Page 1


ilkadım ilkadım Aylık Düşünce ve Kültür Dergisi

NİSAN 2013 Yıl: 22 Sayı: 297-1 Fiyatı 7 TL KDV D

*** Sahibi İhya Yayıncılık Tic. ve San. Ltd. Şti. Adına İsmail Varır ismail.varir@ilkadimdergisi.net

Genel Yayın Yönetmeni Yrd. Doç. Dr. İlhami Nalçacıoğlu i.nalcacioglu@ilkadimdergisi.net

Sorumlu Yazı İşleri Müd. İsmail Varır Yayın Kurulu Nureddin Soyak Yrd. Doç. Dr. İlhami Nalçacıoğlu A. Baki Öncel Ahmet Belada Erkan Özdemir İbrahim Çiftçi İsmail Varır Metin Başbuğ Rauf Denizler Süleyman Konak Kapak ve Sayfa Düzeni İlkadım Grafik Reklam ve Abone Sorumlusu 0 (535) 251 41 07 0 (505) 808 35 87 abone@ilkadimdergisi.net Merkez Kasaplar Çarşısı No:2 Nevşehir Tel:0384 213 65 43 Gsm: 0 (505) 808 35 87 PK 75 Nevşehir İrtibat Kayseri: 0 (535) 251 41 07 Konya: 0 (506) 681 23 27 www.ilkadimdergisi.net ilkadim@ilkadimdergisi.net Baskı Cihan Ofset 0 (352) 322 02 00

editor@ilkadimdergisi.net

’dan

Çok Değerli Okuyucularımız. Müslümanlar kardeştir. “Muhakkak ki mü’minler kardeştir.” buyruğunun gereği kardeştir. Müslüman’ın kanı, malı, canı diğer Müslüman’a haramdır. Bunlara kast etmek ya da bunları gasp etmek büyük günahtır. Had cezası gerektirir. Müslümanlar kardeştir. Barışta da savaşta da kardeştir. Birbirinden şüphe etmez. Bilir ki Müslüman emindir. Ondan canına, malına, namusuna, ırzına, şerefine… bir zarar gelmez. Ondandır ki arkasını verdiği Müslüman’dan şüphelenmez. Müslümanlar kardeştir. Onlar birbirlerine köstek değil destek olurlar. Ahîlik’te, Lonca teşkilatında ticaret ve zanaattaki kardeşliği destek olayı dayanışmayı görürüz. Müslümanlar kardeştir. İyi günde de, kötü günde de maddî manevî desteklerle zarurette olanlar kurtarılır. Çünkü Müslümanlar kardeştir. Müslümanlar kardeştir. Dünyanın öbür ucunda bir Müslüman eziyet işkence edilse diğer uçtaki Müslümanlar bunun acısını hissederler. Müslümanlar kardeştir. Ama kaybedilmiş yaralanmış zedelenmiş kardeşlik. Dilde, yazıda, kitapta, sohbette kalan kardeşlik. Dış ve iç şer odaklarının, emperyalizmin oyununa gelerek ırkî, mezhebî, meşrebî tartışmalar, kavgalar, savaşlar. Haram olan Müslüman kanını dökerek cennet uman Müslümanlar. Münakaşanın, düşmanlığın, kavganın, savaşın hiçbir derde deva olmadığı halde bunları yapan Müslümanlar.

*** Abone Şartları: Yurtiçi Yıllık: 80 TL Yurtdışı Yıllık: 50 Avro Abonelik için: 0 (505) 808 35 87

Buna dur demek gerekiyor. Âlimler, siyasetçiler, aktivistler, şeyhler, hocalar… buna dur demeli. Bu acıyı ciğerden hissedip buna dur demeli. Durdurmalı bu savaşları, kavgaları.

Yurtiçinden: Posta Çeki: İhya Yayıncılık 693721 KUVEYT TÜRK KATILIM BANKASI IBAN:TR420020500000785462200001

Bunun için kardeşlik dedik bu özel sayıda. İslam kardeşliği, zaafa uğrayan İslam kardeşliği dedik. Değişik bakış açıları, değişik konular, değişik kişilerce işlenilen İslam kardeşliği. Zevkle okuyacağınız, istifade edeceğiniz bir özel sayı oldu.

Yurtdışından: SWIFT KODU:TEBUTRIS170 TR720003200017000000045693 Bu dergi, Basın Meslek İlkeleri’ne uymayı taahhüt eder. Yazıların ve ilanların sorumluluğu yazı ve ilan sahiplerine aittir. Gönderilen yazı, resim veya karikatür yayınlansın ya da yayınlanmasın iade edilmez. Dergide olabilecek hataların bildirilmesi rica olunur. Cevap hakkı doğurabilecek yayın için cevap hakkı saklıdır. Yazılar, isim belirtilerek iktibas edilebilir.

Bu özel sayı yok olmaya yüz tutan, zaafa uğrayan İslam kardeşliğini bir kere daha hatırlatmak için hazırlandı. Özel sayının hazırlanmasında desteği olan herkese teşekkür ederiz. Allah’a emanet olunuz. Selam ve dua ile.


içindekiler 12 Kardeşlik

1

İLKADIMDAN

3

BAŞYAZI > Nurettin SOYAK İman Kardeşliği

7

KAPAK Aydınlığın Üzerine Çöken Zifiri Karanlık: Şuubiyye İlhami NALÇACIOĞLU

Siyaseti

16 II.Abdülhamit’in Doğu Politikası

24 “Samimiyiz,

12

Kardeşlik Siyaseti Doç.Dr. Murat ÇEMREK

16

II.Abdülhamit’in Doğu Politikası Prof.Dr. Mustafa Sıtkı BİLGİN

21

İçtimai Yapımızın Temel Taşları Birlik, Beraberlik ve Kardeşlik Ruhu Atıf BİLGİLİ

24

RÖPORTAJ “Samimiyiz, Terörü Bitireceğiz” Ebubekir GİZLİGİDER

26

KAPAK İslam Kardeşliği Zeki SOYAK

30

İslam Kardeşliği Medeniyetimizdir Mustafa YAZGAN

32

Arafat Tebligatı İbrahim ÇİFTÇİ

38

“Medine Vesikası” Bağlamında Peygamberimizin Kardeşlik Projesi Ahmet BELADA

44

Kan Kaybeden Kardeşlik Ramazan KAYAN

46

Asırlara Yayılan Sömürü Planları ve Ümmete Oynanan Oyunlar A.Baki ÖNCÜL

Terörü Bitireceğiz”

32 Arafat Tebligatı

46 Ümmete

Oynanan Oyunlar

2

NİSAN 2013 İLKADIM ÖZEL SAYI


BAŞYAZI > NURETTİN SOYAK nureddin.soyak@ilkadimdergisi.net

iman

kardeşliği

NİSAN 2013 İLKADIM ÖZEL SAYI

3


“M

ü’minler ancak kardeştir. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin.”(Hucurat, 10) “Müslüman, Müslümanın kardeşidir.”(Buhari, Müslim, Tirmizi) Allah Tealaya inanıp, ondan gelen her şeyi kabul edip, o doğrultuda hareket edenler kardeştir. Bu kardeşliğin formülü ilahî ve nebevî öğretide mevcuttur. Bu kardeşliği samimi olarak yaşayıp tadını çıkarmak isteyenler, Allah ve Rasulüne kulak vermelidir. Hakki iman kardeşliği öyle bir kardeşlik ki, ne kavim, ne kabile, ne bölge, ne renk, ne de dil farklılıkları bu kardeşliğe zarar veremez, vermemelidir. Kişinin bunlarda önceliği hangisine ise kardeşliği onadır. Kavmini, kabilesini, dilini, rengini ön planda tutanların kardeşliği onlaradır. İmanını ön planda tutanların kardeşliği de hakiki iman kardeşliğidir. Rabbimizin lütuf ve ihsanıyla bu kardeşliği tesis edebilenler, İhlâs ve samimiyeti, diğergamlığı, dostluk ve yardımlaşmayı aralarında tesis etmiş olurlar. Bu kardeşliğe iman zayiinden ve zafiyetinden başka hiçbir şey zarar veremez. İman kardeşliği hayalî bir kardeşlik değildir. Rabbimizin yardımı ile bizzat Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem Efendimizin ensar ve muhaciri ashap yaparak gerçekleştirdiği iman kardeşliğidir. Rabbimiz, “Şayet yeryüzündeki şeyleri tümüyle harcasaydın, sen onların kalplerini uzlaştıramaz-

4

NİSAN 2013 İLKADIM ÖZEL SAYI

dın. Fakat Allah onların arasını uzlaştırdı. Şüphesiz o, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.”(Enfal, 63) “Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın. Parçalanıp bölünmeyin. Allah’ın size olan nimetini hatırlayın. Hani sizler birbirinize düşmanlar idiniz de O, kalplerini birleştirmişti. İşte Onun bu nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz. Yine siz, bir ateş çukurunun tam kenarında idiniz de O sizi oradan kurtarmıştı. İşte Allah size ayetlerini böyle apaçık bildiriyor ki doğru yola eresiniz.” (Al’i İmran, 103) buyurmaktadır. Kalplerin uzlaşması, gönüllerin birbirine ısınması, insanlar arasında sevgi ve muhabbetin gerçekleşmesi, her şeyin sahibi olan Rabbimizin lütuf ve ihsanıyladır. Yoksa Mekke’deki, Medine’deki, Arap yarımadasındaki daha sonra da tüm dünyadaki insanların İslam kardeşliği nasıl gerçekleşebilirdi? Bu gün bu kardeşlik, hem İslam düşmanları, hem yalancı fasıklar, hem de bazı cahil Müslümanlar tarafından hırpalanmış, zarara uğratılmışsa, samimi Mü’minlere düşen, şu memlekette bu memlekette değil, Dünyanın doğularında, batılarında İslam kardeşliğini tesis etmektir. Bu konu da ne kadar gayret edersek edelim, ne kadar başarılı olursak olalım, bilelim ki bu mutlak güç, hüküm ve hikmet sahibi olan yüce Rabbimizin lütuf ve ihsanıyladır.

Mü’min hiçbir sebeple Müslüman kardeşine üç günden fazla küs duramaz, zulmedemez, kin tutamaz, buğz edemez, alay edemez, Aralarına zenginlik, fakirlik, makam, mevki, kadınlık, erkeklik vb. engeller koyamaz. Bu gün bazı Müslümanların, bazı tassublarından dolayı maalesef İslam düşmanlığı aşikâr kişilerle birlik olup, Müslüman kardeşlerine karşı mücadele ettiklerine şahit oluyoruz. Bu hal imanla bağdaşmaz.


Müminler bir vücut gibidir!

Bizleri de bu hayırlı işin bir ucundan tutmaya vesile kılarsa Rabbimize şükretmemiz lazım. Gücün putlaştığı, güçsüzün köleleştirildiği bir ortamda, kardeşliğin tesisi çok zordur. Güçlü sahip olduğu imkânlardan vazgeçmeye yanaşmazken, ezilen, sömürülen, horlanan güçsüzler de yaşadıklarını unutamaz. Dolayısıyla bunları birbiriyle kaynaştırmak çok zordur. Bunun şifresi de Kur’an’dadır, sünnettedir. Bu, İslam imanıdır. İmandan başka hiş bir şey, hakiki kardeşliği gerçekleştiremez. Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz, Mü’minlere

Mekke’de her türlü baskı ve zulüm altıda, Medine’de her türlü fitne fesat içinde de mü’min kardeşliği tesis etmiş hem de muhafaza edebilmiştir. Kardeşliğin tesisi kadar onun muhafazası da önemlidir. Mü’minler kardeşliği kemale erdirecek güzellikleri yaşamaya gayret ederken, kardeşliğe zarar verecek her şeyden uzak durmaları gerekir. İlahî ve nebevî uyarılarda kardeşliğe zarar verecek hususlardan uzak durulması, kardeşliği pekiştirecek şeylere gayret edilmesi emredilmektedir. “Ey iman edenler! Bir topluluk bir diğerini alaya

almasın. Belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Kadınlar da diğer kadınları alaya almasınlar. Belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Birbirinizi karalamayın, birbirinizi (kötü) lakaplarla çağırmayın. İmandan sonra fasıklık ne kötü bir namdır! Kim de tövbe etmezse, işte onlar zalimlerin ta kendileridir.’Ey iman edenler! Zannın birçoğundan sakının. Çünkü zannı bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurlarını ve mahremiyetlerini araştırmayın. Birbirinizin gıybetini yapmayın. Herhangi biriniz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz! Allaha karşı gelmekten sakının.” (Hucurat, 11-12) Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz; “ M ü s l ü m a n , Müslüman’ın (din) kardeşidir. Müslüman, Müslüman’a zulmetmez. Müslüman, Müslümanı başına gelen musibette terk etmez, onu zalimin zulmünde bırakmaz. Müslüman, din kardeşine yardımda bulundukça Allah da ona yardımda bulunur. Kim bir Müslümanın dünya darlığını giderip de sevindirirse Allah da kıyamet gününde onun sıkıntısını giderip mutlu eder. Kim dünyada Müslüman kardeşinin ayıbını örterse Allah da kıyamet gününde onun ayıbını örter.” (Buhari, Müslim) “Sakın zanna yer verNİSAN 2013 İLKADIM ÖZEL SAYI

5


meyin. Zira zan sözlerin en yalanıdır. Tecessüs etmeyin, haber koklamayın, rekabet etmeyin, hasetleşmeyin, birbirinize buğz etmeyin, birbirinize sırt çevirmeyin, ey Allahın kulları, Allahın emrettiği şekilde kardeş olun. Müslüman Müslüman’ın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu mahrum bırakmaz, onu tahkir etmez. Kişiye şer olarak, Müslüman kardeşini tahkir etmesi yeterlidir. Her Müslüman’ın malı, kanı ve ırzı diğer Müslüman’a haramdır. Allah sizin suretlerinize ve kalıplarınıza bakmaz, fakat kalplerinize ve amellerinize bakar. Takva şuradadır (eliyle göğsünü işaret etti). Sakın ha! Birbirinizin satışı üzerine satış yapmayın. Ey Allahın kulları kardeş olun. Bir Müslüman’ın kardeşine üç günden fazla küs olması helal olmaz.”(Buhari, Müslim, Ebu Davut, Tirmizi) Mü’min hiçbir sebeple Müslüman kardeşine üç günden fazla küs duramaz, zulmedemez, kin tutamaz, buğz edemez, alay edemez, Aralarına zenginlik, fakirlik, makam, mevki, kadınlık, erkeklik vb. engeller koyamaz. Dün de bugün de ne zaman insanoğlu, bu ilahî ve nebevî emir ve yasakları, fert, aile ve toplum hayatında uygulamışsa huzur ve sükûna kavuşmuş, dostluk ve kardeşliği tesis etmiş; ne zaman da bundan yüz çevirmiş, fitne ve fesadın, husumet ve düşmanlıkların pençesinde perişan olmuştur. Rabbimiz, “(Ey Muham-

6

NİSAN 2013 İLKADIM ÖZEL SAYI

med!) Onlara, Âdemin iki oğlunun haberini gerçek olarak oku. Hani ikisi de birer kurban sunmuşlardı da, birinden kabul edilmiş, ötekinden kabul edilmemişti. Kurbanı kabul edilmeyen “Andolsun seni mutlaka öldüreceğim” demişti. Öteki, ‘’Allah ancak kendisine karşı gelmekten sakınanlardan kabul eder” demişti. Andolsun! Sen beni öldürmek için elini bana uzatsan da ben seni öldürmek için sana elimi uzatacak değilim. Çünkü ben âlemlerin Rabbi olan Allahtan korkarım. “Ben istiyorum ki, sen benim günahımı da kendi günahını da yüklenip cehennemliklerden olasın. İşte bu zalimlerin cezasıdır.” Derken nefsi onu kardeşini öldürmeye itti de onu öldürdü ve böylece ziyan edenlerden oldu.” (Maide, 27-30) buyurmaktadır. Bu gün bazı Müslümanların, bazı tassublarından dolayı maalesef İslam düşmanlığı aşikâr kişilerle birlik olup,

K

alplerin uzlaşması, gönüllerin birbirine ısınması, insanlar arasında sevgi ve muhabbetin gerçekleşmesi, her şeyin sahibi olan Rabbimizin lütuf ve ihsanıyladır. Yoksa Mekke’deki, Medine’deki, Arap yarımadasındaki daha sonra da tüm dünyadaki insanların İslam kardeşliği nasıl gerçekleşebilirdi?

Müslüman kardeşlerine karşı mücadele ettiklerine şahit oluyoruz. Bu hal imanla bağdaşmaz. Rabbimiz, “Allah’a ve ahiret gününe iman eden hiçbir topluluğu, babaları, oğulları, kardeşleri yahut kendi soy, sopları olsa bile, Allah’a ve peygamberine düşman olan kimselere sevgi beslediğini göremezsin. İşte Allah onların kalplerine imanı yazmış ve onları kendi katından bir ruh ile desteklemiştir.” (Mücadele, 22) buyurmaktadır. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz: “Hiçbiriniz, kendisi için istediğini din kardeşi için de istemedikçe olgun mü’min olamaz” (Müslim, Tirmizi, Nesai) “Mü’minler birbirlerini sevmekte, birbirlerine acımakta ve yekdiğerini korumakta tek bir vücut gibidir. Vücudun herhangi bir uzvu rahatsız olursa öteki organları da bu yüzden rahatsız olur ve uykusuz kalır.”(Buhari, Müslim) “Mü’minler birbirlerine karşı, parçaları yekdiğerine kenetli sağlam bina gibidir.”(Buhari, Müslim, Tirmizi) buyurmaktadır. Biz samimi mü’min kardeşler olmaya ve diğer kardeşlerimizin arasını da düzeltmeye gayret edersek, Rabbimiz de bu kardeşliği bize lütfeder. “Biz onların kalplerindeki kini söküp attık. Artık onlar sedirler üzerinde, kardeşler olarak karşılıklı otururlar.” (Hicr, 47) q


KAPAK > Yard.Doç.Dr. İLHAMİ NALÇACIOĞLU i.nalcacioglu@ilkadimdergisi.net

Aydınlığın Üzerine Çöken Zifiri Karanlık:

Şuubiyye İslam Dininin İlk Dönemlerinde Şuubiyye uubiyye, kabilecilik ve ırkçılık sözcükleri aynı öze sahiptir. Terim olarak “üyeleri ortak bir soy altında birleşen bir toplum” anlamına gelir. Bu kavramlar, bir kimsenin baba ve anne tarafından akrabalarını içerir. Bu akrabalık bağı, içerik bakımından “akrabalarını, çoğunlukla kabilesini, haklı olsun veya olmasın her konuda müdafaa etmeye hazır olması ve kabile fertlerinin, “gerek kendi mal ve mülklerini korumak ve başkalarının mal ve mülklerini zapt etmek için, bir söz üzerine derhal birleşmesi” demektir. Açıkçası, kan ve nesep yoluyla bağlılık olan kabilecilik, asabiyet veya şuubiyye özde, “bizim en kötümüz, başkalarının en iyisinden daha iyidir” veya kendi iç ve dışı ile de “ben ve kardeşim amcaoğluma karşıyız, ben bu amcaoğlu da yabancıya karşıyız” mantığı ile hareketin adıdır. Hülasa, sırf kan bağı ile hem kendi içinde, hem de dışındaki kabileler ve sülalelerle özden yoksun bir çekişme, didişme, kavga, öldürme ve savaşın adıdır. Kuru bir yarışın, kendi soy ve sopunun başkaları üzerinde

Ş

Bu ümmet, şuubiyyeden çektiği kadar, hiçbir şeyden çekmemiştir. Her fırsatta İslam düşmanlarının Müslümanların aleyhine kullandıkları, sarıldıkları ilk şey, her zaman bu olmuştur. Günümüzde ülkemize geldiğimizde yine şuubiyye, kabile veya ırkçılık, verdiği zararla 40 binden fazla insanımızın ölümüne sebep olmuştur. hâkimiyetini sağlama hareketidir. Bilindiği üzere Peygamberimiz tebliğinde hep bunun mücadelesini vermiştir. Zira bu, insanlığın üzerine kadim dönemlerden beri çöken bir karabasan idi. Bu konu, insanların ve insanlığın doğruda birleşmelerinin önünde en büyük engeldir. İnsanın iç dünyasından sevgiyi, merhameti, acımayı, her birinden diğerini kucaklamasını, anlamasını, yakınlaşmasını, iletişim kurmasını kaldıran, insanlığından uzaklaştıran zifiri bir karanlıktır. İşte bu şuubiyye, kabilecilik anlayışının, gerçeğin üzerini örtüşüne tanıklık eden bir örnek: Kureyş kabileleri arasında öteden beri bu çekişme vardı. Ümeyye sülalesi ile Haşimi sülalesi arasındaki bu çekişme, cahiliyye döneminden beri devam etmekte idi. Peygamberimizin Haşim oğulları arasından Peygamber olarak

ortaya çıkmasıyla Haşim oğulları ailesinin öteki ailelere karşı ezici bir üstünlük sağlayacağını düşünerek bundan Ümeyye oğulları telaşlandılar. Bakınız Ebu Cehil bu konudaki duygusunu açıklamaktan kendisini alamamış: “Biz bu Abdimenaf oğulları (Haşimiler) ile şeref ve şan hususunda şimdiye kadar yarıştık durduk! Onlar halka yemek yedirdiler. Biz de yemek yedirdik! Onlar, arabulucuk ederek diyet yüklendiler, biz de arabuluculuk edip diyet yüklendik! Onlar, halka ihsanda bulundular, biz de ihsanda bulunduk! Onlarla binitler üzerinde at başı beraber oluncaya kadar, at yarıştırırcasına yarıştık durduk! Şimdi ise onlar (kendisine gökten vahiy gelen bir Peygamberimiz var) dediler. Biz bunun dengini nereden bulup, onlara yetişebilelim? Vallahi, biz hiçbir zaman ona inanmayız, onu tasdik etmeyiz!” Ebu Cehil ve onun gibi düşünenlerin bu inatlarında NİSAN 2013 İLKADIM ÖZEL SAYI

7


direnmeleri, kapıldıkları şuubiyye anlayışları sebebiyledir. Onların bu anlayışlarına göre: “Kur’an, inecek idiyse ne diye memleketin ulularından, yaşlılarından ve zenginlerinden birisine inmiyordu da Haşim oğullarından Abdullah’ın yetimine iniyordu?” Kabile anlayışları esas içeriğin üzerini örtüyor ve Peygamberliği, kendi kabilelerinin önüne engel olacağı düşüncesiyle ret ediyorlardı. Nitekim Velid b. Muğire ile aziz dostu Ebu Uhayha Said b. As bir gün şöyle konuşuyorlardı: Velid, Ebu Uhayha’ya, “Ne olurdu, Muhammed’e gelen bu Kur’an Mekkelilerden yahut Taiflilerden bir adama, mesela Umeyye b. Halef gibi birine inseydi ya!” dedi. Ebu Uhayha da Velid’e: “Yahut ey Abdüşşems’in babası! Senin gibi birine” dedi. Velid sözlerine şöyle devam etti: “Yahut Sakif kabilesinden birisine ve mesela Mes’ud b. Amr’e veya Kinane b. Abd-i Yalil’e veya Mesud b. Muattab’e, yahut Mesud’un oğlu Urve’ye inseydi ya!” Kabilecilik, şuubiyye, asabiyye gibi kavramların altında soy, sop, sülale nedeniyle gerçeklerin kavranılmasının üstünü örtme, ondan uzaklaşma yatmaktadır. Rasulullah döneminde inkârın, İslam’a karşı çıkışın, kendileri açısından mantıkîleşme nedeni olmaktadır. Rasulullah’ın yaklaşımı, Peygamberliğin verdiği güç ve de Allah’ın yardımı ile birlikte Müslümanlar arasındaki kabilecilik-şuubiyyenin üzeri tozlandı. Hz. Ebubekir (R.A.) ve Hz. Ömer (R.A.) dönemlerinde bir kısım aksamalara rağmen bu

