Page 1

takdim

KöklüDeğişim

2 0 0 4

5. s e n e

KÖKLÜDEĞĐŞĐM Đslâmî Fikirlere Dayalı Aylık Siyâsî Dergi

Zilkade 1430 • Kasım 2009 Sahibi ve Sorumlu Yazı Đşleri Müdürü Ahmet Sivren Yayın Kurulu Başkanı AbdulHamid Yazıcı Haber Dairesi Müdürü Hüseyin Sivren Kapak&Grafik Tasarım KöklüDeğişim Yönetim Merkezi G.M.K. Bulvarı 31/12 Kızılay/ANKARA Đletişim&Abone&Reklam Tel: 0.312.229.77.91 Faks: 0.312.229.77.92 www.kokludegisim.net bilgi@kokludegisim.net Temsilcilikler Bursa Mesut ŞAHĐN 0.532.627.35.89 kdbursa@hotmail.com ŞanlıUrfa Mustafa KÜÇÜK 0.542.274.19.43 kdurfa@hotmail.com

Abonelik ve Hesap Numaraları Yurtiçi Yurtdışı 6 Aylık 6 Aylık 24 YTL 24 Euro Yıllık (12 ay) Yıllık (12 ay) 48 YTL 48 Euro PTT Posta Euro Hesabı Çeki Hes. Ziraat Bankası Başkent Şb. 191 18 03 TR93000100 YTL Hesabı 1683-47475782Ziraat Bankası 5001 Başkent Şb. TCZBTR2A 47475782-5002 Baskı: 01.11.2009 Rulo Ofset Matbaacılık Yerel – Süreli ISSN: 1304-8274

bilgi@kokludegisim.net

‫ﺒﺴﻡ ﺍﷲ ﺍﻝﺭﺤﻤﻥ ﺍﻝﺭﺤﻴﻡ‬ Kasım Ayı Takdim’i 02.10.1187 Selahaddin Eyyubi, Kudüs'ü zapt ederek 88 yıllık Frank işgaline son verdi. 17.10.1448 II. Kosova Savaşı; Hunyadi Yanos komutasında ve çoğunluğu Macarlardan oluşan ordu, II. Murat'ın komutasındaki Osmanlı ordusuyla karşı karşıya geldi. 19.10.1448 Osmanlı Sultanı II. Murat, Kosova Zaferi'ni kazandı. 26.10.1461 Trabzon Rum Đmparatorluğu, Fatih Sultan Mehmet komutasındaki Osmanlı güçlerine teslim oldu. 28.10.1516 Sadrazam Sinan Paşa yönetimindeki Osmanlı ordusu, Memlukları Gazze yakınlarında yendi. 12.10.1579 22.10.1600 Osmanlı ordusu, Macaristan'ın Kanije Kalesi'ni fethetti. 06.10.1605 Lala Mehmet Paşa komutasındaki Osmanlı ordusu, Estergon Kalesi'ne girdi. 09.10.1690 Belgrad yeniden Osmanlı egemenliğine girdi. Geçmişte Ekim ayı içerisinde Đslam Devletinin gerçekleştirdiği bazı zaferleri sıraladık. Günümüzün, sınırları cetvelle çizilmiş karton devletçiklerine bir kıyaslama olsun diye… Oysaki Đslam Devleti hayat sahasından kalkalı 86 yıl bitti. Ve bazı zavallılar Đslam Devletinin hayat sahasından ilgasını ve yerine kurulan Laiklik esasına dayalı cumhuriyetin ilanını neye sevindiklerinin idrakinde olmadan istemeyerek veya isteyerek büyük bir sevinçle kutladı. Oysa iki devlet karşılaştırıldığında aradaki bariz fark hemen ortaya çıkmaktadır. Binaenaleyh TC’nin 86 yıllık ömründe Müslümanların istifadesine yönelik hiçbir icraatının olmadığını, bilakis tebaasına zulmetmek, baskı altında tutmak, kendisine ilk düşman olarak tebaasını seçtiğini biliyoruz, görüyoruz ve hissediyoruz. Ayrıca bırakın Müslümanların menfaatlerini gözetmeyi, tam aksine iş başına getirilmiş hain ve uşak idareciler vasıtasıyla bu ümmetin tüm değerlerinin heder edildiğini biliyoruz, görüyoruz, hissediyoruz. Çünkü Müslümanların hem akidelerine ters, hem de insan fıtratına aykırı olan laik bir sistem ancak kendisini bu şekilde ayakta tutabilirdi. Diğer türlü toplum kendi haline bırakılacak olsa bu sistem çoktan yıkılıp gitmiş olacaktı. TC’nin aveneleri de bunu biliyorlar, görüyorlar ve hissediyorlar. Oysa yukarıda da birkaç örneğini verdiğimiz Đslam tarihi, TC ve benzerlerinin aksine bunlar gibi daha nice zaferlerle doludur. Yine gelişen olaylardan, yaşanan hadiselerden ve bu ikisinden de önemli, Allah’ın vaadi ve O’nun Rasulü Muhammed Mustafa SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in müjdesi olan Đslam Hilafet Devletinin tekrar hayat sahasına geri döneceğini biliyoruz, görüyoruz ve hissediyoruz. Bununla yetinmiyor, Rabbimizin emri doğrultusunda bunun için gayret sarf ediyoruz. Bekasını devem ettirmek isteyen zalim sistem bizi yolumuzdan alıkoymak için tüm olanaklarını seferber etse de bizler nefes alıp verdiğimiz sürece onlar kendi saflarında biz kendi saflarımızda olmaya devam edeceğiz. Allah bizleri söylediği sözde duranlardan eylesin. Elhamdulillah bir dergimizi daha sizlerle buluşturmayı başardık. Bu ayki gündemimizde, Ulus Devlet’i, AKP’nin açılımlarını, Tuzun TC’de nasıl koktuğunu, Türkiye-Ermenistan protokolünü, ABD-Rusya yakınlaşmasını, Hilafetin Başkenti Đstanbul’da yapılan ekonomi konferansını, Đlker Başbuğ’un Mardin konuşmasını sizler için analiz ettik. Yine ABD’nin yeni yüzü Obama’nın gerçek yüzünü, Türkiye’de alkol tüketiminin geldiği safhayı, Siyasi çalışmanın önemini aydın bir bakış açısı ile sizlere sunuyoruz. Son olarak sizlere Nereden Başlamalıyız? diye bir soru yöneltiyoruz. Gündemi bu konularla yorumlarken, Allah, Müminleri Đçinde Bulunduğumuz Şu Durumda bırakacak değildir diyerek sizleri Tefekkür etmeye çağırıyoruz. Ümmet Hilafet Đstiyor, Ferdiyetçilik ve Egoizm yazıları ile bizleri yalnız bırakmayan okuyucularım sağ olsunlar. Hizb-ut Tahrir’in Danimarka’da düzenlediği 5. Senelik konferansının Röportajını ve Medrese çalışması olan iki yazı; Kürt Açılımı, Demokratik Açılım Milli Birlik ve Güneşi Gördüm Filmine Eleştiri yazılarını bu ayki dergimizde bulacaksınız. Mefhumlar, Aile Kaledir, Fıkıh ve Tefsir yazılarımız ile KöklüDeğişim yine dopdolu. Suskunluğun Kırıldığını, Değişimim Đse An Meselesi Olduğunu Biliyoruz, Görüyoruz, Hissediyoruz. Ya Siz? Not: Abonelik ücretlerinizi yan tarafta tabloda bulunan banka ve PTT hesap numaralarına yatırabilirsiniz. Lütfen hesaba para yatırırken, adınızı, soyadınızı ve hangi il/ülke’den yatırdığınızı görevliye yazdırın… Önemli Not: Dergimiz KöklüDeğişim, Kapitalist Sömürü ideolojisinin fikirlerinden olan, “telif hakları” kavramını Đslâm reddettiği için kabul etmemektedir. Dergimizde yer alan yazılarımız, yazarının ve dergimizin ismi belirtilerek iktibas edilebilir. Dergimize gönderilen yazılar, yayın esaslarımıza uygun olması ve yazıların güncelliğini koruması kaydıyla, yayın kurulumuzun onaylaması halinde yayınlanır. Gönderilen yazıların -içeriği bozulmamak kaydıyla- üzerinde değişiklik ve kısmen kısaltma yapma hakkımız vardır.

köklüdeğişim

1

kasım 2009


KöklüDeğişim

içindekiler KöklüDeğişim’de Kasım 2009

Takdim 1 ....... Ekim Ayı Takdimi ........................................................ ...KöklüDeğişim Đçindekiler 2 ....... KöklüDeğişim’de Ekim 2009 ........................................... KöklüDeğişim Gündem 3 ....... Ulus Devlet ..................................................................... KöklüDeğişim 7 ....... Tuz’un Koktuğu Yer. ................................................. Yiğit Serdengeçti 11 ..... Đhanetin Yeni Açılımı. Demokrasi ve Milli Birlik ........... Erhan Akkaya 15 ..... ABD ve Rusya Đlişkilerine Bir Bakış ................................. Mesut Şahin 18 ..... Türkiye-Ermenistan Protokolü. ........................................ Murat Savaş 20 ..... Kapitalizmin Çıbanbaşları Hilafetin Başkentinde ........ Galip Kandemir 23 ..... Sömürgeci, Kâfir ABD’nin Yeni Yüzü ........................... Mahmud Esed 26 ..... Đlker Başbuğ’un Mardin Konuşması ve ............... Selahaddin Karakılıç 30 ..... Bağımlılığın Gölgesinde Alkolizm ................................. Halime Aydın 33 ..... AKP’nin Yaptığı Đki Yüzlülük ..................................... Hüseyin Sivren 38 ..... Mirim .............................................................................. Asım Cingitaş 40 ..... Siyasi Çalışmanın Gereklilikleri ...................................... KöklüDeğişim 45 ..... Nereden Başlamalıyız? .................................................... KöklüDeğişim Tefekkür 48 ..... Allah, Müminleri Đçinde Bulunduğumuz Şu ............Nusret Karayağız Röportaj 55 ..... Hizb-ut Tahrir Danimarka Beşinci, Senelik Konferansı . Sümeyye Avcı Okuyucudan Gelen 59 ..... Ümmet Hilafet Đstiyor .................................................. Abdullah Aydın 60 ..... Ferdiyetçilik ve Egoizm ...................................................... Esma Sıddık Medrese-i Yusufiye’den 64 ..... Kürt Açılımı, Demokratik Açılım, Milli Birlik .............Metin Aydoğan 67 ..... Güneşi Gördüm Filmine Eleştiri ...................................... Üzeyir Yıldız Mefhumlar 69 ..... Siyasi Mefhumlar (2) ..................................... Takiyyuddîn en-Nebhânî Aile Kaledir 73 ..... Çocuk Terbiyesinin Esasları (12) ................................ Necahu’s Sabatin Fıkıh 73 ..... Bidat ................................................................................. KöklüDeğişim Tefsir 76 ..... Bakara Suresi 234-235. ayetler ......................................... Esad Mansur

köklüdeğişim

2

kasım 2009

bilgi@kokludegisim.net


KöklüDeğişim

gündem

bilgi@kokludegisim.net

Ulus Devlet. deler kullanılarak savunmaya geçilmiştir. Türkiye’nin üniter bir devlet olduğu, asla bölünemeyeceği, bir karış toprağının dahi teslim edilemeyeceği ifade edilir. Yıllarca uyguladığı politikalar ile halkını tek tipleştirmek gayesi gütmüş T.C. hükümeti, kendisi için bir tehdit algıladığı bu tür durumlarda bu kavramı bir kırmızıçizgi olarak dile getirmektedir.

Tüm dünyaya nam salmış bir ümmetin parçalanıp, dağılması ile kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devleti -bu gerçeği gizlemek için olsa gerek- kurulduğu günden bu yana birlik, beraberlik, tek devlet, tek millet, üniter devlet gibi içi boş kavramları dillendirip durmaktadır. Birçok konuda zaten bölünmüş olan T.C. hükümeti zaman zaman bölünme tehdidi ile karşı karşıya kaldığını dile getirip, ardından da bu kavramlar üzerinden kamuoyu oluşturmaya çalışmaktadır. Özellikle üniter devlet kavramı, Kürt Açılımı sürecine destek vermeyen, karşı çıkanların dile getirdiği bir kavramdır son günlerde.

Aslında Türkiye’nin dillendirdiği üniter devlet kavramı, başka ülkelerde, Türkiye’de ki kadar katı bir mana içermez. Örneğin; ABD ve Almanya eyaletlere idari anlamda geniş özerklik tanıyan iki ülkedir. Rusya, Kanada, Belçika, Đsviçre gibi ülkeler ise etnik ve dinsel temelli özerk bölgeleri bulunan devletlerdir. Eyaletlerine içişlerinde geniş özerklik tanıyan federal devletler, ABD ve Almanya örneklerinde olduğu gibi idari anlamda da olabiliyor; Hindistan, Rusya, Kanada, Belçika, Đsviçre gibi örneklerde olduğu gibi etnik-dinsel temelli de olabiliyor. Bu konuda Türkiye Fransa’yı model olarak almıştır. Fakat bugün Fransa bile 1982'de her biri kendi meclisine sahip 26 bölgeye ayrılmıştır. Demek ki, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde, üniter devlet ve buna bağlı kavramlar, farklı maksatlarla yahut menfi çıkarlar gözetilerek kullanılabiliyor. Tıpkı adalet kavramı gibi menfaatlere göre farklılaşabiliyor.

Vahyi devre dışı bırakıp, insan aklının aciz çabası ile hazırlanan T.C. anayasasının değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez maddelerinden olan 3’üncü madde de, “Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür” denilmiş ve üniter devlet kavramına vurgu yapılmıştır. Buna göre üniter devlet kavramı, ülke ve millet olarak bölünmezlik/bölünememezlik(!) olarak belirtilmiştir. Zaten devlet kavramı genel olarak iki şekilde ele alınır. Bunlardan birisi, karma devlet yani birden fazla küçük devletçiklerden oluşan federal yapılardır. Đkincisi ise, üniter devlet yani tek bir devletin olduğu hem iç işlerini, hem de dış işlerini kendisi yürüten tek bir otoritenin, tek egemenliğin olduğu devletlerdir. Yine üniter devlette egemenliğin kaynağı da tektir. O da halktır. Yani bir yerde birileri, egemenliği halka değil de Allah'a ait kılan bir yönetim oluşturmak istese, bu üniter devlet ilkesine bir saldırı olarak algılanır. Yine bu egemenliği halktan alan, hâkim kılan tek bir merkez vardır. Đşte yıllardır etnik temelli, ayrı bir devlet kurma mücadelesi veren Kürtlere karşı bu tür ifaköklüdeğişim

O halde Türkiye Cumhuriyeti Devleti hakikatte de üniter bir devlet midir veya bu topraklar gerçekten üzerinde yaşadığı bu halka mı aittir? Her anlamda söz sahibi olan gerçekten bu halk mıdır? Eğer bu topraklar bu halka ait ise, bu halk bu bereketli topraklarda ki zenginlikleri kullanabilecek güce sahip midir?

3

kasım 2009


ulus devlet … Bu sorulara bazı örneklerle cevap verelim inşAllah;

ğurmuştur. Zalim ve zorba yönetimlere sebebiyet vermiştir.

Türkiye aslında birlik ve beraberlik gibi kavramları halk bazında mefhumlaştırmış bir ülke değildir. Zaten bu ülkeye hâkim olan beşeri düzen, insanlar arasında birlik ve beraberliği sağlayabilecek bir potansiyele sahip değildir. Bu sistemlerin bu konuda en ufak bir gücü olsaydı, bunu dünyanın hiç değilse bir ülkesinde gerçekleştirebilirdi. Fakat dünya ülkelerine baktığımızda -ister süper güçler olsun, isterse üçüncü dünya ülkeleri olsunhiç bir ülkede tam anlamı ile birlik sağlanamamıştır. Hemen hemen her bölge de etnik çatışmalar, farklı dinsel inanışlara sahip insanların kavgaları, savaşları, isyanlar, protestolar hâkimdir. Yakın zamanda yaşanan Hindu tamillerin etnik bir devlet kurmak adına verdikleri savaşlar, tahribatlar, kanı bozuk yahudilerin Filistinli Müslümanlara ettikleri zulümler, Afrika’da, Almanya’da, Kafkasya’da yaşanan savaşlar ve Türkiye’de yıllardır var olan Kürt-Türk çatışması… Örneklerini daha da sayabileceğimiz bu hususlar dünyada birlik ve beraberlik adına hiçbir şeyin olmadığını bizlere göstermektedir. Türkiye’de de yıllardır bu ayrılıklar ve bundan kaynaklanan vakıalar yaşanmaktadır. Çünkü ülkeye egemen dış güçler vardır. Bu çatışmalar kimi zaman bu dış güçlerin çekişmesinin bir tezahürü olarak insanlar üzerine yansır. Yani yönetim bakımından da Türkiye’de söz sahibi olanlar bu ülke insanları değillerdir. Çünkü söz sahibi olmaya yetebilecek ne maddi bir güç vardır, ne de manevi bir güç… Türkiye görünüşte üniter bir devlet olabilir. Merkezi bir yönetime sahip olabilir. Fakat baskı ile zorlama ile bu ilkeyi korumaya çalışsa da, içeride kendisine karşı yükselen sesleri engelleyememiştir. Şeklen üniter bir yapıya sahip olmak, insanları tek tipleştirmek adına sürekli zulmetmeyi do-

Bu topraklar üzerinde yaşayan insanlar, bu yönetimler sayesinde bencilleşmiş, kardeşlerini kendilerine tercih ederlerken, sadece kendi menfaatlerini düşünen insanlar haline gelmişlerdir. Buna rağmen ortak duygular yaşadıkları bir zamanda bir araya gelebilmektedirler. Filistin’de yaşanan zulümlere karşı halkın sergilediği ortak tavırlar gibi… Bu tip olaylar bu insanlarda hala beraber hareket etmek adına kalıntıların bulunduğuna delalettir. Ancak bu kalıntılar Đslam’ın hayata tatbik edildiği dönemlerden kalan kalıntılardır. Üniter devlet ilkesinin bir getirisi değildir. Türkiye’de bu ve bunun gibi kuralların getirisinden çok götürüsü olmuştur her daim.

köklüdeğişim

“Egemenlik kayıtsız şartsız halkındır” denir ısrarla, ama pratikte egemenliğin halka ait olduğu falan yoktur. Zarar vermek, şikâyet etmek için değil, sadece derdini dile getirmek, yardım istemek için de olsa, liderine, başbakanına ulaşmak isteyen bir garibin, yaka paça uzaklaştırıldığı bir ülkede söz sahibi olmaktan kim bahsedebilir? Her ne kadar üniter devlet gibi tanımlamalarla idari anlamda bir birlik kastedilse de bu meseleyi farklı açılardan inceleyebiliriz. Örneğin, hükümetler birlik ve beraberlikten bahsetseler de, yıllardır “Türkün Türk’ten başka dostu yoktur” anlayışını empoze etmiş olsalar da, sahibi olduğumuz bu toprakları adım adım satmaya gitmektedirler. Đşte bu topraklar ve insanların gelir elde ettikleri bütün kaynaklar açıktan veya gizli yürütülen faaliyetlerle, Müslümanların olmaktan çıkmaktadır. Örneğin; 19 Temmuz 2003 tarihinden 24 Ağustos 2004 tarihine kadar ortalama bir yıllık bir süre içerisinde yine ortalama 45 trilyon lira karşılığında toprak satıldığı açıklanmıştır. Türkiye`de mülk edinmeyi kolaylaştıran 4916

4

kasım 2009


ulus devlet … sayılı kanunun yürürlüğe girdiği 19 Temmuz 2003`ten itibaren, yabancıların Türkiye’de toprak satın alma ve gayrimenkul edinmeye olan taleplerinin arttığı, bizzat Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü`nün verileri ile ortaya çıkmıştır. Hatta Avrupa ülkelerinde bankaların kampanya açarak Türkiye"den toprak satın almak isteyenlere, istedikleri kadar kredi verdikleri de ortaya çıkmıştır. Bu verilerle beraber özellikle yahudilerin kendileri için vaat edilmiş topraklar olarak gördükleri GAP bölgesinde toprak satın alan “Đsrail'li” Firma sayısının 63 olduğu tespit edilmiştir. Ayrıca Türkiye`de gayrimenkule yatırım yapan yabancı sayısının 44 bin 740 olduğu açıklanmıştır. Türkiye’de satılan sadece GAP bölgesi toprakları değil, kıyı kesimlerinde de gayrimenkuller parsel parsel satılmaktadır. Gayrimenkul satın alan yabancılarda ilk sırayı Yunanlılar ve Almanlar almıştır. Bunları Đngilizler, “Đsrailliler” takip etmiştir. Đrlanda, Danimarka, Finlandiya, Belçika, Norveç gibi ülkelerin de 1 yılda gözle görülür bir biçimde Türkiye’de mülk edindikleri belirlenmiştir. Fransızlar Uçhisar Đlçesi’ndeki bir mahallede satın aldıkları binalarla burayı, adeta bir “Fransız Köyü” haline getirmişlerdir.

letmeleri, su kaynakları, limanlar bir bir gayri Müslimlere satılmıştır. Müslümanlar kendi topraklarında kendi kaynaklarını işletemez olmuşlardır. Toprakları Müslüman olmayanların eline geçen, kaynaklarını yabancıların kullandığı bir ülke de birlikten, beraberlikten, bütünlük gibi sözleri dile getirmenin ne manası olabilir? Dış güçlerin yani Müslüman olamayanların, yönetime müdahale ettiği, iktidarı da muhalefeti de yönlendirdiği bir ülkede, halkın egemenliğinden kim bahsedebilir? Daha önceki yazılarımızda da ifade ettiğimiz gibi, gerçek anlamda birlik ve beraberliği sağlayan ancak ve ancak, vahyi esas alan Đslam Nizamı olmuştur. Đnsanlar arasında her daim var olan Đslami Akide’den kaynaklanan bağı Đslam Nizamı oluşturmuştur. Đnsanlar Đslam’ın bir getirisi olarak, Đslami atmosferi solumuşlardır. Đslam Nizamı’nda da tek bir yönetim anlayışı mevcuttur. Rasulullah (Aleyhi’s Selam)’ın, tek bir Halifenin olması ve itaatin önemini anlatan hadisi şerifleri vardır. Ancak Đslam Nizamı’nı tatbik edecek olan bu yönetim, ne doğudan ne batıdan emir alır. Âlemlerin Rabbi olan Allah’ın emrine göre hareket eder. Bu emirleri uygularken, insanların statüsüne, makamına, öğrenim durumuna göre bir ayrım yapmaz. Allahu Teâlâ Kuran-ı Kerim’de şöyle buyurmuştur;

Bu konuya binaen ülke bütünlüğünü savunanların, bölüp, parçalamakta ne denli çaba sarf ettiklerini, kendi sözleri ile açıklayalım; Eski maliye bakanı Unakıtan’ın, Sümerbank’ın satışı ile ilgili söylediği şu sözü, "Ne banka bırakacağız, ne fabrika, Ne de işletme. Liman da bırakmayacağız. Hepsini satacağız!", Tekelin satışı ile alakalı sarf ettiği şu sözü, “Babalar gibi satarız!", aynı şekilde TÜPRAŞ için söylediği şu sözü, "Parayı veren düdüğü çalar.”, “TÜPRAŞ’ı Ruslara satar mısın, diyorlar. Satarım arkadaş"… Đşte bu sözler, bu insanların sahte sloganlar ile içi boş kavramlar ile insanları ne derece aldattıklarını beyan etmektedir. Bu sözler sarf edilirken, demir çelik işköklüdeğişim

‫ ﹸﻜﻡ‬‫ﻋﹶﻠﻴ‬  ‫ﻪ‬ ‫ﺕ ﺍﻝﹼﻠ‬ ‫ﻤ ﹶ‬ ‫ﻨﻌ‬ ‫ﻭﺍﹾ‬‫ﺍﺫﹾ ﹸﻜﺭ‬‫ﺭﻗﹸﻭﺍﹾ ﻭ‬ ‫ﻻ ﹶﺘ ﹶﻔ‬ ‫ﻭ ﹶ‬ ‫ﺎ‬‫ﻴﻌ‬‫ﺠﻤ‬  ‫ﻪ‬ ‫ل ﺍﻝﹼﻠ‬ ِ ‫ﺤﺒ‬  ‫ﻭﺍﹾ ﹺﺒ‬‫ﺼﻤ‬  ‫ ﹶﺘ‬‫ﺍﻋ‬‫ﻭ‬ ‫ﺸﻔﹶﺎ‬ ‫ﻰ ﹶ‬  ‫ﻋﹶﻠ‬  ‫ﻭﻜﹸﻨ ﹸﺘﻡ‬ ‫ﺍﻨﹰﺎ‬‫ﻪ ِﺇﺨﹾﻭ‬ ‫ﺘ‬ ‫ﻤ‬ ‫ﻨﻌ‬ ‫ﺘﹸﻡ ﹺﺒ‬‫ﺒﺤ‬ ‫ ﹶﻓَﺄﺼ‬‫ﻥ ﹸﻗﻠﹸﻭ ﹺﺒ ﹸﻜﻡ‬  ‫ﺒﻴ‬ ‫ﻑ‬ ‫ﺍﺀ ﹶﻓَﺄﱠﻝ ﹶ‬‫ﺩ‬‫ َﺃﻋ‬‫ِﺇﺫﹾ ﻜﹸﻨﺘﹸﻡ‬ ‫ﻥ‬  ‫ﻭ‬‫ ﹶﺘﺩ‬‫ ﹶﺘﻬ‬‫ﻌﱠﻠ ﹸﻜﻡ‬ ‫ﻪ ﹶﻝ‬ ‫ﺘ‬ ‫ﺎ‬‫ ﺁﻴ‬‫ﻪ ﹶﻝ ﹸﻜﻡ‬ ‫ﻥ ﺍﻝﹼﻠ‬  ‫ﻴ‬‫ﻴﺒ‬ ‫ﻙ‬  ‫ﺎ ﹶﻜ ﹶﺫِﻝ‬‫ﻤﻨﹾﻬ‬ ‫ﻥ ﺍﻝﻨﱠﺎ ﹺﺭ ﹶﻓﺄَﻨ ﹶﻘ ﹶﺫﻜﹸﻡ‬  ‫ﻤ‬ ‫ﺓ‬ ‫ﺭ‬ ‫ﺤﻔﹾ‬ 

“Hep birlikte Allah'ın ipine (Đslâm'a) sımsıkı yapışın, parçalanmayın. Allah'ın size olan nimetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman kişilerdiniz de O, gönüllerinizi birleştirmişti ve O'nun nimeti sayesinde kardeş kimseler olmuştunuz. Yine siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan

5

kasım 2009


ulus devlet … Đşte ısrarla ümmet anlayışının yıkılıp, üniter devlet, ulusçuluk gibi anlayışların oluşturulma çabasının neticeleri bunlardır. Yaşadığımız kara günlerdir. Parçalanmadır, bölünmedir. Umarız dünya üzerinde ki yönetimler, vahdeti gerçekleştirmek için çalışan Müslümanlara zulmedecekleri yerde, insan olmaları hasebi ile azıcık ta olsa düşünürler. Müslümanlar zulüm görürler, işkencelere tabii tutulurlar ama Allah’ın izni ile kurtuluşa ereler. Bu yönetimler böyle devam ettikleri sürece ise, hem dünyada, hem ahirette rezil olurlar.

da sizi O kurtarmıştı. Đşte Allah size ayetlerini böyle açıklar ki doğru yolu bulasınız.” (Ali Đmran 103)

Đşte her şeyi kullarına açıklayan Rabbimiz, birliğin nasıl gerçekleşeceğini de bizlere açıklamıştır. Đslam ümmetinin bugün kaybettiği birlik, Allah Subhanehu’nun ipine sarılmakla, O’nun emirlerine göre hareket etmekle sağlanabilmiştir. Ne zaman ki insan, haddini aşıp, Allah (Celle Celâluhu)’ya rağmen hükümler koymaya kalkışmış, işte o zamandan bu güne birlikten eser kalmamıştır. Đnsanlar dağılıp, gitmişlerdir. Onların varlığı, selin üzerinde ki çer-çöpün varlığına benzemiştir.

‫ﻙ‬  ‫ل ﹶﺫِﻝ‬ ُ ‫ﻌ‬ ‫ﻴﻔﹾ‬ ‫ﻥ‬‫ﺍﺀ ﻤ‬‫ﺠﺯ‬  ‫ﺎ‬‫ﺽ ﹶﻓﻤ‬ ‫ ﹴ‬‫ﺒﻌ‬ ‫ﻥ ﹺﺒ‬  ‫ﻭ‬‫ﻭ ﹶﺘﻜﹾ ﹸﻔﺭ‬ ‫ﺏ‬ ‫ﻜﺘﹶﺎ ﹺ‬ ‫ﺽ ﺍﻝﹾ‬ ‫ ﹺ‬‫ﺒﻌ‬ ‫ﻥ ﹺﺒ‬  ‫ﻤﻨﹸﻭ‬ ْ‫َﺃ ﹶﻓ ﹸﺘﺅ‬ ‫ﺎ‬‫ﻭﻤ‬ ‫ﺏ‬ ‫ﻌﺫﹶﺍ ﹺ‬ ‫ﺩ ﺍﻝﹾ‬ ‫ﺸ‬ ‫ﻥ ِﺇﻝﹶﻰ َﺃ ﹶ‬  ‫ﻭ‬‫ﺭﺩ‬ ‫ﻴ‬ ‫ﺔ‬ ‫ﻤ‬ ‫ﺎ‬‫ﻘﻴ‬ ‫ﻡ ﺍﻝﹾ‬ ‫ﻴﻭ‬ ‫ﻭ‬ ‫ﺎ‬‫ﺩﻨﹾﻴ‬ ‫ﺓ ﺍﻝ‬ ‫ﺎ‬‫ﺤﻴ‬  ‫ﻲ ﺍﻝﹾ‬‫ ﻓ‬‫ﻱ‬‫ﺨﺯ‬  ‫ﻻ‬ ‫ ِﺇ ﱠ‬‫ﻨ ﹸﻜﻡ‬‫ﻤ‬ ‫ﻤﻠﹸﻭﻥ‬ ‫ﺎ ﹶﺘﻌ‬‫ﻋﻤ‬  ‫ل‬ ٍ ‫ﻓ‬ ‫ﻪ ﹺﺒﻐﹶﺎ‬ ‫ﺍﻝﹼﻠ‬

O halde sürekli birlik ve beraberlik naraları atan idareciler; birlik Müslüman toprağını kâfire satınca mı gerçekleşecektir? Neden üniter devlet ilkesi üzerinde bu kadar durulmasına rağmen, her dönemde yönetimi devirmek isteyenler olmuş ve bunlar neden engellenememiştir? Bu insanları hoşnut etmediğinizin, sizin onlardan nefret etmeniz ve onların da sizlerden nefret etmesinin bir sonucu değil midir?

köklüdeğişim

“Yoksa siz kitabın bir kısmına inanıp, br kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Sizden öyle davrananların cezası hem dünya hayatında ancak rüsvaylık, kıyamet gününde ise şiddetli azaba itilmektir. Allah sizin yaptıklarınızdan asla gafil değildir.” (el-Bakara 85)

6

kasım 2009


Yiğit Serdengeçti

gündem

bilgi@kokludegisim.net

Tuz’un Koktuğu Yer. Yaratılmışların en şereflisi, en mükemmeli olan insanın hiç kuşkusuz ki bu sıfatı almasını sağlayan özelliği akıldır. Akıl, onu diğer mahlûkattan ayıran en bariz özelliktir. Fakat insan fıtraten içgüdü ve uzvi ihtiyaçlarla donatılmış ve yaşamsal fonksiyonunu devam ettirebilmesi ya da sağlıklı devam ettirebilmesi için, bu ihtiyaçlarını doğru doyumlarla karşılaması gerekir. Đnsan ancak o zaman mutlu ve kendine yaraşır bir yaşam sürebilecektir.

züm koyması ve ilah olarak kendisini belirlemesidir. Vahiy kaynaklı olanlarda ise, insan acizliğini, eksikliğini ve muhtaçlığını kabul ederek, kendisine her şeyi veren ilahi yaratıcının hükümleri belirleme yetkisine de sahip olduğu gerçeğidir. Yani burada ilah, insanı yoktan var eden ve onun üzerinde külli bir iradeye sahip olan düzen sahibi yaratıcıdır. Fakat burada bu iki otoriteyi değil, bu otoritelerde olması kaçınılmaz olan önemli bir kavramı, önemli bir olguyu ve olmazsa olamaz bir sistemi irdeleyeceğiz ki bu “Adalet”tir.

Bu fıtri özellikler, insanın hayatı tek başına yaşamasının zor olacağını ve toplumsal bir yaşama karşı meyilli olduğunu da gösterir. Bundan dolayıdır ki, tarihin her devresinde, hangi iklim koşulları olursa olsun insan, her zaman sosyal bir yaşamı gerçekleştirmiş ve eşyanın gelişmesiyle bu sosyal yaşamı daha zengin hale getirmiştir. Fakat tüm sosyal yaşamlarda olduğu gibi sorunlar ve farklı yaşam tarzı isteği kaos ve anarşiyi de beraberinde getirmiştir. Đnsanın fıtri olan ihtiyaçlarını belli bir nizama koyamaz ve sınırlayamaz iseniz, elbette kaos ortamı kaçınılmaz olacaktır. Mesela; bir grup insan açlığını gidermek için hayvan eti yerken, bir diğer grup hayır biz insan eti yemek istiyoruz derse, o toplumda huzur sağlanabilir mi? Veya bir grup insan gelir elde etmek için tarımla uğraşırken, diğer bir grup biz güçlüyüz ve zayıflardan çalarız derse, o toplumda refah oluşabilir mi? Đşte çok farklı karakter ve fikirlere sahip olması muhtemel olan insan için, yaşadığı toplumda zorunlu, uymak kaydıyla bir takım kurallar, kanunlar ve nizamlar belirlemek kaçınılmazdır.

Zira insanların aralarında sosyal yaşamdan kaynaklanacak, birbirleri ile ilişkilerinden doğacak olan sorunlar, eğer adil bir şekilde düzenlenmez veya bu düzene karşı gelenler adaletli bir şekilde yargılanmazlarsa orada düzen ve huzur asla olmaz. Bu ister vahiy kaynaklı isterse de beşer kaynaklı nizamlarda olsun fark etmeyecektir. Yani kısacası, insanların aralarında bir nizamın varlığı kadar, o nizamın adil bir şekilde uygulanıp uygulanmadığı ve adaletli bir nizam olup olmadığı da önemlidir. Salt olarak bir nizam olması huzur ve refahı beraberinde getirmeyecektir. Eğer var olan nizam adaletli olmaz ise, işte o zaman insanlar kendileri başka yollardan adalet bulmaya girişeceklerdir. Mafyalar, çeteler ve gayri resmi kurumlar böylesi ortamlarda neşet edecek ve suça meyil daha da artacaktır. O yüzden insanın sulhu ve mutluluğu için, bir; adil olarak belirlenmiş bir nizam, iki; bu nizamın adaletli bir şekilde uygulanması gereklidir. Fakat sosyal yaşamda ister ekonomik, ister siyasi isterse de fiziki olarak güçlü olan zümreler kendi aleyhinde olduğu zaman bu düzeni değiştirmek isteyecek ve yapmış oldukları suçun karşılığında ceza görmeye direneceklerdir. Bu beşer kaynaklı nizamlarda oldukça yaygın görülen bir uy-

Toplumlarda kendi düzenlerini sağlamak, kaosu önlemek ve daha huzurlu bir yaşam sürebilmek için ya vahiy kaynaklı ya da beşer kaynaklı kurallar manzumesine tabi olurlar. Bunlardan beşer kaynaklı olanlarda ortak payda tüm sorunlara insanın kendisinin çököklüdeğişim

7

kasım 2009


tuzun koktuğu yer … Ayrıca Đslam yargılamaya yönelik gerek beyyinat hükümlerinde olsun, gerekte ukubat nizamında olsun herhangi bir boşluk bırakmadan adaleti eksiksiz olarak uygulamıştır. 14 asırlık Đslam tarihi buna dair birçok örnekle dolu olduğu gibi, Đslam Nizamının uygulandığı beldelerde gayri müslim tebaa bu adalete hayran olmuş ve Đslam dinini kabul etmişlerdir.

gulamadır. O yüzden vakıa gerektirdiği zaman, konjonktürel sıkışmalar yaşandığı zaman, zenginler istediği zaman kural ve kanunları şartlara göre hemen değiştirilebilir. Ama Đslam dini gibi vahiy kaynaklı düzen ve nizamlarda bu tür değişiklikler olamaz. Çünkü Đslam’da hükümleri belirleyen sadece Allah Azze ve Celle’dir. Yani Allah’ın Kuran’ı Kerimde belirlediği hükümler ve edille-i şer’iye’nin diğer unsurları buna imkân vermeyecektir. Allah Azze ve Celle’nin haramları kıyamete kadar haram, helalleri de kıyamete kadar helaldir. Bütün insanlar bir araya gelse de bu olguyu asla değiştiremezler. Mesela; zina kıyamete kadar haram kalacağı gibi hiçbir şart, konjonktür ve vakıa onu helal kılamaz. Yani hüküm koyma yetkisi olan Şari yalnız Allah Subhanehu ve Teâlâ’dır.

Bu din ve onun hükümleri o kadar sahihtir ki; insanların hiddetinden tir tir titrediği, çok sert olduğu belirtilen Raşid Halife Ömer RadiyAllahu Anha dünyaya adaleti ile nam salacak ve adalet deyince akla gelen ilk isim olacaktır. Đslam dininin bu mükemmel adalet ve yönetim sistemi hayat sahasından uzaklaşınca, insanlık için zulüm ve kaos baş göstermiştir. Đşte bu nedenden ötürü de haklılar haksız, haksızlar haklı olarak görülmüş ve yeryüzü tuğyan ve talan yerine dönmüştür. Yazımın başında belirttiğim gibi adalet güçlülerden yana ve onların elinde, ceza ise zayıflara uygulanır bir hale gelmiştir. Mesela; Irak ve Afganistan’da binlerce Müslüman sivili katleden ABD ve işbirlikçi devletler maalesef herhangi bir yargılamaya, herhangi bir cezaya tabi olmadıkları gibi ciddi anlamda bir boykot bile uygulanmamıştır.

‫ﺂ ُﺅﻜﹸﻡ‬‫ﺁﺒ‬‫ ﻭ‬‫ﺎ ﺃَﻨ ﹸﺘﻡ‬‫ﻭﻫ‬‫ ﹸﺘﻤ‬‫ﻤﻴ‬ ‫ﺴ‬  ‫ﺎﺀ‬‫ﻤ‬‫ﻻ َﺃﺴ‬ ‫ﻪ ِﺇ ﱠ‬ ‫ﻨ‬ ‫ﻭ‬‫ﻥ ﺩ‬‫ﻥ ﻤ‬  ‫ﻭ‬‫ﺒﺩ‬ ‫ﺎ ﹶﺘﻌ‬‫ﻤ‬ ‫ﻭﺍﹾ‬‫ﺒﺩ‬ ‫ﻻ ﹶﺘﻌ‬ ‫ﺭ َﺃ ﱠ‬ ‫ﻤ‬ ‫ﻪ َﺃ‬ ‫ﻻ ِﻝﹼﻠ‬ ‫ﻡ ِﺇ ﱠ‬ ‫ﺤﻜﹾ‬  ‫ﻥ ﺍﻝﹾ‬ ‫ﻥ ِﺇ ﹺ‬ ‫ﺴﻠﹾﻁﹶﺎ ﹴ‬  ‫ﻥ‬‫ﺎ ﻤ‬‫ﻪ ﹺﺒﻬ‬ ‫ل ﺍﻝﹼﻠ‬ َ ‫ﺯ‬ ‫ﺎ ﺃَﻨ‬‫ﻤ‬ ‫ﻭﻥ‬‫ﹶﻠﻤ‬‫ﻴﻌ‬ ‫ﻻ‬ ‫ﺱ ﹶ‬ ‫ﺭ ﺍﻝﻨﱠﺎ ﹺ‬ ‫ﻥ َﺃﻜﹾ ﹶﺜ‬  ‫ﻜ‬ ‫ﻭﻝﹶـ‬ ‫ﻡ‬ ‫ﻴ‬ ‫ﻥ ﺍﻝﹾ ﹶﻘ‬  ‫ﻴ‬‫ﻙ ﺍﻝﺩ‬  ‫ﻩ ﹶﺫِﻝ‬ ‫ﺎ‬‫ﻻ ِﺇﻴ‬ ‫ِﺇ ﱠ‬ "Sizin Allah'ı bırakıp da o taptıklarınız, sizin ve atalarınızın uydurduğu birtakım isimlerden başka bir şey değildir. Bunlara tapmanız için Allah hiçbir delil indirmiş değildir. Hüküm ancak Allah'a aittir: O, size, kendisinden başkasına tapmamanızı emretti. Đşte dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bunu bilmezler." (Yusuf 40) Hükümler ne kadar doğru olursa olsun, onu uygulayacak olanın insan olması muhtemel bir sapmayı gündeme getirmez mi? diye sorulabilir. Đşte bundan dolayı da her şeyin mükemmel üstü bir düzene koyulduğu Đslam dininde bu tehlike görülmüş ve hükümlerin uygulayıcısı insana dair bir takım önlemler alınarak muhtemel olabilecek hatalar önlenmeye çalışılmıştır. Mesela; Đslam Şeriatına göre “kadı açken hüküm veremez” zira açlık anında insan asabi ve aceleci olabilir. Buradaki “açlık” kavramını insanı zaafa uğratabilecek diğer insani özelliklerine de kıyas edebiliriz.

köklüdeğişim

-Nükleer silahlara kâfirler sahip olduğunda bir sorun olmazken, Müslüman ülkelerin çalışmaları durdurulmak istenmektedir. -Filistin topraklarında zulmüne zulüm katan “Đsrail” BM tarafından hiçbir şekilde durdurulamamış ve mevcut kurallara aykırı hareket ettiğinden dolayı bir ceza-i müeyyideye çarptırılamamıştır. Oysaki Đslam Devleti hayat sahnesinde iken bırakın başka bir devlet yâda tebaaya zulüm yapmayı, kendi aralarında çatışmalar yaşayan devletlerin husumetlerini çözüme kavuşturmada, adaletine güvenildiğinden dolayı başvurulan etkin bir merci haline gel-

8

kasım 2009


tuzun koktuğu yer … miştir. Yine tarih bunun birçok örnekliği ile doludur.

onlardanmış diyebildiği mahkemelerdir. Eğer adalet dağıtması gereken, suçu önlemesi gereken kurumlar suça iştirak eder ve tarafsızlıklarını yitirirler ise işte orası Tuz’un koktuğu yerdir. Hâlbuki deriyi kokmasın diye tuzlarlar. Ama tuzda bozuk ise, işte o zaman o deri çok daha kötü kokar. Maalesef bu gün itibari ile Tuz’un koktuğu yerde bulunmaktayız. Ve etrafa o kadar kötü bir koku yayılıyor ki, artık buna hiçbirimizin dayanacak gücü kalmamıştır. Tüm bunlar böyleyken Müslümanlar da iftiralar ve komplolar ile zindanlara doldurulmak istenmekte ve Müslüman ümmetin Đslam’ın miskleri ile buluşması engellenmek istenmektedir. Fakat burnumuzun direğini kıran bu kötü kokular, günümüzde olduğu gibi geçmişimizde de olmuş ve bakın adalet nasıl sağlanmıştır.

Adaletin devletlerarası alanda yok olduğu gibi, fertler arasında da işlevini kaybettiğini görüyoruz. Adalete güven duymayan insanlarında kendi adalet sistemini oluşturduğunu, suç oluşumlarına başvurduğunu görüyoruz. Güçlülerin yargılamalardan uzak tutulduklarına şahit oluyoruz. Buna birçok örnek vermek mümkündür. Mesela; -Ergenekon davasında üst düzey yöneticilerin çeşitli bahaneler ile tutuklu bulunmamaları. -Devleti milyarlarca lira dolandıran Emekli Paşa Đlhami Erdil’in sadece 2,5 yıl ceza alması ve infaz yasası gereği 1 yıl cezaevinde kaldıktan sonra çıkmış olması.

Đslam dinine dönersek bu tür yaklaşımların her zaman güçlüler tarafından talep edildiğini ama Đslam hükümlerini uygulayan kadı ve yöneticilerin buna fırsat vermediğini görüyoruz. Bakın bu konuda güzel bir örnek ile devam edelim;

-Nesim Malki cinayeti davasında, azmettirici olarak yargılanan ünlü mafya babası Erol Evcil’in ömür boyu hapis cezası kararının, Yargıtay tarafından yeni TCK uyarınca ikinci kez bozularak tahliye edilmesi. -“Karargâh Evleri Soruşturması”nı sürdüren askeri savcı Ahmet Zeki Üçok’un askerlik yapmak istemeyenlere sahte çürük raporu hazırlamaktan tutuklanması.

‫ﻭِﺇﺫﹶﺍ‬ ‫ﻩ‬ ‫ﺭﻜﹸﻭ‬ ‫ﻑ ﹶﺘ‬ ‫ﺸﺭﹺﻴ ﹸ‬ ‫ﻡ ﺍﻝ ﱠ‬ ‫ﻴ ﹺﻬ‬‫ﻕ ﻓ‬ ‫ﺭ ﹶ‬ ‫ﺴ‬  ‫ ِﺇﺫﹶﺍ‬‫ ﹺﺒَﺄﱠﻨﻪ‬‫ﹶﻠ ﹸﻜﻡ‬‫ﻥ ﹶﻗﺒ‬  ‫ ﻜﹶﺎ‬‫ﻤﻥ‬ ‫ﻙ‬  ‫ﻫﹶﻠ‬ ‫ﺎ‬‫ِﺇ ﱠﻨﻤ‬ ‫ﻩ‬ ‫ﻭ‬‫ﻁﻌ‬ ‫ﻑ ﹶﻗ ﹶ‬ ‫ﻴ ﹸ‬‫ﻀﻌ‬  ‫ﻡ ﺍﻝ‬ ‫ﻴ ﹺﻬ‬‫ﻕ ﻓ‬ ‫ﺭ ﹶ‬ ‫ﺴ‬ 

“Bir gün Rasulullah (SallAllahu Aleyhi ve Sellem)’e bir kadının hırsızlık yaptığı haberi ve onun soylu, zengin bir kabileye müntesip olduğu ve had cezasının ona uygulanmamasını talep ederek gelen yine bir takım güçlü insanlara Nebi (SallAllahu Aleyhi ve Sellem)’in cevabı şu şekilde olmuştur: “Sizden öncekiler, aralarında şerefli ve itibarlı biri hırsızlık yaptığı zaman onu bıraktıkları, zayıf biri hırsızlık yaptığında ise elini kestikleri için helak oldular.” (Ahmed ibn-i Hanbel, Baki Müs. Ensar, 24134) Ve yine başka bir hadis-i şerifte Allah Rasulü (SallAllahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur;

- Emniyet Genel Müdür Yardımcısı Emin Arslan, Emniyet Müdürleri Murat Nemutlu ile Mustafa Aral’ın uyuşturucu tacirlerine yardımda bulunduğu gerekçesiyle tutuklanmış olmaları. -Şemdinli olaylarında hazırladığı iddianamede Kara Kuvvetleri Komutanı’nı suçlayan Van Savcısı Ferhat Sarıkaya’nın Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu tarafından meslekten ihraç edilmesi. Daha önce de "Hırsız evin içinde, savcı işini biliyor" diyen Emniyet Đstihbarat Daire Başkanı Sabri Uzun’un görev yerinin değiştirilmiş olması.

‫ﺼﻠﱠﻰ ﺍﻝﻠﱠﻪ‬  ‫ﻲ‬  ‫ﺭ ﺍﻝ ﱠﻨ ﹺﺒ‬ ‫ﻤ‬ ‫ﻩ ﹶﻓَﺄ‬ ‫ﺩ‬ ‫ﺤ‬  ‫ﻭ ﹶﺘﺠ‬ ‫ﻉ‬  ‫ﻤﺘﹶﺎ‬ ‫ﺭ ﺍﻝﹾ‬ ‫ﻴ‬‫ ﹶﺘﻌ‬‫ﻴﺔﹲ ﹶﺘﺴ‬ ‫ﻤ‬ ‫ﻭ‬‫ﻤﺨﹾﺯ‬ ‫ﺭَﺃﺓﹲ‬ ‫ﺕ ﺍﻤ‬  ‫ﻜﹶﺎ ﹶﻨ‬ ‫ﻤ ﹸﺔ‬ ‫ﺎ‬‫ﻡ ُﺃﺴ‬ ‫ﻩ ﹶﻓ ﹶﻜﱠﻠ‬ ‫ﻭ‬‫ﺩ ﹶﻓ ﹶﻜﱠﻠﻤ‬ ‫ﺯﻴ‬ ‫ﻥ‬  ‫ﻤ ﹶﺔ ﺒ‬ ‫ﺎ‬‫ﺎ ُﺃﺴ‬‫ﹸﻠﻬ‬‫ﺎ ﹶﻓ َﺄﺘﹶﻰ َﺃﻫ‬‫ﺩﻫ‬ ‫ﻴ‬ ‫ﻡ ﹺﺒ ﹶﻘﻁﹾ ﹺﻊ‬ ‫ﺴﱠﻠ‬  ‫ﻭ‬ ‫ﻪ‬ ‫ﻋﹶﻠﻴ‬  ‫ﻤ ﹸﺔ‬ ‫ﺎ‬‫ﺎ ُﺃﺴ‬‫ﻡ ﻴ‬ ‫ﺴﱠﻠ‬  ‫ﻭ‬ ‫ﻪ‬ ‫ﻋﹶﻠﻴ‬  ‫ﺼﻠﱠﻰ ﺍﻝﻠﱠﻪ‬  ‫ﻲ‬  ‫ﻪ ﺍﻝ ﱠﻨ ﹺﺒ‬ ‫ل ﹶﻝ‬ َ ‫ﻡ ﹶﻓﻘﹶﺎ‬ ‫ﺴﱠﻠ‬  ‫ﻭ‬ ‫ﻪ‬ ‫ﻋﹶﻠﻴ‬  ‫ﺼﻠﱠﻰ ﺍﻝﻠﱠﻪ‬  ‫ﻲ‬  ‫ﺍﻝﻨﱠ ﹺﺒ‬ ‫ﺼﻠﱠﻰ ﺍﻝﻠﱠﻪ‬  ‫ﻲ‬  ‫ﻡ ﺍﻝ ﱠﻨ ﹺﺒ‬ ‫ﻡ ﻗﹶﺎ‬ ‫ل ﹸﺜ‬ ‫ﺠﱠ‬  ‫ﻭ‬ ‫ﺯ‬ ‫ﻋ‬  ‫ﻪ‬ ‫ﺩ ﺍﻝﱠﻠ‬ ‫ﻭ‬‫ﺤﺩ‬  ‫ﻤﻥ‬ ‫ﺩ‬ ‫ﺤ‬  ‫ﻲ‬‫ﻲ ﻓ‬‫ﻤﻨ‬ ‫ﻙ ﹸﺘ ﹶﻜﱢﻠ‬  ‫ﺍ‬‫ﻻ َﺃﺭ‬

Đşte yazımın başlığından anlaşılacağı üzere Tuz’un koktuğu yer sözde bağımsız olduğu söylenen, adalet mülkün temeli yazılı olan, fakat Paşa eşlerinin onlar bizdenmiş, bu köklüdeğişim

9

kasım 2009


tuzun koktuğu yer … ‫ﻡ‬ ‫ﻴ ﹺﻬ‬‫ﻕ ﻓ‬ ‫ﺭ ﹶ‬ ‫ﺴ‬  ‫ﻪ ِﺇﺫﹶﺍ‬ ‫ ﹺﺒَﺄﱠﻨ‬‫ﹶﻠ ﹸﻜﻡ‬‫ﻥ ﹶﻗﺒ‬  ‫ ﻜﹶﺎ‬‫ﻥ‬‫ﻙ ﻤ‬  ‫ﻫﹶﻠ‬ ‫ﺎ‬‫ل ِﺇ ﱠﻨﻤ‬ َ ‫ﺎ ﹶﻓﻘﹶﺎ‬‫ﻴﺒ‬‫ﺨﻁ‬ ‫ﻡ ﹶ‬ ‫ﺴﱠﻠ‬  ‫ﻭ‬ ‫ﻪ‬ ‫ﻋﹶﻠﻴ‬  ‫ﻩ ﹶﻝﻭ‬ ‫ﺩ‬ ‫ﻴ‬ ‫ﻲ ﹺﺒ‬‫ﻱ ﹶﻨﻔﹾﺴ‬‫ﺍﱠﻝﺫ‬‫ﻩ ﻭ‬ ‫ﻭ‬‫ﻁﻌ‬ ‫ﻑ ﹶﻗ ﹶ‬ ‫ﻴ ﹸ‬‫ﻀﻌ‬  ‫ﻡ ﺍﻝ‬ ‫ﻴ ﹺﻬ‬‫ﻕ ﻓ‬ ‫ﺭ ﹶ‬ ‫ﺴ‬  ‫ﻭِﺇﺫﹶﺍ‬ ‫ﻩ‬ ‫ﺭﻜﹸﻭ‬ ‫ﻑ ﹶﺘ‬ ‫ﺸﺭﹺﻴ ﹸ‬ ‫ﺍﻝ ﱠ‬ ‫ﺔ‬ ‫ﻴ‬ ‫ﻤ‬ ‫ﻭ‬‫ﻤﺨﹾﺯ‬ ‫ﺩ ﺍﻝﹾ‬ ‫ﻴ‬ ‫ﻊ‬ ‫ﻁ‬ ‫ﺎ ﹶﻓ ﹶﻘ ﹶ‬‫ﺩﻫ‬ ‫ﻴ‬ ‫ﺕ‬ ‫ ﹸ‬‫ﻁﻌ‬ ‫ ﹶﻝ ﹶﻘ ﹶ‬‫ﻤﺩ‬ ‫ﺤ‬  ‫ﻤ‬ ‫ﺕ‬ ‫ﻤ ﹸﺔ ﹺﺒﻨﹾ ﹸ‬ ‫ﻁ‬  ‫ﻜﹶﺎ ﹶﻨﺕﹾ ﻓﹶﺎ‬

Bu şekilde Rasulullah, adaletin ne kadar önemli olduğunu dile getirmiştir.

(Muslim K. Hudud, 3197)

Đşte beşer kaynaklı nizamların adalet anlayışı ile vahiy kaynaklı nizamın adalet anlayışı bu kadar kesin bir şekilde ortadadır.

