Page 1

HZ. HUBBLE’IN RÜYALARI SERKAN IŞIN


Soru:16. Bir insan karanlıkta parmağı ile gözün iki köşesinden birine bastırdığı ve gözünü parmağından uzağa çevirdiği zaman, bir tavuskuşunun kuyruğundakiler gibi bir renkler dairesi görecektir. Eğer göz ve parmak dingin kalırsa bu renkler bir saniyelik bir zaman içinde yiter, ama eğer parmak titrek bir devimle devindirilirse yeniden görünürler. Bu renkler gözün dibinde parmağın basıncı ve devimi yoluyla yaratılan devimlerden tıpkı başka zamanlarda orada görüşe neden olmak için ışık tarafından yaratılan devimlerden olduğu gibi doğmazlar mı? Ve bir kez yaratılan devimler sona ermeden önce bir saniye kadar sürmezler mi? Ve bir insan gözünün üzerine vurulmasıyla bir ışık çakışı gördüğü zaman, retinada vuruş tarafından benzer devimler yaratılmaz mı?

Newton, Doğal Felsefenin Matematiksel İlkeleri


LOCUS delicti Ve de ki medeniyyet durmamızı istedi ve biz nereye gidecektik ki? buruşuk alnımıza çarpan bu kez kendi taşımız: sûret-i efkârında nebbaş çağa korku salan mühür ta kafatasımızda. Çalışmayıp, gebertilense, boğulansa, bilinmiyor bunca savruk mezar taşının muradı. Künk olmuş bize nefirin tiradı. Ve de ki Ruhban ol Manifaturacı ol Gazeteci ol Meyhaneci ol Keresteci ol Hekim ol Eczacı ol Tefeci ol Mültezim ol Hoca ol Terzi ol Kuyumcu ol Bakkal ol Kasap ol Duhancı ol Psaltı ol Zurnacı ol Berber ol, kahveci, gazinocu Gemici ol Ekmekçi ol Dülger ol Vakıf üyesi ol Avukat ol Başlasın şimdi yeryüzüne dik çömelmiş Başların kanlı mühründen hür itknameler Temaşa-ı dünyanın kahrına yetişmiyor Evraklar bobinler ve kızılcık sopaları.


Ve de ki Mührünüzde hür varsa Bu kara alınyazısı da ne Bedeli deyin kalıp göçmemenin Bir yaralı tank, ağrılı bir havan Çağın demir putrelleri Sonraki kitabın merakı meram olmuş size. Fırlatıldıktan sonra hangi kuzgun mermi geri gelebilmiş?1 Ve de hayat Suskun fakat şişmiş gözler Bir yere doğrultulmuş eller Dağlarla sırt yarıştıran evler Mor göz altlıkları ile Katafalkla tarh arası Ve bu nasıl bir zafer: böğrümüzde Açılmış Ve ki geçsin Bıktırana, kusturana kadar Geçmiş olan, konfetiler Elbet bir gün yere düşer. Yürüyüşünüz düzleştirir dünyayı. -de dönen askerlerin gövertilmesi yakındır ayak bileklerindeki pas yol olmuş menzil olmuş onlara ta buraya kadar. Bir ekmek bir peynir, günlük gazete tırmanıyor şehitler katına sepetinde Musa’nın. Ve Musa, rabbisini görmeye gitti Geri dönenler maaşlarını çekmeye gitti Nasıra tayf olan tören alayına gitti Bir yerde unutuldu, cezbe, halvet ve çile. Onlar da indirime girdi. De ki oranlar sonlu ile sonlu arasında idi İki meme arası gönül olmuş size. -de gönlü eşyaya isabet ettiyse Vay halimize. De ve zulmettiğinize göre Zalimse mazlumu ileten mikrofonun sesi. Susmak aymik olmuş, yazmak aymis size. 1

Ben de geri dönmeyeceğim işte!


Ve boyalı mercekleri ile çıkagelir Bordasız Kusalı Nikola “görürüz inayeti ile en iyi durumlarda tanrının gör dediklerini, şeylerin doğası gereği, doğanın şeyleri gereği”2 de ki ve de varlık sözlüğe eksik yayılmış koyunlardır dip dibe otluyorlar, o kemirti sessizliği delil olabiliyor mu çeneye, kemiğe kas yığınlarına, liflere ve bu bozlak yemyeşil çimenlerin arasına sıkışmış çiçekleri ile benziyor mu cennete? Diyor ki Nikolas: “anlaşılamazdır kutsal hakikat”3 ve fakat bölebiliriz kareleri şarap ve ekmeğe4. Üleşebiliriz hâlâ Sonsuz mutlak tarlasını Ve tarlasını rabbisinin üzerinde koyunlarla5 Fakat şu his, kuzuda yer etmiş uzviyeti ile Delil olabilir Tanrım, sana! Karnımız açsa Mekân zamanı bütünlüyorsa, bu kuzu Göstergesi midir bizi sevdiğinin yoksa Yine bir sınav eski mesele mi biner Aç fakat onurlu dişlerimizin, damağımızın Karşısında. Fakat sonsuz kareye bölünebilir mi Sonsuza giden yol? Sonsuz karenin üzerine Sonsuz eşya konabilir mi? Ve kat edilebilir mi Senden gelen ışığın gösterdiği? Bir bakışın, İzini sürebilecek midir Hubble? Observer bilebilecek midir Bakışımsızların ahvalini. Bekliyoruz. Ve de ki Zaman Varlık olmuş size. De ki siz Zaman’ı da tüketirsiniz. Kuzuya delil olan ot sizin dişlerinizi kandırır mı Dersiniz ki: “ısırılmıyor ot ile ottaki Arzu” Öyleyse bilin, ot da burada dişleriniz de, ısırık da, iz de. Komarov, düşmedi mi aranıza?6 Sesi nerede Ka—yde—dilm---işt----ir, işte orada aradığınız Varlık. Aranızda yankılanan bu kara somun, katık olmuş size. 2

