Issuu on Google+

Kasım 2013 Yıl: 24 Sayı: 72

dinamik@buik.net

Kurtiz’i Uğurlarken sayfa12’de

@DinamikGazete

gazete Boğaziçi Üniversitesi İşletme ve Ekonomi Kulübü süreli yayınıdır. Ücretsizdir.

Rektörün Gözünden Boğaziçi Gündemi Boğaziçi’nin akademik gündemine ilişkin merak edilenleri rektörümüz Prof. Dr. Gülay Barbarasoğlu’ndan dinledik. Röportaj sayfa 4’te

Demokratikleşme Paketinden Seçim Alternatifleri

Boğaziçili akademisyenler paketteki öneriler hakkında ne düşünüyor?

Yemekhanede Neler Oluyor? Yaşanan sorunlar ve sürecin devamı. Keremcan Gey’in haberi sayfa 7’de

Alper Çağan Arslan’ın haberi sayfa 3’te

İSTANBUL’DA KASIM BAŞKADIR

14

ALMANYA’DA ERASMUS

www.dinamikgazete.com yenilendi!

BOĞAZİÇİ ÜNİVERSİTESİ İŞLETME VE EKONOMİ KULÜBÜ

16


02

siyaset

Dinamik Üçüncü Yaşında Genel Yayın Yönetmeni

Kıvılcım Değirmencioğlu kivilcim.degirmencioglu@buik.net Amacımız kampüsteki farklı sesleri duyabileceğiniz bir köprü oluşturmak, çeşitliliği bulmanın en aracısız hali de okumak. Anlayış ve empatinin ilk basamağı.

Farklı düşüncelere saygı duymak, onların var olduğu bilincini kazanmaktan geçiyor. Bunun olağanlığını kabul etmekten. Bu da en küçük, en aykırı görüşün bile kendini görünür kılmasıyla mümkün. Aksi tehlikeli, insanın kendi doğrusunu mutlaklaştırma eğilimi yüksek. Başka doğruların da olabileceğini görmek, çoğunluk romantik bir şekilde bağlandığımız fikirlerimizi sorgulamak için değişik seslere ihtiyacımız var. Boğaziçi, bu farklı sesleri bolca duyduğumuz “kurtarılmış” bir bölge. Yüzlerce değişik fikir, farklı siyasi ve kültürel geçmiş aynı yurt odasını, aynı derslikleri ve kulüpleri paylaşıyor, birbirini aynı potada eritmeye çalışmadan. Kampüsün çok sesliliği, çevremizde gördüklerimiz, aynı masada konuştuklarımız kadar mı peki? Kantinde ya da manzarada hiç kulak misafiri olmadıklarımız, ortak tartışmada bulunmadıklarımız? Biz duyuncaya kadar yoklar, diyebilir miyiz? Dinamik, üç yıl önce “kampüs gazetesi” olmak için yola çıktığında, tek amacı haber vermek değildi şüphesiz. Gündemi sayfalarına taşırken, bunların kampüsteki yansımalarını öğrenmek ve duyurmak da istiyordu. Farklı sesler var, isteğimiz onları herkesin duyması için bir köprü oluşturmak. Bizimle benzer düşünen insanlardan çevre yaratma eğilimimiz olduğu doğru ama saygı duymak için farklı fikirlerle yüz yüze gelmemiz de gerek. O fikirleri bulmanın en aracısız hali de

okumak. Anlayışın ve empatinin ilk basamağı. Bu yüzden Dinamik, belli bir görüşün gazetesi olmaktan çok, bu çok sesliliğin aynası olma çabasında. Bu nedenle haberleri verirken mümkün olduğunca adil olmaya, içeriği görüş ve anketlerle desteklemeye özen gösterdik. Tabi ki, farklı sesleri en çok görmek istediğimiz yerlerden birisi de yazar kadromuz. Yazmaya ilgi duyan ve bu konuda kendini geliştirmek isteyen herkesi ekibimizde görmek istediğimizi hatırlatmakta fayda var. www.dinamikgazete.com Geçtiğimiz sene, gazeteyi güncel tutabilmek, kampüsteki anlık gelişmeleri daha hızlı duyurmak için açılan web sitemiz www. dinamikgazete.com, bu yıl yeni tasarımıyla yayında! Okunurluğu kolaylaştırmak adına daha sade ve görsel ağırlıklı bir tasarıma kavuşan sitede, kampüsten haberler, siyaset, ekonomi, spor gibi başlıkların yanında ünlü isimlerle söyleşiler ve mekân önerileri de yer alacak. Görüş başlığı ise, düşüncelerini paylaşmak isteyen Boğaziçililerin farklı seslerini duyacağımız bir alan olma amacında. Birbirimizi anlamak için, tanışmaya ihtiyacımız var. Boğaziçi’nin sürekli dolu olan etkinlik takvimini de sitemizden takip etmek mümkün. Ufak bir hatırlatma, etkinliklerini duyurmak ve sonrasında değerlendirmelerini paylaşmak isteyen bütün kulüplere sayfamız açık. * Henüz üçüncü yılına giren Dinamik Gazete’nin alması gereken uzun bir yol var. Her zaman kampüsü iyi analiz etmek ve değişme cesaretini göstermek gerekiyor. Ancak, yapılanları görmek ve değerini bilmek de önemli. Bu noktada hem geçtiğimiz yılki özverili çabalarından dolayı başta Akın Toksan ve 2012-2013 Yönetim Kurulu’na, hem de yaz tatillerinden fedakârlık ederek gazetenin ve sitenin yenilenmesinde emeği olan editörlerim ve yazı işleri sorumlularıma teşekkür ederim.

DEMOKRASİ PAKETİNDEN SEÇİM ALTERNATİFLERİ Demokrasi paketi açıklandı. Peki, pakette yer alan seçim önerileri ne anlama geliyor? Partiler konuya nasıl bakıyor? Alper Çağan Arslan alper.arslan@boun.edu.tr

30 Eylül 2013 tarihinde demokrasi paketinin açıklanmasıyla, pek çok yeni ve eski tartışma maddesi gündeme oturdu. Kamuda başörtüsü serbestisi ve özel kurumlarda farklı dil-lehçelerde eğitim imkanı getiren pakette idari düzenlemelerin bir kısmı tamamlandı. Meclisin açılmasıyla yasal düzenleme çalışmaları da başlarken, pakette yer alan yeni seçim sistemi alternatiflerinden hangisinin 2015 genel seçimlerinde uygulanacağı belirsizliğini koruyor.

550 Bölge, 550 Vekil! Yüzde 10 ülke barajı uygulanan mevcut sistem haricinde, ülke barajının %5’e düşürüldüğü daraltılmış bölge sistemi ve ülke barajının kaldırıldığı dar bölge sistemi pakette yer alan diğer seçenekler. Tek isimli çoğunluk sistemi ya da bilinen adıyla “dar bölge”, Türkiye’de daha önce uygulanmamış bir sistem. Bu sistemde ülke, seçilen milletvekili sayısınca seçim bölgelerine ayrılıyor ve sonrasında her bölge bir milletvekili çıkarıyor. Dar bölge sistemi milletvekili adaylarının seçmenlerle olan irtibatını arttırarak parti içi demokrasilerinin gelişimine olumlu etkiler yaparken, bir yandan da seçim bölgesi barajını çok daha fazla artırıyor. Her bölgeden yalnızca bir milletvekilinin seçilecek olması, azınlıkta kalan partilerin kendisine temsil olanağı bulamamasına sebep olabiliyor. Baraj düşsün, seçim bölgesi artsın! “Daraltılmış bölge”, benzerlerinin Türkiye’de daha önce uygulanmış olduğu bir sistem. Eğer bu sistem yürürlüğe konacak olursa, Türkiye

110 seçim bölgesine ayrılacak. Her seçim bölgesinin 5 milletvekili çıkaracağı sistemde ülke barajı da %5’e çekilecek. Dar bölge kadar köklü bir değişim ifade etmeyen daraltılmış bölge sistemi, aday etkisinin artması anlamında dar bölge sistemiyle benzer olumlu yönlere sahip. Diğer taraftan, daraltılmış bölge sistemi de paketteki diğer iki alternatif gibi bir çoğunluk sistemi. Bu durum, bölgelerde zaman zaman temsil problemleri ortaya çıkarıyor. 2011 seçimlerindeki oy oranları baz alınarak hazırlanan çalışmalarda görünen o ki, bu sistem başta MHP olmak üzere Meclisteki muhalefet partilerinin koltuk kaybetmesine sebep oluyor. Daraltılmış bölge sisteminin bir benzerinin uygulandığı 1987 genel seçimlerinde Türkiye’de iktidar partisinin bir önceki seçime göre %8 oy kaybedip buna rağmen meclisteki temsil oranını artırmış olması, muhalefetin endişelerini artırıyor.

Partiler ne diyor? Mecliste yer alan partiler arasında MHP, mevcut sistemin devamlılığı yönünde net bir tavır sergilerken, dar bölge ve %5 barajlı daraltılmış bölge sistemlerinin MHP’yi tasfiyeye yönelik olduğu kanısını taşıyor. CHP ve BDP ise önerilen hiçbir seçeneğin Türkiye’nin demokrasi ihtiyacını karşılamadığı görüşünde. AKP Seçim İşlerinden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Mustafa Şentop ise iddialara ilişkin, Türkiye’nin her bölgesinde büyük bir halk desteğine sahip olduklarını ve bu nedenle önerilen alternatiflerin doğal olarak AKP’den yana olacağını ifade ediyor.


siyaset

03

FİKRİM YOK

%7,1

EVET

%5,2

Demokrasi paketi ile sunulan seçim sistemi seçenekleri konusunda yeterli bilgilendirme yapıldığını düşünüyor musunuz?

%87,7 HAYIR

MEVCUT SİSTEMDE BARAJIN DÜŞÜRÜLMESI

%62,5

Sizce Türkiye’de uygulanacak en doğru seçim sistemi nedir?

%3,3

MEVCUT SİSTEM

DİĞER %7,1 %5,8 %4,5 %16,8 DARALTILMIŞ DAR BÖLGE FİKRİM YOK BÖLGE

AKADEMİSYEN GÖRÜŞLERİ

Assoc.Prof.Dr. Koray Çalışkan / Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Dar bölge aslında barajı %50’ye çekmek anlamına gelir. Ak Parti’nin işine yarayacak bu tip adımlar parlamenter demokrasiyi aşındıracaktır. Dahası, seçim bölge sınırlarıyla oynayarak gerrymandering* denilen taktiklere başvuracaklardır. Türkiye’nin var olan

parlamenter demokrasisinde en uygun çözüm, barajı olabildiğince düşürmektir. %3 makul bir baraj olarak görünüyor. Türkiye’de seçim sistemindeki tek ve en önemli adaletsizliğin banisi ve hamisi bu notada Recep Tayyip Erdoğan’dır. Bütün partiler barajı düşürmeye olur demişken, barajı biz getirmedik demek kabul edilemez. Prof. Dr. Nermin Abadan Unat / Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü Yarı Zamanlı Öğretim Üyesi Dar bölgede seçmen ile temsilcisi arasında kişisel bir temas var ve bu, demokratik tartışma konusunda uzun geçmişi olan ülkelerde iyi sonuç veriyor. Türkiye gibi sorunları kişiselleştirmeye müsait bir ülkede ise etnik, dinsel, cinsiyet kimlik gibi sorunlara neden olur. Uygulanma-

sı durumunda tehlikeli durumlar ortaya çıkabilir, özellikle azınlık mensupları ile kadın adayları için olumsuz sonuçlar doğuracaktır. Buna karşı daraltılmış bölgede nispi temsil uygulanabilir; ancak bu sistemde iktidar partisi, kullanabileceği taktikler yüzünden avantajlı olur. Türkiye gibi demokrasiyi tam anlamı ile gerçekleştirebilmek konusunda problemi olan bir ülke için sakıncalıdır. Ben, seçim çevresini makul bir sayı ile sınırlandırılabilen nispi temsil sistemine taraftarım. Assist Prof. Dr. Zeynep Kadirbeyoğlu/ Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Pakette yer alan sistemlerin nasıl işleyeceği net değil. Bu reformların geniş katılımla tartışılması gerekir.

