın oğlu Harisi buldum. Haris ağır yaralanmış kanlar içinde yerde yatıyordu. Ancak kaş-göz işaretiyle konuşabiliyorduk. Sıcaktan ve susuzluktan dudakları kavrulmuştu. “Su istiyor musun?” dedim. Göz işaretiyle su istediğini bildirdi. Ben, su kabımın ağzını açtım tam suyu verecektim ki, biraz ileriden Hişam’ın sesi duyuldu. “Su, su” diye inliyordu. Amcamın oğlu Haris bu feryadı duyar duymaz suyu içmekten vazgeçti. Göz işaretiyle suyu arkadaşına götürmemi istedi. Ben koşarak onun yanına gittim. Suyu ona uzattım. Elini uzattı ve suyu aldı. Ağzına götürdü ve tam içeceği sırada biraz ileride bir başka ses duyuldu. “Ne olur bir damla su verin, Allah rızası için bir damla su” diye feryat ediyordu. Bu İyaş’ın sesiydi. Feryadı duyan Hişam, elini geri çekerek suyu içmedi. Ateşler içinde yanmasına ve ağır yaralı olmasına rağmen o da arkadaşının kendinden daha yaralı olduğunu düşünerek suyu ona götürmemi işaret etti. Ben Hişam’ın yanından İyaş’a doğru koşarak ayrıldım. Yanına vardığım zaman kendisinin ancak son kelimesini işittim. Kelime-i Şehadeti söylüyordu. Şehadet şerbetini içiyordu. Hemen geri döndüm ve koşarak Hişam’ın yanına geldim. Gördüm ki, o da şehit olmuş. Onun yanından da ayrılarak amcamın oğlu Haris’e koştum. Ne çare ki ona da yetişemedim. O da diğerleri gibi şehit olmuş kızgın kumların üzerinde kanlar içinde yerde yatıyor-

9


Hazreti Peygamberin Kardeşliğe Yönlendirici Nebevi Ölçüleri

Bizi ve bizden önce gelip geçmiş İmanlı kardeşlerimizi bağışla!

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimizin, uygulamalı, iman ve İslam kardeşliğine yönelik teşvik edici, yönlendirici, müjdeleyici pek çok mübarek sözleri vardır. Efendimizin bu Nebevi ölçülerinden bir kısmı şöyledir:

Kalplerimizde, İman edenlere karşı hiçbir kin bırakma!

Müslüman, Müslüman’ın kardeşidir. Müslüman, Müslüman’a zulmetmez. Müslüman, Müslüman’ın başına gelen musibette terk etmez. Onu zalimin zulmünde bırakmaz.

Rabbimiz! Şüphesiz ki, Sen çok şefkatli, çok merhametlisin.

Müslüman, Din kardeşine yardımda bulundukça Allah da ona yardım eder. Kim, bir Müslümanın dünya darlığını giderip de sevindirirse Allah da kıyamet gününde onun sıkıntısını giderip mutlu eder. Kim, dünyada Müslüman kardeşinin ayıbını örterse Allah da kıyamet gününde onun ayıbını örter. Mü’min kardeşine güler yüz göstermen sadakadır. İyiliği emredip kötülüklere engel olman sadakadır. Mü’minler, birbirine karşı parçaları birbirine kenetli sağlam bina gibidir.

du. Hiç birisine de suyu vermek ve suyu içmek nasip olmadı. İşte İslam nizamının yetiştirdiği insan böyle olurdu. Galiba Sahabe de böyle olunurdu. Sahabe olmak böyle bir şeydi. Son nefesinde suya en fazla muhtaç olduğu ve ölümle burun buruna geldiği bir anda bile Müslüman kardeşini kendi nefsine tercih edebilme İman, asalet ve ruh yüceliği. İşte İslam kardeşliğinin en zirve ve doruk noktada yaşandığı gerçek ve örnek bir İslam kardeşliği. Böyle bir kardeşliğe, böyle bir anlayışa ve böyle bir ruha ne kadar ihtiyacımız var? 10

Sakın zanna yer vermeyin/zan ile hareket etmeyin. Zira zan, sözlerin en yalanıdır. Tecessüs edip birbirinizin gizli kalmış kusurların araştırmayın. Haber koklamayın. Birbirinize haset etmeyin. Birbirinize buğzetmeyin. Haksız rekabete girmeyin. Birbirinize sırt çevirmeyin. Ey Allahın kulları! Kardeş olun. Müslüman, Müslüman’ın kardeşidir. Ona zulmetmez. Onu mahrum bırakmaz. Onu tahkir etmez. Kişiye şer, kötülük ve günah olarak Müslüman kardeşini tahkir etmesi, aşağılaması yeterlidir. Her Müslüman’ın malı, kanı ve ırzı diğer Müslümanlara haramdır.


Allah sizin suretlerinize/dış görüşünüze ve mallarınıza/zenginliğinize değil kalplerinize, niyetlerinize ve amellerinize bakar. Bunlara değer verir. Takva buradadır. (Eliyle göğsüne işaret etti) Sakın birbirinizin satışı üzerine satış yapmayın. Ey Allahın kulları! Kardeş olun. Bir Müslüman’ın, Müslüman kardeşine üç günden fazla küs durması helal değildir. Bunların hayırlısı önce selam verip küslüğü ortadan kaldırandır. Bir Müslüman’ın, Müslüman kardeşini terk edip bir yıl küs durması onun kanını akıtması, onu öldürmesi gibidir. İman etmedikçe Cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de İman etmiş olmazsınız. Yaptığınız zaman birbirinizi seveceğiniz bir şeyi size bildireyim mi? Aranızda selamı yayın. Sadakanın en hayırlısı ve en güzeli, iki Müslüman’ı barıştırmaktır. Barış elçisi olmaktır. Sizden biriniz kendi nefsi için sevdiği bir şeyi diğer Mü’min kardeşleri için de sevmedikçe İman etmiş olamaz. Bir kimsenin Müslüman kardeşinin yüzüne bir defa muhabbet ederek sevgiyle tebessüm etmesi, gülümsemesi şu benim mescidimde bir yıl i’tikafa girmesinden daha hayırlıdır. Size derecesi namazdan, oruçtan ve sadakadan daha hayırlı/daha güzel bir ameli bildireyim mi? İki kişinin arasını bulup onları barıştırmaktır. Din kardeşini sadece Allah için seven kimse kıyamet gününde Allahın gölgesinden başka sığınacak hiçbir gölge olmadığı günde Allahın arşının altında gölgelenecektir. Allahın

Nisan 2014 / 309

himayesinde olacaktır. Aralarında hiçbir dünyevi çıkar ve menfaat olmadan birbirlerini sadece Allah için seven, Kur’anla amel edip, salih amel işleyen kimselere bu amellerinin karşılığında Cennette kendilerine verilecek derece ve ikramlardan dolayı Peygamberler ve Şehitler gıpta edip imreneceklerdir. Birbirlerini Allah için sevenleri Allah da sever Amellerin en hayırlısı ve en güzeli Allah için sevmek ve Allah için kızmaktır. Rabbimiz de şöyle buyurmaktadır: “Unutmayın! Mü’minler, birbirlerine düşman olamazlar. Onlar, ancak kardeştirler. O halde Mü’minler arasında çıkabilecek anlaşmazlıklara seyirci kalmayın. Din kardeşlerinizin arasını düzeltin. Allahtan gelen ilkeleri çiğnememe konusunda son derece titiz ve hassas davranın.  Mü’minlerin birlik ve beraberliğini bozup İslam toplumunu zayıflatacak her çeşit olumsuz davranıştan sakının ki, Allah tarafından şefkat ve merhamete layık olabilesiniz” (Hucurat, 10) “Onlar, ta başından beri, İman davasına gönül vermiş öncü ve örnek Müslümanlardır. Onlardan sonra gelen ve kıyamete kadar gelecek olan Mü’minler ise; Ey Rabbimiz! Diye dua edip şöyle yalvarırlar: Bizi ve bizden önce gelip geçmiş İmanlı kardeşlerimizi bağışla! Kalplerimizde, İman edenlere karşı hiçbir kin bırakma! Rabbimiz! Şüphesiz ki, Sen çok şefkatli, çok merhametlisin” (Haşr, 10)

11


KAPAK

İNNEMEL MÜ’MİNUNE İHVETÜN Aynı Allah’a, Kitaba ve Rasulüne iman edenler tek bir ümmet, tek bir cemaattir. Kim ki, ikinci bir cemaatten söz ediyorsa, kendine ya yeni bir ilah, ya yeni bir rasul ya da yeni bir din bulmuştur. “Biz Müslümanlardanız diyenden daha güzel sözlü kim olabilir.”

Abdurrahman Dilipak

B

kapak@ilkadimdergisi.net

iz kardeşiz. Allah’ın (cc) kitabı bizi kardeş yaptı. Kitab, bu kardeşlik hukukunun çerçevesini çizer aynı zamanda. Bu kitap Allah’ın ipine tutunanları kardeş yapan kitaptır. O, bizim ellerimizle zalimleri cezalandırmak ve mazlumlara yardım etmek istemektedir. O, biz Onun rızasına tabi olmamız halinde yeryüzünü bize mescid kılmak istemektedir. Bizi yeryüzünün varisi yapmak ve bizim ellerimizle zalimleri cezalandırıp, mazlumlara yardım etmek istemektedir. Bizi tearüf edelim, bilişelim diye yarattı. Biz dertlerimizi paylaştıkça O bizim dertlerimizi azaltacak, mutluluklarımızı paylaştıkça da mutluluklarımızı çoğaltacak olandır.

12

Eğer, biz O’nun rızası için Onun yarattıklarına bir ikramda bulunacak olursak, O bize, bu ikramımızın karşılığını, 10 katı, 100 katı, hatta 700 katı ile geri verecek olandır. Onun uğruna can sunanlara ise ölümsüzlük verecektir. Aynı Allah’a, Kitaba ve Rasulüne iman edenler tek bir ümmet, tek bir cemaattir. Kim ki, ikinci bir cemaatten söz ediyorsa, kendine ya yeni bir ilah, ya yeni bir rasul ya da yeni bir din bulmuştur. “Biz Müslümanlardanız diyenden daha güzel sözlü kim olabilir” “Din büyüklerimizi” İlah ve Rab edinmeyeceğiz.  “Atalarımızın dini”ninden de değiliz biz. Allah’ın  (cc) dinindeniz ve O din de Hz. Âdem’le (ona selam olsun) başlayıp, Hz. Muhammed


(sav) le biten dindir. Biz İbrahim milletindeniz. İttifak ettiğimiz zaman birlikte hareket eder, ihtilaf ettiğimizde birbirimizi mazur görürüz. Mutlaka uzlaşmamız gereken bir konuda uzlaşamaz isek hakeme gideriz. İşlerimiz istişare ve şura iledir. Dinde tartışmaya girmeyiz. Muhkemleri bırakıp müteşabihlerin arkasına saklanarak birbirimize karşı kin ve öfkeli sözlerle birbirimizi rencide etmeyiz. Biz biliriz ki “bize hayır gibi gelen şeylerde şer, şer gibi gelen şeylerde Allah hayır murat etmiş olabilir. Biz bilmeyiz, Allah bilir!” Biz biliriz ki, muhkem nas ile sabit olan bir konuda içtihad olmaz. İçtihad olmayan bir konuda mezhep de olmaz. İttifak ettiğimiz konularda birlikte hareket eder, ihtilaf ettiğimiz konularda birbirimizi mazur görürüz. Bizim için bizim mezhep ya da tarikatımızdan olsun ya da olmasın, bütün âlimler peygamber varisleridir. Onlar gökteki yıldızlar gibidirler. Onlar yaşarken bizim için istişare ehlidirler, öldükten sonra da eserleri ufkumuzu aydınlatır. Ancak âlimler ve onların görüşleri bizim için tek, mümkün olan tek doğru değildir. Mezheplerimiz ve tarikatlerimiz, doğru olma ihtimali olan bir ihtimal ya da farzı kifaye sorumluluklarımızı taksim noktasında bize bir göz aydınlığı vesilesi değilse helakimizin vesilesi olabilir. Mezhep, Tarikat, Lider, Örgüt, her ne ise bizim için İlah ve Rab değildir ve olamaz. Peygamberler müstesna hiç bir insan masum değildir. Ve hiç kimse gaybı bilemez. Keramet hiç kimseye tahsis edilmiş bir kota değildir. O kullarına Allah’ın ikramıdır. Akıl ve gücün sınırlarına ulaşıldığında önlerine açılan kapıdır. Zaman içinde zaman yaratan Allah’ın gayb hazinesinden ikramıdır.

Nisan 2014 / 309

Biz Müslümanlardanız. İNNEMEL MÜ’MİNUNE İHVETÜN. “Biz Müslümanlardanız”, ancak haksızlık kimden gelirse gelsin, kime yönelik olursa olsun, mazlumdan yana, zalime karşı olacağız. Adil şahidlerden olacağız, işi ehline vereceğiz. Müslümanlarla MÜTTEHİD, erdemli insanlarla MÜTTEFİK olabilecek ve BİLGİ ve HİKMET sahibi insanlarla nimet-külfet dengesine dayalı İTİLAFlar kurabileceğiz. Gayemiz, insanları ortak bir kelimeye çağırmak olacaktır. Onları Fıtratla barıştırmak yolunda olacaktır. Eskiden cemaat dediğimiz yapılar ümmetin önünde, onların birliğini sağlayan yapılardı. Bu gün giderek bu cemaat yapıları, Müslümanların ayrışmasına sebeb oluyor. Kimi siyasi sebeblerle, kimi maddi sebeblerle, içtihad farklılıklarını öne çıkartarak Müslümanların birliğinin önünde engel teşkil etmeye başlıyorlar.

13


Kim ki, sizi Allah’a, Rasulüne ve Kitaba çağırıyorsa oraya gidin. Kim ki sadece kendine çağırıyor, cemaatın/ümmetin bütününden ayrıştırarak uzaklaştırıyor, gözünüze at gözlüğü takarak sizi istişareden ve şuradan men ediyorsa, musalla taşında meyyit gibi olmanızı istiyorsa oradan uzaklaşın.

Oysa aslolan, bu yapıların insanları kendi mezhep ve meşreplerine, dergâhlarına davet etmeleri değil, Allah’a, Rasulüne ve Kitaba çağırmalarıdır. Ümmetin vahdet, birliği ve dirliği için çalışıp kendi aralarında işbölümü yaparak İman ve İslam davası için sorumluluklarını kuşanmaları gerekir. Yani aynı tabloyu meydana getiren parçacık mesabesinde kendileri için bir misyon tayin etmeleri gerekir. Ne yazık ki, kendilerinden olmayanı tekfire varan, en azından dışlayan bir dar anlamdaki cemaat anlayışı bugün ümmetin birliğini/Vahdeti tehdit eder noktaya gelmiştir. Onun için kim ki, sizi Allah’a, Rasulüne ve Kitaba çağırıyorsa oraya gidin. Kim ki sadece

14

kendine çağırıyor, cemaatın/ümmetin bütününden ayrıştırarak uzaklaştırıyor, gözünüze at gözlüğü takarak sizi istişareden ve şuradan men ediyorsa, musalla taşında meyyit gibi olmanızı istiyorsa oradan uzaklaşın. Bu yapının bugün İslam ümmetini nasıl paramparça ettiğini gördük. Sufi, Selefi ve Şia arasındaki tefrika düşmanlığa vardı. Suriye ve Irak’ta bunu yaşıyoruz. Çeçenistan ve Mali düştü. Irak ve Afganistan’da yaşananlar ortada. “Tefrika girmeden bir millete, düşman giremez/Toplu vurdukça yürekler onu top sindiremez.” Tefrikaya düşerseniz rüzgârınız kesilir. Doğduğumuz ana babayı, doğduğumuz toprağı, doğduğumuz zamanı, derimizin rengini ve cinsiyetimizi biz seçmedik. Bundan dolayı üstün ya da geri olamayız. Birileri dini, mezhebi, etnik, ideolojik, felsefi ve politik kanaat farklılıklarımızı çatışma sebebi sayarak bizi birbirimize kırdırmaya çalışıyor. Birimizin diğerine uzaklığı, onun bize uzaklığına eşittir. Birimizin fikri diğerine ne kadar garip geliyorsa, onun fikri de bize o kadar garip gelecektir. Zannımıza iman etmiyorsak, tartışmayı bırakalım ve dayatmadan vazgeçelim. Allah’ın peygamberlerinde olmayan bir gücü şeyhlerinizden beklemeyin. Allah’ın farzına uymazsanız haram, peygamberin sünnetine uymazsanız mekruh, ama birileri gibi düşünmezseniz dinden çıkarsınız! Yok böyle bir şey. Peygamberlerin bile kurtarıcı gücü yokken; onlar sadece Allah’a, Rasulüne, Kitaba, kurtuluşa çağırırken, birilerinin kurtarıcı bir rol üslendiği iddiası kabul edilemez. Biz Müslümanlardanız. MÜ’MİNUNE İHVETÜN. Selam ve dua ile.

İNNEMEL


KAPAK

Rasûlullahın ADALET ANLAYIŞI Şunu bilmeliyiz ki bütün peygamberler; dünyanın en dürüst, en güvenilir, en adaletli, en sorumlu, en sabırlı, en merhametli ve en cesur insanlarıydı. Onların gayretleri sayesinde dünyaya barış, dostluk, kardeşlik, saygı ve sevgi egemen oldu. Mehmet Şentürk kapak@ilkadimdergisi.net

“E

y inananlar! Sizin, annebabanızın ve akrabalarınızın aleyhine de olsa, Allah rızası için hakikate şahitlik yaparak adaleti gözetin.O kişi zengin de olsa fakir de olsa Allah’ın hakkı (olan doğru adil karar vermek) herkesten öncedir. Sakın boş heveslerinize, arzularınıza uymayın ki adaletten uzak düşmeyesiniz. Eğer hakikati çarpıtırsanız, bilin ki Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır.”

