Page 1

Nisan 2014 Yıl: 24 Sayı: 73

dinamik@buik.net

Reha Erdem sineması sayfa10’da

@DinamikGazete

gazete Boğaziçi Üniversitesi İşletme ve Ekonomi Kulübü süreli yayınıdır. Ücretsizdir.

Boğaziçi Tarihinin Köşe Taşları Geçtiğimiz sayıda tünellerle başlayan geçmişe yolculuğumuz, okulumuz tarihinden kısa kesitlerle sürüyor. Haber Sayfa 4’te

Jet Yasalar

HSYK ve MİT yasalarında öngörülen değişimler neler? sayfa 2’de

Boğaziçi’nde KYK Alarmı Yurtlar KYK’ya mı bağlanıyor? Boğaziçi yönetimi ne diyor? sayfa 5’te

MELTEM GÜRLE: İZ BIRAKAN 5 ROMAN

16 MOLA İSTANBUL’A YEŞİL BİR

12

8

BOĞAZİÇİ ÜNİVERSİTESİ İŞLETME VE EKONOMİ KULÜBÜ


02

siyaset

JET YASALAR

Genel Yayın Yönetmeni

Kıvılcım Değirmencioğlu kivilcim.degirmencioglu@buik.net

Adaleti̇ Ararken Sorgulayıcı ve eleştirel bakışı gelişmiş toplumlarda intikam duyguları, siyasi eğilimler, cinsiyet, din, mezhep gibi farklılıklar adalet arayışından dışlanır. Oyun Teorisi’nin mucidi ve dünyaca ünlü matematikçi John Nash, iki yıl once Bilgi Üniversitesi’ndeki bir panele katılmak için Türkiye’ye geldi. Panel sonrası, kendisiyle yapılan röportajda kurduğu bir cümle, bugünlerde tekrar üzerine düşünmeye değer nitelikte. Her üç yılda bir yapılan ve uluslararası eğitim sistemlerini değerlendiren PISA testinin 2012 sonuçlarında 65 ülke arasında Türkiye, matematikte 44. sırayı almış, listedeki OECD ülkeleri arasında ise Şili’yle birlikte son sırada yer almıştı. Nash’in röportaj sırasında öğrendiği bu bilgi üzerine yorumu, Türkiye’nin eksik ayaklarına, eğitim ve adalet sisteminin ikisine de aynı anda dokunuyor: “İyi matematik bilmeyen toplumlarda adalet yoktur. Hatta böyle bir durumda çocukları hiç okula yollamamak, evde eğitmek bile daha iyi sonuçlar verebilir.” * Adli sistemdeki bir sorunun, ilk etapta bu sistemin içindeki ögelerle ilgili olduğunu düşünülebilir. Yargı organının işleyişi, hukuk eğitiminin niteliği, hâkim ve savcıların atanma yolları, çalışma şartları gibi. Türkiye’de son yıllarda gerçekleştirilen Anayasa Referandumu ve HSYK’nın yapısının değiştirilmesi gibi reformlar düşünüldüğünde de, sorunların sistem içinde çözülmeye çalışıldığını(!) görmek mümkün. Fakat Nash, yıllardır bildiğimiz ezberi bozuyor. Adaleti, sistemin kendi içinde aramaktan değil, daha büyük bakıp eğitime odaklanmaktan söz ediyor.

İyi bir matematik eğitimi, kişiye soyut düşünme becerisi ve mantıksal düşünce sistemi sağlayarak analiz edebilen, eleştirel bakışı gelişmiş bir toplum hazırlar. Kendine sunulanları sorgulayan, arasından rasyonel olana değer veren bir toplumda da, adaletsizliğin taraftar bulması güçleşir. İntikam duyguları, siyasi eğilimler, cinsiyet, din, mezhep gibi farklılıklar toplumun adalet arayışından dışlanır. Bu yüzden, yasaların, yasa koyucu ve uygulayıcıların ötesinde, topluma bütünlükçü bir adalet duygusu yerleştirmek; adaleti herkes için istiyorsak, dönüşümü de her zihinde başlatmak gerek. Fakat eğitim sistemindeki sınavlara dahi adaletsizlik bulaşmış bir ülkede, eğitim aracılığıyla yeni bir adalet algısı yaratmak ve toplumu buna inandırmak maalesef hiç kolay değil. Uzun yıllar ve siyasi iktidarlardan bağımsız süregelebilecek yapısal değişimlere ihtiyacımız var. Gün ki, diri diri yakılan 35 canın davasının zaman aşımına uğramasının, gün ki 34 kişinin üzerine bomba yağdırılmasının, gün ki Hrant’ın katillerinin devlet eliyle korunmasının hiçbir rasyonel açıklaması olamayacağını anlayacak, gün ki isimsiz tanıklara, sahte ve değiştirilmiş delillere şüpheyle yaklaşacak, gün ki bunların insan hayatından yıllar çalmak için az, polis tarafından öldürülmenin “ama”yla açıklanmasınınsa imkansız olduğunu anlayacak, gün ki dünyanın başka hiçbir ülkesinde 17.5 milyon dolar rüşvet yiyip mağdur olunabildiğinin örneği olmadığını fark edecek… İşte o gün, muktedirlerin ürettiği bahanelere inanarak adaleti bulamayacağımızı anlayacağız. O günün sıfıra ya da sonsuza gitmemesi ümidiyle…

17 Aralık yolsuzluk operasyonları ile başlayan süreçte en büyük tartışmalara neden olan olaylardan birisi de AKP’nin meclise sunduğu MİT ve HSYK yasa tasarılarıydı. Alper Cem Kefal

Burak Serin

cem.kefal@boun.edu.tr

burak.serin@boun.edu.tr

MİT Yasa Tasarısı Neleri Değiştiriyor? MİT yasa tasarısı beraberinde şeffaflık mı yoksa bir muhaberat devleti mi getiriyor? Yasa tasarısı MİT’e ne gibi yetkiler veriyor? • MİT’in görev alanı “dış güvenlik, terörle mücadele ve milli güvenliğe ilişkin konularda Bakanlar Kurulunca verilen her türlü görevi yerine getirmek” şeklinde geniş bir kapsama sahip olacak. • Cumhuriyet savcıları MİT ile ilgili herhangi bir ihbar veya şikâyet aldığında MİT ile irtibat kuracak. MİT, eylem ve faaliyetlerinin görevi gereği olduğu saptandığı takdirde bunlardan dolayı yargılanamayacak. • MİT müsteşarı yalnızca Yargıtay tarafından yargılanabilecek. Mit mensupları yalnızca Ankara Ağır Ceza Mahkemesinde yargılanabilecek. • MİT mensupları, MIT’in görev ve faaliyetlerine ilişkin konularda tanıklık yapamayacak. Ancak, devletin çıkarlarının zorunlu kıldığı hallerde MİT mensupları MİT Müsteşarının, MİT Müsteşarı ise Başbakanın izni ile tanıklık yapabilecek. • MİT gerekli gördüğünde kamu kurum ve kuruluşlarından, bankalardan, tüzel kişiliği bulunan veya bulunmayan tüm kuruluşlardan bilgi, belge ve veri alabilecek; bu kuruluşların bilgi işlem merkezlerinden ve iletişim altyapılarından yararlanabilecek. • MİT, dış istihbarat, milli savunma, terörizm ve uluslararası suçlar ile siber güvenlik kapsamında gerek gördüğü takdirde elektronik dinleme ve izleme yapabilecek. • Yeni kanuna göre telefon dinleme yetkisi artık Ankara Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki tek bir hâkimden alınabilecek. Daha önce

mahkemedeki hâkimlerin oy birliğiyle alabiliyordu. • MİT görevi gereği hükümlüler, tutuklular ve aktif terör örgütleriyle ilişki kurabilecek. • MİT faaliyetlerine ve mensuplarına ilişkin herhangi bir belgeyi ele geçirenler, açıklayanlar veya yayınlayanlar 3 yıldan 12 yıla kadar hapis cezası alabilecek. Olumlu ve Olumsuz Eleştiriler AK Parti grubu, yeni tasarıyı; mevcut MİT yasasının günümüzün ihtiyaçlarına cevap vermediği gerekçesiyle, MİT’i görevlerinde ve faaliyetlerinde daha etkin kılmak ve iç-dış tehditlerle daha etkili mücadele edilmesi amacıyla hazırladığını belirtiyor. Ayrıca bu yasanın MİT’in şeffaflaşması konusunda büyük bir adım olacağı iddia ediliyor. Yasaya karşı olanlarda ise, MİT’in denetlenebilirliğinin azalmasıyla Türkiye’nin daha otoriterleşeceği kanısı hâkim. Özellikle MİT’in görev alanının genişletilmesi ve yargılanmasının zorlaşmasının, yetki suiistimallerine ve yasadışı eylemlere yol açacağı konusunda endişeler sürüyor. Açığa çıkan belgelerin yayınlanmasının engellenmesi ise basın tarafından, halkın haber alma hakkına müdahale olarak değerlendiriliyor. Ayrıca iş adamları ve şirketlerden de tasarıya tepki yağdı. Şirketlerin gizli bilgilerinin ve müşteri verilerinin paylaşılabilmesi durumunda serbest piyasanın gözetim altında olacağı; bu durumun yarattığı güvensizlik ortamının ise yabancı sermayeyi kaçıracağı öne sürülüyor.


siyaset

03

EVET

%34,4

FİKRİM YOK

%6,2

MİT ve HSYK yasalarının değişim sürecini takip edebildiniz mi?

%59,4 FİKRİM YOK

EVET

%8,7

EVET

%6,3 HSYK’da Neler Değişti? Cumhurbaşkanlığı tarafından da onaylanan yeni HSYK(HâkimlerSavcılar Yüksek Kurulu) yasasındaki değişiklikler şöyle: • Kurul Üyelerinin ve Personelinin Görevleri Bitiyor • Düzenleme yürürlüğe girdiği andan itibaren tüm kurul üyelerinin-Teftiş Kurulu üyelerinin, kurul müfettişlerinin, tetkik hâkimlerinin ve sayısı 600’e yakın personelin- dairelerindeki görevleri sona eriyor. 10 gün içinde Adalet Bakanı; kurul üyelerinin görev yapacağı daireleri belirledikten sonra atama yapma yetkisine sahip. Geçmişte hangi üyenin hangi dairede görev yapacağı Genel Kurul tarafından belirleniyordu. Genel Kurul Üyelerine Soruşturma Açma Yetkisi Bakana Devrediliyor • Yeni düzenlemeyle; bakan, ihbar veya şikâyetle ilgili olarak, doğrudan veya yaptırdığı inceleme sonucuna göre soruşturma açılıp açılmamasına karar verecek. • Kurulun seçimle gelen üyelerinin, disiplin suçu oluşturan eylemleri sebebiyle, haklarında yürütülecek disiplin soruşturması bakan, disiplin kovuşturması Genel Kurul tarafından yapılacak. • Üçüncü Dairenin, hâkim ve savcılar hakkında “inceleme ve soruşturma yapılmasına yer olmadığına” ilişkin işlemleri bakanın kararına bırakılacak.