“Mahzum kabilesinden bir kadın insanlardan ödünç mal aldı sonra da onu kendi mülkiyetine geçirerek inkâr etti. Vaziyet Nebi SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e bildirilince elinin kesilmesini emretti. Bunun üzerine kadının akrabaları Usame ibn-i Zeyd’e gelerek şefaatçilik yapması için konuştular. Usame bu konuda Nebi SallAllahu Aleyhi ve Sellem ile konuşunca Allah Rasulü SallAllahu Aleyhi ve Sellem: “Ey Usame, Allahın hadlerinden birisi hakkında şefaatçilik yapmanı uygun görmüyorum.” dedi sonra ayağı kalktı ve şu konuşmayı yaptı: “Sizden öncekileri helak eden şey şudur. Đçlerinden şerefli birisi hırsızlık ettiği zaman onu (ukûbatlandırmayıp) serbest bırakırlardı. Ancak aralarında kuvvetsiz, kimsesiz bir kimse hırsızlık yaptığı zaman ise hemen elini keserlerdi. Canımı elinde bulundurana yemin olsun ki Muhammed’in kızı Fatıma hırsızlık yapmış olsa mutlaka onun da elini keserdim.” dedi ve Mahzumlu kadının elini kesti.”

köklüdeğişim

Rabbimizden tekrar Đslam’ın adaleti ile hükmedilmeyi ve gerçek bir adalet ile bizleri en yakın bir zamanda buluşturmasını diliyorum.

‫ﺍ‬‫ﺍ ﺨﹶﺎِﻝﺩ‬‫ﻪ ﻨﹶﺎﺭ‬ ‫ﺨﻠﹾ‬  ‫ﻴﺩ‬ ‫ﻩ‬ ‫ﺩ‬ ‫ﻭ‬‫ﺤﺩ‬  ‫ﺩ‬ ‫ﻌ‬ ‫ﻴ ﹶﺘ‬ ‫ﻭ‬ ‫ﻪ‬ ‫ﻭﹶﻝ‬‫ﺭﺴ‬ ‫ﻭ‬ ‫ﻪ‬ ‫ﺹ ﺍﻝﹼﻠ‬ ‫ ﹺ‬‫ﻴﻌ‬ ‫ﻥ‬‫ﻭﻤ‬ ‫ﻤﻬﹺﻴﻥ‬ ‫ﻋﺫﹶﺍﺏ‬  ‫ﻪ‬ ‫ﻭﹶﻝ‬ ‫ﺎ‬‫ﻴﻬ‬‫ﻓ‬ “Her kim Allah’a ve Rasulü’ne isyan eder, Allah’ın hududuna tecavüz ederse, Allah onu ateşe dâhil edecektir. Orada o kalıcıdır. Ve onun için aşağılayıcı bir azap vardır.” (Nisa 14) Medrese-i Yusufiye - Sincan Zindanları

10

kasım 2009


Erkan Akkaya

gündem

bilgi@kokludegisim.net

Đhanetin Yeni Açılımı: Demokrasi ve Milli Birlik. ğü yıllarda bu mesele çok önemli değildi, hatta sadece Kürtler değil birçok milletten insan kardeşçe yaşıyor ve ırkları adil yönetilmelerine asla engel teşkil etmiyordu. Fakat Đslam devleti yıkılıp toprakları elli küsur parçaya bölündüğünde farklı kökenlerden gelen insanlar hatta Arap olduğu halde kendi soydaşı olanlarla rezilce mücadelelere girilmiş, milliyetçilik fikri ümmetin bütün fertlerini zillete sürüklemiştir. Bu bağlamda her millet kendi devletini istemiş, doymamış kendi kabilesinin yönetici olması için çalışmış ve parçalanma had safhaya ulaşmıştır. Bu yıkımda Kürtler taraf olmamış ve Hilâfet topraklarına razı olduğunu, bağlı kaldığını belirterek bu parçalanmaya rıza göstermemişlerdir. Hatta öyle ki Kürt halkının bölünmesini isteyen müfteriler Hilâfetin muhafazası için şehit olan Kürt lider Şeyh Said’i Kürtlere öncülük yapmasını gaye edinerek tarih kitaplarına Kürt isyanı diye geçirmiş yetmemiş vatan haini-Đngiliz ajanı diye etiketlendirmiştir. Çanakkale’de dini ve şerefi için savaşanlar arasında Kürtleri görmemek, onları devletin sırtında kambur olarak tahayyül etmek Kürt halkını asimile etmekten başka ne ifade edebilir ki? Yine bu ülkede müstekbir-elit tabaka kendi menfur emellerine ulaşma pahasına kardeşi kardeşe kışkırtma, Kürdü Türk’e düşman etme projelerini hayata indirmiş ve 70’li yılların sonuna gelindiğinde ayrışma ve kopuş olabildiğince baş göstermiştir. Hainler emellerinde o kadar ileriye gitmiş ki; Diyarbakır Kürtlere zulmetme yeri seçilmiş, cezaevleri eziyet gören Kürtlerle dolup taşmıştır. Cezaevi müdürü olan subay Esat Oktay Yıldıran’ın sistematik işkenceleri ve aşağılayan tavırları, Kürt mahkûmlar için kin tohumları ekmekten başka bir amaç taşımıyordu. 50 yaşına gelen Kürt bir mahkûmun tahliye sonrası gözü önünde oğluna yapılan zulümleri anlatarak ‘oğlum yaşasaydı dağa çıkar bu askerlerle savaşırdı’ sözü ne kadar da manidar.

Kişiler yahut milletler istemeden sahip oldukları hasletlerle övünemeyeceği gibi kendilerine doğuştan nakşedilen zaaflarla da yerilmez, eleştirilemezler. Đnsanlar ve ümmetler ancak yaptıklarıyla değerlendirilir ve muhayyer olduğu alanlardan hesaba çekilirler. Irklar ise ne lütuf mesabesindedir, ne de eksiklik ile addedilir. ‫ل‬ َ ‫ﺎ ِﺌ‬‫ﻭ ﹶﻗﺒ‬ ‫ﺎ‬‫ﻭﺒ‬‫ﺸﻌ‬ ‫ ﹸ‬‫ﻌﻠﹾﻨﹶﺎ ﹸﻜﻡ‬ ‫ﺠ‬  ‫ﻭ‬ ‫ﻭﺃُﻨﺜﹶﻰ‬ ‫ﻥ ﹶﺫ ﹶﻜ ﹴﺭ‬‫ﺨﹶﻠﻘﹾﻨﹶﺎﻜﹸﻡ ﻤ‬ ‫ﺱ ِﺇﻨﱠﺎ ﹶ‬  ‫ﺎ ﺍﻝﻨﱠﺎ‬‫ﻴﻬ‬ ‫ﺎ َﺃ‬‫ﻴ‬ ‫ﺨﺒﹺﻴﺭ‬ ‫ ﹶ‬‫ﻴﻡ‬‫ﻋﻠ‬  ‫ﻪ‬ ‫ﻥ ﺍﻝﱠﻠ‬  ‫ ِﺇ‬‫ﻪ َﺃﺘﹾﻘﹶﺎ ﹸﻜﻡ‬ ‫ﺩ ﺍﻝﱠﻠ‬ ‫ﻨ‬‫ ﻋ‬‫ﻤ ﹸﻜﻡ‬ ‫ﺭ‬ ‫ﻥ َﺃﻜﹾ‬  ‫ﺭﻓﹸﻭﺍ ِﺇ‬ ‫ﺎ‬‫ِﻝ ﹶﺘﻌ‬

“Ey insanlar, gerçekten, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi halklar ve kabileler (şeklinde) kıldık. Hiç şüphesiz, Allah katında sizin en üstün (kerim) olanınız, takvaca en ileride olanınızdır. Hiç şüphe yok Allah, bilendir, haber alandır.” (el-Hucurat 13) ayetinde buyrulduğu gibi hiç kimse soy-sop ile değil yalnızca Allah'tan korku oranınca üstünlüğe sahip olacaktır. Günümüz kapitalist dünyası ise bu mefhumu yerle bir etmiş ve üstünlüğü maddi gücü elinde bulunduranlara vermiştir. Bu maddi gücün içinde siyasi otorite olabileceği gibi iktisadi otoritelerde yerini almıştır. Böylesi bir hengâmede kimi milletler büyük güçlerin elinde oyuncak olmuşlar, kimileride satranç taşı görevi görmüşlerdir. Đşe yaramayanların çöpe atıldığı bir nizamda herkese işe yararlığı kadar değer verilmiş, menfaati bitince de atılıp gitmiştir. Muharref Türkiye Cumhuriyeti'nin buna en kadim örneği Kürt halkıdır. Zira Kürtler yıllarca ezilmişlik, itilmişlik ve hor görülmüşlük rolüne bürünüp tiyatro sergilemekte değillerdir. Bu misal hayatın realitesi olup zulmün ta kendisidir. Bilinmelidir ki Kürt nüfusu dünyada 30 milyona yaklaşırken bunun en yoğunlaştığı ülke Türkiye olmaktadır. Türkiye'yi Irak, Đran, Suriye takip etmekte Avrupa'da da Almanya, Fransa, Hollanda, Belçika gibi ülkelerde Kürt nüfusu yoğun halde bulunmaktadır. Sayıları birçok ülke nüfusundan fazla olmasına karşın kendilerini temsil eden bir devletleri ve yönetimleri bulunmamaktadır. Đslam'ın hüküm sürdüköklüdeğişim

Yıllar önce Amerika’daki yerli ama zenci halka yapılanla, Afrika halkının yüz karası

11

kasım 2009


ihanetin yeni açılımı … yor? Bu açılıma hangi fikirler destek veriyor? Kimler karşı duruyor? Bu vaatler ne kadar gerçekçi? Ve neden açılımın ismi değiştirildi? Gibi birbirini bütünleyen sorulara cevap bulmak meseleyi netleştirmemize yardımcı olacaktır.

haline gelen etnik kökenleri asimile etme zulmü çağdaş Türkiye için daha yeni bir şey olmasına karşın uzun süre de yüzü karası olmaya devam edecek gibi görünüyor. Türkiye’deki derin güçlerin ülkeyi yerinde saydırıp, uğraş yaratma arzusu 70’li yılların sonlarına geldiğinde adı PKK olacak bir örgütle neticeleniyordu. Doğu ve Güney doğu bölgelerindeki yaşam koşullarının elverişsizliği, istihdamın dibe vurduğu, temel ihtiyaçların lüks sayıldığı, her türlü envanterin en son ulaştığı bir bölgede umursamazlığın başka neticesi olabilir miydi? Evet, belki başka alternatifler sunulabilir; Đslam akın akın tecessüm edebilirdi de, ama bilinen bir şey vardı ki; Đslam en büyük tehlikeydi ve T.C. laik bir devlet olup en son Đslam diyenleri ortaçağ karanlığına gömmüştü. PKK her geçen gün TSK’nin baskı ve tehditlerinden kaçanlara kucak açıyor, ağına düşenlere de kardeşlerini nasıl öldüreceğini öğretiyordu. Dönemin genelkurmay başkanı Kenan Evren Kürtlere olan nefretini o boyutlara taşımıştı ki; yakın zamanda bile bunu dillendirmekten imtina etmiyordu. Şöyle ki;’ Kürt diye bir şey yoktur. Kürt karda yürürken çıkan kart kurt sesinden türemiştir’ sözüyle ülkesinin vatandaşını dışlamış, yok saymıştır. Ve Türkiye bu siyasetiyle 30 yıldır durmadan geriye gitmekte, kendi iç işlerinde bile boğulup kalmaktadır. Sonucunda ölen-öldürülen kim olursa olsun aynı akidenin inananları masa başı görüşmelerin kim vurdusuna gitmektedir.

Kürt açılımı mevzusu cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün sarf ettiği ‘güzel şeyler olacak’ sözleriyle gündeme girdi. Daha sonra ‘tarihi fırsat’ vurgusu yaparak meseleyi özele çekti. Bugüne değin Kürt sorunu yoktur diyen, tek dil, tek renk, tek millet teraneleri atan hükümet bir anda büyük bir geri dönüş yaparak tarihi diye nitelendirdikleri bir adım atmaya kalktı. Bunu öncelikle TRT de başlattıkları çok dilli açılımla başlattı ve Kürtçe yayın yapan TRT 6’yı yayın hayatına soktu. Ardından Mardin Artuklu üniversitesinden başlayarak Kürtçe eğitim için düğmeye basıldı. Daha sonra gündem af haberleriyle çalkalandı vs… dikkat edilmesi gereken önemli bir nokta var ki; başbakan bir adım attı atmasına ama bu adımların hangi yola götürdüğü bir türlü açıklanmadı. Özellikle bu açılım paketinin içinde ne olduğunu başbakanın bile bilmediği ortaya çıktı. Söylemlerinde içeriği halka sindire sindire vereceğini hazmedilmesi gerektiğini ifade etti. Sanki balın içine zehir karıştırmış ve çaktırmadan içtirmeye sonra da zehirlemeye çalışıyor havası hâkim. Bu paketin içi o kadar kapalı tutuluyor ki, başbakan ana muhalefet lideri Deniz Baykal’a bile şifahen aktarmak yerine mektup gönderme yolunu seçiyor. Sanatçılarla görüşülüyor, kanaat önderlerinden teyit alınıyor hatta açılımın koordinatörlüğünü yapan içişleri bakanı Beşir Atalay güney doğuya ziyaretlerde bulunuyor, seçimlerde destek alamadığı şehirlerde nabız yokluyor. Ama gerçek bu ya bastığı her yerde esnaf kepenklerini kapatıyor, bakan da 3-5 kişiyle konuşup geri gelmek zorunda kalıyor. Mutabakat için sıvanan kollar büyük tepkilerle geri kapanıyor. MHP başkanı Bahçeli ağza alınmayacak ithamlarda bulunurken başbakan Erdoğan karşılık vermiyor ve gerekirse ayağına gider destek isteriz diye karşılık veriyor. Kısacası başbakan bu misyonu layıkıyla gerçekleştirmek için harıl harıl çalışıyor. Daha önceki fikirleriyle

Tabi burada PKK’nın kurulması ve ona taşeronluk yapacak birimlerin ortaya çıkarılması öyle doğaçlama olmayacaktır. Dünya siyasetinde çeşmenin başını tutan Amerika ve Đngiltere’nin II. dünya savaşı sonrasında birçok yerde olduğu gibi Türkiye’de nüfuz mücadelesi olmuştur. Her ne kadar ABDĐngiltere müttefik iki ülke görüntüsü verse de söz konusu ülkelerin ideolojik ülkeler olması ve ellerinde sömürüden kalan ülkelerin olması pastadan pay kapma savaşını kızıştıracaktır. Gittiği her yere demokrasi, liberal ekonomi, şeffaf devlet, açık toplum fikirlerini sokuşturan ABD, istikrarı ve refahı bozmak isteyecek bir gücü muhakkak bulacaktır. Bu minvalde Kürt açılımı aslında neyi ifade ediköklüdeğişim

12

kasım 2009


ihanetin yeni açılımı … kilecek değildir. Çoğunluğu bunu yapsa da çıbanbaşları kalacak ve AKP hükümetini bu süreçte zora sokacaktır. Burada zaten daha önce darbe planlarını kamuoyuna sunması ile ordunun gücünü kırmış olan ABD bu açılımla elindeki kozlarını oynayıp neticeyi beklemeye koyulacaktır. Eğer bu açılım gerçekleşirse zaten varlığını hissettiren PKK yeni açılımlar isteyecek ve bu güney doğuyu içine alan bir özerk devlet sonucunu doğurabilecektir. Bu süreçte AKP iktidarına büyük destek veren DTP ise bugüne değin dillendiremedikleri isteklerini pervasızca dillendirmeye başlamış Abdullah Öcalan’a rutin bir şekilde ‘sayın’ denilmiş, ayrıca genel af istekleri, anayasanın değişmesi hatta değişmez denilen ilk 3 maddenin değiştirilmesi istekleri gündemi doldurmuştur. Bu süreçte hiçbir parti ve lideri bu söylemleri eleştirmemiş, herkes bu süreçten nasıl en fazla menfaatle kalkarım düşüncesiyle hareket etmiştir. Ayrıca yerel seçimlerde hükümetin büyük yara aldığı doğu ve güney doğu bölgelerine Beşir Atalay’ın geziler düzenlemesi ve oralardaki Kürtlere vaatler vermesi adeta seçim havsını yansıtıyordu. Fakat tolumla mutabakat derdine düşen başbakan aradığı mutabakatı Kürtlerden bulamıyor gidilen bölgelerde esnafların kepenkleri kapatılıyor ve protesto havası hâkim oluyordu.

tam bir tenakuza düşüyor ama ‘bu yoldan dönmeyiz‘ diyor. Yine bir ülke ve başbakanı bütün acziyetiyle; devletine fiilen ihanet etmiş, terörün lideri haline ge(tiri)lmiş, binlerce insanın (gerek asker gerek vatandaş) ölümüne sebep olmuş bir katilden yol haritası isteme gafletine düşmüştür. Ve bunu yaparken de sözde demokrasi istekleri dillendirilmiştir. Başbakan Erdoğan bu açılımla ilgili 6 noktaya vurgu yaptı; 1- Temel şart PKK’nın silah bırakması. 2-TCK’nin 220. maddesine işlerlik kazandırılması ile dağdakilerin indirilmesi ve topluma kazandırılması. 3- Öcalan’a uygulanan tecridin kaldırılması. 4- Yurt dışındaki Kürtlere vatandaşlık verilmesi. 5- Bölgedeki vatandaşlara şefkat adı altında polise taş atan çocukların yargılanmaması. 6-Eğitim ya da kamu hizmeti gibi önemli alanlarda Kürtçe engelin kaldırılması, Öncelikle bilinmelidir ki; PKK Kürtlerin belli başlı haklara sahip olması için kurulmuş bir örgüt değildir. Aksine PKK’nın Kürtleri düşündüğü ve onlar için dağda çatıştığını söylemek büyük bir hatadır ki, bu onu kuran ideolojik güçlerin asıl gayelerini göz ardı etmek demektir. T.C.’ni kuran derin Đngiliz yapılanması 80’li yıllara gelindiğinde ülkedeki gücü ABD ile paylaşmak zorunda kalmış ve hegemonyası doğrusal bir azalma ile seyretmiştir. Dolayısıyla dağda çatışan ve ülkenin refahını bozan örgütün silahlı kesimi Amerika yanlısı hükümetler için hep problem olmuştur. Gerek darbelerle, gerek sistematik saldırılarla gerekse de tehditlerle Amerikancı hükümetlerin koltuğunu sarsmıştır. Böylece görülecektir ki, PKK’nın silahlı güçleri gerek silahlarını, gerek mühimmat ve gereksinimlerini Avrupalı devletlerce karşılamaktadır. Bu konu geçtiğimiz yıllarda istenmeyerek deşifre edilmiştir. Avrupa (ki lider konumda olan Đngiltere’dir) ABD’nin gücünü bu şekilde paylaşmaktadır. Dolayısıyla PKK bu açılımla tamamen silah bırakacak ve dağdan çeköklüdeğişim

Hülasa, AKP bu açılımla yeni bir anayasa oluşturmayı olmazsa bazı yasaları değiştirmeyi planlamaktadır. Hem eski askeri yasaların illetinden kurtulmayı, hem demokrasi, liberal ekonomi gibi Amerika’ca yerleştirilen mefhumları Türkiye’ye yerleştirmeyi hem Avrupa Birliği teraneleriyle gündemi istediği gibi şekillendirmeyi, hem de IMF’nin ülkenin iktisadını istediği gibi dönüşüme uğratmayı planlamaktadır. Ayrıca ABD’nin sömürge üsluplarından olan böl-parçala-yut projesinin temelinin atıldığı Kürt açılımı, Kürtlerin dağda silahlanarak değil, mecliste demokratik yollarla hak talep etmelerini sağlayacaktır. Bu vesileyle DTP’ nin içindeki şahin kanadı (ki Đngiliz fikirleri hâkim) muhalefet yapmak yerine bu sürece dâhil edilerek PKK’nın tasfiyesine önayak olmak zorunda kalacaklardır. Ayrıca diyebiliriz ki; güney doğuda Kürt

13

kasım 2009


ihanetin yeni açılımı … gereksinimleri karşılama yoluna gitmemektedir? Kürt halkının sorunu okulsuzluk ve kötü yaşam koşulları iken, eğitim ihtiyaçları had safhadayken neden Kürtçe eğitim gibi sorun teşkil etmeyen siyasi hamleler yapmaktadır? Çitçiliği, hayvancılığı geliştirmek yerine neden Öcalan’ın tecridi düşünülmektedir. Kürtlerin bütün problemleri bitti mi ki hiç düşünülmeyen sorunlar üzerine gidilmektedir?

devleti arzusu taşımayan ama Đslam devleti arzusuyla yaşayan ve bu uğurda gayret sarf eden muhlis Müslümanların bu sürece dâhil edilmesi ve böylece demokratik platforma sokulması tasarlanmaktadır. TRT 6 ile Kürt halkını kalıplara sokamayan hükümet bu açılımla arzu ettiği kalıba sokmaya çalışacaktır. Yapılan bunca mutabakat çalışmaları ise sadece AKP’nin bu açılım sonucunda alacağı desteğin ya da göreceği kösteğin ölçülerini belirleyecek başbakanın da belirttiği gibi ‘nabza göre şerbet’ verecek ve iktidarını riske atmayacaktır.

Evet, bu proje kalkınmak için atılmış bir proje değildir, bu proje Kürt halkının yıllarca uğradı asimilasyon ve etnisiteyi ortadan kaldırmayacaktır. Etnik ayrımcılık bu şekilde bitmeyecek aksine körükleyecektir. Zira ardından alevi, Arap, Laz, Çerkez gibi diğer etnik kökenlere de haklar verilmesi gündeme gelecek aksi takdirde ayrımcılık sesleri yükselecektir. Bu açılım ABD tarafından servis edildiği aşikâr olan siyasi bir açılımdır ki; farklı yerlere çekilmesin diye, genel mutabakat sağlasın diye ismi değiştirilerek demokratik açılım halini almıştır.

Netice de diyebiliriz ki, Kürt açılımı yıllar önce ABD tarafından tasarlanmış bir proje olarak görülmesine karşın, ortam ve koşulların elvermesiyle beraber AKP hükümetine emrivaki bir şekilde servis edilmiştir. Keza başbakan daha önce yaptığı milliyetçi söylemlerini rafa kaldırmış kardeşlikten bahseder olmuştur. Hükümet 8 yıllık süresi boyunca ilk defa kardeşlik türküleri söylemeye başlamış ve somut adımlar atmıştır. Parti kongresinde üyelere konuşan Recep Erdoğan Ahmet Kaya’dan Sabahat Akkiraz’a, Said-i Nursi’den Mevlana’ya birçok isim sayarak farklı görüşteki birçok temsilcinin bu sürece dâhlini gerçekleştirmeye çalışmış, içine Alevileri de alan bir değişim sürecine girmiştir.

Kürt halkının bu noktada yapması gereken tek şey kendilerini hiçbir ortam ve koşulda ayırmayan, kökenine göre muamele etmeyen, insana insan olması vasfıyla bakan, adil bir yönetimi istemeleri ve bu doğrultuda çalışmalarıdır. Kürt halkının nice liderleri Đslam’ı ve devletini korumak için çalışmış başka bir yönetimin boyunduruğu altına girmeyi asla kabul etmemiştir. Bebek misali ağızlara çalınan bir kaşık bala yahut ağlayınca verilen bir damla süte Kürtler asla razı olmayacaklardır.

Kendi iktidarından olma pahasına verdiği bu mücadele Kürt halkı için büyük ihanet olma yolunda gitmektedir. Madem Kürtleri düşündüğünü ve kardeş olarak sevdiğini söylemektedir. O halde neden yıllardır bitirilemeyen GAP projesine ağırlık vermemekte, güney doğu’ya istihdamı götürecek çalışmalar yapmamaktadır. Silahların durması için neden büyük çaplı operasyon yapmak yerine siyasi manevralar atmaktadır? Seçim zamanında verdiği beyaz eşyaların çalışması için elektrik ve su ihtiyacını ayrıca diğer temel

köklüdeğişim

Allah’ın kuşatıcılığı pek yakında bütün Đslam ümmetini tek çatı altında toplayacak ve yönetimi batıl nizamlardan temizleyecektir Bi-iznillahi Teâlâ…

14

kasım 2009


Mesut Şahin

gündem

bilgi@kokludegisim.net

Amerika ve Rusya Đlişkilerine Bir Bakış. George W Bush döneminde gerilen Amerika - Rusya ilişkileri, Obama göreve geldiğinden beri yumuşak bir seyir takip ediyor. Bush döneminde Amerika devletlerarası hukuku takmaz tavırlarıyla (hoş, takması da pek beklenmiyor ya) önleyici savaş doktrini çerçevesinde, 11 Eylül olaylarını bahane ederek başlattığı Afganistan savaşıyla, kitle imha silahlarına sahip olduğunu iddia ederek işgal ettiği Iraktaki, hayvanlara dahi yakıştırılamayacak tarzdaki fiilleriyle, genelde dünya halklarının özelde de Müslüman Ümmetin nefretini kazandı. Hemen arkasından yaşadığı ve bütün dünyayı da içine çektiği ekonomik kriz genelde Amerika' ya ve özelde de kapitalizme olan nefreti tam anlamıyla körükledi. Bununla beraber Amerika-Rusya ilişkileri de soğuk savaşı hatırlatacak tarzda gerilimler yaşadı. Amerika’nın, bir taraftan NATO’yu genişletme planları çerçevesinde Rusya’nın ön savunma hattına sızma girişimleri, başka bir taraftan, Đran ve Kuzey Kore’den Avrupa’ya gelecek bir saldırı ihtimali gerekçesiyle Polonya ve çek cumhuriyetine konuşlandırmayı planladığı füze savunma sistemleri, diğer bir taraftan da ve hâlihazırda sürdürdüğü Orta Asya enerji kaynaklarını Rus tekelinden kurtarma girişimleri, Rusya tarafını güvenlik açısından endişeye sevk etti ve Sovyet sonrası dönemde Amerika-Rusya ilişkileri en gergin zamanlarını yaşadı. Obama’nın göreve gelmesi ile beraber Amerika ve Rusya arasındaki gerginlik yerini yumuşak havalara ve problemlerin çözümünü de diplomatik görüşmelere terk etti. Gerçekte ise devletlerarası ilişkilerin üzerine yaşamakta olduğumuz kapitalist ekonomik krizin gölgesi düşmüştür. Ukrayna ve Gürcistan’ın NATO’ya üyeliklerinin ertelenmesi, Çek Cumhuriyeti ve Polonya’ya konuşlandırılacak füze kalkanı projesinin iptal edilmesi, ekonomik krizle birlikte G20 çerçevesinde Rusya'ya ekonomi yököklüdeğişim

15

netiminde daha geniş yetkiler verilmesine dair süreç, Rusya-Gürcistan savaşı sonrasında Avrupa'dan gelen ve Gürcistan’ın savaşta haksız olduğu yönünde ortaya koyulan rapor, Afganistan ile savaşta Rusya'nın ABD'ye hava sahasını sınırlı da olsa açması, Rusya'nın NATO ile görüşmelere yeniden başlaması, yine Rusya'nın Amerika ve Avrupa ile beraber Ermeni protokolleri imza töreninde hazır bulunması ( ki bu protokol ile hedeflenen Türkiye-Ermenistan sınırının açılması ile hazar kaynaklarına bir adım daha yaklaşmak ve hazar şişesinin ucundaki Azerbaycan mantarını patlatarak şişedeki yağı Türkiye tabağına akıtıp Avrupa’daki dostlarını çağırarak ekmeklerini ona bandırtmaktır) ve nihayet Đran meselesinde Rusya’nın tutum değiştirmesi vb gelişmeler Amerika Avrupa ve Rusya’nın aralarında gizli bir anlaşma yapmış olabileceği ihtimalini ortaya koyuyor. Anlaşma olmasa bile devletlerarası ilişkilerde bir yumuşak havanın esmeye başladığı kesin gibi. Öyle olmasa bile taraflar iki adım birden ileri atlamak üzere birer adım geriye çekilmiş vaziyetteler. Ermeni protokollerinde Rusya, Đran nükleer meselesinde Amerika, Gürcistan meselesinde Avrupa geri adım attı. Önceleri Azerbaycan-Ermenistan arasındaki soruna Türkiye’nin müdahil olması halinde 3. Dünya savaşı çıkar şeklinde tehdit savuran Rusya, Türkiye - Ermenistan arasındaki protokollerin imzalanması töreninde çıkan ve neredeyse protokollerin iptaline yol açacak krizde Nalbandyan'a "protokolleri imzala ve çık" emr-i âlî'sini gönderiyor. Đran ile ilgili 5+1 görüşmelerinde Amerika, Đran'a daha sert yaptırımlar uygulanması talebinden, Rusya'nın çekincelerine binaen vazgeçiyor. Bununla birlikte Avrupa Gürcistan-Rusya savaşında haklılık payını Rusya'ya veren bir rapor yayımlıyor. Ve yine Bush zamanında ortaya konulan ve Rusya'nın kendisine karşı bir tehdit olarak algılaya geldiği, Polonya ve kasım 2009


abd-rusya ilişkileri… Çek Cumhuriyeti'ne konuşlandırılması planlanan füze kalkanı projesinden vazgeçiliyor.

Bu Jeopolitika heveslisi heyecanlı tipler Türkiye’de de mevcut. Davutoğlu ve tayfası gibi. Tayfası dedim diye alınmasınlar, Kartaca’nın gemilerinden birini yönettikleri için söylüyorum. Bu tayfa da, Kafkaslarda, Balkanlarda ve Orta doğuda balık avlamakla meşgul. Diyorlar ki; bu bölgelerle tarihi ve kültürel derin bağları varmış. Bilmiyorlar mı ki o tarihi ve o kültürü bizler Kur'an ve Sünnetle yazdık. Bilmiyorlar mı ki o tarih Halifelerin tarihidir. Bilmiyorlar mı ki o tarih Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem'in Medine de kurduğu Đslam Devletin tarihidir. O tarih Ömer RadiyAllahu Anh’ın Pers Đmparatorluğunu yıktığı tarihtir. O tarih Ebu Bekr RadiyAllahu Anh’ın girdiği ve Osman RadiyAllahu Anh’ın fethettiği Kıbrıs’ın tarihidir. Elinize bir harita alında şehir devleti dediğiniz devletin 10-20 yıl içersinde nereden nereye ve hangi şartlarda genişlediğini bir tahayyül ve tefekkür edin. Bu da size ve tayfanıza Jeopolitika’dan çıkış ve Đslâmi ideolojik siyasete giriş dersi olsun.

Aslında gelişmelerin tamamı Rusya'nın lehine gibi görünüyor. Protokollerin imzalanması sürecinde ortaya çıkan krizde, Nalbandyan'a verdiği "imzala ve çık" emriyle Rusya; sürece tamamen hâkim ve Ermenistan'ın avuçlarının içinde olduğunu, dilediği zaman da süreci baltalatabileceği mesajını vermiş oldu. Ayrıca Rusya bu sürecin sonunda Azerbaycan'ı tamamen yanına çekebilmeyi planlamaktadır. Süreç işlediği sürece Azerbaycan filikasını Rus filosunda görebiliriz. Peki, o zaman Azerbaycansız bir Ermenistan’ı nereye koyacaksınız? Satsanız kaç para eder? Her tarafına boru döşeseniz bile o boruların içini dolduramadıktan sonra hiçbir kıymeti olmaz. Đran meselesinde de Rusya baskın ve kazançlı taraf gibi. Sonuçta Rusya, tutum değiştirdiği haberlerine rağmen, Amerika'yı Đran'a karşı daha sert ambargo uygulanması talebinden vazgeçirdi. Bununla beraber Đran, uranyum zenginleştirme işini Rusya'ya tevdi etti. Bu görüşmelerden Amerika’nın da kârlı çıktığı söylenebilir. Zira Amerika uzun zamandır arzuladığı Đran’la diplomatik ilişki kurulması amacına bu süreç sonunda ulaşabilir.

Jeopolitika'nın kara ve deniz düalizmine (karşıtlığına) dayalı olduğu ve dış siyasetin bu temele dayandırılması gerekliliği tezi hatalıdır. Dış siyasetin dayandırılması gereken temel, hayata bakış açısını diğer toplumlara taşıma ve bu hayata bakış açısından doğan çözümlerin bu toplumlarda da tatbik edilmesi gerekliliğidir. Zira Đnsanın, insan olması hasebiyle yaşadığı sorunlar, ancak ve ancak hayata bakış açısından doğan çözümlerle çözüme kavuşturulabilir. Jeopolitika ise bu problemlere çözüm getirmez daha doğrusu jeopolitik düşüncenin doğasında, insanın içgüdü ve uzvi ihtiyaçlarının tatminine yönelik bir nizam yoktur. Jeopolitika ancak bir devletin diğer bir devlete coğrafi gerekçelerle bağlı olması gerekliliğine dayalı bir temel oluşturabilir. Hadi bunun yanına tarihi ve kültürel gerekçeleri de ekleyelim ne olacak canım Davutoğlu’nu mu kıracağız. Fakat ne derseniz deyin sonuç değişmez çünkü jeopolitikada aslolan coğrafyadır.

Rusya, Sovyetlerin dağılmasından sonra, geçmişte hâkim olduğu bölgelerde ortaya çıkan boşluğu doldurmaya yönelik Jeopolitika temeline dayalı bir strateji takip etmektedir. O’na göre Rusya bir imparatorluktan aşağısı olamaz. Bu Rusya’nın ölümü demektir. Buna binaen Rusya tekrardan Ukrayna’yı topraklarına katmalıdır. Orta Asya da ve Güney Kafkasya’da hâkimiyeti tekrar ele geçirmelidir. Bundan sonra Đran, Almanya ve Japonya’ya vereceği imparatorluğa bağlı prensliklerle Kartaca diye adlandırdığı Amerika ile gerçek savaşını verecektir. Fakat bu savaştan galip çıkması, önümüzdeki kısa süreçte şimdilik çok zor görünmektedir.

köklüdeğişim

16

kasım 2009


abd-rusya ilişkileri… Bugün savaş Batı ile Doğu yâda Güney ile Kuzey arasında değil, bilakis Batı ile Müslümanlar arasındadır. Bu gün için batıyı temsil eden taraf bütün devletlerdir. Bütün devletler bu gün kapitalist demokrasinin yörüngesindedir. Yâda en azından bu gün için kapitalist demokrasiyi tehdit edecek bir devlet yoktur. Amerika ve Rusya arasındaki mücadele ise jeopolitik argümanlara dayalı nüfuz mücadelesidir. Aynı şekilde Ortadoğu ve Afrika’da ise mücadele yine jeopolitik argümanlara dayalı olarak Amerika ve Avrupa (Fransa Đngiltere) arasında sürmektedir. Keza Uzakdoğu’daki mücadele de Amerika, Đngiltere, Rusya ve Çin arasında devam etmektedir. Fakat bu mücadele kesin olarak gerçek bir savaş değildir. Bir ailenin içinde cereyan eden miras kavgası gibi yâda bir şirkette yaşanan mevki savaşı gibidir. Gerçek savaş ancak ve ancak ideolojilerin savaşıdır. Bu savaş da batı ile Müslümanlar arasında başka bir ifade ile kapitalist demokrasi ile Đslâm arasındadır. Komünizm ideolojisi ise kesin olarak bitmiştir. Bir devlet halinde varlığa

köklüdeğişim

çıkma ihtimali kesinlikle yoktur. Her ne kadar O'na inanan ve bayrağını taşıyan fertler olsa da. Zira Sovyet döneminde dahi komünizm yâda sosyalizm kendisini halklara benimsetemedi. O’nu uygulayanlar dahi O'na inanmadı. Bu sebeple komünizmin tekrar bir devlet olarak sahneye çıkması beklenmez. O parça-pinçik haliyle kapitalist terziler tarafından, ayıp yerleri görünmesin diye yırtık donlara eğreti bir şekilde iliştirilen kumaş misalidir. Đslâm ise her ne kadar devlet olarak var değilse de O'na inanan halkların varlığıyla, O'nu taşıyan siyasi kitlelerin varlığıyla ve O'na sahip olan Rabbul Âlemîn'in kudretiyle varlık sahasına çıkacağı günü beklemektedir. Đşte o gün insanlık Hilâfetin gemilerinin Sivastapol'da nasıl demirlediğini görecektir. Đşte o gün Davutoğlu zihniyetli adamlar da Fas’tan Endonezya’ya kadar Müslümanları birbirine bağlayan bağın ne olduğunu yakinen göreceklerdir. Şimdi anlatsak anlarlar mı? Đhtimal vermiyorum ama gene de Rabbul Âlemîn daha iyi bilir.

17

kasım 2009


Murat Savaş

gündem

bilgi@kokludegisim.net

Es Selamu Aleykum ve Rahmatullahi ve Berakatuhu; “Merhaba sevgili KöklüDeğişim yönetici, yazar ve çalışanları. Üç aya yakın bir süredir ceza evindeyim. Allah için hak davetini taşırken başıma gelen bu musibet, Nebi’lerin ve bizden önceki davet taşıyıcılarının başlarına gelen büyük imtihanların yanında henüz kısa ve küçük bir imtihan olsa da sizlere ve aynı fikirleri paylaştığım kardeşlerime özlem açısından çok uzun bir süreymiş gibi gelmektedir. Đşte hem bu özlemi dile getirmek hem de bu zaman zarfında bazı hususlardaki fikirlerimi sizinle paylaşmak için bu mektubu kaleme alıyorum. Tabi bu mektup Mekke müşriklerinin helvadan put yapıp daha sonra yedikleri gibi fikir özgürlüğü naraları atanların memurların gazabına uğramazsa.”

Türkiye-Ermenistan Protokolü. Geçtiğimiz aylarda cereyan eden Ermenistan-Türkiye yakınlaşmasını ele almış ve bu yakınlaşmanın Nabucco projesi kapsamında ABD’den alınan talimatlarla olduğunu söylemiştik. Bu günlerde yaşanan yeni gelişmeler bu görüşümüzü teyit etmektedir. Şöyle ki, Ermenistan-Türkiye maçı ile başlayan yakınlaşma yine bir Türkiye-Ermenistan maçı arefesinde yeni bir boyut kazanmıştır. 10 Ekim tarihinde üç saatlik bir krizin ardından ABD ve Đsviçre dışişleri bakanlarının yoğun çabaları neticesinde Türkiye-Ermenistan arasında bir protokol imzalanmıştır. Ardından 14 Ekimdeki maça Sarkisyan’ın gelip gelmeyeceği konuşulurken (12.10.2009) Sarkisyan’ın maça geleceğini açıklaması üzerine yoğun bir hazırlık başlamıştır. Öyle ki bugün gelen Ermenistan kafilesi çiçeklerle karşılanmıştır.

maddelerin olmasına rağmen işgal altındaki topraklardan Ermenistan’ın çekilmesiyle ilgili somut bir madde yoktur. Karşılıklı imzalanan protokol ise geçerlilik kazanabilmesi için her iki ülkenin de parlamentosundan onay almak zorundadır. Başbakan Erdoğan milletvekillerinin onay verirken Ermenistan’ın atacağı adımlara göre hareket edeceklerini de vurgulamıştır. Lakin Cemil Çiçek’in “protokoller gelecek hafta meclise gönderilecek” (HaberTürk) şeklinde bir açıklama yaptı. Acaba Ermenistan Azerbaycan’la on yıllardır çözemediği sorunları çözmek adına ne gibi bir adım atacak. Tabii ki bir hafta içerisinde böyle adımların atılması beklenemez. O halde önce protokoller onaylanacak sınırlar açılacakta ondan sonramı Ermenistan’ın işgal ettiği topraklardan çekilmesi beklenecek. Peki, çekilmez ise ne olacak? Başbakanın Azerbaycan’a verdiği ve her fırsatta yinelediği söz ne olacak. Tüm bu soruların cevabını ileriki günlerde hep birlikte göreceğiz. Ama şimdiden bile bu konuda bazı tespitler yapmak mümkündür.

Zürih’te imzalanan bu protokol ABD yandaşı medya tarafından Türkiye’nin büyük bir zaferiymiş gibi gösterilmiştir. Peki, bu protokolün içeriği nedir? Nasıl yürürlüğe girecektir? Ve neleri kapsamaktadır? Önce şunu söyleyelim ki, bakalım Erdoğan girilen bu sürecin başından beri “Ermenistan işgal ettiği topraklardan çekilmedikçe sınırları açmayız” şeklindeki açıklamayı sürekli yinelemektedir. Fakat imzalanan bu protokolde soykırım iddialarını imzalamak üzere tarihçilerden oluşan ortak bir komisyon kurulması iki ay içinde sınır kapılarının açılması bazı siyasi ve iktisadi işlerde karşılıklı istişare yapılması gibi köklüdeğişim

Şöyle ki, Türkiye ile Ermenistan karşılıklı tavizler vermeye devam edecek. Fakat kamuoyuna Ermenistan taviz veriyormuş gibi gösterilecek. Tarihindeki en büyük ekonomik sıkıntıyı çeken Ermenistan, Türkiye sınırlanın açılmasıyla bir nebze olsun rahatlayacak. Bu zaman zarfında Azerbaycan’ında tavizler vermesi istenecek. Türkiye bölgede kendisine verilmiş rol gereği ağabey ülke ve dünya si-

18

kasım 2009


türkiye-ermenistan protokolü… yasetinde sözü geçen bir ülke konumuna getirilecek. Bu şekilde Türkiye’nin “komşularla sıfır problem” sloganıyla Nabucco projesinin alt yapısı hazırlanmış olacak. Her ne kadar bu süreçte kazançlı taraf Türkiye’ymiş gibi gösterilse de, esas kazançlı taraf dünyanın süper gücü ABD ve kaybedenler ise her zamanki gibi Müslümanlar olacaktır. Türkiye ise aslandan arta kalan bir sırtlan olacaktır. Tabi bu papa ile papaz ve hahamlar ile bununda ötesinde küfrün başı ABD ile görüşmeyi, el sıkışmayı bir şeref bilirken Müslümanlara elçiliklerinin kapılarını kapatan AKP iktidarda kalırsa veya ABD’yi Müslümanların beldelerinden kovacak Đslami Hilafet Devleti kurulmazsa böyle olacaktır.

uydu devletle değil. Tek doğru ideoloji ise Đslam ideolojisidir. Yapılması gereken şey Đslam ideolojisinin fikri liderliğini daha önce 1400 yıl taşıdığı gibi taşıyacak bir Đslam Hilafet Devletinin kurulmasıdır. Gayemiz, çalışmamız ve davamız budur.

‫ﻻ ﺃَﻥ‬ ‫ﻪ ِﺇ ﱠ‬ ‫ﻰ ﺍﻝﹼﻠ‬‫ﻴﺄْﺒ‬ ‫ﻭ‬ ‫ﻫ ﹺﻬﻡ‬ ‫ﺍ‬‫ﻪ ﹺﺒَﺄﻓﹾﻭ‬ ‫ﺭ ﺍﻝﹼﻠ‬ ‫ﻔﺅُﻭﺍﹾ ﻨﹸﻭ‬ ‫ﻴﻁﹾ‬ ‫ﻥ ﺃَﻥ‬  ‫ﻭ‬‫ﻴﺭﹺﻴﺩ‬ ‫ﻯ‬‫ﻬﺩ‬ ‫ﻪ ﺒﹺﺎﻝﹾ‬ ‫ﻭﹶﻝ‬‫ﺭﺴ‬ ‫ل‬ َ‫ﺴ‬  ‫ﻱ َﺃﺭ‬‫ﻭ ﺍﱠﻝﺫ‬ ‫ﻫ‬ ‫ﻥ‬  ‫ﻭ‬‫ﻓﺭ‬ ‫ﻩ ﺍﻝﹾﻜﹶﺎ‬ ‫ ﹶﻜ ﹺﺭ‬‫ﻭﹶﻝﻭ‬ ‫ﻩ‬ ‫ﺭ‬ ‫ﻡ ﻨﹸﻭ‬ ‫ﺘ‬ ‫ﻴ‬ ‫ﻥ‬  ‫ﻤﺸﹾ ﹺﺭﻜﹸﻭ‬ ‫ﻩ ﺍﻝﹾ‬ ‫ ﹶﻜ ﹺﺭ‬‫ﻭﹶﻝﻭ‬ ‫ﻪ‬ ‫ﻥ ﹸﻜﱢﻠ‬ ‫ﻴ ﹺ‬‫ﻋﻠﹶﻰ ﺍﻝﺩ‬  ‫ﻩ‬ ‫ﺭ‬ ‫ﻴﻅﹾ ﹺﻬ‬ ‫ﻕ ِﻝ‬ ‫ﺤﱢ‬  ‫ﻥ ﺍﻝﹾ‬ ‫ﻴ ﹺ‬‫ﻭﺩ‬ “Allah’ın nurunu ağızlarıyla söndürmek isterler. Kâfirler istemese de Allah nurunu mutlaka tamamlayacaktır. O (Allah), müşrikler hoşlanmasalar da (kendi) dinini bütün dinlere üstün kılmak için Rasûlü’nü hidayet ve Hak Din ile gönderendir.” (Tevbe 3233)

Zaten meselenin çözümü, Allah’ın indirdiği Kuran ve Rasulü’nün sünneti ile hükmedecek bir Đslam Hilafet Devletinden başkası değildir. Zira sorun yalnızca Dağlık Karabağ değil, neredeyse tüm Đslami beldelerde bu tür sorunlar vardır. Bu sorunlar ise ideolojik sorunlardır. Đdeolojik sorunlar ise ideolojik bir devletle çözülür. Türkiye gibi bir

köklüdeğişim

Allah’ın yardımı ve bereketi bu uğurda çalışanlara olsun. Çalışmak bizden zafer Allah’tandır. Allah’a emanet olun. Murat Savaş E tipi kapalı cezaevi B/3 Koğuşu KaratayKonya

19

kasım 2009


Galip Karademir

gündem

bilgi@kokludegisim.net

Kapitalizmin Çıbanbaşları Hilafetin Başkentinde. 75'i milli para ile ödenmiş veya taahhüt edilmiştir. - Başlangıçta 8 milyar dolar olan sermayesi diğer yıllarda çok artmıştır. Bunun yanında serbest dövizli ülkelerde tahvil satmak suretiyle fon ve kaynaklarını artırma imkânı da mevcuttur. - Fonun verdiği kredilerde vade 5 yılı geçemez. - Dünya Bankasının teşkilatı, IMF'nin teşkilatı gibidir. Başlangıçta 8 milyar dolar sermaye ile kurulan banka 1959 yılında bu sermayesini 20 milyar dolara yükseltmiş, daha sonraki senelerde bu miktar çok artmıştır. Banka, kredi açarken aşağıdaki şartları göz önünde bulundurmaktadır: -Borç almak isteyen ülkenin, özel piyasadan ve makul şartlarla kredi alamayacağı belli olmalıdır. -Banka tarafından verilen kredinin kullanılacağı projenin bankaya sunulması ve kabul edilmesi gerekmektedir. - Borçlanan doğrudan üye devlet değil de, üye ülkedeki özel teşebbüs ise, Banka projeleri tetkik etmekle beraber krediyi doğrudan teşebbüse açmaz; mutlaka üye devletin kefaleti ile merkez bankası veya başka bir resmi yahut yarı resmi teşekkülün tavassutunu alır. IMF verilerine göre (2006) fonun borç verme kaynağı 174 milyar dolar. Alacakları ise 75 ülkeden 34 milyar dolardır. Türkiye, 13,1 milyar dolarla IMF'ye en borçlu ülke konumundadır ve bu borçları 2010 yılında bitirip gelişmeyi planlamaktadır. Yine IMF'nin kasıtlı olarak Amerika ve Avrupa menşeli şirketlerle iyi ilişkiler kuran askeri diktatörlükleri desteklediği iddia edilmektedir. Buna en bariz örnek askeri diktatörlükle yönetildiği sıralarda Arjantin, Bolivya, Şili, Brezilya, El Salvador, Haiti, Etiyopya, Kenya, Liberya, Nijerya, Sudan gibi ülkelere sıkça verdiği borç ve uyguladığı vade oranlarıdır ki; bu ülkeler hala bellerini doğrultabilmiş değildir. Bazı eleştirmenler IMF'nin demokrasi, insan hakları, işçi hakları konularına olumsuz hatta saldırgan bir tutum sergilediğini iddia etmektedirler. Bu düşünceler dünyadaki küresellik karşıtı harekete ivme kazandırmıştır. Đşte böylece Amerika fakir ve gelişmek isteyen ülkeleri sömürgeci ağına takarak kendine

II. Dünya Savaşı’ndan sonra dengelerin büyük oranda değiştiği dünya siyasetinde; Amerika Birleşik Devletleri hem askeri hem de siyasi olarak başarılı çıkmış, büyük kazanımlar edinmiştir. Rakip devletlerin iktisadi güçleri büyük yaralar alırken ABD en fazla kâr eden ülke olmuştur. Kapitalizmi dünyaya yayma adına üstlendiği bu misyonla ABD yeni kazanımlar elde etmeyi ve dünyada rakipsiz hale gelmeyi istiyor, yeni sömürgeler ve yeni uydu devletler tasarlıyordu. Sovyet Rusya ile verdiği soğuk savaş döneminde yeni sömürge üslupları kullanıp, düşmanın açıklarını arama yoluna gidiyordu. Sosyalizmle mücadelede yanına diğer Avrupalı devletlerin de desteğini çekmek amacıyla NATO, BM gibi savunma birimleri oluşturmuş, uluslar üstü yapılanmalarla gücünü arttırmıştı. Ayrıca Sovyet Rusya’nın zulmüne uğramış, diktasına boyun eğmiş ülkeleri kendi yanına çekmek isteyen ABD, onların mali zaaflarını iyi kullanmak için en etkili silahını kullanmıştı ki; bu borç verme suretiyle ülkeleri kendisine bağımlı hale getirme siyasetiydi. Bu menfur siyasetini meşrulaştırmak adına kurduğu IMF (uluslararası para fonu) kurulduğu günden (1945) bugüne değin güttüğü borçlandırma yoluyla ülkeleri kontrol etme stratejisini sürdürmektedir. Aynı amaçla kurulan Dünya Bankası da BM teşkilatının taşeronluğunu yapmak suretiyle kalkınma planları hazırlayan ve bütçelerde iyileşmeyi hedefleyen bir uluslar üstü kuruluş olmasına karşın sömürgeci maskenin arka yüzünden başka bir şey ifade etmemiştir. Bu minvalde Ekim ayının ilk haftası Đstanbul’da toplanan IMF ve Dünya Bankası’nın tarifi ve kısa bir özgeçmişi yapıldığında aslında bu sömürgeci teşkilatların ve çıbanbaşlarının Đstanbul’a gelme sebeplerini ve menfi emellerini daha iyi tespit etmiş olacağız. -IMF devletlere kredi veren, daha sonra bu krediyi faiziyle uzun vadede alan, 20. yüzyılın yeni sömürgeleştirme tekniğidir. - Herhangi bir ülke mutlaka hem Milletlerarası Para Fonuna (IMF) ve hem de Dünya Bankasına (WB) bir arada üye olmak durumundadır. - Fona üye devletlerin hisselerine kota denmektedir. Kotaların % 25'i altın ile kalan% köklüdeğişim

20

kasım 2009


kapitalizmin çıbanbaşları… bağımlı kılmakta borçlu ülkeleri BM’in yaptırım gücüyle korkutmaktadır. Böylesine acımasız ve fırsatçı bir siyaset güden IMF ve Dünya Bankası; menfi ve sinsi emellerini Đslam beldeleri de dâhil tüm fakir ülkeleri içine alan sömürge çemberini oluşturma çalışmalarını Đstanbul’da yapmıştır. Bu çalışmasını sağlıklı ve güvenli bir şekilde tamamlaması için Türk yetkililer büyük önlemler almış, yoğun çalışmalar neticesinde tüm kapitalist simsarları kazasız belasız evlerine göndermişlerdir. Đktidardan aldıkları emri başarıyla yerine getirmenin dayanılmaz hafifliği bütün güvenlik güçlerini oldukça memnun etmiştir. Toplantıların yapıldığı Kongre merkezi için 330-335 milyon TL’ye mal olduğunu belirten Babacan, Kongre merkezinin içine alınan demirbaşlar, mobilyalar dâhil olmak üzere yapılan harcamaların 30-35 milyon TL civarında olduğunu vurguladı. Toplamda 370 milyon TL’yi bulan bu gideri Türkiye’nin karşılaması aslında Türkiye’nin IMF’ye değil IMF’nin Türkiye’ye olan ihtiyacının bir yansımasıdır. Toplantıda alınan Đstanbul Kararları ve önemine işaret eden Babacan, “Bu kararların Türkiye açısından en önemlilerinden bir tanesi, IMF’nin yönetim yapısının reformu kapsamında kotaların artırılmasıdır. Dağılımın daha adil sağlanmasıyla ilgili karardır. 2011 yılı Ocak ayına kadar, gereğinden fazla temsil edilen ülkelerden, Türkiye gibi ekonomisinin yapısına karşın daha az oranda temsil edilen ülkelere en az 5 puanlık kota artırımı söz konusudur” dedi (milliyet). Bu açıklamadan da anlaşılıyor ki, Türkiye içeride ve dışarıda ekonomik verilerini IMF’nin yönlendirdiği ve bütçe kullanımını dışa bağımlı yapması gerektiğini kabul etmiştir. Öyle ki bu acziyetin bir yansıması olarak sahip olduğu kotanın arttırılmasına bile sevinmektedir. IMF ve Dünya Bankası toplantılarına 186 ülkeden ekonomi ve maliye bakanları başta olmak üzere küresel ekonomiye yön veren kim varsa, Đstanbul’da olduğunu bildiren Babacan, küresel ekonomik krizin ana temayı oluşturduğu IMF ve Dünya Bankası toplantıları çerçevesinde, 180 toplantı gerçekleştirildiğini vurguladı. IMF’yle ilgili sorular üzerine Devlet Bakanı Ali Babacan’ın “Biz IMF’yle görüşmelerde önemli bir gelişme olduğunu açıklıyoruz. Bunun dışında soru sormanızın faydası olmuyor.’’(milliyet) sözleri kafalardaki şüpheleri arttırıyor. Bu kadar çok otuköklüdeğişim

rum ve görüşmenin olduğu bir toplantıdan çıkan sonuçların kamuoyuyla paylaşılmaması ‘madem önemli ve güzel gelişmeler yaşanıyor, neden halkla paylaşılmayıp saklanıyor?’ sorusunu da beraberinde getiriyor. Dikkat çeken başka bir durum ise geçen seneki hükümet politikalarının bu senekiyle tenakuz halinde olmasıdır. Zira başbakan Erdoğan ve maliye bakanı Mehmet Şimşek Türkiye`nin artık IMF`siz yola devam edeceğini söylüyorlardı. Başbakan Erdoğan ısrarla, “Bu kez ümüğümüzü sıktırmayız” diyordu... Ama Türkiye düşmüştü artık simsarların eline, büyük laflar sadece kısa vadeli kaçışlar için söylenir oldu. Türkiye yeni bir IMF anlaşmasıyla, 2001 krizindeki ezberi yeniden uygulamaya başlayacak. Ancak bu kez yurt dışındaki bol paradan eskisi kadar rahat yararlanamayacak. Zira 2001 krizinde, IMF anlaşması sonrasında Türkiye’yi adeta paraya boğan finans kurumları, bu kez paraya muhtaç durumda. Kısacası gemisini kurtaramayan kaptan lafla yürütmeye çalışıyor. IMF’nin dayattığı sınırlarla bu dayatmalara maruz kalan IMF zedelerin çelişki dolu ilişkisini ekonomist yazar DR. Ali Nail Kubalı şöyle açıklıyor: ‘‘Peki bu gün ne oluyor da göz göre göre o hiçbir işe yaramayan boyunduruğa kendimiz uzatıyoruz boynumuzu. Görüyoruz ki krize giren ülkelerin tamamı; IMF reçetelerinin taban tabana tersini yapıyor. IMF reçetesi, ‘Para musluklarını kıs!’ diyor. Tüm merkez bankaları ‘Krize girmiş, çarkları gıcırdayarak yavaşlayan bir ekonomide enflasyon önemini yitirmiştir. Önemli olan piyasaya güven vermektir’ diyorlar ve piyasalarına trilyonlarca dolar pompalıyorlar! IMF reçetesi, `Devlet harcamalarını kıs’ diyor. Tüm maliye bakanları hep bir ağızdan devlet harcamalarını arttıracaklarını söylüyorlar. Parlamentolarından yüz milyarlarca Dolar tutarında ek bütçe ödeneği alıyorlar. IMF reçetesi, `Faizleri yükselt’ diyor. Tüm merkez bankaları bir araya geliyorlar hep birlikte faizleri aşağı çekiyorlar. IMF reçetesi, `Şirket kurtarmak, banka kurtarmak yok’ diyor. Tüm devletler batan bankaları tek tek kurtarıyorlar. Politikacı şunu anlamak zorundadır. IMF reçeteleri öldü, mezara girdi, üzerine toprak örttüler! Kimse uygulamıyor, çünkü biliyorlar ki talep durduğu dönemlerde o reçeteler zehirdir. Bugün o reçetelere uymaya kalkanlara deli gözüyle bakılıyor. Uysanız da, `Aferin size kredi verelim` diyecek uluslararası