Nisan 2014 / 309

(Nisa, 135) Hakka yönelmek, hakkı lâyık olana vermek, haksızlıktan kaçınmak, herkese eşit davranmak anlamlarına gelen adalet sıfatı Hz. Peygamberimizde en mükemmel şekilde mevcuttu. Hz. Peygamber’imizin mübarek hayatını incelediğimiz zaman, O’nun hem içeride hem de dışarıda adaleti tesis etmeye çalıştığını görürüz. O, bir taraftan Mekkeli ve Medineli Müs15


lümanlar arasında kardeşlik ilan ederken diğer taraftan da Medine Sözleşmesi ile Müslüman, münafıklar, Yahudi ve müşrikler arasında adaleti sağlamaya çalışıyordu. Kur’ân-ı Kerîm’de Hz. Peygamber’in bu yönüne dikkat çekilerek “Onlar Sana gelirlerse aralarında adaletle hükmet” (Maide, 42) buyrulmuş; Hz Peygamber’in evrensel bir ilke olan adaletten gayrimüslimler için bile olsa asla taviz vermemesi gerektiği bildirilmiştir. Şu bir gerçektir ki toplum sevgiyle kaynaşır, adaletle ayakta durur. Herkesi kucaklayan bir adalet uygulaması, fertlerin birbiriyle kaynaşmasına vesile olur. Haksızlık ve adaletsizlik ise huzursuzluğa ve zulme yol açar. Çünkü hiç kimse bir başkası tarafından hakkının çiğnenmesinden hoşlanmaz.              Hz. Peygamberimiz dünya işlerinden elini çekmiş, hayattan uzak duran bir insan değildi. O, gençlik yıllarında Mekke’de bulunan kabilelerle birlikte yaşıyor, peygamber olduktan sonra da çeşitli kabile ve milletlerle iç içe bulunuyordu. Bu kabileler zaman olmuş, boğaz boğaza gelmişler, kan dökmüşler, çarpışmışlar, savaşmışlardı. Bunların birini memnun eden bir hareket, öbürünü rahatsız ediyordu. O, adaletin hakimiyeti için Mekke’de kurulan Hılful Fudul’de (Erdemliler Cemiyeti) gönüllü olarak görev almış, “böyle bir cemiyet Medine’de Peygamberlikten sonra  kurulmuş olsa yine üye olurdum.” demiştir. Peygamberimiz birbirine düşman kabileler arasında hak dini yayarken onların kalplerini kazanıyor, aralarında hak, adalet, insaf ve kardeşlik filizleri yeşertiyordu. Bu uğurda pek çok zorluklarla karşılaşıyordu. Fakat zerre kadar olsun, adalet ve insaftan ayrılmıyordu. Arapların nüfuzlu ve zengin olanları, top-

16

lum içinde kendilerine ayrı bir yer ayırır, başkalarına, özellikle kimsesiz ve fakir kimselere yaptıkları baskıların kendilerine yapılmasına dayanamazlardı. Şunu bilmeliyiz ki bütün peygamberler; dünyanın en dürüst, en güvenilir, en adaletli, en sorumlu, en sabırlı, en merhametli ve en cesur insanlarıydı. Onların gayretleri sayesinde dünyaya barış, dostluk, kardeşlik, saygı ve sevgi egemen oldu.  Daha peygamber olmadan önce Hz. Muhammed’i, o günkü halkın, “Muhammedu’lEmîn” olarak nitelemesi ve Rabbimizin, daha vahyin ilk aşamasında, “Kuşkusuz sen, üstün bir ahlâk üzeresin.” (Kalem, 4) diye bildirmesi bu gerçeği teyit etmektedir Allah Rasulü de, daima doğruyu söylemiş, dürüst ve adaletli olmuştur. O, inanmadığı şeyleri yapmamış, yapmadığı şeyleri de kimseden istememiştir. Kimseye haksızlık etmemiş, haksızlığa da rıza göstermemiştir. Zengin-yoksul, kadın-erkek veya etnik köken ayrımı yapmamıştır. Kimseyi küçümsememiş ve hafife almamıştır. Bir gün Mahzumoğulları kabilesine mensup eşraftan Fâtıma adında bir kadının hırsızlık yaptığı söylenerek Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellemin huzuruna getirilmişti. Kadının elinin kesilmesine hükmedildi. Fakat daha önceki gelenek ve alışkanlıklara göre Kureyş’ten olan asil bir kadın hakkında suç işlemiş olsa dahî böyle bir hüküm verilemezdi. Hükmün infazının durdurulması için Kureyş’in ileri gelenleri Hz. Peygamber’in çok sevdiği Üsâme b. Zeyd’i araya koyarak bu kadının affedilmesini istediler. Üsâme’nin böyle bir şefaatte bulunması Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve selleme çok ağır geldi. “Benden böyle bir şeyi nasıl istersin ey


Üsame...!?” dedi ve hemen ashabını toplayıp onlara şöyle hitap etti: “Ey insanlar! Sizden evvel yaşamış toplumların neden dolayı yollarını şaşırıp saptıklarını biliyor musunuz? Asilzâdeleri bir hırsızlık yaptığı zaman onu affeder, zayıf ve kimsesizleri bir şey çalarsa onları cezalandırırlardı. Allah’a yemin ederim ki, böylesine kötü bir hırsızlığı Mahzum kabilesine mensup Fatıma değil, kendi kızım Fatıma yapmış olsaydı, kesinlikle onun elini kestirirdim. “ (Müslim, Hudûd, 2) Peygamberimiz, adaleti uygularken din farkı gözetmezdi. Hak sahibi bir Yahudi de olsa, Müslüman dan hakkını alır, ona verirdi. Sahabelerden Ebû Hadrad, bir Yahudi’den bir miktar borç almıştı. Vade dolmuş, Yahudi de ısrarla parasını istiyordu. Fakat Ebû Hadrad’ın sırtındaki elbisesinden başka bir malı yoktu. O sırada Peygamberimiz Hayber Savaşı için hazırlıkta bulunuyordu. Bu sefer Yahudilerin üzerineydi. Mesele Peygamberimize iletildi. Ebû Hadrad, Yahudi’den biraz süre istediyse de, Yahudi buna razı olmamıştı. Sahabeyi kolundan tutup Peygamberimizin huzuruna getirdi. Alacağını tahsil etmesini istedi.

S

evgili Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem: “Dikkat edin! Hepiniz çobansınız ve hepiniz sürünüzden sorumlusunuz. İnsanların başında bulunan yönetici de çobandır ve sürüsünden sorumludur.”

Ebû Hadrad, verecek bir şeyinin olmadığını, Hayber’in fethinden sonra eline ganimet olarak bir şey geçerse vereceğini söyledi, ancak Yahudi diretiyordu. Sonunda Peygamberimiz fakir Sahabesine sırtındaki elbisenin bir kısmını satarak borcunu ödemesini söyledi. Ebû Hadrad da öyle yaptı. Peygamberimiz Yahudilerin üzerine bir sefer hazırlığı yaptığı sırada, gözü gibi koruduğu, evlatlarından daha fazla üzerlerine düştüğü Sahabelerinden birine karşı, hak sahibi olduğu

Nisan 2014 / 309

17


için Yahudinin hakkını arıyordu. Peygamberimiz hak, hukuk ve adalet konusunda kendisini ayrı tutmaz, kendisine farklı bir muamele yapılmasını da kabul etmezdi. Bunun örnekleri Peygamberimizin hayatında çokça bulunmakta, bu alanda da en yüksek seviyede bulunduğunu göstermektedir.

“Ey inananlar! Sizin, anne-babanızın ve akrabalarınızın aleyhine de olsa, Allah rızası için hakikate şahitlik yaparak adaleti gözetin...” (Nisa 135) * “Allah’a yemin ederim ki, böylesine kötü bir hırsızlığı Mahzum kabilesine mensup Fatıma değil, kendi kızım Fatıma yapmış olsaydı, kesinlikle onun elini kestirirdim.” (Müslim, Hudûd, 2)

Ebû Said el-Hudri’nin anlattığına göre, Peygamberimiz bir seferinde savaşta ele geçen malları Sahabeleri arasında paylaştırıyordu. Müthiş bir izdiham vardı. Çok kalabalıktılar. Öyle ki, Sahabelerden birisi Peygamberimizin sırtına çıkarcasına üzerine abanmıştı. Peygamberimiz, elinde bulunan ince hurma çubuğuyla o kişiye işaret ederek bir tarafa çekilmesini istedi. Çubuğun uç kısmı adamın yüzüne gelerek birazcık çizdi. Bunun farkında olan Peygamberimiz elindeki sopayı o kişiye verdi ve, “İşte yüzüm, gel, sen de benden hakkını al” dedi. Fakat Rasulullahı canından fazla seven Sahabe, “Ya Resulallah, ben hakkımı helâl ediyorum, sizi bağışlıyorum” dedi ve vazgeçti. Peygamberimiz haksızlığa asla tahammül edemez, haksızlık karşısında susan, kendini savunamayan kişiyi “dilsiz şeytan” olmakla nitelendirir, onun bu halini beğenmezdi. Görev başına getirdiği insanlara adaletli ve hoşgörülü olmalarını emreden Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem şöyle derdi: “Kıyamet gününde Allah’ın en çok sevdiği ve O’na en yakın olan kişi adil devlet başkanı, en çok nefret ettiği ve Allah’tan en uzak olan kişi de zalim devlet başkanıdır.” Sevgili Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem, hakkı gözetme konusunda sadece idareci konumunda olanları değil, herkesi sorumlu davranmaya çağırmış ve çoban-sürü benzetme-

18


sini yapmıştır: “Dikkat edin! Hepiniz çobansınız ve hepiniz sürünüzden sorumlusunuz. İnsanların başında bulunan yönetici de çobandır ve sürüsünden sorumludur.” Bu sözde ifade edilen şey, herkesin sorumluluğunu üzerinde taşıdığı kimselere karşı hakkı gözetmesi, onlara adaletle muamele etmesi, zulmetmemesi gerektiğidir. Bizler, Peygamberimizin bize öğütlediği bu güzel tavsiyeleri gönülden benimsemeli, hiç kimsenin hakkına el uzatmamalı, her zaman hakkı gözetmeliyiz. Bilmeliyiz ki Allah, bir başkasının bizim üzerimizde kalan hakkını asla affetmez ve bizi bundan dolayı sorumlu tutar. Bedir savaşında alınan esirler arasında Hz.Peygamberimizin amcası Hz. Abbas da vardı. Hz. Abbas’ın elleri bağlanmıştı. Esirler, fidye karşılığı serbest bırakılmaya başlanmıştı. Ensar’dan bazı kişiler Hz. Abbas’ın Allah Rasûlü’nün amcası olduğunu için onun fidyeden affedilmesini istediler. Allah Rasûlü: “Hayır, asla böyle bir şey olamaz Onun ödemek zorunda olduğu fidyenin tek bir dirhemi dahi bağışlanamaz” Buharî, Megâzî, 53. buyurdular. Yine bir gün, Peygamberimiz’in küçük torunları Hasan ve Hüseyin aynı anda Peygamberimiz’den su istediler. Peygamberimiz önce Hasan’a sonra da Hüseyin’e su verdi. Bunun üzerine Hz. Fatıma, “Babacığım suyu neden önce Hasan’a verdin. Hasan’ı daha mı çok seviyorsun” diye sordu. Peygamberimiz: “Hayır, ilk önce suyu Hasan istedi” cevabını verdi. Sevgili Peygamberimiz torunlarını severken de adaletli seviyor, hak geçirmiyordu. “Bağış ve ihsanlarınızda çocuklarınıza adaletli davranınız. Eğer ben birini üstün tutacak olsaydım, kızları üstün tutardım” (Ahmet bin Hanbel, Müsned, Nisan 2014 / 309

I/101) Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, sadece Müslümanların çocuklarına değil, tüm çocuklara büyük bir sevgi ve şefkat gösterirdi. Bir gün bir çocuğun öldüğünü görmüş ve çok üzülmüştü. Bunu görenler: “O, bir gayrimüslim çocuğudur.” diyerek onu teselli etmeye çalıştılar. Allah Rasulü buna karşılık: “Öyle de olsa bu çocuklar sizden daha masum ve günahsızdırlar.” cevabını vermiştir. Ömrünün son günlerini yaşıyordu. Dünyaya veda etme vakti gelip çatmıştı. Sahabeleri ile vedalaşmak, helâlleşmek istedi. Öbür âleme üzerinde bir hak olarak gidemezdi. Sahabeleri topladı ve onlara şöyle konuştu: “Şayet birinize karşı bir hatada bulunmuşsam, maddî veya manevî olarak kimi incittiysem, malınıza, canınıza veya şerefinize, herhangi bir biçimde zararım dokunmuşsa gelsin, benden hakkını alsın, tazminatını vereyim.” Son anında, ağır hastalığında dahi adaletin yerini bulmasını istiyordu. Üzerinde, kimsenin bir hakkının kalmasını istemiyordu. Bugünkü beşerî sistemlerde hâkim zümre ve belirli sınıflar için dokunulmazlıklar söz konusu olduğu halde İslâm hukuku önünde hiç kimsenin bir ayrıcalığı ve imtiyaz hakkı yoktur. 19


Zeki Soyak Hocamizdan

Kardeşliğimizi Korumak İçin;

YAPMAMIZ GEREKENLER

B

ütün müslümanların, İslamî hassasiyeti olan tv, radyo ve basın organlarının, özellikle ilim adamlarının ve öncü kişilerin ihtilafların fitneye, tefrikaya dönüşmemesi, müslümanlar arasında kin ve düşmanlıklar oluşmaması için şu hususlarda çok dikkatli olmaları gerekir.

1- Aşırılıktan sakınmak, ORTA YOL izlemek Müslüman her türlü aşırılıktan uzak duran itidal üzere bulunan, orta bir yol izleyen kişidir. Onun hayatında ifratın da, tefritin de yeri yoktur. Çünkü biz mutedil bir ümmet kılındık. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “İşte böylece sizin insanlığa şahit olmanız, Rasulün de size şahit olması için sizi mutedil bir ümmet kıldık.” (Bakara 143)

2- İttifak edilen hususlarda yardımlaşmak İslamî konularda, müslümanların ihtilaf ettikleri konular hem çok az ve hem de esasta değil tâli meselelerdedir. O bakımdan müslümanların birbirleri ile çekişip didişmesini gerektiren ciddi sebepler yok. Bilakis birlik, beraberlik içerisinde yardımlaşmaları gerekir ve bu hususta

20

kesin hükümler vardır.

3- İhtilaf edilen konularda hoşgörülü olmak İnsanlar çok çeşitli kabiliyetlerde, özelliklerde yaratılmıştır. Aynı ana ve babadan doğan, aynı eğitimi alan, aynı ortamlarda yetişen kişiler arasında bile çeşitli düşünce farklılıkları, meselelere bakış açıları bulunmaktadır. Zekâ, akıl, muhakeme, bilgi, kültür v.b. farklılıkları da göz önünde bulundurunca, fertler, cemaatler ve toplumlar arasında ihtilafların olmaması düşünülemez. Bu çok tabii farklılıkları, tahrip edici olmamak, toplumu ifsat etmemek, dinin özüne zarar vermemek şartıyla hoş karşılamalı, karşılıklı anlayış ve saygı içinde yanlışların düzeltilmesine, ortak zeminler arayıp bulunmasına çaba gösterilmelidir.

4- Ölçüsüz tartışmalardan sakınmak Elbette bazı konular tartışılacak, en doğruya, en güzele ulaşmak için fikir teatisinde bulunulacaktır. Ancak bunu yaparken, deliller ortaya koymak, doğrunun ortaya çıkmasını sağlamak yerine, körü körüne iddia etmek, ille de kendi görüşünün kabul edilmesini zorlamak, muhatabını tahkir etmek, kaba ve haşin davranmak asla caiz değildir.


5- Mezhep, meşrep ve parti taassubundan sakınmak

Müslüman ilim adamlarının yapması gereken ise mümkün olduğunca toplu olarak, gruplar hâlinde müşterek beyan ve açıklamalarda bulunarak toplumun yanlış bilgilendirilmesi ve yönlendirilmesini önlemeye ve toplumu aydınlatmaya çalışmaktır.

sım ayetleri ve hadisleri eğip bükerek, çeşitli manalara tevil ederek kendilerini haklı göstermeye çalışmaktadırlar. Mesela, hiçbir müslüman Hıristiyanlık ve Yahudiliğe, İslam dışı hiçbir dine hoşgörü ile bakamaz. Bir hıristiyan veya yahudiye insan olarak, insanî ilişkilerde yaklaşılabilir ama İslam dışı inancını doğru kabul ediyormuş izlenimi veren söz ve davranışlardan kaçınmak gerekir.

Taassubun her çeşidi kınanmıştır. Çünkü taassup sağlıklı düşünmeyi, doğruya ulaşmayı, hoşgörüyü tahrip eder. Karşı düşünce ve fikirlere saygıyı, onların da doğru olabileceği yaklaşımını ortadan kaldırır. Dolayısıyla İslam düşüncesinin, İslam medeniyetinin bizlere kazandırdığı ‘Bin biliyorsan bile, bir bilene danış.’ ölçüsünü yok eder. Kişilerin bencilleşmeBir kısım kişiler de taassine, kendi düşünce ve fikirlesub göstermeyeceğiz diye rinin dışında hiçbir fikre itibar inancı gereği, müslümanlığı Kendi aralarında ise etmemesine, ucub ve kibre icabı veya içinde bulunduğu vesile olur. Zamanımızda taasİslamî hizmet icabı yapması dinin özüne zarar sup, hoşgörü sınırlarını tahrip vermeyen, müslümanlar gerekenleri tavizsiz bir şekiletmekle kalmamış, İslam’ın de yapmayı, savunması gearasında derin ayrılıklara dışında kalan birçok düşünce reken gerçekleri tavizsiz bir sebep olmayan tâli ve fikir akımlarında meydana şekilde savunmayı taassup gelen taassup, müslüman fert zannetme gafletiyle gevşek, meselelerdeki farklı ve toplumların imanına zarar kimliksiz bir davranış sergigörüşleri büyüterek verecek boyutlara ulaşmıştır. lemektedir ki bu da ayrı bir tartışma konusu Laiklik, demokrasi, parti taashastalıktır. yapmamalıdırlar. subu, mezhep ve meşrep taasBu da belki taassupsuzsubunu çok gerilerde bırakmışluk taassubu diyeceğimiz bir tır. Kişiler parti, laiklik, demokdurumdur. Taassup doğru ve rasiye olan taassubundan dolayı dini değerleyanlışına bakılmaksızın körü körüne kendi fikrinden taviz verir hâle gelmiş ve hatta nerdeyse rini savunmak, kendi düşüncelerini her tür dülaiklik, demokrasi ve parti din gibi telakki edilir şünceden üstün görüp başka düşünceleri kaba olmuştur. Bu bir toplum için çok dehşetengiz bir bir şekilde reddetmektedir. manzaradır. Bir diğer hususta hoşgörü taassubudur. Bazı insanlar hoşgörüden ayrılmayacağım diye öylesine taassup gösteriyor ki Allahu Teâlâ’nın hoş görmediklerini hoş görmeye çalışmakta, bir kı-

Nisan 2014 / 309

Yoksa hak ve hakikati savunmak değildir. Hak ve hakikati, doğru fikrini savunmak İslamî bir erdemdir. Kur’an’a ve sünnete bağlılık, dini değerleri, ahlakî umdeleri savunmak İslam’da,

21


“hamiyyet ve salabet-i diniye” olarak isimlendirilmiş ve övülmüştür.

6- Geçmişte yaşanılan ihtilafları gündeme getirmemek Geçmişte gerek ulema arasında ve gerekse çeşitli toplumlar arasında bir kısım ihtilaflar meydana gelmiştir. Bu ihtilaflardan bir kısmı zamanımıza kadar gelmişse de büyük bir kısmı unutulmuş ve kitaplar arasında kalmıştır. Bu konuları yeniden mesele etmek, ilmi araştırmalar adı altında yeniden gündeme taşımak ilim adına da, toplum adına da yararı olmayan, bilakis birçok zarar tevlid eden çabalardır. Müslümanlar arasındaki ihtilaflar müslümanların zenginliğidir. Bu ihtilaflar hiçbir zaman ayrılık haline gelmemelidir.

