Issuu on Google+

5. s e n e

2 0 0 4

KÖKLÜDEĞĐŞĐM Đslâmî Fikirlere Dayalı Aylık Siyâsî Dergi

C. Ahir 1429 • Haziran 2008 Sahibi ve Sorumlu Yazı Đşl. Md. Ahmet Sivren Genel Koordinatör Süleyman Uğurlu Haber Dairesi Sorumlusu Hüseyin Sivren Tercüme Dairesi Sorumlusu Cuma Canpolat Kapak&Grafik Tasarım KöklüDeğişim Yönetim Merkezi G.M.K. Bulvarı, 31/12 Kızılay/ANKARA Đletişim&Abone&Reklam Tel: 0.312.229 77 91 Faks: 0.312.229 77 92 www.kokludegisim.com bilgi@kokludegisim.com Temsilcilikler Đstanbul: Mustafa Patan Göztepe Mah. Maslak Cad. Ufuk Sk. No: 3/B Bağcılar/Đstanbul Tel: 0.212.445 80 80 Cep: 0 544 287 88 26 e-mail: m-patan@hotmail.com

Adana: Muhammed Ali Tuluk Cep Tel: 0 555 242 61 94 e-mail: m-ali-tuluk@windowslive.com

Abonelik ve Hesap Numaraları Yurtiçi Yurtdışı 6 Aylık 6 Aylık 24 YTL 24 Euro Yıllık (12 ay) Yıllık (12 ay) 48 YTL 48 Euro PTT Posta Çeki Hes. 191 18 03 YTL Hesabı Ziraat Bankası Başkent Şb. 47475782-5002

Euro Hesabı Ziraat Bankası Başkent Şb. TR93000100 168347475782-5001 TCZBTR2A

Baskı: 02.06.2008 Rulo Ofset Matbaacılık Kazım Karabekir Cad. Ortaklar Đşhanı, 120/86 Đskitler-ANKARA 0312.312 50 75 Yerel – Süreli ISSN: 1304-8274

takdim

KöklüDeğişim

bilgi@kokludegisim.com

‫  ا ا  ا‬ Haziran Ayı Takdim’i Ümmet’in Tarihi’nde, birçok, ender şahsiyetler ve unutulmaz hadiseler vardır. Đşte bunlardan bir tanesi de devrindeki “kaht-ı rical” ortamında ender bir şahsiyet olan Halife Đkinci AbdulHamid’dir. O çok ağır şartlar altında ve sanayileşmiş sömürgeci batılı devletlerin azgınlaştıkları bir dönemde, Devlet-i Âli Osmaniyye’yi 33 sene üstün bir başarı ile yönetmiştir. Đngilizlerin ve diğer sömürgecilerin emellerinin karşısında olarak, Hilâfet’e geçişinden günümüze kadar Đngilizler ve Đngiliz maşaları olan yahudiler, masonlar, nasranî azınlıklar başta olmak üzere yerli uşaklar ve Batı muhiplerince ismi karalanmış, amelleri tarihin altın sayfalarından silinmeye çalışılmıştır. Siyasî dehası ve Ümmet’in Tarihi içinde teşkil ettiği mühim yerin üzeri kapatılıp unutturulmak istenen bu büyük Halife’nin, Hilâfet Makamından indirilişinin 100. senesi, Đngiliz uşağı yahudi avdetilerince çeşitli etkinliklerle kutlanacakmış. Bu veçhile Muhteşem Siyasî Dehasıyla Halife’yi tekrar yâd etmek ve Müslüman gençliğe O’nu araştırmayı ve anlamayı tavsiye etmek istedik. Öte yandan Allah’ın, Đslâm’ın ve Ümmet’in azılı düşmanları olan, Đngiliz ve Đngilizcilere, Amerika ve Amerikancılara ve onların maşalarına Hilâfet ve Halife sevdalısı gençlerin neslinin tükenmediğini, bilakis yeni neslin dünden daha fazla bir bilinç ve hırsla Hilâfet’in yeniden ikamesi için çalıştıklarını göstermek istedik. Đkinci AbdulHamid’in Hilâfet’e sarıldığı gibi, Hilâfet Devleti’nin bekası için azimle çalıştığı gibi, bizler de bugün ikamesine çalışılması için, bu ayki kapağımıza, Halife Đkinci AbdulHamid’in tarihî bir fotoğrafını ve Hilâfet’in Hâkimiyet şiarları olan Raye ve Ukab ile birlikte yerleştirdik. Zihinlerimizden hiç çıkmamış olan bu pozuyla AbdulHamid o gün, Hilâfet’in korkusunu Đngiltere, Fransa, Rusya ve diğer Batılı devletlerin kalplerine nasıl yerleştirdiyse, Ümmet’in Hilâfeti tekrar ikame ederek kefere ve fecerelerde korkuları tekrar depreştirmesini diledik. inşaAllah Allah, onların korktuklarını en kısa zamanda başlarına getirsin… Bu vesile ile Kendisini bir kez daha rahmetle ve hayırla yâd ettiğimiz Halife Đkinci AbdulHamid’i bu ayki Dergimizde, Nafiz Bayramalioğlu ve Asım Cingitaş’tan okuyacaksınız. Halife AbdulHamid’i doğru anlamak ve anlatmak üzere kurgulanmış makalesiyle Bayramalioğlu, sizleri yakın tarihin parmak ısırtan sahnelerinde bir gezintiye çıkartacak. Asım Cingitaş’ın makalesinde ise günümüz Yahudi avdetilerinin Đslâm’a ve O’nun Devleti’ne olan kinlerinin tezahürlerini ve elde ettikleri geçici zaferin hazzıyla içlerinde depreşen sevinç naralarına şahit olacaksınız. Ayrıca KöklüDeğişim’de bu ay, “Siyasî Nüfuz Ve Efendi-Uşak Vakıasına Bir Bakış -Track II Örneği-” başlıklı enfes bir makaleyi, 1 Mayıs olaylarının tahlilini, bu minvalde Đslâm’ın işçi sorunlarına bakışını, gıda krizi vakıasını ve Abdullatif Şener şahsında AKP’deki muhalif hareketlenmelerin mahiyetlerini Gündem bölümümüzde okuyacaksınız. Đslâmî Beldelerden ve Batı’daki Müslümanlardan haberlerimiz sizleri Haber Merkezi bölümümüzde bekliyor. Ayrıca Tefekkür’de ‘Zorlu Zamanlarda Müslümanların Vasıfları’nı, ‘Đslâm’da Laikliğin Hükmü’nü ve ‘Demokrasinin Đğrenç Yüzü’nü, geçen aylardan devam eden ‘Evet Đslâmî Ümmet Vardır’la birlikte okuyacaksınız. Bu ay, uzun bir aradan sonra okumanıza sunduğumuz Fıkıh bölümümüzde, Fıkıh’ta Đhtilaflara Yol Açan Hususları bulacaksınız. Bu ay da Gündem, Haber Merkezi, Medrese-i Yusufiye’den, Tefekkür, Fıkıh, Tefsir bölümleriyle KöklüDeğişim Dergisi’nin farkını fark edeceksiniz… Not: Abonelik ücretlerinizi yan tarafta tabloda bulunan banka ve PTT hesap numaralarına yatırabilirsiniz. Lütfen hesaba para yatırırken, adınızı, soyadınızı ve hangi il/ülke’den yatırdığınızı görevliye yazdırın… Önemli Not: Dergimiz KöklüDeğişim, Kapitalist Sömürü ideolojisinin fikirlerinden olan, “telif hakları” kavramını Đslâm reddettiği için kabul etmemektedir. Dergimizde yer alan yazılarımız, yazarının ve dergimizin ismi belirtilerek iktibas edilebilir. Dergimize gönderilen yazılar, yayın esaslarımıza uygun olması ve yazıların güncelliğini koruması kaydıyla, yayın kurulumuzun onaylaması halinde yayınlanır. Gönderilen yazıların -içeriği bozulmamak kaydıyla- üzerinde değişiklik ve kısmen kısaltma yapma hakkımız vardır.

köklüdeğişim

1

haziran 2008


içindekiler

KöklüDeğişim

bilgi@kokludegisim.com

KöklüDeğişim’de Haziran 2008

Takdim 1 ...... Haziran Ayı Takdimi.........................................................KöklüDeğişim Đçindekiler 2....... KöklüDeğişim’de Haziran 2008 .........................................KöklüDeğişim Gündem 3....... Halife Đkinci AbdulHamid Rahmetullahi Aleyh’i Anlamak ........................................................................... Nafiz Bayramalioğlu 9....... 2008 - AbdulHamid’i Anma Yılı ......................................... Asım Cingitaş 11..... Siyasî Nüfuz ve Efendi-Uşak Vakıasına Bir Bakış ............ Hayreddin Ensar 19..... 1 Mayıs’ta Yaşananlar Ve Görmemiz Gerekenler ............... Musa Bayoğlu 23..... Đşçi Sorunları Ancak Đslâm Hâkimiyetinde Çözülür! ......... Cuma Canpolat 26..... Dünyada Yaşanan Gıda Krizinin Asıl Sebebi: Kapitalist Đdeolojidir! ................................................................................. Engin Uygun 30..... Abdüllatif Şener Nereye Koşuyor?! ........................................ Hakkı Eren Haber Merkezi 34..... Đslâmî Beldelerden Haberler ..............................................KöklüDeğişim 45..... Batı’daki Müslümanlardan Haberler ..................................KöklüDeğişim Medrese-i Yusufiye’den 48..... Ümmet Değişim Đstiyor Ama… ....................................... Bayram Sağnak Tefekkür 53..... Zorlu Zamanlarda Müminlerin Vasıfları ................................Yasin Yavuz 59..... Đslâm’da Laikliğin Hükmü (1) ........................................ Hayreddin Ensar 67..... Demokrasinin Đğrenç Yüzü..................................................... Yahya Koç 70..... Evet, Đslâmî Ümmet Vardır! (7) (Devam) ...................... Nafiz Bayramalioğlu Fıkıh 72..... Fıkıh’ta Đhtilaflara Yol Açan Hususlar .......................................Ali Dikici Tefsir 77..... el-Bakara Sûresi (190-193. Ayetler) .....................................Esad Mansur

köklüdeğişim

2

haziran 2008


Nafiz Bayramalioğlu

gündem

bilgi@kokludegisim.com

Halife Đkinci AbdulHamid Rahmetullahi Aleyh’i Anlamak anlayamayanların da asla kurtuluşa ulaşamayacakları kesindir.

Son bir asırdır dünya üzerindeki felaket haberlerinin ekseriyetini Đslâmî Beldeler ve Ümmet’in başına gelenler teşkil ediyor. Onlarca senelerdir, yazılı ve görsel basında, sömürgeci kâfir Amerika ve Batılı işgalleriyle, katliamlarıyla, iğrenç cürümleriyle ve servetlerimizi yağmalamalarıyla karşılaşmaktayız. Kaç on senedir Afganistan, hiç gündemimizden düşmedi, Đngiliz, Rus ve Amerikan işgallerinden çektikleri sebebiyle, ve Irak, yaklaşık bir asırdır kargaşanın ve katliamın hiç bitmediği Filistin, ve Bosna, ve Çeçenistan, ve Keşmir, ve Doğu Türkistan, ve diğerleri...

19. Asrın sonlarında Đngiltere’de Osmanlı Devleti’nin toprak bütünlüğünün korunmasından yana olan Muhafazakâr Parti iktidardan düşmüş, Osmanlı Devleti’nin parçalanmasını arzulayan, Gladstone’un Liberal Partisi yönetime gelmiştir. Đngilizlerin esasî siyaseti olan Hindistan Yollarını koruma amacıyla, başta Mısır olmak üzere, tüm Ortadoğu’yu etkisine almak isteyen Gladstone; “Türkler Avrupa’yı bütün silah ve ağırlıkları ile birlikte terk etmeden Şark Meselesi halledilemez” diyordu. Gladstone’un, Đngiliz Müstemleke Nazırı iken Lordlar Kamarası’nda söyledikleri ise, Đngilizlerin Đslâm’a ve Hilâfet’e yönelik ince hesaplarını açıkça ortaya koymaktadır. Gladstone, eline bir Kur’an-ı Kerim alarak kabinedekilere göstermiş ve “Eğer bu kitabı Türklerin elinden alamazsak onları asla yenemeyiz.” demiştir.

Tek bir ümmet, Đslâmî Ümmet nasıl olmuştu da böyle paramparça edilmişti? Hiç şüphesiz bu trajik manzara, sömürgeci kâfir Đngiltere başta olmak üzere, Fransa ve Rusya gibi devletlerin asırlar öncesinden planladığı kirli oyunların neticesiyle meydana gelmişti. Zira onların hedefleri Ümmet’in Devleti, ‘Hilâfet’i yok etmekti…

Yani hedefte, Halife olarak Đkinci AbdulHamid, nizam olarak Hilâfet, ölümcül tehdit altına giriyordu.

Ümmet’i, Hilâfet ile yöneten ve dünyaya, özellikle o günkü devletlerarası siyasette etkin olan Đngiltere ve çıkarları üzerine, Hilâfet’in ağırlığını hissettiren, siyaset dehası Halife Đkinci AbdulHamid’in, kendisini ve Hilâfet Nizamı’nı yok etmeye çalışan Đngiltere’yle olan bu çetin mücadelesini anlamak için, bu yazının hacmi kesinlikle yeterli olmayacaktır. Ancak yine de tarihten, yaşanmış hadiselerden ve siyasî vakıalardan bazı misallere değinmek istiyorum. Nasıl ki bugün işgalci Amerika’yı anlayamayanların geleceği asla inşa edemeyeceği gibi, o günkü devletlerarası siyasette sömürgeci kâfir Đngilizlerin Hilâfet’e karşı olan komplolarını ve yerli işbirlikçilerini ve nihayetinde Hilâfet Nizamı’nın ilgasına giden ağını nasıl ördüğünü köklüdeğişim

Đşte bugün Müslümanlar olarak bizler, Đngiliz kâfiri ve onun memleketimiz içindeki işbirlikçilerinin marifetiyle, Hilâfet’ten indirilmesinin üzerinden 100 sene, vefatının üzerinden de yaklaşık 90 sene geçen Halife Đkinci AbdulHamid Rahmetullahi Aleyh’i rahmetle yâd ediyoruz. Basında yer aldığına göre Đslâm’ın, Müslümanların ve Hilâfet Nizamı’nın düşmanları Onu, Hilâfet’ten uzaklaştırmalarının 100. senesini kutlayacaklarmış. Bırakınız, bu işbirlikçiler nasıl anarlarsa ansınlar. Zira onların yapmış oldukları ve yapacak oldukları da ancak onlara yakışır.

3

haziran 2008


halife ikinci abdulhamid… Müslümanlar olarak bizlere düşen; O’nu, devrini, yönetimini, Hilâfet Nizamı’nı kefereye galip getirme gayretini, Hilâfet’in Đslâmî Ümmet ve dahi insanlık için ehemmiyetini, O’nun büyük hedeflerini, Ümmet’in Vahdeti için yaptıklarını ve yapmaya çalıştıklarını, Hicaz ve Bağdad Demiryolu projelerini hayalden alıp -Đngiltere gibi- düşmanları kahreden bir hakikate büründürüşünü, Çin, Japonya ve Amerika’da Đslâm’ı yayma faaliyetlerini, o günkü dünya siyasetinde Đngiltere’nin ve diğer sömürgeci kâfir devletlerin meşum rollerini, Đslâm’a ve Ümmet’e düşmanlıklarını, Müslümanların Beldeleri’ndeki yeraltı ve yerüstü kaynaklarını ve servetlerini yağmalamak, el koymak ve sömürgeleştirmek için her şeyi nasıl mubah gördüklerini, en iğrenç desiseleri irtikâp ettiklerini, Osmanlı Devleti aleyhine ve Đslâm Nizamı olan Hilâfet aleyhine oldukça artan ve yoğunlaşan saldırılarını, Đngiltere ve uşaklarının iğrenç planlarına mani olan, Filistin’i Đngiliz maşası Yahudi’ye vermeyen, Rus kâfirinin ayarttığı Ermeni’nin azgınlıklarına fırsat tanımayan muktedir Halife Đkinci AbdulHamid’i durdurmak için suikastlar da dâhil- hangi melanetlere soyunduklarını, Osmanlı Devleti’ni yok etmekle yetinmeyip Hilâfet Nizamı’nı da yıktıracak olan sömürgeci kâfir Đngiltere’nin, Osmanlı Ordusu içinden ve -sözdeaydınlardan kansızları nasıl elde ettiğini, bunların nasıl Batı fikirlerinin muhipleri ve savunucuları, düpedüz Đngiltere’nin ve batının ajanı olduklarını, Türkiye’nin ve Đslâmî Ümmet’in bugünkü halini, sömürgeci kâfir Amerika ve kılkuyruklarının nasıl Đslâmî Beldeleri kan ve ateşe boğduklarını anlamak için Halife Đkinci AbdulHamid’i, dönemini ve Hilâfet Nizamı’nı çok iyi anlamamızdır.

mahvına sebep olan Đngilizcilerin tahtları, bugün Amerikancılarla olan çatışmalarında sarsılıyor. Đngilizler ile Amerikalıların ve onların kuklalarının siyaseten ve kurumlar üzerinden nasıl vuruştuklarını… Đşte tüm bunların hakikatini anlamak istiyorsak, Halife Đkinci Abdulhamid ve Hilâfet Nizamı’nı iyice anlamalıyız… Halife Đkinci AbdulHamid, siyasî zekâsıyla Osmanlı Devleti’nin hariçte ve dâhilde düşmanlarının korkulu rüyası idi. Alman siyasetçisi Prens Bismark’a atfedilen, “Dünyada siyasî dehayı 100 üzerinden değerlendirirsek; bunun %90’ı AbdulHamid’de, %5’i bende, kalan %5’i de diğer dünya siyasîlerindedir...” söz AbdulHamid Han’daki siyasî dehanın ihtişamını resmeder bir mahiyettedir. Đngiliz kuklası Mithat Paşa ve kuyrukları 1876’da Sultan AbdulAziz’i Hilâfet’ten indirdiler ve çok geçmeden de katlettiler. Yerine çıkardıkları Şehzade Murad, rahatsızlığı sebebiyle ancak üç ay Hilâfet’te kalabildi. Mecburen Şehzade AbdulHamid’i 34 yaşında, 31 Ağustos 1876’da Hilâfet’e getirdiler. Đkinci AbdulHamid, Halife olduğunda Devlet ağır sorunlarla boğuşuyordu. Bosna-Hersek ve Bulgar ayaklanmaları, Sırbistan ve Karadağ muharebeleri, Girit’te sıkıntılar had safhadaydı. Rusya, savaş hazırlıkları yapıyordu. Yeni Halife Đkinci AbdulHamid ise, aktif bir siyaset takip ederek kısa zamanda halkın ve özellikle Ordu’nun moralini yükseltti. Đyi neticeler görülmeye başlıyor, Sırp cephesinde önemli başarılar elde ediliyordu. Osmanlı Ordusu, Belgrat’a girmekteyken Batılı devletler işe karıştılar; Rusya, savaşa derhal son verilmesi ültimatomunu verdi; Sırbistan ile üç aylık ateşkes imzalandı. Đngiltere’nin isteğiyle, 23 Aralık 1876’da Đstanbul’da toplanan Tersane Konferansı’nda, Şark Meselesi ele alınıyordu. Batılı devletler Osmanlı Devleti’nin bağımsızlığını tehlikeye sokacak ağır hükümler taşıyan teklifler sundular. Aynı

Tarih yine tekerrür etmekte… Görüyoruz ki dün, Halife Đkinci AbdulHamid’i Hilâfet’ten hal eden -ki, O Hilâfet’e çok kötü şartlar altında geçmesine rağmen Devlet’i, otuz üç sene ciddî bir kayba uğratmadan yönetmişti-, O’nun bıraktığı Devlet’in, O’nun ardından -10 sene gibi kısa zaman içindeköklüdeğişim

4

haziran 2008


halife ikinci abdulhamid… günlerde Osmanlı Devleti, Kanun-i Esasî’yi ilan ediyordu.

fe Đkinci AbdulHamid tarafından Galatasaray Lisesi Müdürlüğü’nden bozuk siyasî fikirleri sebebiyle azledilmiş olmanın kini ile Ali Suâvî, Đngilizlerin maşası olarak hareket ediyordu. Çatışmada Ali Suâvî’nin can vermesiyle bu ihtilâl teşebbüsü neticeye ulaşamadı.

Tersane Konferansı kararlarını reddetmenin, Devlet’i Rusya ile karşı karşıya bırakacağını bilen Halife Đkinci AbdulHamid, işleri ağırdan alıyordu. Ancak Đngilizlerin oyunuyla Sadrazam Mithat Paşa, Meclis’te Rusya aleyhine bir konuşma yaptı. Harp aleyhinde rey kullanacak olanları; memlekete ihanet ile itham etti. Neticede Meclis, Tersane Konferansı kararlarını reddetti. Ayrıca Halife Đkinci AbdulHamid’in Devlet işleriyle çok sıkı bir şekilde ilgilenmesini siyasî geleceği açısından tehlikeli gören Mithat Paşa, onu Hilâfet’ten indirmenin yollarını aramaya başladı.

Halife Đkinci AbdulHamid, Đngilizlerin ve maşalarının komplolarına, dâhilî ve hâricî düşmanların çıkardıkları karışıkları bertaraf etmek, tebaanın huzuru ve Devlet’in selâmetini temin için güçlü bir istihbarat teşkilatı kurdu. Öyle ki bu teşkilâtta kendisine karşı bombalı suikasti gerçekleştiren Ermeni asıllı Jorris’i bile bir istihbarat elemanı olarak kullanmış, hatta Đngilizlerin Madrid Büyükelçisi’nin vefatının ardından ele geçen vesikalarda onun Halife Đkinci AbdulHamid ile temasının ortaya çıkması, Đngilizleri bu istihbaratın kuvvet ve boyutu hakkında dehşete düşürmüştür. Halife Đkinci AbdulHamid’i Hilâfet’ten hal edenler Çırağan Sarayı’nı da yaktılar. Zira bu Saray’ın bodrum katları, Halife Đkinci AbdulHamid’e verilmiş raporlarla doluydu ve hiç şüphesiz ki saray, onları yok etmek için yakılmıştı ki bu vesikalar, Đttihat ve Terakki (ĐT)’nin ileri gelenlerinin ihanetlerinin belgeleriydi.

Halife Đkinci AbdulHamid, Batılı küfür nizamlarındaki fonksiyonlarıyla birlikte anılan, Mithat Paşa gibi ahmak, hain ve Batı uşaklarının elinde, o gün Ruslara savaş açmak gibi fahiş kararların da alınıp 93 Harbi felâketine yol açan, Osmanlı’yı parçalamaya sürükleyebilecek cereyanlara odak haline gelen Meclis-i Mebûsân’ı 1878’de süresiz olarak kapattı, Mithat Paşa’yı Sadrazamlıktan uzaklaştırıp yurt dışına sürgün etti. Ancak Mithat, Tersane Konferansı kararlarını Meclis’te reddettirmekle Devleti, Rusya ile karşı karşıya getirmiş, 24 Nisan 1877’de Rusya, Osmanlı Devleti’ne resmen harp ilan etmişti. Edirne Mütarekesi’ne kadar dokuz ay süren “93 Harbi” bozgunla neticelendi. Ruslar Edirne’ye girdiler ve Yeşilköy’e kadar geldiler. Doğu’da ise Kars düşmüş ve Rus kuvvetleri Erzurum’a yaklaşmıştı. Savaşlarda on binlerce Müslüman katledilirken, bir o kadarı da Đstanbul’a akın etti. Devlet’in tek karar organı olan Meclis’te de tam bir karışıklık hüküm sürmekte ve Mebuslar hiçbir meselede bir araya gelememekteydiler. Mithat Paşa ve avenesinin sebep olduğu 93 Harbi felâketini istismar eden Ali Suâvî toplayabildiği bir kısım başıbozuklarla Çırağan Sarayı’na yürüyerek, Halife Đkinci AbdulHamid’i devirip, bu sarayda hapis bulunan V. Murad’ı tekrar tahta geçirmeye teşebbüs etti. Haliköklüdeğişim

Halife Đkinci AbdulHamid’in Hilâfet’i devri hadiselerinden biri de, Ermeni Meselesi’dir. Ermeniler, Osmanlı’da asırlarca çok rahat yaşamışlardı. Fakat önce, onları siyasî emellerine alet etmek için tahrik etmek isteyen Rusya ve daha sonra da bütün Hıristiyan Batı devletleri Ermeni meselesine dâhil oldular. Düşmanları, Halife Đkinci AbdulHamid’i ortadan kaldırmak için arabasına saatli bir bomba yerleştirmişlerdi. Ancak bomba, O’nun Cuma çıkışı Şeyhulislâm ile üç-beş dakika ayaküstü konuşması sebebiyle O, daha arabaya binmeden Yıldız Camii önünde patlamış, birçok insan ölmüş ve yaralanmıştı. Herkes telâşa kapıldığında Halife Đkinci AbdulHamid, sükûnetiyle etrafına da sükûnet tel-

5

haziran 2008


halife ikinci abdulhamid… kin etmiştir.

Birliği” fikrini Müslümanların Beldelerinde yayıyordu. Ve bugün bile aynı fikirleri hâlâ pazarlatıyor, Đngiltere… Đngilizlerin Hilâfet Nizamı’na karşı hamlelerine cevap vermekte gecikmeyen dâhi Halife AbdulHamid de aynı beldelere büyük bir heyet gönderiyordu. Yine bir Heyeti de Hindistan’a gönderen Halife Đkinci AbdulHamid, böylece Đngilizlerin propagandalarını tesirsiz kılmaya çalıştı. Halife Đkinci AbdulHamid’in bu faaliyetleri üzerine Đngilizler onu Hilâfet’ten uzaklaştırmadıkça emellerine kavuşamayacaklarını anladılar. ĐT Cemiyeti’ne mensup bazı subaylar, Halife Đkinci AbdulHamid’i, Kanun-i Esasî’yi ilan etmeye zorladılar. 23 Temmuz 1908’de tekrar yürürlüğe koyuldu. “Đkinci Meşrutiyet” adı verilen bu hadise, Đngilizlerce beklendiği üzere Osmanlı Devleti’nin dağılmasını daha da hızlandırdı.

Devrinin sözde aydınlarından kimileri, suikasti alkışlıyor, hatta Şair Tevfik Fikret, bu hâdiseyi anlatan ‘bir anlık gecikme’ anlamındaki “Bir Lahza-i Teaahur” isimli şiirinde suikastçiyi “şanlı avcı” diye övüyor ve suikastin başarısızlığından doğan eseflerini dile getiriyordu. Halife Đkinci AbdulHamid devrinin belâlarından biri de yeni başlayan yahudi meselesiydi. Teodor Hertzl, yahudilerin Filistin’de yeniden toplanmaları gerektiği iddiasıyla teşebbüse geçmiş ve yahudi Roçilt Ailesinin desteğini sağlamıştı. Bu niyetle iki kere Đstanbul’a gelen ve ikametleri mukabilinde Osmanlı Devleti’nin dış borçlarını ödeme teklifini Halife Đkinci AbdulHamid’e arz eden Hertzel reddedilince, Đngilizlerin işaretiyle Yahudiler, bütün dünyada Halife’yi karalama kampanyası başlattılar. “kızıl sultan” lakabı, onların yaftalamasıdır. Filistin’e Yahudileri yerleşmek isteyen Đngilizler, Halife’yi bertaraf etmedikçe emellerine ulaşamayacaklarını anladılar. Önce Đstanbul sonra da yahudi muhiti Selanik’te ĐT Cemiyeti’ni kurdurarak Halife Đkinci AbdulHamid’e karşı ihtilâl hazırlıklarını süratlendirdiler. Ancak Halife Đkinci AbdulHamid, Đngilizlerin yeni oyunu olarak yahudilerin Filistin’de toprak satın almalarının önüne geçmek için yahudilere arazi satışını yasakladı. Ayrıca onların emellerine mâni olmak için de, her arazisini satmak isteyenin yerini şahsî parasıyla satın almış ve ilâveten oradaki Müslüman nüfusu da arttırma yoluna gitmiştir.

Meclis-i Mebusan, 17 Aralık 1908’de toplandı. En azılı Osmanlı ve Đslâm düşmanları mebus seçilerek Meclis’e girdi. ĐT, iktidara geçti. Ancak kısa zamanda halkın nefretini kazandı. Halkı şiddetle bastırıyor ve muhalif gazeteci ve fikir adamlarını suikastlarla yok ediyordu. Đttihatçılar, iktidarlarını korumak için avcı taburlarını Rumeli’den getirip Taşkışla’ya yerleştirdiler. Avcı taburları, halkla temasın neticesinde, ĐT’nin işlediği zulüm ve hıyanetleri öğrenince bu kadroya karşı ayaklandı. Đstanbul’a birkaç gün karışıklık hâkim oldu. Bazı ĐT Mebusları sokak ortasında katledildi. “31 Mart Vakıası” denilen hâdise vuku bulmuştu, iktidarını tehlikede gören ĐT, Rumeli’den “Hareket Ordusu” denilen çoğu Rum, Ermeni ve Yahudi çetelerinden müteşekkil on beş bin kişilik bir kuvveti Đstanbul üzerine sevk etti.

Filistin’e Yahudi göçü hamlesiyle yetinmeyen Đngilizler, Arabistan’da Cemaleddin Efgani ve Đngiliz casus Lawrens yolu ile Hilâfet’in Kurayş’ten olması meselesini kurcalatıyor, Hilâfet’in Araplara ait olduğunu ileri sürdürüyor, Osmanlı Hilâfeti’nin Şer’an meşru olmadığı propagandası yapıyordu. Ancak ileriki senelerde Hilâfet’in, Ankara’da ilga ettirmesine rağmen onu Arapların da almasına mâni oluyor, Hilâfet’i kökten yok etmek için “Đslâm köklüdeğişim

Halife Đkinci AbdulHamid, kan dökülmesine razı olmayarak bunlara karşı, iyi yetişmiş otuz bin kişilik askerini kullanmadı. Hareket Ordusu’nun arkasındaki ĐT Cemiyeti, O’nu Hilâfet’ten indirdi. Halife Đkinci AbdulHamid, hal edilmesinin ardından, kasten, bir Yahudi muhiti olan Selanik’e gönderilip

6

haziran 2008


halife ikinci abdulhamid… orada zengin bir Yahudi aile olan Alâtîn-i Biraderler’in köşküne hapsedildi. Burada zulüm ve baskı altında tutuldu. Bütün şahsî serveti de tamamen elinden alındı. Hareket Ordusu, Đstanbul’a girdiğinde, Halife’yi indirmesinin ardından subaylar Yıldız Sarayı’nı tamamen yağmaladılar. Hadiseden, yaklaşık on sene sonra Halife Vahdeddîn’in talimatı ile yapılan tahkikatta ortaya çıkan yağmacı ve hırsızların listesi, Mahmud Şevket Paşa başta olmak üzere en düşük rütbeli subaya kadar çarşaf gibi bir liste teşkil etmiş, fakat o buhranlı senelerde bu hıyanetin hesabı sorulamamıştı.

daha Balkan Harbi’nin yaraları sarılmamışken sırf Almanların yükünü hafifletmek maksadıyla Osmanlı Devleti’ni hazırlıksız bir şekilde harbe dâhil ederek, yıkılışının önünü açtılar. Đngilizler ve ĐT, Osmanlı Devleti’nin hesabını toptan görüyorlardı. Çilesi bitmemiş olan Đkinci AbdulHamid, Çanakkale Harbi esnasında düşman donanmasının Marmara Denizi’ni geçebileceği endişesi ile tedbir olarak Halife ve Hükümet’in Eskişehir’e naklini duyunca bu kararı redderek; “Ben Fatih Sultan Muhammed’’in torunuyum!.. Hiçbir zaman Bizans Đmparatoru Kostantin’den aşağı kalamam! Dedem Fatih Đstanbul’u alırken, Kostantin askerinin başında savaşa savaşa ölmüştür. Biraderim nereye giderlerse gitsinler. Fakat bilinmelidir ki, O ve Hükümet, Đstanbul’dan ayrılırlarsa bir daha dönemezler. Bana gelince; ben, Beylerbeyi Sarayı’ndan ayağımı dışarıya atmam!” dedi. O’nun bu kararlılığı karşısında Halife ve Hükümet Đstanbul’da kaldı.

Halife Đkinci AbdulHamid’i bertaraf eden ĐT, Devlet’i ahmakça ve cahilce yönetmeye başladı, gaflet ve cehaletleri, birçok acı felâketlere sebep oldu. Trablusgarp hadiseleri devam ederken Balkan Harbi çıktı. Ordu hazırlıksızdı, düşmanın süratle ilerlemesi karsısında Selanik’i tehlikede gören ĐT, Đkinci AbdulHamid’i Đstanbul’a nakletmek istedi. Đkinci AbdulHamid, naklin sebebini sorduğunda birbirine düşman olan Balkan devletlerinin Đttihatçıların aptallıkları yüzünden Osmanlı Devleti aleyhine birleştiklerini öğreniyordu. Bulgarlar ve Yunanlar, birkaç sene içinde ittifak ettikleri gibi, ezelî düşmanımız Sırpları da yanlarına alarak Balkan Harbi’ni başlattılar.

Çileli Osmanlı Devleti’nin ömrüyle birlikte onunda ömrü sona eriyordu. Halife Đkinci AbdulHamid, yetmiş yedi yaşında 10 Şubat 1918’de vefat etti. Hilâfet’ten azledilmesiyle Devlet ve Ümmet, adeta yetim kalmıştı. Zira gerçek mânâsıyla Hilâfet’i ayakta tutan O idi. Kendisinden sonra Devlet’in ve Hilâfet Nizamı’nın yıkılışının kapıları ardına kadar açılmıştır.

Đttihat ve Terakki’nin ihanetlerinden hangisini sayacaksınız ki... Halife Đkinci AbdulHamid’in, Đngilizlere karşı Almanları tahrik etmesinin içyüzünü anlayamayan Đttihatçılar, ağır yenilgiyle Balkanları kaybettikleri Balkan Harbi’nin ardından, Birinci Dünya Harbi’ne de Almanların yanında girme ahmaklığını gösterdiler.

Büyük Halife’nin yaptıklarından bazılarına basit misaller olarak; Halife Đkinci AbdulHamid, Osmanlı donanmasını en üstün vasıtalarla yenilemiş ve Đngiltere’den sonra Avrupa’da donanma kuvvetleri bakımından ikinci dereceye ulaştırmıştır. 1892 senesi Salnamei Bahrî, Osmanlı Donanması’nı uzunca anlatmaktadır. 175. sayfasında, 18 adet zırhlı harp gemisinden her birinin ismi, tonilatosu, tulü, arzı, zırh kalınlığı, çektiği su miktarı, pervane adedi, makinenin beygir kuvveti, ateşli silâhları, torpido kovanı, vazifeye başladığı tarih, sürati ve aldığı kömür miktarları yazılıdır.

Đttihatçılar, Đngilizlerden kaçabilen(!) ve Çanakkale Boğazı’ndan içeriye giren Goben ve Breslaw isimli Alman zırhlılarını güya satın aldılar. Artık Osmanlı bayrağı çekmiş olan bu gemilere bir Osmanlı kumandan tayin edilmemişti. Amiral Suson, Karadeniz’de Ruslara taarruz ederek Osmanlı Devleti’ni bir emr-i vâkî ile harbe soktu. Đttihatçılar, köklüdeğişim

7

haziran 2008


halife ikinci abdulhamid… Dünya siyasetini ve zamanındaki bütün gelişmeleri takip eden Halife Đkinci AbdulHamid, meselâ 1904 Rus-Japon Harbi’nde dünyada kimse Japonların galip geleceğine ihtimal vermezken O, uzak Şark’a gitmek üzere Boğaz’dan geçen Rus gemilerinin geri dönmeyeceklerini, Sadrazam’ına söylüyordu. Bu Harbi günü gününe takip ederek, Rusların, Japonlara mağlup olmasının, kazançlı neticelerini Devlet’i hesabına elde etmeye çalışmaktan geri kalmıyordu.

Halife Đkinci AbdulHamid, 1900 senesinde Çin’de bir grup tarafından, Alman Büyükelçisi Kettler katledilip büyük bir Batı aleyhtarı hareket başlayınca, “Boxer Đsyanı” denilen bu hadise dolayısı ile Wilhem’in kendisinden yardım istemesini bahane ederek oraya bir “Đrşat Heyeti” göndermiş ve Pekin’de uzun müddet faaliyet gösterecek olan “Hamidiye Üniversitesi”ni kurmuştur. Halife Đkinci AbdulHamid, Japonya’ya, bir Đrşat Heyeti gönderip Đslâm’ı oralara kadar yaymak ve Hilâfet nüfuzunu evrensel bir hale getirme siyaseti üzerinde yürüyordu. “Ertuğrul Faciası” olarak tarihe geçen hadise bu faaliyette yaşanmıştı.

Ve’l-hulasa, Halife Đkinci AbdulHamid’in dehası, şahsiyeti, siyasetinin incelikleri ve devrinin dâhilî ve haricî belâları bu yazıya sığmadan burada nihayete eriyor. Ümmet’in duçar olduğu musibetleri bertaraf için, bir beşer takatinden umulmayacak derecede gayret gösterdiği için Allah Azze ve Celle onun günahlarını affeylesin… (Âmin…)

Halife Đkinci AbdulHamid, siyasî dehasıyla, Amerika’da horlanan zencilerin maruz kaldıkları zulümlerden, onları Đslâm ile kurtarmak maksadıyla oraya irşatçılar göndermiş ve bugünkü zenciMüslüman varlığının teşekkülüne amil olmuş olduğu da bir hakikattir.

Halife Đkinci AbdulHamid Han tarafından teşkil ettirilen Hamidiye Alaylarından bir grup dua ederlerken...

köklüdeğişim

8

haziran 2008


gündem

Asım Cingitaş

acingitas@hotmail.com

2008 - AbdulHamid’i Anma Yılı 1948 yılında “Đsrail” ismi verilen Yahudi varlığının kurulması ve 700 bin Filistinli’nin yurtlarından sürülmesi olayına Müslümanlar, “en-Nakba” yani “Büyük Felaket” derler. Bu meşum olayın yıl dönümü Siyonist Yahudiler ve Yahudi muhipleri tarafından sevinçle kutlandı. Müslümanlar için ise bir matem günü. Bu “Büyük Felaket”ten daha büyük felaket ise Osmanlı Hilâfet Devleti’nin yıkılması ve Ümmet’in vahdetinin parçalanmasıydı. Đkinci Meşrutiyet’in ilan edilmesinin ve bilahare AbdulHamid’in Hilâfetten azledilmesinin 100. yıldönümü de “Hürriyet, Eşitlik, Kardeşlik Yılı” olarak kutlanacakmış, dışarıda efendiler, içerde taklitçiler, güdümlüler ve monşerler tarafından…

ğüm zevat, üzerimde epey iyi bir intiba bıraktılar. ... Ben şahsen Lozan’da şimdi münakaşa olunan meselelerden ziyade Türkiye’nin bilhassa barıştan sonraki durumuyla ilgilendim. Anadolu’da herkese şu suali sordum: ‘Türkiye aşağı yukarı Misak-ı Millî hudutlarını temin ederse, bu hudutları kesin olarak kabul edecek mi? Bu hudutları yakın zamanda siyasî kavgalar çıkarabilecek komşu memleketlere doğru tecavüz etmek istemeyecek midir? En yetkili kişiler bu konuda bana kesin teminat verdiler. Bu teminatın samimi olduğuna inanıyorum. Çünkü bizzat gördüm ki bütün Millet, savaştan kurtulmak ve memleketin dâhilî inkişafına çalışmak emelindedir. Bu emel, Türkiye ile şimdi barış görüşmelerinin yapıldığı devletler arasında dostane münasebetlerin teess��süne imkân bahşedecektir.” (Bir Garip Tarih, Đhsan Süreyya Sırma)

Đngiltere Hilâfet’in merkezi Anadolu’ya nüfuzunu yerleştirmeye büyük önem veriyordu. Bu iş için Đttihat ve Terakki (ĐT) kökenli zevat ihtiyacını fazlasıyla karşılıyordu. Hatta Đngilizler 1918’de Đstanbul’u işgal edince, ‘vatan kurtaran kahramanlar’ Anadolu’da kendilerine verilecek “sömürge valiliği” makamı için nabız yokluyorlardı:

ĐT Partisi’nin Đngiliz güdümlü kalkışmaları neticesinde AbdulHamid Han (Mekânı Cennet ola) “hal” edildi. Bu olaydan sonra da artık Ümmet ölümcül yaralar almaya başladı. Artık, Din’i, Devlet’i ve Ümmet’i koruma mevkisi yılanlara ve akreplere emanetti. Ve Đslâm Ümmeti bu haşeratın elinde tarihinin en karanlık devrini yaşamaya başladı.

“Eğer Đngilizler, Anadolu için sorumluluk kabul edecek olurlarsa Britanya idaresinde bulunan tecrübeli Türk valileri ile işbirliği halinde çalışmak ihtiyacını duyacaklardır. Böyle bir salahiyet dâhilinde hizmetlerimi arz edebileceğim münasip bir yerin mevcut olup olmayacağını bilmek isterim.” (Mustafa

Son zamanlarda çıkan bazı haberlere göre 2. Meşrutiyet’in ilan edilişinin ve Sultan AbdulHamid Han’ın tahttan indirilişinin yüzüncü yıl dönümü bazı mahfillerce kutlanacak imiş.

Armağan, Zaman Gazetesi, 27.11.2007)

Đngiliz tarihçi Arnold Tonybee’nin (1889-1975) 1923 yılında Ankara’ya yaptığı ziyareti Vatan Gazetesi 26 Nisan 1923 tarihli sayısında şöyle anlatıyor:

“Dünya Bülteni” isimli haber sitesinin haberine göre; ‘Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Büyük Locası, “Türk Masonları’nın zaferi” diye niteledikleri 2. AbdulHamid’in tahttan indirilmesiyle sonuçlanan 2. Meşrutiyet’in ilanının 100. yılı olan 2008 yılını “Hürriyet, Eşitlik ve Kardeşlik” yılı ilan etmelerin-

“Anadolu’da Mustafa Kemal Paşa, Rauf Bey, Đsmet Paşa, Fethi Bey, Kazım Karabekir gibi rical ile görüşmek şerefine nail oldum. Kendileriyle görüştüköklüdeğişim

9

haziran 2008


2008 - abdulhamid’i anma yılı Şu nankörün bak günahına Tarihler adını andığı zaman Sana hak verecek ey Koca Sultan Bizdik utanmadan iftira atan Asrın en siyasî Padişah’ına Divane sen değil, meğer bizmişiz Bir çürük ipliğe hülya dizmişiz Sade deli değil, edepsizmişiz Tükürdük Atalar Kıblegâhı’na Milliyet Davası fıska büründü Rida-yı diyanet yerde süründü. Türk’ün ruhu zorla asi göründü Hem Peygamber’ine, hem Allah’ına… Sonra cinsi nuruk, ahlakı fena Bir sürü türedi, girdi meydana Nerden çıktı bunca veled-i zina Yuh olsun onların ham ervahına Tahrike yeltenip tâc ve tahtını Denedi bu millet kara bahtını Sınadı sillenin nermü sahtini Rahmet Sultanım suz-ı ahına Padişah hem “zalim”, hem “deli” dedik “Đhtilala kıyam etmeli” dedik Şeytan ne dediyse biz “beli” dedik Çalıştık fitnenin intibahına Çok kişiye şimdi vatan mezardır Herkesin beladan nasibi vardır Selametle eren pek bahtiyardır

den sonra etkinliklerini şimdi de Avrupa Mason Buluşması’na (EME 2008) taşımaya hazırlanıyor. Bu amaçla, bu yıl Ekim ayında Đngiltere ve Belçika’da yapılacak Mason buluşmasında, Türkiye Masonları etkinliklerde AbdulHamid’in tahttan indirilmesinde rol oynayan Mason ataları için bir anma töreni düzenlenecek ve 2. Meşrutiyet’in nasıl ilan ettirildiği, ardından AbdulHamid’in nasıl tahttan indirilerek 1909’da da Türk Masonluğu’nun yasal zemine kavuştuğu anlatılacak.” Ümmet’in felaketinin 100. yıl dönümü olan 2008 yılı, Đngiliz’in yerli işbirlikçileri tarafından, “Hürriyet, Eşitlik, Kardeşlik Yılı” ilan edilerek kutlanıyor. Bunların hürriyet, eşitlik ve kardeşlik anlayışını Enver Paşa’nın şu sözüyle ifade edelim: “Artık ne Bulgar var, ne Rum var, ne Yahudi, ne Müslüman. Aynı mavi gök altında hepimiz eşitiz.” Bunun içinde Ermeni, Yahudi ve Rum milletvekillerinin oyuyla Müslümanların Halifesi “hal” edilebiliyor ve Halife’ye “hal edilme” tebliği Emanuel Karasu isimli bir Yahudi tarafından bildirilebiliyordu. Đşte onların kardeşliği buydu. Darbe ve cunta geleneğinin başlangıcını yapan bu zümrenin izleri bugün dahi aynı şirretliği ile karşımızdadır; 28 Şubat, BÇG, Ergenekon ve Derin Devlet gibi... Bu zaviyeden, diyoruz ki: “2008 yılı Sultan AbdulHamid’i yâd etme yılı olsun.” AbdulHamid Han’ı doğru anlarsak bugünü doğru anlarız. AbdulHamid’i doğru anlarsak, O’nun hasımlarını ve şu anda da bizim hasımlarımız olanları doğru anlarız. Ve’l-hâsıl AbdulHamid’e hasımlık eden kadim ve çağdaş sefihlere aşağıdaki şiiri ithaf ediyoruz. Kendisi de bir AbdulHamid düşmanı olan Rıza Tevfik’in, AbdulHamid’e özür babından yazmış olduğu bir şiir.

Bu şeb-i yeldanın şen sabahına Sen hafiyelerle dem sürdün ancak Bunlar her tarafa kurdu salıncak Eli yüzü kara bir sürü alçak Kemend attı dehrin mihrü majına Hoş oldu cilvesi bu hürriyetin Tadı yok amma şu meşrutiyetin, Deccal’a zil çalan böyle Bundan başka çare yok ıslahına.

AbdulHamid’in Ruhaniyetinden Đstimdat Nerdesin Şevketli AbdulHamid Han Feryadım varır mı Barigahına Ölüm Uykusu’ndan bir lahza uyan köklüdeğişim

10

haziran 2008


Hayreddin Ensar

gündem

bilgi@hotmail.com

Siyasî Nüfuz ve Efendi-Uşak Vakıasına Bir Bakış -Track II Örneğikası, şahısların veya iktidarların değişimi ile değişmez. Çünkü bunu ideolojinin tatbiki, korunması ve yayılması misyonu şekillendirir. Böylesi devletlerde çoğunlukla üsluplar ve araçlar değişir. Örneğin Amerika, ideolojik bir devlettir ki, onun ideolojisi Kapitalizmdir. Kapitalist ideolojinin metodu ise sömürgeciliktir. Amerikan yönetimleri ne kadar değişirse değişsin, bu Sömürgecilik metodu değişmez. Bilakis zamana ve mekâna göre siyasî, iktisadî, askerî ve sosyolojik açıdan üslup değişikliklerine uğrar.

Nasıl ki insanların davranışları mefhumlarına göredir, benzer şekilde devletlerin politikaları da mefhumlarına göredir. Bilgi, insan nezdinde itimat derecesi diyebileceğimiz bir sınıflandırma dâhilinde anlam kazanır ve bunu; görüş, fikir, mefhum, ölçü ve kanaat şeklinde sıralayabiliriz. Görüş; bir vakıanın görülmesi, algılanmasıdır ve itimat derecesinin en alt sırasındadır. Fikir ise, o vakıa hakkında bir yargıya varmaktır. Vakıa hakkında varılan yargı uygulamaya geçirildiğinde mefhum olur ve davranışlara doğrudan etki eder. Her vakıada geçerliliğini koruyan mefhumlara da ölçü denir. Kanaat ise insan nezdinde duygularıyla bütünleşen şekilde kesinleşmiş mefhumdur. Bu görüşler, fikirler, mefhumlar, ölçüler ve kanaatler, devletler nezdinde de politikaları, anlaşmaları, savaşları, barışları, planları ve hayatî çıkarları belirler. Bunlardan bir kısmı devletin kırmızıçizgilerini oluşturan kanaatler şeklinde, bir kısmı hayatî çıkarları oluşturan ölçüler şeklinde, bir kısmı doktrinleri oluşturan mefhumlar şeklinde, bir kısmı planları ve projeleri oluşturan fikirler şeklinde, bir kısmı da üslupları ve araçları oluşturan görüşler şeklinde tezahür eder.

Fakat devletin üzerine kurulu olduğu bu fikirler toplamı yani mefhumlar, ölçüler ve kanaatler, esasî bir fikre yani ideolojik bir akideye dayalı olmazsa Uydu Devlet (kukla devlet veya neo-koloni de denir) olur ki böyle bir devletin politikası ve yapısı, şahısların veya iktidarların değişimi ile, dolayısıyla bu şahısların ülkeyi uydusu haline getirmek için çırpındıkları ideolojik devletlerin politikalarına göre değişir. Uydu devletlerde, devleti oluşturan faktörler -ki bunlar, “egemen topluluk”, “egemen topluluğun benimsediği fikirler toplamı” ve “uygulayıcı otorite”- parçalanmış ve bölüşülmüş bir haldedir. Şöyle ki: uydu devletin yapısını şekillendiren egemen topluluk, o uydu devleti kuran ideolojik devletin ülke içindeki kurucu ajanlarıdır. Egemen topluluğun benimsediği fikirler toplamı ise, uydu devleti kuran o ideolojik devletin benimsediği ideolojiden alınan, kopyalanan, örnek alınan Anayasa, kanunlar ve temel fikirlerin toplamıdır. Fakat uygulayıcı otorite, uygulanan sisteme göre değişiklik arz eder. Eğer bu uygulayıcı otorite, askerî darbe benzeri sistem-içi güçlerden geliyor ve halkın seçimine ve iradesine dayanmıyorsa Diktatörlük olurken,

Devlet; insanlardan “egemen” bir topluluğun kabul ettiği mefhumların, ölçülerin ve kanaatlerin toplamını infaz eden varlıktır. Bir diğer ifadeyle Devlet; ülke yönetimini kontrol eden güç odaklarına egemen olan bir topluluğun, kabul ettikleri bu fikirler toplamı ile ülkeyi ve halkını yönettikleri uygulayıcı Otoritedir. Devletin üzerine kurulu olduğu bu fikirler toplamı yani mefhumlar, ölçüler ve kanaatler, esasî bir fikre yani ideolojik bir akideye dayalı olursa Đdeolojik Devlet olur ki böyle bir devletin yapısı ve politiköklüdeğişim

11

haziran 2008


siyasî nüfuz ve efendi-uşak... halkın seçimine ve iradesine dayanıyorsa Demokrasi olur. Dolayısıyla Demokrasi ve Diktatörlük ikiz kardeş sayılır.

zorlaştırır. Đngiltere örneğinden devam edersek, Türkiye’deki Đngiliz parmağından bahseden birkaç nadir ses dışında hiç kimse olmadığını, hatta siz söylediğinizde tepki alacağınızı rahatlıkla söyleyebiliriz. Ancak bu mâkul olamaz; Đngiltere gibi daha düne kadar burada fiilî askerî kuvveti olan bir devletin çekip gittiğini, dostça veda ettiğini düşünmek söz konusu değildir. Körfez’den 1971’de çıkan Đngiltere, Körfez’i boş mu bıraktı? Tümüyle Amerika’ya mı kaptırdı? Hiçbir ajanı, nüfuzu, etkisi kalmadı mı? Böylesi bir düşünüş hayalcilikten öte gitmez.

Devletlerarasındaki bu “büyük (ideolojik) devletuydu (ideolojisiz) devlet” ayrımı yapılmadıkça, siyasî nüfuzu anlamak mümkün olmaz. Daha önce (Dergimizde) “Siyasî Tahlil Nasıl Yapılır?” başlıklı makalede bu konuya uzun uzadıya değinmiştik. Şimdi ise bunu farklı bir açıdan ele alacağız. Siyasî nüfuz; bir devletin başka bir devlete tahakküm etmesidir. Bir diğer ifadeyle, kendi bakış açısını, politikalarını ve çözümlerini başka bir devlete dayatmasıdır. Bu dayatma bazen gönüllü, bazen zoraki olur. Bir devlet üzerinde -ki konumuz uydu devletlerdir- birden fazla devletin siyasî nüfuzu, hegemonyası ve tahakkümü varsa ve aralarında ihtilaf bulunuyorsa, orada devletlerarası bir çatışma başlar. Bu çatışma, bazen maddî eylemlere, bazen siyasî manevralara, bazen diplomatik taktiklere temel teşkil etse de, fiilî olarak büyük devletler arasında meydana gelmez. Aksine çatışma arenası haline gelen devlet, içerisindeki ajanları arasında meydana gelir. Bir diğer ifadeyle siyasî nüfuz ve ajan politikacılar doğrudan bağlantılıdır.