21

kasım 2009


kapitalizmin çıbanbaşları… Halkın her kesiminden insanın tepkisiyle karşılaşan hükümet meydanlardaki eylemlere makul cevap veremezken ‘sokaklara dökülenlerin talepleri de dikkate alınmalı’ demekten de kendini alamamıştır. Yani sömürgeci bankalar halkıyla başbakanını karşı karşıya getirmeyi başarmıştır. Neticede sömürge çarkı dönmeye devam etmekte, bu çarkın hizmetçileri de dönmesine yardım etmektedir. Eğer bir yerde sömürgeden bahsediliyorsa orada bu gayrimeşru varlık için çalışacak, menfaatleri için mücadele verecek birileri muhakkak olmalıdır. Yoksa ümmetin evlatları kendilerini dirhem dirhem kemiren bu zalimlere pabuç bırakmayacak, onları alaşağı edebilecektir. 13 asırlık Đslam Hilafeti hiçbir sömürgeci güce boyun eğmemiş, borç alma gafletinde bulunmamış, aksine bu küresel simsarların mazlum halkları ezmesine izin vermemiştir. Đslam’a göre devletin uluslar üstü kurum ve kuruluşlardan borç alması, onlarla stand-by da dâhil olmak üzere herhangi bir müzakerede bulunması, kapitalist devletlerin güdümünde bulunan bu çarklara üye olması kesinlikle caiz değildir. Zaten Đslam ideolojisi; bu menfur odakları, küresel çıkarcıları, tefeci taifeleri, kapitalist ve hırsız şirketleri ortadan kaldırmaya, yerine Đslami iktisat nizamını inşa etmeye muktedirdir. Ki bu nizamla enflasyonun dibe vurduğu, gelir dağılımının adil yapıldığı, tekelciliğin olmadığı, fert fert herkesin temel ihtiyaçlarının karşılandığı muhakkaktır. Ümmete lazım olan şey ise kendisini izzetli ve şerefli bir hayattan zilletli ve köhne bir nizama mahkûm eden hain yönetici taifesini yerle yeksan etmektir. Ümmet buna muktedir olmakla beraber başka bir alternatifi de yoktur.

banka yok. Herkes kendi paçasını kurtarmaya çalışıyor. (medya) Son IMF toplantılarına ev sahipliği yapan T.C. IMF’ye 11 Mart 1947 yılında üye oldu. 50 yılda toplam 18 stand-by düzenlemesi yapıldı. 1998 yılında enflasyon oranlarını düşürmek için düzenlemeler yapıldıysa da 1999 yılına gelindiğinde oranlar eskisinden daha fazla arttı. 2000 yılına gelindiğinde 4 milyar dolarlık finansman desteğiyle 3 yıllık standby yapıldı. Şubat 2001 krizinin ardından stand-by düzenlemesinin kapsamı 6 milyar 362 milyon $ tutarında ilave kaynakla genişletildi. 4 Şubat 2002’de 16,5 milyar dolar tutarında üç yıllık yeni bir stand-by programı ortaya konuldu. 4 Şubat 2005’de 18. stand-by başarıyla sonuçlandırılınca yaklaşık 10 milyar dolarlık 3 yıllık yeni bir program uygulanmasına karar verildi. Ve Türkiye gelinen noktada yaptığı stand-by anlaşmalarının vadelerini geciktirdiği gerekçesiyle hâlâ 2001 Krizi’nde aldığı borçların faizlerini ödemeye çalışmaktadır. Bir yandan bu faiz borçlarını öderken diğer taraftan daha sonra aldığı borçların faizleri yakasına yapışacaktır. Đktisadında bağımlılığı kabullendiği sürece de bu borçları mütemadiyen ödemek zorunda kalacaktır. IMF çeşitli vesilelerle kredi bataklığına çektiği ülkelerin enflasyon oranlarında dalgalanma oluşturma, döviz oranlarında aşırı kırılma ve para akışında güvensizlik meydana getirme suretiyle varlığını sık sık hatırlatmaktadır. Dünya kamuoyunda sömürgeciliklerinin aşikâr olduğu IMF ve Dünya Bankası bir yandan pervasızca toplantılar yapmakta, diğer yandan pembe vaatler sunmaktadır. Toplantıların Đstanbul’da yapılması bile bu emperyalist varlıkların meşrulaştırılmasına yetmemiştir. Zira son zamanlarda Ortadoğu’da liderlik konumuna yükselmeye çalışan, Davos’ta sahte kahramanlıklarla yıldızını parlatmaya çalışan hükümet IMF, Dünya Bankası ve diğer küresel şirketlerin ağababalarını Đstanbul’da ağırlaması karanlık gerçeği gün yüzüne çıkarmaya yetmiştir.

köklüdeğişim

‫ﻤﻠﹸﻭﻥ‬ ‫ﺎ‬‫ﻤلْ ﺍﻝﹾﻌ‬ ‫ﻴﻌ‬ ‫ﻫﺫﹶﺍ ﹶﻓﻠﹾ‬ ‫ل‬ ِ ‫ﻤﺜﹾ‬ ‫ِﻝ‬

“Çalışanlar ancak böylesi bir iş için çalışsınlar.” (es-Saffat 61)

22

kasım 2009


Mahmud Esed

gündem

bilgi@kokludegisim.net

Sömürgeci Kâfir ABD, nin Yeni Yüzü. Obama, Yerli Ajanları ile Müslümanlara Karşı. Anadolu topraklarında böyle olduğu gibi diğer Đslam beldelerinde de aynen veya değişik versiyonlarla işlemeye devam etti. Günümüze kadar Dünya Düzeni el değiştirse yahut bir sömürgeci kâfir devlet zayıflayıp diğeri sömürüden pay kapma hırsıyla sahneye atılıp bayrağı alsa da, sömürü üslupları değişse de Müslümanlar açısından durum değişmedi. Đşgal sonrası edindikleri ajanları ve kuklalarına sözde bağımsızlıklar ilan ettirip ajanları eliyle siyasi manevralar ve manipülasyonlar yaptırarak topraklarımızı doğrudan ve dolaylı olarak yerli kuklaları eliyle yönetmeye başladılar.

Đslam ümmeti sömürgeci kâfirlerin kendilerine karşı işledikleri cürümleri, zulüm ve işkenceleri I. Dünya Savaşı sırasında tecrübe etti. Bu savaştan sonra sistemli hale gelen ve kapsamı genişleyen sömürü halen biz Müslümanların kanlarını emmeye devam ediyor. Savaş sonrası Đngilizlerin başını çektiği sömürgeci kâfirler Đslam topraklarını paylaştılar ve sömürecekleri beldeler için projeler çizmeye başladılar. Örneğin; Fransa, Fas, Cezayir ve Tunus’ta; Đtalyanlar Libya’da; Đngiltere, Türkiye dâhil olmak üzere özellikle Ortadoğu ve Hint coğrafyasında projelerini tatbik etmeye başladılar. Elbette bunu yüzyıllar boyu Müslümanlara bariz bir şekilde “biz sizi sömürüyoruz, siz bizim kulumuz, kölemizsiniz” diyerek yapamazlardı. Hal böyle olsaydı işgaller sömürüye bu kadar rahat bir şekilde dönüşemezdi. Müslümanları gerek fikri, gerek siyasi narkozlarla uyutarak, kandırarak sinsice komplolarla hareket etmeleri gerekecekti. Bunun için kendilerine yerli ajanlar-kuklalar keşfetmeye yöneldiler ve Müslümanların içinden bu iş için münasip kimseleri tespit etmeye başladılar. Pohpohlanmaya müsait, enaniyeti (benliği) zirve yapmış, dünya sevgisi için tavize meyilli kimseler onlar için ilk etapta kullanılmaya müsait kimselerdi. Bu gibi özelliklerin, sömürgeci emellerini gerçekleştirmek için edinecekleri ajanda var olması bir zorunluluktu. Meşhur Đngiliz Misyoner (Ajan) Hempher’in hatıratında anlattıklarına göre; “bir kimse eğer dünyaya düşkün ise ve Đslam hakkında bazı tevillere, yeni açılımlara yanaşıyorsa, hatta sahabeye, kadim Đslami kavram ve mefhumlara dil uzatılmasına ses çıkarmıyorsa bu kişi arananın ta kendisiydi.” Böylelikle emellerine ulaşmaya muktedir oldular ve uyanan ve karşı çıkanları da hapsetmeye veyahut darağaçlarında sallandırmaya azmettiler. Bu durum Müslüman köklüdeğişim

2000’li yıllara gelindiğinde sömürgeci kâfirlerin başını çeken ABD yenidünya düzeni için yeni planları uygulamaya başladı. 11 Eylül 2001’de ikiz kuleler vuruldu ve bunu “Hedefimiz Đslam ve Müslümanlardır” diyebilmek için bir bahane edindi. Hem kendi halkını Müslümanlara karşı kışkırtmaya hem de başını çektiği aslında sömürgeci küresel askeri güç olan NATO üyesi ülkeleri ikna etmek için Müslümanları ve Đslam coğrafyasını terörist hedefler olarak göstermeye başladı. Bu amaç için üretilen “terörizm” mefhumunu her koşul ve zamanda pak Müslümanlarla ve yüce Đslam diniyle birlikte anmaya başladılar. Öyle ki Müslüman deyince “terörist”, Đslam deyince “terörizm” dini anlaşılsın. Böylece Đslam’ın tüm insanlığa zararlı, yok edilmesi gereken bir toplumun dini ve hadaratı-kültürü olduğu ortaya çıksın. Bu saldırılardan Rasulullah (SallAllahu Aleyhi ve Sellem)’in karikatürize edilmesi ve necis Papa’nın, Efendimiz Muhammed Mustafa (SallAllahu Aleyhi ve Sellem) hakkında sarf ettiği sözleri bunu örnekleyen hadiselerdir. Haçlı kâfirlerin Đslam ve Müslümanlar hakkında neler düşündüklerini Hollandalı Đslam

23

kasım 2009


abd’nin yeni yüzü Obama… şın yeri ve konumu değişerek devam etse de fikri saldırının yeri, zamanı ve konumu değişmemiştir. Elbette bu saldırıların her biri birbirinden acıdır, bir diğerine kıyaslanamaz. Yani Đslam’a yapılan saldırı ile kolu kırılan kardeşimizin, evlerine bombalar yağdırılan Müslümanların acısı aynı acıdır. Zira ikisi de Đslam’a karşı yapılmış saldırılardır.

düşmanı kâfir parlamenter Wilders FOX TV’deki konuşmasında bakınız nasıl dile getiriyor: “Benim Đslam’la büyük problemlerim var. Benim bu ideoloji ile, bu dinle büyük problemlerim var. Ben, bizim kültürümüzün geri kalmış ve köhnemiş(!) Đslam kültüründen fazlasıyla üstün olduğunu düşünüyorum.”

Đşte sömürgeci kâfir devletlerin başı olan ABD de, “Barack Obama” adındaki “barış güvercini(!)” ile yenidünya düzenini idare etmeye, planlanan yeni siyasetiyle Đslam’ın ve Müslümanların üstesinden gelmeye çalışmaktadır. Kendilerince bir Müslüman tanımı yaparak bu tanıma uygun Müslümanlar olmamızı istemektedirler. Đleride detaylarını vereceğim bu Müslüman tanımı onların büyük gayretle ortaya çıkarmak istedikleri Müslüman tipidir ve bütün bu “yumruğunuzu açın”, “ABD Müslümanlarla kucaklaşmak istiyor”, “ABD barışın temsilcisidir” yalanları bu projenin ürünüdürler.

Đşte bu kâfirlerin sadece açığa vurdukları sözleridir. Đçlerinde gizledikleri kini ise Rabbimiz Subhanehu bize bildiriyor; ‫ﻻ‬ ‫ﺎ ﹰ‬‫ﺨﺒ‬ ‫ ﹶ‬‫ﻴﺄْﻝﹸﻭ ﹶﻨ ﹸﻜﻡ‬ ‫ﻻ‬ ‫ ﹶ‬‫ﻨ ﹸﻜﻡ‬ ‫ﻭ‬‫ﻥ ﺩ‬‫ﺨﺫﹸﻭﺍﹾ ﹺﺒﻁﹶﺎ ﹶﻨ ﹰﺔ ﻤ‬  ‫ﻻ ﹶﺘ ﱠﺘ‬ ‫ﻤﻨﹸﻭﺍﹾ ﹶ‬ ‫ﻥ ﺁ‬  ‫ﻴ‬‫ﺎ ﺍﱠﻝﺫ‬‫ﻴﻬ‬‫ﺎ َﺃ‬‫ﻴ‬ ‫ﺭ‬ ‫ﺒ‬ ‫ َﺃﻜﹾ‬‫ﻫﻡ‬ ‫ﺭ‬ ‫ﻭ‬‫ﺼﺩ‬  ‫ﻲ‬‫ﺎ ﹸﺘﺨﹾﻔ‬‫ﻭﻤ‬ ‫ﻫ ﹺﻬﻡ‬ ‫ﺍ‬‫ َﺃﻓﹾﻭ‬‫ﻤﻥ‬ ‫ﺎﺀ‬‫ﺒﻐﹾﻀ‬ ‫ﺕ ﺍﻝﹾ‬  ‫ﺩ‬ ‫ﺒ‬ ‫ ﹶﻗﺩ‬‫ﻨ ﱡﺘﻡ‬ ‫ﻋ‬  ‫ﺎ‬‫ﻭﺍﹾ ﻤ‬‫ﻭﺩ‬ ‫ﻘﻠﹸﻭﻥ‬ ‫ ﹶﺘﻌ‬‫ﺕ ﺇِﻥ ﻜﹸﻨ ﹸﺘﻡ‬  ‫ﺎ‬‫ﻡ ﺍﻵﻴ‬ ‫ﻴﻨﱠﺎ ﹶﻝ ﹸﻜ‬ ‫ﺒ‬ ‫ﹶﻗﺩ‬

“Ey iman edenler! Kendi dışınızdakileri sırdaş edinmeyin. Çünkü onlar size fenalık etmekten asla geri durmazlar, hep sıkıntıya düşmenizi isterler. Gerçekten, kin ve düşmanlıkları ağızlarından (dökülen sözlerinden) belli olmaktadır. Kalplerinde sakladıkları (düşmanlıkları) ise daha büyüktür. Eğer düşünüp anlıyorsanız, ayetlerimizi size açıklamış bulunuyoruz.” (Ali Đmran 118)

Hatırladığınız gibi “Đsrail” terör örgütü her ne hikmetse tam ABD başkanlık seçimleri sırasında Gazze saldırılarına başladı. Bununla bir taraftan ABD başkanlık seçimleri sırasında kapitalizmin boğuşmakta olduğu küresel ekonomik kriz unutturulmaya çalışıldı. Diğer taraftan kurtarıcı gibi başa gelen Obama’nın tam işbaşına geldiği gün saldırıya son verildi. Bazıları tarafından bu kutlu(!) ateşkes Obama’nın yönetime gelmesine yorumlandı. Hâlbuki saldırı sadece bir süreliğine durmuştu. Dün Müslümanları hunharca katleden lanetli Yahudi varlığı(!), keyfi gelince devam etmek üzere katliamı durdurmuştu. Bu katliama Müslümanların beldelerindeki yöneticiler sadece seyretmekle kalmamış, Müslümanları aldatacak şekilde “one minute, one second, one hour” gibi pratik hiçbir anlamı olmayan saçma-sapan sözlerle seçim malzemesi çıkarmaktan, timsah gözyaşları dökmekten de utanmamışlardı. Ne Müslümanların orduları harekete geçmiş, ne de Filistin lanetli Yahudilerden temizlenmişti. Hâlâ 1,5

Bu uzun girişte kısmen ortaya koyduğumuz bakışla Sömürgeci kâfir ABD’nin yeni siyasetini ve bu siyasetin feraset sahibi okuyucularımızın gözünden kaçmayan arka planını değerlendirmek, bu gibi durumlara karşı bazı Müslüman yazarların ve siyasetçi geçinen izzet ve şeref, basiret ve feraset yoksunu yöneticilerin süreç içindeki hezeyandan ibaret olan konuşmalarını ve tutumlarını siz kıymetli okuyucularımızın değerlendirmesine sunmak, ayrıca bu gibi durumlarda takınılması gereken izzetli ve şerefli Đslami tavrı ortaya koymak istiyorum. Yukarıda ifade ettiğim gibi sömürgeci kâfir batı, asırlardır süregelen Đslam’a karşı savaşını “terörizme karşı savaş” “War on terror” yalanı altında sürdürmektedir. Bu savaşını gerek Afganistan, Irak ve şu an Pakistan’da olduğu gibi askeri, gerekse fikri olarak sürdürmektedir. Savaşın bu iki yönü de hiçbir zaman kesintiye uğramamıştır. Fiili savaköklüdeğişim

24

kasım 2009


abd’nin yeni yüzü Obama… milyardan fazla Müslüman’ın, tören malzemesi olarak kullanılan milyonlarca Müslüman askere sahip Arap, Türk, Pakistan ve Đran ordularının ortasında Filistin hala 3,5 yahudinin işgali altındaydı. O halde “mal bulmuş Mağribî” gibi sevinmenin lüzumu yoktu. Zira hâlâ ordular kışlalarda felçli halde kalmaya devam etmekte, Müslümanların çığlıklarına kulak vermek yerine; efendileri Obama’nın emrettiği gibi “ABD ile barış, müttefiklik, dostluk” adı altında Afganistan’da ve Pakistan’da Müslümanlara karşı savaşmak için koşmaktadırlar. Hâlâ Müslümanların akan pak kanlarını hiçe sayarak Yahudi varlığı ile hain Filistin yönetimi arasında barışa(!) aracı olmak için koşuşturmaktadırlar. Đşte Filistin ve diğer Đslam beldelerindeki Müslümanların katili bu hain-kukla yöneticilerdir. Her biri milyonlara varan askerlere ve yeterli teknik donanımı olan ordulara sahip olduğu halde Müslümanların kanlarına karşılık, “moderatöre kızmakla” yetinmektedirler. Bu hain yöneticiler ancak BM’den yardım dilenmekte ve NATO’dan, ABD’den, Obama’dan medet ummaktadırlar.

2-Yine Kahire Üniversitesi’nde âlimlik yerine belamlık yapan bir kısım el-Ezher ulema(!)sının önünde; “Ezan sesleriyle uyandım” vs. gibi sözlerle sempati toplamaya çalışmıştır. Ancak “ezan sesiyle uyanan” ABD askerleri bu konuşmanın hemen ardından Pakistan devlet başkanı hain-kukla Zerdari ile işbirliği içinde Müslüman Pakistan askerini de Amerikan menfaatleri için kullanarak Swat operasyonunu düzenlemiştir. Aynı şekilde Kitabımız Kur’an-ı Kerim’den kirli diliyle şöyle alıntı yaptı; “Kur`anda "Bir cana kıyan bütün canlara kıymış sayılır" diyor. Kur`an’da aynı zamanda "Bir canı kurtaran bütün insanlığı kurtarmak demektir" deniyor” Bu sözlerin öncesinde Afganistan’dan ve Irak’tan bahsetmişti ve Amerikan askerlerinin öldürülmesine atıfta bulunarak bu ayetleri okumuştu. Fakat ayetleri Amerikan menfaatlerine göre yorumlamasına orada bulunan âlim etiketli bir kimse ses çıkarmadığı gibi konuşmasını da alkışladılar. Bu bel’amların kendisini alkışlaması ise yorumlarının onaylanması demekti. Burada sorgulanması gereken durum bazı Müslümanlar tarafından itibar edilen kimselerin “Obama, amelleriyle değiştiğini göstermelidir” gibi ferasetten ve basiretten yoksun sözleridir. Zira onlar siyasetçi olduklarını iddia ettikleri halde siyasetin ne olduğundan bîhaberdirler.

Bu sadece Obama’nın ve uşaklarının tutumunun Gazze saldırısı ile ilgili kısmı idi. Ardından Swat Vadisi’ne yapılan saldırıyı ele almadan önce Obama’nın iki ayrı yerde yaptığı konuşmaya bakalım. 1-TBMM’de yaptığı konuşmada; ”ABD hiçbir zaman Đslam`la savaş içinde olmadı, olmayacak” diyerek geçmişe dair yalan söylediği gibi, “olmayacak” dediği halde Swat vadisi bombalanarak katledilen yüzlerce Müslüman’ın yanı sıra 3 milyon Müslüman da evsiz, aç, susuz bir halde göç etmek zorunda bırakıldı ve halen mülteci olarak yaşamaktadırlar. Ayrıca Meclis'teki konuşmasında “Atatürk'ün en büyük eseri laik düzendir” demeyi de ihmal etmedi. Bu sözü ise yazının başından beri ortaya koymuş olduğumuz sömürü düzeninin bütün çarklarıyla nasıl işlediğini ortaya koyuyor.

köklüdeğişim

Obama’nın bu konuşmalarına kargalar dahi gülerken siyasetçi olduğu iddia edilen Müslüman bir temsilciden feraset ve basiretten yoksun bazı açıklamalar geldi. Hamas’ın siyasi büro şefi Halid Meşal 08.11.2008 tarihinde Sky News’e yaptığı açıklamada "Afrika kökenli bir Amerikan başkanının seçilmesi bağlamında Amerikan seçiminin büyük bir değişim gösterdiğine şüphe yok. Bu, siyasi ve psikolojik, büyük bir değişim, dikkate değer. Başkan Obama'yı kutluyorum" dedi. Yine 25.06.2009 tarihinde “Filistin devletinin kurulmasından bahsediliyor. Bu güzel bir şey ama tek başına yeterli değil. Biz Obama`dan söylemini siyasi olarak

25

kasım 2009


abd’nin yeni yĂźzĂź Obama‌ desteklemesini bekliyoruz.â€? Ĺ&#x;eklindeki açĹklamasÄąyla ferasetli ve siyasi uyanÄąklÄąÄ&#x;a sahip bir MĂźslĂźman’a yakÄąĹ&#x;mayan açĹklamalarda bulundu. Ancak bazÄą MĂźslĂźman yetkililer ve yazarlar tarafÄąndan yapÄąlan bu ve bunun gibi yaklaĹ&#x;ÄąmlarÄąn doÄ&#x;ru olmadÄąÄ&#x;Äą Ä?slam Ăźmmeti tarafÄąndan bizzat gĂśzlemlendi. Hepimiz Pakistan ordusundaki MĂźslĂźman evlatlarÄąmÄązÄąn hain Pakistan yĂśnetimi tarafÄąndan Amerikan menfaatleri uÄ&#x;runa nasÄąl yakÄąt olarak kullanÄąldÄąÄ&#x;ÄąnÄą, MĂźslĂźmanlarla MĂźslĂźmanlarÄąn nasÄąl birbirine kÄąrdÄąrÄąldÄąÄ&#x;ÄąnÄą, Ăźzerlerine havadan bombalar yaÄ&#x;dÄąrÄąlarak evleri baĹ&#x;larÄąna yÄąkÄąlan 3 milyon MĂźslĂźman’Ĺn aç susuz bir halde nasÄąl gÜçe maruz bÄąrakÄąldÄąÄ&#x;ÄąnÄą gĂśzlerimizle gĂśrdĂźk. DahasÄą bu yazÄąnÄąn yazÄąldÄąÄ&#x;Äą saatlerde “BarÄąĹ&#x; GĂźvercini(!)â€? kisvesine bĂźrĂźnen necis kâfirler ve onlarÄąn hain uĹ&#x;aklarÄą katliamlarÄąna yenilerini eklemek için harekete geçtiler ve Pakistan’daki Veziristan bĂślgesine asker sevkiyatÄą baĹ&#x;lattÄąlar. Nihayet Halid MeĹ&#x;al de 12.10.2009 tarihindeki açĹklamasÄąnda Ĺ&#x;Ăśyle sĂśyledi; "Obama yĂśnetimi farklÄą bir sĂśylem dile getirmiĹ&#x;ti ama icraatlarÄą bir Ăśnceki Bush yĂśnetiminkinden farklÄą deÄ&#x;il.â€?

selliktir. Buna ek olarak Rabbimiz Subhânehu ve Teâlâ dĂźĹ&#x;manlarÄąmÄązÄą bize tarif etmektedir ki aldanmayalÄąm; ‍‏ ‍ﺎ ďš°â€Źî  â€Ťďş¨ďş’â€Ź ‍ ‏‍ﺄْďť?  ďš¸ďťœďťĄâ€Źî   ‍‏ ‍ ‏‍ ďš¸ďťœďťĄâ€Źî Ś ‍‏‍ ﺊ‏‍ﺨﺍďş?ďšž ďšşďş’ďť ďšśďşŽ  ďš°ďş” ‏ î Ś ‍ ďšśďş˜ ďą ďş˜â€Ź ‍ďş?ďšž ‏ ‍ ďş â€Ź î   ‍‏‍ﺎ ďş?ďą ďť?ﺍ‏‍‏‍ﺎ ŮŽďşƒâ€Źî  â€Ťďť´â€Ź ‍ﺭ‏ ‍ﺒ‏ ‍ ŮŽďşƒďťœďšžâ€Źî ˘â€ŤďťŤďťĄâ€Źî Ą ‍ﺭ‏ ‍‏‍ﺟﺊ‏ î Ą ‍‏‍ﺎ ďš¸ďş˜ďş¨ďšžďť”â€Źî  â€Ťďť­ďť¤â€Źî   ‍ ‏ ‍ďş?‏‍ ŮŽďşƒďť“ďšžďť­â€Źî ˘â€Ťďť¤ďťĽâ€Źî Ś ‍ﺎﺀ‏‍ﺒďť?‏ ‍ﺕ ďş?ďť?‏ î Ś ‍ﺊ‏ ‍ﺒ‏ ‍ ﺊ‏‍ ďąĄďş˜ďťĄâ€Źî Ś ‍‏ î   ‍ﺎ‏‍ďş?ďšž ‏‍ﺊ‏ â€Ťďť˜ďť ďš¸ďť­ďťĽâ€Źî Ś ‍ ďšśďş˜ďťŒâ€Źî ˘â€Ťďş• ﺇŮ? ďťœďš¸ďť¨ ďš¸ďş˜ďťĄâ€Ź î Ś ‍ﺎ‏‍ ďş?‏ ‍﹠ﺎ ďšśďť? ďš¸ďťœâ€Źî ¨ ‍ﺒ‏ ‍ﺊ‏

“Ey iman edenler! Kendi dÄąĹ&#x;ÄąnÄązdakileri sÄąrdaĹ&#x; edinmeyin. ÇßnkĂź onlar size fenalÄąk etmekten asla geri durmazlar, hep sÄąkÄąntÄąya dĂźĹ&#x;menizi isterler. Gerçekten, kin ve dĂźĹ&#x;manlÄąklarÄą aÄ&#x;ÄązlarÄąndan (dĂśkĂźlen sĂśzlerinden) belli olmaktadÄąr. Kalplerinde sakladÄąklarÄą (dĂźĹ&#x;manlÄąklarÄą) ise daha bĂźyĂźktĂźr. EÄ&#x;er dĂźĹ&#x;ĂźnĂźp anlÄąyorsanÄąz, ayetlerimizi size açĹklamÄąĹ&#x; bulunuyoruz.â€? (Ali Ä?mran 118) Ä?Ĺ&#x;te Rabbimizin emrine kulak verdiÄ&#x;imizde O (Subhânehu ve Teâlâ) bize nasÄąl hareket etmemiz gerektiÄ&#x;ini, neye inanÄąp neye inanmamamÄąz gerektiÄ&#x;ini beyan ettiÄ&#x;ini gĂśrĂźrĂźz. Ki bĂśylece Rasulullah (SallAllahu Aleyhi ve Sellem)’in “MĂźminin ferasetinden korkunuz. O, Allah'Äąn nuruyla bakarâ€?. (TirmizĂŽ, Tefsir, 16) tarifindeki gibi ferasetli ve basiretli mĂźminler olalÄąm. Obama kâfirinin bizi tarif ettiÄ&#x;i, ya da kalÄąbÄąna sokmak istediÄ&#x;i Ĺ&#x;ekilde birer MĂźslĂźman olmayalÄąm. Rabbimiz Ĺ&#x;Ăśyle buyuruyor;

Elbette deÄ&#x;iĹ&#x;meyecekti, baĹ&#x;ka ne beklenir ki! Ä?Ĺ&#x;te bĂśylece ABD ve diÄ&#x;er sĂśmĂźrgeci kâfir devletlerin MĂźslĂźmanlarÄąn hayrÄąnÄą istediÄ&#x;ini zannetmenin nasÄąl fiyaskoyla sonuçlandÄąÄ&#x;ÄąnÄą bir kez daha gĂśrmĂźĹ&#x; olduk. EsasÄąnda kapitalizm ideolojisiyle hareket eden, aynÄą zamanda MĂźslĂźmanlara kan kusturmayÄą dĂźstur edinmiĹ&#x; bir devletin yĂśneticisinin deÄ&#x;iĹ&#x;mesiyle deÄ&#x;iĹ&#x;ikliklerin olacaÄ&#x;ÄąnÄą sanmak yĂźzey-

kĂśklĂźdeÄ&#x;iĹ&#x;im

Ů’Ů? ŮŽ Ů’ ŮŽ ‍ ŮŽ إ‏ ŮŽ ‍ŮŽ ا Ů’ Ů? Ů?Řą Ů?ع‏ ŮŽ ‍اإ‏ Ů? ‍ ŮŽ ŮŽ Ů? َأ‏ ŮŽ Ů? ‍ل ا Ů? ŮˆŮŽŘ§â€Ź Ů? #Ů?$‍&  ŮŒ ع‏ ŮŽ '

“Muhammed, Allah'Äąn Rasulß’dĂźr. Ve O’nunla birlikte olanlar da kâfirlere karĹ&#x;Äą zorlu, kendi aralarÄąnda ise merhametlidirler.â€? (Fetih 29)

26

kasÄąm 2009


Selahaddin Karakılıç

gündem

bilgi@kokludegisim.net

Đlker Başbuğ’un Mardin Konuşması ve Düşündürdükleri. Genelkurmay Başkanı Orgeneral Đlker Başbuğ, bayramın ikinci günü Irak sınırına sürpriz bir ziyarette bulundu. Son ana kadar nereye gideceği açıklanmayan Org. Başbuğ, Mardin'in Nusaybin ilçesinin Sınırtepe'deki bir karakoluna ziyarette bulundu. Askerlerle tek tek bayramlaşan komutan hatırlarını sordu. (21 Eylül 2009 basından)

Bugün Türkiye’deki ordu kâfirlerle cihad eden “peygamber ocağı” olan ordu değildir. Hal böyle olunca Türk Ordusu cumhuriyetin kuruluşundan beri aktif olarak savaş içerisinde yer almamış ve hantallaşmıştır. AKP hükümetinin yaklaşık yedi yıllık iktidarı süresince kamuoyunu ele geçiren Amerika’dan ithal liberalizm ve demokrasi havası ordunun şu andaki konumunu ve yetkilerini kamuoyunda sorgulanır hale getirmiştir.

21 Eylül günü Mardin’deki askeri karakolda yaptığı konuşmayı incelediğimizde askerin siyasetindeki değişimleri takip etmemiz çok kolay olacaktır. Çünkü Başbuğ bu konuşmasında değişen ulusalcı siyasete dair pek çok noktayı gözler önüne sermektedir. Konuşmayı satır başlarını incelemek suretinde ele aldığımızda şunların beyan edildiğini görürüz.

Özellikle Ergenekon davası adı altında liberalizm yanlısı Amerikancı kanat büyük güç kazanmış ve ordu üzerinde istediği an kullanabileceği bir koz elde etmiştir. Bu sebepten dolayı ordu elindeki kaleleri birer birer yitirmiştir. Şu anda orduyu ayakta tutan çok az kozdan birisi de PKK’nın varlığıdır.

1. “Ülke ve millet bütünlüğünün korunmasının elbette bir bedeli vardır.” “Asker için onur ve vazife her şeyin üstündedir. TSK, bölücü terör örgütü ile mücadelede kendisine düşen görev ve sorumluluklarının bilinci içindedir.”

Geçmişte PKK’yı destekleyen Amerika bugün silahlı grupları tasfiye etme siyasetine gitmiştir. Çünkü artık Amerika yapacağı sömürüyü çatışma yoluyla değil iktidarları, özellikle de kurumları ele geçirerek yapmayı istemektedir. Bugün Türkiye’deki ve dünyanın Amerika’ya bağlı diğer ülkelerindeki durum budur. Mevcut iktidar ile birlikte Amerika’nın istediği yasalar tereyağından kıl çeker gibi meclisten geçmektedir.

Son günlerde gündemden düşmeyen ancak kimsenin neyi içerdiğini ya da nasıl uygulanacağını kesinlikle bilmediği “Kürt açılımı” nam-ı diğer “demokratik açılım” önceki MGK toplantısında çıkan kararlar neticesinde asker tarafından desteklenmişti. Başbuğ bu açılımın arkasındayız şeklinde bir beyanatta bulunmuştu.

Buradaki sözlerinde Başbuğ, ordunun gücünü meşru kılan çok az unsurdan biri olan PKK ile mücadeleye devam edeceklerini belirterek ellerindeki bu fırsata sıkıca sarıldıklarını göstermiştir. Bu fırsat da ellerinden gittiğinde ordunun iyiden iyiye azalan gücü sıfıra inecek ve ordu bir Hollanda ordusu kadar dahi güce sahip olamayacaktır.

Mardin’de yaptığı konuşmadaki bu alıntı ise askerin her ne kadar açılım adı altında Müslüman Kürt kardeşlerimizi Amerikan liberal demokrasisi potasında eritme çalışmasına destek veriyorsa da buradaki desteğinin tam bir teslimiyet içerisinde olmadığını göstermiştir. Başbuğ, silahlı mücadelenin devam edeceğini beyan ederek TSK’nin elindeki bu kozu bırakmayacağını beyan etmiştir. köklüdeğişim

2. “Silahla, kanla bir yere varılamaz. Tek çıkar yol bölücü terör örgütünün silahlarını bırakmasıdır.” “Büyük devletler, güçlü uluslar adildir, şefkatlidir”

27

kasım 2009


başbuğ’un mardin konuşması… ladıktan sonra halktan iktidara tepkilerin gelmesini de istiyor olabilir.

“Adalet Bakanlığı’ndan aldığımız bilgilere göre 2005-2008 yılları arasında bölücü terör örgütünden 221. maddeden faydalanmak üzere müracaat eden kişi sayısı 870’dir” “Yine bakanlığın verdiği bilgilere göre, 638’ine ceza verilmemiştir, serbest bırakılmıştır.” “Tek çıkar yol silahlarınızı bırakmaktan geçiyor. Bu ülke çok büyük bir ülke. Bu ülke bütün vatandaşlarına yeter.”

4. “Bu orduyu burada görüyorsunuz. Bazıları bu orduyu karıştırıyorlar. Bu ordu hiçbir grubun ordusu değildir. Bu ordu milletin ordusudur. Bunu bozdurmayız. Bizim gücümüz bu. Türk ordusunun arkasında millet var.” Ordu sarsılan gücünü yeniden toparlamak için zaman zaman böyle söylemlere başvuruyor. Daha evvel de “güçlü ordu güçlü Türkiye” sloganı pek çok reklam panosunda günlerce sergilenmişti. Başbuğ yıllarca halk üzerinde korku uyandıran ordu imajını yıkmak için harekete geçti. Çünkü sert imaja sahip bir ordu artık toplum üzerinde istediği etkiyi uyandıramıyor. Çünkü Amerika demokrasi düşüncesiyle toplumda mevcut statükoya karşı bir savaş açtı. Bu savaşın içerisine pek çok yayın organını, aydını! ve sivil toplum kuruluşunu katarak kendi isteklerini halkın istekleriymiş gibi kamuoyunda güçlendirmeye çalıştı ve büyük oranda da başarılı oldu.

Başbuğ’un bu beyanatı “demokratik açılım” içerisinde var olduğu rivayet edilen ve kapsamının oldukça geniş olduğu söylenen genel affa bir işaret olabilir. Ancak buradaki konuşmada askerin bir tuzağının olduğu kanısındayım. Hatırlanacağı gibi üniversitelerde türbanın serbest olmasını getiren bir yasa çıkarıldığında MHP buna destek vermişti ki, zaten bu yasa MHP’nin milletvekillerinin destek vermesi sonucu meclisten geçebilmişti. Daha sonra iktidarın halen mevcut statükocu Đngiliz kanadı karşısında “muktedir” olamaması sonucu uygulama yürürlükten kalkmış ve tekrar üniversitelerde türban yasaklanmıştı. Bu olayda en büyük kazanımı da MHP elde etmişti. Hem türbana destek vererek Müslüman Türk halkının teveccühünü kazanmış hem de yasa uygulamadan kaldırılınca çekilince suç üzerine değil iktidara kalmıştı. Hatta MHP milletvekillerinden Deniz Bölükbaşı bir açıklamasında bunun kendileri tarafından planlanmış bir tuzak olduğunu beyan etmişti. Çünkü destek vererek türbanın yasadan geçmesini sağladılar ancak AKP’nin bunu yürürlüğe koyamamasıyla da AKP’nin imajını sarstılar.

Bu durum karşısında ise Başbuğ sahaya indi ve halkla kucaklaşma çabaları içerisine girdi. Kâh Türkçe bilmeyen bir kadınla tercüman aracılığı ile konuştu, kâh mezun olduğu ilkokul arkadaşlarıyla buluştu, kâh Güneydoğu’da bir eve misafir oldu. Bunların tümünü yapması ordu için biz zorunluluk haline gelmişti, çünkü mevcut Amerikancı iktidarın başbakanı Erdoğan da gecekondulara misafir olup iftar açıyor ve her fırsatta oyuncak dağıtıyordu. Amerika’nın kullandığı yumuşak üsluba ordu da aynı şekilde karşılık vermeliydi.

Aynı siyaseti bugün ordu da izliyor olabilir diye düşünüyorum. Çünkü ordu bugün geçmişteki gibi yönetim üzerinde aktif bir güce sahip değil. Sivil otorite tarafından, daha doğrusu Amerikan siyaseti ile sindirilmiş durumda bu da orduyu daha sinsi üsluplar kullanmaya ve yeraltına inmeye zorluyor. Burada da Başbuğ açılımı destekliyorum deyip bunun kamuoyuna inmesini sağköklüdeğişim

Öte yandan bu ordu hiçbir grubun ordusu değildir sözü yıllardır Müslüman halkın nefretini kazanmış ordunun kendisinin laik taife ile olan organik bağını inkârdan başka bir şey değildir. Bir önceki paragrafta da zikredildiği gibi ordunun kendini benimsetme çabası Amerikancı anlayış karşısında tutunmaya ça-

28

kasım 2009


başbuğ’un mardin konuşması… lışan ordunun üslup değişikliğinden başka bir şey değildir.

“Devlet fırsat eşitliğinden daha fazla yararlanabilmeyi tüm vatandaşlarına sağlayabilmeli.”

Đlker Başbuğ sene başından beri yoğunluklu olarak ekranlarda boy gösteriyor, gündemdeki meselelerle ilgili fikir beyan ediyor ve yorumlar yapıyordu. Bu son açıklamalar da bu halkanın bir parçasıdır. Bu açıklamalarda önemli olan husus ordunun da bir sivil toplum kuruluşu gibi hareket ediyor olmasıdır. Geçmişte darbeler yapan, sözü kanun olan ordu, şu andaki güçsüzlüğünden dolayı sadece fikrini beyan eden bir sivil toplum kuruluşu konumuna düşmüştür.

Bu sözlerde görüldüğü üzere tavsiye niteliği taşıyan ancak içten içe eleştiren bir yaklaşım vardır. Ordu burada hükümetin eksiklerini beyan edip nasılsa biz müdahale edemiyoruz, bakalım siz bu bataktan nasıl çıkacaksınız anlayışı ile orduya pasif bir muhalefet yapmaktadır kanaatindeyim. Esasen ordu aktif müdahaleyi ister ancak mevcut durum ordunun aktif müdahalesini mümkün kılmamaktadır. Bugün Türkiye’de yaşanan klasik güçler çatışmasıdır. Ne var ki rüzgâr bugün Amerikancı demokrasi ve liberalizm lehine estirilmektedir. Burada eli zayıflayan ordu da pasifize bir muhalefet ve yer altı siyasetiyle eski günlerine kavuşacağı günü özlemle beklemektedir.

Buna ek olarak esasen ordu pasif bir muhalefet de izlemektedir. Gündeme ilişkin yorumlarla kısmen de olsa iktidara yönelik üstü kapalı eleştiriler yöneltilmektedir. “Bölge insanının ihtiyaçlarını tespit edip, bunu karşılamak devletin asli görevi.”

Đslam’ın ordusu yönetime karışmayan sürekli cihad eden ve Đslam’ın nurunu tüm kavimlere nur ve hidayet kaynağı olarak cihad ile taşıyacak olan ordudur. O ordu ise Allah Subhanehu ve Teâlâ’nın vaat ettiği Rasulü’nün müjdelediği Đkinci Raşid-i Hilafet Devletinin ordusudur.

“Bu bölge halkının öncelikli iki temel ihtiyacı nedir diye bana sorsanız derim ki: 1 – “Đşsizlik, geçim sıkıntısı, ekonomik sıkıntı.” 2 – “Eğitim sistemi. Eğitim sistemimiz yetersiz. Eğitim yalnız buranın sorunu mu değil. Değil ama buradaki problem diğer bölgelerden daha büyük. Bu bölgedeki eksiklikler diğer bölgelerden fazla.”

köklüdeğişim

29

kasım 2009


Halime Aydın

gündem

bilgi@kokludegisim.net

Bağımlılığın Gölgesinde Alkolizm. dermek adına yaşamaktan kurtulmuşlar, hayatta ki varoluş gayelerini öğrenmişler, yaşamın kastını algılama keyfiyetini edinmişlerdir. Đnsanlar arasında ki alakaların Đslami alakalar haline geldiği bir toplum oluşturmuşlardır. Böyle bir toplumda eğitimden kasıt, Đslami şahsiyete sahip bireyler yetiştirmekti. Nitekim küçük yaşta Đslami şahsiyeti oluşturmak adına eğitim görenler, ya Đslami konularda bir âlim ya da kendi alanlarında işin ehli uzmanlar oluveriyorlardı. Her halükarda bu kişilerde Allah korkusu temerküz eder, gayelerinin ilk sırasına Allah’ın rızasını kazanmak girerdi.

Menfaatçilik mefhumunu kendisinde barizleştiren kapitalizm, olabildiğince doyumsuz, dünya hayatına aşırı derece de bağımlı, sınır tanımayan bir insan tipi oluşturmuştur ne yazık ki. Kapitalist nizamın etkisi ile insanlarda var olan helal-haram ölçüsü kar-zarar ölçüsüne dönüşmüştür. Sonuçta ise “tüketim çılgınlığı” meydana gelmiş ve her geçen gün etkisini daha şiddetli göstermiştir. Bu bağlamda tüketim ile alakalı araştırmalar yapılmış, raporlar yayınlanmıştır. Zaten Türkiye’de çeşitli başlıklar altında, durumu izah etmekten öte geçemeyen raporlar birbiri ardınca yayınlanır. Bu raporlardan biri de Tütün ve Alkol Denetleme Kurumu’nun yayınladığı rapordu. Rapora göre Türkiye’de alkol piyasası %35 büyüme kaydetmiştir. Yani Türkiye’de Müslüman halkın alkole rağbeti %19 oranında artış göstermiştir. Bu rapordan hareketle bir takım noktalara değineceğiz inşallah.

Ne yazık ki hayat sahasından Đslam’ın kaldırıldığı günden bu yana insanların -cahiliye devrinde olduğu gibi- sadece ihtiyaçlarını tatmin etmeleri için yaşamaları adına, binbir türlü planlar sahneye konulmuştur. Yani tekrar bir geriye dönüş yaşanmıştır. -Đrtica- edilmiştir. “Đhtimal ki bazı kafalar kopacaktır” tehditleri altında bir oldubitti ile ilan edilen cumhuriyet, dinsiz bir hayatı ve orman kanunların hüküm sürdüğü bu hayatta, insan fıtratına tamamen aykırı bir organizeyi sunmuştur insana. Çeşitli hainliklerle kandırılan, zihinleri boşaltılan aileler, 9.senfoniyi dinlemekle çağdaşlaştıklarını, muasır medeniyetler mertebesine ulaştıklarını zannetmişlerdir. Bu aileler bale eğitimi vererek, özel hocalar(!) eşliğinde piyano dersleri vererek yetiştirdikleri evlatlarının, nasıl olurda bir alkolik veya uyuşturucu bağımlısı olduklarını; nasıl olurda bunca emeğe rağmen (!) kendilerine sahip çıkmadıklarını algılayamamışlardır. Doğru ya mahalle baskısından, irticadan -Đslam’dan- uzak, özgür yaşayan çağdaş gençler, nasıl olurda bu kadar doyumsuz olabilirlerdi.

Đnsan, yaratılışı itibari ile içgüdü ve uzvi ihtiyaçlara sahiptir. Diğer varlıklardan farklı olarak ise akledendir. Đnsan için bu ihtiyaçları tatmin etmek tabi ki kaçınılmazdır. Yaratıcı da bizden bu ihtiyaçları tatmin etmemizi talep eder. Fakat burada önemli olan husus, ihtiyaçların tatmininde ki metottur, yani insanın seçtiği yaşam tarzıdır. Yaratıcı bizden ihtiyaçlarımızı tatmin etmemizi ister ama kendi belirlediği ilkeler ve ölçüler dairesinde. Đnsan ihtiyaçlarını hırsızlık yaparak da tatmin eder, gücü nispetinde çalışarak da… Bu insanın kendi seçimidir ve burada söz konusu olan insanın iradesidir. Allahu Teâlâ insana olan rahmeti ile Đslam’ı göndermiş ve ihtiyaçların tatmininde ki organizeyi sunmuştur. Kur’an’ın hemen hemen bütün emir ve yasakları bu organizeyi bizlere öğretir. Đnsanlar Đslam’a kavuşunca, aklı geri plana atarak sadece ihtiyaçlarını giköklüdeğişim

Demokratik rejim, git gide doyumsuzlaşan, tembelleşen, ahlaksızlaşan, yozlaşan insanlara, her zaman Đslam’ı ilk düşman olarak

30

kasım 2009


bağımlılığın gölgesinde alkol… Bunun üzerine insanlar yanlarında ve evlerinde ne varsa Medine sokaklarına döktüler.”

göstermiştir. Ancak önceleri Đslam’ın her çeşidine -nasıl anlaşılırsa anlaşılsın- her anlamda cephe alan bu sistem, son yıllarda Đslam’a bakışını değiştirmiş gibi görünmektedir. Yüzeysel baktığımızda böyle görebiliyoruz. Ancak biraz derine indiğimizde Đslam’a olan düşmanlığın halen devam ettiğini bu düşmanlık üzere yol almaya devam ederken araçların değiştiğini anlamaktayız. Meşhur “ılımlı Đslam” söylemi ile Đslam’ın ılımlı olanına karşı(!) bir hoşgörünün var olduğu kabul ettirilmeye çalışılmaktadır. Hâlbuki bu rejim, Đslam’a göre haram sınırları içerisinde olan her şeyi, mübah gibi göstermiş hatta dikte etmiştir. Haram mefhumu ve bu ölçünün Müslüman’ın kırmızıçizgileri olduğunu zihinlerden kazımıştır adeta. Haram olan şeyler Đslam’ın belirlediklerinden değil de, toplumun örflerinden çıkarılır olmuştur.

Buhari Enes b. Malik’den şöyle dediğini rivayet etti;

‫ﻲ‬  ‫ﺒ‬ ‫ﻭُﺃ‬ ‫ﺡ‬ ‫ﺍ ﹺ‬‫ﺠﺭ‬  ‫ﻥ ﺍﻝﹾ‬ ‫ﺩ ﹶﺓ ﺒ‬ ‫ﺒﻴ‬ ‫ﻋ‬ ‫ﺎ‬‫ﻭَﺃﺒ‬ ‫ﻱ‬  ‫ﺎ ﹺﺭ‬‫ﺤ ﹶﺔ ﺍﻷﻨﹾﺼ‬  ‫ﻁﻠﹾ‬ ‫ﺎ ﹶ‬‫ﻲ ﺃَﺒ‬‫ﻘ‬‫ﺕ َﺃﺴ‬ ‫ﹸﻜﻨﹾ ﹸ‬ ‫ﺭ‬ ‫ﺨﻤ‬ ‫ﻥ ﺍﻝﹾ ﹶ‬ ‫ﺕ ﹶﻓﻘﹶﺎ َل ِﺇ‬  ‫ ﺁ‬‫ﻫﻡ‬ ‫ﺀ‬ ‫ﺎ‬‫ ﹶﻓﺠ‬‫ﺭ‬‫ﻭ ﹶﺘﻤ‬ ‫ﻫ‬ ‫ﻭ‬ ‫ﻴ ﹴﺦ‬‫ ﹶﻓﻀ‬‫ﻤﻥ‬ ‫ﺎ‬‫ﺍﺒ‬‫ﺸﺭ‬ ‫ﺏ ﹶ‬ ‫ ﹴ‬‫ﻥ ﹶﻜﻌ‬ ‫ﺒ‬ ‫ﺎ‬‫ﻫ‬‫ﺴﺭ‬  ‫ﺍ ﹺﺭ ﻓﹶﺎﻜﹾ‬‫ﺠﺭ‬ ‫ﻩ ﺍﻝﹾ ﹺ‬ ‫ﺫ‬ ‫ﻫ‬ ‫ ِﺇﻝﹶﻰ‬‫ﺱ ﹸﻗﻡ‬  ‫ﺎ َﺃ ﹶﻨ‬‫ﺤ ﹶﺔ ﻴ‬  ‫ﻁﻠﹾ‬ ‫ﻭ ﹶ‬‫ﻤﺕﹾ ﹶﻓﻘﹶﺎ َل َﺃﺒ‬ ‫ﺭ‬ ‫ﺤ‬  ‫ﹶﻗﺩ‬ ‫ﺭﺕﹾ‬ ‫ﺴ‬  ‫ﺤﺘﱠﻰ ﺍﻨﹾ ﹶﻜ‬  ‫ﻪ‬ ‫ﻠ‬‫ ﹶﻔ‬‫ﻬﺎ ﹺﺒَﺄﺴ‬ ‫ ﹸﺘ‬‫ﺭﺒ‬ ‫ﻀ‬  ‫ﺱ ﹶﻝﻨﹶﺎ ﹶﻓ‬ ‫ﺍ ﹴ‬‫ﺭ‬‫ﻤﻬ‬ ‫ﺕ ِﺇﻝﹶﻰ‬ ‫ ﹸ‬‫ ﹶﻓ ﹸﻘﻤ‬‫ﻗﹶﺎ َل َﺃ ﹶﻨﺱ‬ “Ben Eba Talha el-Ensari’ye, Eba Ubeyde ibnul Cerrah’a Ubeyy ibn-u Kab’a hurmadan yapılmış bir şarap içiriyordum ki ansızın biri çıkageldi ve şöyle dedi; “Şüphesiz hamr (içki) haram kılınmıştır.” Ardından Eba Talha şöyle dedi; “Ey Enes! Kalk şu küplere git ve hemen onları kır!” Enes; ”ben havanımıza doğru ilerlemek üzere kalktım ve onun tepesinden aşağı öyle bir vurdum ki nihayet o paramparça oldu.” dedi.