7- Müslüman ilim adamları olarak dikkatli olmak İslam düşmanları çeşitli İslamî konuları ve hatta kesin nasla sabit meseleleri, t.v. ekranlarında, gazete köşelerinde, çeşitli oturumlarda sürekli olarak tartışma konusu yapıyor. Bir kısım zayıf, bilgisiz, bir kısmı şöhret düşkünü, dünyacı, bir kısmı kasıtlı kişileri de bu ortamlarda çok seviyesiz ve ölçüsüz bir şekilde tartıştırarak toplumun kafasını karıştırmaya çalışıyorlar. Bu konuda bütün müslümanlar ve özellikle ilim adamları çok dikkatli olmalı, bu çirkin oyuna gelmemelidir. Müslüman ilim adamlarının yapması gereken ise mümkün olduğunca toplu olarak, gruplar hâlinde müşterek beyan ve açıklamalarda bulunarak toplumun yanlış bilgilendirilmesi ve yönlendirilmesini önlemeye ve toplumu aydınlatmaya çalışmaktır. Kendi aralarında ise dinin özüne zarar ver-

22

meyen, müslümanlar arasında derin ayrılıklara sebep olmayan tâli meselelerdeki farklı görüşleri büyüterek tartışma konusu yapmamalıdırlar. İlim adamları batının İslam’a saldırılarına yine batılı kavramlara veya düşünce sistemine sarılarak değil de İslam’ın kaynaklarına, müslümanların geleneğine yaslanarak cevap üretmeliler. Milletimizin değişik yerlere götürülmesine, zihinlerinin karıştırılıp, kalplerinin bozulmasına mani olmaya çalışmalılar. Bir diğer husus da belli mahfillerin veya devletlerin kendilerine göre bir İslam üretme projesinde figüran olmamaya özen göstermektir. Yerli-yabancı İslam düşmanları kendi sömürülerine mani olan bir İslam telakkisi istememekteler ve müslüman milletlerin inancını, telakkilerini bozmak, değiştirmek için plan üzerine plan yapmaktadırlar. Müslüman âlimlere düşen vazife bu plan ve oyunları halka anlatmak, bunlara karşı çözüm geliştirmektir.

8- İslamî medya olarak dikkatli olmak Çeşitli televizyon programlarında, çeşitli toplantılarda aykırı düşüncelerde kişiler bir araya getirilip çok hassas konularda tartışmalar yaptırılıyor. Alim-cahil, kadın-erkek, genç-ihtiyar toplumun her kesiminden insanların izledikleri böyle programlar aşırı derecede tahripkâr olmaktadır. Bu programları izleyen kişiler de yapılan tartışmaları her önüne gelene anlatarak farkında olarak veya olmayarak bir nevi propaganda yapmakta, yanlış fikirlerin daha çok kişilere ulaşmasında yardımcı olmaktadır. İslamî hassasiyeti bulunan televizyonlar, radyolar, basın-yayın kuruluşları, sivil toplum örgütleri de maalesef aynı hatayı yapıyor. Bu gibi programlar yapmakta birbirleri ile yarışıyorlar. Hâlbuki bunun yerine yapılması gereken


aynı düşünceleri paylaşan sağlam bilgili, sağlam düşünceli dürüst kişileri bir araya getirerek, toplumun sağlıklı bir şekilde bilgilenmesini, aydınlanmasını, yanlış veya sapık düşünce ve fikir akımlarına karşı tahkim edilmesini sağlayacak programlar, oturumlar yapmaktır. Bu kurum ve kuruluşlar Allah Teâlâ’nın kendilerine verdiği bu imkânı toplumun hizmetinde, birlik ve beraberliğin tesisinde, İslam’a karşı yapılan açık gizli düşmanlıkların, sinsi planların bertaraf edilmesinde kullanmaları gerekir. Aksi takdirde Allah Teâlâ’ya bunun hesabını veremezler.

9- Müslümanların dertleri ile meşgul olmak Asrımız müslümanları çok büyük tehlikelerle karşı karşıya. Müslümanların inançları tahrip edilmek isteniyor. İslamî hakikatları tahrif etmek için çok büyük planlar ve çalışmalar yapılıyor. Gençliğin ahlakı bozuluyor. Dinine ve geçmişine düşman olarak yetiştirilmek isteniyor. Müslümanların dinini öğrenmesi ve dini vecibelerini yerine getirmesi hususunda önlerine akıl almaz engeller konuluyor. Bir kısım densizler, inancı ve ahlakı tefessüh etmiş kişi veya kişiler İslam’ı ve müslümanları tahkir etmek, horlamak cüretinde ve küstahlığında bulunuyor. Birçok İslam beldesi müstevlilerin veya kendi içlerinden zâlim ve gafillerin zulmü altında inim inim inliyor. Bir kısım İslam beldelerinde soykırımlar yapılıyor. Böyle hazin bir manzara karşısında basit ve talî ihtilaflarla meşgul olmak, birbirimizle sataşıp didişmek, ihtilafları tefrika ve fitneye dönüştürmek ve böylece İslam düşmanlarına yardımcı olmak ne büyük bir gaflettir. Müslüman gece gündüz müslümanların dertleriyle meşgul olur, projeler üretir, bunları uygulamaya koymaya

Nisan 2014 / 309

çalışır.

10- Aşırı ve fanatik kişilere fırsat verilmemeli Toplumda bir kısım kişiler vardır ki dedikodu yapmaktan, gıybet etmekten, haklı haksız her şeyi ve herkesi tenkit etmekten, haklı haksız her şeye itiraz etmekten adeta zevk alırlar. Bir kısım insanlar da vardır ki düşünce ve fikirlerinde aşırı derecede taassup gösterir, benimsediği düşüncelerde de, karşı olduğu fikirlerde de ölçüyü kaçırır, haddi aşar, kırıcı, nefret ettirici olurlar. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemin yukarıda da zikredilen “Kolaylaştırın, zorlaştırmayın, müjdeleyin, nefret ettirmeyin.” buyruğuyla koymuş olduğu ölçüyü tahrip ederler. İşte böylesi kişileri toplum ilişkilerinde, İslamî hizmet müesseselerinde ve alanlarında öne çıkarmamalı, sözcü konumuna getirmemeli, onlara temsil hakkı verilmemelidir. Hatta İslamî hizmetlerle meşgul olanlar bu tür kişilerin sadece kendilerini temsil ettiklerini ifade etmelidirler. Ya Rabbi bizleri her türlü tefrika ve fitneden muhafaza buyur. Birlik, dirlik ver. Gönüllerimizi İslam’ın halâveti ile itminana ulaştır. Âlem-i İslam’ı içinde bulunduğu felaketlerden, musibetlerden kurtar. Bütün müslüman milletlerin, müslüman cemaatlerin, tüm müslümanların kalplerini ülfet ettir. Sev, sevdir. Bizleri gafletten koru. Hayatımızın sonuna kadar Kur’an’ın, sünnet-i seniyyenin, İslam’ın ve müslümanların hizmetkârı kıl. Bizleri hizmet insanı, vakıf insan şuuruna ulaştır. Her işimizde, sözümüzde ve hareketimizde Sen’in rızanı gözettir. O kemâlâta erdir. O kemâlâtla yaşat. O kemâlâtla katına çağır. ÂMİN. (Fazilet Toplumu)

23


Hizmet Adabi nureddin.soyak@ilkadimdergisi.net

İ

Nureddin Soyak

Müslüman Olmak ve Müslüman Ölmek

stikametinizi merak mı ediyorsunuz? Neye hizmet etiğinize bakın. Fikriniz nedir? Zikriniz nedir? Neyle yatıp neyle kalkıyorsunuz? En çok meşgaleniz nedir? İşte ona hizmet ediyor, en çok onu seviyorsunuz. Kendi kendinizi aldatmayın, başkalarının da sizi aldatmasına müsaade etmeyin. Kaygılarınız, korkularınız, endişeleriniz nedir? Daha çok dünyevi mi, uhrevi mi? Bu sorular yol haritamız, hayata bakışımız hakkında bize yeterli bilgiyi vermektedir. Mü’min bu soruları sürekli kendine sorup istikametini kontrol etmelidir. İnsanlarda dünyayı elde etme, dünyaya sahip olma hırsı hiç bitmezken, ukbayı elde etme gayreti olan hizmetlerden çabucak yorulur ve geçmişte yapılan kırık dökük birkaç hizmetle “Şunu yaptım bunu yaptım” diye ömür boyu avunur. Dünya kazançlarından hiç yorulmaz. Hangisi fani? Hangisi baki? Hani insan akıllı idi. Akıl faniyi bakiye mi tercih ediyor? Rabbimiz buyurdu ki: “Allah, azabı akıllarını kullanmayanlara verir.” (Yunus, 100) Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz buyurdu ki: “Akıllı kimse, nefsini muhasebe eden ve ölümden sonrası için çalışandır. Aciz de, nefsini hevasının peşine takan ve Allah’tan temennide bulunan kimsedir.” (Tirmizi) Ömür kısa, hayat süratle akıp gitmektedir. Hayatı salih amellerle süslemek, müslümanın en önemli ideali olmalıdır. Salih ameller mü’minin imandan sonra hayatını süsleyen en güzel işlerdir.

24

Eğer salih amellere şekil vemek mümkün olsaydı dünyada ondan daha güzel bir süs eşyası bulamazdınız. Salih amelden başka hiçbir şeye dönüp bakmazdınız. Rabbimiz buyurdu ki: “İman edip, salih amel işleyenler var ya; işte onlar yaratıkların en hayırlısıdır.” (Beyyine, 7) “Andolsun, eğer Allah yolunda öldürülür veya ölürseniz, Allah’ın bağışlaması ve rahmeti onların topladıklarından daha hayırlıdır.”(Al-i İmran, 157) Mü’minlerin tercihi hangisi? Allah yolunda ölmek mi? Topladıkça toplamak, yığdıkça yığmak mı? Toplayanların kaç tanesi “artık bu bana yeter” dedi? Topladıklarını başkalarıyla paylaştı? Topladıklarından onu ancak ecel ayırabildi. Mü’min Allah yolunda olabilmek ve Allah yolunda ölebilmek için, Allah’ın dinine yardım etmelidir. Rabbimiz buyurdu ki: “Kim ahiret kazancını isterse, onun kazancını artırırız. Kim dünya kazacını isterse ona da istediğinden veririz, fakat onun ahirette hiçbir payı yoktur.” (Şura, 20) Gerçek kazanç ahiret kazancıdır. Ahireti kazanamayanlar hiç bir şey kazanamamışlardır. Önceki ümmetlerden de sonraki ümmetlerden de ahiret kaygısı taşıyanlar kazanmıştır. Bu, Allah yolunda bıkmadan usanmadan, sabırla, metanetle, çalışarak Rabbimize tevekkülle mümkün olmaktadır. Allah davası uğrunda her şeyi göze alamayanlar, hiçbir muvaffakıyet elde demezler.


Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki:

alıkoyabilmektedir. Allah davasına gönül vermek, mü’mini öyle bir kıvama getirmeli ki tek başına da kalsa “Rabbinin kendisiyle beraber olduğu kişi yalnız değildir” inancıyla yılmadan usanmadan Allah için hizmete devam etmelidir. Rabbimiz bu gayret ve çabadan memnun ve razıdır. Samimi mü’mine düşen de Rabbinin rızasını kazanmaktır.

“Rabbimiz, Allah yolunda savaşan şu kimseye taaccüb etmiştir: Arkadaşları hezimete uğra(yıp kaçmış)tır. Ancak O, kendisine düşen sorumluluğun idrakiyle geri dönerek, öldürülünceye kadar düşmanla çarpışmıştır. Bunun üzerine Aziz ve celil olan Allah, meleklere şöyle der: Şu kuluma bakın benim nezdimde olan Gerçek kazanç ahiret (mükafaatı) düşünüp katımda kazancıdır. Ahireti olan (cezadan) korkarak geri kazanamayanlar hiç bir döndü, öldürülünceye kadar şey kazanamamışlardır. savaştı.” (Ebu Davud) Rabbimizin taaccübü mecazidir. Rabbimize her şey malumdur. Rabbimizin cihad eden kulundan razı ve memnun olmasıdır. Hayatını Allah davasına adayan mü’min, dünyevi hiçbir şeyin kaygısına düşmez. “Ailene ne bıraktın?” diyen Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimize, Ebubekir (ra) “Allah ve Rasulünü” demişti. İnsanlar bazen ailesini koruma endişesinde o kadar gaflete düşüyor ki; sanki onları koruyan kollayan gözeten, yediren içiren sanki kendisi. Yetimler öksüzler, aç mı açıkta mı? Sahipsiz perişan mı?

Önceki ümmetlerden de sonraki ümmetlerden de ahiret kaygısı taşıyanlar kazanmıştır. Bu, Allah yolunda bıkmadan usanmadan, sabırla, metanetle, çalışarak Rabbimize tevekkülle mümkün olmaktadır. Allah davası uğrunda her şeyi göze alamayanlar, hiçbir muvaffakıyet elde demezler.

Rabbimiz, Rasulüne hitaben buyurdu ki: “Seni yetim bulup da barındırmadı mı? Seni yolunu kaybetmiş olarak bulup da yola iletmedi mi? Seni ihtiyaç içinde bulup da zengin etmedi mi?” (Duha, 6-7-8) Her şeyin sahibi ve malik Rabbimizdir. Onun sahip ve malik olduğu yerde kula düşen teslimiyettir. Bazı kaygılar, vesvese ve kuruntulara dönüşerek mü’minleri Allah davasına hizmetten Nisan 2014 / 309

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki: “Kim Rab olarak Allah’tan, din olarak İslam’dan, peygamber olarak Muhammed’den razı ise ona cennet vacip olmuştur.” Bu söz hayretime gitti ve: “Ey Allahın Rasulü, bir kere daha tekrar edermisiniz?” dedim. Aynen tekrar etti ve arkadan da şunu söyledi. “Bir başka şey daha var ki, Allah, onun sebebiyle, kulun cennetteki makamını yüz derece yüceltir. Bu derecelerden ikisi arasındaki uzaklık sema ile arz arasındaki mesafe gibidir.” Ben: “Öyleyse bu nedir?” dedim. Şu cevabı verdi: “Allah yolunda cihad, Allah yolunda cihad, Allah yolunda cihad.” (Müslim, Nesai)

Allah davası uğrunda yapılan her hizmet cihattır. Hizmetlerin ve cihadın da dereceleri vardır. Mü’min hangi derecede de olsa, hizmetlere ve cihada devam etmelidir. Bu mücahade kendisine dünya ve ahiret saadetinin kapılarını açacaktır. Bu hizmetlerde Rabbinin de kendisinin yar ve yardımcısı olduğunu asla unutmamalıdır. O’nun yardımı olmadan da menzili maksuduna eremeyeceğini bilmelidir. O’na içten ve saygıyla yalvarıp yakarmalıdır. Gayret bizden yardım Rabbimizdendir.

25


. Kur’an Iklimi Selim Armagan selim.armagan@ilkadimdergisi.net

“Ey peygamber! Biz seni hem bir şahit, hem bir müjdeci, hem bir uyarıcı olarak gönderdik. Ve hem de izniyle Allah’a bir davetçi ve nurlar saçan bir kandil olarak gönderdik. Mü’minlere müjdele! Onlara Allah’tan bir mükâfat vardır... (Ahzab, 45-47)

“ Ey Muhammed! Biz Seni Ancak

Alemlere Rahmet

V

26

Olarak Gönderdik.” (Enbiya, 107)

arlık âlemi Yüce Rabbimizin rahmeti ile vücut bulmuştur ve yine onun rahmeti ile varlığını devam ettirmektedir. İlahi pergelin bir ucunu insanda sabitleyen Rabbimiz diğer ucunu onun etrafında rahmeti ile döndürür. Allah, insanı dünyanın da ahretin de merkezine yerleştirmiştir. Dolayısı ile insan dünyanın bir özeti olarak Allah tarafından iç içe geçirilmiş bir rahmet yumağıdır.

“Ey peygamber! Biz seni hem bir şahit, hem bir müjdeci, hem bir uyarıcı olarak gönderdik. Ve hem de izniyle Allah’a bir davetçi ve nurlar saçan bir kandil olarak gönderdik. Mü’minlere müjdele! Onlara Allah’tan bir mükâfat vardır... Kâfirlere ve münafıklara itaat etme, onların ezalarına aldırma Allah’a tevekkül et. Allah vekil olarak hepsine yeter.” (Ahzab, 45-48) Ayeti de bu rahmetine bir nebze açıklık getirmektedir.

“Allah birbirinden gelme bir nesil olarak Âdem’i, Nuh’u, İbrahim ailesini ve İmran ailesini seçip âlemlere üstün kıldı. Allah işiten ve bilendir.” (Ali İmran, 33-34) ayeti ile işaret ettiği üzere insanları da süzmüş onların içlerinden peygamberler seçmiştir. Peygamberlerin de; “O rasullerin de bazısını, bazısından üstün kıldık…” (Bakara, 253) ayeti ile farklı özellikleri nedeniyle birbirlerine üstünlük vermiştir. Efendimizi ise “Ey Muhammed! Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.” (Enbiya, 107) ayeti ile övgülerinin zirvesine çıkartmıştır. Bu ayeti kerime ile de anlıyoruz ki Allah’ın görülen ve görünmeyen rahmetinden istifade edebilmenin en kısa yolu son elçisine iman ve itaatte düğümlenmiştir. Onun rızası Allah’ın rızası, Onun öfkesi Allah’ın gazabıdır.