Atama Hususlarında Değişiklikler Yapılıyor • Teftiş Kurulu bu düzenlemeden sonra Genel Kurul’a değil, Adalet Bakanı’na karşı sorumlu olacak. • HSYK Teftiş Kurulu Başkanını, başkan yardımcılarını ve genel sekreter yardımcılarını atama yetkisi Genel Kurul’dan alınarak bakana verildi. • HSYK Genel Sekreteri, birinci sınıf hâkim ve savcılar arasından Genel Kurul tarafından teklif edilecek üç aday içinden Bakan tarafından atanacak. • Kurul personeli naklen veya açıktan atama yoluyla Bakan tarafından atanacak. Açıktan atananlar için yapılacak sınavları geçenler Bakan tarafından oluşturulan kurulun mülakatından geçecek. • Kurul müfettişleri 1.Daire’nin önerdiği adaylar arasından Genel Kurul tarafından atanacak. Kurul Gündemini ve Toplantı Günlerini Bakan Belirleyecek. • Genel Kurul’un toplantı günlerini ve gündemini sadece Adalet Bakanı belirleyecek. Görüşme sırasında gündem dışı bir konunun gündeme alınıp alınmamasına da sadece Adalet Bakanı karar verecek. Böylece “korsan bildirilerin” önü kesilecek. Dikkat Çeken Diğer Hususlar • Önümüzdeki 5 yıl içerisinde HSYK’ya aday olmak isteyenlerden 20 yıl çalışma şartı aranacak. • Birinci Daire’deki üyeleri belirleyen Bakan dolaylı olarak;

Başsavcı, Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı ve Komisyon başkanlarının atanmasında etkili olacak. Bu durum, MİT Kanunu’na göre telefon dinleme yetkisi verecek olan Ankara Ağır Ceza Mahkemesi hâkiminin atanmasında da geçerli. Yasayla İlgili Ne Dediler? • HSYK 3.Daire Üyesi Bülent Çiçekli: Çok seslilikten uzaklaştığımız ve devlet güçlerinin, otoritesinin ve yetkisinin tek elde toplanmaya çalışıldığı bir dönemden geçildiğini görüyoruz. • İnsan Hakları İzleme Örgütü Türkiye araştırmacısı Emma SinclairWebb: Türkiye’nin yeni HSYK kanunu tek bir anlama geliyor; o da hükümetin yargı üzerindeki kontrolünün daha fazla olacağı. • Avrupa Parlamentosu Başkanı Martin Schulz: Yargı bağımsızlığını tehlikeye sokan ve Türkiye’nin AB yükümlülükleriyle ilgili şüpheler yaratan yeni, kısıtlayıcı yasadan hayal kırıklığına uğradım. • Avrupa Parlamentosu’nun en büyük ikinci grubu Sosyalistlerin lideri Hannes Swoboda: HSYK kanunu bağımsız yargı ve hukukun üstünlüğüne yönelik alenî bir saldırıya dönüştü.

Kamuoyunun MİT ve HSYK yasalarındaki değişiklik hakkında yeterince bilgilendirildiğini düşünüyor musunuz?

%85

HAYIR

FİKRİM YOK

%35,7

OLUMLU

%8,4

Yeni MİT yasası hakkındaki genel değerlendirmeniz nedir?

%55,9 OLUMSUZ

FİKRİM YOK

%32,6

OLUMLU

%8,6

Yeni HSYK yasası hakkındaki genel değerlendirmeniz nedir?

%58,8 OLUMSUZ


04

kampüsten

Boğaziçi Tarihinin Köşe Taşları

Geçmişten Günümüze Kampüs Binaları Geçmişte, Rektörlük binasının kütüphane, Genel idare binasının mühendislik fakültesi, Periodicals’ın yemekhane,

Okulumuzun tarih içindeki yolculuğunu inceledikçe yazma isteğimiz de arttı. Bu sayımızda başlıklar halinde Boğaziçi tarihinden kesitler sunacağız.

Bebek havuzunun kömürlük, Sosyoloji – Psikoloji binasının revir Öğrenci İşleri Binası’nın Mühendislik Atölye’si olarak kullanıldığını biliyor muydunuz?

Ahmet Berkay Karakaş Berkay.karakas@boun.edu.tr

Orhun Arda Köksal arda.koksal@boun.edu.tr

Binası; Osmanlı’da ve Balkanlar’da ilk olarak yapılan birçok spor karşılaşmasına ev sahipliği yapmıştır. Basketbol bu sporların başını çekiyor. 1930’larda çıkan yangın sonucu ÖFB sadece basketbol ve voleybol için kullanılmaya başlanır, atletizm pisti de Güney Meydan’a taşınır. 1906 Atina Olimpiyat Oyunları’nda bronz madalya alan ve 1907’de ciritte dünya rekoru kıran Michael Dorizas da bu alanlarda çalışmalarını yapmıştır. Ayrıca 1912 yılında Osmanlı’yı temsilen olimpiyatlara katılan 2 sporcu Robert Kolej öğrencisidir. Birçok Türkiye rekoruna da ev sahipliği yapan bu pist, daha sonra Rektör Üstün Ergüder döneminde bugünkü çim halini almıştır.

1863’te kurulan Robert Kolej, 1871’de yapımı biten Güney Kampüs’ün ilk binası Hamlin Hall’e taşındı. Bir gelenek olarak binanın köşe taşının altına binaya ait evrakların konulduğu rivayet ediliyor. Ayrıca Hamlin Hall’i çevreleyen haşmetli taşlar, Hamlin tarafından kampüs civarındaki taş ocaklarından alındı. Güney Kampüs’teki tarihi binaların tamamında bu taşların kullanıldığı ve tüm tarihi binaların inşasına Birinci Dünya Savaşı’ndan önce başlanıldığı da biliniyor. Zengin Bir Tarih: Kütüphane ‘’Bir okulun bütün binaları çökmüş, kütüphanesi ayakta kalmışsa, kalbi hala attığı için o okul yaşamaya devam eder.’’ Prof. Van Millingen Boğaziçi tarihinin ilgi çekici konularından birisi de kütüphanenin gelişimi. Robert ve Hamlin daha okulun açılıp açılmayacağı dahi belli değilken kütüphane için bağış toplamaya başlarlar. İlk olarak Harvard Üniversitesi’nin 200 kitaplık bağışı, Bebek’te bir binaya yerleştirilir. 1871 yılında Hamlin Hall’ün inşasının tamamlanmasıyla bir odası, sayısı 5000’e ulaşan kitaplara ayrılmıştır. Ardından kütüphane, Albert Long Hall’ün giriş katına taşınır ve kitap sayısı buradayken 19.000’e ulaşır. Daha sonra 1932 yılında, eskiden maden ocağı olan alandaki kütüphane binası inşası tamamlanır (bugünkü Rektörlük Binası). Binaya, okulda 1878-1915 yılları arasında tarih profesörlüğü yapmış olan, öldüğünde okul kütüphanesine tüm kitaplarını ve bir miktar para bağışladığını

vasiyet eden Prof. Van Millingen’in ismi verilir. Millingen’in kitapları, bugün Yakın Doğu Koleksiyonu olarak bilinen değerli koleksiyonun bir parçasıdır ve Orta Doğu bölgesine ait önemli belgeleri barındırdığı söylenir. 1971’de Boğaziçi Üniversitesi’ne geçiş esnasında Kütüphane’nin durumu için de bir devir sözleşmesi imzalanır ve her biri 5 tondan 500 kamyon dolusu kitap ve birçok belge Arnavutköy’e taşınır. Her taşınmada olduğu gibi, hocaların yoğun gayretine rağmen, kaybolan evrak ve kitaplar vardır. 70’lerin sonunda Yakın Doğu Koleksiyondaki kayıp kitapların bir kısmı bulunup tekrar kampüse, Temel Bilimler’in çatı katındanki bir depoya getirilir. Ancak talihsizlik sonucu bu depoyu su basar ve kitaplar zarar görür. Yenileme çalışmaları günümüze kadar sürmüştür. Kütüphane, son olarak 1983’te

artan öğrenci sayısına cevap verebilmek için Kuzey Kampüs’teki binasına taşınır. Okuldaki Gömülü Fil Hocalarımız tarafından anlatılagelen bir hikâyeye göre, 1960 yılında Gülhane Parkı Hayvanat Bahçesi’nden gelen yetkililer hayvanat bahçesindeki filin hasta olduğunu söyler ve fili okula getirirler, daha sonra fil ölür. Fili parçalayan yetkililer ve öğrenciler, derslerde incelemelerde bulunurlar ve biyolojik alanda birçok araştırma gerçekleştirilir. Filin şu an, Güney Kampüs’teki anaokulunun bahçesinde gömülü olduğu iddia ediliyor. Dünya Rekorlarına Ev Sahipliği Yapan Bir Tarih O zamanki adıyla “Jimnastikhane”, şimdiki adıyla Öğrenci Faaliyetleri

Boğaziçi’nde Mezuniyet; Güney Meydan, geçmişte mezuniyet törenlerinin merkezi konumundadır. O dönemlerde diplomaların verildiği yer, Öğrenci Faaliyetleri Binası’nın önüne kurulur ve akademisyenler, İİBF Binası’ndaki rampadan inerek alana giriş yaparlar. (Bu rampanın hikâyesi de bir hayli ilginç: Dönemin idarecilerinden Amerikalı bir hoca sakatlanır ve üst kattaki odasına çıkamaz hale gelir. Bunun üzerine bu hoca, finansal destek bularak rampanın yapılmasını sağlamıştır. Günümüzde rampa sağlamlaştırılmıştır.) Mezuniyet törenlerinde öğrenciler ise, Mühendislik Fakültesi’nin otoparkından müzik eşliğinde gelerek, “steps”lerin yanındaki merdivenlerden inip alana giriş yaparlar. 1993 yılından sonra genel mezuniyet törenleri, Uçaksavar Kampüsü’ndeki yeşil sahada yapılmaya başlandı.


