Page 1

Ailesi

Sayı: 35 / Nisan 2013

Çanakkale Seferinde Bir şair: Rupert Brooke Sayfa: 5 - 6

Bir Şairin Rüyası; Aşiyan Sayfa: 12 - 13

Bir Halkla İlişkiler Projesi; Erişilebilir Turizm Sayfa: 30 - 31


Editörden

Biz Bir Aileyiz

M

erhabalar, Zaman yüzünü bahara doğru dönüyor. Bahar her zaman insana bir ümit, heyecan ve güç verir. Yeniden başlama gücü, yeniden ayağa kalkma gücü. İşte 35. sayımızda baharın bu güzel günleriyle beraber yayımlanıyor. Bildiğiniz gibi, yıllardır sadece internet ortamında yayımlandıktan sonra ilk defa 34. sayımızla basılı olarak da sizlere ulaşmıştık. Yeni bir başlangıç yapmak heyecanın yanında açıkçası biraz da korkutmuştu bizi. Ancak sizlerden gelen mesaj ve duyumlar yolumuza devam etmek için gereken cesareti veriyor bizlere. Hepinize çok teşekkür ederiz! İstanbul Büyükşehir Belediyesi büyük bir kurum, büyük bir aile. Büyükşehir Ailesi Bülteni olarak bizler de, bu büyük aileyi ilgilendiren her şeye yer vermeye çalışacağız. Her zaman söylediğimiz gibi yazı, eleştiri ve önerilerinizi çok önemsiyor ve bekliyoruz. Bu sayımıza gelirsek, bültenimiz Destek Hizmetleri Daire Başkanı Mevlüt Bulut’la yaptığımız röportajla açılıyor. Devamında, Çanakkale konusunda çalışmalarıyla tanıdığımız İsmail Bilgin düşman cephesinden bir ismi konu ediniyor. İngiliz romantik şair Rupert Brooke’un ilginç hikâyesini beğeneceğinizi umuyoruz. Gezi bölümümüz de ise Nuray Arda Trilye’yi anlattı. İçimizden Biri bölümümüze, hayatıyla bize örnek olabilecek bir ismi Ümmühan Cebeci’yi konuk ediyoruz. Halil İbrahim Şan, bitmeyen acımız Filistin’e yeniden baktı ve yazdı. Bir Günün Hikâyesi Bölümümüzün konuğu ise Rami İSEM çalışanları oldu. Dosya bölümümüzdeyse dizilerin hayatımızdaki yerini konuştuk. Yeniden hatırlatalım, bültenimizde yer almasını istediğiniz kişi ve konuları sizler de belirleyebilirsiniz. Her türlü katkınızı bekliyoruz. Daha güzel sayılarda buluşmak dileğiyle…

İBB Halkla İlişkiler Müdürlüğü Yayınıdır. Her türlü görüş, eleştiri, öneri ve yazılarınız için: Tel: 0212 455 17 47 e-posta: bailesi@ibb.gov.tr twitter: @ibbailesi


İçindekiler

Röportaj Karacaahmet Mezarlığı Kendini Vazgeçilmez Zannedenlerle Doludur

2 Gezi Bir Şirin Belde Trilye

Anma Milletin Şairi Mehmet Akif ERSOY

Tarihten Bir Sayfa Çanakkale Seferinde Bir şair: Rupert Brooke

5 İçimizden Biri Başımıza Ne Geldiği Değil, Bizim Onu Nasıl Karşıladığımız Önemlidir

8 Yaşam Güne Güzel Başlamak İçin Neler Yapabiliriz?

Şehir Yazıları Tut Elimden İstanbul

Bir Günün Hikayesi RAMİ İSEM Sabrın ve Sanatın Zaferi

Güzel Şeyler Çengelköy'deki Çikolata Bahçesi

16 Dosya Diziler Bize Neler Söyler?

21 Bizden Haberler Ateşin Kahramanları

27

12

15

20 Kültür Atlası Nar Ağacı

Bizden Haberler Bir Şairin Rüyası;Aşiyan

10

14 Sağlık Depresyon Sizden Uzak Dursun!

7

22 Bizden Haberler Bir Halkla İlişkiler Projesi; Erişilebilir Turizm

28

30 BÜYÜKŞEHİR AİLESİ 1


Röportaj

Karacaahmet Mezarlığı Kendini Vazgeçilmez Zannedenlerle Doludur Büyükşehir Ailesi Bülteni olarak Daire Başkanlıklarımızı tanımaya ve tanıtmaya devam ediyoruz. Bu sayımızda Destek Hizmetleri Daire Başkanlığı'nı konu edindik. Bu vesileyle de Destek Hizmetleri Daire Başkanı Mevlüt Bulut ile bir röportaj gerçekleştirdik.

M

evlüt Bey, öncelikle bize vakit ayırdığınız için teşekkür ederiz. İlk sorumuz Destek Hizmetleri Daire Başkanlığı'nın kuruluşuyla alakalı. Ne zaman ve hangi ihtiyaçları karşılamak amacıyla kuruldu Destek Hizmetleri Daire Başkanlığı? 2006 senesinde, şu anda Daire Başkanlığımızın sorumluluğunda hizmet veren müdürlüklerin, işleyiş ve verimliliklerini arttırmak için tek bir çatı altında toplanmaları gerektiğine karar verildi. Başkanlıkça verilen görevlerin yerine getirilmesi ve tüm hizmetlerin denetlenmesi için Destek Hizmetleri Daire Başkanlığı kurulması artık zaruri olmuştu. İstanbul Büyükşehir Belediyesi Destek Hizmetleri Daire Başkanlığı, işte bu ihtiyaçları karşılamak üzere 2006 senesinin aralık ayında kuruldu. Ben de o günden bu yana İstanbul Büyükşehir Belediyesi Destek Hizmetleri Daire Başkanlığı'nın başında bulunmaktayım. Destek Hizmetleri Daire Başkanlığı'nın sorumluluğunda kaç müdürlük bulunmaktadır? İBB Destek Hizmetleri Daire Başkanlığımızın bünyesinde Sosyal ve İdari İşler Müdürlüğü, Gençlik ve Spor Müdürlüğü, Güvenlik Müdürlüğü ile Tesisler Bakım ve Onarım Müdürlüğü olmak üzere dört müdürlük bulunmaktadır. İBB Destek Hizmetleri Daire Başkanlığı'nın en önemli ilkesi nedir? Destek Hizmetleri Daire Başkanlığı olarak yeniliklere açık, düzenli çalışma ile hem İBB personelinin ihtiyaçlarını hem de İstanbul halkının ihtiyaçlarını göz önünde bulundurarak faaliyetlerimizi sürdürmek temel ilkemizdir.

2 BÜYÜKŞEHİR AİLESİ

Mevlüt Bulut / Destek Hizmetleri Daire Başkanı

Yönetim felsefenizden bahseder misiniz biraz? Temel ihtiyaçları karşılanmış, çalışma ortamından memnun, mutlu ve huzurlu bir personelin görevini çok daha iyi bir şekilde yapacağına inanırım. Çalışma hayatımda benimsediğim felsefem kısa ve özdür. ”KARACAAHMET MEZARLIĞI KENDİNİ VAZGEÇİLMEZ ZANNEDENLERLE DOLUDUR” cümlesi benim yönetim felsefemin temelini oluşturur. Her zaman kişilerin değil, hizmetin daha önemli olduğuna inanmışımdır. Vatandaşa hizmetin kesintisiz olarak devam etmesi gerektiğini düşünüyorum. Şahsıma bağlı birimlerde herhangi bir yönetim boşluğu oluşmasına asla müsaade etmem. Her arkadaşımız kendisinin tespit ettiği bir personelin yetiştirilmesinden sorumludur. Kişilere bağlı, duygusal yaklaşımlardan ziyade, iş ve görev odaklı çalışmayı tercih ederim. Bir insan eskimese dahi sürekli aynı giysiyi giyemez. Bu nedenle bağlı birimlerimde makul aralıklarla personel değişikliği ve yenilikler yapmanın motivasyonumuzu arttıracağına inanıyorum. Çalışma hayatım boyunca da bu felsefemin hep yararını görmüşümdür. Ekip ruhuyla, takım çalışmasını severim. Bana bağlı müdürlük ve şefliklerle düzenli olarak toplanır, istişareler ederim. Personelimin düşüncelerine çok önem verir, yeni fikirleri uygulamaktan da hiç çekinmem.


Röportaj

Memur, sözleşmeli memur, işçi, şirket personeli ve diğer tüm çalışanlarımız İstanbul Büyükşehir Belediyesi Ailesi mensubudur. Yaptıkları hatalar tüm kuruma mal edilmekte yahut başarıları tüm kurumu onurlandırmaktadır.

Destek Hizmetleri Daire Başkanlığı olarak gelecekteki hedefleriniz nelerdir? Aslında mevcut durumda bir hayli iş yükümüz bulunmakta. İlk hedefimiz ise“sürdürülebilir verimlilik” ilkesi doğrultusunda mevcut durumu muhafaza etmek ve daha iyi koşullar oluşturmaktır. Hizmetlerimizden daha çok vatandaşımızın faydalanmasını temin etmek de hedeflerimiz içersindedir. Son olarak İBB Ailesi üyelerine neler söylemek istersiniz? Kendi şahsımda dâhil olmak üzere, sahip olduğumuz çalışma ortamı ve koşullarımız için öncelikle şükretmemiz gerektiğine inanıyorum. Personelimiz içersinde uzun süredir kurumumuzda görev yapanlar eski dönemlerle yeni dönem arasındaki farkı çok net bir şekilde görmektedir. Bugün çok doğal bir şekilde faydalandığımız imkânların, eskiden bulunmadığını hatta bunların lüks olarak görüldüğünü bizlere de zaman zaman belirtmektedirler. Bir işe sahip olmamızın, evimize ekmek götürebilmenin mutluluğunu bütün genç kardeşlerimizin yaşamasını isterim. Olumsuz, negatif yaklaşımlar gösteren kişilerle iletişim kurmak gerçekten kolay değil. Yine de ne olursa olsun, çevremizdeki olumsuzlukların motivasyonumuzu düşürmesine asla izin vermeyelim. Eskiler ne demiş: "Marifet iltifata tabidir, iltifatsız marifet zayiidir." Yeri geldiğinde memnuniyet ve teşekkürümüzü belirtmekten de rahatsızlık duymamalıyız. Memur, sözleşmeli memur, işçi, şirket personeli ve diğer tüm çalışanlarımız İstanbul Büyükşehir Belediyesi Ailesi mensubudurlar. Yaptıkları küçücük bir hata bile tüm kuruma mal edilirken; başarıları da kurumumuzu onurlandırmaktadır. Hepimizde “Ben Büyükşehir Belediyesi Çalışanıyım. Yaptığım iş, kurumum ve sonuçta vatandaşlarım için önemlidir.”düşüncesinin oluşması toplam kaliteye ve toplam başarıya giden yolu açacaktır. Bizim için herkes önemlidir; unutmayalım bir mıh bir nal, bir nal bir at bir at da bir zaferin anahtarıdır! Tüm mesai arkadaşlarıma katkıları için sizin vesilenizle teşekkür etmek isterim.

Mevlüt Bulut Kimdir? Mevlüt Bulut, 1964 yılında Gümüşhane'de doğdu. İlk ve orta tahsilini Gümüşhane, lise tahsilini Erzurum, üniversite tahsilini ise Karadeniz Üniversitesi Giresun M.Y.O İktisadi ve İdari Prog. Bölümü'nde tamamladı. 1987 yılında Beyoğlu Belediye Başkanlığı'nda memur olarak çalışmaya başladı. 1994 yılında atandığı İdari ve Mali İşler Müdürlüğü görevini, 2004 yılına kadar sürdürdü. Aralık 2006 tarihinden itibaren de Destek Hizmetleri Daire Başkanı olarak görevine devam ediyor.

BÜYÜKŞEHİR AİLESİ 3


Tarihten Bir Sayfa

Çanakkale Seferinde Bir şair: Rupert Brooke

R

İsmail BİLGİN / Kültür Müdürlüğü

upert Brooke, aslen aristokrat bir aileden geliyordu. King’s College’de okumuştu. Londra Sosyetesinde tanınmış bir isim, bir şairdi. İlk şiirlerini 1911’de yayınladı. 1. Dünya Savaşı çıkınca Amerika Birleşik Devletleri’ne yaptığı geziye ara vermiş, gönüllü olarak askere yazılmıştı. İşte tam da bu esnada Çanakkale Cephesi açılınca, Batı Cephesine gitmekten vazgeçti. Çanakkale’ye gitmek için müracaat etti. İtilaf Devletleri Komutanı General Sir Ian Hamilton’un da yakından tanıdığı Rupert Brooke yedek subay olarak sefere katıldı. Bundan dolayı sevinçli idi. Yakın arkadaşı Dudley Ward’a şöyle yazmıştı: “Bu eşi benzeri olmayan bir sefer, savaşın en olağanüstü seferi. Beni Ayasofya’da 1453’ten beri ilk defa yapılacak Kutsal Törene katılırken görebiliyor musun?” Hatta Başbakanın kızı Violet Asquith’e de şöyle yazmıştı: “Aziz Violet, inanılacak gibi değil. Şimdiye kadar pek fazla güvenmediğim şansımın birden böyle açılacağını hayal bile edemezdim. Bir süre geri planda, yedekte kalabiliriz. Ne olursa olsun güvenli ve görkemli umutlarla doluyum. Harita

önümde. Asya tarafındaki tabyaları yerle bir edip çıkarma yaptığımız, saldırıya geçip Truva ovasında düşmanla dövüştüğümüzü düşün. Stratejik olarak bana pek mümkün görünüyor. Midilli’de senin yönetiminde bir sağlık merkezi kurulacak mı? Galata Kulesi 15 inçlik toplarımızın ateşiyle parçalanacak mı? Deniz insan artıklarından geçilmez olacak, kanlı dalgalarla sahili dövecek mi? Ayasofya’nın mozaiklerini, Türk halılarını, lokumlarını ganimet alacağız. Tarihin bir dönüm noktası olacak. Yüce Tanrım! H ayatımda hiç bu kadar mutlu olduğumu hatırlamıyorum. Bu kadar bütün benliğimi saran mutluluk!’ belirli bir sona bütünüyle akan bir nehir gibi. Birden anladım ki çocukluğumdan beri hayatımın en büyük tutkusu İstanbul’a karşı yapılacak bir harekâta katılmakmış. Bunu düşündükçe kendimi aç, susuz, uykulu, sevdalı şiir yazma yaratma sürecinde hissediyorum. Bu; gerçekten önünü ardını düşünmeden, önüme arkama bakmadan katılacağım bir kavga benim için.” Sonra Rupert Brooke Çanakkale yolculuğuna başlar. Kendisini savaşa o kadar vermiştir ki, yolculuk esnasında arkadaşına başka bir mektup daha yazar:

BÜYÜKŞEHİR AİLESİ 5


Tarihten Bir Sayfa

“Bu belki de bir haçlıdan aldığın ilk mektup… Türkleri öldürmek için yollara düşen Haçlıların hikâyelerini okuyorum. Cyclade‘lara gelince ezberimdeki Sapho ve Homeros’u tekrar okuyacağım… Yolculuk boyunca tarih bizimle beraber.” Hamilton, Mısır’da iken Rupert Brooke’un askerliğe pek elverişli olmadığını düşünür. Onu karargâhına almayı önerir. Ama şair mutlaka cepheye katılmak istediğini söyleyince kendisini kıramaz. Çünkü Brooke çok heveslidir. Herhalde Batı Cephesi’nden ziyade Çanakkale Cephesi’nde çok daha kolay bir başarı elde edeceğini düşünmüş olmalıdır. Hele doğunun o gizemli topraklarında çarpışmak ve kahraman olmak en büyük tutkusudur. Gemiler 17 Nisan 1915 Cumartesi günü Skyros Adasının Tris Boukes koyuna demirlediğinde Rupert Brooke burasının kendisi için önemli olacağını nereden bilebilirdi ki?.. Çok geçmeden hastalandı. Muhtemelen sineklerin ısırarak bulaştırdığı mikropla ve güneş çarpmasıyla hastalandı. Ateşi yükseldi. Derhal hastaneye kaldırıldı. Hamilton, pek çok doktoru, bu şairin tedavisi için görevlendirdi. Gemiler bir süre sonra koydan demir alır. Ancak hastalığı gittikçe ilerleyen Rupert Brooke’un durumu ağırlaşır. Bir doktor kan zehirlenmesi teşhisi koyar. 22 Nisan 1915’de yakında bulunan bir Fransız hastane gemisine nakledilir. Gelibolu’dan yaralı bekleyen gemideki, tek hasta şimdilik İngiliz şairdir. On iki doktor tedavisi için uğraşır ama hastalık iyice ilerlemiş ve artık yapacak bir şey kalmamıştır. 23 Nisan 1915 tarihinde bulunduğu hastane gemisinde ölür… Arkadaşları Bernard Freyberg, Denis Browne, Charles Lister, Clegg Kelly, Patric Shaw- Stewart, İngiliz Başbakanın oğlu Arthur Asquith ve askerler o gün ilk demirledikleri Skyros Adasının yüksek bir tepesinde denize bakan yamacında bir mezar kazarlar. Rupert Brooke’u buraya gömerler. Mezar taşına da şunları yazdırırlar: “İstanbul’un Türklerden kurtarılması uğrunda ölen Tanrının kulu ve İngiliz Yedek Deniz Teğmeni Rupert Brooke burada yatıyor.” Daha sonra bir şiiri halk dilinde çok yayılır.