8

NİSAN 2013 İLKADIM ÖZEL SAYI

üzeri örtülme, onların da tutum ve davranışlarıyla devam etti. Hz. Osman döneminde başlayan kıpırdanmalar, onun şehid edilmesi, Hz. Ali (R.A.) döneminde ayyuka çıktı. Sıffin ve Kerbela ile birlikte binlerce Müslüman’ın kanının akmasına neden oldu. O kadar acı ki, Rasulullah’ın ciğer paresi Hz. Hüseyin (R.A.) katledildiği zaman üzerinde 18 hançer yarası vardı. Bu yaralama Müslümanlara aitti. Şuubiyye, mantığın, imanın, ihlâsın bittiği yerde ölüm makinesidir. Zaten kendisi de iman, ihlâs ve salim bir düşünce katilidir. Bu hazin olaylarda ne yazık ki öldürülenler de Müslüman, ölenler de Müslüman idiler. Bu ümmet, şuubiyyeden çektiği kadar, hiçbir şeyden çekmemiştir. Her fırsatta İslam düşmanlarının Müslümanların aleyhine kullandıkları, sarıldıkları ilk şey, her zaman bu olmuştur. Bugün Irak’ta, Suriye’de akan kanların altında Müslümanların bu yanının istismarı vardır. Günümüzde ülkemize geldiğimizde yine şuubiyye, kabile veya ırkçılık, verdiği zararla 40 binden fazla insanımızın ölümüne sebep olmuştur. Kırk yıla yakındır heba olan maddî yanı, insan potansiyeli de fazladan. Oldukça geniş olan bu konuya

birkaç yanıyla değinmekte yarar vardır. Günümüzde Şuubiyye ve Irkçılık: Çoğu kere suçu dış güçlere atarız. Onların elbette vazifesi karıştırmaktır. Birbirine düşürmektir. Yapacaklardır ve yapıyorlar. Biraz da öz eleştiri yapmamız gerekir. Ortadoğu’da tarihte Kürtlerin yaşadığı coğrafî ve etnik bölge için kullanılan Kürdistan terimine ilk kez Selçuklular döneminde rastlanılır. Selçukluların hâkimiyetinde olan Kürdistan yöresi İran’ın batı, Irak’ın kuzey kısımlarıdır. Anadolu’nun doğu ve güney Anadolu bölgeleri ile birlikte Suriye’nin bizim hudutlarımıza yakın kısımlarını içermektedir. Bu coğrafî bölgelerde Kürtlerin tarihi hakkında geniş bir bilgi vermek konumuzu aşar. Kürt veya Kürd sözcüğün etimolojisi hakkında kesin bir bilgi vermek mümkün değildir. Ancak Sasaniler döneminde Karnamagi Ardaşkiri Babegan destanında bu sözcüğe rastlanılmaktadır. Bu nedenle Farsça kaynaklı olduğu söylenmektedir. Kökenleri Asurlulardan Gürcülere kadar birçok farklı topluluklara götürüldüğü gibi Arabî, Perslerle alakalı olduğu iddia edilmektedir. Özetle menşei konusunda


kesin bir şey söylemek oldukça zordur. Kürt sözcüğü tarih boyunca Persler ve Araplar tarafından sıklıkla herhangi bir etnik vurgu veya anlam içermeksizin göçebe anlamında kullanılmıştır. Kürtlerin kökeni ve ilk dönemlerine ilişkin kesin bilgilerden söz etmek mümkün değildir. Genel kanı Kürtlerin doğudan batıya Zagros dağlarında doğru göçen kuzeybatı İranlı toplulukların bölgedeki İranî olmayan yerli halklarla birleşmesi ile oluştuğudur. Bölgeye yapılan İslam akınları sonrası ve bölgenin İslam Devletine dâhil olmasının arkasından, Kürtlerin rolü ve yeri hakkında ayrıntılı bilgilere ulaşmak mümkün olmaktadır. 1107 tarihli Farsname’de büyük Kürt topluluğunun Fars ordusuyla birlikte İslam akınlarına karşı savaştıkları, büyük oranda yok olduğunu, kalanların ise Müslüman olduğu tarihçi Istahri tarafında kaydedilmektedir. Kürtlerin yönetim karşıtı tutumları Emeviler ve Abbasiler dönemlerinde de devam etmiştir. Emeviler sırf bununla ilgili valiler atamış, ancak Kürtler 708’de Fars’ı talan etmeleri sonucu Haccac tarafından cezalandırılmışlardır. Abbasiler döneminde de isyanlar devam etmiştir. Birçok Kürt, Azerbaycan tarafına göç etmiştir. İsyanlar ve Kürtler üzerine seferler 11 yüzyıla kadar devam etmiştir. Ancak Kürt grupların etkinliği ve gücü, Türk ve Moğol güçleri tarafından zayıflatılmıştır. İç çarpışmalar dolayısıyla da Kürt toplulukları ve hanedanları zarar görmüşler idi. Tuğrul Bey zamanında Selçukluların hâkimiyeti altına girdiler. Bun-

dan sonra Kürt ve İslam askerlerinin zaman zaman Selçuklu ordusuyla askeri harekâtlarda yer aldıkları görülmektedir. Nurettin Zengi’nin fetihlerinde yer aldıkları gibi Selahattin Eyyubi’nin ordusunun Türklerden oluşması ile Kürt grupların Eyyubilerin içlerinde yer almalarına rağmen Selahaddin Eyyubi’ye karşı çıktıkları da tarihi kayıtlar arasında görülmektedir. Osmanlının Doğu ve Güneydoğu ile ilgili konumlar XV. Yüzyıla kadar uzanır. Ancak bölgenin Osmanlı Devletine iltihakı 1514’de kazanılan Çaldıran Zaferi’nden sonradır. Anadolu’yu Şiileştirme amacı güden Şah İsmail, Şah Kulu isyanları ile emeline ulaşmak istemiştir. Çaldıran Zaferi Anadolu’nun Şiileştirilme isteklerinin sonuçsuz kalmasını sağlamıştır. Bu başarının sağlanmasında Sünni Kürt ve Türkmen aşiretlerinin büyük rolü vardır. Musul, Kerkük ve Anadolu topraklarının Osmanlı Devletine katılması Kürt Sünni alim İdris-i Bitlisî’nin telkinleri ile başarıldı. Bu bölgelerde iskân edenler hem Müslüman hem de Ehl-i Sünnet idiler. Onlarla savaşma doğru olmazdı. İşte büyük âlim İdris-i Bitlisî’nin padişaha ve Kürt aşiretlerine telkinleri ile bölge Osmanlı topraklarına katıldı. Osmanlı Devleti sahip oldukları topraklar üzerinde ırk ve etnik ayrıma gözetmez ve maddî sömürü de söz konusu olmazdı. Çaldıran zaferi sonrasında Yavuz Sultan Selim, İdris-i Bitlisî’ye Doğu ve Güneydoğu bölgelerinin Osmanlı devletine ilhakı için görev verdi. Sonuçta Bitlis Hakimi Sorfuddin Bey, Hizan emiri Emir Davud,

Hısnı Keyfa Emiri Eyyubilerden II Halil, İmadiye Hakimi Sultan Hüseyin olmak üzere 25-30 tane Kürt beyi (Ümeray-ı Ekrâd) Osmanlı Devletine itaat arzularını padişaha ilettiler. Bilindiği üzere Şah İsmail’in Şii güçlerine başkalarına giydikleri serpuşlar vesilesiyle Kızılbaş denilmekte idi. Kürt aşiretleri onlara yakın ve komşu ve karışık oldukları beyanla, bu mülhitlerin evlerini yıktıklarını, kendileri ile savaştıklarını belirten istekleriyle yardımını beklediklerini padişaha arz ettiler. Bu zalimlerin zulümlerinden kurtarılmalarını beklediklerini bildirdiler. Bu davet üzerine Konya Beylerbeyi Hüsrev Paşa kumandasındaki ordu ile birlikte İdris-i Bitlisi hazretlerinin de manevî yardımları ile on bin kişilik gönüllüler ordusu Şah İsmail’in Diyarbakır’ı muhasara altına alan ordularını, büyük bir hezimete uğratmıştır. Burada isimlerini saymak zor olacak ama 25’den fazla Kürt ve Türk aşireti yine 8’den fazla Arap aşireti de Osmanlı Devletinin hâkimiyeti altına girdi. Doğu ve Güneydoğu’daki yönetimler ile ilgili güncel durumlarla da ilişkili olması nedeniyle üzerinde durmak gerekir. Osmanlı yönetimi, Sancak, Yurtluk ve Ocaklık ile Hükümet sancakları şeklinde idi. Hükümet adı verilen sancaklar, Fetih sırasında gösterdikleri hizmetlerinden dolayı tamamen yerli beylere verilenlerdir. Osmanlı Beylerbeyine tabi Diyarbakır eyaleti Hazra, Cizre, Eğil, Palu ve Genç sancakları ile Van eyaletine bağlı Bitlis, Hizan, Hakkâri ve Mahmudî sancaklarıdır. Bunlar bağımsız birer devlet şeklinde NİSAN 2013 İLKADIM ÖZEL SAYI

9


değil de, sadece icranın başı olan Bey’in tayini ve arazinin tespitinde müştekil yetkilerle donatılmışlardır. Bu durum, Doğu ve Güneydoğu bölgesinin toprak taksimatında etkin olmuştur. 1800’li yıllara gelindiğinde Kürt isyanlarının başladığı bir dönem tarihte yerini alır. II. Abdulhamid döneminde bu isyanlarla birliği bozulan İslam Âlemini, Osmanlı yönetimi tekrar bir araya getirme çabalarına girmiştir. Oluşturulan Hamidiye alaylarına Kürtlerin de iştirakı ile Ermenilere karşı aktif rol almalarını sağlamıştır. Bu dönemde Avrupa’da milliyetçilik ve ırkçılık hareketleri baş göstermiş, I. ve II. Dünya savaşları başlamıştı. Asrın modası milliyetçilik adı altında bir ırkın hâkimiyetine dayalı düzen için savaşları içeriyordu. Bu teşvikler üç kıtaya hükmeden koca bir çınarı sarsmaya başladı. Avrupa kıtasından, Afrika’dan, Asya’dan bu sarsıntıların sesleri gelmeye başladı. 1806’da Süleymaniye’den başlamak üzere, 1914 yılına kadar Dersim, Hakkâri, Soram, Erbil, Musul, Diyarbakır, Cizre, Midyat, Mardin, Bitlis’te olmak üzere bu isyanların sayıları on dörde kadar çıkıyordu. Osmanlının 93 Harbini kaybetmesi merkezi otoriteyi iyice zaafa uğrattı. Çok gariptir, bunların çoğunu II. Abdulhamid’in Hamidiye alaylarından yetişenler yönetiyordu. Hatta aşiretler birbirleri ile de hâkimiyet yarışı içinde idiler. Doğu ve Güneydoğu Anadolu adeta kaynıyordu. Bu bölgelerin petrol yönünden önemini bilen İngilizler ve diğer entelijan ajanları kışkırtıyordu.

10 NİSAN 2013 İLKADIM ÖZEL SAYI

Nihayet Osmanlı dönemi son bulmuş ve isyanların ardı arkası kesilmiyordu. Başrolde Fransızlar ve Almanlar yer alıyordu. Bu huruc hareketleri sonucu Osmanlı devleti zamanında Konya, Ankara, Kırşehir ve Aksaray gibi İç Anadolu bölgesine, Cumhuriyet döneminde ise İstanbul, İzmir, Ankara, Adana, Mersin, Samsun, Tokat, Amasya, Artvin ve Bursa gibi Türkiye’nin büyük kentlerine göç ettiler. 1946’da Kürt Cumhuriyetinin İran tarafından mağlup edilmesi sonrasında bölgedeki Kürtler, Irak’a ve Sovyetler Birliği’ne kaçtılar. 1990’lara doğru Irak’taki Kürt köylerinin yıkımı ve Türkiye’de 1980 askeri darbesi ve sonrasında 1960 yıllarında Avrupa’daki ekonomik patlama sonucu işgücü ihtiyacı Kürtlerin Avrupa’ya göçünü sağlamıştır. Böylece Kürtler, Rusya içlerinden tutun da Afganistan’a; Avrupa’dan Asya içlerine, ABD ve Yunanistan’a; İran’ın kuzey batısına, Irak’ın kuzey kısımlarına, Suriye’nin Türkiye sınırlarına ve Doğu ve Güneydoğu bölgesine kadar yayılmış bir Kürt diasporası vardır. Bir not halinde şunu da ilave etmek gerekir ki, bu dağınıklık içerisinde sözünü ettiğimiz Kürt isyanlarının içeriğine bakmak, bugünkü Kürt hareketlerini anlamayı kolaylaştırır: 1- Bu isyanların bir kısmı dış kaynaklıdır. Örneğin Bedirhan ailesinin 1910 yılında başlattıkları isyanla ilgili olarak Fransız istihbaratının 1920’deki bir raporunda geçen şu ifadeden isyanın dış kaynaklı olduğu anlaşılmaktadır: “Bedirhan ailesi, İngiliz ajanları ile anlaştı, İngiliz mandacılığını kabul et-

tiler.” Nasturi isyanı da İngiltere’nin çıkardığı bir isyandır. Ayaklanmadan hemen önce Hakkâri bölgesinde İngilizler görülmüştür. Bastırmak üzere görevli Cafer Tayyar Bey’in 21. süvari alayına, Musul’dan İngiliz uçağı ateş açmıştır. Yine İngilizlerin sınır karakolu yaptıkları Birsivi civarında üzerlerine ateş açıldığı İsmet İnönü’nün telgrafından anlaşılmaktadır. 1. Süvari tugayına hizmet eden Güli aşiretinin elindeki silahların 3-4 gün ellerinden alındıkları kayıtlarına rastlanılmaktadır. İsyanı bastırmaya giden birliklerden kaçan Kürt asıllı subayların, İngiliz birliklerine katılmış olduğu da bir gerçektir. Misyonerlerin Hakkâri bölgesinde görülmesi, İngiliz uçağı tarafından ateş açılması, Süvari Tümeninin korunması için giden silahlı grubun ellerinden silahlarının alınması, isyanı bastırmak için giden birliklerden kaçan Kürt asıllı subayların İngiliz birliklerine katılmasının altındaki neden Musul’un Türklere bırakılmasıdır. Zira Nasturî ayaklanması bu istekten hemen bir gün sonra başlamıştır. 2- Bir kısım isyanların altında dini argümanlar da yer almaktadır. Şeyh Sait imzası taşıyan bildiride, “İslam Dininin temellerinin yıkılmak istenmesi, o günkü yönetim tarafından Kur’an ahkâmına aykırı hareket edilmesi, İslam Halifesinin sürülmesi” gibi nedenlere yer verilmektedir. 3- Bazı isyanlar ekonomik sebepledir. Cumhuriyetin ilanından sonra toprak sisteminde değişiklik yapılmıştır. Bu değişiklikle Bey’in elindeki


toprak, tapulu malı olmaktan çıkma ile karşı karşıya gelmiştir. 14 Haziran 1934 tarihinde kabul edilen İskân Kanunu, aşiretlerin hükmî şahsiyetlerini kaldırmakta, topraklarına ve mallarına el koymayı gerektirmektedir. Dersim isyanının temel nedeni buna bağlıdır. 4- Bir başka sebep olarak da yönetimle ilgili yaklaşımdan da bahsetmek gerekir. Belki de bugün en çok istismar edilen ve etkili olan yan da budur. Kürtlere azınlık muamelesi yapılmış ve Kürt kimliği ret edilmiştir. Bütün ırklar Türklerden, bütün diller de Türk dilinden çıkmıştır gibi bilimsel gerçekliğe uymayan teorilerle, Türkler ön plana çıkarılırken bilhassa Kürt kimliği, dili, kültürü, sosyal yaşantı anlayışı küçümsenmiştir. 1930 ve 1960’larda Kürtlerin çoğunlukla yaşadıkları bölgelerde bulunan birçok yerleşim birimi ve coğrafi öğenin ismi değiştirilmiştir. Kürtçe isimlerin yerini Türkçe almıştır. Kürt kökenli birçok tanınmış Osmanlı vatandaşının köklerinin Türk olduğu öne sürülmüştür. Kürt dilinde, Kürtçe isimlere ve folkloruna kadar birçok ortamda yasaklar konulmuştur. Bütün bunlar resmi bir asimilasyon politikasıdır. Demokrat Parti döneminde biraz rahatlamış ise de 12 Eylül darbesi sonrasında açık yerlerde Kürtçe konuşulması sıkı bir şekilde yasaklanmıştır. Kürtlerin “Dağ Türkleri” olduğu iddia edilmiştir. Genelkurmay Başkanlığı tarafından desteklendiği söylenilen “Beyaz Kitap”ta şu açıklama yer almaktadır: “Dağların yüksek kısımlarında yaz ve kış erimeyen karlar vardır. Güneş açınca üzerleri buzla-

şan camsı parlak bir tabaka ile örtülü karın yüzü, üstü sert ve altı yumuşak olurdu. Bu karın üstünde yürününce bastığı yer çöker, “kırt-kürt” diye ses çıkarırdı. Doğulu Türkmenlere Kürt denmesinin nedeni buydu. Bölücülerin Kürt dedikleri, yüksek yaylalarda, karlık bölgelerde yaşayan Türkmenlerin karda yürürken ayaklarından çıkardıkları sesin adıydı aslında.” Sosyal bilimcilerin tespiti ile bu asimilasyon politikaları daha sonra ortaya çıkan özellikle 1970’ler ve 1980’lerde ivme kazanan Kürt etnik kimliği bazlı Kürt milliyetçisi akımları beslenmiş, bunların ortaya çıkmasına katkıda bulunmuştur. Bu ırkçılıktan şuubiyye ve kabilecilik anlayışından tutun da sol hatta komünist görüşlere ve Zerdüştlüğe, ateistliğe kadar çok farklı yelpazelerde yer alışları sağlanmıştır. 5- Bir başka neden ise, günümüze kadar bu bölgelere gerçek bir yönetim ve eğitim götürülmemiştir. İdarî kadroların yetersizleri ve suçluların te’dib için bu yörelere atanması yönetimde büyük zaafların oluşmasına neden olmakla beraber, sırf askeri önlemler de bölge insanının içine kapanmasına neden olmuştur. Eğitim, resmî ideolojinin oyuncağı ve baskı unsuru olmadan ileri gidememiştir. Böylece

devletinden uzak, eğitimden yoksun bir yöre haline gelmiştir. Yerel anlamda Osmanlı’dan kalma medrese eğitimi yakına kadar bölge eğitiminde etkin olmuştur. Sadece İslamî ilimleri içeren bu eğitim ürünü olan Mollalar dünya gidişatından ortaya çıkan, akımlardan habersizdirler. Ancak belli bir döneme kadar bunlar da işlevlerini tamamlamış, PKK tarafından yöreden uzaklaştırılması ile de halk, rüzgâra kapılan yaprak gibi yönünü kaybetmiş, isteyen güçlerin oyuncağı haline gelmiştir. İstiklal savaşında bir ve beraber olan bu insanların ayrı gayrı olmalarına anlam vermek mümkün değildir. Başlangıçtaki İslam’da çıkan şuubiyye anlayışına dönersek; nasıl ki o günün inananları buna kapıldıkları için yollarını şaşırmış ve birbirlerinin kanlarını akıtmışlarsa, bugün de akan kan ve yok olan insanlar aynı oyunun figüranları durumundadırlar. Halbuki Peygamberimiz “Mü’min, yılan deliğinden iki defa sokulmaz.” buyurmaktadır. Giden canlar bizim canlarımız, akan kanlar bizim kanlarımızdır. Bir ülkenin en büyük gücü sahip olduğu insan gücünden gelir. Ülkesini inşa eden odur. İmar eden odur. İmar edecek maddî gücünü yok etmek niye? Bugüne kadar yapılan, tüketilen masraf o yörenin hatta bütün ülkenin şehirlerinin imarını sağlayacak miktardadır. İnşaallah bu birliği Allah, bize yeniden bahşedecek. Düşmanların hile ve desiselerini kendi başkalarına geçirecek. Bu zor bir iştir. Ateşi ağızdan söndürmek gibidir. Allah doğruların yardımcısıdır. q NİSAN 2013 İLKADIM ÖZEL SAYI

11


KAPAK > Doç.Dr. MURAT ÇEMREK Ahmet Yesevi Ün. Avrasya Ar. Mrk. Direktörü

Hepimizin oldukça aşina olduğu kardeşlik hukuku, belki de son günlerde en çok duymaya alıştığımız hatta bu alışkanlıktan dolayı oksijen gibi var olduğunda fark etmediğimiz ama yoksunluğunda en yıkıcı sonuçlarıyla karşılaştığımız bir kavram hatta daha fazlasıdır.

KARDEŞLİK SİYASETİ

i

nsan eşzamanlı olarak hem biyolojik hem de sosyal bir varlıktır. Eğer kendisi için hiyerarşik değil zamansal bir sıralama yapmak gerekirse; insanın hayata gelmesiyle sosyal boyutu biyolojik yönünü takip eder. İlk bakışta bu ifade çelişkili gibi görünse de hepimizin fark edeceği üzere en temel ve yaşamsal addedeceğimiz biyolojik ihtiyaçlarımızı doğumumuzdan itibaren sosyal bir çevre sağlar bize. Elbette bunun en çok hissedildiği bebeklik dönemidir ve mutlak derecede başkalarına olan ihtiyacımız had safhadadır. Bu sadece bebeklik döneminde kendi yaşamımızı tek başımıza sürdürememizden çok daha fazlasını ifade etmektedir zira kıdemlilik/yaşlılık/ ihtiyarlık diye adlandırdığımız dönemde veya özürlü olmamız durumunda da

12 NİSAN 2013 İLKADIM ÖZEL SAYI

başkalarına olan ihtiyacımız belirginleşir. Dahası insan olarak kendimize yetemediğimizden yekdiğerimizin ihtiyaçlarını ancak bir araya gelerek dayanışma içinde nihayetlendirebiliriz. Bebeklik dönemindeki mutlak ihtiyaç hali, zamanla büyüyen bireyin kendi bedeni üzerindeki artan tasarrufuyla azalma gösterse de yok olmaz. Diğer yandan bireysel olarak beslenmemizi ve temizlik ihtiyaçlarımızı kendimiz sağlamaya başladıkça asıl kendimizi gerçekleştirebilmemiz için gerekli sosyal ve psikolojik ihtiyaçlarımız daha ağır bastığından yine sosyal bir çevreye ihtiyacımız vardır. Zaten müstağni olmak insanın özelliklerinden değildir. Tam tersine insan dediğimiz varlık durmadan değişen biyolojik, psikolojik ve sosyal ihtiyaç-

lar arasında ölümüne kadar değişip durmaktadır. Bundan dolayı doğumumuzdan ölümümüze hatta doğum öncesi hazırlıklardan ölüm sonrası defin işlemleri de dâhil olmak üzere insanın sosyal yönü biyolojik yönünü adeta sarıp sarmalar. Dahası içine doğduğumuz ve büyüdüğümüz sosyallik biyolojik ihtiyaçlarımızı nasıl karşılayacağımızın da sınırlarını çizer. Zira bireysel ihtiyaçlarımızı tatmininin sürdürülebilir olması, ihtiyaçlarımızı önem ve aciliyet bakımından sıralamak ve tercihlerde bulunmakla ilintili olduğundan toplumun da varlığını teminat altına alır. Bu mütevazı yazı, ne bireyi topluma ne toplumu bireye üstün tutmadığı gibi insanı insan yapan biyolojik, psikolojik ve sosyal boyutları hesaba katmaktadır.