Büyük devletlerin araçlarına gelince; bunlar da karmaşık, gizli ve çok yönlüdür. Elçiliklerden medyaya, sivil toplumdan eğitim kurumlarına, bakanlıklardan ordu kademelerine, terör örgütlerinden finans kuruluşlarına kadar geniş bir yelpaze üzerinde faaliyet gösterirler. Kısacası siyasî ortama nüfuz eden her kesim üzerinde çalışmaları vardır. Uydu devletlerdeki ajanların gizliliğine gelince; yöneticilerin halk tarafından seçilmesi, Demokrasi ve özgürlükler sloganlarının yükseltilmesi, sivil güçlerin ön plana çıkarılması, sihirli sloganların ve gerekçelerin tedavül ediyor olması gibi nedenlerden ötürü yönetici kademesinde olsun yada olmasın, siyasî ortam içerisindeki ajanlar büyük bir ustalıkla kendilerini gizleyebilirler. Örneğin; Amerika ile yapılacak bir güvenlik anlaşmasını, ulusal çıkar gerekçesine dayandırabilirler. IMF ile imzalanan bir stand-by anlaşmasını piyasa ekonomisinin gereği olarak gösterebilirler. Kendilerini mecbur, mağdur, masum biçimlerinde yansıtabilirler. Daha zor örnekler de verilebilir: Sosyal Güvenlik Reformu’nu Hükümet kendisi mi kararlaştırır, yoksa bu dışarıdan mı talep edilir? Anayasa Mahkemesi’nin AKP’nin kapatılması davasındaki belirleyici kararı kime aittir? Ergenekon örgütünü bir grup serseri mi kurar, birileri mi kurdurur? Velhâsıl; siyasîlerin tasarruflarının ilham kaynağını ve mahiyetini tespit etmek zordur.

Fakat uydu devletler üzerindeki bu siyasî nüfuzu anlamak ve ajanları tespit etmek hiç kolay değildir. Bunun sebebi; hem büyük devletlerin izledikleri stratejilerin ve kullandıkları araçların çoğunlukla gizli ve sinsi olmasıdır, hem de ajanların kendilerini gizlemede mahir olması yada -daha önemlisi- tahakküm altında bulunduğunun farkında olmamasıdır. Büyük devletlerin stratejilerine gelince; bunlar gizli olur, açıklansa bile kritik yönleri gizlenir. Örneğin, Amerika’nın Đran politikasının gerçeğini, medyadaki yorumlara bakarak tespit etmek mümkün değildir. Yine Đngiltere’nin Türkiye’deki rolünü ve etkinliklerini bilmek mümkün değildir. Devletlerin gerçek amelini ve maksadını örten bu gizliliğin varlığı, tabiatıyla vakıaların anlaşılmasını da köklüdeğişim

12

haziran 2008


siyasî nüfuz ve efendi-uşak... Uydu devletlerde tahakküm altında bulunduklarının farkında olmayanlara gelince; altını çizerek belirtelim ki; büyük devletlerin siyasî nüfuzu; ideolojilerinin, ideolojik mezheplerinin ve ideolojilerinden çıkan siyasî kültürlerinin, bu cümleden plânlarının, üsluplarının ve araçlarının sonucu olarak ortaya çıkar. Daha önce bahsettiğimiz gibi, ideolojik devletler, kendi ideolojilerini farklı yorumlarlar. Usûl ilmiyle mukâyese edersek; Đslâm ideolojisinin, mezhepler şeklinde tezâhür eden farklı istinbat metotları bulunduğu gibi, Kapitalist ideolojinin de siyasî ekoller şeklinde tezâhür eden farklı görüş açıları vardır. Amerika, Đngiltere, Fransa ve Rusya’nın Demokrasiye, laikliğe, iktidar-muhâlefet dengesine, kuvvetler ayrılığına, küreselleşmeye, liberalizme… daha ileri götürürsek Đslâm’a, terörle mücâdeleye, sivil topluma vs. farklı farklı bakışları ve algılama biçimleri vardır. Bu farklılıklar, her biri nezdinde siyasî bir kültür meydana getirir ve dolayısıyla plânlarına, projelerine, politikalarına, entrikalarına, üsluplarına ve ajanlarına yansır. Đşte uydu devletler içerisindeki ajanlar yada uşaklar, bu siyasî kültürü alan, tatbik eden ve dâvet eden kimselerdir. Daha önce belirttiğimiz gibi, büyük devletler lehine üstlenilen bu misyon; bilinçli bir benimsemeye dayalı olursa o kimseye ajan denir. Bununla birlikte bu misyonu üstlendiği halde bilinçsiz olan kesimler vardır. Yazıktır ki beldelerimizdeki küfür nüfuzunun, -en azından- kamuoyu nezdinde pekişmesini sağlayan bu bilinçsiz kesimlerdir. Amerika yada Đngiltere’nin siyasî kültürünü, belki de ülkenin ve halkının hayrına hareket ederiz, vehmiyle alırlar, yazarlar, konuşurlar, toplum içerisinde taşırlar. Dolayısıyla ajan ve uşak kavramlarını doğru oturtmak elzemdir.

AKP’nin politikalarını savunmak, hem de “Đsrail” ile alâkaları ve Erdoğan-Bush görüşmesi karşısında susmak birlikte görülen bir çelişkidir. Oysa bu suskunluk bile açıkça Amerika’ya hizmettir. Yine de böyle davrananlara Amerikan ajanı dememiz doğru olmaz. Yine bugün Türkiye’de ulusalcılık düşüncesini savunan herkes Đngiltere’ye uşaktır. Ancak o, bu bilinçsiz hizmeti sunarken Đngiltere’nin Türkiye ile hiçbir alâkası olmayan küçük bir devlet olduğunu düşünüyor olabilir. Dolayısıyla Amerikan-Đngiliz ekollerini belirgin ayrımlar ile ayırt etmek ve misyonerlerini tespit etmek gerektiği gibi, bilinçsiz kesimleri yaftalamaktan, dışlamaktan ve kötülemekten de kaçınılmalıdır. Bilakis onlara karşı muâmelemiz, izledikleri çizginin Sömürgeci politikalara paralel olduğunu ve onlara dolaylı hizmet kapsamında olduğunu bey��n etmek ve onlardan yüz çevirmeye çağırmak olmalıdır. Dediğimiz gibi büyük devletlerin siyasî nüfuzu pek çok alanda ve karmaşık boyutlarda tezâhür eder. O nedenle anlamak ve kabul etmek zor olur. Türkiye’de Hükümet ile Laikler arasındaki çatışmayı bir Amerikan-Đngiliz çatışması olarak tanımladığımızda da benzer bir anlatma zorluğu ile karşılaşmaktayız. Çünkü büyük devletlerin bu çekişmeler, tartışmalar ve entrikalar içindeki elini ve rolünü açıktan göremiyoruz. Göremediğimiz zaman kabul edemiyoruz. Çünkü birkaç nadir ses dışında, kimse böyle bir siyasî nüfuzun ve devletlerarası çatışmanın varlığını iddia etmiyor. Oysa dikkat çekicidir ki Türkiye’de dış politika hakkındaki haberlere dikkatle bakarsanız, birçok haberde değişik ülkelerdeki siyasî nüfuz örneklerinden bahsedilmektedir. Meselâ; Gürcistan’daki Saakişvili yönetiminin Amerika’nın güdümünde olduğu, Rusya’nın Gürcistan’daki muhâlefet ve Abhazya’daki ajanları yoluyla Saakaşvili’yi devirmeye çalıştığı yazılır. Yine Amerika’nın eski Sovyet Cumhuriyetleri’nde “renkli devrimler” yaptığı ve Rusya’nın buna karşı koymak için o ülkelerdeki

Bugün -ister yöneticiler ne yapsın bahanesiyle, ister milli menfaat gerekçesiyle- Amerika ile işbirliği yapılmasını savunan, buna çağrıda bulunan herkes Amerika’ya uşaktır, hizmet etmektedir. Ancak o, bu bilinçsiz hizmeti sunarken Amerika’dan nefret ediyor olabilir. Örneğin, Đslâmî kesimde, hem köklüdeğişim

13

haziran 2008


siyasî nüfuz ve efendi-uşak... uzantılarını devreye soktuğu da yazılır. Yine Đran’ın Irak’taki ve Lübnan’daki rolüne, Đngiltere’nin Zimbabve’deki rolüne, Amerika’nın Kosova’ya bağımsızlık verdiğine… ilişkin pek çok haber bulabilirsiniz. Ancak konu Türkiye olunca, kısmen Amerika’nın müdâhaleleri ve Avrupa Birliği komiserlerinin iç siyâsete ilişkin açıklamaları dışında bir müdâhaleden bahsedilmediğini görürsünüz. Herkes Türkiye’deki çatışmayı bir Ordu-Hükümet çatışması veya Demokratlar-Laikler çatışması veya Muhâfazakârlar-Ulusalcılar çatışması şeklinde tanımlamakla beraber, bu kesimlerin ardındaki büyük devletlerden bahseden yoktur. Oysa Gürcistan gibi kıytırık bir bölgede Amerikan-Rus çatışmasından bahsedenlerin, hemen yanı başındaki Türkiye gibi Gürcistan’dan kat kat daha önemli stratejik bir merkezde Amerikan-Đngiliz çatışmasının varlığını itiraf etmiyor veya edemiyor olmaları tuhaf, abes ve büyük bir çelişki değil midir?

okunur) gayri-resmî diplomasinin özel bir türü olarak bilinir. Buna göre; gayri-resmî şahsiyetler, kurumlar ve kuruluşlar, devletler arasında koordinasyon sağlar. Bu gayri-resmî kişilikler arasında; akademisyenler, emekli bürokratlar, emekli askerî yetkililer, köşe yazarları, tanınmış şahsiyetler, toplumsal roller üstlenen kesimler, think-tank kuruluşları, sivil toplum kuruluşları, medya vs. gibi elit kesimler yer alır. Aslında bu “Track II” tabiri, devletlerarası ilişkilerde, bilhassa çetrefil sorunların çözümüne yardımcı olmak misyonu ile ilişkilendirilir. Bir diğer ifadeyle Track II konusunu diplomatik literatüre baktığınızda, kriz yönetimi için yürütülen gayri-resmî diplomasi şeklinde tanımlanmış görürsünüz. Meselâ; Jimmy Carter’ın Hamas liderleri ile görüşmesi buna bir örnektir. Yine TürkiyeErmenistan arasındaki “soykırım” meselesinin çözümüne yardımcı olmak üzere Track II diplomasisi yürütülmesi önerilmiştir. Yine iki emekli general tarafından yürütülen PKK Koordinatörlüğü de bir diğer Track II örneği sayılabilir. Ancak tabir ne olursa olsun, burada önemli olan devletler arasında koordinasyon işlevi gören, mesaj alışverişi sağlayan ve devletlerin görüşlerini, maksatlarını ve plânlarını karşı tarafa ulaştıran bir yapıda olmasıdır. Fakat gayri-resmi ifadesinin burada fazla bir kıymet-i harbiyesi yoktur. Çünkü bu tanım içerisine girenler, aslında temsil ettikleri devletin emrinde/güdümündedirler. Bu tabiri seçmemizin nedeni, vakıamıza birebir uyumlu olmasından ziyâde, kelimenin sözlük mânâsına ıstılâhî bir mânâ yüklüyor olmamız ve vakıamızın daha net kavranmasını katkıda bulunmamızdır. Örneğin, uydu devlet tabiri de böyledir. Nitekim bu bizim icat ettiğimiz bir kelime değildir, aksine Soğuk Savaş döneminde Amerika ve Sovyetler Birliği’nin güdümü altında bulunan devletlere uydu devlet deniyordu, ancak bu bizim buna ıstılâhî bir mânâ yükleyerek Soğuk Savaş öncesinde veya sonrasında olsun, güdüm ve tahakküm altındaki tüm devletleri böyle tanımlamamıza

Bunun için büyük devletlerin, bilhassa Amerika ve Đngiltere’nin Türkiye gibi uydu devletlere nasıl nüfuz ettiğine açıklama getirmek gerekir. Aslında bu bir kitap konusu olduğu için tüm detaylarıyla ele almamız mümkün değil. Şimdi genel bir çerçeve ve önemli bir yön üzerinde durarak meselenin anlaşılmasına katkıda bulunmaya çalışacağız. Siyasî nüfuz; hiç şüphesiz siyasî ortama yönelik olur. Bazen kamuoyuna yansır, bazen yansımaz. Bazen resmî, bazen gayri-resmî olur. Bazen medya üzerinden, bazen ekonomi üzerinden, bazen devletlerarası kurum ve kuruluşlar üzerinden, bazen ziyâretler ve görüşmeler üzerinden, bazen aracılar ve arabulucular üzerinden, bazen konferanslar ve seminer üzerinden vs. olur. Siyasî, iktisadî, askerî, toplumsal, kültürel yönleri olur. Fakat bunlardan en önemlisi ve vakıaların, maksatların ve niyetlerin anlaşılmasına, gerçek yüzlerin tanınmasına kısmen etki edebilecek olanı; Track II Diplomasisi’dir. Track II Diplomasisi; (trek-iki yada trek-tu köklüdeğişim

14

haziran 2008


siyasî nüfuz ve efendi-uşak... engel değildir. Track II diplomasisi de böyledir.

rüşmelerdir.

Track II derken bunun bir de Track I ve Track III versiyonları vardır. Track I; diplomatlar ve siyasîler tarafından yürütülen resmî diplomasidir. Bunun da iki kanalı vardır; açık kanal ve back-channel (arka kanal). Açık kanal, medyaya yansısın-yansımasın, devletler arası ilişkinin görünen yüzüdür. Fakat bu, o kadar da mâsum bir görüntü değildir. Çünkü büyükelçilikler yalnızca diplomatların değil, aynı zamanda casusların da karargâhıdır. Hatta diplomatlar, “açıkça tanınan casuslar” olarak tanımlanırlar. Nitekim diplomasinin istihbârat ile yakın bir alâkası vardır. Meselâ; Đngiltere’nin Özbekistan’daki büyükelçisi Craig Murray, bundan iki-üç sene evvel, Özbekistan’daki insan hakları ihlâllerini şiddetle kınayınca, Đngiliz yönetimi Özbekistan ile ilişkilerine zarar gelmemesi için onu görevden azletti. Bunun üzerine adam Đngiliz Dışişleri Bakanlığı’ndan istifa etti, ama istifa etmekle kalmayıp öfkesinden Özbekistan’da Đngiltere’nin topladığı istihbarat bilgilerini ifşa etti. Özbekistan Đçişleri Bakanı’nı, ülkenin yolsuzlukları ve uyuşturucu kaçaklığını yöneten en kirli adamı ilan etti. Yine Đran Devrimi sırasında meşhur büyükelçilik baskınında, Amerikan büyükelçiliğinin Şah yönetimi ile ilişkilerine ait gizli bilgiler deşifre edildi. Dolayısıyla elçiliklerin istihbaratla yakın alâkası vardır. Yine elçiliklerde bulunan askerî ataşeler, atandıkları ülkenin askeriyesi hakkında olabildiğince bilgi toplamakla görevlidirler. Yine eğitim ataşeleri, atandıkları ülkenin eğitim sistemi ve kendi vatandaşlarından o ülkede eğitim için bulunan öğrencilerin faaliyetleri hakkında bilgi toplamakla görevlidirler. Ancak Track I kapsamında yapılan işler, medyaya fazla yansımadığı için ancak cüzi oranda bilinebilir. Bazı resepsiyonlar ve konferanslar dışında büyükelçilerin ne yaptıkları hakkında hiçbir şey öğrenilemez. Yine devletler arasında varlığı bilinen ama içeriği gizli tutulan temaslar da vardır; buna örnek, Türkiye’nin Yunanistan ile Ege meselesi ve kıta sahanlığı konularında son 5-6 yıldır yürüttüğü istikşâfî gö-

Back-Channel ise daha spesifiktir. Track I ve Track II karışımı bir işlev görür. Çünkü resmî de olabilir, gayri-resmî de. Đşlevi, çok gizli yollarla devletlerarası mesajlaşmadır. Đran’ın, kamuoyunda Đran düşmanı olarak gösterilen Amerika ve “Đsrail” ile alâkaları çoğunlukla back-channel’lar üzerinden yürür. Bu konuda somut veriler elde etmek çok zordu. Ancak yaklaşık altı ay önce Đranlı bir akademisyen olan Trita Parsi tarafından Amerikan, Yahudi ve Đranlı birçok yetkili ile yapılan görüşmeler sonucu yazılan; “Hâin Đttifak: Đran, Đsrail ve Birleşik Devletler Arasında Gizli Bağlantılar” başlıklı kitap bu ilişkinin mâhiyetine kısmen açıklık getirdi. Benzer şekilde diğer uydu devletler ile büyük devletler arasındaki birçok ilişki bu back-channel’lar üzerinden yürümektedir. Bu mesajlaşmaların içeriğini, birileri açıklayıncaya kadar bilmemiz mümkün olmadığına göre, efendi-uşak ilişkisini kamuoyuna kabul ettirmekte zorlanıyoruz.

köklüdeğişim

Gizli Track II faaliyetlerinin de back-channel gibi bir fonksiyonu vardır. Ancak gizli değilse, dikkatli olmamız halinde anlayabileceğimiz bir yapıda çalışır. Meselâ; Track II faaliyeti içerisinde olan akademisyenlerin düzenlediği bir konferans yapılır, konferansa belirli kesimlerden katılımcılar gelir. Konuşmacılar konuşmalarında, ele aldıkları konuyu hangi açıdan değerlendirdiklerini ve hangi çözümler önerdiklerini söylerler. Hangi konuşmacının kimin sözcüsü olduğunu bilen bilir ve oradan alacağını alır. Yani mesaj yerine ulaşır. Yine bir köşe yazarı belirli bir kesimin sözcülüğünü üstlenir ve o kesimin vakıalara bakışını yansıtır. Meselâ; bir sözcü çıkar der ki “benim falanca kaynaktan öğrendiğime göre …” yada der ki: “askerler bu konuda şöyle düşünüyor” yada der ki: “bence falanca ihale için en şanslı aday filanca şirket.” Dışarıdan bir örnek de şöyle olabilir: bir Đngiliz düşünce kuruluşu bir rapor/kitap yayınlar ve birtakım önerilerde bulunur, onu okuyan alacağını alır. Kitap, rapor, konfe-

15

haziran 2008


siyasî nüfuz ve efendi-uşak... rans, seminer vb. faaliyetlerin önemli çoğunluğu bu maksatla yapılır.

nunla Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in kendisini hidâyete götüren bir rehber olduğunu kastederek söyledi. Güncel bir örnek ise şöyle verilebilir: Bu sene 1 Mayıs olayları sonrasında bir sendika başkanı “üyelerimizin bir çakıl taşı attığını ispatlasınlar istifa ederim” demişti. Evet sokaklarda çakıl taşı bulunmadığı için kimse çakıl taşı atıldığını iddia edemez, ancak bu, başka taşlar atılmadığı, camların kırılmadığı anlamına gelmez.

Bunun için “falanca yasanın çıkmasını Amerika istedi” dediğimizde, illâ Amerikan büyükelçisinin Başbakan’la görüşüp bunu ona emretmesi gibi bir vakıa sözkonusu değildir. Bilakis yapılacak bir konferans, yayınlanacak bir rapor veya konuşacak bir sözcü bu maksadı rahatlıkla yerine getirebilir. Siz o raporu, akademik bir çalışma olarak okurken o raporun muhatabı olan uşaklar oradan gerekli mesajı alırlar. Bunun için çarpıcı bir örnek; 2001 yılında RAND Corporation tarafından yayınlanan Ian O. Lesser’in Türkçe’ye de çevrilen “Türk Dış Politikası” isimli kitabı, AKP’nin izlediği dış politika ile ciddi paralellikler göstermiştir. Yine Amerika’da bulunan bir Türk akademisyen televizyonlara çıkıp güncel meseleler konusunda yorumlar yapar ve “Amerika bu meseleye şöyle bakıyor” diye başlayan cümlelerle mesajını ilgili yerlere gönderir. Yine Đngiltere’de bulunan bir vakıf, meselâ Almanya’da bir konferans düzenleyip her kesimden kimseleri davet eder. Oraya giden bir yorumcu, oradan aldığı mesajı köşesinde yayınlayıp kendisinden mesaj bekleyenleri bilgilendirir.

Track faaliyetleri yürüten kişileri ve kurumları tespit etmek kolay değildir. Yani kimlerin aracı, arabulucu, komisyoncu, mesajcı, sinyalci olduğunu anlamak için kamuoyundaki mesaj trafiğini dikkatle takip etmek ve sahip oldukları siyasî kültür ile ilişkilendirmek gerekir. Meselâ; geçenlerde medyaya bir Genelkurmay andıcı sızdı veya sızdırıldı. Orada Türkiye’de desteklenmesi istenen yazarlar, yayınlar vs. vardı. Benzer şekilde yabancılardan destek alan sivil toplum kuruluşlarına ait listeler yayınlandı. Şu anda Amerikan-Đngiliz ajanları ve uşakları arasında ciddi ve hararetli bir çatışma yaşandığı için oldukça önemli ifşaatlar görülmektedir. Buna benzer bir ifşaat, 90’lı yıllarda sabetayist listelerinin çarşaf çarşaf yayınlanması sırasında görülmüştü. O zaman Amerika, Đngilizci sabetayistleri deşifre ederken Đngiltere de Amerikancıları deşifre ediyordu. Taraflar bunun artık her ikisini de yıprattığını fark ettikleri zaman ifşaat savaşını durdurmuşlardı. Şimdiki ifşaatlar da bir süre sonra her iki tarafa verdiği zarardan dolayı duracaktır. Onun için bu bilgileri toplamak için tez elden hareket etmeliyiz ki onlar ifşaatlarını durdurmadan evvel ülkemizdeki siyasî ortamı biraz daha yakında tanıma fırsatını kaçırmayalım.

Bütün bu trafik, görüldüğü gibi, dolaylı yollardan ve çoğu zaman diplomatik ve akademik dilde olur. Yazıktır ki kimse çıkıp diplomatik dil kılavuzu hazırlamamıştır, en azından bu satırların yazarı bulamadı. Ancak diplomatik dilden kastımız, diplomatların kendi aralarında konuştukları resmiyet dolu ifadeler yığını değildir. Buna bir nevi “tevriye” diyebiliriz. Yani doğru bir şey söyleyip farklı bir şey kast etme biçimi. Bunun en meşhur örneği, Ebu Bekr [RadiyAllahu Anh]’in Hicret sırasında Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in kimliğini deşifre etmemek için karşılaştığı birinin “bu yanındaki de kim?” diye sorması üzerine; “bana yol gösteren bir kılavuz” diye cevap vermesidir. Adam bunu, kendisini başka bir şehre götüren yol-iz bilen sıradan bir rehber şeklinde algıladı, oysa RadiyAllahu Anh buköklüdeğişim

Dikkat edilmelidir ki Track çalışmaları, devletler arasındaki iletişimin yalnızca bir yönüdür. Bunun dışında daha pek çok araç vardır. Herhangi bir büyük devlet, örneğin Amerika, herhangi bir uydu devletten, örneğin Türkiye’den, herhangi bir işi yapmasını istediğinde, bunu sahip olduğu iletişim

16

haziran 2008


siyasî nüfuz ve efendi-uşak... ve mesajlaşma araçlarından uygun olanlarını kullanarak iletir. Bu araçlar, örneğin büyükelçi, danışman, köşe yazarı, konferans, rapor veya yabancı bir etkili/yetkili gibi dışarıdan bir komisyoncusu veya başka herhangi bir araç devreye girer ve uşakların o doğrultuda adım atmaları sağlanır. Bu araçlar veya telefon trafiği sonuç getirmezse ne olur? Đşte o zaman doğrudan görüşmeler ve ziyâretler devreye girer. Dolayısıyla siyasîlerin ziyâretleri, iletişimmesajlaşma araçlarının işe yaramadığı veya etkin sonuç getirmediği veya acil sonuç istenen durumlarda gündeme gelir. Bunun için eğer Amerikan Dışişleri Bakanı Rice, Ortadoğu’ya hemen hemen her ay geliyorsa bu, sahip olunan araçlarla halledilemeyen bir sorunun var olduğu anlamına gelir. Belirtmeden geçmeyelim; son zamanlarda çok tartışılan dinleme konusu, efendi-uşak ilişkilerini zorlaştıran bir etken haline gelmiştir. Jammer denilen dinlemeyi önleyici araçların etkisi de tartışmalı olduğu için, siyasîlerin yurtdışı gezilerinde muazzam bir artış gözlemlenmektedir. Çünkü yurtdışı yurtiçine nazaran daha güvenli sayılmaktadır. Bunun için çok özel görüşmeler ve temaslar dışarıda yapılmaktadır. Bunun en çarpıcı örneği, Pakistan Hükümeti ile muhâlefetinin, kendi ülkelerinde görüşmek yerine Dubai ve Londra’ya gitmeleridir. Yine bazı özel mekânlar vardır ki buralar özel ziyâretler için tahsis edilmiştir. Katar (Dubai), BAE (Abu Dabi), Mısır (Şarm-uş Şeyh), Đsviçre (Davos), Amerika (Camp David), Kırım (Soçi) gibi.

liliği siyasî tahlil için kaçınılmazdır. Aksi takdirde gelişmeleri kavramamız son derece zorlaşır. Dolayısıyla toplayıp tecrübeye dayalı süzgeçten geçirdiğimiz haberleri, sahip olduğumuz siyasî mefhumlar ve büyük devletlerin kapitalist ideolojiyi algılama biçimlerinden doğan siyasî kültürleri ile ilişkilendirdikten sonra belirli bir sonuca varabiliyoruz. O nedenle Lübnan’da Amerikan-Đngiliz-Fransız çatışması vardır derken, Lübnan’da Sinyora’nın, Canpolat’ın, Ca’ca’a’nın, Hizbullah’ın kim olduklarını ve geçmişlerini biliyoruz da bunu söylüyoruz, bunların ne konuştuklarını ve ne savunduklarını biliyoruz da bunu söylüyoruz, bunların tutumları ile efendilerinin politikaları arasındaki paralellikleri görüyoruz da söylüyoruz. Yoksa onların backchannel’larında neler döndüğünü nereden bileceğiz? Fakat Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in “Mü’minin ferâsetinden korkun! Çünkü o, Allah’ın nûruyla bakar” müjdesinin bir eseri olarak, efendiler-uşaklar arası gizlilikleri bilmeden de Allah’ın izni ve yardımı ile şerli maksatlarını, habis politikaları, kanlı tezgâhlarını, iğrenç tuzaklarını görebiliyoruz. Önemle belirtelim ki; olayları sırf efendi-uşak ilişkisinden ibâret görmek, siyasî vakıaları anlamak açısından oldukça tehlikelidir ve kolaycılıktır. Tehlikelidir, çünkü alâkalı-alâkasız her mesele, Amerikan-Đngiliz çatışması şeklinde görülmeye başlanır ki kesinlikle doğru olmaz. Kolaycılıktır, çünkü vakıa derinlemesine incelenmeden, dikkatli haber takibi yapılmadan, olaylar ile siyasî kültürler arasında sağlıklı ve titiz bağlantılar kurulmadan olaylar yorumlanmaya kalkışılır ki böyle yapan hem kendisi yanılır, hem de başkalarını yanıltır.

(Track II konusunu makalemizin sonundaki bir grafikle özetledik.) Sonuçta efendi-uşak ilişkisini ortaya koyarken elimizde; izleri takip etmekten ve siyasî kültürün etkisini gözlemlemekten başka veri yoktur. Dolayısıyla vakıaların görünmeyen somut verilerini ve istihbârî bilgilerini gözler önüne sermekten mahrum olduğumuza göre, ortaya koyduğumuz tahliller, yalnızca izlerden ve emârelerden hareketle ortaya çıkmaktadır. Bunun için dedik ki haber takibi ve sürekköklüdeğişim

Allah Subhanehû ve Teâlâ hepimizi tembellikten, gevşeklikten, kolaycılıktan ve sığ düşüncelerden uzak tutsun, hepimizi araştıran, inceleyen ve Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in buyurduğu gibi “işini en mükemmel şekilde yapanlardan” kılsın. Âmin.

17

haziran 2008


gündem

Hayreddin Ensar

Hizmetler

bilgi@hotmail.com

Büyük Devlet

Mefhumlar

Uydu Devlet

Emirler/Talepler

Fikirler

Görüşler

Ölçüler

Kanaatler

Track I Back Channel (Özel Hat)

Track II Nüfuzlu Elitler (Özel Aracılar, Arabulucular, Sözcüler)

Track II + Track III Nüfuzlu Elitler (Genel Faaliyetler)

köklüdeğişim

18

haziran 2008


Musa Bayoğlu

gündem

bilgi@kokludegisim.com

1 Mayıs’ta Yaşananlar Ve Görmemiz Gerekenler ĐnşaAllah öncelikle buna değinelim. Bir proleter bayram günü olan 1 Mayıs’ın, sekiz saatlik iş gününü elde etme aracı olarak kullanma düşüncesi ilk kez Avustralya’da ortaya çıkmıştır. Avustralyalı işçiler, 1856’da, sekiz saatlik işgünü lehinde gösteriler yaparak, toplantılar ve eğlenceler düzenleyerek, hep birlikte bir günlük iş bırakmaya karar vermeleri ile ilk kutlamanın Avustralyalı proleter kitleler üzerinde çok büyük tesir yapmasını sağlamıştır. Avustralyalı işçilerin örneğini ilk izleyen ise Amerikalılar olmuş ve 1886’da 1 Mayıs’ın evrensel bir iş bırakma günü olmasına karar verilmiştir. 1 Mayıs’ta 200 bin Amerikalı işçi iş bırakmış ve 8 saatlik işgünü talebinde bulunmuştur… Otuz yıl önce Avustralyalı işçiler, aslında yalnızca bir günlük kutlama düşünmüşlerdi. Đlk 1 Mayıs’ta sekiz saatlik işgününün uygulanması talep edildi. Ama bu hedefe ulaşıldıktan sonra da, 1 Mayıs’ın kutlanmasına son verilmedi. Đşçilerin burjuvazi ve egemen sınıf karşısındaki mücadelesi devam ettiği sürece ve tüm talepleri karşılanmadığı sürece, 1 Mayıs, işçi sınıfının bu taleplerinin her yıl dile getirildiği gün oldu… Türkiye’de ise 1 Mayıs’ta, 2. Meşrutiyet’in ilanından sonra Bulgar, Sırp ve Türk işçilerin katılımıyla yapılan kutlamada, yüz kadar işçi kızıl bayraklarla yürüdü. 1909’u izleyen yıllarda da 1 Mayıs dolayısıyla Selanik, Đstanbul, Edirne ve bazı Trakya kentlerinde kutlamalar yapıldı. 27 Mayıs 1935 tarihli “Ulusal Bayram ve Genel Tatiller Hakkındaki Kanun” ile 1 Mayıs “Bahar Bayramı” olarak kabul edildi. Ama 1 günlük tatile sıcak bakılmadı.1 Mayıs 1977’de Taksimde yapılan eylemde 31 kişinin ölmesi, yüzlerce kişinin yaralanması ve bu olayın faillerinin bir türlü bulunamaması, 1 Mayıs ile Taksim arasında güçlü bir bağ oluşturdu. Bu yıl, 1 Mayıs’ta yapılacak olan gösteri için işçi

Kapitalizm’in alçak, vahşi yüzü artık su üstüne çıkmıştır. Kapitalizm, maddeciliğin, menfaatçiliğin yörüngesinde seyreden ve Laik-Materyalist bir dünyanın ideolojisidir. Batı’da neredeyse tüm siyasî, iktisadî ve toplumsal aktivitelere eşlik eden gösteriler, tepkiler ve taşkınlıklar, bu köhne ideolojinin reddini yansıtan görüntülerdir. Beşerî toplumlar için iktisadî büyümeyi en yüksek hedef olarak belirlemiş, ahlâkı yıkmak, örfleri bozmak, ruhî boşluk oluşturmuş ve kişisel çıkarları her şeyin üstüne çıkarmak temeli üzerine kurulmuştur. Böylece insanlığı sefalete ve mutsuzluğa sürüklemiştir. Aslında bunlar, maddeciliğe ve açgözlülüğe dayanan Kapitalizm’in bedenini eriten hastalıkların belirtileridir. Bu ayki konumuz olan 1 Mayıs da bu ideolojilerin ürettiği bir soruna tepkidir. 1 Mayıs, polis-işçi savaşını andıran görüntülerle; bir tarafın tazyikli su, gaz bombası, cop kullandığı, diğer tarafın sopalar, kaldırım taşları ile karşılık verdiği Đstanbul’un birçok yerinde, Ankara’da ve diğer illerde yaşanan olaylarla geçti. 1 Mayıs’ın üzerinden haftalar geçmesine rağmen söylenenler, yazılıp çizilenler bir türlü bitmedi. Yaşanan kaosu herkes birbirinin üzerine atmaya çalıştı. Her itirazın, her çözümsüzlüğün, her tıkanıklığın temelinde batıl Kapitalist sistem vardı ve bu soruna da çözüm sunamadı yıllardır. Yıllardır “1 Mayıs, 1 Mayıs” denilip duruldu. “1 Mayıs 1977’de yaşananlar tekrar yaşanmasın.” söylemleri dolaştı ortalıklarda. Üstelik de 31 kişinin öldüğü ve yüzlerce katılımcının yaralandığı o katliamda Devlet içindeki karanlık güçlerin parmağı olduğu neredeyse kesinleşmiş bir olgu iken, hâlâ olaylar üzerindeki sis perdeleri kaldırılamamışken... 1 Mayıs niçin kutlanıyordu, amacı neydi, kimler başlatmıştı 1 Mayıs kutlamalarını, geçmişi nerelere dayanıyordu?... köklüdeğişim

19

haziran 2008


1 mayıs’ta yaşananlar ve… konfederasyonları DĐSK, KESK ve Türk-Đş 500 bin kişiyle, üç koldan gireceklerini Taksim’de 1 Mayıs’ı bir mitingle kutlayacaklarını açıkladılar. Buna karşılık olarak Başbakan Recep Erdoğan da, daha önce Vali tarafından da dile getirilen provokasyon endişesi gerekçesini tekrarlamıştı. Hükümet ise yasak kararlılığını yinelemiş, Đstanbul Valisi Muammer Güler, Taksim’in kanunen buna elverişli olmadığını söylemişti. Güler, işçileri bir kez daha bayramı Kadıköy, Kazlıçeşme ya da Çağlayan’da kutlamaya davet etmişti... Açıklamalar bu şekilde birbirini takip etmiş hatta meydan okuma cinsinden açıklamalar olmuştu. Bütün bu açıklamalara rağmen 1 Mayıs, yine kaos ve kargaşanın yaşandığı bir gün olarak tarihte yerini almış oldu. Polis, Taksim’e çıkmak isteyen tüm gruplara panzerler ve gaz bombalarıyla müdahale ederek gövde gösterisi yaptı. Sendikalar, Taksim’e yürümekten vazgeçti. Đngilizci/ulusalcı medya, 1 Mayıs’ta yaşanan olayları 10 gün boyunca gündemde tutmuş ve bu haberde Polis’i, dolayısıyla Emniyet’i, Vali’yi, Đçişleri’ni ve Başbakan’ı eleştirmişti. Daha düne kadar, “Provokatörler...”, “Terör estirdiler!” vb. başlıklar ile 1 Mayıs haberlerini yayınlayan medya bu yıl, “Polisten şiddet!”, “Đşçilere saldırı!”, “Bu mu orantılı güç?” başlıklarıyla haberleri veriyordu. Değişen Amerikan Đngiliz çatışmasının artık su yüzüne çıkması ve kızışmasıydı. Aşağıda belirteceğimiz gelişmeler 1 Mayıs haberlerinin Medya’da bu şekilde verilmesine tesir etmişti. DĐSK Genel Sekreteri Tayfun Görgün, sendika ve sivil toplum örgütleri olarak Taksim’e yürüyüşü can güvenliklerinin olmadığı gerekçesiyle iptal ettiklerini açıkladı. DĐSK Genel Merkezi önünde toplananlara seslenen Genel Başkan Süleyman Çelebi, Taksim’e yürümeyeceklerini açıkladı. Polis’in müdahalesini insanlık dışı olarak niteleyen Çelebi, Hükümet’i de ikiyüzlülükle suçladı. Çelebi, “AKP iktidarının sadece kendine Demokrat, sadece türbana özgürlük isteyen ikiyüzlülüğü ortaya çıkmıştır.” diye konuştu. DĐSK Genel Sekreteri Tayfun Görgün kararın gerekçesini şöyle açıklamıştı: “Hükümetin kararlılığı ortada. Buradan ölü çıkar, kan köklüdeğişim

çıkar. Sorumlu davranmak zorundayız.” CHP lideri Deniz Baykal ise, “1 Mayıs günü Đstanbul’da yaşananlar AKP Hükümeti ve Başbakan için hem yüzkarası, hem de utanç tablosudur. Provokasyon iddiasını haklı çıkaracak herhangi bir şey olmamıştır. Provokasyon, AKP iktidarı tarafından yapılmıştır. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ı, ‘Ayak takımı’ diye diye ayaklar altına aldırdığı, zulüm derecesinde şiddet uygulattığı, emekçilerden ve hayatını zehir ettiği Đstanbullulardan özür dilemeye çağırıyorum.” dedi. CHP, 1 Mayıs olayları ile ilgili Meclis’e gensoru vermeyi teklif etti, ancak bu teklif kabul edilmedi. CHP Manisa Milletvekili Şahin Mengü kendisinin de yaşanan olaylardan mağdur olduğunu, “Sicil numaraları gizlenen polislerin alanlarda görevlendirildiğini, yere düşen bir kişiye tekme atan ve bir turiste copla vuran polislerin sicil numaralarından tespit edilmesinin mümkün olmadığını” söyledi. Bu şekilde Amerikacı AKP siyasetine karşı hamle olarak kullanmak ve halkın gözünde AKP ve Amerika siyasetini zayıflatmak istemiştir. Bunlara karşı AKP ise Taksim’in gösteri alanı olmadığını, terör eylemi olabileceğine dair istihbarat aldıklarını, müdahalenin yerinde olduğunu söyleyerek kendini savunmuştur. Başbakan Recep Erdoğan, “Devlet’in üzerine düşen görevi yaptığını” savunurken, Đçişleri Bakanı Beşir Atalay ise “Bakanlar Kurulu’nda 1 Mayıs’ın Emek ve Dayanışma Günü olarak kutlanması için karar aldıklarını anımsatarak, 1 Mayıs’ın huzur ve barış içinde kutlanması için her türlü tedbiri aldıklarını, gerek vatandaşın sağduyusu, gerekse alınan tedbirler sebebiyle bazı istisnalar hariç amacına uygun kutlama yapıldı. 1 Mayıs’ın 58 ilde 89 yasal etkinlikle kutlandığına dikkati çekerek, kutlamalara 100 binin üzerinde vatandaşın katıldığını bildirdi. Đstanbul’da Taksim’de toplantı ve yürüyüş yapmak için izin istenilmedi. Şimdiye kadar Taksim’de miting yapılması için talep edilmesi söz konusu olmamıştır. Pek çok parti iktidar olmuş ama 1978’den beri miting alanı değiştirilmemiş. Geçmiş yıllarda yaşanan uygulamalar göz önüne alınarak karar verilmiştir. Bazı terör örgütlerinin eylem yapabilecekleri göz önün-

20

haziran 2008


1 mayıs’ta yaşananlar ve… kaybetmektedir. Bu güç kaybını ve Hükümet’in siyasî olarak halkı yönetmedeki, sorunları çözmedeki, basiret, sağduyu konusundaki eksikliği, 1 Mayıs olaylarıyla açığa çıkarılmak istenmiştir. Yine Amerika’nın emri ile başlayan ve bitirilen sınır-ötesi harekâttan sonra, son günlerde PKK operasyonları, askerlere saldırılar ve ölüm haberleri gündemde geniş yer bulmaya başladı. Bu da Anayasa Mahkemesi’ne açılan dava ile siyasî bir boşluğun oluşmasından sonra AKP’nin güçsüzlüğünü, acizliğini artırmak için 1 Mayıs’ta Amerikancı-Đngilizci taraflar arasında restleşme yaşanmıştır. Antalya’da üniversitede yaşanan olaylar, Sakarya’daki DTP’lilere linç girişimi olayları da, ülkede bir kargaşa ve huzursuzluk oluşturmak için atılan adımlardı. Kaos, kargaşa ve huzursuzluğun artması, elbette elinde gücü bulunduranların ekmeğine yağ sürecek, onların bu konulara müdahil olmalarına imkân sağlayacaktır. Bunu söylerken şunu da ifade etmekte fayda var: Türkiye’de Hilâfet yıkıldığından bugüne, kargaşa hiç eksik olmamıştır. Ancak halkı yanına alanlar ya da gücü elinde bulunduranlar kendi istikrarlarını korumak istemişler, aynı ideolojiden bakan diğer güçler ise kaosu, kendi menfaatleri için kullanmışlardır. AKP, yapılmak istenen gösteriye sert müdahale etmiş ve hâlâ güçlü olduğunu göstermek istemiştir. Đngilizci kanat ise sert müdahaleyi kendi lehine çevirmek için kamuoyunda konuşulmasını sağlamıştır. Son elli yıldır IMF ile ilişki halinde bulunan Türkiye, bugüne kadar 19 kez stand-by anlaşması ile kredi karşılığında IMF’ye mahkûm hale getirilmiştir. Bu bağımlılığından dolayı, işçiye verilen maaş, zamlar, emekliliğin ne zaman olacağı gibi ülke halkının her şeyini kâfirlerin eline vermiştir. Ulusalcı taraf, Sosyal Güvenlik Yasa Tasarısı’nın son haftalarda tartışılması, mezarda emeklilik, verilen hakların geri alınması gibi işçilerin sıkıntılarını ve yine haftalardır Tuzla Tersaneleri’nde yaşanan işçi ölümleri ve bunların kamuoyunda yer almasını da kullanarak, AKP’ye karşı, onu etkisizleştirmek için 1 Mayıs’ı kullanmak istemiştir. Üniversitelerde başörtüsü konusunda Anayasa

de bulundurularak güvenlik tedbirleri alındı. Terör örgütlerince eylem yapılacağına ilişkin istihbarat verilmişti. Eğer tedbir alınmasaydı çok değişik şeyler olabilirdi. Eğer bu tedbirleri almasaydık o zaman görevimizi ihmal etmiş olurduk. 1 Mayıs olaylarına katılanların çoğunun işçi olmadığı anlaşıldı. Polisin önüne işçi değil yasa dışı örgüt üyeleri çıkmıştır. Yakalananların üzerinde tabanca, molotof kokteyli, sapan ile polis kalkanını delecek güçteki bilyelerin bulunduğunu” ifade etti. Türkiye’de bir Amerikan-Đngiliz çatışması var olduğunu ve tarafların, bu iki sömürgeci Kâfir devletin hizmetinde olduklarını, AKP ve karşıtları arasındaki çekişmenin, bir Amerikan-Đngiliz çekişmesinin devamı niteliğinde hamleler olduğunu artık duymayan kalmadı desek, abartmış olmayız. AKP ve Amerika’yı yıpratmak, gücünü zayıflatmak ve ülkede kaos ortamı oluşturmak isteyen Đngilizci kanat, 1 Mayıs eylemlerini bu yönde kullanmak istemiştir. Đngilizci ulusalcı kanat daha önce de sunî istikrarı etkilemek AKP ve Amerika siyasetini zayıflatmak için, Şemdinli, Danıştay 2. Dairesi’ne yapılan saldırı, Hrant Dink cinayeti, Rahip Santora cinayeti… gibi eylemler ile Ergenekon, Ulusalcı Sauna, Atabeyler gibi taşeron örgütler, Kuvva-i Milliyeciler, TĐT, TMT, VKGB, ÖKK, … gibi derin yapılanmalar ve PKK örgütünün silahlı eylemleri ile hamleler yapmış bir çoğunda da başarılı olamamış ve AKP, istihbarat ve karşı hamleleri ile olayları kendi lehine çevirmeyi başarmıştır. 14 Mart’ta Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın Anayasa Mahkemesi’ne AKP’yi kapatma ve 71 yetkilisine siyasî yasak koyma davası açması ile Đngilizci kanat, Amerika���ya sert uyarı vermiş onun gözü kulağı olan Parti’yi kapatma girişimi ile de ülkedeki iktidarı bitirmek ya da en azından gücünü zayıflatmak istemiştir. Bir ülkede iktidar ne kadar güçlü olursa o kadar başarılı olur ve rakiplerini tasfiye eder. Özellikle kapatma davasından sonra AKP, siyasî olarak güç kaybetmiş Hükümet olduğu halde kendi geleceğini dahi koruyamaz duruma düş(ürül)müştür. Haliyle kendini dahi korumaktan aciz, siyasî olarak zayıf ve geleceği belirsiz Hükümet, her geçen gün güç köklüdeğişim

21

haziran 2008


1 mayıs’ta yaşananlar ve… poru’na göre, gıda yoksulu ülkelerde her yıl 1000 çocuktan 119’u beşinci yaş gününü göremeden yaşamını yitiriyor. 21 Afrika ülkesi gıda yardımı alıyor. BM verilerine göre, ‘Gıda Yoksulu Ülkeler’ listesinin üst sıralarından yer alan Siera Leone, Nijer, Nijerya, Çad, Etiyopya, Liberya, Afganistan ve Somali, anne ve çocuk ölüm oranlarında da başı çekiyor. Haiti’de insanlar, çamurdan kek yapıp yemek zorundalar, bayağı bildiğimiz toprak ve çamurdan yenmek üzere yapılmış keklerden söz ediliyor. Kekin tarifi bile var: Kaya ve taşlardan arındırılmış toprak, bir tutam tuz, yağ ve su karışımıyla hazırlanıp güneşte kurutuluyor. Sonra da satılığa çıkarılıyor. Herhalde kapış kapış gitmiş olmalı ki, bir de zam gelmiş son dönemlerde. Neredeyse pirinç ile aynı fiyata gelmiş. Đnsanın inanası gelmiyor ama ne yazık ki böyle. Đslâm Nizamı’nda iktisadî siyaset, toplumun ihtiyaçlarını doyurma açısından, mesele malları ve menfaatleri tebaanın bütün fertlerine dağıtmak, mülk sahibi olmak ve çalışmak imkânını vererek onları mallardan faydalanmaya muktedir kılmaktır. Fert fert bütün fertlerin, bütün temel ihtiyaçlarının tam bir şekilde karşılanmasını garanti etmek gerekir. Her ferde, temel ihtiyaçlarından başka lüks ihtiyaçlarını mümkün mertebe en yüksek bir seviyede karşılamasına imkân vermek gereklidir. Devlet, uyruğundan olan herkes için iş bulmayı garanti eder. Đslâm Devleti, üzerine nafakasını temin etmek vacip olan, kimsesi bulunmayan, işsiz veya malsız şahısların nafakasını garanti eder. Sakat ve hastaların barındırılmasını üzerine alır. Devlet, uyruğu arasında malın dağıtılmasına çalışır ve belirli bir sınıf arasında dağılımına engel olur. Đşte insanlığı düşmüş olduğu bu karanlıktan aydınlığa çıkaracak olan dâhilde Đslâm’ı tatbik ederek, hariçte de onu bir Nur ve Hidayet Risaleti olarak insanlığa taşıyarak âlemin yolunu aydınlatacak ve insanlara, hakikî gözetimin, merhametin ve şefkatin nasıl olduğunu gösterecek ancak Nübüvvet Minhacı üzere Đkinci Raşidî Hilâfet olacaktır.

Mahkemesi’nin kararı, DTP hakkındaki kapatma davası, AKP hakkındaki ve siyasî yasak istemiyle açılan kapatma davası, Anayasa değişikliği tartışmaları, erken seçim ihtimali, yerel seçimler ile erken seçimlerin birleştirilmesi, yeni bir parti açılması, bağımsız milletvekilliği, 30 Ağustos’ta Genelkurmay Başkanlığı’ndaki değişim ve birçok konu, ilerleyen sürelerde Amerikancı-Đngilizci çatışmasının sebepleri olarak görülse de, asıl sebep, Müslümanların Beldelerini sömürmek için menfaat çekişmesidir. Bu mevzuun bir diğer zaviyesi de; Müslümanlara, Kurban ve Ramazan Bayramları dışında bir sürü bayramın(!) benimsetilmeye çalışılması meselesidir... Sistem ile et-tırnak gibi olan bayramlar(!): “Cumhuriyet”, “23 Nisan”, “30 Ağustos” vd. … Atalar dininden kalma bayramlar(!): “Hıdrellez”, “Nevruz”, “Ergenekon”… Bazı şaman ritüelleri bünyesinde barındıran günler, aylar ve Batı’nın kendi hadaratından kaynaklanan günler “Yılbaşı” ayrıca “sevgililer günü”, “anneler günü” “dünya kadınlar günü” gibi ne olduğu meçhul, anlamsız birçok şey, bize bayram olarak benimsetilmeye çalışılmaktadır. Hâlbuki biz Müslümanların iki bayramı vardır: Kurban ve Ramazan Bayramları. Ayrıca bizler, Mekke’nin, Đstanbul’un fethine sevinir ve hatırlarız; yeniden fetih için hazırlanırız, o kadar! Mevzuun bir başka zaviyesi de batıl beşerî ideolojilerin insanlara sundukları bakımındandır. Girişte de söylediğimiz gibi, bu ideolojilerin batılığını artık iyice gün yüzüne çıkmıştır. Đnsanlar 1 Mayıslarda sokaklara, -kendilerince- haklarını savunmak için çıkmaktalar. Türkiye Kamu-Sen’e göre, çalışan tek kişinin açlık sınırı, geçen ay 853 YTL’ye, 4 kişilik ailenin yoksulluk sınırı ise, 2 bin 240 YTL’ye yükseldi. Asgarî ücret ise 420 YTL… Devlet, halkı ile adeta dalga geçiyor. Milletvekilleri bin YTL’ler alırken, halk yoksulluğa terk ediliyor. Asgarî ücretlinin brüt maaşından %33 kesinti yapılıyor. Bu sadece Türkiye’de değil, dünyanın her yerinde yaşanıyor. Büyük çoğunluğu Afrika ülkelerinde olmak üzere dünyada 800 milyon kişi, yetersiz beslenme tehdidi altında yani ‘aç’ yaşıyor. UNICEF 2008 Çocuk Durum Raköklüdeğişim

22

haziran 2008


Cuma Canpolat

gündem

bilgi@kokludegisim.com

Đşçi Sorunları Ancak Đslâm Hâkimiyetinde Çözülür! dayatmaya bağladı ve bir soruya da şöyle cevap verdi: “30-35 bin kişilik basın toplantısı olur mu?” ve Ana Muhalefet Partisi CHP Genel Başkanı Baykal da yazılı bir açıklama yaparak şunları söyledi: “Đstanbul’da yaşananlar Ak Parti Hükümeti ve Başbakan için hem bir yüz karası, hem de utanç tablosudur… Şiddetle kınıyorum, yaşananların hesabı sorulacaktır.”

Türkiye’de bir kısım işçi sendikaları, 1 Mayıs 2008 gününü Đstanbul-Taksim Meydanı’nda kutlamayı isteyince, Hükümet’in Başbakanı Erdoğan, buna karşı çıkarak, onlara şöyle cevap verdi: “Israrla, biz nerede istiyorsak, orada yaparız mantığı ile bir dayatmanın olması, kamu düzenini bozmaya yönelik bir yaklaşımdır.” Böylece Hükümet, söz konusu kutlamanın Đstanbul-Taksim Meydanı’nda olması yasağını bu sene de devam ettirmiş oldu. Çünkü 1 Mayıs 1977’de Đstanbul-Taksim Meydanı’nda vaki olan katliamlar hâlâ hafızalardan silinmiş değildir. Ancak bir kısım işçi sendikaları, 1 Mayıs Kutlama Komitesi oluşturarak, 1 Mayıs için Şişli Abide-i Hürriyet Meydanı’nda işçilerin toplanarak Taksim’e yürüyüş başlatacaklarını açıklamışlardı. 1 Mayıs günü, Emniyet Kuvvetleri ise, Taksim’e yürüyüşe geçecek işçileri, dağılmaları için defalarca uyardı. Ancak işçiler Polis’in uyarsına kulak vermeyip dağılmayınca Polis, harekete geçerek basınçlı ve boyalı su ile biber gazını kullandı. Polis’in işçilere karşı müdahalesi saat 11’e kadar devam etti. Đki yüz kişilik bir grup, Nişantaşı’nda bulunan Vali Konağı’na saldırmaya çalışınca, Polis geniş çaplı güvenlik önlemleri alarak, buradaki göstericileri dağıttı. Yaklaşık 25 bin polis, Taksim Meydanı ile bu alana ulaşan tüm yolları kontrolü altına aldı. Olayların ardından 530 kişi gözaltına alındı. Đstanbul Valisi Muammer Güler, saat 18:00’de, korsan gösteri yapanların üzerinde ele geçirilen molotof kokteylleri, silah, sapan, bıçak ve sopaların da sergilendiği bir basın toplantısı düzenledi. Yaşananları dile getirdikten sonra, şunları söyledi. “Bu provokatörlerin de gerçek yüzünü bu vesile ile görmüş olduk.” Başbakan Erdoğan ise, Polis’in sertliğini, köklüdeğişim

Đşte bütün bu işçi olayları, Osmanlı Hilâfet Devleti’nin yıkılış günü olan, Hicrî 28 Recep 1342Miladî 3 Mart 1924 yılı itibariyle günümüze kadar Türkiye’de ve sömürgeci kâfir devletleri tarafından işgal edilen diğer Müslümanların memleketlerinde devam ederek günümüze kadar gelmektedir, maalesef. Çünkü Türkiye’de ve diğer Müslümanların memleketlerinde sömürgeci kâfir devletlerin vahşi Kapitalist sistemlerinin uygulanmasına göre; işverenler kendi işçilerini, kâfir devlet tarafından tayin edilen asgarî bir ücretle çalıştıracaklar ve işçilerin hayatî geçimlerinden devlet değil de, işverenler mesul olacaklardır. Đşverenler ise, ancak kendi menfaatlerini düşünmüşler, bu sayede büyük kapitale sahip olmuşlardır. Asgarî ücrete mahkûm edilen işçiler ise, ellerine geçen üç kuruş ile düşük bir yaşam standardı içinde didinip durmaktadırlar. Sonuç itibariyle, halk arasında yaşam dengesi bozulmuş ve insanlar uçurumun kenarına sürüklenmişlerdir. Gelir dağılımı yok olmuş, işçiler ve işverenler birbirlerine düşman kesilmişlerdir. Mülk sadece zenginler/sermaye sahipleri arasında dolaşan bir devlet/güç haline gelmiştir. Aralarındaki güvensizlik had safhaya ulaşmıştır. Đşçiler, işverenlere karşı greve gitmektedirler, işverenler de işçilere karşı arada sırada lokavt uygulamaktadırlar. Kapitalist

23

haziran 2008


işçi sorunları ancak islâm… devletlerde yönetimi ele geçirenler de devamlı sermayeye sahip olanlar veya onların destek verdikleri kimselerdir. Böylece Kapitalist devletler, mülkiyet hürriyeti ve zorunluluk teorisine göre hareket ederek, hayatı yaşanmaz hale getirmişlerdir ve işçiye insaflı, adaletli davranışı yok etmişlerdir.