Seçim sistemi ismini telaffuz ederek reform olmaz. Esasen Türkiye’deki il idarelerin nasıl işlediği düşünüldüğünde, bu sistemlerin sorunlar doğuracağını düşünüyorum. Örneğin kapsamlı bir reform yapılmadan, dar bölgeye geçilirse vekillerin kimi temsil edeceği sorunu oluşur. Daraltılmış bölgede de benzer bir sorun oluşacaktır; ama tabi ki bu, sistemin nasıl işleyeceğine bağlı ve bu da pakette net değil. Dar bölge sistemlerinde ana iki parti mecliste çoğunluğa sahip oluyor. Bunun, Türkiye örneğinde seçimlerde temsiliyet sağlayacağından emin değilim. Bu bağlamda, önümüzdeki seçimlerde; baraj kaldırılarak veya düşürülerek mevcut nispi temsil sistemi uygulanmalı. *Gerrymandering: Seçim bölgelerinin bir siyasi parti lehine olacak şekilde düzenlenmesi


04

kampüsten

Boğaziçi’nin Bugününe Kırk Yıllık Bakış:

Gülay Barbarosoğlu “Öncelikle size teşekkür ederim, bir seneyi aşkındır rektör olmama rağmen üniversitenin temel sorunları hiç bu kadar derli toplu önüme getirilmemişti. Ancak konular o kadar derin ve önemli ki ilk olarak akademik konulara değinelim. Bir sonraki sayıda kampüs yaşamına dair sorularınıza değiniriz diye düşünüyorum. Böylece üniversitenin öğrenci açısından toplu bir fotoğrafını çekmiş olacağız.”

Boğaziçi’ni farklı noktalardan görme şansınız olmuş. Gerek öğrenci, gerek öğretim görevlisi olarak okulumuzda geçirdiğiniz dönemi, öğrencilerin sizi daha iyi tanıması açısından, kısaca anlatabilir misiniz? Hayatımın çok uzun bir dönemini, 40 yılımı bu üniversitede geçirdim. Girdiğim yıl Robert’ten Boğaziçi’ne dönüşüm yeni başlamıştı. O yıldan bugüne bu üniversitenin çok ciddi bir dönüşüm, gelişim ve güçlenme sürecini yaşadım. Yıllar içinde, Güney Kampüs dışında İstanbul’da çok değişik kampüslere dağıldık, öğrenci ve hoca sayımız arttı. Tüm bunlara bakarak da Türkiye’de etkinliğimiz ve önemimiz de arttı. Öğrenci olarak başladığım

Boğaziçi’nde asistanlık, hocalık, bölüm başkanlığı, enstitü müdürlüğü, rektör yardımcılığı yaptım. Aslında idari konulara da üniversiteyi tanıyarak geldim. Onun için üniversitenin geçirmiş olduğu değişimin nedenlerini çok iyi biliyorum. Ben bütün bu süreçleri fiilen yaşadığım için de oldukça mutluyum. Harçların kaldırılmasının Boğaziçi Üniversitesi üzerindeki etkisi nasıl oldu, okul kendine yeni kaynaklar yaratabildi mi? Kamu üniversitelerinin kamusal sorumluluğuna ve devletin topluma karşı yüksek öğretim sorumluluğu olduğuna inanırım. Avrupa’da birçok ülkede ve Amerika’da bazı

üniversitelerde olduğu gibi, yüksek öğretimin de ücretsiz olması benim yıllardır savunduğum bir meseledir. Gelişmiş bir ülkede vakıf üniversiteleri vardır ama devletin kamusal sorumluluğundan dolayı muhakkak harçsız eğitiminin de olması gerektiğini düşünüyorum. Harçların kaldırılmasının, Boğaziçi’ne 4 milyon civarı bir maliyeti oldu. Üniversitenin, 2013 bütçesi olan 190 milyon içinde 4 milyon önemli bir kaynak değildi. Bu rakamın önemli bir kısmını burs olarak öğrencilere veriyorduk, bunu başka bir kaynaktan sağladık. Dolayısıyla Boğaziçi Üniversitesi harçların kalkmasından etkilenmedi diyebiliriz.

Kaynak noktasına değinmişken, mezunların bağışları bu noktada ne kadar katkı sağlıyor? En yeni öğrendiğim konu üniversitenin mezunlarla ilişkisi meselesiydi ve biraz hayal kırıklığına uğradım. Üniversitenin 54 bin mezunu var, fakat bir mezun veri tabanı yok. Mezunlarla ilişki kurmadan onlardan bağış da alamazsınız. Şimdi Mezunlarla İlişkiler Ofisi’ni kurduk, sınıf ve dönem temsilciliği kavramlarını oluşturduk. Bence güçlü üniversitelerin mezunlarıyla ilişkisi güçlüdür. Bu kolay değil, rektörlüğüm süresince bunu ne noktaya getirebilirim bilmiyorum. Bağış konusuna dönecek olursak, bahsettiğimiz 190 milyon liralık bütçe devletten geliyor ve nasıl kullanacağımız çok belli. Mevzuat gereği devletin parasından öğrencilere burs verme imkanı çok kısıtlı. Bu noktada devreye vakfa yapılan bağışlar giriyor. Mezunlarımız vakfa düzenli şekilde, onların dikkat bile etmeyeceği miktarda bir bağış yapsa, bunun üniversiteye katkısı hem burslar hem de araştırmalar açısından çok büyük olur. Okuldaki kontenjan artışı yurtlarda, sınıflarda ve diğer ortak yaşam alanlarında etkisini gösteriyor. İlerleyen yıllar için bu kapasite sorununu nasıl değerlendiriyorsunuz, bu konuda YÖK ile bir değerlendirme yapıldı mı? Üniversitemizde öğrenci sayısındaki artışa baktığımızda belli kırılma noktaları var. İlki 80’ler, sonra 90’ların başı, sonra da ufak ufak artmaya devam ediyor. Boğaziçi, 70’lerde bin öğrenciyle başlarken şimdi mevcut 14 bin oldu. Şimdiye kadarki rektörlerin hepsi ve de ben Boğaziçi’nin ilkeleri ve eğitim felsefesi açısından, sayıların bu düzeylere çıkmaması gerektiğini ısrarla her sene yazar, savunuruz. Her yıl her bölümün bir rakamı vardır ısrarla onu koyarız. Görüşmeler bu yıl da devam edecek. Bazı kitle derslerinde sınıf kapasiteleri ve öğrenci sayıları arasındaki oranı kabul edilemez buluyorum. Hemen bir eğitim politikaları komisyonu kurulması ve eğitimle ilgili birçok konunun değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Bu yüzden bir akademik forum başlatıyoruz. Konuların başında da kitle dersleri geliyor.


kampüsten

Hazırlık sınavını geçemeyip “remedial” olan öğrencilerin çoğu, YADYOK’un eğitim kalitesinin yetersiz olduğunu ve çağın gerisinde kaldığını dile getiriyor. Bu konuda ne düşünüyorsunuz, hazırlık eğitimine ilişkin bir iyileştirme yapılacak mı? Yadyok’ta bir problem olduğunun farkındaydım, geldiğim günden beri de uğraşıyorum. Bu sorunu çözmek için konunun uzmanlarından bir komisyon kurduk ve çalışmalara başladık. Sayılar üzerinden gidecek olursak iki problem var. Birincisi, Başlangıç(Beginner) durumundaki öğrencilerin hazirandaki sınavda kalma oranı %90. Yani bu öğrenciler iki dönemde İngilizce öğrenemiyorlar. Toplamda 2012 girişlilere baktığımızda ise, 1753 öğrencinin %68’i başarılı olmuş. Bu oran otuz sene hocalık yapmış biri için kabul edilemez. Bir derste başarısız olma oranı en fazla %10 dur, %32 bir derste başarısız oluyorsa bunda bir sorun vardır. İlk olarak hazırlık eğitimin, başlangıç düzeyi için 3 döneme çıkarma kararı aldık. Yeni müfredat 2014-2015’te uygulanmaya başlanacak. Ayrıca, İngilizce öğrenmek daha küçük sınıflarda öğrenci odaklı çalışmayı gerektirir. Sonuç olarak hoca ve sınıf sayısı da artmalı. 2012’de 1758, bu sene 1815 hazırlık öğrencisi var, çok büyük bir kitle. O zaman idare olarak hemen sınıf sayısını arttırmak, hoca sayısını arttırmak gerekiyor. YÖK hoca konusunda destek verdi. Fakat bunun için önce sınıf üretmek gerekiyor, belki farkındasınızdır Turgut Noyan Salonu’nu yıktık, yine yapacağız. İnşaatın ocak ayı sonuna kadar bitmesi hedefleniyor. O biter bitmez sömestr tatilinde, Kuzey Yadyok binasını Turgut Noyan’a taşıyacağız. Ardından Kuzey Yadyok yıkılıp, altına otoparkla beraber yüksek yeni bir bina yapılacak. Onun da 2014 sonunda bitmesi öngörülüyor. Yeni bina, toplamda 60 kadar değişik büyüklükteki sınıftan oluşacak. Öncelikle Kuzey Kampüs’te, daha sonra da Kilyos’ta sınıf yaratmaya çalışıyoruz. Yadyok meselesine geri dönersek bir de mevcut “remedial” öğrenciler var. Bu sayı, hemen hemen 900. Onlar Türkiye’nin en iyi öğrencileri, öncelikle İngilizceyi bir an

05

önce halledebilmeleri için destek olmak lazım. Bunun için de Oxford Üniversitesi’nden e-learning sistemi için bir yazılım satın aldık, öğrenciler için ücretsiz. 2014-2015’ten sonra bir de yeni müfredatla, zannediyorum bir-bir buçuk yıl içinde toparlayabiliriz. Öğrencilerin ihtiyaçlarını öğrenmek ve ‘Neden kaldın?’ sorusunu da sormak gerek. Bu noktada elimizdeki başka bir oran: derslere gelmeyenlerde başarı çok düşük. Bu bilgiyi de paylaşmak gerekiyor. Kapasite artışı ile ilgili olarak yurtlar kimi zaman öğrenci talebini karşılamakta yetersiz kalıyor. Yakın gelecekte yeni bir yurt yapılması planlanıyor mu? 2013 girişli öğrencilerin toplam başvuru sayısı 855, bana ilk gelen bilgi başvuruların 820’sinin kabul edildiğiydi. Şu an kapasite tamamen doldu. Planlarımız doğrultusunda Kilyos’ta yeni yurt yaratılması söz konusu. Yurtlarla ilgili bir konu da Kandilli Kampüsü’nde lisansüstü öğrencileri için yurt yapıp, burada lisansüstü öğrencilerin kaldığı bazı odaları lisans öğrencilerine ayırmak. Onunla ilgili olarak da 2014 bütçesinin projesi hazır. Yaklaşık 200 öğrencilik bir yurt yapılabilecek Kandilli Kampüsü’ne. Böylece lisansüstü öğrencilerinin birazını oraya kaydırıp burada yer açılabilecek. Kuzey ve Uçaksavar Kampüsleri için yıllar önce bir master plan yapılmadığından, plansız büyümüş, yurt yapılabilecek bir alan yok. Güney Kampüs zaten sit alanı olduğu için çivi çakmak mümkün değil, Hisar Kampüs’te bir şey yapamıyoruz. Şu an, Uçaksavar Kampüsü’nün imar durumunu düzeltmeye çalışıyorum. Orası şu anda bütün imar müsadesini kullanıyor, halbuki bir emsal artışı olsa, yeniden imar yapılabilse üniversitenin imkanları çok değişir. Yurt, sınıf, lojman olarak o parsel değerlendirilebilir ama kesin değil. Onu şu anda ümit edelim, dileyelim, uğraşalım. Sarıtepe Kampüsü, Boğaziçi’nin diğer kampüsleriyle kıyasladığımızda konumu ve yapılanması açısından bir adım geride kalıyor. Kampüs arazisi konusunda Sarıyer Belediyesi’yle sorunlar ya-