Efendimiz, güneş gibidir. Hatta güneşten daha yararlıdır. Zira güneşin ahirete bir katkısı yoktur. Efendimiz, ayetinde ifade ettiği gibi “Siracı Münir” dir. Yani Dünyanın da ahiretin de nur saçan kandilidir. Mü’mini, kâfiri, insanı, hayvanı, bitkisi, canlısı, cansızı herkes ondan ve onun rahmetinden nasipdardır. Ondan istifade etmeyen kalmamıştır ve kıyamete kadar hatta daha ötesine kadar herkes Allah’ın izni ile istifade edecektir. Onun rahmetinin örneği kendi mübarek lisanı ile tanımladığı gibi yağmur ve toprağın ilişkisi gibidir. “Allah’ın benim vasıtamla gönderdiği hidayet ve ilim bol yağmura benzer. Bu yağmur bazen öyle bir toprağa düşer ki onun bir kısmı suyu kabul eder çayır ve bol ot yetiştirir. Bir kısmı


da kurak olur, suyu üstünde tutar. Allâh-u Teâlâ, halkı ondan yararlandırır. Hem kendileri içerler, hem hayvanlarını suvarırlar, ekin ekerler. Bu yağmur diğer bir toprağa daha yağar ki bu toprak kaygandır. Ne suyu üstünde tutar, ne çayır bitirir. Allah’ın dinini anlayıp da Allah’ın benim vasıtamla gönderdiği hidayet ve ilimden faydalanan ve bunu bilip başkasına bildiren kimse ile bunu duyduğu vakit kibrinden başını bile kaldırmayan ve Allah’ın benimle gönderilen hidayetini kabul etmeyen kimse böyledir. (Buhârî) O, dünyada bir yolcu gibi yaşamıştır. Allah’ın dinine yapılan haksızlıkları asla affetmemiş, Allah düşmanları ile Allah adına malı ile canı ile ailesi ile cansiperane mücadele etmiştir. Kendi şahsına yapılan haksızlıkları ve hakaretleri affetmiş, kimseye şahsi kin ve nefret beslememiştir. Nezaketi elden bırakmayan Âlemlerin Efendisi, ilk günden itibaren ırk ayrımını ve sosyal statü ayrımını reddetmiş, insanları kardeşliğe davet etmiştir. İnsanlar doğacakları annelerini ve evleri seçemezler ilahi imtihanın bir neticesi olarak dünyaya gelirler. Bu nedenle efendimiz karşısındaki kişiyi anlamak için önce “Sizden biriniz, kendisi için istediğini mü’min kardeşi için de istemedikçe tam iman etmiş olamaz.” Cümleleri ile kendimizi muhatabımızın yerine koymayı sonra da; “Ben ve yetimin işlerini üzerine alan kefil cennette şöyle olacağız” diye iki parmağını işaret eder.  Dezavantajlı grupların dertleri ile dertlenmeyi yani onlarla hemhal olmayı emretmiştir. O, bir rahmet peygamberi idi. Açlıkla mücadele etmiş, onların ihtiyaçlarını karşılayabilmek için kendi servetini de sevgili eşi Hatice-tül Kübra’nın servetini de, Ebubekir, Ömer, Osman, Ali… gibi -Allah onların hepsinden Razı olsundostlarının mallarını da bu yolda sarf ettirmiştir. Bırakalım bir insana ikramın yüceliğini anlatmasını O, bir köpeğe dahi su verenin cennete gittiğini, bir kediyi dahi öldürenin cehenneme gideceğini söylemiştir. Vefatı sırasında sahip olduğu üç dinar nakit paranın hemen tasadduk edilmesinde geci-

Nisan 2014 / 309

ken eşlerine sitem etmiştir. Hz. Câbir (r.a) anlatıyor: Rasulullah (a.s) buyurdular ki: “Deve, sığır veya davar sâhibi olup da, bunlardaki Allah’ın hakkını eda etmeyenlere kıyamet günü, bu mallar, olduğundan daha çok ve mümkün olduğunca iri ve şişman olarak gelecekler. Adam, onlar için, düz ve geniş bir yere oturtulacak, hayvanlar bacakları ve tabanlarıyla onun üzerinden geçecekler. Geçiş sırasında boynuzlarıyla tosluyacaklar ve ayaklarıyla ezecekler. İçlerinde boynuzsuz veya boynuzu kırık biri bulunmayacak. Bu şekilde sonuncusu da onun üzerinden geçince, birincisi aynı geçişe tekrar başlayacak. Mahlûkatın hesabı tamamlanıp hüküm verilinceye kadar bu hâI devam edecek.” (Buhari) O, Sadece fakirlerin merhametlisi değildi. İnsan haysiyetini ayaklar altına aldırtacak davranışlar sergileten zararlı alışkanlıkların da yayılmaması için mücadele edendi. “Sarhoş edici şeyler bütün kötülüklerin anasıdır.” Derdi. Irk ve cinsiyet ayrımını şiddetle reddeder; “Çocuklarınızı çok öpün zira her öpücük için cennette size bir derece verilir ki iki derce arasında beşyüz yıllık mesafe mevcuttur. Melekler öpücüklerinizi sayarlar ve sizin için yazarlar.” Buyururdu. Ebu Hüreyre (r.a) anlatıyor: Hz. Peygamber (a.s) “Benim misalimle sizin misaliniz, şuna benzer: Bir adam var ateş yakmış. Ateş etrafı aydınlatınca, gece kelebekleri ve aydınlığı seven bir kısım hayvanlar bu ateşe kendilerini atmaya başlarlar. Adamcağız onları kurtarmaya çalışır. Ancak hayvanlar galebe çalarak çoklukla ateşe atılırlar. Ben tıpkı o adam gibi ateşe düşmemeniz için belinizden yakalıyorum, ancak siz ateşe ateşe koşuyorsunuz” buyurdu. (Buhârî) MUHAKKAK Kİ, EN GÜZEL SÖZ ALLAH’IN KİTABIDIR. EN GÜZEL YOL DA MUHAMMED (A.S)’IN YOLUDUR.

27


. Hadis IklimiAhmet Agmanvermez a.agmanvermez@ilkadimdergisi.net

-

“(Onların) her birini önünden ve arkasından izleyen (gözeten) muakkib (melek)ler vardır. Allah’ın emriyle onu korurlar” (Ra’d, 11).

MELEKLERİN Kur’an ve Sünnette Geçen İSİMLERİ ve GÖREVLERİ

M

eleklerin Kur’an ve hadislerle beyan olunan görevleri ve her birinin isimleri şöylece özetlenebilir:  

leri için onları, iyi, güzel ve hayırlı işlere yönlendirir, hidayeti ve doğru yolu bulmaları için duada ve şefaatta bulunurlar.

1. Melekler, Allah’tan vahiy getiren ilâhî, elçilerdir. Cibril Kur’an’da  “Ruhu’lEmin”, “Ruhul-Kudüs”, “Vahiy meleği” ve “Namusu Ekber”  olarak da geçer. Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemden önceki peygamberlere de vahyin aynı yolla indirildiği bildirilmiştir (Nisâ, 163). Dört büyük melekten biri olarak, “Rasul” diye de anılır. En büyük ve en şerefli melektir.

4- Melekler, aynı zamanda, ilâhî cezaları uygulayan vasıtalardır.  Cehennemi ve Cehenneme girenlerin oradaki işlerini idare ve cezalarını infaz ederler. Cenneti ve Cennet ehli mü’minlere  cennet nimetlerini ikram ederler. Kur’ân-ı Kerim’de cennet meleklerine genellikle “Rıdvan “, idarecilerine de  “Hazene-i Cennet” adı verilmiştir. Bu konuda Kur’an’da şöyle buyurulur: “Rablarına (emirlerine) karşı gelmekten sakınan (ve azabından korunan)lar bölük bölük Cennete götürüldüler. Oraya varıp ta (Cennetin) kapıları açıldığında, bekçileri onlara: “Selâm (ve selâmet) size, tertemiz (ne hoş) oldunuz! Artık ebedî kalmak üzere buraya girin” dediler” (Zümer, 73).

“Şüphesiz ki Kur’an, âlemlerin Rabbinin indirdiği (bir kitap)tır. Onu “Ruhu’l-Emin” (Cebrail) senin kalbine, uyaranlardan olman için indirmiştir.” (Şuarâ, 192-193),      2. Allah’ın sevgili kulları olan peygamberlerini destekleyerek onlara kuvvet vermek, karşılaştıkları güçlükleri kolaylaştırmak ve üzüntülü anlarında onları teselli etmekle görevli melekler.  3. Peygamberlerle beraber olan, onların yolunda yürüyen, imanları kuvvetli gerçek mü’minlere ve salih kullara zor durumlarında ve savaşlarda kuvvet vererek destek olurlar. İnsanların ruhen yükselme-

28

Diğer bir âyette ise: “(Onlar) Adn cennetine girerler. Babalarından, eşlerinden ve çocuklarından iyi (salih) olanlar da onlarla beraber girerler. “Melekler de her kapıdan yanlarına girip; “Sabretmenize karşılık, size selâm olsun. Burada (ahiretteki yurdunuz) ne güzel oldu” derler” (Ra’d, 23-24) 5- Meleklerin bir kısmının görevi de, Arşı yük-


lenmektir. Bunlara “Hamele-i Arş” denir. Kur’ân-ı Kerim, kıyamet gününde onu yüklenip taşıyacak meleklerin sayısının sekiz   olduğunu bildirir: “Melekler de onun çevresindedirler. O gün Rabbinin arşını onların üstünde sekiz (cins veya saf) melek yüklenir” (Hakka, 17). “Arşı taşıyan ve etrafında bulunanlar, Rablerini överek (şânını tenzih ve) O’nu tesbih ederler...” (Mü’min, 7). 6-  Meleklerden bir kısmının görevi;  değişik şartlarda ve çeşitli işler sırasında insanları muhafaza etmek, onları koruyup gözetmek, yaptıkları iyi ve kötü her türlü iş ve davranışları kaydetmektir. Bunlar, Kur’an’da; Hafaza, Muakkibe”, “Kirâmen Kâtibin (Şerefli ulu yazıcılar)” adları ile anılırlar. Bunlara “Hafaza melekleri” denir. Her insan için görevli olanlar ayrıdır. Bir ayeti kerimede; “(Onların) her birini önünden ve arkasından izleyen (gözeten) muakkib (melek)ler vardır. Allah’ın emriyle onu korurlar” (Ra’d, 11). Diğer bir ayette; “O kullarının üstünde yegâne hakimdir. Size koruyucu (hafaza) (melek)lar gönderir.” (En’âm, 61) buyrulmaktadır. “Kirâmen Kâtibin” adıyla da anılan bu melekler, her mükellefin yaptıklarını yazarak bir kitapta muhafaza ederler. Bu meleklerden biri insanın sağında, diğeri solunda durur, yaptığı iyilik ve kötülükleri kaydederler. Kur’ân’da şöyle buyrulur: “Onun sağında ve solunda oturan iki alıcı (melek, onun yaptıklarını) kaydetmektedir. (İnsan) hiç bir söz söylemez ki; yanında (onu) gözetleyen, dediklerini zapteden (bir melek) hazır bulunmasın” (Kaf, 17,18). Diğer bir ayette de “Kirâmen Kâtibîn terimi kullanılır: “Muhakkak ki üzerinizde (muhafız) bekçiler, yaptıklarınızı bilen (ve kaydeden) şerefli (ulu) yazıcılar vardır” (İnfitar, 10,11) buyrulur. Ayet-i kerimede geçen “Hafaza “ (koruyucu) tabiri, görevli meleklerin, insanın davranışlarına göz kulak olmak, gözetlemek anlamınadır. Melekler nurânî ve manevî lâtif varlıklar oldukları için, onların kayıt şekilleri, insanlarınkine benzemez. Nitekim  Cenabı Hak: “Her insanın boynuna işlediklerini dolarız ve Kıyamet günü açılmış bulacağı Kitabı (Amel defterini) önüne çıkarırız” (İsrâ, 13) buyurur.

Nisan 2014 / 309

7- “Münker ve Nekir” adları verilen Kabir melekleri, ölen ve kabre konan her kula, Rabbi, peygamberi, ve kitabı hakkında soru sormakla görevlidirler. 8- Melekler, insanların eceli gelince, Rabbu’l Âleminin izniyle onların ruhlarını kabzetmektedir. Bunlara, “ölüm meleği” denir. Bunların başı, dört büyük ve mukarrab melekten biri olan Azrail (a.s) dir. Canları yaratan Allahu Teâlâ’nın ilâhî hikmeti, ruhların kabzedilmesi  görevini, “Mukarreb” olan meleğe havale etmiştir. Kur’an’da şöyle buyrulur: “Deki, size vekil kılınan ölüm meleği canınızı alacak, sonra Rabbinize döndürüleceksiniz” (Secde, 11). Görüldüğü gibi ayette o, “Melekül mevt” diye adlandırılan, büyük bir melektir. Ruhların, tek bir melek, yani Azrail (Abdülcebbâr) tarafından mı, yoksa bir çok melek aracılığıyla mı alındığı konusu tartışmalıdır. Çünkü bu sorunun cevabı, Kur’an’da açık ve kesin değildir. Meselâ şu ayette, onların birden çok olduğu ifade edilmiştir: “...Artık birinize ölüm gelince, elçilerimiz onun canını alırlar...” (En’âm, 61). Meali verilen Secde suresinde (11) ise, ruhların yalnız bir melek tarafından alındığı açıklanmıştır. Ölüm meleği bir tanedir. Ancak o, pek çok yardımcı melekle güçlendirilmiştir. Aralarında; askerlerle komutanları arasındaki gibi bir bağ veya güneşin ışınlarının tek bir merkezden bir anda bütün dünyaya ulaşmasına benzetilebilir. Allah (c.c) melekü’l-mevti (ölüm meleğini) yarattı. Ona ruhları kabzetme, onu bedenlerden ayırma yetkisi verdi. Onunla beraber olacak, emirlerine uyarak işleri yapacak bir orduyu da yanına verdi. Bu durumda; ruhları kabzeden “Melekül Mevttir. Uygulayanlar emrindeki yardımcılarıdır. Ruhu bil fiil alan ve cesedi bil fiil öldüren ise, gerçekte Allahu Teâlâ’dır. (Kurtubî, el-Camili Ahkâmi’l-Kur’an, XIV, 94). Bazı sahih hadislerde; salih amel sahibi mü’minlere ölüm meleğinin daha yumuşak davrandığı ve ölümün onlar için daha kolay olacağı, buna karşılık ölüm meleğinin kötülük ve isyan içinde olanlara görevini daha sert ve acımasız uygulayacağı ve böyle kişilerin ölümlerinin daha zor olacağı da ifade edilmiştir. Cenab-ı Hak bizleri son nefese kadar ihsan derecesinde yaşayarak , meleklerle birlikte olduğumuz şuur ve bilincinden  ayırmasın. Amin.

29


mehmet.senturk@ilkadimdergisi.net

Mehmet Sentürk .

İSLAM’DA

Kabir Azabı

D

oğmak üç hayatı yaşamaktır. Dünya Hayatı, Kabir Hayatı ve Ahiret Hayatı. En kısa olmasına rağmen dünya hayatı, gerek kabir hayatının şekillenmesinde gerekse Ahiret Hayatının şekillenmesinde en önemli etkendir. Son dönemlerde kabirde azabın olmadığı iddiaları yazılı ve görsel basında yer almakta. Bu hususa açıklık getirmeye çalışalım. Ehl-i Sünnet inancına göre, kâfirlere ve bazı günahkâr mü’minlere kabir azabı vardır. Kabir, iman ve salih amel sahipleri için Cennet bahçelerinden bir bahçe; kâfirler için de Cehennem çukurlarından bir çukurdur. Kabir hayatının, azap şeklinin mahiyeti hakkında, âlimler ayrı görüşler ileri sürmüşlerdir. Azabın ruha, bedene veya her ikisine birlikte yapılması, sonucu değiştirmez. Çünkü salih amel sahibi insanlar kabirde güzel bir hayat yaşarken, kâfirler, büyük bir sıkıntı ve ızdırap içinde bulunacaklardır. Kabir hayatı, bir bakıma ahiretin giriş kapısı ve başlangıcı sayılır. Ölen kimse, ister kabre defnedilsin, yırtıcı hayvanlarca parçalansın; ister ateşte yanıp külleri savrulsun ya da denizde kaybolsun, onun için kabir hayatı başlamış olur. Münker ve Nekir melekleri kabir sorgulamasını yapar. Rabbini, peygamberini ve dini sorar. Bu sorgudan sadece peygamberler ve çocuklar muaftır. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bir mezarlıktan geçerken, iki mezardaki ölünün bazı küçük şeylerden dolayı azap çekmekte olduklarını gör-

30

dü. Bu iki mezardaki ölülerden biri hayatında koğuculuk yapıyor, diğeri ise idrardan sakınmıyordu. Bunun üzerine Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem yaş bir dal almış, ortadan ikiye bölmüş ve her bir parçayı iki kabre de birer birer dikmiştir. Bunu gören ashap, niye böyle yaptığını sorduklarında: “Bu iki dal kurumadığı sürece, o ikisinin çekmekte olduğu azabın hafifletilmesi umulur.” (Buhârî Cenâiz, 82; Müslim, İmân, 34; Ebû Dâvud, Tahâret, 26) buyurmuşlardır. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem diğer bir hadislerinde şöyle buyururlar: “Kabir ya cennet bahçelerinden bir bahçedir veya cehennem çukurlarından bir çukurdur.” (Tirmizî, kıyamet, 26) “Hiç şüphe yok ki, ölü defnedilip arkadaşları, yanından ayrıldıkları zaman; yanından ayrılırken cenazesini kaldırıp kendisini ahirete yolcu edenlerin ayak seslerini işitir.” (Buhari) Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem Bedir’de öldürülen  kâfirlerin içi taşlarla örülmemiş bir kuyuya atılmasını emretti. Ölümlerinden  günlerce sonra gelip başında durdu ve son ferdine kadar, onları teker teker ey falanca oğlu falan şeklinde, isimleri ve babalarının isimleri ile çağırarak onlara şöyle buyurdu: “Siz Rabbinizin size va’dettiği azabın hak olduğunu gördünüz mü? Hiç şüphe yok ki ben; Rabbimin bana va’dettiği zaferin hak olduğunu gördüm.” Bunun üzerine Hazret-i Ömer; “Yâ Rasulallah! Sen, leş olmuş


kimselerle mi konuşuyorsun?” dedi. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz de cevaben : “Beni hak din ile gönderen Allah’a yemin ederim ki siz, beni onlardan daha iyi duymuyorsunuz.” dedi. (Buhari ve Müslim) “Herhangi bir kul kardeşinin kabrini ziyaret edip yanında oturursa, kalkıncaya kadar, o ölü onunla arkadaşlık eder ve ona karşılık verir.” (Hz. Aişe r.a, Buhari ve Müslim) “Bir adam, tanıdığı bir kimsenin kabrinin yanından geçtiğinde, ona selam verirse, selamını alır. Bir adam da tanımadığı bir kimsenin kabrinin yanından geçtiği zaman selam verirse o da, onun selamını alır.” (Beyhaki ve Ebiddünya rivayet etmiştir) Hz. Osman’ın azatlısı Hâni şöyle dedi: “Osman bir kabirde durduğu zaman gözyaşı sakalını ıslatacak kadar ağlardı. Ona dediler ki: ‘Cennet ve cehennemden söz ettiğin zaman ağlamıyorsun. Kabirden söz ettiğin zaman ise ağlıyorsun. Bunun sebebi nedir?’ Şöyle cevap verdi:

‘Ne anladın, ne de (O’na) uydun.’ Daha sonra O’nun iki kulağı arasına demir kamçı ile öylesine şiddetle vururlar ki acısından dolayı attığı çığlığı, insan ve cinlerden başka bütün varlıklar duyarlar.” (Buhari, Müslim) Kabrin ölüyü sıkması ve kabir azabı haktır. Kabir Mü’min, kâfir, münafık herkesi sıkacaktır. Ancak Mü’mini şefkatli bir ananın evladını kucaklaması gibi sıkacak, kâfir ve münafığı da kaburga kemiklerini çatırdatırcasına sıkacaktır. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır: “Şüphesiz kabrin sıkıştırması haktır. Kabrin sıkıştırmasından bir kimse kurtulacak olsa, ölümünden dolayı arşın titrediği Sa’d bin Muaz kurtulurdu.” (Tirmizi) Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır:

“Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemin şöyle buyurduğunu duydum:”

“Eğer siz lezzetleri yok eden (ölümü) ansaydınız, bu kadar çok konuşmazdınız. O lezzetleri yok edeni çokça anın.

“Kabir, ahiret konaklarının ilk konağıdır. Orada kim kurtulursa artık gerisi kolaydır. Kim de orada kurtulamaz ise, gerisi ondan daha zordur.”

Kabir her gün şöyle konuşur: “Ben gurbet eviyim. Ben içinde yalnız yaşayan bir evim. Ben içinde kurtlar ve zararlı haşaratların bulunduğu bir evim.”

Yine Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemden duydum:

Mü’min bir kul defnedildiğinde kabir ona şöyle hitap eder: “Merhaba, hoş geldin, safa geldin. Sen üzerimde yürüyenlerin en sevimlisi idin. İşte şimdi bana kavuştun. Sana yapacağım iyiliği gözünle göreceksin.” Sonra kabir genişler, genişler ve ona cennete bakan bir kapı açılır.