şöyle diyor: ‫ﻥ‬  ‫ﻫ‬ ‫ﺭ‬ ‫ﻭ‬‫ﻥ ُﺃﺠ‬  ‫ﻫ‬ ‫ ﻓﹶﺂﺘﹸﻭ‬‫ﻥ ﹶﻝ ﹸﻜﻡ‬  ‫ﻀﻌ‬  ‫ َﺃﺭ‬‫ﹶﻓِﺈﻥ‬ Eğer onlar (boşanan kadınlar) sizin için (çocuğu) emzirirlerse, siz onlara ücretlerini veriniz. (et-Talak 6) Đş sözleşme süresi bitince kendilerinin, ücretle çalıştıranı terk etme hakları vardır.

Đslâm’da ise işçi sorunu yoktur. Çünkü insanlar, ya kendi işinde; tarımda, ticarette ve sanayide vb. çalışırlar veya beraberinde başkalarını ücretle çalıştırırlar. Ücretle çalışanlardan işverenler sorumlu tutulamazlar. Đşverenler ile işçiler arasında iş akdinin uygulanmasından dolayı her iki taraf da sorumlu tutulur. Eğer aralarında bir ihtilaf olursa, Đslâm Hilâfet Devleti’nin mahkemelerine başvururlar. Çünkü mahkemeler, her türlü zulmü ortadan kaldırma mecburiyetindedir. Đşçinin ücreti, yapılan ittifaka göre tam vaktinde ödenir. Eğer ele geçen ücret, yaşam standartlarına göre değilse yani temel ihtiyaçları karşılamıyorsa ve yeterli gelmiyorsa, o işçilerden, Devlet’in Beyt-ul Mal’ı, Hazine’si mesul olur. Çünkü Đslâm Hilâfet Devleti ve Đslâm Ümmeti, herkesin temel ihtiyacını karşılama mecburiyetindedirler.

Ücretle çalışanlar, kendilerini çalıştıranlarla bir ihtilafa düşerlerse, uygun olan ücretin takdir edilmesi için uzmanların hakemliğine başvurulur. O uzmanlar, iki tarafın seçimleri ile oluşturulur. Eğer iki taraf, uzmanlar hakkında ittifak etmezlerse, onları yöneticiler seçer ve o uzmanların söylediklerine her iki tarafın uyması zorunlu olur. Yöneticiler tarafından belirli bir ücretin belirlenmesi caiz değildir. Çünkü ücret, bir menfaatin bedelidir. Tıpkı eşyaların fiyatları gibidir ve fiyat da malın bedelidir. Mal piyasası, malın fiyatını tabii olarak belirler. Aynı şekilde ücretle çalışanlar için menfaat piyasası da işçilerin ücret ihtiyacını belirler. Đslâm Hilâfet Devleti ise, işçiler için işler hazırlama mecburiyetindedir. Đşçilerin üzerinde iş sahipleri tarafından bir zulüm olursa, devletin onu (zulmü) kaldırması icap etmektedir. Devletin zulme sessiz kalması Đslâm’da haramdır. Çünkü her türlü zulmü Allahu Teâlâ haram kılmıştır. Bunun delili ise şu ayet-i kerimelerdir:

Bu sebeple esas mesele, Đslâm’da ücret meselesidir, işveren, ister şahıs olsun veya şirket olsun hiç fark etmez. Đslâm hayatında ücretle çalışanlarla ilgili Đslâm’ın hükümlerini şöyle özetleyebiliriz: Ücretle çalışanlar, ücret ödeyenlerle (işverenlerle) ittifak ettikleri iş sözleşmesi süresince belirlenmiş olan ücreti vaktinde hak ederler. Çünkü Allah Subhanehû ve Teâlâ diyor ki:

‫ﻡ‬‫ﻅﻠ‬ ‫ﻥ ﹸ‬‫ﻻ ﻤ‬ ‫ل ِﺇ ﱠ‬ ِ ‫ﻥ ﺍﻝﹾ ﹶﻘﻭ‬  ‫ﻤ‬ ‫ﺀ‬ ‫ﻭ‬ ‫ﺴ‬  ‫ﺭ ﺒﹺﺎﻝ‬ ‫ﺠﻬ‬  ‫ﻪ ﺍﻝﹾ‬ ‫ﺏ ﺍﻝﹼﻠ‬  ‫ﺤ‬  ‫ﻴ‬ ‫ﻻ‬ ‫ﱠ‬ Allah kötü sözün açıkçasını (söylenmesini) sevmez, ancak kendisine zulüm edilen (kimse) istisnadır. (en-Nisa 148)

‫ﻬﻡ‬ ‫ﻀ‬  ‫ﺒﻌ‬ ‫ﻨﹶﺎ‬‫ﺭ ﹶﻓﻌ‬ ‫ﻭ‬ ‫ﺎ‬‫ﺩﻨﹾﻴ‬ ‫ﺓ ﺍﻝ‬ ‫ﺎ‬‫ﺤﻴ‬  ‫ﻲ ﺍﻝﹾ‬‫ ﻓ‬‫ﻬﻡ‬ ‫ﺸ ﹶﺘ‬ ‫ﻴ ﹶ‬‫ﻤﻌ‬ ‫ﻡ‬‫ ﹶﻨﻬ‬‫ﺒﻴ‬ ‫ﻨﹶﺎ‬‫ﺴﻤ‬  ‫ﻥ ﹶﻗ‬  ‫ﹶﻨﺤ‬ ‫ﺎ‬‫ﺴﺨﹾ ﹺﺭﻴ‬  ‫ﺎ‬‫ﻀ‬‫ﺒﻌ‬ ‫ﻡ‬‫ﻀﻬ‬  ‫ﺒﻌ‬ ‫ﺨ ﹶﺫ‬  ‫ﻴﱠﺘ‬ ‫ﺕ ِﻝ‬  ‫ﺎ‬‫ﺭﺠ‬ ‫ﺩ‬ ‫ﺽ‬ ‫ ﹴ‬‫ﺒﻌ‬ ‫ﻕ‬ ‫ ﹶ‬‫ﹶﻓﻭ‬

Diğer bir surede ise Allah Subhanehû ve Teâlâ şöyle diyor:

Biz, onların (insanların) arasındaki maişetlerini (geçimliklerini) dünya hayatında taksim ettik ve birbirlerine faydalı olmaları için kimini diğerlerine derecelerle üstün kıldık. (ez-Zuhruf 32)

‫ﺎﺩ‬‫ﻌﺒ‬ ‫ﺎ ﱢﻝﻠﹾ‬‫ﻅﻠﹾﻤ‬ ‫ﺩ ﹸ‬ ‫ﻴﺭﹺﻴ‬ ‫ﻪ‬ ‫ﺎ ﺍﻝﱠﻠ‬‫ﻭﻤ‬ Ve Allah kullarına bir zulüm murat etmez. (el-Mümin 31)

Eğer Devlet’in, zulmü kaldırmakta gevşeklik

Diğer bir sûrede ise Allah Subhanehû ve Teâlâ köklüdeğişim

24

haziran 2008


işçi sorunları ancak islâm… ra Allah’tan bir farzdır. (et-Tevbe 60)

gösterdiği vaki olursa, Devlet hesaba çekilir. Bu muhasebe için Đslâm Hilâfet Devleti’nin Mezalim Mahkemesi devreye girer ve mazlumların üzerindeki zulmü kaldırır. Mezalim Mahkemesi’nin bu husustaki emri yöneticiye ve Devlet’e uygulanır.

Diğer bir sûrede ise Allah Subhanehû ve Teâlâ şöyle diyor: ‫ﻱ‬‫ﻭِﻝﺫ‬ ‫ل‬ ِ ‫ﻭ‬‫ﺭﺴ‬ ‫ﻭﻝِﻠ‬ ‫ﻪ‬ ‫ﻠﱠﻠ‬‫ﻯ ﹶﻓ‬‫ل ﺍﻝﹾ ﹸﻘﺭ‬ ِ ‫ َﺃﻫ‬‫ﻤﻥ‬ ‫ﻪ‬ ‫ﻭِﻝ‬‫ﺭﺴ‬ ‫ﻋﻠﹶﻰ‬  ‫ﻪ‬ ‫ﺎ َﺃﻓﹶﺎﺀ ﺍﻝﱠﻠ‬‫ﻤ‬ ‫ﻥ‬  ‫ﺒﻴ‬ ‫ﻭﹶﻝ ﹰﺔ‬‫ﻥ ﺩ‬  ‫ﻴﻜﹸﻭ‬ ‫ ﻝﹶﺎ‬‫ل ﹶﻜﻲ‬ ِ ‫ﺴﺒﹺﻴ‬  ‫ﻥ ﺍﻝ‬ ‫ ﹺ‬‫ﺍﺒ‬‫ﻥ ﻭ‬ ‫ﻴ ﹺ‬‫ﺎﻜ‬‫ﻤﺴ‬ ‫ﺍﻝﹾ‬‫ﻰ ﻭ‬‫ﻴﺘﹶﺎﻤ‬ ‫ﺍﻝﹾ‬‫ﻰ ﻭ‬‫ﺒ‬‫ﺍﻝﹾ ﹸﻘﺭ‬ ‫ﻨ ﹸﻜﻡ‬‫ﺎﺀ ﻤ‬‫ﻨﻴ‬ ‫ﺍﻝﹾَﺄﻏﹾ‬

Ayrıca işçinin ihtiyaç duyduğu; hem kendisi için ve hem de aile efradı için sağlık güvencesi ve işsiz kalınca da veya yaşlandığında çocuklarının öğretim ve eğitim güvencesi gibi vesaire güvencelerden tamamen devlet sorumlu tutulur. Çünkü bunlar, ücretle çalıştıranın sorumlulukları değildir. Ve bunlar, tebaada her aciz olan kişiye ait olan haklardır. Çünkü Đslâm Hilâfet Devleti tedavi ve öğrenimi topluma bedava temin eder. Çünkü bunlar Beyt-ul Mal’a ve Đslâm Ümmeti’ne farz kılınan hükümlerdendir. Allah Subhanehû ve Teâlâ şöyle diyor:

Allah’ın kendi Rasulü’ne beldelerin ehlinden verdiği ganimetler; Allah’a (Devlet’in Beytul Malı’na), Rasul’e, yakın akrabalara, yetimlere, miskinlere (tamamen mahrum olanlara) ve yolda kalanlaradır ki, sizin zenginlerinizin arasında (dolaşan) devlet (sulta) olmasın diye. (elEnfal 41)

Buna binaen Đslâm’da işçi sorunu olmaz. Çünkü iktisadda gelir dağıtımına büyük önem verilmiştir ve bütün sorunların çözümünden Devlet sorumludur. Devlet, sorunların çözümünde gevşeklik yaparsa hesaba çekilir.

‫ﺔ‬ ‫ﻤ َﺅﱠﻝ ﹶﻔ‬ ‫ﺍﻝﹾ‬‫ﺎ ﻭ‬‫ﻬ‬‫ﻋﹶﻠﻴ‬  ‫ﻥ‬  ‫ﻴ‬‫ﻤﻠ‬ ‫ﺎ‬‫ﺍﻝﹾﻌ‬‫ﻥ ﻭ‬ ‫ﻴ ﹺ‬‫ﺎﻜ‬‫ﻤﺴ‬ ‫ﺍﻝﹾ‬‫ﺍﺀ ﻭ‬‫ﺕ ِﻝﻠﹾ ﹸﻔ ﹶﻘﺭ‬ ‫ﺩﻗﹶﺎ ﹸ‬ ‫ﺼ‬  ‫ﺎ ﺍﻝ‬‫ِﺇﱠﻨﻤ‬ ‫ل‬ ِ ‫ﺴﺒﹺﻴ‬  ‫ﻥ ﺍﻝ‬ ‫ ﹺ‬‫ﺍﺒ‬‫ﻪ ﻭ‬ ‫ل ﺍﻝﹼﻠ‬ ِ ‫ﺴ ﹺﺒﻴ‬  ‫ﻲ‬‫ﻭﻓ‬ ‫ﻥ‬  ‫ﻴ‬‫ﺍﻝﹾﻐﹶﺎ ﹺﺭﻤ‬‫ﺏ ﻭ‬ ‫ﺭﻗﹶﺎ ﹺ‬ ‫ﻲ ﺍﻝ‬‫ﻭﻓ‬ ‫ﻬﻡ‬ ‫ﺒ‬‫ﹸﻗﻠﹸﻭ‬ ‫ﻥ ﺍﻝﻠﹼﻪ‬  ‫ﻤ‬ ‫ﻀ ﹰﺔ‬  ‫ﹶﻓﺭﹺﻴ‬

Çünkü Allah’ın Rasulü Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle diyor:

Sadakalar (zekâtlar) ancak fakirlere (yoksul olup temel ihtiyacını karşılayamayanlara), miskinlere (tamamen mahrum olanlara), ücretli olanlara (sadakaları toplayan görevlilere), kalpleri ısındırılacak olanlara (Đslâm’a yeni girmiş olanlara), kölelere (insanlık hürriyetini elde etmek isteyenlere), Allah yolunda (cihad edenlere) ve yolda kalanla-

köklüdeğişim

‫ﻪ‬ ‫ﺘ‬ ‫ﻴ‬‫ﻋ‬  ‫ﺭ‬ ‫ﻋﻥ‬  ٌ‫ﺌُﻭل‬‫ﻤﺴ‬ ‫ﻭ‬ ‫ﻫ‬ ‫ﻭ‬ ‫ﻉ‬ ‫ﺍ ﹴ‬‫ﻡ ﺭ‬ ‫ﺎ‬‫ﻻﻤ‬  ‫ﹶﻓَﺎ‬ “Ve Đmam (Halife) güdendir. Ve o kendi güttüğünden mesuldür.” (Buharî)

25

haziran 2008


Engin Uygun

gündem

bilgi@kokludegisim.com

Dünyada Yaşanan Gıda Krizinin Asıl Sebebi: Kapitalist Đdeolojidir! testo eden on binlerce kişi sokağa döküldü. ABD’de de pirinç konusunda olağanüstü hâl ilan edildi. Marketlerde pirinç satışlarına sınırlama getirildi. Türkiye’de ise fiyatların artışından dolayı olaylar yaşanmazken, son 6 ayda pirinçte %200, kuru fasulyede %160, nohutta %175, bulgurda da %100 fiyat artışı oldu. BM Gıda ve Tarım Örgütü’ne (FAO) göre, tahıl, süt ürünleri, et, şeker ve yağ fiyatları Mart 2008’de bir yıl öncesine göre %57 artış gösterdi.

Geçtiğimiz ay dünya, Kapitalizm’in ürettiği krizlerden bir yenisiyle karşılaştı. Bu kriz dünya gündemini sarsan gıda kriziydi. Son üç yılda %83 artış gösteren dünya gıda fiyatları sebebiyle açlıkla burun buruna gelen 37 ülkede yüz binlerce insan sokaklara döküldü, göstericiler güvenlik görevlileriyle çatıştı. BM’ye göre dünyada temel gıda fiyatları geçen yazdan bu yana %40 yükseldi. Özellikle pirinçte artan fiyatlar, Asya ülkelerinde krize sebep oldu. Filipinler’de restoranlara yarım porsiyon pirinç vermelerini söyleyen bir yönetmelik dağıtıldı. Temel gıda maddesi pirincin %80’ini ithal eden Haiti’de 50 kiloluk bir pirinç torbasının satış fiyatı son 1 haftada 35 $’dan 70 $’a yükseldi. Halk, iki haftadır hükümet karşıtı gösteriler için sokağa döküldü. Çıkan çatışmalarda 5 kişi hayatını kaybetti. Gösteriler sebebiyle Başbakan J. Edouard Alexis istifa etmek zorunda kaldı. Bangladeş’te, pirinç fiyatlarının artışını protesto eden 20 bin tekstil işçisi maaşlarının yükseltilmesi için Başkent Dakka’da gösteri yaptı. Gösteriye polis müdahale edince ortalık birden savaş alanına döndü. Göstericiler, etraftaki dükkânlara ve araçlara saldırdı. Birçok araç ateşe verildi. Mısır’da, son birkaç ayda yemeklik yağ ve pirinç fiyatının iki kat, ekmek fiyatının da beş kat artması sonucu sokağa dökülen halk, polisle çatıştı, 11 kişi öldü. Pakistan’da, tahıl fiyatları artınca, halk ambarlara saldırdı. Tahıl ambarlarının güvenliğini sağlamak için ordu alarma geçti. Afrika ülkeleri Moritanya, Fildişi Sahilleri, Senegal, Etiyopya gibi ülkelerde son aylarda gıda zamları sebebiyle yapılan gösterilerde çok sayıda insan hayatını kaybetti. Sadece Kamerun’da 3 ayda, polisle çatışan 40 kişi öldü. Özbekistan, Yemen, Bolivya ve Endonezya’da gıda fiyatlarının artışını proköklüdeğişim

Dünyada yaşanan bu olaylar neticesinde IMF, kıtlık uyarısı yaptı. IMF ve Dünya Bankası Kalkınma Komitesi toplantılarına katılan Kapitalistler, artan gıda fiyatları konusunda acil önlem alınması gerektiğini bildirdiler. Dünya Bankası Başkanı Robert Zoellick, gıda fiyatlarındaki artışın 100 milyon kişiyi daha yoksulluğa itebileceği uyarısında bulundu. IMF Başkanı Dominique Strauss-Kahn da, gıda fiyatlarındaki yükselişin sürmesi durumunda, yüz binlerce kişinin kıtlık tehlikesiyle karşı karşıya kalabileceğini söyledi. Dünyada yaşanan gıda fiyatlarının artması ve buna bağlı olarak da gıda krizinin oluşmasının sebepleri şunlardır: Petrol fiyatlarının artması ve Dolar’ın değerinin düşmesi, iklime bağlı koşullar, idarî ve siyasî başarısızlık, hububat ürünlerinden biyoyakıt üretilmesi. Bunları tek tek açıklarsak; • Petrol fiyatlarının artması ve Dolar’ın değerinin düşmesi: Petrol fiyatlarının artması, tohum, gübre, haşere ilaçları... gibi ziraî ürünlerin fiyatlarında artışa yol açmıştır. Bununla birlikte üretim ve nakliyat maliyetinin yükselmesi, başta buğday, pirinç ve mısır olmak üzere gıda maddelerinin fiyatlarındaki artışa te-

26

haziran 2008


dünyada yaşanan gıda krizi… sir etmiştir. Yine, gıda maddelerinin fiyatları, çoğunlukla Dolar’a endekslenmiştir. Dolayısıyla Dolar’ın değeri düştükçe, otomatik olarak bu fiyatlar artmıştır. Ekonomist Gratsiano şöyle diyordu:

maktadır. Bu da makul fiyatlara buğday ve hububat bulsalar bile, bu devletlerin bütçelerine muazzam bedeller yüklemektedir. Bu devletler, su kaynaklarına ve verimli arazilere sahip oldukları halde böyle olmaktadır. Hakikaten Atlas Dağları, Büyük Nil ve Fırat-Dicle beldelerinin dünyanın en büyük buğday ithalatçıları olmaları menfur bir vakıa değil midir?! Belki de Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki su kaynakları hakkında Dünya Bankası’nın yayınladığı raporda geçen tavsiyeler, Arap devletlerinin ne kadar habis politikalar izlediğini ifşa etmektedir. Raporda, su rezervlerinin, su tüketimini azaltan tarım politikalarına göre belirlenmesi gerektiği sonucuna varılmakta, domates ve kavun ziraatı önerilmektedir, buğday ziraatı değil! Tabii Dünya Bankası önerilerinin, Dünya Bankası Su Uzmanı Pier Francesco Mantovani’nin dediği gibi, mühendislerin belirlediği icraatlar ile değil, derin siyasî reformlar ile alâkası vardır! Bilindiği gibi, birçok devletin buğday üretim potansiyeli mevcuttur, ancak IMF’nin bağlı bulunduğu ‘Sömürgecilik siyaseti’ buna engel olmaktadır. Zira IMF, kendi siyasetine bağlı kalan devletlere tütün, pamuk gibi ürünlerin ziraatını teşvik etmekte ve bunların ziraatı için krediler ve destekler verirken buğday ziraatına yönelik kredileri ve destekleri men etmektedir. Bu da Batı’daki fabrikaları bu ürünlerle beslemek içindir.

“Dolar’daki güven kaybı, yatırım fonlarını, birincil emtiada yüksek kârlar aramaya yöneltti… Önce madenlerde, sonra gıdada...” • Dünyada yaşanan iklime bağlı koşullar: Kasırgalar, fırtınalar ve kuraklık gibi faktörler, ziraî üretimin düşmesine tesir etmiştir. Meselâ; en büyük hububat ihracatçılarından Avustralya, tarihinin en ciddi kuraklık riski ile karşı karşıya kalmıştır… Son zamanlarda bu iklimsel koşullara, et tüketiminin artmasına yol açan Çin, Hindistan ve Brezilya gibi bazı devletlerin iktisadî atılımı da eşlik etmiştir. Bilindiği gibi 100 kalorilik bir et parçasının üretimi için, hayvanların 700 kalorilik tahıl ile doyurulması gerekir. Oysa BM’ye bağlı Dünya Gıda ve Tarım Örgütü (FAO)’nün verilerine göre; 2,13 milyar ton tahılın yalnızca 1,01 milyar tonu insanların ihtiyaçlarına ayrılmıştır. Dolayısıyla hayvan yetiştiriciliği, küresel çapta fiyatları artırmaktadır. • Đdarî ve Siyasî Başarısızlık: Stratejik bir üretim olarak; Avrupa Birliği 122 milyon ton, Çin 106 milyon ton, Hindistan 75 milyon ton, ABD 56 milyon ton ve Rusya 48 milyon ton buğday üretirken, ABD 32 milyon ton, Kanada 15 milyon ton, Avrupa Birliği 10 milyon ton ve Arjantin de 10 milyon ton buğday ihraç etmektedir. Arap devletleri, -Suriye hariç- dünyada en çok buğday ithal eden Büyük Nil beldesi Mısır başta olmak üzere hepsi buğday ithal etmektedir. Mısır 7 milyon ton, Fransızlar döneminde meşhurlaşan tarım arazileri ve Atlas Dağları beldesi Cezayir 5 milyon ton, Dicle ve Fırat beldesi Irak 3 milyon ton, Fas 3 milyon ton, Yemen yaklaşık 3 milyon ton, Tunus 1 milyon ton ve Ürdün yarım milyon ton buğday ithal etmektedir. Dolar’ın düşmesi ve petrol fiyatlarının yükselmesi gölgesinde, buğday ithalatı da hayli fazla külfetli olköklüdeğişim

• Hububat ürünlerinden Biyo-yakıt Üretiminin yapılması: BM Raportörü Jean Ziegler, Alman DW Radyosu’na verdiği demeçte, dünyada gıda fiyatlarını daha çok arttıracağından dolayı büyük miktarda biyo-yakıt üretiminin “insanlığa karşı suç” olduğu yorumunu yapmıştır. Biyo-yakıt üretimi ziraî ürünlere dayalıdır. Son yıllarda pek çok sanayi devleti, fiyatları rekor düzeye çıkan petrole bağımlılıklarını azaltmak için ziraî mahsulleri ve tarım arazilerini biyo-yakıt üretiminde kullanmıştır. Bu da biyo-yakıta talebin artmasına yol açmış, dolayısıyla hububat fiyatlarının artmasına sebep olmuştur. ABD ve Brezilya gibi ülke-

27

haziran 2008


dünyada yaşanan gıda krizi… lerde tarım arazileri, etanol üretimi için mısır ve soya fasulyesi ziraatına ayrılmıştır. ABD’de 2001 yılından beri biyo-yakıt olarak değerlendirilen etanolun üretimi için kullanılan mısır miktarı %300 oranında artmıştır. Yine Amerika, 2017 başına kadar 35 milyar galon (133 milyar litre) etanol üretimi için uğraşmaktadır. Nitekim Amerikan Kongresi, 2005 yılı Enerji Belgesi’nde soyadan çıkarılan etanol üretiminin 2006 yılında 4 milyar galondan 2012 yılında 7,5 milyar galona yükseltilmesini onaylamıştır. Yine 2007 yılı Mart ayında Amerikan Başkanı George Bush, Brezilyalı mevkîdaşı Luiz Inácio Lula da Silva ile, etanol üretimine yönelik araştırmalar yapılması, gelecek neslin bu yönde geliştirilmesi ve bilhassa Orta Amerika ülkeleri arasında bir biyo-yakıt ticarî birlikteliği oluşturulması maksadıyla iki ülke arasında ortak işbirliğine yönelik “Etanol Mukavelesi” imzalamak üzere görüşmüştür. Đki Başkan arasındaki bu etanol anlaşması, biyo-yakıt üretiminde kullanılmak üzere hububat tarımının çarpıcı gelişiminin başlangıcı olmuştur. Brezilya, Arjantin, Kolombiya, Ekvator ve Uruguay’daki yeşil alanlar ve orman arazileri üzerinde biyo-yakıt üretimi için şekerkamışı, palmiye yağı ve soya tarlaları belirlenmiştir. Nitekim soya tarlaları, orman arazilerinden Brezilya’da 21 milyon hektarlık, Arjantin’de ise 14 milyon hektarlık alan işgal etmiştir. Hububat fiyatları yükseldiği sürece bu görüntü pek değişecek gibi de görünmemektedir. Nitekim 2008 yılında üretilecek 2,13 milyar ton hububatın 100 milyon tonu biyo-yakıt çıkarmak için kullanılacaktır. Diğer bir ifadeyle bu kadar ton hububat, arabaları doyurmak için tahsis edilecektir.

yakıt elde edilen bitkilere ayrılmasının, gıda maddelerini daha da pahalı hale getireceğine ve yoksul insanları daha da yoksullaştıracağına işaret ediliyor. Tariş Genel Müdürü Hüseyin Velioğlu ise, tarım alanlarında biyo-yakıt hammaddesinin üretilmesi sebebiyle Avrupa’da gıda fiyatlarının %20-30, Türkiye’de ise %5(!) oranında artış gösterdiğini kaydetti. Velioğlu, petrolün 124 $’a yükseldiği bugünlerde insanlığın enerji sağlamak için çıkış yolu bulmak zorunda kaldığını ifade etti. Avrupa’da mısır, buğday gibi ekim alanlarının biyo-yakıta dönmesi sonucunda gıdada arz açığı yaşandığını ve özellikle Đtalya ve Almanya’da tarımsal ürünlerin fiyatının %20 ile 30 arasında artış gösterdiğini dile getiren Velioğlu, Türkiye’nin de artıştan etkilendiğini ve gıda fiyatlarının %3 ile %5(!) arasında arttığını dile getirdi. Tüm dünyada gıda fiyatlarının artması, bazı ülkelerde de temel gıda maddelerinin bulunamaması Kapitalist ideolojinin sözcülerinden Britanya Başbakanı Gordon Brown ile Bolivya Devlet Başkanı Evo Morales’i biyo-yakıt karşıtı çizgide birleştirdi. Londra’da BM Dünya Gıda Programı Başkanı Josette Sheeran ile uzmanların katılımıyla gıda krizi ve biyo-yakıtın rolünün ele alındığı bir zirve düzenleyen Brown, gıda fiyatlarındaki artışın küresel kredi krizindeki gibi dünya refahı için büyük tehdit oluşturduğunu söyledi. Brown, “Tarım alanlarının iklim değişikliğiyle mücadele adına biyo-yakıt üretimine ayrılmasının gıda fiyatı artışlarında kilit rol oynadığından korkuyorum. Biyo-yakıtın enerji üretimi için yetersiz olduğunu artık biliyoruz.” dedi. Evo Morales, ise; tarlaların yakıta dönüşecek ürünler için kullanımının artmasının, ekmeği pahalılaştıran buğday başta olmak üzere, gıda fiyatlarında muazzam bir artışa sebep olduğunu söyledi. Đklim değişikliği konusunda da Kapitalizm’i suçlayan Morales, “Eğer dünyayı kurtarmak istiyorsak Kapitalist sistemi sona erdirmek görevimiz.” diye konuştu.

BM tarafından yayınlanan bir raporda, dünyanın birçok yerinde bitkilerden yakıt elde etmek amacıyla hızla biyo-yakıtlara yönelmenin, ormanların yok olma sürecini hızlandıracağı, küçük çiftçilerin topraklarını kaybetmelerine sebep olabileceği, ciddi gıda sıkıntısı oluşturabileceği ve yoksulluğu arttırabileceği vurgulanıyor. BM raporunda ayrıca, tarım alanlarının giderek daha geniş biçimde biyoköklüdeğişim

Binaenaleyh, her ne kadar, petrol fiyatlarının artması ve Dolar’ın değerinin düşmesi, iklime bağlı

28

haziran 2008


dünyada yaşanan gıda krizi… sıkı sarılanlar fakir olarak kalacaklardır. Gücü yeten kimse servetten pay alacak, güçlü olan kimse gücü sayesinde servete kavuşacaktır. Zayıf olanlar ise servetten mahrum kalacaklardır. Bu ise şüphesiz ki fakirliğin iyice yerleştirilmesi demektir. Üstelik Kapitalist sistem zenginlere nüfuz sağlar, Otoriteyi onların eline bırakarak insanlara hükmetmelerine imkân tanır. Bu sebeple Kapitalizm’e inanan Batı ülkelerinde, üretenlerin tüketenler üzerindeki hâkimiyeti açıkça görülmektedir. Petrol, otomobil, ağır sanayi vb. işlerle uğraşan büyük şirketlere sahip bir grup insan, bütün tüketicileri egemenlikleri altına almıştır.

koşullar, idarî ve siyasî başarısızlık, ve hububat ürünlerinden biyo-yakıt üretilmesi,... gibi sebepler dünyada gıda krizinin yaşanmasının sebepleri ise de, asıl sebep Kapitalist ideolojinin kendisidir. Zira bu ideoloji insan aklını ikna etmeyen, insan fıtratıyla uyuşmayan ve yine insanın kalbine güven vermeyen batıl bir ideolojidir. Çünkü bu ideoloji insandan doğmuştur. Đnsan ise sınırlı, eksik, aciz ve muhtaç bir varlıktır. Bundan dolayı insanın ortaya koyduğu ideolojilerin batıllığı ortadadır. Kapitalist ideoloji ister esasta (akidesinde), isterse insanların müşküllerine yönelik çözümlerinde külliyen fasit bir ideolojidir. Đnsanların sorunlarını çözmek şöyle dursun, aksine hep sorunlar üretmek, krizler çıkarmak... bu ideolojinin doğasında mevcuttur. Çünkü hayatta var olma metodu sömürü olan ve amellerde de ölçüyü menfaat kabul eden bu ideolojiden başka ne beklenebilir ki? Yine bu ideoloji iktisadî siyasetinde; meselelere toplumsal bir mesele, yani insanlar arası ilişkilerle ve servetin insanlar arasında dağıtılması ile ilgili bir mesele olarak bakması gerekirken, servetin artırılması ve elde edilmesi için insanlara çalışma ve mülk edinme hürriyeti vererek, meseleyi üretim meselesi haline getirmekle iktisadî meseleyi tamamen ters bir şekilde tasavvur etmiştir. Böylece meseleyi çözmemiş, aksine meseleyi, zulüm ve üstün kıymetlerin yok edilmesi üzerine bina etmiştir. Serveti, maddî kıymetlerin dışında hiçbir değere kıymet vermeyenlerin ve güçlülerin elinde bırakmıştır. Manevî, ahlakî ve ruhî kıymetlere önem verenlere karşı cimrileşmiş ve zayıfları bu servetten mahrum bırakmıştır. Đktisadî hayatı, insanlar arası ilişkilerin ve hayatın temeli haline getirmiş, ahlakî kuralları kabul ettiği bu iktisadî temel üzerine kurmuştur. Hayatı, yalnızca mal ve hizmet olarak, yani yalnızca madde olarak tasavvur ederek fertlerin fakirlik ve yoksulluk meselesini çözeceği yerde, topluma yoksulluğu iyice yerleştirmiştir. Çünkü toplumun güçsüz insanlardan arınması hayaldir. Millî gelirin artırılması iktisadî sistemin temeli olarak alındığı sürece manevî kıymetlere sımköklüdeğişim

Đşte, insanlığı bu Kapitalist ideolojiden ve onun krizlerinden kurtaracak, insanlığı sahih kalkınmaya götürecek, yeryüzünde adalet ve huzuru sağlayacak yegâne ideoloji, Đslâm Đdeolojisi’dir. Zira bu Đdeoloji, Kapitalizm’in aksine sınırlı, eksik, aciz ve muhtaç bir varlık olan insandan olmayıp, âlemlerin Rabbi olan Allah Subhanehû ve Teâlâ’dan gelen sahih bir ideolojidir. Yine bu Đdeoloji’nin iktisadî siyasetinin esası, Kapitalizm’in aksine- millî gelirin/üretimin arttırılması değil, fert fert her insanın temel ihtiyaçlarını tam olarak doyurmayı garantilemek ve gücü yettiğince de lüks ihtiyaçlarını karşılayabilme imkânını garantileyecek şekilde, ülkenin iç ve dış kaynaklarının dağıtımını sağlamaktır. Yani iktisad siyaseti ile ilgili olarak konulan hüküm ve kurallardan amaç, serveti geliştirmek ve çoğaltmak değil, her insanın temel ihtiyaçlarını doyurmayı ve lüks ihtiyaçlarını da en üst seviyede doyurmayı garantileyecek şekilde kaynakların dağıtımını gerçekleştirmektir. Özetle iktisadî siyasetin temeli, üretimi arttırmak değil, dağıtımdır. Öyleyse insanlığın, Đslâm Nizamı çerçevesinde iktisadî siyaseti tatbik edecek, insanlığı her türlü krizden kurtarıp, huzur ve adalet sağlayacak, onları dünya ve Ahiret’te kurtuluş yollarına götürecek bir devlete ihtiyaçları vardır ki, o devlet, Raşidî Hilâfet Devleti’dir.

29

haziran 2008


Hakkı Eren

gündem

hakkieren@kokludegisim.com

Abdüllatif Şener Nereye Koşuyor?! tesi’nde yayınlanan ve yeni bir siyasî parti için “Böyle bir şey için uygun ortama ihtiyaç var. Bu ortamı oluşturmaya çalışıyorum” demesi ile başlayan serüven, başka açıklamaları ile de devam etmiştir. Şener’in bu açıklamalarına karşın ise AKP tarafından kayda değer olarak AKP Genel Başkan Yardımcısı Dengir Mir Mehmet Fırat yanıt vermiş ve “Eğer yeni bir parti kurmak istiyorsan, farklı bir yol izleyeceksen, o zaman MKYK’dan istifa edersin. Bu ne kadar ahlakî, siyasete uygun, 8 ay geçti, şimdi tenkite başlıyorsun. Bu kadar süre geçince tenkit etmek ahlakî olmuyor.” demiştir. Yani AKP, Şener’i Parti’den ihraç edip onun popülaritesini arttırıp teşkil etmeye çalıştığı yeni oluşum için zemin hazırlamak istememektedir. Onun kendiliğinden istifa edip Parti’nin hastalıklı hücresinden en kolay şekilde kurtulmak istemektedir. Ve AKP tarafından yapılan tüm açıklama ve görüşler hadisenin ahlakîliği üzerinden gitmekte ve Abdüllatif Şener’i tabana ve Partili vekillere karşı suçlu gösterme gayretinde olmaktadır.

Sömürgeci kâfirlerin hegemonya kurmaya çalıştıkları ülke ve beldelerde her zaman kullandıkları belli üslupları olmuş; bu üslupları tarihî süreçte devamlı suretle kullanmalarından kaynaklanan hatrı sayılır tecrübeleri de oluşmuştur. Bu konuda sömürgeci kâfirler pragmatist-Makyavelist bir yaklaşımla her türlü habis ve çirkin üslupları kullanmışlar ve maslahattan başka herhangi bir kıymet ölçüsü kabul etmemişlerdir. Đşte bu üsluplardan bir tanesi de sömürgeci kâfirin istediği zaman içerisinde liderlik hırsı bulunan insanları bularak istediği yere kadar elinden tutması ve onları kendi çıkarları doğrultusunda kullanmasıdır. Bunu bazen direkt olarak yapar bazen de belirlediği kişinin önünü açarak endirekt yoldan yapar. Aynı Başbakan Erdoğan’ın Belediye Başkanlığı’ndan tek başına iktidar olan bir konuma taşınması ve aynı Erdoğan’a bugünlerde zor günler geçirten Abdüllatif Şener gibi… Ben bu yazımda meselenin genel boyutlarından daha ziyade Abdüllatif Şener’in herkes tarafından merak edilen çıkışındaki hakikati yakalamaya çalışacağım. Fakat beşer olmamız hasebiyle gördüklerimiz üzerinden bir değerlendirme yapmaya gayret edeceğim. Zira Türkiye üzerinde özellikle Đngiltere Kraliçesi’nin de gelmesinden de sonra savaş kızışmış ve kılıçlar tekrar kınlarından çıkarılmış bir vaziyettedir. Böyle bir ortamda siyasî değerlendirme yapmak oldukça zordur. Çünkü her iki kesimde anlık hamleler yapmakta ve yapılan hiçbir hamle karşılıksız kalmamaktadır. Đşte bunlardan dolayı da Abdüllatif Şener ile alakalı söyleyeceklerimiz doğru olması muhtemel zannî görüşümdür.

Vatan Gazetesi’nden Mine Şenocaklı’nın Şener ile yaptığı söyleşi sırasında, AKP’li bazı eski milletvekillerinin -ki bunlar “küskünler” diye isimlendirilenler- geldiğini, sonrasında ise halen faal olan AKP’li vekillerin geldiğini ve söyleşide onlara da birkaç soru sorduğunu yazmıştı. Tabii biz hadiseye baktığımız zaman vekillerin oraya kasıtlı geldiği ve Gazeteci’nin bu hadiseyi atlamayacağı ve dolayısıyla bu birlikteliğin deklare edilmiş olacağı ve bunun da etkili bir mesaj olacağını anlıyoruz. Ve bence bu hamle, yerini bulmuş ve AKP, Şener’i daha ciddiye almaya başlamıştır. Şener bu söyleşide, “Yeni bir siyasî parti kuracak mısınız?” sorusuna ısrarla “Start

Şener’in AKP karşıtı olarak bilinen Vatan Gazeköklüdeğişim

30

haziran 2008


abdüllatif şener nereye… verilmiş bir çalışma yok. Böyle bir şey için uygun ortama ihtiyaç var. Bu ortamı oluşturmaya çalışıyorum. Halkın yeterli düzeyde desteğini sağlamaya yönelik bir çaba içinde olmadığım söylenemez.” demiş ve devamla “Bugün itibariyle bile Türkiye’de siyasette büyük bir boşluk olduğunu, yeni bir siyasî oluşuma ihtiyaç bulunduğunu düşünen çok sayıda insan var. Bu boşluğu yeni bir siyasî oluşumun dolduracağını, mevcut siyasî partilere ilave olarak yeni bir güç merkezinin oluşabileceğini düşünüyorum. Şu anda hiçbir organizasyon içerisinde değilim. Kamuoyunu, toplumsal talebi izliyorum, bunun belli bir potansiyele ulaşıp ulaşmadığını test ediyorum. Ama bunun ötesinde herhangi bir aktif çaba içerisine girmiş değilim.” diyerek cevap vermiştir. Yani Şener, hamlelerini sağlam atıyor veya attırılıyor ve bu mücadelenin uzun soluklu olacağı sinyallerini veriyor. Zaten Şener’in tekrar milletvekili adayı olmaması, onun bugünler için saklanması ile de ilgilidir.

ner’in eşi de başörtülüydü! Ama nasılsa Şener’in Çankaya’da Cumhuriyet, Demokrasi ve Laiklik için bir kalkan olacağına inanmışlardı. Peki, onlara bu inancı sağlatan kimdi? Neden Amerika o makama Şener’i değil de Gül’ü daha uygun buldu. Acaba Şener’in başka kesimlerle dirsek teması mı vardı? 2- “Laiklik yeniden tanımlanmalıdır” denildiğinde “Hayır, yeni bir tanıma gerek yok” demiş. “Kişiler Laik olmaz, devlet Laik olur” cümlesi sarf edildiğinde de “Bu mefhumlar eğilip bükülemez” diye karşı çıkmıştı... 3- 19 Şubat 2006’da CNN Türk’te ‘Ankara Kulisi’ programında, kendisinin “gizli solcu” olarak nitelendirildiğinin anımsatılması üzerine, “Gizli solcu dediğiniz zaman hafifletmiş olursunuz. Her Mülkiyeli biraz Komünist’tir” demişti… 4- 21 Kasım 2005’te Şarap Üreticileri Derneği ve Ankara Üniversitesi’nin, “Topraktan Kadehe AB Yolunda Bağcılık” konulu toplantısında, “Şarabın her şeyini bilirim sadece tadını bilmem” demişti…

Şener, AKP’nin ilk dört adamından biri iken ve Parti’nin kuruluşunda fazlaca emeği var iken, kendisine verilen makamlar onu tatmin etmemiştir. Özellikle Cumhurbaşkanı adayının Abdullah Gül olduğunun açıklandığı ortamda Şener’in TV ekranlarına yansıyan o yüz halini hiç unutmuyorum ve o yüz hali onun buna hiç de sevinmediğini gösteriyordu. Hâlbuki kendisi, bugünkü açıklamalarında; “siyasetin getireceği hiçbir makam beni tahrik etmiyor. Cumhurbaşkanlığı dediğiniz zaman tahrik olmuyorum veya başbakanlık dediğiniz zaman tahrik olup, ‘Aman şurayı da elde etmem lazım’ diye bir duyguya hiç kapılmıyorum” diyor. Ama bu da bana hiç inandırıcı gelmiyor! Çünkü Şener’in AKP’li iken bile bazı kesimlere hoş gözükme gibi bir hareket içerisinde olduğunu görmüştük. Mesela;

5- 8 Temmuz 2006’da Sivas Zara Şerefiye Şenlikleri ve Kangal Devletlerarası Çoban Köpeği Festivali’nde, “Hepimiz Aleviyiz, hepimiz Sünni’yiz. Hepimiz birbirimizin gücüyüz. Tek başına güç olmaz.” demişti… 6- 16 Mayıs 2004’de Diyarbakır gezisinde Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir ile kahvaltı ederken, Kürtçe “Ez te hezdıkım” (Ben seni seviyorum) “Sayın Başkan sizi seviyorum. Şahsınızda bütün Diyarbakırlıları seviyorum. Đnsanlar ister “I love you”, ister “Je taime”, isterse de “Ez te hezdıkım” desin. Birbirlerinin frekansına en yakın sözcüklerle bunları ifade etsinler.” demişti... 7- Ayrıca hanımının başörtülü olmasını kendisinin istemediğini ve aslında evlenmeden önce başı açık bir eş aradığını söylemişti…

1- Şener CHP’liler için bile farklı konumdaydı. Cumhurbaşkanlığı için kan gövdeyi götürürken, Baykal, “Şener aday olursa uzlaşabiliriz” dedi. Hâlbuki sözde mesele eşlerin başörtüsüydü, ancak Şeköklüdeğişim

Ve tüm bunlar bazı yerlere mesaj vermek ve “göreve hazırım, ben değişenlerden de çok değiştim” demek içindi! Ama tüm bu liderlik hırsına

31

haziran 2008


abdüllatif şener nereye… rağmen, Şener’in siyasî bir parti kuracağına inanmıyorum. Çünkü kendisi de bunu ifade ediyor ve diyor ki “gerekli şartların oluşması lazım.” Ve yaptığı tüm bu çaba gerçekten gerekli alt yapıyı oluşturmak için! Ama “neyin alt yapısını?” denilirse bence ‘AKP’yi bölmenin altyapısı!’ Çünkü Şener, daha önce Muhsin Yazıcıoğlu’nun, Đsmail Cem’in, Hüsamettin Cindoruk’un düştüğü hataya düşmeyecek kadar da siyaseti bilir. Onun derdi nedense kapatma davasından sonra ortaya çıkmış ve bir anda memleketi bu kapatma davasından sonra düşünür ve memleket aşkıyla bir şeyler yapmanın fevkinde olmuştur. Ama bu kapatma davası onun sahneye çıkması için kasıtlı veya kasıtsız en uygun zamanlama olmuştur. Ayrıca Şener, bu zemin yoklama çalışmalarından sonra “eğer bugün seçim olursa oyumu AKP’ye veririm” diyerek AKP yönetimi tarafından gösterilmeye çalışılan hain imajını düzeltmeye çalışmaktadır. Bu bağlamda HaberTürk’te Basın Kulübü programına katılarak gazetecilerin sorularını yanıtlamış ve “Parti’den ihraç edilmeniz için düğmeye basıldığı yolunda haberler var? Ne diyorsunuz?” sorusuna “Hayır, böyle bir girişimden haberim yok. Abdüllatif Şener bir olgudur. Parti’den koparmak kolay değildir. Şener’i bir kenara koymak kolay değildir.” yanıtını vermiştir. Yeni bir siyasî parti kurmak isteyen herkes, bu durumda puan toplamak için AKP’ye vurur, hatta kimisi belden aşağı bile vurur. Ama Şener de bunu görmüyoruz. Aksine o, gerçek AKP’li olduğunu ve şu anki Yönetim tarafından Parti’nin kötü yönetildiğini vurgulamaktadır. Bu da onun yeni bir parti ile değil, AKP içerisinde bir şeyler yapmak istediğini göstermektedir. Tabii şartlar ne olur veya hamleler onu nereye sürükler şu an için bilemiyoruz.

Abdüllatif Şener’e ilaveten Kırıkkale Milletvekili Vahit Erdem’in, son günlerde Hükümet’e ve AKP’ye yönelik eleştirileri parti içinde rahatsızlık oluşturmuş ve bu parti içi muhalefetin kimlerden oluştuğu merak konusu olmuştur. AKP’ye karşı içeriden gerçekleştirilen bu hamleyi fark eden Başbakan Erdoğan ise bütün vekilleriyle gruplar halinde görüşerek bu hamlenin önünü kesmek istemiş ve muhalifleri tespit etme çabasına girmiştir. Bugüne kadar vekilleriyle sadece yılda bir kez Kızılcahamam kampında görüşen Erdoğan, tehlikenin boyutunu kavramış olacak ki, bu konuda hiç yapmadığı bir uygulama ile vekilleriyle bire bir görüşmeler de yapmıştır. Özellikle AKP’ye açılan kapatma davasının ardından, Başbakan Erdoğan’a yönelik eleştirilerin yüksek sesle dile getirilmeye başlandığı bir sırada Đngiltere Kraliçesi’nin gelişi de hadisenin daha ciddi düşünülmesi gerektiğini ortaya koymuş ve AKP’de tehlike çanları çalmaya başlamıştır. Bu ziyaretin sonrasında benzeri sözler, isim vermeden, Gazeteci Fikret Bila ile konuşan ve AKP’yi eleştiren bir Bakan’ın röportajında da yer almış ve bu Bakan’ın, kulislerde ‘Cemil Çiçek’ olduğu konuşulmuştur. Ayrıca Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın iddianamesinde Çiçek’in adının olmaması da Çiçek’le ilgili soru işaretlerine neden olmuştur. Hatta Çiçek’in iddianamenin hazırlandığını bildiği ancak bu konuda Başbakan’ı uyarmadığı bile öne sürülmüştür. Daha sonra Đngiliz haber ajansı Reuters’a yine AKP’li bir Bakan, -isim vermeden- konuşmuş ve aynı bağlamda sözler sarf etmiştir. Parti içerisinde oluşturulan bu muhalif akımlardan sonra AKP yönetimi ise kapalı kapılar ardında herkese “Kimse karnından konuşmasın” diyerek açığa çıkmalarını istemiştir.

Şener’in derin boyutu ise; AKP’ye karşı siyasî bir rakip ve siyasî bir parti ortaya koyamayan Đngilizci kesiminin, AKP’yi bölmenin yollarına başvurmasıdır. Şener’in hareketlerini bu bağlamda değerlendirmemiz en doğru değerlendirme olacaktır.

Görüldüğü üzere Şener ile başlayan süreç özellikle kapatma davası sürerken AKP’yi zor durumda bırakmıştır. Kapatma davasının bir sürüncemede kalacağı, AKP’nin daha çok yıpratılacağı ve muhaliflerin her geçen gün daha çok malzeme bulup ses-

köklüdeğişim

32

haziran 2008


abdüllatif şener nereye… Menderes ve Özal gibi bir akıbet bekleyebilir. Bence bunu Erdoğan’da anlamış ve bu, yüzüne Kraliçe ile birlikte yedikleri yemekte haklı bir endişe olarak düşmüştür.

lerini yavaş yavaş yükselteceği, çok uzak görülmemektedir. Özellikle Osman Paksüt hadisesi ve ardından gelen Başkanlar Bildirisi’nden sonra Yargı ile Hükümet arasındaki gerilim Kraliçe’nin esintisinden kaynaklanmaktadır. Bence asıl dikkat edilmesi gereken ise Cumhurbaşkanı Gül’dür. Zira Kraliçe esas hamleyi ona yapmıştır. Yani AKP’nin yani Amerika’nın başı ciddi anlamda bir bölünme tehlikesi ile karşı karşıyadır. Bu süreçte Bülent Arınç da dikkat edilmesi gereken ve gözlemlenmesi gereken bir başka isimdir. Zira onun da Şener ile birlikte hareket etmesi AKP’de ciddi kopmaları sağlayabilir. Tabii ki tüm bunlar kapatma davası ile birlikte değerlendirilecek ve ona göre de şekillenecektir. AKP Kurmaylarına getirilecek siyasî yasaklar, sahneye yeni kurmayların çıkmasına vesile olacaktır. Ve bu yeni kurmaylar Amerikan patentli olmayacak gibi durmaktad��r.

Peki, buradan Müslümanların çıkarması gereken ders ne olmalıdır? Onlara düşen aynı hatayı bu sefer de ister Şener olsun, isterse başkası peşinde tekrarlamamalarıdır. AKP gibi “kalabalıkların partisi olacağım” diye herkesimi kucaklamak, bir fikir ve duygu bütünlüğünden uzaklaşmaktır. Müslümanların bir fikir ve duygu bütünlüğü içerisinde bir ideoloji etrafında toplanıp gerçek siyasî partiler ile hareket etmesi gereklidir. Bu gereklilik çoktan bir ivedilik ve önem arz etmektedir. Aynı hataları tekrar tekrar yapmak, bırakın bir Müslüman’ı aklıselim bir insana bile yakışmamaktadır. O yüzden şahısların liderlikleri altında değil, gerçek lider olan Đslâm Fikri liderliği altında hareket etmemiz gerekmektedir. Đnsanlığı ve Müslümanları kurtaracak olan yegâne çözüm budur.

Buradan çıkarılması gereken ders, tarihin yine tekerrür etmesidir. Bugün Erbakan’a siyasî yasak getiren ve ev hapsi çekmesini sağlayan onun “rahle -i tedrisatında” ders gören öğrencileri ve arkadaşlarıdır. Görünen o ki, aynı akıbet Erdoğan’ı da beklemektedir. Ama bence o, Erbakan gibi değil de daha zor şartlar da kalacaktır. TGTV’nin hazırladığı billboardlardaki “Demokrasi yıldızları” olarak Menderes ve Özal’ın ardından gösterilen Erdoğan’ı

köklüdeğişim

‫ﻑ‬  ‫ﻭ‬‫ﺭ‬‫ﻤﻌ‬ ‫ﻥ ﺒﹺﺎﻝﹾ‬  ‫ﻭ‬‫ﻤﺭ‬ ْ‫ﻴﺄ‬ ‫ﻭ‬ ‫ ﹺﺭ‬‫ﺨﻴ‬ ‫ﻥ ِﺇﻝﹶﻰ ﺍﻝﹾ ﹶ‬  ‫ﻭ‬‫ﻋ‬‫ﻴﺩ‬ ‫ﻤﺔﹲ‬ ‫ ُﺃ‬‫ﻨ ﹸﻜﻡ‬‫ﻭﻝﹾ ﹶﺘﻜﹸﻥ ﻤ‬ ‫ﻥ‬  ‫ﻭ‬‫ﻠﺤ‬‫ﻤﻔﹾ‬ ‫ﻡ ﺍﻝﹾ‬ ‫ﻫ‬ ‫ﻙ‬  ‫ﹶﻝ ِﺌ‬‫ﻭُﺃﻭ‬ ‫ﻨ ﹶﻜ ﹺﺭ‬‫ﻥ ﺍﻝﹾﻤ‬ ‫ﻋﹺ‬  ‫ﻥ‬  ‫ﻬﻭ‬ ‫ﻴﻨﹾ‬ ‫ﻭ‬ Sizden, hayra çağıran, iyiliği emredip kötülüğü meneden bir topluluk bulunsun. Đşte onlar kurtuluşa erenlerdir. (Âl-i Đmran 104)

33

haziran 2008


KöklüDeğişim

haber merkezi

bilgi@kokludegisim.com

Đslâmî Beldelerden Haberler •Kâfirlerin Kur’an’a Saldırısı Kin ve Nefret ile Devam Ediyor!

zü önünde bu menfur eylemi yaptıklarını, Mushaf’ı o mekânda bıraktıklarını, üzerinde kurşun izleri bulunduğunu ve kapak sayfasına küfür ifadeleri yazdıklarını teyit ettiler.