De Docta ignorantia [Öğrenilmiş Bilgisizlik] Cusalı Nicholas a.g.e. 4 Descartes’e ağır ithamlarla.. 5 “And shepards we shall be, for thee my lord for thee. And we will send a river forth to thee, teeming with souls shall it ever be.” 6 Vladmir Komarov, Kozmonot, başarsız Soyuz 1 gemisinin kaptanı. Dünyaya doğru düşerken, telsiz mesajları İstanbul – Berlin üzerinde amatör telsizlere düşmüştür. 3


De ki ölçemediğinizi benzetirsiniz Sayarsınız dökemediğinizi Kusalı hemen bütünler Çünkü bilir mercekleri boyamasını Kızılderili olmasa da. Sayamadığımız yerden sonrası Tanrı, altın külçe ya da inci Ve ki orada kaldınız De ki Hubble O’na doğru bakıyor Ve ben oradaysam Kaça kadar sayacaksınız çıkmam için Unutmayın, hâlâ adını bilmediğiniz Sayılar yok mu sizin? “geçmişte bir gün derken hatırlıyorum geleceğimi hep birden başlıyor çünkü” gidişime ışık tutsun öyleyse açtığım lamba kağıtta kalan sayılıyorsa benden, bu zahiriyi kim icat eden? De ki beden ve üçgen Düz çizgi ve remiz deki. Sorun eder Kusalı: “ağacı say dengi say yaprağı say -de ki bir oran bir ayrım taksim olmuş sonsuz kere” ve de ki akıl hapis bir üçgen içre çınlıyor çınlıyor çınlıyor ahşap buhara doysa da bu yağmur humus kokar ve ve ve masmavidir humus ki ölüler rab kokar.


Locus in quo Başlar ki duruşunuzla ölümünüz Kovulmanız bile hareket yüzünden değerli Ağaçlara ayak vermedik ki bilmezler Ayak verdiklerimizin hepsi de dirime giderler Kadın erkek ayırdık yine ayaklarınıza kıyamadık O yüzden derindir, o yüzden vermedik size geçmişten başka Şeyler. Yürüyemediğiniz yerlere Vakit salarsınız Uzar güneş saatlarınızın kumları bile Çölde biten şey sizin dar ağaçlarınız Kime el ayak verdiysek yüz verdiysek en hası Gerer gerer uzatır Oysa görülmemiştir kaplanların “âh” ettiği Pişman olduğu keskin cifir gözlü ceylanların Siz geceye ne koysak murdar ettiniz Hani ya / ay yerine koyduğunuz ne var? Doğayı kıskanırsınız, biliriz Kiminiz aslan kesilir, kiminiz şelale Dikersiniz mahkemelerinizi birkaç yağlı iple Geçmiyor meyvelerinizin vaadi çiçeği Çiçeğin vadisi açılamıyor kızgın bir çöle Ve yollar, ekinler, sunaklar Yan yana dizdiğiniz evleriniz Eremiyor visal’e. O yüzden vermedik size geçmişten başka Şeyler. Evleriniz ağaçlarla birse Birse köküne kıran girmiş odalarınız Mağaralarla En tepesi ile en dibi arasında Neşe dolanırdı saat başı Oysa sizde, güneşe uzak olanın Yok yaşamaya hakkı (ve de ki gece güneşe uzak değildir!) De ki balçıkla güneşi sıvamak Ustalarınızın elinden gelen. Bir odaya Hapsetmek ev dediğiniz. O yüzden vermedik size geçmişten başka Şeyler. Şeylerin gölgesinde bulduğunuz Şeyler: Pala, harç ve oran. Ve de ki dil.


Locus Standi Ve dahi de ki Siz körsünüz Dünyayı kuran sizsiniz Zemberek Ben zemberek yaratanım Boşluk Nerde sizin kurduğunuz Katı Aşırı hınçla sıkışmış boşluk Nerde benim yarattığım taş toprak Ufalanarak açık eder Zihnimin fraktallarını Haydi sefere gidin, başka bir şey bilmezsiniz zaten Akik mekik bereket tüketin zamanı vekaleten Oraya bir ordu sokun, buraya bir fitne Sizin kurduğunuzsa bu sizin de yıktığınız olacak Beklemek benim en büyük sanatım; muharrikim ben. De ki aranızdadır Ongunluğuna doyamayanların elleri Ve de ki yüze kapanan bu eller Bir şimşek atımında beni onlara Mazhar kılar; lâpla kapanır gözler De hadi gidin, gidin, gidin. Aranızdaki eşitler, kıyımlarınızdan sonra Tan yeri gibi ağarır da siz bunlara nübüvvet Siz bunlara paslı kancalar takarsınız Bil ki bildiklerinden değilsin sorumlu Karşımda çaresizliğinin kareleri var De ki gel hadi gidelim öyleyse Onların gitmeyeceği yere Durmacılarla durucularla kalıcılarla Bir feneriz ki deniz içre Taşmış maddesinden türlü işve Mecazların kutuplarındayız Remiz ve de ki dil.


Locus Desperatus Gözünüzü çektiğinizde Sessizce gitti işte İşteydiniz belki Belki Muş’taydınız Belki satürn’de venüs’te Belki eski bir borcu tahsil etmelerde Ya da yanlış bir numaraya cevap vermede Gidişin enerjisi Şimdi çok kızdırıyor sizi Açılmayan bir kavanozda Sıkışmış bir kapıda Kıçınıza oturmayan bir pantolonda Ta ki bir deprem olduğunda Bir patlama bir yüksek buhar sızdığında Kazanlarınızdan, sular kesildiğinde Hiç hayra yoramadığınızda bir düşünüzü Ve dertlerinizden bahsetmek için bir yerlere çıktığınızda De ki yine de fark edilmiyor gidişi Ve yitişin duyulara yaptığı tazyik De ki yine de yaşıyorsunuz Derin bir neşeyle acıya yan durmuş eski sokaklarda. İlaç niyetine, arzu niyetine, ten niyetine sağırlığınızla.