Sarhoşluk veren -Đçki gibi- maddeleri kullanma meselesi de böyledir. Allah’ın kati olarak haram kıldığı bir meseledir. Bu konuda Đslam hiçbir ruhsat da vermemiştir. Sarhoşluk veren maddeler şu ayetle haram kılınmıştır;

Đşte bu deliller ile içkinin haram kılındığı sabittir. Zaten mesele içkinin haram olup olmadığı meselesi değil, haram olduğu halde Müslümanların içkiye olan rağbetinin artması meselesidir. Bildiğimiz gibi Türkiye Müslüman nüfus ile beraber genç nüfusun da çoğunlukta olduğu bir ülkedir. Bu özelliği ve sahip olduğu bir sürü nimetiyle beraber, sömürgecilerin ilgi odağı haline gelmiştir. Türkiye halkı ise batıya hayran hayran bakarken, batı da Türkiye’ye -menfaatleri icabı- hayran hayran bakmaktadır. Türkiye halkının yardımseverliğinden, misafirperverliğinden değil elbette! Bu genç nüfusa sahip Türkiye’nin, birçok âlimler yetiştirmesi, bilim adamlarına sahip olması beklenir doğal olarak. Dini hayat sahasından kaldırmasından dolayı müçtehitler yetiştirmese de, hiç değilse bilim ve fen alanında dinamik olması beklenebilir. Ne yazık ki Türk gençliği ne damarlarında ki asil kanın hala farkına varmıştır ne de herhangi bir alanda bir ilerleme kaydetmiştir. Ahlaken ve ruhen bozuk bir gençlik türemiştir zamanla. Hatta bu gençlikten ebeveynlerini katledenler bile çıkmıştır. Çünkü bu gençliğe dizilerle, sinemalarla ahlaksızlık öğretilmiş, içki

‫ﺱ‬‫ﻡ ﹺﺭﺠ‬ ‫ﻻ‬ ‫ ﹶ‬‫ﻷﺯ‬ َ ‫ﺍ‬‫ﺏ ﻭ‬  ‫ﺎ‬‫ﺍﻷَﻨﺼ‬‫ﺭ ﻭ‬ ‫ﺴ‬  ‫ﻤﻴ‬ ‫ﺍﻝﹾ‬‫ﺭ ﻭ‬ ‫ﺨﻤ‬ ‫ﺎ ﺍﻝﹾ ﹶ‬‫ﻤﻨﹸﻭﺍﹾ ِﺇ ﱠﻨﻤ‬ ‫ﻥ ﺁ‬  ‫ﻴ‬‫ﺎ ﺍﱠﻝﺫ‬‫ﻴﻬ‬‫ﺎ َﺃ‬‫ﻴ‬ ‫ﻊ‬ ‫ﻗ‬ ‫ﻭ‬‫ﻥ ﺃَﻥ ﻴ‬  ‫ﻁﹶﺎ‬‫ﺸﻴ‬ ‫ﺩ ﺍﻝ ﱠ‬ ‫ﻴﺭﹺﻴ‬ ‫ﺎ‬‫ﻥ ِﺇ ﱠﻨﻤ‬  ‫ﻭ‬‫ﻠﺤ‬‫ ﹸﺘﻔﹾ‬‫ﻌﱠﻠ ﹸﻜﻡ‬ ‫ﻩ ﹶﻝ‬ ‫ﻭ‬‫ﻨﺒ‬ ‫ ﹶﺘ‬‫ﻥ ﻓﹶﺎﺠ‬ ‫ﻁﹶﺎ ﹺ‬‫ﺸﻴ‬ ‫ل ﺍﻝ ﱠ‬ ِ ‫ﻤ‬ ‫ﻋ‬  ‫ﻤﻥ‬ ‫ﻥ‬ ‫ﻋﹺ‬  ‫ﻭ‬ ‫ﻪ‬ ‫ﺫﻜﹾ ﹺﺭ ﺍﻝﹼﻠ‬ ‫ﻥ‬‫ ﻋ‬‫ﺩ ﹸﻜﻡ‬ ‫ﺼ‬  ‫ﻴ‬ ‫ﻭ‬ ‫ﺴ ﹺﺭ‬  ‫ﻤﻴ‬ ‫ﺍﻝﹾ‬‫ ﹺﺭ ﻭ‬‫ﺨﻤ‬ ‫ﻲ ﺍﻝﹾ ﹶ‬‫ﺎﺀ ﻓ‬‫ﺒﻐﹾﻀ‬ ‫ﺍﻝﹾ‬‫ﻭ ﹶﺓ ﻭ‬ ‫ﺍ‬‫ﻌﺩ‬ ‫ﻡ ﺍﻝﹾ‬ ‫ ﹶﻨ ﹸﻜ‬‫ﺒﻴ‬ ‫ﻭﻥ‬‫ﻨ ﹶﺘﻬ‬‫ﻬلْ ﺃَﻨﺘﹸﻡ ﻤ‬ ‫ﺓ ﹶﻓ‬ ‫ﻼ‬ ‫ﺼﹶ‬  ‫ﺍﻝ‬

“Ey iman edenler! Şarap, kumar, dikili taşlar, fal ve şans okları birer şeytan işi pisliktir. Bunlardan uzak durun ki kurtuluşa eresiniz. Şeytan, içki ve kumar yoluyla ancak aranıza düşmanlık ve kin sokmak; sizi Allah’ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık bunlardan vazgeçtiniz değil mi?” (el-Maide 90-91) Ebu Said’in Nebi (SallAllahu Aleyhi ve Sellem)’den rivayet ettiği bir hadiste Allah’ın Rasulü şöyle buyurmuştur; “Rasul (Aleyhi’s Selam) şöyle buyurdu; “Şüphesiz ki Allah içkiyi haram kılmıştır. Kime bu ayet ulaşırsa ve yanında içki namına bir şey varsa artık o içilmez ve satılmaz.” köklüdeğişim

31

kasım 2009


bağımlılığın gölgesinde alkol… içmek delikanlılığın göstergesi olarak lanse edilmiştir. Her çeşidiyle kitlesel iletişim araçları kullanılarak, içki içmek gibi haram olan bütün şeyler süslü gösterilip özendirilmiştir. Babalar erkek evlatlarına içki sofralarında örnek olmuşlardır. Böyle bir toplumun içki içmek gibi haram olan her şeye rağbet etmesinden daha doğal ne olabilir ki?

ekonomisinde alkol piyasasının yeri önemlidir. Bu bağlamda muhafazakârlaşma ve mahalle baskısı korkusu ile irkilen laik çevreler de rahat edebilirler. Görülüyor ki Türkiye’de muhafazakârlaşma korkutucu(!) boyutlara ulaşmamıştır. Statükonun Đslam ile hükmetme yahut Đslami değerleri topluma yeniden kazandırmak gibi bir gayesi de yoktur. Nizamın gayesi de bu nizam ile hükmedenlerin gayesi de bu değildir.

Şuna da dikkat etmek gerekir; faturalarla, vergilerle sömürülen, varlık içinde yokluk yaşayan bu halka göre içki içerek kafayı dağıtmak(!) normaldir. Zaten halkın elinden amellerinde ki haram-helal ölçüsü alınmıştır. Dolayısıyla içki tüketiminin artması anormal değildir. Son yıllarda TV dizilerinde ki içki sahneleri artış göstermiştir. Neredeyse içki içilen sahnelerin olmadığı dizilere veya filmlere rastlamak imkânsızdır. Halkın içkiye olan rağbetinin %19 oranında artış göstermesinde ki en önemli faktörlerden biri de, her hafta merakla takip edilen bu TV dizileridir. Ve bu diziler ile beraber kaybolan Đslami mefhumlardır.

Đslam nizamı ise haram olan şeylere karşı cezai yaptırımlar koymuştur. Çünkü Đslam hayatın her alanına etki eden bir dindir. Đçki içene uygulanacak ukubatı, celd (kırbaç vurmak, sopa cezası) olarak belirlemiştir. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur; “Kim içki içerse onu kırbaçlayınız.” Đslam’ın toplumda uygulanmayışının kalplerde ne kadar mevcut olursa olsun- insanı nasıl bir zillete sürüklediği ortadadır. Đslam yeryüzüne hâkim olmadan bu zilletin bitmesi de imkânsızdır. Çünkü izzet Đslam’dadır ve onun hayata tahakkümü ile geri gelecektir. Bizler o zaman ne içki tüketiminin artması hakkında ne de başka rezillikler hakkında konuşacağız. Bizler o zaman Đslam’ın nasıl tağutları yerle bir ettiğini ve nasıl dalga dalga yeniden dünyaya yayıldığını konuşacağız inşallah. Đnsanlığı rezil bir hayattan nasıl kurtardığına şahit olacağız inşallah. Umulur ki o günler çok yakındır…

Sonuçta ise, ekonomik krizlerle bunaltılan, ahlakı elinden alınmış, dinleri hayattan kaldırılmış bu halka, alkol ile beyni uyuşturmak layık görülmüştür. Bu amaçla çeşitli üsluplar kullanılmış, halkın alkol içeren, uyuşturan maddelere rağbeti artmıştır. Nedense devlet sigara ile savaşmak için çeşitli kampanyalar üretirken, bazı alanlarda sigara içmeyi yasaklarken; daha kötüsü olan alkol hakkında aynı özeni göstermemektedir. Çünkü devlet

köklüdeğişim

32

kasım 2009


Hüseyin Sivren

gündem

bilgi@kokludegisim.net

AKP’nin Yaptığı Đki Yüzlülük. 26.07.2009 Pazar günü Đstanbul-Esenler Hakkı Başar spor kompleksinde “Müslüman Alemin Đçinde Bulunduğu Hal ve Çözümü” başlıklı konferansımız Đstanbul Valiliğinin kararıyla! iptal edilmişti. Gerekçe olarak da “2911 sayılı toplantı ve gösteri yürüyüşleri kanunun 17. Maddesindeki bölge valisi veya kaymakam milli güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlığın ve genel ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması amacıyla belirli bir toplantıyı bir ayı aşmamak üzere erteleyebilir veya suç işleneceğine dair açık ve yakın tehlike mevcut olması halinde yasaklayabilir.” kanun maddesine dayandırıldı.

davetle yetindi, maddî güç-kuvvet kullanmadı.” (www.turkiyevilayeti.org)

Hizb kendini bu şekilde tarif etmesi ile birlikte bu tarifi destekleyen bilgi ve belge var mı? ona da bakalım. “Hizb-ut Tahrir’in ÖĐH (Özbek Đslam Hareketi) ile benzer amaçlar taşımasına rağmen, strateji, metod ve yaklaşımlar açısından oldukça farklı bir yapılanma olduğu gözlenmektedir. ÖĐH gibi HT’de Özbek yönetimini yıkmayı yerine radikal bir Đslam devleti kurmayı amaçlamaktadır. Fakat iki noktada ÖĐH’den ayrılmaktadır. Örgüt şiddete karşı stratejisini kendi ifadeleriyle “barışçıl cihad” olarak tanımladıkları bir çerçevede ideolojilerini savaşla değil “sözlü tebliğ” ile yaymaya dayandırmaktadır.” (http://www.usak.org.tr)

Bu iptal kararının konferans heyetine iletilmesi için bazı polis memurlarına görevleri tevdi edilirken, ikibine yakın aynı statüye sahip başka memurlara da dergimizin çalışanları başta olmak üzere 200 civarında Müslüman’ın tutuklanması emri tevdi edilmiş ve memurlar kendilerine verilen görevi harfiyen yerine getirmek sureti ile Müslümanları tutuklamışlardır.

“Şanlıurfa'da Hizb-ut Tahrir örgütünün internet sitesine girerek üye olan ve üç ay tutuklu kaldıktan sonra serbest bırakılan 24 yaşındaki Mehmet Nazif Yıldırım'ın yargılandığı davada ilginç bir gelişme oldu. Davanın görüldüğü Diyarbakır 4. Ağır Ceza Mahkemesi'ne Emniyet Genel Müdürlüğü'nden gelen raporda, Hizb-ut Tahrir'in terör örgütü olmadığı belirtildi. Savcı ise, örgütün amacının tüm Müslümanları bir halife etrafında toplayarak hilafet devleti kurmak olduğunu belirtti. Savcı Hizb-ut Tahrir'in amacına ulaşmak için 'kültürlenme', 'halkla bütünleşme' ve 'Şer'i esaslara göre Đslam devleti kurma' stratejilerini benimseyerek, Ürdün, Suriye, Lübnan, Sudan, Kuveyt, Kudüs, Malezya, Özbekistan ve Türkiye'de faaliyet gösterdiğini, Avusturya, Almanya ve Đngiltere gibi Avrupa ülkelerinde de örgütlendiğini vurguladı. Mahkeme, sanık Yıldırım'ı üç yıl hapis cezasına çarptırdı.” (radikal)

Bu tutuklamaların nedeni valiliğin ifade ettiği gibi “suçun önlenmesine yönelik” olmadığı ilerleyen süreçte bakan ama kör olmayan gözlerden kaçmamıştır. Burada meselenin iç yüzüne değinmeden önce suç işleyeceği var sayılarak operasyon yapılan Hizbut Tahrir’in kendini nasıl bir kitle olarak ifade ettiğine web sitesinden bir bakalım. “Hizbut Tahrir Đdeolojisi Đslâm olan siyasî bir partidir. Siyaset onun ameli ve Đslâm onun ideolojisidir. Ümmet arasında ve ümmetle birlikte, ümmetin Đslâm'ı kendisine dava edinmesi için, Hilâfet'i ve Allah'ın indirdiğiyle hükmetmeyi/yönetmeyi tekrar varlık sahasına geri getirmesi maksadı ile ümmete önderlik etmek için çalışır. Bugün bizim içinde yaşadığımız Dâr (ülke), Dâr-ül Küfür'dür. Çünkü küfür hükümleri uygulanmaktadır ve Rasulullah'ın Mekke'deki Peygamberlikle gönderildiği günlere benzemektedir. Dâr-ül Küfür'de davayı yüklenmek; davetle, siyasî çalışmalarla olur, maddî çalışmalarla değil. Rasulullah'ın Mekke'de daveti yüklendiği gibi.. Zira o, yalnızca

köklüdeğişim

“Moskova merkezli Orta Asya Đnsan Hakları Arşiv Merkezi, Memorial’in 1999 yılında yayınladığı “Kerimov Hizb-ut Tahrir’e Karşı” başlıklı raporda şöyle denilmektedir: “Partinin temel ilkelerinden biri de Hilâfet Devleti’ni kurmakla uğraşırken, maddi güç kullanmayı reddetmesidir. Fergana, Kokand, Andican ve Namingan gibi kentlerden gelen bilgiler bu kanaati doğrulamaktadır Bu bilgiler ise, partinin otoriteyi ele geçirmenin yolunun; bazı ülkelerdeki gibi maddi güç kullanmakla değil, aksine hiçbir taraftan destek-

33

kasım 2009


akp’nin iki yüzlülüğü… lenmeksizin sadece fikir ve aynı türden bir metod ile hareket edildiğini göstermektedir.”

lanmaktadır. Parti, çalışmasının tüm boyutlarında Đslâmî Şeraite bağlılık göstermekte ve Đslâmî Devleti yeniden kurmanın bir metodu olarak rejimlere karşı şiddet veya silahlı mücâdeleye başvurmayı, Đslâmî Şeriatın bir ihlâli olarak değerlendirmektedir.”

“Merkezi Brüksel’de bulunan dünya çapında saygın Uluslararası Kriz Grubu’nun 30 Ocak 2002’de yayınladığı “IMU (Özbekistan Đslami Hareketi) ve Hizb-ut Tahrir: Afganistan Savaşı’nın Đşaretleri”başlıklı raporunda şöyle denilmektedir: “Hizb-ut Tahrir, aşırılar olarak tanımlandıkları için özellikle Batılı politika üreticilerine sert bir şekilde meydan okumaktadır. Yani sadece barışçıl, şiddet-dışı bir yol benimsediklerini açıkça ve ısrarla vurgulamaktadır. Orta Asya’daki yönetimler ise, onların siyasi sistem açısından çok ciddi bir tehdit olduğuna inanarak buna, düşüncelerini şiddet-dışı bir ifadeyle dile getiren insanları tutuklayarak cevap vermektedir.”

“Yine Danimarka’da 15 Ocak 2004’te Danimarka Adalet Bakanlığı, Genel Savcının partinin Danimarka Anayasasına göre yasaklanma olasılığı hakkındaki raporundan sonra, Hizb-ut Tahrir’in yasaklanmasının mümkün olmadığını belirten bir karar yayınladı. Genel Savcının raporu, dahili ve harici araştırmalar dahil yaklaşık bir buçuk yıl süren kapsamlı ve uzun bir çalışma ve soruşturmalardan sonra anayasanın 78. maddesi uyarınca partinin yasaklanmasının mümkün olmadığına yönelik bir tavsiye ile birlikte sunuldu. Raporun 3. sayfasında şöyle denildi: “Partinin izlediği ve uyguladığı bu yol; fikrî, kültürel ve siyasî çalışma üzerine kuruludur. Parti, hayırsever ve silahlı eylemlerle uğraşmamakta ve bunun sebebi Đslamî Şeriat’ın kaynaklarıyla açıklanmaktadır.” 6. sayfasında da şöyle denildi: “Yapılan araştırmaya binaen, Hizb-ut Tahrir’in yasa-dışı bir amaç taşıdığı hakkında gerekli deliller sunmak mümkün değildir.” 8. sayfasında ise şöyle denildi: “Bunun içindir ki, Hizb-ut Tahrir’in çalışmasının doğal bir parçası olarak, yasadışı anlamına gelen veya yasa-dışı olan faaliyetler yaptığını kanıtlayan hiçbir delil yoktur... Yine işaret edilenlere binaen, Hizb-ut Tahrir’in yasa-dışı anlamına gelen veya yasa-dışı olan faaliyetlerde bulunduğuna dair gerekli ve yeterli kanıtlar vermek imkânsızdır.”

“Türkiye’de 2003 yılında Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin 2003/2291 nolu kararında şöyle denilmiştir: “Emniyet Genel Müdürlüğü’nün bilgi yazılarından, mahkememize intikal eden olaylardan ve dosya içeriğinden Hizb-ut Tahrir adındaki yapılanmanın cebir ve şiddet eylemlerinde bulunduğu, bu yönteme başvurduğu hususu tespit edilememiştir. Yapılanmanın bu haliyle terör örgütü olarak kabul edilmesi yeni yasal düzenleme karşısında mümkün görülmemektedir…” “Yine Uluslararası Kriz Grubu’nun 30 Haziran 2003’te yayınladığı “Orta Asya’da Radikal Đslam: Hizb-ut Tahrir’e Tepki” başlıklı raporunda ise şöyle denilmektedir: “Hizb-ut Tahrir, dinî bir organizasyon değildir. Tam aksine Đslam üzerine kurulu bir ideolojiye sahip siyasî bir partidir. Tüm Müslümanları Đslamî yönetim altında biraraya getirmek ve Batı’ya karşı koyabilme kapasitesine sahip bir devlet kurmak için tarihsel Hilafeti yeniden kurmayı amaçlar… Hizb-ut Tahrir, siyasî bir mücadele biçimi olarak “şiddeti” reddetmeye sahip çıkar ve faaliyetlerinin çoğu barışçıldır, şiddet dışıdır. Teoride grup, Đslamî hükme muhalif olan, masumların öldürülmesi olarak değerlendirdiği terörizmi reddeder… Yönetimlerin iddialarına rağmen, Orta Asya’da veya bir başka yerde terörist faaliyetlere karıştığına ilişkin hiçbir delil bulunmamaktadır.”

“Geçen yıl Amerikan Kongresi’nde bir terör örgütü olup olmadığı hakkında yapılan tartışmalar sonrasında Hizb-ut Tahrir’in terörist bir örgüt olmadığı sonucuna varılarak terörist örgütler listesine dâhil edilmemiştir. Aynı şekilde Almanya’da ve Đngiltere’de faaliyetlerinin yasaklanmasına rağmen Avrupa ülkelerinin hiçbirinde Hizb-ut Tahrir terörist örgütler listesine alınmamıştır. Üstelik sınır-dışı etmek, okuldan uzaklaştırmak ve faaliyetleri engellemek dışında hiçbir hukuki ceza da verilmemiştir. Avustralya, Hollanda ve Danimarka’da özellikle Yahudilerin yoğun çabalarına rağmen Hizb-ut Tahrir henüz yasaklanamamıştır.”

“Yine Đngiliz Göçmen Bürosu’nun 19 Ağustos 2003 tarihli bir belgesinde şöyle denilmektedir: “Hizb-ut Tahrir, dünya çapında birçok ülkede aktif olan bağımsız bir siyâsî partidir. Hizb-ut Tahrir’in faaliyetleri düşünsel gerekçeler, mantıksal argümanlar ve siyâsî kaynaşma üzerinde odakköklüdeğişim

“Yine Mart 2005’te Pakistan’daki Lahor Yüksek Mahkemesi, Hizb-ut Tahrir üyeleri hakkında açılan dava kararında şöyle denilmiştir: “Hizb-ut

34

kasım 2009


akp’nin iki yüzlülüğü… lerce üyesi halen cezaevlerinde tutuklu veya hükümlü olarak hapsedilmiş durumdadır.

Tahrir, Pakistan Hükümeti’nin politikalarından duyduğu rahatsızlığı açığa vurmaktadır ve bu, her bir vatandaşın hakkıdır. Dolayısıyla kamuoyuna dağıtılan bu bildirilerin nasıl terörizm veya bölücülük olarak değerlendirildiği anlaşılamamıştır.”

Fakat temmuz ayında gerçekleştirilen operasyonun daha önceki operasyonlardan bir farkı var bilmem fark ettiniz mi? Bu farklılıkla alakalı olarak önce şu haberi iyi okumamız lazım. Hatırlarsanız Ergenekon iddianamesinde “irtica ile mücadele” adı altında “AKP hükümetini ve Gülen cemaatini bitirme planı”na yer verildi. Bu plan dâhilinde;

3.Uluslararası Kriz Grubu’nun 2 Mart 2005 tarihli bir diğer raporunda da şöyle denilmektedir: “…Hizb-ut Tahrir kendisini Đslâmî Hilâfet’i yeniden kurmaya adamıştır. Bu bakımdan amacına ulaşırken şiddet eylemlerinden kaçınmada, Cihâdî gruplardan tamamen farklılık arzetmektedir.”

- “Elde ettikleri TSK'yı yıpratıcı bilgi ve belgeleri kendilerine müzahir (arka çıkan) medya organları kanalıyla yayınlamakta.” Bu maddenin bir benzerini AKP, hizb için uygulamaya koymuştur. Birçok basın ve medyada hizbi yıpratıcı yalan-yanlış haberler kasıtlı olarak yayınlanmıştır veya yayınlanması emredilmiştir!

“Ankara’da Avrasya Stratejik Araştırmalar Merkezi’nin Amerikan Nixon Center ile birlikte ortaklaşa düzenlediği, aralarında bulunduğu çok sayıda diplomat, araştırmacı ve akademisyenin katılımıyla gerçekleştirilen ve konuşma metinleri Eylül 2004’te yayınlanan “Hizb-ut Tahrir’in Meydan Okuması: Radikal Đslâmî Đdeolojinin Deşifresi ve Mücadelesi” başlıklı konferansta gazeteci Ruşen Çakır, Adalet Bakanı Cemil Çiçek, Dışişleri Bakanlığı Stratejik Araştırmalar Merkezi Başkanı Murat Bilhan ve eski ASAM Başkanı Ümit Özdağ da konuşmalar yaparak Hizb-ut Tahrir’in geçmişinden, yapısından, hedeflerinden ve izlediği yöntemlerden bahsettikleri halde Hizbut Tahrir’in bir terör örgütü olduğuna dair hiçbir iddiada bulunmamışlardır.”

- “Üst düzey komutanlar hakkında Yahudi, Ermeni, Sabetaycı vb. oldukları şeklinde asılsız haberler yapılmakta” Bu maddeye ilişkin benzerlik gösteren, Hizb’in Ergenekon örgütü ile veya “Đsrail”den yönlendirildiğine ilişkin yalan-yanlış haberler yapılmıştır. Oysa hizb dünya genelinde 60’a yakın devlette faaliyet göstermektedir. - “…kamuoyunun desteğini kırmak ve faaliyetlerine son vermek üzere bilgi destek faaliyetleri icra edilecektir.” Hizb ile alakalı yapılan haberlere bakıldığında bu madde ile bire bir örtüşmektedir. Ayrıca çok sayıda Hizb’in üyesinin tutuklanması da bu minvaldedir.

“Yine Nixon Center tarafından Aralık 2004’te yayınlanan “Hizb-ut Tahrir: Đslam’ın Siyâsî Đsyanı” başlıklı kitapta Hizb-ut Tahrir’in kurulduğu günden beri hiçbir şiddet eylemine başvurmadığı açıkça ifade edilmiştir. Yine Heritage Foundation ve CIA’ya bağlı Amerikan Ulusal Đstihbârat Konseyi’nin raporları da bu kapsamdadır.”

- “Đhbara dayalı ev baskınları yaptırılarak, buralarda silah ve mühimmatın yanı sıra, FG'ciler ile irtibat kurulması istenen oluşumlara (Yahudilik, CIA, MOSSAD, Moon Tarikatı, Humeyni vb.) ait objelerin aynı ortamda bulunması sağlanacaktır.” Bu madde ile alakalı olarak Süleyman Uğurlu’nun evinde silah bulunduğu iddia edilen silah meselenin iç yüzünü açıklamaktadır.

Evet, görüldüğü üzere Hizb-ut Tahrir’in terör örgütü olmadığına dair birçok bilgibelge mevcuttur, hatta T.C.’nin emniyeti ve mahkemesi dahi bunu resmi olarak belgelendirmiştir. Bu kadar bilgi-belgeye rağmen despot yönetim yapacağından asla geri kalmamış, zaman zaman Hizbin üyelerine yönelik tutuklamalara devam etmiştir. Çünkü Hizb T.C.’nin terör örgütleri listesindedir ve bu ülkede irtica (Đslam) her zaman birinci tehdit olarak algılanmıştır. Bu anlamda hizbin yüz-

köklüdeğişim

Oysa yukarıda da değindiğimiz üzere Hizb-ut Tahrir kurulduğu günden günümüze kadar maddi bir eyleme karışmadığı kesindir. O kendisinin metodunu yapmış olduğu birçok konferans, yürüyüş ve basın açıklamalarında ispatlamıştır.

35

kasım 2009


akp’nin iki yüzlülüğü… Đngilizci erkin kendine rakip olarak gördüğü Amerikancı erki saf dışı edebilmek için hazırladığı planı, Amerikancı AKP ve yandaşları Đslami hayatı başlatmak için kendini bu işe adamış Müslümanları saf dışı bırakmak için kullandığı açıktır. Bu anlamda Đslam hem Đngilizcilerin hem de Amerikancıların birinci düşmanları olduğunun kesinliği tekrar teyit edilmiştir. Buradan çıkan bir başka sonuç ise Hizb-ut Tahrir’in sistem tarafından korkulması gereken, biran önce önünün kesilmesi gereken bir güç olarak algılandığıdır.

göre verdikleri zıt kararlarla artık sadece kendilerini kandırabileceklerini, asıl gayeleri olan hizbin toplumun nazariyesinden düşürülmesini, onları toplumdan soyutlamayı başaramayacaklardı. Bu nedenledir ki sistem hizbe yönelik “silahlı terör örgütü” iftirasını atma gayreti içerisine girilmiştir. Bu yapılan operasyonun analizine yönelik açıklamamızdı. Birde bu konu ile alakalı olarak bir meselede daha var. Liberal, özgürlükçü AKP hükümeti özgürlükler fikrinde oldukça samimi davranmaktadır. Bu minvalde, silahlı bir eyleme karışmamış PKK’lıları velev ki, dağdan da gelseler, velev ki, silahlı eğitimlerin yapıldığı kamplardan da gelseler, velev ki üzerlerinde kendilerine özgü gerilla elbiseleri içinde de gelseler… onları terörist olarak nitelendirmeyip salıvermektedir. Diğer taraftan Đslam için mücadele yapan Müslümanlar için reva gördüğüne bakın! Bu noktada AKP ikiyüzlü davranmaktadır. Toplumu kandırmak içinde iki ayrı maske kullanmaktadır.

Son Temmuz ayında yapılan operasyonun diğer operasyonlardan farkına gelince; emniyet Temmuz ayında yapılan operasyonlarda örgütsel doküman olarak sadece kitap, beyan, dergi vs. gibi yazınsal materyalleri haber etmiştir. Oysa bu son operasyonda yazınsal dokümanların yanı sıra işin içerisine birde silahlar dâhil etmiştir. Yine bu operasyona yönelik olarak açılan davanın iddianamesinde, “sanıklarda Anıtkabir ve civarının uydu görüntülerinin bulunduğu ve altında da “Size kim gelir de toplanmış saflarınızı dağıtmayı ve cemaatinizi ayırmayı emrederse onu öldürün” yazdığı belirtildi. “Yapılan aramada el yazısıyla yazılmış kalemle çizilmiş bir kroki bulundu. Kroki Đzmir Selçuk'taki Meryem Ana Kilisesi'ne ait. Bu kroki neden hazırlandı? Đddialara göre Hizb-ut Tahrir örgütü Meryem Ana kilisesine silahlı saldırı düzenleyecekti. Đçeride çok sayıda yabancı turistin bulunduğu anda içeri silahlarla girilecek ve rehin alma eylemi gerçekleştirilecekti.” (basından) haberleri çıkmıştır. Bu işe yeltenmesinin nedeni ise, yeni çıkacak anayasada özgürlükler fikrine verilecek geniş kapsamdır. Bu anlamda düşünce özgürlüğü AB’nin dayatmalarından, olmazsa olmazlarındandır. Ayrıca değiştirilen Terörle Mücadele Yasasında Terör’ün tanımı değiştirilmemiştir. Hizb-ut Tahrir’in faaliyetleri terör kılıfına sığmayınca, düşünce özgürlüğüne verilmiş küresel tanımı da değiştiremeyeceklerine göre, Hizb-ut Tahrir’e yeni bir kılıf uydurmaları gerekli olmuştur ki, bunun için hazırladıkları tiyatro senaryosunu sahnede oynamaya başlamışlardır.

Abdullah Gül ve Recep Erdoğan ağız birliği etmişçesine, “düşüncesinden dolayı kimse hapiste değildir, düşüncesinden dolayı kimse yargılanmamalı” mahiyetinde demeçler vermektedirler. Belki bu konuda en çok muzdarip olan Başbakan Erdoğan’dır. Zamanında bir şiir okudu diye etmediklerini bırakmamışlardı adamcağıza. Şimdi bu yanlışla vermiş olduğu mücadele içerisinde “ne olursan ol yine gel” ama Hilafet istiyorsan “Hooop dur bakalım nereye hemşerim” dercesine, “elinde silah varsa bırak gel anlaşırız”, lakin “Đslam mı? dedin orada dur bakalım. Konjonktür uygun değil. O nedenle sizinle anlaşamayız” der gibi bir tavır seziyorum. Haksız mıyım? Evet, hükümet düşünce özgürlüğü adı altında, demokratikleşme adı altında silahlı bir eyleme karışıp karışmadığından asla emin olamayacağı, bir sözüne istinaden serbest bıraktığı, bekli bir askerin katilini, belki bir Müslüman’ın katili Marksist bir düşünceyi savunan eli kanlı terör örgütünün mensuplarını serbest bırakmaktadır. Fakat ellerinde onlarca delil olmasına rağmen ve hem sözleri ile hem de şimdiye kadar ki fiilleri ile bunu ispatlamalarına rağmen, Đslam davasını gü-

Đşte bu oyunun ana teması şimdiye kadar sadece fikri ve siyasi bir mücadele yürüten Hizb-ut Tahrir’e, silahlı terör örgütü yaftasını vurmaya çalışmalarıdır. Kendi akıllarından koydukları kanunlarına yine kendi akıllarına köklüdeğişim

36

kasım 2009


akp’nin iki yüzlülüğü… denlere aynı zaviyeden bakamamakta, ön yargılı davranmakta hatta kendini haklı çıkarmak adına iftiralar atmaktan da imtina etmemektedir.

dığı sınırlar çerçevesinde kalması şartıyla serbest bırakmıştır. Fikri, Şer’î delile dayanması veya Şeriat’ın çizdiği sınırlar çerçevesinde kalması şartıyla; Halife’nin benimsediği görüşlerin veya Müslümanların büyük bir çoğunluğunun tersine fikirler olsa bile kişinin dilediği görüşü açıklama hakkı vardır. Buradan da açıkça belli olmaktadır ki, özgürlükler noktasında ve diğer tüm hususlarda Đslam’dan daha güzel bir yönetim şekli yoktur.

Fikir hürriyeti; insanın serbest şekilde bilgiye ve düşünceye ulaşabilmesini, düşünce ve kanaatlerinden dolayı suçlanmamasını, düşünce ve kanaatlerini serbest şekilde açıklayabilmesini, savunabilmesini ve başkalarına ulaştırabilmesini ifade eder. Bu manada mevcut siyasi otoritenin ve ona bağlı kurumların, kendi kanunlarına dahi riayet edemedikleri veyahut kanunlarını diledikleri kişilere ve gruplara göre istedikleri şekilde yorumladıkları ve uyguladıkları ortaya çıkmaktadır ki, insan aklından çıkan kanun ve nizamların kaçınılmaz sonu budur.

Son olarak toplum üzerinde her türlü zafiyeti (ekonomide, sağlıkta, emniyette, hukukta, eğitimde vs.) gösteren fasid sistem, nesli ve ekini ifsaf eden bekasını devam ettirebilmek adına kendine alternatif olarak topluma sunulan Đslami Nizamın engellenmesi için asla zafiyete düşmediği, aksine bu iş için bütün olanaklarını seferber ettiğini bir kez daha gördük. Kurulduğu günden bu yana kendine alternatif olan Đslam Nizamının tekrar vücuda gelmemesi için her türlü zorbalığı, zulmü işlemekten asla geri kalmayan bu sistem, işledikleri bu son cürümle ne kadar da aciz olduğunu göstermiştir. Nitekim Đslam Davasını yüklenmiş Müslümanlara yönelik yaptığı her operasyonun ardından “bu mesele bitmiştir” mahiyetinde açıklamalar yapmasına rağmen Rabbimizin yardımı ile Đslam Davasının bu zulümlerin ardından daha da güçlenerek çıktığını, hak davasından ve yolundan asla taviz vermeden, sapmadan yürüdüğünü gördük. Bilakis küfür sistemi dayandığı esaslar itibari ile ne kadar zayıf ve çürük ise, Đslam Davasını taşıyanların dayandıkları esaslar tam aksine çok güçlü ve sağlamdır. Bu nedenle küfür Đslam’ın karşısında her zaman hezimete uğramaya mahkûmdur. Yeter ki, dava erleri dayandıkları esasları hayatlarından koparmadan bu yolda yürümeye devam etsinler. Muhakkak ki zafer Đslam’ındır.

Bugünkü vakası ile liberal AKP’nin savunduğu fikir hürriyeti tamamen Müslüman toplumları ifsada yönelik büyük kapitalist saldırının sadece bir parçasıdır. Her ne kadar Türkiye’de söylem ile eylem çelişse de, kapitalistlere göre fikir hürriyeti; yöneticileri muhasebe etmek, siyasîlerin ve başkalarının davranışlarını eleştirmekle sınırlı değildir. Fikir hürriyeti bunlarla birlikte; açık küfrü, Allah’ın varlığını inkâr etmeyi, faiz, kumar, içki, zina, eşcinsellik vb. Đslâm’ın muhafazasını ve sımsıkı bağlı kalınmasını emrettiği Allah’ın emirlerini ve Đslâmî değerleri yok etmeyi hedefleyen Đslâm Akidesi ile çelişen veya Đslâm Akidesi’nden çıkan hükümlere ters düşen herhangi bir fikre davet etmeyi de içermektedir ki Đslam kapitalistlerin çağrıda bulunduğu bu türden bir fikir hürriyetini yasaklamıştır. Binaenaleyh bir Müslüman’ın bu türden fikirlere davet etmesi haramdır. Ayrıca Đslâm’ın, Müslüman’a her konuda ve her işte görüşünü açıklamasına izin verdiği doğrudur. Ancak Đslâm bunun; Đslâm Akidesi’nden kaynaklanan veya Đslâm Akidesi’ne dayalı olması ve Đslâm’ın mubah kıl-

köklüdeğişim

37

kasım 2009


Asım Cingitaş

gündem

bilgi@kokludegisim.net

Mirim. Kendisinden üç senedir herhangi bir haber almamıştık. Ne yapıyordu, neredeydi? Sonra dediler ki, Muhammed zalimlerin elinde. Bir anda zihnimde fırtınalar esmeye başladı. Bir taraftan O’ndan haber almanın burukluğu, diğer taraftan gelen haberin vahameti.

adamdır!"

tahriç etti, lafız Đbn-u Mâce'ye aittir)

Ruveybida konuşuyor, hayır sahipleri yalanlanıyor. Ruveybida konuşuyor, Đslam’a ve Đslam ümmetine ihanet edenler güvenilir ilanlar ediliyor, emin müminler terörist olmakla itham ediliyor. Hâlbuki Muhammedler kendisine iftira edenler için, zulmedenler için dahi hayırdan başkasını murad etmezler. Onların örneği Allah Rasulü Muhammed’dir. Muzaffer bir komutan olarak Mekke’ye geri döndüğünde, Mekke müşrikleri O’na “sen bizim kerim kardeşimizsin, senden hayırdan başka bir şey görmedik, yine hayır umuyoruz” demişlerdi. Bu devrin zalimleri de, zulmettikleri Muhammedlerden hayır umacaklar. Bekleyin, görecektir, duranlar yürüyeni! Sabredin, gelecektir, solmaz, pörsümez Yeni!

Kendisi kibar, ince ruhlu bir beyefendidir. Her işinde tertiplidir. Söz verdiğinde yerine getirir. “Karıncayı bile incitmez” denir ya, işte öyle bir şahsiyeti vardır. Yıllar önce, Muhammed ve diğer bazı dostlarımla Đslam ve Müslümanların durumu hakkında tartışmalarımız olurdu. Tartışmaların en hararetli olduğu zamanlarda dahi O sakinliğini korurdu. Amacı tartışmayı kazanmak olmazdı. O muhatabını kazanmayı isterdi. Tartışmalarımıza şahit olan muhterem validem ‘Hepsi bağırıyor fakat Muhammed inci gibi konuşuyor’ derdi.

Başbakan Erdoğan, “Fikrinden, düşüncesinden dolayı bunu altını özellikle çiziyorum hiçbir insanın yargılanmasından yana değiliz. Bu ister parlamenter olsun ister parlamenter olmasın.” diyor. Yargılanan DTP’liler için anayasa değişikliğine gidebileceklerinden bahsediyor. Kandil’den gelen teröristler yargılanmaya dahi gerek duyulmadan serbest bırakılıyor. Yirmi senedir dağda, örgüt kampında ve “Suça karışmamışlar” imiş. Diğer taraftan muhlis Müslümanlar “silahsız terör örgütü!” kurmaktan takibata uğruyor, cezaları katmerleşiyor. Bu Müslümanlar hangi suça, hangi şiddet olayına karışmışlar. Anlaşılan, fikir özgürlüğü dedikleri şey, sadece kendi efendilerinin belirledikleri zümreleri kapsıyor.!

Şimdi, o ince ruh terörist olmakla itham ediliyor. Hırsızlar, bebek katilleri affediliyor, serbest bırakılıyor, hayır sahipleri mahkûm ediliyor. “Baba katiliyle baban bir safta” derdi merhum Necip Fazıl, şimdi yaşasa nasıl ifade ederdi, baba katillerinin miras yediğini, cezaevlerinin de mümin erlerin ömrünü yediğini. Bu nasıl bir ölçü, bu nasıl bir anlayış. Yıkılası zulüm, yıkılası zulüm. Allah Rasulü şöyle demişti: ‫ﺏ‬  ‫ﻴ ﹶﻜ ﱠﺫ‬ ‫ﻭ‬ ‫ﺏ‬  ‫ﺫ‬ ‫ﺎ ﺍﻝﹾﻜﹶﺎ‬‫ﻴﻬ‬‫ﻕ ﻓ‬ ‫ﺩ ﹸ‬ ‫ﺼ‬  ‫ﻴ‬ ‫ﺕ‬ ‫ﺎ ﹸ‬‫ﺍﻋ‬‫ﺨﺩ‬ ‫ﻭﺍﺕﹲ ﹶ‬ ‫ﺴ ﹶﻨ‬  ‫ﺱ‬ ‫ﻋﻠﹶﻰ ﺍﻝﻨﱠﺎ ﹺ‬  ‫ﻲ‬‫ﻴﺄْﺘ‬ ‫ﺴ‬  ‫ﺎ‬‫ﻴﻬ‬‫ﻕ ﻓ‬ ‫ﻁﹸ‬  ‫ﻴﻨﹾ‬ ‫ﻭ‬ ‫ﻥ‬  ‫ﻴ‬‫ﻷﻤ‬ َ ‫ﺎ ﺍ‬‫ﻴﻬ‬‫ﻥ ﻓ‬  ‫ﻭ‬ ‫ﺨ‬ ‫ﻴ ﹶ‬ ‫ﻭ‬ ‫ﻥ‬  ‫ﺎ ﺍﻝﹾﺨﹶﺎ ِﺌ‬‫ﻴﻬ‬‫ﻥ ﻓ‬  ‫ﻤ‬ ‫ﻴﺅْ ﹶﺘ‬ ‫ﻭ‬ ‫ﻕ‬ ‫ﺩ ﹸ‬ ‫ﺎ‬‫ﺎ ﺍﻝﺼ‬‫ﻴﻬ‬‫ﻓ‬ ‫ﺔ‬‫ﺎﻤ‬‫ ﹺﺭ ﺍﻝﹾﻌ‬‫ﻲ َﺃﻤ‬‫ﻪ ﻓ‬ ‫ﻓ‬ ‫ل ﺍﻝﺘﱠﺎ‬ ُ‫ﺠ‬  ‫ﺭ‬ ‫ل ﺍﻝ‬ َ ‫ﻀ ﹸﺔ ﻗﹶﺎ‬  ‫ ﹺﺒ‬‫ﻭﻴ‬ ‫ﺭ‬ ‫ﺎ ﺍﻝ‬‫ﻭﻤ‬ ‫ل‬ َ ‫ﻴ‬‫ﻀ ﹸﺔ ﻗ‬  ‫ ﹺﺒ‬‫ﻭﻴ‬ ‫ﺭ‬ ‫ﺍﻝ‬

"Đnsanlara öyle aldatıcı seneler gelecek ki, o zaman yalancılar doğrulanacak, doğru sözlüler de yalanlanacaktır. O zaman hainlere güvenilecek, güvenilir olanlar da ihanetle suçlanacaklardır. Đşte o zaman Ruveybida konuşacaktır." Dediler ki; "Ruveybida nedir?" Buyurdu ki; "Kamunun işleri hakkında (söz sahibi olan) aşağılık köklüdeğişim

(Đbn-u Mâce ve Ahmed, Ebî Hureyra yoluyla

Zalimler ve onların emir erleri bilsinler ki, Muhammed ve O’nun gibiler zulmün, tuğyanın köküne kibrit suyu dökmüşlerdir. Artık bu topraklar yılanın, çıyanın, haşeratın cirit attığı bir alan olmaktan çıkmaktadır.

38

kasım 2009


mirim… Muhammed, “olur da bir gün Medrese-i Yusufiye’ye düşersem, orada hafızlığımı yapacağım” derdi. Rabbim kendisine hafızlığı nasip etsin. Kerim abime ve tüm kardeşlerime Allah’tan kolaylık ve sabır istiyoruz. Çektikleri

çilelerin günahlarına kefaret olmasını diliyoruz. Abdurrahim Karakoç Beyefendi’nin Vasiyet isimli şiiri ile hepinizi selamlıyoruz.

VASĐYET

Đmansız askerin, korkak paşanın Bir boyuna bir de enine tükür. Kaçarken vurulup yere düşenin Bir leşine bir de kanına tükür. Ölürsen de hak yedirme, hak yeme; Aka kara, karaya da ak deme. Adaletten ayrılırsa mahkeme, Bir hakime bir de kanuna tükür. Đlaç olsa içme düşman tasından Sakın taş attırma dost arkasından Kim ikiyüzlüyse tut yakasından Bir yüzüne bir de canına tükür. Millet parasından verdirme parsa; Edirne'den Van'a, Muğla'dan Kars'a Nerede sahte bir kahraman varsa Bir resmine bir de şanına tükür. Kesmekle kısalmaz cömerdin eli Yiğidin adına eklerler deli. Baban olsa bile Allahsız ölü Bir ruhuna bir de sinine tükür. Bırak hesabını ölüm kalımın Đnanmışa zulmü ne ki zalimin Manayı reddeden sözde âlimin Bir ilmine bir de fenine tükür.

köklüdeğişim

39

kasım 2009


KöklüDeğişim

gündem

bilgi@kokludegisim.net

Siyasi Çalışmanın Gereklilikleri. ce bir aydın veya âlim olup siyasi bir kimse değildir. Ancak fikrini olayları kuşatan bir hale getirme uğrunda mücadele eder veya kendi fikrî esasına göre eleştirmek üzere olayları takip ederse o zaman siyasi bir kimse olur. Ve onun bunun üzerinde sabretmesi kaçınılmazdır. Çünkü cemaatlerdeki fikri değiştirmek, uzun vadeli zor bir iştir. Eğer siyasi fikir, sahih bir akideye dayalı sahih bir fikir olursa, yavaş da olsa sonuç vermesi kaçınılmazdır. Mademki siyaset, hayata tatbik edilir hale getirilmesi için mücadeleci çalışmadan ayrılmaz o halde siyasi çalışma, ümmete sırf araştırmalar ve fikirler sunmakla gerçekleşmez. Ancak aydın bir kimse, mücadele eder ve kendi fikrinin hayat ile ilişkilere egemen olması için sebat ederse işte o zaman siyasi aydın birisi olur.

Müslümanların hayatlarında kendisine istinat ettikleri Đslami akideden başka bir siyasi akidesi olmamıştır. Zira o, teşrii, işlerin idaresi ve gözetilmesi gibi hayatlarına ilişkin tüm hususlarda kendisine istinat ettikleri siyasi fikirdir. Keza o, kendisiyle dünyaya açılarak olaylar icat ettikleri veya akidelerinden kaynaklanan yada onun üzerine bina edilen şeyler vasıtasıyla bu olaylara yaklaştıkları fikirdir. Dolayısıyla o, onların etkin ve dinamik siyasi akidesidir. Ancak işler değişti, adamlar uzaklaştırıldı veya geri adım attı. Böylece siyasi Đslam, Müslümanların siyasi hayatının esası olmaktan uzaklaştırıldı. Müslümanlar, akılları istila eden ve işlere egemen olan küfür fikirleri dışında siyasetle iştigal etmez oldular. Ta ki Allahuteala, bu ümmet içinde fikre göre Đslami siyasi çalışmayla iştigal etmeyi yeniden başlatan ve devlet yoluyla bilfiil bunu üstlenmek için çalışan kimseleri onun için ortaya çıkarana kadar.

Đkincisi: Siyasi Çalışma ile Gazetecilik Çalışmasını Ayırt Etmenin Gerekliliği: Siyaset, dâhilî ve haricî olmak üzere işlerin güdülmesi ve gözetilmesidir. Yoksa gazeteleri okumak ve haberleri dinlemek hatta haberleri yorumlamak değildir. Her ne kadar bunlar ve benzerleri, siyasetin gerekliklerinden olsa da siyaset, mevcut amellere veya fikirlere ilişkin bir gözetimdir. Ancak bunlar, genellikle insanlara ve şahıslara, haberler yoluyla ulaşır ve bunların anlaşılması haberler yoluyla gerçekleşir. Siyasi bir kimse, herhangi siyasi bir kimse, haberleri takip etmedikçe siyasi bir kimse olması imkânsızdır. Aynı şekilde dâhilî yada haricî bir haber olsun haberin konusuna ilişkin malumatlara sahip olması kaçınılmazdır. Bu nedenle insanlar içerisinde siyasi işlerle iştigal eden siyasiler bulunduğu gibi haberleri aktaran gazeteciler de bulunmakta ve insanlar içerisinde siyasi kimseler bulunduğu gibi gazeteci kimseler de bulunmaktadır. Bunlardan her biri diğerinden tamamen farklıdır. Bazen gazeteci bir kimsenin yaptığı haber işlerin gözetilmesi için ol-

Fikrî-siyasi çalışmanın gerçekleşmesi, siyasi bir Müslüman’ın bazı hususları yapmasını gerektirir ki bunlardan bazıları şunlardır: Birincisi: Siyasi Çalışma ile Akademik veya Entelektüel Çalışmayı Ayırt Etmek: Kendi fikrini mevcut vakıalara indirgemek için çalışmaksızın veya kendine fikir edinmesi amacıyla ümmeti bu fikirle kültürlendirmeksizin ve kendi fikrini ilişkilerde somutlaştırarak bunların yürütücüsü olması için mücadele etmeksizin tarihi ve siyasi tarihi araştıran veya farklı konularda fikrî ve fıkhî araştırmalar ortaya koyup çalışmasını bunlarla sınırlandıran her kimse sadece bir araştırmacıdır. Aynı şekilde fikirlerini olayları kuşatır bir hale getirmek için vakıaya meydan okuyucu bir mücadeleye girişmeksizin ümmetine yeni bir bakış açısı sunan veya terk ettiği fikrini ihya eden bir aydın da sadeköklüdeğişim

40

kasım 2009


siyasi çalışmanın… duğunda siyasi bir seviyeye yükseleceği gibi bazen de siyasi bir kimsenin tek derdi, haber aktarmak olduğunda gazeteci veya gazeteciyorumcu seviyesine düşebilir.

siyasi bir kimseye göre, medya organlarının hepsini vesilelerinden bir vesile olarak baki kalır. Üçüncüsü: Siyasete Dair Pratik Mananın Daimi Netliği:

Bilakis onlar, pratik siyasi kimseler sayılırlar. Zira her ne kadar haberlerin takibatı ve kuşatılması hususunda onların son derece çaba harcaması kaçınılmaz olsa onlara göre haberler, hattı zatında bir gaye olmak yerine ümmetlerinin işlerini gözetmenin birer vesilesi olmalıdır. Çünkü onlar, bizzat meslekleri gazetecilik dahi olsa gazeteci değil, siyasi kimselerdir. Bunun da ötesinde onlar, davet taşıyıcısı ve fikir sahibi kimselerdir. Bu nedenle insanların işlerinin gözetilmesi hususunda fikre ve davetin taşınmasına göre hareket edegelmeleri kaçınılmazdır ki böylece siyasi haberler ile malumatları, insanlara amelleri veya fikirleri nakleden birer araç haline getirsinler. O halde bu haberlerin onlar nezdindeki değerinin, bunun ötesine geçmesi doğru değildir. Dolayısıyla bir davet taşıyıcısına göre haberlerin takip edilmesi, gazetecide olduğu gibi sırf bir hobi veya macera olamaz. Zira siyasi çalışmanın başarısı, haberlerin takip edilmesini gerektirir. Ancak takibat; haberleri aktarmak ve onlar üzerinde yorum yapmak için olmamalıdır. Bilakis bunlarla işlerin gözetilmesi amaçlanmalıdır.