Sosyallik yukarıda anlatılanlardan anlaşılacağı üzere öncelikle bir paylaşım mekanizmasını gerekli kılar. Aslında bütün dinlerin, kültürlerin, medeniyetlerin ve ideolojilerin cevaplamaya çalıştığı soru/n da nasıl paylaşacağımızdır. İnsanlık tarihini küresel ortak zihinsel arşivimiz olarak değerlendirirsek tüm hikâyemiz nasıl

paylaşacağımız üzerine kuruludur. Şimdilik bildiğimiz kadarıyla insan olarak yaşam formatımızın yaşayabileceği yegâne mekân “dünya” dediğimiz bu gezegendir. Kaldı ki başka gezegenlerde yaşam imkânı yakalasak bile eğer tek başına yaşamayacaksak yine paylaşmaya ihtiyacımız olacaktır. Bu paylaşım kaçınılmaz olarak top-

lumsal işbölümünü aileden devlete kadar tüm sosyal organizasyonlarda kendini hissettirir. Klişe bir ifadeyle hepimiz aynı gemideyiz ama hepimiz kaptan köşkünde olamayız zira makine dairesi olmadan gemi nasıl hareket edecektir veya filikaları kim indirecektir, gemiyi kim temizleyecektir, gemidekileri kim doyuracaktır? Kaptan, NİSAN 2013 İLKADIM ÖZEL SAYI

13


sadece gemiyi teknik bilgisiyle yüzdürebildiği için kaptan değildir ve ondan beklenen de sadece bu değildir. Kaptan gemidekiler arasında asgari huzur ve asayişi sağlamalı ve bunun içinde paylaşımı adil yapmasını gereklidir. Adalet mutlak eşitlik değildir zira mutlak eşitlik mutlak zulme dönüşebilir. Toplumu oluşturan bireyler olarak toplumsallıklarının farkına vardıkça hukuku ve adaleti devlet gibi illa yukarıdan dikte edici bir mekanizmaya ihtiyaç duymadan da yerine getirebiliriz. İşte geniş anlamıyla kullandığımızda kardeşlik dediğimiz sosyal yapı bir tür toplumsal vicdan mekanizması olarak işlev görür. Hepimizin oldukça aşina olduğu kardeşlik hukuku, belki de son günlerde en çok duymaya alıştığımız hatta bu alışkanlıktan dolayı oksijen gibi var olduğunda fark etmediğimiz ama yoksunluğunda en yıkıcı sonuçlarıyla karşılaştığımız bir kavram hatta daha fazlasıdır. Herkes kardeşlik hukukundan bir şekilde inanarak ya da dostlar alışverişte görsün kabilinden bahsetmektedir ama hiç kimse kardeşlik hukukunu kuracak ve kurumsallaştıracak bir kardeşlik siyasetinin nasıl deruhte edileceğinden dem vurmamaktadır. Halbuki, yapısı gereği hukuk siyaseti takip eder. Sözlerimden siyaseti hukuka üstün tuttuğum gibi bir anlam çıkarılmayacağını umut ediyorum. Zira hukukî dediğimiz o hukuku oluşturan siyasî çerçevenin sonucudur. Bu bağ-

14 NİSAN 2013 İLKADIM ÖZEL SAYI

lamda siyaset, hukuku sadece zaman olarak önceler. Eğer yapılan yasalar uygulanmazsa ortada bir hukuktan bahsetmemiz mümkün olmadığından hukuk bizatihi siyasetin pratiğe geçirilmesidir. Bu bakımdan pratikleri olmadığı sürece gerek siyaset gerekse de hukuk ne kadar sistematik olursa olsun teoriden, sabun köpüğünden, laf-ı-güzaftan veya iyi niyetli bir duadan ibarettir. Ne zaman ortada hukuksuzluk kol gezmeye başlarsa özel şartlardan, konjonktürden, reelpolitikten, pratiğin teoriyi aştığından, hayatın kitaba uymadığından veya

C

umhuriyet tarihinin adil seçimlerle iktidara gelerek en uzun Başbakanlık yapan kişisinin kendi siyasî kariyerini hiçe sayarak taşın altına elini değil gövdesini koymasına, basit bir taktik veya içi boş bir söylem haline gelmemesi için eğer katılıyorsak tam ve açık bir destek vermek; değilse açık bir şekilde karşı çıkmak lazımdır.

kitabına uydurmaktan dem vurulmaktadır ve orada insanın oksijen, su, ekmek kadar ihtiyaç duyduğu hukuk ve bi-t-tabii adalet en azından eprimeye başlamış demektir. Yasaların yaşama geçirilmesi ilk aşamada bir kanun devleti ortaya çıkaracaktır ama bu her zaman adaletin tecelli edeceği anlamına gelmez. Hukuk devletinden bahsedebilmemiz için en azından bir kanun devletine ihtiyacımız vardır. En kadim devlet yazıtlarından itibaren adaletin olabilmesi için siyasetin iki boyutunu oluşturan yöneticiler ve yönetilenlerin aynı hukuka tabiî olması gerekmektedir. Herhangi bir çağda herhangi bir toplumda ne zaman yönetilenler yöneticilerinin veya bir zümrenin herkes için geçerli olan hukuktan öte kayrıldığını düşünmeye başlarsa o toplumdaki fay hatları tektonik hareketler göstermekte ve toplumsal infial bir sel gibi gelen devrimlerle yöneticileri önüne atarak yutmaktadır. Bu bakımdan adalet için insanların hakkına riayet eden bir siyaset sisteminin inşası ve kurumsallaşması elzemdir. Mevlana’nın “adalet, dikenlere değil güllere su vermektir” dediğinden hareketle adaleti yaşatacak bir sistem ancak toplumu oluşturanlar arasında bir kardeşlik siyaseti inşa etmesiyle mümkün olabilir. Türkiye hiç olmadığı kadar önemli bir dönemeçten geçmektedir. Sözlerimi abartılı bulabilirsiniz ama Cumhuriyet’in kuruluşun-


dan bu yana belki de en çetrefilli zamanları yaşıyoruz. Hepimiz tarihin bu anına şahitlik ettiğimiz için sorumluluklarımız da artmaktadır. Eğri oturup doğru konuşmak gerekirse, Cumhuriyetin kuruluşu hatta Osmanlı’nın son döneminde İttihat Terakki’nin uyguladığı yukarıdan inmeci ve halka rağmen halk için modernleşme süreci bir ulus-devlet inşası için büyük bir toplum mühendisliğine girişmiştir. Lakin hepimizin de farkında olduğu üzere aradan geçen zaman içerisinde öncesinde var olan imparatorluğun toplumsal dokusu bozulduğu gibi kurulan ulusun etnik, linguistik, dinsel ve mezhepsel bir asgarî müşterekler kuramadığı ortadadır. Burada gereksiz bir nostalji veya Osmanlı’ya hak etmediği bir övgü sunmuyorum, söylemek istediğim vazgeçilen imparatorluğun siyasal mirasıyla birlikte sosyal mirasının da bir ulus-devlet inşası için redd-i-miras veya talan edildiğidir. Türkiye’de en azından son otuz yıldır bütün özgürlük taleplerinin devlet tarafından ötelenmesi, bütün kötülüklerin anası olarak betimlediğim Kürt sorunundan kaynaklanmıştır. Sorunu böyle ifade edince Kürtleri sorun olarak görmediğim ama onları sorun olarak görenler için yolun bittiğini belirtmek gerekiyor. Türkiye’de ne zaman özgürleşmeye dair talepler sözkonusu olsa, terörize edilmiş Kürt sorunu bu taleplerin önüne konulmuştur. Devletin anadilde

konuşmak veya etnisitesini dile getirmek gibi en temel insanî özgürlükleri ayaklar altına aldığı için ancak başka bir devlet kurarak bu haklara sahip olacağını düşünenler, vatandaşı oldukları devlete karşı silahlı bir mücadeleye girişmişler ve yaklaşık otuz yıldır elli bin sivil ve kamu görevlisinin canına kıyılmıştır. İşte bu yüzden araya giren kanı bile unutarak bir barış imkânının gündeme gelmesi ülkenin içinde geçmekte olduğu süreci önemli kılmaktadır. Artık silahların gömüleceği ve bu coğrafyada bin yıldır hâkim İslam kültürünün eteklerinde bir kardeşlik siyasetinin ve gerekli hukukunun inşa edilmesinin önü açılmış gibi gözükmektedir. 2009’da önce “Kürt Açılımı” sonra “Demokratik Açılım” ve en sonunda da “Milli Birlik ve Kardeşlik Projesi” olarak isimlendirilen hükümetin tasarrufu, Habur’da yaşanan görüntüler toplum nezdinde devletin acziyeti olarak belirince kaçınılmaz olarak iktidar partisi de açılım sürecini tavsamaya bıraktı. Son aylarda yaşanan gelişmeler hükümetin önce söylemlerini tekrar idam cezasını geri getirmeye varan bir sertliğe yönlendirdiyse de otuz yıllık tecrübenin bir akl-ı-selime dönüşmesi sonucunda ülkenin en kronik meselesinde çözüme dair bir umut ışığı belirdi. Eğer sağ salim kıyıya ulaşabilirse bu süreç, otuz yıldır devam eden ve başına “kirli” veya “iç” hangi sıfatı eklersek ekleyelim evsafı gereği ocakları

söndüren bir savaşın sonuna geldiğimizi düşünüyorum. Bizatihi Cumhuriyet tarihinin adil seçimlerle iktidara gelerek en uzun Başbakanlık yapan kişisinin kendi siyasî kariyerini hiçe sayarak taşın altına elini değil gövdesini koymasına, basit bir taktik veya içi boş bir söylem haline gelmemesi için eğer katılıyorsak tam ve açık bir destek vermek; değilse açık bir şekilde karşı çıkmak lazımdır. Yukarıda bahsettiğim içtimaî huzurun sağlanabilmesi şu ana kadar varlığı gereği kardeşliği en çok baltalayan söylemlerin baltasını toprağa gömmekle olacaktır. Kardeşimiz dediklerimize -bu kardeşlik ister dinden ister aynı ülkenin vatandaşlık bağından kaynaklansın- kardeşliğin gereklerini yerine getirmeyip analarından öğrendikleri dilde eğitim yapmalarına, bilim ve sanat üretmelerine ket vuruyorsak, onları potansiyel düşman olarak yaftalıyorsak, evlerimizde ve işyerlerimizde komşularımız olmalarını içselleştiremiyorsak, en ağır hakaretlerin muhatabı, en düzeysiz şakalarımızın nesnesi kılıyorsak kimse kusura bakmasın o çok dem vurduğumuz kardeşlik hukukuna en çok biz itimat etmiyoruz, hatta ihanet ediyoruzdur. Kardeşlik siyasetini ve hukukunu inşa edecek bir atmosferin bahar meltemleriyle gelirken barış sürecini mümkün kılacak olan tabularımızı da sorgulama cesareti olacaktır. q NİSAN 2013 İLKADIM ÖZEL SAYI

15


KAPAK > Prof.Dr. MUSTAFA SITKI BİLGİN

SULTAN II. ABDÜLHAMİT’İN DOĞU POLİTİKASI

S

ultan II. Abdülhamit’in tahta çıktığı yıllar gerek Osmanlı Devleti ve gerekse de İslam Âlemi için en zor yıllara ve karanlık bir döneme tekabül eder. Zira bu dönemde Avrupa devletleri kendi aralarında dünyayı sömürmek için kıyasıya bir mücadeleye girişmişlerdi ve bu mücadeleden en çok zarar gören millet ve devletler arasında, Müslüman halklar ve Osmanlı Devleti bulunmaktaydı.

16 NİSAN 2013 İLKADIM ÖZEL SAYI

Osmanlı Devletinin sahip olduğu topraklar gerek stratejik önem ve gerekse de hammadde ve doğal kaynaklar bakımından müstevli Batılıların iştahını cezbetmekteydi. Batılılar Osmanlı Devleti’ni parçalama siyasetine ‘Şark Meselesi’ adını vererek iki yoldan hem içten ve hem de dıştan Osmanlı’yı yıkmayı planlamışlardı. Sultan Abdülhamid-i Sani ise, iki temel kol halinde

Batı’dan gelen tehdide karşı ki bunlar milliyetçilik akımları ve sömürgeci yayılmacılıktı, iki temel proje geliştirmişti: birisi dâhilde İttihad-ı anasır (unsurların birliği), diğeri hariçte ise İttihad-ı İslam yani Müslümanların birliği projesi. Bu projeleri hayata geçirmek için birtakım metotlara ihtiyaç duymuştu. Bunlar dâhildeki siyaseti için kullandığı eğitim, bayındırlık ve İslam kardeşliği yöntemleriyle hariçte kullan-


dığı diplomasi yöntemiydi. Abdülhamit’in Batılıların deyimiyle Pan-İslamist bir siyaset takip etmesi, içinde bulunduğu siyasi, sosyo-kültürel ve uluslar arası şartların kaçınılmaz bir sonucu idi. Zira tahta oturur oturmaz kendisinin hiç istemediği ve asla tasvip etmediği bir savaşın içine Osmanlı Devleti yuvarlanmış ve devlet yıkılmanın eşiğine getirilmişti. Hatta Osmanlı’yı yıkılmaktan II Abdülhamit’in siyasi dehası kurtarmıştı denebilir. Nitekim kendisi sultan-ı sabık olduktan sonra halefleri aynı basiret ve feraseti gösterememiş ve 10 yıl içinde devletin mahvına sebep olmuşlardır. Ancak, 93 Harbi, devleti yıkmadıysa da Osmanlıya pek pahalıya mal olmuş ve Abdülhamit’e de pek acı geçekleri öğretmişti. Avrupa Devletleri 1856 Paris Antlaşmasıyla resmi güvence altına aldıkları Osmanlı topraklarını ellerine fırsat geçtiğinde bütün verdikleri sözleri ve antlaşmaları unutup talan etmekten çekinmemişlerdi. Nitekim harpten sonra imza edilen Berlin Antlaşmasıyla Balkanlar Osmanlı’dan koparılmış, doğuda Elviye-i Selase adı verilen Kars Ardahan ve Batum Rusların eline geçmiştir. Bosna Hersek Avusturya’ya verilmiş, İngilizler Mısır ve Kıbrıs’ı ele geçirmişler Fransızlar ise daha önce zapt ettikleri Cezayir’e ilaveten önce Tunus’u sonra da ileriki tarihlerde de Fas’ı işgal etmişlerdi. İslam memleketlerinin Batılı müstevliler tarafından bu şekilde yağma ve paymal edilmesi İslam dünyasında büyük bir aksülamele ve galeyana sebep oldu. Pek tabiidir ki Sultan Abdülhamit’te bundan

payına düşeni aldı. Dolayısıyla Sultan, Batı’ya asla güvenilemeyeceğini ve devletin içte birlik ve dışta da bekasının sağlanmasının tamamen kendi projesine bağlı olduğunu gördü. İçte ve dışta Müslümanların birlik olmasından başka bir çözüm yolu gözükmemekteydi. Bunun için de elinde kullanacağı güçlü bir dini ve siyasi bir güç vardı: Makam-ı hilafet gücü. Ayrıca, din-i İslam, dünyadaki tüm Müslümanların ortak payda kültür ve kimliğiydi. Böylece Sultan Abdülhamit Osmanlı tarihinde hilafet gücünü hem dini ve hem siyasi olarak kullanan ve bir ideoloji haline getiren ilk ve son Padişah oldu. Ancak, tüm bunlar yetmedi dahası da geldi. Berlin Antlaşması’nın 61’inci maddesi mucibince 1000 yıllık Türk-İslam yurdu olan Anadolu da bu yağmaya dâhil edilmeye çalışıldı. Yukarıda zikri geçen 61. maddeye göre, Osmanlı Devleti, Ermenilerin doğu Anadolu’da bulundukları bölgede ki bunlar altı vilayettir (vilayat-ı sitte), reform yapmak mecburiyetinde bırakılmıştı. Bu maddenin amacı ise doğu Anadolu’da reform yoluyla Ermenilere önce otonomi sağlamak ve sonra da şartlar elverdiğinde ileride onlara bağımsız bir devlet kurdurmaktı. Reformların uygulanması ve takibinden sorumlu devlet İngiltere olacak diğer devletler, Rusya Fransa, Avusturya da İngiltere’ye yardımcı olacaklardı. Peki dâhilde ve hariçte oluşan tüm bu Batılı tehdit ve yağmalara karşı Sultan Abdülhamit’in temel stratejisi neydi? Sultan, evvel emirde takip ettiği doğu politikasıyla

hilafet makamının hak ve yetkilerini kullanarak Osmanlı coğrafyasının batısında bulunan Müslüman Arnavutluğu, güneydeki Arap vilayetlerini ve doğu’daki vilayat-ı sitte topraklarını muhafaza etmeyi planlamaktaydı. Bunu yapabilmek için de Osmanlı coğrafyasının içindeki Arnavutlukta, Arabistan’da ve doğu Anadolu’da bulunan nüfuz sahibi tarikat şeyhleriyle, aşiret liderleriyle ve bu bölgelerin eşrafıyla temasa geçerek onlarla işbirliği yapmış ve onları Osmanlı’nın merkezine bağlamayı başarmıştı. Sultan, içerde takip ettiği siyasetini tahkim ve takviye amacıyla Osmanlı coğrafyası dışındaki Müslüman toplumlarla da temasa geçmiş pek çok dini ve siyasi temsilci, ajan ve misyonunu Hindistan, Türkistan, Çin, Japonya ve Afrika’ya göndererek ve de Hicaz Demiryolu gibi sembol projeleri hayata geçirmek suretiyle dâhilde takip ettiği İttihadı İslam siyasetini uluslararası bir dünya siyaseti haline çevirmişti. Bu bağlamda tekrar Sultan’ın dâhilde takip ettiği siyasete dönecek olursak, Ermenilere reform projesinin Avrupalı güçler tarafından sahiplenilmesi, Ermeni Patriği’nin 93 Harbi esnasında Rus Başkomutanı Nikola ile görüşerek Ermeniler için muhtar bir yönetim talep etmesi ve sonrasında Ermeni çetelerin teşkil edilerek isyanlar çıkarılması ve katliamlar yapılması Sultan Abdülhamit’i, Ermenilerin suiniyetlerine karşı kararlı davranmaya sevk etmişti. Sultan ‘kellemi veririm doğu Anadolu’yu vermem’ diyerek bu kararlılığını ifade etmekNİSAN 2013 İLKADIM ÖZEL SAYI

17


teydi. Tüm bunlardan sonra 1890 yılında Erzurum’da bir Ermeni isyanının patlak vermesi Abdülhamit’i harekete geçirmişti. Yüzlerce İngiliz belgesinin sarahatle ortaya koyduğu gibi, Avrupalı devletler tarafından dayatılan doğu Anadolu’da Ermenilere ıslahat projesi, bu bölgede Kürtlerle Ermeniler arasında asırlardır oluşmuş olan birlikte yaşama kültürünü alt üst etmişti. Vilayat-ı sitte denilen doğudaki 6 şehirde yaşayan Kürtler arasında bu bölgede bir Ermenistan devletinin kurulacağı söylentileri ve haberleri hızla yayılmaya başlamış ve bu da sonuçta Müslüman halk arasında büyük bir korku ve endişenin ortaya

pabilmek için yeni siyasetini uygulamaya koymuştu. Bu siyaset çerçevesinde Kürt, Arap ve Türkmen aşiretlerinden oluşan ve ‘Hamidiye Alayları’ adını alacak olan silahlı milis güçlerini teşkil edilmişti. Rusya’daki Kazak Tugayları örnek alınarak Hamidiye Alayları 20 Ekim 1890 tarih ve 233 sayılı yasayla 1891 yılında kuruldu. Hatt-ı Hümayun olarak hazırlanan kanunname, elli üç maddeden ve bir hatimeden meydana oluşmaktaydı. Bu kanunnameye göre, her alay 500 ile 1000 kişiden meydana gelecekti. Kurulacak alaylar 4 bölükten az, 6 bölükten fazla olmayacaktı. Büyük aşiretlere bir veya birden fazla alay, küçük aşiretlere ise birkaç bölük

A

şiretlere ücretli ve itibarlı bir iş imkânı sağladığı için doğudaki aşiretler Hamidiye Süvari Alayı kurma imtiyazını alabilmek için birbirleriyle yarış edercesine Sultan’dan izin istemekteydiler. Sultan, aşiretlere yukarıda belirtilen imkânları tanıyarak onları kendisine bağlamıştı. Hatta Kürt aşiretleri, Sultana, şükranlarının bir nişanesi ve bağlılıklarının bir ifadesi olarak Bave Kurdan (Kürtlerin Babası) diyorlardı. çıkmasına sebep olmuştu. Bu durum ise neticede Kürtler ve Ermeniler arasında muhasamatın ve çatışmaların ortaya çıkmasına sebep olmuştu. Sultan, devletin iç bütünlük ve istikrarını sağlamak, Doğu Anadolu’da bir Ermeni devleti kurulmasını önlemek, Rus ve İngiliz emperyalizminin hareket kabiliyetini azaltmak, Ermeni çetelerin saldırılarına karşı Müslümanları korumak ve bir Rus saldırısına karşı savunma ya-

18 NİSAN 2013 İLKADIM ÖZEL SAYI

kurma hakkı veriliyordu. Hamidiye Alayları elbise, hayvan ve eyer takımlarını kendileri tedarik edecekler ancak, tüfek, cephane ve sancak devlet tarafından sağlanacaktı. Alayların subay kadrosu Süvari mektebine alınan aşiret çocuklarından, onlar yeterli gelmezse aşiret ümera ve rüesasından tayin olunacaktı. Bu alaylar Urfa, Diyarbakır, Mardin, Cizre, Hakkâri, Van, Ağrı, Erzurum, Sivas, Bingöl, Bitlis gibi bölgelerde

yaşayan aşiretler arasından teşkil edildi. Bunların sayısı altmış kadardı. Özellikle Millî, Haydaranlı, Cıbranlı, Karapapak, Hasenanlı, Karakeçili, Miran, Ertuşi, Berazi, Kays, Tay, Milan gibi aşiretler alaylara dâhil edildiler. Erzincan’daki 4. Ordu Komutanı Çerkez Mehmet Zeki Paşa bu alayları kurma görevini üstlendi. Aşiretlere ücretli ve itibarlı bir iş imkânı sağladığı için doğudaki aşiretler Hamidiye Süvari Alayı kurma imtiyazını alabilmek için birbirleriyle yarış edercesine Sultan’dan izin istemekteydiler. Sultan, aşiretlere yukarıda belirtilen imkânları tanıyarak onları kendisine bağlamıştı. Hatta Kürt aşiretleri, Sultana, şükranlarının bir nişanesi ve bağlılıklarının bir ifadesi olarak Bave Kurdan (Kürtlerin Babası) diyorlardı. II. Abdülhamit Siyasi hatıratında bu alaylara bakışını ve bunları kurma sebebini şöyle açıklamaktadır: ‘Kürt alaylarını teşkil ettiğim için Avrupa gazeteleri acı tenkitlerde bulunuyorlar ve bu teşkilat meydana geldiğinden beri Kürtlerin, Şark vilayetlerindeki Ermenilere daha vahşice davrandıklarını iddia ediyorlar ve bizim tarafımızdan teşkilatlandırılan bu Kürtlerin istiklallerini ilan etmek için bize karşı isyan edeceklerinden endişe ettiklerini söylüyorlar. Anlaşılan gazeteler mevzu arıyorlar, bu sebeple de yalan yanlış duydukları her şeyi yazıyorlar. Muhabirler, Kürdistan’daki vaziyeti, Beyoğlu’nda oturdukları rahat köşelerini terk etmeksizin, ancak Ermenilerin görüş zaviyesine göre mü-


talaa ediyorlar. Rusya ile harp vukuunda disiplinli bir şekilde yetiştirilen bu Kürt alayları, bize çok büyük hizmetlerde bulunabilirler. Ayrıca orduda itaat fikri, kendileri için de faydalı olacaktır. Zabit unvanı verdiğimiz Kürt ağaları ise yeni mevkileriyle övünecekler ve bir miktar zapt u rapt altına girmeye gayret edeceklerdir. Çıraklık devirlerini bu şekilde tamamlayacak olan Hamidiye alayları sonunda kıymetli bir ordu haline geleceklerdir’. 1892 yılında teşkil edilen alay sayısı 40 iken bu sayı 1893’te 56’ya, 1899 yılında ise 63 alaya ulaşmış bulunuyordu. Sultan Abdülhamit’in tahttan indirilmesinden sonra Hamidiye Alayları Aşiret Alayları adıyla yeniden tertip edildi. 1910 yılında çıkarılan 71 maddeden ibaret yeni nizamnamede aşiretlerin sayısı 64 olarak belirtilmiştir. Buna göre Aşiret Alayları birleştirilerek Aşiret Süvari Fırkaları meydana getirilmiştir. Birinci Dünya Savaşı’nda ve Milli Mücadelede bazı aşiret alayları askeri görevler almış ve Doğu Anadolu’nun savunmasına katkıda bulunmuşlardır. Yukarıdaki izahatlardan da anlaşılacağı üzere Batılı sömürgeci güçlerin Osmanlı devletini parçalamak üzere ortaya attıkları ‘Şark Meselesine’ karşı Sultan Abdülhamit kendi orijinal projesiyle ‘Şarkın İttihat ve Islahı’ projesiyle cevap vermiştir. Bu proje emperyalist siyasetleri bozguna uğratmış ve Osmanlı Devleti’nin birlik ve bütünlüğünün bir yarım asır daha devam etmesine sebep olmuştu. Ancak, Abdülhamit’ten sonraki dönemlerde Şark için herhangi bir yeni proje geliştirilemediği