“Hangi manzara ile karşılaştım ise, kabri ondan daha korkunç buldum.” (Tirmizi) Kabir suali haktır. İnsan ölüp kabre konulunca Münker, Nekir denilen iki melek gelip sorguya çeker. Bunun için ölünün kabre konulması gerekmez. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır: “Kul kabre konulup da arkadaşları kabir üstünden dağıldıkları zaman onların ayak seslerini duyar. Tam o anda iki melek gelip onu oturtup sorarlar: Şu zat (Muhammed) hakkında ne derdin? Eğer inanmış ise şöyle der: ‘Tanıklık ederim ki O, Allah’ın kulu ve Rasulüdür.’ Ona şöyle denir: ‘Cehennemdeki şu yerine bak. İşte Allah şu cennetteki yerinle değiştirmiştir.’ Böylece o adam, o iki yerini de görür. Kâfir ile münafığa gelince, (Meleklerin sorularına): ‘Bilmiyorum. Ben onun hakkında insanlar ne dedilerse onu diyordum.’ der. Bunun üzerine ona şöyle derler:

Nisan 2014 / 309

Facir ve kâfir kula gelince, kabir ona şöyle seslenir: “Sana ne merhaba, ne hoş geldin, ne de safa geldin. Çünkü sen üzerimde yürüyen en nefret ettiğim kişi idin. Şimdi ise bana geldin, bana kavuştun. Şimdi sana yapacaklarımı göreceksin.” Sonra üzerine çullanacak, sıkacak, sıkacak, kaburgaları birbirine girecektir.” (Tirmizi) Rabbimiz bizleri ve tüm sevdiklerimizi ehli iman bütün geçmişlerimizi kabir azabından muhafaza buyursun, Kabirlerimizi cennet bahçelerinden bir bahçe eylesin, mahşerde Efendimizin livaul hamd sancağı altında toplanmamızı nasib etsin, amel defterini sağ tarafından alıp hesabı kolay olanlardan eylesin, sırat köprüsünü şimşek hızıyla geçip cennetiyle  Cemaliyle cümlemizi müşerref eylesin. Âmin, Yâ Muîn...

31


Tasavvuf cemil.usta@ilkadimdergisi.net

T

Cemil Usta

Seyr-u Süluk

asavvuf ve tarikatlardaki eğitim ve terbiye işine verilen genel ad seyr-u sülûktur. Lugatta seyr gezmek, seyretmek ve yürümek anlamındadır. Sülûk ise gitmek ve yola girmek demektir. Tasavvuf ıstılahında seyr, cehaletten ilme, kötü huylardan güzel ahlaka, kalan fani varlığından hakkın varlığına yönelmektir. Sülûk, tasavvuf yoluna girmiş kişiyi Hakk’a vuslata hazırlayan ahlakî eğitimdir. Bir başka ifadeyle seyr-u sülûk, tasavvuf ve tarîkata giren kimsenin manevi makamlarını tamamlayıncaya kadar geçeceği sahaların adıdır. Seyrin başı sülûk; yani yola girmek, sonu da vusul; yani Hakk’a vuslattır. Hakk’a vuslat Allah’ı görüyormuşçasına kulluk (ihsan) şuûruna ermek, daima Hakk ile beraber bulunduğu (maiyyet-i ilahiyye) bilincini yakalamak, O’na teslim olup O’ndan razı olmaktır. Her iş ve fiilin gerçek failinin Allah olduğunu kavramak ve varlık iddiasından kurtulup gerçek tevhîde ermektir. Can mülkünde ve cihan mülkünde Hakk’ı hâkim kılmaktır. (Prof.Dr.H.Kamil YILMAZ) Tasavvuf: Kötü huyları terketmek ve güzel ahlakı benimsemektir. Tasavvuf: nefsi tezkiye, kalbi tasfiyedir. Takvaya erebilme sanatıdır. Tasavvuf: İstikamet üzere yaşayabilme dirayetidir. İstikamet ise kitaba ve sünnete sımsıkı sarılmak, ilahi ve nebevi talimatları kalbi derinlikle idrak edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir. Kitap ve sünnetin ruhaniyeti içinde yaşamanın kalpte en büyük lezzet haline gelmesidir. Tasavvuf: Rıza ve teslimiyettir. Tasavvuf: Muhabbetulluh ve marifetullaha ulaşarak Allah’a salih bir kul olabilme maharetidir. Kulu hakiki muhabbet ve dostlukla Allah’a vasıl eden ilahi bir yolculuktur. Tasavvuf: Rasulullah aleyhisselam Efendimi-

32

zin mübarek hayatıyla zahiren ve batınen bütünleşerek engin bir muhabbetle kaynaşmaktır. Tasavvuf: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimizin zahiri bâtıni tecellileri yani halidir. Onun içindir ki tasavvuf, Hazreti Peygamber Efendimizin ruhaniyetinden hisse alabilme gayretinden ibarettir. Hâsılı, bizim ifade etmeye çalıştığımız tasavvuf, Allah’ın Rasulü sallallahu aleyhi ve sellemin ve Ashab-ı Kiramın vecd içinde yaşadığı takva hayatıdır. Bunların dışında kalan, özünü ve ölçüsünü Kur’an ve Sünnetten almayan her şey ne kadar tasavvufa izafe edilirse edilsin batıldır. İşte tasavvuf Rasulullah aleyhisselam Efendimize varis olmuş gerçek mürebbiler elinde nebevi terbiye metodlarıyla nefsin tezkiye kalbin tasfiye edildiği manevi bir mekteptir. Bu manevi terbiye mektebine dâhil olarak insanı kâmil olma yolunda mesafeler katetmeye seyr-u sülûk denilir. Seyr-u sülûk neticesinde Allah’tan uzaklaştırıcı her şey kalpten atılır. Bu ise bir gram altın elde edebilmek için tonlarca toprağı elekten geçirmek gibi çetin bir iştir. Tasavvufun gayesi böyle manevi arınma neticesinde kulu daima Allah ile beraberlik ikliminde yaşatmaktır. Zira Hakk’ı gönülde bulmak, O’na kalpten kavuşmak kulluğun saadet zirvelerine ulaşmak demektir. Bu zirveye ulaşanlar nazarında masivanın değeri haddi layığına iner. Allah ile beraberliğin manevi hazzı karşısında bütün fani lezzetler değerini yitirir. Şüphesiz ki kulluktaki bu saadet zirvesine ulaşmak ise ancak manevi tekâmül yolculuğu ile yani seyr-u sülûk ile mümkündür. (O.Nuri TOPBAŞ, Altın Silsile) Ya Rab! Razı olduğun işlerimizde bizleri muvaffak kıl. Âmin.


. selcuk.ozdogan@ilkadimdergisi.net

M. Selçuk Özdogan

İki Cihan Güneşi PEYGAMBERİMİZ

K

& Cüneyd SUAVİ

ıymetli İlkadım Kitaplığı okuyucularımız. Nisan sayımızda da sizlerle yine güzel bir kitabı, Cüneyd SUAVİ’nin yazdığı İki Cihan Güneşi PEYGAMBERİMİZ isimli kitabı inceleyeceğiz. Nisan ayı denilince hatırımıza Kutlu Doğum haftası gelir. Dolayısıyla Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem ve O’nun eşsiz hayatı gelir. Bizler de Nisan ayında Efendimizden bahsetmesek olmazdı. Cüneyd SUAVİ’nin kitabı da Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemi tanımaya katkı sağlama noktasında yazılmış bir kitap. M. Asım KÖKSAL hocamızın İslam Tarihi’nin özeti diyebileceğimiz şekilde hazırlanmış. Zafer yayınlarından çıkmış 645 sayfa ve dört bölümden oluşuyor. İlk bölümde Peygamberimizden önceki dönem genel hatlarıyla bizlere sunuluyor. Burada Abdülmuttalip ile birlikte zemzemi tekrar çıkartıyor, Ebrehe’nin Kâbe’yi yıkmak için gelişini ve ordusunun Ebabil kuşlarıyla nasıl helak olduğunu ibretle seyrediyoruz. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemin babasını kaybetmenin hüznünü yaşıyoruz. İkinci bölümde Efendimiz’in dünyaya gelişiyle yüzümüz tekrar gülüyor. Süt anneye verilirken Âmine annemizle o ufacık ve dünyanın en değerli bebeğinden ayrılışın mahzunluğu üzerimize çöküyor. Ama Halime annemizle birlikte sanki o merkebin üzerinde biz de gidiyor ve onlarla o sevinci yaşıyoruz. Medine’ye ziyaret dönüşü Âmine annemizi kaybetmenin ve hem yetim hem öksüz kalmanın acısını Efendimizle yaşıyor gözyaşlarımıza hâkim olamıyoruz.

Nisan 2014 / 309

Efendimizin Şam’a seyahatine şahitlik ediyor, rahip Bahira’nın tavsiyelerini dinliyoruz. Üçüncü bölümde Canımız, Cananımız, Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemin gençlik dönemine şahit oluyoruz. Burada dikkatimizi çeken husus şu oluyor. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem sürekli Allah Teâlâ tarafından korunuyor. Bir düğüne gitmek istediğinde dahi bundan engelleniyor ve uykuya dalıyor. Ama günümüzde Efendimizi nerelere getiriyorlar? Bu bölümde ayrıca Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem ile Hz. Hatice annemizin mübarek izdivaçlarına şahit oluyoruz.

Dördüncü bölümde ise Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemin peygamberlik dönemi ve sonrasını okuyoruz. Hira Mağarası’nda başlayan nübüvvet yolculuğunda Efendimizin din-i mübin-i İslam’ı insanlara duyurmak için yaptığı mücadeleleri ve çektiği eziyetleri tekrar okuyunca yüreklerimiz dağlanıyor. Ama her defasında Müslüman olanların çoğaldığını görünce de üzüntülerimiz sevince tebdil oluyor. Kâbe’de Efendimiz namaz kılarken sırtına deve işkembesin konulmasını okuyunca sinirleniyor ama Hz. Ömer efendimizin de Müslüman olduğunu okuyunca elhamdüPeygamber lillah diyoruz. Bundan sonraki sayfalarda efendimizin Mekke ve Medine de yaşananları okumak hayatını her bizlere kalıyor.

okuduğumuzda farklı hisseler çıkaracağımız kesin. Onun için ben okudum tekrar okumama gerek yok demeyelim. Efendimizin hayatını tekrar tekrar okuyalım.

Peygamber efendimizin hayatını her okuduğumuzda farklı hisseler çıkaracağımız kesin. Onun için ben okudum tekrar okumama gerek yok demeyelim. Efendimizin hayatını tekrar tekrar okuyalım. İnanıyorum ki her okumamızda daha önce dikkatimizi çekmeyen yönler dikkatimizi çekecek. Allahümme salli ala seyyidina ve nebiyyina Muhammed.

33


Egitim egitim@ilkadimdergisi.net

. Doç. Dr. RüstüYESIL . .

Eğitimde Vizyon, Misyon ve Değer Sorunu

E

ğitim süreci ile en genel anlamda amaçlanan şey, eğitilene bir şekil vermektir. Her toplumun ya da sistemin, arzuladığı bir insan profili bulunur. Toplum ya da ülkeler, bireyine ya da vatandaşına bu arzulanan profili kazandırmak ister ve bu amaçla en çok, eğitim sisteminden yararlanır. Eğitim sistemlerinde bu özellikler listesi, hedefler ya da amaçlar olarak adlandırılır. Ülkelerin eğitim programlarının hedefler ya da amaçlar bölümüne bakıldığında, arzulanan insan profilinin genel özellikleri görülecektir. Önemli olan, bu profilin hangi özellikleri içerdiğidir. Her eğitim sisteminin, kurucularının yaşam felsefelerini ve hayata bakış açılarını yansıtan özellikleri kapsar. Örneğin demokratik toplumlarda demokratik değerler, Müslüman toplumlarda İslami değerler, materyalist toplumlarda ise materyalist değerler, arzulanan insan tipinin çerçevesini belirler ve bu çerçeve, eğitim sistemi ve uygulamaları aracılığıyla yeni yetişen nesle kazandırılması amaçlanır. Özellikle son dönemlerde herhangi bir sistem kurgulanırken ilk olarak “vizyon” “misyon”, “değer” ve “hedef” kavramları ile ifade edilen bir takım tespitler yapılarak işe başlanmaktadır. Böylelikle daha sistematik, işlevsel ve bütünlük içerisinde bir yapının kurgulanması amaçlanmaktadır. Bütün kurum ve kuruluşlar ya da sistemlerin olduğu gibi eğitim sistemi ya da eğitim kurumlarının da vizyonlarının belirlenmesi önemsenmektedir. Vizyonun kelime anlamı görme, görüş, öngörü, önsezi, hayal gücü, düş, rüya gibi birçok manaya gelen bu sözcük, ulaşılmak istenen uzak amaçları ifade eder. Uzun bir gelecekte ulaşılmak istenen durum, kendiliğinden gerçekleşmeyecek ama gerekli emek

34

ve çaba harcanırsa başarılabilecek ideal, içinde bulunulan şartlarla uzak amaçların birleştirilmesidir. Vizyonla birlikte misyonun, değerlerin ve hedeflerin belirlenmesi gerekir. Vizyonun hemen ardı sıra “misyon” başlığı ile belirlenen vizyonun gerçekleşmesinde kurum ya da sistem olarak yüklenilen sorumluluk ya da görevler ana hatları ile ifade edilmektedir. Görev anlamına gelen misyon, bir kurum ya da kuruluşun var oluş nedenini ifade eder. Yani bir kurum, kuruluş, işletme, dernek veya vakıf neden vardır? Varlık nedeni nedir? Toplumdaki görevi nedir? Neyi üretecek? Hangi hizmeti verecek? gibi soruların cevabıdır misyonu ifade etmektedir. Yani vizyon belirtildikten sonra o vizyon doğrultusunda örgütün üstlendiği görev olarak ifade edilebilir. Vizyon ve misyonu kurgularken göz önünde tutulması gereken bir başka değişken ise “değerler”dir. Değerler bir gruba ya da topluma mensup olanların dikkate almaları veya uymaları gereken genelleşmiş ahlaki inançlar olarak ifade edilebilir. Değerler kişi, grup ve toplum yaşamını biçimlendirmede birer ölçüt işlevi görürler. Kimin yanlış, kimin doğru davranış gösterdiğine bu değerlere bakılarak karar verilebilir. Yani vizyon doğrultusunda misyonunu yerine getirirken her yol meşru olmayacak, bir değerler manzumesi bireye, gruba veya topluma yol gösterecektir. Vizyon, misyon ve değerler dikkate alınarak bir sonraki aşamada belirlenecek olan şey ise “amaçlar”dır. Amaçlar, faaliyetlere yön veren ve faaliyette bulunanları bir bilinç ve kontrol altında davranmaya sevk etme gibi bir işleve sahiptir. Nereye gidileceği bilinir ve belirginleştirilirse nasıl gidileceğini belirlemek daha kolay olacaktır. Amaçlar ise hiyerarşik olarak kendi içerisinde uzak, genel ve özel amaçlar olmak üzere üç başlık altında ele alınmalıdır. Uzak amaçlar çok genel bir ifadeyi içerir ve çok kapsamlıdır. Onlarca yıllık bir süreç sonunda ulaşılmak istenilen durumu ifade edebilir. Vizyona oldukça yakın bir anlam ve içeriğe sahiptir. “İyi insan ya da etkili insan yetiştirmek”, “Müslüman ya da modern bir toplum ortaya çıkarmak” gibi ifadeler uzak


hedeflere örnek olarak verilebilir. Genel amaçlar, uzak amaçlara göre belirlenir ve onlara göre daha somuttur. “Kur’an ve sünnete göre hareket eden bireyler ve onlardan oluşan bir toplum”, “bilim ve teknolojinin gereklerini yerine getiren birey ya da toplum”, “evrensel değerlerle donanmış birey ya da toplum” yetiştirmek, orta vadeli hedeflere örnek olarak verilebilir. Özel amaçlar ise genel amaçlara paralel olarak belirlenen, daha somut ve gözlenebilir özellikleri kapsar. Altı ay ya da bir senelik gibi faaliyetlerin sonunda varılacak hedefler niteliğini taşır. “Allah (CC)’a kulluğun şartlarını bilen, gereklerine inanan ve yerine getiren Müslüman bir insan ya da toplum”, “Namaz, oruç, hacc vb. ibadetlerin şartlarını bilen, gerekliğine inanan ve yapan bireyler” yetiştirmek, özel amaçlara örnek olarak verilebilir. Bu aşamada öncelikle vizyon, misyon ve değerlerin belirlenmesi ve çerçevesinin çizilmesinin gerektiği belirtilmelidir. Vizyon, misyon ve değerlerin belirlenmesinde ilgili eğitim kurumu, kuruluşu ya da hareketinin liderleri ile onun yakın çalışma arkadaşları söz sahibi olmalıdır. İlgili kişi ya da komisyonlarda yapılan tartışmalar sonunda, bir eğitim kurumu, kuruluşu ya da hareketinin vizyonu, misyonu ve değerleri ortaya konulmalıdır. Referansı Kur’an ve Sünnet olan, İslam Dini odaklı bir yaşam biçimini benimsemiş insanların birlikteliği ile ortaya çıkmış ve özellikle çalışmalarını eğitim konusuna ayırmış bir sivil toplum kuruluşunun eğitim vizyonu genel olarak şu çerçevede biçimlendirilebilir: “Kaynağını Kur’an ve Sünnetten alan tevhid inancı temelinde şekillenmiş; ehli sünnet vel cemaat anlayışına uygun bir kulluk anlayışı ile kendine, toplumuna ve tüm insanlığa mutluluk ve huzur getirmek üzere zamanını, emeğini ve diğer imkanlarını seferber eden; bilgi, duygu, düşünce ve davranışları İslamlaşmış, bilinçli ve duyarlı bireyler yetiştirmek; böylelikle daha mutlu, huzurlu ve yaşanılabilir bir dünyanın kurgulanmasına katkı sunmak”. Böyle bir vizyona sahip bir sivil toplum kuruluşunun misyonu ise; “Başta gönüllü çalışanları ve gönül verenleri olmak üzere ulaşabilen tüm insanların, sivil top-

Nisan 2014 / 309

lum kuruluşunun temel değerleri kapsamında ve doğrultusunda bilgilenmeleri, bilinçlenmeleri ve duyarlı hale gelmeleri için etkinliklerde bulunmak; seminerler, konferanslar, eğitim kampları düzenlemek; farklı kitlelere dönük eğitim programları hazırlamak/geliştirmek; bu çerçevede değer ve kültür aktarımını sağlamak üzere doğrudan ya da dolaylı, yüzyüze ya da uzaktan eğitim ve kültürleme araçları geliştirerek onlardan etkin biçimde yararlanmak yoluyla yakındaki ve uzaktaki kesimlere mesajlarını ulaştırmak; buna dönük kısa ve uzun vadeli eğitim planlamaları ve uygulamalarında bulunmaktır”. Bu vizyon ve misyon tanımlamasına ilişkin değerler kapsamında ise Enderun Eğitim Vakfının temel değerleri şu şekilde sıralanabilir: • Kur’an ve Sünnete uygunluk, • Kulluk, • Allah (CC)’ın rızasına dönüklük, • Tevhin inancı ve duyarlığı, • Hak ve sorumluluk dengesi, • Adalet, • Fedakarlık, yardımlaşma ve dayanışmaya dönüklük, • Hukukun üstünlüğü, • Gelişim ve değişime açıklık, • …

Bu değerlere yenileri eklenebilir/eklenmelidir. Bununla birlikte yukarıda belirtildiği üzere herhangi bir sivil toplum kuruluşunun vizyonu, misyonu ve değerleri öncelikle, ilgili kuruluşun yönetici ve yönetim kurulu üyeleri olmak üzere tüm gönüllüleri ve çalışanlarının katılımı ile belirlenmelidir. Vizyon, misyon ve değerlerin paylaşılmışlık düzeyinin, bu doğrultuda mesafe kat edebilmenin önemli bir önşartı olduğu unutulmamalıdır. Bu evreden sonra yapılması gereken, eğitimsel amaçların belirlenmesidir. Gelecek yazımızda; vizyon, misyon ve değerlere ilişkin bu belirlemelere uygun düşebilecek eğitsek amaçlar be bu amaçların bireysel, toplumsal, siyasi, ekonomik vb. temelleri ele alınılmaya çalışılacaktır. Selam ve dua ile…

35


. Ihsan Penceresi fatih.yilmaz@ilkadimdergisi.net

Fatih Yilmaz

Takva Hayatı-II Murakabe sahibi kişi, cezasından korktuğu için kötülüklerden kaçınan kimseden ziyade, Allah’tan utandığı için ve O’ndan korktuğundan dolayı günahları terk eder.