14 Mayıs 2008 günü, Irak’ın saygın otoritelerinden biri olan Irak Müslüman Âlimler Heyeti bir basın açıklaması yayınlayarak, Amerikan işgalinin Allahu Teâlâ’nın Kitabı’na karşı yeni bir cürümünü

Muhakkak ki bu menfur cürüm, Kâfirlerin, bu cümleden Irak’taki kâfir Đşgal Kuvvetleri’nin Đs-

ifşa edip kukla Irak Hükümeti’nin buna sessiz masını kınadı.

lâm’a, Kitabı’na ve ehline karşı gözlerinin nasıl da karardığını açıkça göstermektedir. Yine tasarruflarında uğradıkları hezimetin ve iflasın boyutunu da gösterdiği gibi, kalplerinde gizledikleri kin ve nefretin bu mücrim eylemlerle dışa vurduklarından kat be kat şiddetli olduğunu da göstermektedir.

Yayınlanan açıklamaya göre; Amerikan kuvvetlerine bağlı üç zırhlı araç ve Hammer tipi jiplerden oluşan bir birlik, 11 Mayıs 2008 Pazar günü, erRıdvâniyye bölgesindeki polis merkezine yakın bir mevkide, Mushâf-uş Şerîf’in bir nüshasını, üzerine ateş etmek üzere bir hedef tahtasına koyup peş peşe ateş açtı.

Şüphesiz ki Allah, Kitabı’nın koruyucusudur ve O, muhakkak şiddetli intikam sahibidir. Olayın kamuoyuna yansıması üzerine bir Amerikan askeri Irak’tan gönderilerek olayın üzeri kapatılmak istendi. Irak Hükümeti ise utanç verici

Bölge sakinlerinden görgü tanıkları, bu birliğin mensuplarının, polis merkezinin korumalarının gököklüdeğişim

34

haziran 2008


islâmî beldelerden haberler neli, Kerimov’un cellâtlarının uyguladığı vahşî işkenceler sonucunda ölüme maruz kalmaktadırlar.

suskunluğunu sürdürdü. Bununla da kalmadı, olaydan kısa bir süre sonra Irak Müslüman Âlimler Heyeti’nden iki Müslüman katledildi.

Söz konusu Đnsan Hakları Kurumu’nun yayınladığı haberde, Hokand şehrinden 25 yaşındaki Müslüman genç Âdil Azîzov’un cesedinin, 05 Mayıs 2008 günü Özbekistan’ın doğrusunda bulunan Fergana Vadisi’ndeki Hokand şehrindeki ailesine teslim edildiği belirtildi.

Müslümanlar, kendilerini koruyacak ve ardında savaşacakları bir Halife’den mahrum kaldıkları sürece, Kâfirlerin Đslâm’a, Rasulü’ne, Kitabı’na ve Ümmeti’ne saldırılarının sonu asla gelmeyecektir. Böylesi cürümler karşısında yalnızca gösteriler yapmakla ve nefret duymakla yetinmek caiz değildir, bilakis Allah’ın Kitabı’na yapılan bu hakaret karşısında canı yanan, üzüntü duyan, öfke dolan her Müslüman, bu cürümlerin önünü kesecek Hilâfet Devleti’ni kurmak için çalışmalıdır.

Şehîd Azizov, Hizb-ut Tahrir’e üyelik suçlaması ile 2001 yılında tutuklanmış ve Đshak Kerimov’un mücrim mahkemesi yalanla, iftirayla ve saptırmayla terör eylemlerine karıştığını iddia edip, onu 15 yıl hapse mahkûm etmişti. O tarihte Đnsan Hakları Örgütleri, Kerim Kardeş Âdil Azizov’a yöneltilen suçlamanın, mütedeyyin Müslümanlara sürekli yapılan Vahhâbîlik, radikalizm ve terörizm şeklindeki diğer suçlamalar gibi, asılsız ve uydurma bir suçlama oluğunu teyit etmişlerdi.

(Kaynak: Irak Müslüman Âlimler Heyeti Resmî Web Sitesi: www.iraq.amsi.org Sitenin Türkçe bölümü: www.heyetnet.org)

•Özbekistan’da Azizov!

Bir

Şehîd

Daha:

Âdil

Bağımsız Đnsan Hakları Örgütü Aktivistleri Başkanı Serhat Beg Ekremov, BBC Özbek servisine yaptığı açıklamada şöyle dedi: “Dindar mahkûmların maruz kaldığı işkencelerin ve baskıların dozajı giderek artmaktadır.” Ve şöyle devam etti: “Aşırı işkenceler sebebiyle mahkûmların ölüm vakıaları hayli fazladır. Ancak gazeteciler ve insan hakları aktivistleri, medyaya sızdırmalarını engellemek amacıyla Özbek Güvenlik Birimleri’nin şehit ailelerine dayattığı ağır baskılar, yoğun güvenlik denetimi ve ciddi tehditler sebebiyle bu haberlere ulaşamıyorlar ve elde edemiyorlar.” (Kaynak: www.muslimuzbekistan.net)

Özbekistan’daki Bağımsız Đnsan Hakları Aktivistleri Örgütü, Özbekistan Otoritelerinin hapishaneleri arasında en kötü namıyla ünlü Caslık Hapishanesi’nde yeni bir ölüm vakıasını ortaya çıkardılar. Bu korkunç hapishanedeki şehitlerin geköklüdeğişim

•Hizb-ut Tahrir Üyeleri Kuveyt’te Đdamla Yargılanıyor Kuveyt Ceza Mahkemesi, 29 Nisan günü, Kuveyt’te Hizb-ut Tahrir’in bir kolunu oluşturmaya çalışmak suçundan yargılanan dört kişinin davasını

35

haziran 2008


islâmî beldelerden haberler •Tunus Kadın ve Aile Đşleri Bakanlığı Hicâbı Yasaklıyor

ele alacak. Davanın sanıkları arasında Hizb-ut Tahrir’in Kuveyt Vilâyeti’ndeki Medya Bürosu Başkanı Hasen ed-Dâhî de bulunuyor.

Tunus Kadın ve Aile Đşleri Bakanlığı 8 Mayıs günü, kendisine bağlı kurumlarda hicâbın giyilmesini yasaklayan ve bölücülük kıyafeti olarak tanımlayan yeni bir idarî kararname yayınladı.

Daha önce Başsavcı, Kuveyt’te 2004 yılında tesis edilen Hizb’in Kuveyt Vilâyeti koluna üyelik suçlamasıyla tutuklanmalarını emretmişti. Hizb’in üyeleri ise “Üyesi oldukları Hizb’in hedeflerinin barışçıl olduğunu, devlete karşı silah kullanmayı benimsemediklerini, Hizb’in Đslâmî yönetici gölgesinde Đslâmî bir devlet kurmayı hedeflediğini ve Đslâmî Hilâfet’i kurarken Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in attığı adımları takip ettiğini” ifade ettiler.

Mezkûr kararname, hicâbı ve başı örten her tür kıyafeti güya “aşırılık simgesi” olarak tanımlayıp “Hanif Dinimiz Đslâm ile hiçbir alâkası yoktur” şeklinde bir iddia ortaya attı. Kararname metni, “Bölücülük kıyafeti giyilmesi, bazı şekillerinin kullanılması ve kadınların başlarını örten eşarplar ve değişik örtüler takmaları hakkındadır” başlığı altında yayınlandı.

Yetkili kaynaklar ise şöyle dedi: “Savcılık, başka bir sistem yapısına sahip bir devlet kurmak amacıyla devlet otoritelerini ele geçirmeyi amaçlayan yasak bir Hizb kurmak, ülkenin egemenliğine ve bağımsızlığına tahakküm etmek ve yönetim sistemine karşı devrim yapmak şeklinde sanıklar hakkında üç suçlamada bulundu. Bu suçlamanın cezası ise, idam veya müebbet hapse varmaktadır.”

Bakanlık kendisine bağlı yerel yetkilileri, ister eğitsel, ister etkinlik, isterse çocuklara giydirme amaçlı olsun, belirtilen kılık-kıyafet şekillerini giyen veya kullanan herkese karşı koymaları noktasında uyardı. Tunus’taki pek çok kamu kuruluşu, kamu alanlarında kadınların hicap giymesini yasaklamaktadır. Tunus’taki hicâb karşıtı kampanya, 80’li yılların başlarındaki Đslâmî hareketlerin tırmanmasıyla başlamıştır. 1982 yılında Talim ve Terbiye Bakanlığı, kendisine bağlı kurumlarda hicâbın giyilmesini yasaklayan “108. Kararname” olarak bilinen bir kararname yayınlamıştır. Ardından bu yasaklama farklı kurumlarda genel hale gelmiş ve benzer kararnameler yayınlanmıştır. Tunus’taki resmî ağızlar, hicâbı, başörtüsünü ve benzeri kadınlara ait Đslâmî şekilleri, “Tunus geleneklerine sokulmuş bir bölücülük ve gericilik simgesi” şeklinde değerlendirmektedirler. Tunus Diyanet Đşleri Bakanı Ebu Bekr el-Ahzuri bile geçmişteki açıklamalarında hicâbı “ahenksizlik ve aykırılık” olarak tanımlamıştı. Türkiye’ye ne kadar da benziyor, değil mi?

(Kaynak: Islamtoday.net)

(Kaynak: Islamtoday.net)

köklüdeğişim

36

haziran 2008


islâmî beldelerden haberler •Amerikan Đşgal Kuvvetleri ve Kukla elMalikî Hükümeti, Muktedâ es-Sadr’ın elMehdî Ordusu’nu Hedef Alıyor

el-Malikî Hükümeti’nin Mehdî Ordusu’nu hedef alan son operasyonlarına gelince; bunun Dick Cheney’nin son Irak ziyareti ile doğrudan bağlantısı vardır. Sadr’ın şu anda destek vermediği Irak Hükümeti, ciddi krizler geçirmekte, Amerikan politikalarını yürütmekte sıkıntı yaşamaktadır. Yine Amerika, Irak’ta kendi kontrolü dışında olmayan veya kontrolünden çıkabilecek askerî güç istememektedir. Hatta Kuzey Irak’taki Kürt peşmergelerin bile, Irak Ordusu’na entegre edilmesi söz konusudur. Ayrıca Amerika bu operasyonu başlatarak, hem Muktedâ’yı Hükümet ile uzlaşmaya ve destek vermeye zorlamakta (nitekim Sadr bu yönde olumlu sinyaller vermeye başladı), hem seçim yılında olan Amerikan halkına Irak’ta Amerika’nın başarılı operasyonlar yürüttüğü görüntüsü yansıtmakta (nitekim operasyonların başlamasından yaklaşık bir hafta sonra Petraus ve Crocker, Kongre’de ifade verdi), hem de Irak halkına gözdağı vermektedir. Operasyonun Irak Ordusu tarafından yürütüldüğü ve Amerikan uçaklarının havadan destek verdiği iddia edilse de, Bedr Tugayları gibi diğer Şiî grupların da operasyona katkı verdiği dikkate alındığında, işin içinde Şiî gruplar arası güç mücadelesinin bulunduğu da düşünülebilir. Bununla birlikte Nuri elMaliki’nin Basra’ya gidip operasyonu bizzat yönetmesinden zaafa uğramış Irak Hükümeti’nin bir iade-i itibar çabası olduğu görülebilir. Gerçek şu ki Muktedâ, Amerikan Ordusu’nu ve kukla Hükümetini şiddetli bir krize ve hezîmete uğratabilecek potansiyele fazlasıyla sahiptir. Ancak vazgeçemediği çıkarları ve anlık hesapları, onu bu cesaretten mahrum bırakmaktadır. Amerika ve ajanları da bunu bildiği için, aslında oldukça riskli olan böyle bir operasyona girişmekten sakınmamaktadır. Đran’ın Irak’taki Büyükelçisi Hasan Kazımî, Sadr’a yönelik operasyonun Basra ayağına destek verirken operasyonunun Bağdat’taki Sadr bölgesine genişletilmesine tepki göstermesinden anlaşıldığı gibi, Đran Sadr hareketinin kısmen yontulması gerektiği gö-

Alî es-Sistânî ve AbdulAzîz el-Hekîm’den sonra Irak’ta Şiîlerin en önemli liderlerinden üçüncüsü olan Muktedâ es-Sadr aslen Lübnanlıdır ve meşhur Şiî lider Ayetullah Muhammed Sâdık es-Sadr’ın oğludur. Muhammed Sadık es-Sadr, yıllar önce Necef’te iki oğlu ile pusuya düşürülerek katledilmişti. Kayınpederi de yine meşhur bir Şiî lider olan ve 1980’de idam edilen Ayetullah Muhammed Bakır es-Sadr’dır. Sadr ailesi Irak ve Lübnan Şiîleri üzerinde oldukça önemli izler bırakmış bir ailedir. Irak’tan ed-Dâvâ Partisi, Lübnan’daki Emel ve Hizbullah hareketlerinin Sadr ailesi ile tarihî bağlantıları vardır. Đşte Muktedâ es-Sadr’ın popülaritesi bu ailevî bağlarından ve Bağdat’ın es-Sadr bölgesindeki taraftarlarından ileri gelir. Yoksa Muktedâ’nın aslında köklü bir geçmişi ve babası, kayınpederi ve diğer aile efradı gibi derinliği yoktur. Geçmişte Sadr ailesinin böylesi ileri gelenleri değişik şekillerde katledilmiş, âdeta aileye liderlik edecek kimse bırakılmamıştır. Muktedâ ise genç ve tecrübesizdir. Đstikrarlı bir seyri yoktur. Bunun için 2003’teki Amerikan işgaline karşı tepkisi eylemden ziyade söylem bazında olmuştur. Amerikan kuklası Irak Hükümeti’ne çoğu zaman destek vermiş, çatıştığı dönemlerde desteğini çekmiştir. Bir diğer ifadeyle damarına basılmadıkça, adamları tutuklanmadıkça, çıkarlarına dokunulmadıkça, kendi işine bakıp işgal güçlerine sorun çıkarmamıştır. Mehdî Ordusu ise Haziran 2003’te Muktedâ’ya bağlı olarak kurulan birkaç bin kişilik bir askerî kuvvettir. Buna mukabil, el-Hekîm grubunun da Bedr Tugayı isimli bir askerî kuvveti vardır. Muktedâ’nın Mehdî Ordusu, çıkarları zarar görmedikçe işgal kuvvetleri ile çatışmaktan sakınmıştır. Dolayısıyla Muktedâ’nın siyasî ve askerî adımları, çoğunlukla şartlara ve çıkarlara göre şekillenmiştir. köklüdeğişim

37

haziran 2008


islâmî beldelerden haberler rüşündedir. Amerika’nın ve dolayısıyla Malikî Hükümeti’nin izlediği politika, istikrarsız ve çelişkilerle doludur. Bu durum, Irak Hükümeti’nin içerisinde bulunduğu krizin şaşkınlığını üzerinden atamaması ve Amerikan yönetiminin kararsızlığı ile açıklanabilir. Zira Amerikalı politika üreticileri, Irak’taki kaosu aşmak konusunda uzun vadeli stratejiler geliştirmek için harıl harıl çalışırlarken, Amerikan yönetimi, petrol yasası, Kerkük ve federasyon gibi kısa vadeli sorunların üstesinden gelmek ve seçimler gibi anlık maslahatlar kesbetmek üzere aslî rotasından sapmalar göstermekte, bu sapmalar da otomatik olarak Irak’taki kuklalarının izlediği politikalara sirayet etmektedir.

nezdindeki kıymetlerini gösteren ibretlik bir olaydır. •Özbekistan Diktatörü Yerine Kızını Hazırlıyor Özbekistan diktatörü Đshak Kerimov, kamuoyunda şaibeleri ile tanınan kızı Gülnara Kerimova’yı şimdilerde siyasî ortama hazırlayarak kendisine halef kılacağının sinyalini veriyor. Gülnara Kerimova oldukça karmaşık ve fantastik bir hayata sahip. 35 yaşında, Afgan kökenli bir Amerikan vatandaşından boşanmış, ülkenin en zenginlerinden, skandalları ve kurnazlıkları ile meşhur. Özbekistan’ın en büyük cep telefonu operatörünün, (Dubai’ye yönelik fuhuş ticareti için kullanıldığı iddia edilen) gece kulüplerinin ve büyük bir çimento fabrikasının sahibi. Aynı zamanda biri Amerika’da, diğeri Birleşik Arap Emirlikleri’nde olmak üzere iki kez tutuklanmış, her ikisinde de babasının devreye girmesi sonucu kurtulmuş, sonrasında Özbekistan’ın Rusya’daki Büyükelçisi’ne danışmanlık görevine atanıp ‘diplomat’ sıfatı verilerek dokunulmazlığa kavuşmuştur. Ardından ‘Guguş’ takma adıyla 2006 yılında “Unutma Meni (Beni)” başlıklı ilk müzik albümünü yaparak şarkıcılığa soyunmuştur. Kerimov yanlısı Özbek medyasında, henüz 30’lu yaşlarında olmasına rağmen pek çok sıfatla anılmaktadır: diplomat, bilim insanı, şair, mücevher patronu, müteşebbis, iş kadını, şarkıcı… Şimdi bunlara iki sıfat daha eklendi: Özbekistan’ın ilk dönem büyükelçilerinden Alişer Feyzullayev tarafından kurulan “Stratejik Çalışmalar Merkezi”ne görevli olarak alındı, ancak çoktan patronluğu üstlendi bile. Bir de Dışişleri Bakanlığı Kültürel Đşlerden Sorumlu Bakan Yardımcılığı görevine atandı. Erkeklerden nefret eden bir feminist olarak da tanınan Gülnara, bu renkli ve iğrenç kişiliği ile diktatör babasından sonra Özbekistan’ın yönetimini üstlenebilir mi, pek belli değil. Ancak diktatör Kerimov’un, kendi yakın aile fertlerinden başka hiç kimseye güvenmemesinden ötürü, Gülnara’dan daha iyi bir al-

•EXPO Fuarı Bugüne Kadar Halkı Müslüman Hiçbir Ülkede Yapılmadı EXPO 2015 Fuarı için yapılan seçimlerde aday olan Đzmir yerine Đtalya’nın Milano şehrinin sürpriz bir şekilde seçilmesi, Đzmir halkında ve özellikle Valisinde şok etkisi yaptı. Seçim sonuçlarının açıklanacağı gün Đzmir’de kutlamalar için epey hazırlıklar yapıldı. Vali, seçimin Đzmir lehine sonuçlandığı haberini alınca halka duyurdu, büyük bir coşku yaşandı. Fakat aradan birkaç saat geçmeden Milano’nun seçildiği haberinin gelmesiyle meydanı dolduran o coşkulu kalabalık ve bilhassa Vali buz kesti. Girdiği şokun tesirsiyle ne diyeceğini şaşıran Vali, bu işin peşini bırakmayacaklarını söylese de şimdiden olayın üstünü kül kaplamaya başladı. Đlk kez Londra’da düzenlenen EXPO fuarları, 150 yılda 63 kez gerçekleştirilmiş, dünyanın ilk bilimsel icatları bu fuarlarda tanıtılmış, ciddi iktisadî ve teknolojik potansiyeli bulunan organizasyonlardır. Đzmir seçilmiş olsaydı, 2015’e kadar 20-25 milyar Dolarlık yatırım alacak, altyapısı tamamen tamir edilecek, altı aylık fuar sürecinde yaklaşık 20 milyon insan gelecekti. Başımızdaki yöneticilerin Kâfirlere çektiği onca peşkeşlere karşılık böyle bir jestten bile onları mahrum bırakmış olmaları, onlar köklüdeğişim

38

haziran 2008


islâmî beldelerden haberler ternatif halef bulması da zor görünüyor. Allah Subhanehû’dan, bu mücrim diktatörlükten Özbekistan’daki kardeşlerimizi ve bilhassa Gülnara’nın kulüplerinde yaşamları yok edilen bacılarımızı bir an önce kurtarmasını niyaz ediyoruz.

“Tibetliler pandalar gibidirler. Uygurlular develer gibidirler. Pandalar sevimlidirler. Tibet Budizmi’ne karşı büyük sempati duyulmaktadır ve ondan korkulmamaktadır. Develer huysuz, sinirli hayvanlardır, yani yanaşmayı istemediğiniz bir şey. Buna rağmen pandalar ve yabanî develer, her ikisi de yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olan türlerdendir.”3

•Müslümanlara Çin Đşkencesi!1

Doğu Türkistan coğrafyası ve demografisi Büyük Türkistan’ın parçaları, Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan, Özbekistan ve Türkistan’ı içeren bölge, günümüzde Batı Türkistan olarak bilinmektedir. Đki asırdır Çin işgali altında olan bölge, Çin’in yüz ölçümünün 1/6’sını oluşturmaktadır. 19. asırda bölge Çin Đmparatorluğu’na dâhil edildiğinde, adı “Yeni sınır bölgesi” veya “Yeni kazanılmış topraklar” anlamına gelen “Xinjiang” olarak değiştirildi. Doğu Türkistan’ın yerli halkı Türk’tür ve çoğu Müslüman’dır. Devletlerarası Af Teşkilatı (Amnesty Đnternational)’nın yayınladığı rapora göre, 1949’dan bu yana Çin (Han) etniğinin bölgeye yoğun akını olmuş ve buna bağlı olarak bölgede yerli halkın sayısı azalmıştır.4

Tibet sınırlarında devlet karşıtı ayaklanmaların artmasıyla Çin Hükümeti, kargaşanın Doğu Türkistan (Xinjiang) sınırlarına da yayılmamasını sağlamak için sert tedbirlerini arttırmaktadır. Almanya merkezli, Dünya Uygur Kongresi (World Uyghur Congress) Başkanı Rebiya Kadeer, Toronto Star’da, bazı tedbirlere değindi:

el-Cezire’nin açıkladığı rapora göre5 Doğu Türkistan’daki etnik Han göçmenlerin sayısı, 1953’de yarım milyondan daha az iken, 2000 senesinde yarım milyona çıkmıştır ve halen artmaya devam etmektedir. Mevcut son rakamlara göre, Han göçmenleri, Doğu Türkistan’ın 18 milyon toplam nüfusun 42%’sini oluşturmaktadır.

“Sokaklarda 3 veya 4 (Müslüman olan) Uygurlu bir araya geldiği zaman, bir minibüs beliriyor ve sivil polisler geliyorlar. Onları dağıtıyor veyahut götürüyorlar. Çin otoritelerinin, hiç bir şey olmamasından emin olmak için Uygur okullarına sivil Çin polislerini gönderdiklerini de öğrendim…”2

Çoğu Đslâmî Topraklar gibi Allah Celle Celalehû, Doğu Türkistan’ı da çok geniş doğal kaynaklarla lütuflandırmıştır. www.china.org.cn’de aktarıldığına göre, 2004 senesinde, Doğu Türkistan’ın yüzölçümünün 41,2%’sinin ziraî üretimin, ormancılığın ve hayvancılığın gelişmesine elverişli olduğu düşünülmekteydi. Doğu Türkistan’da keşfedilmiş 122 madenden bir kaçının, demir cevheri ve tuz dâhil

Tüm dünyada Tibet halkının mücadelesi sempatiyle karşılandı fakat Doğu Türkistan Müslümanlarına çok az ilgi gösterildi. Georgetown Üniversitesi’nde, Tarih Profesörü ve Doğu Türkistan Uzmanı olan, James Millward, bu eşitsizliği bir Çin özdeyişiyle açıkladı:

3

Toronto Star (gazete)- The other thorn in China’s side Amnesty International – China: Gross Violations in Xinjiang, 1999 5 Al-Jazeera - Xinjiang: China's 'other Tibet' 4

1

Bu makale Esma Sıddık tarafından tercüme edilmiştir. 2 Toronto Star (gazete)- The other thorn in China’s side

köklüdeğişim

39

haziran 2008


islâmî beldelerden haberler olmak üzere, tüm Çin’de büyük rezervleri bulunmaktadır. Tahminlere göre Doğu Türkistan’daki kömür rezervleri tüm ülke içerisindeki kömür rezervlerinin 38%’ini oluşturmaktadır. Aynı şekilde bu bölgedeki petrol ve doğalgaz kaynakları 30 milyar ton olarak tahmin edilmekte, ülkedeki toplam petrol ve doğalgaz kaynaklarının 25%’ini oluşturmaktadır.6 People’s Daily 2008 yılının Şubat ayında şunları bildirdi:

Doğu Türkistan’a tekrar girdi, işgal etti ve “Xinjiang” ismini verdi. Uygurlular Çin Hükümeti’ne karşı birçok ayaklanmalar yaptılar, iki kez, 1933 ve 1944’de bağımsız devlet kurmayı başardılar. Çinliler, gerçek özerkliğe karşın, Müslümanları devletlerinden vazgeçmeye ikna ettiler. Çin Yönetimi’ne karşı bir muhalif Müslüman Đttifakı oluşturuldu. 1949 Ağustos’ta, Bejing’e, Başkan Mao’yla görüşmeye giden, Đttifak’ın liderlerinden bazıları esrarengiz bir uçak kazasında öldüler.

“Tahe petrol yataklarındaki ham petrol ve tabiigaz üretimi önemli ölçüde arttı. Ham petroldeki bu artış Xinjiang’daki toplam artışın 40%’ını oluşturmaktadır. 2007’de, Tahe petrol yataklarının 300 milyon ve 500 milyon ton arası petrol üretmesi bekleniyordu. Yılın sonunda 2,47 milyar ton petrol ve doğalgaz rezervlerinin olduğu teyit edilmişti.”7

Müslüman muhalefet aralıklarla 1951’e kadar Çin Yönetimi’ne ısrarla karşı koydu. 1951’de ise Müslümanların bağımsızlık arayışındaki hareketlerinin lideri kaçırıldı ve infaz edildi. Şimdiye kadar Çin, bu imrenilen bölge üzerindeki kontrolünü geriye çekmeyi reddetti ve bölge üzerindeki demir yumruğunun devamlılığını sağlayabilmek için vahşi metotlara başvurmaktadır.

Çin’in Doğu Türkistan’daki gaddarlıkları: -

Zorunlu kürtaj ve kastrasyon (hadım etme)8

- Uygurlu genç kadınların zorla Çin fabrikalarında çalıştırılmaları9 -

Etnik temizlik

10

Camilerin gözetilmeleri ve kapatılmaları

11 Eylül’den sonra Çin de, Müslüman halka uyguladığı vahşi taktiklerine devletlerarası destek kazanabilmek için, diğer ülkeler gibi “terörle mücadele” bahanesini öne sürdü. Bu gaddarlık 11 Eylül’den önce de görülmekteydi. Bu tarihten sonra, “global terörizmle mücadele” ismi altında, vahşiliğin şiddeti arttırıldı ve böylelikle Çin, kendini haklı göstermeye çalıştı.

11

Hacca gitme imkânlarının sınırlandırılması

Đslâmî yönetimden Çin işgaline12 Đslâm bu bölgeye MS 934 senesinde girdi ve bundan çok az bir zaman sonra Kaşgar Şehri büyük Đslâmî merkezlerden biri oldu. Asırlar geçti ve Doğu Türkistan, Çin’in Mançuryalı hükümdarlarının ellerine düştü. 1860’lı senelerde Çin’in batısında Müslümanların ayaklanmasıyla isyanlar patlak verdi. 1865’de Doğu Türkistan, Çinlilerin kontrolü altından çıktı ve bağımsız ülke oldu. 1884’de Çin,

Doğu Türkistan, ticaret, eğitim ve iş imkânları alanlarında bölgeye hâkim olan, Hanlıların bölgeye hızlı akınını yaşadı. Bölge iktisadî alanda, özellikle petrol üretiminde, hızla gelişiyor ve bu iktisadî gelişmeden genellikle Hanlılar faydalanıyor. Bu da kırsal kesimlerdeki su ve doğal kaynaklar, şehir merkezlerinde ise iş imkânları için Hanlılar ve yerel etnik azınlıklar (Müslümanlar) arasında rekabetin artmasına sebep oluyor.

6 Xinjiang –Introduction to China’s Provinces, Municipalities and Autonomous Regions 7 People’s Daily - Another 90 million-ton reserve found in Tahe Oil Field 8 Amnesty International – China: Gross Violations in Xinjiang, 1999 9 East Turkestan: Transferred Women Feed Growth 10 HRW: Devastating Blows: Religious Repression of Uyghurs in Xinjiang 11 China: A Year After New Regulations, Religious Rights Still Restricted Arrests, Closures, Crackdowns Continue, 2006 12 Historic Overview – The Forgotten Muslims of Xinjiang

köklüdeğişim

Đnsan Hakları Đzleme Teşkilatı (Human Rights Watch)’nın raporuna göre, Uygurlulara ve diğer

40

haziran 2008


islâmî beldelerden haberler Müslüman gruplara karşı üstü örtülü kurumsallaşmış diskriminasyon uygulanmaktadır... Etnik azınlığın çocukları kendi okullarına gidebiliyor, ders görebiliyor fakat (Müslümanlar Türk dilini konuşuyor olmalarına rağmen) eğitim Çin dilinde veriliyor.

kılmaları, Ramazan ayında oruç tutmaları, dindar davranış sergilemeleri resmen yasaklanmış, hatta sadece yanlarında Kur’an bulundurmaları dahi cezayı gerektirecek suç sayılmaktadır. “Yasa dışı yayınların” ve “yasa dışı dini yayınların” bulundurulmamasını sağlamak amacıyla, kırsal bölgelerde, güvenlik güçleri, düzenli aralıklarla aramalar yapmaktadırlar. Camiye katılımlar dikkatle incelenmektedir. Birçok Uygur genç, cemaat namazlarına katılmaya korktuklarını söylüyorlar... Namaz kılanların veya Dinî tapınmanın herhangi bir tezahürü olmaması için, öğrenci yatakhanelerinde gece devriyeleri geziyor.”15

Ayrı dinleri, dinlerinden kaynaklanan gıda kuralları, dillerinin farklılığı, özel talepleri karşılayacak yeterli donanıma sahip olmadıkları bahane edilerek işyerlerinde yüksek pozisyonlarda yer almaları engellenmektedir.13 Devletlararası Af Teşkilatı (Amnesty Đnternational)’nın raporunda, devlet siyasetleri, artan vergiler, ayrımcılıklar ve yanlış manevraların kırsal sektördeki Uygurlu çiftçilerin fakirleşmesine sebep olduğu aktarıldı. Bazı bölgelerde Uygurlu çiftçiler ürünlerini, serbest piyasadaki hâkim fiyatlardan çok daha az bir pahaya, devlet kurumlarına satmak zorunda kalmaktadırlar. Hanlılar ise, piyasada devlet müdahalesi olmadan ticaret yapabilmektedirler.14

18 yaş altındaki çocukların Đslâm’ı öğrenmeleri ve uygulamaları yasaklanmıştır. Ağustos 2006’da polis, 37 öğrenciye Kur’an okumayı öğreten Aminan Momixi’nin evine zorla girdi. Kendisini ve aralarında 7 yaşındaki çocukların bulunduğu, öğrencilerini tutukladı. Aileleri 7.000 ve 10.000 Yuan arası değişen cezaları ödemeden, bazı çocuklar serbest bırakılmadı.16 Bir Uygur’un ortalama senelik maaş toplamı 2.400 Yuan’dır.17

Bütün bunlar yerel halk arasında öfkeye, temel ihtiyaçlarını sağlayamayan insanların ve ailelerin göç etmelerine sebep olmaktadır. Müslümanlar için, maddî durumlarını garanti altına alabilmenin tek yolu olarak Đslâmî kimliklerinden vazgeçmeleri gösterilmekte ve bu yönde baskılar yapılmaktadır.

Bunlar geniş ayrıntılarıyla Çin Hükümeti’nin Doğu Türkistan’daki kardeşlerimizin ve bacılarımızın üzerine uyguladığı siyasetlerden sadece bir kaçıdır. Dehşet burada bitmiyor! Doğu Türkistan’ı kaybetme korkusuyla Çin, tehlikeli gördüğü hatta tehlikeli olabileceğini sandığı kişileri tutuklamakta ve onlara işkence yapmaktadır. 2005’in sonlarında, Birleşmiş Milletler Đşkence Özel Raportörü (United Nations Special Rapporteur on Torture) Manfred Nowak, Çin’de, özellikle Doğu Türkistan ve Tibet’te işkencenin çok yaygın olduğunu onayladı.

Müslümanların kendi rızalarıyla dinlerini terk etmeleri için birtakım siyasetler uygulanmaktadır. Şayet kendi rızalarıyla dinlerinden uzaklaşmazlarsa, Çin Hükümeti, bunun öyle veya böyle gerçekleşmesini sağlayabilmek için elinden geleni yapacaktır. Đnsan Hakları Đzleme Teşkilatı (Human Rights Watch)’nın bir raporunda “yönetimin, devlet idaresi altında bulunan tüm kurumlarda Müslümanların Đslâm’ı uygulamalarını yasakladığını bildirdi: devlet okulları ve üniversitelerinde öğrencilerin namaz

Belgelenen işkence çeşitleri arasında, elektrik şoklu copların kullanımı, sigarayla yakmak, gardi15

HRW: China: Human Rights Concerns in Xinjiang, 2001 Aminan Momixi; China: A Year After New Regulations, Religious Rights Still Restricted Arrests, Closures, Crackdowns Continue, 2006 17 Average Uyghur Salary- Coercive Chinese Birth Control Policy on Uyghur’s in Eastern Turkistan 16

13 14

HRW: China: Human Rights Concerns in Xinjiang, 2001 Amnesty International – China: Gross Violations in Xinjiang, 1999

köklüdeğişim

41

haziran 2008


islâmî beldelerden haberler dünyada işkence zindanları kurdukları ve bu yapıları destekledikleri, göz ardı edilmektedir.

yanların talimatlarıyla diğer mahkumların dövmeleri, su veya lağım suyu çukuruna batırıp çıkarmak, aşırı soğuğa veya sıcağa maruz bırakmak, rahatsız edici şekillerde durmak veya oturmak zorunda bırakmak, uykudan mahrum bırakmak, su ve yiyecek vermemek, bileklerinden asmak, var.18

Bugün tartışan hatta bazı bazı birbirleriyle kavga yapan ülkelerin, konu Đslâm’la mücadeleye geldiğinde omuz omuza verip, birlik olduklarını, unutmamalıyız!

Đşkenceler, keyfi tutuklamalar, yargılamadan hapsetmeler ve yargısız infazlar, bu unutulmuş Đslâmî Vilayet’te çok sıradan şeyler haline gelmiştir. Çin Devleti’nde siyasî mahkûmların halen infaz edildiği tek yer Xinjiang’dır.19

Bizler, Müslümanlar olarak bu tür oyunlara gelmemeliyiz, uyanık davranmalıyız!

Devletlararası Af Teşkilatı (Amnesty Đnternational) 2001 senesinden bu yana on binlerce insanın bölgedeki tahkikat esnasında hapsedildiğini, yüzlercesinin, hatta muhtemelen binlercesinin, ceza hukuku (criminal law) altında yargılandığı veya mahkûm edildiğini aktardı. Aynı zamanda birçok Uygur’un bölücülük iddiası veya terörist suçlamasıyla ölüm cezasına çarptırılmış ve infaz edilmiş olduğunu bildirdi.20

‫ﻤﻥ‬ ‫ﻭ‬ ‫ﻥ‬  ‫ﻴ‬‫ﻤﻨ‬ ْ‫ﻤﺅ‬ ‫ﻥ ﺍﻝﹾ‬ ‫ﻭ ﹺ‬‫ ﺩ‬‫ﻤﻥ‬ ‫ﺀ‬ ‫ﺎ‬‫ِﻝﻴ‬‫ﻥ َﺃﻭ‬  ‫ﻓﺭﹺﻴ‬ ‫ ﺍﻝﹾﻜﹶﺎ‬‫ﻤﻨﹸﻭﻥ‬ ْ‫ﻤﺅ‬ ‫ﺫ ﺍﻝﹾ‬ ‫ﺨ‬  ‫ﻴﱠﺘ‬ ‫ﻝﹶﺎ‬ ‫ﻡ‬ ‫ﺭ ﹸﻜ‬ ‫ﺤ ﱢﺫ‬  ‫ﻴ‬‫ﻭ‬ ‫ ﹸﺘﻘﹶﺎ ﹰﺓ‬‫ﻬﻡ‬ ‫ﻤﻨﹾ‬ ‫ ﹶﺘﱠﺘﻘﹸﻭﺍ‬‫ﺀ ﺇِﻝﱠﺎ َﺃﻥ‬ ‫ﺸﻲ‬ ‫ﻲ ﹶ‬‫ﻪ ﻓ‬ ‫ﻥ ﺍﻝﱠﻠ‬  ‫ﻤ‬ ‫ﺱ‬  ‫ﻙ ﹶﻓﹶﻠﻴ‬  ‫ﻌلْ ﹶﺫِﻝ‬ ‫ﻴﻔﹾ‬ ‫ﻲ‬‫ﻤﺼ‬ ‫ﻪ ﺍﻝﹾ‬ ‫ﻭِﺇﻝﹶﻰ ﺍﻝﱠﻠ‬ ‫ﻪ‬ ‫ﺴ‬  ‫ﻪ ﹶﻨﻔﹾ‬ ‫ﺍﻝﱠﻠ‬

Batılı yönetimlerden yardım ve destek istemenin yanlış olduğunu görmeliyiz, bilmeliyiz. Allah Celle Celalehû şöyle buyurmuştur:

Müminler, Müminleri bırakıp inkârcıları dost edinmesin. Kim böyle yaparsa Allah ile bir ilişiği kalmaz. Ancak onlardan (gelebilecek tehlikeden) korunmanız başkadır. Allah asıl sizi kendisine karşı dikkatli olmanız hakkında uyarmaktadır. Çünkü dönüş Allah’adır. (Âl-i Đmran

Xinjiang Daily, sadece 2005 senesinde, önceki seneye nazaran 25% artan oranla, 18.227 kişinin Doğu Türkistan’da, devlet güvenliği için tehlike teşkil etmekten dolayı tutuklandığını aktardı.

28)

Sadece Hilâfet’in tekrar kurulmasıyla insanlık, gasp edilmiş şerefini ve onurunu tekrar kazanabilir. Bizler, Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in Metodu üzerine, tüm Ümmet’i Hilâfet’i tekrar kurmak için çalışmaya davet ediyoruz. Allah Celle Celalehû şöyle buyurmuştur:

Devletlerarası, çeşitli medya kuruluşlarında Çin Yönetimi’nin Tibetlilere uyguladığı zulümler konuşulmakta ve tartışılmaktadır. Müslümanlara yapılan eziyetlere ise çok az değinilmektedir. Medya’nın her zaman için tek bir tarafa yöneldiğini ve tek bir tarafı temsil ettiğini unutmamamız gerekmektedir. Mesela, Amerika ve Avrupa, Çin’i kınamaktadır ve Medya, bunu sürekli yansıtmaktadır. Fakat bu kınayıcı ülkelerin aynı zamanda Afganistan’ı ve Irak’ı bir harabeye çevirdikleri, işgal ettikleri, Đshak Kerimov gibi habis diktatörleri destekledikleri, tüm

‫ﻪ‬ ‫ﻥ ﺍﻝﱠﻠ‬ ‫ﻴ ﹺ‬‫ﻲ ﺩ‬‫ﻥ ﻓ‬  ‫ﺨﻠﹸﻭ‬ ‫ ﹸ‬‫ﻴﺩ‬ ‫ﺱ‬  ‫ﺕ ﺍﻝﻨﱠﺎ‬ ‫ ﹶ‬‫ﺭَﺃﻴ‬ ‫ﻭ‬ ‫ﺢ‬  ‫ﺍﻝﹾ ﹶﻔﺘﹾ‬‫ﻪ ﻭ‬ ‫ﺭ ﺍﻝﱠﻠ‬ ‫ﺎﺀ ﹶﻨﺼ‬‫ِﺇﺫﹶﺍ ﺠ‬ ‫ﺍﺏ‬‫ﻥ ﹶﺘﻭ‬  ‫ﻪ ﻜﹶﺎ‬ ‫ﻩ ِﺇﱠﻨ‬ ‫ﻔﺭ‬ ‫ ﹶﺘﻐﹾ‬‫ﺍﺴ‬‫ﻙ ﻭ‬  ‫ﺒ‬‫ﺭ‬ ‫ﺩ‬ ‫ﺤﻤ‬  ‫ ﹺﺒ‬‫ﺒﺢ‬‫ﺴ‬  ‫ﺍﺠﹰﺎ ﹶﻓ‬‫َﺃﻓﹾﻭ‬ Allah’ın yardımı ve fetih geldiğinde ve insanların bölük bölük Allah’ın dinine girdiğini gördüğünde, Rabbine hamd ederek tespihte bulun ve O’ndan bağışlama dile. Çünkü O tevbeleri çok kabul edendir. (en-Nasr Sûresi) •Müslümanlar için Myanmar da bir Keşmir ve bir Filistin’dir!21

18

Manfred Nowak: East Turkestan: Continued Suppression of Uyghur’s 19 AI- Political Prisoners Executed: Fear of Torture and Execution/Forcible return, 2000 20 Amnesty International: People’s Republic of China Uyghur’s fleeing persecution as China wages its "war on terror", 2004

köklüdeğişim

21

42

Bu makale Esma Sıddık tarafından tercüme edilmiştir.

haziran 2008


islâmî beldelerden haberler Đki savaşın ardından, Đngilizler 1885 senesinde Burma’yı ele geçirir ve sömürgelerinden biri haline getirirler. Burma Kralı Thibaw, Hindistan’a sürgün edilir. Ardından Burma Hindistan’nın vilayeti olarak yönetilir. Burmalılar, birçok gösteriler ve toplu protestoların ardından 1937 senesinde Burma’yı Hindistan’dan ayırmayı başarırlar.

tarekesi, esirlerin ülkelerine dönmelerini sağlayacaktı. Fakat bu askerlerden geri dönenlerin kayıtları hakkında sağlıklı bilgilere ulaşmak mümkün değil. Bu askerler için Thayet Myo ve Mektila şehirlerinde yapılan şehitliklerdeki mezar taşlarının üstündeki künye bilgileri bugün hâlâ okunabiliyor. Osmanlıların Myanmar’a gelmeleri sürgün dolayısıyla olmuş, burada çok acı çekmişlerdir. Maalesef günümüzde, Müslümanlar için Myanmar’daki durum pek de değişmemiştir. Myanmar’ı yöneten askerî cunta, yaklaşık 1 milyon Müslüman’a hayat hakkı tanınmazken, Dinlerini terk etmeleri için de baskı uygulamaktadır. Müslümanlar resmen tutsak hayatı yaşamaktadırlar. Ülkede giderek artan tek tipleştirme ve millileştirme çalışmaları, azınlık konumundaki Müslüman nüfusun yaşama alanlarını neredeyse açık bir hapishaneye mahkum etmiş durumda. Burma’daki Müslümanlar hakkında (04 Şubat 2008) detaylı bir yazı kaleme alan Stephen Kaufman’ın makalesinden bazı bölümleri aktarmak istiyoruz:

Burma, Hindistan’dan ayrılmıştı fakat halen bir Đngiliz sömürgesi idi. 1941 senesinin Aralık ayına kadar, doğrudan Đngilizler tarafından yönetiliyordu. 1941’de Japonlar, Burma’yı işgal etmişler ve Đngilizleri bu topraklardan çıkarmışlardı. Japonlar, Burma halkına bağımsızlıklarını vermişti, ancak vakıada, asıl kuvvet yine onlardaydı. 1941’de Đngilizler, Burma’yı tekrar işgal ettiler. Burma’da Kachins, Chins, Shans gibi büyük etnik gruplar ayaklandı. Đngilizlerden Burma’nın bağımsızlığını istediler. Ve Burma, 4 Ocak 1948’de bağımsızlığını ilan etti. Burma/Myanmar’a, Đngiliz işgali altında iken, Birinci Dünya Savaşı’nda, Irak, Suriye, Filistin ve Arabistan cephelerinde Osmanlı ve Đngiliz orduları arasındaki çarpışmalar sırasında Đngilizlere tutsak düşen Müslüman askerler, Đngilizlerin bir sömürgesi olan, Burma’ya sürgün edildiler. Askerî kampa, getirilen 12 bin Osmanlı askeri, işçi olarak çalıştırıldılar.

“Burma’nın Müslümanları uzun zamandan beridir askerî rejimin kurbanlarıdırlar. ABD, Birleşmiş Milletler üzerinden azınlık bir Müslüman etnik grup olan Rohingyaların hukukî bir statü elde etmelerine yardım(!) ediyor.

Đngilizler, Osmanlı esirlerini Burma’nın imarında çalıştırdılar; sunî göller, köprüler, golf sahaları yanı sıra ülkenin en büyük demiryolu hattını inşa ettirdiler. Bugün bile Birmanya’yı baştanbaşa geçen iki ana hattan biri olan Başkent Yangon ile Thayet arasındaki 300 millik demiryolu, esir düşen Osmanlı askerleri tarafından yapılmıştır.

Burma’nın 2007’deki Demokrasi yanlısı protestolar ve hemen ardından Askerî Hükümet tarafından uygulanan sıkı önlemlerden büyük oranda etkilenmemiş olmasına rağmen Kuzey Rakhine Eyaleti’nde izole edilmiş bir grup olan, ülkenin Rohingya Müslüman nüfusu, Burma’nın yöneticileri tarafından yapılan zulme maruz kalmaya ve yaşamak için devletlerarası bağışçılara bağlı kalmaya devam ediyor.

Kesin sayısı tam olarak bilinmemekle birlikte 1.500 kadarı, bu ülkedeki esaret dönemleri sırasında salgın hastalıklara ve çok ağır çalışma şartlarına dayanamayarak şehit düşmüşler, çalışmayı reddedenler, öldürülmüştür. Sağ kalmayı başaranların da Osmanlı Toprakları’na dönüp dönmedikleri kesin olarak bilinmiyor. 1918 tarihli Mondros Müköklüdeğişim

728.000 olarak tahmin edilen topluluk üyeleri Askerî Cunta’nın dinî ve etnik azınlıkları baskı altında tutmasının bir sonucu olarak fiilî tutsaklar şeklinde yaşamaktadırlar. Hükümet’in uzun süredir devam ettirdiği “Burmalılaştırma” kampanyası,

43

haziran 2008


islâmî beldelerden haberler Rohingya Müslümanlarını Budizm’e geçmeleri için zorlamayı da içermektedir. Bölgede yedinci yüzyılın öncesine kadar uzanan varlıklarına karşın Rohingyalar, Cunta tarafından Burmalı vatandaşlar olarak görülmüyorlar ve hukukî, iktisadî ve sosyal ayrımcılığa tâbi tutuluyorlar. Seyahat etmeye, iktisadî faaliyette bulunmaya, topluluktaki doğumları, ölümleri ve evlilikleri kaydetmeye ve eğitim almaya kalkıştıkları zaman, sert engellerle karşılaşıyorlar.

hip olmak hayatîdir.” dedi. Örneğin, seyahat sınırlamalarından dolayı kendi eyaletleri dışında üniversitelere ve tıbbî okullara kabul edilen KRE’deki genç Müslüman öğrenciler, okullarına devam edemiyorlar. Çünkü kaydolabilmek için kendi eyaletlerinin dışına çıkamıyorlar. Program’ın başladığı Temmuz 2007’den şimdiye kadar 35.485 kimlik kartı dağıtıldı. Pek çok insanın hâlâ herhangi bir kimliğe sahip olmadığını bilmesine rağmen Rapoport, “Bunun kendisi bizatihi bir başarıdır.” dedi.

Burma’daki BM Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin Baş Temsilcisi Marc Rapoport, 30 Ocak tarihinde Amerikan Hükümeti’ne, Rohingyaların Askerî Rejim’in ellerinde “sınırlayıcı ve ayrıştırıcı uygulamalardan acı çekmeye devam ettiklerini” söyledi.

Rejimin suiistimallerinin bir sonucu olarak, büyük bir grup Rohingya devletlerarası mülteciye dönüştü. Pek çoğu Tayland’daki yaklaşık bir milyon illegal Burmalı mültecilerin bir kısmını oluşturuyorlar. Rohingyaların en popüler durakları, komşu Bangladeş’ti fakat 1991 ve 1992 seneleri arasında Bangladeş Hükümeti, ülkedeki toprak azlığını ve aşırı nüfusu bahane ederek 250.000 kadar mülteciyi zorla geldikleri yere gönderdi. BM Mülteciler Yüksek Komiserliği, 12.000 kadar Rodingya mültecisinin Malezya’da olduğunu belgeledi fakat buradaki gerçek sayının, belgelenmiş sayının iki katı olabileceğini kabul etti.

Rohingyalar, Eylül 2007 protestolarına katılmadılar. Fakat alışıldık bir şekilde kapalı bir alan olan KRE’de bu protestolardan beri “daha sert teyakkuz ve kontrol” uygulanıyor. 1970’lerden bu yana hükümetler, Kur’an’ın yayınlanmasını ve dağıtılmasını sınırlandırarak bazen de yasaklayarak, sınırlayıcı pasaport ve vize prosedürleri üzerinden Hacc’a gitmeyi etkili bir şekilde sınırlayarak Müslümanların Dinlerini yaşamalarını zorlaştırıyorlar. Hükümetler, aynı zamanda camilerin kapanmasını hatta yıkılmasını emrederek, Müslümanların ibadet yerlerini hedef alıyorlar.

Buna ek olarak pek çoğunu -özellikle de kadın ve çocukları-, insan ticaretine karşı savunmasız bırakacak şekilde Burma Hükümeti tarafından topraklarından çıkmaya zorlanan 500.000 kadar Rodingya’nın Burma içinde yersizleştiği tahmin ediliyor.

ABD, Rohingya nüfusunu Burma’ya entegre etme ile ilgili bir girişimde, onların, doğum ve evlilik kayıtlarını yapmalarını, okula kaydolmalarını, temel sağlık hizmetine ve gıda yardımına erişmelerini kolaylaştıracak olan kimlik kartlarına sahip olmaları için BM MYK’ni desteklemektedir(!). ABD ve BM yetkilileri kartların, Rohingyaların Burma vatandaşları oldukları ile ilgili iddialarını kuvvetlendireceğini umuyor. Rapoport, kimlik kartı programını; bu yönde atılmış “ilk ama pozitif” bir adım olarak tarif ediyor.

Kimlik kartı sunmanın yanı sıra ABD, KRE’de, Bangladeş ve Malezya’daki mülteci kamplarında yaşayan Rodingya Müslümanlarını BM MYK, Dünya Yiyecek Programı ve diğer destekleyici STK’lar üzerinden destekliyor(!). BM MYK, hukukî statüyü, Rohingyaların entegrasyonunu ve şartlarını geliştirmenin yanı sıra, çok savunmasız olduklarından ve nadiren dışarıdaki topluluklarına katılabildiklerinden, aile ve topluluktaki kadın ve kızları kuvvetlendirmeye çalışan yardım faaliyetlerini gözden geçiriyor(!).”

Rapoport, “Belgelerin ve izin kâğıtlarının bu kadar önemli olduğu bir ülkede, bir kimlik kartına saköklüdeğişim

44

haziran 2008


KöklüDeğişim

haber merkezi

bilgi@kokludegisim.com

Batı’daki Müslümanlardan Haberler •Amerikan Başkan Adayları, Seçim Propagandaları Đçin Đslâm’ı ve Müslümanları Kullanıyor

acizdir. Đran konusuna bir atıf da Cumhuriyetçi McCain’den geldi. McCain, daha damardan yaklaşarak el-Kâide ile Đran arasında bir işbirliği bulunduğunu bir kez daha iddia etti. Delil olarak da elKâide’nin iki numaralı ismi Eymen ez-Zevâhirî’nin Đran hakkındaki, “Đran’ın Amerika’yla bir savaşa girerek bataklığa sokması el-Kâide’nin çıkarına olur.” açıklamasını gösterdi. Oysa Zevâhirî, McCain’in iddialarının aksine, geçen Aralık ayındaki bir açıklamasında “Amerika’nın Afganistan’ı istilası sırasında Đran, Đslâm Ümmeti’ni arkadan hançerledi… Böylece hem kendisini, hem de Şiîleri zelil etti.” demiş, buna delil olarak, Đran’ın, Haçlı Ordularının Irak’a girmesine izin vermesini, oradaki ajan Hükümet’i tanımasını ve Irak’taki uzantılarını, bu Hükümet’in ordusuna, güvenlik servislerine ve polis teşkilatına sokmasını göstermişti. Her ne kadar Amerikan devletinin dış politikası ile çelişiyor olsa da, hem Obama hem de Clinton, sözde Ermeni soykırımı konusunu gündeme getirip Başkan seçilmeleri halinde 1915 olaylarını “Ermeni soykırımı” olarak tanıyacaklarını açıklamışlardır. Özetle; Amerika ve Başkan adayları, kendi çıkarları için yalnızca dış politikalarında değil, iç politikalarında bile Đslâm’ı ve Müslümanları kullanmaktan sakınmamaktadır.