kampüsten

Boğaziçi Yurtlarında KYK Dönemi mi Başlıyor? Gençlik ve Spor Bakanlığı'nın, üniversiteler tarafından işletilen yurtların Kredi ve Yurtlar Kurumu'na bağlanması tasarısı Boğaziçi'nde son haftalarda çok konuşuluyor. Üniversitedeki 10 yurttan toplam 3500'den fazla öğrencinin faydalandığı göz önünde bulundurulursa, yurtlar konusunda yeni bir düzenleme pek çok öğrencinin hayatını etkileyecek. Uğur Dündar ugur.dundar@boun.edu.tr Neler değişecek? Yurtların KYK’ya bağlanması durumunda; yönetim ve işleyişinin üniversite idaresinden alınması, hizmetin üniversiten bağımsız olması öngörülmekte. Bu durumda yurtlarda sunulan temizlik, beslenme, güvenlik gibi hizmetlerle ilgili üniversitenin söz hakkı olmayacağı gibi, öğrencilerin yurtlarla ilgili memnuniyetsizliklerinde de muhatap üniversite olamayacak. Bir diğer olası değişiklik ise kızların ve erkeklerin kaldığı yurt binalarının ayrılması. Kampüslerde ortak kullanım alanlarının tüm öğrenciler tarafından aynı anda kullanılabildiği Boğaziçi’nde olası bir kız-erkek yurtları ayrımının nasıl uygulanacağı bir merak konusu. Uygulamanın getirebileceği belki de en önemli değişiklik ise okul yurtlarında Boğaziçi öğrencisi olmayan öğrencilerin de kalabilmesi olacak.

Alara Adalı alara.adali@boun.edu.tr

GÖRÜŞLER

Oktay Özışık, Sağlık Kültür ve Spor Daire Başkanı Sağlık Kültür ve Spor Daire Başkanlığı olarak Boğaziçi Üniversitesi yurtlarında kalan öğrencilerin barınma ihtiyacını karşılıyoruz. Üniversitemiz yurtlarında 3500 civarı öğrenci mevcudumuz var. KYK üniversitemize bir mektup gönderdi. Tüm üniversite yurtlarının KYK çatısı altında birleştirilmesi düşüncesi ile bizden de bilgi talebinde bulundular. Bu mektuba cevap olarak; Yurtlar Müdürlüğü tarafından hazırlanan ve KYK’nın sunabileceği hizmetlerin zaten okul tarafından fazlasıyla sunulduğunu da belirten rapor, Boğaziçi Üniversitesi yönetimine ilgili makama gönderilmesi talebiyle sunuldu. Kadir Tuncer, Yurtlar Müdürü KYK İstanbul Bölge Müdürlüğü’nden okulumuz yönetimine ulaşan bilgi talebine istinaden Yurtlar Müdürlüğü olarak, Öğrenci İşleri Dekanlığı ve Rektörlük’e detaylı bir rapor hazırladık. Yurtlarımızın tarihçesinden başlayarak, fiziki durumları, mevcut kapasiteleri, kampüslere dağılımı ve kız-erkek sayısı dâhil olmak üzere birçok noktaya değindik. Yurtlarımızda sunulan mevcut hizmetlerin KYK yurtlarında sunulan hizmetlerden daha kapsamlı olduğunu belirttik. Fiyatlarımızın daha uygun olduğunu da vurguladık. Kilyos Kampüsü’müzde hızla devam eden yurt inşaatlarımızdan söz ettik. Sonuç itibariyle Yurtlar Müdürlüğü olarak 2014-2015 eğitim yılı için planlarımızı; yurtlar KYK yönetimi altında olacak şekilde değil, mevcut durum üzerinden yapıyoruz.

EVET

Boğaziçi KYK’yı İstemiyor Boğaziçi Üniversitesi yönetimi YÖK’e bir yazı göndererek uygulamaya karşı olduğunu açıkladı. Boğaziçi’nin yüksek eğitim kalitesinde, kampüs yaşamının bir bütün olarak etkili olduğunu belirten yetkililer, bu mekansal sentezin bozulması durumunda öğrencilerin sosyal ve kültürel faaliyetlerinin yanı sıra bilimsel ve mesleki gelişimlerinin de olumsuz etkileneceğini ekledi. Dinamik Gazete anketinin sonuçlarında ise Boğaziçi Üniversitesi öğrencilerinin %82,7’sinin yurtların KYK statüsüne geçmesini istemediği görülüyor. Ayrıca tüm üniversite yurtlarının KYK çatısı altında toplanarak kız yurtları ve erkek yurtları olarak ayrılması düşüncesi; Boğaziçi Üniversitesi’nin konuya ılımlı bakmaması neticesinde rafa kaldırılmış gibi gözükse de, önümüzdeki yerel seçimler sonrası ne gibi gelişmeler olacağını hep birlikte takip edeceğiz.

05

EVET

%7,1

%20,7

KARARSIZIM

%10,2

KARARSIZIM Okul yurtlarının KYK’ya devredilmesine olumlu bakıyor musunuz?

%82,7 HAYIR

%6,0

Okulda kız ve erkek öğrencilerin yurt binalarının ayrılmasını ister miydiniz?

%73,3 HAYIR


06

kampüsten

Boğaziçi’ne Bahar Geldi

Editör

Merve Baysal merve.baysal@buik.net

Milattan Sonra Eksi 2014 “Etrafınıza bir bakınız: Kan, su yerine akıyor, hem de neşeli, tam bir şampanya gibi. İşte size Buckle’nın da yaşadığı 19.yüzyıl! İşte size büyük ve şimdiki Napolyon! İşte size Kuzey Amerika’nın sonsuz birliği! İşte size nihayet karikatüre benzeyen Schleswig Holstein Krallığı! Uygarlığın bizde ehlileştirdiği nedir acaba? Uygarlık sadece insanın duygularının çeşidini arttırıyor.” Dostoyevski Yeraltından Notlar’daki isimsiz kahramanına söyletiyor bu sözleri. Uygarlığın insanı ehlileştireceğini, böylece savaşların giderek azalacağını savunan Buckle’ın da yaşadığı 19.yy’a şöyle bir göz atıyor. Gördüğü şeyler ne insanların ehlileştiğine ne de savaşların bittiğine kanıt niteliğinde. Verdiği ilk örnek: Halkı tarafından kahraman olarak görülen Napolyon Bonaparte. Aynı zamanda, günümüzde belgelerle de desteklenerek, bir çok katliamdan sorumlu tutulan büyük Napolyon! Şimdiki Napolyon diye bahsedilense kitabın yayımlandığı 1864’te hüküm süren III. Napolyon. Doğrudan halk oyuyla seçilen ilk Fransa cumhurbaşkanı ve Napolyon Bonaparte’ın yeğeni. Fakat o da ikinci kez seçilmesinin önüne anayasa ve parlamento engeli çıkınca, bir darbe düzenliyor ve taç giyerek Fransız İmparatorluğu’nun imparatoru oluyor. *(Cengiz Çandar 22 Şubat tarihli köşesinde III. Napolyon’un anayasal yollarla başa gelemeyince yönetim şeklini değiştirmesini, Gezi olay-

larından ve 17 Aralık’tan sonra ‘Türkiye’nin doğrudan halk tarafından seçilmiş ilk cumhurbaşkanı’ seçilmesi zorlaşan Başbakan‘ın, ülkeyi ‘polis devleti’ne çevirmek için adım atmasıyla bağdaştırmıştı.) İkinci örnek: Kuzey Amerika birliği. Yine Dostoyevski’nin bu örneği verdiği yıllarda Amerika’da İç Savaş var. Amerika’nın tam bağımsızlığa ulaşmasını ve bütünlüğünü sağlayan savaş, yaklaşık 850 bin insanın ölümüyle sonuçlanıyor. Ve sonuncusu: Schleswig Holstein Krallığı. O sırada Prusya 1773’ten beri Danimarka egemenliğindeki Schleswig Holstein için savaşıyor. Schleswig Holstein sorunu bir 19.yy karmaşası olarak tanımlanıyor. *(Devlet adamı Lord Palmerston’a göre bu meseleyi anlayabilen üç kişi varmış: “Ölmüş olan Prens Consort, sonradan deliren bir Alman profösörü ve her şeyi çoktan unutmuş olan kendisi.” Maalesef dördüncü olamadım. Araştırmayı seven hanımlar-beyler için buraya bırakıyorum.) Yazık ki insanlık tarihinin bütünü de benzer örneklerle dolu. Uygarlık insanlığımızı koruyacak ve yeri geldiğinde canlandıracak bir araç haline getirilemedi. Hakikaten de uygarlık geliştikçe sadece duyguların çeşidi arttı. Hırsın, bencilliğin, duyarsızlığın… Ve tabi hor görülmenin, yokluğun, öldürülmenin de, çeşitleri arttı. Bütün bunlar olurken, oldukça gelişmiş çağımızda gönül rahatlığıyla yaşamak pek kolay değil. Mesela içinde bulunduğumuz seçim döneminde dikkatimizi ülkedeki kalkınmaya, partilerin projelerine veremiyoruz. Çünkü bir yandan haksız yere ölen/öldürülen insanlar üzerinden yapılan kirli siyasete tanık oluyoruz. Çünkü farklı düşündüğümüz yakınlarımızla uzaklaşacak kadar kutuplaştırıldığımızı farkediyoruz. Çünkü biz de aynı soruyu soruyoruz: “Uygarlığın bizde ehlileştirdiği nedir acaba?”

Hande Yıldırım hande.yildirim1@boun.edu.tr “ Bahar havası kampüste de esmeye başladı. Farklı alanlardan pek çok etkinlikle, dolu dolu geçecek iki ay Boğaziçilileri bekliyor.”