T

akva, Allah Teâlâ’nın men ettiği, yasakladığı her şeyi gücünün yettiği kadarıyla, ihlâsla Allah rızası için O, men ettiği için ictinab etmek, sakınmak, şüpheli şeylerden uzak durmaktır. İşte böyle yaparsa, o zaman Allah Teâlâ, ona bir çıkış yolu ihsan eder, onu dünya ve ahiret sıkıntılarından kurtarır. Padişahın kölelerinden birisi, padişahın durumundan haberdar olması için, her tarafa gözcüler koyduğunu ve kölenin gizli hallerini öğrenmek için casuslar yerleştirdiğini bilse, tedbirini iyi alır ve yaptığı her işte uyanık davranır. Böylece kendisini korumuş olur. Peki, Allah’ın da, gizli ve açık her şeyi bildiğini, ilahi bir kameranın devamlı kendisini takip ettiğini ve Allah’ın nerede olursa olsun kendisiyle beraber olduğunu bilenler neden aklını başına almıyor? Neden kendine gelmiyor? Ahireti düşünen kimse Allahtan korkar, Mü’minleri dost, inkârcıları düşman edinir. Sevmesi Allah için, nefreti de Allah için olur. “Allah için sevgi, Allah için nefret” ilkesi, imanın esaslarındandır. Halis sevgi ancak batını bir tasfiyeden sonra mümkündür. “İşte o şeytan, ancak kendi dostlarını kor-

36

kutur. Onlardan korkmayın. Eğer inanıyorsanız benden korkun.” (Al-İmran, 75) Şeytanın korkuttukları, onun dostları olan münafıklardır. Mü’minler ise, Allah’ın dostlarıdır. Şeytan onları korkutamaz. Allah’a inanmak, başkalarından değil yalnızca Ondan korkmayı gerektirir. Şeytandan ve onun dostlarından korkmayıp, güven içinde olmayı temin eder. İbn-i Ata şöyle diyor: Allah korkusunun bir iç tarafı, birde dış tarafı vardır. Dış tarafı, Allah’ın kanunlarının sınırları içerisinde yaşamaktır. İç tarafı da, niyetle samimi olmaktır. Allah’tan korkmanın gereği ise, dünyadan yüz çevirmek, yüceler yücesi Mevla’ya yönelmektir. Kim O’na ulaşırsa kölelikten kurtulup hürriyetine kavuşur ve Allah’ın gerçek kulu olur. Bir kısım salih insanlar vefat etmeden önce geride bıraktıkları kimselere şu tavsiyelerde bulunmuşlardır: “Gizli ve açık her yerde Allahtan korkmanızı, az yiyip az uyumanızı, az konuşmanızı, günahlardan ve kötülükleri terk etmenizi, sürekli olarak


şehvetlerden uzaklaşmanızı, tüm insanların sıkıntılarına katlanmanızı, boş serseri ve cahil insanlarla beraber oturmaktan kaçınmanızı, sürekli olarak âlim, salih ve değerli insanlarla arkadaşlık yapmanızı size tavsiye ederiz. Şunu da belirtelim ki, insanların en hayırlısı insanlara faydalı olandır. Sözün en hayırlısı da kısa, öz ve anlatılmak isteneni anlatmandır.” İnsanlara en yararlı olan şey Allah korkusudur. Kişiyi kurtaracak olanda iman ve salih ameldir. Soyun sopun bu konuda hiçbir yararı yoktur. Şu halde şeytan seni mal ve evlatlarının çokluğuyla, baba ve atalarının övgüye değer özellikleriyle aldatmasın. Şunu unutma ki sidiğin aslı tertemiz berrak sudur. Acziyetimizi dile getirmek için gelin şöyle Rabbimize niyaz edelim: Allah’ım! Alnımızın terlediği, inlemelerimizin çoğaldığı, dostlarımızın üzerimize ağladığı ve doktorun bizden ümit kestiği anda Sen bize merhamet et! Toprağın bizi örttüğü, dostların bizimle vedalaştığı, nimetlerin bizi terk ettiği ve ruhumuzun bizden ayrıldığı saatte bize acı!.. İsmimizin unutulduğu, vücudumuzun çürüdüğü, kabrimizin silindiği ve defterimizin dürüldüğü zamanda Sen bize merhamet eyle!.. Sırların ortaya döküldüğü, gönüldeki saklı ve gizli her şeyin açığa çıktığı, hesap dökümlerinin yapıldığı ve her şeyin ölçülüp biçildiği günde, rahmetini merhametini bizlerden esirgeme!.. Ey diri, her şeyi idare eden ve Rahim olan Allah’ım! Senin rahmetine sığınıyor ve yardımını diliyoruz. Hadisi Şerifte: “Sana Allah’tan korkmanı tavsiye ederim. Çünkü Allah korkusu her şeyin başıdır.” Buyruluyor. Bugün Türkiye de ve dünyada Müslümanların başına gelen maddi ve manevi sıkıntılardan, özellikle maddi krizin ötesinde manevi krizden çıkış yolu takvadır.

Nisan 2014 / 309

Allahtan ittika etmek (korkmak), tam manasıyla takva sahibi olmak, başımıza gelecek musibetlere sabretmek, “La havle vela Kuvvete illa billâh” duasına devam etmek ve burada gücümüz neye yetiyorsa onu yapmaktır. Böyle bir teslimiyetin neticesinde Allah Teâlâ bizlere ihsan ve çıkış yolu ihsan ve ikram edecektir. İnsanın sağlığı ve sıhhati yerinde olduğunda Allahtan korkması daha hayırlıdır. Böylece taatlere devama çalışır. Hastalandığında, amellerinde güçsüzlüğe düştüğünde ise umutlanması daha faziletlidir. “Onlar ki, Rablerinin korkusundan titrerler.” (Mü’minun, 57) O Mü’minler, Rablerine saygılarından dolayı korkarlar. Bu korku sevgiyle karışık korkudur. Hasan Basri: “Mü’min iyilik ettiği halde Allah’tan korkar, kâfir ise kötülük etmesine rağmen kendisini emniyette hisseder.” Demiştir. Ayet-i Kerimede Yüce Rabbimiz: “Gülüyorsunuz, ağlamıyorsunuz.” (Necm, 60) Aşırı gittiğinize üzülüp, daha önceki ümmetlerin başına gelenlerin sizin de başınıza gelmesinden korkup ağlamıyorsunuz. Bu ayet indikten sonra Hz. Peygamberin güldüğü hiç görülmemiş. Ebu Hureyre (r.a)’dan rivayet edildiğine göre bu ayet inince Suffe ehli ağlamaya başladı öyle ki, göz yaşları yanaklarına aktı. Rasulullah onların iniltilerini duyunca onlarla birlikte O da ağladı. Onun ağlamasına bizde ağladık. Bunun üzerine Hz. Peygamber aleyhis’selatü ves’selam: “Allah korkusundan dolayı ağlayan cehenneme girmez. Allah’a isyanda ısrar eden cennete girmez. Eğer siz günah işlemezseniz Allah günah işleyecek bir kavim getirir, sonra da onları bağışlar.” buyurdu. Kısacası, murakabe sahibi kişi, cezasından korktuğu için kötülüklerden kaçınan kimseden ziyade, Allah’tan utandığı için ve O’ndan korktuğundan dolayı günahları terk eder.

37


La Havle a.gulcemal@ilkadimdergisi.net

Abdullah Gülcemal

Can vermiş, kan dökmüş, vatan yapmışız… “Terket bu diyarı göç” diyenler kim ? Putlara “Lâ” demiş, Hakk’a tapmışız… “Sizden alınacak öç” diyenler kim ?

Dinleme ya da Dinlenme Tesisleri

İ

kâmet ettiğim şehirden yılda bir iki defa, sıla-yı rahim için köyüme giderim.. Seyahat ettiğim Süha Turizm’e ait otobüs, Aksaray’a sekiz-on kilometre kala, “Yapılcan Dinlenme Tesisleri”nde mola verir.. Otobüs, tesislere girer girmez; tatlı ve sıcak bir ses duyulur.. “Antalya istikametinden gelip, Kayseri istikametine gitmekte olan Süha Turizm’in sayın yolcuları. Yapılcan Dinlenme Tesislerine hoş geldiniz. Kaptanınız, yarım saat yemek ve ihtiyaç molası vermiştir.” Yarım saat içersinde, gerekli ihtiyaçlarınızı giderirsiniz. Molanın bitiminde aynı sıcak sesi bir daha duyarsınız: “Antalya istikametinden gelip, Kayseri istikametine gitmekte olan Süha Turizmin sayın yolcuları.. Mola süreniz bitmiştir. Otobüsteki yerlerinizi almanız, kaptanınız tarafından önemle rica olunur. Yapılcan Dinlenme Tesisleri teşekkür eder, hayırlı yolculuklar diler.”

İnsanın hayat yolculuğunda, kullandığı veya seyahat ettiği vasıtanın, hangi ‘Dinleme ve Dinlenme Tesisleri’nde mola vereceği belli olmaz… Çünkü; bu Dinleme ve Dinlenme Tesislerini

38

kuranlar, kurduranların gayelerine hizmet etmek, onların ihtiyaçlarını gidermek için çalışırlar.. Bu tesisleri kuranlar ve kurduranlar; sermaye olarak insanı kullanırlar.. Bu tesisleri kuran ve kurduranlar; sermaye olarak kullandıkları insanların zaaflarını tespit edip, oltayı oradan atar, kancayı oradan takarlar!. Bu tesisleri kuran ve kurduranlar; özellikle terör örgütleri ve gizli servislerin elinde, gençleri ve kadınları bir savaş malzemesi olarak kullanırlar. Bilhassa kadınların cazibeleri, bedenleri, yetenekleri, bu tesislerin vazgeçilmezleridir !.. Bu tesisleri kuranlar ve kurduranlar; her saat akıllara durgunluk verecek derecede gelişen teknolojiyi, en ince ayrıntıya kadar ahlâksızca kullanırlar.. Bu tesisler; hedef alınan veya yok edilmek istenen bir insanın, kurumun,devletin, mahremiyetinin dinlendiği, güvenlik unsurlarının ele geçirilerek tehdit edildiği, şantaj yapıldığı tesislerdir!.. Bu tesislerde mesai mevhumu yoktur.. 24 saat sürekli çalışırlar.. Bu ‘Dinleme ve Dinlenme Tesisleri’nin “Bal Tuzakları”na düşen veya düşürülen insanlar; 30-40 yıl da kazanmış oldukları kariyerlerini, bir ömür adamış oldukları dâvalarını


kaybederler!.. Bu tesisleri kuran ve kurduranlarla, bu tesislerde görevli elemanların kimliğine, inancına, görevine, aradaki takip mesafesine kolay kolay vâkıf olamazsınız!. Kim kimin ağasıdır, kim kimin paşasıdır? Kim kimin köz küreği, kim kimin maşasıdır?. Bilemezsiniz… Koyunlarında kaç kimlik kartı taşırlar?.. Boyunlarında, hangi marka bağ bulunur?.. O yunlarında,   hangi şifre ve taktikleri kullanırlar?.. Ancak, ehlinin mâlumudur.. Bu tesislerde, her ne kadar uyruk ikinci plânda gözükse de; asıl önemli olan, buyruğu kimin vereceği, kuyruğa kimin gireceğidir!.. 17 ve 25 Aralık 2013 tarihli, meşru hükümeti devirmeye yönelik operasyonlardan itibaren, ülke gündemini yoğun bir şekilde meşgul eden bu tesislerin, bu yapılanmanın, gerek ekonomiye vermiş olduğu zarar, gerek toplumda meydana getirdiği güven bunalımı, gerekse yarına dönük çok ciddi endişeler ve tereddütler; karanlık senaryolar, aile olarak, millet olarak, devlet olarak, üzerimizde oynanan oyunların ne kadar tehlikeli, ne kadar büyük, ne kadar kanlı olabileceğini göstermektedir!..? Hâdisenin düşündürücü ve acı olan tarafı; bu ülkenin vatandaşı olup, bu devletten maaş alan, devletin kendilerine, millete hizmet için sunmuş olduğu her türlü imkânı kullanıp, ülkenin ve milletin güvenliğiyle, mülkün temeli olan ADALET’in tecellisi için vazifeli olan kimselerin böyle bir tuzağın, böyle bir ihanet şebekesinin içine nasıl düştükleridir?... Bu nasıl bir yapı, bu nasıl bir vicdan, bu nasıl bir HİZMET anlayışı ki; kendi ülkenizin GÜL gibi bir Cumhurbaşkanı’nı dinleyeceksiniz… Anasından er doğmuş, ülke ve millet için gece gündüz çırpınan, mâlum zihniyetin bir asra sığdıramayacağı hizmet ve kalkınmayı   11 yılda gerçekleştiren, üzerinden kefenini çıkarmadan, kurşunların üzerine yürüyen bir Başbakanı dinleyeceksiniz… Göreve geldiği günden itibaren yerli-yabancı

Nisan 2014 / 309

nerede ne kadar, bu devletin, bu milletin düşmanları varsa hepsini rahatsız eden, İSTİHBARAT’ın bir devlet için ne kadar önem arz ettiğinin idrakiyle,başında bulunduğu “Millî İstihbarat Teşkilâtı”nı gerçek hüviyetine kavuşturan, yarının çınarı, bugünün FİDAN’ını budamaya çalışacaksınız!.. 5 Haziran 1967. Saat 08.15’te İsrail savaş uçaklarının saldırısıyla başlayıp, 6 gün süren savaşın sonunda, içimizde kanayan bir yara olan KUDÜS’ün tamamı, Mısır’dan Sina Yarımadası, Suriye’den Golan  Tepeleri ve Filistin’in Gazze Şeridi ile Batı Şeria  topraklarını alan İsrail, topraklarını 4 katına çıkardı!. 6 günde Mısır, Irak ve Ürdün olmak üzere üç ülkenin ordularını imha eden, İsrail istihbaratının başındaki Amit; üç kelimelik bir yorumla durumu özetliyordu: “İnsan Zaaflarından Faydalandık.” Ey.. Dinleme ve Dinlenme Tesislerindeki HİZMET(!) erbabı!...Bir ülke için İstihbaratın ne demek olduğunu ne zaman fark edecek, kimlere hizmet ettiğinizin ne vakit farkına varacaksınız… Yarın, çok geç kalmış olabilirsiniz!.. Uyanmaya ve bütün gücümüzle canhıraş feryad ederek birbirimizi uyandırmaya mecburuz !.. İrâdemizi ortaya koymaya, ortaya konan irâdeye de sahip çıkmaya mecburuz!.. Bağlı olmak farklı şeydir…Bağımlı olmak farklı şeydir!... İnsan başıboş yaratılmamıştır… Bağlı olmak iyidir, güzeldir!..Bağımlı olmak kötüdür, çirkindir!. Bağlıysanız, aynı derdi çektiğiniz, yüreklerinizde aynı sevdayı   taşıdığınız için bağlısınız!.. Bağlılığınızı zedeleyen, inancınızı ihlâl eden kurallar sergilenirse, akıl ve iradenizi kullanarak bağınızı koparabilirsiniz!.. Ama bağımlıysanız; Sizde kullanabileceğiniz akıl ve irade kalmamıştır... Yine de var olduğunu iddia ediyorsanız, onu siz değil, sizi bağımlı hâle getirenler kullanacaklardır! 39


Tarih Koridoru erturanmehmet@hotmail.com

Mehmet Erturan

“Ben ölebilirim ama milletim dünya durdukça mücadeleye devam edecek.” Osman Batur 1899-1951

TÜRKİSTANLI MÜCAHİD

OSMAN BATUR

O

sman Batur’u tanıyor musunuz? Ya da bu ismi daha önce hiç duydunuz mu? Ben bu isimle çok geç yaşta tanıştığıma inanıyorum. Osman Batur adını ilk kez rahmetli Abdurrahim Karakoç’un “Yemin” başlıklı efsanevi şiirinde işittim. Şiiri Uğur Işılak okuyordu. Şiirdeki destansı ve samimi ifadeler Uğur Işılak’ın karizmatik sesiyle birleşince dinledikçe dinleyesi geliyordu insanın. Ben de öyle yaptım ve birçok kez dinledim, hala dinliyorum. Şiir ve yoruma kulak verirseniz muhtemelen siz de aynı şeyleri hissedecek ve bu güzel eseri dinledikçe dinlemek isteyeceksiniz. Hatta art arda dinlerken kısmen ezberledikçe kendi kendinize mırıldanmaya başlayacaksınız. Zikredilen şiirde adı geçen kahraman insanların çoğunu daha önceden duymuş, tanımış olmama rağmen Osman Batur’u bilmiyordum. Abdurrahim Karakoç kahramanlarla süslediği şiirinde böyle bir isme yer veriyorsa tanımasam bile mutlaka bu adam da bir şeyler vardır, olmalı diyordum. Merhum şair yirmi kıtalık şiirinin on birinci dörtlüğünde Mehmed Akif ve Şeyh Şamil’le birlikte Osman Batur’u andıktan

40

sonra “Susarsam hakkını helal etmesin!” nakaratı ile dörtlüğü bitiriyordu. Osman Batur’la tanıştığımda yirmi beş yaşındaydım. Çeyrek yüzyıl boyunca Osman Batur adını hiç duymadım. Peki, Osman tamamdı da Batur ne demekti? Bu kelimeyi de daha önce duyduğumu hiç hatırlamıyordum. Köy kadar küçüldüğü iddia edilen dünyada Bülent Akyürek’in ifadesiyle bir ‘soğuk savaş aracı olan bilgi’ye ulaşmak hiç de zor değildi ve araştırmaya başladım. Osman Batur isminin telaffuz gereği bir değişikliğe uğradığını gördüm. Asıl ismi Silamulı Ospan’dı yani İslamoğlu Osman. İslam, babasının adıydı. Batur ise Türkistanlı Müslümanların kendisine layık gördüğü bir lakaptı ve yiğit, cesur, kahraman demekti. 1899’da Uygur özerk bölgesinde doğan Osman Batur, Altay Kazakları’ndandı. Dedesi kadı, babası âlim, dayıları pehlivandı. 20. yüzyılın ilk yarısına sığan 52 yıllık hayatında Doğu Türkistan’ın bağımsızlığı için Çinlilere ve Ruslara karşı cihad etti. İri yapılı, boylu ve güçlüydü. Geceleri yastığının altında sürekli bir silah bulundururdu. Bir atını otlatırken diğer atını hazırda bekletirdi. Cihad meyda-


nında bile namazlarını aksatmazdı. Dindardı. Bozkır hayatının şartları altında yaşayan Osman Batur 10 yaşındayken usta bir at binici ve avcıydı. 1912’de henüz onlu yaşlarındayken bir başka Türkistan kahramanı Böke Batur’un dikkatini çekti ve Böke Batur onu himayesine alarak yetiştirdi. Yaşanan bir hırsızlık üzerine suçluları tek başına yakalayıp etkisiz hale getiren Osman Batur, bu olaydaki cesaret ve başarısından dolayı Zuka’yla tanışmıştı. Zuka ona “Silam’ın itibarını yükselteceksin anlaşılan. Zamanla Kerey boyunun hatip hâkimi (kadısı) olarak meşhur olacaksın. Şöhretin tüm Kazak boylarının ilgisini çekecektir. Dikkatli ol oğlum, dikkatli ol. Aşırı güç başı yakar. Yiğitsiz millet yetimdir. Allah önünü açık ede” diyerek nasihatlerde bulunmuştu. 2. Dünya Savaşı’nın yaşandığı 1940’lı yıllarda Çin’in Türkistan’daki baskısı iyice artmıştı. Çinliler isyancı olarak gördükleri Müslüman Türklerin elindeki silahları toplamaya başladı. Osman “Bugün silahımızı alanlar yarın canımızı da alırlar. Ben silahımı Çinlilere vermem. İstiyorlarsa ve güçleri yetiyorsa gelip alsınlar” diyerek cihad için o gün dağa çıktı. Arkasından arkadaşı ve oğlu da kendisine katıldı. Babası İslam Bey, oğlunun ve torununun ardından hayır dualar etti. Annesi Gayşa (Ayşe) Hanım da “Ben oğlumu bugünler için doğurdum. Çinliler asırlardır koyun boğazlar gibi bizleri öldürüyorlar. Bizim canımız, bizden önce ölenlerin canından daha kıymet değildir” diyerek örnek bir anne duruşu ortaya koymuştu. Osman Batur 1941-1943 yılları arasında Kuvvayı Milliye güçleri gibi çetecilik yaparak cihad etti. 1943’te