6 BÜYÜKŞEHİR AİLESİ

Bu şiir “Asker” adlı şiirdir: “Ölürsem eğer, Uzak bir köşesinde yabancı diyarların. Sonsuza kadar İngiltere’ye kalacak. Yattığım bir avuç toprak!” Savaştan sonra annesi mezarını tekrardan yaptırdı. Asker (Soldier) adlı şiirinin tamamını bir levhaya yazdırdı. 1931 yılında da Skyros Adasında heykeli dikildi… Şimdi İngiliz şairi Rupert Brooke’un yazdıklarını bir kez daha dikkatle inceleyelim... Kendisi şairdir. Duyguludur. İnce ruhludur. Ancak bir yıkım demek olan savaşa gönüllü katılır. Yazdığı mektuplar da, bir şair olmasına rağmen bir zihniyetin, dönemin en büyük sömürge devletinin hevesi ve gözü karalığına sahiptir. Haçlı ruhunu yüzyıllar sonra adeta hortlatarak, kolayca bu topraklarda kahraman olacağını düşünürken, başlıca emellerinden biri de yağmaya katılmaktır. Ayasofya’nın seramiklerini, Türk lokumlarını, halılarını ganimet olarak ele geçirme sevdasındadır. Bundan da mutlu olacağını düşünür. Dile getirir. Yağmalama ile mutlu olmak! Ayasofya’daki Kutsal Ayine katılacağı için kendini şanslı hisseder. Aynı zamanda bir şaire yakışmayacak kadar acımasızdır; “Galata Kulesi 15 inçlik toplarıyla parçalanacaktır. Deniz insan artıklarından geçilmez olacaktır, kanlı dalgalar sahili dövecektir…” Bu mahşeri andıran sahneler ziyadesiyle Çanakkale’de yaşanmıştır. Ancak şairin dediği gibi değil. 25 Nisan çıkarması esnasında Seddülbahir civarında deniz 50 metre açığa dek kana boyanmış, o güzelim suların firuze rengi, kırmızıya dönmüştür. Askerler vücutlarına isabet eden top mermileriyle un ufak olmuşlardır. Bir de; hani insanın bilinçaltına attığı bazı şeyler vardır; Batılılar 1453 yılını unutamamışlardır bir türlü. İstanbul’un fethi hâlâ akıllarının bir köşesinde öylece durur. O günden bu yana Ayasofya’ya olan hasretleri de bilinçaltlarında yer etmiştir. Bu yüzden kendisini bir haçlı gibi hissederek İstanbul’a sefere çıkar İngiliz şairi. Tıpkı yüzlerce yıl önceki haçlılar gibi İstanbul’u yağmalamayı istemiş, onlara özenmiş ama bu hevesi gerçekleşmemiştir.


Anma

Milletin Şairi Mehmet Akif ERSOY

İstiklal Marşımızın 92. yılını kutladığımız bugünlerde, Türk Milletinin milli duygularını haykıran, bağımsızlık mücadelesini Dünyaya duyuran İstiklâl Şairi Mehmet Akif’i anmamak, kişiliği ve hayat mücadelesinden bahsetmemek mümkün değil.

M

Seda ÇALIMFİDAN / Yazı İşleri Müdürlüğü

ehmet Akif Ersoy, 1873 yılında Fatih’de doğmuştur. Babası, Kosova asıllı Fatih Cami medrese imamlarından Mehmet Tahir Efendi’dir. Büyük şairde o zamanlarda adet olduğu üzere, dört yaşındayken öğrenimine mahalle mektebinde başlamış; babasının vefatından sonra da baytar mektebine devam etmiş ve bu okulu birincilikle bitirmiştir. Uzun yıllar Anadolu ve Balkanlarda, baytarlık vazifesini yerine getiren Mehmet Akif Ersoy İstanbul’ a döndüğünde Halkalı Ziraat Okulunda kompozisyon, üniversitede ise edebiyat dersleri verdi. Ayrıca Dârü'l-Edeb isimli okulda da öğretmenlik yapmıştır. 8 Kasım 1920 tarihinde Hâkimiyet-i Milliye’ de bir ilan yayınlanır. Zor zamanlardır ve milli mücadelenin ruhunu anlatacak bir şiir yazılması istenmektedir. Sonuçta, gazeteye tam 724 adet şiir gelir ancak içlerinden hiçbiri beğenilmez. Mehmet Akif Ersoy ise bu yarışmaya katılmamıştır. Çünkü yarışmada verilecek para ödülünü kazanmak için şiir yazdığının sanılmasından endişe etmektedir. Akif’e göre, edebiyat bilhassa şiir önemli bir amaçtır; üstelik Türk milletinin duyguları hiçbir şekilde para ile mukayese edilemez ve edilmemelidir de. Derken Mehmet Akif, Hamdullah Suphi Bey’in çabalarıyla yarışmaya katılmaya ikna edilir ve şiiri yazmaya başlar. Mehmet Akif, Türk Milletinin sıkıntısını ve ızdırabını derinden anlayan, hisseden bir aydındır. Neticede yazdığı satırlarla kendisinden beklenileni boşa çıkartmaz. 1921 senesinin Şubat ayında Ankara’da Taceddin Dergâhı’nda yazdığı şiiri yarışmaya gönderir. Mehmet Akif Ersoy, hepimizin sesi ve vicdanı olmuştur artık. O özü sözü bir olan bir şair olarak, kutup yıldızı gibi topluma ışık tutmaktadır. Satırlarında kahramanlık destanını, bir milletin mücadelesini oya gibi işlemiş ve Türk Milletinin sesi olmuştur. Mehmet Akif’in Kahraman Ordumuza ithaf ederek yazdığı şiir,

12 Mart 1921’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde yapılan oylamada milli marş olarak kabul edilir. 12 Mart toplantısında ön sırada oturan Mustafa Kemal Paşa, şiiri baştan sona büyük bir heyecan içinde dinlemiş ve ayakta alkışlamıştır. En beğendiği yerinin de “ Hakkıdır hür yaşamış bayrağımın hürriyet/ Hakkıdır Hakk’a tapan milletimin istiklal” mısraları olduğunu söylemiştir. Bir gün Mehmet Akif’e İstiklal Marşının neden Safahat’ta yer almadığı sorulduğunda; Büyük Şair, “Onu millete hediye ettim. Artık o milletindir. Benimle alakası kesilmiştir. Zaten o, milletin eseri, milletin malıdır. Ben yalnız gördüğümü yazdım” demiştir. İşte bu yüzden de, Milli şairimiz, büyük fikir adamı Mehmet Akif Ersoy’u her sene vefatının yıldönümü olan aralık ayında, İstiklal marşımızın kabul tarihi olan 12 Mart da ve ayrıca Çanakkale zaferleriyle birlikte 18 Mart günlerinde sevgi, minnet ve duayla anmaktayız.

BÜYÜKŞEHİR AİLESİ 7


Gezi

Bir Şirin Belde Tirilye Kasım ayı… Sonbahar mevsiminin kendini iyiden iyiye hissettirdiği ay. Ama bizim için hiç de öyle değil. Güneş sıcacık yüzünü göstermiş, adeta ilkbahar mevsimi gibi ışıl ışıl parlıyor. Hani büyükler der ya pastırma sıcakları diye, sanırım bu hava pastırma sıcakları olsa gerek. Bu güzel havayı nasıl değerlendirmeli dedik, tekne turu ile Bursa'nın Mudanya ilçesine bağlı şirin bir belde olan tarihi Tirilye’ye doğru açıldık. Nuray ARDA / Halkla İlişkiler Müdürlüğü

İ

skelede Tirilye Beldesi’nin yerlisi, orada doğmuş büyümüş; dedeleri, nineleri de orada yaşamış Hasan Amca güler yüzü ve tüm içtenliğiyle bizi karşıladı. Kâh dedesinin anlatımlarından kâh babaannesinin anlatımından, çocukluğundaki Tirilye’den bahsederek hoş sohbeti ile bize beldenin tarihçesini anlattı. Hasan Amca Tirilye isminin kaynağı konusunda çeşitli rivayetler olduğunu söyledi. Tirilye isminin Helence’ de barbunya balığı anlamına gelen ‘’ Trigleia ‘’ kelimesinden geldiği öne sürülürken, Rumca üç aziz anlamını ( Tri: 3 İelie: Aziz ) taşıdığı ve M.S 376’ da İznik Konsülünde aforoz edilerek bölgeye yerleşen üç papazdan aldığı öne sürülmekteymiş. Tirilye antik çağlardan bu yana yerleşime açık olmuş. Osmanlılar fethedene kadar da Rumların yaşadığı bir bölge imiş. Orhan Bey Tirilye’yi topraklarımıza kattıktan sonra yerli Hıristiyan halkın bölgede kalmasına izin vermiş. Tirilye’ye sonrasında Anadolu’nun çeşitli yerlerinden Müslüman halk yerleştirilmiş. Bu şirin beldede kısa bir zaman önce ‘’ Melekler Adası ‘’ isminde bir dizi film de çekilmiş. Hasan Amca insanların bu beldenin ismini Melekler Adası olduğunu sanarak geldiklerini söylüyor, bize de ‘’ Yoksa siz de mi öyle sandınız?” diyerek takılıyor. Tirilye Beldesi’nin her sokağında tarihi kalıntılara rastlamak mümkün. Kiliseler, manastırlar, çeşmeler inşa edilmiş. Ancak bu yapılardan 3 kilise ve 1 manastır ayakta kalabilmiş. Ecdadımız Osmanlı tarafından camiye dönüştürülen ve Fatih Camii adını alan Büyük Kilise, duvarlarına ilk kez resim yapılan Kemerli Kilise ile ev olarak kullanılan Dündar evi (Yuhanna Kilisesi) zor da olsa ayakta durmayı başarabilmiş. Tirilye’ ye adını veren üç papaz ayrı ayrı yerlerde üç manastır kurmuşlar. Aya Yani, Aya Yorgi ve Aya Sotri. Günümüzde yalnız Aya Yani varlığını sürdürebilmiş.

8 BÜYÜKŞEHİR AİLESİ

Yavuz Sultan Selim zamanında Tirilye’ ye yerleşen Türklerin inşa ettiği hamam, restorasyon çalışmalarıyla yenileneceğine sevinircesine karşılıyor bizi. İşçiler itinalı bir çalışma içersindeler. Şimdi de Tirilye sokaklarından birinde ayakta durmaya çalışan tarihi Taş Mektebin önündeyiz. Papaz okulu olarak inşa edilmiş, sonrasında ilkokul eğitimi verilmeye başlanmış. Hasan Amca da orada okuduğunu söylüyor. Mektep maalesef bakımsız durumda. Restore edilmesini ümit ettiklerini de ekliyor Hasan Amca. Taş Mektep bizi uğurlarken Rumlara ait bir çeşme dikkatimizi çekiyor. Çeşmeyi, bir papazın genç yaşta ölmüş kızı için yaptırdığını öğreniyoruz. Çeşme üzerinde papazın kızını ve ona dua eden insanları temsil eden bir tema var. Böylece onlarda da Osmanlı’da olduğu gibi hayratlar olduğunu anlıyoruz. Tirilye halkı çok sıcak ve misafirperver. Teyzeler, amcalar; camlara, kapı önlerine çıkıp bizi selamlıyorlar. Yüzyıllık


Gezi

evlerde hâlâ oturanlar var. Birkaç evin sahibi tarihi dokuyu bozmamak için bazı pencerelerin camlarını bile değiştirmemiş. Evler yorgun ve mahzun ama bizim insanımız renk renk çiçeklerle pencere önlerini, kapı önlerini süsleyerek evleri tebessüm ettirmeyi başarmışlar. Tirilye Meydanında bir çeşmeden buz gibi suyumuzu yudumlarken bir belde sakini ile sıcak bir sohbete dalıyoruz. Bu çeşmenin restore edildiğini, Uludağ eteklerinden gelen kaynak suyu olduğunu, kışın sıcak, yazın soğuk aktığını, restorasyonunda kendisinin de çalıştığını söylüyor. Gerçekten, insanın bu suyu içtikçe içesi geliyor. Ne güzel bir nimet değil mi, yazın soğuk, kışın sıcak! Ancak bütün yapıların bu çeşme kadar şanslı olmadığını ilave ediyor. Halkın bir kısmının tarihi evlerini restore edecek güçlerinin olmadığını da dile getiriyor üzülerek. Tirilye halkının %90’ ı geçimini zeytincilikten sağlamaktaymış. Mübadeleden sonra buraya Zeytinbağı denmiş. Sonrasında verilen mücadele ile tekrar Tirilye adını almış. Laf aramızda böyle lezzetli ve doğal zeytini şimdiye kadar hiçbir yerde yememiştim. Trilye zeytininin özelliği küçük çekirdekli ve çekirdeğin meyvesine yapışmaması imiş. Gezimizde bize eşlik eden Hasan Amca zeytinlere tuz ve kostik dediği kimyasal madde katmadıklarını, zeytinin en doğal haliyle yenmesi gerektiğini ve bu zeytinden elde edilen yağın çok şifalı olduğunu söylüyor. Büyüklerinin tıpkı zeytin ağacı gibi uzun yaşama sırrının; doğal zeytin ve zeytinyağı ile

beslenmelerinden kaynaklandığını da ekliyor sözlerine. Hasan Amca buranın zeytinlerinin dünyada ün yaptığını ve zamanında burada yaşayan Cenevizli bir kaptanın Marsilya’ya zeytin sattığını söylüyor. Bu şirin beldede az da olsa balıkçılık da yapılıyormuş. Taze taze balıkları iskelede orayı ziyaret eden misafirlere sunuyorlar. Tirilye gezimiz güneşin yavaş yavaş batmasıyla sona eriyor. Bizi zeytin ve zeytinyağı alma telaşı sarıyor, bir de yörenin meşhur odun ekmeğinden alma telaşı tabi. Alışverişimizi de yaptıktan sonra Hasan Amca bizi tekneye kadar uğurluyor. ‘’ Yine gelin, Ağustos’ta incir yemeye bekliyorum’’ diyerek arkamızdan el sallıyor. Bu şirin beldeyi gezmek isteyenler Tirilye’ye nasıl gidebilirler? Hemen söyleyelim. Trilye’ye İstanbul Yenikapı’dan deniz otobüsleri ile Mudanya’ya geldikten sonra da karayolundan minibüslerle 15 dakikada ulaşılabilir. Yol boyunca zeytinlikler sizi selamlayacak. İstanbul’dan Bursa yönüne otomobili ile gidenlerse Gemlik’i 3 km geçtikten sonra Engürücük sapağından girerek Kurşunlu, Güzelyalı, Mudanya üzerinden Tirilye’ye varabilirler. Yalnız yön levhalarına dikkat etmek gerekiyor; çünkü levhalarda Tirilye değil Zeytinbağı yazıyor. Bir ufacık not: Tirilye sahilinde hava akımı olduğunu söylüyordu Hasan Amca. Astım ve nefes darlığı çekenlere doktorların buranın havasını tavsiye ettiğini söylemişti. Bu nedenle Tirilye’yi, dinlenmek isteyenler yanında şifa arayanlara da tavsiye ederim. Kalacak yeri ise hiç dert etmeyin. Uygun otel, aile pansiyonları var. Zaten halkı o kadar sıcak ve samimi ki size mutlaka, bir şekilde yardımcı olacaklardır. Bir de oranın bir Hasan amcası var ki, herkesin tanıdığı. Zaten sizi, o karşılar. Şimdiden iyi tatiller, iyi yolculuklar… BÜYÜKŞEHİR AİLESİ 9


İçimizden Biri

Başımıza Ne Geldiği Değil, Bizim Onu Nasıl Karşıladığımız Önemlidir Kendi adıma meseleye bakışım ise başıma ne gelirse gelsin “Allah imandan Kur’an’dan ayırmasın, sabırla karşılamayı nasip etsin.” niyazıdır.