BUSOS - Çocuk Şenliği - 13 Nisan Gelenekselleşen ve bu yıl 10.’su yapılacak olan BUSOS Çocuk Şenliği 13 Nisan Pazar günü gerçekleşiyor. Farklı gruplardan birçok çocuğun bir araya geleceği etkinlikte çeşitli sanat atölyeleri kurulacak, eğlenceli oyunlar oynanacak, spor aktiviteleri gerçekleşecek ve ilk kez bu yıl diş sağlığı eğitimi verilecek. Çalışmalarına güz döneminden başlanan Çocuk Şenliği’nde okulumuz öğrencilerinden oluşan yaklaşık 120 kişilik bir gönüllü grubu görev alacak. Yapı Kulübü- Çelik Köprü Yarışması- 16-17-18 Nisan Yurtdışından ve diğer üniversitelerden birçok mühendis ve mimarın katılacağı etkinlikte amaç, kendi dizayn ettiğin köprüyü en kısa zamanda inşa etmek. Üstelik dereceye giren ilk dört kişiye para ödülü verilecek. BÜMK- Müzik Fest- 2-4 Mayıs 2 Mayıs’ ta Taşoda gruplarının akustik konseriyle başlayacak olan etkinlik, 3-4 Mayıs günlerinde Güney Meydan’da. Öğlen meydana kurulacak sahnede, gruplar gece geç

saatlere kadar müzikseverlere eşlik edecek. GSK- Sergi- 5-7 Mayıs Etkinlikte GSK üyeleri sene boyunca yaptıkları eserleri sergileyecek. Sergide resim, heykel, ebru, origami, seramik, ahşap, dikiş ve defter eserleri görülebilir. Radyo Boğaziçi – Radyo Fest – 7-11 Mayıs Açılış partisi ile başlayacak olan geleneksel Radyo Fest’te çeşitli söyleşiler ve müzik ödülleri töreninin yanı sıra bir de DJ yarışması var. Çimlerde gerçekleşecek olan yarışmanın sonunda dört DJ’den en iyisine ödül verilecek. Gerçek Macera Oyunları KulübüOyun Fest- 24-25 Mayıs League of Legends, Hearthstone turnuvalarından PS, XBOX konsollarına; panayır oyunlarından Cosplay yarışmasına kadar eğlenceli her türden oyuna katılabileceğiniz bir etkinlik olan Oyun Fest kapsamında bir de kulübün adını aldığı Real Adventure Game oynanacak ve oyun kampüs içinde geçen bir hikâyeyi içerecek.


kampüsten

07

Editör

Alper Sezer alper.sezer@buik.net

BÜYAK – ESTIEM - 22-28 Nisan 250 öğrencinin parçası olacağı ESTIEM’in genel kurulu bu sene Boğaziçi Üniversitesi’nde gerçekleşecek. 6 gün sürecek etkinlik kapsamında seminer, proje toplantıları, grup çalışmalarının yanı sıra Türk kültürünün tanıtılacağı bir de gece eğlencesi olacak. BUCEK – Green Fest – 12-13 Mayıs Çevre bilinci uyandırmak amacıyla yapılan etkinlikte eğlenceli ve çevreci yarışmalar, workshoplar, seminerler ve sunumlar gerçekleştirilecek. BÜO –İstanbul Amatör Tiyatro Günleri– 3-15 Mayıs 22. kez düzenlenecek olan İstanbul Amatör Tiyatro Günleri’nin bu seneki teması “üniversite tiyatrolarının dayanışması”. Üniversite tiyatrolarının oynadığı oyunların telife tabi tutulması, topluluklara çalışma yapabilecekleri sahnelerin verilmemesi gibi sorunlar konuşulacak. 3 – 15 Mayıs arası İstanbul Üniversitesi, Yeditepe Üniversitesi ve Boğaziçi Üniversitesi’nde olmak üzere 3 farklı mekânda düzenlenecek olan şenliğe çeşitli üniversite tiyatroları

Bugünün Siyasi Aktörü: Kötülük ve amatör tiyatro toplulukları da katılacak: İTÜ Taşkışla Sahnesi, Yeditepe Üniversitesi Oyuncuları, TİMİS Oyuncuları, Ankara Tıp Oyuncuları, Yaşayan Tiyatro, İstanbul Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Tiyatro Kulübü, Marmara Üniversitesi Tiyatro KulübüMİFTOK, Deneysel Sahne ve Boğaziçi Üniversitesi Oyuncuları. 3 -4 Mayıs’ta ise amatör tiyatro topluluklarının düzenlediği, içeriğinde Kürt ve Ermeni tiyatrosu üzerine etkinliklerin olacağı, “Kültürel Çoğulcu Tiyatro Günleri” gerçekleştirilecek. Şenliğin teması dâhilinde, 11 Mayıs Pazar günü de bir forum düzenlenecek. Spor Kurulu – 34. Spor Fest – 1519 Mayıs Açılış partisiyle başlayacak olan etkinlikte birçok ülkeden gelen 1000’i aşkın yarışmacı, 16 dalda ter dökecek ve kurulun düzenlediği gezi, parti ve konser gibi etkinliklere katılma şansını yakalayacak.

Birlikteliği ve “biz”i geçeli zaten çok olmuştu, tahammül çerçevesindeki “siz”i de hızla atlayarak “bunlar” kibrine bürünen bir reel politika kâbusundayız. Hızlı ve ilginç günler yaşıyoruz. On yılda bir bir badireyle karşılaşan ülkenin, belki de 2001 krizi sonrasındaki en karanlık günlerine şahit oluyoruz. Büyük birlikteliklerin ve bağların iki günde keskin bir düşmanlığa dönüştüğü, ardından filler ve çimen senaryosunun yaşandığı bir ortam. Bir tarafta yasa dışı örgüt olmakla, devleti ele geçirmekle, vatan hainliğiyle suçlananlar; diğer yanda yolsuzluk, ihalede fesat, rüşvet gibi ağır suçlamalarla boğuşanlar... Her gün yeni bir tape ile bir yandan bir sürü skandalı öğrenirken; bir yandan da herkesin dinlenebildiği, bu dinlemelerin sızdırılabildiği bir kaos ortamındayız. “Montaj” iddiasını sözden öteye geçiremeyen, hiçbir kanıt gösteremeyen, hain ilan ettiği yapının güçlenmesinin tek sorumlusu bir hükümet ve siyasetin tam ortasında güç odağı olmuş bir dini cemaatin savaşını izliyoruz. Tarafların savunma yapamayıp karşılıklı suçlamalarla ilerlettiği; yılların birlikteliğinde dile getirilmeyen her şeyin riyakârca ortaya döküldüğü kirli bir süreç. * Hiçbir protestoya tahammülü kalmayanların hırsı yüzünden, 14 yaşındaki bir çocuğun ve ilgili olaylarla birlikte 8-9 gencin öldüğü acı bir dönemden geçtik. Üstelik savcılık kararıyla dinlenen konuşmalardan anlaşıldığı kadarıyla, “basın açıklaması yapıp eylemi bitirelim” talebine

dahi olumsuz cevap veren, öfke ve kibrinden olayları şiddete sürükleyen bir siyasi figürle karşı karşıyayız. Bir bakanın müdahaleden önce insanların durumunu değil, iş makinelerine zarar gelmesini dert ettiği tanımsız bir noktadayız. Ölüm gibi tüm dünyevi kaygıların çözüldüğü son çizgi karşısında dahi siyasetin, öfkenin öncelendiği; katledilen bir çocukla kavga edilebilen, bu acıya ortak olanlara nekrofili denilebilen, bir başsağlığının çok görülebildiği vicdansız bir dönemden geçiyoruz. Ölümlerin yarıştırıldığı, bir acıya bile birlikte üzülemediğimiz bir topluma dönüştük. Siyaset o kadar kirli ki; insanları bir cinayete üzülürken bir diğerine susmaya, ölümün tarafına göre meşrulaştırma çabasına itiyor. Evladını yitiren babalar bu acıya rağmen sağduyu çağrısı yaparken; bir başbakanın siyasi kaygılarla toplumu kutuplaştırdığı, çocuğu öldürülen bir annenin yuhalandığı, farklı görüşteki herkesin bir torbada eritilerek hakaretler yağdırıldığı bir siyasi erozyon yaşıyoruz. Kazanca dönüşen her şey mübah sayılmaya başlanıyor. Geçmişteki mağduriyetlerin siyasi çıkarlar uğruna inatla kaşındığı şu günlerde, güçlenebilmek için mağdur kalmayı isteyecek kadar pragmatizm içindeyiz. Karşımızdakilerin değişim ihtimalini istemeyecek kadar kinle doluyuz. Tüm gri alanlar yok edilmeye çalışılıyor, siyah ve beyaza sürükleniyoruz. Gücün, yozlaşmayı beraberinde getirdiği bilinen bir gerçekti. Ancak son dönemin en büyük krizinin bu denli bir ahlaki yozlaşmadan kaynaklanabileceğini sanırım kimse tahmin edemezdi. Her yanından kötülük akan, ideolojiler üstü; insanlığın ve asgari vicdanın çiğnendiği bir kâbusun içindeyiz. Sonumuzun ne olacağı ise meçhul.


Kültür 08 Sanat 08

Reha Erdem Sineması 

Meltem Gürle’nin Kitaplığından Bir Oda, Bir Salon

MELTEM GÜRLE’NİN KİTAPLIĞINDAN

inizi yüzeysel sohbetlere, aynı saçma sapan faaliyetlere, ya da zevke sefaya harcayıp geçirebilirdiniz. İnsan yaşlanabilir ve hiçbir derin duyguyu tatmadan ölüp gidebilirdi. Bunda çok korkunç bir şey vardı. Çehov bunu her zamanki sade ama incelikli diliyle anlatıyordu.

Yabancı Diller Okulu İleri İngilizce Birimi'nde görev yapmakta olan Yard. Doç. Dr. Meltem Gürle, İleri İngilizce dersleri vermektedir. BirGün Gazetesi’nde köşe yazarlığı da yapan hocamız, “Hayatında İz Bırakan 5 kitabı” anlattı: Şimdiye kadar okuduğum ve sevdiğim onca kitap arasından beş tanesini seçip onlara dair konuşmak bayağı zor bir iş. O kadar çok iyi roman var ki, birini seçsem öbürünün hatırı kalacak. Onun için, akademik olarak ilgimi çeken, üzerinde çalıştığım, hakkında yazıp çizdiğim metinler yerine, hayatımın değişik dönemlerini belirlemiş ve beni bir zamanlar çok etkilemiş olan beş kitaptan bahsetmeye karar verdim.

4) DUNE Frank Herbert

1) Bülbülü Öldürmek Harper Lee Harper Lee’nin romanını 10 yaşındayken okudum. Bu kitaba ilk bakışta aşık olmamın nedeni, o zaman benimle hemen hemen aynı yaşta olan bir küçük kızın ağzından anlatılıyor olmasıydı. “Kız” olmanın gereklerine hiçbir şekilde uyamayan Scout’ta kendimden bir şeyler bulmuştum. Onun bitmez tükenmez merakı ve kendisini sınırlayan her şeye karşı öfkesi bana tanıdık geliyordu. Scout ve komşu çocuk Dill arasındaki arkadaşlık da heyecan vericiydi. Bülbülü Öldürmek, beni adaletsizlik ve ırkçılıkla tanıştıran roman olduğu için ayrıca önemlidir. Dünyanın kötü bir yer olabileceğini ilk kez o romandan öğrendim.