Sultan, devletin iç bütünlük ve istikrarını sağlamak, Doğu Anadolu’da bir Ermeni devleti kurulmasını önlemek, Rus, İngiliz ve Ermenilere karşı Müslümanları korumak istiyordu. için bölge dış güçlerin etkisine maruz kalmıştı. Bunun en tipik örneği de Soğuk Savaş döneminin başlarında Sovyetler Birliği tarafından yapılan kara propaganda ve beşinci kol (ayrılıkçı ve kışkırtıcı) faaliyetleridir. Sovyetler Birliği tarafından kontrol edilen Bakü ve Erivan radyoları 1945’li yılların başından itibaren Türkiye aleyhinde Kürtçe yoğun bir komünist propagandası yapmakta ve Sovyet ajanları bölücü ve kışkırtıcı faaliyet-

lerde bulunmaktaydı. Bu dönemde Suriye’nin Türkiye’den Hatay’ı talep etmesi, Molla Mustafa Barzani’nin Irak’ın kuzeyinde büyük bir ayaklanma başlatması tesadüf değildi. Bunlar hep Sovyetler Birliği tarafından Türkiye’yi zayıflatmak ve mümkünse de yıkmak üzere yürütülen planlı faaliyetlerdi. Dolayısıyla PKK’nın kuruluşunu 1980’lerde değil 1945’lerde aramak lazımdır. Eğer tarih mirat-ı hakikat ise ve geleceğin aynası ise NİSAN 2013 İLKADIM ÖZEL SAYI

19


geçmişten büyük derslerin çıkarılması elzemdir ki bir daha bu tür galiz hatalar tekerrür etmesin. Özellikle de siyasetin ve diplomasinin dehası ve piri olan Sultan Abdülhamit devrinden günümüze büyük ibretler ve dersler bulunmaktadır. Sultan Hamit dönemiyle ilgili iki mühim olay günümüzde farklı format ve versiyonlarıyla tekerrür etmektedir. Bunlardan birincisi ve hiç şüphesiz en önemlisi ‘Şarkın İttihat ve Islahı’ projesinin güncel versiyonu olan ‘Dostluk ve Kardeşlik’ programıdır. Bir diğer benzer hadise de bizim ‘özür’ diplomasisi olarak tanımladığımız İsrail’in özür dilemesi hadisesidir. Sultan II Abdülhamit de benzer şekilde çağın büyük gücü olan ve üzerine güneş batmamış imparatorluk olan İngiltere’yi özür dilemek zorunda bırakmıştı. Ancak, mevcut hükümet tarafından devam ettirilen ‘Dostluk ve Kardeşlik’ projesinin çok dikkatli bir şekilde icra edilmesi gerekmektedir. Proje, Türkiye’nin istikbaliyle ilgili çok büyük bir hayra mündemiç olduğu gibi yanlış uygulanması halinde içinde büyük riskleri de taşımaktadır. Sultan II. Abdülhamit’in devlette yaptığı en temel uygulamalardan biri, merkezi yönetim ve otoriteyi güçlendirmek olmuştur. Zira ona göre, güçlü bir merkezi idareye sahip olmadan ve askeri yönden kuvvetli olmadan devletin hayatiyetini ve mülki tamamiyetini devam ettirmesi mümkün değildi. Bunun temel işaretlerinden biri de 72 milletten oluşan Osmanlı Devletinde resmi dilin Türkçe olmasıydı. Abdülhamit’in ilan etti-

20 NİSAN 2013 İLKADIM ÖZEL SAYI

sömürgeci güçBtiniatılı lerin Osmanlı devleparçalamak üzere

ortaya attıkları ‘Şark Meselesine’ karşı Sultan Abdülhamit kendi orijinal projesiyle ‘Şarkın İttihat ve Islahı’ projesiyle cevap vermiştir. Bu proje emperyalist siyasetleri bozguna uğratmış ve Osmanlı Devleti’nin birlik ve bütünlüğünün bir yarım asır daha devam etmesine sebep olmuştu.

ği Kanun-i Esasinin temel maddelerinden biri Türkçenin resmi dil olmasıdır. Yine ay yıldızlı bayrak ta tek bayrak olarak dalgalanmaya ve Osmanlı’yı temsil etmeye devam etmekteydi. Ancak, günümüzde tarih ilminden ve şuurundan habersiz cahiller bu konularda ileri geri konuşmaya ve fitne kazanına odun taşımaya gayret etmektedirler. Yukarıda zikri geçen merkezi yönetimin korunması esası günümüzde AB mevzuatı çerçevesinde yapılan yerel yönetimlerin güçlendirilmesi meselesinde ortaya çıkan tartışmalar açısından büyük önem taşımaktadır. Ortadoğu’nun, tarihin en büyük devlet mezarlığına sahip bir coğrafya olduğu düşünülürse bu temel esasın önemi daha iyi kavranılabilir. Bu coğrafya, ne iklim ne kültür ne de sosyo-ekonomik yapı ve ne de dini özellikler itibariyle Avrupa’ya hiçbir şekilde benzemez. Bunu bir defa aydın geçinen bazı taife-i cühelanın iyi anlaması lazımdır. Avrupa için uygun olan sistem Türkiye için hiç te uygun olmayabilir. Türk Hükü-

meti Avrupa’yı taklidi değil, Sultan Abdülhamit’in yaptığı gibi kendi orijinal yönetim sistemini üretmelidir. Bir diğer benzer olay olan ‘özür diplomasisi’ meselesine gelecek olursak, yukarıda zikredildiği üzere, Ermenilere reform konusunda 10 yıldır sürekli baskı yapmış olan İngilizler nihayet Temmuz 1886’ da elçi olan Sir E. Thornton vasıtasıyla işi Osmanlı’yı tehdit etmeye kadar vardırmışlardı. Bunun üzerine Sultan Abdülhamit İngiltere’ye çok sert bir cevap vermiş ve gerektiğinde bu devlete haddini bildirmeye Osmanlı’nın muktedir olduğunu bildirmişti. Böyle bir resti hiç ummayan İngilizler, özür diledikleri gibi Abdülhamit’in kovduğu elçiyi de geri çağırmışlardı: Bu olaydan sonra İngilizler bir daha da Ermenilere reform hususunda Osmanlı devletini tehdit etmeye cüret gösterememişlerdi. Sultan II. Abdülhamit Düvel-i Muazzama’nın sefirlerine gönderdiği yazılarda reform meselesini sadece Ermeniler için değil ama asıl Osmanlı halkı için can-u gönülden istediğinin ama ekonomik yetersizliklerden dolayı bunun mümkün olamadığını ifade etmişti. Ona göre, özellikle maarif ve imar reformu çok önemliydi ‘bu işin nasıl gerçekleştirileceği meselesinin uykularını kaçırdığını ve tüm mesaisini işgal ettiğini’ belirtmişti. Sultan-ı Asitane, izahatının devamında, halkının maarif yoluyla belli bir şuur seviyesine eriştikten sonra ‘değil meşrutiyeti ilan etmeyi Cumhuriyeti bile getirmeyi düşünebileceğini’ belirtmekten geri kalmayacaktı. q


KAPAK > ATIF BİLGİLİ

İÇTİMAİ YAPIMIZIN TEMEL TAŞLARI

BİRLİK, BERABERLİK ve KARDEŞLİK RUHU

T

arih, geleceğe yön veren ve ışık tutan bir geçmiştir. Eğer tarih sadece geçmiş olayların bir kronolojisi olsa idi onu okumamızın ve olayları hatırlamamızın hiçbir faydası olmazdı. O halde tarih kuru kuruya bir nakil olmamalıdır. Çünkü olayların kendi başına hiçbir anlamı yoktur. Eğer tarihi okuyup onu yorumlayarak gerekli ibret alınıp yeterli tedbirler yerine getirilseydi, benzer sebeplerin doğurduğu birçok benzer olaylar meydana gelmeyecekti. O halde yarın başarılı olmak istiyorsak, dünden ibret alıp bugünden gerekli tedbirleri yerine getirmeliyiz. Büyük milletlerin yüzyıllar içinde idealleştirdikleri fikirleri, hayalleri ve arzuları vardır. Bir millette bu unsurlar olmadığı takdirde o millet dağılıp parçalanmaya müstehak görülür. Toplumlar millî ve manevî kültürlerinden, birlik ve beraberliklerinden ne zaman uzaklaşmışlarsa tarih sahnesinden silinmişlerdir. Yüce dinimiz İslam, ictimaî yapımızın temel taşları olan sevgi, birlik, bera-

berlik ve kardeşlik ruhunu iman ekseninde bir yapı olarak bizlere takdim eder. Yüce Mevla’mızın Enfal Suresi 47. ayette, “Ey iman edenler! Allah’a ve peygamberine itaat edin. Ayrılmayın. Sonra dağılırsınız da kuvvetiniz elinizden gider.” ilahî mesajınca aynı imanı paylaşan, ortak paydası aynı olan insanların Allah’ın ipine sımsıkı sarılmaları, parçalanıp dağılmamaları emredilmektedir. Bu anlayış iman ve kardeşliğe dayanan birlikteliğin, hiç kimseyi ötekileştirmemenin en güzel numunesidir. İslam’ın ilk dönemlerinde cahiliye toplum yapısına baktığımızda insanların çeşitli sebeplerle birbirleriyle boğuştukları ve birbirlerine zulmettikleri görülmektedir. Güçlünün zayıfı ezdiği tavır ve hakaretler, baskılar toplumda gerilimin ve huzursuzluğun tahrikiydi. İslam’ın Mekke’de temelini attığı kardeşlik ruhu Medine’de bu ruhun inşasında çok önemli bir fonksiyonu yerine getirmiş, bu proje ile Mekkeli Müslümanlarla Ensar’ı kardeş yapmıştı. Çünkü kardeşlik duygusu Müslümanlar ara-

sındaki her türlü ayrımcılığı bir tarafa bırakarak gönül bütünlüğü içerisinde Allah’a teveccüh etmeyi gerçekleştiren bir husustur. Çünkü hepsinde aynı ilahî ruhtan bir nefha vardır. İnsanı birlik fikrine götüren de bu ruhtur. Arab’ın Arap olmayana hiçbir üstünlüğü olmadığı prensibini getiren ve üstünlüğün ancak Allah’a takva ile bağlanmak olduğunu beyan eden İslam en büyük kardeşliği gerçekleştirmiştir. Asr-ı Saadette Peygamberimizin etrafında Araplardan başka çok değişik etnik guruplar ve farklı dine mensup insanlar yok muydu? Bunların hepsi İslam potasında Müslüman kimliği ile karışıp kaynaşmışlar, günümüze kadar da bu farklılıklar hiçbir zaman sorun olmamıştır. Bütün bu meselelerin altında yatan gerçek, ilahî emanete (Kur’an ve Sünnet) sımsıkı sarılmaktır. Peygamberimiz (sav) Veda Hutbesinde, insanlığın mazhar olabileceği en büyük nimet olan bu ilahî mesajında “Size bir emanet bırakıyorum, siz ona sımsıkı sarıldığınız müddetçe yolunuzu hiç şaşırmazsınız. NİSAN 2013 İLKADIM ÖZEL SAYI

21


O emanet Allah’ın Kitabı Kur’an-ı Kerim’dir.” buyurarak bu emaneti tüm Müslümanlara bırakıyordu. Bu emanetin şerefli armasını kıtalar ve okyanuslar üstünde zafer coşkusu ile taşıyacak olan ecdadımız, İslam’ın ezeli nefhası ile ruhunu dolduruyor ve kıtaları İslam Meşalesiyle aydınlatmak üzere semayı “Allah Allah” nidalarıyla ürpertmeye başlıyordu. Bu hamlenin vücut verdiği ilk siyasi varlık “Selçuklu Devleti”, ardından onun tabii bir devamı olarak zuhur eden “Osmanlı Devleti”dir. Osmanlı Devleti, ilahî emaneti yerine getirmek ve Allah’ın dinini yaymak için mücadele etmiş, kardeşliğin ikamesi için adaletle hükmetmiş, bu ruh pek çok etnik gurubun takdirini kazanmıştır. Osmanlı Devletinin veli banisi Osman Gazi ölüm döşeğinde oğlu Orhan Gazi’nin şahsında bütün haleflerine şöyle vasiyet etmişti: “Zalim olma! Âlemi adaletle şenlendir ve cihadı terk etmeyerek beni şad et. Ulemaya riayet et ki şeriat işleri nizam bulsun. Bizim mesleğimiz Allah yolu ve maksadımız Allah’ın dinini yaymaktır. Yoksa kuru kavga ve cihangirlik davası değildir.” Osmanlı, nefsanî üstünlük arzularını değil ilahî iradeyi beşerî planda bütün cihana hâkim kılmak gibi bir ulvî makamın peşinde idi. Bu ruh birlikte hareket etmenin ve kardeşlik ruhunun kökleşmesi için bir çağrıydı. Pek çok siyaset ve devlet adamı, fikir ve gönül insanları olarak hizmet vermiş yüzlerce

22 NİSAN 2013 İLKADIM ÖZEL SAYI

ortak paydamız vardır. Bu şahsiyetler manevî kimliğimizin yapıtaşları olmasında önemli katkıları olan ve ittihadımızı kenetleyen merkez şahsiyetlerdir. Gençliğimize bu gerçekleri apaçık öğretmeliyiz. Kendi özümüze, birlik ve beraberliğimize, milli kültürümüze, insanı yücelten değerlere sahip olmanın sırrı burada mevcuttur. Tarih boyunca birçok sıkıntılar yaşamış, büyük hadiselerle karşı karşıya gelmişiz. Düşmanın sayısız hile ve tuzaklarıyla karşılaşmış, birleşik haçlı sürülerine karşı mücadele vermişiz. Anadolu’nun yiğit evlatları, bütün bu zorluklara karşı direnmiş, kardeşlik ruhuyla sarsılmaz imanını siper ederek bu ülkenin bugünlere ulaşmasını sağlamıştır. Yeryüzünde Hakkın hâkimiyeti için kanını ve canını siper etmiş, her fırsatta tarihin imtihanını yüz akıyla vermesini bilmiştir. Bizim birlik-beraberliğimizin, kardeşliğimizin erozyona uğramasında en önemli sebep 1789 Fransız ihtilalidir. Millet ve milliyetçilik fikrini egemen kılarak pek çok

Bugün bizlere düşen en büyük görev, Çanakkale Zaferi’nin bizler için derin manalarla yüklü olan ruhuna yürekten bağlı olmamız, ecdadın muazzez ruhlarını ebedî istirahatgâhlarında taciz ve muzdarip etmememizdir. Umutları, inançları, ülküleri, dilleri, tarihleri, umutları, gelenek ve görenekleri ile duyuş ve düşünüşleri ile birbirlerine çok benzeyen bu insanların biri gülünce diğeri de gülümsüyor, biri üzülünce diğeri de üzülüyordu. Çünkü tarihin, coğrafyanın, aynı kültür ve inancın potasında yoğrulmuş olan bir milletin çocuklarından başka türlüsü beklenemezdi.


büyük devlet ve imparatorlukların sonunu hazırladı. Osmanlı Devletini de milliyetçilik fikriyle parçalamaya başladılar. Şurasını da unutmayalım ki Batı emperyalizmi doymak bilmeyen bir düşmandır ve amacına ulaşmak için her yolu dener. Bu planların tutmayacağına inanıyoruz. Kardeşliğimiz ve tarihî beraberliğimiz bizde olduğu sürece kötü niyetlilerin arzu ve emellerine ulaşmasına inşallah fırsat verilmeyecektir. Bu tehlikeler özellikle gençlerimiz tarafından çok iyi bilinmelidir. Değilse sürekli maddî ve manevî kayba uğramak zorunda kalınabilir. Tarihimizde milli birlik ve beraberliğin ortaya çıkardığı olumlu sonuçlar tarihin zenginliği ve geçmişi kadar derindir. Bu konuda yakın tarihimizde ayrı bir yeri olan Çanakkale Zaferi ruh ve iman gücünün emperyalizme karşı bir darbesi, keyfiyet ve kemiyet planında maddeyi parçalayan bir sadmesidir. Aynı zamanda iman kükreyişimizin de gür ve erkek sesidir. Bugün bizlere düşen en büyük görev, Çanakkale Zaferi’nin bizler için derin manalarla yüklü olan ruhuna yürekten bağlı olmamız, ecdadın muazzez ruhlarını ebedî istirahatgâhlarında taciz ve muzdarip etmememizdir. Umutları, inançları, ülküleri, dilleri, tarihleri, umutları, gelenek ve görenekleri ile duyuş ve düşünüşleri ile birbirlerine çok benzeyen bu insanların biri gülünce diğeri de gülümsüyor, biri üzülünce diğeri de üzülüyordu. Çünkü tarihin, coğrafyanın, aynı

kültür ve inancın potasında yoğrulmuş olan bir milletin çocuklarından başka türlüsü beklenemezdi. Şu son zamanlarda yaşadığımız acılı ve kahırlı günlerin bizlere çok şeyler öğretmesi gerekir. Milletimizi cephelerde bölemeyenler, yenemeyenler, ellerine silahlar tutuşturarak kardeşi kardeşe kırdırmanın yollarını denediler ama bunda muvaffak olamadılar. Son yıllarda güzel yurdumuzda meydana gelen huzursuzluklar, milletimizi Türk Kürt diye bölen emperyalizmin oyunları, ictimaî sarsıntı ve çalkantılar ilahî emaneti yerine getiremediğimiz için ve temiz ruhların dejenere olmasından kaynaklanmaktadır. Çanakkale’de Batı emperyalizmine karşı koyarken şehit olan dedelerimiz sapık dünya görüşlerinin ülkemizde cirit atmasına fırsat vermemek için gözünü kırpmadan ölüme koştular. İdeallerini tatlı canlarından üstün tuttular. Bir dava ve inanç uğruna öldüler. Namus ve şereflerini korudular. Vatanın harim-i ismetine düşman çizmesini bastırmadılar. Kahramanlar gibi yaşadılar ve kahramanca öldüler. Dün Çanakkale ve diğer muharebelerde düşmanın, silah gücüyle ecdadımıza kabul ettiremediği ve yurdumuza sokmadığı kokuşmuş ahlak sistemi ile dünya nizamı elini kolunu sallayarak yurdumuza girmiş, tahribatına hızla devam ediyor. Çanakkale şehitlerinin aslından ve ruh kökünden uzaklaşmış, beyinleri ecnebî fikirlerle dejenere edilmiş bazı vefasız

torunları, bugün şehit dedelerinin can düşmanlarına özenmeye, onlar gibi düşünmeye başlamıştır. Gençlerimizin büyük ekseriyeti fani heva ve heveslerinin esiri ve kölesi olmuş, dedelerinin manevî ikliminden, inanç dünyasından uzaklaşmıştır. Batı emperyalizmine ve beynelmilel dünya siyonizmine karşı cesetleriyle siper teşkil eden şehitlerimiz, mezarlarından kalksalar acaba bu hallere düşen torunlarını tanıyabilecekler mi? Bizden istedikleri, Allah’ın kitabına sarılmak, O’nun çizdiği istikamette hayat yolunu devam ettirerek dünden bugüne ilahî emanete sahip çıkmaktır. O zaman gönüllerimiz de mahzun olmayacaktır. Toplumun içindeki farklı düşünceler, farklı inanışlar, farklı ırklar ne olursa olsun bizi dedelerimize, tarihimize ve muhteşem kültür yapımıza bağlayan manevî bağları, kardeşlik ruhunu hiçbir hain el kesemeyecek, ideal dünya görüşünden, dünya sisteminden bizi hiçbir güç uzaklaştıramayacaktır. Bu tarihî gerçekleri, bugünlerde çok ihtiyaç duyduğumuz birlikberaberliği, kardeşliğin herkes için İslamî ve insanî bir görev olduğunu unutmamak gerekir. Birlik ve beraberlik ruhunun en güzel numunesini vererek, Çanakkale ve diğer muharebelerde şanlı sayfaları tarihimize ekleyerek Hakkı batıla galip getiren aziz şehitlerimizi rahmetle anar, bütün milletimizin tek vücut olmasını Cenab-ı Hak’tan niyaz ederim. q NİSAN 2013 İLKADIM ÖZEL SAYI

23


RÖPORTAJ > BAKİ ÖNCEL

Nevşehir Milletvekili

Ebubekir Gizligider:

‘Samimiyiz, terörü bitireceğiz!’ g İLKADIM: Sayın vekilim, bugün Doğu ve Batı halkları arasında makas gittikçe açılıyor ve sorunlar büyüyor. Ulus devlet sürecinde evrensel İslam kardeşliği ciddi aşınmalara maruz kaldı. Hükümetin son yapmaya çalıştığı projede halkların kardeşliği sizce sağlanabilecek mi? g GİZLİGİDER: Doğu ve Batı’dan kastınız Türkiye’nin doğusu ile batısı ise; bana göre Doğuya verilen önem, teşvikler, yatırımlar bu dönemdeki kadar kuvvetli olmamıştı hiç. Örneğin son teşvik paketine göre, doğuya yatırım yaparsanız (6. bölge) devlet sizden SGK primi istemiyor mesela, yine girdiler diğer bölgelere göre çok daha az. Tabi ki bunların hepsinin olabilmesi için ilk şart güvenlik ve istikrardır. İşte bu yüzden hükümetimizin son dönemde bütün riskleri alarak ortaya koyduğu çözüm sürecinin başarıya ulaşması gerekir. Bu sadece ekonomik yaklaşma değil, sosyal ve kültürel bir yaklaşma da olacaktır. Esasen zaten kardeş olan halklar, arasındaki münafıkları devre dışı bırakmaya çalışıyor. Türkiye bu konuda hiç bu kadar umutlu olmamıştı, diye düşünüyorum. Bana göre bu noktada menfi milliyetçilik yani eskilerin deyimiyle kavmiyetçilik tehlikeli olur. Yani kendi milletinin dışındakileri dışlayan, aşağılayan, geçmişte de özellikle 1930 – 1940’lı yıllarda Almanya’da, İtalya’da, Türkiye’de yaşanmış ve diğer unsurları kendine hizmetçi olarak gören anlayıştır kastım. g İLKADIM: Etnik kimliklerin bir tanışma ve kaynaşma vesilesi kılınması, ne ile mümkün kılınabilir?