A

nnelerimizin hepimizin kişisel hikâyesinde değerli ve bambaşka bir yeri, izi vardır. Kimimiz için kahramandır o, kimimiz için sağduyu, kimimiz için merhamet, kimimiz için ise fedakâr. O merhametli, fedakârlar annelerden biriyle Ümmühan Cebeci ile sizin için görüştük. İSKİ İnsan Kaynakları Şube Müdürlüğünde görev yapan Ümmühan Hanımın dünyası bizi çok etkiledi. Hayata, insanlara bakışı ve yaklaşımının hepimize ilham vermesini umarak söyleşimizi sizlerle paylaşıyoruz. Ümmühan Hanım sizin için zor olacak belki ama en başa dönsek, ilk nasıl fark ettiniz oğlunuzun rahatsızlığını? Üç - dört aylıkken durumunda bir gariplik olduğunu fark etmiştim. Aylık kontrollerine gittiğimizde doktorumuza; Mehmet Emin sırtüstü yatarken normal göründüğü halde oturma pozisyonuna getirdiğimiz zaman yığılıyor, kucağıma aldığım zaman da hiç kendini tutamıyor dediğimde, kendisinin de şüphelendiğini, fakat göz teması kurduğu, güldüğü ve sosyal bir bebek olduğu için durumunun kilolu olmasına bağlı olabileceğini söylemişti. Eğer sekiz aylık olduğunda hala oturamazsa çocuk gelişim nörolojisine gidersiniz demişti. Mehmet Emin sekiz aylıkken hâlâ oturamıyordu. Biz de bir üniversite hastanesinin çocuk gelişim nörolojisi bölümünden randevu almak istedik, üç ay sonrasına randevu veriyorlardı. Daha erken bir tarihe nasıl alabileceğimizi araştırırken Mehmet Emin’de hırıltı ve

öksürük başladı, randevu almak istediğimiz hastaneye gittik, çocuk doktoru bizi muayeneden sonra acile gönderdi, hava verilecekti. Acilde doktor beklerken oğlumuz havale geçirdi. Bir hafta yoğun bakımda kaldı. Çocuk Nörolojisinde takip edilmeye başladı. Biz o zaman öğrendik Mehmet Emin’in durumunu. Şaşkınlık, üzüntü, kırgınlık siz daha çok ne hissettiniz, ilk günlerde? İlk başta şaşırdık ve üzüldük. Hemen arkasından ne yapmamız lazım diye sorduk, araştırdık. Çok telaşlandık. Bir an önce bir şeyler yapacağız ve Mehmet Emin iyileşecek zannettik. Fakat zamanla anladık ki; işimiz zor, yolumuz uzun, sabırlı-gayretli ve güçlü olmamız lazım. Hayatta insanın başına her şey gelebiliyor. Bazısı hemen kabullenip düzenine devam ediyor, bazısı ise isyan ediyor. Sizce bu neden oluyor? Sizin bu meseleye bakışınızda, çözme çabanızda faydalandığınız kaynaklarınız iç dinamikleriniz neler oldu? Bu insanların inançlarına olan bağlılığına, duygu durumuna ve hayata bakışına bağlı sanıyorum. Evet, hayatta başımıza her şey gelebilir. Başımıza ne geldiği değil, bizim onu nasıl karşıladığımız önemlidir. Bir sıkıntıya düştüğümüz zaman önümüzde iki seçenek vardır; ya neden benim başıma geldi, keşke olmasaydı gibi düşüncelerle hayata küser, durumu olduğundan daha zor bir hale getiririz ya da durumu kabullenip meseleye iyi tarafından bakar, yolumuza devam ederiz, böylesi hayrımıza olur. Kendi adıma meseleye bakışım ise başıma ne gelirse gelsin “Allah imandan Kur’an’dan ayırmasın, sabırla karşılamayı nasip etsin.” niyazıdır. Çözme çabalarımda faydalandığım kaynak inancım ve inancımdan dolayı insanlara duyduğum sevgi ile beraber ailem, akrabalarım ve arkadaşlarımdan aldığım destek ve dualardır diye düşünüyorum. Bir gününüz nasıl geçiyor? Üç hafta önce Mehmet Emin bacaklarından kemik ve kas ameliyatı oldu. Ben de ona bakmak üzere izne ayrıldım. Sabah fizik tedavi merkezine gidiyoruz. Oradan gelince kahvaltı ediyoruz sonra sırasıyla; Mehmet Emin’in kıyafetini ve bezini değiştirmek, egzersizlerini yaptırmak, öğle ile akşam yemeği, bulaşık, çamaşır vs. rutin ev işleri ile gün bitiyor. Yaşadığınız bu süreç içersinde, en çok zorlandığınız hususlar neler oldu? Ailede bir ferdin engelli olması, o ailenin de engelli olmasıdır gibi geliyor bana. Hâl böyle olunca hayat normalden daha zor oluyor engelli aile için. Evdeki işlerin yürütülmesi daha meşakkatlidir. Çünkü evde boyu uzayan, kilosu artan, fakat size olan ihtiyacı değişmeyen bir bebeğiniz vardır. Bebeğinizin durumu hassastır, düzeni sever, sakin huzurlu bir ortamda yaşaması gerekir.

10 BÜYÜKŞEHİR AİLESİ


İçimizden Biri

Engellilere hizmet veren binalarda bile asansör bulunmayabiliyor ve siz çocuğunuzu kucağınızı alıp binanın üçüncü katına çıkarmak zorunda kalabiliyorsunuz.

Bu yüzden sosyal hayatınız etkilenir. Misafirliğe gitmek, misafir kabul etmek sizi düşündürür. Dışarıdaki hayat zaten engelliye engel oluyor. Kışın soğuktan, yazın sıcaktan etkileneceği endişesi ile beraber kaldırımlarda ve dükkanların girişlerinde rampa olmaması sebebiyle normal çarşı gezmek zordur. Alışveriş merkezine gidersiniz. Orada ise asansör meselesi var. Sağlıklı ve durumu müsait insanlar yürüyen merdivenler yerine asansörleri tercih ederler. Sizin asansörden başka seçeneğiniz olmadığına ve önceliğiniz bulunduğuna aldırmazlar. Engellilere hizmet veren binalarda bile asansör bulunmayabiliyor ve siz çocuğunuzu kucağınızı alıp binanın üçüncü katına çıkarmak zorunda kalabiliyorsunuz. Şu an aklıma gelenler bunlar. Biz Elhamdülillah toplu taşıma araçlarını kullanmıyoruz. Onlarda durum nasıl bilmiyorum. Allah kullananların yardımcısı olsun. Yukarıda saydığım, saymadığım bütün zorluklara rağmen; Mehmet Emin’in ihtiyaçlarını gidermek ve onu rahat ettirmek çok büyük bir huzur kaynağı, bir gülüşü, sevgiyle bakışı, küçücük bir şey başarması ise mutluluk kaynağı.

eğitim alabilmesi için sırtlarında taşıyan engelli anneleri, kendilerine evlat sahibi olmak nasip olmadığı halde başka kıtalardaki yoksul ve yetim çocuklara bile annelik yapan gönüllü anneler. Allah hepsini ödüllerin en güzeliyle bahtiyar etsin. Diğer tarafta ben ve benim gibi aslında üç -beş tane çocuğa bakabilecek imkanları olduğu halde biriki tane çocuğuna yetişmeye çalışan, kendi çocuklarının bir eksiği olmasın, her şeyleri tam olsun, hep mutlu olsunlar, iyi eğitim alsınlar, iyi yaşasınlar diyerek, yokluktan, yoksulluktan dünyadan haberi olmayan çocuklarını neredeyse şımartan tuzu kuru anneler de var. Ya bizim çocuklarımızla aynı imkanlara sahip olamayan akraba, komşu çocukları, memleketimizin çocukları, diğer memleketlerdeki çocuklar, en önemlisi yetimlerimiz, onları hiç düşünüyor muyuz? Onlar için ne yapabilirim diye soruyor muyuz? Oysa bir kadın anne olunca bütün çocukların annesi olduğuna inanıp, hiç değilse dua ederken kendi çocukları için istediğini başka çocuklar için de isteyip, kendi çocukları için istemediklerini onlar için de istemese. Bu düşünceyle birçok mesele de çözülebilir belki. Örneğin şehit anneleri doğuya gitse oradaki annelere “Bacım benim evladım senin evladın, senin evladın benim evladım. Neticede hepsi memleketin evladı. Evlatlarımıza bir şey olunca senin de benim de ciğerim yanıyor. Birlik olalım evlatlarımızı kurda kuşa yem etmeyelim.”dese, hayırlı sonuçlar olacağından umutluyum. Aile deyince ise benim aklıma paylaşmak gelir. Paylaşmak olmazsa olmaz. En başta sorumluluğu, sevgiyi, saygıyı, sevinci, kederi, ekmeği-aşı, bilgiyi, ilgiyi sonuç olarak hayatı paylaşmak. Sonrasında ahiret hayatını paylaşmak da var. Bence bu konu üzerinde durmak gerekiyor. Büyükşehir Ailesi üyelerine Allah’tan dünya ve ahiret saadeti diliyorum.

Elbette sizin zor zamanlarınız sıradan insanların zor zamanlarıyla kıyaslanamaz. Ancak arkadaşlarınız sizin için hiçbir zaman mutsuz, halinden şikâyetçi ya da hayat küsmüş biri olmadığınızı söylüyorlar. Bunu nasıl beceriyorsunuz? Bazen üzgün, yorgun ya da kendimi yetersiz hissettiğim zamanlar oluyor. Bilhassa yapmayı düşünüp yapamadığım şeyler yoruyor beni. Ama uzun sürmüyor böyle zamanlar. Genel olarak mutluyum, umutluyum. Ailemi, akrabalarımı, arkadaşlarımı seviyorum. Derdimi seviyorum. Zaten hayata küsmeye hakkımız yok bence. Herkesin kendine göre sıkıntıları var ve herkes için kendi sıkıntısı önemlidir. Mevlana Hazretlerinin bu hususla ilgili şu sözleri meseleyi çok güzel ifade ediyor: “Sanma ki dert sadece sende var. /Şunu bil ki; /Sendeki derdi nimet sayanlar da var.” Demek ki bizden zor durumda olanları düşünüp halimize şükür etmeliyiz. Bir de çalışma tarzınızı “Ümmühan Hanım çalışır, çalışır, çalışır…” ifadesiyle anlatıyorlar. Kısa zaman içinde verimliliği yüksek çalışma konusunda tavsiyeleriniz var mı? O kadar çok çalıştığımın farkında değilim. Ama işimi seviyorum ve işyerinde işin öncelikli olmasını önemsiyorum. Büyük ya da küçük olsun bütün işlerimi en doğru, en düzgün şekilde yapmaya çalışırım. Kısa zamanda yüksek verimli çalışma konusunda benim naçizane tavsiyem; öncelikle her şey de olduğu gibi “iyi niyet”. Yapacağımız işi iyi yapmaya niyet etmek. Planlı çalışmak. İşi ertelemeden zamanında yapmak. Çözüm odaklı düşünmek. Bir hata olduğunda kimin yaptığını araştırmadan önce hatayı nasıl gidereceğimizi düşünmek. Bir de bu iş daha iyi nasıl yapılabilir? Diye düşünmemiz gerekir. Ben işini iyi yapan insanlara çok saygı duyuyorum ve onlara duacıyım. 2010 yılında İBB’nin yılın annesi ödülünü kazandınız. Aile mefhumu son günlerin en hassas meselelerinden birisi. Son olarak “aile olmak, aileyi muhafaza etmek” konusunda Büyükşehir Ailesi üyelerine neler söylemek istersiniz? Yılın Annesi Ödülü benim için sürpriz oldu. Ücretsiz izinde iken arayıp ödülden bahsettiler. Aslında benim henüz ortada bir annelik eserim yoktu ama sağ olsunlar teveccüh gösterip gayretimi takdir etmişler. Çok teşekkür ediyorum. O gün de bahsettiğim gibi ödüle layık nice anneler var. Memleketleri işgal edilmişken bir yandan vatanları için mücadele ederken diğer yandan evlat yetiştirmek için savaşan anneler, bin bir emekle yetiştirdiği evlatlarını vatana feda eden şehit anneleri, yaşları yirmilere otuzlara varan evlatlarını tedavi edilmesi ve BÜYÜKŞEHİR AİLESİ 11


Bizden Haberler

Bir Şairin Rüyası; AŞİYAN Aşiyan Müzesi, Tevfik Fikret’in 1906-1915 yılları arasında yaşadığı Rumelihisarı’ndaki üç katlı evidir. Aşiyan kelimesi aslında Farsçadır ve yuva manasına gelir.

M

ekteb-i Sultani öğrenciliği yıllarında aldığı eğitimin dışında mimari anlamda hiçbir eğitimi olmamasına rağmen Fikret bu evin projesini bizzat kendisi hazırlamıştır. Evin haricinde Namık Kemal’in Bolayır’daki mezarının projesi de yine büyük şaire aittir. Tevfik Fikret şairliğinin yanı sıra ressam, edebiyatçı, yayıncı, öğretmen, gazeteci ve mimarlık gibi farklı yönleri olan bir sanatçıydı. Ağaçlar arasında kendi yuvasını kurma hayalini onun çocukluk yıllarına dayanmaktadır. Aşiyan ya da o zamanki adıyla Kayalar tam da hayal ettiği bir mevkideydi. Ne şehre çok yakın, ne de çok uzak. Tabii bir de ders verdiği Robert Koleji’ne yürüme mesafesinde olduğunu da unutmamalıyız. Boğaz’a hâkim, ağaçlarla çevrili bu alanı Fikret önceden de çok sever; resim yapmak veya gezmek için eşiyle birlikte sık sık ziyaret ederdi.