In situ Sizi bir halt sanmıştık Tek gözlü devleri yendiğinizde Dağları deldiğinizde, korkunç Kollu ahtapotlarla cenk ettiğinizde Ve yere serdiğinizde türlü orduları Sor: Bir ordu aynası mıdır başka bir ordunun? Ve savaş meydanında ölenler kime doğru gider? De ki şimdi neden Bir zafere yorulmuyor Vitrin başlarında gözünüze çarpan Çirkin sefil ve ağulu gözleriniz Ve ki neden dağa çıkanlarınız Geri gelemiyor sevinçli haberlerle? Nasıl da pusmuş kof nallı atlarınızın teri Nasıl da el değiştirmiş kılıçlarınızın açtığı yaralar Düşman bildiğinizin anasının göz yaşlarını Kaplamıyor müzeleriniz zırhların pasında De ki tahvil edemediğiniz bir şeyler uğrunca Ölüp ölüp dirilmeniz. De ki şu peri saçlarıyla kıvır kıvır avradım Dümdüz kesmiş yüzünü eve dönüşlerinde Alışmış küçümen ayakları terli çayırlara Kayıyor mazot fabrikaları önüne kurulmuş tuhaf tezgahlarınızda de ki siz kurarsınız bense bırakırım boşluğu şeylerin arasına. De ki bulduğunuz en güzel işkence Gözlere mil çekmek, kızgın pavurya İris katran karasına doyarken, kurban ettiğiniz Dalar cennetimizin Camera’sına. Böyle ki uzar körlüğünüz, önce uzay Sonra yayılır, açılır gönül, şeylere isabet Ettiğince azar, sonra uzun çayırlarında Varlığın koşar oynar. Menzil olur körlüğünüzün mamutları Tepişken hayvanlarımızla konuşur Anlar dilinden mahdut sayılanların O vakte kadar. Böyle ki uyku delilimizdir De ki ve dahi mahbub ve mahbube Yerde buluştuk. De ki bir hastane bahçesine Taşınmıştık, orda varlık orucumuzu açtık. Sedyeye konamayan bir şeylerse Biz onlardan sana açık örnekler yarattık. Ve Bağladık bağlanması çok geciken yüreklerinizi.


Kanı donmuştu o genç haspanın, başka Nerede açacaktın? Ve ki de dil Remizlerle gelse de, pişmansa Sarıldığınızda şeylerin Arasındaki boşluğu çektik. Hiddetin bundansa sabret Bu son hakkıdır, gerisini siktir et Ona bizi senden niyaz etmeyi nasip et.


De minimis Ve ile de ki π =22/7 siz böyle bilirsiniz. Hubble size dinozor getirdi mi? Demir balını hâlâ icat edemediniz mi? Bankamatiklere secde etmeyiniz! De ki DivX! De broglie Siz yalanı nimet ettiniz. De ki siz bütün kitaplarımı tersten okudunuz. Ve ya zencileri ben boyamamışsam? De ki Biliyorum bir yer var Orada size her şeyi söylemek mümkün Anlatamıyorum. Bir de birden biterse Ne diyeceksiniz bana? Benim gözlerim kulaklarım yok. De ki ilk saniye olan Hâlâ aranızdadır. De ki yönlerle aranız nasıl? Bil ki hâlâ deviniyor, bil ki hâlâ benimledir. Der ki Nikolas: “tıpkı ışığın onu görebilmem için değil ama kendi doğasından ötürü ışıması gibi” siz kendinizi ışıkla sınarsınız anarsınız, arasınız ki ışık da sizi arar. De ki Observer atalarınızı gördü. Ve parça parça ettiğimizde Sizin bütün bildiğiniz şeyleri Zaman doldurdu hep aralarını. Ve biz zamanı çektik aldık şeylerin arasından Ölçülemez olanlar size kaldı. Ve de ki ile


Bu şeyler arasındaki oran benim7. Sor ki Ben kaçıncı yüzyılda ikâmet etmekteyim. Ve benim yerime ikâme edilen ne? Siz dilersiniz ben yaparım Dil sizledir yen yapınız. Çoğunuz kafayı yıldızlara takmış Ey insanlar, Orbis Magnus ne demek? İle ki de Övgülerinizin bana ulaşmasına Zaman manî oluyor. Ve dahi ki Pi sayısının son basamağını da gördüm. De ki siz hep sonsuzdan, sınırsızdan bahsettiniz Müphemiyet denizinin merkezi çeperi yoktur. Övgülerinizi bana ışıkla gönderin. Yahû questio disputataya8 nedir? De ki ile ve hatta Siz deli misiniz? Öyleyse siz Nesnesi olan duyularınızla Düşünmelisiniz... Birini sürgüne gönderdiğinizde Siz kalmış mı oluyorsunuz? De ki cis-im-lerim ç-evren d-evran e-rkân f-üsûn g-alebe h-içbiri

7 8

inter finitum et infinitum non est proportio [sonlu ile sonsuz arasında orantı yoktur] Tanrı niçin sonsuz bir dünya yaratmadı?


Locus enim est principum generations rerum (Bacon) Ve Ev de eşyaya tapar Yayılır apar topar İndiğinde kanatları Omuzlarınızdaki meleklerin De ki Kâbenizdeki putlar Daha iriceneydi de ki sizinki taksitli Yoktur ki benden eksik kesik Adımı ananınız anmayanız da var De ki ben bütün meleklerin kalabalığına da baktım Değildi gürültülü sizinki kadar. Ve yere indirdiklerimizden sorumlusun Sonuna kadar. Sonuna kadar. Sonuna kadar. Sor ki Yer neresi? De ki Hubble size bildirmedi mi? Pause/ play*