şandığı doğru mu? Kilyos ile ilgili yakın zamanda yapılacak girişimler var mı? Bugün birçok büyük üniversitenin kampüsü şehirden uzak. Ama Sarıtepe’nin o terkedilmiş gibi gözüken hali insanı üzüyor. Dolayısıyla geliştirilmesi, değerlendirilmesi çok önemli. Ama her şeyiyle; yüzme havuzu, spor tesisi, yurduyla. Hem sınıf, hem yurt ihtiyacımız var; o zaman en hızlı şekilde nerede üretebiliriz? Kilyos’ta kabası bitmiş bir bina vardı. Çok önemli bir bina, ama bir türlü kimse 20 senedir o binaya el sürmemiş. Onun için ihale yapıldı, binanın inşaatına başladık. 2014’ün sonuna doğru, yeni bir yurt kazanacağız. Ayrıca, Sarıtepe Kampüsü, çok değerli ve Boğaziçi’nin dil öğretmek anlamında çok daha etkin kulla-

nabileceği bir kampüs. Dolayısıyla YADYOK meselesinde de çok önemli. Yaklaşık 2000 YADYOK öğrencisi var. Şu anda 700 kadarı Kilyos’ta okuyor, yani sayı 3’e bölünmüş: Güney, Kuzey ve Kilyos. Bu üçlü ayrım pedagojik anlamda da doğru değil, tamamı aynı öğrenci grubu. Eğer bütün hazırlık öğrencilerini Kilyos’ta bir şekilde ağırlayabilirsek, burada sınıf olarak büyük bir rahatlama sağlayacağız diye düşünüyoruz. Ulaşım imkânları da orada yerleşik bir kitle olursa daha da artacaktır. Bir seneyi hep projelendirerek geçirdim arkadaşlar, şimdi bunları uygulamaya koyuyoruz ve daha güzel olacak diye düşünüyorum. Sarıyer Belediyesi’yle ilgili sorunlar yaşadığımız doğru. Kilyos’ta bir spor salonu yapılıyor, onun inşa-


06

kampüsten

atıyla ilgili birtakım sıkıntılar var. İmar sorunları maalesef üniversitelerin gündeminde, belediyeyle halletmeye çalışıyoruz. Vakıf üniversitelerinin son yıllardaki yükselişi ve bazı akademisyenlerin bu üniversiteleri tercihi karşında, Boğaziçi Üniversitesi’nin geleceğini nasıl değerlendiriyorsunuz? Boğaziçi Üniversitesi, bu durum karşısındaki güçlü konumunu yitirmemek için neler yapıyor? Boğaziçi Üniversitesi tersine beyin göçünde akademisyenler için en çok tercih edilen üniversitelerin başında. Boğaziçi’ne gelen genç arkadaşlarımızın durumuyla ilgili bir çalışma yapmıştım. Üniversitemizin güçlenerek yoluna devam ettiğini söyleyebilirim. 2005’ten 2012 tarihine kadar gelen 150 yeni öğretim üyesinin 60’ının doktorası Time Higher Education’ın ilk 100 üniversitesinden. %80’inin doktorası ilk 200’den, yani çok güçlü bir kadro var. Neden Boğaziçi’ne gelmek istiyorlar? İlki, Boğaziçi Üniversitesi’nin araştırma yapma ve akademik faaliyetleri yürütmedeki özgür ortamı. Hiyerarşik olmayan yönetim modeli, bir otorite zinciri yok. Bu çok güzel ve çok önemli çünkü Türkiye’de çok az üniversitede var. Tabi araştırma için en önemli etken: Öğrenci. Kaç sene ders verdim ama hayatım boyunca bir kere dersimi yenilemeden, çalışmadan gelmedim. Çünkü öyle bir öğrenci grubu var ki; size soru sorar, sizi sınar. Müthiş bir değer. Öbür taraftan altyapı noktasında bazı eksikler var. Dolayısıyla yönetim ne yapmalı? Bir kere, bu özgür ve hiyerarşik olmayan, takım çalışmasına inanmış akademik atmosferi koruması, desteklemesi gerekiyor. İkincisi üniversitenin alt yapı yatırımını yapması gerekiyor. Yani bir üniversitenin Teknoparkı, Teknoloji Transfer Ofisi olmalı; araştırmalara destek verecek alt yapısı olmalı. Üniversitemiz de bulunduğu durumu, bütün bu bahsettiğim değerleri yükseğe taşımak için uğraşmalı. Dolayısıyla, “Ben iyiyim, bana iyi öğrenci geliyor, çok iyi hoca geliyor…” Böyle bir şey yok! Bu bir emek işidir, buna kafayı yormak gerekir, bu öğrenciyi mutlu etmek gerekir, bu hocayı mutlu etmek gerekir; ben öyle düşünüyorum.

“Ben iyiyim, bana iyi öğrenci geliyor, çok iyi hoca geliyor…” Böyle bir şey yok! Bu bir emek işidir, buna kafayı yormak gerekir, bu öğrenciyi mutlu etmek gerekir, bu hocayı mutlu etmek gerekir; ben öyle düşünüyorum.

Biliyorsunuz, çok yakın bir zamanda Times Higher Education’ın bir sıralaması oldu. Boğaziçi’nin 199. olması, dünyadaki bütün yüksek öğretim platformuna, “Türkiye ilk 200’e girdi” diye geçti. Fakat şunu söylemek istiyorum, sıralamanın birtakım kırılım noktaları var. “Research impact” diye bir ölçüt, Thomson Reuters’ın bütün dergilerden toplamış olduğu bir bilgi ve üniversitenin yaptığı araştırmaların kalitesini ölçüyor. Orada puanımız 88,2. Eğer sadece ona göre sıralanmış olsaydık, dünyanın 57. üniversitesiydik. Bu şunu gösteriyor, bu üniversitede kaliteli araştırma yapılıyor. Bunu ben söylemiyorum, hiçbir veriyi Boğaziçi Üniversitesi vermedi. 199. olmak bence hiçbir şey. Ben Boğaziçi’nin ilk 100’de olması gerektiğini düşünüyorum ve olacaktır diyorum. Son olarak Boğaziçi Üniversitesi’ni diğer üniversitelerden ayıran en büyük değer sizce nedir? 150.Yıla ve önümüzdeki günlerde yapılacak aktivitelere ilişkin söylemek istediğiniz bir şey var mı? Aslında bir kurumun kalitesini değerler yumağı belirler. Burada bu üniversitenin asla vazgeçmediği demokratik, liberal değerler bütününden söz edebiliriz. Bütün

çeşitliliğe ve farklılığa hoşgörüyle bakabilmek ve bunları konuşabilmek… Aynı zamanda, üniversitelerin kamusal görevine inanmış bir kültür var. Çünkü öğrencilerimiz mezun olunca toplumun en önünde olup, hayatı boyunca Boğaziçi ismini kullanacak. Kampüslerimizi de unutmamak lazım tabi. Çok özel kampüslerimiz var: özellikle Güney Kampüs, Sarıtepe ve Kandilli Kampüsü. Gerek endemik bitkileriyle, gerek anıt ağaçlarıyla, doğasıyla, coğrafyasıyla çok özel yerler. Bu üç değerli kampüsün de üniversitenin çok önemli değerleri olduğunu düşünüyorum. Buradaki yaşamı çevre bilinciyle korumak ve zenginleştirmek çok önemli bizim için. 150. Yıl etkinliğimiz çok fazla, ancak öğrenci katılımı noktasında sıkıntılar olabiliyor. Konserler ve konferanslar devam edecek, bunun için de bir komisyon kuruldu, başkanı Zafer Yenal hocamız. Onun görüşleriyle hem mezunlarımıza hem de öğrencilerimize Mart 2013 - Mayıs 2014 arası devam edecek bir dizi faaliyet sunuyoruz. Önemli bir nokta ise siz öğrenciler memnun musunuz, farkında mısınız, istekleriniz var mı? Daha zaman var ve öğrencilerden de talep bekliyoruz, çünkü önemli olan bunu hep beraber hatırlamak ve ilerletmek.


kampüsten

Yemekhanede Neler Oluyor?

Editör

Merve Baysal merve.baysal@buik.net

Diyalog Manzarada Başlar Diyalog ve paylaşım ortamını canlı tutabileceğine inandığım küçük, boğaza nazır bir yer var.

Zaman zaman fark etmesek de, Gezi sonrası kişisel hak ve özgürlükler hakkındaki genel farkındalık oldukça arttı. Fakat Gezi içindeki çoğulcu ortamın ülke geneline yansımaması derin bir kutuplaşmayı da beraberinde getirdi. Hal böyle olunca farkındalıkla kazandıklarımız, bazen kutuplaşma engeline takılıyor ve adı üzerinde, ‘insan’ı ilgilendiren bu konular, ayrımcılık eşliğinde değerlendirilmiş oluyor. Bu çıkmazdan çıkmanın yolu belki de farklı kesimler arası diyalogun gelişmesinden geçiyordur. Hiç bilmeden eleştirdiğimiz, ötekileştirdiğimiz gruplar ve kişiler hakkında fikir sahibi olmaya çalışsak, kendi fikrimizi de onlara aktarmayı denesek çözüme bir adım daha yaklaşılır mı? Türkiye için bu denge nasıl sağlanır, sular nasıl durulur bilemiyorum. Ama bu diyalog ve paylaşım ortamını canlı tutabileceğine inandığım, daha küçük, boğaza nazır bir yer var. Sonunda Hegel’e Bağladım Boğaziçi çeşitli görüşleri barındıran saygı ortamıyla bilinir. Bunu bilmenin verdiği rahatlıkla, ön kayıtta Güney Kampüs’teki farklı öğrenci gruplarını saygı atmosferini yaşatır halde görmeyi bekliyordum. Maalesef daha çok kutuplaşmadan nasibini almış birkaç manzaraya şahit oldum. Verebileceğim bir örnek, LuBunya afişlerinin yırtılmasıydı. Bir diğeriyse çağ dışı kıyafetler giyip Kuran

07

dağıttığı gerekçesiyle, bir öğrenci hakkında Facebook’ta hakarete varan kelimelerle yapılan paylaşımlar. Diyalog eksikliği açısından bakarsak bunlar uç örnekler ama iki olayda da karşı tarafla konuşma yok, yüz yüze gelme yok. Fikrini karşısındakilere zarar vermeden açıklama yok. Tez diyoruz, belki antitez de diyoruz ama bu tavırla hareket edilince senteze, uzlaşmaya varamıyoruz. Neden Öyle Diyorsun Abi? Karşıdaki fikrin kendi düşüncemizden çok farklı olması da taraflarda çekince yaratıp, diyalogu yaralayabiliyor. Bu engele takılmayan bir cümle duymuştum mescit tartışmaları sırasında. Çocuğun biri mescit talebini samimiyetsiz bulduğundan bahsediyordu arkadaşına. Diğeri bir süre dinledi, dayanamadı “Neden öyle diyorsun abi? Ben çok zorlanıyorum valla on dakikada inip çıkayım diye.”dedi. Belki karşılıklı olarak argümanları birbirine çok tersti. Ama aralarında “abi” samimiyeti vardı. Birbirlerine anlayış göstermeleri için ‘yeterli’den fazlası mevcuttu. Daha ne olsundu. İçinizde Kalmasın Hayata karşı duyarlılığımız; henüz üniversiteden çıkmamış, hızla akan düzene karışmamışken en yüksek düzeyde. Sorguladıkça, paylaştıkça; etkileyen, etkilenen, olgunlaşan değerli düşüncelerimiz var. Sizin de söylemek istedikleriniz varsa uyarıyorum: Süremiz kısıtlı. İçinizde kalmasın.

Hesaplı menüsüyle yemekhane her gün birçok öğrencinin yemek için ilk tercihi. Ama son zamanlardaki gelişmeler öğrencilerin yemekhaneye yaklaşımını değiştirdi. Keremcan Gey keremcan.gey@boun.edu.tr Süreç nasıl gelişti? Yemekhanede son bir senedir birçok sorun yaşanıyor. İlk olarak geçtiğimiz şubat ayında Kilyos’ta öğrencilerin yemekhane yemeklerinden zehirlendiği iddiasının ardından, öğrenciler ve okul yönetimi harekete geçti. Ancak test için laboratuvara gönderilen yemeklerden “temiz” sonucu geldi. Olayın etkisi henüz geçmeden Kilyos’taki yemeklerden kurtçuk çıktı. Bu dönem ise, Güney Yemekhane’de birkaç tabaktan böcek çıktığı fotoğraflarla kanıtlandı. Öğrenciler bu olaylara tepki olarak çeşitli eylemlere başvurdu. Kilyos’ta yürüyüşler düzenlendi, pankartlar açıldı, yemekhane boykot edildi; Kuzey Kampüs’te yemekhanenin kapısında öğrencilerin hazırladığı yemekhane yemeklerine alternatif kumanyalar ücretsiz dağıtıldı. En son yaşanan böcek olayından sonra ise tepkilerin şiddeti giderek artıyor. Ayrıca Eğitim-Sen; yayınladığı raporda, yemekhaneyi işleten taşeron firmanın vadettiği et gramajlarının altında servis ederek sözleşmeye uyulmadığını ortaya koydu. Yine bu raporda açıklanan bir diğer sorun, yemekhanede yapılan denetimlerin önceki senelere göre çok daha az olduğuydu.