Bana kimsin diye sorma meleğim Pek güzel dinle de izah edeyim Nam-ı naçizime “Fikret” derler Şi’re de nisbetimi söylerler Tevfik Fikret

Tevfik Fikret vefat ettiği 19 ağustos 1915 tarihine kadar bu evde yaşadı. Daha sonra eşi Nazime Hanım evi satmak isteyince o dönem İstanbul Belediye Başkanı olan Lütfi Kırdar ve Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel ‘in ortak girişimleri ile İstanbul Belediyesi Aşiyan’ı satın aldı ve 1945 yılında da Edebiyat-ı Cedide Müzesi adıyla faaliyete geçirdi. Aşiyan defalarca onarımdan ve bakımdan geçirildi. En son ve en detaylı restorasyon çalışması ise geçtiğimiz günlerde bitirildi. Kütüphaneler ve Müzeler Müdürlüğü 2010 yılında başladığı yenileme projesiyle gerçekten de farklı ve ilgi çekici bir çalışmaya imza attı. On altı yıldır Aşiyan Müzesinde görev yapan, Ata Yersu tam anlamıyla bir Tevfik Fikret uzmanı. Ata Bey, Aşiyan’da bizi hem gezdirdi hem de şair ve o dönemle alakalı bilgiler verdi. Çalışmaların nasıl gerçekleştiğini de Ata Bey, bize şöyle anlattı:

12 BÜYÜKŞEHİR AİLESİ

“Aşiyan Müzesi , 14 Aralık 2012 tarihi itibariyle tekrar ziyarete açılmıştır. Aşiyan Müzesinin restorasyon ve sergilemenin yenilenmesi çalışmaları yaklaşık on sene önce oluşturmaya başladığımız bir projemizdir . Yapılan araştırma ve arşiv taramaları sonucunda, özellikle Tevfik Fikret’in dostu ve öğrencisi olan Ruşen Eşref Ünaydın’ın anılarından yararlanarak yazmış olduğu “Tevfik Fikret” adlı eserinden ev ile ilgili detaylar elde edilmiştir. Yılların Aşiyanın yapısına vermiş olduğu yorgunluk yapılan restorasyonla giderilmeye çalışılmıştır. Binanın salon tavanında yıllar önce kapatılmış olan kalem işleri yine bu dönemde ortaya çıkarılmış bulunmaktadır. Aşiyan’ın Tevfik Fikret dönemine ait fotoğrafları eşliğinde müzenin yeni sergilemesine giriştik. Müze envanterine kayıtlı eserlerin orijinal yerlerine yerleştirilmesine dikkat ederek, sergileme için gerekli bulunan bazı mobilyaları asıllarına uygun olarak yaptırdık. Aşiyanın mimarı ve aynı zamanda iç dekoratörü olan Tevfik Fikret’i , müze ziyaretçilerine daha iyi tanıtabilmek ve hafızalarda fotoğraflardan ibaret olan görüntüsünü biraz daha somutlaştırabilmek amacıyla bir balmumu heykelini de yaptırdık. Araştırmalarımız sonucu öğrendik ki kıyafetlerinde lacivert rengi çok severmiş. Davranışları ve fikirleri ile olduğu kadar giyim kuşamı ile de çevresindekilere örnek olan şairin görüntüsünü tamamlayan elbise ve aksesuarlarının birebir aynısı yaptırıldı. Bu ünlü evin misafirleri de meşhur isimlerdi. Kimler mi vardı misafirler arasında? Mesela Halit ziya Uşaklıgil , Hüseyin Cahit Yalçın , Süleyman Nazif , Rıza Tevfik gibi önemli edebiyatçılar vardı Aşiyan Müzesi Türkiye deki ilk edebiyat müzesi olarak, Edebiyat-ı Cedide Müzesi adıyla 1945 yılında açılmıştır. Müzenin hazırlık aşamasında o döneme damgasını vurmuş bazı edebiyatçıların eşyaları ve eserleri de getirilerek sergilenmiştir. Son dönem müzenin hazırlık çalışmalarında, Edebiyat-ı Cedide, Abdülhak Hamid Tarhan, Şair Nigar Hanım gibi edebiyatımızın önemli şahsiyetlerine ayrılmış bölümlerimizde müzemizde yer almaktadır. Ayrıca müzemizdeki yeniliklerden bir diğeri de, sesli rehberlik hizmeti sağlayan dijital cihazların varlığıdır. Böylelikle ziyaretçilerin rehbere ihtiyaç duymadan evi


Bizden Haberler

Dikkat!

rahatlıkla gezebilmelerine de olanak sağlamış bulunmaktayız.” Bizler gittik, gördük ve çok beğendik. Bu nedenle de diyoruz ki; birkaç saatliğine de olsa, şehrin hay huyundan, trafiğinden uzaklaşmak isterseniz bir şairin hülyalarından doğmuş bu evi mutlaka ziyaret edin. Aşiyan Müzesi Adres: Bebek Mah. Aşiyan Yolu Beşiktaş/İstanbul Telefon:(0212) 263 69 86

• Tevfik Fikret’in natürmort tabloları •Tevfik Fikret’in balmumu heykeli; balmumu heykel şairin meşhur fotoğrafından birebir olarak heykeltıraş Bülent İşcan tarafından yapılmış. • Son Halife Abdülmecit Efendi’nin Sis tablosu; Aşiyan Müzesinde Şehzade Abdülmecid’e ait 4 adet yağlıboya tablo mevcut. Tevfik Fikret ile Son Halife Abdülmecid yakın arkadaşlarmış. Son Halifenin Fikret’in meşhur Sis şiirinden esinlenerek yaptığı sis tablosu da burada bulunuyor. • Güleriz Ağlanacak Halimize isimli Fikret’in aynaya bakarak yaptığı portresi: Bu resmin bir yanı ağlar gibidir, bir yanı da güler gibi. • Şehzade Abdülmecit Efendi imzalı birebir ölçülerde yapılmış Abdülhak Hamid portresi • Yatak odası penceresinden Boğazın eşsiz manzarası. • Sokratın Penceresi; Fikret’in hayranı olduğu Filozof Sokrates’in adını verdiği bodrumdaki pencere • Şairin Üç Güzeller diye adlandırdığı üç servi ağacı • Vefatından hemen sonra Mihri Müşfik Hanım tarafından yapılan Tevfik Fikret’in maskı: Son zamanlarında şairi sık sık ziyaret eden ve onun resimlerini yapan Mihri Müşfik Hanım ölümünden hemen sonra Fikret’in yüzünün ve sağ elinin kalıbını almıştır. Bu Türkiye’de bilimsel manada hazırlanan ilk maske çalışmasıdır.

BÜYÜKŞEHİR AİLESİ 13


Yaşam

Güne Güzel Başlamak İçin Neler Yapabiliriz?

Y

Elif ARIKAN DÖN / İSKİ Sağlık ve İş Güvenliği / Psikolojik Danışman

eni bir güne başlamak bazen her zamankinden zor olabilir. Ancak işe gitmek ve de iyi görünmek zorundaysanız acilen bir şeyler yapmak gerekecektir. İşte iyi bir güne başlamak için ipuçları; Öncelikle ne giyeceğinizi akşamdan hazırlayın ki sabah size zaman kaybı yaratıp sizi strese sokmasın. Sabah kalktığınızda mutlaka camdan dışarı bakın ki havanın nasıl olacağı hakkında bir fikriniz olsun. Giyinme konusunda B şıkkı da aklınızda olsun. Bu size zaman kazandırır ve olmadık bir kıyafetle işe gitmek zorunda kalmazsınız. Bu da sizin gün içersinde kendinizi daha iyi hissetmenizi sağlar. İster çalışın, ister çalışmayın mutlaka gece 12 de yatakta olmaya çalışın. Hücre yenilenmesi uykuda sağlandığı için bu sizin erken yaşlanmanızı geciktirir ve de ertesi gün kalktığınızda kendinizi daha güzel ve de yenilenmiş hissedersiniz. Ne olursa olsun gülümsemeyi yüzünüzden eksik etmeyin. Gülümseme anında 17 kas, çatma anında ise 43 kasın çalıştığını düşünürsek gülümsemek bizim kendimizi daha az yorgun hissetmemizi sağlayacaktır. Saatinizi ileri alıp erteleme yapmayın! Ne zaman kalkmanız gerekiyorsa, o zaman kalkın ki eksik bir şeyle evden çıkmış olmayın. Sürekli aynı renkleri içeren kıyafetlerinizi giyip durmayın. Kendinizde marjinal değişiklikler yapın. Farklı renkler duygusal anlamda uyarıcı bir etki yapıp sizi rahatlatacaktır. Sabah kalktığınızda imkânınız varsa güne duş almakla başlayın. Temiz çamaşırlarla birlikte tertemiz kokmak kendinize olan güveninizi arttırmanın yollarından biridir. Evde, yolda, işe giderken mutlaka 1 elma yiyin. Yapılan araştırmalara göre bir bardak çaydan daha çabuk uykunuz açacaktır. Ayrıca uzmanlara göre bu cilde tazelik verecektir. Gün içinde ya da özellikle sabah saatlerinde size negatif düşünceler ileten insanlarda kaçının. Siz de çevrenizdekilere pozitif duygu ve düşünceler iletin. Pozitiflik daima pozitif

14 BÜYÜKŞEHİR AİLESİ

yansımalara neden olur. Siz de çevrenizdekilere pozitif duygu ve düşünceler iletin.

yansımalara neden olur. Etrafınızdaki her şeyin güzel yönünü görmeye çalışın. En çirkin şeyin bile mutlaka güzel bir tarafı vardır.

UNUTMAYIN; GÜZEL GÖREN GÜZEL DÜŞÜNÜR, GÜZEL DÜŞÜNEN HAYATINDAN LEZZET ALIR! HAYATINIZDAN LEZZET ALMANIZ DİLEĞİYLE SEVGİYLE KALIN….


Şehir Yazıları

Tut Elimden İstanbul Açılan her kapı sanadır, sendedir lalenin her rengi, kalenin yedi kulesi.

B

Emire Mine EMİRZADE / Mezarlıklar Müdürlüğü

ir şehir düşünün düşlerin ütopyadan öteye geçtiğine inandığınız, bir diyar düşünün memleket hasretini unuttuğunuz, ikircikli sevdaların rafa kalktığı, varoşunda bile yaşamaya razı geldiğiniz, her baktığınızda farklı bir mekânı görebildiğiniz, her terennümün size farklı ufukları açtığı. Doğanın ve tarihin yarattığı bu zaman ötesi dünya incisinin, gitmek istemediğiniz yerleri olamaz, olamaz seyrine dalmayı göze alamayacağınız tarihi. Hangi mekânını kime anlatayım, her temaşanın farklı bir tezahürü olan maşuk. Her tezahürün ki, gönle huzur verip, şuh kahkaha attırır seyrine dalanlara. Yüreğinde barındırdığın her nesne, kimseli yalnızlarının dostu mu bilinmez. Bilinmez ancak sen her kimsesizin dostusun. Ve sana olan sevda yarenliğindendir bilirim. Gittiğim her yer bana İstanbul. Doğan her gün yine İstanbul. Şarkın ve garbın sentez olmasına misal, şehrin ortasından geçen sükûnet kaynağı deniz, İstanbul’un denizkızı olmasına gergef midir ne? Bu şehrin kalbini tutmalısın ki tutsun elinden İstanbul. Zira her zihin kendi olgusuna beşiklik edecek bir mekân bulur elbet bu şehirde. Kimi beyaz günahlarıyla baş başa kalabileceği bir mekân ki burası Beyoğlu’ dur ve Beyoğlu çok şeydir, Beyoğlu’nda çok şey serbesttir insana. Kimi sabrı kuşanıp tövbeye vuslat anını yaşamak için Eyüp’ü seçmiştir. Ki Eyüp tezkiye kapısıdır kendini bilmek isteyene. Ki Eyüp, sanki bunu idrak eden Necip Fazıl’ın ev sahipliği yaptığı mekândır da orada misafirperver edasıyla bekler durur İstanbulluyu.

İstanbul’un asil hallerini yad etmekse istenilen, surların gözbebeklerini seyre dalmalı insan. Zamanın İstanbul’a bıraktığı o kadar çok şey var ki; geçmiş, gelecek, şimdi. Hazır mısınız o emanetlere sahip çıkmaya ve hazır mısınız emanetçi olmaya. Hazır mısınız mest olmaya, mest olmaya hazırsanız yine İstanbul, yine İstanbul… Soylu tutsakların hep mekânı, en mekânı. Ve nihayet müebbet hapsi ile mükâfatlandırılmak bu şehrin. Yok, işte bir dahası. Ölümün bile haz verdiği bu şehrin neresindesiniz. Ki aşkın her nüshası burada yaşanır en sevdasıyla. Aşkı uğruna ölmek için bu şehri kendine mekan bilmiş Eba Eyyüb el Ensari gibi Eyyüp’ünde mi, bir ömür boyu dantel şehri temaşa için Çamlıca sırtlarında mı. Yoksa kavuşma anını bekleyen iki mahzun sevdalı Anadolu ve Rumelikavağında mı? Müsbet ya da menfi sanki her şey bu şehirde yaşanıyor, yaşamın en mavisi bu şehirde kırmızıya inat. Asırlara uzanan bir anı, bir dokunulmuşluk var bu şehirde belki de horlanmışlık. Hepimizi kucaklayabilecek kalabalıklar büyüttü bu topraklar, hepimiz adına yuva olmayı beceren yürekler. Her şeyden önemlisi hepimizin yerine sevmeyi bilen insanlar yetiştirdi bu koca şehir. Bir sanatı resmeden nostalji abidesi saraylar; hangi eli öpülesi padişahlar salladın çardağındaki beşiğinde? Ve şimdilerde kapını çalacak dost bir yüze, bir Rab misafirine hasret bekler durursun, avunursun anılarınla. Şimdi, şimdi İstanbul… Tüm haşmetliği, sırları ve çeşniliğine rağmen bir gelişigüzellik seziyorum bu şehirde. İnsanlarla hesabını görmüş olmanın hantallığı var ve mizanı bekleyen musalla taşı misafiri gibi bekler durur öylece. Gelinliğini toplamış da tacını da Üsküdar sahiline fırlatmış ve kızkulesini inşa etmiş olmanın gururu ile kıyıda öylece oturmuş bekleyen bir gelin misali ya da. Oysaki o da bilir dünya bilir aşkı anlamanın yolu İstanbul’dan geçer. Ki fetheden kumandan cennetle müjdelenmiştir. Ki zafer cennete ulaşmanın yoludur İstanbul’da, ki İstanbul cennettir maşukların gözünde, cennet de İstanbul’dur mecazen. Kim nasıl anlatır ki bu inci beyza şehri Fatih’i anlamadan, kendini feth etmeden. 2008/İstanbul BÜYÜKŞEHİR AİLESİ 15


Bir Günün Hikayesi

RAMİ İSEM Sabrın ve Sanatın Zaferi

Rami Engelliler Merkezi, tarihi Rami Kışlasının yakınlarında hemen yol üstünde bir yerde. Açıkçası dışarıdan bakıldığında sıradan, basit bir görünüşü var. Ancak içeriye adım atar atmaz insanı şaşkınlığa düşüren bir yer burası.

D

Gülçin DURMAN Fotoğraflar: Erdem KAŞIKÇI

uvarlar, koridorlar yani aslında hemen hemen her köşe güzel, incelikli resimler, heykeller, mozaikler ve soyut figürlerle kaplı. Her yandan, sanki sanat sesleniyor size. İnsan bir galeriye geldiğini ya da güzel sanatlar fakültesinin koridorlarında dolaştığını düşünüyor buradayken. Rami İSEM’i bize kurumun yöneticileri Songül Çoban ile Zübeyde Vural hem gezdirdi hem de tanıttılar. İnsanlarla meşgul olmak her zaman bir parça sıkıntıyı da beraberinde getirir. İster istemez insan bu zorluğun, Rami İSEM’de yani bu özel insanların arasında daha da fazla olacağını düşünüyor. Ama durum hiç de sandığımız gibi sıkıntılı yaşanmıyor burada. İşlerin bu şekilde ilerleyişinde kuşkusuz sanatında, ince işlerle uğraşmanın da bir payı vardır. Ancak bu konuda sevgi ve özverili çalışmanın daha çok etkisi olmuştur gibi geliyor bize. Rami İSEM’de okuma yazmadan tutun da resme, mozaiğe, takıya kadar pek çok konuda eğitim veriliyor. On beş yıldır bu alanda çalışmalar yapan Zübeyde Hanım, on yıl öncesine kadar toplum içersinde engellilerin eğitilemeyeceği yönünde yaygın bir kanaatin hâkim olduğunu, bu tarzdaki çalışmalara sıcak bakılmadığını ve destek verilmediğini söylüyor. Bu yüzden de ilk zamanları gerçekten de mücadeleler içersinde geçmiş. Rami Zihinsel Engelliler Merkezi ilk olarak 2000 yılında Sirkeci’de kurulmuş. Ardından 2003’te Çağlayan’da faaliyet göstermiş. En nihayetinde 2007 yılından itibaren de şu anki binalarında hizmet vermeye başlamışlar. Merkezde 17 ila 35 yaş arasındaki kişilere eğitim veriliyor. Eğitim alan öğrenci sayısı ise 120. Bu merkezden mezun olup iş hayatına atılan öğrenciler de olmuş. Merkezin kuruluş amacı; zihinsel engelli insanlarımızı hayata katabilmek, kendi ihtiyaçlarını kimseye muhtaç olmadan giderebilmelerini sağlamak. Eğitimlerde hep bu iki amaç etrafında şekillenmiş zaten. Hayatta karşılaşabilecekleri zorluklara, sıkıntılara karşı ellerinde bir şeyler olsun diye veriliyor bunca çaba. Merkezde 30 kişi çalışıyor. Rami Zihinsel Engelliler Merkezinde eğitim alabilmek için başvuru sonrasında çeşitli aşamalardan geçmek gerekiyor. İlk basamak psikologla görüşme, daha sonra aile ziyaretlerine sıra geliyor. Öğrencilerin öz bakımlarını kendilerinin yapabiliyor olmaları ve başkalarına zarar vermemeleri gerekiyor kabul edilmeleri için. Bu güzel ve şenlikli okulda, öğrencilerin okuyup yazmayı öğrenmeleri; en azından adlarını soyadlarını, adreslerini, kullanacakları araçlardaki hat isimlerini okuyabilmeleri hedefleniyor.