·

evrim önk


YER=SİCCİN “İlk olarak Kardinal de Cusa ile birçok bilginlerin dünyayı sonsuz farz ettikleri halde, hiçbir zaman kilisenin tenkidine uğramadıklarını hatırlıyorum. Tersine tanrının eserlerinin pek büyük olduğunu anlatmak, Tanrıyı övmek olduğunu sanılmaktadır. Halbuki benim kanaatim onların kanaatinden daha kolay kabul edilebilecek bir kanaattir; çünkü ben dünyanın sonsuz (infinite) değil, sadece sınırsız olduğunu söylüyorum. Bunda da oldukça göze çarpan bir fark vardır; zira, bir şeyin sonsuz olduğunu söylemek için, onun böyle, sonsuz olduğunu gösterecek bir delilin bulunması lazımdır; böyle bir delil de ancak Tanrı için gösterilebilir. Fakat o şeyin sınırsız olduğunu söylemek için, yalnız sınırlı olduğunu ispat edecek bir delil bulunması kafidir. Böylece dünyayı kuran maddenin sınırlı bulunduğunu ne ispat etmek ne de kavramak imkanı vardır; zira maddenin tabiatını incelediğimde görüyorum ki o, uzunluk, enlilik ve derinlilikçe uzamlı bir şeydir, dolayısıyla üç boyutu olan her şey maddenin bir bölümüdür, tamamıyla boş yani hiçbir maddesi bulunmayan bir mekan yoktur; çünkü böyle bir mekan kendisinde bu üç boyutu kavramaksızın, dolayısıyla de , maddeyi kavramaksızın kavramak imkansızdır. İmdi bu dünyayı sonlu farz ederek, sınırlarının ötesinde üç boyutu olan, böylece filozofların dediği gibi, tamamıyla mevhum olmayan, fakat madde ile dolu bulunan bir takım mekanlar hayal edilebilir, bu madde de dünyadan başka bir yerde bulunmadığına göre, dünyanın kendisine yükletilen sınırlardan öteye de uzandığı gösterilebilir O halde dünyanın sınırları olduğunu ispat etmek için hiçbir delil bulunmadığına göre, hatta sınırları olduğunu kavramak bile mümkün olmadığına göre, dünya sınırsızdır, diyorum.” (Chantu’ye 6 Haziran 1647, Descartes)

Hz. Hubble’ın rüyaları ve konuşmaları


LENDUHA

Ve ben fark edilemem artık Ayrılamam toprağın ağından Bir ilme ilik, bir ilmeğe abanoz Olmaktan Peşim sıra beton Peşim sıra İsrafil olsa Süreğinde iz bırakmayan Zaman Olsa tuzağım Yine de durmam ben artık Ve ben fark edilemem Görülemem Çünkü ben nasıl kapandığını gördüm Bir yaranın sevilmeden kaşağılanarak Kemiğin ve göğüs kafesinin yarılmasını Tifüslerle palazlanmış rahmin çiçek açmasını Hiçbir belgeye yaslanmadan Bir sokağa girmemenin yolunu Ve çıkmamanın yordamını fere eğdim Zifirî mağradanlıklardan Ben taştım da geldim, sen nerdeydin Sen bir zamire gerili, çağdanlığa eğildin Ben size karşıcı gelen mahallerinde Bu kentin Cetvele gelmeyecek ebatları Eğip büküp çelik katre karanfile durdum Ve çiğnenmiş döl yataklarında Uzviyet çelenklerine kasaturalar Yığılmış merdivenlerine titanyum buhurdanlıklar Uydurdum. Ben ret aynasında durdum Tüm keratalarını tanıdım kırmızı nalınların Kerhanelerin yüz bin milyar kez eğrilmiş Sıfırların vitrinlerinin Ve çatlattım eğer Kırılmamışsa Kırılmasına ramak oldum Varaklı perdelerinde demirden bir yüzyılın.


Ben babamın oğluyum ve annemin Nutkuyum tutulmuş bir evin yalnızlığında Ve babam gibi döndüm sırtımı Göstermemek için saatını altın Bir köy yolunun Ve öldüm eğer ölmekse Kanatları açılmaktan hışırdayan Allahsız nebatın arasında; Küsuratına yaşamak vergisi Alınmayanım ben şimdi: bilinsin bu Kesretimden faydalansın orospular Mevlitler ve havralar Emsin beni eğer yaşamaksa Onu bana bir ete bir bi’data Mahkûm kılan. Fecre durduğum yer şimdi Tekinsiz yüzlerinde biçare çocukluk Emarelerinde seccade yüküyle sırtlan Taşıyanlar Çekirdek çekirdek açan bakır teller Yanıp sönen fırıldaklar gibi güneş Keskin gözünde Ebabil’in Mercimek çorbası düşleyenim Ve bu çöl bir tuz gölü Rahmetimden fışkıran gözlerimin Üstünde.


NE BEN YOKUM, NE ONLAR EKSİKTİ turgut uyar için böyle başlamıştım ki böyle yazmıştı böyle yazmış böyle yaşamıştı ne o yoktu ne biz eksiktik her şey tastamam arka sokaklardan ana caddeye sarkmıştık, allah turgut uyarın bedeninde birgün kalmıştı öyle sessiz duydu bunu ki kendinden taşmıştı pembe dantelli örtüsü ile sürahi suyuna gebe kalmıştı damla damla o akıyordu akan neydi bilemeden bakmıştık ben sormadım gül cevap veriyordu konuştukça kırmızı örneğin kavun kokuyordu arka sokaklardan ana caddeye yayılıyordu bir onun ellerinde kalem sağdan sola yazıyordu soldan sağa dalgalanıp duran hayatlarımızı arka sokaklarda gizlenecek geceler bulabiliyordu gün gibi aydınlık şamandıralarında eski kapıların mesela dağ falan mesela geyikler mesela evraklar falan tel üzerinde canbazdı ne istiyordu sen dur bizden mi istiyordu ne diyordu canbaz neyin üzerine basa basa tel tellerin neyin üzerinde neyi inkâr ediyordu biz neyi yanlış anlıyorduk belki kimdik ki biz allah turgut uyar'ın bedeninde sadece bir gün kalmıştı ney falan biz falan durmadan durmadan koltukaltında nektar bulmasına şaşmıştık nektarı koltuklarından altlarına taşımasına arka sokaklarının altlarında terli atlar taşımasına taşmalar sürahisinden damla damla ter ne o vardı, ve bizler zerre kadardık