Bu, söylendiği gibi bir nevi at dizginidir. Mademki siyaset, işlerin gözetilmesidir ve işler de durumların farklılaşmasıyla farklılaşır ve şartların değişmesiyle yenilenir, o halde siyasi çalışmanın başarısı, siyasi bir kimsenin fikirleri, duyguları, adetleri ve ondaki kamuoyu olmak üzere özü bakımından topluma dair derin bir idrake sahip olmasını gerektirir. Dolayısıyla topluma arız olan inhitatı veya yükselişi ve toplumun fikri ile duygularında meydana gelen değişimi idrak eder. Dolayısıyla da siyasi çalışma, çözülmüş veya bundan daha dakik yada daha büyük var olan insanların işlerinden bir işi çözmek üzere kalmamalıdır. Zira olaylar, bazen birbirine benzer, bazen de benzemez. Ancak toplumlar, değişir. Dolayısıyla siyasi bir kimse, olaya vakıf olmalı ve kendisiyle ümmetin işlerini gözeteceği fikri bilmelidir. Mesela insanların kendisine olan güvenine dönük komplolar düzenleyecek ajan bir şahsın Müslümanların beldelerinden birinde iktidar koltuğuna oturması, Đslami Devlet ikame ettiği şeklinde bir devrim olduğu iddiasının ortaya atılması, düşmanın Müslümanların beldelerine onları katledeceği bir savaş açması, diğer taraftan Güvenlik Konseyi'nin ümmetin düşmanlarına kazanımlar sağlama çabasıyla bir karar çıkarması ve yöneticilerin de bunu kabullenmesi, daha sonra konferansların ve zirvelerin düzenlenmesi hususunda yöneticilerin birbirleriyle rekabet emesi; işte bunların her biri insanların umurlarından ve işlerindendir. Olaylar, siyasi bir kimsenin karşısında işte bu şekilde çeşitlenmektedir. Bunun karşısında siyasi bir kimseye düşen, ümmetinin işlerini takip etmek ve onun işlerini gütmektir ki etrafında neler olup bittiğini keşfedici bir gözle anlasın. Dolayısıyla da gözetilmesi ve çözüm beyan edilmesi amacıyla üzerinde durulması

Ancak bu haberler ve habersel malumatlar değerlenip kıymetlenince bunların ehemmiyeti ortaya çıktı ve dördüncü güç olarak isimlendirecek derecede devletler bunlara son derece önem vermeye başladılar. Zira bu dördüncü güç, fikirlerin veya projelerin veya devletlerin veya partilerin veya şahısların propaganda araçlarından büyük bir araç haline geldi. Bunun da ötesinde saptırma hususunda kalıtsal bir rolü vardır. Đşte tüm bunlar, bu dördüncü güce özel ve bariz bir önem kazandırdı. Hatta bizler, medya için Hilafet Devleti'nde özel bir organ kıldık. Ancak bu ehemmiyet, bir gazeteci olarak gazetecinin çalışmasında yatmaktadır ve o, başkası için bir araç olarak baki kalan ehemmiyettir. Oysa köklüdeğişim

41

kasım 2009


siyasi çalışmanın… gereken odak noktasını tahdit edebilsin. Đşte bu gözetim, onda değişmez sabit tek bir şekil almamalıdır. Zira işlerin gözetilmesi, gözetimin anlamını tahakkuk ettirecekse bazen ajanın deşifre edilmesini gerektirir. Hatta insanların duyguları bu siyasi kimseye karşı koysa bile o, cesaretiyle bu ajanı deşifre eder ve halkına yalan söylemez. Bilakis buna sabreder ve elinden gelen her şeyi yapar. Çünkü burada ajanın şahsı, kafirlerin planlarını infaz etmede odak noktasıdır. Dolayısıyla onun insanlara deşifre edilmesi kaçınılmazdır. Yalancı devrim örneğinde de durum böyledir. Bazen de gözetim, ajan biliniyor ve plan bilinmiyorsa bizzat planı deşifre etmeyi gerektirir. Dolayısıyla siyasi kimseye elzem olan insanlara bunun analizini yapmak ve ondaki tehlike noktasını beyan etmektir. Ta ki insanları ondan uzaklaştırma girişiminde bulunmuş olsun. Bazen de gözetim, hakkındaki şer'î hükmün beyan edilmesiyle ümmet için bir maslahatı benimsemeyi veya ümmeti kendisi için çalışılan bir hedefe yada tahdit edilmiş bir fikre yönlendirmeyi gerektirir. Mesela ümmetin kalkındırılması ve ordunun ümmet içerisinde katliama maruz kalanlara yardım etme görevini yerine getirmesi gibi. Đşte ortaya koyulan bu fikirler, ümmetin hareketi zayıf ve sembollerinin siyasi hitabı Đslam'ın vacip kıldığı çözümden uzak vakıacı ve düşük olduğunda ateşleyici bir barut olacaktır. Đşte burada siyasi kimse, bizzat kendi hitabının içeriğine odaklanmalıdır. Bazen de böylesi bir durumda siyasi çalışmanın başarısı, insanlar için siyasi analizin detaylarına girmeyi gerektirmez. Çünkü bu, kalkınma sürecine zarar verebilir veya onu baltalayabilir. Dolayısıyla ümmete yönelik hitabında, ideoloji çerçevesinde mümkün olan vesileleri ve üslupları kullanarak onu Đslam'ın vacip kıldığı köklü çözüme doğru harekete geçirecek hususlara odaklanmalıdır. Bu da neşriyatlar yayınlamak veya temaslar kurmak veya heyetler göndermek veya fısıltı kampanyaları yürütmek veya sloganlarını belirleyerek kendisinin önderlik ettiği yürüyüşler düköklüdeğişim

zenlemek veya işlerin güdülmesini amaçlayan fikirlerin tahakküm edegelmesi şartıyla somut sonuçlara götürecek benzeri üsluplar ve vesileler benimsemekle olur. Hakeza siyasi bir kimse, “Düşüncede adet ve amelde adet” denilen şeylere veya diğer bir ifadeyle donukluğa sahip olamaz. Çünkü hedef, ister bir ajanın yada planın deşifre edilmesi ister ümmetin maslahatlarının benimsenmesi ve çalışması için onu harekete geçirmek olsun ideoloji yoluyla ümmetin işlerini gütmek ve gözetmektir. Ancak bu donuksuzluk, siyasi Müslüman kimseyi, Batılılarda olduğu şekliyle siyasetin manasına sürüklememelidir. Çünkü Müslüman, Đslam ile mukayyettir. Zira Batılılar nezdinde siyaset, mümkünatlar sanatıdır. Yani vakıa sanatıdır. Yani herhangi bir sabit fikirle mukayyet kalmaksızın vakıanın yamalanması veya güzelleştirilmesidir. Dünyada siyasetle iştigal eden herkesin yanı sıra Müslümanların beldelerindeki siyasilerden, diyaloglarında ve toplantılarında Đslami cemaatlerin evlatlarından onları taklit edenlere egemen olan şey, işte siyasetin manasına yönelik bu anlayıştır. Dolayısıyla siyasi Müslüman bir kimsenin, vakıa karşısında donuklaşması doğru olmayacağı gibi, vakıayla etkileşime girerek onun bir parçası olması da doğru değildir. Dördüncüsü: Siyasi Uyanıklığın Hakikatini Đdrak Etmek: Siyasete ilişkin pratik manaya değinilmesi bizleri, siyasi çalışmayı üstlenmek için gerekli olan siyasi uyanıklığın manasının tahdit edilmesine götürür. Zira Müslüman’a göre siyasi uyanıklık, yerel veya devletlerarası siyasi durumlara yönelik uyanıklık veya devletlerarası konjonktüre yönelik uyanıklık veya siyasi olaylara yönelik uyanıklık veya devletlerarası siyasi haberleri yada siyasi çalışmaları takip etmeye yönelik uyanıklık demek değildir. Her ne kadar bunlar elde edilmesi veya tamamlanması gerekli olan hususlar olsa da siyasi uyanıklık, siyasi bir kimse-

42

kasım 2009


siyasi çalışmanın… ‫ﻤﻥ‬ ‫ﻪ‬ ‫ﻥ ﺍﻝﹼﻠ‬ ‫ﻭ ﹺ‬‫ﻥ ﺩ‬‫ﺎ ﹶﻝﻜﹸﻡ ﻤ‬‫ﻭﻤ‬ ‫ﺭ‬ ‫ﻡ ﺍﻝﻨﱠﺎ‬ ‫ﺴ ﹸﻜ‬  ‫ﻤ‬ ‫ﻭﺍﹾ ﹶﻓ ﹶﺘ‬‫ﻅﹶﻠﻤ‬ ‫ﻥ ﹶ‬  ‫ﻴ‬‫ ﹶﻜﻨﹸﻭﺍﹾ ِﺇﻝﹶﻰ ﺍﱠﻝﺫ‬‫ﻻ ﹶﺘﺭ‬ ‫ﻭ ﹶ‬ ‫ﻥ‬  ‫ﻭ‬‫ﺼﺭ‬  ‫ﻻ ﺘﹸﻨ‬ ‫ﻡ ﹶ‬ ‫ﺎﺀ ﹸﺜ‬‫ِﻝﻴ‬‫“ َﺃﻭ‬Sakın zulmedenlere meylet-

nin uydu kanallarında yada yürüyüşlerde veya zirve ve konferans katılımlarında ustaca konuşması değildir. Zira bunlar, sırf kürsüden başka bir şey değildir. Bilakis siyasi uyanıklık, dünyaya ve olaylara özel bir açıdan bakmaktır. Müslümanlar olarak bizler için bu açı, [‫ ]ﻻ ﺍﻝﻪ ﺇﻻ ﺍﷲ ﻤﺤﻤﺩ ﺭﺴﻭل ﺍﷲ‬açısı olan Đslami akide açısıdır. Dolayısıyla dünyaya, özel bir açı dışından bakmak, siyasi bir uyanıklık değil yüzeysellik sayılır. Siyasi uyanıklık ise ancak şu iki faktör bulunduğunda gerçekleşir: Bu bakış, tüm dünyaya yönelik olmalı ve sınırlandırılmış özel bir açıdan hareket etmelidir. Tabii ki Müslüman için bu, Đslami akide ve şeri hüküm açısından olmalıdır. Đşte bu siyasi uyanıklık ve siyasi uyanıklığın manasına ilişkin bu anlayış, doğal olarak siyasi bir kimsenin kendi ideolojisi uğrunda mücadeleye girmesini kaçınılmaz kılmaktadır. Ta ki yeryüzüne sadece bu ideoloji egemen olsun.

meyin! Yoksa size ateş dokunur. Sizin Allah’tan başka dostlarınız yoktur. Sonra muzaffer de olamazsınız.” [Hûd 113] Beşincisi: Müslüman’ın Đştirak Edeceği Siyasi Ortamı Tahdit Etmek: Siyasi ortam, yönetimi üstlenmek yoluyla pratik olarak insanların işlerini gözetmeyi üstlenen şahısların ortamıdır. Aynı şekilde siyasi haberler, siyasi işler ve siyasi olaylar hakkında görüşlerini ortaya koymak için bunları takip eden ve taşıdıkları görüşle insanların işlerini gözeten şahısların ortamıdır. Yani siyasi ortam, yönetici olsun-olmasın siyasilerin ortamıdır. Đçerisinde yaşadıkları ve yaşamları ile doğrudan temas halinde oldukları bu ortama “Siyasi Ortam” denir. Hilafet Devleti'nin yok olmasından bu yana Đslami siyasi ortam tamamen sona ermiştir. Zira Müslümanların beldelerini işgal eden kâfirler, fikirlerini ve şahıslarını ifsat ederek bozuk/fasit siyasi bir ortam oluşturdular. Bu da kâfir onları hazırladıktan sonra kendi fikrini onların fikri ve emellerini kıytırık enaniyetçi emeller haline getirdi. Halen bu kâfir, siyaseti kendi mikyaslarına göre anlayan ajanlar türetmeye muktedir durumdadır. Bu nedenle siyasi bir Müslüman, bu ortamdan uzak durmalı, dahası fikrinde ve hedeflerinde alternatif bir ortam oluşturmak için çalışmalıdır. Binaenaleyh kâfirlerin bakanlıklarına ortak olmak veya mevcut anayasalar esasına binaen yöneticileri muhasebe etmek amacıyla Đslami olmayan vatancı ve milliyetçi partilerle ittifak kurarak siyasi çalışmayı üstlenmeyi kendisine ve partisine reva gören herkes, bu davranışıyla bu fasit/kokuşmuş nizamların ömrünü uzatan mevcut siyasi ortamın bir parçası olacağını idrak etmelidir. Dolayısıyla gerçekten siyasi bir Müslüman, Đslam'ın mutlak egemenliğinden başkasını kabullenmeyeceğinden dolayı bu ortama bulaşmayı kabullenmeyen ideolojik siyasi bir kimsedir.

Đşte burada buna dair canlı bir örnek vardır. Zira Gazze'de meydana gelen ve gelmekte olan olayları, meselenin taraflarına tahakküm eden bölgesel ve devletlerarası vakıadan ve taraflardan her birinin hedefini bilmekten soyutlanarak takip etmek doğru değildir. Tüm bu tarafların başında da Yahudilerin güvenliğini himaye etmeyi garanti altına almak ve mesele sona erdirilerek Yahudi varlığının himayesini gerçekleştirmek üzere herkesin iştirak ettiği cılız bir Filistin devleti kurma lehine Filistin halkının tüm temsilcilerini müzakereler oyununa sokmak için büyük tuzaklar kuran mücrim Amerika gelmektedir. Dolayısıyla bu Amerikan tuzağının bilinmesi önemli olduğu gibi katliam sırasındaki ve sonrasındaki Amerikan ajanlarının hareketlerini, konferanslarını ve zirvelerini ve bu hareketlerin hedefleri ile sonuçlarını bilmek de önemlidir. Ancak siyasi uyanıklık, sırf bunları veya hatta bunların detaylarını bilmekle gerçekleşmez. Bilakis siyasi uyanıklık, olayları şeri hüküm kaidesine göre anlamanın sürekliliği ile gerçekleşir. Allahuteala şöyle buyurmuştur:

köklüdeğişim

‫ﻥ‬  ‫ ﹶﺘﻐﹸﻭ‬‫ﻴﺒ‬ ‫ﻥ َﺃ‬  ‫ﻴ‬‫ﻤﻨ‬ ْ‫ﻤﺅ‬ ‫ﻥ ﺍﻝﹾ‬ ‫ﻭ ﹺ‬‫ﻥ ﺩ‬‫ﺎﺀ ﻤ‬‫ِﻝﻴ‬‫ﻥ َﺃﻭ‬  ‫ﻓﺭﹺﻴ‬ ‫ﻥ ﺍﻝﹾﻜﹶﺎ‬  ‫ﺨﺫﹸﻭ‬  ‫ﻴ ﱠﺘ‬ ‫ﻥ‬  ‫ﻴ‬‫ﺍﱠﻝﺫ‬

43

kasım 2009


siyasi çalışmanın… ‫ﺎ‬‫ﻴﻌ‬‫ﺠﻤ‬  ‫ﻪ‬ ‫ﺯ ﹶﺓ ِﻝﹼﻠ‬ ‫ﻌ‬ ‫ﻥ ﺍﻝ‬  ‫ﺯ ﹶﺓ ﹶﻓ ِﺈ‬ ‫ﻌ‬ ‫ﻡ ﺍﻝﹾ‬ ‫ﻫ‬ ‫ﺩ‬ ‫ﻨ‬‫ﻋ‬

“Eğer Biz onları yeryüzünde yerleştirirsek (hâkim kılarsak), salâtı ikame ederler, zekâtı verirler, marufu emrederler ve münkerden nehyederler. Đşlerin akıbeti şüphesiz Allah’a aittir.” [el-Hacc 40-41]

“Onlar ki müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinirler. (Bunu yaparak) onların yanında izzet mi arıyorlar? Muhakkak ki izzetin tamamı Allah’a aittir.” [en-Nisâ 139]

Đşte bu Đslami şahsiyet ve bu siyasi Müslüman, bu kapsamlı anlayışıyla insanların en sadığıdır, onların en muhlisidir, üstünlük ve ruhaniyet olarak onlarını en azimidir. Zira o, Đslam’ı sayesinde etrafında ne olup bittiğini fark eder ki insanlar üzgün olduğu halde ümmet için en hayırlı olanlardan dolayı onun sevindiğini ve insanlar sevindiği halde ümmete zarar vermelerinden dolayı onun üzüldüğünü görürsün. Onun duyguları, ne rica minnet etmek, ne laf üretmek, ne de ahkâm kesmek için harekete geçer. Çünkü onun duyguları, şeriata göre hareket edip onun ürünü olan fokur fokur kaynayan sadık bir duygudur. Dünyaya, olaylara ve şahıslara [ ‫ﻻ‬ ‫ ]ﺇﻝﻪ ﺇﻻ ﺍﷲ ﻤﺤﻤﺩ ﺭﺴﻭل ﺍﷲ‬akidesi yoluyla tahakküm etmesi onun seçkinliği için yeter de artar.

Altıncısı: Siyasi Müslüman’ın Azim Đslami Nefsiyetle Karakterize Olması: Ümmetinin işlerini gözetmeye dikkat eden, onun durumu hakkında tefekkür eden ve bunları da akidesini karşılaştığı her şeyin esası edinerek, yani aklının ve kalbinin esasını iman kılarak ideolojisi yoluyla gören siyasi bir kimse, Đslami şahsiyete sahip bir kimsedir. Çünkü o, Kur’an’ı ile akidesinin en kısır ve en basit işlerle muhasara edilmesini kabullenmeyerek onları canlı ve diri tutar. Dahası o, bu suretle yeryüzünün tamamına Đslam tohumları ekmek üzere onu değiştirmeyi amaçlar. Allahuteala, el-Hacc suresinde şöyle buyurmuştur: ‫ﻭﺍ‬‫ﻤﺭ‬ ‫ﻭَﺃ‬ ‫ﺯﻜﹶﺎ ﹶﺓ‬ ‫ﺍ ﺍﻝ‬‫ﺁ ﹶﺘﻭ‬‫ﻼ ﹶﺓ ﻭ‬‫ﻭﺍ ﺍﻝﺼ‬‫ﺽ َﺃﻗﹶﺎﻤ‬ ‫ ﹺ‬‫ﻷﺭ‬ َ ‫ﻲ ﺍ‬‫ ﻓ‬‫ﻫﻡ‬ ‫ﻤ ﱠﻜﻨﱠﺎ‬ ‫ﻥ ﺇِﻥ‬  ‫ﻴ‬‫ﺍﱠﻝﺫ‬ ‫ﻭ ﹺﺭ‬‫ﻷﻤ‬ ُ ‫ﺒ ﹸﺔ ﺍ‬ ‫ﻗ‬ ‫ﺎ‬‫ﻪ ﻋ‬ ‫ﻭِﻝﱠﻠ‬ ‫ﻨ ﹶﻜ ﹺﺭ‬‫ﻥ ﺍﻝﹾﻤ‬ ‫ﻋﹺ‬  ‫ﺍ‬‫ﻬﻭ‬ ‫ﻭ ﹶﻨ‬ ‫ﻑ‬  ‫ﻭ‬‫ﺭ‬‫ﻤﻌ‬ ‫ﺒﹺﺎﻝﹾ‬

köklüdeğişim

44

kasım 2009


KöklüDeğişim

gündem

bilgi@kokludegisim.net

Nereden Başlamalıyız? runlarına yönelik bu tür bir yorumdan sakınmak gerekir.

“Ferdin ıslahı, toplumu ıslah etmez” derken toplumun ıslahı için sadece bunun yeterli olmayacağını kastetmekteyiz. Yoksa toplumun ıslahında ferdin ıslahının hiçbir ehemmiyeti ve kıymeti olmadığını kastetmiyoruz. Çünkü toplumun ıslahı, toplumda uygulanan nizamın, topluma hâkim fikirlerin ve topluma egemen insanların duygularının değiştirilmesini gerektirir.

Bu nedenle Müslümanların kalkınmasını isteyen bir kimse, sadece onların sorunlarını ortaya koymakla yetinmemelidir. Aksi takdirde o, yeni bir şey ortaya koyamaz. Ancak Müslümanları içinde bulundukları çıkmazdan kurtarmak ve onları yeniden dünyaya yönlendirmek için uygun projeler belirlemeye girişmelidir ki böylece Allah'ın istediği gibi insanlar için çıkartılmış en hayırlı ümmet olsunlar.

Bu değişim ise ancak insanlardan oluşan güçlü bir kitlenin çalışması ile gerçekleşir. Bu kitle fertlerden oluşur ve bu fertlerin ıslah edilmesi kaçınılmazdır. Salih fertlere dayanan bu kitle, bünyesi üzerine oturttuğu fertlerin ıslahına yönelik çalışmasında başarı elde edemez. Bilakis onun asli ve temel çalışması, toplumu değiştirmek olmalıdır. Bu da insanların fikirlerini ve duygularını hazırlamak, yani küfür nizamlarıyla hükmeden devleti yıkmaya ve Đslam şeriatıyla hükmeden bir devleti kurmaya dönük bir kamuoyu hazırlamak yoluyla olur.

Burada aynı soru ön plana çıkmaktadır: Nereden başlamalıyız? Cevapların özüne döndüğümüzde cevabın, şu iki eğilim altında toplandığını görürüz: Birinci Eğilim: Toplumun ıslahı gerçekleştiğinde Müslümanlar daha önceki izzetlerine dönecek olmaları itibarıyla toplumdaki alt yapıyı, yani halkçı kaideyi önemseyerek her Müslüman’ın ayrı ayrı ıslah edilmesini düşünmektedir.

Tüm siyasi ve ekonomik durumların ve değişikliklerin Müslümanlar olarak bizlerin aleyhine işlediği noktasında Müslümanlar arasında ihtilaf yoktur. Doğrusu bu vakıaya ilişkin pek çok araştırma ve açıklayıcı eğilimler vardır… Burada bu açıklayıcı eğilimler arasından iki türü mülahaza etmemiz kayda değerdir.

‫ل‬ َ ‫ﻘﺘﹶﺎ‬ ‫ﻥ ﺍﻝﹾ‬  ‫ﻴ‬‫ﻤﻨ‬ ْ‫ﻤﺅ‬ ‫ﻪ ﺍﻝﹾ‬ ‫ﻭ ﹶﻜﻔﹶﻰ ﺍﻝﱠﻠ‬ “Savaşta müminlere Al-

lah yeter." [Ahzab 25]

Đkinci Eğilim: En sağlam yolun, Đslami daveti taşımanın yükünü ve Müslümanların hastalıklarına karşı korunmasını üstlenecek bir devletin oluşturulması olduğunu düşünmektedir… Her ne kadar gaye -ki o, Müslümanların izzetini oluşturmaktır- aynı olsa da metot bakımından bu iki eğilim arasında fark vardır. Madem bu gaye, bu kadar hayati bir taleptir o halde “Doğru nerede?” sorusunun cevabını öğrenmek üzere ciddi bir araştırma içerisine girmeliyiz.

Bazı aydınlar, hastalığı teşhis etmeden önce ilaç yazamayacak bir doktor gibi çözümün ancak sorunun vakıasını anlamakla olacağı inancından hareket ederek bu yorumlar yoluyla sorunları ortaya koymayı hedeflemektedirler.

Son soruya cevap vermeden önce temel bir husus üzerinde müttefik olmamız kaçınılmazdır ki o, bizleri doğrunun belirlenmesine irşat edecek olan Đslam'dır. Zira Đslam'ın temel öğretilerinden biri, Kur'an'da varit olan şu ayettir:

Ancak diğer bazı aydınlar, bir tarafta diğer milletlerin yükselmesi ile öteki tarafta tüm alanlardaki içler acısı vakıamızı ortaya koyarak Müslümanların hadarat kafilesinden geri kalması arasında bir denge kurmak yoluyla Müslümanlarda bir tür ümitsizlik oluşturmayı hedeflemektedirler. Ardından da hiçbir köklü çözüm veya kesinlikle herhangi bir çözüm sunulmayan bir illet ortaya koymaktalar. Sanki onlar Müslümanlara şöyle demekteler: Đşte vakıanız budur ve asla değişmeyecektir!! Aslında: Müslümanların soköklüdeğişim

‫ل‬ ِ ‫ﻭ‬‫ﺭﺴ‬ ‫ﺍﻝ‬‫ﻪ ﻭ‬ ‫ﻩ ِﺇﻝﹶﻰ ﺍﻝﱠﻠ‬ ‫ﻭ‬‫ﺭﺩ‬ ‫ﺀ ﹶﻓ‬ ‫ﺸﻲ‬ ‫ﻲ ﹶ‬‫ ﻓ‬‫ ﹸﺘﻡ‬‫ﺯﻋ‬ ‫ ﹶﺘﻨﹶﺎ‬‫“ ﹶﻓِﺈﻥ‬Eğer herhangi bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz, onu Allah’a ve resulüne döndürün.” [en-Nisa 59]

O halde dünyayı fethetmek üzere evlatlarının kıyama kalktığı Arap Yarımadası top-

45

kasım 2009


nereden başlamalıyız?… lumunu, toplumsal ve siyasi dağınıklıktan kurtarmak için Rasulün yoluna nasıl başladığına bakmalıyız.

Bazıları, Resul [SallAllahu Aleyhi ve Sellem]'e gelerek Evs ve Hazreç arasındaki anlaşmazlığı bitirmesi için Medine'ye gelmesini talep edenlerin bizzat Medine halkı olduğunu anlamamızı istiyor. Böylesi bir anlayış, bizleri Resul [SallAllahu Aleyhi ve Sellem]'in Medine'de devlet kurulmasını kendisinin talep etmeyip ancak bunun ondan talep edildiğini kabul etmeye götürür. Yani mesele, bir ön proje olmaksızın gelişi güzel meydana gelmiştir! Oysa siretin vakıası bunun aksini göstermektedir. Nitekim Đslami tarihimizdeki bu dönüm noktası anlarına dair Đbn-u Hişam'ın rivayetini okumamız ve metnin tamamından ziyade sadece Ensarın şu sözünü zikretmemiz yeterlidir: “Biz, kavmimizi geride bıraktık. Artık onların arasında düşmanlık ve şerrin olduğu bir kavim yoktur. Umulur ki Allah, onları seninle bir araya toplar da onları senin emrine davet eder ve bu dinden sana icabet ettiğimiz şeyi onlara da arzederiz.”

Resul [SallAllahu Aleyhi ve Sellem]'in, dine giren herkeste sahih bir akide oluşturmayı amaçlayarak bu fertlerin ıslah edilmesine çaba harcadığı doğrudur. Ancak o, Đslami bir toplumu -sadece- bununla oluşturmayı ümit ettiğini hiçbir gün ifade etmemiştir. Hepimiz biliyoruz ki SallAllahu Aleyhi ve Sellem, hac mevsimlerinde sürekli olarak Mekke'nin mahallelerindeki ve dağlarındaki kabile heyetlerine çıkarak onları Đslam'a davet ederdi. Peki, daha Kureyş iman etmemişken diğer kabileleri ne diye Đslam'a davet ediyordu! Nitekim onun, “Çabalarımı Mekke toplumuna ve ıslah olmaları için fertlerine yoğunlaştırmam gerekir ki bu suretle Đslam kalkınsın” diye bir söz ettiğini hiç gördük mü? O halde bunu nasıl açıklamak gerekir? Bunun doğru açıklaması şudur ki Resul [SallAllahu Aleyhi ve Sellem], askeri gücün kaçınılmaz olduğunu görmüş ve bu husus hiçbir zaman zihninden çıkmamıştır. Hatta o, her ferdi ateşten kurtarmak için çalıştığı bireysel davet yolunu benimsemiştir. Evet, onun hedefi daha büyüktü, tüm insanlığı ateşten kurtarmayı hedeflemekteydi ve sesi bastırıldığı zaman fikirlerini insanlığa taşıması asla kolay olmayacaktır.

Ensarın, “Sana icabet ettiğimiz” sözü, Resul [SallAllahu Aleyhi ve Sellem]'in onlardan nusret “istemiş” olmasını gerektirir. Aksi takdirde lügat kitaplarında bunun aksi ifade edilmiş olmalıdır! Şuna da dikkat çekmemiz gerekir ki Ömer Đbn-ul Hattab [Radıyallahu Anh], Đslami bir takvim belirlemek istediğinde onun ilk senesini hicret yılı olarak belirlemiştir. O halde bu, hicretin Đslami Devlet'in ve ilk Đslami toplumun doğuşu olmasından başka bir şey için olabilir mi? Kaldı ki herhangi bir araştırmacının, Medine toplumu öncesinde Đslami bir toplumdan söz etmesi mümkün müdür? Allah aşkına söyleyiniz, Mekke'deki on üç yıllık davetten sonra -Allah'ın nusreti ile desteklendiği halde Resul [SallAllahu Aleyhi ve Sellem], bunu yol edinmemiş olsaydı- devlet olmaksızın Đslami bir toplumu nasıl inşa edebilirdi. Ayrıca –oryantalistlerin de itiraf ettiği üzere- Resul [SallAllahu Aleyhi ve Sellem], tehlikeli bir dinsel inançla karşı karşıya kalmamıştır. O halde laik, materyalist fikirler, askeri kuvvet ve yabancı istihbarat birimlerince desteklenen Batılı “hadaratsal” akınla karşı karşıya iken bugün bizler nasıl yapacağız. Tüm bunlara tecrit edilmiş bir halde mi karşı koyacağız?

Bundan dolayı akidevi hazırlık merhalesinin peşi sıra nusret talep etme merhalesi gelmiştir. Ancak Resul [SallAllahu Aleyhi ve Sellem], belirttiğimiz ıslahatçı eğilimin sahiplerinin hedeflediği boyutta bir halkçı kaideye veya alt yapıya sahip oluncaya kadar beklemiş midir? Tarihi vakıa göstermektedir ki SallAllahu Aleyhi ve Selem, Taif halkından nusret talep ettiğinde tek başına gitmiş ve onun ayak takımı kendisini taşlarla kovalamıştır. Oysa o zaman davet ilk aşamasındaydı ve buna rağmen Muhammed [SallAllahu Aleyhi ve Sellem], projesinin öncelikleri içerisine kuvvet talebini de koymuştu. Kuvvet mefhumu ise devlettir. Ayrıca SallAllahu Aleyhi ve Sellem, hicretten önce sahabesine, “Henüz savaşla emrolunmadık” dememiş midir? O halde söz konusu bu devletin kurulmasından sonra Đslam'ın nusretinde savaşın bir önemi olacağına dair bir işaret yok mudur! köklüdeğişim

Ortaya koyduğumuz açık delillere rağmen bazıları, iki dönemin birbirinden farklılığı ve Resul’ün bazı hususiyetlere sahip olduğu ve-

46

kasım 2009


nereden başlamalıyız?… ya bu kıyasın bizleri hayale sürükleyerek vakıadan uzaklaştırdığı gerekçesiyle şu anın geçmişe kıyas edilmesine karşı çıkmaktadır!! Temel iddialarında bu kimseleri onaylamamakla birlikte mevcut vakıamıza bakacağız ve -Resul [SallAllahu Aleyhi ve Sellem]'in siretinden ve tedavi edici üslubundan uzaklaşılması halinde- şeriatın yanı sıra aklın da bizleri aynı çizgiye götüreceğini görürüz…

çen bir devletleri olsaydı bu tehcir yaşanır mıydı? Oysa -geçmişte- Abbasi Halifesi Mutasım, bir Rum askeri tarafından onuruna hakaret edilen Müslüman bir kadının, “Ey Mutasım!” nidasına icabet ederek bir Rum şehrini yakmış ve doksan bin kişiyi öldürmüştür. Daha da geçmişte, Resul [SallAllahu Aleyhi ve Sellem], Yahudi bir kişi tarafından avreti açılan bir kadın için Medine'deki Yahudilere savaş açmıştır… Peki, bugün Filistin, Afganistan ve başka yerlerdeki Müslümanların intikamını kim alacak? Okunan hutbeler mi, yoksa yapılan toplantılar mı, yoksa verilen vaazlar mı onların intikamını alacak!

Materyalist partiler ile laik eğilimlerin yanı sıra, mesela Nasranîliğin de olduğu öteki dinlerin çatışması gibi hevaların ve meşreplerin birbiriyle çekiştiği, nüfusu Müslüman olan bir ülkeyi ele alalım. Böylesi bir toplumda Đslam'dan uzaklaşmanın artması, dini vaazların azalması ve Đslami akidenin Müslümanların nefislerinde karışıklığa uğraması doğal bir durumdur. Böylece zihnimizde model olarak aldığımız toplumun genel olarak, şu anki toplumlarımızın genelinin -veya en azından hep birlikte ıslah etmeye çalışıp da ıslah yönünde aramızda ihtilaf ettiğimiz şu toplumun- benzeri bir görüntüsü olduğuna dair doğru bir intiba oluşur.

!‫ ﻭﻝﻜﻥ ﺍﻝﺴﻴﻑ ﻴﻜﺴﺭ ﺍﻝﻤﺨﺭﺯ‬..‫ﺇﻥ ﺍﻝﻌﻴﻥ ﻻ ﺘﻘﺎﻭﻡ ﻤﺨﺭﺯﹰﺍ‬

Gözler, tığa direnemez… Ama kılıç, tığı kırıp geçirir! Bütün bunlardan sonra şu sonuca ulaşırız: Müslümanların kalkınmasını hedefleyen her düşünür, imkân dâhilinde her Müslüman’ı ıslah etmeye ve toplumun sorunlarını çözmeye çalışmakla birlikte fertlerde uyanıklığı ihdas etmeli, Đslami akideyi yaymalı ve Batılı hadaratın sahteliğini ortaya koymalıdır… Ancak... Müslümanların kalkınmasına yönelik mükemmel ve kusursuz bir yol ortaya koymalıdır ki o, daveti mütekâmil taşıyacak yegâne devlet olan Hilafet Devleti'nin rayesi altında siyasi ve iktisadi birliklerinin gerçekleşmesinde yatmaktadır. Keza bu devleti ortaya çıkarmak için büyük bir çabayla çalışmayı benimsemelidir.

Burada materyalist partilerin dünyadaki en büyük siyasi ve askeri kitleleşmelerin biri tarafından desteklendiğini ve laik akımların da Batılı ve Doğulu devletlerin yanı sıra, ne üzücüdür ki Đslami âlemdeki mevcut devletler tarafından eşit olarak finanse edildiğini mülahaza etmemiz kaçınılmazdır! Misyonerlik olarak isimlendirilen Hıristiyanlaştırma faaliyetlerine gelince; -Avrupa ülkeleri- özellikle de Fransa ve Vatikan tarafından desteklenmektedir. Yoksa mesela Lübnan'daki misyonerlik okullarının Lübnan'daki Nasranîlerin çabalarıyla kurulduğunu ve sadece onların sayesinde varlıklarını sürdürdüklerini tahayyül etmemiz imkânsızdır.

Đnandığımız ıslahatçı eğilim işte budur. Çünkü bu, Resul [SallAllahu Aleyhi ve Sellem]'in içerisinde seyrettiği yöndür. Asla ondan sapmayız ve orta çözümleri kabul etmeyiz. ‫ ﺃﻭ ﺍﻝﻘﺒﺭ‬..‫ ﻝﻨﺎ ﺍﻝﺼﺩﺭ ﺩﻭﻥ ﺍﻝﻌﺎﻝﻤﻴﻥ‬.‫ﻁ ﺒﻴﻨﻨﺎ‬‫ﻭﻨﺤﻥ ﺃﻨﺎﺱ ﻻ ﺘﻭﺴ‬

Đslam ile çatışan fikri akımlar, askeri ve siyasi güçler ile bölgesel devletlere dayandıklarına göre bizler kime dayanacağız? Đslami âlemdeki, ajanlık ve zavallılık arasında kalan devletlere mi? Bu hususta Müslümanların Bulgaristan'dan tehcir edilmesi karşısında Đslam'ın filizlendiği Hicaz arzı olan- Suudi Arabistan'ın tutumuna bakmamız yeterlidir. Daha doğrusu şöyle sorarız: Müslümanların izzetini koruyan ve onurları için harekete ge-

köklüdeğişim

Bizler, ölüm yada izzetten başka hezimeti ve zilleti kabul etmeyen bir toplumuz. ‫ﻥ‬  ‫ﻴ‬‫ﺎﹶﻝﻤ‬‫ﺏ ﺍﻝﹾﻌ‬  ‫ﺭ‬ ‫ﻪ‬ ‫ﺩ ِﻝﹼﻠ‬ ‫ﺤﻤ‬  ‫ﻥ ﺍﻝﹾ‬ ‫ َﺃ ﹺ‬‫ﻫﻡ‬ ‫ﺍ‬‫ﻭ‬‫ﻋ‬‫ﺭ ﺩ‬ ‫ﺨ‬  ‫ﺁ‬‫ﻭ‬

Ve Âhir-u Da’vâhum En-il Hamd-u Li’llahi Rabb-il ‘Âlemîn Onların duâlarının sonu alemlerin Rabbi olan Allah’a hamddir. [Yûnus 10]

47

kasım 2009


Nusret Karayağız

tefekkür

bilgi@kokludegisim.net

Allah Müminleri Đçinde Bulunduğumuz Şu Durumda Bırakacak Değildir. çeşitli yerlere sürülmüş, halk sindirilmiş, işkence ve katliam dönemi başlamıştı.

Đslam Ümmeti 18.yüzyıldan itibaren layık olduğu mevkiden hızla düşmeye, kendisinde bulunan “insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmet” vasfını yitirmeye başladı. Zira Müslümanların amellerini dayandırdıkları akideleri zayıflamış, hayata bakışlarında Đslami fikirlerden uzaklaşıp batı fikirlerine yakınlaşma hâsıl olmuştur. O zamana kadar dünyanın tek lideri olarak insanlara hayrı ve hidayeti götürürlerken, bugünden sonra kendi sorunlarını bile çözemez hale gelmişlerdir. Çok geçmeden Balkanlardan başlayarak Đslam Beldeleri sömürgeci kâfirler tarafından parçalanmaya başladı. Nihayet Osmanlı Hilafet Devleti 03 Mart 1924 yılında resmen yıkıldı ve Đslam toprakları küfür devletleri tarafından paylaşıldı. Osmanlı Hilafet Devleti sömürgeci kâfirler tarafından yıkılırken, Đslam Ümmet içersinde yüzlerce âlim(!), camilerinde hatme yapan binlerce tasavvuf ehli Müslüman, şeyhler, hocalar ve devlet adamları vardı. Ancak bunlar Hilafet Devletinin yıkılışına mani olamadılar. Rahmetli II Abdülhamid Han’ın söylediği gibi o gün “kâhtı rical” sorunu vardı. Yani adam kıtlığı vardı. Adam çoktu, ancak adam gibi adam bulmak zordu. Dünya, Hilafet Devletinin yıkılmasından sonra kaosa sürüklendi, bugüne kadarda yıkılan Osmanlı Hilafet devletinin boşluğu doldurulamadı. Bundan sonra dünya her yönden bir çıkmaza girdi.

Geçmişte orduları Çin sınırlarına dayanan, süvarileri Avrupa ortalarına ayak basan, bir tek fermanla kâfirlerin fesatlarını engelleyen, Halifesinin buluta; ”dilediğin yere git, muhakkak ki senin (sulayacağın topraktan gelen) haracın bana geri dönecektir” diyen bir devlet 1924 yılından sonra elliden fazla parçaya bölündü. Peki, böylesi bir devlet nasıl yıkıldı? Çok kısa bir zamanda lokmalara bölünüp küfür milletlerinin tahakkümü altına nasıl girdi? Bu sorunun cevabını Rasulullah Aleyhi’s Selam’ın hadis-i şerifinde buluyoruz; Sevban rivayet ediyor. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: ‫ﺎ‬‫ﺘﻬ‬ ‫ﻌ‬ ‫ﻰ ﺍﻻ ﹶﻜﹶﻠ ﹸﺔ ِﺇﻝﹶﻰ ﹶﻗﺼ‬‫ﺍﻋ‬‫ﺎ ﹶﺘﺩ‬‫ ﹶﻜﻤ‬‫ ﹸﻜﻡ‬‫ﻋﹶﻠﻴ‬  ‫ﻰ‬‫ﺍﻋ‬‫ ﹶﺘﺩ‬‫ﻡ َﺃﻥ‬ ‫ﻤ‬ ‫ﻙ ﺍﻻ‬ ‫ﺸ‬  ‫ﻭ‬‫ﻴ‬ ‫ﻜ ﱠﻨ ﹸﻜﻡ‬ ‫ﻭﹶﻝ‬ ‫ﻴﺭ‬‫ﺫ ﹶﻜﺜ‬ ‫ﻤ ِﺌ‬ ‫ﻴﻭ‬ ‫ﺒلْ َﺃﻨﹾ ﹸﺘﻡ‬ ‫ل‬ َ ‫ﺫ ﻗﹶﺎ‬ ‫ﻤ ِﺌ‬ ‫ﻴﻭ‬ ‫ﻥ‬  ‫ﺔ ﹶﻨﺤ‬ ‫ﻗﱠﻠ‬ ‫ﻤﻥ‬ ‫ﻭ‬ ٌ‫ل ﻗﹶﺎ ِﺌل‬ َ ‫ﹶﻓﻘﹶﺎ‬ ‫ﻤﻨﹾ ﹸﻜﻡ‬ ‫ﺒ ﹶﺔ‬ ‫ﺎ‬‫ﻤﻬ‬ ‫ﻡ ﺍﻝﹾ‬ ‫ﻭ ﹸﻜ‬ ‫ﺩ‬ ‫ﻋ‬  ‫ﻭ ﹺﺭ‬‫ﺼﺩ‬  ‫ﻤﻥ‬ ‫ﻪ‬ ‫ﻥ ﺍﻝﱠﻠ‬ ‫ﻋ‬  ‫ﺯ‬ ‫ﻴﻨﹾ‬ ‫ﻭﹶﻝ‬ ‫ل‬‫ﺴﻴ‬  ‫ﺀ ﺍﻝ‬ ‫ ﹶﻜ ﹸﻐﺜﹶﺎ‬‫ﻏﺜﹶﺎﺀ‬ ‫ﹸ‬ ‫ﻥ‬  ‫ﻭﻫ‬ ‫ﺎ ﺍﻝﹾ‬‫ﻭﻤ‬ ‫ﻪ‬ ‫ل ﺍﻝﱠﻠ‬ َ ‫ﻭ‬‫ﺭﺴ‬ ‫ﺎ‬‫ل ﻗﹶﺎ ِﺌلٌ ﻴ‬ َ ‫ﻥ ﹶﻓﻘﹶﺎ‬  ‫ﻭﻫ‬ ‫ﻡ ﺍﻝﹾ‬ ‫ﻲ ﹸﻗﻠﹸﻭ ﹺﺒ ﹸﻜ‬‫ﻪ ﻓ‬ ‫ﻥ ﺍﻝﱠﻠ‬  ‫ﺫ ﹶﻓ‬ ‫ﻴﻘﹾ‬ ‫ﻭﹶﻝ‬ ‫ﺕ‬  ‫ﻤﻭ‬ ‫ﻴ ﹸﺔ ﺍﻝﹾ‬ ‫ﻫ‬ ‫ﺍ‬‫ﻭ ﹶﻜﺭ‬ ‫ﺎ‬‫ﺩﻨﹾﻴ‬ ‫ﺏ ﺍﻝ‬  ‫ﺤ‬  ‫ل‬ َ ‫ﻗﹶﺎ‬ “Sizin üzerinize milletler (Müslüman olmayanlar), adeta bir yiyeceğe üşüşür (vahşi hayvanlar) gibi üşüşecekler.” Orada bulunanlardan birisi şöyle dedi: “Bu vaziyet bizim azlığımızdan mı olacak?” (Allah Rasulü SallAllahu Aleyhi ve Sellem;) Dedi ki: “Hayır! Bilakis siz çok olacaksınız. Fakat sizin çokluğunuz suyun üzerindeki çer çöp gibi olacaktır. Allah düşmanlarınızın kalbinden sizin korkunuzu sökecek de, sizin kalbinize vehn bırakacak.” Orada bulunanlardan birisi, “Vehn nedir, ey Allah Rasulü?” Dedi ki: “Vehn, dünyayı sevmek ve ölümden hoşlanmamaktır.”

Müslümanlar 03 Mart 1924’ten sonra kendilerini koruyan kalkanlarının parçalandığını, başsız ve savunmasız kaldıklarını acı bir şekilde daha yakından hissetmeye başladılar. O günden sonra zaten etkisi bitirilmiş olan Halife ve ailesi, yakınları sürgün edilmiş, sömürgeci kâfirlerin işbaşına getirdikleri yöneticilerin yanında olmayan, onların kâfirler adına yaptıkları icraatları kabul etmeyenler köklüdeğişim

Đşte hadis-i şerifte geçtiği gibi, o gün Hilafet Devleti yıkılırken Müslümanların durumu bu idi. Yani Allah ve Rasulü’nün sevgisi ve bu sevgi uğrunda cihad etme arzusunun ye-

48

kasım 2009


Allah müminleri içinde … rini dünya ve içindekilere karşı olan sevgi almış ve Müslümanların Allah yolunda her şeyini feda etme isteği zaafa uğramış idi.

sında bağımsızlık, hürriyet, vatancılık, milliyetçilik, laiklik fikirleri yayılmaya başladı. Böylece bu fikirler Müslümanlara tahakküm edebildi.

Bugünde maalesef Müslümanların durumu hadisin tasvir ettiğinden ve o günlerden daha iyi değildir. Hatta daha kötü bir hal almıştır. Zira düşüncelerini akla dayalı bir esasa dayandırmayan toplumlar başka milletlerin tahakkümü altına girmekten kurtulamazlar. Amellerini şer-i hükümlere dayandırmayanlarda başkalarının davranışlarını taklit etmekten kaçamazlar. Zira her fikrin dayandığı bir ideoloji, bir esas olduğu gibi, her davranışın da temelinde bir fikir vardır. Eğer bir fikir Đslam akidesine dayanıyorsa o fikir insanı mutmain eder ve kurtuluşa götürür. Diğer yandan bir fikir Đslam akidesine dayanmıyorsa o fikir insanı dünya ve ahirette bedbaht eder. Đslami fikirlere dayanan ameller de, insanı huzurlu kılar ve Allah’a yaklaştırır. Şer’i hükümlere dayanmayan davranışlarda insanı hayvanlardan daha aşağı seviyeye düşürür.

Osmanlı Hilafet Devleti işte böylece yıkılıp gitti. O gün sömürgeci kâfirler bayram ilan ettiler. Dünya tarihinin en uzun süreli devleti Rasulullah’tan Osmanlıya kadar geçen 14 asır dünyaya hükmeden bir devlet, kâfirlerin bile yıkılamaz olarak kalplerinde yer eden bir devlet! yıkılıp gitti ki, sebeplerinin bir kısmını yukarda zikrettik. Bu bir Sünnetullahtır ki; bir toplum kendi halini değiştirmeden Allah o toplumun halini değiştirmez. Onlar kendilerinde bulunan fikirleri, ölçüleri, mefhum ve hükümleri değiştirdiler, Allah’ta onların bu halini değiştirdi. Yeryüzünün efendileri olanlar, bundan sonra köle haline getirildiler ve diğer milletlerin lokması haline geldiler. Ne var ki; elden giden şey için üzülmek, hayıflanmak, Osmanlı ve önceki Müslümanların yaptıkları hata, yanlış ve cürümleri gündeme getirmek bizi içinde bulunduğumuz şu durumdan kurtaracak ve yaralarımıza merhem olacak değildir! Ancak onların içine düştükleri hatalardan ve uygulamalardan ders çıkarmak gerekir. Nerede hata ve yanlışlık yaptılar, hangi konuları ihmal ettiler diye düşünüp onların düştükleri duruma düşmemek için araştırma yapmak gerekir. Allahu Teâlâ’da bu konuda şöyle buyurmaktadır;

Çöküş döneminde Đslam Ümmetinin tefekkürü zayıflamış, fikirlerinin kaynağı olan akidelerinde de çözülme meydana gelmişti. Bu durumdayken sömürgeci kâfirler Đslam akidesine, Đslami fikir ve hükümlere ve Đslami mefhumlara tüm güçleriyle hücum ettiler. Müslümanların geri kalış sebeplerinin din olduğu, dinin siyasetten ve devletten ayrı olması gerektiği, cihadın sadece savunma şeklinde olabileceği, Hilafetin papalık gibi sadece ruhani bir makam olması gerektiği, dinler arası diyalog gibi saptırıcı fikirlerle saldırıya geçtiler.

‫ﺎ‬‫ﻋﻤ‬  ‫ﻥ‬  ‫َﺄﻝﹸﻭ‬‫ﻻ ﹸﺘﺴ‬ ‫ﻭ ﹶ‬ ‫ ﹸﺘﻡ‬‫ﺴﺒ‬  ‫ﺎ ﹶﻜ‬‫ﻭﹶﻝﻜﹸﻡ ﻤ‬ ‫ﺒﺕﹾ‬ ‫ﺴ‬  ‫ﺎ ﹶﻜ‬‫ﺎ ﻤ‬‫ﺨﹶﻠﺕﹾ ﹶﻝﻬ‬ ‫ ﹶ‬‫ﻤﺔﹲ ﹶﻗﺩ‬ ‫ﻙ ُﺃ‬  ‫ﺘﻠﹾ‬ ‫ﻤﻠﹸﻭﻥ‬ ‫ﻴﻌ‬ ‫ﻜﹶﺎﻨﹸﻭﺍ‬

“Onlar bir ümmetti, gelip geçti. Onların kazandıkları kendilerine, sizin kazandıklarınız ise size aittir. Siz onların yaptıklarından sorulmayacaksınız.” (el-Bakara 134)

Đşte batının zehir kusan bu fikirleri Müslümanlar arasında yayılmaya başladı. Bu fikirleri ümmet arasında yayabilmek için Jöntürk ve Jönarapları önlerine katıp onlara her türlü imkânı vermek suretiyle Avrupa’da yetiştirdiler ve eğittiler. Onlar memleketlerine döndüğünde ise efendilerinin yerine bu fikirleri yaymaya başladılar. Bu seçilmiş kesimlerin öncülüğünde Đslam ümmeti araköklüdeğişim

O halde bizler kendi kazanacaklarımıza bakmamız gerekir. Kendi sorumluluklarımıza bakmamız gerekir. Bugün yaşadığımız bu Đslam dışı hayatın çirkefliklerini, haramlarını, cürümlerini ve zulümlerini her gün teneffüs ederken, Asha-

49

kasım 2009


Allah müminleri içinde … bın yaşadığı o tertemiz hayatı göz önüne getiriyoruz her gün. O günlere geri dönmek istiyoruz. Yiyecek bir lokma, giyecek bir urba bulamayan ancak Allahın kendilerinden razı, kendilerinin de Allah’tan razı olduklarını bilen, o güzide ve örnek topluluğun duruşlarını ve yaşayışlarını özlüyoruz hep. Bizlerde Rabbimizin bize vaad ettiği o devleti bekliyoruz, O hayatı istiyoruz. O dünyaya hayrı götüren topluluk gibi olmak istiyoruz. Zira 80 küsür yıldır Đslami hükümlerden uzak bir halde Allahın razı olmadığı bir hayatı yaşıyoruz. Müslüman’ın boynunda beyat halkası olmadan üç günden fazla yaşamasının caiz olmadığını bildiğimiz halde! Hadisi şerifte şöyle geçmektedir.

Peki, bizler (özelde tüm ümmet, genelde insanlık) bu durumdan nasıl kurtulacağız? Ne yapacağız da Allahın yardımını ve nusretini yanımıza alacağız ve Allah Subhanehu bizim tutan elimiz, gören gözümüz, yürüyen ayağımız olacaktır? Tıpkı ashabı kirama yardım ve nusret ettiği gibi.

‫ ﻭﻤﻥ‬.‫ﻤﻥ ﺨﻠﻊ ﻴﺩﺍ ﻤﻥ ﻁﺎﻋﺔ ﻝﻘﻲ ﺍﷲ ﻴﻭﻡ ﺍﻝﻘﻴﺎﻤﺔ ﻻ ﺤﺠﺔ ﻝﻪ‬ ‫ﻤﺎﺕ ﻭﻝﻴﺱ ﻓﻲ ﻋﻨﻘﻪ ﺒﻴﻌﺔ ﻤﺎﺕ ﻤﻴﺘﺔ ﺠﺎﻫﻠﻴﺔ‬

Evet, bugün Müslümanların içinde bulunduğu durum çok vahimdir ve ümmet ekonomik, siyasi, sosyal açıdan kuşatılmıştır ve ümmetin bedenini birçok hastalıklar kaplamıştır. Bugün ümmetin bir kısmı bu durumdan çıkış yolunu bulamaz olmuş ve uzlete çekilmiş, bir kısmı hâşâ ümidini kaybetmiş, bir kısmı da bu durumu kanıksamış ve vurdumduymaz hale gelmiştir. Bir kısmı bu hastalıkların tespitini yaparken, yanlış reçeteler uygulamış, buda ya hastalığı artırmış ya da başka hastalıklara neden olmuştur.

Müslümanların şunu hiçbir zaman unutmaması lazımdır ki, Đslam ümmetinin başında bulunan ve onu her gün kötürüm bir hastalığa duçar bırakan açlık, sefalet, zillet onların kaderi değildir. Bilakis bütün bu kötü durum hayatlarını Đslam’a ve onun hükümlerine boyun eğmemeleri ve cahili, küfür nizamlarına boyun eğdiklerinden dolayıdır.

“Her kim itaatten elini çekerse, Kıyamet Günü’nde lehine hiçbir delil bulunmaksızın Allahu Teâlâ’nın karşısına çıkar. Her kim de boynunda bey’at olmadan ölürse cahiliye ölümü ile ölmüş olur.” (Müslim Rivayet Etti) Peki, Đslami ümmetin bu menfi hali böylemi devam edecektir? Servetlerimiz sömürgeci kâfirlerin yağması olmaya devam mı edecektir? Irak’ta, Filistin’de, Keşmir’de, Özbekistan’da, doğu Türkistan’da, Afganistan’da, Pakistan’da, Çeçenistan’da Müslümanların kanı akmaya devam mı edecektir? Müslüman bacılarımızın bedenleri kâfirlere peşkeş çekilmeye devam mı edecektir? Çocuklarımızın beyinleri onların pis, habis fikirleriyle dolmaya devam mı edecektir? Irak’ta Özbekistan’da hapisteki bacılarımızın feryatları gökleri kaplayıp yırtmaya devam mı edecektir? Batılı kâfirler ve onların ajanları karınlarını tıka basa doldururken Afrika’daki kardeşlerimiz bir lokma ekmeğe ve bir damla suya muhtaç kalmaya devam mı edecektir? Asla ve kat’a! Rabbimizin emrine “işittik ve itaat ettik” diyen davet taşıyıcıları olarak şunu idrak ettik ki; Allah müminleri içinde bulundukları şu durumda asla bırakacak değildir. köklüdeğişim

Đşte 1953 yılına kadar bu hal böyle devam ederken Takiyyudin en-Nebhâni Rahmetullahi Aleyh, Rasulullah efendimizin kaybolan sünnetini (metodunu) ortaya çıkarmış ve ümmetin kırılan ve yıkılan ümidini tekrar inşa eder hale gelmiştir. Hastalığı teşhis etmiş, sebeplerini ve sonuçlarını açıklayarak net bir fikir ve net bir metod ile ümmeti tekrar tek bir hedefe kitlemiştir. Đslam’ın fikir ve hükümlerinin hayata geçirilmesinin onun metodu ile birlikte olması gerektiğini, yani Rasulullah Nübüvvet Devletini kurarken hangi metodu takip etmiştir, bu metodu şer’i bir metod olarak ortaya çıkarmıştır. Bu Đslami fikir ve metod ile kitlesini kurmuş, 1953 yılından beri bu kitle Đslami hayatı başlatmak ve Raşid-i Hilafeti tesis etmek için çalışmaktadır.

50

kasım 2009


Allah müminleri içinde … Bizler aciz, sınırlı ve muhtaç olan insani vasıflarımızla aciz olmayan, Celle ve Teâlâ’ya kulluk edebilmek için bir yol göstericiye muhtacız.

Ancak, beşeri bir cemaatin, ona sahip çıkması ve tatbikatını devam ettirmesiyle bu dava tahakkuk edebilir. Bu cemiyet ona kâmilen ve samimiyetle iman eder. Gücü yettiği kadar onun dosdoğru yoluna süluk eder. Onu varlığının en ulvi gayesi ve hayatın en büyük vazifesi olarak kabul eder. Diğer insanların ameli hayatlarına ve kalplerine aynı duyguları yerleştirmek için gayret sarfeder. Gücünün, kudretinin son haddine kadar bu gaye için çalışır, faaliyet gösterir. Gerek kendi bünyelerinde ve gerek diğer insanların nefislerinde tezahür eden beşeri zaaflarla, beşeri heveslerle ve cehaletle mücadele eder. Bu yüce nizama cehaleti, süfli arzuları ve beşeri zaafları sokmak isteyen hıyanet şebekesiyle mücadele eder. Bütün bunlardan sonra da; ilahi nizamın gerçekleştiğine ve beşer fıtratına tamamen mutabık hale geldiğine şahid olur. Öyle bir tetabuk ki; beşeri, bilfiil bulunduğu noktadan alıyor ve bu nizamın tabii seyrinde, beşeri vakalardan ve bu vakaların icabetinden asla gaflet etmiyor.”