16 BÜYÜKŞEHİR AİLESİ


Bir Günün Hikayesi

Okulun bir diğer medarı iftiharı ise artık hepimizin tanıdığı Mehteran Takımı. TV programlarında defalarca gösterilerini seyrettiğimiz bu grubun ilk ortaya çıkış süreci aslında hiç de kolay olmamış. İlk zamanlar yadırgansalar da bugün artık başarıları herkes tarafından kabullenilmiş, şimdi de onlara düşen bunun mutluluğunu yaşamak olmuş.

Resim, baskı, bahçe bakımı ve takı dersleriyle de el becerilerinin kuvvetlenmesi amaçlanıyor. Gördüğümüz ve duyduğumuz kadarıyla okulda projelerin, çalışmaların ardı arkası kesilmiyor. Yöneticilerin ve öğretmenlerin bu anlamda katkısını, etkisini kesinlikle göz ardı etmemek lazım. Çünkü böylesi etkinlikler çoğu zaman görevlilerin fedakârlıklarıyla gerçekleştirilebiliyor. Rami İSEM öğrencilerinin, Zübeyde Hanımın yazdığı bazı tiyatro oyunlarını sahneye koyduklarını daha önceden duymuştuk. Biz oradayken başka bir çalışmalarına , “bitmeyen resim” projelerinin yapılışına da şahit olduk. Eğer bu projeyi hayata geçirebilirlerse resim 1500 m uzunluğunda olacak ve bittikten sonra belki de hâlâ

devam ederken Taksim İstiklâl Caddesindeki tramvay yolunda sergilenecek. Okulun bir diğer medarı iftiharı ise artık hepimizin tanıdığı Mehteran Takımı. TV programlarında defalarca gösterilerini seyrettiğimiz bu grubun ilk ortaya çıkış süreci aslında hiç de kolay olmamış. İlk zamanlar yadırgansalar da bugün artık başarıları herkes tarafından kabullenilmiş, şimdi de onlara düşen bunun mutluluğunu yaşamak olmuş. Eğitim sevgisiz olmaz denir ya, sanki böyle yerlerde sevgi ve merhamet daha çok ön plana çıkıyor. Okuma yazma öğretmeni Mehmet Koç’un şu sözleri durumu çok daha iyi anlatıyor:

BÜYÜKŞEHİR AİLESİ 17


Bir Günün Hikayesi “Bu çocuklarla çalışmak sanılanın aksine çok daha rahat. Çünkü bu çocuklar seni severse muhakkak bir nedeni vardır. Ya sen onlara sevgiyle yaklaşmışsındır da sevmiştir. Ya da tam tersi kötü davranmışsındır o yüzden sevmiyordur. Kızıyorlarsa da yine bir sebebi vardır. Çünkü bu çocuklar çok doğallar. Ben de bu doğallıklarını çok seviyorum” diyor Mehmet Bey. Başta da söylemiştik ya, Rami İSEM’de her yandan sanat esintileri duyabiliyorsunuz. Pek çok eseri beğeniyor, hayranlıkla izliyoruz. Ancak biri var ki onun yanından ayrılmak gerçekten de zor oluyor bizim için. Zeugma antik kentinin meşhur Çingene Kızı mozaiğinin gazete kâğıtlarıyla yapılmış bir kopyası bu. Burada ilk başta çok basitmiş gibi görünen eğitimlerin işin özüne inildiğinde aslında çok büyük faydalarının olduğu ortaya çıkıyor. Bunlardan birisi de takı eğitimi. Gerçekten de takı sınıfı elleri, parmakları güçlendirmek için bulunmaz bir fırsat. Bu sınıfta eğitim, aşamalı bir şekilde veriliyor. Öğrencilere ilkin ipe boncuk dizdiriliyor. Öğrencinin durumuna göre bu boncukların boyutları da değişiyor. En ağır durumdaki çocuklar en büyük boncuklarla çalışıyorlar. Bir de sınıfın ortak bir kırlent çalışması var ki! Gerçekten de görülmeye değer bir çalışma. Minicik boncukları, imece usulüyle kırlente işliyor öğrenciler. Rami Zihinsel Engelliler Beceri Merkezi sanat ve sevgi ile yoğrulmuş bir yer. Merkezin çalışanları da yıllardır, yılmadan usanmadan güzel işler meydana çıkarıyorlar. İnsanı umutlandıran, yüreklendiren bu merkezin çok daha uzun seneler böylesi güzel çalışmalar içersinde olmasını canı gönülden diliyoruz.

18 BÜYÜKŞEHİR AİLESİ


Kısa Kısa Zübeyde Vural ve Songül Çoban On beş yıldır İSEM’de görev yapan Zübeyde Hanım, işinin sıkıntılarına, önemine vakıf bir yönetici. Tiyatro oyunları da kaleme alan Zübeyde Hanımın bu güne kadar; “ Bu Kader Değil, Öfke mi Sevgi mi? ve Asker Mektubu” isimli oyunları pek çok kere öğrenciler tarafından sahnelenmiş. Songül Çoban ise, 2003 yılından bu yana İSEM’de çalışıyor. Türk Dili ve Edebiyatı mezunu olan Songül Hanım, Zübeyde Hanım ile birlikte birim sorumlusu olarak görev yapıyor.

İlter Burak Kalay

Müzik öğretmeni İlter Bey, okulun meşhur mehteran takımı ve korosuyla ilgileniyor. “Bu işe girişmeden önce mehterle ilgili fazla bir bilgim yoktu. Çoğunu sonradan öğrendim,” diyor. Müzik kulağı olan öğrencileri seçip; basit marşlarla başlamışlar işe. Sonrada adım adım ilerlemişler. Mehteran takımı yurt içinde ve dışında bugüne kadar pek çok konser vermiş. Televizyon programlarına katılmış. Özellikle üç hafta üst üste katıldıkları Yetenek Sizsiniz programının ise hayatlarında bambaşka bir yeri var. Zihinsel engelli çocuklardan oluşan Mehteran Takımının Türkiye’de bir ilk olması kurumu ve bu işe emek verenleri çok mutlu etmiş.

Engin Beyaz

Resim öğretmeni, Engin Bey eğitimlerini basitten karmaşığa doğru bir yöntemle gerçekleştirdiklerini söylüyor. Nokta, dik çizgi, yatay çizgi, geometrik şekiller, şekillerin nesnelere dönüşmesi aşama aşama öğretiliyor resim sınıfında. Öğrenciler renklerden en çok sarıyı seviyor ve en çok da bu rengi kullanıyorlarmış. En ağır durumdaki öğrencilerle yapılan ‘Bitmeyen Resim’ çalışması yaklaşık 150 öğrencinin katılımıyla gerçekleştiriliyor. Bu resim Taksim Meydanından Tünele kadar İstiklal Caddesi boyunca yere serilecek ve Tünel’ de öğrenciler resmi yapmaya devam edecek. Resmin ileriki aşamasında iki kıta birbirine bağlanacak.

Mehmet Koç Mehmet Bey, Rami İSEM’de 6 senedir görev yapıyor. Daha önceleri edebiyat öğretmeni olarak çalışmış. Okuma yazma derslerinde en çok müfredatı hazırlarken sıkıntı yaşıyormuş. Öğrencilerin kapasiteleri farklı düzeylerde olduğu için ortak işlenecek bir ders programı hazırlamak zor oluyormuş. Güzel ve özel çocuklarla çalışmanın zor ama zevkli bir yanının olduğunu söylüyor. Bu işte başarılı olmanın sırları olarak da sevmek ve sevilmenin altını çiziyor.

Yasemin Tetik Takı tasarımcısı Yasemin Hanım, öğrencilerin bütün işlerini anne babaları yaptığı için el becerilerinin hiç gelişmediğini söylüyor. Bu nedenle de, el becerisi kazanmaları zihinsel engelli gençler için son derece önemli. Takı sınıfı, öğrencilerin ellerini güçlendirebilmeleri için bulunmaz bir fırsat. Öğrenirken aynı zamanda kendi yaptıkları bir esere sahip olmanın mutluluğu da her şeyin üstünde.

Mehmet Kaya Mozaik Baskı sınıfının öğretmeni olan Mehmet Bey, daha önceleri atölyesinde Güzel Sanatlar Fakültelerine öğrenci hazırlıyormuş. Mehmet beyin sınıfında, malzeme olarak atık fayanslar kullanılıyor. Grup çalışmasının yapıldığı sınıfta her öğrenci kendi durumuna göre görev alıyor. Mozaik baskı sınıfı müzikli, şenlikli bir sınıf. Derslerde, eskiden matbaa alanında kullanılan linol baskı yöntemi kullanılıyor. Mehmet Beyin gelecek için planları arasında bir bienal projesi de var.

Sema Çavuş Sema Hanım, özel eğitim sınıfının öğretmenliğini yapıyor. Bu sınıfta öğrenciler, şekilleri, renkleri ve zıt kavramları öğreniyorlar. Bu sınıf, aslında eğitimin ilk basamağı. Merkeze kayıt yaptıran her öğrenci önce burada eğitim alıyor.

Özlem Atasoy Makrome ve cam ustası öğretmeni Özlem Hanım 7 senedir merkezde çalışıyor. Özlem hanım düğüm atmanın öğrencilerin el becerilerinin kuvvetlenmesi için çok etkili bir çalışma yöntemi olduğunu söylüyor. Bu yüzden de düğümlerle yapılan makrome çalışmaları öğrencilerin gelişimine son derece fayda sağlıyormuş. Ayakkabılarını bağlamakta zorlanan öğrenciler, bu sınıftaki eğitimlerinden sonra rahatlıkla kendi işlerini yardımsız bir şekilde yapabiliyorlarmış.

Kadriye Özener Kadriye Hanım birimin psikologu. Eğitim almak isteyen öğrenci adaylarının ilk uğradıkları nokta işte burası. Birebir görüşmeler ve aile ziyaretlerinden sonra elde edilen bilgilerle kimlerin merkeze kayıt yaptırabileceğine, bu birim karar veriyor. Ayrıca engelli ailelerinin terapi talepleride burada değerlendiriliyor.

Taner Akpınar Rami İSEM’in ilgimizi çeken bölümlerinden bir diğeri de sera ve bahçe bölümü. Ziraat Mühendisi Taner Akpınar’ın başında bulunduğu bu bölümde mevsimine göre ekim yapılıyor. Küçük bahçelerinde kış sebzelerinden ıspanak, bezelye, kıvırcık, soğan, sarımsak ve karalahana ekmişler. Ayrıca elma, ceviz, muşmula, dut, üzüm ve çilek gibi meyvelerde bu bahçede yetiştirilmiş ve öğrenciler tarafından da afiyetle yenmiş.

Mutlu Şahin ve Fatih Karabal

Rami İSEM’de eğitim hizmetlerinin yanı sıra ortopedik malzemelerin yapıldığı ortez ve protez bölümü de bulunuyor. Mutlu Şahin ve Fatih Karabal’ın beraberce çalıştıkları bu bölümde senede yaklaşık 200 kişiye protez yapılıyor. Bir protezin yapım süresi ise 1 hafta ila 15 gün arasında değişiyor. Ücretsiz olarak gerçekleştirilen bu hizmetten faydalananlar arasında bebeklerde bulunuyor, 80 yaşındakiler de. Fatih Bey 10, Mutlu Beyse 7 yıldır bu merkezde görev yapıyor. İşlerinin en önemli kısmının ölçü almak olduğunu söyleyen Mutlu Şahin ve Fatih Karabul, işlerini yaparken bir yandan da protez kullananların hayatını kolaylaştıracak projeler de tasarlıyorlar. BÜYÜKŞEHİR AİLESİ 19


Sağlık

Depresyon Sizden Uzak Dursun!

Avrupa’da yapılan ve Türkiye’nin de içinde bulunduğu 7 ülkeyi kapsayan araştırmanın sonuçlarına bakarsak her 10 kişiden 1’i depresyon nedeniyle işyerinden izin istiyor. Türkiye’de ise bu oran % 25 olarak belirlenmiş. Bu verilere göre ülkemizde her 4 kişiden 1’inin depresyona girdiğini varsayarsak, hem çalışanlar hem de işverenler için önlem alınması gereken bir durumun söz konusu olduğunu söyleyebiliriz.

D

Duygu Demir / Sağlık ve Hıfzıssıhha Müdürlüğü / Psikolog

Depresyonun, çalışanların verimliliği, işe bağlılık ve devam oranları üzerindeki etkisi yadsınamaz. Depresyonu tanımak ve bununla nasıl baş edebileceğimizi öğrenmek, hem iş yaşantımızda hem sosyal hayatımızda dengede kalmamıza yardımcı olacaktır. Depresyon en yaygın belirtilerini şöyle sıralayabiliriz: • Etkinliklerde azalma, yavaşlama, daha önce zevk veren etkinliklerden geri çekilme • Yoğun üzüntü, suçluluk, kaygı, utanç ve öfke duyguları • Kolay kolay karar verememe, konsantrasyon bozukluğu, bellekte zayıflama, kendine güvende azalma ve durgunluk • Uyku bozukluğu, iştahta azalmadır. Depresyondayken başarısızlıklarımızı geneller, mutsuzluklarımızı abartırız. Felaket senaryolarımıza her geçen gün bir yenisini de katarız. Kendimize karşı her zaman objektif olmadığımız gibi ve etrafımıza da olumlu mesajlar yollamayız. Bu gibi durumlarda kişilerin kendi dünyalarına, yani davranışlarına, düşüncelerine ve hissettiklerine karşı farkındalık kazanmaları gerekmektedir. Bilişsel hatalar diye adlandırdığımız düşünce biçimlerini okuduktan sonra bu düşünce biçimlerinin günlük yaşantınızda ne kadar yer edindiklerini lütfen sorgulayın. Bu hatalardan bazıları: 1. Keyfi Çıkarsama: Elinizde yeterince kanıt olmaksızın bulunduğunuz durum veya yaşadığınız olaylardan olumsuz sonuçlar çıkarmanız söz konusudur. Kişinin ‘Bu işi yetiştiremediğim için işimde başarılı olamayacağım’ biçiminde fikir yürütmesi, keyfi çıkarsamaya bir örnek olarak verilebilir. 2. Seçici odaklanma: İçinde bulunduğunuz durumun veya yaşadığınız deneyimlerin yalnızca olumsuz ve kötü yanlarına odaklanırsınız. Günün sonunda yaşadığı hiçbir anın kendisine zevk vermediğini belirten kişi aslında algılarını olumlu yaşantılara tamamen kapatmış olup tüm ilgi ve dikkatini olumsuzluklara ve onların ayrıntılarına odaklamıştır. 3. Kişiselleştirme: Kendiniz ile ilgili olmayan ya da çok az bağlantısı olan olayları tamamen kendiniz ile ilgili olarak değerlendirmekte; olayların olumsuz sonuçlarından kendinizi sorumlu tutmaktasınızdır. ‘Herkes kendini ne kadar rahat ifade ediyor, ben ise saçmalıyorum’ diye düşündüğünüz de oluyordur. 4. Aşırı genelleme: Tek bir olaydan genel sonuçlar çıkartma eğilimi söz konusu olmaktadır. Yaptığı bir hata sonunda “Elimi attığım hiçbir iş yolunda gitmiyor” sonucunu çıkaran, belirli bir iş konusundaki başarısızlığını "zaten ben hiçbir işi