Obama’nın gençken Endonezya’da çekilmiş sarıklı fotoğraflarının Clinton yanlıları tarafından ifşa edilmesinden sonra, Obama’nın bağıra çağıra Müslüman olmadığını ilan etmesi ile birlikte başlayan bu süreç, Clinton’ın “Eğer Đran, Đsrail’i vurursa, Đran’ı yok ederim!” saçmalığı ile devam etti. Đlk olarak, Obama’nın zenci olmasından ve Kenyalı Müslüman bir ailenin çocuğu olmasından dolayı, sempatik ve çekici görünmesi oldukça tehlikelidir. Çünkü Obama, aslında zenci değil, beyazdır. Cilt rengi siyah olsa da, akliyeti, nefsiyeti ve dolayısıyla şahsiyeti bütünüyle beyazlaşmıştır. Ayrıca Đslâm ile uzaktan-yakından alâkası olmadığını da ilan etmiştir. Đkincisi, Clinton, son birkaç seçim hariç, önceki eyalet seçimlerinde önemli oranda Obama’nın gerisinde kalmıştır. O kadar ki, Temsilciler Meclisi Başkanı Nancy Pelosi dâhil, pek çok Demokrat Parti ileri geleni Clinton’ı rekabeti bırakıp McCain karşısında Obama’ya destek vermeye çağırmıştır. Ancak son birkaç seçimde aradaki farkı biraz kapatan Clinton’a yeni bir özgüven gelmiş, ivmesini artırmak için Yahudi varlığını daha fazla sahiplenmeye ve daha keskin açıklamalar yapmaya yönelmiştir. Đran’a yönelik bu salvosu da bu can havliyle atağa geçmenin bir eseridir. Gerçekte Amerikan orduları, Irak ve Afganistan ile dahi baş edememiştir ki Đran’a saldırmaya cüreti olsun. 9 trilyon Doları aşan borçları ile Amerika, hem şu anki seçim dönemi, hem girdiği iktisadî resesyon dönemi, hem de tarihinin en feci askerî hezimet dönemi içerisindeyken, bırakın Đran’ı, Somali’yi bile “yok etmekten” köklüdeğişim

•Kâfirler Hizb’i Maddî Eylemler ile Đlişkilendirmek Đçin Çırpınmaya Devam Ediyor Counterterrorism sitesinde yayınlanan Lorenzo Vidino’nun bir makalesinde, Amerikan düşünce kuruluşlarının Hizb-ut Tahrir’i anlamakta ciddi sıkıntılar yaşadıklarını, bilhassa Avrupa’daki tartışmalarda Hizb’in maddî eylemlere karışıp karışmadığı-

45

haziran 2008


batı’daki müslümanlardan… nın sorgulandığından bahsediliyor. Makalede şöyle deniliyor:

sediği ve her 13 öğrenciden birinin duvarlara gamalı Haç boyamak ve yabancıların mülkiyetlerine saldırmak gibi eylemlerde bulunduğu ifade ediliyor. Son yıllarda Alman gençleri arasında artan yabancı karşıtı söylem ve eylemlerin merkezinde ülkede yaşayan Müslümanlar bulunuyor. Zaman’dan Oktay Yaman’ın haberine göre konunun vahametinin farkına varan Federal ve 16 eyaletin Đçişleri Bakanları, en son bir araştırma sonucu ile tespit edilen endişe verici sonuçları görüşüyor. Bu arada büyük Koalisyon Hükümeti içinde mutabakata varılan ‘online denetim’ konusu da görüşülen konular arasında yerini alıyor.

“Tartışma özellikle Hizb-ut Tahrir’in yoğun şekilde taraftarının bulunduğu Avrupa hakkında dönmekte ve şu soru sorulmaktadır: “Hizb-ut Tahrir, beşerî kanunlar çerçevesinde çalışırken radikal fikirleri mi benimsemektedir? Yoksa gördüğümüzün ötesinde farklı şeyler mi var? Yoksa Hizb-ut Tahrir, şiddet eylemlerine mi karışmıştır?” Hizb-ut Tahrir’in kitapları, kasetleri ve neşriyatları, Avrupa’nın dört bir tarafında tutuklanan mücahitlerin ellerinde sürekli olarak mevcuttur. Eminim ki sadece bu, açık bir şekilde Hizb-ut Tahrir ile silahlı eylemi benimseyen diğer cemaatler arasında ılımlı bir bağın olduğunu teyit etmektedir. Ancak bu, iki grubun ortaklaşa olarak herhangi bir operasyona karıştıklarını işaret etmemektedir.”

•Emekli Amerikan Subayından Đğrenç Bir Bilimkurgu Romanı: Hilâfet! Emekli bir Amerikan subayı olan Tom Kratman, geçen ay “Hilâfet (Caliphate)” başlıklı bir bilimkurgu romanı yayınladı. Dört yüz küsur sayfalık romanda Hilâfet’in gelecekte yaklaşık 100 sene sonrası anlatılıyor. O zaman Đslâm; Avrupa’ya ve Asya ile Afrika’nın çoğuna hâkim oluyor. Roman ağırlıklı olarak, Müslümanların hâkim olduğu Avrupa’da yaşayan üç karakter üzerinde duruyor: Bir Amerikan askeri (Hamilton) ve iki kardeş (Hans ve Petra).

Ardından yazar, Hizb’in maddî eylemler ile bağlantılı bulunduğu sonucuna varıp Hizb’in, “gündüz külahlı, gece silahlı ETA ve IRA’dan farkı olmadığını” iddia ediyor. Şüphesiz bu tür iddialar, Batı’nın Đslâm’ın fikrî mücadelesi karşısında uğradığı hezimetin ve iflasın apaçık göstergesidir. O halde ellerinde hiçbir kesin delil olmadığı halde, mesnetsiz kurgularla şiddetten uzak Đslâmî siyasî bir parti olan Hizb-ut Tahrir’i maddî eylemler ile ilişkilendirmekten ne zaman vazgeçecekler?

Romanın kapağında, bir dağ üzerine inşa edilmiş görkemli bir saray öne çıkarılıyor. Sağ altta deniz kıyısından yarı çıplak elbise ile Petra ve Hamilton birlikte kaçarken, orta alt tarafta bir kartal, kaçmakta olan bir tavşanı yakalamak üzereyken, sol altta da patlayan bir bombadan yükselen dumanlar resmediliyor. Daha garip olanı, kaçan tavşanın üzerinde soluk bir Kelime-i Tevhid yazılı. Unutulan ise o görkemli sarayın üzerinde Halife’nin Râyesinin ve Livâsının asılmamış olması.

•Alman Gençleri Arasında Đslâmafobi ve Yabancı Düşmanlığı Yayılıyor Almanya Federal Đçişleri Bakanlığı ile Aşağı Saksonya Kriminal Araştırmalar Enstitüsü (KFN) tarafından yaptırılan bir araştırma, ülkedeki yabancı düşmanlığıyla ilgili ürkütücü sonuçlar ortaya çıkardı. Araştırmaya göre, Alman öğrencilerin üçte biri “Almanya’da çok fazla yabancı var” sözüne “tamamen” katılıyor. Ayrıca, 9. sınıflarda okuyan öğrencilerin beşte birinin Đslâm karşıtı düşünceleri benimköklüdeğişim

Yayınevi, kitabın tanıtım bölümünde şöyle yazıyor: “Demografi kaderdir. 22. yüzyılda Avrupa’nın ölüm döşeği demografisi, kıtayı daha üretken Müs-

46

haziran 2008


batı’daki müslümanlardan… loji ve Batılı hadarat ile yeryüzünü fiilen ve halen devam eden bir şekilde nasıl kirlettiklerini, tuklarını, ifsat ettiklerini, kan gölüne çevirdiklerini görmezden gelirken, asırlar boyunca Müslümanlara ve gayri-Muslimlere adalet ve ihsan ile davranıp sanlığın gelişmesine asla küçümsenemeyecek azzam katkılar sağlayan Đslâmî Hadarat’a saldırtan geri durmamaktadırlar.

lümanlara geri döndürdü. Avrupa’da ateizm imha edildi. Eşcinseller idam edildi, recmedildi ya da çarmıha gerildi. Geri kalan Nasranîler (Hristiyanlar), ikinci sınıf bir vatandaşlık türü olan zimmîliğe mahkûm edildi. Silahlardan men edildiler, sivil haklardan men edildiler, konuşmaktan men edildiler ve bilhassa Kur’an’ın cizye vergisine bağlandılar. Çocukları, devşirip askere alınırken, kızları kıtanın yeni efendilerinin cariyeleri olmaya mahkûm edildi. O dünyada, bir Alman kızı olan Petra, kaçma rüyaları içindeyken ailesinin cizyesini ödemek için dokuz yaşında bir köle olarak fahişelik için satıldı. O günün çoğu kızından farklı olarak Petra okur-yazar. Ve onun fiilen sahip olduğu tek şey büyükannesinin günlüğü, Avrupa hadaratının çöküşünü detaylarıyla anlatan bir günlük, Petra okyanus ötesinde sihirli bir yerin varlığını öğrendi: Amerika!”

Elbette bunların varlığı anormal değildir. Hilâfet’in yıkılmasıyla Đslâm’a ve Müslümanlara saldırılar tarihî rekorlar ve ilkler kaydetmektedir. Saldırılar, bilimkurgu romanları yazılacak seviyeye bile ulaştı. Kâfirler gece-gündüz demeden, batıl maksatları uğrunda bu kadar çırpınıyorlarken, bizler ne yapıyoruz? Eminiz, bu yazıyı okuyan kardeşler arasında, Hilâfet’in gelecekte insanlığı nasıl Küfrün zulümatından Đslâm’ın aydınlığına çıkaracağını, bugün kıtlık ve sefalet dolu dünyaya, o zaman yeryüzünün bütün bereketini ve gökyüzünün bütün cömertliğini nasıl göstereceğini, Müslümanların gönüllerini hoşnut edecek, gayri-Muslimleri daha Đslâm’ı arzular hale getireceğini anlatacak, etkileyici romanlar yazmaya muktedir niceleri vardır.

Şüphesiz bu roman, Batı’nın Hilâfet’in mukadder dönüşünden duyduğu korkuyu yansıtıyor veya en azından böyle bir korkunun oluşmasına tahrik ediyor. Yayınevi’nin tanıtımında açıkça görüldüğü gibi, Đslâm ile uzaktan-yakından alâkası olmayan yanlış ve saçma-sapan bilgilerle Đslâm’a ve Hilâfet’e saldırılıyor. Kâfirler, sahip oldukları Kapitalist ideo-

köklüdeğişim

47

haziran 2008


Bayram Sağnak

medrese-i yusufiye’den

bilgi@kokludegisim.com

Ümmet Değişim Đstiyor Ama… ve gaye, onu daha üst konuma getirmektir. Halinin değişmesinin yanında, akla kanaat ve kalbe mutmainlik ana hedeftir. Kalkınmanın doğruluğunu gösteren bu ruhî esas daimî mutluluğun tek belirleyicisidir. Öyleyse hedefte, deniz canlıları, kara hayvanları, kuşlar, ağaçlar, makineler… yok ise yani hedef insan ise, insanın yakinen bilinmesi, yani insanı mutlu edecek, kalbine huzur verecek ve aklını ikna edecek hususların açığa çıkarılması gerekmektedir.

Sadece Müslümanların değil, tüm insanlığın fikren çöktüğüne şahit olmaktayız. Đnsanlık, tarihi boyunca hiç bu denli yani hayatın tüm alanını kapsayan bir düşüklük yaşamamıştı. Efendimiz Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem’den önce gelen birçok Nebi ve Rasullerin kavimlerinin, yaptıkları cürümler sebebi ile helak olduklarını biliyoruz. Bu kavimlerin helak olmalarına bir veya birkaç husus sebep olmuşken, günümüzde artık insanlık o yok olan kavimlerin tüm pisliklerini barındırır oldu. Đnsanın fıtratına ve toplumun oluşumuna aykırı bu hususları yazmaya gerek yoktur. Maalesef; Đslâm Ümmeti de bu çöküşten nasibini aldı ve başta tüm insanlığın çöküşüne sebep küfür ile yönetim ve diğer birçok belaya bulaşmış oldu.

Irk, dil, din vesaire hususları göz ardı ederek, insana basit bir bakışla baktığımızda, insanın ihtiyaçlarının doğru bir şekilde karşılanmasının mutluluğuna tek vesile olduğunu görebiliyoruz. Yani insanın iç huzuru, onun ihtiyaçlarının doğru ve tatmin edici bir şekilde karşılanması ile doğru orantılıdır.

Tüm insanlık mutsuz… Kim ne derse desin durum böyledir. Zengini, fakiri, yaşlısı, genci, kadını, erkeği hepsi menfaat ekseninde dönen bir dünyada kalbî sancılar içinde yaşıyorlar. Bir çıkış yolu arıyor ama bulunan, daha doğrusu bulunduğu zannedilen çözümler, mevcut vakıa etrafında tur atmaktan öteye geçememekte. Yani kalkınma hamleleri diye vasıflandırılan her adım, mevcut nizam çerçevesinde kalem oynatmaktan ibaret. Đnsana bakışı kökünden bozuk olan, vakıacı insan yetiştirme makinesi bu Kapitalist nizamın ortaya attığı ve yönetimi elinde bulunduran elitlerin(!) ağızlarından düşmeyen -başta iktisadî kalkınma olmak üzere- kalkınma hareketlerinin tamamı, birbirinin türevleridir. Ne acı ki, bu yöneticileri, kendilerini yönetmek üzere başlarına getiren bu Ümmet’in bakış açılarında çok farklı değil.

Đnsan fıtratından bir parça olan hayatiyet enerjisinin tezahürlerinde (dışa yansıyan yönü olarak) bir değişim mümkün olsa da, özünde bir değişim veya yok etme söz konusu değildir. Bir Çinli, bir Amerikalı veya bir Türk insanı arasında, yani tüm dünya insanları arasında hiçbir fark olmayan, her insanda mevcut olan bu hayatiyet enerjisi ise iki yönlüdür. Birincisi; tatmin edilmesi mecburî olan uzvî ve fizyolojik ihtiyaçlar diye isimlendirilen açlık, susuzluk, boşaltım, hava alma gibi hususları kapsar. Đkincisi; tatmin edilmesi icap eden, fakat mutlaka karşılanması zarurî olmayan tedeyyün (tapınma) içgüdüsü, Beka (nefsin devamı) içgüdüsü, nevî (neslin devamı) içgüdüsü denilen içgüdülerdir. Tatmin, huzur, insanlar arası ilişkiler ve neticesi, toplumun oluşumu, çok kısa olarak değindiğimiz bu içgüdü ve uzvî ihtiyaçlardan doğar. Örneğin; insan açlık hisseder ve bu his, o insanı ihtiyaç-

Kalkınma dediğimiz husus hiç şüphesiz insan üzerinde cereyan etmektedir. Yani hedef insandır köklüdeğişim

48

haziran 2008


ümmet değişim istiyor ama… larını karşılamak için itmesine sebep olur. Bu itici güçle insan, bedenin ihtiyacını karşılamak için harekete geçer. Ekmek elde etmek için işe koyulur. Bu gayeyle bir bakkala gider ve oradan ekmek almak ister. Ama bunun için bir bedel ödemesi gerekir. Đşte bu küçük alışveriş, müşteri ile bakkalcı arasında bir ilişki doğurmuştur. Aynı şekilde bakkalcı, ekmekleri alabilmek için bir fırıncı ile, fırıncı ise ekmek yapımı için un fabrikası, oduncu, su, elektrik, işçiler… gibi hususlar için diğer insanlarla ilişkiye girmek zorundadır. Böylece, sadece bir ekmek için bile tarlasından, gübresine ve müşterisine kadar onlarca insan birbiri ile ilişki kurmak zorundadır.

Đnsan aklından çıkan hiçbir nizam, bu değişimin rüzgârından berî değildir. Peki, defalarca değişime uğrayan bu kanunların, ihtiyaçları hiç değişmeyen insanı mutlu edebilmesi nasıl mümkün olacaktır? Herhangi bir kanunun değişiminden önce yaşayan milyonlarca insan, ihtiyaçları doğru bir şekilde karşılayamadığı gerekçesi ile değişen kanunlardan önce yaşadıkları için yanlış mı yaşadılar? Bir süre sonra yetersizliği ortaya çıkacak olan nizamlarla bugün yönetilen insanlar hatalı mı yaşıyorlar? Bu çarpıklık değil midir? Đnsanların ihtiyaçları değişmediğine göre bu ihtiyaçları düzenleyecek nizamlar neden değişmektedir? Kanun koyucular ve insanların birçoğu, zamanın ve mekânın değişmesi ile kanunların da değişmesinin gerekli olduğu ve hatta olmazsa olmaz olduğunu söyler. Onlara göre; hayat standartları ve eşyalar değişmiş, teknoloji gelişmiştir. Bu değişime ve gelişime binaen nizamın da değişmesi gerektiğini söylerler. Bunun zorunluluğunu dile getirirler. Oysa bu fikir, insan vakasına ters, yanlış bir fikirdir. Değişen maddî şekillerdir. Bu doğrudur. Ancak insanın ihtiyaçları hiç değişmemiştir. Binlerce sene önce insanlar, barınma ihtiyacını çoğunlukla göçebe çadırlar veya basit evlerde karşılar iken, bugün çok daha konforlu, lüks evlerde karşılamaktadırlar. Ancak insanın barınma ihtiyacı hiç değişmemiştir. Her iki durumda gaye Beka içgüdüsünden kaynaklanan barınma ihtiyacına hitap etmesidir. Maddî şekilde meydana gelen bu değişim, insanın ihtiyacına binaen ortaya konulan bu nizamı etkilemez. Nizamın gayesi maddî şekil değil, ihtiyacın karşılanmasıdır. Yüzlerce sene sonra maddî şekiller ne kadar (ilerigeri) değişse de, insanların bu ihtiyaçları hep sabit kalacaktır. Yine o dönemde, insanlar bir yerden bir yere gidebilmek için vasıta olarak at, deve vb. binek hayvanlarından yararlanıyorken, şimdi otomobil, uçak, tren, gemi gibi vasıtaları kullanıyorlar. Tüm bu değişime rağmen insanın herhangi bir yerden başka bir yere gitme ihtiyacı, arzusu sabittir.

Đnsanlar arasında, insanın ihtiyacının karşılanması gayesiyle sayısız konuda oluşan bu ilişkiler yumağının -hiç şüphesiz- bir nizam çerçevesinde düzenlenmesi kaçınılmazdır. Mademki bu ilişkilerin oluşmasına sebep, insanda var olan içgüdü ve uzvî ihtiyaçlardır, o halde ortaya konulacak, yani tüm ihtiyaçların tatminine vesile olacak nizam da, kesinlikle bu içgüdü ve uzvî ihtiyaçların doğru bir şekilde karşılanmasına hizmet etmek zorundadır. Aksi halde kalbî mutmainlik söz konusu değildir. Meselenin kilit noktası burasıdır ki, bu nizam, insandan mı, yoksa insanın ve kâinatın yaratıcısından mı gelmelidir? Günümüzde, insanlığın kendi koyduğu nizamlar çerçevesinde yönetildiğine şahit olmaktayız. Allah Subhanehû ve Teâlâ’yı sadece ‘Yaratıcı’ kabul edip bu ilişkiler yumağının düzenlenmesine karışmamak esasına oturan bu bakış (nizam), insana insan olarak bakıp ihtiyaçlarını doğru bir şekilde karşılamak üzerine değil, menfaat üzerine bina edilmiştir. Böylece insanın huzurunu sağlamak şöyle dursun, çatışmanın ana sebebi olmuştur. Zaten bizzat kendisini ve içinde yaşadığı kâinatı bile anlamakta aciz kalan insanın bu düzeni koyması düşünülemez. Nitekim öyle de oluyor ve beşer aklının koyduğu kanunlar sürekli değişiyor. köklüdeğişim

49

haziran 2008


ümmet değişim istiyor ama… Burada şöyle denilemez: “Gelişen bu vasıtaların yani maddî şekillerin kullanılmasında insanların (trafik kuralları gibi) kurallara ihtiyaçları vardır. Öyle ise maddî şekil değiştikçe bu kurallar değişmelidir.” Evet, böyle denilemez, çünkü toplumu korumak için ortaya konulan yüksek hedefler, insanın koyduğu hedefler değil, Allah’ın emir ve yasaklarından alınmıştır. Onlar sabittir, asla değişmezler. Đnsan nevîni, aklını, haysiyetini, özel hayatını, ferdî mülkiyetini, Din’i, emniyeti, Devlet’i, toplumu korumak için ortaya atılan yüksek hedeflerdir. Đşte insanlara koyduğu en basit kanunların (trafik kanunları gibi) bile bu gayelere hizmet etmemesi neticesi kargaşa ve değişim hiç eksik olmamaktadır. Haberleşme, savaşa vasıtaları, yani özellikle Beka içgüdüsünden kaynaklanan birçok ihtiyacın karşılanmasına vesile olan eşyada büyük değişim yaşanmıştır. Ancak bu değişim nizamı etkilemez.

ğildir. Bütün insanlarda ortak olan bu içgüdü ve uzvî ihtiyaçların doğru bir şekilde/dakik bir nizamla karşılanması gerekir. Bunu anlamanın yolu, o nizamın akla kanaat getirmesi, kalbi mutmain kılması ve tapınma içgüdüsünü doğru tatmin etmesidir. Bu da ancak âlemleri yaratan, yani insan dâhil tüm kâinatı ayrıntılarına kadar en iyi bilen Yüce Yaratıcı’dan gelirse mümkündür. Çünkü insanı yaratan ve insanı, insandan daha iyi bilen O’dur. Đnsanın neye sevineceğini, mutlu olacağını en iyi bilendir. Çünkü sevinme duygusunu insana O vermiştir. Neye üzüleceğini O bilir. Çünkü insana üzülme duygusunu O vermiştir. Đnsanın sahip olduğu tüm özellikleri en iyi bilen O’dur. Öyle ise nizam O’ndan gelmelidir. Tüm bunlar insana bırakılırsa, eksik olan insan, neyin güzel, neyin çirkin olduğunu bilemez. Sevdiklerine “hayr” demeye, sevmediklerine “şer” demeye meyillidir. Allah Subhanehû ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

Đnsanlığın büyük bir savaş neticesi elde ettiği birçok maddî şeklin ve bilgi birikiminin yok olduğunu düşünelim. Bu durumda, bu maddî şekillerin oluşumundan önceki hayata, nizamlara geri mi dönülecektir? Nevî (neslin devamı) ve Tedeyyün (tapınma) içgüdülerinde de durum aynıdır. Öyleyse insanlar arası ihtiyaçlardan doğan ilişkileri düzenleyen nizam değişmeyecekse, bu ihtiyacı doğru bir şekilde karşılayan nizam, sonsuza kadar o ihtiyacı doğru bir şekilde karşılamaya muktedirdir. Nizamın değişimi, onun fasitliğinin kanıtıdır. Doğru nizam değişmez.

‫ﻰ‬‫ﻋﺴ‬  ‫ﻭ‬ ‫ ﱠﻝ ﹸﻜﻡ‬‫ﺭ‬‫ﺨﻴ‬ ‫ﻭ ﹶ‬ ‫ﻫ‬ ‫ﻭ‬ ‫ﺌًﺎ‬‫ﺸﻴ‬ ‫ﻭﺍﹾ ﹶ‬‫ﺭﻫ‬ ‫ﻰ ﺃَﻥ ﹶﺘﻜﹾ‬‫ﻋﺴ‬  ‫ﻭ‬ ‫ ﱠﻝ ﹸﻜﻡ‬‫ﻩ‬‫ﻭ ﹸﻜﺭ‬ ‫ﻫ‬ ‫ﻭ‬ ‫ﻥ‬  ‫ﻭ‬‫ﹶﻠﻤ‬‫ﻻ ﹶﺘﻌ‬ ‫ ﹶ‬‫ﻭﺃَﻨﹸﺘﻡ‬ ‫ﻡ‬ ‫ﹶﻠ‬‫ﻴﻌ‬ ‫ﻪ‬ ‫ﺍﻝﹼﻠ‬‫ ﻭ‬‫ ﱠﻝ ﹸﻜﻡ‬‫ﺸﺭ‬ ‫ﻭ ﹶ‬ ‫ﻫ‬ ‫ﻭ‬ ‫ﺌًﺎ‬‫ﺸﻴ‬ ‫ﻭﺍﹾ ﹶ‬‫ﺤﺒ‬  ‫ﺃَﻥ ﹸﺘ‬ Olur ki bir şey hoşunuza gitmezken o sizin için hayırlı olur, bir şeyi de sevdiğiniz halde o da hakkınızda şer olur. Allah bilir siz bilmezsiniz. (el-Bakara 216) Günümüzde insanların birçoğu huzurun maddî zenginlik ile olabileceğini zannetmektedir. Her ne kadar “para ile saadet olmaz” denilse de, ameller bunun tersini göstermektedir. Sadece bu meselede bile insanı huzursuz etmeye yeterlidir. Şöyle ki: Maddî zenginliğe ulaşmayı ve ihtiyaçlarını en güzel şekilde elde etmeyi arzulayan bir insan, bunu kendisine hedef edinir. Ama bu hedefe ulaşması, yani her istediği şeye ulaşabilmesi onu yine de mutlu etmeyecektir. Çünkü hedefi kalmamıştır. Yeni hedef koymak ister, ancak bu dünyada koyabileceği bir üst hedef yoktur. O her şeye ulaşmıştır. Böylesi kimselerden, kendisini tatmin etmek için dağdan atladığına (banki jamping), dünyaya bakmak için

Đşte insana, insan olarak bakmanın manası budur. Yani insanı, insan yapan, her insanda ortak olan unsurlara bakmaktır. Türkiye’de yaşanan deprem felaketine ve Çin’de yaşanan deprem felaketine insanların tepkisi aynıdır. Malını kaybetmiş bir insan, çocuğunu kaybetmiş bir anne, dünyanın neresinde olursa olsun, aynı tepkiyi gösterir. Đnsanların açlığa tepkisi, çocuğu olduğunda sevinci, yaratıcıyı takdis etme… her insanda aynıdır. Maddî şekillerin bunların hiçbirisinde etkisi söz konusu deköklüdeğişim

50

haziran 2008


ümmet değişim istiyor ama… milyonlarca Dolar harcayarak uzaya yolculuk yaptığına ve hatta birçoğunun intihara kalkıştığına olmaktayız. Tersi bir durum olarak, senelerce çalışmasına rağmen, bu dünyada hedefine ulaşamayan insan da çoktur. Onlar da mutsuzdur. Çünkü hedefine bir türlü ulaşamamaktadır. Böylesi durumlarda da, huzursuz insanlara çokça rastladığımız gibi, yine intiharlara, akıl sağlığını kaybedenlere şahit olabiliyoruz. Tüm bunların sebebi hedefin bu dünya ile sınırlı olmasıdır.

(elinden gelse onu da satacak) her şeyi halkına satıyor. Tüm bunlara rağmen bir ev kirasını ancak karşılayabilecek asgarî ücreti bile çok görüyor. Tüm bunları tebaasına satacak ve halkını perişan edecekse bu devlet ne için vardır? Ümmet’in tüm bu olup bitenlere tepkisi ise, bu yönetimi bırakıp, aynı nizamı uygulamak için diğer tarafta bekleyen başka bir koroyu iş başına getirmek. Netice her seferinde hüsran... Mutlu(!) bir azınlık, mutsuz bir Ümmet... 60. Hükümet iş başında. Gerçekler görünmez ve kavranmaz ise 100. Hükümet yine aynı masallarla iş başında olacaktır.

Tüm bunlar, hedefin bu dünyada ulaşılması gerektiğini telkin eden, dayatan beşer kaynaklı nizamlardır. Oysa insanlar hedeflerini bu dünya ile sınırlandırmayıp sonsuz hayata göre düşünselerdi, bu fikir, kendilerini ölünceye kadar canlı tutacak ve mutmain kılacaktı. Gerek zengin, gerek fakir insanlar arasında durum değişmeyecekti. Aksi halde zengin bir Müminin veya fakir bir Müminin kalplerindeki mutmainlik ne ile açıklanabilir?

Üç kıtada at koşturan ve yüz milyonları, asırlarca yöneten bu Ümmet’e, 4 Nisan 1926 tarihinde Đslâm Hukuku’nu kaldırıp, yerine bugün bile nüfusu yedi milyonu bulmayan 22 egemen ve 6 yarı egemen eyaletten oluşan, her bir egemen eyaletin kanunu birbirinden farklı olan, Đsviçre’nin Neuchatel köyünden/eyaletinden basmakalıp tercüme ile hayranı oldukları Đsviçre Kanunu’nu dayattılar. Bunu da faydasından dolayı değil, tercüme eden zatın Fransızca bilmesi ve oranın kanunu da Fransızca olduğu içindir. Ortaya çıkabilecek her türlü hadisenin çözümü için bütün detaylara sahip, zengin ve mükemmel Đslâmî Hukuku hiçe sayıp, böyle basit beşer kanununu almak hangi mantığa uygundur? Mahmut Esat, “Türk milletine adalet dağıtmak ve onu keşmekeşlikten kurtarmak için en yeni, en kusursuz ve halkçı olan Đsviçre Medenî Kanunu’nu getirdiklerini” söylemektedir. Fakat 1926’dan beri copla ve dipçikle uygulanan bu Kanun, kimin, hangi derdine çare olmuştur? Sadece ahlaksızlıkların, eşkıyanın ve sömürenlerin önünü açmıştır. Buna inanmayanların, günlük herhangi bir gazetenin baş sahifesini okuması kâfidir.

Đşte Batı, özellikle Beka içgüdüsüne baktı ve bunun tezahürlerini menfaat ekseninde çözdü. Aslında çözemedi ve hâlâ uğraşmaktadır. Çözemeyecektir de... Bin sene geçse bile buna güç yetiremeyecektir. Bunu da yakından müşahede edebiliyoruz: Bir yasa değişiyor, mesela, Sosyal Güvenlik Yasası… Neticesi, tüm sendikalar, işçiler ayaklanıyor, gösteriler düzenliyor ve tepkiler ortaya konuluyor. Arkasında çirkef pazarlıklar ve sonuç, iki tarafı da memnun etmediği gibi, çok yakında yine yeniden düzenlemeye muhtaç bir yasa... Yine yöneticilerin gündeminden hiç düşmeyen zamlar, vergiler, sürekli değişen yasalar Ümmet’i hiçbir zaman mutlu edemiyor. Hastalar hastanelerde rezil oluyor, öğrenciler üniversite sınavlarında ve üniversite kapılarında perişan oluyor. Devlet, otobanlar ve köprüler yapıyor ama parası olmayan geçemiyor, elektriği ve suyu parayla hem de fahiş fiyata satıyor, para yoksa (-ki sigortalı da olsa. Bu ise devlete para ödemektir) hastan rezil oluyor. Özel iletişiminden, çöpüne kadar sayısız vergi koyuyor, yani hava hariç köklüdeğişim

Tüm bunlara rağmen, şişmiş göz kapakları ile yoğun çalışma temposuna rağmen, bu fasit nizamı ayakta tutmaya çalışan yöneticiler, ne efendilerini, ne de Ümmeti memnun edebilmektedirler. Şu halde akıbetlerinin hiç de hoş olmadığını görebilen

51

haziran 2008


ümmet değişim istiyor ama… ama çaresiz olan bu yöneticiler mutsuz, tüm zenginlikleri elinden alınmış ve kıymetsiz kılınmış Ümmet mutsuzdur. Bunu her fırsatta dile getirmektedirler. Kime dokunsanız bin ah işitiyorsunuz. Bir emekli ile konuşun, acaba hayatından memnun mudur? Bir anne, bir baba ile konuşun, bir işçi, bir memur ile konuşun, bir öğrenci, bir öğretmen ile konuşun… Hangisi hayatından memnundur? Hatta bu nizamın uygulayıcıları bile bir çıkmazdadırlar ve değişim istemektedirler. Ama esasî çözümün nerede olduğunu bilmemektedirler. Çözümsüz kısır döngünün sebebi budur. Đslâm’ın önünde engel olan birçokları da, yine Đslâm’ın dertlere çare olduğunu bilememektedir. Đslâm ile aralarına bir set çekilen Ümmet, asıl kurtuluşun, hayatın her alanında en doğru çözümle, mükemmel nizamlar bütünün Yaratıcı’dan geldiğini görmemektedir.

lâmî kültür ile kültürlenmek ve kültürün, karşılaşılan sorunları nasıl çözdüğünü Ümmet’e göstermek zorundadır. Bakınız; muhtaç bir yaşlının sorununu, birçok yeraltı zenginliklerine rağmen Ümmeti’nin perişan halini, neredeyse havaya kadar her şeyi fahiş fiyata satan bu Devlet’in, Ümmet’in sırtından hiç inmediğini ve daha birçok meselede Kapitalizm, Demokrasi’nin kokuşmuş durumunu gözler önüne sererek Đslâm’ın tamamının köklü ve daimî bir çözüm getirdiğini göstermek Davet taşıyıcısının görevidir. Onun görevi Đslâm’a davettir. Đslâmî Hayatı yeniden başlamaya davettir. Đslâmî Hayata davet, Đslâmî Hayat ile ilintili tüm meselelere davettir. Đşte Ümmet’in icabet etmesi için Şer’î hükümlerle birlikte bu hissedilen ve akla hitap edip insanların düşünmesine vesile olan vakıa tasvirleri çok önemlidir. Ümmet’in bakmadığı yerden bakmak, görmediklerini görmek, vakıayı anlamak ve anlatmak… kısaca, uyanık olmak onun görevidir.

Tam da bu kısır döngü içinde Mümin’e düşen görev, kısaca bahsettiğimiz bu beşer kaynaklı nizamların bozukluğunu tüm yönleri ile gözler önüne sermek, insanlardaki bu değişim rüzgârını doğru bir yönlendirme ile Yüce Yaratıcı’dan gelen nizama kanalize edebilmektir. Çünkü Ümmet, değişimi istediğini haykırmaktadır. Bunu her fırsatta dile getirmektedir. Onun dili, amelleri ve istekleridir. Bunu anlamak gerekir. Burada Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in metodu olan fikrî mücadele tek çaredir. Şer’î hüküm ile Müslümanlara doğruyu göstermenin yanında, insan kaynaklı bu fasit nizamların çürüklüğünü aklî deliller ile de çürütmek son derece önemlidir. Đslâm, hüküm koyarken insan için hüküm koyar, belirli bir fert için değil. Ancak ferdî ilişkileri de dakik çözer. Yani Đslâm, ferdî ilişkilere göre özel, insan olması vasfı ile insan için genel Şer’î hükümler ile çözüm getirir. Devletlerarası ilişkilere kadar tüm meseleleri ele almış ve değişime gerek olmaksızın tüm asırlara uygun biçimde insanlık için çözmüştür.

Özetle; Ümmet, değişimi istemektedir. Ama neyle ve nasıl değişeceğini bilmemektedir. Ümmet, doğru değişimi gösterecek insanlara muhtaçtır. Ümmet’in, hayatından memnun olduğunu söylemek, mutlu ve huzurlu bir yaşam sürdürdüğünü iddia etmek vakıaya terstir. Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem, cahiliye toplumunu değiştirmiş ve günümüz vakıasının tasvirini yaparak bu değişimin yeniden olacağının müjdesini vermiştir. Bu mutlaka olmakla birlikte meşakkatlidir. Bu yol reyhanlarla, güllerle değil, dikenlerle, taşlarla doludur. Ama sonuç kesinlikle Đslâm’ın olacaktır. Çünkü aklın yolu birdir. Ama o akla, doğru bir fikir ile kuvvetlice hitap etmek gerekir. Böylelikle nefisler değişecek ve Allah Subhanehû ve Teâlâ’nın yardımı ile Đslâm gelecektir inşaAllah. ‫ﺴ ﹺﻬﻡ‬  ‫ﺎ ﹺﺒَﺄﻨﹾ ﹸﻔ‬‫ﻭﺍﹾ ﻤ‬‫ﻴﺭ‬‫ﻴ ﹶﻐ‬ ‫ﺤﺘﱠﻰ‬  ‫ ﹴﻡ‬‫ﺎ ﹺﺒ ﹶﻘﻭ‬‫ ﻤ‬‫ﻴﺭ‬‫ﻴ ﹶﻐ‬ ‫ﻻ‬ ‫ﻪ ﹶ‬ ‫ﻥ ﺍﻝﹼﻠ‬  ‫ِﺇ‬ Bir toplum nefislerinde olanı değiştirmedikçe, Allah o toplumun halini değiştirmez. (er-

Davet taşıyıcısı, hayatın her alanına yansıyan Đs-

köklüdeğişim

Ra’d 11)

52

haziran 2008


Yasin Yavuz

tefekkür

bilgi@kokludegisim.com

Zorlu Zamanlarda Müminlerin Vasıfları ،‫ﺩّﻴﻥﹺ‬ ‫ ﹺﻡ ﺍﻝ‬‫ﻴﻭ‬ ‫ﻙ‬  ‫ﺎِﻝ‬‫ﻴ ﹺﻡ ﻤ‬‫ﺭﺤ‬ ‫ﻥ ﺍﻝ‬ ‫ﻤ ﹺ‬ ‫ﺭﺤ‬ ‫ﻥ ﺍﻝ‬  ‫ﻴ‬‫ﺎﹶﻝﻤ‬‫ﺏ ﺍﻝﻌ‬ ‫ﺭ ّﹺ‬ ‫ﻪ‬ ‫ﺩ ِﻝﱠﻠ‬ ‫ﺤﻤ‬  ‫ﺍﻝ‬ ‫ﻪ‬ ‫ﻻ ﺇﹶﻝ‬ ‫ ﹶ‬‫ﺩ َﺃﻥ‬ ‫ﻬ‬ ‫ﻭَﺃﺸﹾ‬ ،‫ﺎ ﹺﺒﺭﹺﻴﻥ‬‫ﻥ ﺍﻝﺼ‬  ‫ﻜﺭﹺﻴ‬ ‫ﻥ ﺍﻝﺸﱠﺎ‬  ‫ﻜﺭﹺﻴ‬ ‫ﺩ ﺍﻝﺫﱠﺍ‬ ‫ﺤﻤ‬  ،‫ﺩ ِﻝﻠﱠﻪ‬ ‫ﺤﻤ‬  ‫ﺍﻝ‬ ‫ﻭ‬ ‫ﻭﻫ‬ ‫ﺕ‬ ‫ﻴ ﹸ‬‫ﻴﻤ‬‫ﻭ‬ ‫ﻲ‬ ‫ ﹺ‬‫ﻴﺤ‬ ‫ﺩ‬ ‫ﺤﻤ‬  ‫ﻪ ﺍﻝﹾ‬ ‫ﻭﹶﻝ‬ ‫ﻙ‬  ‫ﻤﻠﹾ‬ ‫ﻪ ﺍﻝﹾ‬ ‫ ﹶﻝ‬،‫ﻙ ﻝﹶﻪ‬  ‫ﺸﺭﹺﻴ‬ ‫ﻻ ﹶ‬ ‫ﻩ ﹶ‬ ‫ﺩ‬ ‫ﻭﺤ‬ ‫ﷲ‬ ُ ‫ﻻﺍ‬ ‫ﺇﱠ‬ ،‫ﺍﺓ‬‫ﺩ‬‫ﻤﻬ‬ ‫ﺔ ﺍﻝﹾ‬ ‫ﻤ‬ ‫ﺭﺤ‬ ‫ﻋﻠﹶﻰ ﺍﻝ‬  ‫ﻡ‬ ‫ﻼ‬ ‫ﺴﹶ‬  ‫ﺍﻝ‬‫ﻼ ﹸﺓ ﻭ‬ ‫ﺼﹶ‬  ‫ﺍﻝ‬‫ ﻭ‬،‫ﻴﺭ‬‫ﺀ ﹶﻗﺩ‬ ‫ﺸﻲ‬ ‫ل ﹶ‬ ‫ﻋﻠﹶﻰ ﹸﻜ ﱢ‬  ،ِ‫ل ﺍﷲ‬ ُ ‫ﻭ‬‫ﺭﺴ‬ ،ِ‫ﺩ ﺍﷲ‬ ‫ﻋﺒ‬  ‫ﻥ‬  ‫ﺩ ﺒ‬ ‫ﻤ‬ ‫ﺤ‬  ‫ﻤ‬ ،ِ‫ﻕ ﺍﷲ‬  ‫ﺨﻠﹾ‬ ‫ل ﹶ‬ ُ‫ﻀ‬  ‫ َﺃﻓﹾ‬،‫ﺍﺓ‬‫ﺩ‬‫ﻤﺴ‬ ‫ﺔ ﺍﻝﹾ‬ ‫ﻤ‬ ‫ﻨﻌ‬ّ‫ﺍﻝ‬‫ﻭ‬ ‫ﻥ‬ ‫ﻋﹺ‬  ‫ﻡ‬ ‫ﻬ‬ ‫ﻰ ﺍﹶﻝﱠﻠ‬‫ﻀ‬‫ﺍﺭ‬‫ ﻭ‬،‫ﻴﻡﹴ‬‫ﻠ‬‫ﻡ ﹶﺘﺴ‬ ‫ﻭَﺃ ﹶﺘ‬ ‫ﺓ‬ ‫ﻼ‬ ‫ﺼﹶ‬  ‫ل‬ ُ‫ﻀ‬  ‫ َﺃﻓﹾ‬،‫ﻴﻥ‬‫ﻷﻤ‬ َ ‫ﻲ ﺍﹾ‬  ‫ﻤ‬ّ ‫ﻷ‬ ُ ‫ﻲ ﺍﹾ‬  ‫ﺍﻝﱠﻨ ﹺﺒ‬ ‫ﻴ ﹺﻬﻡ‬‫ﻭﺘﹶﺎ ﹺﺒﻌ‬ ،‫ﻫﺭﹺﻴﻥ‬ ‫ﻥ ﺍﻝﻁﱠﺎ‬  ‫ﻴﺒﹺﻴ‬ّ‫ﻁ‬ ‫ﺕ ﺍﻝ ﱠ‬  ‫ﺒﻴ‬ ‫ل ﺍﻝﹾ‬ ِ ‫ﺁ‬‫ ﻭ‬،‫ﻴﻥ‬‫ﺍﻝﺘﱠﺎ ﹺﺒﻌ‬‫ﺔ ﻭ‬ ‫ﺒ‬ ‫ﺎ‬‫ﺼﺤ‬  ‫ﺍﻝ‬ ،‫ﺩ‬‫ﺒﻌ‬ ‫ﻭ‬ ‫ﻥ‬  ‫ﺩّﻴ‬ ‫ ﹺﻡ ﺍﻝ‬‫ﻴﻭ‬ ‫ﻥ ﺇﻝﹶﻰ‬ ‫ﺎ ﹴ‬‫ﺴ‬‫ﹺﺒِﺈﺤ‬

devleti olan Hilâfet Devleti’ni yıkmalarından sonradır. O zaman yalnızca Müslümanların siyasî ve askerî varlığı yok edilmedi, aynı zamanda Müslümanların fikrî altyapısı ve aklî melekeleri de dumura uğratıldı. Bunun için gördük ki Müslümanların evlatları, zihinlerini Küfür fikirleri ve mefhumları ile doldurup karanlıkta yollarını onlarla bulmaya çalışıyorlar. Gördük ki Hilâfet Devleti’nin kurulmasını uzak ve imkânsız bir hedef olarak değerlendiriyorlar. Vakıaya teslim oluyorlar, kendilerini mevcut imkânlara ve şartlara uyarlıyorlar, üstelik bunun Şer’î hükümlere aykırı olup olmadığına ya bakmıyorlar, ya bakıyorlar da görmüyorlar, ya da bakıyor, görüyorlar, yine de devam ediyorlar. Böylece tavizi, zilleti ve teslimiyeti kabul ediyorlar, kâfirlere ve yaşam tarzlarına özeniyorlar, sömürgeci elebaşlarına boyun büküp dertlerine onların yanında deva arıyorlar! Küfür nizâmlarına yapışmayı, kâfirlerin fikirlerinden ve çözümlerinden ilham almayı marifet sayıyorlar! Başlarındaki hain yöneticilerin tüm hıyanetlerini ve cürümlerini haklı görüyorlar, “ne yapsın, elinden başkası gelmez”, “hiç olmazsa böylesi daha iyi” ve benzeri sözlerle savundukları kişileri farkında olmadan aciz, zavallı, çaresiz ve ikiyüzlü ilan ederek temize çıkardıklarını sanıyorlar. Daha da kötüsü, sıkışınca Şer’î nasslara başvuruyorlar, onları eğip bükerek, temel Şer’î ilimlere ve kıstaslara başvurmadan aklına estiğince yorumlayarak kendilerine, başlarındakilere, cürümlerine, hıyanetlerine ve esaretlerine mazeret üretiyorlar! Adeta zelil bir yaşantıdansa aziz bir ölümün daha kıymetli olduğunu, ucuz dünya menfaatlerindense Ahiret’in ecrinin ve mükâfatının daha hayırlı olduğunu, insanın üstünlüğünün ancak imanından, şerefinden ve gururundan geldiğini sanki unutuveri-

Hamd, Âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. O Rahman’dır, Rahîm’dir. Din Günü’nün Malikidir. Allah’a hamdolsun, çokça zikredenlerin, çokça şükredenlerin, çokça sabredenlerin hamdi ile… Ben şahitlik ederim ki, bir tek Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur, O’nun hiçbir ortağı yoktur. Mülk, O’nundur ve Hamd, O’na mahsustur. O, diriltendir ve öldürendir. O, şüphesiz her şeye Kadir’dir. Salât ve Selâm, ihsan edilmiş Rahmet, lütfedilmiş Nimet ve Allah’ın yarattıklarının en faziletlisi olan Nebiyy-il Ummiyy-il Emin, Rasulullah, Muhammed ibn-u Abdullah’a olsun, en üstün bir salât ve en mükemmel bir selâm ile… Sahabe’den, Tabiin’den, Tayyib ve Tahir olan Ehl-i Beyt’ten ve Din Günü’ne kadar onlara ihsan ile tâbi olanlardan razı ol, ey Allah’ım ve ba’d. Hiç kuşkusuz bugünlerde Müslümanlar, acılara ve eziyetlere uğratılmakta, kendilerine nice zulümler reva görülmekte, vaktiyle orduları Çin sınırlarına dayanan, süvarileri Avrupa ortalarına ayak basan, Halifesi buluta; ‫ﺩ‬ ‫ﻭ‬‫ﻴﻌ‬ ‫ﺴ‬  ‫ﻙ‬ ‫ﺠ‬  ‫ﺍ‬‫ﺨﺭ‬ ‫ﻥ ﹶ‬  ‫ﺕ ﹶﻓِﺈ‬  ْ‫ﺸﺌ‬  ‫ﻫﺒﹺﻲ َﺃﻨﱠﻰ‬ ‫ﺍﺫﹾ‬ ‫ﻲ‬  ‫“ ِﺇﹶﻝ‬Dilediğin yere git, muhakkak ki senin (sulayacağın topraktan gelen) haracın bana geri dönecek” diyerek seslenen bir Devletleri varken, izzetli olmalarından sonra zillete duçar olmuşlardır. Hepimizin bildiği gibi, Müslümanların bugünkü durumlarına düşmeleri, sömürgeci Kâfir’in izzet ve şeref köklüdeğişim

53

haziran 2008


zorlu zamanlarda müminlerin… (suda) boğduk. Elbette Allah onlara zulmetmedi, velâkin aslında onlar kendilerine zulmettiler. (el-Ankebut 39)

yorlar! Gerçekten zor zamanlar geçiriyoruz. Öyle bir devirde yaşıyoruz ki bugün hainlere güveniliyor, güvenilir insanlar hainlikle suçlanıyor, yalancılara doğru sözlü deniyor, doğru sözlüler yalancılıkla suçlanıyor, hezimetler zafermiş, zayıflıklar kuvvetmiş, hıyanetler başarıymış, aşağılamalar onurmuş gibi gösteriliyor.

Risalet’in gelmesi ile başlayan Hak-Batıl mücadelesi, velev ki uzun olsun, bir süre sonra, yani Rasul ve Nebi ve beraberindeki Müminlerin, eziyetler karşısında sabır ve sebat göstermelerinden sonra, nusretin gelmesi ve akıbetin muttakilerin olması da Sünnetullah’tandır. Allahu Subhanehû ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

Đşte böylesine zorlu, meşakkatli ve sıkıntılarla dolu zamanlarda Müminlerin kuşanması gereken vasıfları hatırlatmak istiyoruz ki, yaşantımız Allah’ın râzı olduğu bir yaşantı, amellerimiz önceki Mümin seleflerimizin sîretini yineleyen seçkin ameller olmaya devam etsin, ĐnşaAllah.

‫ﻡ‬ ‫ﻴﻘﹸﻭ‬ ‫ﻡ‬ ‫ﻴﻭ‬ ‫ﻭ‬ ‫ﺎ‬‫ﺩﻨﹾﻴ‬ ‫ﺓ ﺍﻝ‬ ‫ﺎ‬‫ﺤﻴ‬  ‫ﻲ ﺍﻝﹾ‬‫ﻤﻨﹸﻭﺍ ﻓ‬ ‫ﻥ ﺁ‬  ‫ﻴ‬‫ﻭﺍﱠﻝﺫ‬ ‫ﺴﹶﻠﻨﹶﺎ‬  ‫ﺭ‬ ‫ﺭ‬ ‫ﺼ‬  ‫ِﺇﻨﱠﺎ ﹶﻝﻨﹶﻨ‬ ‫ﺩ‬ ‫ﺎ‬‫ﻷﺸﹾﻬ‬ َ‫ﺍ‬ Muhakkak ki Rasullerimize ve iman edenlere, hem bu dünya hayatında hem de şahitlerin (şahitlik için) kalkacakları günde nusret edeceğiz. (el-Mu’min/el-Gâfir 51)

Kulları için, yalnızca Kendisini birlesinler ve yalnızca Kendisine kulluk etsinler diye aralarından Nebiler ve Rasuller göndermesi, Sünnetullah’tandır. Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur:

Şu an içerisinden geçtiğimiz süreç de, işte bu duruma tekabül ediyor. Her tarafımız kan gölü, topraklarımız işgal ediliyor, kardeşlerimiz katlediliyor, bacılarımızın onuru çiğneniyor, çocuklarımız sakat bırakılıyor, servetlerimiz yağmalanıyor, Rabbimize, Rasulümüze, Kitabımıza ve Đdeolojimize dört bir yandan saldırılıyor… Biliyoruz ki aslında tüm bunlar, Hakkın tarafından bulunduğumuz, Hak Din’e sarıldığımız, küfre rıza göstermediğimiz, boyun bükmediğimiz, asimile olmadığımız, onların dinine girmediğimiz için yapılıyor. Yine biliyoruz ki eğer sabreder, sebat gösterir, Akidemize ve Đdeolojimize sımsıkı sarılırsak, Sünnetullah gereği akıbet Muttakilerin olacaktır. Dolayısıyla böylesine yakıcı, yıkıcı ve kahredici bir durumda, Rabbimiz Subhanehû ve Teâlâ hangi vasıflar ile donanmamızı bir bir emrediyor. Bu vasıflara sahip olur, azimet gösterirsek, hem bu dünyanın, hem de Ahiret’in hayrına ve ecrine nail oluruz. Dolayısıyla yalnızca bu vasıfların zihnimizde bulunması yeterli olmaz, bunları her an hatırlamamız, musibetler ve imtihanlar karşısında bunları korumamız, hayatımızda sergileyerek örnek olmamız kaçınılmazdır.