Kendilerini Allaha adamış muhlis âlimler her zaman insanlara hakkı ve hidayeti eğip bükmeden anlatmış, önce kendi nefislerinde ve hayatlarında tatbik ile diğer insanlara önderlik etmişlerdir. Onlar şer’i delillerden çıkardıkları hüküm, fikir ve görüşleri Allah’a ve Rasulü’ne itaat ile ortaya koymuşlar bu şekilde ümmetin gören gözleri olmuşlardır. ‫ﻥ‬  ‫ﻤ‬ ‫ﺙ‬ ‫ﺨﺒﹺﻴ ﹶ‬ ‫ﺯ ﺍﻝﹾ ﹶ‬ ‫ﻴ‬‫ﻴﻤ‬ ‫ﻰ‬  ‫ﺤ ﱠﺘ‬  ‫ﻪ‬ ‫ﻋﹶﻠﻴ‬  ‫ﺎ ﺃَﻨﹸﺘﻡ‬‫ﻋﻠﹶﻰ ﻤ‬  ‫ﻥ‬  ‫ﻴ‬‫ﻤﻨ‬ ْ‫ﻤﺅ‬ ‫ﺭ ﺍﻝﹾ‬ ‫ﻴ ﹶﺫ‬ ‫ﻪ ِﻝ‬ ‫ﻥ ﺍﻝﹼﻠ‬  ‫ﺎ ﻜﹶﺎ‬‫ﻤ‬ ‫ﻪ‬ ‫ﻠ‬‫ﺴ‬  ‫ﺭ‬ ‫ﻥ‬‫ ﹶﺘﺒﹺﻲ ﻤ‬‫ﻴﺠ‬ ‫ﻪ‬ ‫ﻥ ﺍﻝﹼﻠ‬  ‫ﻜ‬ ‫ﻭﹶﻝ‬ ‫ﺏ‬ ‫ ﹺ‬‫ﻋﻠﹶﻰ ﺍﻝﹾ ﹶﻐﻴ‬  ‫ﻌ ﹸﻜﻡ‬ ‫ﻠ‬‫ﻴﻁﹾ‬ ‫ﻪ ِﻝ‬ ‫ﻥ ﺍﻝﹼﻠ‬  ‫ﺎ ﻜﹶﺎ‬‫ﻭﻤ‬ ‫ﺏ‬ ‫ﻴ ﹺ‬ ‫ﻁ‬ ‫ﺍﻝ ﱠ‬ ‫ﻴﻡ‬‫ﻋﻅ‬  ‫ﺭ‬‫ َﺃﺠ‬‫ﻭ ﹶﺘ ﱠﺘﻘﹸﻭﺍﹾ ﹶﻓﹶﻠ ﹸﻜﻡ‬ ‫ﻤﻨﹸﻭﺍﹾ‬ ْ‫ﺇِﻥ ﹸﺘﺅ‬‫ﻪ ﻭ‬ ‫ﻠ‬‫ﺴ‬  ‫ﺭ‬ ‫ﻭ‬ ‫ﻪ‬ ‫ﻤﻨﹸﻭﺍﹾ ﺒﹺﺎﻝﹼﻠ‬ ‫ﻴﺸﹶﺎﺀ ﻓﹶﺂ‬ ‫ﻥ‬‫ﻤ‬

“Allah müminleri, sizin üzerinde bulunduğunuz halde bırakacak değildir. Nihayet pisi temizden ayıracaktır. Allah size gaybıda bildirecek değildir. Bunun için siz Allah’a ve peygamberlerine inanın. Đnanır ve sakınırsanız size çok büyük bir mükâfat vardır.” (Al-i Đmran 179)

Şüphesiz ki dünya hayatı, kendinde bir fikir bulunan insanlar için bir mücadeledir. Ta ki fikrini diğer insanlara ulaştırsın, hayatı o fikirlerle şekillendirsin. Allah’a ve Rasulü’ne onun getirdiği tüm vahye iman eden bir Müslüman içinse bu dünya hayatı, Allah’ın rızasını kazanmak ve bu gaye içinde Sünnetullahı gereği ölüm kalım mücadelesidir ki, Rasulullah efendimizin “Ben, insanlar Lailahe illAllah Muhammed’un Rasulullah deyinceye kadar onlarla cihad etmekle emrolundum” hadisi şerifi gereği hareket ve durum içinde hayatını yönlendirir. Bugün ümmetin içinde bulunduğu durumdan kurtulmanın tek bir yolu vardır! Rasulullah’ın metoduna uygun olarak hayatın her alanında şer’i hükümlere boyun eğerek amel etmektir. Bu şer’i hükümlerin vakıamız açısından en önde gelenlerinden birisi “sizden bir topluluk bulunsun. Đslam’a davet etsin. Đyiliği emretsin. Kötülükten nehyetsin. Đşte kurtuluşa erenler onlardır.” (Ali Đmran 104) ayeti celilesi gereği bu toplulukla (kitle) birlikte Đslami hayatı başlatmak için bütün farzların kendisine bağlı olduğu ve kendisiyle tatbik

Đşte bu muhlis âlimlerden bir diğeri olan rahmetli Seyid Kutup yukarıda zikrettiğimiz ayeti kerimenin tefsirinin devamında şunları anlatıyor; “Şüphe yok ki, bu din bir nizamdır; hayat nizamıdır. Bu nizamın beşer hayatında tahakkuk edebilmesi, beşeri takatin imkânı dâhilinde gösterilecek olan gayretlere bağlıdır. Đslam, bu gayeyi tahakkuk ettirmek için, önce beşerin bilfiil üzerinde bulunduğu noktadan ve maddi vakalarından başlar, sonra onları, beşeri ceht ve takatleri nispetinde nihai gayeye doğru yürütmeye devam eder. Neticede onları, gayret ve takatlerinin varabildiği noktaya kadar ulaştırmayı bizzat taahhüt eder. Đslam’ın temsil etmiş olduğu bu ilahi nizamın, sadece Allah tarafından gönderilmek keyfiyetiyle yeryüzünde tahakkuku mümkün değildir. Mücerret olarak insanlara tebliğ ve beyan etmekle de bu dava gerçekleşmez. Yıldızların akışı ve feleğin deveranı müddetince kanunu ilahinin nice defalar tecelli ettiği gibi kahrı ilahi ile de tahakkuk etmez. Çünkü neticeler, tabii sebeplere dayanır. köklüdeğişim

51

kasım 2009


Allah müminleri içinde … edileceği, münkerin ortadan kaldırılacağı, cihadın başlatılacağı, Hilafet Devletini kurmak için çalışmaktır. Đşte böyle olunca Allah bizim içinde bulunduğumuz bu durumdan bizleri kurtaracak ve bize işimizde nusret ve yardım edecektir. Zira Allah Azze ve Celle, iman eden ve Salih amel işleyenlere; “kendilerinden öncekileri yeryüzünde halife kıldığı gibi sizleri de halife kılacağını, seçtiği dini (Đslam’ı)hâkim kılacağını, korkularından sonra onları güvenliğe ulaştıracağını, vaad etti. Onlar ancak bana kulluk ederler. Hiçbir şeyi bana ortak koşmazlar. Kimde bundan sonra inkâr ederse onlar fasıkların ta kendileridir.” (en-Nur 55) buyurmaktadır.

nayıp) ayırt etmeden cennete gireceğinizi mi sandınız?” (Ali Đmran 140-142) Đnsanın kendi hükmü (iradesi) altındaki dairede yapması gereken ameller (farzlar), emirler ve sakınması gereken haramlar ve yasaklardan kaçınması (ki insan bu daireden hesaba çekilecektir) ve bunları destekleyecek nafileleri işlemesi muhakkak ki mümini Allah indinde ve insanlar arasında ön saflara taşıyacaktır. Bunlar insanın zorlanmadan yapabileceği en tabii işlerdendir. Fıtratta buna yatkındır ve bu ölçüye göre dizayn edilmiştir. Allah’ın hükmü altındaki dairede meydana gelen işlerden ise insan sorumlu değildir. Đşte bugün müminlerin her birinin hükmü (iradesi) altında bulunan ve farz olarak mükellef kılınan ve üzerlerine aldıkları toplumu Đslam’a (Allahın hükmüne) göre değiştirme, toplumu Đslami toplum haline dönüştürme işini (ki bu bir ölüm kalım mücadelesidir) gevşemeden, bıkkınlık göstermeden, sömürgeci kâfirlerin kurdukları tuzaklardan yılmadan bu yola sabırla ve se-

Şu bir hakikattir ki; Allah’u Teâlâ insanı her türlü zorlukların, sıkıntının, felaketlerin, sosyal ve fiziki ağır şartların altından kalkabilecek, üstesinden gelebilecek şekilde yaratmış, bu söz konusu durumlar için insan, hayat ve kâinata ölçü ve nizamlar yerleştirmiştir. Tarihi hakikatler bize, geçmiş ümmetlerin ve toplulukların, altından kalkılması zor şartlardan nasıl kalkabildiklerini göstermektedir.

‫ﺎ ِﺇ ﱠ‬‫ﻪ ﹶﻨﻔﹾﺴ‬ ‫ﻑ ﺍﻝﹼﻠ‬ ‫ﻴ ﹶﻜﱢﻠ ﹸ‬ ‫ﻻ‬ ‫ﹶ‬ batla devam edilmelidir ki; ‫ﻻ‬ ‫ﺎ‬‫ﻌﻬ‬ ‫ﻭﺴ‬ “Allah hiç kimseye gücünün üstünde

Şüphe yok ki bu dünya hayatı hak ile batıl arasında bir mücadeledir. Bu mücadele kıyamete kadar devam edecektir. Allah Subhanehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır;

bir şey yüklememiştir...” (el-Bakara 286) Bütün hayırların kendisinde toplandığı amel; Đslam davetini yüklenmek işidir. Rabbimiz Ali Đmran suresinin 139. ayeti kerimesinde şöyle buyurmaktadır. ‫ﻡ‬ ‫ﻭﺃَﻨ ﹸﺘ‬ ‫ﺯﻨﹸﻭﺍ‬ ‫ﻭ ﹶﻻ ﹶﺘﺤ‬ ‫ﻭ ﹶﻻ ﹶﺘ ﹺﻬﻨﹸﻭﺍ‬ ‫ﻴﻥ‬‫ﻤﻨ‬ ْ‫ﻤﺅ‬ ‫ﻥ ﺇِﻥ ﻜﹸﻨﺘﹸﻡ‬  ‫ﹶﻠﻭ‬‫ﻷﻋ‬ َ ‫“ ﺍ‬gevşemeyin, üzülmeyin, eğer (gerçekten) inanıyorsanız, mutlaka siz üstün geleceksiniz.” Ve hac suresinde de şöyle buyurmaktadır; ‫ﻭﺍ‬‫ﺽ َﺃﻗﹶﺎﻤ‬ ‫ ﹺ‬‫ﻲ ﺍﻝﹾَﺄﺭ‬‫ ﻓ‬‫ﻫﻡ‬ ‫ﻤ ﱠﻜﻨﱠﺎ‬ ‫ﻥ ﺇِﻥ‬  ‫ﻴ‬‫ﺍﱠﻝﺫ‬

‫ﻨ ﹸﻜﻡ‬‫ﺨ ﹶﺫ ﻤ‬  ‫ﻴ ﱠﺘ‬ ‫ﻭ‬ ‫ﻤﻨﹸﻭﺍﹾ‬ ‫ﻥ ﺁ‬  ‫ﻴ‬‫ﻪ ﺍﱠﻝﺫ‬ ‫ﻡ ﺍﻝﹼﻠ‬ ‫ﹶﻠ‬‫ﻴﻌ‬ ‫ﻭِﻝ‬ ‫ﺱ‬ ‫ﻥ ﺍﻝﻨﱠﺎ ﹺ‬  ‫ﺒﻴ‬ ‫ﺎ‬‫ﺍ ﹺﻭﹸﻝﻬ‬‫ﻡ ﹸﻨﺩ‬ ‫ﺎ‬‫ﻙ ﺍﻷﻴ‬  ‫ﺘﻠﹾ‬ ‫ﻭ‬ ‫ﻕ‬ ‫ﺤﹶ‬  ‫ﻴﻤ‬ ‫ﻭ‬ ‫ﻤﻨﹸﻭﺍﹾ‬ ‫ﻥ ﺁ‬  ‫ﻴ‬‫ﻪ ﺍﱠﻝﺫ‬ ‫ﺹ ﺍﻝﹼﻠ‬  ‫ﺤ‬  ‫ﻤ‬ ‫ﻴ‬‫ﻭِﻝ‬ ‫ﻥ‬  ‫ﻴ‬‫ﺏ ﺍﻝﻅﱠﺎِﻝﻤ‬  ‫ﺤ‬  ‫ﻴ‬ ‫ﻻ‬ ‫ﻪ ﹶ‬ ‫ﺍﻝﹼﻠ‬‫ﺍﺀ ﻭ‬‫ﻬﺩ‬ ‫ﺸ‬ ‫ﹸ‬ ‫ﻨ ﹸﻜﻡ‬‫ﻭﺍﹾ ﻤ‬‫ﻫﺩ‬ ‫ﺎ‬‫ﻥ ﺠ‬  ‫ﻴ‬‫ﻪ ﺍﱠﻝﺫ‬ ‫ﹶﻠ ﹺﻡ ﺍﻝﹼﻠ‬‫ﻴﻌ‬ ‫ﺎ‬‫ﹶﻝﻤ‬‫ﺠ ﱠﻨ ﹶﺔ ﻭ‬  ‫ﺨﻠﹸﻭﺍﹾ ﺍﻝﹾ‬ ‫ ﹸ‬‫ ﺃَﻥ ﹶﺘﺩ‬‫ ﹸﺘﻡ‬‫ﺴﺒ‬ ‫ﺤ‬  ‫ﻓﺭﹺﻴﻥ َﺃﻡ‬ ‫ﺍﻝﹾﻜﹶﺎ‬ ‫ﺎ ﹺﺒﺭﹺﻴﻥ‬‫ﻡ ﺍﻝﺼ‬ ‫ﹶﻠ‬‫ﻴﻌ‬ ‫ﻭ‬

“Đşte (iyi veya kötü) günleri insanlar arasında (böyle) döndürür dururuz. (Bazen bir topluma iyi ya da kötü günler gösteririz, bazen öbürüne.) Allah, sizden iman edenleri ayırt etmek, sizden şahitler edinmek için böyle yapar. Allah, zalimleri sevmez. Bir de Allah, iman edenleri arındırmak ve küfre sapanları mahvetmek için böyle yapar. Yoksa siz; Allah, içinizden cihad edenleri (sınayıp) ayırt etmeden ve yine sabredenleri (sı-

köklüdeğişim

‫ﺒ ﹸﺔ‬ ‫ﻗ‬ ‫ﺎ‬‫ﻪ ﻋ‬ ‫ﻭِﻝﱠﻠ‬ ‫ﻨ ﹶﻜ ﹺﺭ‬‫ﻥ ﺍﻝﹾﻤ‬ ‫ﻋﹺ‬  ‫ﺍ‬‫ﻬﻭ‬ ‫ﻭ ﹶﻨ‬ ‫ﻑ‬  ‫ﻭ‬‫ﺭ‬‫ﻤﻌ‬ ‫ﻭﺍ ﺒﹺﺎﻝﹾ‬‫ﻤﺭ‬ ‫ﻭَﺃ‬ ‫ﺯﻜﹶﺎ ﹶﺓ‬ ‫ﺍ ﺍﻝ‬‫ﺁ ﹶﺘﻭ‬‫ﺼﻠﹶﺎ ﹶﺓ ﻭ‬  ‫ﺍﻝ‬ ‫ﻭﺭ‬‫“ ﺍﻝﹾُﺄﻤ‬Onlar o kimselerdir ki, kendilerine

yeryüzünde iktidar verdiğimiz zaman namazı kılarlar, zekâtı verirler, iyiliği emreder, kötülükten men ederler. Bütün işlerin sonu Allah’a aittir.” (el-Hac 41) Bu ayeti kerime bu işin ne kadar önemli ve büyük bir iş olduğunu ve ne derece hayırlı olduğunu göstermektedir. XIV asır insanlığa

52

kasım 2009


Allah müminleri içinde … hayırdan başka bir şey götürmeyen ve insanları yangın azabına düşmekten koruyan bir yönetim ve devlet için mücadele etmek elbette hayırların kendisinden fışkırdığı bir iş olacaktır.

sayesinde pekiştirir veya edinir. Kısacası Rasulullah’ın yetiştirdiği Sahabe-i Kiramın yolunda ve çizgisinde adım adım yürür. Đşte o zaman toplumun vakıasını dakik bir şekilde tahlil edebilir, küfrün tuzaklarına karşı dirençli bir şekilde durulabilir. Ve böylece bu sınavda başarılı olunabilir. Bu davet üzerinde yürümek bir Müslüman için tabii bir iş olmasına rağmen, bu uğurda başına gelebilecek kaza ve belalara da sabretmek ve ecrini Allah Subhanehu ve Teâlâ’dan beklemek gerekir ki, azimler ve gayretler bir kat daha artsın.

Müminler şunun idraki ile hareket etmelidir ki; Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e dayandırdıkları fikir ve metodları ile yaptıkları kitlesel çalışma ve bağlı kaldıkları şeri hükümler ile ümmetin kırılan onuru, geleceğin ümidi, insanlığın garantisidir. Sosyalist ve kapitalist ideolojilerin yıkılıp gittiği şu günlerde, Đslam’ın emin bekçileridirler. Đslam’ın yönetim şekli olan Raşid-i Hilafetin müjdeleyicisidirler. Kâfirlerin ve zalimlerin korkulu rüyası, kâfirlerin hasmıdırlar. Bu Ümmet işte böyle güvenilir Müslümanları beklemektedir. Diğer insanlarda bu muhlis ve adaletli zümreyi beklemektedirler. Tıpkı Ömer RadiyAllahu Anh’ın ortaya koyduğu adaleti bekledikleri gibi… Tıpkı kendi zalim ve küfür yönetimlerin zulmümden kaçıp da, geçmiş Halifelerden yardım isteyen gayri Müslimler gibi. Ve ülkeler bu mücahitlerin kokusunu almaktadırlar… Ta ki o ülkelere Allahın nuru ve Đslam’ın hükümleri ulaşsın.

Đmtihanın gerçekleştiği (rabbimizin ve insanların şahit olacağı) anda Đslami duruş çok önemlidir. Birçok Müslüman musibetin başına geldiği anda söylemlerini değiştirip, fikirlerinden vazgeçip geri adım atıyor, zalimlerin zulümlerine boyun eğiyor. Đşte bu gibi durumlar geçmişte ve bugün oldukça sık karşılaşılan durumlardır. Bunun birçok nedeni olmasına rağmen özellikle Müslümanların günümüzde kendilerine örnek teşkil edecek ve metod ortaya koyacak önderlerin bulunmamasından kaynaklanmaktadır. Đşte bu durumdan kurtulmak sağlam iman ve sağlam bir fikir etrafında birleşerek Rasulullah’ın metoduna uygun, şer’i hükümler çerçevesinde hareket ederek, bugünkü vakıanın da çok dakik bir şekilde tahlilini yaparak, meşru ve en uygun üslupların kullanılması ile en önemlisi de fikir ve metoda bağlı dik bir duruş ile mümkündür. Çünkü Đslam dışı küfür yönetimlerinin imkânları ve adamları ne kadar çok olursa olsun ve Müslümanları daveti taşımaktan engellemek için (cezaevine atmak, öldürmek, korkutmak, aşağılamak, daveti küçük göstermek, işten atmak vb. gibi.) hangi üslupları kullanırlarsa kullansınlar, onların gücü Allaha iman etmiş ve Rasulullah’ın metoduna uygun olarak hayatını tanzim eden Müslümanlardan daha fazla değildir. Ancak buna Müslümanların inanması ve Rabbinin daima kendisiyle birlikte olduğunun farkına varması gerekir… Böyle olunca bu zulüm yönetimleri Müslümanlara hiçbir zarar veremez-

Müminler şunu da hiçbir zaman unutmamalılar ki; her amelinde ve her anında insan imtihan olunduğu gibi, üzerine aldığı bu davette de Rabbimiz Müminleri de imtihan etmektedir. Ve kendi işini ehil insanlara verecektir. Bir işte, hele hele davet taşımada ehil olmak ise belli bir eğitim kültürünü almayı gerektirir. Allah Subhanehu Rasulü ile Sahabe-i Kiramı Đslam ile yetiştirip, Đslam kültürü ile onları kültürlendiği gibi, müminlerinde bu kültürle teçhiz olunması gerekmektedir. Zira davet taşıyıcısı toplumu değiştirmek, insanlara ve topluluklara yol göstermek ve çözümler ortaya koymak için Đslami fikir, ölçü ve kanaatleri ortaya koyması gerekir ki, toplumu kuşatabilsin. Đşte bunlar o kültür içersinde alınması gereken hususlardan bazılarıdır. Davet taşıyıcısı sabrı ve sebatı o kültürle öğrenir. Cesareti o kültür köklüdeğişim

53

kasım 2009


Allah müminleri içinde … ‫ﻲ‬‫ﺠ ﱠﻨﺘ‬  ‫ﻲ‬‫ﺨﻠ‬ ‫ ﹸ‬‫ﺍﺩ‬‫ﻱ ﻭ‬‫ﺎﺩ‬‫ﻋﺒ‬  ‫ﻲ‬‫ﻓ‬

ler. Zarar verseler bile Müslüman bunun bir imtihan olduğu ve sabrettiğinde ecrini alacağını bilerek zevkle ve şevkle davetini taşımayı sürdürecektir.

“Ey huzur içinde olan nefis! Sen Rabbinden razı, Rabbinde senden razı olarak O’na dön! Salih kullarımın içine karış! Cennetime gir!”

Bu işin sonuçlandırılması ise, Allahın hükmü altındaki dairedendir. Yani Rabbimizin katındadır. Davet taşıyıcısına düşen kendi hükmü altındaki dairede işlerini, görev ve sorumluluklarını en güzel şekilde, en uygun üsluplarla yerine getirmektir. Bunları takva ile yerine getirdiği zaman artık ona ölüm gelse de, hak olarak vaat edilen Rabbi’nin rızasını ve cennetini kazanmış olarak bu dünya imtihanını geçer ĐnşAllah…

Yarabbi! Đman ettikten sonra, ökçelerimizi gerisin geriye döndürme… Rabbimiz, biz inandık, bizim günahlarımızı bağışla, bizi ateş azabından koru… Rabbimiz, unutur ya da yanılırsak bizi sorumlu tutma… Rabbimiz, bize gücümüzün yetmediği şeyleri yükleme… Rabbimiz, bize, bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır yük yükleme. Bizi affet, bizi bağışla, bize acı. Sen bizim sahibimizsin. Bizim Mevla’mızsın. Kâfirler, fasıklar ve zalimler topluluğuna karşı bize yardım et Ya Rabbi, Ey Allah’ım, bizi azıp sapmışların ellerine, yönetimlerine bırakma Ya Rabbi! Bizi içinde bulunduğumuz (gayr-i Đslami hayat) şu durumda bırakma, ya Rabbi bize katından bir nusret gönder. Rasulü’ne verdiğin devleti bize de ihsan et. Raşid-i Hilafeti bize göster yarabbi! Âmin. Âmin. Âmin.

Rabbimiz Ali Đmran 133. ayeti kerimede şöyle buyurmaktadır; ‫ﺔ‬ ‫ﺠ ﱠﻨ‬ ‫ﻭ‬ ‫ﺒ ﹸﻜﻡ‬ ‫ﺭ‬ ‫ﻥ‬‫ﺓ ﻤ‬ ‫ﺭ‬ ‫ﻔ‬ ‫ﻤﻐﹾ‬ ‫ﻭﺍﹾ ِﺇﻝﹶﻰ‬‫ﺎ ﹺﺭﻋ‬‫ﺴ‬‫ﻭ‬ ‫ﻥ‬  ‫ﻴ‬‫ﻤ ﱠﺘﻘ‬ ‫ﺩﺕﹾ ِﻝﻠﹾ‬ ‫ﻋ‬  ‫ﺽ ُﺃ‬  ‫ﻷﺭ‬ َ ‫ﺍ‬‫ﺕ ﻭ‬ ‫ﺍ ﹸ‬‫ﺎﻭ‬‫ﺴﻤ‬  ‫ﺎ ﺍﻝ‬‫ﻀﻬ‬  ‫ﻋﺭ‬  ”Rabbinizin mağfiretine ve genişliği göklerle yer kadar olan ve Allahtan korkanlar için hazırlanmış bulunan cennete koşun…” Fecr suresi 27-30. ayetlerde de şöyle buyurmaktadır; ‫ﻲ‬‫ﺨﻠ‬ ‫ ﹸ‬‫ﻴ ﹰﺔ ﻓﹶﺎﺩ‬‫ﻀ‬  ‫ﻤﺭ‬ ‫ﻴ ﹰﺔ‬ ‫ﻀ‬  ‫ﺍ‬‫ﻙ ﺭ‬  ‫ﺒ‬ ‫ﺭ‬ ‫ﻲ ِﺇﻝﹶﻰ‬‫ﺠﻌ‬ ‫ ﹺ‬‫ﻤ ِﺌ ﱠﻨ ﹸﺔ ﺍﺭ‬ ‫ﻤﻁﹾ‬ ‫ﺱ ﺍﻝﹾ‬  ‫ﺎ ﺍﻝ ﱠﻨﻔﹾ‬‫ﻴ ﹸﺘﻬ‬ ‫ﺎ َﺃ‬‫ﻴ‬

köklüdeğişim

54

kasım 2009


Sümeyye Avcı

röportaj

bilgi@kokludegisim.net

Hizb-ut Tahrir – Danimarka Beşinci, Senelik Konferansı. kadar kapsayan fakirleşme ve kriz meselesi. Aslında bu fakirleşme süreci zaten var olan bir süreçti. Burada ancak beşer icadı olan (tağut) ekonomik sistemin doğal sonucu olan bir hızlanma mertebesi olduğunu içermekte. Ayrıca bu sistem insanoğluna hiçbir şekilde ekonomik adalet ve refah sağlayamadığının delilleriyle, güzel bir çalışmayla hazırlanmış bir belgeselle sunuldu.

Her sene konferans düzenleyen Hizb-ut Tahrir, 27 Eylülde Danimarka’da beşinci senelik konferansını düzenledi. Konferansın konusu “Hilafet Devletinde Ekonomik Đstikrar” idi. Finans krizlerin ve ekonomik istikrarsızlıkların sadece Hilafet Devletinde (Đslam nizamları tarafından) engellenebileceği vurgulandığı gibi huzur ve adaletin yalnızca Đslam nizamıyla sağlanabileceği üzerinde duruldu.

Selman KOÇ: Wa alaikum Salam wa Rahmatullah. Konferansın ana maddesi Đslam’ın iktisat nizamı ve onun mevcut küresel ekonomik krize çözümü. Konuların içeriği esas olarak krizin gerçek nedenleri arandı, bir avuç gözü dönmüş elit tabakının benciliği değil de kapitalist ideojinin temelde bozuk ve onun ekonomik sistemi olan piyasa ekonomisin insanların maslahatlarını düşünmesinden uzak oldunu ve insanlara huzurlu ve istikrarlı bir yaşam sağlamaktan aciz olduğu vurgulandı. Buna çözüm olarak ve kapitalist ekonomik sisteme alternatif mahiyetinde Đslam’ın ekonomik sistemi ne yazık ki Müslamanlar dahil çoğu insanlar tarafından bilinmemektedir. Tabi burada siyasi kesimin ve medyanın büyük etkisi ve rölü söz konusu. Zira Đslam’ın aleyhine propaganda ve kasıtlı olarak Đslam’ın iktisat nizamını göz ardı etmeleri bunun açık delilidir. Đnsanlar Đslam’ın iktisat nizamını sadece faize karşı yasağı ve zekat ödemekten ibaret olduğu vehmine kapılarak, krize cözüm olarak başka yollara ve çarelere başvurmuşlardır. Bu açıdan insanlar mesela kömünizmin ekonomik sistemini bir alternatif olarak görer hale geldiler. Halbuki Đslam kapsamlı bir hayat nizamı olarak bütün sorulara cevap olarak insanların problemlerine çözüm sunmuştur ve bu çözümlerin kaynağı Alemlerin Rabbi olan Allah tarafından inzal edilmiş ve dolayısıla

Konferans her zamanki gibi organizesi, disiplini ve profesyonel sunumuyla insanları kendisine bir kez daha hayran bıraktı. Danimarka dışında ikamet eden Müslüman kardeşlerimizin konferansa katılamamalarından, o anı onlara yaşatmak için konferansa katılan iki kardeşimizle (Kazım TEKĐNOĞLU ve Selman KOÇ) röportaj yaptık. Şimdi sizleri röportajla başbaşa bırakıyoruz. Sümeyye AVCI: As-Salamu Alaikum wa Rahmatullah. Hizb-ut Tahrir 27 Eylül Pazar günü Danimarka’da senelik konferansını gerçekleştirdi. Sizlerde bu konferansta bulunanlar arasındasınız. Konferansın konusu ve içeriğinden biraz bahseder misiniz? Kazım TEKĐNOĞLU: Ve aleykum selam ve Rahmetullahi ve Berekatuhu. Öncelikle bana röportaj imkânını sağlayan Köklü Değişim çalışanlarına teşekkür ederim. Ayrıca Allah, Konferansı düzenleyen Hizb-ut Tahrir’den razı olsun. Gelelim sorunuza. Genel itibarıyla konferansın konusu Đslam Devletinde ekonomik istikrar idi. Đçerik açısından ise şu anki hemen hemen bütün dünyayı yakından ilgilendiren ve etkileyen finans kriziydi. Yani bildiğiniz gibi maalesef bugün hâkim olan kapitalist laik ekonomik sisteminin doğal sonuçların içerdiği ve tabandaki insanlardan zenginlere köklüdeğişim

55

kasım 2009


beşinci, senelik konferans … bu meseleler hiç bir şekilde aciz olan insanlara bırakılmamıştır. Buradan hareketle Đslam’ın ekonomi sistemin değişik hususlara dakik bakışı katılımcılara sunuldu. Bu çerçevede Đslam’ın para birimine, mülkiyet ayrımına, şirket, ortaklık ve sözleşme türlerine bakışı vs. olarak sırayla ele alındı.

çıktığını ifade eden yazar, şimdiki krizde de durumun farklı olmayacağını iddia ediyor. Osmanlı Devleti'ni 'altın imparatorluk' olarak nitelendiren Napoleoni, Osmanlı'nın altın para kullandığını, bu sayede Akdeniz ve çevresindeki ekonomilerin yüzyıllar boyu istikrarlarını koruduklarını vurguluyor. Kâğıt para ile birlikte sistemin bozulduğunu belirten yazar, bu şartlar altında krizlerin kaçınılmaz olduğuna işaret ediyor. Yani kısacası objektif olan herkes bunu görebilir.

Sümeyye AVCI: Bilindiği gibi hiç bir devlet ve hiç bir nizam çöken ekonomiye köklü bir çözüm getirememiştir. Bu yüzden de gün geçtikçe ekonomi daha da sarsılmakta. Đnşh’Allah yarın Đslâm’ın Devleti olan Raşid-i Hilafet kurulduğunda ekonomi nasıl organize edilecek? Şu anki sistem gibi iktisat nizamı inişli çıkışlı sarsıntılara uğrayacak mı?

Raşid-i Hilafetin ekonomiyi nasıl organize edeceği hususunda, tabi bu geniş bir soru, düşünsenize yüzyıllar önce bir Âlimin tam otuza yakın cilt yazmış bu konuda, bizim Đslam’ın ekonomik sisteminde fazla bilgimiz yok ayrı bir konu. Dolayısıyla bu konferans kameraya alınmıştır ve yakında www.islamdevleti.org sayfasından temin edilebilir.

Kazım TEKĐNOĞLU: Kesinlikle inişli çıkışlı sarsıntılar olmayacaktır. Bunu ben böyle tahmin ettiğim için söylemiyorum, bizzat tarih belgeliyor, hem de Resul SallAllahu Aleyhi ve Sellem’den bu tarafa kurulan dârul Đslam yani Đslam Devleti 1923 kadar bakıldığında (istediğiniz belgeye, kitaba, tarihe başvurunuz) Đslami veya gayri Đslami kaynaklar olsun kesinlikle şimdi olduğu gibi bu denli bir kriz ve çöküntüye giden bir süreç yaşanmamıştır. Ayrıca Đtalyan ekonomi uzmanları Loretta Napoleoni ve Claudia Segre'nin kaleme aldığı yazıda, Đslam'a uygun yatırım araçlarının suni ekonomi balonlarının oluşmasını engellediği, faizi, aşırı borçlanmayı, finans piyasalarında manipülasyon ve spekülasyonları yasakladığı ifade edildi. Yazarlar bilhassa elde edilen paraların reel ekonomiye yatırıldığı Sukuk denilen faizsiz bonolar tavsiye ediyor. Makalede buradan elde edilen kâr paylarının, faiz için alternatif olabileceği belirtmişti. Yine uzman ekonomist Loretta Napoleoni, 2008 yılında yayınladığı 'Rogue Economics' (Zararlı Ekonomi) kitabıyla kendinden söz ettirmişti. Kitapta kapitalist finans sisteminin zararlarına geniş yer verilirken, Đslami finans sisteminden övgüyle bahsediliyor. 1997 Asya krizinden, 11 Eylül'den Đslami finansın güçlenerek köklüdeğişim

Selman KOÇ: Birincisi Đslam Devleti bir avuç sermaye sahiplerin menfaatlerini gözetleyen bir devlet değildir. Toplumun yararına çalışan ve ona hizmet eden bir kurumdur Đslam devleti. Đkincisi ana hatlar ve temel olarak Đslam’ın ekonomi sistemi malın paylaşımında ve dağıtılması konusunda bunları üçe ayırmıştır; devlet mülkiyeti, kamu mülkiyeti ve ferdi mülkiyet. Devlet mülkiyeti ağır sanayi ve büyük arazileri kapsamaktadır. Kamu mülkiyeti de yer altı ve üstü madenleri ve tükenmeyen sınırsız zenginlikleri kapsamaktadır, örneğin doğal gaz ve petrol hatları gibi. Ferdi mülkiyet ise ağır sanayiye girmemesi şartıyla özel fabrikayı içerir, tekstil, mobilya veya araba fabrikası gibi yada kişinin evi olabilir, bunlar ferdi mülkiyet dahilindedir. Para birimi altın ve gümüşten oluşan istikrarlı bir ekonomiye sahip olan Đslam’ın güzide ekonomi sistemi tabii ki bu tip inişli çıkışlı sarsıntılara maruz kalmayacaktır. Çünkü günümüzün Merkez Bankaları tarafından sürekli basılan kağıt paralarının aksine gerçek anlamda paralar altın ve gümüş ile hakiki değere sahip olacaktır. Nitekim

56

kasım 2009


beşinci, senelik konferans … ülkelerinin kölesi haline getiren ĐMF ve Dünya Ticaret Bankası fasit kurumlardır.

bu kâğıt parçaları yalnız insanların duydu güvene dayanarak suni bir değer kazanmaktadır ve tabii ki insanların başka bir alternatif de bulamamalarından kaynaklanıyor.

Sümeyye AVCI: Birazda konferansı konuşalım kardeşim. Dünyada farklı kitle ve cemaat ekonomi ile ilgili birçok konferans düzenledi. Hizb-ut Tahrir’in sunduğu çözümler ile onların sunduğu çözümler arasındaki fark nedir?

Sümeyye AVCI: Kapitalist düzeninin çöken ekonomisi Ümmette nasıl bir etki yapmaktadır? Veya herhangi bir etkisi var mıdır? Kazım TEKĐNOĞLU: Etkisi elbette var. Bu mesele bir yıla aşkın bir zamandır Ümmet arasında, medyada, gazetelerde konuşuluyorsa, istifalar binlerce firmaların kapanması, isyan ve alternatif arayışları vs. Bunlar etkinin olduğunu gösterir. Maalesef bizim daha bilmediğimiz nice kötü sonuçlar doğurmuştur bu kriz. Ailelerin dağılması, boşanmalar, yolsuzlukların çoğalması, ekmek derdinden bıçaklama, öldürmeler daha neler neler… Allah’tan ki halk Müslüman, bu yüzden bazı sınırlar toplumsal bazda frenlemekte. Ben diyorum ki eğer bu Ümmetteki fakirlik derecesi Müslüman olmayan bir devlette vuku bulsaydı, bunlar bu maneviyatsızlığın verdiği boşluk içinde toplumsal yozlaşma ve tahmin edemeyeceğimiz kötü sonuçlar doğururda ve binlerce insan intihar ederdi benim görüşüm. Demek ki etki var. Lakin etkisiz tepki olmaz.

Kazım TEKĐNOĞLU: Güzel ve klasik soru, neden Hizb-ut Tahrir’in sunduğu çözüm farklı ve farkı ne? Diğer cemaatlerin veya kuruluşların maalesef getirmiş olduğu çözümler, var olan vakadan etkilenme sonucu pragmatik yaklaşım. Yani problemin üreten kaynak içinden çözüm aramak. Bataklıktan gül bitmeyeceği gibi, var olan kapitalist ekonomik sistemden de çözüm çıkmaz. Temeli sorunlu, insan düşmanı, adı üstünde sermaye üzerine kurulu bir rejim ve sistem… Zenginlerin sistemi! Hizb-ut Tahrir ise gerçekten meseleye objektif yaklaşıp çözümünü imanından kaynaklanan Kur’an ve Sünnetten almış ve konferansta da sunduğu gibi bütün çözümler Đslam’ın kaynaklarına bağlıydı. Diğer cemaatler ve kuruluşlarda sadece faiz ve zekatta değil de bütün ekonomik meselelerde Đslam’a başvursa.. Đslam’ın evrensel olduğunu ve gücünü dünyaya haykırsalar. Haykırsalar ki, Ümmet Đslam’a olan güveni ve çözümlerini benimsesinler. Bilinç oluşsun ki, ancak Rabbimizin razı olacağı Raşid-i Hilafet Devleti tekrar kurulsun..

Selam Koç: Ümmet zaten perişan bir vaziyette yoksulluk içinde yaşıyordu. Açlık, işsizlik ve geri kalmışlık sadece bu çaresizliğin bir kaç örnekleridir. Đslam âlemindeki Batı taklitçisi küfür rejimler kapitalist ekonomi sistemini Ümmetin üzerine tatbik etmelerinin doğal bir sonucudur bu. Kendi malı gibiymiş asıl olan Ümmetin malını kafir batıya peşkeş çeken başımızdaki hain ve kukla yöneticiler ülkelerimizi dışa bağılmı kalmamıza sebeb olmuşlardır. ĐMF ve Dünya Ticaret Bankası başta olmak üzere Ümmete dayatıkları politika ve projeler her zaman içerisinde ekonomik sıkıntıları aşmamızı sağlama bahanesiyle ülkelerimize krediler vererek onlara, hem ekonomik hem de siyasi olarak başta Amerika olmak üzere kafir kapitalist Batı köklüdeğişim

Selam KOÇ: Bakıldığı zaman bu cemaatler bu konuda çok geç kalmışlardır, zira Đslam’ın ahlak ve ibadet gibi ferde yönelik hükümlerini tek gündem etmeleri ekonomik kriz gibi sıkıntıları aşamamamızın ana nedenlerinden birisidir. Çünkü insanlara Đslam’ın ekonomi sistemini iyiyice tanıtamamışlardır. Yinede Hizb ut Tahrir diğer kitlelerin aksine krizin gerçek sebebini tehşis etmiş ve Đslam’ın devleti olan Raşidi Hilafet’in gölgesinde Đslam’ın ekonomi

57

kasım 2009


beşinci, senelik konferans … sistemin tek çözüm olduğunu beyan etmiştir. Bunu yaparken de genel olmayan ama köklü ve dakik çözümleri sunarak. Hele yine başka kitlelerin yaptığı gibi mevcut kapitalist ekonomik sisteme Đslam’i bir kılıf giydererek sözde ‘’Đslam’i bankalara’’ teşvik ederek de değil, Hizb ut Tahrir’in hazır konumda olan farklı bir ekonomik sistem olan Đslam’ın iktisat nizamının tatbik edilmesi için çağrıda bulunarak konferans düzenlemiştir.

razı olsun. Son olarak Müslümanlara ne söylemek istersiniz? Kazım TEKĐNOĞLU: Sizden de Allah razı olsun.. Müslümanlara Đslam’ın sadece beş şartından ibaret olmadığını ve yüce dinimizin ancak ibadetle kısıtlanamayacağını belirtmekle beraber, bütüncül kâmil bir din olduğunu her zaman her yerde evrensel bir din olduğunu ve hayatın her alanını kapsadığını cümle âleme taşımalarını duyurur ve bunun icraatı için çalışmalarını ve bunun bayraktarlığını yapan Hizb-ut Tahrir’e destek ve beraber çalışmalarını yüce Rabbimizden dilerim.

Sümeyye AVCI: Bildiğimiz üzere Hizbut Tahrir bütün dünyada olduğu gibi Danimarka’da da senelik konferans düzenlemekte. Organizeden bahsedecek olursak, siz Hizb’in konferanslarındaki düzeni nasıl buluyorsunuz?

Selman KOÇ: Bu Ümmet insanlar arasında çıkartılmış en hayırlı Ümmettir diyor Rabbimiz. O halde buna layık olmak için bir an önce harekete geçip bu kokuşmuş dünya düzenini değiştirip Đslam’ı aleme bir nur ve hidayet olarak taşıyacak olan Raşid-i Hilafet Devletini kurmak için acele etmelerini buradan çağrıda bulunmak istiyorum Müslümanlara. Dünya Đslam Devleti’nin yokluğundan çok ızdırap çekmiştir. Buna dur diyecek bir tek Müslümanlardır, çünkü üzerimizde büyük bir yük taşıyoruz, zira iman edenler olarak Đslam’ın adaletini diğer insanların görmesi için çalışmalıyız, kuru laflarla kalmasın, çünkü gerçekten Đslam’dan başka hiç bir sistem insanlara huzur ve adaleti getiremez. Đşte size fırsat! Küresel krizim yaratığı sıkıntılar ve tufan gibi her yeri kasıp kavurduğu bir dönemde Đslam’ın ekonomi sistemini idrak edip başkalarına anlatalım ve aktaralım. Tekrarlıyorum, Müslümanları ve dünyadaki bütün insanları tüm bu bozuk düzen ve sistemlerden kurtarıp sahih Đslami ekonomik sisteme kavuşturacak olan Raşid-i Hilafet Devleti'nin kurulması için acele ediniz zira gerçek ekonomik refahın tadına ancak o zaman varacaksınız.

Kazım TEKĐNOĞLU: Organize her zamanki gibi müthişti. Gerçekten güzel hazırlık yapılmış ve belli ki üzerinde ter dökülmüş Allah onlardan razı olsun.. Her konferansta daha da gelişiliyor, teknolojik unsurlardan faydalanılıyor. Sunulan fikirler ise, her zaman canlı ve pratik. Herkese yazılı veya sözlü ekleme, soru sorma imkânının verilmesi, kadın ve erkeklerin birbirlerini göremeyecek şekilde oturmaları, her meselede görevlilerin olması, görevlilerin siyah beyaz giyinmelerin yanı sıra ‘Hizb-ut Tahrir – Danimarka’ yazılı rozet takmaları kısacası hiç bir konferansta görülmeyen düzen ve organize mevcuttu. Selam KOÇ: Orginizyason ve düzen üst düzeydeydi. Kelimenin tamamıyla her şey düşünülmüş ve sıralar dizilip, soru sorma veya yorum yapma imkani ile her şey hizmete sunulmuştur. Her alanda her zaman olduğu gibi Hizb düzenlemiş olduğu konferanslarla büyük teveccüh kazanmıştır. Sümeyye AVCI: Bizimle röportaj yapmayı kabul ettiğiniz için Rabbimiz sizden

köklüdeğişim

58

kasım 2009


Abdullah Aydın

okuyucudan gelen

bilgi@kokludegisim.net

Ümmet Hilafet Đstiyor. ‫ﻫﻕﹲ‬ ‫ﺍ‬‫ﻭ ﺯ‬ ‫ﻫ‬ ‫ﻪ ﹶﻓِﺈﺫﹶﺍ‬ ‫ﻤ ﹸﻐ‬ ‫ﻴﺩ‬ ‫ل ﹶﻓ‬ ِ‫ﻁ‬  ‫ﺎ‬‫ﻋﻠﹶﻰ ﺍﻝﹾﺒ‬  ‫ﻕ‬ ‫ﺤﱢ‬  ‫ﻑ ﺒﹺﺎﻝﹾ‬ ‫ﺫ ﹸ‬ ‫ﺒلْ ﹶﻨﻘﹾ‬

Irak’a silah sevkiyatı yaptığını, Đncirliden kalkan savaş uçaklarının Müslüman çocuklarına füze yağdırdığını Müslümanlar unutmadı. Đkiyüzlü ajanlar Amerikan askerlerinin sağ salim eve dönmeleri için dua edenleri çok iyi biliyor.

“Bilakis biz, hakkı batılın tepesine bindiririz de o, batılın işini bitirir. Bir de bakarsınız ki, batıl yok olup gitmiştir.” (Enbiya 18)

3 Mart 1924’de Hilafeti yıkan kâfir devletler Đslam ümmetini paramparça ettiler. Sınırlar çizdiler, ümmetin arasına mayınlar döşediler. Tüm Đslam beldelerine ajan yöneticiler yerleştirdiler. Kâfirler kendi hadarat ve medeniyetlerini uşak yöneticiler vasıtasıyla ümmetin fikir ve duygularını bozdular. Kapitalist fikirlerini yaydılar. Müslümanları Đslam’dan uzaklaştırmak için ajan yöneticiler vasıtasıyla tüm imkânlarını kullandılar. Sömürgeci kâfirler Müslümanların servetlerini çalıp çırptılar ve iştahları kabardı. Müslümanların başındaki uşaklarından cesaretlendiler. Bu cesaretlenmeleri Đslam topraklarına son yıllarda harçlı ordularıyla geldiler. Örneğin; ABD 11 Eylül sonrasında, önceki ABD başkanı Bush’un açıklaması şöyle oldu. “Bizim düşmanlarımız Müslümanlardır, Allah Amerika’ya yardım etsin” diye savaş ilan etti. Aslında Bush uyuyan koca bir devi uyandırdı. Afganistan’a savaş ilan etti. Arkasından Irak yanına kâfir devletleri ve Müslüman beldelerindeki ajanları da alarak sözde Müslümanların petrolleri, yeraltı ve yerüstü kaynaklarını sömüreceklerdi. Beklemedikleri bir savunmayla karşılaştılar. Müslüman kardeşlerimiz Đslam topraklarını kâfirlere mezar ettiler. Bataklığa saplandılar.

Rabbimize hamd olsun, Müslümanlar da tekrar ümmet bilinci oluştu. Dostunu düşmanını bilir hale geldiler. Bu küfür sistem Müslümanları paramparça ettiğini hissetti. Kâfir devletlerle hain yöneticilerin ikiyüzlü olduğunu gördüler. Đslam’ı hayata hâkim kılmak için ayağa kalktılar. Kâfirler kendi elleriyle sonlarının geldiğini düşünemediler. Müslümanların gücünü hesaba katmadılar. Kendi ağızlarıyla bundan sonra Đslam devletinin geleceğini dilleriyle söyler oldular. Korkulara kapıldılar. Geceleri yataklarında uyuyamaz hale geldiler. Uşaklarının ellerinde çanta, batıyla doğu arasında gidip geliyorlar. Korkunun ecele faydası yok. Müslümanlar bir binanın tuğlaları gibi birbirine bağlıdırlar. Bu ümmet önceden olduğu gibi Hilafet’ini tekrar istiyor. Đslam beldelerine çizilmiş sınırlarını kaldırmak istiyor. Bir vücudun azası gibi olmak istiyor. Ümmeti kanatlarının altına alacak mallarını ve canlarını koruyacak Halifelerini istiyor. Đslam ordularını istiyor. Dökülen Müslüman kanlarının, kirletilen ırzlarının hesabını sormak istiyor. Çalınan servetlerin kâfirlerden almak için Hilafetini tekrar istiyor. Şunu söylemek istiyorum; Evet, Allah’ın izniyle Hilafetin yaklaştığını, Amerika ve diğer kâfir devletlerin sonlarının geldiğini, son çırpınışlarının ve çaresizliğinin yeri Cehennem kuyuları olacaktır.

Şunu söylemek istiyorum. Bu harçlı ordularının 9000 km.den gelmesi ümmetin uyanmasını sağladı. Allah ve Rasulü ile bağ kurdu. Đç muhasebeler yapıldı. Kâfirlere kinleri arttı. Müslümanlar hain yöneticilerden kâfirlere hizmetkâr olduklarını gördü. Đşbirlikçi çirkin yüzlerini açığa çıkardılar. Örneğin Amerikan askerlerinin Güneydoğu’dan

köklüdeğişim

‫ﺓ‬ ‫ﻭ‬ ‫ﺒ‬ ‫ﺝ ﺍﻝﱡﻨ‬ ‫ﺎ ﹺ‬‫ﻤﻨﹾﻬ‬ ‫ﻋﻠﹶﻰ‬  ‫ﺨﻠﹶﺎ ﹶﻓ ﹰﺔ‬  ‫ﻥ‬  ‫ﻡ ﹶﺘﻜﹸﻭ‬ ‫ﹸﺜ‬

“Sonra nübüvvet yolu üzerine Hilafet olacaktır.” (Ahmet b. Hanbel, Müs. Kufiyyin, 17680)

59

kasım 2009


Esma Sıddık

okuyucudan gelen

bilgi@kokludegisim.net

Ferdiyetçilik ve Egoizm. demeye başlar. Ardından 'benliğinin' arzularını tatmin edebilmek için çabalar. Bu durumda isteklerini elde edebilmek ve gönlünce yaşayabilmek için kapitalizm çarkından bir parça haline gelir ve kapitalizm çarkının sapa sağlam dönmesine katkıda bulunur: üretir ve tüketir…

Bataklıkta büyüyen lotus çiçeği misali, Müslümanlar maalesef bugün demokratik düzen içerisinde yaşamak durumundadırlar. Allah’u Teâlâ’nın hâkimiyetini, otoritesini ve kanunlarını kabul etmeyen, dini hayattan ayırma esasına dayanan demokrasi sistemi, “Hâkimiyet halkındır” ve “Otoritenin kaynağı halktır,” fikirleri üzerine kurulmuştur. Bu fikirlerden, demokrasi sisteminin benimsediği, hatta kutsadığı dört temel hürriyetler, kaynaklanmaktadır.

Dolayısı ile insanlar sadece kendi hayatları ile meşgul hale gelirler. Zaman zaman sadece içgüdülerini tatmin edebilmek için eş dostla sınırlı alaka kurarlar.

Mülk edinme hürriyeti, insanları açgözlü, menfaatçi canavarlar haline getirmiştir. Şahsi hürriyet ise, insanları sapıklar sürüsüne dönüştürmüştür. Đnanç hürriyeti ile insanlar isyankârlığın şahikasına çıkmışlar ve fikir hürriyeti ile Yaratıcılarını unutmuşlardır.

Ferdiyetçiliğin yanı sıra, özgürlüklerin yol açtığı bir diğer zarar, insanların nefislerine egoizmin hâkim olmaya başlamasıdır. Egoist bir kişi sadece kendini ve kendi çıkarlarını düşünür. Hatta diğer insanlara sempati (insanlar arasında tabii yakınlık eğilimi) dahi duymaz. Hali vakti yerinde olduğu sürece, onun için bir problem yoktur. Diğer insanların sevinçlerini veya kederlerini paylaşmaz. Paylaşsa dahi yine kendi arzuları doğrultusunda bu paylaşıma gider. "Önce ben ve benim menfaatim," diye düşünür. Dahası günümüzde insanlık öyle bir noktaya gelmiştir ki bazılarının isteklerinin yerine gelmesi uğruna diğerlerinin acı çekmesi vicdanlara dokunmaz olmuştur. Hiçbir değer ve yargı gözetmeksizin, arzuladığını elde etmeye çalışan, bağırıp çağıran, asabi, şiddete başvuran bireyler giderek artmaya başlamıştır.

Allah’u Teâlâ’nın buyurduğu gibi, bu hürriyetler neticesinde insanlar hayvanlardan da aşağı seviyeye düşmüşlerdir. Furkan süresi 44. ayette şöyle buyrulmuştur:

‫ ِﺇﻝﱠﺎ‬‫ﻫﻡ‬ ‫ﻥ ِﺇﻥ‬  ‫ﻘﻠﹸﻭ‬ ‫ﻴﻌ‬ ‫ﻥ َﺃﻭ‬  ‫ﻭ‬‫ﻤﻌ‬ ‫ﻴﺴ‬ ‫ﻫﻡ‬ ‫ﺭ‬ ‫ﻥ َﺃﻜﹾ ﹶﺜ‬  ‫ﺏ َﺃ‬  ‫ﺴ‬  ‫ ﹶﺘﺤ‬‫َﺃﻡ‬ ‫ﻼ‬ ‫ﺴﺒﹺﻴ ﹰ‬  ‫ل‬ ‫ﻀﱡ‬  ‫ َﺃ‬‫ﻫﻡ‬ ْ‫ﺒل‬ ‫ﺎ ﹺﻡ‬‫ﻜﹶﺎﻝﹾَﺄﻨﹾﻌ‬ "Yoksa sen, onların çoğunu (söz) işitir ya da aklını kullanır mı sayıyorsun? Onlar, ancak hayvanlar gibidirler; hayır, onlar yol bakımından daha şaşkın (ve aşağı) dırlar." Đnsanların özgürlük deyip sarıldıkları demokrasi sistemi, insanları özgürleştirmek şöyle dursun, efendilerin en kötüsüne, heva ve heveslerine esir hale getirmiştir.

Bataklığın pis kokusu ve çamuru maalesef Ümmete de sirayet etmiş ve bu durum Müslümanlar arasında da yayılmıştır.

Özgürlüklerin meydana getirdikleri zararlar bunlarla sınırlı kalmamıştır. Söz konusu hürriyetlerden, ferdiyetçilik fikri doğmuştur.

Ferdiyetçilik ve egoizm tamamıyla insan fıtratına aykırıdır. Nitekim insan sosyal bir varlık olarak yaratılmıştır. Bu fikirlerin Đslam'da yeri yoktur. Hatta bu fikir farklı bayraklar altında, farklı sınırlar içerisinde yaşamaya mahkûm edilen Ümmetini tamamıyla parçalama ve Müslümanları birbirinden koparma tehlikesini taşımaktadır. Fakat bu kadar büyük tehlike taşıyan bu zehirli fikir, şey-

Ferdiyetçilik, bireycilik anlamına gelmektedir. Ferdiyetçilikte, bireyin menfaatleri toplumun menfaatlerinden daha önce gelmektedir. Bu fikir neticesinde kişi, kendini hayatın merkezine oturtur. Bağımsız olmayı arzular. Sürekli, 'Ben' ve 'Benim hayatım' köklüdeğişim

60

kasım 2009


ferdiyetçilik ve egoizm … tanın nefisleri okşayıp vesvese vermesi ile Müslümanlara hoş gelmektedir.

retmekte ve ancak bunun sonucunda 'birlik' olabileceklerini izah etmektedir.

Evet, ferdiyetçiliğin ve egoizmin Đslam'da yeri yoktur. Çünkü Allah’u Teâlâ insanlardan sadece Đslam olmalarını değil, aynı zamanda Müslüman olduktan sonra diğer Müslümanlarla 'birlik' olmalarını, kardeş olarak birbirlerine bağlanmalarını emretmektedir.