24 NİSAN 2013 İLKADIM ÖZEL SAYI

g GİZLİGİDER: Aslında bu meselelerin önümüze yeni zuhur etmiş gibi sunulmasını anlamakta zorlanıyorum. Biz dünya tarihinin en büyük imparatorluklarından birinin bâkiyesiyiz. Elbette geçmişte de farklı milletler, diller ve dinler vardı. Bir arada yaşamanın formülü bizim tarihimizde de, İslam tarihinde de zaten uygulamalı olarak önümüzde aslında. Ya da şöyle söyleyeyim; bu tartışmaların tam da Kutlu Doğum ayına denk gelmesi anlamlı. Veda Hutbesini bir de bu gözle okuyuversek, diyorum. Üstünlüğün neyle olduğu ve bir arada yaşamanın değişmez doğruları gayet net anlaşılabilir. Kaldı ki biz ezici bir çoğunluğu aynı inanca sahip olduğumuzu söyleyen bir topluluksak çözümü kendi değerlerimizde arama zaruretimiz açıkça ortaya çıkacaktır. g İLKADIM: Örselenen bir kardeşlik yaşıyoruz. Çözüm için, kardeşliğin üstünü çizmek mi, kardeşliğin içini doldurmak mı gerekir? g GİZLİGİDER: Kelimelere farklı anlamlar yükleyerek bu tartışmalar sonsuza kadar götürülebilir. Ancak kul hakkına, kendimiz için istemediğimizi başkası için de istememeye riayet edersek ortak değerler şemsiyesi altında yaşamak bizim genlerimizde var. Nevşehir bunun için örnek illerden biridir, aynı çatı altında bir tarafı kilise, bir tarafı camii olan bir ibadethanenin olduğu bir memleketteyiz. g İLKADIM: Sayın vekilim, görünen o ki, artık suçlama, sorgulama, sızlanma durumunda değiliz… Temel ilkelerini vahyin mutlak doğrularından alan adalet, özgürlük ve kardeşlik merkezli bir sahiplenme ile öncü ve özne


Ülkemizde yaşanan terör ve diğer huzursuzlukların sadece ülke sınırlarındaki dinamiklerle ilgili olmadığını bölgesel ve küresel güçlerin hesaplarını da gayet iyi biliyoruz. Osmanlı çekildiğinden beri 100 yıldır kaynayan Ortadoğu’nun durulması için de güçlü bir Türkiye en büyük şans olacaktır.

aktörler olma idaresini ortaya koyabilmek zaruri gibi görünüyor. Bugüne kadar kendi özelliklerine yoğunlaşan halkların, ortak sorunlara yönelik; ortak açılımlar, çözümlemeler, hamleler için ortak bir akla, ortak bir inisiyatife acilen ihtiyaç var. Sizce hangi metotla bu sağlana bilir? g GİZLİGİDER: Yukarıda da değindim; her insanın başına polis koyamazsınız, çünkü polisin başına da başka bir polis koymak gerekir. Ancak ilahi rıza kaygısı her iki dünyadaki saadetin de anahtarı bence. g İLKADIM: Konjonktürel yaklaşımlardan, tepkisel tutumlardan, duygusal davranışlardan öte uzun soluklu, köklü, kalıcı ve derinlikli bir yol haritası üzerinde, hükümet iradesi olarak neler düşünülmektedir? g GİZLİGİDER: Tabii bu konuda biz açık bir siyaset izliyoruz. Ülkemizde yaşanan terör ve diğer huzursuzlukların sadece ülke sınırlarındaki dinamiklerle ilgili olmadığını bölgesel ve küresel güçlerin hesaplarını da gayet iyi biliyoruz. Osmanlı çekildiğinden beri 100 yıldır kaynayan Ortadoğu’nun durulması için de güçlü bir Türkiye en büyük şans olacaktır. g İLKADIM: Sonuç alabilmek için, söylemleri etkili kılacak bir eylem planına ihtiyaç var. Gerek hükümet, gerekse sivil inisiyatif olarak sizce bu nasıl sağlanabilir? g GİZLİGİDER: Sayın Başbakanımız bu süreci milletimizle açıkça paylaşıyor. Yapılması gerekenlerin neler olduğu, atılan adımlar somut olarak ortada. Ancak en önemli husus bence samimiyettir. Hükümetimiz bu samimiyeti açıkça ve her türlü siyasi riski alarak ortaya koydu, toplum da keza öyle, sıra diğer ilgililerde. g İLKADIM: Teşekkür ediyoruz.

yiğitler Bulup unuttuğum mısralar nerdesin, İçimden kaçıran hangi uçaktır? O tepe baş tepe yabancıların, Onlarca aldatış utkudur takdır. Kanımın nehriyle cetvellediğim, Bu toprak söyleyin neden çoraktır? En kara putların saldırısında, Yurdumun ki alnı ay gibi aktır. Anamı sorarsan Büyük Doğudur Batı ki sırtımda paslı bıçaktır. Yiğitler yol olsa destana doğru, Şehitler gözümde aynen bayraktır Gel kurut bu çağın kargaşasını, Seninle beklenen şimdi şafaktır...

Mehmet Akif İnan

NİSAN 2013 İLKADIM ÖZEL SAYI

25


KAPAK > ZEKİ SOYAK twitter.com/ZekiSoyak Müslümanlar olarak şunu bilelim ki kalplerin tevhidi olmadan fiillerin tevhidi olmaz. Öncelikle kalplerimizi birleştirmemiz lazım. Kalplerimizdeki kini, gayzı, adaveti, burudeti birbirimize karşı olan o kötü düşünceleri, kötü niyetleri atmalıyız ve kalpte muhabbet tohumları ekmeliyiz.

İSLAM KARDEŞLİĞİ

K

alabalıkları bir millet hâline getiren en müessir âmil dindir. Aynı inancı paylaşan toplumlar çok kısa zamanda kaynaşıp bütünleşirler. Çünkü aynı dine mensup olmanın en tabii neticesi din kardeşliğidir. Din kardeşi olmanın yüklediği birçok mesuliyet vardır ki, bu mesuliyetleri yerine getirmek de inancımızın bir gereğidir. Durum böyle olunca her Müslüman uhuvvet sarayının bir taşı olmaktadır. İslâm sarayının bütün ihtişamıyla devam etmesi için, herkes bulunduğu yerde yapması gerekeni yapacak asla yerini terk etmeyecektir. Duvardan bir taş düşerse, diğer taşların da yerinden oynamasına, binanın yıpranmasına sebep olur. O bakımdan hiçbir Müslüman, uhuvveti yani kardeşliği zedeleyecek bir söz, bir harekette bulunmayacaktır. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır: “Bir Müslüman’a, din kardeşine üç günden fazla küs durması helal değildir.” (Buharî) Diğer bir hadis-i şerifte de şöyle buyrulmaktadır: “Bir Müslüman’a, kardeşini üç günden fazla terk etmesi (küs durması) helâl değildir. Birbirlerine karşı gelirken o yüz çevirip bu da yüz çevirir. Bunların hayırlısı önce selam verendir.” (Müslim) Müslümanlar birbirlerine karşılıklı olarak yapmaları gereken vazifelerini en sağlıklı bir şekilde yerine getirdikleri devirlerde dünyada cennetî bir hayat yaşamışlar. Bir fazilet, bir saadet, bir huzur toplumu vücuda getirmişlerdir. Ancak zamanla bu güzelliklerimi-

26 NİSAN 2013 İLKADIM ÖZEL SAYI

zi, bu özelliklerimizi kaybettik. Kendi gafletimizden içimizdeki bir kısım beyinsizlerin, idarecilerin gaflet ya da ihanetlerinden, İslâm düşmanlarının çeşit çeşit hile ve tuzaklarından bugünkü perişanlığı, dağınıklığı yaşamaktayız. Uhuvvet sarayı yıprandı. İslâm cemaati hodkâmlaştı, dünyevîleşti, imanı zaafa uğradı. Yeniden silkinmemiz, yeniden bizi biz yapan değerlerimize sahip çıkmamız gerekir. Allah Teâlâ biz Müslümanları birbirimize kardeş yapmış ve bizi bu kardeşlikle şereflendirmiştir. Kardeşlik kan kardeşliğinden de daha üstün, daha faziletli bir kardeşliktir. Onun için Allahu Teala: “Ancak ve ancak mü’minler kardeştirler.” (Hucurat 10) buyuruyor. Allahu Teala ayetin devamında, “mü’minler kardeştirler ve kardeşlerinizin arasını ıslah ediniz.” buyuruyor. Allah Teala ayetin son tarafında, “Bu hususta Allah’tan korkunuz. Umulur ki merhamet olursunuz.” buyurarak, İslam kardeşliğinin istenilen seviyede tutulmasını, İslam kardeşliğini bozacak davranışlardan, sözlerden sakınılmasını, şayet beşeriyet icabı Müslümanlar arasında herhangi bir ihtilaf sıkıntı, kavga olursa yine bunu kendi aramızda düzeltmemizi istemektedir. Yani aramızda bir kısım insanlar, bu kavga halinde olan insanların arasını düzeltmeliler. “Vettekullah” buyuruyor Allahu Teala. Allah’tan korkun ve bu ıslah işini yapın. Yapmazsanız demek ki Allah’tan korkmuş sayılmazsınız. Onun için ayet-i kerimede Allahu Teala:


“İçinizde insanları hayra çağıran, iyilikleri emreden, kötülükten sakındıran bir topluluk bulunsun. İşte onlar gerçek kurtuluşa erenlerdir.” (Âl-i İmran 104) buyuruyor. Bir toplumun, bir milletin içerisinde, kendilerini hakka davet eden, iyilikleri emreden, kötülüklerden men eden bir topluluk olmazsa o topluluk damarları kurumuş bir bedene, ruhu çıkmış bir vücuda benzer. O beden şeklen insan suretindedir ama aslında hayatta değildir. İşte mânen de aralarında kendilerini uyaran birisi olmayan toplumlar, kanı kurumuş, ruhu çıkmış bir ceset gibidir. Evveliyetle Müslümanların arasında ilmiyle amil, takva ehli, hiçbir dünyevî maslahat gözetmeden sadece Müslümanların ıslahını kasteden insanların bulunması ve bunların yetiştirilmesi gerekir. Müslümanlar arası ihtilafları da bu topluluk vasıtasıyla çözmemiz gerekir. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem bir hadis-i şerifte şöyle buyuruyor: “Mü’minlerin, birbirlerini sevmede, birbirlerine acımada, birbirlerini korumada misali, bir cesede, bir vücuda benzer ki, cesedin herhangi bir uzvu rahatsız olsa, hastalansa, cesedin diğer uzuvları da bundan muzdarib olurlar ve uykusuz kalır, ateşler içinde yanarlar.” (Müslim, Birr) Bir mü’minin bir sevinci olduğu zaman, diğer mü’minler de o mü’minin sevinciyle sevinmelidir. Onun sevinmesi demek hemen onun sevincinin bize sirayet edip bizim de sevinmemiz demektir. Bir mü’minin başına herhangi bir sıkıntı, herhangi bir hastalık, herhangi bir musibet gelse, diğer mü’minler de, o kardeşimiz gibi acı duymalıdır. Vücudumuzun herhangi bir yerine bir darp olsa vücudumuzun diğer azaları hemen harekete geçer. Elimiz harekete geçer, ayağımız harekete geçer, kulağımız harekete geçer, gözümüz harekete geçer. Ne yaparız? Uzvumuza gelen sıkıntıyı gidermek için ona yardımcı oluruz. Gözümüze herhangi bir şey gelse, göz kapaklarımızı kapatırız. Elle koruruz, ayakla koruruz. Demek ki Müslümanlar da birbirini korumada böyle olacak. Bana ne

demeyecek. Çünkü o bizim can kardeşimizdir, din kardeşimizdir. Onun o halinden biz de muzdarip olmalıyız ve onu koruma altına almalıyız. İslam ümmeti çok çileler çekti, hâlâ çekmekte. Peki, bunun sebepleri nedir, nereden kaynaklanıyor? Bunun esas kaynağı biz Müslümanlarız. Kendi aramızdaki İslam kardeşliğini pekiştiremedik. İslam kardeşliğinin vecibelerini yerine getiremedik. Düşmanla uğraşacağımıza birbirimizle uğraştık. Düşmana karşı birlik beraberlik olacağımıza, düşmanla birlik beraberlik olduk, başka kardeşlerimize karşı savaşlar açtık, tavırlar aldık. İşte bugün onun kötü neticelerini topluyoruz. Onun için Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemin bu hadis-i şerifinde verdiği mesajlara dikkat edelim. Birbirimizi sevelim, birbirimizi koruyalım, birbirimize acıyalım, Allahu Teala’nın bizden istediği şekilde kardeşler olalım. Müslümanlar olarak şunu bilelim ki kalplerin tevhidi olmadan fiillerin tevhidi olmaz. Öncelikle kalplerimizi birleştirmemiz lazım. Kalplerimizdeki kini, gayzı, adaveti, burudeti birbirimize karşı olan o kötü düşünceleri, kötü niyetleri atmalıyız ve kalpte Allahu Teâlâ, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemin emrettiği şekilde muhabbet tohumları ekmeliyiz. Allahu Teâlâ’yı sevmeliyiz, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemi sevmeliyiz ve mü’minler olarak birbirimizi sevmeliyiz. Bütün kalplerde sevgi, muhabbet tevhidi olursa, mü’minler birbirlerini hakkıyla severse, o zaman fiillerimizde de tevhid olur. Yani birlikte hareket ederiz. Çünkü bir millet, bir toplum birlikte hareket edemiyorsa, o toplumun, o milletin akıbeti perişanlıktır. İşte bugün Müslümanların hâlinin olduğu gibi. Onun için âlemlerin efendisi canımız, efendimiz, tek rehberimiz Hz. Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem, bir hadis-i şerifte buyuruyor ki: “Sizden hiçbiriniz müslüman kardeşini sevmedikçe gerçekten iman etmiş sayılmaz, (kamil bir mü’min olamaz).”(Buhârî, Müslim) NİSAN 2013 İLKADIM ÖZEL SAYI

27


Başka bir hadis-i şerifte de Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem: “Bir mü’min bir diğer mü’min için bir kısmı diğer kısımlarını kuvvetlendiren bir bina gibidir.”(Müslim) buyuruyor. O bina ki, nasıl onun tuğlaları, taşları üst üste geliyor, birbirine kuvvet veriyor, birbirine yaslanıyor ve bir bina meydana getiriyorlarsa, işte mü’minler de aynı bu binanın taşları gibidir, buyuruyor. Güzel bir misalle âlemlerin efendisi İslam kardeşliğinin boyutunu bize gösteriyor. Müslümanlar, fert fert ne kadar kaliteli, ne kadar kıymetli olurlarsa olsunlar, ne kadar zeki, akıllı, çeşit çeşit kabiliyetlere sahip bulunurlarsa bulunsunlar teker teker bu kabiliyetler kısmî birer fayda sağlamakla beraber istenilen seviyede bir fayda sağlamaz. Ancak mü’minler aynı o binanın malzemeleri gibi bir araya gelirler kendi aralarında bir cemaat oluştururlar ve bir toplum oluştururlar, kendi aralarında en üst seviyede kardeşliği tesis ederler yani birbirini severler, birbirine itaat ederler, birbirine yardım ederler ve birbirine yardım etmenin de ötesinde diğergamlık yaparlar yani menfaat mevzu bahis olduğu zaman kardeşlerini kendi nefislerine tercih ederler, birbirleriyle sırdaş olurlar, gereken yerlere itaat ederler. İşte bu güzellikler birleştiği zaman, İslam’ın mü’minlerden istediği o muhteşem uhuvvet sarayı meydana gelir. Biz bu malzemelere sahibiz. Kardeşliği en güzel şekilde oluşturmanın gerekleri bizim dinimizde var. Kur’an’da var, sünnette var, yaşadığımız geçmiş asırlarda örnekleri var. Peki, biz şimdi niçin uhuvveti oluşturamıyoruz? Niçin düşmanlar haline geldik? Niye bu haldeyiz? Niye düşmanlara, gayri müslimlere el açar hale geldik? Neden aramızdaki meseleleri kendimiz çözeceğimize gayri müslimler hakem oluyor? Bu ne rezalet, bu ne rüsvaylık!? Sebep biziz. Biz Kur’an’dan, sünnetten, İslam’dan uzaklaştıkça böyle acınacak bir hale geldik. Yine Buhârî’de geçen bir hadis-i şerifte Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyuruyor:

28 NİSAN 2013 İLKADIM ÖZEL SAYI

“Müslüman müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, düşmanın eline bırakmaz.” Başka bir hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyuruyor: “Kim bir müslüman kardeşinin hacetini giderirse Allah da onun hacetini giderir.” (Buhârî, Müslim) Bir Müslüman’ın bir şeye ihtiyacı var şu veya bu sebeple o ihtiyacını gidermeye muktedir değil, ihtiyacını giderecek başka bir mü’min hemen ona koşuyor, halini soruyor ve onun ihtiyacını gidermek için elindeki imkanları kullanıyor. Kişi böyle yaptığı zaman Allahu Teâlâ da onun ihtiyacını giderir, ona yardım eder. Bu hadisin devamında Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem: “Bir mü’min bir mü’minin sıkıntısını giderirse, Allahu Teâlâ o mü’minin sıkıntısını giderir.” buyuruyor. Herhangi bir sıkıntı... Bu sıkıntı maddî olabilir, manevî olabilir. Maddî sıkıntılar malum, bunları halletmesi de kolaydır. Bundan daha önemli olan manevî sıkıntılardır. Asıl onlara çözüm bulmaya gayret edilmelidir. Mesela mü’min kişi herhangi bir meseleden dolayı bunalıma, strese girer. İşte siz o kişiye varıp onu teselli ederseniz, ona yardımcı olursanız onun bunalımını, stresini giderecek şekilde ona tesellilerde bulunursanız, siz de böyle bir durum düştüğünüz zaman Allahu Teâlâ da sizin sıkıntınızı giderir. Başka bir hadis-i şerifte: “Bir Müslüman diğer Müslüman’ın bir kusurunu örterse Allah cc kıyamet gününde o kişinin kusurlarını örter(affeder).” (Ebu Davud) buyurulmaktadır. Enfal Suresi 46. ayet-i kerimede Allah Teâlâ: “Allah’a itaat ediniz, O’nun Rasûlüne itaat ediniz, sakın birbirinizle çekişmeyiniz, didişmeyiniz. Eğer öyle yaparsanız gücünüz gider, devletiniz gider, cesaretiniz sönüverir. Ey mü’minler sabredin! Allah celle sabredenlerle beraberdir.” Başka bir ayet-i kerimede de: “(Sakın ola ki ey mü’minler!) Kendi-


lerine açık açık deliller, Allah’ın ayetleri geldikten sonra ihtilafa düşüp de parça parça olanlar gibi olmayın. İşte bunlar için feci bir azap vardır.”(Âl-i İmran 105) buyurmaktadır. Yani sizden önceki ümmetler, Musa aleyhisselamın kavmi, İsa aleyhisselamın kavmi, yahudiler, hıristiyanlar kendilerine gelen o hak beyanatlar karşısında, beyyineler karşısında ihtilafa düştüler, tefrikaya düştüler ve neticede dinlerini tahrip ettiler, kitaplarını tahrif ettiler, şirk ve küfre düştüler helak olup gittiler. Öbür âlemdeki helakleri ise sürekli ve ebediyyen ateş. (Rabbim cümlemizi korusun.) İşte Allahu Teâlâ, ‘sakın onlar gibi olmayın ey mü’minler! Kitabınıza sarılın, sünnete sarılın!’ buyurmaktadır. Çünkü kitap ve sünnet bizim iki ana kaynağımızdır. Onlardan ayrılan haktan ayrılmış olur. Onları birbirinden ayıran, ‘bize Kur’an yeter, sünnete ihtiyacımız yok’ diyen de İslam’dan uzaklaşmış olur. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, “tefrika çıkaran bizden değildir” (Taberânî) buyuruyor. Bu da bir tefrikadır. Çünkü Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemin hayat-ı pâkileri ve mübarek kelamları (hadis-i şerifler) Kur’an’ın arı duru, açık seçik bir tefsiridir. Sünnet-i seniyye olmadan Kur’an’ı anlamak, sünnet-i seniyye olmadan İslam’ı yaşamak asla ve asla mümkün değildir. Başka bir hadis-i şerifte de Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem: “Cemaat rahmettir tefrika azaptır, her kim cemaatten bir karış ayrılırsa İslamî bağlılığını kendisinden atmış olur.” (Camiü’s Sağir)buyuruyor. Birlik ve dirliği bozulmuş, birlikte hareket etme kabiliyetini kaybetmiş sürekli birbiriyle çekişen, didişen topluluklar, milletler dağılıp parçalanır. Neticede başka milletlerin siyasî, iktisadî kültürel boyunduruğu altına girer, her şeylerini kaybetmekle karşı karşıya kalırlar. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır: “Mü’min, mü’min için parçaları birbirine bağlanıp kenetlenmiş, muhkem bir

bina gibidir.” (Buhârî) Bu konuda milli şairimiz Akif de şöyle der: “Değil mi cephemizin sînesinde iman bir Sevinme bir, acı bir, gaye aynı, vicdan bir Değil mi sinede birdir vuran yürek yılmaz Cihan yıkılsa emin ol bu cephe sarsılmaz.” Böyle olduğumuz devirlerde cephemiz hiç mi hiç sarsılmadı. Cihan tarihinin şahit olduğu en yüksek medeniyeti biz tesis ettik. Ne zamanki birbirimizle uğraşmaya, birbirimizle didişmeye başladık; ne zaman ki birlikte hareket etme kabiliyetimizi kaybettik, diğerkâmlık özelliğimizi kaybedip hodkâmlaştık. İşte o zaman hem biz hem de bütün insanlık bâdirelerden bâdirelere sürüklendi. Çeşit çeşit zulümlere, tasallutlara, soy kırımlarına maruz kaldık. Yine Akif ne güzel söylemiş: “Girmeden tefrika bir millete düşman giremez, Toplu vurdukça yürekler onu top sindiremez.” Aziz kardeşim! Gel hep beraber bir kalp gibi, bir beden gibi olalım. Uhuvvet sarayını bütün ihtişamıyla yeniden inşa edelim. Bütün insanlığın hayranlıkla temaşa edeceği, ondan bir fert olmak için koşacağı bir fazilet toplumu oluşturalım. Canımız, efendimiz Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin izine düşelim, asr-ı saadet Müslümanları ile buluşalım. Rabbimizin yüce katına yücelelim. Onun katında hiçlik şerbetinden kana kana içelim. İlahî! Biz âciz, biz günahkâr kullarını bağışla, Bizi bize, bizi nefsimize bırakma, Nasıl bir kul olmamızı istiyorsan bizi öyle bir kul eyle, Bizi son nefesimize kadar İslâm’a hizmetkâr eyle. Biz günahkârlara acı! Bu zillet ve meskenetten kurtulmamız için bize medet eyle. Yeniden inşa edilecek olan uhuvvet sarayının bir işçisi eyle. Yeniden yükselecek olan fazilet toplumunun bir ferdi eyle. Bizi Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin haber verdiği, müjdelediği “Hak üzerinde kaim” cemaatten eyle! (ÂMİN) q Not: Bu yazı, Zeki Soyak Hocaefendi’nin “Fazilet Toplumu” adlı eserinden derlenmiştir. NİSAN 2013 İLKADIM ÖZEL SAYI

29


KAPAK > MUSTAFA YAZGAN Gazeteci-Yazar

İSLÂM KARDEŞLİĞİ

İ

nsanoğlu’nun Cennet’den, Dünya’ya ışınlanması (boyut değiştirmesi) ile birlikte “Dünya imtihanı” başladı. Hayatın her ânında, karşılaştığımız eşya ve olaylar, birer imtihan sorusu gibi bizi etkilerken, vereceğimiz tepki ve cevapların dördü (şeytan-nefis-cehâlet ve hırs) sebebiyle “YANLIŞ”, sâdece

30 NİSAN 2013 İLKADIM ÖZEL SAYI

biri (iman-ruh-ilim ve irfan) sebebiyle “DOĞRU” olacaktır. Âkil ve bâliğ olunduğu andan, ölüm haline kadarki “ÖMÜR”de, “DOĞRU”ların sayısı, imtihan kâğıdında (Defter-i âmâl’de) ne kadar fazla ise ve “YANLIŞ”lar ne kadar az ise, imtihanımızın sonucu, bizi o kadar “CENNET MUTLULUĞU”na çe-

kip, götürecektir. Allah (c.c.) kullarına sonsuz merhamet, şefkat ve sevgi ile bu dünya imtihanı’nı “BAŞARI” sonucuna eriştirebilmemiz için, “Kur’an”da, “doğru” cevapları (Emri bil mâruf) sırları ile bildirmiş, “yanlış” yapmamamız için (Nehyi anil münker) emirleri ile bizi uyarmıştır.