‫ﻫﻡ‬ ‫ﻭ‬ ‫ﻁ‬  ‫ﻘﺴ‬ ‫ﻡ ﺒﹺﺎﻝﹾ‬‫ ﹶﻨﻬ‬‫ﺒﻴ‬ ‫ﻲ‬ ‫ﻀ‬  ‫ ﹸﻗ‬‫ﻬﻡ‬ ‫ﻭﹸﻝ‬‫ﺭﺴ‬ ‫ﺎﺀ‬‫ﻭلٌ ﹶﻓِﺈﺫﹶﺍ ﺠ‬‫ﺭﺴ‬ ‫ﺔ‬ ‫ﻤ‬ ‫ل ُﺃ‬ ‫ﻭِﻝ ﹸﻜ ﱢ‬ ‫ﻥ‬  ‫ﻭ‬‫ﻴﻅﹾﹶﻠﻤ‬ ‫ﻻ‬ ‫ﹶ‬ Her ümmetin bir Rasulü vardır. Rasulleri geldiği zaman, aralarında adalet ile hükmedilir ve onlara asla zulmedilmez. (Yunus 47) Yine o gönderilen Nebilere ve Rasullere, kendilerine bağlanacak ve nusret verecek kimseler verilmesi, onların da Rasulleri ile birlikte olup onun başına gelecek eziyetlere, istihzalara, zulümlere, katliamlara, sürgünlere, işkencelere ve daha nice zorluklara katlanmaları da Sünnetullah’tandır. Nebi’nin ve Rasul’ün Mümin bağlıları olduğu gibi, kâfir karşıtlarının bulunması da Sünnetullah’tandır. Allahu Subhanehû ve Teâlâ şöyle buyurmuştur: ‫ﻤﻥ‬ ‫ﻡ‬‫ﻤﻨﹾﻬ‬ ‫ﻭ‬ ‫ﺒﹰﺎ‬‫ﺎﺼ‬‫ﻪ ﺤ‬ ‫ﻋﹶﻠﻴ‬  ‫ﺴﻠﹾﻨﹶﺎ‬  ‫ َﺃﺭ‬‫ﻤﻥ‬ ‫ﻡ‬‫ﻤﻨﹾﻬ‬ ‫ﻪ ﹶﻓ‬ ‫ﺨﺫﹾﻨﹶﺎ ﹺﺒ ﹶﺫﻨﹾ ﹺﺒ‬ ‫ﻼ َﺃ ﹶ‬  ‫ﹶﻓ ﹸﻜ‬ ‫ﺭﻗﹾﻨﹶﺎ‬ ‫ َﺃﻏﹾ‬‫ﻤﻥ‬ ‫ﻡ‬‫ﻤﻨﹾﻬ‬ ‫ﻭ‬ ‫ﺽ‬  ‫ﻷﺭ‬ َ ‫ﻪ ﺍ‬ ‫ﺴﻔﹾﻨﹶﺎ ﹺﺒ‬ ‫ﺨ‬ ‫ ﹶ‬‫ﻤﻥ‬ ‫ﻡ‬‫ﻤﻨﹾﻬ‬ ‫ﻭ‬ ‫ﺤ ﹸﺔ‬  ‫ﺼﻴ‬  ‫ﻪ ﺍﻝ‬ ‫ﺨ ﹶﺫﺘﹾ‬ ‫َﺃ ﹶ‬ ‫ﻥ‬  ‫ﻭ‬‫ﻠﻤ‬‫ﻴﻅﹾ‬ ‫ﻬﻡ‬ ‫ﺴ‬  ‫ﻥ ﻜﹶﺎﻨﹸﻭﺍ ﺃَﻨ ﹸﻔ‬‫ﻭﹶﻝﻜ‬ ‫ﻬﻡ‬ ‫ﻤ‬ ‫ﻠ‬‫ﻅﹾ‬‫ﻪ ِﻝﻴ‬ ‫ﻥ ﺍﻝﱠﻠ‬  ‫ﺎ ﻜﹶﺎ‬‫ﻭﻤ‬ Zaten onlardan her birini günahından ötürü yakalayıverdik. Kiminin üzerine (taşlar savuran) rüzgârlar gönderdik, kimini korkunç bir çığlık tuttu, kimini yerin dibine geçirdik, kimini de köklüdeğişim

54

haziran 2008


zorlu zamanlarda müminlerin… ‫ﻬﻡ‬ ‫ﺒ‬ ‫ﺎ‬‫ﺎ َﺃﺼ‬‫ﻫﻨﹸﻭﺍﹾ ِﻝﻤ‬ ‫ﻭ‬ ‫ﺎ‬‫ ﹶﻓﻤ‬‫ﻴﺭ‬‫ﻥ ﹶﻜﺜ‬  ‫ﻭ‬‫ﺒﻴ‬‫ﻪ ﺭﹺ‬ ‫ﻌ‬ ‫ﻤ‬ ‫ل‬ َ ‫ﻲ ﻗﹶﺎ ﹶﺘ‬  ‫ﻥ ﱠﻨ ﹺﺒ‬‫ﻥ ﻤ‬‫ﻭ ﹶﻜَﺄﻴ‬ ‫ﻥ‬  ‫ﺼﺎ ﹺﺒﺭﹺﻴ‬  ‫ﺏ ﺍﻝ‬  ‫ﺤ‬  ‫ﻴ‬ ‫ﻪ‬ ‫ﺍﻝﹼﻠ‬‫ ﹶﺘﻜﹶﺎﻨﹸﻭﺍﹾ ﻭ‬‫ﺎ ﺍﺴ‬‫ﻭﻤ‬ ‫ﻌﻔﹸﻭﺍﹾ‬ ‫ﻀ‬  ‫ﺎ‬‫ﻭﻤ‬ ‫ﻪ‬ ‫ل ﺍﻝﹼﻠ‬ ِ ‫ﺴﺒﹺﻴ‬  ‫ﻲ‬‫ﻓ‬ ‫ﻲ‬‫ﺍ ﹶﻓﻨﹶﺎ ﻓ‬‫ﺭ‬‫ﻭِﺇﺴ‬ ‫ﺒﻨﹶﺎ‬ ‫ ﹶﻝﻨﹶﺎ ﹸﺫﻨﹸﻭ‬‫ﻔﺭ‬ ‫ﺒﻨﹶﺎ ﺍﻏﹾ‬ ‫ﻻ ﺃَﻥ ﻗﹶﺎﻝﹸﻭﺍﹾ ﺭ‬ ‫ ِﺇ ﱠ‬‫ﻬﻡ‬ ‫ﹶﻝ‬‫ﻥ ﹶﻗﻭ‬  ‫ﺎ ﻜﹶﺎ‬‫ﻭﻤ‬ ‫ﻪ‬ ‫ﻡ ﺍﻝﹼﻠ‬ ‫ﻫ‬ ‫ﻥ ﻓﹶﺂﺘﹶﺎ‬  ‫ﻓﺭﹺﻴ‬ ‫ ﹺﻡ ﺍﻝﹾﻜﹶﺎ‬‫ﻋﻠﹶﻰ ﺍﻝﹾ ﹶﻘﻭ‬  ‫ﻨﹶﺎ‬‫ﺼﺭ‬  ‫ﻤﻨﹶﺎ ﻭﺍﻨ‬ ‫ﺍ‬‫ﺒﺕﹾ َﺃﻗﹾﺩ‬‫ﻭ ﹶﺜ‬ ‫ ﹺﺭﻨﹶﺎ‬‫َﺃﻤ‬ ‫ﻥ‬  ‫ﻴ‬‫ﺴﻨ‬  ‫ﻤﺤ‬ ‫ﺏ ﺍﻝﹾ‬  ‫ﺤ‬  ‫ﻴ‬ ‫ﻪ‬ ‫ﺍﻝﹼﻠ‬‫ﺓ ﻭ‬ ‫ﺭ‬ ‫ﺨ‬  ‫ﺏ ﺍﻵ‬ ‫ﺍ ﹺ‬‫ﻥ ﹶﺜﻭ‬  ‫ﺤﺴ‬  ‫ﻭ‬ ‫ﺎ‬‫ﺩﻨﹾﻴ‬ ‫ ﺍﻝ‬‫ﺍﺏ‬‫ﹶﺜﻭ‬

‫ﻥ‬  ‫ﺎ ﹺﺒﺭﹺﻴ‬‫ﺏ ﺍﻝﺼ‬  ‫ﺤ‬  ‫ﻴ‬ ‫ﻪ‬ ‫ﺍﻝﹼﻠ‬‫ﻭ‬ Şüphesiz Allah sabredenleri sever.” 146)

Gerçekten sabredenlerin ecri muazzam olacaktır:

Nice Rasuller vardı ki, beraberlerinde nice erler bulunduğu halde savaştılar da Allah yolunda başlarına gelen musibetlerden dolayı ne zaafa uğradılar, ne de pes ettiler. Şüphesiz Allah sabredenleri sever. Onların sözü, şöyle demelerinden başkası değildi: ‘Rabbimiz, günahlarımıza ve işimizdeki taşkınlıklarımıza mağfiret et, ayaklarımızı sabit kıl ve bize Kâfirler topluluğuna karşı nusret ver!’ Allah da onlara dünyanın nimetini ve (daha da önemlisi) Ahiret’in en güzel karşılığını verdi. Şüphesiz Allah, muhsinleri sever. (Âl-i Đmrân 146-148)

‫ﺏ‬ ‫ﺎ ﹴ‬‫ﺤﺴ‬  ‫ ﹺﺭ‬‫ﻡ ﹺﺒ ﹶﻐﻴ‬‫ﺭﻫ‬ ‫ﻥ َﺃﺠ‬  ‫ﻭ‬‫ﺎ ﹺﺒﺭ‬‫ﻭﻓﱠﻰ ﺍﻝﺼ‬ ‫ﻴ‬ ‫ﺎ‬‫ِﺇﱠﻨﻤ‬ Sabredenlere ecirleri ancak hesapsız olarak ödenecektir. (ez-Zumer 10) Onların misali, Fir’anv’un sihirbazlarının misali gibidir. Hani onlar, Efendimiz Musa’ya iman edince Fir’anv onları, vazgeçmedikleri takdirde, ellerini ve ayaklarını çaprazlama kesmekle ve katletmekle tehdit etmişti. Bunun üzerine onlar, henüz iman etmiş olmalarına rağmen, sabreden Müminlerin sapasağlam tavrını sergilemişlerdi: ‫ﺎ‬‫ﺽ ﻤ‬ ‫ﺭﻨﹶﺎ ﻓﹶﺎﻗﹾ ﹺ‬ ‫ﻁ‬ ‫ﻱ ﹶﻓ ﹶ‬‫ﺍﱠﻝﺫ‬‫ﺕ ﻭ‬  ‫ﻴﻨﹶﺎ‬‫ﺒ‬ ‫ﻥ ﺍﻝﹾ‬  ‫ﻤ‬ ‫ﺎﺀﻨﹶﺎ‬‫ﺎ ﺠ‬‫ﻋﻠﹶﻰ ﻤ‬  ‫ﻙ‬  ‫ﺭ‬ ‫ﺜ‬ ْ‫ﻝﹶﻥ ﱡﻨﺅ‬ ‫ﺭ ﹶﻝﻨﹶﺎ‬ ‫ﻔ‬ ‫ﻴﻐﹾ‬ ‫ﺒﻨﹶﺎ ِﻝ‬‫ﺭ‬ ‫ﻤﻨﱠﺎ ﹺﺒ‬ ‫ﻲ ِﺇﻨﱠﺎ ﺁ‬  ‫ﺩﻨﹾ‬ ‫ﺎﺓﹶ ﺍﻝ‬‫ﺤﻴ‬  ‫ﻩ ﺍﻝﹾ‬ ‫ﺫ‬ ‫ﻫ‬ ‫ﻲ‬‫ﺎ ﹶﺘﻘﹾﻀ‬‫ﺽ ِﺇﱠﻨﻤ‬ ‫ﺕ ﻗﹶﺎ ﹴ‬ ‫ﺃَﻨ ﹶ‬ ‫ﻘﹶﻰ‬‫ﻭَﺃﺒ‬ ‫ﺭ‬‫ﺨﻴ‬ ‫ﻪ ﹶ‬ ‫ﺍﻝﱠﻠ‬‫ ﹺﺭ ﻭ‬‫ﺴﺤ‬  ‫ﻥ ﺍﻝ‬  ‫ﻤ‬ ‫ﻪ‬ ‫ﻋﹶﻠﻴ‬  ‫ ﹶﺘﻨﹶﺎ‬‫ﺭﻫ‬ ‫ﺎ َﺃﻜﹾ‬‫ﻭﻤ‬ ‫ﺎﻨﹶﺎ‬‫ﺨﻁﹶﺎﻴ‬ ‫ﹶ‬

Đşte Nebiler ile birlikte olanlar, Rablerine yönelenler, boyunlarını yalnızca el-Hayy-ul Kayyûm önünde bükenler… işte böyle kimseler olmalıdırlar. Onlar, hiçbir zamanda ve mekânda, zaafa uğramazlar ve pes etmezler. Nebilerine ve Dinlerine yardım etmekten yüz çevirmezler. Ne toplumlarının donukluğuna üzülüp kendilerini kahrederler, ne de toplumlarının ileri gelen zalimlerine teslimiyet gösterip zelil olurlar. Tam aksine, sabr-u sebat gösterirler, eziyetlere tahammül ederler, Allah için hiçbir kınayıcının kınamasından, hiçbir zalimin zulmünden korkmazlar. Lisan-ı hâlleri ile şöyle derler:

‘Seni, beyyinâttan bize gelenlere ve bizi Yaratan’a asla tercih etmeyeceğiz! Haydi, ne hüküm vereceksen ver! Elbette sen, ancak bu dünya hayatında hüküm verebilirsin. Muhakkak ki bizler, Rabbimize iman ettik ki bizim için hatalarımıza ve senin bizi (yapmaya) zorladığın sihirlere mağfiret etsin. Şüphesiz Allah, (mükâfatı) en hayırlı ve (cezası) en sürekli olandır.’ (Tâ-Hâ 72-73) Đşte Müminler böyle olur. Đşledikleri günahların bağışlanmasını dilerler, Allah’tan başka kim günahları bağışlayabilir ki? Dinleri hususunda haddi aşmaları halinde mağfiret, düşmanları ile savaşırken sebatlık ve zafer, zayıflık ve yenilgi halinde sırt çevirip kaçmamayı ve her durumda kendilerini düşmanlarına karşı korumasını ve güçlendirmesini niyaz ederler. Allah onları bırakıverirse, artık onlara kim yardım edebilir ki?

‫ﻋﻠﹶﻰ‬  ‫ﻥ‬  ‫ﺭ‬ ‫ ﹺﺒ‬‫ﻭﹶﻝ ﹶﻨﺼ‬ ‫ﺒﹶﻠﻨﹶﺎ‬‫ﺴ‬  ‫ﺍﻨﹶﺎ‬‫ﻫﺩ‬ ‫ﻭ ﹶﻗﺩ‬ ‫ﻪ‬ ‫ﻋﻠﹶﻰ ﺍﻝﻠﹼ‬  ‫ل‬ َ ‫ﻭ ﱠﻜ‬ ‫ﻻ ﹶﻨ ﹶﺘ‬ ‫ﺎ ﹶﻝﻨﹶﺎ َﺃ ﱠ‬‫ﻭﻤ‬ ‫ﻥ‬  ‫ﻭ ﱢﻜﻠﹸﻭ‬ ‫ﻤ ﹶﺘ‬ ‫ل ﺍﻝﹾ‬ ِ ‫ﻭ ﱠﻜ‬ ‫ﻴ ﹶﺘ‬ ‫ﻪ ﹶﻓﻠﹾ‬ ‫ﻋﻠﹶﻰ ﺍﻝﹼﻠ‬  ‫ﻭ‬ ‫ﻭﻨﹶﺎ‬‫ﹸﺘﻤ‬‫ﺎ ﺁ ﹶﺫﻴ‬‫ﻤ‬ ‘Hem bize ne oldu ki bizim için yollarımızı doğrulttuğu halde Allah’a tevekkül etmeyelim? Hiç şüphesiz bize yaptığınız eziyetlere elbette sabredeceğiz. Đşte tevekkül edenler, yalnızca Allah’a tevekkül etsinler.’ (Đbrahim 12)

Kur’an dolu kalplerden gelen, Allah’ın zikriyle ıslanan dillerden dökülen, salih ameller ile taçlanan dualar, şüphesiz karşılıksız kalmaz. Đşte Allah, sab-

Böylece Allah da sabırlarından ötürü onları sever: köklüdeğişim

(Âl-i Đmran

55

haziran 2008


zorlu zamanlarda müminlerin… başka hiç kimseden korkmadan San’â’dan Hadramevt’e kadar gidecektir. Lâkin sizler acele ediyorsunuz.” Yine şöyle buyurmuştur:

redenleri, hem bu dünya hayatında düşmanlarına karşı üstün kılıp onlara yeryüzünde temkin vermeyi, hem de Ahiret’te Naim Cennetlerini vaad etmiş, onları karşılıkların en güzeli ile müjdelemiştir:

‫ﺴﻴﻜﻭﻥ ﻋﻠﻴﻜﻡ ﺃﻤﺭﺍﺀ ﻀﺎﻝﻭﻥ ﻤﻀﻠﻭﻥ ﻴﻘﻀﻭﻥ ﻷﻨﻔﺴﻬﻡ ﻤﺎ ﻻ‬ ‫ ﻭﺇﻥ‬-‫ﺃﻭ ﻗﺎل ﺃﻀﻠﻭﻜﻡ‬- ‫ﻴﻘﻀﻭﻥ ﻝﻜﻡ ﺇﻥ ﺃﻁﻌﺘﻤﻭﻫﻡ ﺃﺫﻝﻭﻜﻡ‬ ‫ ﻗﺎﻝﻭﺍ ﻤﺎﺫﺍ ﻨﺼﻨﻊ؟ ﻗﺎل ﻜﻤﺎ ﺼﻨﻊ ﺃﺼﺤﺎﺏ‬،‫ﻋﺼﻴﺘﻤﻭﻫﻡ ﻗﺘﻠﻭﻜﻡ‬ ‫ ﻤﻭﺕﹲ ﻓﻲ ﻁﺎﻋﺔ‬،‫ﻋﻴﺴﻰ ﻨﺸﺭﻭﺍ ﺒﺎﻝﻤﻨﺎﺸﻴﺭ ﻭﺤﻤﻠﻭﺍ ﻋﻠﻰ ﺍﻝﺨﺸﺏ‬ ‫ﺍﷲ ﺨﻴﺭ ﻤﻥ ﺤﻴﺎﺓ ﻓﻲ ﻤﻌﺼﻴﺘﻪ‬

‫ﺏ‬  ‫ﺤ‬  ‫ﻴ‬ ‫ﻪ‬ ‫ﺍﻝﹼﻠ‬‫ﺓ ﻭ‬ ‫ﺭ‬ ‫ﺨ‬  ‫ﺏ ﺍﻵ‬ ‫ﺍ ﹺ‬‫ﻥ ﹶﺜﻭ‬  ‫ﺤﺴ‬  ‫ﻭ‬ ‫ﺎ‬‫ﺩﻨﹾﻴ‬ ‫ﺏ ﺍﻝ‬  ‫ﺍ‬‫ﻪ ﹶﺜﻭ‬ ‫ﻡ ﺍﻝﹼﻠ‬ ‫ﻫ‬ ‫ﻓﹶﺂﺘﹶﺎ‬ ‫ﻥ‬  ‫ﻴ‬‫ﺴﻨ‬  ‫ﻤﺤ‬ ‫ﺍﻝﹾ‬ Allah da onlara dünyanın nimetini ve (daha da önemlisi) Ahiret’in en güzel karşılığını verdi. Şüphesiz Allah, muhsinleri sever. (Âl-i Đmrân 148)

“Üzerinizde öyle saptırıcı, sapık yöneticiler olacaktır ki, kendileri hakkında, sizin için hükmetmedikleri ile hükmedeceklerdir. Eğer onlara itaat ederseniz, sizi zelil ederler -(ravi dedi ki) yahut saptırırlar- onlara isyan ederseniz, sizi katlederler.” Dedik ki: “O halde ne yapalım?” Buyurdu ki: “Đsa’nın ashabının yaptığı gibi (yapın!). Hani onlar, testereler ile doğranırlar ve çarmıha gerilirlerdi (de yine de dinlerinden yüz çevirmezlerdi.) Allah’a itaat içinde bir ölüm, O’na masiyet içinde bir hayattan daha hayırlıdır.”

Keza Kerim Rasulümüz SallAllahu Aleyhi ve Sellem de Dinleri üzere sebat eden ve hiçbir işkencenin, eziyetin, ölümün ya da ölüm tehdidinin kendilerini yıldırmadığı, gevşeklik göstermeyen ve alçalmayı kabullenmeyen önceki güzide Müminlerin vasıflarını beyan etmiştir. Habbâb ibn-ul Eret’ten rivayet edilen bir hadiste şöyle buyurmuştur: ‫ﺩ‬‫ ﻭﻫﻭ ﻤﺘﻭﺴ‬،‫ﺸﻜﻭﻨﺎ ﺇﻝﻰ ﺭﺴﻭل ﺍﷲ ﺼﻠﻰ ﺍﷲ ﻋﻠﻴﻪ ﻭﺴﻠﻡ‬ ‫ ﺃﻻ ﺘﺩﻋﻭ ﻝﻨﺎ؟‬،‫ ﺃﻻ ﺘﺴﺘﻨﺼﺭ ﻝﻨﺎ‬:‫ ﻓﻘﻠﻨﺎ‬،‫ﺒﺭﺩﺓ ﻝﻪ ﻓﻲ ﻅل ﺍﻝﻜﻌﺒﺔ‬ ‫ ﻓﻴﺠﻌل‬،‫ ﻓﻴﺤﻔﺭ ﻝﻪ ﻓﻲ ﺍﻷﺭﺽ‬،‫ ﻜﺎﻥ ﺍﻝﺭﺠل ﻓﻴﻤﻥ ﻗﺒﻠﻜﻡ‬:‫ﻓﻘﺎل‬ ‫ ﻓﻤﺎ‬،‫ ﻓﻴﺠﺎﺀ ﺒﺎﻝﻤﻨﺸﺎﺭ ﻓﻴﻭﻀﻊ ﻋﻠﻰ ﺭﺃﺴﻪ ﻓﻴﺸﻕ ﺒﺎﺜﻨﺘﻴﻥ‬،‫ﻓﻴﻬﺎ‬ ‫ ﻭﻴﻤﺸﻁ ﺒﺄﻤﺸﺎﻁ ﺍﻝﺤﺩﻴﺩ ﻤﺎ ﺩﻭﻥ ﻝﺤﻤﻪ‬,‫ﻴﺼﺩﻩ ﺫﻝﻙ ﻋﻥ ﺩﻴﻨﻪ‬ ‫ ﺤﺘﻰ‬،‫ﻥ ﻫﺫﺍ ﺍﻷﻤﺭ‬  ‫ﻤ‬ ‫ ﻭﺍﷲ ﻝﻴﺘ‬،‫ ﻓﻤﺎ ﻴﺼﺩﻩ ﺫﻝﻙ ﻋﻥ ﺩﻴﻨﻪ‬،‫ﻭﻋﻅﻤﻪ‬ ،‫ ﻻ ﻴﺨﺎﻑ ﺇﻻ ﺍﷲ‬،‫ﻴﺴﻴﺭ ﺍﻝﺭﺍﻜﺏ ﻤﻥ ﺼﻨﻌﺎﺀ ﺇﻝﻰ ﺤﻀﺭﻤﻭﺕ‬ ‫ ﻭﻝﻜﻨﻜﻡ ﺘﺴﺘﻌﺠﻠﻭﻥ‬،‫ﻭﺍﻝﺫﺌﺏ ﻋﻠﻰ ﻏﻨﻤﻪ‬

Yine “Nasranî olsun” diye kendisine krallığının yarısını teklif eden Rum Kralı’nı tersleyen Abdullah ibn-u Huzeyfe es-Sehmî’nin tavrında da bizim için muazzam bir ibret vardır. Abdullah, Müslüman esirlerden birinin kaynar yağa atılıp etinin kemiklerinden eriyerek ayrıldığını görünce, dehşete kapılıp ağlamıştı. Derken Kral, Abdullah’ın korkup zaafa uğradığını ve Dini’nden döneceğini sandı. Fakat RadiyAllahu Anh, sadık bir Mümin’in tavrını sergileyerek ona öyle bir cevap verdi ki, Kâfir apışıp kaldı:

“Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem Kâbe’nin gölgesinde kaftanını yastık ederek yaslandığı bir sırada şikâyette bulunduk. Dedik ki: “(Yâ Rasul Allah) bizim için nusret dilemez misin? Bizim için dua etmez misin?” Buyurdu ki: “Sizden öncekiler içinde öyle adamlar vardı ki, ona yerde bir çukur kazılır, sonra içine atılır, sonra bir testere getirilir, sonra başının üstüne konularak ikiye bölünürdü de yine de bu, onu dininden döndürmezdi. Yine eti kemiğinden ayrılıncaya kadar demirden bir tarak ile taranırdı da yine de bu onu dininden döndürmezdi. Vallahi bu iş (dava), mutlaka tamamlanacaktır. Ta ki bir atlı, Allah’tan başka ve sürüsü için kurttan köklüdeğişim

‫ﻝﻘﺩ ﺒﻜﻴﺕ ﻷﻥ ﻝﻲ ﻨﻔﺱ ﻭﺍﺤﺩﺓ ﺴﺘﻤﻭﺕ ﻭﻜﻨﺕ ﺃﺘﻤﻨﻰ ﺃﻥ ﺘﻜﻭﻥ‬ ‫ﻝﻲ ﻤﺌﺔ ﻨﻔﺱ ﻓﺘﻤﻭﺕ ﻓﻲ ﺴﺒﻴل ﺍﷲ‬ “Ağladım, çünkü ölecek tek bir canım var. Temenni ettim ki, yüz canım olsaydı da, hepsi Allah yolunda ölseydi.” Allah, Alîyy’dir, Azîz’dir, elbette yüce ve aziz tavırları sever. Đşte Allah, Mümin kullarının böylesine üstün, böylesine seçkin tavırlar takınmalarını

56

haziran 2008


zorlu zamanlarda müminlerin… ister. Bunun için onlara içerisinde ebedî kalacakları Firdevs’i ve Naim Cennetlerini vaat eder.

ötürü istediler ki imanınızdan sonra Kâfirler haline dönesiniz. (el-Bakara 109)

Evet, gerçekten onların kıssalarında ve sîretlerinde, akıl sahipleri için nice dersler ve örnekler vardır. Dolayısıyla Kerim Kardeşler, Rabbimizin Kitabı’nda, Rasulümüzün Sünneti’nde ve önceki sabırlı ve sebatkâr seleflerimizin sîretinde bulunan bu tür vakıaları tedebbür etmeli, gereken dersi çıkarmalı, o seçkin tavırları örnek edinmeliyiz ki bizi aldatmak, saptırmak, ayartmak, vazgeçirmek, ezmek ve zelil etmek için uğraşanlara karşı dimdik durabilelim. Bizler, insanlar için çıkarılmış en hayırlı Ümmet’in evlatları olduğumuz halde, siyasî ve iktisadî şartların kötüleşmesini, zayıflamak, gevşemek, boyun bükmek, teslim olmak yahut geri durmak için mazeret edinemeyiz. Velev ki onlar, bizim tüm bu sorunlarımızı çözseler, bizim için rahat ve konforlu bir yaşam sunsalar, her tür ihtiyacımız eksiksiz karşılansa dahi, Allah’ın izniyle Davamızdan asla vazgeçmeyiz. Zira Dava, sorunsuz, dertsiz ve konforlu bir yaşam meselesi değil, ne kadar zor, zahmetli, meşakkatli ve sıkıntılı olursa olsun, yaşantımızın Đslâmî Akide esası üzerine bina edilmesi, Đslâmî Hükümlerin bütünüyle tatbik edilmesi, küfür nizamlarının ve sömürgeci nüfuzunun kökünden kazınması ve Đslâmî Risalet’in âleme taşınarak yeryüzünde başka hiçbir dinin egemenliği kalmayıncaya kadar Hilâfet Râyesi altında Cihad edilmesi meselesidir.

Gerçek şu ki hakikî kâfir, Allah’ın Dini’nden sapmadığı sürece Müslüman’ı ne arkadaş, ne de dost edinir. Allah Subhanehû, Kurayş’in Kendisine karşı komplo kurmak üzere olduğunu Nebisi Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e bildirerek bunu beyan etmiştir: ‫ﻩ‬ ‫ﺭ‬ ‫ﻏﻴ‬ ‫ﻨﹶﺎ ﹶ‬‫ﻋﹶﻠﻴ‬  ‫ﻱ‬  ‫ﻙ ﻝِﺘﻔﹾ ﹶﺘ ﹺﺭ‬  ‫ﻨﹶﺎ ِﺇﹶﻝﻴ‬‫ﺤﻴ‬  ‫ﻱ ﺃَﻭ‬‫ﻥ ﺍﱠﻝﺫ‬ ‫ﻋﹺ‬  ‫ﻙ‬  ‫ﺘﻨﹸﻭ ﹶﻨ‬ ‫ﻴﻔﹾ‬ ‫ﻭﺍﹾ ﹶﻝ‬‫ﻭﺇِﻥ ﻜﹶﺎﺩ‬ ‫ﻼ‬ ‫ﻴ ﹰ‬‫ﺨﻠ‬ ‫ﻙ ﹶ‬  ‫ﺨﺫﹸﻭ‬ ‫ﻻﱠﺘ ﹶ‬ ‫ﻭﺇِﺫﹰﺍ ﱠ‬ Az daha Seni bile, Sana vahyettiklerimizden başkasını Bize karşı iftira edesin diye fitneye düşürecek ve o takdirde seni dost edineceklerdi. (el-Đsrâ’ 73) Dolayısıyla Öldüren, Dirilten, Rızıklandıran, Nusret Veren, Aziz Kılan ve Zelil Kılan, Hayrı Elinde Bulunduran Allah’a iman etmiş bir Müslüman’ın, kâfir Batı’ya meyletmesi, Müslümanların Beldelerindeki zalim yöneticilerin baskıları ve dayatmaları karşısında ezilmesi, alçalması, gevşemesi ve zaafa düşmesi caiz değildir. Aksi takdirde Din’in ahkâmından ve kıymetlerinden taviz vermek zorunda kalır, kazanacağı bir dünyalık ya da evleneceği bir kadın için bile, dünyasını ve Ahireti’ni heba edebilir. Bazıları, Müslümanların bugün bilimsel, teknolojik ve askerî açılardan düşmanlarından çok daha zayıf olduğunu dikkate alıp ümitsizliğe kapılabilir. Bunun doğru olmadığını birçok yönden açıklayabiliriz, ancak sadece Rabbimizin bazı ayetlerini hatırlatmanın, takva sahipleri için yeterli olduğunu düşünüyoruz:

Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur: ‫ﺏ‬  ‫ﻜﺘﹶﺎ‬ ‫ﻥ ﺃُﻭﺘﹸﻭﺍﹾ ﺍﻝﹾ‬  ‫ﻴ‬‫ﻥ ﺍﱠﻝﺫ‬  ‫ﻤ‬ ‫ﻭﺍﹾ ﹶﻓﺭﹺﻴﻘﹰﺎ‬‫ﻴﻌ‬‫ﻭﺍﹾ ﺇِﻥ ﹸﺘﻁ‬ ‫ﻤﹸﻨ‬ ‫ﻥ ﺁ‬  ‫ﺫﻴ‬ ‫ﺎ ﺍﱠﻝ‬‫ﻴﻬ‬‫ﺎ َﺃ‬‫ﻴ‬ ‫ﻥ‬  ‫ﻓﺭﹺﻴ‬ ‫ ﻜﹶﺎ‬‫ﻨ ﹸﻜﻡ‬ ‫ﺎ‬‫ﺩ ﺇِﻴﻤ‬ ‫ﺒﻌ‬ ‫ﻭﻜﹸﻡ‬‫ﺭﺩ‬ ‫ﻴ‬ Ey iman edenler! Kendilerine Kitab verilenlerden bir fırkaya itaat edecek olursanız, imanınızdan sonra sizi kâfirler haline döndürürler. (Âl-i Đmrân 100) Ve şöyle buyurmuştur:

‫ﻡ‬ ‫ﻻ ﺍﻝﹾ ﹶﻘﻭ‬ ‫ﻪ ِﺇ ﱠ‬ ‫ﺡ ﺍﻝﹼﻠ‬ ‫ ﹺ‬‫ﺭﻭ‬ ‫ﻥ‬‫ﺱ ﻤ‬  ‫َﺄ‬‫ﻴﻴ‬ ‫ﻻ‬ ‫ﻪ ﹶ‬ ‫ﻪ ِﺇﱠﻨ‬ ‫ﺡ ﺍﻝﹼﻠ‬ ‫ ﹺ‬‫ﺭﻭ‬ ‫ﻥ‬‫ﻭﺍﹾ ﻤ‬‫َﺄﺴ‬‫ﻻ ﹶﺘﻴ‬ ‫ﻭ ﹶ‬ ‫ﻥ‬  ‫ﻭ‬‫ﻓﺭ‬ ‫ﺍﻝﹾﻜﹶﺎ‬ Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Allah’ın rahmetinden, kâfirler topluluğundan başkası ümit kesmez. (Yusuf 87)

‫ ﹸﻜﻔﱠﺎﺭﹰﺍ‬‫ﻨ ﹸﻜﻡ‬ ‫ﺎ‬‫ﺩ ﺇِﻴﻤ‬ ‫ﺒﻌ‬ ‫ﻥ‬‫ﻭ ﹶﻨﻜﹸﻡ ﻤ‬‫ﺭﺩ‬ ‫ﻴ‬ ‫ﺏ ﹶﻝﻭ‬ ‫ﻜﺘﹶﺎ ﹺ‬ ‫ل ﺍﻝﹾ‬ ِ ‫ َﺃﻫ‬‫ﻤﻥ‬ ‫ﻴﺭ‬‫ﺩ ﹶﻜﺜ‬ ‫ﻭ‬ ‫ﻕ‬ ‫ﺤﱡ‬  ‫ﻡ ﺍﻝﹾ‬ ‫ﻬ‬ ‫ﻥ ﹶﻝ‬  ‫ﻴ‬ ‫ﺒ‬ ‫ﺎ ﹶﺘ‬‫ﺩ ﻤ‬ ‫ﺒﻌ‬ ‫ﻥ‬‫ﺴﻬﹺﻡ ﻤ‬  ‫ ﺃَﻨ ﹸﻔ‬‫ﻨﺩ‬‫ ﻋ‬‫ﻤﻥ‬ ‫ﺩﹰﺍ‬‫ﺤﺴ‬ 

‫ﺔ‬ ‫ﻤ‬ ‫ﺭﺤ‬ ‫ﻤﻥ‬ ‫ﻻ ﹶﺘﻘﹾ ﹶﻨﻁﹸﻭﺍ‬ ‫ ﹶ‬‫ﺴ ﹺﻬﻡ‬  ‫ﻋﻠﹶﻰ َﺃﻨﹾ ﹸﻔ‬  ‫ﺭﻓﹸﻭﺍ‬ ‫ﻥ َﺃﺴ‬  ‫ﻴ‬‫ﻱ ﺍﱠﻝﺫ‬‫ﺎﺩ‬‫ﻋﺒ‬  ‫ﺎ‬‫ﹸﻗلْ ﻴ‬ ‫ﻡ‬ ‫ﻴ‬‫ﺭﺤ‬ ‫ﺭ ﺍﻝ‬ ‫ﻭ ﺍﻝﹾ ﹶﻐﻔﹸﻭ‬ ‫ﻫ‬ ‫ﻪ‬ ‫ﺎ ِﺇﱠﻨ‬‫ﻴﻌ‬‫ﺠﻤ‬  ‫ﺏ‬  ‫ﺭ ﺍﻝ ﱡﺫﻨﹸﻭ‬ ‫ﻔ‬ ‫ﻴﻐﹾ‬ ‫ﻪ‬ ‫ﻥ ﺍﻝﱠﻠ‬  ‫ﻪ ِﺇ‬ ‫ﺍﻝﱠﻠ‬

Ehl-il Kitab’tan çoğu, kendilerine Hak beyan olduktan sonra sırf içlerindeki hasetten köklüdeğişim

(Onlara şu kavlimi) söyle: ‘Ey kendileri aley-

57

haziran 2008


zorlu zamanlarda müminlerin… hine haddi aşan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin! Muhakkak ki Allah, bütün günahlara mağfiret eder. Şüphesiz O, Gafûr’dur, Rahîm’dir.’ (ez-Zumer 53)

birlikte O’na teslim olsunlar diye tüm Müslümanlara daveti taşımak, elbette üzerimizde bir emanet, boynumuzda bir borçtur. Ta ki sömürgeci kâfirlerden, başımızdaki zalim yöneticilerden ve onların güdümünde hareket edenlerin şerrinden uzaklaşsınlar. Yoksa Ahiret’te ateş dokunur da Allah’tan başka ne bir dost, ne de bir yardımcı bulabilirler.

‫ﻱ‬‫ﻥ ﺫﹶﺍ ﺍﱠﻝﺫ‬‫ ﹶﻓﻤ‬‫ﻴﺨﹾ ﹸﺫﻝﹾ ﹸﻜﻡ‬ ‫ﻭﺇِﻥ‬ ‫ﺏ ﹶﻝ ﹸﻜﻡ‬  ‫ﻼ ﻏﹶﺎِﻝ‬ ‫ﻪ ﹶﻓ ﹶ‬ ‫ﻡ ﺍﻝﹼﻠ‬ ‫ ﹸﻜ‬‫ﺼﺭ‬  ‫ﻨ‬‫ﺇِﻥ ﻴ‬ ‫ﻥ‬  ‫ﻤﻨﹸﻭ‬ ْ‫ﻤﺅ‬ ‫ل ﺍﻝﹾ‬ ِ ‫ﻭ ﱢﻜ‬ ‫ﻴ ﹶﺘ‬ ‫ﻪ ﹶﻓﻠﹾ‬ ‫ﻋﻠﹶﻰ ﺍﻝﹼﻠ‬  ‫ﻭ‬ ‫ﻩ‬ ‫ﺩ‬ ‫ﺒﻌ‬ ‫ﻥ‬‫ﺭﻜﹸﻡ ﻤ‬ ‫ﺼ‬  ‫ﻨ‬‫ﻴ‬ Allah size yardım ederse, artık size üstün gelecek hiç kimse olmaz. Eğer sizi bırakıverirse, ondan sonra, artık size kim yardım eder? O halde Müminler ancak Allah’a tevekkül etsinler. (Âl-i Đmrân 160)

‫ﻥ‬ ‫ﻭ ﹺ‬‫ﻥ ﺩ‬‫ﺎ ﹶﻝﻜﹸﻡ ﻤ‬‫ﻭﻤ‬ ‫ﺭ‬ ‫ﻡ ﺍﻝﻨﱠﺎ‬ ‫ﺴ ﹸﻜ‬  ‫ﻤ‬ ‫ﻭﺍﹾ ﹶﻓ ﹶﺘ‬‫ﻅﹶﻠﻤ‬ ‫ﻥ ﹶ‬  ‫ﻴ‬‫ ﹶﻜﻨﹸﻭﺍﹾ ِﺇﻝﹶﻰ ﺍﱠﻝﺫ‬‫ﻻ ﹶﺘﺭ‬ ‫ﻭ ﹶ‬ ‫ﻥ‬  ‫ﻭ‬‫ﺼﺭ‬  ‫ﻻ ﺘﹸﻨ‬ ‫ﻡ ﹶ‬ ‫ﺎﺀ ﹸﺜ‬‫ِﻝﻴ‬‫ َﺃﻭ‬‫ﻤﻥ‬ ‫ﻪ‬ ‫ﺍﻝﹼﻠ‬ Sakın zulmedenlere meyletmeyin! Yoksa size ateş dokunur. Sizin Allah’tan başka dostlarınız yoktur. Sonra Nusret de bulmazsınız.

‫ﺕ‬  ‫ﻴﻨﹶﺎ‬‫ﺒ‬ ‫ﻡ ﺒﹺﺎﻝﹾ‬‫ﺎﺅُﻭﻫ‬‫ ﹶﻓﺠ‬‫ﻤ ﹺﻬﻡ‬ ‫ﻼ ِﺇﻝﹶﻰ ﹶﻗﻭ‬ ‫ﺴﹰ‬  ‫ﺭ‬ ‫ﻙ‬  ‫ﻠ‬‫ﻥ ﹶﻗﺒ‬‫ﺴﻠﹾﻨﹶﺎ ﻤ‬  ‫ َﺃﺭ‬‫ﻭﹶﻝ ﹶﻘﺩ‬ ‫ﻥ‬  ‫ﻴ‬‫ﻤﻨ‬ ْ‫ﻤﺅ‬ ‫ﺭ ﺍﻝﹾ‬ ‫ ﹶﻨﺎ ﹶﻨﺼ‬‫ﻋﹶﻠﻴ‬  ‫ﺤ ﹼﻘﹰﺎ‬  ‫ﻥ‬  ‫ﻭﻜﹶﺎ‬ ‫ﻭﺍ‬‫ﺭﻤ‬ ‫ﻥ َﺃﺠ‬  ‫ﻴ‬‫ﻥ ﺍﱠﻝﺫ‬  ‫ﻤ‬ ‫ﻨﹶﺎ‬‫ﻓﹶﺎﻨ ﹶﺘ ﹶﻘﻤ‬

(Hûd 113)

Rabbimiz Subhanehû ve Teâlâ’nın, Mümin’in vasıflarından bir kısmını en beliğ bir biçimde beyan buyurduğu kavlini bir kez daha hatırlatıyoruz:

Andolsun ki Senden önce de nice Rasulleri kavimlerine gönderdik de kendilerine beyyineler ile geldiler. Sonra cürüm işleyenlerden mutlaka intikam almışızdır. Zaten Müminlere nusret (zafer) vermek de üzerimize bir hak olmuştur. (er-Rûm 47)

‫ﻬﻡ‬ ‫ﺒ‬ ‫ﺎ‬‫ﺎ َﺃﺼ‬‫ﻫﻨﹸﻭﺍﹾ ِﻝﻤ‬ ‫ﻭ‬ ‫ﺎ‬‫ ﹶﻓﻤ‬‫ﻴﺭ‬‫ﻥ ﹶﻜﺜ‬  ‫ﻭ‬‫ﺒﻴ‬‫ﻪ ﹺﺭ‬ ‫ﻌ‬ ‫ﻤ‬ ‫ل‬ َ ‫ﻲ ﻗﹶﺎ ﹶﺘ‬  ‫ﻥ ﱠﻨ ﹺﺒ‬‫ﻥ ﻤ‬‫ﻭ ﹶﻜَﺄﻴ‬ ‫ﻥ‬  ‫ﺎ ﹺﺒﺭﹺﻴ‬‫ﺏ ﺍﻝﺼ‬  ‫ﺤ‬  ‫ﻴ‬ ‫ﻪ‬ ‫ﺍﻝﹼﻠ‬‫ ﹶﺘﻜﹶﺎﻨﹸﻭﺍﹾ ﻭ‬‫ﺎ ﺍﺴ‬‫ﻭﻤ‬ ‫ﻌﻔﹸﻭﺍﹾ‬ ‫ﻀ‬  ‫ﺎ‬‫ﻭﻤ‬ ‫ﻪ‬ ‫ل ﺍﻝﹼﻠ‬ ِ ‫ﺴﺒﹺﻴ‬  ‫ﻲ‬‫ﻓ‬ ‫ﻲ‬‫ﺍ ﹶﻓﻨﹶﺎ ﻓ‬‫ﺭ‬‫ﻭِﺇﺴ‬ ‫ﺒﻨﹶﺎ‬ ‫ ﹶﻝﻨﹶﺎ ﹸﺫﻨﹸﻭ‬‫ﻔﺭ‬ ‫ﺒﻨﹶﺎ ﺍﻏﹾ‬ ‫ﻻ ﺃَﻥ ﻗﹶﺎﻝﹸﻭﺍﹾ ﺭ‬ ‫ ِﺇ ﱠ‬‫ﻬﻡ‬ ‫ﹶﻝ‬‫ﻥ ﹶﻗﻭ‬  ‫ﺎ ﻜﹶﺎ‬‫ﻭﻤ‬ ‫ﻪ‬ ‫ﻡ ﺍﻝﹼﻠ‬ ‫ﻫ‬ ‫ﻥ ﻓﹶﺂﺘﹶﺎ‬  ‫ﻓﺭﹺﻴ‬ ‫ ﹺﻡ ﺍﻝﹾﻜﹶﺎ‬‫ﻋﻠﹶﻰ ﺍﻝﹾ ﹶﻘﻭ‬  ‫ﻨﹶﺎ‬‫ﺼﺭ‬  ‫ﻤﻨﹶﺎ ﻭﺍﻨ‬ ‫ﺍ‬‫ﺒﺕﹾ َﺃﻗﹾﺩ‬‫ﻭ ﹶﺜ‬ ‫ ﹺﺭﻨﹶﺎ‬‫َﺃﻤ‬ ‫ﻥ‬  ‫ﻴ‬‫ﺴﻨ‬  ‫ﻤﺤ‬ ‫ﺏ ﺍﻝﹾ‬  ‫ﺤ‬  ‫ﻴ‬ ‫ﻪ‬ ‫ﺍﻝﹼﻠ‬‫ﺓ ﻭ‬ ‫ﺭ‬ ‫ﺨ‬  ‫ﺏ ﺍﻵ‬ ‫ﺍ ﹺ‬‫ﻥ ﹶﺜﻭ‬  ‫ﺤﺴ‬  ‫ﻭ‬ ‫ﺎ‬‫ﺩﻨﹾﻴ‬ ‫ﺏ ﺍﻝ‬  ‫ﺍ‬‫ﹶﺜﻭ‬

Artık bize, Allah ile birlikte olmaktan, Dini’ne bağlanmaktan, Nebisi’nin Sünneti’ne tâbi olmaktan ve marufu emredip münkerden nehyetmekten başka bir yol kalmamaktadır. Aksi takdirde Allah’ın, katından bir azap ile kuşatmasından, sonra da dua ettiğimiz halde bize icabet etmemesinden korkulur.

Nice Rasuller vardı ki, beraberlerinde nice erler bulunduğu halde savaştılar da Allah yolunda başlarına gelen musibetlerden dolayı ne zaafa uğradılar, ne de pes ettiler. Şüphesiz Allah sabredenleri sever. Onların sözü, şöyle demelerinden başkası değildi: ‘Rabbimiz, günahlarımıza ve işimizdeki taşkınlıklarımıza mağfiret et, ayaklarımızı sabit kıl ve bize kâfirler topluluğuna karşı nusret ver!’ Allah da onlara dünyanın nimetini ve (daha da önemlisi) Ahiret’in en güzel karşılığını verdi. Şüphesiz Allah, muhsinleri sever. (Âl-i Đmrân 146-148)

‫ﻡ ﻻ‬ ‫ﺏ ﹸﺜ‬  ‫ﻌﺫﹶﺍ‬ ‫ﻡ ﺍﻝﹾ‬ ‫ﻴ ﹸﻜ‬ ‫ﺘ‬ ْ‫ﻴﺄ‬ ‫ل ﺃَﻥ‬ ِ ‫ﻥ ﹶﻗﺒ‬‫ﻪ ﻤ‬ ‫ﻭﺍ ﹶﻝ‬‫ﻠﻤ‬‫ﻭَﺃﺴ‬ ‫ﺒ ﹸﻜﻡ‬‫ﺭ‬ ‫ﻭﺍ ِﺇﻝﹶﻰ‬‫ﻴﺒ‬‫ﻭَﺃﻨ‬ ‫ل ﺃَﻥ‬ ِ ‫ﻥ ﹶﻗﺒ‬‫ﺒﻜﹸﻡ ﻤ‬‫ﺭ‬ ‫ﻥ‬‫ﻜﹸﻡ ﻤ‬‫ل ِﺇﹶﻝﻴ‬ َ ‫ﺎ ﺃُﻨ ﹺﺯ‬‫ ﻤ‬‫ﺴﻥ‬  ‫ﻭﺍ َﺃﺤ‬‫ﺍﱠﺘ ﹺﺒﻌ‬‫ ﻭ‬،‫ﻭﻥ‬‫ﺼﺭ‬  ‫ﺘﹸﻨ‬ ‫ﻥ‬  ‫ﻭ‬‫ﻌﺭ‬ ‫ ﻻ ﹶﺘﺸﹾ‬‫ﻭﺃَﻨﹸﺘﻡ‬ ‫ﺒﻐﹾ ﹶﺘ ﹰﺔ‬ ‫ﺏ‬  ‫ﻌﺫﹶﺍ‬ ‫ﻡ ﺍﻝ‬ ‫ﻴ ﹸﻜ‬ ���ﺘ‬ ْ‫ﻴﺄ‬ Size azap gelmezden evvel (pişmanlık ve tevbe ile) Rabbinize yönelin ve O’na teslim olun! Sonra size nusret de verilmez. Yine siz şuurunda değilken size ansızın azap gelmezden evvel Rabbinizden sizlere inzal edilenlerin en güzeline tâbi olun! (ez-Zumer 54-55)

Allah Subhanehû, bizleri de o zaafa uğramayan ve pes etmeyen sabırlı erlerinden kılsın, söylediklerimizle amel etmemizde bize yardım etsin, hepimize dünyada nusret ve temkin, Ahiret’te de en güzel karşılığı versin. Şüphesiz Allah, muhsinleri sever.

Đslâmî Daveti ve aydın fikri taşıyan Müminler olarak, uçuruma sürüklenmeden önce Allah’a yönelmeli, her işimizde Rabbimize tevekkül etmeliyiz, O ne güzel vekil, ne güzel bir yardımcıdır. Hep köklüdeğişim

58

haziran 2008


Yasin Yavuz

tefekkür

bilgi@kokludegisim.com

Đslâm’da Laikliğin Hükmü (1) ‫ﻤﻥ‬ ‫ﷲ‬ ِ ‫ﻭ ﹸﺫ ﺒﹺﺎ‬‫ﻭ ﹶﻨﻌ‬ ‫ﻩ‬ ‫ﺭ‬ ‫ﻔ‬ ‫ ﹶﺘﻐﹾ‬‫ﻭ ﹶﻨﺴ‬ ‫ﻪ‬ ‫ﻴﹸﻨ‬‫ ﹶﺘﻌ‬‫ﻭ ﹶﻨﺴ‬ ‫ﻩ‬ ‫ﺩ‬ ‫ﻤ‬ ‫ﻪ ﹶﻨﺤ‬ ‫ﺩ ِﻝﱠﻠ‬ ‫ﺤﻤ‬  ‫ﻥ ﺍﻝﹾ‬  ‫ِﺇ‬ ‫ﻤﻥ‬ ‫ﻭ‬ ،‫ل ﹶﻝﻪ‬ ‫ﻀﱠ‬  ‫ﻤ‬ ‫ﻼ‬ ‫ﷲ ﹶﻓ ﹶ‬ ُ ‫ﻩ ﺍ‬ ‫ﺩ‬ ‫ﻴﻬ‬ ‫ﻤﻥ‬ ،‫ﺎِﻝﻨﹶﺎ‬‫ﻤ‬‫ﺕ َﺃﻋ‬  ‫ﻴﺌَﺎ‬‫ﺴ‬  ‫ﻭ‬ ‫ﺴﻨﹶﺎ‬  ‫ﻭ ﹺﺭ َﺃﻨﹾ ﹸﻔ‬‫ﺸﺭ‬ ‫ﹸ‬ ‫ﻪ‬ ‫ﻙ ﹶﻝ‬  ‫ﺸﺭﹺﻴ‬ ‫ﻻ ﹶ‬ ‫ﻩ ﹶ‬ ‫ﺩ‬ ‫ﻭﺤ‬ ‫ﷲ‬ ُ ‫ﻻﺍ‬ ‫ﻪ ِﺇ ﱠ‬ ‫ﻻ ِﺇﹶﻝ‬ ‫ ﹶ‬‫ َﺃﻥ‬‫ﻬﺩ‬ ‫ﻭَﺃﺸﹾ‬ ،‫ﻯ ﹶﻝﻪ‬  ‫ﺩ‬ ‫ﺎ‬‫ﻼ ﻫ‬ ‫ل ﹶﻓ ﹶ‬ ِ ‫ﻠ‬‫ﻴﻀ‬ :‫ﺩ‬‫ﺒﻌ‬‫ﻭ‬ ،‫ﻭﹸﻝﻪ‬‫ﺭﺴ‬ ‫ﻭ‬ ‫ﻩ‬ ‫ﺩ‬ ‫ﻋﺒ‬  ‫ﻤﺩﹰﺍ‬ ‫ﺤ‬  ‫ﻤ‬ ‫ﻥ‬  ‫ﺩ َﺃ‬ ‫ﻬ‬ ‫ﻭَﺃﺸﹾ‬

ve üstünlük konumunu kaybetti. Nihayetinde Đngilizler başta olmak üzere sömürgeci kâfirler ve yandaşları olan Batıcılar, M. 28 Recep 1342 el-muvafık M. 03 Mart 1924 günü son kalesi Đslâmbul’da Devleti’nin, Hilâfet Devleti’nin işini bitirdi. Bunun tek müsebbibi ise, (‫ )ﻻ ﺇﻝﻪ ﺇﻻ ﺍﷲ ﻤﺤﻤﺩ ﺭﺴﻭل ﺍﷲ‬kelimesinin nurunun hafiflemiş, gerekliklerinin ihmal edilmiş ve delâletlerinin zayıflamış olmasından başka şey olamazdı.

Şüphesiz Hamd Allah’a mahsustur, biz O’na hamd ediyor, O’ndan yardım istiyor, O’ndan mağfiret diliyoruz. Nefislerimizin şerrinden ve amellerimizin kötülüklerinden Allah’a sığınıyoruz. Allah her kimi hidayete erdirirse, artık onu saptıracak hiç kimse olmaz, Allah her kimi de saptırırsa, artık onu hidayete erdirecek hiç kimse olmaz. Ben şahitlik ederim ki, bir tek Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur ve yine şahitlik ederim ki, Muhammed O’nun kulu ve Rasulü’dür ve ba’d.

(‫ )ﻻ ﺇﻝﻪ ﺇﻻ ﺍﷲ ﻤﺤﻤﺩ ﺭﺴﻭل ﺍﷲ‬kelimesi, bu Ümmet’in hem ruhu, hem varlığının sırrı, hem de hayatının kaynağı olmasından dolayı bu azim kelimenin nurundan kaybettikçe, hem özgünlüğünü hem de asaletini kaybetmeye devam etmiştir. Nihayet son asırlarda durum, tamamen yahut kısmen kaybetme noktasına dayanmıştır. Herhangi bir ümmet bu tür bir kronik hastalığa, “özgünlüğünü kaybetme hastalığına” yakalandığında, bunun en bariz belirtileri, diğer ümmetlere duyulan ölümcül hayranlıkta ve onların metotlarından, nizâmlarından, kıymetlerinden ve çözümlerinden bilinçsizce medet ummakta ortaya çıkar.

Muhakkak ki Allahu Teâlâ, Rasullerin en üstününü göndererek, Dinlerin en mükemmelini ve Şeriatların en güçlüsünü inzal ederek nimetlerin en muazzamını Đslâm Ümmeti’ne lütfetmiştir. Böylece “Müslümanlar” ismini almaya lâyık bir Ümmet olmuştur ki, bünyesinde Đslâm’ın manalarını gerçekleştirebilsin: Kalben ve bedenen Đslâm’ı, fert ve toplum olarak Đslâm’ı, hayat ve devlet olarak Đslâm’ı, hiçbir ortağı olmaksızın bir tek Allahu Teâlâ için bütünüyle gerçekleştirebilsin.