süpürebilirdi fırça gibi bıyıkları terli terli yeknesak ruhlarımızın günahları için arz-ı hal etmeseydi o dursun sen cevap ver sen ya da sen ipten damlıyor kokusu ve teri şimdi emek umut falan aşk falan filan filanca ağlayan ben allaha sordum kaç gün kaldın geç mi kaldın allah uyarda bir gül buldu kimselere miras bülbül olamayacaktı olmazdı ya sen ne güzeldin, ne bizlerdin eksik ipe dizerdin dizdin diziyordun dizersin yine şu kavunları içte yetiştirmeyi öğretsen filan kesmeyi filan lan lan lan lan şimdi gücenmelerdeyiz kaçtığımız adalarda sormuştun ya hoşnut musunuz kaçmalardan ya da buna benzer birşeyler falan bir sen arka sokaklarından dolaştın da geldin geldin de bir oturdun bir oturdun taş diyorlardı orospular kraliçe altınlarına elmaslara sen elmaları hangi ağaçtan toplardın topladın yay masaya ok gibi lirizmini turgut uyar fırlat fırlat ki sen fırlat allah bir gece küffara ödetmek için o lafını turgut uyar'ın bedenine girdi onun gözlerinden gördü görebilirdi şükretti aynadan turgut’un gözlerini gördü şükretti kullarını gördü günahkarlardı bir sevdi bir sevdi sonra bir gün kaldı o gün sonsuzdu divândı ip canbazları cennete gitsin dedi meleklerine uyar duydu bunu hep duyardı öyle hafif son ben geldim gelir gibi yaptım geldim ne ben yokum, ne onlar eksik dedi gül gül kendi külünde gülle gibi durandı ben gülün bedeninde bir saat kaldım gül kendi cismine sevdalandı arka sokaklarından dolanıp geldi dikenlerini kopardım kanattım falanca yerinden yine de yine de


gül inkar etmedi edemedi kusacağım sandım baka baka eksilttim sonra alıştım caddeye asfalta kaldırım taşlarına ofislere orospulara kırmızı bir gül gibi örneğin yine güle döneceğiz dur sen biz sana döneceğiz taşarak sürahilerden kavun kokuları ile sen bir varsın bir sen varsın en biz yokuz, en onlar eksik tamdın içinde allah’la, yuva yapmış küllerinle güle bir açtın ki sonra durmadan senden bahsettik


BİRBİRİMİZİ MEZUN EDELİM İnsaf!, Orda, odada çarpan bir yürek vardı; Rimbaud mazmun edelim önce, memur belki sen saçlarına bigudiler sardır ben gelirim açarım kıskaçlarını fiyonk fiyonk demirlemiş mahzun edelim birbirimizi önce, sonra maşuk belki buralara ikinci gelişim, belki beşinci ilkini sorma çok sancılı geçti sen mağrur kal, ben meşgul başımda burgaçlaşmış çelik otağ atlarımızı birbirine dik çivileyelim sonra muzaffer belki kağıdıma bakma küfr ederim soruları tersten oku, eline bak öyle kuruydu aşkımızın masalı kabardı avuçlarına jiletlerle yazdım yanıtları, sen terle ben tek ayak üstünde sek sek c)ezalı sen alışmışsın, alışkanlıklara bak avucunda bir fonksiyon parmaklarından bilek hizana kanıyor, pıhtılaşır az sonra yürek şeklini alırsa fal kağıtları d)eğişelim, önce bitirdiğime göre hakkım seni sınava çekmek, sen saçlarını aç billurlar, kavlar dökülsün sonra elimi al a)vuçlarına bastır bastır bastır kim bilir kaçıncı taşbaskı kağıtları verelim, çıkalım gidelim gözetmenlerimizi öpelim damlıyor avucumdan tıp tıp kirlerin ortaçağlarına aşkımızın birbirimizi mezun edelim


senin lülelerin babil kulesi e)llerin de bembeyaz şuradan çıkıp gidince ilk yaz yarın gel, birbirimizi mezun edelim çünkü benim yüzüncü gelişim bilirim en zor sorularını cerrahinin anatominin ve yüreğin örneğin nasıl çift dikiş atılır iğnelenir ve pilisi nasıl alınır kararsız bedenlerin, tinlerin örneğin kalp lekesinden nasıl yalancı masallar dizilir bu biraz aşıkların ilmidir not al: süveydâ-i kalb, Roschach, ilmi cifir sen çalış, ben yazayım mürekkebim tükenmez a)rtık durmadan yazayım takıldığın yer olursa, b)eni unut sürekli unut, yüreğin lekesiz kağıtları geç ver, iyi düşün aklın karışmasın, b)uralardan çok soru çıkar yürek ile mürekkep hokkası arası bir yerde b)irbirimizi mezun edelim al d)iplomanı saçların beyaz cübbe sende, kim yargıç ve karar: ben yazayım, yüzüm gözüm al kan aşktan hep a)şktan