Müslümanların birbirlerinden kopmaları durumunda ahirette kendilerini nasıl bir yaşantının beklediği hususunda Allah’u Teâlâ şöyle buyurmaktadır: ‫ﺭﻗﹸﻭﺍﹾ‬  ‫ﻥ ﹶﺘ ﹶﻔ‬  ‫ﻴ‬‫ﻻ ﹶﺘﻜﹸﻭﻨﹸﻭﺍﹾ ﻜﹶﺎﱠﻝﺫ‬ ‫ﻭ ﹶ‬

‫ﻴﻡ‬‫ﻋﻅ‬  ‫ﻋﺫﹶﺍﺏ‬  ‫ﻬﻡ‬ ‫ﻙ ﹶﻝ‬  ‫ﹶﻝ ِﺌ‬‫ﻭُﺃﻭ‬ ‫ﺕ‬ ‫ﻴﻨﹶﺎ ﹸ‬ ‫ﺒ‬ ‫ﻡ ﺍﻝﹾ‬ ‫ﻫ‬ ‫ﺎﺀ‬‫ﺎ ﺠ‬‫ﺩ ﻤ‬ ‫ﺒﻌ‬ ‫ﻥ‬‫ﺍﺨﹾ ﹶﺘﹶﻠﻔﹸﻭﺍﹾ ﻤ‬‫ﻭ‬

"Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanıp ayrılığa düşenler gibi olmayın. Đşte bunlar için büyük bir azap vardır." (Ali

Allah’u Teâlâ önce, tüm Müslümanlardan tek bir Ümmet oluşturmalarını talep etmektedir. Nitekim Hucurat süresi 10. ayette şöyle buyurmaktadır: ‫ﻭﺓﹲ‬ ‫ﻥ ِﺇﺨﹾ‬  ‫ﻤﻨﹸﻭ‬ ْ‫ﻤﺅ‬ ‫ﺎ ﺍﻝﹾ‬‫" ِﺇ ﱠﻨﻤ‬Müminler ancak kardeştirler."

Đmran 105)

Ayetlerde ve hadislerde geçen kardeşliğin ve Ümmet kavramının ne içerdiği ise yine şeriatın ışığında aydınlanmıştır.

Ali Đmran süresi 110. ayette ise şöyle buyurmuştur: ‫ﺱ‬ ‫ﺠﺕﹾ ﻝِﻠﻨﱠﺎ ﹺ‬  ‫ﺔ ُﺃﺨﹾ ﹺﺭ‬ ‫ﻤ‬ ‫ﺭ ُﺃ‬ ‫ﺨﻴ‬ ‫ ﹶ‬‫" ﻜﹸﻨ ﹸﺘﻡ‬Siz insanlar arasından çıkartılmış en hayırlı Ümmetsiniz."

Abdullah Đbni Ömer (RadiyAllahu Anh)'dan rivayet edildiğine göre Rasul (SallAllahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: ‫" ﺍﻝﻤﺴﻠﻡ ﺃﺨﻭ ﺍﻝﻤﺴﻠﻡ ﻻ ﻴﻅﻠﻤﻪ ﻭﻻ ﻴﺴﻠﻤﻪ‬Müslüman Müslüman'ın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu düşmana teslim etmez…" (Buhari,

Abdullah Đbni Ömer (RadiyAllahu Anha)'dan rivayet edildiğine göre Rasul (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: ‫" ﺍﻝﻤﺴﻠﻡ ﺃﺨﻭ ﺍﻝﻤﺴﻠﻡ‬Müslüman Müslüman'ın kardeşidir…"

Müslim)

Rasulullah Efendimiz; "Mazlum da, zalim de olsa din kardeşinize yardım ediniz," buyurunca, "Ya RasulAllah zalime nasıl yardım ederiz?" dediler. Cevabında buyurdu ki: "Onun zulmüne mani olmak suretiyle yardım etmiş olursunuz." [Buhari], Hadisi şeriflerde Rasulullah şöyle buyurmaktadır: "Birbirine karşı muhabbet ve merhamette, müminler, bir vücut gibidir. Vücudun bir yeri rahatsız olunca, bütün vücut, rahatsız, uykusuz kalıp, onun tedavisi ile meşgul olduğu gibi, Müslümanlar da birbirlerine yardıma koşmalıdır!" [Buhari], “Müminler birbirlerini sevmekte, birbirlerine acımakta ve bir diğerini korumakta bir vücut gibidir. Vücudun herhangi bir organı rahatsız olursa, diğer organlar da bu yüzden aşırı ateş ve uykusuzluğa tutulurlar.” (Müslim), "Müslümanların dertleri ile ilgilenmeyen, onlardan değildir." [Hakim], "Bir Müslüman'ın sıkıntı ve kederini gidereni veya bir mazluma yardım edeni, Allahu Teala affeder." [Buhari], "Kim bir mümini, bir münafığın eziyetinden korursa, Allahu Teâlâ da onu, Cehennem ateşinden korur." [Ebu Davud], "Din kardeşini savunan

Rasulullah Aleyhi’s Selam Medine'ye varınca Ümmetin misakına şunu yazdırdı: "Muhacirler ve Ensarlar ve onlara tabi olan müminler insanlar dışında ayrı tek bir Ümmettir." Allah Subhanehu Müslümanların 'Ümmet' olmalarına ve birliklerini idame ettirmelerine o denli önem vermektedir ki bu birliği korumaya yönelik şöyle emretmektedir: "…parçalanmayın. Allah'ın size olan nimetini anın…" (Ali Đmran 103) Kullarına sürekli Rahmet eden Allah’u Teâlâ, Müslümanların nasıl parçalanmadan Ümmet olarak kalabileceklerini ve 'birliği' nasıl koruyabileceklerini şöyle izah etmiştir:

‫ﻪ‬ ‫ﺕ ﺍﻝﹼﻠ‬ ‫ﻤ ﹶ‬ ‫ﻨﻌ‬ ‫ﻭﺍﹾ‬‫ﺍﺫﹾ ﹸﻜﺭ‬‫ﺭﻗﹸﻭﺍﹾ ﻭ‬ ‫ﻻ ﹶﺘ ﹶﻔ‬ ‫ﻭ ﹶ‬ ‫ﺎ‬‫ﻴﻌ‬‫ﺠﻤ‬  ‫ﻪ‬ ‫ل ﺍﻝﹼﻠ‬ ِ ‫ﺤﺒ‬  ‫ﻭﺍﹾ ﹺﺒ‬‫ﺼﻤ‬  ‫ ﹶﺘ‬‫ﺍﻋ‬‫ﻭ‬ ‫ ﹸﻜﻡ‬‫ﻋﹶﻠﻴ‬  "Toptan Allah'ın ipine sımsıkı sarılın,

parçalanmayın. Allah'ın size olan nimetini anın…" (Ali Đmran 103) Ayeti kerimeden de anlaşılacağı üzere, 'birlik' Allah'ın 'ipinde' yani Kuran’ı Kerim'dedir. Allah Subhanehu Müslümanların dört elle Đslam'a sarılmalarını em-

köklüdeğişim

61

kasım 2009


ferdiyetçilik ve egoizm … vayetle Rasulullah buyurdular ki: "Hediyeleşin, zira hediye, kalpteki kuşkuları giderir. Komşu kadın, komşusu kadından gelen (hediyeyi) hakir görmesin, bir koyun paçası parçası olsa bile." (Tirmizi), Rasulullah buyurdu ki: "Hediye, Allah (Subhanehu)'ın gönderdiği güzel bir rızıktır. Hediyeyi kabul edin ve karşılığında daha güzelini verin!" [H.Tirmizi], "Hediye verene, siz de hediye verin! Eğer verecek bir şey bulamazsanız, onun için duâ edin ki hediye karşılıksız kalmasın!" [Nesâî]

Müslüman'ı Allahu Teâlâ, Cehennem ateşinden korur." [Taberani], “Müminin mümine karşı durumu, bir parçası diğer parçasını sımsıkı kenetleyip tutan binanın kerpiç duvarları gibidir.” Đşte Ümmet kavramının içeriği, ayetlerle ve hadislerle açık ve net bir şekilde ortaya konmuştur. Ayetlerden ve hadislerden de anlaşıldığı gibi Ümmette duygu birlikteliği olması gerekmektedir. Dünyanın diğer ucundaki bir Müslüman'ın derdi, bizim derdimiz olmalı, sevinçler ve dertler müşterek olmalıdır. Sevinçler paylaşılmalı ki coşku artsın. Kederler paylaşılmalı ki çekilen acılar daha derinden hissedilip biran evvel sonlandırılabilsin. Allah’u Teâlâ’nın bizlerden istediği budur!

Ümmet içerisinde bağları kuvvetlendirecek bir diğer yol ise ziyarettir. Ziyaret vasıtası ile Müslümanlar birbirlerinin sevinçlerinden ve kederlerinden haberdar olurlar. Bunları paylaşabilirler. Halis niyetle birbirlerini ziyaret edenler hakkında, bir kutsi hadiste Allah Subhanehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Benim rızam için birbirlerini sevenlere, benim rızam için bolca infak edenlere, birbirlerini sevmede samimi davranan sadıklara, akraba ve dost ilişkilerini kesmeyenlere ve birbirlerini ziyaret edenlere sevgim hak olmuştur.” (Đbni Hanbel)

Ümmet olmaya Allah’u Teâlâ o denli önem vermektedir ki, Müslümanların birbirlerine hangi cümlelerle dua etmeleri gerektiğini dahi bildirmektedir:

‫ﻨﻨﹶﺎ‬ ‫ﺍ‬‫ﻭِﻝِﺈﺨﹾﻭ‬ ‫ ﹶﻝﻨﹶﺎ‬‫ﻔﺭ‬ ‫ﺒﻨﹶﺎ ﺍﻏﹾ‬ ‫ﺭ‬ ‫ﻥ‬  ‫ﻴﻘﹸﻭﻝﹸﻭ‬ ‫ﻫﻡ‬ ‫ﺩ‬ ‫ﺒﻌ‬ ‫ﻥ‬‫ﺎﺅُﻭﺍ ﻤ‬‫ﻥ ﺠ‬  ‫ﻴ‬‫ﺍﱠﻝﺫ‬‫ﻭ‬ ‫ﻤﻨﹸﻭﺍ‬ ‫ﻥ ﺁ‬  ‫ﻴ‬‫ﻏﹼﻠﹰﺎ ﱢﻝﱠﻠﺫ‬  ‫ﻲ ﹸﻗﻠﹸﻭ ﹺﺒﻨﹶﺎ‬‫ﻌلْ ﻓ‬ ‫ﻭﻝﹶﺎ ﹶﺘﺠ‬ ‫ﻥ‬ ‫ﺎ ﹺ‬‫ﺒﻘﹸﻭﻨﹶﺎ ﺒﹺﺎﻝﹾﺈِﻴﻤ‬ ‫ﺴ‬  ‫ﻥ‬  ‫ﻴ‬‫ﺍﱠﻝﺫ‬ ‫ﻴﻡ‬‫ﺭﺤ‬ ‫ﺭﺅُﻭﻑﹲ‬ ‫ﻙ‬  ‫ﺒﻨﹶﺎ ِﺇ ﱠﻨ‬ ‫ﺭ‬

Ziyaret, çeşitli nedenlerden dolayı yapılabilir.

“Onlardan sonra gelenler ise şöyle derler: 'Ey Rabbimiz! Bizi ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi bağışla. Kalplerimizde, iman edenlere karşı hiçbir kin tutturma! Ey Rabbimiz! Şüphesiz sen çok esirgeyicisin, çok merhametlisin!” (Haşr 10)

Hastalıktan dolayı ziyaret etmenin hakkında Rasul (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle söylemiştir: “Hasta ziyaretinde bulunan kimse, dönünceye kadar cennet yolundadır.” (Müslim)

Ümmet olarak, duygu birlikteliğini baltalayan ferdiyetçilik ve egoizm hastalığından korunmak ve bu hastalığa tutulmamak için önlemlerin alınması gerekmektedir. Allahu Teâlâ Müslümanları birbirlerine Ümmet olarak sımsıkı bağladıktan ve bu bağın nasıl korunabileceğini izah ettikten sonra, bu bağı güçlendirmenin, Müslümanlar arasındaki sevgiyi arttırmanın yollarını da göstermektedir.

Taziyede bulunmak da ziyaret nedenlerindendir. Nitekim Rasul (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bu konu hakkında şöyle buyurmuştur: “Bir musibeti sebebiyle din kardeşine taziyede bulunan mümine, Allah’u Teâlâ kıyamet günü kerem elbiselerden giydirir (şeref bahşeder).” (Đbni Mace) Akraba ziyareti de çok büyük önem taşımaktadır.

Müslümanların arasındaki bağı kuvvetlendirebilecek vesilelerden biri, hediyeleşmektir. Bu konu hakkında Efendimizden (Aleyhi’s Selam) şu hadisler rivayet edilmiştir: Ebu Hureyra (RadiyAllahu Anh)'dan riköklüdeğişim

Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) akraba ziyareti hakkında şöyle buyurmaktadır: “Rızkının çoğalmasını, ömrünün uzamasını isteyen kimse, akrabasını kollayıp gözetsin.” (Buhari)

62

kasım 2009


ferdiyetçilik ve egoizm … Bir diğer hadisi şerifte, akrabası kendisine iyilik yapmadığı ve kendisini ziyaret etmediği halde akrabasını ziyarete devam edenler hakkında şöyle buyurmaktadır: “Akrabasının yaptığı iyiliğe aynıyla karşılık veren, onları koruyup gözetmiş sayılmaz. Akrabayı koruyup gözeten kimse, kendisi ile alakayı kestikleri zaman bile onlara iyilik etmeye devam edendir.” (Buhari)

sinde, Batı’da olduğu gibi annesinin, babasının veya komşusunun öldüğünden aylar hatta yıllar sonra haberdar olan sorumsuz bireyler değil, Allah’ın yüklediği sosyal sorumlulukları yüklenen duyarlı Müslüman şahsiyetler barındırmaktadır. Müslüman’a yakışanda zaten sadece ve sadece Đslam şahsiyetidir! Allah’u Teâlâ’nın davetine gerektiği gibi yanıt verip, Đslam’ı hayatının ölüm kalım meselesi yapan, Đslam davasını taşıyanlar için, Ümmetle bütünleşmek ayrı bir önem arz etmektedir. Nitekim Hilafet’i tekrar ikame etmenin yolu Ümmetin tek vücut olması, aynı duyguları paylaşması ve aynı nizam altında – Đslam şeriatı/Đslam sistemi altında- yaşamayı arzulamasından geçmektedir. Dolayısı ile dava taşıyıcısının, mensubu olduğu Đslam Ümmeti ile bağlarını kuvvetlendirecek vesilelere sıkı sıkı sarılması büyük bir önem taşımaktadır. Dava taşıyıcıları bu vesileler ile Müslümanlara, Ümmet mefhumunu hatırlatmalıdırlar ki, Ümmet bilinci Müslümanlara tekrar yerleşsin. Ferdiyetçilik ve egoizmden uzak Đslami bir atmosfer oluşsun ve nefisler cahilliğin karanlığından Đslam’ın nuruna yönelsin. Nitekim Müslümanların bu günkü zelil ve ezik durumlarının değişmesi topa tüfeğe sarılmakta değil nefislerindekileri değiştirmelerinde yani akıllarını, istek ve arzularını Allah’ın emrine amade kılmalarında yatmaktadır.

Bunların yanı sıra ziyaret sebep gözetmeksizin de gerçekleştirilebilir. Dost ziyareti hakkında Rasul (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmaktadır: “Bir adam, başka bir köyde bulunan ve kendisini Allah için sevdiği bir din kardeşini ziyaret etmek için yola çıktı. Allah Subhanehu geçeceği yere onu gözetlemek üzere bir melek gönderdi. Yanına geldiğinde melek ona sordu: 'Nereye gidiyorsun?’, 'Falan kardeşime gidiyorum.' 'Herhangi bir yakınlığın olduğu için mi gidiyorsun?' 'Hayır.' 'Peki, ondan elde etmeyi düşündüğün bir menfaat için mi gidiyorsun?' 'Hayır.' 'Öyleyse onun yanına niçin gidiyorsun?' 'Ben onu Allah için seviyorum.' 'Bende Allah'ın sana gönderdiği bir elçisiyim. Sırf O'nun rızası için din kardeşini sevdiğinden dolayı Allah da seni seviyor.” (Đbni Hanbel) Đslam dini, Müslümanlar arasındaki mesafeleri kapatıp, ferdiyetçilik ve egoizm hastalığını kökten söküp atacak birçok kurallar içermektedir. Ziyaret ve hediyeleşmenin yanı sıra yardımlaşmak, komşuluk Müslüman’ın haram işlemesine engel olmak v.s. bunlardan sadece bir kaçıdır.

‫ﺴ ﹺﻬﻡ‬  ‫ﺎ ﹺﺒَﺄﻨﹾ ﹸﻔ‬‫ﻭﺍﹾ ﻤ‬‫ﻴﺭ‬‫ﻴ ﹶﻐ‬ ‫ﺤﺘﱠﻰ‬  ‫ ﹴﻡ‬‫ﺎ ﹺﺒ ﹶﻘﻭ‬‫ﺭ ﻤ‬ ‫ﻴ‬ ‫ﻴ ﹶﻐ‬ ‫ﻻ‬ ‫ﻪ ﹶ‬ ‫ﻥ ﺍﻝﹼﻠ‬  ‫ِﺇ‬ “Muhakkak ki Allah bir kavimde olanı değiştirmez, ta ki onlar kendilerinde olanı değiştirmedikçe.” (Rad 11)

Đslam ideolojisinden fışkıran sosyal sistem incelendiğinde, bunun insan fıtratına ne kadar uygun olduğu görülecektir. Ümmet içeri-

köklüdeğişim

63

kasım 2009


Metin Aydoğan

medrese-i yusufiye’den

bilgi@kokludegisim.net

Kürt Açılımı, Demokratik Açılım, Milli Birlik. ABD’nin Irak’ı fiili olarak işgal etmesinin ardından da Kürt politikasında bir değişim oldu. Irak’ı işgal etmeden önce Kuzey Irak’ta bir Kürt Devleti kurma siyaseti vardı. Irak’ı işgaliyle birlikte Irak’a da yerleşmiş oldu. ABD’nin Irak’tan çekileceğini söylemesi Müslümanları aldatmaktan öteye bir anlam ifade etmemektedir.

yüksektir. Boru hattının güvenliği konusunda ABD Avrupa’ya garanti verdi. Önümüzdeki dönemde Orta Doğudan ve Orta Asya’dan ki ve petrol ve doğalgazın Avrupa’ya taşınmasında boru hattı koridoru olan bu ülkelerde güven ve istikrarın olması gerekiyordu. Bu nedenle daha düne kadar kanlı bıçaklı olan Ermenistan Türkiye ilişkisi kuzu sarmalına dönüştü. Bundan sonrada sorun olmayacaktır ilişkiler normalleşecektir.

Şu anda dünya üzerinde birinci devlet ABD olması nedeniyle dünya üzerindeki birçok devlet ve olaylarda onun ekseninde hareket etmektedir. Dünya üzerinde Đngiltere, Rusya, Fransa gibi büyük devletlerin dışında birçok devletin siyasetinde ABD’nin siyasetinin imzası vardır.

Bütün bu gerçeklere binaen ABD destekli PKK örgütünün bitirilmesine ve tavsiyesine karar verdi. Bu örgütün Suriye’ye Irak’a ve Đran’a da uzanıyordu şu anda bu ülkelerde ABD’nin kapsamı alanında olduğundan dolayı hepside örgütün tasfiyesine karar verdiler. Türkiye’nin öncülüğünde de gereken adımları atmaya başladılar.

ABD’nin Kürt politikasındaki değişime etki eden ana sebeplerden enerji konusudur. Bu enerjide petrol ve doğalgazda Orta Doğudan ve Orta Asya’dan çıkmaktadır. Bu enerjiye ise hem Avrupa’nın birçok ülkesinin hem de ABD’nin ihtiyacı vardır. ABD ise dünyaya yalnız başına bir nizam vermenin peşinde olması onu daha da hırslandırmaktadır. Bu nedenle Nabucco projesini ortaya attı. Bu projeyi de Avrupa ülkelerine kabul ettirdi. Anlaşma bu yıl Türkiye’de imzalandı ve 2010 yılında ise gaz pompalamaya başlayacaktır.

Yaklaşık 30 yıldır bu örgüt varlığını devam ettirmektedir. ABD ‘de Türkiye nin stratejik müttefikidir. Bu nasıl stratejik müttefiktir ki? Türkiye’yi bölmeye çalışan bir örgüte destek oluyor, yardım ediyor ve Türkiye’de teröre destek olan bir ülkeyle stratejik müttefikliğini devan ettirebiliyor. Yaklaşık 30 yıldır bu ülkenin insanının kanı akmaktadır. Ölende öldürende bu ülkenin insanları. Peki ölen ne için ölüyor? Öldüren ne için öldürüyor? Hayatta haklar birbirine düşman olmaz sömürgeci güçler ve onların yerli uzantıları insanları birbirine düşman ederler. Bu senaryoyu 12 Eylül öncesinde bu ülkenin insanı yaşamadı mı? Yaşadı. Niçin ondan sonra aynı tuzağa bir daha düştüler de bu sömürgeci güçlerin bölmek, parçalamak, yutmak gibi siyasetlerini anlayamadılar ve göremediler. Đdeolojik doğru bir fikirden yoksun bir halk, mankurtlaştırılmış bir halk asla bu tehlikeleri göremez ve kavrayamaz.

Doğalgazın ve petrolün çıkmış olduğu ülkelerdeki ve bu boru hattının geçmiş olduğu ülkelerde kimin siyaseti hakim ise Avrupa’da da onun sözü geçecektir. Bütün bunları önceden gören ve Avrupa’yla kontrol etmek isteyen ABD Irak’ı işgal etti. Irak üzerinde ABD söz sahibidir. Irak’ın başındaki yöneticilerde ABD’nin isteklerini uygulayan birer vali konumundadır. Nabucco doğalgaz boru hattı ise Azerbaycan, Ermenistan, Türkiye üzerinden Avrupa’ya taşınacaktır. Bu boru hattı güzergâhının da güvenli bir ortam olması gerekiyordu ki, Avrupa bu boru hattı projesine evet desin. Çünkü maliyeti oldukça

köklüdeğişim

64

kasım 2009


kürt açılımı … Peki, bu kavga bu kadar kolay bitecekti de bu kadar insan niçin öldü? Bu kadar askeri harcamalar niçin yapıldı. 12 Eylülde de akan kanlar bir günde durmamış mıydı? Evet, bir düdükle durmuştu senaryo aynı senaryo! Aktörler aynı aktörler bir şey değişmiyor. Bu örgütü kuran, savaştıran güç şu anda ise bunun bitirilmesine karar vermiştir.

açılıma kimse itiraz edemez. Çünkü herkesin amentüsüdür diye düşünmüş olabilirler. Zira kendilerini Ergenekoncu olarak tanımlayan grubun Jakoben siyasetlerini yıkmak için demokrasi, özgürlükler hukukun üstünlüğü gibi ifadeleri kullanmaya ve bunu topluma yerleştirmeye başladılar. Her ne kadar bu tür söylemleri kullansalar da kimseye yaranamayacaklardır. Zira bu ülkenin Müslüman halkı 86 yıldır laikliği, demokrasiyi, cumhuriyeti benimsedi. Çünkü mayalarında yoktur bu sistem fikirler batıdan ithal edilen bir avuç kıblesi batıya dönük sözde aydınlar benimsemiştir. Bu nedenle bu tür fikirler suni fikirlerdir. Bu güne kadar bu millet benimsemediği gibi bundan sonrada benimsemeyecektir. Kendisine ait olmayan yabancı fikirleri her ne kadar insanların arasına birleştirmek için kullansalar da Müslüman Türk halkının kalbini birleştirmeye yetmeyecektir ecnebi fikirleri.

Sömürgeci güçlerin ve yerli uzantıların bu akan kandan, gözyaşından, arkada bıraktıkları dullardan ve yetimlerden rahatsızlık duyduklarından karar vermemişlerdir. Sömürgeci kâfirlerinde ve onların işbirlikçilerin akan kandan zerre kadar rahatsızlık duymazlar. Onlar için aslolan menfaatleridir. Zira sömürgeci kâfirlerin mızrak başı Đngiltere’nin başbakanı Churchill “bir damla petrol bir damla kan” diyerek enerjiye verdikleri önemi bu şekilde ifade etmiştir. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün 2009 yılında güzel olacak olumlu şeyler olacak gibi üzeri kapalı ifadelerle Cumhurbaşkanı PKK’nın bitirileceğine ilişkin önemli sinyalleri verdi. Gül’ün bu sinyalleri verdiği dönemler 2009 yılının nisan ayıydı. Ondan sonra medyada tartışmalar başlatıldı. Arkasındanda yaz tatili girdi. Parlamento tatile girdi. Fakat AKP iktidarı tatile girmediler. Zira yapacakları çok iş vardı. Hemen ağustos ayında Kürt meselesine çözüm başlığı adı altında tartışmaları tekrar başlattılar. Ağustos ve eylül ayı tartışmalarla geçti.

Şu anda ise Milli Birlik diye daha kapsamlı bir ifade kullanmaya başladılar. Zannedersem MHP’yi susturmak için icat edilmiş bir söylem olabilir. Zaten vatancılık ve milliyetçilik söylemleri insanları birbirinden ayırmıyor mu? Birbirine düşürmüyor mu? Evet, bu tür söylemler birleştirmiyor. Yalnızca parçalıyor ve ayırıyor. Evet, Milli Birlik gibi içi boş yaldızlı sözlerde bu ülkenin ya da diğer insanların yan yana gelmesini sağlanan. Kalplerini birleştirmez. Ayrımcılığa sebebiyet verir. Zira bu ülkenin insanlarını o kadar saf mı zannediyorlar bilmiyorum. Milliyetçilik yalnızca ayırır insanları birbirinden. Daha ne kadar kandıracaklar bu yaldızlı sözlerle bu ülkenin insanlarını…

Bu konuyla ilgili sorumluluk ise Đç Đşleri Bakanı Beşir Atalay’a verilmiştir. AKP’nin Kürt Açılımı siyasetini başlatmasının arkasından muhalefet partileri CHP ve MHP hemen bölünüyoruz siyasetini ortaya attılar. Ve AKP bu başlıktan zararlı çıkacağını anladı ve hemen yeni bir söylem icat etti.

Bu şekilde kandıracakları yerde Đslam ideolojisini benimseseler olmaz mı? Ancak ve ancak o zaman insanların arasındaki sorular problemler sorumsuz bir şekilde çözülür. Ancak ve ancak Allahın dini ile insanların kalpleri sükûnete erer. Düşmanlıklara son

Demokratik açılım siyasetini ortaya sürdüler. Demokratik açılımı ne kadarda cicili bicili bir söylem, ne kadarda kulağa geliyor diye düşünmüş olabilirler. Zira demokratik

köklüdeğişim

65

kasım 2009


kürt açılımı … verilir. Kan ve gözyaşı ancak ve ancak Allahın ipine sımsıkı sarılmakla kesilir. Bu kör inatlarınız niçindir?

Anayasanın değişimi ile birlikte toplumu biraz daha rahatlatabilir. Ne yeni anayasa ne demokratikleşme ifadeleri tamamıyla içi boş ifadelerdir. Yalnızca içi boş yaldızlı sözlerden ibarettir. Bir fikir söylenecekse demokratik, kapitalist fikirlerin düşüncelerin söylenmesinin önü her zaman açıktır. Fakat Đslami fikirlerin ifade edilmesinin önü bugünde kapalı, yarında kapalı olacaktır. Çünkü demokrasi yalandır.

Đnsanların fıtratına uymayan fikirlerin baskı ve dipçik zoruyla tatbik edilmesi ne kadara kadar devam edebilir ki. Đnsanın fıtratına uymayan laikliğin sonucunda sürekli suçlu üretmektedir ve cezaevleri almaz oldu. Mahkeme koridorları almaz oldu. Her taraf suçlarla doldu.

Bir demokrasi sistem olan T.C.’de fikri ve siyasi mücadele yöntemini benimseyen. Herkesi bir baskı ve şiddet yöntemini benimsemeyen Müslümanlar cezaevlerine atılırken. Nasıl bu demokratik açılımlardan söz edilebilir. Oysaki ülkenin yöneticileri halkın gözlerinin içine baka baka kimsenin fikirlerini ifade ettiklerinden dolayı mahpushanede olmadıkları yalanını söylemektedirler.

Önümüzdeki dönemde PKK örgütü tamamıyla tasfiye edilecektir. Ve demokratik parlamenter sistemde siyaset yapmalarının önü açılacaktır. Ya DTP de siyaset yapacaklardır. Ya da DTP kapatılır. Yeni bir parti kurulur. Onun bünyesinde siyasete devam edeceklerdir. Hem dağdan indirme hem de cezaevlerinin boşaltılması muhtemelen yılbaşından önce gerçekleşecektir Çünkü Türkiye’nin halletmesi gereken çok işi vardır. Kıbrıs konusu arkasından geliyor.

köklüdeğişim

66

kasım 2009


Üzeyir Yıldız

medrese-i yusufiye’den

bilgi@kokludegisim.net

Güneşi Gördüm Filmine Eleştiri Rastgele çevrilmiş bir film değildir. Yaklaşık altı aydır sinemalarda gösterilen filmin gişe rekorları kırdığı iddia edilmektedir. Henüz TRT’de ve yerel veya uydu kanallarında vizyona girmedi. Fakat hapishane ortamında izleme imkânına sahip oldum.

latı tarafından yönlendirildiği, birçok yerde yazılıp çizildi ve bu işte devletin parmağı olduğu ortaya çıkarıldı. Filmde anlatılan aynı aileden iki çocuktan birisinin PKK’ya katıldığı, diğer bir çocuğunda askerde oluğunu ve bunların karşı karşıya geldikleri dramı anlatılmaktadır. Aynı zamanda kardeşin kardeşe silah çektiğine, kardeş kavgasına vurgu vardır. Ölenlerinde, öldürenlerinde kardeş olduğunun vurgusu yapılmaktadır ve de doğrudur.

Çevrilen hiçbir dizi ve gösterime sunulan hiçbir film rastgele yapılmamaktadır. Gerek yazılı eserler, gerekse gösterime sunulan görsel eserler toplumu belirli bir yöne kanalize etmek için yapılmaktadır. Mahsun Kırmızıgül’ün başrollüğünü yaptığı Güneşi Gördüm filminde zamanlama itibariyle ABD’nin PKK terör örgütünün tasfiyesine karar verdiği bir dönemde çevrilmiştir. Filmde PKK’nın ortaya çıkışı anlatılmaktadır. PKK terör örgütünün ortaya çıkmasına sebebiyet veren ana unsurun emperyalist güçlerin kendi menfaatlerini gerçekleştirmek için ortaya çıkarıldığı anlatılmaktadır.

Filmde anlatılan aynı aileden birisinin askerde, birisinin de dağda olduğu halde karşı karşıya geldiğine vurgu yapılmaktadır. Bununda ötesinde ölen yaklaşık 30.000 kişi bu ülkenin insanı değil mi? Resmi rakamların ortaya koyduğu 150 milyar dolar, gayri resmi olarak ifade edilen 500 milyar dolar askeri harcama bu ülke insanının cebinden çıkmadı mı? 500 milyar dolar para terörle mücadeleye harcanmasaydı da, bu ülkenin kalkınmasına harcansaydı terör olur muydu? Filmde anlatılan diğer bir konuda açlık ve yoksullukla halkın karşı karşıya kalmasıdır. Filmde yine köyünü-kentini terk ederek Đstanbul’a göç eden aile fertlerinin dramı anlatılmaktadır. Varoşların yaşadığı bir semte yerleşmeleri, göç eden ailenin çocuklarından birisinin eşcinselliğe ilgi duyması ve daha sonra eşcinsel olması, bu rezil durumu seçen çocuğun demokrasinin bir kazanımı olarak değerlendirilmesi gerekir gibi bir sonuç çıkardım. Daha sonra çocuğun ağabeylerinin, bu çocuğun eşcinsel halini kabul etmemeleri ve onu vurmaları sanki bir töre cinayeti gibi gösterilmektedir.

Doğu ve Güneydoğulu Kürt halkının bir taraftan devletin baskısı altında, diğer taraftan da PKK terörünün arasında sıkışan bu Kürt halkının bu baskıya dayanamayarak köyünü kentini terk etmek zorunda kaldığı işlenmektedir. Diğer taraftan da PKK’nın da kendisine göre haklı gerekçeleri anlatılmaktadır. 12 Eylül döneminde Diyarbakır cezaevinde Kürt gençlerine insanlık dışı yapılan muameleye vurgu vardır. Bir taraftan da devletin Kürt halkına yapmış olduğu kötü muameleler Marksist Kürt gençlerinin dağa çıkmasına sebebiyet vermiştir. Bu uygun ortamı bulan ABD’de yaklaşık 30 yıldır bunlara vermiş olduğu askeri, siyasi, ekonomik destekle bu örgütün varlığını devam etmesini sağlamıştır.

Đstanbul’a göç eden aile Đstanbul’da her şeyi bulabilmektedir. Đstanbul’un doğu ve güneydoğu gibi olmadığını görüyor aile. Bununla da özgürlükler fikrine vurgu yapılmıştır.

Yine PKK’nın lideri olan Abdullah Öcalan’da Siyasal Bilgiler Fakültesinde daha öğrencilik yıllarında iken Milli Đstihbarat Teşkiköklüdeğişim

67

kasım 2009


güneşi gördüm filmine … Daha sonra doğu ve güneydoğuda eğitimsiz kalan çocuklara devlet şefkat kucağını açarak onları son derece konforlu eğitim kurumlarında okutmaya başlattığı gösterilmektedir. “Haydi çocuklar ve kızlar okula” kampanyası da bu siyasetin bir parçasıdır.

lerde yapılacak olan demokratik açılımlar güneş olarak nitelendirilmektedir. Yani güneşin demokrasi ile doğacağı anlatılmak istenmektedir. Hâlbuki demokrasi ile yönetilen ülkelere ki, özellikle ABD’ye bakıldığında insanlığın ne hale geldiği görülebilecektir. Đnsanlar arasında kardeşler arasında ve dünyada var olan zulüm kan ve gözyaşının kaynağının demokrasi olduğu görülecektir. Öyle ise güneş nasıl doğacaktır. Đnsan fıtratına uygun bir nizamla ancak insanlık huzura kavuşabilecektir. Kardeş kavgası zulüm ancak Allah Subhânehu ve Teâlâ’dan gelen bir nizamla son bulur. Rabbimizin ayeti kerimesinde buyurduğu gibi:

Yine filmde Norveç’e göç eden kardeşlerin karşılaştıkları bir yaşam tarzı anlatılmaktadır. Norveç’in demokratik bir ülke olduğu, her bir aileye çocuk parasının verilmesini, işsizlik parasının verilmesini Norveç’e göç eden kendi ülkesinde aç perişan aileye kendisini hayranlıklar içerisinde bulmasına sebep veriyor. Diğer taraftan ise mayına basarak ayağı kopan gence protez bacak takılması demokratik Norveç’in insana ne kadar değer verdiği anlatılmaktadır. Ve demokrasi, özgürlükler bir lütuf gibi anlatılmaktadır.

‫ﻊ‬ ‫ﻥ ﹶﺘ ﹺﺒ‬‫ﻯ ﹶﻓﻤ‬‫ﻫﺩ‬ ‫ﻤﻨﱢﻲ‬ ‫ﻴ ﱠﻨﻜﹸﻡ‬ ‫ﺘ‬ ْ‫ﻴﺄ‬ ‫ﺎ‬‫ﻴﻌﹰﺎ ﹶﻓِﺈﻤ‬‫ﺠﻤ‬  ‫ﺎ‬‫ﻤﻨﹾﻬ‬ ‫ ﹺﺒﻁﹸﻭﺍﹾ‬‫ﹸﻗﻠﹾﻨﹶﺎ ﺍﻫ‬ ‫ﻥ‬  ‫ﺯﻨﹸﻭ‬ ‫ﻴﺤ‬ ‫ﻫﻡ‬ ‫ﻻ‬ ‫ﻭ ﹶ‬ ‫ ﹺﻬﻡ‬‫ﻋﹶﻠﻴ‬  ‫ﻑﹲ‬‫ﺨﻭ‬ ‫ﻼ ﹶ‬ ‫ﻱ ﹶﻓ ﹶ‬  ‫ﺍ‬‫ﻫﺩ‬ “Dedik ki: Hepiniz cennetten (yeryüzüne) inin! Eğer benden size bir hidayet gelir de her kim hidayetime tâbi olursa onlar için herhangi bir korku yoktur ve onlar üzüntü çekmezler.” (el-Bakara 38)

Yine yıllarca terör suçundan cezaevinde kalan bir aile mensubu anlatılmaktadır. Tahliye edildikten sonra ise yıllarca boşu boşuna yattığı anlatılmaktadır. Daha sonra ise Norveç’e göç eden ailenin ülke ve vatan özlemi ile yanıp tutuştuğu, öyle bir vatan isteğindeki; kardeş kavgasının olmadığı huzur ve güvenin olduğu bir memleket arzuladığına vurgu yapılmıştır.

‫ﻲ‬‫ﻭ ﻓ‬ ‫ﻫ‬ ‫ﻭ‬ ‫ﻪ‬ ‫ﻤﻨﹾ‬ ‫ل‬ َ ‫ﺒ‬ ‫ﻴﻘﹾ‬ ‫ﻴﻨﹰﺎ ﹶﻓﻠﹶﻥ‬‫ﻼ ﹺﻡ ﺩ‬ ‫ ﹶ‬‫ﻹﺴ‬ ِ ‫ﺭ ﺍ‬ ‫ﻏﻴ‬ ‫ ﹶﺘ ﹺﻎ ﹶ‬‫ﻴﺒ‬ ‫ﻥ‬‫ﻭﻤ‬ ‫ﻥ‬  ‫ﺴﺭﹺﻴ‬  ‫ﻥ ﺍﻝﹾﺨﹶﺎ‬  ‫ﻤ‬ ‫ﺓ‬ ‫ﺭ‬ ‫ﺨ‬  ‫ﺍﻵ‬ “Kim, Đslâm'dan başka bir din ararsa, bilsin ki kendisinden (böyle bir din) asla kabul edilmeyecek ve o, ahirette ziyan edenlerden olacaktır.” (Ali Đmran 85)

Demokratik açılımın gündemde olduğu şu günlerde ileriki zamanlarda televizyonlarda gösterime girerek kamuoyunun oluşumuna etkili bir film olarak yer alacaktır. Filmin galasındaki sükse de buna işarettir. Her kesimden olumlu tepkiler almış ve övülmüştür. 30 yıldır iyi bir gün geçirmeyen güneydoğu halkı için önümüzdeki sürecin bir güneş gibi doğduğuna vurgu vardır. Önümüzdeki gün-

köklüdeğişim

Görüldüğü gibi Rabbimizin güneşin ancak Đslam Nuru ile doğacağını bize 1400 sene önceden bildirmiştir. Ne zaman Đslam’dan uzaklaştık o zaman karanlıklar içinde kaldık. Üzeyir Yıldız 2 Nolu F tipi Cezaevi Sincan-ANKARA

68

kasım 2009


Takiyyuddîn en-Nebhânî

mefhumlar

bilgi@kokludegisim.net

Siyâsi Mefhumlar (2) Uganda ve Ruanda’da senelerce devam eden iç savaşlar ve bu savaşlarda hayatını kaybeden yüz binlerce insan. Demokratik Kongo diye bilinen Zaire olaylarının tamamı ancak aşırı maddi hırsın, Avrupa ve Amerika arasındaki nüfuz savaşının neticeleridir. Đngiltere ve Avrupalı ortakları ve Amerika, Afrika’da maddi çıkarlarından öte hiçbir şeye iltifat etmemektedirler. Böylece Afrika’da sömürgecilik bir metot olmaktan çıkıp bir gaye haline gelmiştir. Đslam dünyasında, Orta Doğuda, Kuzey Afrika’da, Güney Doğusuyla birlikte Orta Asya’da ise başında Amerika’nın yer aldığı sömürgeci devletler maddi menfaatlerini sağlamak için Đslam dünyasında siyasi, askeri ve ekonomik egemenliklerini gerçekleştirmenin yanında kapitalizmin yayılması için de çalışmaktadırlar. Bunun için ise birçok yönden çalışırlar. “Kadının özgürlüğü”, “Kadına imkân tanıma” gibi konferanslara önem vermek Amerika’nın Orta Doğu projelerinde yer alan hususlardandır. “Kültürlerin oluşturulması” olarak bilinen ve bu kapsamda uygulamaya konulan “dinlerarası diyalog”, “medeniyetler buluşması”, “eğitim metotlarının değişimi veya tadili üzerinde yoğunlaşmak” gibi hususlar kültürel egemenliği sağlamak, hadaratlarıyla Müslümanlar arasındaki bağları koparmak için yürütülen projelerdendir. Đşte böylece kapitalizmin metodu zamanla gelişme gösterdi. Bununla birlikte sömürgecilik, ister kapitalizmin yayılması için bir metot olarak kalsın isterse gayeye yakın bir metot olsun kapitalizmdeki esasi bir rükündür. Planlar ve Siyasi Üsluplar Her ne kadar planlar üsluplara oranla daha az değişikliğe uğrasa da siyasi planlar ve bu planların infaz edilmesinde kullanılan üsluplar çıkarların gerektirdiği şekilde değişir. Devletlerarası siyasetin takip edildiğinde üslup ve plan arasındaki fark şudur. Plan genel bir siyaset olup ideolojinin veya yayılma metodunun gerektirdiği gayelerden bir gayenin gerçekleşmesi için çizilir. Üslup ise planın gerçekleştirilmesine ve tespitine yardımcı olmak üzere cüzi ve özel bir siyasettir. Örneğin Amerika’nın Irak planı devletlerarası bir kararla veya böyle bir karar olmaksızın Irak’ın işgal edilmesini, işgalin başlanköklüdeğişim

gıcında ihmal edilmiş olsa da Birleşmiş Milletler yoluyla devletlerarası bakımdan bu işgali yasal hale getirmek için bir hükümet oluşturmayı gerektirmektedir. Daha sonra da seçimler veya seçime benzer birtakım düzenlemeler aracılığıyla yerel olarak da bunu meşru hale getirmeyi sonra da işgal güçlerinin orada kalmalarına muvafakat etmeleri için bu hükümeti Irak halkının vekilleri olarak görevlendirmektir. Böylelikle yasal bir sıfat elde edebilsinler. Hem devletlerarası bir kararla hem de bölge halkının onları istemeleri ve muvafakatiyle bunu gerçekleştirmiş olsunlar. Bu durum diğer devletleri ve güvenlik konseyini Irak’ın işlerine müdahaleden uzaklaştıracak ve Irak’la ilgili tüm işlerde Amerika’ya tek başına tasarrufta bulunma fırsatını sağlayacaktır. Böylelikle işgal yasal bir görünüm kazanacaktır. Çünkü işgal güçlerinin orada kalmalarını ve varlıklarını seçimlerle yönetime gelmiş yasal (!)Irak hükümeti tarafından onaylamış olacaktır. Đşgalin gözetimi altında Irak için hazırlanacak olan yeni anayasada etnik ve mezhep ayrımcılığı iyice yerleştirilecek ve federasyon bahanesi ile devlet paramparça edilecektir. Böylelikle etnik ayrımcılık ateşi alevlendirilecek, Müslümanlar işgalcileri topraklarından çıkarmakla meşgul olmak yerine birbirleriyle kavgaya tutuşacaklardır. Böylelikle Amerika çizilmiş planda olduğu gibi Irak’ı işgal için kullanabildiği tüm araçları ve üslupları kullanma imkânına sahip oldu. Ardından da bu işgali devletlerarası ve yerel açıdan yasal hale getirdi. Buna mukabil Fransa’nın planı Amerika’ya karşı kendi liderliğinde büyük devletlerden bir eksenin oluşturulmasını gerektirmektedir. Irak’a karşı savaşmak için konseyin kullanılması ile alakalı Amerikan projelerini örtbas etmeyi amaçlayan açık kararların alınması hususu Güvenlik Konseyi engeli ile karşılaşması sayesinde bu plan uygulandı. Böylelikle Amerika Güvenlik Konseyi kartını kullanmaktan tamamıyla aciz kaldı. Devletlerarası olarak kanunu çiğneyen bir devlet olduğu netleşti. Böylelikle Amerika’nın daha önceki görünür haliyle devletlerarası kanun koruyucusu konumu yerine güç kullanan, zorba ve kanuna karşı hareket eden bir du-

69

kasım 2009


siyasi mefhumlar … rumda olduğu ortaya çıktı. Tasarrufları hakkında Amerika’yı aciz bırakacak ölçüde Fransa, Almanya’nın duygularını kışkırtmayı ve etkilemeyi başardı. Planlarının desteklenmesi için Güvenlik Konseyini kullanmak isteyen Amerika’ya karşı Rusya da Fransa’nın yanında yer aldı. Böylece Amerika’nın savaşmasını engelleme konusunda başarılı olmasa da bu savaşta Amerikan hedeflerindeki kirli çamaşırları ortaya dökmekte Fransa planı başarılı olmuştur. Đngiliz planı ise içinden çıkılmaz, karmaşık ve pis bir plandır. Ganimetten pay alabilmek için görünürde Amerika ile yardımlaşmakta, Amerika’nın bulunduğu kefe daha tercih edilecek bir durumda ise devletlerarası sahnede Amerika ile birlikte olduğunu göstermekte, fakat arkasından vurma imkânını bulduğu zamanda ise onu arkasından vurmaktadır. Đngiltere Amerika ile birlikte yürümektedir. Çünkü devletlerarası sahnede Amerika’nın tarafı daha ağır basmaktadır. Ancak bir yönden Irak’a karşı düşmanlık hususunda Güvenlik Konseyinden karar çıkartması için Amerika’yı öneride bulunmaya mecbur hale getirirken diğer taraftan ise Fransa, Rusya ve Almanya’nın tutumları neticesinde Güvenlik Konseyinden karar çıkmasının imkânsız olduğunu da önceden biliyordu. Böylece karar çıksa da çıkmasa da Irak’a karşı düşmanlık yapmak isteyen Amerika’nın ayıbını ortaya çıkarttı. Đngiliz siyasi dehası, Amerikan tutumuna karşı iki devletin takınmış olduğu tutumu pekiştirmek, sağlamlaştırmak amacıyla 20.09.2003 tarihinde Tony Blair’in Jacques Chirac ve Gerhard Schröder ile yapmış olduğu zirvede Đngiltere bunu iyice tekit etmiştir. Zira bu zirvede Đngiltere diğer iki devlet başkanına bazı görüşlerini aktarmak suretiyle kışkırtıcılık yapmış ve Đngiltere’yi açık etmeksizin onları Amerika önünde sert tavır almaya sürüklemiştir. Irak işgalinden sonra da Đngiltere aynı siyasetini uygulamaya devam etmiş ve Amerika işgale yasallık elde edebilmek için Birleşmiş Milletlere projelerini sunmaya devam etmiştir. Örneğin Avrupa Birliği’nin tek vücut haline gelerek Amerika için bir tehlike haline gelmesini engellemek hususundaki Amerikan planı üç eksen üzerine kuruludur. Bunlar: Birincisi: Avrupa Birliğinin doğu Avrupa devletleriyle genişlemesini sağlamak. Zira bu devletler Avrupa Birliği üzerinde etkili olaköklüdeğişim

bilmek için mızrağın tepesini oluşturan, Amerika’nın yapımı devletlerdir. Ramsfeld eski ve yeni olarak isimlendirmek suretiyle Avrupa’yı harabe olarak nitelendirdiğinde, Irak’a karşı yürütmüş olduğu düşmanlıkta Amerika’nın rüyasını desteklediklerinde bu devletlerin bu durumu açığa çıkmıştır. Fransa cumhurbaşkanı Chirac, davranışlarından dolayı bu devletlere aşırı bir şekilde öfkelenmiş, kızmış ve Amerika’nın yanında yer almalarının Birliğe kesin olarak kabul edilmelerinin önünde bir engel oluşturacağını ima etme girişimlerinde bulunmuştur. Buna rağmen Avrupa Birliğinin yeni üyeleri kabul etmesi ile ilgili kesin toplantısında onların katılmalarını kabul etmiş ve Fransa onların katılımlarını engelleyememiştir. Đkincisi: NATO’nun mukabili olan Varşova paktının ilga edilmiş olmasına rağmen NATO’yu devam ettirmiş sonra da asıl kuruluş sebebi olan harici savunma yapma görevi yerine NATO’nun görev stratejisini genişleterek Avrupa’daki güvenlik sorunlarını NATO kapsamına almıştır. Avrupa ise Amerika liderliğindeki NATO’nun üzerindeki tehlikesini fiili olarak hissettiğinde Fransa, Almanya, Belçika ve Lüksemburg özel Avrupa gücü oluşturma çağrısında bulunduklarında Birleşik Devletler buna hemen itiraz etti. Fiili olarak Avrupa Özel Ordusu’nun ışığını görmeden önce de yorgun Avrupa’yı etkilemeye de devam etmektedir. Üçüncüsü: Amerika’nın Đngiltere’nin durumundan faydalanması. Meşhur dehasıyla Đngiltere, örneğin bir Lüksemburg gibi kenara atılmış ve Avrupa Birliği içerisinde eriyip kaybolmuş tek güç olmak istememektedir. Zira Đngiltere üzerine güneş batmayan büyük imparatorluk duygularını halen daha derinliklerinde taşımaktadır. Bu nedenledir ki fiili bir vakıa olarak görmedikçe Avrupa Birliğine dâhil olmadığını tam tersine birliğin kurulmasına engel olduğunu ve onu zayıflatmak için Birliğe girdiğini görmekteyiz. Şu ana kadar da Avrupa’nın tek para birimi olan Euro’ya geçmemiştir. Bulduğu hangi yoldan olursa olsun devletlerarası sahnede rol almayı gerektiren imparatorluk aklına sahiptir. Buna karşılık Fransa planı ise Avrupa Birliğini güçlendirmeyi, Amerikan şemsiyesi karşısında münasip bir şemsiye yapmayı ve NATO’dan bağımsız bir Avrupa ordusu kurmak için çalışmayı gerektirmektedir. Bu konuda Almanya’yı yanına almayı da ba-

70

kasım 2009


siyasi mefhumlar … şarmıştır. Fransa bu hususta Almanya ile ittifak kurmakta o kadar zekice bir tasarrufta bulunmuştur ki Fransa ve Almanya’nın bu düşüncede başarı olmaları halinde ganimetteki nasibini kaybetmemek için Đngiltere bile bu ikisine katılmaya karar vermiştir. Đşte böylece Fransa, Amerika’nın Đngiltere ve Almanya üzerindeki şiddetli baskısına rağmen sonunda Đngiltere ve Almanya ile birlikte bu ordunun çekirdeğinin atılmasında başarı elde etmiştir. Bu hususta başarılı olduğu gibi birlik içerisindeki küçük Avrupa devletlerinin ve birlik içerisinde etkili olmak için hırs gösteren Đtalya ve ispanya gibi devletlerin yer almadığı ve uzun vadeli Avrupa planlarının çizildiği üçlü devlet planında da başarılı olmuştur. Almanya ve Đngiltere ile anlaşarak bağımsız bir Avrupa ordusu çekirdeğinin oluşturulması suretiyle her ne kadar başlangıçta Avrupa Birliğini güçlendirmeyi amaçlıyorsa da işte böylece Fransa’nın bir giriş bulmada başarılı olduğunu görüyoruz. Her devletin özel çıkarlarını kendileri için değerlerin zirvesine oturtan kapitalizme bu devletler inanıyor olmasalardı Amerika karşısında güçlü bir Avrupa Birliği oluşturma imkânı olmazdı. Fransa’nın Avrupa’nın iki güçlü ülkesi Almanya ve Đngiltere’ye önermiş olduğu bu planda mücerret bir başarı kazanmış olmasına rağmen bu başarısı Amerika’nın kesinlikle boşa çıkaramayacağı, Amerika karşısındaki etkili bir operasyonu sayılır. Rusya’nın gücünü daraltabilmek ve bölgesel olarak nüfuzu bulunmayan bir devlet haline getirebilmek için Amerika’nın planı şudur. Rusya’nın balkanlar, doğu Avrupa, Orta Asya nüfuz bölgelerinden kovulması ve sahip olduğu gücün en önemli unsurlarından birisini oluşturan nükleer gemilerinin fiili olarak iptal edilmesi ve yıldız savaşları denilen hususta Rusya’nın önüne geçme esası üzerine kuruludur. Bu planı uygulayabilmek için birçok üsluplar edinmiştir. Bunlardan birisi olarak Ruslarla ırk bağları olduğundan dolayı Kosova krizini kullanarak Yugoslav ordusunu vurmuştur. Nüfuz oluşturabilmek için doğu Avrupa devletleriyle ekonomik ve askeri ilişkiler kurmuş sonra da bunların birçoğunu NATO’ya almıştır. Teröre karşı savaşı kullanarak Orta Asya ülkelerinde askeri üsler kurmuştur. Ekonomik yardımlarla bu devletlerden bazılarının liderlerini kutuplaştırdıktan sonra Afganistan’ı işgal ederek nükköklüdeğişim

leer başlıklı füze taşıyabilen Rusya’nın kıtalararası füze rampalarının iptal etmek için füze savunma sistemini geliştirmeye başlamıştır. Ajanlarının piramidin tepesine ulaşmalarını sağlamak için Gürcistan’daki fakirliği kullanmakta başarılı oldu. Türkiye’deki NATO ile Rusya arasındaki tampon bölgeyi düşürdü. Rusya’yı MĐR uzay istasyonundan çekilmesi ve uluslararası ICC uzay istasyonuna katılması konusunda ikna emek suretiyle uzay savaşları yarışında yükselmesinin önünü kesmiş oldu. Đşte böylece Amerika; Sovyetler Birliğinin yıkılmasıyla devletlerarası nüfuzunun koparılmasından sonra bölgesel nüfuzu kesilmiş bir devlet olarak kalması için Rusya’yı kuşatma planlarını sürdürmektedir. Çin için de durum böyledir. Çünkü Amerika Çin’e diz çöktürmenin ve onu sıradan bir devlet haline getirmenin mutlaka yapılması gereken bir iş olduğunu düşünmektedir. Özellikle de büyük devletin sahip olduğu dinamiklere sahip olmaması için. Ancak Çin, doksanlı yılların ortalarında sahip olduğu gücü açığa çıkarttı. Güvenlik Konseyinde veto hakkına sahip idi, bölgesel arzuları ve hırsları vardı. Bu ise Amerika Birleşik Devletlerin razı olmadığı bir husustu. Amerika’nın nazarında Çin, istifade edilmesi gereken devasa bir ticari Pazardır. Doğu Asya bölgesinde Amerikan çıkarlarını tehdit eden bir tehlike olmaması için eğitilmesi gereken koca bir devdir. Bu amaçla Amerika, soğuk savaş döneminden sonra Çin’i sınırlandırmak, kuşatabilmek için bir plan ortaya koydu. Hayat damarlarını tümüyle kesmeye muktedir olamaması halde ise dar ve canlı bir ortamda en güzel haliyle sınırlandırdı. Bu amaçla köşe taşı konumunda olması için AmerikaVietnam ilişkilerini güzelleştirmek suretiyle Çin’e karşı Vietnam ile ilişkileri normalleştirmeyi önemsedi. Bunun yanında bir taraftan şer ekseni olduğunu gerekçe göstererek Kuzey Kore üzerindeki baskıyı daha da artırmak suretiyle Kore yarımadasını Çin etrafında ileri bir tehlike merkezi haline getirmeye çalıştı. Aynı zamanda Çin sınırına bitişik, evinin kapısında askeri üslerinin varlığını sürdürmektedir. Bütün bunları yaparken Hindistan’ı Çin’e rakip haline getirmek istemektedir. Orta Asya’da ve doğusunda bölgesel askeri ittifaklar ve stratejik ortaklar oluşturma çabası içerisindedir. Yine Orta Asya’da Çin’in batı sınırı üzerinde Himalaya’ların di-

71

kasım 2009


siyasi mefhumlar … ğer yönünde askeri üsler kurmak için çalışmaktadır. Đşte böylece siyasi planlar ve üsluplar doğrudan bir işin gerçekleştirilmesi için konur. Ancak bir devletin kullanmakta olduğu üsluplar diğer üsluplarla çakışır, açığa çıkar ve istenen maksada götürmez bir hale gelmişse bir devletin var olan üslupları değiştirmesi uzak bir durum değildir. Aynı şekilde çizilen bir plan herhangi bir sonuç getirmiyorsa veya bu planın devam ettirilmesi devlete birtakım zorluklar yüklüyorsa varlığı bir fayda sağlamıyor demektir. Ancak devlet planını bir başka planla değiştirir, var olan üslubunu değiştirdiğinde ise yerine bir başka üslup koyar. Aciz kalmadıkça veya zaman içerisinde aktivitelerini kaybeden Japonya, Đtalya, Hollanda, Belçika, Đspanya ve Portekiz’in durumunda olduğu gibi devletlerarası konumunda bir kaybı olmadıkça plan ve üslup koymaktan geri durmaz. Amerika’nın Almanya için çizmiş olduğu planda yapmış olduğu değişikliği plan değişikliğine örnek olarak verebiliriz. Amerika’nın Almanya için çizmiş olduğu önceki plan Alman askerinin yeniden diriltilmesini ve Batı Almanya Cumhuriyetinin kurulmasını içeriyordu. Ancak daha sonra bu planda bir değişiklik yaparak Batı Almanya’nın zayıflatılması, Doğu Almanya ile arasında bir birlik oluşturulması ve Almanya’nın silahlanmasının sınırlandırılması planına dönüştü. Daha sonra 1990 yılında ise her iki Almanya’nın birleştirilmesi suretiyle Đngiltere ve Fransa ile rekabet edebilen güçlü bir Avrupa devletinin kurulması, Avrupa Birliği liderliğinde onlarla yarışması ve böylece de Avrupa’nın yekvücut güçlü bir birliğe dönüşme imkânlarının zayıflatılması planına dönüştü. Amerika’nın Çin için koymuş olduğu plan da böyledir. Çin’in desteğini aldıktan sonra onu devletlerarası bir kutup haline getirip aralarındaki ilişkileri iyileştirdi. Aynı şekilde devletlerarası sistemin desteklerinden biri haline getirmek fakat aynı zamanda Sovyetler Birliğinin durumunu zayıflatmak ve birbirine düşman iki komünist müttefik arasındaki çatlağı daha da artırmak için Çin ile Japonya arasındaki ilişkileri de iyileştirdi. Ancak bundan sonra Amerika dönüş yaptı. So-

köklüdeğişim

ğuk savaş dönemini sona erdirdikten sonra planını değiştirdi. Durumun Çin’i sınırlandırmak için yeni bir planın konulmasını ve Çin Seddi’nin çevrelediği duvarların arkasına döndürmeyi gerektiğini gördü. Orta Asya’da özellikle de Çin’in sahip olduğu dinamikler nedeniyle çıkarları üzerinde bir tehlike olduğunu düşünmemek için hemen bir plan koymak istedi. Üslup değişikliğine örnek olarak Amerika’nın Đslam dünyasında yapmış olduğu hususları örnek verebiliriz. Önceleri ajanlarını yönetime ulaştırmak için askeri darbelere, kalkınma projeleri adı altında ekonomik yardımlara, uzmanlar göndermeye, korkutmaya ve teşvike veya havuç-sopa politikasına önem veren, dayanan Amerika artık şu anda askeri çözümlere ve korkutmaya önem verir oldu. Bir dönem için vazgeçtikten sonra askeri üsler kurma ve ittifaklar oluşturma planına döndü. Adeta akıllara batı imparatorluğu ve askeri sömürgecilik dönemini akıllara getirdi. Đngiltere ise üsluplarında değişiklik yaparak anlaşmalardan ve askeri üslerden vazgeçti, yöneticilerden olan uşaklarına, ekonomik ittifaklara ve silahlanma anlaşmalarına güvenmeye başladı. Görünen o ki şu anda gerçekte eski olan ancak yeni bir üslup gibi askeri üsler kurmaya dönmek maksadıyla Amerika’nın vagonunda yolculuk yapmaya çalışmaktadır. Siyasi planlar ve üsluplara ait açıklamalar böyledir. Bu nedenledir ki Müslümanlar, batı bloğunun ne siyasi düşüncesini ne de metodunu kesinlikle değiştirmeyeceğini bilmelidirler. Onlar ancak daha başka planlar çizebilmek ve ideolojisini yayabilmek amacıyla yeni üslupları takip edebilmek için planlarını ve üsluplarını değiştirmektedirler. Üslupları geçersiz hale getirilip planları boşa çıkartılınca çizmiş olduğu planlar ve üsluplarla gerçekleştirmek istediği projeleri başarısız hale gelir. Bunun içindir ki siyasi mücadele, keşfedilmesi ve karşı konulması noktasında planlara ve üsluplara yönelik olmalıdır. Aynı zamanda siyasi fikrine ve metoduna yönelik mücadele yapılmalıdır. Buna göre Müslümanlar açısından önemli olan husus her bir devletin çizmiş olduğu planları bilmek ve üsluplarını beyan etmektir.