Öyle ki Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in şu kavli, Đslâmî Ümmet’in durumuna intibak etmiştir: ‫ﻝﺘﺭﻜﺒﻥ ﺴﻨﻥ ﻤﻥ ﻜﺎﻥ ﻗﺒﻠﻜﻡ ﺸﺒﺭﹰﺍ ﺒﺸﺒﺭ ﻭﺫﺭﺍﻋﹰﺎ ﺒﺫﺭﺍﻉ ﺤﺘﻰ‬ ‫ ﻭﺤﺘﻰ ﻝﻭ ﺃﻥ ﺃﺤﺩﻫﻡ ﺠﺎﻤﻊ‬،‫ﻝﻭ ﺃﻥ ﺃﺤﺩﻫﻡ ﺩﺨل ﺤﺠﺭ ﻀﺏ ﻝﺩﺨﻠﺘﻡ‬ ‫ﺍﻤﺭﺃﺘﻪ ﺒﺎﻝﻁﺭﻴﻕ ﻝﻔﻌﻠﺘﻤﻭﻩ‬

O Đslâm ki, tüm kâinata denk, hatta daha ağır ( ‫ﻻ‬ ‫ )ﺇﻝﻪ ﺇﻻ ﺍﷲ ﻤﺤﻤﺩ ﺭﺴﻭل ﺍﷲ‬kelimesini içermiş, Đslâmî Ümmet onunla asırlar boyunca beşeriyete liderlik etmiş, uygar dünyaya egemen olmuş ve iki cihan arasında vasat Ümmet merkezine yerleşmiştir. Bütün bunlar, Ümmet’in bu azim kelimeyi idrak etmesi ve hayat vakıasındaki gereklerine ve gerçek delâletlerine göre amel etmesi sayesinde olmuştur. Ardından Đslâmî Ümmet’in ve Hadaratı’nın konumu düşmeye başladı; yavaş yavaş saygınlık merkezini köklüdeğişim

“Sizden öncekilerin sünnetlerini (yollarını) mutlaka karış karış ve kulaç kulaç takip edeceksiniz. Hatta onlardan birisi bir kertenkele deliğine girse, siz de girersiniz. Hatta onlardan birisi yolda kadını ile cima etse, siz de edersiniz.” (Mâlik, sahih sened ile rivayet etti, aslı ise Muslim’dedir.) Bu hastalıktan daha tehlikelisi, bunun

59

haziran 2008


islâm’da laikliğin hükmü gerçeğinden gafil olmak ve sebeplerini idrak etmemektir. Nitekim hastalığın teşhisi, yeni komplikasyonlara götüren hastalığın tedavisi için bir sebeptir. Bu minvalde Ümmet’e, bu müzmin illetin, masumane borçlanmalarla, beyhude çabalarla ve kalın yamalarla tedavi edilebileceği vehminde bulunuldu. Oysa bunların hepsi, Allah’ın belirlediği gerçek vasıf “kâfir” ile isimlendirmeden utanç duyulması sonucu, “uygar dünya”, “ilerlemiş toplumlar” diye isimlendirilmeye başlanan kâfirlerden alınmıştır. Ümmet’in fert bazında ifsat edilmeye elverişli ve hazır olması, Ümmet’in varlık temellerini ve asalet esaslarını hedefleyen ve “fikrî istilâ” diye adlandırdığımız ağır bir psikolojik savaşın en büyük dürtüsü olmuştur. Fikrî istilânın öncüleri Şeytan’ın yollarında olduğu gibi- çeşitli sloganlarla, gözleri kamaşmış, sarsıntıya uğramış bir Ümmet’i saptırmaya ve yoldan çıkartmaya yetecek derecede parıltılı ve ışıltılı farklı farklı kollardan Ümmet’in üzerine geldiler.

lah’a verdikleri ahde sadık kalan nice erler ortaya çıkardı; böylece Đslâmî Beldelerde, Ümmet’in hastalığı için Allah ve Rasulü’nün razı olacağı kesin çözümü içeren sadık bir nur haykırdı ve bu nurdan, doğrudan Kitab’dan ve Sünnet’ten beslenen ve Đslâm asırlarından hiç bir asrın hâli olmadığı ıslah hamlelerine götüren aydın bir fikir doğdu. Bu fikrin gücü ve canlılığı tek bir sırda saklıdır ki o, Ümmet’in gerileme sebebinin, ( ‫ﻻ ﺇﻝﻪ ﺇﻻ ﺍﷲ ﻤﺤﻤﺩ‬ ‫ )ﺭﺴﻭل ﺍﷲ‬kelimesinin hakikatinden sapmış olduğunu, yeniden dirilmesinin yolunun bu Kelime’nin mefhumunun ve detaylarının doğrultulmasından ve Ümmet’in zihnine bulaşmış belirsizlikleri ve karışıklıkları kaldırıp üzerinde birikmiş toprakları ve tozları izale etmekten geçtiğini idrak etmesidir. Dolayısıyla tohum ile bağlantısını güçlendirmek için köklerden toprakları izale etmenin keyfiyetini yani fikirleri ve hükümleri Đslâmî Akîde’ye raptetme keyfiyeti ve Kitab ile Sünnet’ten zuhurunun beyanını idrak etmiştir. Đslâm ağacının köklerinden toprakları ve tozları izale etmek ancak, fikirleri ve hükümleri Đslâmî Akîde’ye raptetmek ve Kitab ile Sünnet’ten zuhurunu beyan etmek ile olur. Kitab ile Sünnet’ten zuhurunu beyan etmek ise ancak, her bir fikir ve her bir hüküm için Şer’î delil getirmek ile olur. Yani her şey için delil getirilmesi kaçınılmazdır ki Đslâm olduğu, yani Đslâm’dan olduğu muteber olsun. Aksi takdirde kabulü veya şekillerden herhangi bir şekilde uyulması imkânsız, reddedilen bir küfür olur.

Sosyalizm -ve ondan olan Komünizm-, Kapitalizm, Laiklik (Dinsizlik), Milliyetçilik, Vatancılık, Demokrasi, Özgürlükler, Evrim Felsefesi… ve diğer pek çok isimler ve sloganlar ile geldiler ve bu salgın, saman alevi gibi hızla ilerleyerek ( ‫ﻻ ﺇﻝﻪ ﺇﻻ ﺍﷲ‬ ‫ )ﻤﺤﻤﺩ ﺭﺴﻭل ﺍﷲ‬esasından nasibi kalmamış ya da neredeyse hiç kalmamış akıllara ve gönüllere işledi. Böylelikle Müslümanların evlatlarından, Đslâm Ümmeti’ni Batı’nın kölesi haline getirme ve potansiyel hayat kaynaklarını tüketme misyonunu üstlenmiş çarpık ve yozlaşmış nesiller oluşup büyüdü. Đslâmî Ümmet, geçen asır boyunca, hastalıklı ve sapık fikirler pazarının tedavül ettiği sancılı bir süreçten geçti. O kadar ki, Đslâm düşmanı kâfirler ve onların Müslümanların beldelerindeki yandaşları, bu Ümmet’in Devleti’nin yok edildiği gibi, son nefesini vereceği ve bütünüyle yok edilebileceğini umar hale geldiler.

Madem ki Türkiye Devleti, Laiklik esasına dayanmaktadır ve son zamanlarda Laiklik ile Đslâm’ın arasını uzlaştırmaya ve Laikliğin Đslâm ile çatışmadığına yönelik propagandacı iddialar ve mugalâtalar artmıştır, bu bağlamda Laikliğin vakıası ve Đslâm’ın bu konudaki hükmü üzerinde durmamız kaçınılmazdır. Bu sebeple Allah’ın izniyle bu yazıda Laikliği iki yönden ele alacağız; Birinci yön: “Đslâm’da Laikliğin hükmü.”, Đkinci yön: “Laiklik, Allah’ın indirdikleri dışında hükmetmek ve Allah’a ibadette şirk.”

Lâkin Allahu Teâlâ tuzaklarını boyunlarına doladı ve bu kadar karanlık ve sıkıntının ortasında Alköklüdeğişim

60

haziran 2008


islâm’da laikliğin hükmü “Laiklik” kelimesi doğrudan Fransızca aslı olan “laïcisme” kelimesinden alınmıştır. Türkçede de; Fransızcadan kopyalanarak “Laiklik” ve “laisizm” ya da Đngilizceden kopyalanarak “secularism/ sekülerizm” gibi kelimeler ile ifade edilir. “Laik” kelimesi de Fransızca aslı olan “séculier” kelimesinden “seküler” şeklinde, yine Fransızca “laïc/laïque” kelimesinden “Laik” şeklinde alınmıştır. “Laik” kelimesinin manasını aydınlatmak için bazı yabancı ansiklopedilerin ve eğitim dairelerinin tanımlarını ele alalım:

neğin, “yönetimde mutlak dinsizlik politikası” anlamına gelmektedir. “Ve bu, çağdaş yaşamın ve toplumsal dayanışmanın Din’i nazar-ı itibara almamak üzere davranışçı ve ahlâkî kıymetler üzerine kurulu olması gerektiği düşüncesine dayalı ahlâka ilişkin sosyal bir sistemdir.” • Oryantalist A. J. Arbery “Ortadoğu’da Din” isimli kitabında, bu kelime hakkında şöyle der: “Gerek bilimsel materyalizm, gerek hümanizm, gerek natüralizm, gerekse pozitivizm, tüm bunlar dinsizlik biçimleridir. Dinsizlik, Avrupa’nın ve Amerika’nın karakteristik niteliğidir. Ancak bunların Ortadoğu’daki mevcut görüntüleri, herhangi bir belirli felsefî ya da edebî biçim almaz. Bunların başlıca modeli, Türkiye Cumhuriyeti’nde Din’in Devlet’ten ayrılmasıdır.”

• Đngiliz Öğretim Dâiresi’nin “secularism” maddesinde şöyle geçer: “Đnsanların Ahiret’e yönelik ilgisini yalnızca bu dünyaya çekmeyi ve yönlendirmeyi hedefleyen toplumsal hareket.” Çünkü Ortaçağ insanları nezdinde şiddetli bir dünyadan sakınma ve Allah’a ve Ahiret Günü’ne yönelme arzusu vardı. Bu arzuya direniş, insanî eğilimleri geliştirmek çerçevesinde ileri sürülen sekülerizmi başlattı. Zira kalkınma asrındaki insanlar, kültürel ve beşerî başarılara ve bu dünyadaki geçici tamahlarının gerçekleşmeye aşırı bağımlılıklarını göstermeye başladılar. Böylece sekülerizme yönelim, Dine ve Mesihîlik’e karşı bir hareket olması itibariyle tüm çağdaş tarih boyunca sürekli gelişir oldu.

Modern Đslâmî kitaplarda yaygın ifade ise “Din’in Devlet’ten ayrılmasıdır.” Bu ise gerçekte, bireylere ve devlet ile ilgisi olmayan davranışlara da intibak eden Laikliğin tam karşılığını vermez. O nedenle Laikliğin daha doğru tarifi, “Din’in hayattan ayrılması” olmalıdır. Bunun için Laikliğin doğru delâleti, gerek bireyler gerekse Ümmet için olsun “Hayatın Din-dışılık üzerine kurulmasıdır.” Ayrıca devletler ya da bireyler, Din’in dar ve sınırlı anlayışı ile buna karşı tutumlarında ayrışırlar: Liberal Demokrat toplumlar gibi bazıları bunu kabullenip “Dinî olmayan/non-religious/ılımlı Laiklik” olarak isimlendirirler. Yani bunlar, Dinî olmadığı halde Din’e düşman da olmayan toplumlardır. Buna mukabil “Din karşıtı/anti-religious/aşırı Laiklik” akımı vardır ki, Din’e karşıdır ve bununla Komünist toplumları ve benzerlerini kastederler.

• Oxford Sözlüğü’nde “secular” kelimesinin açıklaması olarak şöyle der: o Dünyevî ya da maddî olan, Dinî olmayan ya da ruhî olmayan: Örnek; dinsiz terbiye, dinsiz sanat ya da musiki, dinsiz otorite, kilise karşıtı yönetim. o Dinin ahlâk ve terbiye için temel olmaması gerektiğini söyleyen görüş.

Açıktır ki, Đslâm açısından her iki tanımlama arasında hiçbir fark yoktur. Zira hiçbiri Đslâm’dan değildir ve bunlar, alınmaları, uygulanmaları ve çağrılmaları haram kılınmış birer küfür mefhumudur. Buna göre Đslâm ve Laiklik (Dinsizlik) birbirine taban tabana zıttır, çelişiktir ve her ne şekilde olursa olsun, aralarını birleştirecek, uzlaştıracak

• Yeni Üçüncü Uluslararası Sözlük’te “secularism” kelimesinin açıklaması olarak şöyle der: “Hayatta ya da herhangi bir özel durumda, Dinin ya da Dinî itibarların yönetime katılmaması gerektiği ya da bu itibarların kasıtlı bir uzaklaştırma ile uzaklaştırılması ilkesine dayalı yönelim.” Bu da, örköklüdeğişim

61

haziran 2008


islâm’da laikliğin hükmü veya uyumlaştıracak hiçbir şey yoktur.

ları nasıldı? Yaşam tarzları nasıldı? En belirgin özellikleri nelerdi? Onlar ile SallAllahu Aleyhi ve Âlâ Âlihi ve Sellem’in Daveti arasındaki çekişmeler niçin böylesine kızışmıştı?

Đşin aslı, Laikliğin, Allahu Teâlâ katında tek Din olan Đslâm’a zıtlığını aydınlatmak o kadar büyük bir çaba harcamayı gerektirmez. Nitekim Đslâm âlimleri, bu tür akımlar ve fikirler hakkında, daha önceleri şöyle derlerdi: “Yalnızca tasavvur etmek bile onları reddetmeye yeter.” Ancak insanların zihinlerine arız olan pek çok bozuk ve bulanık Đslâmî tasavvurlar, “açık ve gizli” Đslâm düşmanlarının manipüle ettiği şüpheler ve batıl düşünceler dikkate alındığında, tasavvurun ötesine geçip açığa çıkarılmaları ve kuşkuların giderilmesi zorunludur. Tevhid, Đslâmî tasavvurun, hatta tüm varlığın en büyük hakikati olduğu gibi, Laikliğin de en büyük çürütücüsüdür. Dolayısıyla tam anlamıyla Tevhid’i bilmek kaçınılmazdır.

Arap Cahiliyesinin inançlarını etüt edenler -ilk bakışta- görür ki onlar, Allah’ın varlığını hiçbir zaman inkâr etmemişlerdir, aksine yaratmak, rızıklandırmak, tedebbür etmek, yaşatmak, öldürmek ve benzerleri gibi Allahu Teâlâ’nın fiillerinin çoğunda O’nu birlemişlerdir. Bunun Kur’an-il Kerim’de pek çok delili vardır. Allahu Teâlâ’nın şu kavli gibi: ‫ﻪ‬ ‫ﻥ ���ﻝﱠﻠ‬  ‫ﻴﻘﹸﻭﹸﻝ‬ ‫ﺽ ﹶﻝ‬  ‫ﻷﺭ‬ َ ‫ﺍ‬‫ﺕ ﻭ‬  ‫ﺍ‬‫ﺎﻭ‬‫ﺴﻤ‬  ‫ﻕ ﺍﻝ‬ ‫ﺨﹶﻠ ﹶ‬ ‫ ﹶ‬‫ﻤﻥ‬ ‫ﻡ‬‫ﺴَﺄﻝﹾ ﹶﺘﻬ‬  ‫ﻭﹶﻝﺌِﻥ‬ Andolsun ki onlara, ‘Semaları ve arzı kim yarattı?’ diye sorsan, mutlaka ‘Allah...’ derler. (Lokman 25) Allah’ın kâinatı çekip çeviren iradesini ve geri çevrilmez kaderini ikrar ediyorlardı:

Gerçek şu ki Tevhid, Rasuller Salavatullahi ve Selamuhû Aleyhim ile kavimleri arasındaki çarpışmayı tetikleyen ve uğrunda insanlığın, muvahhid Müslümanlar ve sapık Müşrikler şeklinde savaşan iki kısma ayrıldığı meseledir:

‫ﻻ‬ ‫ﻭ ﹶ‬ ‫ﺎ ُﺅﻨﹶﺎ‬‫ﻻ ﺁﺒ‬ ‫ﻭ ﹶ‬ ‫ﺭﻜﹾﻨﹶﺎ‬ ‫ﺎ َﺃﺸﹾ‬‫ﻪ ﻤ‬ ‫ ﺸﹶﺎﺀ ﺍﻝﹼﻠ‬‫ﺭﻜﹸﻭﺍﹾ ﹶﻝﻭ‬ ‫ﻥ َﺃﺸﹾ‬  ‫ﻴ‬‫ل ﺍﱠﻝﺫ‬ ُ ‫ﻴﻘﹸﻭ‬ ‫ﺴ‬  ‫ﺀ‬ ‫ﺸﻲ‬ ‫ﻥ ﹶ‬‫ﻨﹶﺎ ﻤ‬‫ﺭﻤ‬ ‫ﺤ‬  Şirk koşanlar diyecekler ki: ‘Allah dileseydi ne biz şirk koşardık ne de atalarımız. Hiçbir şeyi de haram kılmazdık.’ (el-En’am 148)

‫ﻪ ﺇِﻻ َﺃﻨﹶﺎ‬ ‫ﻻِﺇﹶﻝ‬ ‫ﻪ ﹶ‬ ‫ﻪ َﺃﱠﻨ‬ ‫ﻲ ِﺇﹶﻝﻴ‬‫ﻻ ﻨﹸﻭﺤ‬ ‫ل ﹶ‬ ٍ ‫ﻭ‬‫ﺭﺴ‬ ‫ﻥ‬‫ﻙ ﻤ‬  ‫ﻠ‬‫ﻥ ﹶﻗﺒ‬‫ﺴﻠﹾﻨﹶﺎ ﻤ‬  ‫ﺎ َﺃﺭ‬‫ﻭﻤ‬ ‫ﻥ‬ ‫ﻭ ﹺ‬‫ﺒﺩ‬‫ﻓﹶﺎﻋ‬

‫ﻪ‬ ‫ﻥ ﺍﻝﹼﻠ‬  ‫ﻴﻘﹸﻭﻝﹸﻭ‬ ‫ﺴ‬  ‫ﺭ ﹶﻓ‬ ‫ﻷﻤ‬ َ ‫ﺭ ﺍ‬ ‫ﺒ‬‫ﺩ‬ ‫ﻴ‬ ‫ﻥ‬‫ﻭﻤ‬

Senden önce hiçbir Rasul göndermedik ki ona, ‘Benden başka ilâh yoktur; şu halde bana kulluk edin’ diye vahyetmiş olmayalım. (el-Enbiya

(Her türlü) işi kim idare ediyor? ‘Allah’ diyecekler. (Yunus 31) Meleklere inanıyorlardı: ‫ﻤﻠﹶﺎ ِﺌ ﹶﻜ ﹸﺔ‬ ‫ﻨﹶﺎ ﺍﻝﹾ‬‫ﻋﹶﻠﻴ‬  ‫ل‬ َ ‫ﻻ ﺃُﻨ ﹺﺯ‬ ‫ ﹶ‬‫ﻥ ِﻝﻘﹶﺎﺀﻨﹶﺎ ﹶﻝﻭ‬  ‫ﻭ‬‫ﺠ‬‫ﻴﺭ‬ ‫ﻻ‬ ‫ﻥ ﹶ‬  ‫ﻴ‬‫ل ﺍﱠﻝﺫ‬ َ ‫ﻭﻗﹶﺎ‬

25)

Bizimle karşılaşmayı (bir gün huzurumuza geleceklerini) ummayanlar dediler ki: ‘Bize melekler indirilseydi ya.’ (Furkan 21) Rasullere inanıyorlardı:

Tevhid Akidesi’nin hakikî mefhumunu açıklamaya girmeden önce, kendilerine Rasuller gönderilmiş ve onlarla tarih boyunca çetin bir çatışmaya girmiş kavimlerin durumuna bakmamız daha yerinde olur. Çünkü onların durumunu bilmenin, Allah’ın bu durumu düzeltmek üzere inzal ettiği Akideyi anlamak için özel bir önemi ve kıymeti vardır. Mademki Rasullerin görevi tektir ve mademki ümmetlerine karşı davaları tektir, o halde Hâtem-ul Enbiya SallAllahu Aleyhi ve Âlâ Âlihi ve Sellem’in, Risaletlerin en sonuncusu ve en mükemmeli ile gönderildiği bu Ümmet’e de bakmalıyız; Tasavvurköklüdeğişim

‫ﻲ‬  ‫ﺘ‬ ‫ﺎ ﺃُﻭ‬‫ل ﻤ‬ َ ‫ﻤﺜﹾ‬ ‫ﺤﺘﱠﻰ ﹸﻨﺅْﺘﹶﻰ‬  ‫ﻥ‬  ‫ﻤ‬ ْ‫ﻴﺔﹲ ﻗﹶﺎﻝﹸﻭﺍﹾ ﻝﹶﻥ ﱡﻨﺅ‬ ‫ ﺁ‬‫ﻬﻡ‬ ‫ﺎﺀﺘﹾ‬‫ﻭِﺇﺫﹶﺍ ﺠ‬ ‫ﻪ‬ ‫ل ﺍﻝﹼﻠ‬ ُ‫ﺴ‬  ‫ﺭ‬ Onlara bir ayet geldiğinde, ‘Allah’ın elçilerine verilenin benzeri bize de verilmedikçe asla inanmayız.’ dediler. (el-En’am 124) Kitaplara inanıyorlardı, Yahudileri ve Nasraniler Ehl-il Kitâp olarak isimlendiriyorlardı: ‫ﺩ ﹰﺓ‬ ‫ﺤ‬  ‫ﺍ‬‫ﹶﻠ ﹰﺔ ﻭ‬‫ﺠﻤ‬  ‫ﻥ‬  ‫ﺁ‬‫ﻪ ﺍﻝﹾ ﹸﻘﺭ‬ ‫ﻋﹶﻠﻴ‬  ‫ل‬ َ ‫ﺯ‬ ‫ﻻ ﹸﻨ‬ ‫ ﹶ‬‫ﻭﺍ ﹶﻝﻭ‬‫ﻥ ﹶﻜ ﹶﻔﺭ‬  ‫ﻴ‬‫ل ﺍﱠﻝﺫ‬ َ ‫ﻭﻗﹶﺎ‬

62

haziran 2008


islâm’da laikliğin hükmü Đnkâr edenler dediler ki: ‘Kur’an ona bir defada topluca indirilmeli değil miydi?’ (Furkan 32) Yani Tevrat ve Đncil gibi. Benzer şekilde Arap Cahiliyesi nezdinde birtakım kulluk şiarları da mevcuttu: Beyt-ul Harâm’ı tâzim etmeleri, etrafında tavaf etmeleri, Arafat’ta vakfeye durmaları, haram ayları tâzim etmeleri, yine kurban kesmeleri, AbdulMuttalib’in adak kıssasında geçtiği üzere Allah’a adak adamaları ve bunları Beyt-ul Harâm’a sunmaları, ekinlerden ve çiftlik hayvanlarından bir kısmını Allah için ayırmaları gibi:

üzerinde ısrarın en son derecesine dek ısrar ettiği ve Arap Cahiliyesinin de inkârın son derecesine dek reddettiği bir kelimedir. Onlar, bunun yüce bir ifadesi ve tehlikeli bir manası bulunduğunu, üzerlerine büyük sorumluklar yüklediğini ve ağır fedakârlıklar gerektirdiğini kesin bilgi ve kesin inanç düzeyinde bilinçli olarak reddediyorlardı. Đşte içerisinde bulunduğumuz 21. Yüzyıl Cahiliyesinde de aynı durumun yinelendiğini görüyoruz. Đşte bu ( ‫ﻻ‬ ‫ )ﺇﻝﻪ ﺇﻻ ﺍﷲ ﻤﺤﻤﺩ ﺭﺴﻭل ﺍﷲ‬kelimesini kesin tasdikten, ona boyun bükmekten ve ona bütünüyle teslim olmaktan nasıl korkulduğunu, onu taşıyanların ve ona davet edenlerin nasıl suçlandıklarını, peşlerine nasıl düşüldüğünü ve nasıl cezalandırıldıklarını kendi gözlerimizle görmekteyiz!

‫ﻴﺒ ﹰﺎ‬‫ﺎ ﹺﻡ ﹶﻨﺼ‬‫ﻷﻨﹾﻌ‬ َ ‫ﺍ‬‫ﺙ ﻭ‬  ‫ﺤﺭ‬  ‫ﻥ ﺍﻝﹾ‬  ‫ﻤ‬ ‫ﺭَﺃ‬ ‫ﺎ ﹶﺫ‬‫ﻤﻤ‬ ‫ﻪ‬ ‫ﻌﻠﹸﻭﺍﹾ ِﻝﹼﻠ‬ ‫ﺠ‬  ‫ﻭ‬ Allah’ın yarattığı ekinlerden ve (çiftlik) hayvanlarından Allah’a pay ayırdılar. (el-En’âm 136) Teşriî yönden de Arap Cahiliyesi, hırsızlık haddi gibi bazı hadleri uyguluyorlardı. el-Kurtubî, Tefsiri’nde Kurayş’in hırsızın elini kestiğini zikretmiştir. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Âlâ Âlihi ve Sellem’in gönderildiği ortamda bulunan diğer ahlâkî meziyetlerin tümü, diğer ortamlar ile karşılaştırıldığında farkını gösterir.

Nebi SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in onları ( ‫ﻻ ﺇﻝﻪ‬ ‫’)ﺇﻻ ﺍﷲ ﻤﺤﻤﺩ ﺭﺴﻭل ﺍﷲ‬a davet ettiği ilk andan beri hemen cevapları şöyle oldu: ‫ﺎﺏ‬‫ﻋﺠ‬  ‫ﺀ‬‫ﺸﻲ‬ ‫ﻫﺫﹶﺍ ﹶﻝ ﹶ‬ ‫ﻥ‬  ‫ﺍ ِﺇ‬‫ﺤﺩ‬  ‫ﺍ‬‫ﺎ ﻭ‬‫ﻬ ﹶﺔ ِﺇﹶﻝﻬ‬ ‫ل ﺍﻵِﻝ‬ َ ‫ﻌ‬ ‫ﺠ‬  ‫َﺃ‬ ‘Đlâhları, tek bir ilah mı yaptı? Doğrusu bu acayip bir şeydir!’ (Sa’d 5) Zira mesele, zihinlerinde açık ve net idi: Böylesi bir Kelimeye bağlılık, Allah’ın dışındaki çeşitli mabutların ve tağutların hepsini kesinlikle reddetmek ve tamamen bırakmak demektir: Tağut putlarını, tağut liderlerini, tağut kabilelerini, tağut kehanetlerini, tağut geleneklerini, kısacası tağutî her şeyi terk etmek, bütünüyle Allah’a teslim olmak, önemli-önemsiz, küçük-büyük her şeyi hiçbir ortağı olmayan Allahu Teâlâ’ya döndürmektir. Bu, elbette tehlikeli bir mana ve derin bir ifadedir ki o Müşrikler, bunu ilk anda kavradıkları halde, yüzyılımızın Müslümanlarının çoğu halen bundan gafildir.

Ancak, -önemli olan- böylesi bir topluma Allah nasıl hükmetti? Tüm bu hususlara Đslâm mizanında ne kadar ağırlık verdi? Muhakkak ki Allahu Teâlâ, bu Mekke toplumuna ve o zamanki vakıa zeminine, Küfür ve Cahilliyye hükmünü verdi ve yerine getirdikleri tüm bu hususlara, Đslâm mizanında sıfır ağırlık verdi. Hatta ikrar ettikleri inançları da yeni bir esas üzere ve yeni bir biçimde getirdi. Böylece kesinlikle yepyeni bir şey haline geldi. Bunun içindir ki, onlar ile Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem arasında uzun bir savaş patlak verdi, anlaşmazlık şiddetlenerek, son sözü kılıçlar söyleyecek derecede çetin bir savaşa ve keskin anlaşmazlığa dönüştü. Ne ilginçtir ki, bu uzun ve çetin savaşın esası, tek bir kelimenin dışında bir şey olmamıştır ki o, (‫ )ﻻ ﺇﻝﻪ ﺇﻻ ﺍﷲ ﻤﺤﻤﺩ ﺭﺴﻭل ﺍﷲ‬kelimesidir. Öyle ki Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in köklüdeğişim

(‫ )ﻻ ﺇﻝﻪ ﺇﻻ ﺍﷲ ﻤﺤﻤﺩ ﺭﺴﻭل ﺍﷲ‬kelimesinin manası, tağutları inkâr etmek ve Allah’a iman etmek olduğuna göre: ‫ﺓ‬ ‫ﻭ‬ ‫ﻌﺭ‬ ‫ﻙ ﺒﹺﺎﻝﹾ‬ ‫ﺴ‬  ‫ ﹶﺘﻤ‬‫ﺩ ﺍﺴ‬ ‫ﻪ ﹶﻓ ﹶﻘ‬ ‫ﻥ ﺒﹺﺎﻝﹼﻠ‬‫ﻴﺅْﻤ‬‫ﻭ‬ ‫ﺕ‬  ‫ ﺒﹺﺎﻝﻁﱠﺎﻏﹸﻭ‬‫ﻴﻜﹾ ﹸﻔﺭ‬ ‫ﻤﻥ‬ ‫ﹶﻓ‬ ‫ﻡ ﻝﹶﻬﺎ‬ ‫ﺎ‬‫ﻔﺼ‬ ‫ﻻ ﺍﻨ‬ ‫ﻰ ﹶ‬  ‫ﻭﺜﹾ ﹶﻘ‬ ‫ﺍﻝﹾ‬ Her kim tağutu inkâr eder ve Allah’a iman

63

haziran 2008


islâm’da laikliğin hükmü ederse kopmayan sapasağlam bir kulpa yapışmıştır. (el-Bakara 256) Her Nebi’nin kavmine dediği gibi Allahu Teâlâ’nın dışındakilere kulluğu reddetmek olduğuna göre:

söylemle olur: ‫ﺯﻝﹾﻔﹶﻰ‬ ‫ﻪ‬ ‫ﻭﻨﹶﺎ ِﺇﻝﹶﻰ ﺍﻝﱠﻠ‬‫ﺭﺒ‬ ‫ﻴ ﹶﻘ‬‫ﻻ ِﻝ‬ ‫ ِﺇ ﱠ‬‫ﻫﻡ‬ ‫ﺩ‬ ‫ﺒ‬‫ﺎ ﹶﻨﻌ‬‫ﻤ‬ ‘Onlara, bizi sadece Allah’a yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz.’ derler. (ez-Zumer 3) Tağutun bu türü, putları, heykeli, totemi ve benzerlerini de kapsar.

‫ﻩ‬ ‫ﺭ‬ ‫ﻏﻴ‬ ‫ﻪ ﹶ‬ ‫ ِﺇﻝﹶـ‬‫ﻤﻥ‬ ‫ﺎ ﹶﻝﻜﹸﻡ‬‫ﻪ ﻤ‬ ‫ﻭﺍﹾ ﺍﻝﱠﻠ‬‫ﺒﺩ‬‫ﺍﻋ‬ ‘Allah’a kulluk edin, O’ndan başka hiçbir ilahınız yoktur.’ (el-A’raf 59) Tüm Rasullerin daveti olduğuna göre:

•“Đtaat ve ittibâ şirkine” gelince; Allah’ın Şeriatı’na isyan etmek ve hayatın bazı işlerinde veya hepsinde ona muhakeme olmamaktır. Bu da Đslâm ile cahiliye arasındaki yol ayrımı olduğu gibi tarih boyunca tüm cahiliye içerisindeki ortak karakterdir. Bundan ötürü hadarat ve ilim açısından konumu ne kadar ilerlerse ilerlesin cahiliye ismine müstahaktır:

‫ﻭﺍﹾ‬‫ﻨﺒ‬ ‫ ﹶﺘ‬‫ﺍﺠ‬‫ﻪ ﻭ‬ ‫ﻭﺍﹾ ﺍﻝﹼﻠ‬‫ﺒﺩ‬‫ﻥ ﺍﻋ‬ ‫ﻻ َﺃ ﹺ‬ ‫ﻭ ﹰ‬‫ﺭﺴ‬ ‫ﺔ‬ ‫ﻤ‬ ‫ل ُﺃ‬ ‫ﻲ ﹸﻜ ﱢ‬‫ﻌﺜﹾﻨﹶﺎ ﻓ‬ ‫ﺒ‬ ‫ﻭﹶﻝ ﹶﻘﺩ‬ ‫ﺕ‬ ‫ﺍﻝﻁﱠﺎﻏﹸﻭ ﹶ‬ Andolsun ki biz, ‘Allah’a kulluk edin ve Tağuttan sakının’ diye (emretmeleri için) her ümmete bir Rasul gönderdik. (en-Nahl 36) Bu kelimenin hakikati, “tağut ve ibadet” kelimelerinin manası bilinmedikçe ortaya çıkmaz.

‫ﻥ‬  ‫ﻐﹸﻭ‬‫ﻴﺒ‬ ‫ﺔ‬ ‫ﻴ‬‫ﻠ‬‫ﻫ‬ ‫ﺎ‬‫ﻡ ﺍﻝﹾﺠ‬ ‫ﺤﻜﹾ‬  ‫َﺃ ﹶﻓ‬

“Tağut” kelimesi Kur’an’da ve Sünnet’te pek çok yerde geçmiştir ve hayırlı tariflerden biri de Đmam Đbn-ul Kayyim Rahimehullah’ın şu ifadeleridir: “Tağut; kulluk edilen yahut ittiba edilen yahut itaat edilen şeylerde kulun haddini aştığı her şeydir. Dolayısıyla her toplumun tağutu; Allah’tan ve Rasulü’nden başka muhakeme oldukları yahut Allah’tan başka kulluk ettikleri yahut Allah’tan bir basiret üzere olmaksızın ittiba ettikleri yahut Allah’a itaat edilmesi gerektiğini bilmedikleri hususlarda itaat ettikleridir.”

Yoksa onlar hâlâ Cahiliye yönetimini mi istiyorlar? (el-Mâide 50) ‫ﻪ‬ ‫ﻪ ﺍﻝﱠﻠ‬ ‫ﻴﺄْﺫﹶﻥ ﹺﺒ‬ ‫ﺎ ﹶﻝﻡ‬‫ﻥ ﻤ‬ ‫ﻴ ﹺ‬‫ﻥ ﺍﻝﺩ‬  ‫ﻤ‬ ‫ﻡ‬‫ﻭﺍ ﹶﻝﻬ‬‫ﺭﻋ‬ ‫ﺸ‬ ‫ﺭﻜﹶﺎﺀ ﹶ‬ ‫ﺸ‬ ‫ ﹸ‬‫ﻬﻡ‬ ‫ ﹶﻝ‬‫َﺃﻡ‬ Yoksa onların, dinden Allah’ın izin vermediğini teşri eden ortakları mı var? (eş-Şûrâ 21) Tağutun bu türü de Allah’ın Şeriatı’ndan olmayan üzerine kurulu mevcut nizamları, liderleri, önderleri, komutanları, kâhinleri, elitleri, ileri gelenleri, kânunları, koşulları, âdetleri ve gelenekleri, anayasaları, hevâları ve benzerlerini kapsar. Gerçekte şirkin her iki türü de tek bir asla dayanmaktadır ki bu da, Allah’tan başkasını hakem kılmak ve Allah’tan başkasından almaktır. Sırf O’nun hakem kılınması uyarınca insanlık, herhangi bir ibadet ve yaklaşma şekli ile Allahu Subhanehû’dan başkasına yönelmemelidir. Hayatının tamamında Allah’ın Kitabı’nda ve Rasulü’nün lisanı ile kendisine teşri edilen dışındakilere yönelmemelidir. Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur:

Bundan da meydana çıkar ki tağut kelimesi, ( ‫ﻻ‬ ‫ )ﺇﻝﻪ ﺇﻻ ﺍﷲ ﻤﺤﻤﺩ ﺭﺴﻭل ﺍﷲ‬kelimesine zıt her şeyi kapsayan genel bir kelimedir. Đster şiar, ister kanun, ister nizâm, ister şahıs, ister bayrak, ister parti, ister fikir, isterse başka bir şey olsun. Buna göre diyebiliriz ki; şirk, şu iki hususta; “irâde ve kasıt” ile “itaat ve ittiba” hususlarında Allah ile birlikte yahut Allah ile birlikte olmaksızın tağuta ibadet (kulluk) etmektir.

‫ﻡ‬ ‫ﻴ‬‫ﻥ ﺍﻝﹾ ﹶﻘ‬  ‫ﻴ‬‫ﻙ ﺍﻝﺩ‬  ‫ﻩ ﹶﺫِﻝ‬ ‫ﺎ‬‫ﻻ ِﺇﻴ‬ ‫ﻭﺍﹾ ِﺇ ﱠ‬‫ﺒﺩ‬‫ﻻ ﹶﺘﻌ‬ ‫ﺭ َﺃ ﱠ‬ ‫ﻤ‬ ‫ﻪ َﺃ‬ ‫ﻻ ِﻝﹼﻠ‬ ‫ﻡ ِﺇ ﱠ‬ ‫ﺤﻜﹾ‬  ‫ﻥ ﺍﻝﹾ‬ ‫ِﺇ ﹺ‬ ‫ﻥ‬  ‫ﻭ‬‫ﹶﻠﻤ‬‫ﻴﻌ‬ ‫ﻻ‬ ‫ﺱ ﹶ‬ ‫ﺭ ﺍﻝﻨﱠﺎ ﹺ‬ ‫ﻥ َﺃﻜﹾ ﹶﺜ‬  ‫ﻜ‬ ‫ﻭﻝﹶـ‬

•“Đrade ve kasıt şirkine” gelince; Kulluk şa’airlerinden salâh, kurban, nezir, dua, münacat gibi bir şey ile Allahu Teâlâ’dan başkasına yönelmektir ki bu, cahilliyye karakterine uygun bir köklüdeğişim

Hüküm sadece Allah’a aittir. O size Kendisinden başkasına ibadet etmemenizi emret-

64

haziran 2008


islâm’da laikliğin hükmü miştir. Đşte dosdoğru Din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler. (Yusuf 40) Dolayısıyla her işin Allah’a döndürülmesi ve her şeyde yalnızca O’nun hakem kılınması, Allah’ın hiçbir şeyin Kendisinden başkasına döndürülmemesini emrettiği ibadetin ta kendisidir. Dolayısıyla dosdoğru Din, tarih boyunca insanların çoğu duyarsız kalmış olsalar da, ancak Allah’ı razı edecek Din’in ta kendisidir. Bu kesinleştiğine göre, bu hakikate yahut bir kısmına karşı olan herhangi bir şey, her ne surette ve hangi asırda ortaya çıkarsa çıksın tağuttur. Dolayısıyla insan, gerek fert, gerekse toplum olarak, tağutu inkâr edip ondan ve yandaşlarından uzaklaşmadıkça ( ‫ﻻ ﺇﻝﻪ‬ ‫ )ﺇﻻ ﺍﷲ ﻤﺤﻤﺩ ﺭﺴﻭل ﺍﷲ‬kelimesinin hakikatine şahitlik etmiş olmaz. Bunun içindir ki, Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem zamanında bir kimse ( ‫ﻻ ﺇﻝﻪ ﺇﻻ ﺍﷲ‬ ‫ )ﻤﺤﻤﺩ ﺭﺴﻭل ﺍﷲ‬kelimesine şahitlik edince cahiliyeden büsbütün kopuyor, tüm örflerinden, şekillerinden, kıymetlerinden, tartılarından ve telkinlerinden ayrılıyor ve iman kafilesine katılıyordu. Artık o, Allah için arınmış, tereddütsüz ve istisnasız bir şekilde emirlerine itaatkâr biri haline geliyordu.

delilleri ile pekiştirmiştir. Nitekim bu, hem Allahu Teâlâ’nın; ‫ﻥ‬  ‫ﻴ‬‫ﻙ ﺍﻝﺩ‬  ‫ﻩ ﹶﺫِﻝ‬ ‫ﺎ‬‫ﻻ ِﺇﻴ‬ ‫ﻭﺍﹾ ِﺇ ﱠ‬‫ﺒﺩ‬‫ﻻ ﹶﺘﻌ‬ ‫ﺭ َﺃ ﱠ‬ ���ﻤ‬ ‫ﻪ َﺃ‬ ‫ﻻ ِﻝﹼﻠ‬ ‫ﻡ ِﺇ ﱠ‬ ‫ﺤﻜﹾ‬  ‫ﻥ ﺍﻝﹾ‬ ‫ِﺇ ﹺ‬ ‫ﻡ‬ ‫ﻴ‬‫ ﺍﻝﹾ ﹶﻘ‬Hüküm sadece Allah’a aittir. O size kendisinden başkasına ibadet etmemenizi emretmiştir. Đşte dosdoğru Din budur. (Yusuf 40) kavlinin mantukundan, hem de Şanı Yüce Allah’ın; ‫ﺎ‬‫ﻭﻤ‬ ‫ﻥ‬  ‫ﻴ‬‫ﻪ ﺍﻝﺩ‬ ‫ﻥ ﹶﻝ‬  ‫ﻴ‬‫ﻠﺼ‬‫ﻤﺨﹾ‬ ‫ﻪ‬ ‫ﻭﺍ ﺍﻝﱠﻠ‬‫ﺒﺩ‬‫ﻴﻌ‬ ‫ﻻ ِﻝ‬ ‫ﻭﺍ ِﺇ ﱠ‬‫ﻤﺭ‬ ‫ ُﺃ‬Hâlbuki onlar ancak, dini Allah için halis kılarak Allah’a ibadet etmekle emrolunmuşlardı. (el-Beyyine 5) kavlinin mefhumundan çıkmaktadır. Keza Şehid Seyyid Kutûb Rahimehullah’ın, Allahu Teâlâ’nın; ‫ﻥ‬ ‫ﻭ ﹺ‬‫ﺒﺩ‬‫ﻴﻌ‬ ‫ﻻ ِﻝ‬ ‫ﺱ ِﺇ ﱠ‬  ‫ﺍﻹِﻨ‬‫ﻥ ﻭ‬ ‫ﺠ‬ ‫ﺕ ﺍﻝﹾ ﹺ‬ ‫ﺨﹶﻠﻘﹾ ﹸ‬ ‫ﺎ ﹶ‬‫ﻭﻤ‬ Ben insanları ve cinleri ancak bana kulluk etsinler diye yarattım. (ez-Zâriyat 56) kavli hakkında söyledikleri bunu geniş bir biçimde izah etmektedir: “Đşte bu göz kamaştırıcı gerçeğin bir diğer yönü de burada ortaya çıkıyor. Ve buna göre ibadetin anlamı sırf, birtakım sembolik davranışları yerine getirmekten çok daha geniş ve çok daha kapsamlı olduğu gerçeği ortaya çıkıyor. Çünkü cinler ve insanlar bütün hayatlarını belirli sembolik hareketleri yerine getirerek geçirmezler. Ve Allahu Teâlâ onlara bunu yüklemiyor. Aksine yüce Allah onlara hayatlarının büyük bir kısmını kuşatan ve meşgul eden başka birtakım faaliyetler yüklüyor. Bizler Allah’ın cinlere yüklediği faaliyet şekillerini bilmiyoruz. Fakat insandan istenen faaliyetlerin sınırını biliyoruz. Bunu Kur’an’dan yüce Allah’ın kavlinden öğreniyoruz:

•Đbadete gelince; Bu, hem içerisindeki canlı-cansız her şey ile birlikte bu kâinat ve Yaratıcı Allah Subhanehû arasındaki alâkadır, hem de insanın, hatta insandan ve cinden tüm mükellef yaratıkların varlık amacıdır: ‫ﻥ‬ ‫ﻭ ﹺ‬‫ﺒﺩ‬‫ﻴﻌ‬ ‫ﻻ ِﻝ‬ ‫ﺱ ِﺇ ﱠ‬  ‫ﺍﻹِﻨ‬‫ﻥ ﻭ‬ ‫ﺠ‬ ‫ﺕ ﺍﻝﹾ ﹺ‬ ‫ﺨﹶﻠﻘﹾ ﹸ‬ ‫ﺎ ﹶ‬‫ﻭﻤ‬

‫ﺽ‬ ‫ ﹺ‬‫ﻷﺭ‬ َ ‫ﻲ ﺍ‬‫ﻋلٌ ﻓ‬  ‫ﺎ‬‫ﺔ ِﺇﻨﱢﻲ ﺠ‬ ‫ﻼ ِﺌ ﹶﻜ‬ ‫ﻤ ﹶ‬ ‫ﻙ ِﻝﻠﹾ‬  ‫ﺒ‬‫ﺭ‬ ‫ل‬ َ ‫ﻭِﺇﺫﹾ ﻗﹶﺎ‬

Ben insanları ve cinleri ancak bana kulluk etsinler diye yarattım. (ez-Zâriyat 56)

Hani Rabbin meleklere: ‘Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım.’ dedi. (el-Bakara 30) Şu halde insan denen varlıktan yapması istenen amel, yeryüzünde Allah’ın halifesi olmaktır. Bu görev içinde yeryüzünün imarı da vardır. Bunun içinde yeryüzündeki güç ve enerji kaynaklarının, hammadde rezervlerinin ve gizli cevherlerin keşfedilmesi ve bunları kullanarak geliştirip yaşam düzeyinin yükseltilmesi gibi birtakım aktif faaliyetler gerekmektedir. Ayrıca evrenin genel kanunları ile uyum içinde olan

“Đbadet” tarifleri arasında tercih edileni, Şeyh-ul Đslâm Đbn-u Teymiyye Rahimehullah’ın şu ifadeleridir: “Allah’ın sevdiği ve razı olduğu sözlerden, batınî ve zahirî amellerden her şeyi toplayan bir isimdir.” Keza Rahimehullah, “Risâlet-ul Ubûdiyye (Kulluk Risâlesi)” kitabında, Din’in tümüyle ibadet dâhilinde olduğunu tespit etmiş, bunu da Şer’î ve luğavî köklüdeğişim

65

haziran 2008


islâm’da laikliğin hükmü ‫ﻥ‬  ‫ﻴ‬‫ﻪ ﺍﻝﺩ‬ ‫ﺎ ﱠﻝ‬‫ﻠﺼ‬‫ﻤﺨﹾ‬ ‫ﻪ‬ ‫ﺩ ﺍﻝﱠﻠ‬ ‫ﺒ‬‫ﻕ ﻓﹶﺎﻋ‬ ‫ﺤﱢ‬  ‫ ﺒﹺﺎﻝﹾ‬‫ﻜﺘﹶﺎﺏ‬ ‫ﻙ ﺍﻝﹾ‬  ‫ﺯﻝﹾﻨﹶﺎ ِﺇﹶﻝﻴ‬ ‫ِﺇﻨﱠﺎ ﺃَﻨ‬

mutlak sistemi gerçekleştirebilmek, yeryüzünde Allah’ın Şeriatı’nı hâkim kılmak da Hilâfet’in gerekleri arasındadır.

Şüphesiz ki Kitab’ı Sana hak olarak indirdik. O halde sen de Din’i Allah’a has kılarak (ihlâs ile) kulluk et. (ez-Zümer 2) Bu manalar bütünüyle O’na yönlendirilir. Zira fıtratı, tabii yapısı ve özgün muhtaçlığı ile insanın “kul” olduğu, bundan başkasının mümkün olmadığı ve ona düşenin ancak mabudunu seçmek olduğu katî delâlet ile sabittir.

Buradan açıkça ortaya çıkıyor ki; insanın yaratılış gayesi veya ilk görevi olan ibadetin anlamı sadece birtakım sembolik davranışları yapmaktan çok daha geniş ve çok daha kapsamlıdır ve Hilâfet görevi de ibadet mefhumuna kesinkes dâhildir. O halde gerçek ibadet mefhumu iki ana unsurda somutlaşır:

Küçük olsun, büyük olsun Allah’tan başkasına yapılan her kulluk, nihayetinde Şeytan’a kulluktur:

Birincisi: Allah’a kulluğun anlamını nefislere yerleştirmek... Yani, düşünceye şunu kesin olarak yerleştirmeli ki, ortada bir kul, bir de Rab vardır. Kul kulluk eder, ibadet ise Rab için olur. Bunun ötesinde hiçbir şey yoktur ve ortada bu konumdan ve bu bakış açısından başka bir şey yoktur. Ve şu varlık âlemi tümü ile ikiye ayrılır: Bir ibadet eden ve bir de ibadet edilen mabut. Đbadet edilen Rab, birdir. Ve herkes O’nun kullarıdır.

‫ﻭ‬ ‫ﺩ‬ ‫ﻋ‬  ‫ﻪ ﹶﻝ ﹸﻜﻡ‬ ‫ﻥ ِﺇﱠﻨ‬  ‫ﻁﹶﺎ‬‫ﺸﻴ‬ ‫ﻭﺍ ﺍﻝ ﱠ‬‫ﺒﺩ‬ ‫ﻡ ﺃَﻥ ﻝﱠﺎ ﹶﺘﻌ‬ ‫ﺩ‬ ‫ﻲ ﺁ‬‫ﺒﻨ‬ ‫ﺎ‬‫ ﻴ‬‫ ﹸﻜﻡ‬‫ ِﺇﹶﻝﻴ‬‫ﻬﺩ‬ ‫ َﺃﻋ‬‫َﺃﹶﻝﻡ‬ ‫ﻴﻡ‬‫ ﹶﺘﻘ‬‫ﻤﺴ‬ ‫ﺍﻁﹲ‬‫ﺼﺭ‬  ‫ﻫﺫﹶﺍ‬ ‫ﻲ‬‫ﻭﻨ‬‫ﺒﺩ‬‫ ﺍﻋ‬‫ﻭَﺃﻥ‬ ‫ﺒﹺﻴﻥ‬‫ﻤ‬ Ey Âdemoğulları! Size, ‘Şeytan’a kulluk etmeyin, çünkü o sizin apaçık bir düşmanınızdır!’ demedim mi? Ve ‘Bana kulluk ediniz, doğru yol budur!’ demedim mi? (Yâ-Sîn 60-61) “Tağut” ve “ibadet” kelimelerinin manasına ilişkin bu kapsamlı anlayış ışığında, daha önce açıkladığımız gibi tağutu inkâr etmek ve kullukta Allahu Teâlâ’yı birlemek olan (‫ )ﻻ ﺇﻝﻪ ﺇﻻ ﺍﷲ ﻤﺤﻤﺩ ﺭﺴﻭل ﺍﷲ‬kelimesinin gerçek manası bizim için aydınlanmış olur. Bu mefhumdan hareketle, Laiklik hakkında Allah’ın hükmünü kolaylıkla ve açıklıkla görebiliriz ki, kısacası bu; tağutî ve cahilî bir nizâmdır ve birbirinden ayrılmaz iki esasî yönden (‫)ﻻ ﺇﻝﻪ ﺇﻻ ﺍﷲ ﻤﺤﻤﺩ ﺭﺴﻭل ﺍﷲ‬ kelimesine mütenakızdır:

Đkincisi: Đbadet, vicdandaki her harekette, organların her işleyişinde, hayattaki her davranışta Allah’a yönelmektir. Bütün davranışlar ile samimi olarak Allah’a yönelmek, başka her türlü duygudan ve Allah’a ibadet etme motifi dışında her türlü motiften sıyrılmaktır.” Đşte bu manaları, maddenin ruh ile mezcedilmesi olarak isimlendiriyoruz. Yani bu, insanın amellerini Allah’ın emirlerine ve nehiylerine göre seyrettirmesidir. Allahu Teâlâ bunu Kur’an’da apaçık göstermiştir:

Birincisi: Allah’ın indirdikleri dışında bir yönetim olması bakımından, Đkincisi: Kullukta Allah’a şirk olması bakımından…

‫ﻥ‬  ‫ﻴ‬‫ﺎﹶﻝﻤ‬‫ﺏ ﺍﻝﹾﻌ‬  ‫ﺭ‬ ‫ﻪ‬ ‫ﻲ ِﻝﱠﻠ‬‫ﺎﺘ‬‫ﻤﻤ‬ ‫ﻭ‬ ‫ﺎﻱ‬‫ﻴ‬‫ﻤﺤ‬ ‫ﻭ‬ ‫ﻲ‬‫ﺴﻜ‬  ‫ﻭﹸﻨ‬ ‫ﻲ‬‫ﻼﺘ‬ ‫ﺼﹶ‬  ‫ﻥ‬  ‫ﹸﻗلْ ِﺇ‬ De ki: ‘Benim salahım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm (tümüyle) Âlemlerin Rabbi olan Allah içindir.’ (el-En’am 162) Bunun içindir ki Allahu Teâlâ; Kendisine kullukta ve bu kulluğun yalnızca Kendisine has kılınmasında şirki kesinlikle nehyetmiştir:

köklüdeğişim

Bu hakikatin açığa çıkması ve idrakinin kolaylaşması ile birlikte ĐnşaAllah gelecek ayki yazımızda bu iki esasî yönü biraz daha detaylı olarak ele alacağız.