2) Hüzünlü Kahvenin Türküsü Carson McCullers Yine Amerika’nın güneyinde geçen bir öykü. Yine bir kadın yazar. Ama bunu okuduğumda çocuk değildim artık. Sevdiğiniz kişinin aşkınıza karşılık vermeyebileceğini öğrendiğiniz yaşa gelmiştim. Birisi bu kitabı tutuşturdu elime. Böylece

insan ruhunun kırılganlığına ve aşkın karanlık doğasına dair yazılmış en garip metinlerden biriyle karşı karşıya buldum kendimi. “Kasabanın kendisi iç sıkıcıdır,” diye başlayan bu hikâyede, bir gün taşradaki bir kahveye bir cüce geliyor ve olaylar gelişiyordu. Herkes herkese âşık olabilirdi. Ve bunun bir açıklaması yoktu. Bunu çok dokunaklı bir şekilde anlattığı için bu romanı bir daha hiç unutmadım.

3) Küçük Köpekli Kadın ve Diğer Öyküler Anton Çehov Hayatımın beklenmedik bir şekilde alt üst olup kesintiye uğradığı bir dönemde Çehov öyküleri geçti elime. Otuzlu yaşların başındaydım ve kafam çok karışıktı. Bütün öyküler, ama özellikle de “Küçük Köpekli Kadın,” beni derinden etkiledi. Hayatın planlandığı gibi gitmeyebileceğine dair bir işaret vermesinden değildi bu. Onu daha önce öğrenmiştim. Bu öykü, ömrümüzü ıvır zıvıra feda edebileceğimizi ve bunu yaparken hayatın esas anlamlı olan tarafını “es” geçebileceğimizi söylüyordu. Günler-

Çocukken kendimi kaptırıp saatlerce okuyabilirdim. Bir yetişkin olduğumda bu özelliğimi tamamen kaybettiğimi düşünüyordum. Ta ki şu ana kadar yazılmış en iyi bilimkurgu hikâyelerinden biri olan DUNE serisi ile karşılaşana kadar. Frank Herbert’in 1965-1986 seneleri arasında yazdığı bu altı roman, bir yandan bambaşka dünyaların hikâyesini anlatırken, öte yandan da bize çok aşina gelen siyasi ve felsefi meseleleri konu alır. Kitapların hepsi inanılmaz bir düş gücünün ürünüdür. Herbert’ın cephanesi tükenmek bilmez. Artık söyleyeceği yeni bir şey kalmamıştır herhalde diye düşündüğünüz anda, bambaşka bir icatla karşınıza çıkar ve sizi şaşırtır. Anlatılan hikâyenin Doğulu bir hikaye olması, bu seriyi bizim


kültür-sanat

09

BİR ODA BİR SALON! Şişli'de bir ufak salon ve dopdolu bir oyun: "Mezarsız Ölüler"… Alper Çağan Arslan

alperarslan@boun.edu.tr

coğrafyada yaşayanlar için özellikle çekici kılar. Fakat benim için DUNE’un büyüsü, büyük bir açlıkla okuduğum çocukluk yıllarına beni geri götürmesi ile ilgilidir. Onun için unutulmayacak kitaplar arasına girmeyi hak eder.

5) Coşkuyla Ölmek Şule Gürbüz Türk romancıları ve öykücüleri arasında da hayata dair algımı değiştirenler var: Ahmet Hamdi var, Oğuz Atay var. Daha başkaları var. Ama ben yakın zamandan bir örnek vermek istedim. Şule Gürbüz çok şaşırtıcı, çok farklı bir yazar. Tamamen kendine has bir sesle konuşuyor. Coşkuyla Ölmek adlı kitabındaki öyküleri nereye koyacağımı bilemiyorum. Herhalde başımın üzerine koyacağım, çünkü ben daha evvel sıradan insanların hayatına dair bu kadar isabetli tespitler ve sarsıcı detaylarla karşılaşmadım. Şule Gürbüz, incecik bir neşterle hayatımızın kirli paslı irinli katmanlarını birer birer kaldırıyor ve bize görmek istemediğimiz şeyleri gösteriyor. Heyecan verici olduğu kadar rahatsız edici hikayeler bunlar. Yüreği kaldıranlar için.

Şişli’nin orta yerinde, Cumhuriyet Gazetesi aralığının sonunda paralel evrenlere açılan bir kapı olduğunu biliyor muydunuz? Adımınızı atıyorsunuz ve kendinizi 2. Dünya savaşı Fransa’sında buluyorsunuz. Petain yönetimindeki askerler siz direnişçileri sırayla işkenceye alıyor ve nefes nefese, tüm bu olup bitenin ardındaki soruyu soruyorsunuz kendinize: Konuşacak mıyız, yoksa konuşmayacak mıyız? Jean Paul Sartre’in 1946’da kaleme aldığı “Mezarsız Ölüler” den ve izleyiciyle buluştuğu Gri Sahne’den bahsediyorum. “Mezarsız Ölüler”, belki adından da anlaşılacağı üzere Sartre’ın varlık ve hiçlik paradoksunu sorguluyor. Yaşamın nefes alıp vermekten fazlası olup olmadığını ve özgürlüğün gerçek anlamını karakterlerle beraber düşünüp duruyorsunuz oyun boyunca. Sartre size bu savaş atmosferinde bazı cevaplar fısıldıyor, Adalet Ağaoğlu’nun çevirisinden ve 6 kişilik bir oyuncu kadrosunun ağzından. Bu kadronun çok yönlülüğünden ve Gri Sahne’nin kurucusu Ümit Doğan’ın auteur kimliğinden bahsetmem gerek: Hem oynuyor, hem yönetiyor, kostümleri ve dekorları hazırlıyor, hem de oyun sırasında dekorları değiştiriyorlar.

Gri Sahne aşağı yukarı 20-30 kişilik sandalyelerden ve ufak bir sahneden oluşuyor. Ayrıca girişinde ev yemekleri, lezzetli kek ve böreklerin satıldığı bir kafesi var. Bir oda bir de salon anlayacağınız. Oyun başladığında kafe kapatılıyor ve çalışanlarla beraber salona geçiliyor, oyun aralarındaysa oyuncular dekorları hazırlarken siz bir şeyler atıştırıyorsunuz. Oyun başladığında ilk düşündüğüm şey bu kadar az kişiyle oynamanın ne kadar zor

olabileceğiydi. Oyundan sonraki düşüncemse, bu samimi ortamın oyunculuklara pozitif yansıması olduğu yönünde. Geçen dönem Harold Pinter’ın son yazdığı oyun “Kutlama”, Samuel Beckett’in sekiz kısa oyunundan oluşan “Kısalar”ı ve kendi çalışmaları olan “Felaket”i seyirciyle buluşturan Gri Sahne’nin bir oda bir salon havasını solumak için, gelecek programlarını takip edebilirsiniz.


10

kültür-sanat

YAZAN-YÖNETEN: REHA ERDEM

Bizler düşünmeye zaman ayırmadan, hızlı cevaplar alarak yaşarken; Reha Erdem bu girdaptan çıkıp tersini yapıyor, filmleriyle hayata sorular yöneltiyor.

Büşra Külahçı busra.kulahci@boun.edu.tr

1960, İstanbul doğumlu senarist ve yönetmen Reha Erdem; 1988’deki ilk filmi A Ay’dan bu yana kendine özgü tarzıyla sinema yazarlarının övgüsünü kazanarak Türk sinemasının kilit isimlerinden biri oldu. Ünlü yönetmen, Galatasaray Lisesi’ne girdiği ilk yıllarda Kutluğ Ataman’la birlikte tiyatroya merak salsa da, liseyi sinema okuma niyetiyle bitirir. Fakat yeni kurulan ve büyük sükse yapan Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü’ne girmeyi tercih eder. Boğaziçili olarak geçirdiği 3 yıl, onun sinema tutkusunu perçinleyince bölüm başkanı Prof. Dr. Abdullah Kuran’ın desteğiyle okulu bırakıp Paris’e gider. Paris’te sinema ve plastik sanatlar bölümünü bitiren sanatçı, o sırada 3 kısa film çeker. Erdem’in, tekrar Türkiye’ye yerleşmeye dair endişeleri olsa da, sanatçı ilk büyük işi olan “A Ay” la birlikte ülkesine döner. İlk filmi, 10 yıl emek vereceği reklam sektörüne girmesinde etkili olur. “Ismarlama iş” olarak adlandırdığı reklamları, yeniliklere açmak için çabalar. Bu işten kazandıkları, yeni filmlerine sermaye de olur. “Senaryoyu ayrıntılı yazıyorum fakat çekerken mekândaki anlık şeyler tüm programı değiştirebiliyor.” diyor zamandan bağımsız filmleriyle öne çıkan yönetmen. Filmlerinde belirli bir zaman dilimi kullanmaması, ‘her ana ait olan’ yapıtlar vermesinde etkili. Filmlerinde birbirinden farklı evrenler yaratsa da, kendi görüşü her filminin bir devam niteliğinde olduğu. Aynı zamanda “insan kendi ayak

izlerini, bulunduğu yerden, başkalarının gördüğü gibi göremiyor” diyerek eserlerinin göreceliliğe de vurgu yapıyor. Erdem filmlerindeki karakterlere baktığımızda, “Kosmos” haricindekilerde erkeklerin perişanlığı söz konusu. Bu durum ise Reha Erdem’in kadınları erkeklerden üstün olarak gören bakışının bir sonucu. Teknik olarak montaj sinemasından yararlanan usta yönetmen için ses, filmlerinin yarısını ifade ediyor. Sesle harmanladığı sahneleriyle yeni ve özgür ruhlu yapıtlar ortaya koyuyor. Tüm film senaryoları, kendi imzasını taşıyan Erdem’in bol bol simge ve metaforlar kullanması, onu Türk sinemasında özgün bir yere koyuyor. Yapıtlarındaki doğa-kültür ilişkisini, masalsı kahramanlarla anlatması da bu özgünlüğü destekliyor.