72

kasım 2009


aile kaledir

Necahu’s Sabatin

bilgi@kokludegisim.net

Çocuk Terbiyesinin Esasları (61. Sayıdan Devam) - Selam vermek, Libası değiştirmek ve her şeyi libası, çantayı ve kitapları kendi yerine koymaktır.

Günlük ve gecelik için teklif edilen bir program. Uykudan Uyanınca;

- Abdest almak ve öğlen namazını eda etmek

- Abdest almak, Namaz kılmak, Kurandan bir kısım okumak, tesbih, zikir ve dua etmektir.

- öğlen yemeğini yemek için sofranın hazırlanmasında yardımcı olmak.

- Yatağı düzlemek

- Biraz dinlenmek ve televizyona bakmak.

- Derslere ve ezberlemeye başvurmak

- Ev işlerinde yardımcı olacak

- Kahvaltı yapmak ve yemek hakkında mezkûr olan duayı etmektir. (Allaha Hamd olsun ki O bizi bununla rızıklandırdı. Ve bizi buna yönlendirdi. Bismillah) yemek bitiminden sonra elhamdulillah demek.

- Đkindi namazı kılınacak - Derse çalışılacak - Akşam namazı kılınacak

- Okul için hazırlık

- Derse çalışılacak

- Dua ederek evden çıkmak. (Bismillah, amentübillah, eğtasamtubillah tevekkeltu alellah vela havle vela kuvvete illa billâh) ulaşım için vasıta kullanıyorsa ona binerken diyecek ki: Allaha Hamd olsun ki o bunu bize vermiştir. Hâlbuki biz onun için layık değildik. Kendi arkadaşlarına selam vermesi onlarla iyi işlemlerde bulunması dersleri ezberlemekte onlarla yardımlaşması ve vecibeleri yerine getirmesidir.

- Yatsı namazı kılınacak. - Akşam yemeği yenecek ve ev işlerinde yardımcı olunacak. - Televizyona bakılacak veya bir kısım konular hakkında aile efradıyla tartışma yapılacak. - Derse çalışmak veya uyku. Altıncısı: Uzanma antrenmanı

- Öğretmene dikkat etmesi, yapılan münakaşalarda ona iştirak etmesi, Nizama ve sükûneti muhafaza etmesidir.

On dakika uzanmak uykudan iki saate bedeldir. Ve o şu şekilde olmalıdır. - Sen kendi oğluna kendi dimağını doyurabilmek için yeterli oksijeni elde edebilmesi için nasıl derin nefes alacağını öğret. O onu tefekkür ufkunun açılması ve hatırlama gücünü fazlalaştırır. Buna göre derin nefes alır. Yani kendi karnından sekiz saniye boyunca oksijen alma işleminde bulunacak. Sonra almış olduğu havayı içinde on altı saniye bekletecek. Sonra onu sekiz saniye içerisinde dışarıya çıkaracak.

- Okul yayıncılığında sabah söylenen kelimeleri hazırlanmasına iştirak etmesi, Onlardaki Đslami mefhumların verilmesine ve ğalat (hatalı) olan mefhumların tashihini yerleştirmesi. Hatta Đslam’a davetin farz oluşuna göre mağrufu emretme ve münkeri nehyetme ve başkaları hakkında mesuliyeti hissetmeye göre yetişebilsin. Ve ebeveynin bu kelimeleri hazırlamasında ona yardımcı olmaları mümkündür.

- Sen kendi çocuğuna rahat edeceği yerde sakin olarak oturmasını iki gözünü yummasını tefekkür etmekte duraklamasını ve tamamen sakin olmasını kendi bedenini unutmasını ve derinliğe sakıt olmasının hissetmesini öğret.

Öğleyin Eve Dönünce - Eve girerken besmele çekilecek ki hatta şeytan onunla birlikte girmiş olmasın. Ve Kurandan el- ihlâs suresini okuyacak kendisinden ve kendi ehlinden fakirliği yok edebilmek için. köklüdeğişim

73

kasım 2009


çocuk terbiyesinin esasları … - Sen kendi çocuğuna olumlu olanları işaret et: Sen yiğitsin, Sen cesursun, sen kendi nefsini müdafaa edecek güce sahipsin. Hiçbir kimseye sana vurmasını veya senden bir şey almasına izin verme. Senin kendi arkadaşlarınla olan problemleri çözmeye gücün yeter.

- Camdan bir duvarın karşında olduğunu hayal et ve bu şahıs korkunç bir durumdadır ve daha büyük olan birisi onu ezmek istiyor onu dövmek istiyor hâlbuki o onun karşısında kuvvetle sebat ederek durmaktadır sonra o ona hücum etti ve onu devirdi.

- Onun ulaşmak istediği bazı fiili icraatları sen ona ver.

- Hayal et ki sen Camoka’nın arkasına gittin ve kuvvetli olan adamdan kendi düşmanını nasıl mağlup edeceğini öğrendin.

- Onun kendi ufkunu ve kendi hedeflerini tahakkuk ettirebilmek için gerekli olan fiili icraatların tatbikinde sen ona yardımcı ol.

- Hayal et ki sen dönüş yaptın ve seninle birlikte kendi düşmanına karşı hücum edebilmek için yeni bir planın var.

Yedincisi: Sen kendi evladına korku, kızgınlık veya iki yoldan kıskançlık gibi hislere nasıl hâkim olacağını, kendi uzuvlarına ve iç organlarına nasıl hâkim olacağını öğret.

- Kendi hayatınla tasarrufta bulun sanki hayal hakikat oldu gibi, şayet korkunç bir durumla karşılaşırsan kendisinden korktuğun konuyla karşı karşıya gel ondan korkma onu mukavemet et ve onu devir, sonra ona zafer ilan et ve dua etki (Allah’ım ben seninle aciz ve tembel olmaktan sığınırım ve ben seninle cimrilikten ve korkudan sığınırım ve ben seninle borçlanma galebesinden ve adamların ezmesinden sana sığınırım.

1- Uzuvlara Hâkim Olmak: insan basit hareketlerle kendi hislerine hâkim olması mümkündür, eğer o korkuyorsa ve yiğitlik hissini elde etmek istiyorsa sen ondan aşağıda kilerini talep etmen yeterlidir: - yerde sebat ederek duracak ayaklarının ikisini birbirinden uzaklaştıracak.

Sekizinci: Seri müdahaleler çocuklarda etkili olur.

- Kafasını yükseğe kaldıracak ve iki omzunu arkaya çevirecek.

Eğer sen tartışma veya herhangi bir şeyden çocukları mükellef veya bir müşkülatı münakaşa etmeyi istiyorsan aşağıdaki girişimlerin birini seç.

- Kuvvetlice ve derin olarak nefes alacak. - Yumruğunu tehdit ederek havaya kaldıracak.

- Hisler: Aile efradı arasında yakınlığın ve muhabbetin yüksek olduğu vakitleri seçiver. Keza gezilerde veya aile oturumlarında.

- Başından geçen kahramanlık duruşlarını hayal edecek eğer her hangi bir duruş önünden geçmediyse kendi kafasında kahramanlık duruşlarını icat edecek ve onu kendisinin yaptığını hayal edecek.

- Tekrar kendi evlatlarına konuşmak istediğin bir konu hakkında tekrarı ve dönüşümü çoğaltıver. Hatta onların nefislerine yerleşsin. Ve konuşmanın tekrarından usanma. Çünkü akıl tekrar için cevap veriri.

- Kendi yiğitliğini, cesaretini ve kuvvetini kendi nefsine olumlu olarak bunları işaret edecektir o zaman yiğitliği hissedecek ve korkuyu unutacaktır.

- Yaslanmak: Uykudan önceki vakitleri fırsat bil. Çünkü çocuklar kendi yataklarına yerleşirler. Ve onun içinde uzanırlar. Rahatlık için. Đşte sen o anda onlardan istediğini onlarla konuş. Ve onlardan bağlılık istediğin davranış kaidelerini onlarla anlaşıver. Bu anda sen onların anlayamayacağı veya uzunca hatırlamayacağı akla hitap ediyorsun. Akıl söyleneni anlar. Onu tasdik eder. Ve çocuğu senin ona hitap ettiğini onun infaz etmesine onu dürtüler.

2- Dâhili Temsil: iç münakaşalarla kendisini ikna edecek ki kendisinin yiğit olduğunu, korkak olmadığını aşağıda olduğu gibi: - Nefes Almak ve Yaslanmak: - Kendisiyle birlikte meydana gelen kahramanlık duruşlarını hayal edecek veya kendi hayatında böyle bir duruş yok ise böyle bir hayalin önünden geçtiğini hayal etsin. - Meydan okumada ve karşı koymada korkmayan yiğit bir adamı düşün. köklüdeğişim

74

kasım 2009


çocuk terbiyesinin esasları … - Hayal: Çocuklar nezdinde ki hayal gücünü kullan önceki durumları bahane ederek ve çocuklardan halledilmesini talep et.

ve daha çok zamana muhtaç olur. Alıştırmak ve direk olarak tecrübe kazandırmak mesele ona kolaylaştırılmış olur. Ve hem emekten ve hem de vakitten kazanılmış olur.

- Öğretimde ve ikaz etmekte vakıaları ve hadiseleri fırsat bil. Bazı durumlarda aile çocuklara herhangi bir durum karşısında ne yapacaklarını izah etmezler. Eğer o hatalı bir tasarrufta bulunursa aile o durumu fırsat bilecek ve çocuğa sahih olan davranışı öğretecek ki oda neye göre hareket edeceğini bilsin. Bunun dışında diğer faziletli olan envai çeşit davranışlar içinde onu yönlendirecek.

Terbiyeli olabilmesi için talep edilince sen kendi evladına şöyle diyebilirsin: Lütfen filan şeyi bana ver. Mümkünse filan şeyi yapıver. Yumuşak üslup ve tatlı söz çocuk üzerinde yapacağını yapar. Emre seri olarak icabet etmesini sağlar. Eğer reddederse demek ki onun başka bir görüşü vardır. Onu ibraz edebilir.

- Alıştırmak: tefekkür işlemlerinde sabık olan malumatların mevcut olması elbette çok önemlidir. Eğer tefekkür için onu unsurları dimağdan Salih olan rabıtadan hislerden ve vakıadan mevcut olursa lakin kendisinde gerekli olan malumatlar mevcut değilse insan tefekkür edemez. Veya herhangi bir şey için hüküm veremez. Keza bir kısım işlemlerin yapılabilmesine ihtiyaç duyulursa sabık olan malumata da ihtiyaç duyulur. Onların çocuk için takdim edilmesi gerekir ki hatta o mahareti kazanabilsin. Eğer baba kendi evladından bir tohum ekmesini veya bir sandalyenin onarılmasını mesela isteyince evvelce kendi evladının önünde o işi yapması gerekir. Sonra ondan kendisini taklit etmesini istemelidir. Hatta evlat kendisinden istenilen işi süratle ve metanetle yerine getirmesi mümkün olsun. Keza anne kendi kızından tabakların yıkanmasını veya yemek pişirmesini isteyince onu üzerine düşen önce kendinin kızının önünde o işi yapmasıdır. Sonra ondan aynı işi yapmasını kendi denetimi altında isteyecek ki hatta o iş sağlam olsun. Böylece alıştırmak ve tecrübe kazandırmak çocukların nezdinde gereken işleri yapmalarında ikisi de önemlidir.

Dokuzuncu: Etkili olan emirlerin verilmesi Bazı çocuklarla yukarıda sözü edilenlerin faydası olmayabilir. Sen onlardan bir şey talep edince sana icabet etmeyebilirler. Terbiyeli talep etmek; Ebeveynin itaatine onlara hürmet ve büyüklere hürmette kendi yetişmelerinden itibaren böyle hareket eden çocuklarla faydalı olabilir. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem diyor ki; “küçüklerimize merhamet etmeyen ve büyüklerimize hürmet etmeyen bizden değildir.” Bunlarla birlikte sen onlarla işlemlerde bulunurken zorluk çekmezsin. Lakin orada öyle çocuklar var ki onlar isyankârlık inat vacib olanlara bağlı olmamak ve karşı koyma üzere yetişmişlerdir. Đşte bunlarla işlemlerde bulunmak zorlaşır. Kendi ebeveynlerinin emirlerini infaz etmeyi reddederler. Dolaysıyla ebeveyn etkili olan emirleri vermeleri ve lütuf içinde talepte bulunmakla yetinmemeleri gerekir. - Hatalı olan bir fiili yapmaktan eğer onun vazgeçmesini sen istiyorsan gereken emri ver. Mesela yüksek sesle veya rahatsız edici bağırmakta sen ona deki bağırmayı durdur. - Eğer sen ondan bir işlemi yapmasını mesela okul ödevlerini çözmesini istiyorsan ona emir ver ki kendi ödevlerini yaz.

Çocuğun kendi başına çaba göstererek ve hata işleyerek öğrenmesinin mümkün olduğu doğrudur. Velâkin o birçok çabalamalara

köklüdeğişim

75

kasım 2009


KöklüDeğişim

fıkıh

bilgi@kokludegisim.net

Bidat. ‫ﻤﺜﹾ ٍل‬ ‫ﻤﺜﹾﻼ ﹺﺒ‬ ‫ﻕ‬  ‫ﻭ ﹺﺭ‬ ‫ﻕ ﺒﹺﺎﻝﹾ‬ ‫ﻭ ﹺﺭ ﹸ‬ ‫ﺍﻝﹾ‬‫ﻤﺜﹾ ٍل ﻭ‬ ‫ﻤﺜﹾﻼ ﹺﺒ‬ ‫ﺏ‬ ‫ﻫ ﹺ‬ ‫ﺏ ﺒﹺﺎﻝ ﱠﺫ‬  ‫ﻫ‬ ‫" ﺍﻝ ﱠﺫ‬Altın, altın ile misli misline ve gümüş, gümüş ile misli misline olmalıdır." [el-Buhari ve Muslim] Dolayısıyla bunlar, "talep manasında haber olan" birer emirdir. Ancak bunlarda, yukarıdaki zikrettiklerimizde olduğu üzere bu mübadeleye ilişkin pratik uygulamalar açıklanmamıştır. Mesela Muslim'in, "‫"ﺇﺫﺍ ﺭﺃﻴﺘﻡ ﺍﻝﺠﻨﺎﺯﺓ ﻓﻘﻭﻤﻭﺍ ﻝﻬﺎ‬ "Cenazeyi gördüğünüz zaman ayağa kalkınız." hadisinde geçtiği gibi Resul [SallAllahu Aleyhi ve Sellem]'in, cenaze geçtiği anda ayağa kalkılmasını emrettiği rivayet edilmiştir. Resul’ün fiili ise talep, yani emir mesabesindedir. Ancak Sallallahu Aleyhi ve Sellem, önceki misallerde açıkladığı şekilde ayağa kalkılmasına ilişkin pratik uygulamaların keyfiyetini açıklamamıştır. Hakeza burada, eda edilmesine ilişkin pratik uygulamalarla birlikte varit olan Şâri'nin emirleri olduğu gibi eda etme keyfiyetine ilişkin tafsili pratik uygulamaları olmaksızın mutlak veya amm olarak varit olan Şâri'nin emirleri de vardır. 2- Şâri'nin, eda etme keyfiyeti varit olan emrine muhalefet edilmesi ıstılahan bidat olarak isimlendirilir. Çünkü bu, Şâri'nin açıkladığı keyfiyet üzere olmamıştır. Nitekim lügat olarak bidat, Lisan-ul Arap'ta şöyle geçmiştir: Bidatçi, olmadığı halde bir emrin benzerini getiren kimsedir… Ve bir şeyi icat etti: Benzeri olmayan bir şeyi icat etti. Bidat, ıstılahta da böyledir. Yani şeri bir emrin eda edilmesine ilişkin olarak Şâri'nin açıkladığı şeri keyfiyete muhalefet edilmesidir. Bu mana, bizzat şu hadisin medlulüdür.  ‫ﻼ ﹶﻝﻴ‬‫ﻋﻤ‬ ‫ﻤ َل‬ ‫ﻋ‬ ‫ﻤﻥ‬ ‫ﻭ‬ " "Her kim bir "‫ﺩ‬ ‫ﺭ‬ ‫ﻭ‬ ‫ﻬ‬ ‫ﺭﻨﹶﺎ ﹶﻓ‬ ‫ﻪ َﺃﻤ‬ ‫ﻋﹶﻠﻴ‬ ‫ﺱ‬ amel işler de onun üzerinde bizim emrimiz yoksa o reddedilir." [el-Buhari ve Muslim] Hakeza her kim salâtında iki yerine üç defa secde ederse bidat işlemiş olur. Yine her kim Mina'yı taşladığında yedi yerine sekiz taş atarsa bidat işlemiş olur. Her bidat dalalettir… Ve her dalalet ateştedir. Yani o, bu fiiliyle günah işlemiş olur. 3- Şâri'nin, eda etme keyfiyeti varit olmayan emrine muhalefet edilmesine gelince; bu, şeri hükümlerde vaki olur ve şayet hitap teklif olursa haram veya mekruh veya mubah şeklinde ve şayet hitap vaz'i olursa batıl veya

1. Şâri'nin emirleri iki türdür: Birinci tür: Eda edilmesi keyfiyetinin, yani infaz edilmesine ilişkin pratik uygulamaların açıklanmasıyla birlikte içerisinde emir sigası varit olan türdür. Mesela Allah Subhânehu'nun şu kavli: ‫ﻼ ﹶﺓ‬‫ﻭﺍ ﺍﻝﺼ‬‫ﻴﻤ‬‫ﻭَﺃﻗ‬ "Salatı ikame ediniz." [el-Bakara 43] Dolayısıyla bu, emir sigasıdır. Ancak bu, istediği şekilde kılması için insana terk edilmemiştir. Bilakis iftitah tekbiri, kıyam, kıraat, rükû ve secde gibi eda etme keyfiyetini açıklayan başka nasslar da gelmiştir… Aynı şekilde Subhânehu şöyle buyurmuştur: ‫ﺕ‬  ‫ﺒﻴ‬ ‫ﺞ ﺍﻝﹾ‬ ‫ﺤ‬  ‫ﺱ‬ ‫ﻋﻠﹶﻰ ﺍﻝﻨﱠﺎ ﹺ‬  ‫ﻪ‬ ‫ﻭِﻝﱠﻠ‬ "Beyti (Kabe'yi) haccetmek Allah'ın insanlar üzerindeki bir hakkıdır." [Al-Đmran 97] Dolayısıyla bu, "talep manasında bir haber olan" haccedilmesine ilişkin bir emir sigasıdır. Ardından da haccedilmesine ilişkin bu emrin eda etme keyfiyetini açıklayan nasslar varit olmuştur… Đkinci tür: Eda etme keyfiyeti yani infaz edilmesine ilişkin pratik uygulamaları beyan edilmeksizin içerisinde amm veya mutlak olarak emir sigası varit olan türdür. Mesela [SallAllahu Aleyhi ve Sellem]'in şu kavli gibi: ‫ﻠﹸﻭ ﹴﻡ‬‫ﻤﻌ‬ ‫ﺠ ٍل‬  ‫ﻠﹸﻭ ﹴﻡ ِﺇﻝﹶﻰ َﺃ‬‫ﻤﻌ‬ ‫ ﹴﻥ‬‫ﻭﺯ‬ ‫ﻭ‬ ‫ﻠﹸﻭ ﹴﻡ‬‫ﻤﻌ‬ ‫ ٍل‬‫ﻲ ﹶﻜﻴ‬‫ﺀ ﹶﻓﻔ‬ ‫ﺸﻲ‬ ‫ﻲ ﹶ‬‫ﻑ ﻓ‬ ‫ﹶﻠ ﹶ‬‫ َﺃﺴ‬‫ﻤﻥ‬ "Her kim ölçeği belli, ağırlığı belli ve zamanı belli olan bir şey hakkında selef alışverişinde (para peşin mal veresiye olmak üzere alışverişte ) bulunursa." [el-Buhari tahriç etmiştir] Burada selemi "selefi" şart cümlesi sigasıyla emretmiştir. Dolayısıyla selemin, belli ölçekte, belli ağırlıkta ve belli zamanda olmasını emretmiş ancak Şâri, eda etmeye dair uygulama keyfiyetini açıklamamıştır. Bu da; akit taraflarının birbirlerine karşı durmaları, birbirlerine Kuran’dan bir şey okumaları, ardından birer adım öne doğru ilerleyerek birbirine sarılmaları ardından da selem konusunda karşılıklı konuşmaları gibidir… Bunun ardından da icap ve kabul tamamlanmaktadır. Mesela [SallAllahu Aleyhi ve Sellem]'in şu kavli gibi: ‫ﺀ‬ ‫ﺎ‬‫ﻭﻫ‬ ‫ﺀ‬ ‫ﺎ‬‫ﺎ ﺇِﻻ ﻫ‬‫ﺏ ﹺﺭﺒ‬ ‫ﻫ ﹺ‬ ‫ﺏ ﺒﹺﺎﻝ ﱠﺫ‬  ‫ﻫ‬ ‫" ﺍﻝ ﱠﺫ‬Altın ile altın peşin olmadıkça riba olur." [el-Buhari ve Müslim]

köklüdeğişim

76

kasım 2009


bidat … denilmez ancak alış-veriş anında yemin eden tacirin tasaddukta bulunmadığına ilişkin şeri hüküm öğrenilir. Hakeza Şâri'nin, eda edilmesine ilişkin tafsili keyfiyetini getirmediği tüm emirlere muhalefet etmek açısından olan da böyledir. 4- Şeri nassların istikrası sonucunda bidatin sadece Şâri'nin emrini eda etmeye ilişkin keyfiyetleri, yani Şâri'nin emrini infaz etmeye ilişkin pratik uygulamaları varit olan ibadetlerin çoğunda bulunduğu ortaya çıkar. Bunun içindir ki ibadetlerin dışındakilerde bidat vuku bulmaz. Çünkü haklarında Şâri'nin emrini infaz etmeye ilişkin pratik uygulamaların varit olduğu bizzat ibadetlerdir. Đbadetlerin çoğunda diyoruz; çünkü bazılarında infaz edilmesine ilişkin pratik uygulamalar varit olmamıştır. Mesela her ne kadar cihat bir ibadet olsa da cihada ilişkin emirler mutlak veya amm olarak varit olmuştur. ‫ﻥ ﺍﻝﹾ ﹸﻜﻔﱠﺎ ﹺﺭ‬  ‫ﻤ‬ ‫ﻴﻠﹸﻭ ﹶﻨ ﹸﻜﻡ‬ ‫ﻥ‬  ‫ﻴ‬‫ﺘﻠﹸﻭﺍ ﺍﱠﻝﺫ‬ ‫" ﻗﹶﺎ‬Kafirlerden size en yakın olanlarla savaşınız." [et-Tevbe 123] ‫ ﹺﻬﻡ‬‫ﻋﹶﻠﻴ‬  ‫ﺍﻏﹾﹸﻠﻅﹾ‬‫ﻥ ﻭ‬  ‫ﻴ‬‫ﻓﻘ‬ ‫ﻤﻨﹶﺎ‬ ‫ﺍﻝﹾ‬‫ﺭ ﻭ‬ ‫ ﺍﻝﹾ ﹸﻜﻔﱠﺎ‬‫ﻫﺩ‬ ‫ﺎ‬‫" ﺠ‬Kafirler ve münafıklarla cihat et, onlara karşı da sert davran." [Tahrim 9] Bu emirlerin eda edilmesi keyfiyetine ilişkin naslar varit olmamıştır. Mesela bir ayet okunarak ateş açılması bir adım atılarak bir daha ateş açılması ardından da sağa sola zikzak çizilmesi ve benzeri gibi nasıl savaşılacağı varit olmamıştır. Bunun içindir ki her kim kendisine cihadın terettüp ettiği vakitte cihat etmezse onun hakkında bidat işledi denilmez ancak cihattan geri kaldığı için günah işledi denilir. 5- Hülasası; Şâri'nin, eda etme keyfiyetini açıkladığı emrine muhalefet edildiğinde bu muhalefet, bidat olur. Şâri'nin, eda etme keyfiyetini açıklamadığı mutlak ve amm olan emrine muhalefet edildiğinde ise bu muhalefet, şeri hükümlerde vaki olur ve hitap "teklif olursa haram, mekruh ve mübah" olur, hitap "vazi olursa butlan ve fesat" olur Zira istikra edilmesi sonucunda bidat, eda etme keyfiyeti varit olan ibadetlerin çoğunda bulunur. Bu nedenle bunlara muhalefetin vuku bulması bidat babına girer. Muamelat ve cihadın delillerine gelince… Mutlak veya amm olarak varit olmuştur. Bu nedenle bunlara muhalefet edilmesinin vuku bulması şeri hükümler babına girer ki bunlar; "Teklif: Haram, mekruh ve mübah" veya "Vaz'i: Butlan ve fesat" tır.

fasit şeklinde ifade edilir. Bu da cezm veya tercih veya tahyir bakımından emre eşlik eden karineye göredir. Mesela ilk verdiğimiz misaldeki; her kim Şâri'nin emrinin hilafına yani ölçüsü, ağırlığı ve vakti belli olmaksızın selef akdinde bulunursa, "yani selem akdi yaparsa" o bidat işlemiştir denilmez ancak bu akit Şâri'nin emrine muhaliftir denilir ki bu da muhalefetin türüne göre ya batıl olur yada fasit olur. Đkinci misalde ise; "Altını altın ile peşin olarak misli misline" emrine muhalefet edilirse, yani bir adam, altını altın ile Şâri'nin emrine muhalif olarak, yani misli misline ve peşin olmayarak değiştirirse ona, bu emre muhalefet etmesinden dolayı bidat işlemiştir denilmez ancak faizli muamelede bulunmasından dolayı haram işlemiştir denilir. Aynı şekilde cenazede ayağa kalkmaya muhalefet edilip oturarak kalındığında da bu bidattir denilmez bilakis bu mübahtır denilir. Çünkü her iki hal hakkında da şeri nasslar varit olmuştur. Muslim, Ali Bin Ebi Talib [Radıyallahu Anh]'tan şöyle dediğini tahriç etmiştir: ‫ﺩ‬ ‫ﻌ‬ ‫ﻡ ﹶﻗ‬ ‫ﻡ ﹸﺜ‬ ‫ﺴﱠﻠ‬  ‫ﻭ‬ ‫ﻪ‬ ‫ﻋﹶﻠﻴ‬ ‫ﻪ‬ ‫ﺼﻠﱠﻰ ﺍﻝﱠﻠ‬  ‫ﻪ‬ ‫ﻭ ُل ﺍﻝﱠﻠ‬‫ﺭﺴ‬ ‫ﻡ‬ ‫" ﻗﹶﺎ‬Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem ayağa kalktı sonra da oturdu." [Muslim] ‫ﻙ‬  ‫ﺍ‬‫ﻴﺩ‬ ‫ﺒﺕﹾ‬ ‫ﻴ ﹺﻥ ﹶﺘ ﹺﺭ‬‫ﺕ ﺍﻝﺩ‬  ‫ ﹺﺒﺫﹶﺍ‬‫" ﻓﹶﺎﻅﹾ ﹶﻔﺭ‬Sen dindar olanı seç elleri kuruyasıca." [el-Buhari] hadisindeki Şâri'nin emrine muhalefet edilmesi açısından da böyledir. Buna bidattir denilmez. Bilakis dindar olmayan bir kadınla evliliğe ilişkin şeri hüküm öğrenilir. Çünkü bu emir, seçme hususundaki pratik uygulamaları açıklamamıştır. Mesela nişanlının kadının önünde durarak ayetelkürsiyi okuması, ardından bir adım ilerleyerek el-muavvezeteyni (Felak ve Nass surelerini) okuması, ardından bir adım daha ilerleyerek Allah'ın ismini zikretmesi, ardından da sağ elini uzatarak nişan teklifinde bulunması gibi. Yine [SallAllahu Aleyhi ve Sellem]'in, yeminlerini çoğaltmaları neticesinde tacirlere  ‫ﻴﺤ‬ ‫ﻊ‬ ‫ﺒﻴ‬ ‫ﻫﺫﹶﺍ ﺍﻝﹾ‬ ‫ﻥ‬ ‫ﺎ ﹺﺭ ِﺇ‬‫ﺭ ﺍﻝ ﱡﺘﺠ‬ ‫ﺸ‬ ‫ ﹶ‬‫ﻤﻌ‬ ‫ﺎ‬‫ﻴ‬ ilişkin olarak; " ‫ﻭ‬ ‫ﻩ ﺍﻝﱠﻠﻐﹾ‬ ‫ﺭ‬ ‫ﻀ‬ ‫ﺔ‬ ‫ﺩ ﹶﻗ‬ ‫ﺼ‬  ‫ﻩ ﺒﹺﺎﻝ‬ ‫ﻭ‬‫ﻑ ﹶﻓﺸﹸﻭﺒ‬ ‫ﻠ ﹸ‬‫ﺤ‬  ‫ﺍﻝﹾ‬‫" "ﻭ‬Ey tacirler topluluğu! Şüphesiz alış-verişte boş laf ve yemin karışır. O halde siz de ona sadaka karıştırınız." [Ebu Davud ve Ahmed] şeklindeki kavli de böyledir. Zira Şâri, "ona karıştırınız" emrini eda etmeye ilişkin tafsili uygulamaları açıklamamıştır. Bu nedenle alış-veriş yapan ve yemin eden kimse sadaka vermediğinde bidat işlemiştir köklüdeğişim

77

kasım 2009


Esad Mansur

tefsir

bilgi@kokludegisim.net

Bakara Suresi (234-235. Ayetler) Kocası vefat eden kadın hem bekler hem de yas tutar. Bu olay boşanma olayından farklıdır. Boşanan kadın kocası için üzülmez, tersine ona küsmüş olur. Ama kocası vefat eden kadın kocasının vefatından dolayı üzülür.

Kocaları vefat eden kadınlar:

‫ﻥ‬  ‫ﺴ ﹺﻬ‬  ‫ﻥ ﹺﺒﺄَﻨ ﹸﻔ‬  ‫ﺒﺼ‬ ‫ﺭ‬ ‫ﻴ ﹶﺘ‬ ‫ﺎ‬‫ﺍﺠ‬‫ﻭ‬‫ﻥ َﺃﺯ‬  ‫ﻭ‬‫ﻴ ﹶﺫﺭ‬ ‫ﻭ‬ ‫ﻨ ﹸﻜﻡ‬‫ﻥ ﻤ‬  ‫ﻭ ﱠﻓﻭ‬ ‫ﻴ ﹶﺘ‬ ‫ﻥ‬  ‫ﻴ‬‫ﺍﱠﻝﺫ‬‫ﻭ‬ ‫ﺎ‬‫ﻴﻤ‬‫ ﻓ‬‫ ﹸﻜﻡ‬‫ﻋﹶﻠﻴ‬  ‫ﺡ‬  ‫ﺠﻨﹶﺎ‬  ‫ﻼ‬ ‫ﻥ ﹶﻓ ﹶ‬  ‫ﻬ‬ ‫ﺠﹶﻠ‬  ‫ﻥ َﺃ‬  ‫ﺒﹶﻠﻐﹾ‬ ‫ﺍ ﹶﻓِﺈﺫﹶﺍ‬‫ﻋﺸﹾﺭ‬  ‫ﻭ‬ ‫ﻬ ﹴﺭ‬ ‫ﻌ ﹶﺔ َﺃﺸﹾ‬ ‫ﺒ‬ ‫َﺃﺭ‬ ‫ﺨﺒﹺﻴﺭ‬ ‫ﻥ ﹶ‬  ‫ﻤﻠﹸﻭ‬ ‫ﺎ ﹶﺘﻌ‬‫ﻪ ﹺﺒﻤ‬ ‫ﺍﻝﹼﻠ‬‫ﻑ ﻭ‬  ‫ﻭ‬‫ﺭ‬‫ﻤﻌ‬ ‫ﻥ ﺒﹺﺎﻝﹾ‬  ‫ﺴ ﹺﻬ‬  ‫ﻲ ﺃَﻨ ﹸﻔ‬‫ﻥ ﻓ‬  ‫ﻌﻠﹾ‬ ‫ﹶﻓ‬ “Sizden ölenlerin, geride bıraktıkları eşleri, kendi başlarına (evlenmeden) dört ay on gün beklerler. Bekleme müddetlerini bitirdikleri vakit, kendileri hakkında yaptıkları meşru işlerde size bir günah yoktur. Allah yapmakta olduklarınızı bilir.” (Bakara 234)

Boşanan kadın üç hayızlık müddetinden sonra yeniden evlenmeye hazırlanır. Kocası vefat eden kadın dört ay ve on günden sonra evlenmeye hazırlanır. Burada üzücü bir olay vardır, kocası vefat etmiştir. Boşanma olayında ise böyle bir şey yoktur.

Rasulullah Sallallahu Aleyhi Ve Sellem’e bir kadın gelip şöyle sordu: ‘Benim kızımın kocası vefat etti, hala yas tutmaktadır, gözü ağrıyor, gözü üzerine sürme koyalım mı? dedi. (Bu sürme hem süs hem ilaç olur). Rasulullah Sallallahu Aleyhi Ve Sellem kadının üç defa sorduğu aynı soru için üç defa hayır dedi ve şöyle ekledi: “Yas tutmak ancak dört ay ve on gündür. Cahiliyede bir sene bekliyorlardı.” (Buhari ve Muslim)

Kocası vefat eden kadın da yas tutar, bu müddet zarfında hiç süslenmez, evlenmek için herhangi bir harekette bulunmaz. Rasulullah Sallallahu Aleyhi Ve Sellem şöyle buyurdu: “Allah’a ve kıyamet gününe inanan kadın bir ölü için üç günden fazla yas tutmaz, ancak kocası vefat eden dört ay on gün yas tutar.” (Buhari ve Müslim)

Ayette kocası vefat eden kadının bekleme süresi dört ay on gündür. Hem bu müddette yas tutar, süslenmez, bir şey hem süs hem ilaç ise onu kullanamaz ve hastalığı için süs olmayan ilaç arar.

Buna göre yas tutmak sadece üç gündür, daha fazla değildir, kadın bu üç gün içerisinde süslenmez. Kocası vefat ederse dört ay on gün yas tutar. Bazıları Hıristiyanları taklit ederek kırk gün yas tutarlar. Bunun Đslam’da hiç yeri yoktur, böyle yapmak kesinlikle haramdır, hem ayetlere ve hadislere aykırı hem de kâfirleri taklit etme işi olur, bu da haramdır. Nitekim Hıristiyanlar bu sapık âdeti Mısır’daki firavunlulardan aldılar. Firavunlular şöyle inanıyorlardı: Đnsanlar öldükten kırk gün sonra kendilerine ruh döner, ondan sonra yemeğini yer. Zira tabuta yemek koyuyorlardı. Hıristiyanlar da aynı şeyi yapıyorlar.

Cahiliyede kocaları vefat eden kadınlar bir sene yas tutup evlenmeden bekliyordu. Đslam bunu kaldırıp dört ay on güne düşürdü. Bazı âlimler, dört ay on gün müddetini düşünürken şu hadisi şerifi yanına getirip açıkladılar: “Biriniz annesinin karnında kırk gün bir nutfe (su damlası, spermde birleşen yumurta) ondan sonra kırk gün alak (kan pıhtısı) olur. Ondan sonra kırk gün mudğa (et parçası) olur. Bundan sonra melek buna gönderilip içine ruh üfler.” (Buhari, Müslim ve diğer hadis kaynaklarıdır).

Đşte, ayet ve hadisleri düşünmeyenler bakın nasıl da sapıyorlar!? Bu nedenle, herhangi bir harekette bulunulacaksa kesinlikle ayet ve hadislere dönmek gerekir, insanların adetlerine hiç bakılmaz. Adetler incelenir, eğer şeriattan çıkmış hükme binaen ise bir adet sayılmayarak şeriata uyma hareketinden sayılmalı ve bunu düşünerek böyle harekette bulunursa Müslüman sevap kazanır. Ama bunu düşünmeyerek şeriata uygun adete

Bu şekilde 120 gün veya dört ay geçer ve on gün içerisinde ruh üflenir. Böylece dört ay on gün geçmiş olur. Bu, ayette geçen müddet intibak eder. Bu ise bir kavrayıştır. Oysa boşanan kadın üç hayızlık müddeti bekler. Bu şekilde kadının hamile olmadığı kesinleşir. köklüdeğişim

78

kasım 2009


bakara suresi 234-235 … uyarsa hiç sevabı yoktur. Çünkü Allah’ın emrine uyma işini düşünmedi, yalnız insanların adet olarak gördükleri harekette bulundu.

lünüzdekileri bilir. Bu sebeple Allah'tan sakının. Şunu iyi bilin ki Allah gafûrdur, halîmdir.” (Bakara 235) Bu ayet; kocaları vefat edip iddetin doldurulmasını bekleyen kadınlarla nişanlanmak veya nikâhlanmanın caiz olmadığını göstermektedir. Fakat bu müddet dört ay ve on gün içerisinde üstü kapalı arzuyu göstermenin veya kalpte böyle bir arzu saklamanın caiz olduğunu beyan etmektedir. Zira insanın arzusu içgüdüseldir, kadınlara meyli nevi içgüdüsünün bir görünüşüdür.

Dört ay on gün müddeti geçince kadın evlenmek için çalışabilir, bu arada marufla Şer’i hükümlere göre çevresinde nasıl davranılıyorsa (evlenmek için teşebbüste bulunursa velilerine duyurmasında hiç bir) sakınca yoktur ve günah erişmez. Maruf ise, Şer’i hükümler dairesinde insanların özel çevrelerinde üsluplar ve araçlardır. Kocası vefat eden kadının mirastan hakkı vardır. Eğer kocasının çocukları varsa mirasın sekizde birisini alır, eğer kocasının çocukları yoksa mirasın dörtte birisini alır. Boşanan kadının ise mirastan hiç hakkı yoktur. Bazılar şu zulmü yaparlar: Kadınlarını mirastan mahrum bırakmak için ölüm döşeğindeyken kadınlarından boşanırlar. Bu tür bir davranış kesinlikle kabul edilmez ve mirastan o kadına alacağı payı verilir.

Allahu Teâlâ, erkeğin kadına ve kadının erkeğe meylini insan içinde yaratmıştır. Bu nedenle, onları düşüneceğinizi bilmektedir ifadesini kullanmıştır. Bu içgüdüye nevi içgüdüsü deriz. Đslam, içgüdüleri yasaklamadığı gibi köreltmemiştir. Onu tanzim edip mazbut ve güzel şekle sokmuştur. Evet, böyle kadınlarla evlenebilirsiniz, fakat iddetlerini doldurduktan sonra. Böylece bu müddet hem kadının hamile olmadığına dair kesinlik kazandırır hem de kadının üzüntülü dönemini atlatmasını sağlar. Aksi halde kocasına hiç değer vermediği ve başka biri ile evlenmek için sanki ölümünü beklediği anlaşılabilir. Bu nedenle, bu konuya saygı göstermek için bunlarla evlenmeyi düşünen kimseleri sakındırdı. Aynı anda üstü kapalı sözleri sarf etmelerini yasaklamadı. Misal olarak; “bu kadın salihtir, keşke bu kadına benzer bir kadınla evlenebilsem, Allah buna benzer bir kadın versin” ve benzeri üstü kapalı sözler sarf edebilir. Bu sözlerden, adamın kadına rağbetinin var olduğu anlaşılır.

“…Allah yapmakta olduklarınızı bilir…” Allah yaptıklarınızdan hemen haberdar olur” ifade geçmiştir. Allah Teâlâ bu ifadeyle Müslümanları uyarıyor: Dikkatli olun, sen ne yaparsan ondan haberim olur, zira ben sizi görüyorum ve işitiyorum, öyleyse benden korkun, takvalı olun, benim emrime tam uyun, kocası vefat eden kadın yalnız dört ay on gün yas tutar, daha fazla veya daha az tutmaz, bu müddet içinde süslenmez, evlenmek için bir harekette bulunmaz. Buna muhalif olanlar takvasız olur ve Allah’ın azabını hak etmiş olurlar.

Fakat doğrudan sözler sarfetmek veya seninle evlenmek için sözleşelim demek caiz değildir. Gizlice onunla nişanlanmak da kesinlikle caiz değildir. Ancak marufa göre söz söylemek caizdir.

Kocaları vefat eden kadınlarla nişanlanmak ve evlenmek:

‫ﺎﺀ َﺃﻭ‬‫ﺔ ﺍﻝ ﱢﻨﺴ‬ ‫ﺒ‬ ‫ﺨﻁﹾ‬  ‫ﻤﻥ‬ ‫ﻪ‬ ‫ﺘﹸﻡ ﹺﺒ‬‫ﺭﻀ‬ ‫ﻋ‬  ‫ﺎ‬‫ﻴﻤ‬‫ ﻓ‬‫ ﹸﻜﻡ‬‫ﻋﹶﻠﻴ‬  ‫ﺡ‬  ‫ﺠﻨﹶﺎ‬  ‫ﻻ‬ ‫ﻭ ﹶ‬ ‫ﻻ‬ ‫ﻥ ﱠ‬‫ﻭﹶﻝﻜ‬ ‫ﻥ‬  ‫ﻬ‬ ‫ﻭ ﹶﻨ‬‫ﺴ ﹶﺘﺫﹾ ﹸﻜﺭ‬  ‫ﻪ َﺃ ﱠﻨ ﹸﻜﻡ‬ ‫ﻡ ﺍﻝﹼﻠ‬ ‫ﻠ‬‫ﻋ‬  ‫ﺴ ﹸﻜﻡ‬  ‫ﻲ ﺃَﻨ ﹸﻔ‬‫ ﻓ‬‫َﺃﻜﹾﻨﹶﻨ ﹸﺘﻡ‬ ‫ﺩ ﹶﺓ‬ ‫ﻋﻘﹾ‬  ‫ﻭﺍﹾ‬‫ ﹺﺯﻤ‬‫ﻻ ﹶﺘﻌ‬ ‫ﻭ ﹶ‬ ‫ﻭﻓﹰﺎ‬‫ﺭ‬‫ﻤﻌ‬ ‫ﻻ‬ ‫ ﹰ‬‫ﻻ ﺃَﻥ ﹶﺘﻘﹸﻭﻝﹸﻭﺍﹾ ﹶﻗﻭ‬ ‫ﺍ ِﺇ ﱠ‬‫ﺴﺭ‬  ‫ﻥ‬  ‫ﻫ‬ ‫ﻭ‬‫ﻋﺩ‬  ‫ﺍ‬‫ﹸﺘﻭ‬ ‫ﻲ‬‫ﺎ ﻓ‬‫ﻡ ﻤ‬ ‫ﹶﻠ‬‫ﻴﻌ‬ ‫ﻪ‬ ‫ﻥ ﺍﻝﹼﻠ‬  ‫ﻭﺍﹾ َﺃ‬‫ﹶﻠﻤ‬‫ﺍﻋ‬‫ﻪ ﻭ‬ ‫ﺠﹶﻠ‬  ‫ﺏ َﺃ‬  ‫ﻜﺘﹶﺎ‬ ‫ﹸﻠ ﹶﻎ ﺍﻝﹾ‬‫ﻴﺒ‬ ‫ﻰ‬  ‫ﺤ ﱠﺘ‬  ‫ﺡ‬ ‫ﺍﻝ ﱢﻨﻜﹶﺎ ﹺ‬ ‫ﻴﻡ‬‫ﺤﻠ‬  ‫ﻏ ﹸﻔﻭﺭ‬ ‫ﻪ ﹶ‬ ‫ﻥ ﺍﻝﹼﻠ‬  ‫ﻭﺍﹾ َﺃ‬‫ﹶﻠﻤ‬‫ﺍﻋ‬‫ﻩ ﻭ‬ ‫ﻭ‬‫ ﹶﺫﺭ‬‫ ﻓﹶﺎﺤ‬‫ﺴ ﹸﻜﻡ‬  ‫ﺃَﻨ ﹸﻔ‬

Maruf; şeriatın caiz kıldığı şekilde insanların sarf ettikleri sözler veya yaptıkları hareket biçimleridir. Burada maruf bir şekilde söylemek, şöyle olabilir: Bu kadının velisine; “başka biri ile evlendirmeden önce bana haber ver, bununla ilgili iyi haberlerim var, size gelip konuşacağım, vs.” diyebilir. Şeriat buna benzer sözlere müsaade ettiği için maruf olur. Şer’iatın kabul etmediği şey münker olur, onu söylemek veya yapmak caiz değildir.

“(Đddet beklemekte olan) kadınlarla evlenme hususundaki düşüncelerinizi üstü kapalı biçimde anlatmanızda veya onu içinizde gizli tutmanızda size günah yoktur. Allah bilir ki siz onları anacaksınız. Lâkin meşru sözler söylemeniz müstesna, sakın onlara gizlice buluşma sözü vermeyin. Farz olan bekleme müddeti dolmadan, nikâh kıymaya kalkışmayın. Bilin ki Allah, gönköklüdeğişim

79

kasım 2009


bakara suresi 234-235 … Farz olan iddet dört ay ve on gündür. Bu iddet süresi dolmadan kesinlikle nikâh bağı bağlanmaya kalkışmak caiz değildir, münkerdir.

korkmak Allah’ın bizi işittiğini, gördüğünü, kontrol ettiğini ve hatta içimizde geçenleri, niyet ve maksatlarımızı bildiğine inandıktan sonra gerçekleşir.

Kadın ile erkek arasında ilişkiler en güzel bir şekilde tanzim edildi. Yeryüzünde bundan daha güzel bir düzen var mıdır? Kesinlikle hayır! Bu düzen insanın içgüdüsünü biliyor ve de onu güzel ve temiz şekilde tanzim ediyor.

Buna inanmayan kimseleri Allah’tan sakındırmak abes bir şeydir. Bunları korkutan gücü göstermek gerekir. Böyleleri Allah’tan korkmadıkları için her kötülüğü yapmaya hazırdır, topluma büyük zarar verirler, huzur ve istikrarı bozarlar. Bu nedenle Đslam devletinin varlığına elzem bir şekilde ihtiyaç vardır.

Ayetin sonunda, Allah insanları uyarıyor ve müjdeliyor. Müslümanları şöyle uyarıyor: “…Bilin ki Allah, gönlünüzdekileri bilir…” Allah’ın her şeyi bildiğine kesin şekilde inanmanız gerekir. Zira Arapçada ilim edin, bilin manası Türkçeye çevrildiğinde inanın anlamına gelir. Kur’an’da ilim kelimesi “kesin şekilde inanmak” manasında birçok yerde geçmektedir. Bu nedenle ilim edin sözcüğüne inanın manası vermek daha doğrudur. Nitekim Allah’ın içimizden ne geçtiğini bildiğine inanmamız farzdır, yoksa imandan çıkarız. Bundan Allah’a sığınırız!

Allah Müslümanları şöyle müjdeliyor; “…Şunu iyi bilin ki Allah gafûrdur, halîmdir…” Allah’ın mağfiret sahibi ve halim olduğuna ilim edin, kesin şekilde inanın! Müslüman hata edebilir, günah işleyebilir, kötülük yapabilir. Ama Allah’ın hemen kendisine ceza vermeyeceğine, halim olduğuna inanmalıdır. Allah kuluna tövbe etmek için zaman tanır. Çünkü Allah bağışlayıcıdır. Ayette Allah’ın sıfatı olan halim sözcüğü geçti. Halim; aceleci olmayan, sakin olan, hemen sinirlenmeyen, derin düşünen ve geleceği görendir. Bu sıfata göre, Allah günah işleyene hemen ceza vermez, ona tövbe etmek için zaman tanır. Đnsan tövbe edince Allah onu affeder, onun günahını bağışlar.

Đnsan Allah’ın içinde geçenleri dahi bildiğine inanır ve düşünürse Allah’tan korkar, Allah’ın emrine aykırı hareket yapmaz ve söz sarf etmez. Bu nedenle ayette Allah’ın içinizde geçtiğini bildiğine inanın ifadesinden sonra hemen ondan sakının ifadesi kullanmıştır. Buna göre, sakınmak veya Allah’tan

köklüdeğişim

80

kasım 2009

KöklüDeğişim 62  

Köklü Değişim Dergisi 62. sayısı

Advertisement