Şu Anki Durum Yaşananların ardından yönetim, sözleşme şartları gereği, böcek va-

kasından sonra üçüncü kez taşeron firmaya uyarı verdi ve sözleşme fesih hakkını elde etti. Bu yüzden yakın zamanda tekrar ihale yapılması bekleniyor. Bununla birlikte yönetim, taşeron firmaların yeteri kadar denetlenmediğini kabul etti ve bu konuda çalışmalar yapılacağını açıkladı.

Bundan Sonra Ne Olacak? Okulun kısa vadedeki ilk hedefi yemekhaneyi işleten taşeron firmaların denetiminin artırılması, geliştirilmesi ve profesyonelleştirilmesi. Hâlihazırda Kantin ve Kafeteryalar Denetleme Komisyonu ve Taşeron Denetleme Kurulu adlarında, okulumuz bünyesinde bulunan ve bu işle ilgilenen iki heyet bulunuyor. Ancak bu kurullar sadece üniversite çalışanlarından oluşuyor. Bu yüzden yemekhaneyi denetlemek üzere sağlık uzmanları, idareciler, personeller ve öğrencilerden oluşan; daha yetkin ve daha şeffaf bir kurulun kurulması öngörülüyor. Denetim ekibinin üstünde onları kontrol edecek bir ekip de planlananlar arasında. Böylece kontrol mekanizmalarının güçlendirilmesi ve denetimlerin sürekliliğinin sağlanması hedefleniyor. Ayrıca oluşturulan bu ekibe eğitimler verilerek denetimin kalitesi yükseltilecek. Tartışılan bir diğer çözüm de üniversitenin kendi yemeğini kendi hazırlaması. Ancak üniversite, yıllardır bu iş için taşeron firmalara başvuruyor.

Editörün Notu Dinamik Gazete okul içi düşünce paylaşımına katkı sağlasın, herkes her konuda dile getirmek istediklerini paylaşabilsin, diyoruz. Bir kere daha hatırlatmak adına, www.dinamikgazete. com’da “görüş” sekmemiz var, herkese açık. Yazılarınızı esirgemeyin. Devamı arka sayfada


08

kampüsten

Yemekhanede Neler Oluyor?

AKADEMİSYEN GÖRÜŞLERİ

Alper Sezer alper.sezer@buik.net

ÖĞRENCİ GÖRÜŞLERİ

Yemekhane sıkıntılarını tekrar gündeme getiren Boğaziçi Forum’un bu problem hakkındaki görüşleri şu şekilde: Fethi Yılmazşamlı-Endüstri Mühendisliği 1.sınıf Gerek Boğaziçi Forum, gerek benim de üyesi olduğum Yemekhane Çalışma Komisyonu, sıkıntının kaynağının yemekhanenin taşeron sistemiyle işletilmesi olduğu kanısında. Taşeron şirketler, daha önce denetleme kurullarının defalarca ortaya koyduğu gibi, istenilen kalite ve hijyen standartlarını karşılamaktan uzak kalıyor. Tüm bu ihlalleri engellemek, öğrenciye ucuz ve kaliteli yemek sağlamak için temel isteğimiz, okulun kendi yemeklerini kendi çalışanlarıyla hazırlaması. Geçici çözüm olarak da önerimiz, mevcut taşeron sisteminde denetimin artırılması ve denetim mekanizmasının daha işlevsel ve yapıcı bir şekilde kullanılıp yemek kalitesinin artırılmasıdır.

Ne sıklıkla yemekhanede yemek yiyorsunuz?

Her gün Haftada 4-6 öğün

%24.4

%20.8

Haftada 1-4 öğün %19,1 Haftada 4-6 öğün

%20.8

%34

Yemekhanede yemek yemediğiniz zaman bunun sebebi ne oluyor?

Yemek kalitesinin / tadının yetersiz olması Fiyat yüksekliği

%2

Hijyen eksikliği

%50.7

%30.9

Beğendiğim çeşitlerin olmaması / çeşit azlığı

%19,1

Kalabalık olması

%51.6

%38.5

Zaman yetersizliği

%54.6

Prof. Dr. Fikret Adaman/Ekonomi Bölümü/ Rektör Yardımcısı Bilindiği üzere, yönetim olarak yemekhane konusunda yaptığımız ve yapmakta olduğumuz çabalara rağmen, yemek kalitesi/ miktarı/ortamın temizliği hususlarında zaman zaman sıkıtılar yaşanmaktadır. Yönetim, yemekhanelerde alt yapı çalışmaları yapılmış olmasına, Kantin ve Kafeteryalar Komisyonu’nun yetkilendirilmiş ve imkânlarının artırılmış bulunmasına ve çok yakında da bu işlemin başına yeni bir arkadaşımızın geçirilmiş olmasına rağmen, yemek konusunda kalitenin artırılması ve sıkıntıların bertarafı konusunda gidilecek daha çok yol olduğunun da farkındadır. Şu anki sistemde; okul yemekhane ihalesi hazırlamaktadır. İstenen yemek miktar ve kalitesini belirtmekte, bunu ihaleye açmakta, bu ihaleye başvuranlar içerisinde en uygun fiyatı veren şirkete yemek servisini bir yıllığına vermektedir. İhale sonucunda şirketin yemek başına alacağı miktar üzerinden okul sübvansiyon vererek yemek ücretini şu anki seviyesine çekebilmektedir. Okulun hâlihazırda yemek yapımında kullanabileceği personeli bulunmamaktadır. Ancak, gerek kısa dönemde gerek uzun dönemde yemek konusunda nelerin yapılabileceğini, eldeki imkânlar ve kısıtların ışığında, konuşup tartışmamızda, alternatifleri sorgulamamızda büyük yararlar bulunduğuna inanmaktadır. Yemeği ister dışardan alalım ya da farklı alternatiflerle burada üretelim, sonuçta iyi bir denetim mekanizmasının ihdas edilmesi gerektiği çok açıktır. Kantin ve Kafeteryalar Komisyonu’nun da –ki içinde hocalarımız, personelden arkadaşlar, sendika temsilcisi ve öğrencilerimiz bulunmaktadır—temel görevi budur. Nitekim komisyonun raporları doğrultusunda şu an yeni bir şirket hizmet vermeye başlayacaktır. Ayrıca, denetimin daha etkin ve etkili kılınması için bir dizi yeni oluşum tasarladık ve yakında yürürlüğe koyuyor olacağız; böylece her kampüsümüzün sık sık denetimlere tabi tutulmasına imkân sağlayacağız. İlave olarak, yemekhanede hizmet veren personelin gerek temizlik gerek davranış konusunda hizmet içi eğitimlere tabi tutulmasının önemine vakıfız. Okul yemekhane için neden taşeron firma ile çalışıyor? Prof. Dr. Şemsa Özar -Ekonomi Bölümü Öğretim Üyesi Bu çok sorulan bir soru, okul taşeron firmayla anlaşmak zorunda kalıyor. Çünkü devlet okula yeteri kadar memur kadrosu vermiyor, iki-üç memura da tüm yemekhanenin işini yaptıramayacağı için hizmet sektörüne başvuruyor. Taşeron firmalar, sadece Türkiye’nin değil tüm dünyanın problemi bu dönemde. Okul daha önce farklı çözümler denedi ama sonuç alamadı, 90’larda yemekhane kamuya aitti ama yine de iyi yemekler yemiyorduk. Yapılması gereken iyi analiz ve denetim.

Diğer* *Vejetaryen yemeğine gerekli ilginin gösterilmemesi, yemeğin kalmaması, porsiyonun doyurucu olmaması, Hisar Kampüste yemekhanenin olmaması da öğrencilerin yemekhaneyi tercih etmemesinin diğer sebepleri.

Boğaziçi Forumu açtığı masada sandviçlerini paylaşarak, yemekhanedeki Sorunlara dikkat çekmişti.


kampüsten

09

KAMPÜSTE NE KADAR GÜVENDEYİZ?

Defne Alkan

defne.alkan@boun.edu.tr

www.deris.com.tr

Bir düşünün, şimdiye kadar hiç öğrenci kartınızın yanınızda olmadığını fark edip okula giremeyeceğinizden endişe ettiniz mi? Evinizden çıkarken almayı unutmamanız gerekenler listesinde öğrenci kartınız da var mı? Boğaziçililerin bu sorulara yanıtı çoğunlukla “hayır”dır..

Kampüse girişlerdeki rahatlık okul dışından bir arkadaşınla üniversiteye girerken memnun etse de, bu uygulama gece karanlığında Güney Kampüs’e inerken o kadar da rahatlatıcı olmayabiliyor. Kampüsün geceleri yeterince ışıklandırılmaması ve kimlik kontrolünün yok denecek kadar az olması özellikle kampüste yaşayanlar için zaman zaman sorun yaratıyor. Bu güvenlik sorununu en aza indirmek için sıkı önlemlerden ziyade birkaç basit çözümün yeterli olacağı düşünenler çoğunlukta. Kimlik kontrolünün yoğunlaşması, belli bir saatten sonra kampüse öğrenci olmayanların alınmaması Devamı arka sayfada


10

kampüsten

Geçtiğimiz yıl kasım ayında, açlık grevlerine dikkat çekmek için yürümek isteyen öğrencilere Kuzey Kampüs’ün önünde uygulanan polis müdahalesinden bir kare. Polisin kampüsün içirisine girme ihtimali tedirginlik yaratıyor.

ve belli bölgelerde devriye ekiplerinin gezmesi, ışıklandırmanın arttırılması bu fikirlerden bazıları. Bir yandan da üniversitenin kamu arazisi olduğunu ve halka açık olması gerektiğini savunan görüşler bulunuyor. Nefes alınacak alanları bu kadar az olan bu mega şehirde, İstanbul’un en güzel manzaralarından birine sahip olan Boğaziçi kampüslerini insanlardan ne kadar esirgeyebileceğimiz de bir tartışma konusu. Üniversitelere Polis Yakışır Mı? “Son dönemde az katılımlı da olsa üniversitelerimizde bazı öğrenci olayları oldu. Buna asla müsaade etmeyeceğiz.” Beşir Atalay’ın bu sözleri üniversitelerdeki özel güvenliğin yerini polisin alması planının ilk habercisi oldu. 12 Eylül’de bile polisin sürekli olarak bulunmadığı üni-

versitelere, böyle bir planlama yapılması her ne kadar tartışılsa da, bu konuya yönelik atılan adımlar mevcut. Emniyet Genel Müdürlüğü geçtiğimiz yaz yaşanan Gezi Parkı protestolarının üniversitelerde destek bulması kaygısıyla üniversitelerin açılmasından üç gün önce bir çalıştay düzenledi. Terörle Mücadele yetkililerinin de katıldığı çalıştayda, temel olarak şu noktalara değinildi: •Üniversitelerde olaylara zamanında müdahale amacıyla 24 saat polis bulunacak. •Polis ve üniversite yönetimleri aynı suça farklı cezalar vermemek için ortaklaşa çalışacak. •Protestolara katılımın engellenmesi için üniversitelerden toplu çıkışlara izin verilmeyecek. Boğaziçi konusunda ise, üniversite yönetiminin uygulamaya karşı çıktığı biliniyor.

%91,6

Kampüste güvenlik önlemlerinin yeterli olduğunu düşünüyor musunuz? Yeterli bulmuyorsanız nasıl önlem alınmalı?

HAYIR

%23,7

%19,1

%8,2

%5,1

Fikrim yok

Yeterli değil, kimlik kontrolü yapılmalı.

Yeterli değil, turnike sistemi gelmeli.

Evet yeterli buluyorum

%49

Kampüste özel güvenlik yerine polis görevlendirilmeli mi?