Reha Erdem Filmografisi Şarkı Söyleyen Kadınlar (2013) Jin (2013) Bana Yalan Söyleme (2012) (kısa film) Lost in the Post (2012) (kısa film) Kosmos (2009)

Reha Erdem ilk filminden itibaren değişen tarzıyla Türk sinemasının önemli isimlerinden biri. Son dönemlerinde daha kapalı ve sembolik bir anlatımı tercih eden Erdem’in vizyondaki filmi Şarkı Söyleyen Kadınlar’ı ve önceki filmlerinden Kaç Para Kaç’ı sizler için değerlendirdik.

Hayat Var (2008) Ekim’de Hiçbir Kere (2006) (kısa film) Beş Vakit (2006) Korkuyorum Anne (2004) Deniz Türküsü(2001) (kısa film) Kaç Para Kaç (1999) A Ay (1988)

Kaç Para Kaç Erdem’in ilk uzun metrajlı filmi A Ay’ı, on yıllık aranın ardından Kaç Para Kaç izliyor. Yönetmenin sonraki yapıtlarına kıyasla daha gündelik bir atmosfere sahip olan film, izleyenlere “Para için ne kadar ileri gidebilirsin?” sorusunu sorgulatıyor. Ana karakter Selim, bir gömlek dükkânını işleten, namuslu, dürüst, ancak bir esnaf için de oldukça soğuk bir adam. Paraya ve para harcamaya mesafeli duruşuyla tanıtılan bu karakterin eline illegal bir şekilde büyük bir miktar para geçiyor. Bu noktada keskin hatlarla çizilmiş bir karakterin adım adım değişimini gözlemliyoruz. Yönetmenin filmlerinin genelinde kadınlar daha güçlü karakterler olarak yansıtılırken, erkekler zayıf kalıyor. Selim başta bu durumun aksini kanıtlar gibi gözükse bile, eline geçen parayla başına gelenler karşısında giderek zayıflamaya başlıyor. Parayı, kurtulmak istercesine harcaması da duyduğu suçluluğu gösterir nitelikte. Baştan sona paranın peşinde Selim’le beraber bir koşuşturmaca halinde kalan izleyici ve onun bir adım sonra ne yapacağını bekliyor. Selim’in kızı


kültür-sanat

11

Orhun Arda Köksal arda.koksal@buik.net

filmdeki en masum karakter ve onun kızıyla olan ilişkisi Selim’in en naif olduğu anlar. Ancak kızıyla olan ilişkisinin giderek bozulması da Selim’in değişimini izleyiciye yansıtıyor. Film boyunca yakalanan gergin ve telaşlı akış, akıllardan çıkmayacak bir sonla noktalanıyor. 2000 yılında, “Yabancı Dilde En İyi Film” Oscar’ının Türkiye adayı olan filmin başrolü Bennu Yıldırımlar filme verdiği akıcılıkla Sadri Alışık “En İyi Kadın Oyuncu” ödülünü kazanmıştı. Şarkı Söyleyen Kadınlar Erdem’in son filmi Şarkı Söyleyen Kadınlar, yönetmenin Kosmos’la paralellik gösteren tarzını perdeye yansıtmaya devam ediyor. Bir felaket öncesi tasvir edilirken aynı zamanda inanç kavramı üzerinde de duruluyor. Mekan muhtemel bir depremin beklendiği bir ada. Üç ana kadın ve üç ana erkek karakterin bulunduğu filmde, kadına yönelik taciz ve şiddet de yansıtılıyor. Üç kadının bir arada olduğu sahneler en neşeli ve umut verici kısımlar. Seyirci sık sık onların aralarındaki çocuksu ilişki ve yaşadıklarına kafa tutarcasına koşuşturmalarına tanıklık ediyor. En saf ve inançlı karakter olan

Esma karşımıza bir kurtarıcı olarak çıkıyor. Film boyunca duaları ve iyi niyetiyle de izleyeni rahatlatıyor. Film “Şarkı Söyleyen Kadınlar” ismiyle çıksa da asıl adı “Şarkı Söyleyen Kadınlar ya da Adem’in Yakarışı”. Adem, adada yaşayan Mesut’un oğlu. Dağınık ve düzensiz bir hayatı, iyi gitmeyen bir evliliği, babasıyla da oldukça sağlıksız bir ilişkisi var. İkilinin arasındaki uyumsuzluk filmin karanlık atmosferini besliyor. Adem’in film içeresindeki değişimiyse Kaç Para Kaç’taki Selim’le zıt yönde. Selim giderek zayıflayıp masumluğunu kaybederken; Adem geçirdiği değişimle masumlaşıp duyarlılaşıyor. Filmde hayvanlar önemli bir yere sahip. Özellikle atlar ve geyik film boyunca sembolik hale gelmiş durumda. Atlar arasında yayılan ve insanlara bulaşmasından korkulan salgın hastalık filmdeki felaket senaryosunu güçlendirirken, Esma’nın geyiği arayışı ve onunla bir açıdan özdeşleşmiş olması umudu destekliyor. İlk filmlerinden bu yana benzer unsurları farklı şekillerde ve atmosferlerde işleyen yönetmenin diğer filmleri de izlemeye değer. Bundan sonra bulunacağı projeleri merakla bekliyoruz.

Ne Değişti? Sivil siyaset çağrısı sadece bugünlerde değil, geçmişte de hükümetin en önemli gündem maddelerinden biriydi. Askerin varlığının her zaman hissedildiği siyasetin artık temizlenmesi gerektiğinin çağrısıydı bu.

Darbeciler, katiller yargılanacak diye başlandı bu işe. Hükümet her kesime çağrı yapmaya başladı, Kürtlere; çektiğiniz acıların sorumluları, köylerinizi bombalayanlar yargılanacak dedi. Alevilere; Madımak’ta, Maraş’ta sizlere acı çektirenlerdir bunlar dedi. Hristiyanlara; 6-7 Eylül olaylarının, Malatya’da yaşananların sorumlularıdır bunlar dedi. Solculara; darbeciler yargılanacak derken yaşı büyütülerek idam edilen Erdal Eren için ağlamıştı mecliste başbakan. Yapılan işkencelerden bahsetmişti sonra. Bu söylemlerin ardından, ayrıştırıcı siyasetten uzaklaşma sözüyle gerek seçimlerde gerekse referandumda alınan önemli destekle yargılama süreçleri başladı. Bugün geldiğimiz nokta ise vaat edilenden çok uzakta. Roboski’de öldürülen 35 kişi için ne özür dilendi ne de sorumluları bulundu ya da bulunmaya çalışıldı. Aksine, Genelkurmay Başkanı’na teşekkür edildi. Sivas-Madımak katliamının sorumluları tahliye olduğunda “Halkın beklentisi vardı” dendi. Sanıkların avukatlıklarını yapan birçok isim ise Ak Parti’de yüksek mevkilerde yerini almış durumda. “Reyhanlı’da ölen Sünni vatandaşlarımız” denilerek mezhep üzerinden ayrımcılık yapıldı. Hrant Dink cinayeti, kişisel bir olay denilerek geçiştirilmeye çalışıldı. Erdal Eren

için meclis kürsüsünde ağlayan Başbakan, solcular için “ateist ve terörist” ifadelerini kullandı. Onur Yaser Can cezaevinde gördüğü işkenceler sonrası intihar etti, acısına dayanamayan annesi de. 15 yaşındaki Berkin Elvan için terörist denilip annesi yuhalatıldı meydanlarda. Gezi olaylarında ölenleri anmak yerine polise “destan yazdı” denerek, teşekkür edildi bu ülkede. Faili meçhuller geride kalacak, yaşanmış olayların arkasındaki sır perdesi kalkacak dendi. Ethem Sarısülük’ün katili ise bilinmesine rağmen henüz ceza almadı; Ali İsmail Korkmaz’ın katilleri saklanmaya çalışıldı, vali olayı araştıran gazetecileri açıkça tehdit etti. Berkin Elvan’ın katili ise bulunamadı, belki de hiç aranmadı. Roboski’de ise emri kimin verdiği bilinmiyor. Reyhanlı’da yaşanan olayların öğrenilmesine izin verilmedi, arkasındaki gerçekler gizlendi. Bugünlerde darbecilik ve silahlı suç örgütü mensubu olma suçundan yargılanan birçok kişinin tahliye olduğunu da düşünürsek, verilen sözler tutulmadığı gibi yeni yaşanan pek çok olayda da iktidarın tutumu, eleştirdiklerinden farklı olmadı. İktidar tarafından yapılan her şey milli irade, sivil irade şeklinde savunulurken Gezi eylemlerine katılanlara darbeci, terörist yaftası yapıştırıldı. Gezi ve arkasından gelen eylemler, sivil siyasetin ta kendisidir. Halkın verilen sözlerin tutulmadığının ve giderek artan ayrıştırıcı politikaların farkında olduğunun göstergesidir. Yeni Türkiye ve değişim söylemleriyle 12 yıldır yoluna devam eden bu iktidarın, neyi değiştirdiğine gelirsek de anlattığım gibi hiçbir bir şeyi değiştirmediği ortada.


12

dosya

BİR NEFES İSTANBUL Ahmet Berkay Karakaş berkay.karakas@buik.net

Bize Karşı Siz! Sağ, sol, muhafazakâr; ne olursa olsun önce düşüncelerin varlığına saygı duymak gerekiyor. Zira bu ülkenin daha fazla ölüme takati kalmadı!