20 BÜYÜKŞEHİR AİLESİ

beceremeyen biriyim" biçiminde yorumlayan kişi, yetersiz veri tabanında genellemeler yapmaktadır. 5. Hep ya da hiç biçiminde düşünme: Her türlü deneyim ve yaşantınızı iki aşırı uç bağlamında değerlendirirsiniz. Böyle bir düşünce biçimi, herhangi bir işin ya mükemmel tamamlanması ya da o işe hiç başlanmaması gerektiğini varsayar. ‘Bir hata bile iyi bir kariyer yapmamı engeller’ şeklindeki düşünce biçimidir. 6. Küçümseme veya büyütme: Başardığınız işleri küçümsemekte ve değersizleştirmekte, buna karşın hatalarınızı ya da hatalı olarak değerlendirdiğiniz davranışlarınızı büyütmekte ve abartmaktasınızdır. Örneğin; ‘Beni işte tutmalarının sebebi yaptığım işin beğenilmesi değil, başka kişi bulamadıkları için’ şeklindeki düşünce tarzıdır. Bu durumdan kurtulmak için bir adım atmalısınız. Öncelikle düşüncelerinizi not ederek işe başlayabilirsiniz. Olumsuz düşüncelerinizi fark ettiğinizde kendinize şu soruları sorun: • Acaba düşünce ile gerçeği karıştırıyor muyum? • Farklı yönlerden bakmayı ihmal mi ediyorum? • Başkası olsa ne düşünürdü? • Depresyonda olduğum için mi böyle düşünüyorum? • Bu şekilde düşünmenin bana ne yararı var? • Bu şekilde düşünmenin bana ne zararı var? Son olarak hatalı düşünce biçiminizin yerine olumlu alternatif düşünce şekilleri üretin ve bunları not edin. Değişim çok kolay olmayabilir ama hatalı düşüncelere gerçekmiş gibi inanarak yaşamak daha zor ve yıpratıcı olsa gerek…


Güzel Şeyler

Çengelköy’deki Çikolata Çengelköy. İstanbul’un oldum olası sevdiğim, Bahçesi buram buram tarih kokan güzeller güzeli bir Boğaziçi semti… Tarihi Çınaraltısı ve salatalığıyla meşhur Çengelköy'de

2006’dan beri hizmet veren, görüntüde küçücük; ancak sunduğu lezzetler ve hoş sohbetleriyle devleşen şirin bir mekân var.

Ç

Rabia MURADOĞLU / Kütüphaneler Müdürlüğü

ikolata&Kahve! Çikolata &Kahve ismiyle müsemma dükkânlardan. Doğuş hikâyesi ise gerçekten de çok hoş ve ilginç. Mekânın sahibi Bülent Güler yıllar evvel Rahmetli Ahmet Yüksel Özemre’nin “Üsküdar’da Bir Attar Dükkânı” isimli kitabını okumuş ve tıpkı kitapta bahsi geçen güzel insanların buluştuğu, sohbetler ettiği bir dükkân açmayı istemiş. Allah da nasip etmiş. Nihayet günün birinde Boğaziçi’nin eski köylerinden birinde, Çengelköy’de sahile çıkan dar sokaklardan birinde dünyaya merhaba demiş Çikolata & Kahve. Bilenler bilir Üsküdar’da Bir Attar Dükkânı, Yazarlar Birliğinin 1996 yılının en iyi hatırat kitabı ödülünü almıştı. Merhum Ahmet Yüksel Özemre’nin tatlı üslubuyla yazdığı bu kitapta Üsküdar’ın her biri başlı başına büyük değer olan ancak görünüşte son derece sıradan ve mütevazı hayatlar süren manevi kişiliklerinin bir attar dükkânında birleşmesini anlatır. Günümüzde yanlış bir şekilde aktar diye söylenen attar dükkânı malum baharat, güzel koku satışı yapılan dükkânlardır. Ancak Özemre’nin anlattığı attar dükkânının kahramanları, bugün memleketimizin sanat dünyasının, ruh âleminin en önemli isimleri arasında yer alırlar. İşte Bülent Beyde dükkânının güzel ve değerli insanların buluştuğu, derin dostlukların kurulduğu bir mekân olmasını istemiş. Çikolata&Kahve’ye daha çok gençler uğruyor. Ancak Bülent Beyin tespitine göre; gençler ikinci gelişlerinde anneleriyle babalarını da yanlarında getiriyorlarmış. Çikolata & Kahve alışılmışın dışında mini minnacık bir dükkân. Kapısını açar açmaz, mis gibi bir çikolata kokusu hoş geldiniz diyerek karşılıyor sizi. İnsanın burnundan girip önce kalbini sonra da ruhunu dolduran muhteşem kokular,

vitrindeki rengârenk akide şekerleri ve gözleri dost sevgisi ile parlayan güzel sahipleri, bu mekânı çok çok farklı bir yere yerleştiriyor insanın aklında ve de gönlünde. Çikolata ve şekerlemelerin kokusu sizi eskilere, çocukluğunuza doğru bir yolculuğa çıkarıyor hemencecik sizi. Türk kahvesi, Türk kahveli sıcak çikolata, frambuazlı sıvı dolgulu çikolata Çikolata & Kahve’nin eşsiz tatlarından yalnızca birkaç tanesi... Türk kahveli sıcak çikolatayı özellikle tavsiye ediyoruz. Bülent Beyle eşi Aslıgül Hanımın özel buluşu olan bu içeceğin başka hiçbir yerde bulamayacağınız mükemmel bir tadı var. Özellikle şu soğuk günlerde Çikolata&Kahve’ye bir uğrayıverin, hem içinizi ısıtın hem de ruhunuzu dinlendirin. Çikolata&Kahve Çengelköy Caddesi Dere Sokak 1/A Üsküdar

BÜYÜKŞEHİR AİLESİ 21


Dosya

Diziler Bize Neler Söyler?

Son birkaç yıldır televizyon dizileri hayatımızın olmazsa olmazları. Artık evlerde misafirlikler, gezmeler, yemek saatleri dizilere göre belirleniyor. Bazen aile içinde kavgalara bile sebep olabiliyor bu diziler.Diziler hayatımızı, alışkanlıklarımızı, beğenilerimizi değiştirdi, halen de değiştirmeye devam ediyorlar.

D

Seda ÇALIMFİDAN - Gülçin DURMAN

eğişiklik o kadar ani ve o kadar çabuk gerçekleşiyor ki, o yüzden de etkileri ne yazık ki şu anda ölçülemiyor. Kısa zamanda büyük bir pazara dönüştü Türk dizi sektörü. Artık ünü ülke sınırlarını da aştı. Büyük reklamlarla, tanıtımlarla büyük bir dizi sağanağı, sürekli olarak biz izleyicilerin gözleri önüne seriliyor. Araştırmalara göre Türkler, ömürlerini televizyon karşısında geçiriyorlar neredeyse. TV izlemede dünya sıralamasının üst basamaklarındayız. Böyle olunca dizi sektörü de bu ilgiyi kullanmak için elinden geleni yapıyor haliyle. Büyük maliyetlerle diziler çekiliyor, dizi oyuncularına büyük miktarlarda ücretler ödeniyor. Eskiden yaz dönemi, diziler için ölü sezon olarak kabul edilirdi. Fakat şimdilerde, kış sezonundaki kadar iddialı yapımlar olmasa da yaz aylarında da özellikle neşeli, komedi türünde yeni diziler çekilmeye başlandı. Durgun sularda yüzen dünya ekonomisine karşın Türk dizileri yabancı pazarlarda gün geçtikçe daha da güçleniyor, kazancını daha da arttırıyor. Bu sayımızda, bizler de dizilerle aramız nasıl, ömrümüzü gerçekten de televizyon başında dizileri izleyerek mi tüketiyoruz diye merak ettik. Ve Büyükşehir Ailesi çalışanlarına bazı sorular sorduk, aldığımız cevaplar da şöyle oldu.

22 BÜYÜKŞEHİR AİLESİ

Mahmut Aydoğan / Güvenlik Müdürlüğü Seyrettiğiniz dizilerin isimlerini sayar mısınız? Seksenler, İşler Güçler, Karadayı… Neden dizi film seyrediyorsunuz? Televizyonun hayatın vazgeçilmez bir parçası olduğu bir dünyada, güncel hayatı medyadan takip etmekteyiz. Dizi film izlememin nedeni ise verdiği mesajı ve içerdiği konuları beraberinde getirir. Bu olayda benim için yeterli bir sebeptir. Unutamadığınız sizi etkileyen dizi kahramanları var mı? Unutamadığım dizi kahramanı Deli Yürek dizisindeki Kenan İmirzalıoğlu’dur. Bugünlerde en sevdiğiniz dizi oyuncusu kim peki? Şimdilerde en çok canlandırdığı rolleriyle Ahmet Kural’ı seviyorum. Dizisiz bir hayat nasıl olurdu sizce? Toplum arasındaki espri kültürünü azaltır diye düşünüyorum. Dizinizi seyredebilmek için yaptığınız en büyük fedakârlık nedir? Dizi izlemek için fedakârlık yaptığım bir olayım yoktur. Kaçırdığım diziye ulaşma konusunda da sıkıntı yaşamıyorum. Çünkü TV’de tekrarı veriliyor ya da internetten artık bütün dizileri izlemek mümkün olabiliyor.


Dosya

Rabia MURADOĞLU / Kütüphaneler Müdürlüğü Dizi seyretmeyi sever misiniz? Evet, ama bağımlı değilim! Seyrettiğiniz dizilerin isimlerini sayar mısınız? Rizzoli and Isles, Supernaturel, Dr. House Neden yerli değil de yabancı dizi izliyorsunuz? Çekim kalitesi ve konuları güzel olduğu için yabancı dizi seyretmeyi seviyorum. Hayatta seyredememem dediğiniz diziler var mı? Yerli dizilerin %90’ı diyebilirim! Dizisiz bir hayat için ne dersiniz peki? Farklı faaliyetlerle doldurulabilir bir hayat olurdu herhalde! İzlemek için harcadığımız zamanı kendimiz için daha verimli bir konuya ayırabilirdik.

CanerALTINTAŞ/AvrupaYakasıİtfaiyeMüdürlüğü/FatihGrupAmirliği Dizi seyreder misiniz? Hayır dizi seyretmem. Seyretmiyorsunuz ama yine de diziler âlemi hakkında bilginiz vardır, belki. Bu kadar dizi içersinde en sevmediğiniz hayatta dönüp bakmam dediğiniz bir dizi var mı peki? Tabii var. Muhteşem Yüzyıl!

Hatice AKSANOĞLU / İmar Müdürlüğü Dizi seyretmeyi sever misiniz? Seçici olarak evet severim. Neden dizi film seyredersiniz? Günün yorgunluğunu ve stresini atmak, kafa dağıtmak, bazen gülmek, bazen de düşünmek için… Hiç sevmediğiniz, hayatta seyretmem dediğiniz diziler var mı? İsim vermiyorum ama hayal dünyasını zorlayan: mesela; kedi, köpeğin insan yerine konulup, konuşturulması sihir, büyü tarzı diziler, tarihimizi saptıran on sekiz yaşındaki oğlumla rahatça oturup BÜYÜKŞEHİR AİLESİ 23


Dosya

seyredemediğim, argo kelimeler içeren, beni karamsarlığa itecek, kişiliğime ters düşecek, izlediğimde keyif alamadığım dizileri seyretmem. Unutamadığınız sizi etkileyen dizi kahramanları var mı? Eskiden TRT’de yayınlanan; Perran Kutman ile Şevket Altuğ’ un oynadığı, komşuluk ilişkilerinin; yardımsever, samimi olduğu herkesin birbirine saygılı davrandığı dizileri tebessümle anıyorum. Ama günümüzde genç olmasına rağmen; çok iyi, karakterin hakkını veren oyuncularımızda yok değil. Haklarını yemeyelim şimdi! Dizisiz bir hayatı nasıl tanımlarsınız? Her akşam dizi seyretmiyorum. Haftanın iki günü takip ettiğim dizilerim var. Ailece genelde; eğlence programları, bilgi yarışması, kelime oyunlarıyla ilgili bulmacalar, dünyada ve yurdumuzdaki gezilecek, görülecek yerlerle ilgili belgeseller seyrediyoruz. Zaten; kitap okumayı, günlük tutmayı, sahile inip yürüyüş yapmayı, araba kullanmayı, kültürel ve doğa gezilerini sevdiğim için, dizisiz bir hayatı da tercih edebilirim. Allah sağlık verdiği sürece alternatiflerim var yani…

Siz dizi sevmiyorsunuz; o zaman evinizde dizilerin seyredilmemesi için bir şeyler yapıyor musunuz? Eşimin elinden kumandayı alabilmek için çeşitli yöntemlere başvuruyorum. Mesela hastalanma rolü yapıyorum!

Sevinç ÇETİN / Sosyal Hizmetler Müdürlüğü Dizi seyretmekten hoşlanır mısınız? Hayır dizi seyretmekten hoşlanmıyorum. Eskiden Yargıç Amy diye yabancı bir dizi vardı, bakın onu izlerdim ama. Peki, Yargıç Amy’de sizi çeken şey neydi? Bu dizide kuşaklar arası etkileşim ve sosyal değerlerin algılanışı var olduğu için dikkatimi çekerdi. Dizisiz bir dünya nasıl olurdu sizce? Diziler olmasa çok daha güzel yaşarım sanırım! Açıkçası ben, hiç dizi seyretmedim de diyemem. Dizilerde yaşanmışlıkların anlatımı da var elbette. Ancak diziler olmamış olsaydı biz bu hayatı yaşar mıydık; evet yaşardık. Hem de çok daha güzel! Yani birilerinin ne yaşadıklarını seyretmekten ziyade kendimizin yaşantılarını içinde görmeye çalışmak, bence dizi izlemek. Bu nedenle kendimiz olabilmek için dizisiz yaşasak süper olacak! Dizi seyredebilmek için hiç fedakârlık yaptığınız oldu mu? Bir dizi için 1 saatlik zamanı ayırmak en büyük fedakârlıktır sanırım!

Lokman SOYLU / Kütüphaneler Müdürlüğü Dizi seyreder misiniz? Hayır! Diziler olmadan yaşayabilir misiniz? Evet! Unutamadığınız dizi kahramanları var mı? Hayır! Dizisiz bir hayat için dersiniz? Süper ve Gerçek! 24 BÜYÜKŞEHİR AİLESİ

Yusuf PİŞKİN / Avrupa Yakası İtfaiye Müdürlüğü /Fatih Grup Amirliği Seyrettiğiniz dizilerin isimlerini sayar mısınız? Dizi seyretmiyorum! Hayatta seyretmem dediğiniz diziler var mı? Bütün diziler! Dizisiz bir hayatı nasıl tanımlarsınız? Daha sağlıklı bir hayat olur bence!


Hatıralar

Dünya Bir Hayal Perdesiymiş Gülizar Engin arkadaşımız dedelerinin yaşadığı bir hatırayı bizimle paylaştı. İlgiyle okuyacağınızı umduğumuz bu yazının kahramanlarından biri tarih sahnesinden çok tanıdık bir isim; Giresunlu Topal Osman!