EVET

%3,2 FİKRİM YOK

ÖĞRENCİ GÖRÜŞLERİ

Berkin Seçme – Sosyoloji 1. sınıf Ben gözle görülebilen bir güvenlik önlemi olmadığı için mutluyum. Kampüste sivil polislerin olduğunu düşünüyorum ama var olduklarını hissetmemek nispeten rahatlatıcı. Kapılarda kimlik kontrolü olursa ders aralarında kampüs değiştiren insanların zorlanacağını düşünüyorum. Polisin okula gelmesini ise kesinlikle onaylamıyorum. Gizem Taş – Endüstri Mühendisliği 1. sınıf Girişlerde kart sorulmaması mantıklı, isteyen girebilmeli. Çünkü bu üniversite özgür, herkesin barınabileceği güzel bir yer. Belki belli bir saatten sonra sadece öğrenci girişine izin verilebilir. Üniversitelere polisin girmesini üniversitenin özerkliğine müdahale olarak düşünüyorum.


kampüsten

11

Editör

AKADEMİSYEN GÖRÜŞÜ

Alper Sezer alper.sezer@buik.net Prof. Dr. Fikret Adaman/Ekonomi Bölümü/ Rektör Yardımcısı Boğaziçi’nde güvenlik konusunun geçmişini ve bugününü, yönetimin sivil polis ihtimaline bakışını Rektör Yardımcımız Fikret Adaman’a sorduk: Bizler, öğrencilerinin gerek kendilerini, gerek okuldaki yaşamı, gerek daha geniş sosyal alanı ilgilendiren konularda kararlara katılım süreçlerinde bulunmalarına imkân verecek düzenlemelerin yapılması ve ifadelerini aktarmalarının önünde engellerin bulunmaması gerektiği noktasından hareket etmekteyiz. Bu hususun da, nefret ve ayrımcılık söylemleri içermeyen, barışcıl bir süreçte tezahür etmesi en büyük dileğimizdir. Bu süreçte oluşabilecek şiddet unsuru taşıyan birçok potansiyel olayın yine bizzat üniversite bileşenleri tarafından denetlenmesi, dışarıdan gelecek bir kolluk kuvvetinin müdahalesine nazaran, çok daha mümkün gözükmektedir. Öğrencilerin birçoğu açışından polisin müdahil olduğu her olayın hukuksal bir vaka olarak görüleceğinden ve bu durumun da öğrenci soruşturmalarının adaletsiz, keyfi ve taraflı bir şekilde yürürlüğe sokulacağı şeklinde bir algıyı beraberinde getireceğinden endişe etmekteyiz. Bu okuyuşun da, birçok öğrenci açısından, üniversitedeki her türlü varlıklarının ve yaşam biçimlerinin mutlak bir denetim altına alınacağı şeklinde bir kaygıyı beraberinde getireceğinden endişelenmekteyiz. Buradan hareketle, Boğaziçi Üniversitesi olarak, özgür düşüncenin yeşertilmeye çalışıldığı (ülkedeki demokratik açılımların önemli bir kısmında—türban yasağına karşı duruştan Hrant Dink anmalarına kadar—tüm üniversite bileşenleri olarak etkin olunduğu hatırlandığında) bir ortamın, polis mevcudiyetinde ciddi anlamda bozulacağından kaygı duymaktayız. Bizler, Boğaziçi Üniversitesinin kamusal bir alan olduğuna vurgu yapmak adına turnikeleri kaldırdık. Turnikeler 1990’larda konmuştu ve kullanımı da kısıtlı olmuştu. Biz gündüz saatlerinde kimlik sorulması uygulaması yapmamaktayız; ancak, akşam okula üniversite dışından giriş yapacakların okulla olan bağlantısını göstermesini istemekteyiz. Bu uygulamayı değiştirmek için bir nedenimiz bulunmamaktadır. Burası kamusal bir alan; bu kamusallığın sorumluluğuyla hareket ettiğimizde—ögrencisiyle, hocasıyla, çalışanıyla—okulumuzda güvenlik açısından sıkıntı yaşamayız. Tabii, “adi” diyebileceğimiz sorunlar olmuyor değil. Alkol almış kimi arkadaşların fazla da neyi niye yaptığını bilmeden taşkınlıklar yapıyor olmalarına şahit oluyoruz. Bir de hırsızlıklar, biraz İstanbul’daki gelişmelere paralel olarak, yaşanmakta. Bu konuda bizler de daha hassas olmaktayız; ama hepimizin de dikkatli olmasında yarar var.

Gezinin Ardından Gezi Parkı olayları; ardında bıraktıkları, kazandırdıkları ve bizden aldıkları ile tarihe geçti. Geleceğe yansımalarının nasıl olacağı ise hala bir soru işareti. Siyasi örgütler ve partiler, eylemdeki örgütsüzlükten gelen “çıkarsızlığın” değerini anlayıp bunu “kullanma” çabalarından vazgeçecek mi? “Evet polis biraz abarttı” diyenler, yaşananların açıkça zulüm olduğunu kabul edip, polisin bu zulümdeki cesaret ve motivasyon kaynağını görebilecek mi? “Polise talimatı ben verdim”, “Polis destan yazdı”… Gezi’de devlet şiddetiyle tanışmasına rağmen Kürtlerin ve dindarların insani haklarına hala saygı duymayan ve onlara hala aynı şiddeti reva gören ulusalcılar… Eylemler sayesinde az da olsa bir kısmı diğer kesimleri anlayarak değişiyor, diğerleri de düşünmez mi? Kendi zalimliğinden kurtulmayanın, mazlumluğunun da değeri azalır. Hak arayan insanın en büyük gücü samimiyetidir, ezberlerini bozmadıkları sürece bu gücü elde etmeleri çok zor. Bir cümleyle olayları yatıştırmak varken “%50’yi evinde zor tutuyorum”, “Onların 100 bin topladığı yerde, ben 1 milyon insan toplarım”, “Camide içki içtiler” diyenler; siyasi hesaplarının toplumsal çatışmaları körüklemekten ya da iftira atmaktan daha önemli olmadığını fark edecek mi? “İyi oldu, direnmeselerdi, ölenlere de üzülmedim” diyenler, diyebilenler. Söylenecek bir şey yok, onlar için kelimeler tükendi. Ve süreç içindeki tüm yürütme organları, her şey bir yana, insanların ölmesinden, gözlerini kaybetmesinden, yaralanmasından, az veya çok, sorumlu olduğunun farkında mı?

Normalde hükümeti desteklemesine rağmen süreçte yanlışa yanlış diyebilenler, “bizden” deyip susmayan ve sesini çıkartabilenler… Veya 28 Şubattan önce devlet zulmünü gören, polis şiddetini yaşayan ve şimdi aynı acıları yaşatan arkadaşlarına dur diyenler; “Bir zamanlar mazlum olmak şimdi bizim de zalimleşmemizi ya da zalimin yanında yer almamızı gerektirmiyor!” çağrısında bulunan İslamcılar… Mazlumder, Emek ve Adalet Platformu gibi oluşumlar… Bence sürecin en değerli kesimleriydi. Meselenin eski bir ezbere, laik-dindar çatışmasına dayanmadığını, tarafı ne olursa olsun copu eline alanın gaddarlaşabildiğini, siyasette parti veya kişilerin değil; sadece vicdanın ve değerlerin taraftarlığının yapılması gerektiğini ve mazluma kimlik sorulmayacağını gösterdiler. Unutulmayacaklar: * Sadece ilk 15 günde Emniyet’in açıklamasına göre 150 bin gaz bombası kullanıldı. * CNN Türk, Haber Türk, NTV gibi “haber” kanalları, kanallarımız… * 90 civarında gazeteci/televizyoncu/yazar maruz kaldığı sansür sebebiyle istifa etti ya da kovuldu. * Hükümet, yılların ulusalcı komplosu “dış mihrak”a sarıldı. * Fıskiyeyi kıran hala bulunamadı. * Erdoğan’ın ‘’Camideki içki görüntülerini cuma günü göstereceğim’’ sözünden sonra tam 4 ay geçti ve bir kanıt gösterilmedi. * Sırrı Süreyya Önder, “CHP ambulansın arkasında giden fırsatçı taksi gibi” diyerek tarihi bir mesaj verdi. * Ethem Sarısülük’ü vuran polis, Urfa’ya Koruma Şube Müdürlüğü’ne atandı. * Türk Tabipler Birliği raporuna göre 11 kişi gözünü kaybetti, 104 kişi kafa travması yaşadı, 61 kişi ağır yaralandı. * Sağlık Bakanlığı, revirlerdeki gönüllü doktorlara soruşturma açmak için isimlerini TTB’den istedi. * 14 yaşındaki Berkin Elvan, ekmek almaya giderken polis tarafından gaz fişeğiyle vuruldu ve 28 Ekim itibariyle 135 gündür komada.


12

kültür-sanat

Elveda Hamo Ağa Yaşamı boyunca birçok başarılı tiyatro oyunu, film ve dizide oynayan, sayısız ödül alan değerli sanatçımız Tuncel Kurtiz, 27 Eylül sabahı hayatını kaybetti. Yakın dostu Yılmaz Güney’le çok önemli projelere imza atan Kurtiz, Güney’in ölümünden sonra duygularını şu cümleyle özetlemişti: “Bir gün ölürsem eğer Yılmaz Güney’i göresim gelmiştir.” Süveyda Ece Çil ece.cil@boun.edu.tr Her şeyin başladığı yer: Dormen Tiyatrosu İstanbul Üniversitesi’nde Hukuk ve İngiliz Filolojisi gibi farklı bölümlerde okuyan; ancak mezun olamayan Kurtiz’in filmlerinde de hissettiğimiz siyasi görüşü bu dönemde şekillenmeye başlar. 1959’da Haldun Dormen Tiyatrosu’nda Bir Amerikan Komedisi oyunuyla oyunculuğa başlar; fakat asıl sevdası sinemadır. Bu sevda yolunda Yılmaz Güney’le Türk sinemasının köşe taşlarını oluşturacaklardır. İlk ödülünü Gül Hasan filminin senaryosuyla alan Kurtiz, beyazperdedeki performansları sayesinde birçok ödüle layık görülür. Kurtiz, son olarak 2011’in Altın Portakal’ında Yaşam Boyu Başarı Ödülü’yle onurlandırılır. Kariyeri boyunca Kent Oyuncuları gibi önemli oyuncu topluluklarıyla sahne alır Kurtiz. Tiyatrocu arkadaşlarıyla Halk Oyuncuları’nı kurar ve büyük yankılar uyandıran Devr-i Süleyman adlı oyunu yazarlar. Sanatçının başarılı tiyatro kariyeri sadece Türkiye’yle de sınırlı kalmaz. ABD ve çeşitli Avrupa ülkelerinde oyunculuk çalışmalarında bulunur. Bu çalışmalarını aralıklarla yurtdışına gidip gelerek devam ettirir. Sahnelere 1992’de çok sevilen oyunu Şeyh Bedrettin ile veda eder. Çirkin Kral’la dostluk Sinema sektöründe dostlukların başarılı projelere dönüşmesinin sinemamızdaki en önemli örneği şüphesiz ki Tuncel Kurtiz ve Yılmaz Güney birlikteliği. Güney’in

teşvikiyle 1964’te ilk kez kamera önüne “Şeytanın Uşakları” filmiyle geçer usta oyuncu. Yılmaz Güney’in hapse girmesi dahi bu birlikteliğe engel olamaz. Öyle ki Sürü filmi Güney hapisteyken çekilir. Çirkin Kral’la ilk ses getiren filmleri Umut olur. Sansürün yoğun olduğu bu dönemde, filmi Cannes’a götürmeleriyle Kurtiz’in Avrupa’daki çalışmaları başlar. Oradaki belgeseller ve tiyatrolarda yer alan Kurtiz, zaman zaman Yılmaz Güney’in isteğiyle projeler için Türkiye’ye döner. Türk sinemasının klasiklerinden Otobüs ve Kanal’da oynadıktan sonra unutulmaz Hamo rolünü canlandırdığı Sürü’yü çeker. Ayrıca sanatçı Bereketli Topraklar Üstünde’nin senaryosunu tekrar kaleme alır. Gül Hasan’ı hem yazar hem de yönetir. Yapımcılığını üstlendiği Bereketli Topraklar Üzerinde yasaklandıktan sonra hayatında karışık bir dönem başlar. Yurt dışında olan Kurtiz’in ülkeye dönüşü yasaklanır, darbe olur ve bunun üzerine 90’lara kadar çalışmalarına Avrupa’da devam eder. Orada önemli isimlerle çalışabilmesini Güney’le yaptığı işlere borçlu olduğunu söyleyen Kurtiz’in filmleri hala ilgiyle izlenmekte. İkilinin sessiz çığlıkları: Umut ve Sürü Değişime ayak uydurmaya çalışan emekçi sınıfının filmleridir Umut ve Sürü. Umut’ta eski at arabasıyla iş yapamayan ve ailesini geçindirmeye çalışan bir adamın

hikâyesini izleriz. Sürü’de ise bir aşiretin, geleneklerinin yıkılışıyla baş etme çabalarına tanık oluruz. İki çalışmada da yeni sömürgeciliğin olumsuz etkileri anlatılır. Umut’un Cabbar ve Hasan’ı fakir ve çaresizlerdir; kendilerine tutunacak dal olarak var olmayan bir hazine seçerler. İkilinin umudunu, seyirci umutsuzluk içerisinde izler. Artık hayvancılıktan para kazanamayan Sürü’nün Hamo Ağa’sı da aşiretini bir arada tutmak için her şeyi yapmaktadır. Sahip olduğu son koyunları da satıp oğlu ve oğlunun karısıyla yola çıkan ağa, bu yolculukta aşiret anlayışının bireyci anlayışla çatışmasına engel olamaz. “Sürü”