İMTİHAN: ( K u r ’ a n Bakare: 36. âyet) “Kiminiz, kiminize düşman olarak inin…” DOĞRU CEVAP: (Kur’an-Âl-i İmran: 103) “Hepiniz, toptan Allah’ın ipine (Kur’an’a) sımsıkı sarılın. Parçalanıp, ayrılmayın. Hani siz, birbirinize düşman (kabileler) idiniz de (Allah) kalblerinizi İslâm’da birleştirdi. İşte, O’nun (İslâm Dini) nimetiyle (hepiniz) kardeş oldunuz. YANLIŞ CEVAP: Arap, Arap Milliyetçiliği, Kürt, Kürt Milliyetçiliği, Arnavut… yapıyor da, biz neden Türk Milliyetçiliği yapmıyoruz? Biz de Türk Milliyetçiliği yapacağız. *** Sevgili Okuyucum! Biz, müslümanız (hamdolsun). İslâm, bizim milletimizin ferd ve toplum olarak “RUH”umuzdur. Ruh, bedeni terk edince, nasıl insan kupkuru bir ceset oluyorsa, toplumumuzdan İslâm ruhu çıkartılır, dışlanır, terk edilir, unutturulur, uzaklaştırılırsa (Güneşin her sabah Doğu ufkundan doğması kadar kat’i bir gerçektir ki) bu aziz vatanda ne Türk, ne Kürt, ne Arap, ne Boşnak, ne Laz, ne Çerkez, ne de diğerleri kalmaz. Vatan, Yahudi veya Haçlı toprağı olur da yok olur. İslamiyet bizim ruhumuz, varlık enerjimiz, hayat ve bekâ iksirimizdir. “Millî birlik ve beraberliğimiz” Allah ve Rasulü’nün ırklar, kavimler, kabileler, deri renkleri ve coğrafî alanların üstünde, ötesinde, bize bildirdikleri “İslâm Kardeşliği” temelinde yükselen yenilmez

Hiçbir acemin de Arap üzerine, hiçbir beyazın siyah üzerine ve hiçbir siyahın da beyaz üzerine “TAKVA”dan başka üstünlüğü yoktur.” gücümüzdür. Buyruk kesin… En yüce varlık: Allah’tan: “Mü’minler ancak kardeştirler..” (Kur’an-elHucurât:10) “Ey insanlar! Şüphesiz biz, sizi bir erkekle bir kadından yarattık. (Irkınız ve şahsınız için övünmeniz için değil; sırf iyilikte) tanışasınız (yarışıp, yardımlaşasınız) diye sizi kavimlere ve kabîlelere ayırdık. Hiç şüphesiz ki sizin Allah’ın hükmünde en şerefliniz, en takva içre olanınız (Allah’ın emrine en uygun yaşayıp günahlardan sakınanınız)dır. (Kur’an-el-Hucurât:13) Efendimiz, önderimiz, kurtarıcımız, müjdecimiz, Rasulümüz (s.a.) bu çok hassas ve tehlikeli fitneyi kastederek, buyuruyorlar ki: “Irkçılık dâvâsına kalkışan, onu benimseyen, bizden değildir. Irkçılık sebebiyle dövüşen ve ırkçılık dâvâsı için ölen de bizden değildir.” (Hadis, Ebû Davud) “Her kim bir tarafa, ırk gayreti göstererek, hiddete gelerek veya bir tarafa karşı ırkçılığı tercihe kalkışarak ya da bir tarafa karşı ırk gayreti gösterenlere yardım ederek kör bir bayrak altında sava-

şırken öldürülürse, “cahiliyet ölümü” ile ölmüş olur.” (Hadis, Sahih-i Müslim) “Ey insanlar! Sizin Rabbiniz birdir. Babanız da (Adem (a.s.)) birdir. Haberiniz olsun ki hiçbir Arab’ın Arap olmayan aceme, hiçbir acemin de Arap üzerine, hiçbir beyazın siyah üzerine ve hiçbir siyahın da beyaz üzerine “TAKVA”dan başka üstünlüğü yoktur.”(Vedâ Hutbesi’nden) Hazret-i Rasulullah’(s.a.) ın ümmeti, bütün insanlık için bir modeldir, örnektir. Müslümanlar, bütün insanlara “en yüce medeniyet” gözlüğü ile bakarlar. Bu özellikleri sebebiyle şefkat, merhamet, sınırlı sevgi ve yardımlaşma duyguları ile insanlığı “ALLAH’IN MEDENİYETİ”ne çağırırlar. Yine bu özellikleri sebebiyle asla savaş, terör, cinayet, sabotaj, suikast, kan, vahşet, işgal, zulüm arzu etmezler. Barış (sulh) ortamı Müslümanlar için, “insanlık içerisinden çıkarılmış bir ümmet olarak, iyiliği emretmek ve kötülüklerden yasaklamak vazifesi ile” (Kur’an, Al-i İmran: 104,110,114/ el-Âraf 157,199 …vd) görevli olarak, “İslâm Kardeşliği” ruhunu tebliğ edecekleri en uygun ortamdır. İslâmî kardeşlik duygusu o kadar asîl, o kadar temiz, saf bir duygudur ki, kıt’alarla, denizlerle, dağlarla çizilmiş beşerî ve emperyalist (sömürücü) sınırlarla engellenemez. Medeniyetimiz, kalbleri, gönülleri sevinç gözyaşları ile yıkayan, sarıp sarmalayan bir “Cennet harmonisi” gibi, insanlığa ümid oluyor. q NİSAN 2013 İLKADIM ÖZEL SAYI

31


KAPAK > İBRAHİM ÇİFTÇİ ibrahim.ciftci@ilkadimdergisi.net

Manifesto

ARAFAT TEBLiGATI

Bir sessizlik. Bir Arafat vakfesi. Bir duruş, bir haykırış bir kıyam ama sessiz. Sessiz bir haykırış. Sloganı olmayan bir kıyam. Dönüşü olmayan bir duruş. 32 NİSAN 2013 İLKADIM ÖZEL SAYI

V

eda etmek zordur. Kavuşması olan veda bir tarafıyla güzeldir. Ama vuslatı olmayan hicran -ki bu ölümdür- zordur. Ölüm hem bir kavuşma hem bir ayrılık. Aslî vatana, Allah’ın yanına dönüş olması sebebiyle KAVUŞMA, dünyadaki sevdiklerinden ayrılış sebebiyle de bir AYRILIKTIR. Bundandır “ÖLÜM DEĞİL, VATANDAN (eş ve dosttan sevdiklerinden) AYRILIK ZOR.”demişler. O da bir insandı. O bir nebi, o bir rasul, o  “rahmeten lil âlemîn”dir. O, seçilmiş bir kuldur. O, “ümmetî ümmetî” (ümmetim ümmetim) yalvarış ve yakarışını burada da, Ahiret’te de terk


etmeyen bir merhametin timsali. Seçilmiş, övülmüş. Ama insan. Yiyen, içen, evlenen, tebessüm eden, ağlayan, seven, sevilen, savaşan, merhamet eden, “kuru ekmek yiyen bir kadının çocuğu” olan en sevgili (habibullah)’dır. Yani o yine de insan. Önce “abd”( kul) sonra “rasul” olan bir insan. O da ölümlü. Baki olan Allah. Herkes öldü. O da öldü. Ama ölmeden önce, görevini eksiksiz yaptı. Buna Allah’ı da tebliğ ettiği insanları da şahit gösterdi. ŞAHİD OL YÂRÂB diyerek refiki âlâya uçmadan, sevgiliye kavuşmadan önce veda etti. Veda haccıyla veda etti. Tarih, 9 Zilhicce Hicri 10,( miladi 8 Mart) Cuma zevalden sonra. Mekân, Arafat vadisinin ortası. Allah’ın Rasulü Kusva adlı devesi üzerinde. Elinde asası. 100 bini aşkın Müslüman toplanmış, O’na gözünü dikmiş. O’nun mübarek yüzünü seyrediyor. Kulakları ondan, O’nun ağzından çıkacakları bekliyor. O ki heva ve hevesinden konuşmaz. Kendisine vahyedileni söyler. O’nun her söylediği kaydedilecek. Kıyamete dek devam edecek bir davanın manifestosu, hutbe olarak irad edilecek. Kalemle yazılacak, kaybolmasın diye. Ezberlenecek, dilden sile aktarılsın diye. “Duyanlar duymayanlara ulaştırsın” diye. Bir sessizlik. Bir Arafat vakfesi. Bir duruş, bir haykırış bir kıyam ama sessiz. Sessiz bir haykırış. Sloganı olmayan bir kıyam. Dönüşü olmayan bir duruş. “Hamd Allah’a mah-

sustur. O’na hamdeder, O’ndan yardım isteriz. Allah kime hidâyet ederse, artık onu kimse saptıramaz. Sapıklığa düşürdüğünü de kimse hidâyete erdiremez. Şehâdet ederim ki; Allah’dan başka ilâh yoktur. Tektir, eşi ortağı, dengi ve benzeri yoktur. Yine şehâdet ederim ki, Muhammed O’nun kulu ve Rasûlüdür.” Elbette görevini yerine getirme imkanını desteğini, maneviyatını veren Allah’a şükürle başlanır söze. O’nu överek devam eder. Yardım da hidayet de O’ndandır. O’nun yardımına nail olanı, hidayetine ulaşanı kim saptırabilir ki… O’na ancak şehadet edilir. Kelime-yi tevhidden sonra: “EY İNSANLAR! Sözümü iyi dinleyiniz! Bilmiyorum, belki bu seneden sonra sizinle burada bir daha buluşamayacağım.” “Ey insanlar!” hitabı. Bütün insanlara, Allah’ın katına döneceğini ifade eder. Bir daha buluşamayabiliriz deyince anlayanlar ne oldu acaba? Gözyaşı sel oldu herhalde. En sevgilinin hicran ateşi yakmıştır aşıkların içlerini. “İnsanlar! Bugünleriniz nasıl  mukaddes bir gün ise, bu aylarınız nasıl mukaddes bir ay ise, bu şehriniz (Mekke) nasıl mübarek bir şehir ise, canlarınız, mallarınız, namuslarınız da öyle mukaddestir, her türlü tecâvüzden korunmuştur.” O gün mukaddes bir gün. Cuma mukaddes. Arife mukaddes. Vakfe anı mu-

kaddes. Aylar mukaddes. Kur’an’da sayılıyor. Şehir (Mekke) de mukaddes, çünkü  Kur’an’da anılıyor, Kabe’yi barındırıyor. Tevhidin sembolü Mekke, şehirlerin anası Mekke. Dünyanın merkezi Mekke, nasıl mübarek ve mukaddes ise insanların canları malları namusları da mukaddestir. Onlar korunmuştur. Evet cana kıymak haramdır. Müslüman kan dökmez. Cana kastetmez. O Allah’ın koruması altındadır. Mallarınız da birbirinize haramdır. Gasp etmeyiniz, çalmayınız. Namusunuz, şerefiniz, ırzınız da koruma altındadır. Birbirinizin namusuna ırzına   yan gözle de   olsa bakmayız. Nesli korumak böyle olur. İnsanı yaşat ki insanın malını koru ki insanın namusunu koru ki Allah’ın hâkimiyetinin huzurunu, saadetini tüm insanlık yaşasın. Onun için EY İNSANLAR diyor ve emniyetleri açıklıyor. “ASHABIM!  Muhakkak Rabbinize kavuşacaksınız. O’da sizi yaptıklarınızdan  dolayı sorguya çekecektir. Sakın benden sonra eski sapıklıklara dönmeyiniz ve birbirinizin boynunu vurmayınız! Bu vasiyetimi, burada bulunanlar, bulunmayanlara ulaştırsın. Olabilir ki, burada bulunan kimse bunları daha iyi anlayan birisine ulaştırmış olur.” Sonra   yine ASHABIM diyor. Onlar ki yıldızlar gibidir. Şaşırtmazlar. Kim o yıldızların ışığından yol göstericiliğinden, yolundan saparsa sorguya çekilir. Müslüman Müslüman’ın NİSAN 2013 İLKADIM ÖZEL SAYI

33


boynunu vurmaz, öldürmez. Bu, Rasullulah’ın vasiyetidir. Bu vasiyet hep ulaştırılacaktır. Peki, neden Müslüman Müslüman’ın boynunu vuruyor? Nedir bu İslam dünyasının hali? Irak, Pakistan, Afganistan Mısır, Mali, Libya…. Daha nereler? Niçin boynunu vuruyor Müslüman Müslüman’ın? Peygamberin vasiyeti ulaşmadı mı oralara, buralara? “ASHABIM! Kimin yanında bir emanet varsa, onu hemen sahibine versin. Biliniz ki, faizin her çeşidi kaldırılmıştır. Allah böyle hükmetmiştir. İlk kaldırdığım faiz de Abdulmutallib’in oğlu (amcam) Abbas’ın faizidir. Lakin  anaparanız size aittir. Ne zulmediniz, ne de zulme uğrayınız.” Emanete hıyanet etmeyiniz. Müslüman emindir. Emanetleri koruyunuz. Ekonomik sömürünün alın terinin çalınması faiz zulümdür. Vermeyin de almayın da. Zulmetmeyin zulme de razı olmayınız. Aman yarabbi. Zengin insanı, kurumu, devleti daha zengin, fakir insanı, kurumu, devleti de daha da fakirleştiren faizin reddindeki büyük hikmet. Kurtarma planlarının yıktığı evler, aileler, şirketler, devletler. “Bugün borç alanlar yarın emir alırlar” anlayışının ta kendisi. sö-

34 NİSAN 2013 İLKADIM ÖZEL SAYI

mürü düzenleri, kapitalizm. İnsanlığın huzuru için faiz reddediliyor, kaldırılıyor. “ASHABIM! Dikkat ediniz, cahiliyeden kalma bütün adetler kaldırılmıştır, ayağımın altındadır. Cahiliye devrinde güdülen kan davaları da tamamen kaldırılmıştır. Kaldırdığım ilk kan davası Abdulmuttalib’in torunu Iyas bin Rabia’nın kan davasıdır. EY İNSANLAR!  Muhakkak ki, şeytan şu toprağınızda kendisine tapınmaktan tamamen ümidini kesmiştir. Fakat siz bunun dışında ufak tefek işlerinizde ona uyarsanız, bu da onu memnun edecektir. Dininizi korumak için bunlardan da sakınınız.” Cahiliye dönemi ve onun adetleri bitmiştir. Onun büyük nişanelerinden kan davası bitmelidir. Haksız öldürenlerin cezasını Allah belirtmiştir ve devletin hakkıdır. KISAS. Kimse kan güdemez. Tıpkı faizde olduğu gibi Allah’ın Rasulü uygulamayı en yakınından başlatıyor. Allah’ın kanunları karşısında herkes eşittir. Peygamberin akrabası da olsa. Şeytan hakiki mü’minden ümidini kesmiştir. EY İNSANLAR!  Kadınların haklarını gözetmenizi ve bu hususta Allah’tan korkmanı-

zı tavsiye ederim. Siz kadınları, Allah’ın emaneti olarak aldınız ve onların namusunu kendinize Allah’ın emriyle helal kıldınız. Sizin kadınlar üzerinde hakkınız, kadınların da sizin üzerinizde hakkı vardır. Sizin kadınlar üzerindeki hakkınız; yatağınızı hiç kimseye çiğnetmemeleri, hoşlanmadığınız kimseleri izniniz olmadıkça evlerinize almamalarıdır. Eğer gelmesine müsaade etmediğiniz bir kimseyi evinize alırlarsa, Allah, size onları yataklarında yalnız bırakmanıza ve daha olmazsa hafifçe dövüp sakındırmanıza izin vermiştir. Kadınların da sizin üzerinizdeki hakları, meşru örf ve âdete göre yiyecek ve giyeceklerini temin etmenizdir. Evet, yine insanlar diye hitap ediyor, kadınlarla ilgili o zamana kadar duyulmamış hakları sıralarken. Kadın hakları, kadınların hakları. Bu konuda Allah’tan korkun. Onlar erkeklere Allah’ın bir emanetidir. Emanete hıyanet olur mu, emanete zarar verilir mi Allah’ın emanetine hem de. Onlar sizin namusunuzdur. Helalinizdir. O namusu o helalinizi koruyunuz, kirletmeyiniz. Ey erkekler onların sizin, sizin de onların üzerinde hakları vardır. Karşılıklı haklarınıza riayet ediniz ki bunlar Allah’ın hakkıdır. Her cins


kendi görevini yerine getirsin, haklarını korusun. Kadının insan olarak görülmediği, şeytan diye nitelendirdiği, mal olarak alınıp satıldığı her türlü rezaletin uygulandığı bir zaman ve coğrafyadan, bütün insanlığa (Ey insanlar! ) seslenen Rasul’ün sesi ne büyük bir haykırıştır, devrimdir. “Bir devrim ki devrimleri devirecek.”(NFK) diyen şair buradan ilham alıyordu. Kadın da erkek de insandır. Müslüman insan olan herkesi korumak kollamakla yükümlüdür. Aile her medeniyetle önem verilen bir kurum. Ama İslam, o kurumu bireyleriyle, kanunlarıyla ifâ ettiği ve edeceği fonksiyonuyla kutsallaştırmıştır, dokunulmaz yapmıştır. Ona zarar verecek her hamleyi tespitle, tedbirini ortaya koymuştur. Erkeğin hakkı kadının namusunu koruması ev reisinin sevmediklerini eve almamasıdır. Eğer alırsa ailenin içine fitne sokar, sıkıntı oluşturur. Ailenizi parçalar. Bunu izinsiz yapan kadına ceza verilmelidir. Çünkü aile küçük bir dev-

lettir. O devletin kurallarına uymayan cezalandırılır. Erkeğin de kadına karşı hakkı, onu korumak kollamak, evinin sultanı olarak hak ettiği değeri vermektir. Yaşanılan zaman ve mekâna göre, yaşanılan toplumun örf ve adetlerine göre temel ihtiyaçlarını yiyecek giysi temin etmelidir. Hutbede geçen örf ve adetler kelimesin İslam’ın hem evrenselliğine hem de bütün çağlara hüküm koyduğunun küçük bir örneğidir. Afrikalı kadının giysi ihtiyacı ile Rus kadının ki farklıdır. Somalili kadın ile Türk kadının farklılığı gibi. Tesettür çerçevesinde o kadınların giysi ihtiyaçlarını örf ve adetlere göre gidermek erkeğin farzı ayındır. Zengin ve fakir ailenin de ihtiyaçları birbirinden farklıdır. Kadın, ailesinin kocasının durumunu bilerek ihtiyaçlarını belirlemelidir. Bu konuda üste bakan kadının evine, ailesine vereceği zarar çok olur. Günümüzde kredi kartı borçlarının temelinde durum ve konum üstü harcama olayı yatmaktadır. “EY MÜ’MİNLER! Size

iki emanet bırakıyorum, onlara sarılıp uydukça yolunuzu hiç   şaşırmazsınız. O emanetler, Allah’ın kitabı Kur’ân-ı Kerim ve Peygamberin sünnetidir.” Ve emanetler: Kur’an ve sünnet. Allah Rasulünün bıraktığı bu iki emanete sarılır ve uyarsanız şaşırmazsınız. Aksi takdirde sapıklardan olursunuz. Sadece sünneti, hadisi ya da Kur’an’ı ön plana çıkartmanın yanlışlığı 14 asır önce tebliğ sahibince ortaya konulmuştur. Allah sevgisinin ve emirlerinin yerine geçmeyen nebi sevgisi ve emirleri peygamberi hiçleyen ve Kur’an yeter  diyen anlayışın İslam adına yaşayacağı sosyal hayat yok olur. Sosyal hayatta olmayan bir dini arzulayanlar daima peygamberin sünnetini itmek istemişler  isterler ama buna güçleri yetmedi yetmeyecektir. “MÜ’MİNLER!  Sözümü iyi dinleyiniz ve iyi belleyiniz! Müslüman Müslüman’ın kardeşidir ve böylece bütün Müslümanlar  kardeştirler. Bir Müslüman’a kardeşinin

NİSAN 2013 İLKADIM ÖZEL SAYI

35


kanı da, malı da helal olmaz. Fakat malını gönül hoşluğu ile vermişse o başkadır.” Mü’minlere sesleniyor Rasulullah, sonra “ İYİ DİNLEYİNİZ ve İYİ BELLEYİNİZ!” özel bir uyarı için, Mü’minlerin dikkatini toplamasını istiyor. Çünkü söyleyecekleri Rabbimizin Rasul’ü yoluyla tebliğ ettiği dinin dünyayı düzeni için vazgeçilmez maddeleridir. Nizamı âlem için şart olan hususlardır. Dünyaya insanın gelmesiyle başlayan Adem-iblis//Habil-Kabil tartışmalarındaki üstünlük taslama, kibirlilik, asalet hastalığı, kavmiyet üstünlüğü, kendini ve soyunu beğenme vb. halen devam eden bir hastalıktır. Bu hastalığın tedavisi kardeşliktir. Kardeşliğin dayanağı da İslam’dır. İslam kardeşliğidir. MÜSLÜMAN MÜSLÜMANIN KARDEŞİDİR ve BÖYLECE BÜTÜN MÜSLÜMANLAR KARDEŞTİRLER. Kardeş olunca, din kardeşi olunca diğer bütün bağlar alakalar ikinci üçüncü dereceye düşer ya da yok olur. Ondandır ki bir Müslüman’a kardeşinin kanı da malı da helal olmaz. Tam aksi bir Müslüman diğer Müslüman kardeşlerinin malını, canını, namusunu korumakla sorumludur. Filipinler’de zulme uğrayan Müslüman’dan Türkiye’deki Müslüman sorumludur. Onun üzüntüsünü hissetme onun hesabını sormak en önemli gerekliliktir. Hak sahibinindir. Herkes hakkına razı olsun başkasının hakkını yemediği gibi yenilmesine de karşı çıksın.