HUBBLE’IN MERCEKLERİ Ben Hubble, görmenizin sicili uzaya kök salmışım kıymık kıymık merceğim arşa saplı bir yerinden, artık kainata kükredim: “hanginizin başı, alev alev kırmızı” hanginizin imsakı diken” Bir merceğe çaput bağlamışlar; dilek için Bir antene bir çıta çapraz, put için, salavat için Bir çıtaya kumaş, gökyüzü, çivit, yıldız Bir vidama korkunç gözleri ile nikbin içerik, kargalar için Bir duyargaya bağlı süpürge, bitmemiş masallar için Sat sav korkuluğu, uçurtmayı, cadıyı, büyüyü, yanıma gel Senin kalbin yarım doğmuş, elimi koyduğum yerde diğer yarısı Benim bir yerlerim hepten kesik, ağrılı Kirpiklerinde kibritler söner, Yak kirpiklerini, kan içinde yüreğin, elime gel Ben bu itlerle savaşmayı sahilde öğrendim, elim kolum al yazmalı tentürdiyot sen sokaklardan fırtınanla, dedikodunla geldin böyle mahzun durma, çek tekzibi, düş imzayı odağıma gel biz seninle göz göze geldik, öleceğim sandım makyajın aktı yüzünden, saçların beyazları, dudakların, Boticelli sandım Boticelli yağmura dayanmaz, karılarının avurtları sarkardı seni kuytuda öpmeye alışınca, imânsız kaldım güneş altında tenhalıkta kalmasın sergisi modernlerin, gelenekçilerin, frenklerin sen Allah’ınla rüzgarına damlayarak gel kıyam ederim, secdeme teninle gel göz yaşların birikmiş şuraya atıver, buradan akar gider dalga da deniz de kumsala ayla düşer sen saçlarına aylayı tak, dalga deniz foseptik kelimelerin tarhına ne insan, ne zekâ yeter ben senin yarım yerinin tapusunu aldım boşluğun, karnın, memelerin ve bereketinle gel avucumda dön, avucumda dön cinim ol, saçları yelesi ziyneti ile şirkim ol kaç hakkım var demiştin, hepsini siktir et bana seni senden dilemeyi nasib et


HUBBLE ve IŞK unutmak kimsenin değildir / blanchot mühendisler bana gelişini taklit edilebilir sinsiliklere çevirir sevgilim bu yüzden unutmak kimsenin yağız atı değildir değildir değildir değildir içimdeki mercek bir yıldızla birleştiğinde haysiyetsiz bir süper novanın sancağına ya da bir fosile takılıverir gözlerim; bir ermiş değil kendisini yamaçlardan seyreden bir erginim bu yüzden isterim geçmişi isterim memelerini ana sütü gibi helal belletmiştir çünkü bana hakkım olanı almak için geçitleri, pusuları köprüleri ve yan yatmış gemileri Zaferimin şahadetinden bilirim Ben seni çoğul hürriyet bozkırlarından Bir meşrutiyet çığına bindirdim Kraldım krallığım şeddedir Bir nûn gibi eğildin otağımda Kilisem havram camim ben Nedenlerini kendimin bildiği tuhaf kıyametim Çıktım karşısılarına dımdızlak bozkırların Evimi diktim, evimin içinde bir hurma Birkaç zil senin karılığın memelerin Çocukların boyların mahmuzları Bizi Zaman’dan imkanlar yapan Temelin. Ben temelinin dar çatısında mahzun Ben temelinin ıslak kıtasında mağrur Ben kendinden taşan bir cepheyi Zafer Ben bizden öte bir cehennemi şantiye belledim. Bu yüzden unutmak bir Tatar boyunun selameti Değildir sevgilim. Tut ellerimi kerpicinde şekilsiz bir cennetin Öyleyse tut sarıl tuğlasına İnşa etmenin Saçların bitimsiz zûl sevgilim. Gözlerin böyle Moğol, yüzün böyle kasnak Kalelerini yıkacağım sevgilim. Alışveriş merkezlerini, üst üste bindirilmiş bahanelerini Soyacağım; soyulman bir zaferin takıdır sevgilim.


Sana trilyonlarca iyelik eki getirdim sevgilim. Belleğin yordamını bir çığa bindirdim Bir yıldırıma bir Palandöken’e yedirdim Her şeyi her şeyle denkleştirdim, bu kelimeler Kıymığı abanozlarımla tepişen rahminin Dudakların böyle Moğol, alnın böyle kasnak yüzü zerre zerre işleyen geçmişimin kör etmediği kasaturanın kahpe zanaatı, inadımdan sana sürgit bir çift göz vermiş sevgilim. Gailemiz neşedir sevgilim Mesleğimiz gönülden ispatı Sevabımızın dineldiği rahmini Vâsi bellemek Dibatayız ikimiz. Bu yüzden unutmak kimsenin değil Sevgilim...


HZ. HUBBLE’IN AHİR ZAMAN SABAHLARI (bir evliyayı takdimimdir) sabahları büyük susuzluk çekiyor bin bir tortudan arıtılmış gövdem yüreğimi çekül edip salıyorum gülden gül neresi ise! Ta gönülden gergin sicime paralel hâlâ taş bina ve gökyüzü mosmor bir çukurla lekelenmiş gece olabildiğince gece olabildiğince katran bir simgeymiş oysa, zift, yol, karavan arap atlarının dişleri sağrısı kan çıkıyor geceden çok firavûn bir hiddetle susuyor papirüslerin satırları kan gençliğin, çocukluğun belkili düşleri golgothalarında sağlam ve sağır çaptan düşmüş bir ben var oysa o da bir imgeymiş keşkeleri ile ağır yağ bağlamış kalbimi salıyorum pencereden fincanlar kara süte doymuş ços

ços ços

erimiş lafzı, erimiş levhası, fiili erimiş kalbim bir fil, kininin kırkında henüz

dua ile buhar pof

pof pof

çekip savuruyorum çekülü yere doğru bahçenin mıknatıslarına koşuyor ezip geçerken çiçekleri falan hipnoza hazırlanmıyor çünkü zaten uykuda tüm şehir, bilinçaltında bir şövalye, bir ud, bir veli bir gözü bizans bir gözü islam teyyat teyyat, hıtta, hıtta ve eşarî


tonozlarına doymuş bina temelinde oynak bir hüzne kavuşmuş ne toprak sütten kesik, kısır ne gökyüzü bırakmış bulutlarla döllemeyi sabahları yağmur beklentisi tıp tıp tıp kan oturmuş, mosmor bir bulut başımda sabahları, evren mi ev mi düş mü düşeş mi? geceden katı/ksız bir dayak yemiş "hıtta hıtta" diyorlar çekülün ses hızına dalmış ucunda bir uğultu kovası

fış

fış fış

yükseliyor kıyamet süresine inanıyor HZ. Hubble Efendi "s" sesinden korkuyor, her tıslayışında tekinsiz ve mûtad bir çaydanlığın sabahları susuzluğun, har, buhar, tenbût nehar bilimini arıyor caddelerden hangisi? hangi urba? seçemiyor sabahları tebliğine Bach eşliğinde hazırlanıyor ey Hz. Hubble, CV'ni hazırlasana yazsana, çölleri mezun olduğun, rahleleri yaktığın, kelamları aşırdığın, kara lekelerini yürek Ummanlarının, pıhtılı alışverişlerinin vazgeçiyor gidip, kapıcıya "bir ekmek, bir sigara bir de birkaç kilo kivi getir" diyor doyalım ölmezliğimize!