dağılmak zorundadır. İkili, otorite figürlerini eleştirmeden durmaz. Cabbar’ın karakol sahnesiyle, Marksist ideolojilerinin vurgusunu yapıp devletin yozlaştığı mesajını verirler. Bu mesaj, Sürü’de memurların rüşvet almasıyla izleyiciye tekrar aktarılır. Toplum yapısındaki bozulma ise hırsızlık ve “güçlü” lerin insanlığını kaybetmesiyle anlatılır. Kurtiz, Umut’ta canlandırdığı Hasan karakteriyle toplumdaki cehaletin ve batıl inançların simgesi olmuştur. Karakter ikinci plandadır; fakat Hamo, Hasan’dan çok farklıdır. Hamo Ağa geleneği ve emekçi sınıfının mağduriyetini temsil ederek izleyiciyi etkile-


kültür-sanat Tuncel Kurtiz’in Önemli Filmleri ve Aldığı Roller

miştir. Sonunda seyirciyi etrafını incelemeye iten, dönemin sansürü yüzünden sessiz çığlık niteliğindeki bu filmler Türk sinema tarihinde zamansız filmler olarak yerlerini almışlardır. Son projeleri Üretken 70’li yıllarından sonra 2010’da NTV için program yapan sanatçı ayrıca BBC’nin Hayat belgeselini seslendirdi. Son dönemde Güz Sancısı filmindeki oyunculuğunun ardından televizyonda başarılı pojelerde yer aldı. Ezel’deki “Dayı” rolüyle ve Muhteşem Yüzyıl dizisiyle de adından çokça söz ettirdi. 2004’te Bölük Pörçük adında, başlığından anlaşılacağı gibi kronolojik olmayan, hayatından bölük pörçük kesitleri okuyucuya

13

•Umut, (1970) Yılmaz Güney Hasan •Sürü (1978), Zeki Ökten Hamo Ağa • Otobüs (1974), Tunç Okan 2.Adam • Duvar( 1983), Yılmaz Güney - Tonton Ali • Ben Öldükçe Yaşarım ( 1965), Duygu Sağıroğlu - Cemal • Yaşamın Kıyısında (2007), Fatih Akın - Ali Aksu

sunan bir otobiyografi yayınladı. Kitabın içerisinde kendi şiir tercümeleri, anıları ve fotoğrafları yer da almaktadır. Geçtiğimiz günlerde sanatçının Kalan Müzik’ten Hasan Satık ile aylar önce bir şiir albümü çalışmasına başladığı; ama ölümü sebebiyle bu çalışmanın yarım kaldığı açıklandı. Sevenleri, kayıtları bittiği belirtilen albümün piyasaya çıkmasını bekliyor.

Orhun Arda Köksal arda.koksal@buik.net

İfadeye Göre Özgürlük Türkiye’de gündemden düşmeyen konuların başında gelir ifade özgürlüğü, tartışılır durur, bir taraf “ifade özgürlüğüm yok” der, diğer taraf “eğer bunları söyleyebiliyorsan ifade özgürlüğün vardır” der ve bitmez bu tartışma...

İfade özgürlüğü sorunu en son Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin ülkemize verdiği “ifade özgürlüğü” cezasıyla gündeme geldi. Verilen cezaya göre Türkiye; Mehmet Hatip Dicle’ye karşı insan hakları ihlalinde bulunmuştu. Bu konuda sıkıntı çeken sadece makalesinde Kürtlerin soykırım ve asimilasyon kurbanı olduklarını iddia eden Mehmet Hatip Dicle değil. Ülkede binlerce insan düşüncelerinden dolayı ceza çekiyor, işten atılıyor veya sürgün yiyorsa; en ufak bir eyleme coplu, gazlı müdahalede bulunuluyorsa orada ifade özgürlüğünden bahsetmek ne kadar mantıklı? 12 Ekim’de Harbiye Açık Hava Tiyatrosu’nda konser verecekti Grup Yorum, sahne hazırlıkları için gittiklerinde sözleşmenin tek taraflı fesh edildiğini öğrendiler. Emniyet ve valilik tarafından alınan bu kararın sebebi ise grubun ve seyircilerin siyasi faaliyetlerde bulunulabilecek olmasıydı. Karar belki de sol meyilli bir gruba artık konser hakkının bile verilmeyeceğinin habercisiydi. Aslında taktıkları kırmızı fular sosyalizmi simgeliyor diye tutuklanan insanları duyunca, konserin iptaline pek şaşırmıyor insan. Giydiğimiz kıyafetin yanı sıra

Twitter kullanımımıza da dikkat etmeliyiz, zira belki de bu toprakların yetiştirdiği en önemli sanatçı olan Fazıl Say’ın; Ömer Hayyam’ın bir şiirini paylaştığı için 10 ay hapis cezası aldığını (sabıkası olmadığı için ceza ertelendi, gelecek 2 yıl içinde suç işlemezse dava düşecek), Gezi Parkı olaylarından sonra birçok insanın paylaşımlarından dolayı işten atıldığını ya da ceza aldığını düşünürsek; artık sanal ortamda da ifade özgürlüğümüze müdahalede bulunuluyor diyebiliriz. Burada basın özgürlüğünün varlığından, tutuklu gazetecilerden (27 Eylül itibariyle 66 kişi), yasaklanan gazetelerden ya da RTÜK’ün verdiği cezalardan bahsetmeyeceğim ancak Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü’nün(RSF) son dönemlerde Türkiye için açıkladığı rapora değinmek gerek. RSF’nin raporunda basın özgürlüğünde Dünya’da 179 ülkeden 154. sıradayız ki 2005’te 98. 2012’de ise 148. sıradaydık. Tüm bu raporlar ve bilgilere rağmen ifade özgürlüğünün var olduğunu savunan bir bakanımız, daha da ileri giderek; HES projelerine karşı çıkıp, görüş sunanları vatan hainliğiyle suçlayarak tartışmaya yeni bir boyut kazandırdı. Aynı şekilde, Gezi Parkı olaylarına katılanlar da vatan hainliğiyle suçlandı zaman zaman. Gezi Parkı demişken, direnişin en büyük simgelerinden biriydi taraftar grupları. Buna karşı önlem de hemen alınmış, Spor Bakanı açıklama yapmıştı: Stadyuma herhangi bir siyasi pankart ya da simge ile girilemeyecek, siyasi tezahürat yapanlar cezalandırılacaktı. Bakanın açıklamasının üstünden çok geçmeden daha ligin ilk maçlarından birinde protokol tribününde kocaman Mursi atkısıyla oturan adam dâhil değildi galiba bu konuya. Çünkü ne uyarıldığını gördük ne de ceza aldığını duyduk. Belki de düşüncemizi ifade etmekte özgürdük ama onların istediği gibi olduğu sürece.


14

kültür-sanat

Etkinlik Rehberi İstanbul’da Kasım Başkadır Dolu dolu bir ekim ayını geride bırakıyoruz,ama İstanbul’da kasım başkadır. Yaklaşan etkinliklere göz atmanın tam vakti!

Elif Turhan elif.turhan@buik.net

Diziler: Başucu Kaynaklarımız Dayı gitti diye üzülenlerden biri de çıkıp Hamo Ağalığını, Tonton Aliliğini ya da Hasanlığını hatırlamadı Kurtiz’in. Popüler kültürün içinde oradan oraya sürüklenen, bir yandan da zamanını bir türlü yettiremeyen, velhasıl hızlı yaşayan modern insanlarız artık. İş sanata gelince; sanatçıları hooop hemen tanıyor, yüzeysel analizlerimiz ve beğenilerimizle baş tacı ediveriyoruz. Dizilerse bu entelektüel yorumlarımız için başucu kaynaklarımız. Oysa bir dursak ve düşünsek, bu sanatçıların sanat hayatı dizilerdeki karakterlerinden ibaret değil, vardır elbet erbabı oldukları başka alanlar. * Serkan Keskin mesela. Tanınır mıydı bu kadar çok; eğer Leyla ile Mecnun projesi olmasaydı? Muhtemelen hayır. İşte bu noktada güzel insanlarla tanışma fırsatı sunduğu için bazı dizilere şükranlar… Gel gelelim Serkan Keskin’i asıl tiyatroda izlemek lazım. Geçen bahar gittiğim bir tiyatroda, oyuncular harika bir iş çıkardı. Oyun bitince herkes icra edilen sanata hayran, elleri kızarana kadar alkışlamak niyetindeydi sahnedekileri. Bir anda tiyatroda “İsmail Abiiiii” bağırışları ve el sallamalar… Evet, sahnedekilerden birisi Serkan Keskin’di. Ama anlaşılan o ki bağıran seyircilerin kafasında hala dizideki İsmail Abi vardı ve sanatçının sahnede nasıl da devleştiğinin farkına bile varamamışlardı.

Kafamızdan o dizideki karakteri atıp, bu sanatçıyı tabiri caizse ait olduğu yerde görüp takdir etmek varken ille de aklımız o dizide. * Aslında suç tam olarak da dizilerin değil. Biz bir şeyleri popüler kültürün yardımıyla öğreniyoruz; ama tutup da ardına düşmüyoruz öğrendiklerimizin ya da bize bu şans tanınmıyor. Bir kitapçının tam da orta yerinde Rüştü Onur’un şiir kitaplarına rastladım. Üzerine de Kelebeğin Rüyası şeridi iliştirilmişti tüm kitapların. Bir filmin bizi iki şair ile tanış etmesi, onları bize sevdirmesi güzel. Ama keşke sadece tanıtılmasıyla yetinilseydi de okuyucuya filmi hatırlattığı için değil Rüştü Onur’u okumak için o kitabı seçme şansı tanısalardı. Yani, filmin vesile olması güzel oldu ama bundan sonra şairi birey olarak sanatçı kişiliğiyle bıraksak da sırtına o film yükünü bindirmesek? * Tuncel Kurtiz’i kaybedeli çok olmadı. Ne var ki tanıyalı da çok uzun zaman olmadı. Ardından sosyal medyada “Dayı öldü.” yazıldı. Dayı gitti diye üzülenlerden biri de çıkıp Hamo Ağalığını, Tonton Aliliğini ya da Hasanlığını hatırlamadı Kurtiz’in. O Dayı’ydı, tam da Türk seyircinin isteyeceği karakterde, racon kesen bir dayı; gerisini bilmeye ne gerek vardı. Yine bir dizi karakterine tutulup kalmıştık aslında. Usta’nın iki de kitabı vardı: ilki sadece bir baskısı yapılabilen “Sayıklamalar”, diğeri ise “Bölük Pörçük” isimli otobiyografisi. Bölük Pörçük, 2004’te 2000 adet basılmış, birçoğunu da sanatçının kendisi dağıtmasına rağmen hala tükenmemiş. Yapılan bir röportajda “Dayı’dan” sonra bile tükenmemesine şaşıran gazeteciye Kurtiz “Ramiz Dayı diye kitap çıkarmıyorum ki!” diye yanıt vermişti. Sözün özü; popüler kültür perdesini aralayıp sanatçılarımızın değerli işlerini görüp, onların kıymetini bileceğimiz günler yakın olsun!

Ebrar Bahçivan ebrar.bahcivan@boun.edu.tr Sakıp Sabancı Müzesi 5 Ocak’a kadar ünlü heykeltıraş AnishKapoor’u ağırlıyor. 1954’te Hindistan Bombay’da doğan İngiliz sanatçı geniş bir malzeme yelpazesine sahip ve oldukça büyük ölçeklerde çalışıyor. Yerleştirilmeleri haftalarca süren eserlerin olduğu sergide sanatçının daha önce sergilenmemiş eserleri de yer alıyor. Kavramsal çalışmalarıyla dikkat çeken sanatçının ilgi çekici çalışmalarını İstanbul’daki ilk sergisinde görme fırsatını yakalayabilirsiniz

Bu sene sekizincisi düzenlenen Contemporary İstanbul, 7-10 Kasım arasında Lütfi Kırdar Uluslararası Kongre ve Sergi Sarayı ile İstanbul Kongre Merkezi’nde gerçekleşecek. Uluslararası alanda önemli sanatçı ve galerileri ağırlayacak olan fuar açılışını 66. Boya Aksiyonu ile yapacak. İlkini Herman Nitsch’in 1962 yılında gerçekleştirdiği bir ayini andıran performansta, katılımcılar kan misali kırmızı boyaya bulanıyor. Bir modern sanat ritüeli haline gelen bu performansla açılışı yapılacak fuar, konferans ve konuşmalarla da meraklılarını bekliyor olacak.