36 NİSAN 2013 İLKADIM ÖZEL SAYI

“EY İNSANLAR! Cenab-ı Hak her hak sahibine hakkını vermiştir. Her insanın mirastan hissesini ayırmıştır. Mirasçıya vasiyet etmeye lüzum yoktur. Çocuk kimin döşeğinde doğmuşsa ona aittir. Zina eden kimse için mahrumiyet vardır. EY İNSANLAR!  Rabbiniz birdir. Babanız da birdir. Hepiniz Âdem’in çocuklarısınız, Âdem ise topraktandır. Arabın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arap üzerine üstünlüğü olmadığı gibi; kırmızı tenlinin siyah üzerine, siyahın da kırmızı tenli üzerinde bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvada, Allah’tan korkmaktadır. Allah yanında  en kıymetli olanınız O’ndan en çok korkanınızdır.” “Ey insanlar!” diyor yine Hz. Peygamber. Bir olan konuları sayıyor. RABBİNİZ BİR – BABANIZ BİR (Hz. Adem) o da topraktandır. Mayanız birdir. Toprak tevazudur. İnsanoğlu her tür ihtiyacını topraktan karşılar iyi kötü demez herkesin ektiğinin karşılığını toprak verir. Ölüleri de kabul eder iyi kötü zalim mazlum demeden. Ama yine de o toprak insanı başı üstünde taşır. Buna mütevazılık denir. O zaman bu büyüklenme birbirine üstünlük taslama niye? Rabbiniz birse atanız birse hamurunuz birse o zaman herkes yaratılıştan eşittir bütün insanlar eşittir. Arab’ın Arap olmayana Arap olmayanın da Arap olana üstünlüğü yoktur. Deri renkleri de bir üstünlük işa-

reti değildir. Kırmızı tenlinin siyah üzerine, siyah tenlinin de kırmızı tenli üzerine bir üstünlüğü yoktur. 14 asır önceden insanlığa verilen insanlık dersi. Beyaz ırkın üstünlüğünü kabul eden ve zencileri hayvan hizmetçi olarak gören, bunu yüzyıllardır uygulayan Batı’nın şeytana ait özellikleri bir insanlık trajedisi olarak halen devam ediyor. “ZENCİLER GİREMEZ.”le sembolleşen ırkçılık anlayışı her zaman ve memlekette farkı şekilde uygulanmıştır. Emevilerde mevali, Hindistan’da parya, Batı’da köylü ABD’de siyah şeklinde yaşayan üstünlük anlayışı ülkemizde de bir kesim insana “yobaz” bir kesime “kıro” bir kesime “gerici” etiketlerinin yapıştırarak devam ettirilmiştir. Beyazlar efendiler; siyahlar paryalar anlayışı ülkemizde de 20. yüzyılın en büyük problemi olmuştur. Müslüman kardeşliğini kabul etmeyen anlayış başka tür ideolojilerin esiri olarak yaşamıştır. Bunun sonucu da ortada: Her zaman ve mekânda görülen ırkî, mezhebî, meşrebî ayrılıklar. Bu memleketin bir tarihi var. Adı farklı olan devletler var. Gazneliler Selçuklular Osmanlılar. Bunların hiç birinde ırkî, mezhebî üstünlük kavgası olmamıştır. Devletlerin arasında mücadelelerin dışında insanlar Müslümanlar kardeş olmuşlardır. Hele Osmanlı bir RENKLER, IRKLAR MEZHEPLER, MEŞREPLER, KÜLTÜRLER topluluğudur. Bunlar bir çininin içinde farklılıklar olarak güzeli orta-


ya çıkarmışlardır. Her renk, her ırk, kendini koruyor ama bütünün parçası olarak bütün güzelliğine hizmet ediyor. Orta oyunundaki, Karagöz Hacivat’taki tipler bu güzelliğin somut resmidir. Orada Arap, Laz, Çerkes, Kürt, Yahudi, Rum, Farisî, Çelebi, Mirasyedi, Tuzsuz Deli Bekir Zenne herkes vardır. Her tip kendi kültürüyle oturur, kalkar, konuşur. Ama sonuçta Osmanlı devleti ve Osmanlı insanını yansıtır. Türkçe konuşur ve Osmanlı olduklarının farkındadırlar. Peki, üstünlük nerede? Irkta renkte üstünlük yoksa üstünlük nerede? Mesaj net: ÜSTÜNLÜK TAKVADA. Allah’tan en çok korkanınız, Allah yanında en makbul olanınızdır. “Azası kesik siyahî bir köle başınıza amir olarak tayin edilse, sizi Allah’ın kitabi ile idare ederse, onu dinleyiniz ve itaat ediniz.” Sizi kim yönetirse yönetsin eğer Allah’ın kitabıyla hükmederse onun, o yöneticinin rengine, ırkına, asaletine bakılmaz. Yaptığı işe bakılır. Ona Allaha itaat ettikçe itaat edilir. Allah’a itaat etmezse itaat edilmez. “Kimse kendi suçundan başkası ile suçlanamaz.

Rabbiniz birse atanız birse hamurunuz birse o zaman herkes yaratılıştan eşittir bütün insanlar eşittir. Arab’ın Arap olmayana Arap olmayanın da Arap olana üstünlüğü yoktur. Deri renkleri de bir üstünlük işareti değildir. Kırmızı tenlinin siyah üzerine, siyah tenlinin de kırmızı tenli üzerine bir üstünlüğü yoktur.

Baba, oğlunun suçu üzerine, oğlu da babasının suçu üzerine suçlanamaz.” Kimse kendi suçunda başkası ile suçlanamaz. Babasının suçu babasına, oğlunun suçu da kendisine aittir. Kimseyi soyundan sülalesinden dolayı suçlamayınız, aşağılamayınız, üstün görmeyiniz. Nice zalim, işkenceci ve  müstekbir  müşriklerin çocukları ya da babaları O Nebî’nin yanında olmadılar mı? O zaman bize ne oluyor da anasından babasında sülalesinden kavminden dolayı birilerini yüceltir birilerini aşağılarız. Bu özellikleriyle Veda Hutbesi bir İslam kardeşliği manifestosudur. İyi okuyalım iyi anlayalım o çağlar üstü hitabeyi. Devamla sonlandırıyor Allah’ın Rasul’ü konuşmasını: Dikkat ediniz! Şu dört şeyi kesinlikle yapmaya-

caksınız: - Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmayacaksınız. -  Allah’ın haram ve dokunulmaz kıldığı canı, haksız yere öldürmeyeceksiniz. -  Zina etmeyeceksiniz. -  Hırsızlık yapmayacaksınız. İnsanlar! Yarın beni sizden soracaklar, ne diyeceksiniz? “ Sahabe-i Kiram hep birden söyle dediler: “Allah’ın elçiliğini ifa ettiniz, vazifenizi hakkıyla yerine getirdiniz, bize vasiyet ve nasihatte bulundunuz, diye şahadet ederiz!” Bunun üzerine Resul-i Ekrem Efendimiz (S.A.V.) şahadet parmağını kaldırdı, sonra da cemaatin üzerine çevirip indirdi ve söyle buyurdu: “Şahit ol yâ Rab! Şahit ol yâ Rab! Şahit ol yâ Rab! “ q                                     NİSAN 2013 İLKADIM ÖZEL SAYI

37


KAPAK > AHMET BELADA beladaahmet@hotmail.com

Birbirinizle ilişkiyi kesmeyin! Birbirinize sırt çevirmeyin! Birbirinize kin gütmeyin! Birbirinize haset edip, kıskanmayın! Ey Allah’ın kulları KARDEŞ olun!” -Hadis-i Şerif

‘MEDiNE VESiKASI’ BAĞLAMINDA

PEYGAMBERiMiZiN KARDESLiK , PROJESi 38 NİSAN 2013 İLKADIM ÖZEL SAYI


İ

slamiyet, bir taraftan Allah, Peygamber, ahiret inancı gibi iman esaslarını öğretip pekiştirirken, diğer taraftan da Müslümanlara takva, sabır, sevgi, saygı, kardeşlik, fedakârlık, vefakârlık, cömertlik vb ahlakî güzellikleri kazanma ve yaşama imkânı sunar. Ayetler, in yanı sıra Peygamberimiz de fili olarak kardeşliğin nasıl olması gerektiğini göstermiştir. Kolektif yaşamın sigortası kabul edilen kardeşlik, tesis edilmediği bir tolumda ahenk ve düzenden bahsedilemez. Zaten İslam’ın temel öğretilerinden biri de hiç şüphesiz güvene dayalı kardeşliktir. Mekke’de oluşturulamayan kardeşlik, hicretten hemen sonra Medine’de yerine getirilmeye çalışıldı. HİCRET ÖNCESİ YESRİB İslam’ın ilk yıllarında bunun kolay olmayacağı muhakkaktı. Çünkü çölün özgür yaşamına alışmış Yesrib (Medine) halkı birdenbire, üstelik hiçbir şart ileri sürmeden, kendi topraklarından kovulan Hz. Muhammaed’i bağrına bastı. Yesrib’in sosyopolitik yapısına bakacak olursak; kaynaklardaki efsaneye göre, kuzeyden gelen Amalikalılar’ın geldiği, liderlerinin Yesrib’de birkaç su kaynağı bulduğu ve birkaç kerpiç kulübe yaptırarak bu topraklara kendi adını verdiği anlatılır. Amalikalılar’ı Yahudilerin izlediğini biliyoruz. Yahudiler buraya çölde ticaret yapmak üzere yerleştiler.

O günlerde, Yesrib üç Yahudi kabilenin egemenliğindeydi. (Beni Kaynuka, Beni Nadır, Beni Kureyza) Yahudi olan bu kabileler birbirleriyle savaş halindeydi. Bunlar da çölün putperest kabilelerinden çok da farklı değillerdi. Bunlara ilaveten, Yemen’ den gelen Evs ve Hazreç kabileleriydi. Bu göçmenlerin görevi savaşarak Yesrib’i koruyacak, Yahudiler ise ticaretle uğraşıp, düzeni sağlayacaklardı. Ayrıca Yesrib korunaklı bir şehir değildi. Kentte yaşayanlar zamanlarının yarısını komşularıyla, rakipleriyle ve çöldeki yağmacılarla savaşarak geçiriyordu. Değişik bir ifadeyle Yesrib de, yağma ve savaş onların gözünde birdi. Hicret öncesi on dört bin kişinin yaşadığı şehir de durum kısaca buydu. HİCRET Akabe biatlerinden sonra Peygamberimiz henüz hicret etmeden, Medine’ye gelen Musab bin Umeyr, Önce şehrin sosyal yapısını tahlil etti. Ardından hizmete koyuldu. Durup durmaksızın anlattı, vaatlerde bulundu ve sessizce sonucu bekledi. Hatta kendisini öldürmeye gelen Mikdat bin. Esved ve Saad bin Muaz’a; “beni dinleyin ondan sonra yapmayı düşündüğünüz fiili gerçekleştirin” diyerek onları kendini dinlemeye ikna etti. Öldürmeye gelenler dirilerek geri döndüler. Kabile reisi olan bunların İslam’a girmeleriyle birlikte ciddi bir başarı elde edilmiş oldu. Böylece kısa sürede Yesrib’de İslam’ın girmediği

ev kalmadı. Öyle bir atmosfer oluştu ki Medine, başta ‘Kutlu yolcu’ olmak üzere gelecek olan misafirlerini beklemeye başladı. MUHACİR VE ENSAR Bu iki kavram her ne kadar konuşma ve yazı dilinde kullanılıyorsa da hiçbir zaman hicretten sonra ortaya çıktığı gibi kullanılır olmamıştır. Bu tarihten sonra Muhacir ve Ensar kelimeleri Peygamberin Mekke’li ve Medine’li seçkin kimseleri çağrıştıracaktır. Bu mümtaz kişilerin yaşayacağı şehre hicret eden Resûlüllah, Ensar şehrine gelir gelmez söz ve eylemleriyle sınıf ve ırk ayırımını yıkmaya, kibir ve gurur esaslarını yok etmeye, bütün insanlar arasında gerçek eşitliğin adil ölçülerini yerleştirmeye çalıştı. “Halkın tarak dişleri gibi eşit olduğunu, Arab’ın arab olmayana, kırmızının siyaha takvadan başka bir üstünlüğünün bulunmadığını” ilan etti. Bu ölçülere göre “takva” insanlar arasında yegâne ölçü ve üstünlük sebebi oldu. Bilindiği gibi, Mekke’den Medine’ye göç edenlere verilen isime Muhacir, onlara ev sahipliği yapanlara da Ensar denir. Her Peygamber’in hayatında hicret olgusu varsa da, Peygamberimizinkine benzeyen hiç olmamıştır. Muhacirlerin hemen hepsi birçok maddi ve manevi sınavdan geçerek Medine’ye geldiler. Mekkeliler Arabistan Yarım Adasının birçok alanda en becerikli olanlarıdır. NİSAN 2013 İLKADIM ÖZEL SAYI

39


Bu mümtaz kişilerin yaşayacağı şehre hicret eden Resûlüllah, Ensar şehrine gelir gelmez söz ve eylemleriyle sınıf ve ırk ayırımını yıkmaya, kibir ve gurur esaslarını yok etmeye, bütün insanlar arasında gerçek eşitliğin adil ölçülerini yerleştirmeye çalıştı.

40 NİSAN 2013 İLKADIM ÖZEL SAYI

Peygamberimiz her bir Mekkeliyi bir Medineliyle kardeş yapmıştır. İnsanlık tarihinde hiç görülmeyen, asla da görülemeyecek olan bir kardeşlik tesis edilmiştir. Her şeyini terk ederek hicret eden Mekkelilere, iki hanımından birini teklif edecek kadar kardeşliğin zirvesine çıkan, Medineliler (Ensar): “Ey yoksulların yoksulu dostum, sana nasıl yardım edebilirim? Evim de servetim de emrine amadedir” derken, Muhacirde; “Ah, benim güzel dostum, bana pazarın yerini göster, yeter” demiştir. Gerçekten de muhacir pazara gitmiş, orada kendine bir iş kurmuş ve kısa sürede servetine yeniden kavuşmuştur. Zengin Medinelilerin eline bakan tek tük muhacir kalmıştır. Peygamberimiz ise, Musab’ın verdiği rapor ve kendinin müşahedesiyle Medine toplumunu örgütlemeye başladı. Gördü ki, Müslümanlar kendilerine verilecek her emri yerine getirmeye hazırdır. Artık birbi-

rine düşmüş Medine ailelerinin karşısında, disiplinli ve kararlı kardeşlik sergileyen bir muhacir ve ensar kardeşliğiyle çıkabilirdi. Çünkü oluşturulan bu kardeşlik, Onu Medine’nin mutlak hakimi yapmıştır. Artık iktidar alanını genişletmeye ve inanca dayalı devletini kurmaya başladı. Öncelikle halkın tamamının uyacağı ortak metine ihtiyaç vardı. Bundan hareketle Peygamberimiz, Medinelilerin bütün temsilcileri ile müminler arasından ileri gelenleri bir araya topladı. “Medine halkı çatışma içinde, kan dökerek yaşıyor. Ben bu kente barış getirmeye geldim. İşte bu barışı ilan ediyorum.” Dedi ve ardından onlara kaleme aldığı “Medine Vesikası” diye bilinen yasaları okumaya başladı. İslam’daki bu ilk yasama girişimiyle Peygamberimiz, kendisinin bütünüyle başka bir yanını ortaya koyuyordu. Artık Medine halkının karşısında berrak fikirleri, çelik gibi kararlılığıyla ve incelikli düşünceleriyle bir devlet adamı duruyordu; bu, Arapların o güne dek gördükleri siyasetçi tipine hiç ama hiç benzemiyordu. Artık ortada herkesin uyması gereken bir de “anayasa” mevcuttu. İhtiyar dünyamızın birliktelik ve kardeşlik üzerine yazılı, elimizde bulunan tek belgesi “Medine Vesikası” dır. Özetle o metinde; “…Devletin lideri Muhammed’dir. *Tüm Medineliler devletin üyesidir. *Daha önce ailenin söz sahibi olduğu her konuda, örne-


ğin kan davaları, savaşa girme vb, devlet söz sahibidir… *Yahudiler inananlar tarafından korunur ve savunulurlar. *Savaş ve barış konusunda kararı veren peygamberdir. *Gerekli durumlarda, Medine’de yaşayan herkes vergi verir. *Peygamberin yaslarını çiğneyen ya da dine karşı hareket eden kişi, ailesinin sağladığı da dâhil olmak üzere, her türlü koruma hakkını kaybeder. *Müslümanlar, bir inançsızın öldürülmesinden doğan kan davası tanımaz. Kendi inancından biri zarar gördüğünde bunun intikamını almak tüm Müslümanların görevidir. *Peygambere karşı konuşan kimse ailesi dahil olmak üzere, kimse tarafından korunmaz. *…İnananların koruması altındaki Yahudiler ve Hıristiyanlar, kamu işlerinde Peygamberin *yasalarına uymakla yükümlüdür. *Yahudiler ile Hıristiyanlar, yalınızca savaş durumunda, şehrin, savunulmasında askeri göreve çalışırlar. Diğer tüm konularda Müslümanlarla eşittirler. *Müminler, diğer insanlardan ayrı olarak birbirinin mevlası (dostu-kardeşi) durumundadırlar… *Müslümanlar birbirlerine yardım etmeli, esir düşen din kardeşlerini kurtarmalı ve toplulukta ihtiyaç içinde olan kimse bırakmamalıdırlar. *Hiçbir Yahudi ya da Hıristiyan İslam’ı kabul etmeye zorlanamaz…

*Her türlü değişikliğin tek yetkilisi Allah ve Onun Resûlüdür. *Bu sulh ancak onlar (müminler) arasında adalet ve eşitlik esasları üzere yapılacaktır… *Şüphesiz takva sahibi Müminler en iyi ve en doğru yol üzerindedirler… *Bu sahifede gösterilen kimseler arasında, fesadından korkulan, bütün olay ve anlaşmazlık vakalarını Allah’a ve onun elçisi Muhammed (sav)’e götürülmesi gerekir. *Allahü Teâlâ, bu sahifede yazılanlara en iyi şekilde riayet edenlerle beraberdir.” Özetleyerek verdiğim bu vesikanın bütününü esas alarak şu yorum yapılabilir: 1- Resûlüllah, Medine toplumunun farklılığına rağmen, Müslümanlar arasında birlik ve beraberliği, kardeşliği sağlamaya, onların birbirlerine zıt olan kalplerini birleştirip, birbirine ısındırmaya, tek bir ümmet haline getirmeye Muaffak olmuştur. 2- Resûlüllah, bu ümmetin fertleri arasında, her türlü yakınlık, hatta akrabalıktan önde gelen din kardeşliği temeline oturtan bir yardımlaşma, birlik ve beraberlik ortaya çıkartmaya Muaffak olmuştur. 3- Resûlüllah, siyasi ve dini bir şahsiyet sahibi herhangi bir cemaatin, fertler üzerinde hakları, fertlerin de cemaatler üzerinde hakları olduğunu zikretmiş, fesatçının cezasını verme ve emniyeti tesis etmede o hakların rolünü açıklamıştır. 4- Umumi iş ve menfa-

atlerin dağılımında, Yahudi cemaatinin Müslümanlarla eşitliğini şart koşmuş; böylece İslam’a rağbet duyanlar için yol açmış ve onlar için Müslümanların yararlandıkları haklardan yararlanmalarını tekellüf etmiştir. 5- Sosyal sonuçları itibariyle; Medine’de kurulan Resûlüllah hükümetine terettüp eden sosyal sonuçların başında, sınıf farkını kaldırmak, aşamalı olarak kölelikle mücadele etmek, kadının mevkini yükseltmek ve sarhoşluk veren unsurları yok etmek gelmektedir. 6- Kabile taassubunu yıkmak için İslam kardeşliğini en sağlam ve kalıcı biçimde gerçekleştirmeye. Ölüm döşeğinde bile halkı kardeşliğe, hakkı ve sabrı tavsiye etmeye davet etmiştir. 7- Bu anlaşmayla; Resûlüllah’ın hükümeti, bütün hükümet vasıflarını tamamlamıştır. Ayrıca doğu ile batının boyun eğdiği bütün Müslümanların hükümeti haline geldi. 8- Bu vesika; Medine’de oluşan İslam kardeşliğinin temel esaslarına ve bir tek liderin yönetiminde idare edilmesine mesnet teşkil etti. 9- Bu anlaşmayla; İslam’ın inanç ve devlet düzeni olduğu ispat edilmiştir. Bir arada yaşamak durumunda olan farklı insan gruplarının karşılıklı konuşması, birbirini anlama ve tanıma sürecine girmesi, eğer mümkünse aralarında hukuki zemin teşkil edecek ortak paydaları ortaya çıkartıp, bu paydalar çerçevesinde yaNİSAN 2013 İLKADIM ÖZEL SAYI

41


şanması sağlanmıştır. Peygamberimizin bütün arzusu, farklılıkların her birinin birer çiçek gibi açtığı, her birinin kendine özgü güzel kokular verdiği bereketli bir beşeriyet bahçesi meydana getirmektir. Kurân’ın ortaya koyduğu ilkeler, Peygamber Efendimiz (s.a.s.) tarafından uygulamaya konmuş, Sünnet ve Siretin de ‘ete kemiğe bürünmüştür’. İşte Medine Vesikası bu müşahhas ve doğrudan uygulamaya dayalı kardeşlik ve bir arada yaşama modelidir. Bu anlaşmayla beraber Peygamberimiz Medine’nin tek otoritesi kabul edilmiş oldu. Böylece Medine site devletinde yepyeni bir sistem kurulmuş oldu. Kurulan bu sistemde Müminler arasında kan ve aile bağının yerini din bağı, yani kardeşlik almış oldu. Böylece İslam, dinî bir inanç sistemi olduğu ölçüde kardeşliğe dayalı siyasî bir rejim oldu. İnsanların bir arada yaşamasının mümkün olan iki yolu vardır: Biri, baskı ve güç kullanımı; diğeri özgür insanların kendi aralarında mutabakata varmaları ve mutabakatın bir hukukî sözleşme hüviyetinde onların hareket ve davranışlarını, hak ve sorumluluklarını belirlemesidir. Vesikayla ikinci kısım gerçekleşti. Anayasalar, kanunlar, akitler, ahitnameler hep bu amaçla yapılmıştır. Elbette sözleşme metinleri olmasaydı ne sosyal barış olur ne de si-

42 NİSAN 2013 İLKADIM ÖZEL SAYI

Müslüman’dan ırkçı, ırkçıdan Müslüman olmaz. Peygamberimizin; “Kavmiyet güdenin bizden değildir” ifadesini iyi anlamalıyız. O bizlere ırkçılığın İslam dışı olduğunu ifade etmektedir. O halde, yaşanan böyle bir süreçte hiç kimse bana ne diyemez, dolayısıyla hepimiz sorumluluğumuzun gereğini yerine getirmek zorundayız.

yasi bir birlik kurulurdu. Şu var ki, bütün bunlarda söz konusu olan sözleşmelerin insanların özgür iradeleri, yani rıza ve kabulleriyle akdedilip edilmedikleridir. Müslümanlar, bu konuda zengin bir mirasa sahiptir. Müslümanların tarihi tecrübesi genel anlamıyla din, etnik, dil ve kültür gruplarının farklılığını tanıma, onların temel hak ve özgürlüklerini hukukun teminatı altına alma esasına dayanmış, böylelikle çok sayıda din, mezhep, kavim ve kültür bir arada yaşama imkânı bulmuştur. Bu birikimin sahibi olan bizler her şart ve koşulda bu birlikteliği ve kardeşliği tekrar oluşturabiliriz.