Altaylar, Çinlilerden temizlendi ve kendisi de Altay Kazaklarının Han’ı seçildi. Moğol Mareşal Çoybolsan’ın “Sizin düşmanınız kim?” sorusuna Osman Batur “Dinime, halkıma kim karşı gelirse, saldırırsa o benim düşmanımdır” diye cevap veriyordu. İlk zamanlarda 30-40 bine ulaşan cihad ordusu 1949’a gelindiğinde 3-4 bin mücahide kadar düştü. 1951’de Kamambal Dağı’na sıkıştırıldığında tek başına cephanesi bitene kadar savaştı ve ardından Çinlilerce yakalandı. Ellerinden ve ayaklarından zincirlenerek zindana atıldı ve konuşması için işkence gördü. Sonra bir ata bindirilip “Doğu Türkistan’ı Çinlilerden kurtaracağım diyen adamın haline bakın” denilerek sokaklarda dolaştırıldı. Kendisini bu halde görenlere “Ben ölebilirim ama dünya durdukça milletim mücadeleye devam edecek” diye izzetle bağırıyordu. 19 Nisan 1951’de göstermelik bir mahkemede yargılandı ve “Devrim düşmanlığı suçundan idam” cezası aldı. On gün sonra 29 Nisan 1951’de tağutun verdiği infaz kararı uygulandı. Osman Batur günümüzden tam 63 yıl önce yine bir Nisan ayında kurşuna dizilerek şehid edildiğinde 52 yaşındaydı. O, Polat Alemdar gibi senaryodan bir kahraman değildi. O bir Seyyid Kutub, İskilipli Atıf, Hasan el Benna, Abdulkadir Molla, Cevher Dudayev’di. Dr. Hayati Yavuzer “Birçoğumuz Güney Amerika’yı, Che’yi biliriz de Doğu Türkistan’ı, Osman Batur’u nedense bilmeyiz. Bu, bir bakıma bizim kendimizi unutuşumuzdur” derken meseleye son noktayı koyacak kadar haklıydı.

OKUMA TAVSİYESİ 1. Prof. Dr. Gülçin Çandarlıoğlu, Özgürlük Yolu - Nurgocay Batur’un Anılarıyla Osman Batur, Doğu Kütüphanesi Yayınevi, 237 s. Bu anılar 1942-1952 yılları arasında Osman Batur’un en yakınında bulunan Nurgocay Batur’un anlattıklarından meydana gelmiş ve Prof. Dr. Gülçin Çandarlıoğlu tarafından Alihan Töre, Dr. Mesut Sabri Baykuzu, Mehmet Emin Buğra, İsa Yusuf Alptekin ve Nisan 2014 / 309

Delilhan Canaltay gibi dönemin önemli şahsiyetlerinin anılarıyla mukayese edilerek yayına hazırlanmış. 2. Dr. Ömer Kul, On Yıla Sığan Efsanevi Ömür Osman Batur Han, Doğu Türkistan Göçmenler Derneği Yayınları, 192 s. “Osman Batur ve Doğu Türkistan Milli Mücadelesi” adlı doktora tezinin bir bölümünü teşkil eden bu eserle Osman Batur’un hayatı ve mücadelesi ortaya konulmuş.

41


Dünyanin Nabzi

İRAN - D5+1 CENEVRE ANLAŞMASININ ARKAPLANI VE SONUÇLARI(1)

U

Dr. Bayram Sinkaya(2)

luslararası toplumu on yıldan fazla bir süreden beri meşgul eden İran’ın nükleer programının niteliği etrafındaki tartışmalar, ABD’de Barak Obama’nın Başkanlığa gelmesiyle yeni bir boyut kazanmıştı. Obama ile birlikte İran’a yönelik askeri tehditler yerini diplomatik çözüm çağrılarına bırakmıştı. Diplomatik girişimler Mayıs 2010’da Türkiye ve Brezilya’nın arabuluculuğunda yapılan takas anlaşması ile ilk meyvesini verecekti ki hem İran içinde takas anlaşmasına karşı tepki yükselmiş, hem de ABD anlaşmasının yetersiz olduğunu ileri sürerek reddetmişti. 2010 yılından sonra İran’ın nükleer programıyla ilgili iki önemli gelişme oldu. Bunlardan birincisi İran’ın uranyumu yüzde 20 oranından zenginleştirmeyi ve bu uranyumu yakıt çubuğuna dönüştürmeyi başarmasıdır. Bu sayede İran “fuel cycle” teknolojisini elde ederek nükleer programında hedeflediği, kendi kendine yetebilecek kapasiteye ulaşmıştır. Bu gelişme İran’ın hem pazarlık gücünü artırmış hem de nükleer programını müzakereye daha açık hale getirmiştir. İkinci gelişme ise nükleer programı nedeniyle İran üzerindeki yaptırımlar bir hayli ağırlaşmasıdır. Giderek ağırlaşan yaptırımlar rejimi ve nükleer programlarla ilgili kişi ve kurumları aşarak doğrudan İran halkını etkilemeye başlamıştır. İran’ın çoğunluğu petrol ihracatından elde edilmiş olan yaklaşık 100 milyar doları yaptırımlar nedeniyle İran’a transfer edilmezken İran’da para birimi üç kattan fazla değer kaybetmiş, enflasyon yükselmiştir. Bu nedenle nükleer mesele ve yaptırımlar Haziran ayında İran’da yapılan cumhurbaşkanlığı seçimlerini doğrudan etkilemiştir. İran’ın nükleer dosyasına hâkim bir kişi olan ve 2003-2005 yılları arasında AB-3 ile yürütülen müzakerelerde İran’ı temsil etmiş olan Ha-

42

san Ruhani’nin Cumhurbaşkanı seçilmesi, nükleer meseleye diplomatik çözüm bulunması yönündeki umutları artırmıştır. İran dış politikasını “itidal” üzerine inşa etmeyi hedefleyen Ruhani’nin nerdeyse bütün siyasi stratejisi İran’ın nükleer programının diplomatik yollardan çözümü üzerine bina edilmişti. Ruhani, nükleer meselede İran’ın ulusal haklarına zara vermeyecek şekilde daha şeffaf olunabileceğini savunmuş, bu sayede İran üzerindeki yaptırımların hafifletilebileceğini ve İran’ın ekonomik ve siyasi olarak rahatlayacağını savunuyordu. Eski Cumhurbaşkanı Ahmedinecad’ın savunuculuğunu yaptığı “direniş” söyleminin kısmen başarısız olması, seçimlerde direniş çizgisini savunan Said Celili’nin hezimete uğraması, Ruhani’nin diplomatik açılım politikasının önündeki muhtemel muhalefeti bir hayli zayıflattı. İran siyasi yelpazesinde “merkez”de bir figür olması ve Rehber Ali Hamanei ile aralarındaki iyi ilişkiler, Ruhani’nin İran’ın dış politikasını kontrolüne almasını kolaylaştırdı. Bu çerçevede önce nükleer müzakereler dosyası Milli Güvenlik Konseyi’nden alınarak Dışişleri Bakanlığı’na verildi. Batılı diplomatik çevrelerde tanınan ve saygın diplomat M. Javad Zarif’in Dışişleri Bakanlığı’na getirilmesi de müzakere seçeneğini güçlendiren bir başka faktör oldu. Müzakere seçeneğinin güçlenmesinde en büyük pay sahibi, Obama’nın Ruhani’ye karşı pozitif tutum almış olmasıdır. Böylece yıllardan beri ilk defa İran ve ABD kanadında diplomasiye olumlu bakış açısından senkronizasyon sağlanmıştır. Diğer yandan Cenevre’de tarafların temsil düzeyleri yükselmiş, önceden AB Dıs İlişkiler Yüksek Temsilcisi Catherine Ahston tarafından temsil edilen D5+1 (BM Güvenlik Konseyi’nin beş daimi temsilcisi ve Al-


manya) Dışişleri Bakanları Cenevre müzakerelerinde hazır bulunmuştur. Sinerjisini büyük ölçüde İran ve ABD hükümetlerinin yakınlaşmasından alan Cenevre müzakereleri üçüncü turda müspet bir neticeye ulaşmıştır. 24 Kasım’da İran ile D5+1 arasında varılan anlaşma iki açıdan bir ilk niteliği taşımaktadır. İlk defa İran ve ABD Dışişleri Bakanları aynı masada oturarak bir sorunu müzakere etmiş, anlaşmanın sonunda objektiflere birlikte poz vermiştir. Nitekim anlaşmanın sağlanmasında iki taraf arasında sağlanan yakınlaşma belirleyici olmuştur. Bu nedenle, Cenevre Anlaşması İran-ABD ilişkileri açısından önemli bir dönüm noktası olmuştur. İkincisi, Cenevre Anlaşması, İran’ın nükleer programı üzerinde ilgili taraflar arasında on yıldır yapılan ilk anlaşma olmuştur. Mayıs 2010’da İran’ın imzaladığı Tahran Bildirisi bir anlaşma niteliğine kavuşamamıştır. Cenevre Anlaşması İran’ın nükleer faaliyetlerinin kısmen yavaşlatılması ve daha kapsamlı bir şekilde uluslararası denetime açılması karşılığında İran’a uygulanan yaptırımların hafifletilmesini öngörmüştür. Bu çerçevede İran yüzde 5 oranından uranyum zenginleştirmeye devam edecek, fakat toplam zenginleştirilmiş uranyum stokunu 7 tonun üzerine çıkarmayacaktır. İran yüzde 20 civarında zenginleştirdiği uranyumu okside ederek etkisizleştirecek, nükleer tesislerine yeni santrifüjler yerleştirmeyecek, Fordo tesisini denetime açacak, Arak’taki Ağır Su Reaktörünün inşasını askıya alacaktır. İran nükleer tesislerini IAEA yetkililerinin yanısıra anlaşma kapsamında kurulan bir komisyonun denetimine açacaktır. Buna karşılık İran hakkında yeni yaptırım kararı çıkarılmayacak, sivil havacılık, sağlık ve para transferi alanındaki yaptırımlar kısmen yumuşatılarak İran’a yaklaşık 8 milyar dolarlık bir para girişi sağlanacaktır. İran ile ABD arasındaki yumuşamaya ve taraflar arasında varılan mutabakata karşın Cenevre Anlaşması nükleer meseleyi tam olarak çözüme kavuşturmamıştır. Her şeyden önce yapılan anlaşma geçici bir anlaşmadır. Anlaşmanın uygulanması için altı aylık bir süre öngörülmüş, bu süre zarfında kalıcı bir çözüm bulunması için müzakerelerin sürdürülmesi konusunda mutabakata varılmıştır. Diğer bir ifadeyle bu anlaşma İran’ın nükleer programı hususunda nihai bir anlaşmaya varılabilmesi için güven artıcı Nisan 2014 / 309

bir tedbir olarak görülebilir. Böylece başından beri özü itibariyle “bir niyet okuma”dan kaynaklanan ve “güvensizlik”ten beslenen İran nükleer programı hususunda Batılıların kaygıları giderilebilir. Ayrıca, anlaşma İran’ın uluslararası siyasete sorumlu bir aktör olarak kabul edilmesinin önünü açacaktır. Fakat anlaşmanın uygulanmasında karşılaşılması muhtemel (yapılacak denetimlerin kapsamı ve niteliği gibi) sorunlar, anlaşmanın kimi maddelerine ilişkin muhtemel yorum farkları kalıcı bir çözüme varılmasını zorlaştırabilir. Mesela, İranlı yetkililer anlaşmanın dolaylı olarak İran’ın uranyum zenginleştirme hakkını tanıdığını ileri sürmektedir ki bu husus D5+1’in yıllardır engellemeye çalıştığı bir husustur ve BM Güvenlik Konseyi konuyla ilgili hemen hemen bütün karalarında İran’ın uranyum zenginleştirme programını durdurmasını istemiştir. Diğer yandan anlaşma İran’ın nükleer programını geriletecek hiç bir husus içermediği halde yaptırımların hafifletilmesini öngördüğü gerekçesiyle kimi çevreler tarafından şiddetle eleştirilmektedir. Anlaşmanın yarattığı ilk heyecanın yatışmasının ardından İran’da bazı çevrelerin de anlaşmaya eleştiriler getirmesi beklenebilir. Altı aylık anlaşma başarı ile uygulandığı takdirde nihai çözümü kolaylaştıracaktır, fakat geçici anlaşmanın uygulanmasında karşılaşılması muhtemel problemler nihai çözümü zorlaştıracaktır. Bununla beraber bütün siyasi hesaplarını nükleer meselenin haline ve yaptırımların bertaraf edilmesi üzerine kurmuş olan Ruhani yönetimi elindeki en büyük kozu henüz kullanmamıştır. Bu koz İran’ın 2004’te imzaladığı NPT Ek Protokolleridir. İran bu protokollerin onaylanması hususunu müzakerelerin son aşamasına dek elinde bir koz olarak tutacaktır. ** Editörün Notu: Başbakan Erdoğan’ın Ocak 2014 İran ziyareti üzerine Levent Baştürk tarafından kaleme alınan ve bu yazıdaki analizi Türkiye-İran ilişkilerini irdelemek suretiyle tamamlayan doyurucu bir analiz için: http://www.dunyabulteni.net/haberler/288462/ basbakanin-tahran-ziyareti-baglaminda-turkiye-iraniliskileri (1) Yazarın izniyle Dünya Bülteni’nden iktibas edilmiştir. (2) Yıldırım Beyazıt Üniv.Ulus.İliş.Bölümü Öğretim Üyesi

43


Söz Meydani

. Ibrahim Çiftçi

. . Kendimiz Için EMPATI

ibrahim.ciftci@ilkadimdergisi.net

Seni seviyorum.” İki kelimeden ibaret bir cümle. Ama yalanın ötesinde bir söyleyişe sahipse, fiilin içi anlam doluysa, cümleyi taşıyacak bir anlam bulunamaz. “Seviyorum” söyleyenin ağzından dolu dolu söylendiği zaman karşıdaki muhatabı mest eden bir özelliğe sahip. Bu söze muhatap olan kişinin hissettiğini hissetmek için “söylenen” kişi olmalısınız. Sözün anlamı ağır olunca söylendiği yerlerin de söylenme sayısı da söylenen kişi kadar önemlidir. Bir söz ne kadar çok söylenirse değer kaybı da o kadar çok olur. Hem söyleyen hem söylenen o sözün anlamını az hissetmeye ya da hissetmemeye başlar. Bu bir hakikattır. “Yüz kere, bin kere söyledim” sözü sözün değerinin düştüğünü ifade eder. Söz değerli olsaydı bir kere, hadi yetmedi, iki kere olmadı üç kere söylenmesiyle kifayet ederdi. Şimdi geleneklere, hayata dönün. “Seni seviyorum” sözünün ifadesinde cimri davranan büyüklerimizde sevgi mi eksikti? Yoksa bunu uluorta söylemeyen kişilerin ağırbaşlılığı mı sorgulanmalı? Yer ve mekan ile söylenen sözün ilişkisini mi biz anlayamıyoruz? Ya da onlar söylemeden mi seviyorlar sayıyorlar birbirini… Sözün yalama olduğu zamanların insanıyız. İşin askıya alındığı, hareketin, eylemin yerini uyuşukluğa devrettiği bir zamanın insanı olarak sözün çoğalması “ağzı olan konuşuyor” acayip cümlesiyle ifade ediliyor. Ağzı olmayan varlık var mı Allah aşkına. O halde konuşan insan ile tüm ağzı olan varlıklar eş değer mi görülür oldu? İletişim araçlarının çoğalması sözü de çoğaltıyor. Televizyon, görüntünün ötesinde laf kalabalığı. Radyo öyle telefon öyle. Telefonla karşımızdaki konuşurken sözden başka ne var ki? Jest mi mimik mi? Duygusal bakışlar mı? Yok. Söz, sadece laf. Öyle olunca da sözün değerini yitiriyor. Öğrenciye sorduğun her sorudan sonra gelen

44

Empati yapmalıyız. “Ama”lı cümlelere sığınmamalıyız. Diğerlerinden istediklerimizi biz yapıyor muyuz? Diğerlerine yaptıklarımız bize yapılırsa ne tepki veririz? Ağzımızdan çıkanları kulağımız duyuyor mu? O sözlerin söylenme sebebi gerçekten Allah rızası mı? Bu dünyada konuşulanların dinlenip kayda alındığını yaşayarak öğrendiğimize göre bütün konuşma ve davranışlarımızın da hesap günü için  kayda alındığını ve dökümünün önümüze konulacağını da unutmamalıyız. Hodgam değil diğergam Müslümanlar yetiştirmek herkesin gayesi olmalıdır. cevaba doğru ya da yanlış demeden hemen “valla” eklenmesi sözün inanılırlığının yitirmesinden olsa gerek. Pazarcının bir kilo meyve satarken   “valla” demesi ile çocukların ebeveynlerine, ebeveynlerin çocuklarına “valla” ile başlayan cümleler kurması neyin işareti olabilir? Sözümüze kendimiz de mi inanmıyoruz yoksa? Öyle ya. Karşıdaki bize yalan söylüyorsun demediği halde “valla”yı niye ekliyoruz? Yemin niçin edilir? İnandırmak için. Karşıdaki inanmadığını söylemediği halde niçin yemin ediyoruz. Yalanımıza inandırmak için mi? Şimdi empati yapın. Siz konuşurken gerek olmadığı halde “valla” diyor musunuz? Niçin? Alışkanlık demeyin. O alışkanlığı nerede ne zaman niçin edindiniz? Bir toplumda bir mekanda sözün ağırlığını ölçen alet, dinleyenler ve uygulayanlardır. Horoza inci tanesi neyse dinleyecekler için de sözün değeri öyle olmamalıdır. Horoz için darı ne kadar değerliyse söz de dinleyeni için o kadar değerlidir.