Her sene olduğu gibi merakla beklenen etkinliklerden biri de Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı. Otuz ikincisi gercekleşen fuar bu yıl da Tüyap Fuar ve Kongre Merkezi’nde yapılacak. 2-10 Kasım arasında ziyaret edilebilecek olan fuarın bu seneki onur konuğu Çin, onur yazarıysa Taner Timur. Fuar programında söyleşiler, dinletiler ve paneller de yer alıyor. Pek çok önemli yazarı da ağırlayacak olan fuarın programına göz atmakta fayda var. Banksy Kids on Guns

Önümüzdeki aylarda etkinliklerini yakından takip etmek isteyebileceğiniz yerlerden biriyse Zorlu Center Performans Sanatları Merkezi. Pek çok farklı türden etkinliği meraklılarıyla buluşturacak olan sahne, kasım ayı içerisinde de dikkat çekebilecek etkinliklere yer veriyor. İlk olarak 1 Kasım’da Fazıl Say sahne alıyor. Onu “Can’tTake My Eyes Of You”, “Beggin’’, “Sherry” gibi ünlü şarkılarıyla tanıdığımız Jersey Boys Müzikali, 13-24 Kasım arasında takip ediyor. On üç yılın ardından tekrar bir araya gelen ünlü müzik grubu Blue ise 30 Kasım’da Zorlu Center PSM’de vereceği konserle ayı kapatıyor.


dosya

15

Almanya: Gitsek mi Gitmesek mi? Fulya Baran Bölümü: İşletme Üniversite: Humboldt University of Berlin Dönem: 1 dönem / Bahar Özkan Memişoğlu Bölümü: İşletme Üniversite: Berlin School Of Economics And Law

Ece Çakanel ece.cakanel@boun.edu.tr Ece Yılmaz ece.yilmaz2@boun.edu.tr Katılanların belki de hayatlarının en önemli deneyimlerini yaşadıkları Erasmus Programı’nın zorlu ön süreçlerinden biri de ülke seçimi. Birçok aday için akademik olanaklardan hava şartlarına kadar akla takılan onlarca soruya cevap aranan bu süreçte Boğaziçi Üniversitesinin anlaşmalı olduğu kurumların büyük çoğunluğuna ev sahipliği yapan Almanya üzerine görüşler aldık. Gittiğin şehir hakkında bilgi verir misin? Ulaşım şartları ve şehir yaşamı nasıldı? Fulya: Berlin, çok gelişmiş bir ulaşım ağına sahip. Sürekli metro kullandığınız için trafikle karşılaşmak diye bir şey yok. Üniversite de merkezi bir bölgede olduğundan hiç sıkıntı çekmedim. Gidecek olanlara mutlaka şehrin her bölgesini, insan çeşitliliğini görmelerini, mevsimi geldiğinde göllere gidip yüzmelerini, mutlaka bir pazarlarını Mauerpark’ta geçirmelerini tavsiye ediyorum. Almanların soğuk insanlar olduklarına dair hep bir önyargı vardır; bu bende tamamen yıkıldı diyebilirim, genel olarak çok nazik ve güler yüzlüler. Özkan: Büyük şehre gitmenin daha avantajlı olacağını düşünüyorum. Gitmiş olduğunuz ülkeyi daha iyi tanımak ve daha çok aktiviteye katılmak adına bu önemli. Kaldığım yurt, şehir merkezinden uzaktaydı. Üniversite ile aralarında da ciddi bir mesafe vardı. Fakat Berlin’de metro ulaşımı çok gelişmiş durumda. Ayrıca bisikletim de vardı. Dolayısıyla,

İstanbul’da yaşadığım zorluklarla hiç karşılaşmadım. Boğaziçi ile kıyaslarsan, gittiğin üniversitenin olanakları, akademik açıdan artıları ve eksileri nelerdi? Fulya: Humboldt Üniversitesi,

Almanya’nın en köklü üniversitelerinden biri ve Avrupa genelinde de oldukça prestijli. Boğaziçi’ne göre öğrenciyi daha serbest bırakan ve kendi kararını vermesini sağlayan bir ders seçim sistemi var. Fakat ders içeriği ve işleniş açısından Boğaziçi’nden çok farkı yok. Ayrıca fiziksel imkânları çok gelişmiş ve çok modern bir kütüphaneleri var. Özkan: Küçük bir üniversiteydi ve birçok uluslararası öğrenciye sahipti. Erasmus için oldukça idealdi; kalabalığın içinde kaybolmadan daha çok kişiyi tanıma fırsatı verdi. Akademik açıdan da olanakları genişti. Derslerin işlenişi öğrencilerin beklentileri doğrultusunda ilerliyordu. Kıyaslama yapmak gerekirse, Boğaziçi’nin eşsiz kampüsü olmasa, Berlin’deki üniversiteyi tercih edebilirdim. Eğitim dili konusunda neler söyleyeceksin? Almanca konusunda sıkıntı yaşadın mı? Fulya: Lisans derslerinin büyük


16

dosya

çoğunluğu Almanca, yüksek lisans dersleri ise İngilizceydi. Üniversitenin tercih şartı Almanca; ben de Boğaziçi’nde yeterli bir seviyeye getirmiştim; ama kendimi çok geliştirememiş olduğumdan sadece İngilizce ders seçtim. Özkan: Dilini hiç bilmediğim bir yerde Erasmus yapmak istemezdim. Boğaziçi Üniversitesi’nde hemen her dönem Almanca dersi aldım. Bu alanda gerçekten çok başarılı hocalarımız var. Almanya’yı seçmiş olmamın da dil açısından çok faydası oldu. Çok merak edilen noktalardan biri, Erasmus’ta aldığın dersleri burada saydırabildin mi? Fulya: Birebir bölüm derslerini bulmak pek mümkün olmadı benim için; fakat bölüm seçmelisi ve genel seçmeli saydırabildim. Birçok öğrenci mezun olurken

henüz ne yapacağını bilmiyor, o yüzden Erasmus gibi bir fırsat okulun uzamasına neden olsa da, geleceğinize dair karar vermenizi kolaylaştıracak bakış açısı sunuyor. Tabi okulu uzamayan birçok öğrenci de var, bu sadece bir ihtimal. Özkan: Derslerim henüz sayılmadı, bu Almanya’nın genel bir sorunu; ıslak imzalı transkript geç geliyor. Henüz elime ulaşmadığından bilmiyorum. En önemli sorulardan birisi de gidilen yerde yurtta kalmak mı, evde kalmak mı; bu konuda ne tavsiye edersin? Fulya: Almanya’da üniversitelerin kendilerine ait yurtları yok; fakat öğrencilerin kaldığı ve genel bir merkezden yönetilen şehrin birçok noktasında yer alan yurtlar var. Ben yurtta kalmayı tercih

etmedim, Berlin görece daha ucuz bir Avrupa şehri olduğu için evde kalabildim; fakat tabii ki yurt daha hesaplı bir seçenek ve ev bulmak hiç de kolay olmadı. Özkan: Ben yurtta kaldım. Banyosu ve mutfağı da dâhil tek kişilik bir odaydı. Yurtta kalanların çoğu yabancı öğrencilerdi. Ev ya da yurt arasında seçim yapmak zor. İyi bir arkadaş ortamı olduktan sonra ikisi de tercih

edilebilir. Tabii bir de maddi boyutu var, sağlanan hibe sence yeterli miydi? Fulya: Verilen hibe yeterli olmuyor, çünkü özellikle gidilen ilk ayda sürekli para harcamak gerekebiliyor; fakat düzen oturduktan sonra normal hale geliyor. Özkan: Almanya, Avrupa ülkeleri arasında belki de en ucuz


dosya

17

Gel Gidelim Dosta Gönül Melike Duygu melike.duygu@buik.net “Hepisinden iyice Bir gönüle girmektir”

olanı. Buna rağmen “hibe yetiyor” demek tabi ki zor. Harcamalar açısından bakınca gezileri de düşündüğümüzde aylık ortalama 700-800€ yu bulabiliyor. Bu yüzden gitmeden önce belli imkânları yaratmanız gerekiyor. Değişim programından iki dönemliğine yararlanmayı tercih eder miydin? Fulya: O zaman tercih hakkımız yoktu. Fırsatım olsaydı iki dönem kalmayı tercih ederdim; çünkü uzun süreli yurtdışı tecrübesi çok önemli bir fırsat ve farklı bir kültürü tanımak, gidilen üniversitenin akademik ortamına alışmak kolay bir şey değil. Özkan: En güzel zamanları son 1-2 ayda geçirdim. Bunda, gitmiş olduğum yerin düzenine zamanla alışmış olmam ve bir arkadaş çevresi edinmem etkili oldu. İşin akademik yanını dikkate almaz-

sak, iki dönem olmasını tercih ederdim. Çünkü tam her şey rayına girdiğimde dönmeniz gerekiyor. Son olarak Erasmus’a gitmek isteyenlere neler söylemek istersin? Fulya: Ben her ne kadar Boğaziçi’ni çok seven ve buradan ayrılmak istemeyen bir insan olsam da, orada olduğum süreç boyunca da çok mutlu oldum ve çok şey öğrendim. Herkesin bu fırsatı yakalaması dileğiyle. Özkan: Birçok yabancı ülkeyi gezmiş olabilirsiniz. Fakat turist olmakla o ülkede yaşamak arasında tahmin edersiniz ki ciddi bir fark var. Erasmus bu ikisinin çok güzel bir sentezi. Kendinizi tanımanız için de harika bir şans. Fırsatınız varsa, bu deneyimi kaçırmayın derim.

Erasmus’la İlgili Sık Sorulan Sorular www.dinamikgazete.com’da

Hayatımızı beraber geçirdiğimiz onlarca insan vardır, sürekli bir şeyleri paylaşıyormuş gibi gözüktüğümüz. Saatlerimizi, günlerimizi beraber geçiririz. Diğer taraftan belki 5 dakika, belki yarım saati birlikte geçirdiğimiz; anı paylaştığımız insanlar. O anda o kadar çok şeyi değiştirebilir ki bu insanlar, belki de hayatınızın dönüm noktası olur. Hatta insanın hayatı bir anda değişiverir; beraber geçirilen yıllara inat. * Sahil kenarında can sıkıntıya düşmüş, yürünürken mesela bir amca gelir karşıdan. Tam sıkıntılar başı aşmış, denize dökülecekken. Yüzünde kocaman bir gülümse, ellerinde rengârenk kâğıt helvalar, içten bakışlı. Hoşgeldin hanım kızım, kâğıt helva ister misin; der birden. Öylesine evi gibi sahiplenmiş sahili, dünyasını, umudunu. Belli yorgun bedeni, müstakil evinde emekli olmanın tadını çıkarması gerekirken, burada gün boyu kâğıt helva satıyor, umudunu kazanıyor. Ama hiçbir hoşnutsuzluk yok halinde, gözleri parıldıyor, içini ısıtıveriyor insanın. Kendine geliyorsun ister istemez. Ne dedi amca demeye kalmadan elinde bir kâğıt helva, yüreğin ferahlamış. Deniz bir başka görünüyor artık, biraz önceki asi dalgalar gitmiş, hafif bir esinti kalmış ılık. * Ne hikmetse şarka yakınlığımızdan mıdır nedir, millet olarak;

“Hüzün ki en çok yakışandır bize Belki de en çok anladığımız.” Der, hüznü bir güzel sahiplenir, yakıştırırız kendimize. Ama çok da farkında olmadığımız, hüznün yanında bir de umut vardır insanımızda; pek sevilmez karamsarlık. Bazen gözlerindeki kaybolmayan derin tebessümde, bazen ince belli bardağa yansıyan saf kalbinde. Öyledir ki, insanımız hali nice olursa olsun; “Bunda da vardır bir hayır.” demeyi bilir gönülden. Epeyce de vardır aramızda, düşündüğümüz kadar az değildir sayıları. Dünyayı sen mi kurtaracaksın, değişmez bu düzen diyenlere; beraber yaşanan o kitleye inat. Öyle insanlar ki birlikte yaşanan küçük anlarla, saf gönüllerle bir şeyleri değiştirebileceğine inandıran, bir bakışıyla umut veren. Önce kendi dünyasına, sahil kenarına, sonra gönle girmek isteyen misafirlerine… Yer belki sahildir, belki bir çay bahçesi; saat 3, 5 kimin umurunda? Beraber yaşadığın onca insanda bulamadığın o gönül sıcaklığı sarar dört bir yanını. Zaten zaman, mekân kavramları insanoğlunun acizliği; aslolan her daim gönül. Senelerdir tanımak, ya da bir anda tatmak o derinliği. Senelerce etrafa bakıp da bir anda, herhangi bir yerde görmek. * Hoş sohbet, içten, güzel gönüllü dostlarımız; birlikte çay muhabbetlerimiz olsun bol bol. Çay saflaştırır yüreği, gönlünü açar insanın, sohbeti koyulaştırır. Yeter ki gönüller bir olsun.