Bilindiği gibi kardeşlik; din ve nesep olmak üzere iki çeşittir. Asıl olan din kardeşliği olduğundan Peygamberimiz Medine Vesikasıyla bunu tesis etmiştir. İnanan insanların ilk kardeşlik noktaları, iman bağıdır. Bu bağla birbirine bağlanmayanlar, aynı anadan babadan dahi olsalar kardeş sayılmazlar. Diğer bütün yakınlıklar ise, bu kardeşlikten sonra gelir. Mesela, insan karısını boşarsa, karı-kocalık ve yakınlığı ortadan kalkar; fakat din kardeşliği yine devam eder. Çünkü din kardeşliği; ayrıştırıcılığı değil birleştiriciliği emrederdir. Renge ve ırka bakmadan beraber olabilmeyi gerektirir. Hatırlayınız Nuh aleyhisselam tufan öncesi oğlunun kurtulup gemiye binmesi için; “Yarabbi bu ehlimdendir...” dediğinde Allah;“o senin ehlin değildir” demek suretiyle kişinin kendi çocuğu da olsa eğer inanmamışsa ehli, kardeşi olamayacağını belirtmektedir. İslam’da ümmet prensibi vardır. Bu prensip gereği, din, kültür ve siyasî birliktelik ve kardeşlik istenir. SONUÇ OLARAK DERİM Kİ Tek Allah inancına göre; seçilmiş halk, seçilmiş ırk veya sınıf yoktur. Bütün insanlar eşit, bütün müminler kardeştir. Hiçbir insan Allah nezdinde herhangi bir imtiyaza sahip değildir. Çünkü Cenabı Hakk, müminleri bütünüyle kardeş ilan etmiştir. Müslüman’dan ırkçı, ırkçıdan Müslüman olmaz. Yıllarca birlikte yaşamış olan biz-


ler maalesef, din unsurunu dikkate almadan, farklı saiklerle birbirimize kem gözle baktık. Birileri çıkıp ta, kardeşim bizi birbirimize bağlayan temel unsur dindir. Din ise her türlü ayrılığı men ediyor demedi. Bir yerde inkâr politikası güttük. Bu da birçok cana maal oldu. Hepimiz çok bedeller ödedik. Şimdi ise önümüze çok ama çok güzel bir fırsat çıktı. Bunu topyekûn iyi değerlendirmeliyiz. Peygamberimizin; “Kavmiyet güdenin bizden değildir” ifadesini iyi anlamalıyız. O bizlere ırkçılığın İslam dışı olduğunu ifade etmektedir. Ayrıca böylesi durumlarda; “Müslüman’ın haline aldırmayan Müslüman değildir” diyerek de bütün insanların sorumluluğunu hatırlatmaktadır. O halde, yaşanan böyle bir süreçte hiç kimse bana ne diyemez, dolayısıyla hepimiz sorumluluğumuzun gereğini yerine getirmek zorundayız. M. Akif’in; “Şayet kiminiz Araplığına, kiminiz Arnavut-

luğuna, kiminiz Türklüğüne, kiminiz Kürtlüğüne sarılacak olup ta, din kardeşliğini bir tarafa bırakacak iseniz, neuzubillah, (Allah korusun) hepimiz için hüsran-ı mübîn (açık perişanlık) muhakkaktır” dediği gibi. O halde; Kardeşlik; İslamî anlayışın temelidir. Kardeşlik; beden gibi birbirini koruyup kollamak, her uzvun sevinç ve acısını hissetmektir. Kardeşlik; bina gibi birbirini desteklemektir. Kardeşlik; zincir gibi birbirini bırakmamaktır. Kardeşlik; müminlerin birbirine aynalık yapmasıdır. Kardeşlik; inandıklarında sağlam, ama kendisi gibi düşünmeyenlere kötü gözle bakmamaktır. Kardeşlik; aşırı duygusallığa kapılmaksızın, insanları sevmektir. Kardeşlik; güçlü ama alçak gönüllü olabilmektir. Kardeşlik; sana darıldığında, yalan ve iftirada bulunmamaktır.

Kardeşlik; selam vermek, mecliste yer vermek, sevdiği isimle onu çağırmaktır. Kardeşlik; cümle yaratılmışa bir gözle bakmaktır. Kardeşlik; gönülsüz, kardeşinin malını almamaktır. Kardeşlik; birbirine zulmetmeyendir. Kardeşlik; birbirini zorda bırakmayandır. Kardeşlik; birbirinin ihtiyacını giderendir. “Girmeden tefrika bir millete düşman giremez. Toplu vurdukça yürekler onu top sindiremez.” q KAYNAKLAR 1Hz. Muhammed Bir Yaşam Öyküsü, Esad Bey (Kurban Said) 2Ali Bulaç 3Siyasi-Dini-Kültürel-Sosyal İSLAM TARİHİ, Prof. Dr. Hasan İbrahim Hasan, Kayıhan Yay. 1985 c.1 4İslam Peygamberi, Muhammet Hamidullah, İrfan Yay. 1980, c.1 5İslam Deklarasyonu, Aliya İzzetbegovic 6İslam Mezhepleri ve Müesseseleri, Prof. Dr. Suphi es-Salih, Bir Yay. İst. 1983 7Tefsir Yazıları ve Vaazlar, Mehmet Akif Ersoy, DİB Yay. Ank. 2012 NİSAN 2013 İLKADIM ÖZEL SAYI

43


KAPAK > A.BAKİ ÖNCEL n

ÜMMETE OYNANAN OYUNLAR

18.

yüzyıl başlarında İslam ülkelerinde görevli İngiliz ajan misyonerlerinden Hampher, İngiliz sömürgesine girmemiş olan ülkelerle, sağlam bir yapıya sahip İslam toplumlarını sömürgeleştirmek için yapılan çalışmaları hatıralarında toplamış ve kendisinin “Sömürge Bakanlığı”nca görevlendirildiğini itiraf ederek yüzyılları kapsayan planlarını kaleme almıştır. Sömürgeler Bakanlığı Büyük Britanya İmparatorluğu’nun dünya hâkimiyeti için sistemli çalışmalar yapmış ve ideallerini hayata geçirecek beş bin misyoner İngiliz ajanını İslam ülkelerinde görevlendirmiştir.

46 NİSAN 2013 İLKADIM ÖZEL SAYI

İngilizler, dünya hâkimiyeti için sistemli çalışmalar yapmış ve ideallerini hayata geçirecek beş bin misyoner İngiliz ajanını İslam ülkelerinde görevlendirmiştir. Amaçları sömürü için hedefledikleri ülkelerden bilgiler toplayıp, bakanlıkça tespit edilen özel birimlerin, değerlendirmesi sonucu asırlara yayılan uzun süreli sinsi planları hayata taşımak olan bakanlığın bugün daha yoğun daha disiplinli ve programlı çalıştığı bir gerçek…. Günübirlik hayatın baş aktörü olan Müslüman’ın, uzun vadeli çalışmayı bırakmasıyla, ülkeler elden gitti, duygular sömürüldü, topraklar tarumar oldu, hâlâ olmakta. Halklar

birbirine düştü, biz kin, kan, intikam peşinde koşarken, Nesillerimiz elden gitti, topraklarımız ve hayatımız ipotek altına alındı da daha akıllanmadık… 18. yüzyılda tespit ettikleri bazı gerçekleri bugün nasıl kendi menfaatlerine çevirdiklerini, Sömürge Bakanlığı’nın hazırlayıp Hampher’in hatıratına aldığı şu bölümlerden anlamamız mümkündür. 18. yy.’da, Müslümanların ilerlemelerinin nedenleri İngiliz Sömürge Bakanlığı’na


disliğinin Müslüman zihinlere yönelik blokajını etkisiz hale getirebilmeliyiz… Yani düzenin topluma giydirdiği deli gömleğini çekip atmalıyız. İslamî çevreler statükonun çizdiği kırmızı çizgiler çerçevesinde Kürt sorununa yönelik yaklaşım ve yorumlardan sarfı nazar etmelidirler. Resmî, seküler, liberal bir dil yerine adalet, özgürlük, kardeşlik temelinde özgün bir dil oluşturmalıyız… Yani rasyonel, hümaniter, üniter, bir dil değil, müteal bir dil öncelenmelidir. Özellikle bölgedeki İslami oluşumların toplum nezdinde temsiliyet, tanırlılık ve güvenirlik boyutları ile kendilerini gözden geçirmeleri kaçınılmazdır… Olumsuz intibaların Müslümanların itibarını nasıl zedelediği gözler önünde… İslam’sız hiçbir denklemin çözüm içermediğini gösterebilmeliyiz… İslam ve Müslümanları yok sayan mihraklara, ekarte eden güçlere karşı “özür dilemeci”, sığınmacı bir üslupla değil, aziz ve asil bir duruşla varlığımızı, ağırlığımızı ortaya koymalıyız. Birbirimize karşı ise ötekileştirici, itici, dışlayıcı bir yaklaşım yerine kuşatıcı, kardeşleştirici, koruyucu bir yol izlememiz gerekiyor. Resmî ideolojinin inkâr ve asimilasyon politikaları ile Müslüman Kürt halkını köleleştirmesi çalışmalarını teşhir ve tel’in etmeli, bundan beri olduğumuzu ısrarla vurgulamalıyız. Sorunu tanımlama ve çözümleme yoluna giderken Kur’an-ı Kerim’de zikredilen Hz. Musa (a.s) ve İsrailoğulları kıssası üzerinde bir temellendirmeye gidilebilir. İsrailoğullarının özgürlük mücadelesi bağlamında bir paradigma oluşturulabilir. Mustazaf ve müstekbir kavramları üzerinden sorun

gündemleştirilebilir… “Şehrin en uzak ucundan koşarak gelen adam” olmak bilinci ile bu yakıcı sorunu yakın takibe almak durumundayız. Tabi ki, önceliklerimiz arasında mazlum bir halkın maruz kaldığı diasporayı görmek var mı, yok mu bunu netleştirmek lazım… Adil şahitliğimiz, ahlakî duruşumuz, insanî tarafımız, vicdanî damarımız bizi buna mecbur kılmıyor mu? Sonuç alabilmek için de, söylemleri etkili kılacak bir eylem planına ihtiyaç var…

K

ardeşlik kan kaybediyor. Bu kaybın farkında olmayan nice kardeşler var. Gecikmiş kardeşlik tedbir alınmazsa yitik bir kardeşliğe maruz kalacak.

Bunu sürdürecek sivil inisiyatifin, siyasi vesayetten uzak durmaları gerekir… Hülasa; güçlü sivil inisiyatif dışında sihirli bir formül bilmiyorum… Bir de önümüzün açılmasını istiyorsak, mutlaka örgütlenmeliyiz… Yine etnik kimliği nedeniyle aynı Rabbe iman etmiş insanları birbirinden ayıramayacağımız kesin… Etnik kimliklerin bir tartışma ve kaynaşma vesilesi kılınması, ancak İslam üst kimliğinde buluşmakla mümkün olabilir. Hayatlarının merkezine

Allah’ı koyan, komple hayatı Allah’ın boyası ile boyayan müminler aidiyet duygularını ve kimliklerini de bu gerçeğe uygun tanzim ederler. Vahyi gerçekliğin bize öğrettiği ve durmamız gereken yer burasıdır. Akide bağının üstüne başka bağ ve bağlantılar çıkardığı andan itibaren ümmetin savrulma süreci hızlanır. Ümmete sirayet eden asabiyete dayalı fitne ateşini İslam’a sarılarak etkisizleştirebiliriz. Özetlemek gerekirse: Sorun kavmiyetçilikse; çözüm İslam kardeşliğini yeniden ayağa kaldırmaktır. Sorun ulusalcılıksa; çözüm ümmet olmanın sorumluluklarını ertelememektir. Sorun sömürülmekse; çözüm sömürgecilere karşı safları sıklaştırarak, direniş ruhunu ateşlemektir. Sorun kimlik dayatması ya da kimliksizleştirme ise; çözüm özgür ve özgün bir duruşla, tevhidî bir kimlikle insanlar üzerindeki şahitliğimizi ve örnekliğimizi sürdürme kararlılığını göstermektir. Sorun inananlar olarak güçlü bir irade ortaya koymamak ve inisiyatif kullanamamaksa; çözüm sınırlı irademizi Sınırsız İrade Sahibi’ne bağlayarak bizi güçlü kılacak dayanak ve dinamiklere sağlam tutunmaktır. Bu güç ile vahdet yollarını aramaktır. Yok, sorun sadece dışımızdan değil içtense, bizde de kaynaklanıyorsa, “Bir toplum kendilerinde olanı değiştirmedikçe Allah onlar değiştirmez” gerçeğine dönmektir. Son bir soru: Durduğumuz yer itibari ile çözümün bir parçası olabiliyor muyuz? Yoksa sorunları sadece dillendirmekle mi yetiniyoruz? q NİSAN 2013 İLKADIM ÖZEL SAYI

45


KAPAK > A.BAKİ ÖNCEL n

ÜMMETE OYNANAN OYUNLAR

18.

yüzyıl başlarında İslam ülkelerinde görevli İngiliz ajan misyonerlerinden Hampher, İngiliz sömürgesine girmemiş olan ülkelerle, sağlam bir yapıya sahip İslam toplumlarını sömürgeleştirmek için yapılan çalışmaları hatıralarında toplamış ve kendisinin “Sömürge Bakanlığı”nca görevlendirildiğini itiraf ederek yüzyılları kapsayan planlarını kaleme almıştır. Sömürgeler Bakanlığı Büyük Britanya İmparatorluğu’nun dünya hâkimiyeti için sistemli çalışmalar yapmış ve ideallerini hayata geçirecek beş bin misyoner İngiliz ajanını İslam ülkelerinde görevlendirmiştir.

46 NİSAN 2013 İLKADIM ÖZEL SAYI

İngilizler, dünya hâkimiyeti için sistemli çalışmalar yapmış ve ideallerini hayata geçirecek beş bin misyoner İngiliz ajanını İslam ülkelerinde görevlendirmiştir. Amaçları sömürü için hedefledikleri ülkelerden bilgiler toplayıp, bakanlıkça tespit edilen özel birimlerin, değerlendirmesi sonucu asırlara yayılan uzun süreli sinsi planları hayata taşımak olan bakanlığın bugün daha yoğun daha disiplinli ve programlı çalıştığı bir gerçek…. Günübirlik hayatın baş aktörü olan Müslüman’ın, uzun vadeli çalışmayı bırakmasıyla, ülkeler elden gitti, duygular sömürüldü, topraklar tarumar oldu, hâlâ olmakta. Halklar

birbirine düştü, biz kin, kan, intikam peşinde koşarken, Nesillerimiz elden gitti, topraklarımız ve hayatımız ipotek altına alındı da daha akıllanmadık… 18. yüzyılda tespit ettikleri bazı gerçekleri bugün nasıl kendi menfaatlerine çevirdiklerini, Sömürge Bakanlığı’nın hazırlayıp Hampher’in hatıratına aldığı şu bölümlerden anlamamız mümkündür. 18. yy.’da, Müslümanların ilerlemelerinin nedenleri İngiliz Sömürge Bakanlığı’na


göre şöyle sıralanıyor: 1. Dînî asabiyet, gelenek, kültür ve tarihe bağlı kalmaları. 2. Faizi, ihtikârı (stokçuluğu) fesadı, içki ve domuz etini yemeyi haram kabul etmeleri. 3. Din âlimlerine inanç ve imandan kaynaklanan bir sevgi ile ilgi duymaları, gönülden bağlanmaları. 4. Bütün Müslümanların mevcut halifeye saygı duyması, Peygamberin halefi olarak ululemre (en büyük merci) itaat etmeleri. Bu nedenle ona itaat etmek Allah (cc) ve Peygamberin emri ve düsturlarına itaat etmek gibidir. 5. Kafirlere karşı cihadın vacip olduğuna inanmaları. 6. Şiilerin, Müslüman olmayanların kâfir veya dindar hepsinin temiz olmayışına inanmaları. 7. İslam’ın diğer din ve mezheplerden üstün oluşuna tam bir inançla inanmaları. 8. Şiilerin, Müslüman yerleşim bölgelerinde Hıristiyan ve Yahudi ibadet yerlerinin yapılmasına karşı çıkmaları. 9. Müslümanların çoğunluğunun inancına göre Hıristiyan ve Yahudilerin Arap yarımadasından çıkarılmalarının vacip oluşu. 10. Namaz, Oruç, Hac gibi dini farizaların ifa edilmesine gösterilen ilgi ve alaka. 11. Şiilerin humus verilmesine ve bunun âlimler tarafından müstehaklara dağıtılması gerektiğine inanmaları. 12. İslam dini inançlarına iman ve ihlâs ile bağlanmaları. 13. Çocuk ve gençlerin eğitimine önem verilmesi,

aile bağlarının sağlamlaştırılması babaların evlatları ile alakalanmaları gerekliliğine inanmaları. 14. Fesat ve gayr-i meşru ilişkileri önlediği için kadınların örtünmelerine büyük önem vermeleri. 15. Cemaat namazlarının sünnet oluşu ve Müslümanların günde birkaç kez camilerde bir araya gelişi. 16. Peygamberler, imamlar, ehl-i beyt ve din âlimlerinin ve mü’minlerin mezarlarına değer verilmesi ve bu bölgelerin Müslümanların toplanma ve görüşme merkezleri oluşu. 17. Seyyidlere saygı gösterilmesi. Müslümanların günlük hayatlarında Peygamberin emirlerinin her zaman canlı olarak yaşatılması ve övgüye layık bir şekilde anılması. 18. Şiiler tarafından İmam Hüseyin’e yas tutulması, bu amaçla merasimler düzenlenmesi, Muharrem ve Safer aylarında yas tutmak amacıyla toplantılar düzenlenmesi, İslam ilke ve esaslarının sağlamlaştırılmasında büyük etkisi olan düzenli hutbelerin okunması, konuşmaların, vaazların yapılması. 19. İslam’ın önemli ilkelerinden olan emr-i bil maruf (iyiliği emretmek) ve nehy-i anil münker (kötülükten alıkoymak)in vacip oluşu. 20. Cinsel ilişkinin helali ile olursa sünnet oluşu ve çok çocuk (ümmetin çoğalması için) ve dörde kadar evlenmenin caiz oluşu. 21. Kafirleri hidayete erdirmenin önemsenmesi. Öyle ki, bir kâfiri Müslüman

etmek, dünyanın tüm servetlerinden daha hayırlıdır, inancıyla yetişmeleri.. 22. İyilik yapmaya önem verilmesi: “Her kim, bir iyilik ederse; o iyiliğin ve iyiliği yapmanın karşılığı olarak iki hediye alır.” 23. Kur’an ve hadise çok önem verilmesi ve cennet vesilesi olacağı için onlara uyulması. İngiliz Sömürge Bakanlığı’nın Müslümanları güçlendiren ilerlemelerine sebep olan bu kurallara riayetlerini zayıflatıp yok etmek için de şu tedbirleri almaya başlamaları ta 18. yy.’da almıştır. 1. Müslümanların ırkçı ve kavmiyetçi duyguları kamçılanarak İslam’dan önceki dil ve tarihe sıkı sıkıya bağlı olmalarına neden olan düşünceleri takviye edilmelidir. Mesela Mısır’da Firavunluk, İran’da, Mezopotamya’da Zerdüştlük ve putperestlik yeniden gündeme getirmek… gibi. 2. İçki, kumar, fesat ve fuhşu yaymak, domuz eti kullanmayı teşvik etmek, Kur’an’da şiddetle kınanan ve büyük günah kabul edilen faiz konusundaki ayetler yanlış tefsir edilerek insanları faize alıştırmak… 3. Din âlimleri ile halk arasında karşılıklı saygı ve dostane ilişkiler bozulmalıdır. Bu görevi hiçbir İngiliz memuru unutmamalıdır. Bu yolda iki iş yapılmalıdır: a) Din âlimleri ve Müctehidleri töhmet altına almak, onlara iftira etmek. b) Din âlimleri arasına, Sömürgeler Bakanlığın meNİSAN 2013 İLKADIM ÖZEL SAYI

47


murlarını din âlimi kisvesinde yerleştirmek… 4. Kâfirler ile cihadın vacip olduğu inancını sarsıntıya uğratmak. Cihadın İslam’ın ilk yıllarında gerekli olduğu, o zamanki muhalifleri ezmek amacını taşıdığı, bu gün zaruri olduğunun kesinlik kazanmadığı üzerinde ısrarla durmak. 5. Kâfirlerin necisliği inancının sadece Şiileri bağladığını yaymak, gayr-ı müslimlerin temiz olduğuna Müslümanları inandırmak bu konuda Maide suresi ayet 5’i kullanmak. 6. Müslümanları, Peygamberin dinden maksadının Sadece İslam dini olmadığına inandırmak bunun içinde Bakara 128. ayeti gündemde tutmak yanlış tefsir etmek. 7. Diğer önemli bir konuda kilise yapılması için zemin oluşturmak, Ehl-i kitabın ibadet yerlerine saygı göstermek için Hac suresi 40. ayeti kullanmak. 8. Hadislerden şüphelenmelerini sağlamak. 9. Müslümanları ibadetlerden alı koymak ve şüphe uyandırmak. Özellikle Allah’ın, kulların ibadetine ihtiyacı yoktur konusu üzerinde ısrarla durmak. Haccı anlamsız göstermek. Dini toplantılar, taziye merasimlerinin önüne geçmek, imamlar ve din büyüklerinin türbelerinin yapımı, yeni cami ve medrese inşaası her ne şekilde olursa olsun önlenmelidir. 10. İslam’ı karıştırıcı din olarak tanıtmaya çalışmak

48 NİSAN 2013 İLKADIM ÖZEL SAYI

böylece Müslümanların İslam’a bağlılığını azaltmak. 11. Aileye nüfuz ederek aile içi ilişkileri, sömürü kültürü etkisinde kalacak şekilde düzenleyerek büyüklerin nasihatlerinin dinlenmeyeceği derecede bozmaya çalışmak. Bu durumda gençleri dini inançların etkisi alanından çıkararak din âlimleri ile ilişkilerine son vermek. 12. Müslüman kadınların tesettürden vazgeçmeleri için olağan üstü bir çaba sarf etmek… Kadının propagandalarla örtünmesi ortadan kalkınca, ajanlarımız gençleri sevişmeye, gayrı meşru cinsel ilişkilere teşvik etmeli ve bu şekilde İslam toplumlarında fesat yayılmalıdır. Gayri Müslim kadınlar yarı çıplak dolaşmalı ki, Müslüman kadınlar da onları taklit etsinler. 13. İmamlara ve cemaate yönelik çeşitli ithamlarda bulunarak cemaat namazlarının ortadan kaldırılmasına çalışılmalı, halkın camiye ve cemaate yönelişi azaltılmadır. Bu konuda özellikle cemaat imamının fasıklığı üzerinde propaganda yapılmalı, böylece halk ile imam arasında suizan ve düşmanlık oluşacak ve ilişkiler kopacaktır... İmamlarla halkın arasını açacak her türlü zemin hazırlanmalıdır.

14. Müslümanların mübarek ve mukaddes türbelere önem vermelerini önlemeli... Bütün İslam ülkelerindeki türbelerin harabeye çevrilmesi sağlanılmalıdır. 15. İmam Hüseyin’e matem tutulan merkezler veya medreseler ortadan kaldırılmalı, harabeye çevrilmelidir... Tüm medrese yapımı zorlaştırılmalıdır. 16. Nesiller kontrol edilmeli, Erkeklerin birden fazla meşru evliliği önlenmelidir. Az çocuk yapmaları sağlanmalıdır. 17. Cami, okul, eğitim merkezi, hayrat kurumları gibi tesislerin yapımını teşvik eden İslamî gelenekler ortadan kaldırılmalı veya sınırlandırılmalıdır. Bu vazifeler devletin vazifesi olmalı, din âlimlerinin değil. Devletler bu işleri üstlenirse dini değeri ortadan kaldırmış olacaktır. 18. Müslümanların elinde bulunan Kur’an’ın gerçek olup olmadığı yolunda şüpheler uyandırarak, eksik veya fazlalığı bulunan yeni “Kur’an’lar bastırarak halk arasında dağıtıp Kur’an’dan şüpheler uyandırılmalı...” ...Ve daha neler neler. İşte misyoner İngiliz ajanlarının asırlara yayarak seni ve inancını yeryüzünden silmek için yaptığı planlar programlar... Sen ey Müslüman, ne zaman uyanacak, seni ve neslini kurtaracak öz değerlerin için asırları aşan projelerini ne zaman hayata geçireceksin? q Not: Bu yazıda Nehir Yayınlarından çıkan “İslâm’ı Nasıl Yok Edelim” kitabından yararlanılmıştır.


Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “-Allah’ın kulları arasında bir grup vardır ki, onlar ne peygamberdirler, ne de şehitlerdir. Ama kıyamet günü Allah katındaki makamlarının yüceliği sebebiyle peygamberler de, şehitler de onlara imrenirler. ”-Ey Allah’ın Rasulü! Onlar kimlerdir?” diye sordular. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: -”Onlar aralarında ne kan bağı ne de birbirlerine bağışladıkları bir mal olmadığı halde, Allah’ın ruhu olan, Kur’an adına birbirlerini sevenlerdir! Allah’a yemin ederim ki, onların yüzleri kesinlikle nurdur. Onlar bir nur üzeredirler. İnsanlar korkarken onlar kokmazlar, insanlar üzülürken onlar üzülmezler.” (Ebu Davud, Buyu’ 78.(3527)

Bu sözlerden sonra Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şu ayeti okudu: “Dikkat edin! Allah’ın dostlarına hiçbir korku ve hüzün yoktur.” (Yunus, 62)

İlkadım Dergisi Sayı: 297-1  

Nisan 2013 Özel Sayı www.ilkadimdergisi.net

İlkadım Dergisi Sayı: 297-1  

Nisan 2013 Özel Sayı www.ilkadimdergisi.net

Advertisement