Söz, yerinde ve zamanında güzeldir. Bu sebeple anlam dolu kelime ve cümlelerin rastgele sarf edilmeleri uygun olmamaktadır. “Müslümanlar(mü’minler) kardeştir.”   Sözün ayet olması   ve akabinde   gelen “Aralarını bulun”  emri anlam yüceliğini ortaya koyar. Kur’an sade okunmak için değil uygulanmak için yazıldığına göre Kur’anî ifadeleri laf olsun kabilinden söylememek gerekir. Söyleyen de söylenen de sözün değerini bilmelidir dedik. Şimdi bu “Mü’min mü’minin kardeşidir.” Ayeti   yer ve zaman kaydı aranmadan   sık söylendiği için alışkanlık oluşturuyor ve haşa anlam basitleşiyor. Dini terimlerde zamanın, mekanın   kollanarak kullanılmasını ulema çok iyi uygulamıştır. Avam ve havas arasındaki konuşmalar farklı olmuştur? “Müslümanlar(mü’minler) kardeştir.” Ayeti duymayan var mı? Peki kardeş olduklarını söylediğimiz Müslümanların dünyadaki, ülkemizdeki haline ne diyelim? Kelime-i şehadeti getirmeyen Müslüman var mı? İslam’ın iman esaslarını inkar eden Müslüman var mı? Yani inkar var mı? Varsa zaten  Müslüman değildir, kardeşin  de değildir. Burası tamam. Peki inkar etmeyenlerle savaşı nasıl açıklayalım? Dünyada ve de Türkiye’de Müslümanların “Müslümanlar(mü’minler) kardeştir.” ayetini okuya okuya tacizde bulunmasını, iftiralarını, birbirini boğazlamasını   nasıl açıklayabiliriz? Ammar’ın (Allah ondan razı olsun) işkenceyle şehit olan baba ve annesinden sonra müşriklerin dediklerini demesi, boğazından aşağı geçmemesi yani kalbe inmemesi sebebiyle Allah Rasulünce kabul görmesi  calibi dikkattir. Günümüz Müslümanları da “Müslümanlar (mü’minler) kardeştir.” ayetini boğazdan aşağıya,  kalplerine indirmiyorlar mı? Kalpleriyle eylemlerinin uyuşmazlığı bundan mı kaynaklanıyor acaba? Empati yapmalıyız.  “Ama”lı cümlelere sığınmamalıyız. Diğerlerinden istediklerimizi biz yapıyor muyuz? Diğerlerine yaptıklarımız bize yapılırsa ne tepki veririz? Ağzımızdan çıkanları kulağımız duyuyor mu? O sözlerin söylenme sebebi gerçekten Allah rızası mı? Bu dünyada konuşulanların dinlenip kayda alındığını yaşayarak öğrendiğimize göre bütün konuşma ve davranışlarımızın da hesap günü için  kayda alındığını ve dökümünün önümüze konulacağını da unutmamalıyız. Hodgam değil diğergam Müslümanlar yetiştirmek herkesin gayesi olmalıdır.

EFENDİ OL!.. Bu şehrin kime derler ahâlisi? Apartmanlarının kimse bânisi... Temiz kullar olursak ebediyyen O dem kurtuluruz işte şu Medyen: Şehir lükstü, pazarlar falan modern(!) Bilen kim? Yönetim hangi bi telden? Şu dükkanda ne isterse var amma Dürüst tâciri olmazsa ne fayda! Nebîyullah uyarmıştı o halkı, Kulak ardı edilmişti bu yankı. Gelip geçti o gün Hazreti Şu’ayb, Bütün bunlar öğüt, hangisidir gayb? O günlerdeki gayblar biziz işte! Dürüstler bile fâizli bir işte. O Medyenlilerin evleri çöktü, Şu gök kubbeyi inletti bugünkü! Ticârette dürüst, işte adamsan; Çatın düşmez o gök çatlasa, ordan. Eğer hat’rına gelmezse o Bânî Cehennemde nöbetler de zebânî... NESBEL me fâ î lü / me fâ î lü / fe û lün (fâ i lün)

Şiir dâhil her türlü çalışmanızı “Kültür ve Sanat Sayfası” olan “SÖZ MEYDANI” na elektronik veya klasik posta yoluyla gönderebilirsiniz. Nisan 2014 / 309

45


. Imbik

nuri.ercan@ilkadimdergisi.net

E

Nuri Ercan

SUKÛT NOTLARI

fendimiz Mekke’den Medine’ye hicret ettikten sonra kötülüklerden, haramdan ve masiyetten kaçmanın/göç etmenin haricinde hicret olmayacağını beyan buyurmuştu. Yakın geçmişimizde bu beyanı öğretiye tebdil edip, baş tacı etmiştik. Bu öğreti, bize büyük hayaller kurdurmuştu. Hicret denilince sadece kendi haramlarımızdan kaçmayı değil; toplumun haramları, isyanı ve masiyetinden top yekûn firar etmeyi hedefler hale gelmiştik. Henüz bireysellik hanemize teşrif(!) etmemiş, günah olsun, sevap olsun kendimizi cemiyetten ayrı düşünmeye cesaret edemiyorduk. Hep beraber günahlardan, zulümden ve haramlardan hicret edeceğimizin hayali ile bu günlere geldik. Va esafa ki, bırakın kendi hicretimizi, Efendimizin Hicretini bile anmaz olduk. Nerede hicret konferansları, nerede paneller, nerede insanların zihnine hiçbir görsel kullanmadan hicreti nakış nakış işleyen hatipler! Nerede günahlardan, isyandan, şirkten, hicret edecek gönüller! Bunun yerini, donmuş yürekler almış. Günahı, haramı kabul etmeyen ve hicret etmemek için direnen nefisler sarmış piyasayı. Hicretsiz günler... Zor günler... (Laf aramızda, bilgisayar bile “masiyet” kelimesini kabul etmeyip, kırmızı çizgi ile altını çizmekten geri durmadı. Haklı! Her teknoloji, üretenin mensup olduğu medeniyetin sonucudur. Mikrosoft ne bilsin masiyeti! Kendime not: Teknoloji üretmezsen en çok kullanacağın buton “sözlüğe ekle” butonu olacaktır) *** KES KOPYALA Bilgisayarlar son çeyrek asırdan beri ülkemiz-

46

de yaygın olarak kullanılmaktadır. Birçok kavramı bilgisayar vasıtası ile tedavüle soktuk. Kimimiz bu kavramların yanına kendi kavramlarımızı eklemekten çekinmedik. Üstelik bunu (sanki bizim malımız gibi) gururlanarak yaptık (örnek: Lütfen siz de kulak veriniz! “Molla Google” gibi). Diğer kullanımlarımız neticesinde yeni yeni maharetlerimiz gelişti. Onlardan birisi de bilgisayarda resim kırpma, kesme, kopyalama ve yapıştırma becerisidir. Geçmişte fotoğrafçıların makasla kesip, 404 ile yapıştırdıkları işleri biz ekran başında elimizin altındaki fare (govurcasını kullanmayalım) ile yapıyoruz. Siz, İstediğiniz bir fotoğrafı Nasreddin Hoca Merhum’un leyleği ayaklarından ve gagasından keserek adam ettiği gibi, istediğiniz biçime sokarak arzu edilen görüntüye çeviriyorsunuz. Böylece zevkli bir uğraşla, eğlenceye ulaşmış oluyorsunuz. Esas mevzu bu değil. Bu beceri bana, kırpma-düzeltme, kesip -yapıştırma hastalığını hatırlatıyor. Son dönemlerde kırpma, kesip yapıştırma alışkanlığımız tavan yapmaya başladı. Faydalı zamandan (Aman başka Zaman aklınıza gelmesin; yorgun değilim “dinlenmek “istemiyorum) boş zamana kırpıp vakitten daha az kâr ediyoruz. Geceden kırpıp gündüze ekliyoruz, böylece daha çok yorulup, daha az ibadet ediyoruz. Mubahlardan kullanma kuponları kesip, haramlara yapıştırıyoruz. Şüpheli olmayanlardan kırpıp, şüpheli olanlara yapıştırıyoruz; daha çok haramlara bulaşmamız ondandır. Çok vermekten kırparak cimrileşiyoruz. Konuşmaktan kesip, seyretmeye yapıştırıyoruz. Sonuçta işaretle bile derdini anlatmayan, sadece seyreden ahrazlara dönüşüyoruz. Diğerkâmlılıktan kırpıp, nefsini robotlaştıran zavallılara dönüşüyoruz. Kardeşlikten, fedakârlık ve tahammül kısmını seçip kopyalayarak, hasetliğin üstüne yapıştırıp orada yok olmasını sağlıyoruz. Aslında kendimizden kırpıp eksiltiyoruz. Kendimizi kopyalayıp başkalarına yapıştırmaya, ba-


zen de tersini yapmaya uğraşıyoruz. Lakin virüsleri hesap etmiyoruz. ***

Son söz, geleneği gözden geçirmeye evet, geleneği atlamaya hayır. Geleneği atlayanın nereye düşeceği hiç belli olmaz. ***

UKALALIK MI? Son zamanlarda camianın okuyan kesiminde Kur’an’ı açıp âyetlerin kelimelerini bir bir didikleyerek içtihat etme ameliyesi tezahür etmeye başladı. Elbette güzel bir faaliyet. Onların niyetlerini de yargılayamayız. Kur’an’ı anlama ve hurafelerden temizlenmiş bir din anlayışına ulaşma gayreti. Bunu yaparken dostlarımız günümüze kadar ulaşmış temel kaynaklardan istifade ederek çalışsalar gam yemem. Önlerine sözlükleri ve âyetin ihtiva ettiği konularla ilgili tezlerden oluşan kitapları alıp Kur’an kelimeleri hakkında ileri geri laflar ediyorlar. Yok efendim ulema(Dilim varmıyor, hatta sahabe) bu kelimeyi yanlış anlamış. Kelimenin anlamı böyle değilmiş. Yanlış anlama sonucunda yüz yıllardır fıkhen hata edilmiş.Vay efendim onlar da kim oluyormuş, vesaire vesaire... Bir sürü boş iddia. Kardeşim, biz sizler kadar derinliğimizin olmadığını (haddimizi) bilerek sizlere şunu söyleyelim: Bir kere, Kur’an-ı Kerim’i en iyi anlayanlar ilk muhataplarıdır. Onlar yanlış anladı ise Kur’an’ın iniş tarihi yanlıştır.(Haşa) İkincisi Kur’an-ı Kerim evvelemirde kulaklara ve gönüllere hitap etmeyi yeğlemiştir. Kur’an öncelikle insan zihninde ve gönlünde bıraktığı tesirle mucizedir. Diğer özellikleri mucize olmasının diğer maddelerini oluşturur. Sahabe duyduğuna teslim olmuş, anlamadığını ise Efendimize sormuştur. Çok nadiren de kendi görüşünü izhar etmiştir. Diğer taraftan Arapça kimi kelimelerin onlarca anlamı vardır. Siz kelimelerin anlamından yola çıkarak âyetlerdeki ilahi maksadı rahatlıkla saptırabilirsiniz. Mesela, Duha Suresi 7.âyette ifade buyrulan “Seni şaşkınlık halinde bulup da, doğru yolu göstermedi mi?” âyetindeki kelimesinin manalarından olan “şaşırmış “ yerine , “sapıtmış” anlamını alıp, Efendimiz hakkında ileri geri laflar edebilirsiniz. Ya da Adiyat Suresindeki “Onun mala karşı aşırı derecede sevgisi vardır” âyetindeki, kelimesini, “mal” anlamından sıyırıp; hayır hasenat iyilik, manasını tercih ederseniz karşınıza çok hayırsever güzel ahlaklı müşrikler çıkar.

Nisan 2014 / 309

ACABA? Son zamanlarda bizlere sirayet eden her yerde, her zaman fotoğraf çektirme hastalığının sebepleri nedir acaba! Ebediliği dünyada hâkim kılma isteği? Olabilir... Ölüm korkusu? Pekâlâ olabilir... Ahiret endişesi? Tabi ki, Kim hesap vermeyi ister ki? İyiliklerin, mutlulukların sadece dünyada olabildiğine inanmak? Eyvallah. Çoğu kişi yaşadığı hayat tarzı ile cenneti unuttuğunu gösteriyor zaten. Geçmişi hatırlama isteği? Tabi ki, normal değil mi? ... Herkes böyle düşünüyorsa sıkıntı büyük demektir. Oysa karşımızdaki deklanşöre konsantre olduğumuzun binde biri kadar “ kiramen kâtibin” meleklerinin kamerasının üzerimizde olduğunu fehmetsek, poz vermeye ihtiyaç hissetmezdik. *** AĞLIYOR MUYUZ? ... Eveet,ağlamayı unutmuşuz. Allah korusun! Bela ve musibetler geldiğinde mi ağlayacağız! İyisi mi ağlama bedelini, bedelsiz olarak sunmalıyız. Üstelik Kul ve acizlik, kelimelerinin birbirinin müteradifi gibi olduğunu bilerek. Unutmayalım, ağlamak acziyetin çocuğudur. Haydin dostlar, çocuklarımızı emzirmeye... Beslemeye... Büyütmeye...

47


Düsünce Ufkumuz. Atilla Degirmenci atilla.degirmenci@ilkadimdergisi.net

DİN HAYATTIR ‘S

onsuz Kudret’in “Ol” emriyle varolan Kainat, Dünya ve İnsan, her zerresi ve hücresiyle sürekli o ‘Sonsuz Kudret’in gözetimi altındadır. Yaratılan varlıklar içerisinde ‘emanet’i kabul ederek varlıkların gözdesi ve ‘Sonsuz Kudret’in muhatabı haline gelen insanın da her anı gözetim altındadır.

K

ainat dediğimiz muhteşem yapı kendiliğinden, içeriğini bilemediğimiz, bir patlamayla varolmamıştır/ varolamaz. Üzerinde yaşadığımız Dünya da bu patlamayla veya toz bulutunun dönüş hızını artırmasıyla oluşmamıştır. Patlamayla ortaya mükemmel bir düzen/ sistem oluştuğu da şimdiye kadar görülmemiştir. İnsan da ilk canlı türlerinin evrimleşmesiyle oluşabilecek kadar basit bir yapıda değildir. İnsanın yaşadığı hayat da boşa geçirilecek, heba edilecek, insanlığı bilmeyecek, yaratılmışlığının farkına varılamayacak kadar değersiz ve boş değildir. ‘Sonsuz Kudret’in - Ol” emriyle varolan Kainat, Dünya ve İnsan, her zerresi ve hücresiyle sürekli o ‘Sonsuz Kudret’in gözetimi altındadır. Yaratılan varlıklar içerisinde ‘emanet’i kabul ederek varlıkların gözdesi ve ‘Sonsuz Kudret’in muhatabı haline gelen insanın da her anı gözetim altındadır. Yaratılmış olmak ve emaneti yüklenmiş olmakla ilahî gözetim/ denetim altına giren insan için Allah Teala, hayatın farkına varması ve hayatı düzenleyebilmesi adına kurallar belirlemiştir. Allah Teala

48

tarafından belirlenen bu kurallar belirli zamanlardaki ibadetlerle veya hayatın herhangi bir vaktiyle sınırlanamayacak kadar geniştir. Belirlenen kurallar hayatın her anına müdahale eden, yön gösteren ve hayatın her bir aşamasında tavır isteyen kurallardır. Allah Teala’nın insanlığın huzuru ve kurtuluşu için gönderdiği kurallar hayatın sadece ahlak yönüyle ilgili değildir. Bu kurallar hukuk, yönetim, ibadetler, kişisel ilişkiler, toplumsal ilişkiler, uluslararası ilişkiler, eğitim, ekonomi, kişinin vicdanı gibi hayatın tüm alanlarında geçerli olan ve bu alanlarda uygulama örnekleri olan kurallardır. Ancak bu kurallar işimize geldiği zaman kabul edip menfaatimize ters düştüğünde kabul etmeyeceğimiz/ yüz çevireceğimiz kurallar değildir. Allah Teala’nın gönderdiği bu kuralları kabul etmek demek hayatın her aşamasında Allah’ın varlığını tanımak demektir. Allah Teala’nın gönderdiği kuralların bütünü olarak ifade ettiğimiz İslam Dini, insanın; malı nasıl kazanacağına, nereye/ nasıl harcayacağına, ibadetini haşyetle yerine getirmesine, küs olma süresinin ne kadar olduğuna, etrafındaki muhtaçlara nasıl davranması gerektiğine, evladına nasıl isim vereceğine, ölüyü nasıl defnedeceğine, yalnız kaldığında bile nasıl yaşaması gerektiğine, evine nasıl gireceğine, nasıl selamlaşacağına, sapıtmamak için hangi kaynaklara başvuracağına, toplumda İslamî çalışmaları nasıl yapacağına, yönetim mekanizmasının nasıl çalışması gerektiğine, cenneti hangi şatlarla kazanacağına, musibetlere nasıl sabredeceğine, misafirlerini nasıl ağırlayacağına, evlatlarını nasıl yetiştireceğine, etrafındaki yanlışları düzeltirken kullanması gereken üsluba, işlediği suça ne kadar/ nasıl ceza verileceğine, mirası nasıl paylaşacağına, üstünlük anlayışının nereden kaynaklanması gerektiğine, dua etmesinin ne kadar önemli olduğuna, borç alırken/ verirken yapması gerekenlere, büyüklerine ne kadar saygı göstereceğine, manen terakki etmesinin şartlarının neler olduğuna, annebabasına hayatı boyunca nasıl davranması gerektiğine karışır ve kurallarıyla insan olmanın yolunu gösterir.


TEMMUZ 2010 • SAYI 264 • 5 TL (KDVD)

ÖRNEK TOPLUM İNŞÂSI Zulmün Zevali • Nureddin SOYAK

Söz Konusu İnsan Hakları Olunca... • Latif Selvi İle Söyleşi

man AKTAŞ

Mevlam Neylerse Güzel Eyler • Yard. Doç. İlhami Nalçacıoğlu

Bir Milattır Mavi Marmara • Ramazan Kayan İle Söyleşi

Kıyamet Sahneleri VEREN

Rabbimiz İntikam Sahibidir • Dr. Ömer Karaoğlu İle Söyleşi

Kabil’in Çocukları • Prof. Dr. Seyit Mehmet Şen

Kur’an Anlayışı ATAK

HAZİRAN 2010 • SAYI 263 • 5 TL (KDVD)

TEMMUZ 2010 • SAYI 264 • 5 TL (KDVD)

Allah’ın Kitabına Sarılmak • Nureddin SOYAK

Sahabenin Kur’an Anlayışı • Adem ÇATAK

Zulmün Zevali • Nureddin SOYAK

Söz Konusu İnsan Hakları Olunca... • Latif Selvi İle Söyleşi

Kur’an’ın Tanımı ve İndirilmesi • Süleyman YAVUZ Amentü ve Müslümanda Şahsiyet Oluşumu • A. Baki ÖNCEL

Söyleşi • Dr. Süleyman AKTAŞ

Mevlam Neylerse Güzel Eyler • Yard. Doç. İlhami Nalçacıoğlu

Bir Milattır Mavi Marmara • Ramazan Kayan İle Söyleşi

Kur’an’da Kıyamet Sahneleri • Şifa YOLVEREN

Rabbimiz İntikam Sahibidir • Dr. Ömer Karaoğlu İle Söyleşi

Kabil’in Çocukları • Prof. Dr. Seyit Mehmet Şen


Profile for İlkadım Dergisi

İlkadım Dergisi Sayı: 309  

Nisan 2014 www.ilkadimdergisi.net

İlkadım Dergisi Sayı: 309  

Nisan 2014 www.ilkadimdergisi.net

Advertisement