Yaklaşık yüz yıllık Cumhuriyet tarihimize baktığımızda, ülkemiz insanları arasında dünya görüşü ne olursa olsun bir gruplaşma merakı olduğunu rahatlıkla söylemek mümkün. ‘Bize karşı siz’ mantığından bir türlü kurtulamıyoruz. Kendi içlerinde de ayrıca ayrılan; sağcılar, solcular, milliyetçiler, Aleviler, sanatçılar, sendikalar… Ülkemizde gruplaşma olgusu düşünüldüğünde, bir gruba dâhil olmuş kişi önce zıt gruplardaki insanları yanlış yolda olduklarına inandırmak ister. Körü körüne bağlılığın doğurduğu bu durum, düşüncelerimizi tartışmaktan kaçınmamızla devam eder. Bunun yanında herhangi bir gruba dâhil olmayanlara cahil gözüyle bakılır. Bu keskin gruplaşmanın doğurduğu acılar, zaman içinde pek çok ailenin çocuklarının herhangi bir politik akıma dahil olmasından kaygı duymasına da yol açtı. Vatandaşların en temel haklarından olan siyasi yaşama katılma hakkı, kullanılmasından korktuğumuz bir hak haline geldi. Şimdi Türkiye tarihinden birkaç olayla geride bıraktığımız dönemlerdeki gruplaşmaların acı sonuçlarına bakalım. ** Yıl 1959. İnönü’nün Kurtuluş Savaşı’nda karargâh olarak kullandığı evi ziyaret etmek istemesi, Uşak Valisi tarafından önlenmek istenir. Valinin emrini kabul etmeyen Emniyet Müdürü ve Jandarma Komutanı aynı gün görevden alınırlar. Polis, halkı dağıtmak için göz yaşartıcı bomba kullanır. Akşam, çevre illerden DP’li ve CHP’li

birçok parti taraftarı genç Uşak’a getirilir. Çıkan olaylarda birçok genç yaralanır. Uşak’tan ayrılmak üzere tren istasyonuna gitmekte olan İnönü’nün arabası, önü kesilerek durdurulur. İnönü arabadan inip, yaya olarak istasyona giderken arkasından başına taş atılır ve olayları arkasında bırakarak İzmir’e yola çıkar. Yaklaşık bir yıl sonra 3 siyasi liderin idam edildiği bir darbe ile yıllarca ülkenin gündemini oluşturan CHP-DP kutuplaşması “yok edilir”. Yıl 1977. Herkesin bildiği Kanlı 1 Mayıs. Taksim Meydanı’nda yaklaşık 500 bin kişi İşçi Bayramı’nı kutlamak için toplanmıştı. Akşama doğru Meydan’ın etrafındaki binaların çatılarından alana ateş açıldı ve ardından insanların panik halinde kaçıştığı alana rastgele panzerler girdi. Kazancı Yokuşu’na doğru itilen insanlardan 28 kişi yokuş başına bırakılan kamyondan dolayı ezilerek ve sıkışarak can verdi. 5 kişi vuruldu. 1 kişi panzer altında kaldı. 130 kişi yaralandı. Yaklaşık 3 yıl süren sağ-sol olayları her nasılsa ‘’bir anda’’ bir neslin işkencelerle ve idamlarla boğuştuğu 1980 darbesiyle bitti. Ve bir kutuplaşma dönemi daha tam olarak olmasa da “yok edildi”. 2014’te ise Gezi Parkı olayları sırasında yaralanan ve 11 Mart’ta vefat eden Berkin Elvan’ın cenazesi ardından olaylar çıkıyor. Ve Okmeydanı’nda iki grubun çatışmasıyla Burak Can Karamanoğlu da yaşamını yitiriyor. ** Yaklaşık 50 yıllık bir zaman geçmesine rağmen yaşananların içeriği hep aynı. Dönemin şartlarına göre ayrılmış iki grup ve kendini kalıcı sanarak halkı ortaya atan siyasi partiler ve devlet erkleri. Sağ, sol, muhafazakâr; ne olursa olsun önce düşüncelerin varlığına saygı duymak gerekiyor. Zira bu ülkenin daha fazla ölüme takati kalmadı!

Derslere koşuşturmaktan ve günlük hayatın dertlerinden sıkıldınız mı? Kampüsten ulaşımı kolay, zihni dinlendirmek için birebir olan park ve koruları araştırdık.

Süveyda Ece Çil ece.cil@boun.edu.tr Yıldız Parkı Korusu İstanbul’un tam ortasında olmasına rağmen atmosferiyle şehrin yoğunluğu ve gürültüsünden uzak kalabilen Yıldız Parkı, Beşiktaş’ta bulunuyor. Lale Devri’nde düzenlenen Çırağan eğlencelerine ev sahipliği yapmasının yanı sıra, yeniçeri teşkilatı yıkılıp yerine oluşturulan Asakir-i Mansure-i Muhammediye ordusunun eğitiminin de burada yapıldığı biliniyor. Mitolojik öykülerde de kendine yer bulan bu alanda, Pan’ın flütünü çaldığı söylenmekte. • Ne Yapılır? Geçmişte içinde birçok köşk bulunan parkta şu an sadece Sultan Abdülaziz’in yaptırdığı Malta ve

Çadır Köşkleri sağlam durumda. Parka gittiğiniz zaman bu köşklerden birinde deniz manzarasına karşı huzurlu bir kahvaltı edebilirsiniz. Koşucuların vazgeçilmezi olan park, içerdiği 120’den fazla ağaç ve çalı türüyle görenleri büyülüyor. Kahvaltıdan sonra kulaklıklarınızı takıp sessiz ve sakin bir yürüyüşe çıkmak için ideal bir yer. • Nasıl Gidilir? Okul duraklarından geçen 43R Kabataş veya 559C Taksim otobüslerine binip Beşiktaş’ta inerek Ortaköy yönüne doğru yürürken parkı görebilirsiniz. Sanatçılar Parkı Sanatçılar Parkı’nı diğer parklardan ayıran özellik, farklı bir amaç taşıması. Yaşayan ve dünyaya veda eden sanatçıları ölümsüzleştirmek ve gelecek nesillere tanıtmak isteyen park,


dosya

Elif Turhan elif.turhan@buik.net

Akatlar’da bulunuyor. Edebiyat, müzik, resim gibi sanat dallarında iz bırakmış sanatçıların el izlerine ve heykellerine rastlayabilirsiniz. Zeki Müren, Kemal Sunal, Barış Manço parkta büstleri bulunan sanatçılardan birkaçı. Ayrıca Park, Gezi Parkı olayları döneminde kurulan Etiler Forumu’na da ev sahipliği yaptı. • Ne Yapılır? Sanatçıları hissederek nostaljik bir yürüyüşe çıkabilir, kafelerden birinde çay içerek kafanızı dağıtabilirsiniz. • Nasıl Gidilir? Okuldan yürüyerek 15-20 dakikalık mesafede bulunuyor. Otobüsle 559C veya 43R’ye binerek Nispetiye Caddesi-Tepecik Yolu kesişiminde inip 5 dakika yürüyerek parka ulaşmak mümkün. Emirgan Korusu Emirgan-Sarıyer arasında bulunan koru, boğaz kıyısında yamaçlar ve sırtlara yayılıyor. Zamanında IV. Murat tarafından İranlı bir sultana hediye olarak verilen bu büyüleyici koru, tarih boyunca defalarca el değiştirmiş. İçinde Beyaz, Pembe ve Sarı Köşk’ü barındıran koru, 2006 yılından beri her Mayıs ayında Lale Festivali’ne ev sahipliği yapıyor. • Ne Yapılır? İçinde bulunan üç köşk yemek ve kahvaltı servisleriyle ünlü. Ayrıca

gerekli önlemler alındığında mangal yapmak da yasak değil. Çeşitli ağaçlara ve bitkilere yüzlerce yıldır yuva olan Emirgan Korusu’nda birçok kuş türüne, özellikle de papağanlara sıkça rastlandığından, fotoğrafçılıkla uğraşanlar için adeta bir cennet. • Nasıl Gidilir? Güney Kampüs’ten Bebek’e inip sahilden Sarıyer yönünde ilerleyen bir otobüse binerek Emirgan’a ulaşabilirsiniz. Maçka Parkı Maçka Demokrasi Parkı olarak da bilinen park, Nişantaşı ve eski İnönü Stadyumu arasında. Çimenli alan ve patikalar söz konusu olunca İstanbul’un gözde parklarından olan Maçka Parkı, 90’lı yıllarda sevgililerin buluşma noktası olarak ünlenmişti. Aynı yıllarda Taksim-Maçka arasındaki teleferik hattı da açıldı. • Ne Yapılır? Bisikletinizle patikalarda gezindikten ya da yıllanmış ağaçların yanından koştuktan sonra, kafelerden birinde çayınızı içebilirsiniz. • Nasıl Gidilir? Boğaziçi’nden Taksim’e giden 559C otobüsüne binip Dolmabahçe durağında inerek Maçka Parkı’na ulaşabilirsiniz.

“Buz Tutardı Resmi Yalanlar” “Eğer yeterince büyük bir yalan söyler ve bu yalanları yeterince uzun süre tekrarlarsanız, eninde sonunda insanlar bu yalana inanacaktır.” 2+2=5, Böyle yazar Orwell’ın meşhur distopyası 1984’te. Kimse tersini söylemez ya da söyleyemez, halkın doğrusu değişmiştir, yanlış olan iki artı ikinin dört ettiğidir. Yeni totaliter devlette yalanlar hüküm sürer ve halk bu yalanları kendi doğruları olarak benimsemiştir. Gerçek Bakanlığı vardır mesela, tarih her gün yeniden yazılır burada; Big Brother siluetinin eksik olmadığı ekranlarda bu yalanlar sürekli tekrarlanır. Çünkü mühim olan yalanları insanların bilinçlerine ince ince işleyip kitleleri aldatmaktır. Siyasetle yalanın birlikte yürümeye başlaması, hatta yalanın peşinden siyaseti sürüklemesi de diyebiliriz, totaliter devletlerle birlikte ortaya çıktı. Orwell’ın kitabını yayınlamasından on beş yıl kadar öncesinde Almanya’ya hakim güç Hitler komutasındaki Nazilerdi. Ve bu kitaptakinden daha etkili bir yalan politikası uygulamak için tarihte eşi benzeri bulunmayan bir bakanlık kurdurmuştu Hitler: Reichministerium für Volksaufklärung und Propaganda(Halkı Aydınlatma ve Propaganda Bakanlığı). Ve bu bakanlığın başına Joseph Goebbels’i getirmişti. Fiziğiyle Hitler’in ari ırkı için adeta bir tehdit oluşturmasına rağmen Goebbels; halkın kendi-