18

sosyal

Storify Sosyal Ağları Birleştiriyor Ahmet Berkay Karakaş berkay.karakas@buik.net

Kapıya Kadar mı Kuzeye mi? Davranış mozaiğimiz büyük küçük herhangi bir olayda kendini belli ediyor. Kampüsümüz sorunları ışığında, düzensizlik ve önyargı örnekleri… Boğaziçi’ne gelmeden önce “shuttle’’ sözcüğünü hiç duymamıştım. Araştırdıktan sonra mekik veya daha anlaşılır haliyle karşılıklı yolcu taşıyan seferlere dendiğini öğrendim. O beyaz minibüsler shuttle’ın görseli olarak yerleşti kafama. Eğer başka model minibüse veya otobüse shuttle denirse kabul etmekte zorlanıyorum. Ne var ki shuttle’lardaki yetersizlik, programdaki dersler ardı ardına sıralandıkça bir kez daha fark ediliyor. Kampüs aralarındaki uzun mesafeler ve ders aralarının 10 dakika olması, shuttle’ları daha da hayati bir konuma getiriyor. Benim içinse, kitle üzerinde gözlem yapma zamanı shuttle’da geçirdiğim vakit. Öncelikle nerede duracağı, nedendir bilinmez, belli olmayan shuttle’ların durabileceği mümkün noktaları kestirmeye çalışan insanlar dikkati çeker. Bakışlardaki mücadele duygusu shuttle’ın belirmesiyle doruğa çıkar. Sıra kavramının iki saniye içinde nasıl da ortadan kalktığını görürüz. Bu noktada hangi bilgi birikiminde veya statüde olursan ol; hoca, öğrenci ya da halktan biri, doğamızda bulunan kural tanımazlık devreye giriyor. Sağdan soldan basamağa adım atma çabaları... Ardından shuttle’ın nereye gideceği belirsizliğiyle gelen soru: Kapıya kadar mı yoksa Kuzey’e mi? Durma yerlerinin dışında bir

diğer sorun da sefer azlığı. Araç sayısını arttırmaktan başka çare yok maalesef. Okulun işleyişini ve öğrenci sayısını dikkate alırsak 2-3 dakikada bir shuttle gelmesi gerekiyor ki, bu da pek mümkün değil. Sonuç olarak da yokuşta ve caddelerde koşuşturan Boğaziçililer maratonu başlıyor. Bu noktada da devreye “otostop’’ giriyor. Kampüs kültüründe otostoptan söz etmek pek mümkün değil. Bunun nedeni, öğrencilerin çekinmesi mi yoksa bomboş araçlarla yukarı çıkarken bekleyenleri umursamayan sürücülerden mi bilinmez. Burada büyük ihtimalle önyargılar da devreye giriyor. Ancak zaman zaman aklımızdan geçenleri bir kenara bırakmak gerek. Kampüsler arası bu kısacık mesafede; ne araçtakiler bize saldırmaya niyetli kötü insanlar, ne de öğrenciler bela arayan maceraperestler. Ayrıca otostop, gençliğin dinamizm ve etkileşim noktalarına fazlasıyla uygun. Tanışmalar, yardımlaşmalar ve eğlenceli anlar hep bu kültürün doğasında olan şeyler. Bebek koltuğunda çıkılan yokuş, binilen arabadaki çiğ et kokusu, Ankaralı olduğumu öğrenen sürücünün 3 saate Ankara’ya götürmeyi teklif etmesi… Sanırım bu noktada, ODTÜ’yü örnek almakta fayda var. Oradaki otostop kültürü bizde de olsa kampüsler arası ulaşım sorununun çözümünde büyük bir adım atılacak. ODTÜ’de bu kültür o kadar oturmuş ki, kendi kuralları var sistemin. Senden önce biri otostop için yola inmişse onların önlerine atlayamazsın. Geriye çekilip otostop işaretini vermen gerekir. Eğer bir arkadaş grubu otostop çekecekse kesinlikle kız arkadaşlar çeker. Velilerin bile otostop sistemini kullandığı bilinen ODTÜ kampüsündeki kültürün zaman içinde Boğaziçi’nde de oluşması dileğiyle. Aksi takdirde, daha çok ders kaçırmaya ve sırada vakit kaybetmeye devam edeceğiz gibi gözüküyor.

Aralarında Associate Press muhabiri Burt Herman ‘ın da yer aldığı girişimciler tarafından kurulan Storify, Time Dergisi tarafından 2011 yılının en iyi 50 web sitesi arasında gösterilmiş bir sosyal medya platformu.

Sıla Eser sila.eser@boun.edu.tr Dijtal gazetecilik aracı olarak tasarlanan Storify; Google, Twitter, Facebook, Instagram, Youtube, Google+ gibi sitelere bir tıkla erişerek aradığınız içeriğe ilişkin yazı, fotoğraf ve videoları sayfanıza sürükle-bırak yöntemi ile ekleyip birleştirebildiğiniz bir platform. Böylelikle tek bir başlık altında farklı kaynaklardan birçok içeriğe ulaşarak kendi hikâyenizi oluşturmanıza imkân sağlıyor. Site herkesin erişimine açık ve ücretsiz. Yeni bir hesap oluşturarak veya Facebook, Twitter hesaplarınızı kullanarak giriş yapıldıktan sonra, “Create Story” tuşuna basarak hikâye oluşturmak mümkün. Site, giriş yapmasanız bile okuyucu olarak size ilginç gelen başlıkları takip edebilmenize olanak sağlıyor.

ÖĞRENCİ GÖRÜŞLERİ

Habercilikte Storify Etkisi Özellikle gazeteciler, haber kanalları ve bloggerlar tarafından, farklı kaynaklardan çevrimiçi bilgilerin tek bir başlık altında toplaması ve aranılan bilgiye ulaşımı kolaylaştırmasından dolayı Storify yaygın olarak kullanılıyor. İçeriklerin kaynağı belirli olduğundan herhangi bir telif sorunuyla da karşılaşılmıyor. Al Jazeera Televizyonu’ndan The Stream adlı program Storify kullanarak haberleri farklı perspektiflerden yorumlama imkânı bulduğunu söylüyor. NBC ve NY Times bilinen kullanıcılar arasında. Harvard, UC Berkley, MIT gibi üniversitelerin Storify’ı kullanması öğrencilerin etkinlik ve duyuruları takip etmesini kolaylaştırıyor.

Storify’ı ne zamandır kullanıyorsunuz, ilginizi çeken yönü nedir? Gazel Öner – Kimya Hazırlık: Geçen yıldan beri kullanıyorum. Storify’da hem hoşuma giden farklı içerikleri bir araya getirebiliyorum hem de ilgi duyduğum güncel gelişmeleri takip ediyorum. Farklı sitelere aynı anda ulaşabildiğim için tek tek gezmek zorunda kalmıyorum. Tüm bilgileri aynı ekranda toplamak zaman kazandırıyor.


sosyal

19

Tek Tıkla Yeni Dünyalar Keşfet! 2001 yılında kurulan Stumbleupon, sahip olduğu 25 milyonun üzerindeki kullanıcıyla, en popüler online arama ve sörf motorlarından biri

Ulaş Erdoğdu ulas.erdogdu@buik.net

Stumbleupon’un Diğer Arama Motorlarından Farkı Ne? Stumbleupon’un piyasadaki diğer motorlardan farkı, aslında tam bir arama motoru değil, sörf motoru olması ve kişiye özel sonuçlar sunması. Siteye üye olurken ilk etapta sizden ilgi alanlarınızı seçmeniz isteniyor. Üyelik işlemini tamamladıktan sonra karşınıza çıkan ekrandaki “Stumble” tuşuna basınca ilgi alanlarınızdan birisiyle ilgili bir web sitesi, video, makale veya fotoğraf size öneriliyor. Çıkan sonucu değerlendirmek için “like” ve “unlike” gibi iki seçeneğiniz mevcut. Sistem size gösterilen sonuçlarla ilgili değerlendirmelerinizi kaydediyor ve arama sonuçları beğenilerinize

göre belirliyor. Ayrıca size sunulan sonuçları sosyal medya aracılığıyla paylaşabiliyor ve yine Stumbleupon üzerinden yorumlayabiliyorsunuz. İnternette çok fazla ve düzensiz bilginin dolaştığı günümüzde, ilgi alanlarınıza seslenen siteleri bulmak oldukça zor. Hal böyle olunca, bazen bu tarz içerikleri aramaya bile kalkışmıyoruz. Stumbleupon kısa bir süre ilgi alanımızın dışında kalan kategorileri eleyerek, birçok sosyal araç arasında öne çıkıyor.

Mehmet Asım Gümüş, Elektrik Elektronik Mühendisliği, Hazırlık Stumbleuon uzun görüşemediğiniz bir tanıdığınıza rastlamak gibi. Vakit ayıramadığınız hatta farkında olmadığınız ilgi alanlarınızı keşfetmenizi sağlıyor.

Boğaziçi Tweet Stumbleupon kullanıcılarına başka neler sunuyor? StumbleUpon Video, çeşitli video paylaşım sitelerinden gelen sonuçları sunan bir servis. StumbleThru, siteye kayıtlı olan spesifik sitelerin kendi içlerinde arama yapmanızı sağlıyor. (Wikipedia, CNN, vb.) Su.pr ise URL kısaltmaya yarayan bir

ÖĞRENCİ GÖRÜŞÜ

@alperseri yarına yazmam gereken 2 essay’den birinin konusu happiness, ötekinin konusu da a good friend. galiba beni teletabi sanıyolar @aliaksakal Boğaziçi’nde hiç ders almadığımız, sadece serbest öğrenci olarak güney meydanda dolaşabildiğimiz sınavsız bi program olsa ya @cicekdurbunu Ders mi anlattınız zamanı mı büktünüz hocam? @sarilarinseren Hocam Türkçe mi sorıyım İngilizce mi dedikten sonra native speaker edasıyla ayaküstü münazara yardıran kız bu ders de onraynsa ben gidiyorum.

www.buik.boun.edu.tr

Stumbleupon, hem bilgisayarınız hem cep telefonunuz üzerinden arama yapıp keyifli vakit geçirmenizi sağlayan bir arama motoru. Site basit olarak, internette ilgi alanlarınız doğrultusunda sörf yapmanızı sağlıyor.

Sahibi Sahibi: Boğaziçi Üniversitesi İşletme ve Ekonomi Kulübü adına Tolgacan Ceylan Sorumlu Yazı İşleri Müdürü Tolgacan Ceylan Genel Yayın Yönetmeni Kıvılcım Değirmencioğlu Editörler Alper Sezer, Merve Baysal Yazı ve Reklam İşleri Sorumluları Ahmet Berkey Karakaş , Elif Turhan, Melike Duygu, Orhun Arda Köksal Yazı Kurulu Alper Çağan Arslan, Defne Alkan, Ebrar Bahçivan, Ece Çakanel, Ece Yılmaz, Hande Yıldırım, Keremcan Gey, Mert Ateş, Mertcan Güngör, Ozancan Yüzbaşı, Sıla Eser, Süveyda Ece Çil, Ulaş Erdoğdu Görsel Yönetmen Bertuğ Yasavullar Matbaa Yılmazlar Basım Yayın Matbaacılık Pro. Tic. Ltd. Şti. Tel: 0212 565 56 82 www. yilmazlarbasim.com.tr

@seymedi Bu okulda 1 kıza 5 kedi düşüyor. @utkuoz Çatı’daki whiteboardın üzerindeki harfleri silerek yapılan mizah <3 Bugün bunlar vardı İLİM PASTA ATLİ MUSAKKA @velocitaeko Boğaziçi Üniversitesi Kahve Diyarı Kampüsü @ayreonaut tek cümlede boğaziçi



Dinamik Gazete 10.Sayı