HUBBLE’ın gözleri Kaybolmanın estetiği “Her şey parça parçadır, ve tüm bağ gitmiştir her şey yalnızca esnektir, ve her şey İlişki” John Donne, Dünyanın Anatomisi

Zirvedeki o güneşli ocak gününde, 51 yaşındaki Einstein, büyük bir zevkle teleskopu kurcalıyordu. Oyun oynayan bir çocuk gibi, ev sahiplerinin dehşet dolu bakışları altında teleskopun iskelesine tırmandı. Einstein’ın yanında eşi Elsa da vardı. Kendisine, dev teleskopun evrenin yapısını belirlemek amacıyla kullanıldığı söylendiğinde yanıtı, “Öyle mi, eşim bunu bir eski bir zarfın üzerinde yapıyor” oldu.


BEN TAŞTIM DA GELDİM, SEN NERDEYDİN (UZUN ŞİİR NEDİR, nerde ve nasıl söylenir) bir havalimanı taksisi: Ben, benden taştım Beden taştı, ot, su, bulut Çürümüş çürük taştı Gölge taştı taş yerden Göğe, sağdan sola taştı Gerimde bırakmadığım bakraç İmbik ve anahtar taştı Kerevetine doymuş kanlı söz Usul bir taşta, kopkoyu bir karanlık O da taştı: Ben iki gözüne birden baktım Sonra yüzün dudağın sonra patlamış Türlü organların sıkılmış gırtlağın keypkenevir kaportalarından Taştı, demir çelik ve krom Taşınamadı bunca gür arzu Harflerin temrinleri taştı, Kırıldı dişin damağın bana taştı Kan, et burgacında ben seni konuştum Allah kendinden taştı Salavat (bilet alırken tek ayak üzerinde) Katran bir lisan olmuş yıldız yıldız Otobüslerin, minibüslerin, dolmuşların Yakıt depolarından taştı: parçalandı aks, damar İnsan kendi dilinden akınca, her daim bir sözlük Bir maşrapa, bir de kor alev magma bir de çekirdek Nefyedilmiş iki üç isim adına bunca tantana Onlar da çağrılır elbet, yâd edilir tan ağırınca Biz seni onları şunu ve bunu Şah damarından bordrosundan telefon numarasından Yoksunluk kokan şımarık boğazından tanıdık “temellük” edemiyor bende o şey bu yüzden temerrüt, temerrüt! Bu Nemrut çağa Tekvin (Kiralık ev bakarken gelinim sen dinle) bir vadiyi çelip aklından alıyorum bir kerempenin ucuna dalga deniz geçen yüzyılın işi


ben sana krom temellerinde kaltaban bir gökdelen veriyorum, sündürüyorum gölgesini ayaklarımın ucunda 160 Km değil, bir mermi / göze ne kadar yabancı kulak için son acı Aryası çeliğin/ nasıl da eğiliyor başlarımız birbirine ve nasıl da kırılmıyor bu dişlerimiz değil değil, 160 KM değil, bir mermeri sünger kılan arzumuz, yakalanmıyor hiçbir radara... ben taştım da geldim, sen beklemedin peşindeyim peşindeyim canavarım çünkü ben. şahtiyat EFLAK BOĞDAN SINIRINDA ve taştım, yonttum yonttum şeceremi buldum, izi bir ince granit filiz filizi domurmuş bir tomruk olan kendi sesim bıçkıya alıştırmışlar, hızar sonra teneke en son ispirto, bali ve şeci’ye ben dedim oldu hain at, kargışlanmış taze şavk. Kısmetimse bir mübarek alın buldum ben taştım da geldim, sen taşıma budun ben bukağı buldum da geldim, sen şirkim.


ELİF VE NÛN / Dünyayla Hubble’ın Semavi Yolculuğu A quo moventur projecta [atılanları ne devindirir?] mümkün yolculuk tez elden tut balığımızı o şimdi içimizdedir, aklımızda nasıl da kaçar da, bir iz bırakır deniz içinde bir tünel elif ile nûn arasında yine sen ve ben, gölgelerimiz elif balık orada, çırpınmada, nûn döneriz dönmemiz gereken menzile sen, gölgem Yûşa olası karanlıklarında erişiveriyorsun azıksız oysa ben doyamıyorum nimetlerine perde gibi gözlerime çektiğin aydınlıkların nasıl da uzuyor, eriyor yol buluyorsun aradığını, ya iki meme ya azap arası diller oysa bir elif gebe şöyle diyorsun:"doğacaksın sidik ve bok arasından, doğmadın mı, doğacaksın yine!" sen hiç ölmedin ki, bak duvar orada, çocuk orda gövdem kapaklandı etrafına, tutsaklık ben, kemikler, organlar ve kan izledin yaban gözlerinle ilk çığlımı nasıl da sefilleşmiş anamın gözleri "doğacaksın! kaçınılmazdır bu" içimde gezdirdiğim kainat elma şekerleri verdiğim ezel; gözleriniz öteden gelip gövde kafesinde eter bak duvar orada, çocuk orada haydi gidelim unuttum herşeyi gitmemiz gerekir menzil keşife kaygan çiçek dolanır gövdem yanımda sen unuttum herşeyi gitmemiz gerekir mümkün zülkarneyn gölgem, yolda düşmüş ruhlara asaletten bi'haber kullara, süpernovalara