13

sine, Nazilere inanmasını sağlar. Çalışma kamplarının kapılarındaki “Arbeit macht frei!”(Çalışmak özgürleştirir!) sloganı da Goebbels’in ürünüdür. Aslında Goebbels’in çok iyi bildiği ve uyguladığı şey yalanın tekrarlandıkça oluşan; koca bir halkı kör, sağır, dilsiz edebilecek etkisiydi. O bunu şu sözlerle ifade etmişti: “Eğer yeterince büyük bir yalan söyler ve bu yalanları yeterince uzun süre tekrarlarsanız, eninde sonunda insanlar bu yalana inanacaktır… Bu noktada devlet gerçeğin yayılmamasını sağlamak zorundadır, çünkü gerçekler yalanın can düşmanıdır; bu bakış açısını genişleterek: Gerçek devletin en büyük düşmanıdır.” Görev süresi boyunca yalanlar söylemiş ve Hitler’in emelleri ardında elini kana bulamıştı. Alman halkına bu süreçte ‘yeterince’ büyük yalanlar çokça tekrar edilmiş ve bu koca halk senelerce uyutulmuştu. Nazi Almanyası ile eş zamanlı olarak SSCB’de Stalin de, yalanı siyasetinde etkin şekilde kullananlardan biriydi. Bu iki tarafın fikirleri taban tabana zıt olsa da, emellerine aynı yoldan geçerek ulaştılar. 2010’ların Türkiye’sinde de durumlar çok farklı değil. Gündemde öyle çok iddia var ki hangisi ne kadar doğru bilmiyoruz, bilmek de pek mümkün değil. Gezi, cemaat hükümet ayrışması, değişen yasalar, sansür, her gün yenileri çıkan tapeler derken zihnimiz iyice bulandı. Aslında “gerçekten” neyin ne kadar gerçek ne kadar yalan olduğunu anlamak için kafa yormamız lazım. Mesela sosyal medya kanalları ile sürekli tekrarlanan yalanlara karşı gözümüz ne kadar açık, her gün ekranlarda gördüğümüz yüzün dediklerini ne kadar sorguluyoruz? Üzerimizde uygulanan propagandanın ne amaçla ve nasıl yapıldığının farkına varabilirsek eğer, ancak o zaman siyasetin yalanlarına alet olmaktan kurtulabiliriz!


sosyal

Melike Duygu melike.duygu@buik.net

Dinlemeden Anladık, Anlamadan Eyledik “Oysa insan olmak Çoğalabilmektir başkalarıyla İnsansın, birinin canı yanarken Senin de canın yanıyorsa.” Empati diye meşhur bir kelimemiz var dile getirmekten zevk aldığımız, ama kurmayı pek de beceremediğimiz. TDK’daki anlamlarından birisi de ‘duygudaşlık’ bu sözcüğün. Karşındakinin duygularını sen de hissettiğinde, onu anlayabildiğinde başlıyor empati ve bu sürecin ardından da diyalog geliyor. *** Geçen günlerde Karanlıkta Diyalog etkinliğine katıldım. 10 kişi, her halükarda göreceğini düşündüğümüz gözlerimizle, önce zifiri karanlık bir bölüme giriyoruz. Odadan girdiğimizde ne kadar güvensek de kendimize, hiçbir şey göremiyoruz ve anında birbirimize çarpmaya başlıyoruz. Sonrasında ellerimizde beyaz bastonlar, görme engelli rehberimizin sesine takılıyoruz; birlikte vapura biniyoruz, karşıya geçiyoruz, manava gidiyoruz. Rehberimiz sürekli “Şimdi empati kuruyorsunuz, diyaloğumuz başladı.” diyor bize. Hepimizin pür dikkat kesildiği diğer cümlesiyse “Sesime gelin.” Orayı evi gibi bilen, beyaz bastonunu bile kullanmadan bizi yönlendiren rehberimize güvenimiz tam, sesine gidiyoruz. 1 saatlik etkinlikten sonra aydınlığa çıkıyoruz. Her şey normale dönüyor, görmeye başlıyoruz, Emin Bey’e bağımlılığımızdan eser yok.

Sadece sesini duyduğumuz kurtarıcımızı ilk defa görüyoruz, hayalimizdeki suretiyle karşılaştırıyoruz onu. Sesini duyduğunda hemen yüzümüzü o tarafa döndürdüğümüz rehberimiz konuşurken, bu sefer bağımsızca dolaşıyoruz etrafta, çantalarımızı almaya gidiyoruz. Biz bunları yaşarken, o aynı özgüveniyle, benden fazla olduğuna inandığım yaşama sevinciyle, iki ortamda da sahip olduğu bağımsızlığıyla evin yolunu tutuyor. Bendeyse değişen çok şey var, benden “farklı” olanlarla kurduğumu düşündüğüm her empatinin değersiz olduğunu düşünmeye başlıyorum. Meğer o karanlık yere girmek lazımmış diyorum kendime: “Nasıl olur da göremem gözlerim bu kadar açıkken?” hissini tatmak. *** Yapılan araştırmalara göre empati yeteneğimiz küçükken daha fazla oluyormuş, çoğu şeyde olduğu gibi eğer çabalamazsak, onu da kaybediyormuşuz büyüdükçe. Son zamanlarda toplumsal olarak yaşadığımız süreç de hepimizin “büyüdüğünün” bir kanıtı olsa gerek. Nietzsche’ye göre dünya, güç istenci denen bir şeyden ibaret. Bu bitmek bilmeyen, hiçlikle çevrilmiş bir döngü. Güçlü olma arzusuyla sahip olunan ve sürekli el değiştiren bir taht. Yine “Genellikle çamur oturur tahta ve genellikle taht da çamura.” diyor Nietzsche. Bu çamur öyle bir şey ki, ne kadar çok maruz kalırsan o kadar empati yeteneğini kaybediyorsun, başkalarını göremiyorsun ve asıl o zaman körleşiyorsun. O kapkaranlık odada rehbere gösterdiğin tavırla, dışarıya çıktığındaki ruh halin gibi. Oradan çıktığında, ışığa ulaştığını zannettiğinde asıl körleşmeye başlıyorsun yeniden. Biz büyüdükçe, güçlendikçe daha çok kaybediyoruz. Sonsuza kadar güvende kalacağımızı hissettiğimiz tahtımızdan ayrılmadan, ‘Öteki’ odalara girme cesaretinde bulunmadan. Çamurlu ellerimizi bulaştırıyoruz etrafa, büyük küçük dinlemeden. Çocuklar lütfedip müsaade edersek yaşamanıza, siz fazla büyümeyin ve empati kurmaktan korkmayın olur mu?

BAĞZI BOĞAZİÇİ Tİ Genelleme yapmak kötüdür ama mizahın kanatları altında hoş görülebilir elbet. Her Boğaziçi öğrencisinin oldukça nevi şahsına münhasır bireyler olduğunu kabul etmekle birlikte, okulda dikkat çektiğini düşündüğümüz ‘bağzı’ Boğaziçi tiplerini canlandırmak istedik.

O

rta Kantİn Marjİnalİ

Filtre kahve, yanına belki bir tane fındıklı fıstıklı kurabiye, okunmayı bekleyen makaleler, kitaplar. Bianet.org ve müzik…Hmmmfs.

Starbucuks Bardaklı İşletme Kızı www.buik.boun.edu.tr

14

Sahibi Sahibi: Boğaziçi Üniversitesi İşletme ve Ekonomi Kulübü adına Tolgacan Ceylan Sorumlu Yazı İşleri Müdürü Tolgacan Ceylan Genel Yayın Yönetmeni Kıvılcım Değirmencioğlu Editörler Alper Sezer, Merve Baysal Yazı ve Reklam İşleri Sorumluları Ahmet Berkay Karakaş, Elif Turhan, Melike Duygu, Orhun Arda Köksal Yazı Kurulu Burak Serin, Alper Cem Kefal, Alara Adalı, Uğur Dündar, Alper Çağan Arslan, Hande Yıldırım, Büşra Külahçı, Ebrar Bahçıvan, Süveyda Ece Çil Yayın Kurulu Kadir Aydın, Bilge Eralp, Gözde Oral, Kıvılcım Değirmencioğlu, Müge Kurtipek, Nuri Sayraç, Servet Ünal Görsel Yönetmen Bertuğ Yasavullar Matbaa Yılmazlar Basım Yayın Matbaacılık Pro. Tic. Ltd. Şti. Tel: 0212 565 56 82 www. yilmazlarbasim.com.tr

Boynundaki büyükçe kolyesi ve her hava koşulunda taktığı güneş gözlükleriyle İİBF binası önündeki alanda sıkça vakit geçirir.


sosyal

Çİ TİPLERİ

me Kızı

15

G ERÇEKTE OLMAYAN PERIODICALS ÖĞRENCİSİ

YEMEKHANEDE 3 ÇEŞİT

SEÇMELİ SEÇEN EXCHANGE KIZ Buraya gerçekten geldi mi? Bir gün geri dönecek mi?

5 ERKEK 1 KIZ GEZEN MÜHENDİS GRUPLAR

Boğaziçi Tweet Boğaziçi’nin Twitter’ı en aktif kullanan öğretim üyeleri kimler? Ana sayfamıza sık sık tweet’leri düşen hocalarımızın hesaplarını derledik, takip etmeden geçmeyin!

Ali Taylan Cemgil @AliTaylanCemgil Asım Karaömerlioğlu @asimkaraomer Ayfer Bartu Candan @AyferBartuC Aylin Vartanyan @atemwendeAylin Ayşegül Toker @aysegultoker Ayşen Candaş @ayshencandash

Sağlıklı beslenmeye özen gösteren kızımız “Bir çeşit alabilirsiniz sadece” uyarısına “Good day!” diye cevap verip yoluna devam eder.

Bu gruplar içinde bulunan kızların Kuzey Kantin’de tavla oynadıkları, ‘kanka’ ‘müdür’ gibi hitap tarzlarını benimsedikleri de görülmüştür.

Barış Büyükokutan @BBuyukokutan Biray Kolluoğlu @biraykolluoglu Burak Saltoğlu @buraksaltoglu

1.

GÜNEY ÇİM FRİZBİCİLERİ

ERKEK YURDU ÖNÜNDE SIGARA İÇENLER

Can Candan @yunusunbabasi Esra Mungan @esramungan Fatma Gök @fadime_gok Gökhan Özertan @GokhanOzertan Koray Çalışkan @koraycaliskan Mehmet Nafi Artemel @MNArtemel Mehmet Yiğit Gürdal @mhmtygtgrdl Nazan Üstündağ @Nazanstnda Orhan Torul @orhantorul

“Mont bahane, terliklerim şahane.”

Şemsa Özar @semsaozar Tuna Kuyucu @tunakuyucu Yahya Mete Madra @ymadra Zafer Yenal @zyenal

L

Üstün Ergüder’in sağ tarafını işgal ederler. Eğer orada değillerse havanın güzelliği sorgulanır.

Zeynep Gambetti @zgambetti

İSELİ GRUPLAR

“Arkaya şu güzel binayı alalım mı hocam?”


Dinamik Gazete 12.Sayı  

Dinamik, Boğaziçi Üniversitesi İşletme ve Ekonomi Kulübü tarafından çıkarılan kampüs gazetesi.

Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you