D

Gülizar ENGİN / Halkla İlişkiler Müdürlüğü

ünya bir hayal perdesiymiş, diyorlar. Bazen insanın aklına bütün yaşadıklarımız acaba gerçek miydi yoksa hayal mi, diye bir düşünce geliyor. Hayat dediğimiz bu zamanlar bütünü belki de, hayal perdesine yansıyan bir oyundur. Geçmişteki bir anı, hatıra aslında tamı tamamına hatırlanmaz hatta hissedilen duygular bile zamanla unutulurmuş. Ne unutulmazmış biliyor musunuz; yaşanılan mutluluklar! Çocukken arkadaşlarım gibi çılgınca eğlenemezdim ben. Hep bir merak, hep bir öğrenme duygusu vardı içimde. En büyük merakım da yaşlıların sohbetlerini dinlemekti. Aman Allahım, nasıl da can kulağı ile dinlerdim onları! Hayal dünyama ne ufuklar açardı o sohbetler. O hikâyelerde hep atlar bozkırlarda doludizgin koşar, köylülerimiz kahramanca dövüşür; hikâyenin sonunda da kâh köyümüzü, kâh memleketi kurtarır dururlardı. Çocukluğumda her gece aynı şey yaşanırdı. Yatsı ezanı okunur okunmaz, namazlar kılınır ve ardından ihtiyar heyeti her gün bir evde toplanırdı. Yalnız bu misafirliğin de bir adabı vardı. Öyle herkes tek başına gidemezdi eve. Misafir olunacak eve topluca girilir, topluca da çıkılırdı. Nohut kahveler pişirilirken; sohbet yavaştan başlar, zaman ilerledikçe sohbet de tam kıvamına gelir. Konu nasıl başlarsa başlasın, muhabbet bir şekilde tarihe, geçmiş günlere doğru yol alırdı her zaman. Çünkü herkesin mutlaka övündüğü bir hikâyesi vardı bizim köyde; mutlaka o hikâyeler de anlatılırdı böyle gecelerde. İşte o sohbetlerden kulağımda kalmış hikâyelerden biri: Efendim seneler seneler evvel, Osmanlının son zamanları imiş… Taşnak çeteleri köyleri basmaya, evleri yakıp yıkmaya başlamışlar. Tabii şimdiki gibi değilmiş işler o zamanlarda, öyle karakollar filan da yokmuş. Herkes elinde silahı köyünü, ocağını kendisi korurmuş. Ama bizim köyün yarısı zaten savaşlarda şehit olmuşmuş; kalanlarda savaşlardan dönebilen epi topu birkaç kişiymiş. Ama sayıları az da olsa hepsi de mangal gibi bir yürek taşıyorlarmış. Ve bu yiğitler, korkusuzca düşmanı beklemeye başlamışlar. Bu esnada devlet de durumu haber almış ve o zamanın Karadeniz Uşaklarından bir bölük meydana getirilmiş. Başlarına da Giresunlu Topal Osman’ı geçirmişler. Bu bölük köyün yakınlarına gelince köylü durumu fark etmiş. Köyü koruyan üç kardeşten biri olan Genç Ağa isimli delikanlı bölüğün önündeki Topal Osman Ağa’nın atının ayağına hemen bir el ateş edivermiş, Topal Osman Ağa’da beraberindeki Uşaklar da biraz şaşırmışlar ve çabucak yanlarındaki bayrağı açmışlar. Tabi kısa sürede durum anlaşılmış ve Osmanlı askerleriyle köy halkı köyün girişinde toplanmış. Bir cümbüş, bir kıyamet kopmuş oracıkta! Ağlayanlar mı dersiniz, Uşaklara sarılanlar mı dersiniz. Derken sofralar kurulmuş, köylü neyi varsa hepsini askerin önüne dökmüş. Bir yandan da “Değil mi ki siz buraya ananızı babanızı evladınızı bırakıp geldiniz, canımız feda size!” diyorlarmış. Topal Osman Ağa düşünceli “Yahu demin bizi düşman zannedip amansız silah atan bir yiğit vardı, onu buraya çağırsanıza!” demiş. İşte tam da

burada, hikâyeyi anlatan köylü daha da gururlanarak anlatmaya devam ederdi. “Genç Ağa dedem iki metreye yakın boyuyla kapıdan eğilerek Ağanın yanına geliyor. Edeple elini öpüyor, Topal Osman Ağa’da dedemin alnını öpüyor, yanına oturtuyor. Ağa soruyor siz mi koruyorsunuz köyü?” Genç Ağa “He ağam!” diyor ve anlatmaya devam ediyor. “Biz üç kardeşiz. Küçük Ağa, Telli Ağa bir de ben. Buralarda pek çok köye düşman girdi ama bizim köye giremedi” Topal Osman Ağa geceye kalmadan kalkıp yola düşmek, düşmanın izini sürmek ister. Tam vedalaşırken Genç Ağa’ya bir hediye vermek istediğini söyler, Genç Ağa’da utanır sıkılır ama Ağa’nın kabzası kakmalı sedef silahını ister. Topal Osman Ağa silahı verir ve Uşakları ile kuş gibi uçarak köyden uzaklaşırlar. Rivayet ederler ki, Topal Osman Ağa’nın bölüğü, köyü terk ederken yanlarında getirdikleri fındıkları yemişler. İşte onlardan arta kalanlardan da bir fındık bahçesi oluşmuş zamanla. Bu fındıklık hâlâ durur köyümüzde. İhtiyar Heyeti hep ağlayacak değil ya kasvetli havayı dağıtmak için bazen de komik hatıralar anlatılırdı. Duyduğum eğlenceli hikâyelerinden biri şöyle bir şeydi; İhtiyar Heyetinden iki kişi beraberce yolculuğa çıkarlar. Köy dönüşü bardaktan boşanırcasına bir yağmur yağmaya başlar. Şemsiyesi olan köylü hemen şemsiyesini açar; diğeri de şemsiyenin altına girer. Bunun üzerine şemsiyenin sahibi diğerine laf atmaya başlar; “Bak benim şemsiyem olmasaydı şimdiye çoktan ıslanmıştın!” diyerek sürekli yaptığı iyiliği arkadaşının başına kakıp durur, diğeri de “Ya sabır, ya sabır” çeker. En son bir dere kenarına gelmişler. Şemsiyesi olmayan, koşarak derenin soğuk sularına girmiş, bir de sırtı üstü yatmış. Baştan ayağa bir güzel ıslanmış. Sonra muzip bir ifadeyle arkadaşına soruvermiş; “Ya Hu!” demiş. “Senin şemsiyen olmasaydı bundan daha mı çok ıslanacaktım?” işte hikâyenin tam da burasında, köylünün kahkahaları yeri göğü inletirdi. Bizim köyün ihtiyar heyetinin hikâyeleri, sohbetleri bitmez. Böyle devam eder gider… Bir yerde okumuştum, insanların konuştuğu her bir söz, her bir cümle kıyamete kadar asılı dururmuş. Hayal perdesinde oyunu biten sahneden iniyor, vesselam… BÜYÜKŞEHİR AİLESİ 25


Röportaj

Bayram Recber diyor ki, “Sen Söyle Hayat” Hazan Yılmaz 18 Ekim 2010 tarihinde İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde teknisyen olarak işe başladı. Çalıştıkça da kendisine güveni artmaya, psikolojisi düzelmeye başladı. Ali ise artık eve para vermiyor, evin tüm masraflarını Hazan’ın üzerine yıkıyordu… Sen Söyle Hayat/ Sayfa 286

İ

stanbul Büyükşehir Belediyesi'nde Koruma Uygulama ve Denetim Müdürlüğü’nde görev yapan Bayram Recber geçtiğimiz günlerde “Sen Söyle Hayat” isimli bir roman yayımladı. Biz de bu münasebetle, Bayram Bey’e romanı ve yazarlık serüveniyle alakalı sorular sorduk, sağ olsun o da cevapladı. Sizi daha çok kişisel gelişimle ilgili çalışmalarınızdan tanıyoruz. Tebessüm: Pozitif Düşünme Sanatı ve Hayatımıza Yön Veren Tercihler isimli iki kitabınız bulunuyor. Derken bu sene bir romanla okuyucuların karşısına çıktınız. Neden roman diye sorsak? Kişisel Gelişim, insanın kendi kişiliğinde hissettiği davranış eksikliklerini tamamlayabilmek için başlattığı yenilenme hareketidir. Bu davranışlardan bazıları evrensel nitelikte olup herkese etki yapar. Mesela, tebessüm’ün insanlara zararının olduğunu hiç kimse söyleyemez. Zamanla, tebessüm’ün ve tercihlerimin hayatımda bazı değişikliklere neden olduğunu gördüm. Yani özetleyecek olursak önce kendim uyguladım, başarılı olunca da kitaplaştırıp insanlara anlattım. Aslında en başından beri roman yazmak istemişimdir fakat roman yazmak ustalık gerektiriyor. Düşüncelerinizi çıraklık ve kalfalık döneminde yazabilirsiniz fakat onları kurgulamak, hayal dünyanızda harmanlamak, kahramanlar yaratmak, yaşadıklarınızı ve çevrenizde yaşananları öykülemek tamamen ustalık gerektiriyor. Ya da en azından başlangıç için iyi bir kalfa olmayı gerektiriyor. Ustalaştım diyemem, ama en azından iyi bir kalfa olduğumu, okuyucularımın değerlendirmelerine bakarak anlayabiliyorum. İşte bu kıvama geldiğimi hissettiğim için roman yazmaya başladım. Ayrıca birçok okuyucumun ısrarı da bunda etkili oldu. Ve içimde oluşmaya başlayan roman yazma tutkusu üzerine ilk romanım olan “Sen Söyle Hayat”ı yazdım. Biraz romanı açsak nasıl olur? Konusundan biraz bahseder misiniz? Sosyal içerikli bir çalışma oldu. Günümüz şartlarında yaşanan trajik aile yaşamını ön plana çıkardım. Kitabın ana karakterlerinden Yiğit ve Hazan’ın hayatı üzerinden gelişmelere yön verdim. Bunun yanında, ülkemizde yaşanan bölgesel teröre de değindim. Gençlerimizin terör batağına sürüklenmek ya da batıya kaçıp kendilerini bu kirden temizlenmek için bir tercih yapmak zorunda olduklarını belirttim. Fakat bu kaçış o kadar da basit olmuyor. Çünkü metropolde de aynı sıkıntılar yaşanıyor. Bunların yanında kahramanların bulundukları noktalara hangi aşamaları geçerek geldiklerini belirtmek amacıyla ara ara geçmişe yolculuk yaptık. Böylece okuyucu, karakterlerin geçmişiyle ilgili de bilgi sahibi oldu. Ayrıca okuyucuya bazı evrensel ve manevi değerler konusunda da ipuçları vermeye çalıştım. “Her şerde bir hayır her hayırda bir şer olabilir” hadisi, yıllar önce yaşanan karşılaşmaların yıllar sonrada yaşanabilmesi, kişisel karakter, tercihler,

26 BÜYÜKŞEHİR AİLESİ

tebessüm, dikkat, nefs, dram, aşk, şiddet, acıma, ölüm gibi temalar yer yer karşımıza çıkıyor. Peki, roman için ilk fikir nasıl ortaya çıktı? Yazma sürecinde neler yaşadınız? Ro ma n d a ki se n a r yo , gün lük h a ya tı m ızda sık ça karşılaşabileceğimiz, toplumumuzun pek de uzak olmadığı konular… Hazan karakteri gerçek yaşamdan alıntılar içeriyor. Yazılanların birçoğunu yaşamış biri. Terörle ilgili kurgular ise zaten hemen hemen her gün duyduğumuz konular. Tabi bunları söylerken basite indirgemiş olsam da 320 sayfalık bir kitabın ortaya çıkması kolay olmadı. Kitabın birçok satırını gözyaşları içerisinde kaleme aldım. İster istemez duygulanıyorsunuz. Yazan biri olarak yazdıkça yeni şeyler geliyor aklıma bu da kitabı daha renkli ve etkileyici kılıyor. Yazmaya başlarken elimde sadece kitabın başlığı vardı. “SEN SÖYLE HAYAT” çünkü yazacaklarım benden ziyade hayatın parçalarıydı. İstedim ki benden ziyade hayat söylesin her şeyi. Yazar olarak tıkandığınız noktalar oldu mu hiç? Nerelerde zorlandınız en çok? İyilerin acı çektiği, yıprandığı, öldüğü bölümler, en çok zorlandığım bölümler oldu. Çünkü yazar bu tür sahnelere kendinden bir şeyler katar. Adeta karakterlerin ruhuyla bütünleşir. Sanki kendinden bir parça ölüyormuş gibi olur. Peki, Bayram Recber en çok kimleri okur? Hiç vaz geçemediğiniz yazarlar var mıdır mesela? Eskisi kadar çok kitap okuduğumu söyleyemem. Çünkü yazan biri olarak okumaya fazla zaman ayıramıyorum. Ama yine de fırsat buldukça okurum. En son okuduğum kitap İskender Pala’nın “OD” adlı kitabıydı. Ondan sonra kendi romanım piyasaya çıktığı için onunla ilgilendim. Yazar ayırımı yapmam. Bende merak uyandıran çalışmaları okurum. Örnek verecek olursak Elif Şafak, Orhan Pamuk, İskender Pala, Ayşe Kulin, Canan Tan, v.s ve bazı yabancı yazarları okurum. Ama bu aralar okuyamıyorum. Nedeni ise, bir süredir yeni bir roman çalışmasına konsantre oluşum. Elimde ajandam, evde, serviste, boş zamanlarımda fırsat buldukça yazıyorum. Böylece buradan ilk defa yeni bir çalışmanın da müjdesini okuyuculara vermiş olalım.


Kültür Atlası

Nar Ağacı

Kimi romanlar vardır, kurgusu o kadar güçlüdür ki kitabın kapağını kapattığınızda “gerçekten iyi bir roman okudum” dersiniz.

N

Öznur ŞAN / Halkla İlişkiler Müdürlüğü

ar ağacı, işte böyle bir kitap… Nazan Bekiroğlu Tebriz’den gelip Trabzon’a yerleşen dedesinin izini sürdüğü kurmaca romanda adeta bir zaman makinesine binip 1912 yılının koşullarında bir hayalet gibi gezmemizi sağlıyor. Romanın ilk sayfasında belirtildiği üzere “Şu andan itibaren her şey kurgudur, tarihi gerçekler müstesna .” uyarısı ile yazar kurgusunun gerçek hikâye sanılmamasını istiyor. Peki, kendisi bu yolculuğu nasıl yapıyor derseniz, tabiî ki bir hayalet olarak! "Tellâl iki sokak ötede bir kez daha "Seferberliktir!" diye bağırdığında düşüncelerimden sıyrıldım. Yaslandığım ağaca doğru yürüyen siyah çarşaflı yaşlı bir kadına baktım. Kırışıklar içindeki esmer yüzü açıktı ve gözleri yaşlıydı. İki adım attım sırtımı ağaçtan ayırarak. Durumumun garipliğine aldırmadan "Affedersiniz teyzeciğim" dedim. Bakışları beni delerek geçti, hiçbir şey duymamış gibi ileriye bakarak yürümeye devam etti. Bir daha sersemledim, kanım damarlarımda dondu sanki. O zaman sadece yaşlı kadının değil, yanımdan geçip giden onca insanın da bu kadar farklı görüntüme rağmen bir kez olsun dönüp yüzüme bakmadıklarını fark ettim. Oysa sırtımdaki kot pantolon da, yüzümdeki makyaj da en önemlisi açık saçlarım da onlara çok yabancıydı. Dönüp bakmaları lâzımdı doğal olarak ama bakmıyorlardı işte. Öyleyse evet, beni görmüyorlardı. Sağıma soluma bakındım, az ötedeki bir züccaciye dükkânına yaklaştım. Camekânının tam önünde durdum, baktım. Camların temiz yüzeyi de gökler kadar boştu. Elimi bastırdım kalbime, yerinden çıkmasın diye. Başım dönerken dükkânın kapısına tutundum. Görüyor ama görünmüyordum. Öyle mi? Konuşuyor ama işitilmiyordum. Dokunuyor ama fark edilmiyordum. Vardım ama yoktum. Gölgeydim sadece. Bana tam anlamıyla ne olduğunu ancak o an anlayabildim. Ben de, Alice'i, Harikalar Diyarı'na geçiren ayna gibi bir

fotoğraf kartonunun arkasına geçmiş, eski zamanın içine girmiş olmalıydım. O kadar istediğim, yakıcı bir hasret duyarak, imkânsızlığını bile bile içimde büyüttüğüm şey gerçek olmuştu ve en önemlisi de şuurum, bugünkü şuurumdu, yaşadığım zamana, şimdiki zamana aitti. Orada öylece kalakaldım. En büyük hayalim gerçek olmuş, zamanda geri gitmiştim. De! Bula bula bu zamanı mı bulmuştum?" Anlatıcının yaşadığı bu şoktan sonra dedesi Settarhan’ın Tahtı Süleyman’dan gelen mektubun izini sürme serüveni başlar. Bir hayalet olarak Settarhan’ın yaşadıklarını omzunun arkasından seyreder iken aynı zamanda o döneme canlı bir yolculuk yapmış oluyorsunuz. Yollar bizi Bakü, Tiflis, Tebriz ve Trabzon’a götürür iken Settarhan’ın gönlüne düşen üç aşk hikâyesine şahit oluyoruz. Bu romanın bana hissettirdikleri: Nar Ağacı romanını okur iken şunları hissettim. İnsan kaderinin, kendisini nerelere götüreceğini bilemeyeceği gibi bazen bilse bile mukadder olanın önüne geçilemeyeceğini... Savaş’ın yani ölümün soğuk nefesini ensenizde hisseder iken aynı zamanda gündelik hayatın tüm sahiciliği ile devam ettiğini, tehcirin acısını ve ne kadar anlatılsa dahi o acıyı yaşayanların acısını anlatmaya yetmeyeceğini… Hafız’dan bir beyit ile yazımızı tamamlayalım: “Aşk önce kolay göründü. Ondan sonra çok müşkiller meydana geldi.” Ve o müşkiller kaderden başka bir şey değildi… Nar Ağacı Nazan BEKİROĞLU TİMAŞ Yayınları 536 sayfa