çürük ağızlara ve organlara, yaradılış sütunlarına ve kuyularına dilden dile hastalık gibi şehvet yayanlara -ihtira nasıl da şekilleniyor dilinde ihtiras-a ben, yanında yürüyorum peşinde sırların, "yolculuğa inanıyorsun sen" diyor, "keşfedici kişisel masallara, oysa sabredemezsin bana" olsun izlerim ve izlerim kalır ben kaybolup kalsam da "ya" diyor "izlerimizi silmeye gidiyoruz öyleyse önce" ben yanında yürüyorum sanki yan tüm yönlerden daha az sıtmalı gibi korunuyorum gölgesinde olası daha katran bir gelecekten -nûn kıvrılmış secdesinde doğmaya, elif yol olan herşeyin içinde nûnbildirilse önceden, denenmezdi bu uzak, ırgatlara, kölelere emredilirdi gitmek, ama bilinmiyor henüz, kendi menzilinde kaygan bir çiçek keşif, içiçe geçiyor apartmanlar, arabalar gökdelenler, bakır kablolar: balığı unutmanın insanı insan yapan yazgısı taşınıyor uykular ve mekânsız koşularla bildirilse de, denenecekti elbet izler silinmiştir çünkü bırakılmadan önce gel haydi, haydi gidelim unuttum herşeyi gitmemiz gerekir menzil keşifte kaygan çiçek dolanır gövdem yanımda sen unuttum herşeyi gitmemiz gerekir "yola çıkarlar, sonuç aynı olduktan sonra aradakileri meselleri, ayetleri anlatmak gereksiz gibi görünebilir. fakat her mesel, her ayet, her ikona ya da teşbih bir gediğe denk gelecektir. Hızır'ın


gövdeleşmişliği ve açıklanamaz kimyası: hız, süreklilik ve korkunç deneyimleri, yine de sıyıramaz onu iyilikten. mesaj açıktır aslında Hızır gibi davranmak istiyorsan, onun sırrına ermek istiyorsan: bir boşluğun etrafına serdiğin bu sarmaşık türü huylardan, öğretilmiş veya öğrendiğin ya da bir türlü öğrenemediğin, tam da orada gücünün yetmediğini hissettiğin güçle birleş, o yok etme ve yaratma var etme ve yok etme, varlık, yokluk, cürüm ve cefa ise, sen onun kabuğusun: içine, yine o boşluğa dön"9 bu en küçük olasılıktır işte sen, ben yol, balık, unutma tümü devasa bir hiçliğin en küçük olasılıkları işten eve dönerken değiştireceğin yol fazladan vereceğin sadaka unutmanın spektrumu nasıl da çalışır böyle anlarda hızla fikir değiştirir hiçliğini yürütürsün en küçük olasılık seni döndürür ev yoluna dilenciden, köpekten ve kuşlardan beri yana, bildiğin yol aynasıdır gitmen gereken yolun kandırmanın spektrumu nasıl da çalışır böyle anlarda fikirlerle hızlanırsın hiçliğini görür gibi davranırsın mesellerin, iris, retina, fer, mahlas, simgeler, tutar uzakta bir taş yaratırsın, sana "kendini görmek için neden bu kadar uzaktan geldin" diyecek bir taş. işte yine aydınlıklardasıngövdeler arasında. işte kaçıyor balık, canlanıverdi ilahi kurgu, sıfır kelvin işte deniz yarılıyor, işte kapkalın derinle sen tül gibi ayrılıyorsun hata mesellerde arınacak 9

Jung’tan ağır tahrifatla..


hakikat : o zaten balıkta elif yine yoluna yatar ya da duvar gibi etlenir önünde sen nûn'larla gidersin labirentine doymadın mı üzerine kainat kapanmış, çökmüş bir düz çıta kalmış, insanlık de son umut de, mesih de, hayal de hakikat de, gelecek de, tutmuşsun altına göklerin, dikil dur çalıntı bir gövde ve eprimiş bir ruhla. çıta kırılmışsa, gökler yerinde duruyorsa, gün dağlara koşup ayda dinleniyorsa, yürüyorsa her şey, en küçük şey gölgeni tanı önce, tanıyınca bırak, bırakınca gönder kainatı pazar yerlerine çeviren10 şu perdenin ötesine sal meyvalar, meyvalar getirecek sana11 gözlerine sadece soluk yankılar olan meyvalar, çiçeklerin vaadini aşmış meyvalar bahçıvanın aşkı için meyvalar balıkçının aşkı için balık ağın aşkı için sen aşkın ağı için gölgen Elif Nûn iki yolcu bir balık bir duvar bir uzun gölge aralarında kuyu gibi Zaman gel haydi, haydi gidelim unuttum herşeyi gitmemiz gerekir menzil keşifte kaygan çiçek dolanır gövdem yanımda sen unuttum herşeyi gitmemiz gerekir kainatı yarmamız gerekir. 10 11

E.M. Cioran’dan ağır tahrifatla.. Mallarme’den hafif istimlakla..


“Hubble kurtarılmaya çalışılıyor” – gazete haberlerinden... Bilmiyor musun ki evrenin sonlu mu yoksa, tersine, sonsuz mu olduğuna henüz karar verilmemiştir (ve inanıyorum ki insan bilgisi için bu hep böyle kalacaktır). Ve gerçekten sonsuz olduğu verildiğinde, yıldızlar küresinin büyüklüğünün orbis magnumun büyüklüğü ile orantılı olacağını nasıl söyleyebilirdin, eğer bu sonuncusu, evren açısından, onun karşısındaki bir darı taneciğinin olduğundan daha küçükse?

Galileo, Ingoli’ye Mektup

Hz. Hubble'ın Rüyaları  

Serkan Işın'ın 2007 yılında Yom Yayınları'ndan çıkan şiir kitabı

Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you