BÜYÜKŞEHİR AİLESİ 27


Bizden Haberler

Ateşin Kahramanları

“Kapı çelikti, kilitliydi ve sıcaktan şişmişti. Kilit bir türlü açılmıyordu. Duvarı yıkalım öyle kurtaralım diye bir fikir ortaya atıldı. Elime balyozu aldım, kapının kilit göbeğine doğru yöneldim. Arkadaşlar, “Balyozla bunu kırabileceğini mi sanıyorsun?” diye uyardılar ama başka çare kalmamıştı. “Allahım sana sığınıyorum, bana yardım et” diye dua edip balyozu kapının anahtar göbeğine doğru tüm gücümle vurmaya başladım. Bir, iki, üç… Kapı kilidi sıkıştığı yerden kurtularak açıldı. Şu an emekli olan bir itfaiyeci ağabeyimiz bana döndü ve “Sen o balyozu nasıl vurdun öyle. Zannettim ki yer yerinden oynadı.” Ben de bilmiyorum nasıl vurduğumu, o kadar gücü nasıl bulduğumu…” Mehmet Erkılıçoğlu - Kartal İtfaiye Grubu / Ateşin Kahramanları s.11

İ

tfaiyecilik çok önemli ancak içinde bir o kadar da tehlike barındıran bir meslek. Çoğumuz itfaiyecilerin sadece yangınları söndürmekle görevli olduklarını düşünür. Hâlbuki itfaiyeciler pek çok olaya müdahale eder; işlerinin doğası gereği pek çok acıklı ve kötü olaya da şahit olurlar. BEM-BİR-SEN ‘in hazırlayıp yayımladığı Ateşin Kahramanları isimli kitap, itfaiyecilerin işte böyle acı-tatlı anılarının derlendiği bir kitap. Olayların itfaiyecilerin kaleminden anlatıldığı kitapta, tren yolunda can veren öğrencileri, kuyulara düşenlerin nasıl zorlukla kurtarıldıklarını, ibretlik trafik kazalarını, tuhaf ve korkunç hikâyeleri okuyabilirsiniz. Yer yer kendi camialarına eleştirilerin de yapıldığı kitapta “Ah Be Taksici, Kusura Bakma Tanıyamadım, Okuldan Kaçan 3 Çocuk, Sen misin Kaskını Çıkaran, Kopan Ayak Kimin, Asansörde Vahşet, Klozette Sıkışan Çocuk" konuları nedeniyle özellikle ilgimizi çeken metinler oldu. Yurdun dört bir köşesinden hikayelerin yer aldığı kitapta, İBB İtfaiye Daire Başkanlığından hikayeleriyle katılan arkadaşlarımızın isimleri ise şöyle: Mehmet Erkılıçoğlu, Hilmi Güzel, Hüseyin Toklu, Hüseyin Ayyıldız, İsmet Macit, Recep Ertem, A. Vahap Düşen, Sefa Erdoğan, Orhan Bayer, Abdurrahim Munis, Mustafa Günay, Harun Doğan, Bekir Özkaya, Recep Ertem, Ali Osman Kesgin, Uğur Başçuhadır,Bülent Yiğitoğlu,Turan Ötün,Fahri Koçal, Sabri Kurt,Menderes Karataş, Mustafa Yeşil,Süleyman Kavukçu, Necdet Tuncel BEM-BİR-SEN’i ve emeği geçen bütün itfaiyecileri bu değerli çalışma için tebrik ediyor; Ateşin Kahramanları’nın tek bir kitapla kalmamasını devamının da gelmesini diliyoruz. “Durum içler acısıydı. Alan çok dardı, sürünme pozisyonunda çalışıyorduk. Üstelik artçı depremlerde devam ediyordu. İçeride yeterince hava yoktu. Kıpırdadığımız anda molozlardan dökülen toz toprak ağzımıza burnumuza giriyor, direncimiz gittikçe azalıyordu. Ancak kendi kendime söz verdim; “Bu çocuğu buradan çıkartmadıktan sonra kendimde çıkmayacağım. O daracık alanda babanın cesedinin kafa bölgesini mecburiyetten geriye doğru kanırtarak alan açmaya çalıştım. Alan açılınca bebeği cesetlerin arasından aldım, dışarıya gönderdim. Bu sevinç ve rahatlamayla enkazın içinde çöküp kalmışım. Yaklaşık beş dakika öylece oturdum orada…” Menderes Karataş -Ümraniye İtfaiye Grubu Ateşin Kahramanları s.89 Yayına Hazırlayan: Sultan Kara BEM-BİR-SEN Bilim, Eğitim, Kültür Yayınları 108 sayfa

28 BÜYÜKŞEHİR AİLESİ


BÜYÜKŞEHİR AİLESİ 29


Bizden Haberler

Bir Halkla İlişkiler Projesi;

Erişilebilir Turizm

E

Ömer KÖKÇAM / Halkla İlişkiler Müdürlüğü

ngelli bireylerin, turizmde eşitlikçi bir anlayış ile kültür sanat etkinliklerine katılmaları konusunda, engelli haklarına uygun çalışmalar yapmak; merkezi ve yerel yönetimlerin görev ve sorumlulukları alanındadır. Bu bağlamda İstanbul Büyükşehir Belediyesi Halkla İlişkiler Müdürlüğü olarak, küresel ölçekte toplumun her kesiminin ilgi duyabileceği bir çalışma başlatıldı. Ve bu çalışmayla İstanbul’un tarihi mekânlarında, kültür merkezlerinde engellilerin yardıma ihtiyaç duymadan, gönüllerince gezebilmeleri için önemli bir adım atıldı. İBB Halkla İlişkiler Müdürlüğü’nün sosyal sorumluluk projesi olan “Erişilebilir Turizm Engelsiz İstanbul” projesi ile hedefimiz; engelli vatandaşlarımızın kültürel alanda hissettikleri eksikliklilerini gidermek ve bu alanda kamu ve özel sektöre ilham kaynağı olmaktır. Hangi Müzeler Gezilebilecek? Proje kapsamında, İstanbul Arkeoloji Müzesi, Topkapı Sarayı, Kariye Müzesi, Büyük Saray Mozaikleri Müzesi, Ayasofya Müzesi, Miniatürk ve Panaroma 1453 Müzesi yer alıyor.

30 BÜYÜKŞEHİR AİLESİ

7 Ay Boyunca Müzeler Arasında Ücretsiz Servis Hizmeti Verilecek… Proje kapsamında, müzeler arasında ücretsiz servis hizmeti Mart ayında verilmeye başlanacak. Böylece 50 bin engelli bireyi müzelerimizle buluşturmayı hedefliyoruz. Hedefimiz, engellilere yönelik toplumsal düşüncelerin değişmesi ve engelli vatandaşlar açısından da İstanbul’un erişilebilirlik katsayısını arttırmaktır. Ayrıca, bu projemizin her alanda olduğu gibi Sosyal Medya alanında da etkinlikleri devam etmektedir. Özellikle twitter ve facebook’ta bu konu sürekli olarak eğitici bir şekilde işlenmekte ve daha fazla insana ulaşılmaya çalışılmaktadır. Bilgilendirme Kiti ve Verdiğimiz İşaret Dili Eğitimleriyle Daha “Erişilebilir” Bir Gezi Olacak… Proje kapsamındaki müzeler ve içerikleri konusunda hazırlanacak bilgilendirme kitiyle engellilerin müze ziyaretlerinin kalitesi artırılacaktır. Ayrıca, projemizin bir başka ayağını teşkil eden işaret dili eğitimleri çerçevesinde, bu konuda çalışacak arkadaşlar başta olmak üzere birçok Halkla İlişkiler Müdürlüğü personeline, ayrıca müzelerin personellerinin bir kısmına eğitim verilmiştir. Projemiz sürdürülebilir olarak tasarlanmış ve uygulama aşamalarıda buna göre düzenlenmiştir.


Bizden Haberler

Engelli bireyler için etkinliklerimize başladık… Projemiz kapsamında birçok etkinlik yaptık. Bu etkinliklerin en önemlilerinden olan 3 Aralık dünya Engelliler gününde 30 engelli arkadaşımıza Ayasofya, Panorama 1453 ve Miniatürk Müzelerini gezdirerek yemek ikram ettik, yine aynı gün içerisinde projemizde yer alan müzelerimize toplamda 17 Engelli sandalyesi hediye ettik. 6-9 Aralık Engelsiz Yaşam Fuarında ise stant açıp katılımcılara projemizi tanıtıp; fuarda yer alan ilçe belediyeler, Engelli STK’ları, Aile Sosyal Politikalar Bakanlığı başta olmak üzere birçok kuruma projemizin tanıtımını yapıp, bu kurumların çalışmaları hakkında bilgi aldık. Proje ile Gerçekleştirmek İstediğimiz Hedefler…

Engelli turizminde İstanbul’un sürdürülebilir bir küresel rekabet düzeyine ulaşmasına katkıda bulunmak, turizmde eşitlikçi bir anlayış ile yapılan erişilebilir uygulamalarla engellilerin müze gezilerine yardıma ihtiyaç duymadan katılmalarına destek olmak, Engellilerin müzeleri ziyaret etmesi sonucunda edindikleri bilgi ve tecrübeler doğrultusunda kazandıkları kültürel değişim ve dönüşüme katkıda bulunmak, Müzelerin koordinasyonlu şekilde diğer müzeler, ilgili sivil toplum kuruluşları ve sektörün diğer bileşenlerinden oluşan sosyal paydaşlarıyla ortak çalışma yapmasına aracı olmak, Engellilerin erişilebilirlik ihtiyaçlarına ve taleplerine yönelik farkındalık oluşturmaktır. Projenin Uluslararası Ölçekte Katkıları Olacaktır… Proje ile İstanbul’un ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin uluslararası ölçekte tanıtımına katkıda bulunulacaktır. İstanbul’un “Engelli Turizmi” için sürdürülebilir ve geliştirilebilir bir model olması beklenmektedir. Bununla birlikte yurt içi ve yurt dışı tanıtım ve bilgilendirme faaliyetleri ile İstanbul’un Küresel Turizm Merkezi olma çalışmalarına katkı sağlanacaktır. İstanbul’a gelen yerli ve yabancı engelli turistler için daha nitelikli bir turistik gezi imkânı sunulacaktır. Böylece, İstanbul’u ziyaret eden yerli ve yabancı engelli turist sayısının artmasına da katkıda bulunulacaktır.

@ISTerisilebilir Miniatürk Rahmi M.Koç Müzesi Topkapı Sarayı Arkeoloji Müzesi

Panorama 1453

Kariye Müzesi Ayasofya Müzesi

Sultanahmet

Büyük Saray Mozaikleri Müzesi

BÜYÜKŞEHİR AİLESİ 31


Düşün Cevap Ver

35. Sayımızın Düşün Cevap Ver soruları şöyledir: 1- “Hat Sanatına Saygı” isimli tablosu 2003 yılında Brüksel’deki Avrupa Parlamentosuna asılan geçtiğimiz günlerde vefat etmiş dünyaca ünlü ressamımızın adı nedir? 2- Mimari unsurları ve süslemeleri yalnız Kuzey Afrika İslam mimarisini değil Avrupa mimarisini de etkilemiştir. Yüzlerce sütun ve iki katlı kemerleriyle bir ormanı andıran bu Endülüs yapısının adı nedir? 3- Geçen sayımızda (34. Sayı) yer alan “Birlik ve Beraberliğimiz Dirliğimizin Teminatıdır” isimli yazı kime aittir? 4- Yann Martel’in asla sinemaya uyarlanamaz diye nitelendirilen romanının adı nedir?

34. sayımızda yer alan Düşün Cevap Ver sorularının doğru cevapları şöyledir: 1234-

Felix Baumgartner Düşünce, Web Günlüğü, Yorum Safran Karşıyaka Kulübü

34. sayımızdaki Düşün Cevap Ver’e katılarak hediye kazanan talihlilerimizin isimleri ise şöyledir: 1234567-

Serkan YAVUZ-İnsan Kaynakları Müdürlüğü Fatih AKSÜT-Özel Kalem Müdürlüğü Bazın AKÇA-Yazı İşleri Müd. Çetin BİLGİ-Gençlik ve Spor Müd. Erdinç GÜZELYURT- Avrupa Yakası Zabıta Müd. Turgay OKUMUŞ- Sosyal Hizmetler Müd. Rukiye ÖZTÜRK- Zabıta Tedbir Müd.

Cevaplarınızı bailesi@ibb.gov.tr adresine e-posta olarak gönderebilirsiniz. Not: Geçen sayımızda ‘Düşün, Cevap Ver’e katılanlar, hediyelerini Halkla İlişkiler Müdürlüğü’nden temin edebilirler.

32 BÜYÜKŞEHİR AİLESİ


Aramızdan Ayrılanlar

VEFAT Zabıta Daire Başkanlığı’ndan

Hamza GÜVEN,

İnsan Kaynakları Müdürlüğünden Engin KARATAY ile Makine İkmal Müdürlüğünden Emin YILDIRIM vefat etmiştir. Büyükşehir Ailesi olarak, çalışanlarımıza Allah’tan rahmet aile ve çalışma arkadaşlarına da sabırlar dileriz.

Aziz İLANLI İnsan Kaynakları Müdürlüğü

Turgay YILMAZOĞLU Planlama Müd.

Fatma Feriha EYÜPOĞLU Şehir Tiyatroları Müdürlüğü

Şerife Deniz ADALI Stratejik Gelişim Müd.

Fatma PAMUKÇU Şehir Tiyatroları Müd.

Kasım ATİKER Mesken Müd.

Şemsettin ALTUNRENDE Teftiş Kurulu Başkanlığı

Sevim ÇAKIR Anadolu Yakası Park ve Bahçeler Müd.

Yusuf GİRGİN Zabıta Daire Başkanlığı

Haşmet ZEYBEK Şehir Tiyatroları Müd.

Recep SERT Kütüphane ve Müzeler Müd.

Mehmet YALÇIN Hal Müd.

Hamza ÇAKIR Hal Müd.

Emekli olmuşlardır. Büyükşehir Ailesi olarak, emeklilerimize bundan sonraki hayatlarında sağlıklı ve huzur dolu günler dileriz.


Buyuksehirdergisi35  

İbb Ailesi Sayı 35

Advertisement