66

haziran 2008


Yahya Koç

tefekkür

bilgi@kokludegisim.com

Demokrasinin Đğrenç Yüzü Đslâmî Ümmet’in, Beldelerindeki ve başlarındaki yöneticilerin sömürgeci kâfirlere hizmet ettiklerini, sömürgeci kâfirlere (özellikle ABD ve Đngiltere) dayandıklarını, bağımsız olmadıklarını, Laiklik, Demokrasi ve Cumhuriyet’in sömürgeci Batılı devletlere ait ve onlardan ithal edilmiş Đslâm dışı küfür akide ve nizamları olduğunu uzun uzun anlatmaktan ziyade Demokrasinin iğrençlikleri yazımın konusu…

lerin tatbik ettiği, küfrün mızrak başı ABD’nin nüfuzunu yerleştirmek için bayraktarlığını yaptığı, ücretli yöneticiler eliyle Đslâmî Beldelerde tatbik edilmesini ve korunmasını sağladığı, Đngiltere’nin de kiralık yöneticileriyle beraber bu kervanı ilk olarak yola düzdüğünü ve ABD’nin sonradan ona ortak olduğu Demokrasi pazarlamacılığını da değil… Sadece burada Demokrasinin sahte ve iğrenç yüzüne değineceğim. Çok öncelere de gitmeye gerek duymadan son günlerde yaşanan iğrençliklerden bazıları:

Öte yandan ise; ABD’nin desteği ile kurulan şekli siyasî bir parti olarak AKP’nin Đslâmî esaslara dayanmadığı, batılı fikirlere sahip olduğu, bütün söylemleri ve eylemleri Laikliğe, Demokrasiye ve bu fikirlerin uzantılarına dayandığının aşikâr oluşuna…

• Avusturya’da yaşanan bir olayda sapık baba, kendi öz kızını bir bodruma kapatarak 24 sene boyunca zina ederek 6 çocuk sahibi oldu... (Ajanslar) • Mersin’de bu iğrenç olayın bir benzeri yaşandı. 19 yaşında olan Ayşe Y. ismindeki bir genç kız, kendi öz ağabeyinin ve babasının saldırısına uğrayarak namusu kirletildi. Ve abisinden hamile kaldı. Doğan çocuk ise Çocuk Esirgeme Kurumu’na verildi. Bu yaşadığı durumu hazmedemeyip kendi öz sapık babası ve ağabeyinden kaçmak zorunda olduğu için evden kaçan kızcağız, belli bir süre sonra karşısına çıkan bir erkekle, ona inanıp güvenerek evlendi. Bu sefer de kocam dediği adam, onu fuhuş yapmaya zorladı ve bu iş üzerinden para kazanılan bir kişi haline geldi... (08.05.2008, Ajanslar)

Tüm kâfir batılı devletlerin tatbik ettiği, Türkiye’de -AKP veya CHP fark etmez- bütün partilerin infaz ettiği ve yerleştirmeye çalıştığı, parlamento içi-dışı tüm Laik-Demokratik siyasî partilerin tasvip ettiği, sözde “aydın” diye itibar edilen şahısların allayıp-pulladıkları, askerlerin ve polislerin koruduğu, Amerika, Đngiltere ve AB dayatmalarının aşikâr oluşuna… Ve yine bu hakikatlere ilave olarak Đngiltere’nin Türkiye’de perde arkasında ve hissedilmeyen gizli bir güç olduğuna, Yargı ve Ordu üzerine hâkim olan gücün, Türkiye’de ABD ve AKP ile mücadeleyi denetlediği ve Türkiye’deki bu çatışmanın Amerikan-Đngiliz mücadelesi ve çatışması olduğunun aşikâr oluşuna…

• Isparta’da, 28 yaşındaki evli olan ve eşiyle boşanma davası süren bir adam, bir Đlköğretim Okulu 4. sınıf öğrencisi 10 yaşındaki küçük bir kıza çok iğrenç bir şey yaptı. Kalem ucu almak için saat 18:30 sıralarında markete giden kızcağız, marketten evine dönerken yanına otomobille 28 yaşındaki sapık adam yaklaştı. Isparta Millî Eğitim Müdürlüğü’nden geldiğini ve birlikte okula kadar gitmeleri gerektiği-

Değinmeyeceğim. Ben sadece burada Demokrasinin bütün dünyadaki iğrenç yüzünden bahsedeceğim. Yani yukarıdakilere ilave olarak; sömürgeci kâfir batılı devletköklüdeğişim

67

haziran 2008


demokrasinin iğrenç yüzü kekle beraber olmaktan zevk alıyorsa ve bu çerçevede ilişki kurmak istiyorsa, her iki tarafta buna rıza gösteriyorsa bunlara karışmak suçtur. Bir şahıs, hayvanla ilişkide bulunmak istiyorsa bunu da yapabilir. Esrar, eroin, kokain, morfin gibi uyuşturucu ve alkol almak istiyorsa kullanabilir. Devlet’in ise fertlerin bu hürriyetini koruma altına alması ve buna engel olmaya çalışanlara (Müslümanlara, cemaatlere, partilere veya devletlere) kesinlikle engel olması gerekir. Laik-Demokratik devlet, bunu Batı’dan aşırdığı Laik kanunlarla, asker ve polis gücü ile yapar. Esrar, eroin gibi uyuşturucu kaçakçılarına ve kullanıcılarına, fuhuşla uğraşanlara Laik Devlet’in ceza vermesinin sebebi, bu işle uğraşanların kanun dışı ve Devlet’in izni dışında hareket ederek Laik-Demokratik Devlet’e vergi vermemeleri sebebiyledir. Asker ve polisler de bundan dolayı onların peşlerine düşüp yakalar, hâkimler de vergi kaçırmalarından dolayı ilgili şahıslara ceza verir.

ni söyleyen rezil, kızı otomobiline bindirdi. Çalıştığı işyerine götürerek 10 yaşındaki küçük çocuğun namusunu kirletti. Daha sonra küçük kızı, ormanlık bir yere götürerek boğazını sıkıp öldüğünü düşünerek atıp kaçtı... Bir Amerikan gazetesindeki istatistiğe göre; Amerika’daki sapık evliliklerin yasal olarak tanınmasını ve sapık olmayan kişilerin elde ettikleri hakların kendilerine de verilmesini isteyen 25 milyon sapık vardır. Yine, bir gazete; Amerika’da bir milyon kişinin anneleri, kızları ve kız kardeşleri gibi yakın akrabalarıyla cinsel ilişkiler kurduklarını haber verdi. Bir gazete; Đngilizlerin %75’nin zina çocukları olduğuna dair bir haber verdi. Bu toplumlarda aile parçalandı. Babalar, anneler ve çocukları, kardeşler ve kız kardeşler arasında; saygı, sevgi, merhamet kayboldu. Hatta yüzlerce yaşlı erkek ve kadının sokaklarda barınmaları ve beraberlerindeki köpekleri dost edinerek, parkları mesken edinmelerini görmek tabii oldu. Öyle ki, o köpekler onların meskenlerine, yemeklerine, hatta yataklarına ortak oldular. Yalnızlıklarında onları teselli eden tek şey köpekleri oldu. Zira her birisi yalnız yaşıyor ve onları teselli eden bir şey yoktur. Çünkü köpekten başka kendileriyle beraber oturacak ve onlara yakın olacak, dost olacak kişiler olmaksızın yalnız başlarına yaşar duruma düştüler...

Batılı bir mefhum olarak Demokrasi, yöneticiler tarafından halen tatbik edilmekle toplumları esfele safiliin toplumlarına çevirdi. Pis ve çirkin bir seviyeye düşürdü. Allah Subhanehû ve Teâlâ’nın şu sözü ne kadar doğru: ‫ﺏ‬  ‫ﺴ‬  ‫ ﹶﺘﺤ‬‫ﻴﻠﹰﺎ َﺃﻡ‬‫ﻭﻜ‬ ‫ﻪ‬ ‫ﻋﹶﻠﻴ‬  ‫ﻥ‬  ‫ﺕ ﹶﺘﻜﹸﻭ‬ ‫ﻩ َﺃ ﹶﻓﺄَﻨ ﹶ‬ ‫ﺍ‬‫ﻫﻭ‬ ‫ﻪ‬ ‫ﻬ‬ ‫ﺨ ﹶﺫ ِﺇﹶﻝ‬ ‫ﻥ ﺍﱠﺘ ﹶ‬ ‫ﻤ ﹺ‬ ‫ﺕ‬ ‫ ﹶ‬‫ﺭَﺃﻴ‬ ‫َﺃ‬ ‫ل‬ ‫ﻀﱡ‬  ‫ َﺃ‬‫ﻫﻡ‬ ْ‫ﺒل‬ ‫ﺎ ﹺﻡ‬‫ ِﺇﻝﱠﺎ ﻜﹶﺎﻝﹾَﺄﻨﹾﻌ‬‫ﻫﻡ‬ ‫ﻥ ِﺇﻥ‬  ‫ﻘﻠﹸﻭ‬ ‫ﻴﻌ‬ ‫ﻥ َﺃﻭ‬  ‫ﻭ‬‫ﻤﻌ‬ ‫ﻴﺴ‬ ‫ﻫﻡ‬ ‫ﺭ‬ ‫ﻥ َﺃﻜﹾ ﹶﺜ‬  ‫َﺃ‬ ‫ﺴﺒﹺﻴﻠﹰﺎ‬  Heva ve hevesini (kendi istek ve arzularını) kendisine ilâh edineni gördün mü? Sen mi onun vekili (veya savunucusu) olacaksın? Yoksa onların çoğunu (söz) işitiyorlar veya akıllarını kullanırlar mı sanıyorsun? Onlar ancak hayvanlar gibidirler, daha doğrusu onlar (gittikleri) yol bakımından daha şaşkın (ve sapıktır)lar. (el-

Bu iğrenç, insan fıtratına tamamen ters ve sapık doyumların ana kaynağında Demokrasi ve bu fikirden fışkıran ‘Şahsî Hürriyet’ fikri vardır. Batılılara göre şahsî hürriyet, fert ile yapmak istedikleri arasına engel konulmadan kendini mutlu edeceğine inandığı her ne varsa onları yapmasına hiçbir şekilde engel olmadan fertlerin tamamen özgür bırakılmasıdır. Çünkü Demokrasiye göre hayattaki mutluluk anlayışı budur. Bir fert, hayvanlar gibi hatta daha düşük bir yaşamdan mutlu olacağına inanıyorsa şahsî hürriyet gereği kişinin bu isteğine engel olunmamalıdır. Kişi, zinadan, bir baba kendi öz kızıyla beraberliğinden, kadın kadınla, erkek erköklüdeğişim

Furkan 43-44)

Nitekim Demokratik toplumlarda Parlamentolarda çıkartılan kanunlarla cinsel ilişkiler ve sapık cinsel ilişkiler serbest oldu. Bu kanunlar, cinsel ilişkileri serbest bıraktığı gibi on sekiz yaşına ulaşan erkekler ve kadınlar arasındaki ilişkileri de ta-

68

haziran 2008


demokrasinin iğrenç yüzü mamen serbest kıldı. Ne devlet, ne de ebeveynleri (anne ve babaları) bu cinsî ilişkileri engellemek için herhangi bir otoriteye sahip değildirler. Hatta bazı Demokratik memleketler sapıklar arası evliliğe, erkeğin erkekle, kadının kadınla evlenmesine müsaade ettiler...

olarak, Đslâm ile insanlığı küfrün karanlığından Đslâm’ın nuruna ve aydınlığına çıkarmak, Đslâm Daveti’ni taşıyarak ve Raşidî Hilâfet Devleti’ni kurarak, Đslâm’ı insanların tamamına götürerek… Đşte Đslâm Ümmeti bugün buna taliptir, buna talip olmaktan başka kurtuluşu da yoktur. ‫ﻤ ﹸﻜﻡ‬ ‫ﺍ‬‫ﺒﺕﹾ َﺃﻗﹾﺩ‬‫ﻴ ﹶﺜ‬‫ﻭ‬ ‫ ﹸﻜﻡ‬‫ﺼﺭ‬  ‫ﻨ‬‫ﻪ ﻴ‬ ‫ﻭﺍ ﺍﻝﱠﻠ‬‫ﺼﺭ‬  ‫ ﺘﹶﻨ‬‫ِﺇﻥ‬

Esfele sâfilin Demokratik toplumu cinsel sapıklığın kokuşmuşluğunda, homoseksüel, hayvanlarla ilişkiler ve toplu cinsel sapıklıklar… Ancak bunların benzeri hayvanların ahırlarında bile bulunmuyor!...

Eğer siz Allah’a yardım ederseniz Allah da size yardım eder. (Muhammed 7) Haydi Müslümanlar, yalnızca Đslâm Nizamı’nın tatbik edildiği, marufun emredilip münkerlerin nehyedildiği, Đslâm’a tam bağlanıldığı, Ümmet’in muhasebesi ve adaletli Raşid Halifeler eliyle ikinci Asr-ı Saadet’i biran önce başlatmaya... Bunun tek metodu olan Đkinci Raşidî Hilâfet Devleti’ni kurmak için samimi dava adamlarıyla beraber çalışmaya...

Đşte bunlar, Demokrasinin durmadan şarkısı söylenilen genel hürriyetlerinin meyveleridir. Đşte bütün bunlar fiilen yaşanmakta ve ABD, Đngiltere, Fransa ve Almanya gibi kâfir devletlere ait Demokrasinin gerçek yüzüdür. Đşte bütün bunlar, Laikliğe dayalı Demokratik nizamın tatbik edilmesinin semereleridir.

Đhlâs üzere sadece Allah’ı razı etmek için, Ahiret’te Allah’ın rahmetiyle beraber Nebiler, Sıddıklar, Şehitler ve Salihlerle beraber olmak için...

Oysa insanlığın kurtuluşu Đslâm Nizamı’ndadır. Đslâm Nizamı; insan aklını, saygınlığını, ferdî mülkiyeti, nesli, canı, emniyeti, Din’i ve Devlet’i korur… Đşte bu kıymetleri, insan için hayatta yüksek kıymetler olarak kabul eden, bu kıymetleri Şer’î hükümler ile kuşatan ve bunların her birinin korunması için Şer’î cezalar koyan Allah ve Rasulü’nün emir ve yasaklarıyla Đslâm Nizamı’dır.

Bütün insanlığa karşı ‘şahit Ümmet’ olma emrine tam bir itaatle itaat ve Allah Subhanehû ve Teâlâ’ya sadık kulluk için... ‫ﻥ‬  ‫ﻴﻜﹸﻭ‬ ‫ﻭ‬ ‫ﺱ‬ ‫ﻋﻠﹶﻰ ﺍﻝﻨﱠﺎ ﹺ‬  ‫ﺍﺀ‬‫ﻬﺩ‬ ‫ﺸ‬ ‫ﻁﹰﺎ ﱢﻝ ﹶﺘﻜﹸﻭﻨﹸﻭﺍﹾ ﹸ‬‫ﻭﺴ‬ ‫ﻤ ﹰﺔ‬ ‫ ُﺃ‬‫ﻌﻠﹾﻨﹶﺎ ﹸﻜﻡ‬ ‫ﺠ‬  ‫ﻙ‬  ‫ﻭ ﹶﻜ ﹶﺫِﻝ‬ ‫ﺍ‬‫ﺸﻬﹺﻴﺩ‬ ‫ ﹶ‬‫ ﹸﻜﻡ‬‫ﻋﹶﻠﻴ‬  ‫ل‬ ُ ‫ﻭ‬‫ﺭﺴ‬ ‫ﺍﻝ‬

O halde bugün Đslâm Nizamı ile hükmedecek, Şer’an kurulması bütün Müslümanlara farz olan Raşidî Hilâfet Devleti’ni yeniden kurmak için güçlü, ısrarlı, azimli ve ciddi bir şekilde Đslâm Daveti’ni yüklenerek taşımak için samimi dava adamlarıyla birlikte harekete geçmenin tam vaktidir. Ta ki Đslâmî Hayat, toplum ve devlet üzerinde kâmilen, bir bütün olarak yeniden başlasın.

Đşte böylece sizin insanlara şahitler olmanız, Rasul’ün de size şahit olması için sizi vasat (en seçkin/üstün) bir Ümmet kıldık. (el-Bakara 143) ‫ﻥ‬  ‫ﻭ‬‫ﻓﺴ‬ ‫ﻤ ﹶﺘﻨﹶﺎ‬ ‫ﺱ ﺍﻝﹾ‬ ‫ﻴ ﹶﺘﻨﹶﺎ ﹶﻓ ﹺ‬ ‫ﻙ ﹶﻓﻠﹾ‬  ‫ﻲ ﹶﺫِﻝ‬‫ﻭﻓ‬ Đşte yarışanlar, bunun için yarışsınlar. Mutaffifin 26)

Müslümanlar, bütün insanlığa karşı sorumlu

köklüdeğişim

69

haziran 2008

(el-


Nafiz Bayramalioğlu

tefekkür

bilgi@kokludegisim.com

Evet, Đslâmî Ümmet Vardır! (7) (geçen sayıdan devam...) 62. Sanayide aslolan ferdî mülkiyettir, kamu mülkiyeti ve devlet mülkiyeti değildir. Zira Rasulullah Aleyhi’s-Salatu ve’s-Selam bir yüzük ve bir minber yaptırmak istediği zaman bunların her birisini ferdî mülkiyet olarak bir işyerine (fabrikaya) sahip olan birisine yaptırmıştır. Rasulullah Aleyhi’s-Salatu ve’s-Selam döneminde, insanlar bir takım sanayi yerleri kuruyorlardı ve Rasulullah Aleyhi’s-Salatu ve’s-Selam bunlara bir şey demiyordu. Rasul’ün sukut etmesi ise, işyerlerinin ferdî mülkiyete ait olacağına dair bir delildir. Fabrika ve işyerlerinin kamu veya devlet mülkiyetinde olduğuna dair herhangi bir nass bulunmadığına göre onlar ferdî mülkiyet olurlar.

açmak gibi ihtiyaçlardan dolayı Devlet’in vergi koyması helâl olmaz. Bu tali derecedeki ihtiyaçların giderilmesi daimî gelirlerden sağlanıncaya kadar tehir edilir. Eğer bu ihtiyaçlar zarurî ise ve bunlar olmadığı takdirde beldeler ve Ümmet zarara uğrayacaksa, zarurî ihtiyaçları giderecek miktarda Devlet’in vergiler koyması caizdir. Bu husus hem Müslümanlara hem de Beyt-ul Mal’a vacip olan bir vazifedir. Eğer Beyt-ul Mal’da bu ihtiyaçları karşılayacak mal bulunmazsa bu vucubiyet, bütün Müslümanlara intikal eder. Dolaylı vergi diye bir verginin konması caiz değildir. Koruma vergisi, sağlık vergisi, belediye vergisi, mahkeme vergisi ve simsariye vergisi adı altında kesinlikle vergi alınamaz.

Ancak kamu mülkiyetini ilgilendiren maddeleri üreten fabrikalar, ürettikleri maddelerin hükmüne girerler. Böyle olduğu takdirde o fabrikalar, kamu mülkiyeti haline girebilecekleri gibi Devlet’in, kamu mülkiyeti maddelerinin üretiminde Ümmet’in temsilcisi olması itibarı ile Devlet mülkiyeti haline de girebilirler. Ayrıca bazı maddeler fertlere ait olabilir. Devlet, onlardan bunları işletmek için kiralayabilir.

64. Sulta (otorite), Ümmet’te veya Ümmet’in en güçlü bir gurubunda mevcuttur. Ancak bu otorite, Ümmet’ten veya o guruptan bir şahısta temsil edilir ki o, Emir’dir. Emir bulunmazsa fiilî olarak sulta da yoktur. Sulta; insanların işlerini gözetmek ve maslahatlarını idare etmek olduğuna göre, insanlar kendi menfaatlerini gözetmekten uzak kalmazlar. Onun için Ümmet’in Emir’den yoksun olması doğru olmaz. Zira Ümmet’te Emir’in bulunması kaçınılmaz bir vaciptir. Bunu Ümmet’in hayatının tabiatı gerektirir. Bundan dolayı Emir’in bulunması gerekli ve zorunludur. Ümmet’in hiç bir halde Emir’siz yaşaması ve Emir’den yoksun kalması doğru değildir. Nitekim Şer’î nasslar bir Emir nasbetmenin farziyetini emrediyor. Ümmet’in Emir’siz kalmaması hususunda Sahabe’nin icmaı vardır. Abdullah b. Ömer’den rivayet edildiğine göre Rasulullah Aleyhi’s-Salatu ve’s-Selam şöyle buyurdu:

63. Devlet’in devamlı gelirleri; ganimet, cizye, haraç, definelerin beşte biri ve zekâttır. Devlet her zaman bu kaynaklardan gelir elde eder. Đster ihtiyacı olsun, ister olmasın. Eğer bu gelirler yeterli olursa Devlet bunlarla yetinir. Bu takdirde mutlak olarak Devlet’in vergi tahsil etmesi caiz değildir. Fakat bu kaynaklar Devlet’in harcamalarına kâfi gelmeyecek olursa bakılır: Bu gelirlerin kâfi gelmediği ihtiyaçlar zarurî ihtiyaçlar değilse ve bu ihtiyaçlar giderilmediği takdirde ne insanlar, ne de Devlet, herhangi bir zarara uğramayacaksa, meselâ tali bir yol açmak veya mevcut kuyular yeterli olduğu halde başka kuyular köklüdeğişim

‫ ﹺﻬﻡ‬‫ﻋﹶﻠﻴ‬  ‫ﻭﺍ‬‫ﻤﺭ‬ ‫ﺓ ﺇِﻻ َﺃ‬ ‫ﺽ ﻓﹶﻼ‬ ‫ ﹺ‬‫ﻥ ﹺﺒَﺄﺭ‬  ‫ﻴﻜﹸﻭﻨﹸﻭ‬ ‫ﺔ ﹶﻨ ﹶﻔ ﹴﺭ‬ ‫ل ِﻝﺜﹶﻼ ﹶﺜ‬ ‫ﺤﱡ‬  ‫ﻴ‬ ‫ﻻ‬ ‫ﻫﻡ‬ ‫ﺩ‬ ‫ﺤ‬  ‫َﺃ‬

70

haziran 2008


evet, islâmî ümmet vardır! “Üç kişilik bir topluluğa; aralarından birisini kendilerine Emir tensip etmeden açık bir yerde bulunmaları helâl olmaz.” (Ahmed b. Hanbel, Sahabe, 6360) Ebu Said RadiyAllahu Anh ise, Rasulullah Aleyhi’s-Salatu ve’s-Selam’dan şöyle rivayet ediyor:

fet ederlerse öldürülmeleri emri vardı. Đşte bu olay, Müslümanların iki gece üç günden fazla Halifesiz yaşamalarının caiz olmadığına dair Sahabe’nin icmaı oluyor. Ömer RadiyAllahu Anh Şura Ehli’ne vasiyet ederken şöyle demişti: “Üç gün müşavere edin. Müşavere yaptığınız bu üç günlük süre içerisinde size Suheyb namaz kıldırsın.”

‫ﻫﻡ‬ ‫ﺩ‬ ‫ﺤ‬  ‫ﻭﺍ َﺃ‬‫ﻤﺭ‬ ‫ﻴ َﺅ‬‫ﺴ ﹶﻔ ﹴﺭ ﹶﻓﻠﹾ‬  ‫ﻲ‬‫ﺝ ﹶﺜﻼ ﹶﺜﺔﹲ ﻓ‬  ‫ﺭ‬ ‫ﺨ‬ ‫ِﺇﺫﹶﺍ ﹶ‬

65. Sulta Ümmet’indir. Halife olma şartlarını taşıyan herkesin Ümmet’ten bu yetkiyi almak üzere ortaya çıkma hakkı vardır. Hilâfet makamı boşalınca, Ehl-i Hal ve’l Akd Halifelik için, Hilâfet şartlarını taşıyan adayları tespit eder. Aday tespiti yapıldıktan sonra Ümmet, bu adaylardan istediğini Emir olarak seçer. Ancak bu süre zarfında (en çok üç gün) Ehl-i Hal ve’l Akd, daimî Emir seçilinceye kadar geçici olarak bir Emir seçer. Eğer ilk Halife veya Emir (bu vazifeden ayrılmadan önce) kendisinden sonra, Ümmet kendi Emiri’ni ve Müslümanların Halifesi’ni seçesiye kadar yönetimde kendisine halef olacak bir Emir nasbetmiş ise o kişi, Geçici Emir olur. Nitekim Ümmet, Ömer RadiyAllahu Anh’dan kendisinden sonra bir Halife adayını tespit etmesini istediği zaman Ömer RadiyAllahu Anh, Halife seçimi için altı kişiyi aday olarak gösterdi. AbdurRahman b. Avf ise, insanların bu altı kişiden hangisini Halife seçmek istediği konusunda halkın görüşlerini almaya başladı ve şöyle dedi: “Ben kadın erkek herkesin görüşünü aldım ve onlarla istişare ettim.” Seçim bitip bu altı kişiden biri Halife seçilinceye kadar Ömer RadiyAllahu Anh Suheyb’i Emir tayin etti.

“Üç kişi yolculuğa çıktıkları zaman aralarından birini Emir yapsınlar.” (Ebu Davud, Cihad, 2241) Bezzar’ın sahih bir senetle Ömer b. Hattâb RadiyAllahu Anh’den rivayet ettiği bir hadiste Rasulullah Aleyhi’s-Salatu ve’s-Selam şöyle diyor: ‫ﺇﺫﺍ ﻜﻨﺘﻡ ﺜﻼﺜﺔ ﻓﻲ ﺴﻔﺭ ﻓﺄﻤﺭﻭﺍ ﺃﺤﺩﻜﻡ‬ “Üç kişi seferde olduğunuz zaman birinizi Emir yapın.” Görüldüğü gibi bütün bu hadisler, Ümmet’in üzerine kendilerini yönetecek bir Emir tensip etmelerinin farz olduğuna delalet ediyor. Müslümanların üç günden fazla Emir’siz yaşamalarının caiz olmadığına dair Sahabe’nin icmaı vardır. Sahabe’nin icmaına göre Müslümanlar en çok üç gün Emir’siz yaşayabilirler. Sahabe, Rasulullah Aleyhi’s-Salatu ve’s-Selam’ın vefat haberini alır almaz bir Halife nasbetmek için Sakife’de toplandılar ve orada bu konu üzerinde münakaşalara devam ettiler. Sonra ikinci gün insanlar mescitte toplandılar. Bu durum iki gece ve üç gün devam etti. Aynı şekilde, vefatına sebep olan yaralanma olayı sırasında Ömer RadiyAllahu Anh Şura Ehli’ni toplayarak, onlara üç gün içerisinde bir Halife seçmelerini emretti. Sonra üç gün geçtiği halde bir Halife seçimi üzerinde ittifak olmazsa karşı gelenin öldürülmesini vasiyet etti. Bunu gerçekleştirmek için yani karşı gelenin öldürülmesi için, Müslümanlardan elli kişiyi vazifelendirdi. Hâlbuki olanlar Şura Ehli’nden ve Sahabe’nin ileri gelenlerindendi. Ayrıca bu husus, herkesin görebileceği ve her Sahabe’nin haberdar olduğu ve işittiği bir yerde yapıldığı halde, bu işe Sahabe’den herhangi bir muhalefet ve kerih görme nakledilmedi. Hâlbuki bu, kerih görülebilecek hususlardan idi. Çünkü onda Sahabelerin ileri gelenlerinin, muhaleköklüdeğişim

71

haziran 2008


fıkıh

Ali Dikici

bilgi@kokludegisim.com

Fıkıh’ta Đhtilaflara Yol Açan Hususlar Bu yazı, kısaca fıkıhta ihtilafların olmasının kaçınılmazlığını açıklamak suretiyle, ifrat ve tefrit çığırtkanlığıyla, bu ihtilafları öne sürerek zahiren nassları almaya meyledilmesi veya hadislerin ihtilafa yol açtığı iddiasıyla bu kaynaktan yüz çevrilmesi şeklinde Müslümanlar arasında sunî fitnelerin üretilmesinden kaçınılması düşüncesiyle, bilineni hatırlatmadan ibarettir.

tihat”, meşakkati ve külfeti gerektiren bir işi gerçekleştirebilmek için bütün gücü sarf etmektir. Usulcülerin ıstılahında ise “içtihat”; insanın daha fazlasını yapmaktan aciz kaldığını hissedeceği bir seviyede, Şer’î hükümlerden zannı istenen bir şeyde bütün gücü kullanmaktır. Bütün bunlara rağmen Âlimlerin Şer’î delillerden çıkarttıkları hükümlerde çeşitli ihtilafların vuku bulması da tabiatı gereğidir.

Malumdur ki Đslâm düşmanları, Müslümanları temel meselelerinden uzaklaştırarak o vaat edilen kurtuluş reçetesine yönelmelerini istememelerinden kaynaklanan bir kinle, Đslâmî fikirler üzerinde birtakım üsluplarla Ümmet’in zihinlerinde şüpheler oluşturup cahillerin eliyle de bu üsluplarına hizmet ettirerek Đslâm’ın kaynaklarına veya fıkha, fukahaya duydukları güveni sarsıp Ümmet’i karamsarlığa düşürmek istemektedirler.

Ulema’nın ihtilafını oluşturan sebepleri iki kategoriye ayırmak mümkündür bunlardan birincisi; Kur’an ve Sünnet’i kapsayan sebepler, ikincisi ise; Sünnet’e özgü sebeplerdir. Esaslar açısından ele aldığımızda; Kur’an ve Sünnet’ten başlayarak ihtilafa sebep olan konuları ele alacak olursak; Kur’an ve Sünnet Arapçadır, Arap lügatinde var olan özelliklerden bir tanesi, kelimelerin bir ve birden daha fazla anlama gelmesi, mecazının, teşbih v.b. gibi sanatların bulunmasıyla birlikte Arap edebiyatında kelimeler dört yönden incelenir: lügatî anlamlar, Şer’î anlamlar, ıstılahî anlamlar ve örfî anlamlar olarak.

Bu meyanda ihtilaflara sebep olan Kur’an ve Sünnet fıkhındaki ihtilaflara değinmek istiyorum ki, bu fer’î meselelerle Ümmet’in kafası fazlaca meşgul edilmesin. Bu konuya kısa bir izahatla başlamak istiyorum. Kur’an ve Sünnet’ten hüküm çıkarmak isteyen Ulema’nın ihtilaflarına yol açan sebeplerin tamamı, onların hüküm çıkarma (istinbat) yollarına, bunlar arasındaki mukayese ve fakihin içtihat ve anlayışlarına göre yaptıkları tercihlere dayanır.

Đşte bütün bu özelliklerde kullanılabilen kelimelerin, ya biri hakikî diğeri mecaz şeklinde veya biri hakikî diğeri Şer’î, birisi lügavî diğeri Şer’î iki farklı anlama sahip olabilmesidir. Arapçanın özelliklerindendir. Bir diğer özellik ise, terkipli cümlelerin aralarındaki bağlayıcı edatlara veya terkip biçimlerine göre farklı anlamlara gelebilmesidir.

Bütün âlimler, kendilerine esas kaynağın, Allah’ın Kitabı ve Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in Sünneti olduğu üzerinde ittifak halindedirler. Hiçbir âlim yoktur ki, bir konuda Allah’ın hükmünü öğrenebilmek için nasslardan hükmü anlamak adına tüm çabalarını kullanmamış olsun. Đçtihadın tanımına baktığımızda da bunu görürüz Lügatte “içköklüdeğişim

Arap Lügatindeki kelimelerin farklı anlamlara gelme ihtimali, içtihada esas teşkil eden kaynaklar için de geçerlidir. Đşte bu durum, söz konusu kaynakların delaletlerinin anlaşılmasında ihtilafa düşülmesine yol açmıştır. Yani nasslarda delaletinde zannın bulunması olarak ifade edilen husus bun-

72

haziran 2008


fıkıh’ta ihtilaflara yol açan… dan mütevellittir.

kâh akdi anlamında anlamış ve babanın ilişki kurduktan sonra dahi nikâh akdi olmaksızın kadının oğluna haram olmayacağını söylemişlerdir.

Bu konuya fazlaca değinmeden Ulema’nın ihtilaflarının nasıl ortaya çıktığını açıklayacak bazı örnekler vereceğiz ve bu örnekler, her iki kaynak için de geçerlidir. Bu, lafızdaki mana ortaklığından kaynaklanan ihtilaftır ki, bu tür ihtilafın birtakım sebepleri vardır. Bunlar:

Bu kelime, Kur’an’da ve Arap edebiyatında bazen cinsel ilişki, bazen de akit anlamında kullanılmıştır. Fukaha bu iki anlamdan birini belirleme hususunda ihtilafa düşmüşlerdir. Anlamlardan hangisinin tercih edileceği, bunun sebepleri gibi hususlar, fıkıh kitaplarından etraflıca incelenebilir.

1) Lafızdaki Durumdan Kaynaklanan Đhtilaflar:

Örn: Hayız halinde boşanmış kadınların iddetiyle ilgili olarak gelen ‫ﻥ‬  ‫ﺴ ﹺﻬ‬  ‫ﻥ ﹺﺒﺄَﻨ ﹸﻔ‬  ‫ﺒﺼ‬‫ﺭ‬ ‫ﻴ ﹶﺘ‬ ‫ﺕ‬ ‫ﻁﱠﻠﻘﹶﺎ ﹸ‬ ‫ﻤ ﹶ‬ ‫ﺍﻝﹾ‬‫ﻭ‬ ‫ﺀ‬ ‫ﻭ‬ ‫ﺭ‬ ‫ﻼ ﹶﺜ ﹶﺔ ﹸﻗ‬ ‫ ﹶﺜ ﹶ‬Boşanmış kadınlar, kendi kendilerine üç kuru’ beklerler. (el-Bakara 228) ayetindeki ‫ﺀ‬ ‫ﻭ‬ ‫ﺭ‬ ‫ﹸﻗ‬ ‘kuru’’ lafzı, hakikî anlam olarak hem hayız, hem de temizlenme anlamlarına gelebilmektedir. Bu kelimenin Arap dilinde tarihinde her iki anlamda da kullanıldığı bilinmektedir ki, bu konuda ulema arasında farklı düşünen yoktur. Yine onlar, ayette geçen lafzın sadece bir anlamının kastedilip her ikisinin birlikte murat edilmediği hususunda da müttefiktirler. Ulema, bu iki anlamdan hangisinin kast olunduğu üzerinde ihtilafa düşmüşlerdir. Ve kendi delillerinin güçlülüğünü ispat için deliller ve karineler sunmuşlardır.

a. Arapçada lafzın iki hakikî anlama gelmesi b. Arapçada lafzın, biri hakikî, diğeri mecazî iki anlama sahip olabilmesi c. Arapçada lafzın, biri Şer’î, diğeri lügavî iki anlamının olabilmesi d. Lafızların terkibindeki ortaklıktan kaynaklanan hususlar. 2) Fakihlerin Usul Kaide Ve Kurallarından Kaynaklanan Đhtilaflar: Bu sebeplerin her ikisi de, Kur’an ve Sünnet’i kapsayan ihtilaf sebepleridir. Fakihlerin ihtilafına sebep olan hususları tek tek inceleyelim: a. Bir lafzın iki veya daha fazla hakikî anlam içermesi: Buna örnek verecek olursak, ‫ﺎ‬‫ﻭﺍﹾ ﻤ‬‫ﻜﺤ‬ ‫ﻻ ﺘﹶﻨ‬ ‫ﻭ ﹶ‬ ‫ﺎﺀ‬‫ﻭﺴ‬ ‫ﻤﻘﹾﺘﹰﺎ‬ ‫ﻭ‬ ‫ﺸ ﹰﺔ‬ ‫ﺤﹶ‬  ‫ﻥ ﻓﹶﺎ‬  ‫ﻪ ﻜﹶﺎ‬ ‫ﻑ ِﺇﱠﻨ‬ ‫ﺴﹶﻠ ﹶ‬  ‫ﺎ ﹶﻗﺩ‬‫ﻻ ﻤ‬ ‫ﺎﺀ ِﺇ ﱠ‬‫ﻥ ﺍﻝﱢﻨﺴ‬  ‫ﻤ‬ ‫ﺎ ُﺅﻜﹸﻡ‬‫ﺢ ﺁﺒ‬  ‫ﹶﻨ ﹶﻜ‬ ‫ﻼ‬ ‫ﺴﺒﹺﻴ ﹰ‬  Babalarınızın nikâhladığı kadınlarla nikâhlanmayın. (en-Nisa 22) ayetindeki kerimesinde ‘nikâhlanmak’ kelimesindeki anlam müşterekliğini verebiliriz. Bu kelimenin içerdiği anlamlar, hem nikâh akdi, hem de cinsî münasebetin gerçekleşmesi olarak karşımıza çıkmıştır. Đşte kelimedeki bu anlam ortaklığı fakihleri, ulemayı ihtilafa sevk etmiştir. Đmam Ebu Hanife’nin görüşü, bu ayette geçen kelime cinsî münasebet anlamında olduğudur. Đmam Ebu Hanife buna dayanarak, babasının evlendiği (cinsî münasebete bulunduğu) kadınla, oğlun evlenmesinin haram olduğu görüşünü ortaya koyar.

Đmam Ebu Hanife ve bazı fakihlerin de aralarında bulunduğu bir grup âlim, burada maksadın hayız olduğu görüşünde birleşmişler. Buradan da, boşanan kadın ancak, üçüncü hayızın sona ermesinden sonra iddetini doldurmuş olacaktır. Đmam-ı Şafii ve Đmam Malik’in de aralarında bulunduğu bir grup âlim ise, buradan kastedilen anlamın, temizlik olduğu görüşüne sahiptir. Buradan da, boşanan kadının ancak iddeti temizlenme sürelerine göre belirlenecektir. (Darimî, Vudu) Teferruat için fıkıh kitaplarına müracaat edilebilir. b. Lafzın, biri hakikî diğeri mecazî iki anlama sahip olması: Lafzın, hakikî anlamıyla mecazî anlamı arasında gidip gelmesinden kaynaklanan ihtilaf için Maide Sûresi’nde geçen; ‫ﻥ‬  ‫ﻭ‬‫ﺎ ﹺﺭﺒ‬‫ﻴﺤ‬ ‫ﻥ‬  ‫ﻴ‬‫ﺍﺀ ﺍﱠﻝﺫ‬‫ﺠﺯ‬  ‫ﺎ‬‫ِﺇﱠﻨﻤ‬

Diğer ulemalar ise ‘nikâhlanmak’ kelimesini niköklüdeğişim

73

haziran 2008


fıkıh’ta ihtilaflara yol açan… ‫ﻭﺍﹾ َﺃﻭ‬‫ﺼﱠﻠﺒ‬  ‫ﻴ‬ ‫ﻴ ﹶﻘﱠﺘﻠﹸﻭﺍﹾ َﺃﻭ‬ ‫ﺍ ﺃَﻥ‬‫ﺎﺩ‬‫ﺽ ﹶﻓﺴ‬ ‫ ﹺ‬‫ﻷﺭ‬ َ ‫ﻲ ﺍ‬‫ﻥ ﻓ‬  ‫ﻌﻭ‬ ‫ﻴﺴ‬ ‫ﻭ‬ ‫ﻪ‬ ‫ﻭﹶﻝ‬‫ﺭﺴ‬ ‫ﻭ‬ ‫ﻪ‬ ‫ﺍﻝﹼﻠ‬ ‫ﻬﻡ‬ ‫ﻙ ﹶﻝ‬  ‫ﺽ ﹶﺫِﻝ‬ ‫ ﹺ‬‫ﻷﺭ‬ َ‫ﻥ ﺍ‬  ‫ﻤ‬ ‫ﺍﹾ‬‫ﻨ ﹶﻔﻭ‬‫ ﻴ‬‫ﻑ َﺃﻭ‬  ‫ﻼ‬‫ ﺨ‬‫ﻤﻥ‬ ‫ﻡ‬‫ﺠﹸﻠﻬ‬  ‫ﻭَﺃﺭ‬ ‫ﻴ ﹺﻬﻡ‬‫ﺩ‬‫ﻊ َﺃﻴ‬ ‫ﻁ‬ ‫ﹸﺘ ﹶﻘ ﱠ‬ ‫ﻴﻡ‬‫ﻋﻅ‬  ‫ﻋﺫﹶﺍﺏ‬  ‫ﺓ‬ ‫ﺭ‬ ‫ﺨ‬  ‫ﻲ ﺍﻵ‬‫ ﻓ‬‫ﻬﻡ‬ ‫ﻭﹶﻝ‬ ‫ﺎ‬‫ﺩﻨﹾﻴ‬ ‫ﻲ ﺍﻝ‬‫ ﻓ‬‫ﻱ‬‫ﺨﺯ‬  Allah ve Rasulü’ne karşı savaşan ve yeryüzünde fesat çıkarmaya çalışanların cezası, ancak öldürülmeleri veya asılmaları yahut ayak ve ellerinin çaprazlama kesilmesi, ya da yeryüzünde başka bir yere sürgün edilmeleridir. Bu, dünyada onlar için bir zillettir. Ahiret’te ise onlar için büyük bir azab vardır. (el-Maide 33) ‘veya yeryüzünden sürülmeleri’ ifadesindeki ‘sürülme’ (nefy) kelimesini örnek verebiliriz. Bu ifade Allah ve Rasulü SallAllahu Aleyhi ve Sellem’le savaşanlara uygulanacak cezaların konulduğu ayette geçmektedir. Đşte bu kelimeden bazı ulema, kelimenin hakikî anlamını anlayarak; fesat çıkaran kimsenin bulunduğu coğrafyadan/beldeden uzaklaştırılması anlamını benimsemişlerdir ki bu, kelimenin hakikî anlamıdır. Diğer bazı ulema ise, bunun, hapsetmek anlamında olduğunu söyleyip mecazî anlamıyla amel etmişlerdir ihtilafın sebebi; nefy kelimesinin mecazî olarak hapis anlamında kullanılmasıdır.

nikâhlandığı kadından doğan kızı olsun, isterse zinadan doğan kızlar olsun sulbünden gelenlerin hepsini kapsayacak şekilde sözlük anlamıyla ele almış ve böyle bir kızın da diğerleri gibi haram olduğunu söylemiştir. Bazı fukaha ise kelimenin, zinadan olma kızları kapsamadığını, dolayısıyla babasına haram olmayacağını söylemiştir. Ulema’nın bu görüşü, kızı Şer’î kız olarak kabul etmemesinden kaynaklanmakta, bu görüşünü de delillendirmektedir. Bu ihtilafın sebebi, kelimenin Şer’î ve lügat (sözlük) anlamlarının farklı oluşudur. Lügavî anlamına göre kız evlat; erkeğin sulbünden olma çocuktur. Şer’î anlamına göre ise; çocuğun, Şer’î nikâh dâhilinde gerçekleşen ilişkiden doğmasıdır. d. Fakihlerin ihtilafına sebep olan hususlardan lafızların terkibindeki ortaklıktan kaynaklanan hususlar: Lafızların terkibindeki ortaklık (iştirak)’tan doğan ihtilaflara örnek olarak şu ayeti zikrebiliriz: ‫ﺽ‬ ‫ ﹺ‬‫ﻷﺭ‬ َ ‫ﻲ ﺍ‬‫ﻥ ﻓ‬  ‫ﻌﻭ‬ ‫ﻴﺴ‬ ‫ﻭ‬ ‫ﻪ‬ ‫ﻭﹶﻝ‬‫ﺭﺴ‬ ‫ﻭ‬ ‫ﻪ‬ ‫ﻥ ﺍﻝﹼﻠ‬  ‫ﻭ‬‫ﺎﺭﹺﺒ‬‫ﻴﺤ‬ ‫ﻥ‬  ‫ﻴ‬‫ﺍﺀ ﺍﱠﻝﺫ‬‫ﺠﺯ‬  ‫ﺎ‬‫ِﺇﱠﻨﻤ‬ ‫ﻭﺍﹾ‬‫ﺼﱠﻠﺒ‬  ‫ﻴ‬ ‫ﻴ ﹶﻘﱠﺘﻠﹸﻭﺍﹾ َﺃﻭ‬ ‫ﺍ ﺃَﻥ‬‫ﺎﺩ‬‫ﹶﻓﺴ‬

Birinci grup, aksini gerektirecek bir delil bulunmadıkça lafzın hakikî anlamına çekilmesinin vacip olduğunu, burada da böyle bir delil bulunmadığını söylemiştir. Diğer fakihler ise (hakikî anlamın alınmaması gerektiğini düşünen ulemalar) burada hakikî anlamın kullanılmamasını gerektirecek bir durumun var olduğunu söyleyerek görüşünü kuvvetlendirme cihetine gitmiştir. Bu da; “suçlunun yeryüzünün tamamından sürülmesinin vakasının olmadığı ve bunun imkânsızlığıdır” demiştir.

Allah ve Rasulü’yle savaşanların ve yeryüzünde fesat çıkaranların cezası; öldürülmek veya asılmak ya da el ve ayaklarını çapraz olarak kesmek veya yeryüzünden sürmektir. (elMaide 33)

Ayetteki cezaları belirtirken ‘öldürülmek veya…’ ‫‘ َﺃﻭ‬ev’ edatıyla birbirlerine atfedilmişlerdir. Bu edat, Arap dilinde iki çeşit kullanıma sahiptir: iki veya daha fazla şey arasında tercih (tahyîr), muhtelif haller arasında çeşitleme ve sıralama. Ulema işte bu kullanım ortaklığından dolayı ihtilafa düştüler: Ayette zikredilen cezalar acaba Şari’ tarafından tertip üzere sıralanmamış mıydı? Yani ancak insan öldüren öldürülecek; mal çalanın eli kesilecek; adam öldürüp mal gasp etmeyen sürülecekti. Ayetteki edatı çeşitleme ve sıralama anlamında ele alan ulemanın çoğunluğu bu görüştedir.

c. Lafzın biri şer’î diğeri lugavî iki anlamının olması: Kullanılan lafzın, lügat (sözlük) anlamıyla Şer’î (ıstılah) anlamını taşıyabilme ihtimallerinin var olmasından kaynaklanan ihtilaftır ki, bu ihtilaf için örnek olarak; evlenmesi yasak olan kadınların zikredildiği Nisa Sûresi’ndeki ‘Onların kızları’ (benâtihim) kelimesini örnek verebiliriz. Đmam Ebu Hanife, ‘benâtihim’ kelimesini ister köklüdeğişim

74

haziran 2008


fıkıh’ta ihtilaflara yol açan… Bu meseleyi bir örnekle ele almaya çalışacağım umut ediyorum ki okuyucu kardeşlerimize bu örnekle uygulamadaki ihtilaflarla ilgili olarak küçük de olsa bir fikir sunmuş oluruz.

Yoksa cezalar, tertip üzere değil de, tercihe göre mi verilecektir? Devlet Başkanı, hangi cezanın verileceğini tercih etme hakkına sahip mi olacaktır? Yeryüzünde fesat çıkaran, Allah ve Rasulü’yle savaşanlara verilecek ceza, onun tarafından belirlenecektir; adam öldürmüş olsa da olmasa da, mal gasp etmiş olsa da olmasa da zikredilen cezaların herhangi birini tercih edecektir.

Bu mesele, kocası ölen ve hamile olan kadının iddeti konusundadır. Cumhur ulema, hamile kadının iddetinin doğumdan itibaren son bulacağı görüşündedir. Đmam Malik ise kadının iddetinin iki iddetin en uzunu olduğu görüşündedir. Buradaki iki iddetten biri eşi ölen kadının iddetidir ki bu, dört ay on gündür. Diğeri ise hamilenin iddetidir ki o, çocuğunu doğurmasıdır.

2) Fakihlerin Usul Kaide ve Kurallarından Kaynaklanan Đhtilaflar: Bu meselenin daha iyi anlaşılabilmesi için Usulul Fıkh yani Fıkhın üzerine kurulduğu kaideler olarak addedilen ilme birazcık sahip olmak yeterli olacaktır. Bunlar çok ve çeşitli meselelerdir. Amm, has, mutlak, mukayyet, emrin delaleti v.b gibi konular.

Burada fakihlerin ihtilafına sebep olan mesele aynı konu ilgili varit olan iki âmm nassın birbiriyle çelişir gözükmesinden kaynaklanmaktadır. Nitekim ayette Allah Subhanehû şöyle buyuruyor: ‫ﻥ‬  ‫ﻬ‬ ‫ﹶﻠ‬‫ﺤﻤ‬  ‫ﻥ‬  ‫ﻀﻌ‬  ‫ﻴ‬ ‫ﻥ ﺃَﻥ‬  ‫ﻬ‬ ‫ﺠﹸﻠ‬  ‫ل َﺃ‬ ِ ‫ﺎ‬‫ﻤ‬‫ﺕ ﺍﻝﹾَﺄﺤ‬ ‫ﻝﹶﺎ ﹸ‬‫ﻭُﺃﻭ‬

Örneğin, “Emir” meselesinde fakihler ihtilafa düşmüş, bazı ulemalar, “Emrin mutlak olarak vücubiyet ifade ettiğini” söylerler, bazıları ise, “Emir, mutlak olarak talep ifade eder, onun vacip mi yahut mendubiyet mi ifade ettiğini ancak karineler belirler.” demiştir.

Hamile kadınların iddet süreleri, çocuklarını doğurmalarıdır. (et-Talak 4) Bu ayeti kerimede geçen ‘hamile kadın’ ifadesi âmm olduğu için hem eşini kaybeden hem de boşanan kadın için kullanılabilir.

“Nehiy” meselesinde yasağın fesada mı yoksa sıhhate mi delalet ettiği veya her ikisine de delalet etmediği konusu bunlardandır.

Diğer ayette yine Rabbimiz Subhanehû ve Teâlâ: ‫ﻥ‬  ‫ﺴ ﹺﻬ‬  ‫ﻥ ﹺﺒﺄَﻨ ﹸﻔ‬  ‫ﺒﺼ‬ ‫ﺭ‬ ‫ﻴ ﹶﺘ‬ ‫ﺎ‬‫ﺍﺠ‬‫ﻭ‬‫ﻥ َﺃﺯ‬  ‫ﻭ‬‫ﻴ ﹶﺫﺭ‬ ‫ﻭ‬ ‫ﻨ ﹸﻜﻡ‬‫ﻥ ﻤ‬  ‫ﻭ ﱠﻓﻭ‬ ‫ﻴ ﹶﺘ‬ ‫ﻥ‬  ‫ﻴ‬‫ﺍﱠﻝﺫ‬‫ﻭ‬ ‫ﺍ‬‫ﻋﺸﹾﺭ‬  ‫ﻭ‬ ‫ﻬ ﹴﺭ‬ ‫ﻌ ﹶﺔ َﺃﺸﹾ‬ ‫ﺒ‬ ‫َﺃﺭ‬

“Amm” meselesinde, tahsisten sonra kalan bölümünün hüccet olup olmayacağı, ahad hadisle ve kıyasla tahsisin caiz olup olmadığı gibi konular.

Sizden ölen ve geride eşler bırakanların eşleri kendilerinden dört ay on gün iddet beklerler. (el-Bakara 234)

“Mutlak” meselelerinde, kayıtlı (mukayyet) olana havale edilip edilmeyeceği, ahad haberle kayıtlamanın sahih olup olmadığı gibi hususlar.

Bu ayet-i kerimede geçen ifade de umumiyet ifade etmekte, dolayısıyla hükmü, hem hamileyi hem de diğerlerini kapsamaktadır.

“Mefhum” meselesinde, söylenen lafza muhalif olarak hükmün iptaline delaleti söz konusu olabilir mi yoksa böyle bir delaleti olamaz mı?

Đlk kavlin sahipleri, ikinci ayetin birinci ayetle tahsis edildiğini söylediler, bunu da birinci ayetin, ikinci ayetten sonra nazil olmasından dolayı, ikincisini tefsir ediyor diyerek delillendirdiler. Görüşlerine göre şu hüküm ortaya çıkıyor: “Kocası ölen kadın eğer hamile değilse zikredilen bekleme süresini (iddeti) bekler. Eğer hamileyse onun (iddeti) çocu-

Bunlar, Usul-ul Fıkh ilminin ele aldığı meselelerin bazılarıdır. Ulema bu meselelerle ilgili olarak çeşitli görüşler beyan etmiştir. Hülasa usulle ilgili ihtilaflar çok kısa bir şekilde ifade ettiğimiz minvalde şekillenir. köklüdeğişim

75

haziran 2008


fıkıh’ta ihtilaflara yol açan… Ehli’nin ameline muhalefeti o hadisin reddinin sebebi görürken, diğer bazı fakihler mahzur görmedi… v.b.

ğunu doğurmasıdır.” Böylece birinci ayet, umumiyetini korumaktadır. Đkinci görüş sahipleri ise, her iki ayetteki hususiyetin diğer ayetin umumiyetini etkilediğini düşünmektedirler. Buna göre anlam şöyle olmaktadır: “Hamilenin iddeti çocuğunu doğurmasıdır. Eşi ölmemiş olması halinde böyledir. Eğer eşi ölmüşse ve iddet süresinin dolmasından önce doğurmuşsa iddeti tamamlamak zorundadır. Eğer o hamileyken iddet dolarsa, çocuğunu doğuruncaya kadar iddette kalır. Eğer iddet dolmadan çocuğunu doğurursa iddeti tamamlaması vacip olur. Onun iddeti, iki iddetin en uzundur... Bu, iki ayetle birlikte amel etmektir.”

Örneğin, a) Mestur olan bir haberin hükmündeki ihtilaf gibi… (“mestur”, kendisinden iki veya daha fazla kimsenin rivayette bulunduğu, hakkında cerh ve tadil yönünden bir şey sadır olmamış yani güvenilir olup-olmadığı bilinmeyen ravi anlamındadır.) b) Mürsel hadisle amel edilip edilmeyeceği konusu… c) Ravinin, rivayet ettiği hadisi inkâr etmesi halinde amel edilip edilmeyeceği gibi konuları kapsamaktadır.

Yalnız hadislerden kaynaklanan ihtilaflar:

Đşte Müslümanlara açıklamak istediğim bu ihtilaf sebeplerinin hiçbiri de kendilerini kalkındıracak temel mesele ile ilgili değildir. Fakat mesele, Đslâm düşmanlarının “Din’de reform” diye, bu ihtilafları gündeme getirip Müslümanların fikrî düşüşünden de istifade ederek, fitnelere yol açması ve daha sonra aslî meselesini başka alanlara çekip Ümmet’in kalkınmasına engel olma hesaplarının semeresidir.

Bu meseleden kısaca bahsedecek olursak; Âlimlerin, usul ve füruda bir hadisin sübut veya âdem-i sübutu konusunda ihtilaf etmeleri ve bu ihtilafa sebep olan kaidelerden kaynaklanmaktadır. Hadis imamlarının bazısına ulaşıp, diğerine ulaşmaması gibi veya her ikisine ulaşıp da, birinin kıstasına uygun olup, diğerine uygun düşmemesinden kaynaklanan yani hadisi rivayet edenin fakih olması, hadisin bilinen bir konuda meşhur olması, v.b gibi konular, hadis imamları arasında ihtilafa yol açtığı gibi fakihler arasında da ihtilafa yol açmıştır.

Ümmet’in arasına atılan bu tür fitne ateşine Müslüman’ın -savunucu olsun veya olmasın-, girmesi asla caiz değildir. Müslümanların hizipleri, grupları ve memleketleri arasında meydana gelen bu sunî tartışmalardan uzak durmalıyız ve basiretle, bu Ümmet’i layık olduğu yere taşıma yolunda cehdimizi, sarf etmeye sevk etmeliyiz.

Bu hadislerle amel edilip edilmemesi konusunda ihtilaf ve bundan ortaya çıkan hususlara baktığımızda bazı fakihler, hadisle ravinin amel etmemesini o hadisin zayıflığına hamlederken, bazı fakihler ise olaya farklı baktı, bazıları hadisin Medine

köklüdeğişim

Muvaffakiyet Allah’tan…

76

haziran 2008


tefsir

Esad Mansur

bilgi@kokludegisim.com

el-Bakara Sûresi (190-193. Ayetler) ‫ﻭ ﹸﻜﻡ‬‫ﺭﺠ‬ ‫ﺙ َﺃﺨﹾ‬ ‫ ﹸ‬‫ﺤﻴ‬  ‫ﻤﻥ‬ ‫ﻡ‬‫ﻭﻫ‬‫ﻭَﺃﺨﹾ ﹺﺭﺠ‬ ‫ﻫﻡ‬ ‫ﻭ‬‫ﻘﻔﹾ ﹸﺘﻤ‬ ‫ﺙ ﹶﺜ‬ ‫ ﹸ‬‫ﺤﻴ‬  ‫ﻫﻡ‬ ‫ﺍﻗﹾﹸﺘﻠﹸﻭ‬‫ﻭ‬ ‫ﺤﺘﱠﻰ‬  ‫ﺍ ﹺﻡ‬‫ﺤﺭ‬  ‫ﺩ ﺍﻝﹾ‬ ‫ﺠ‬ ‫ ﹺ‬‫ﻤﺴ‬ ‫ﺩ ﺍﻝﹾ‬ ‫ﻨ‬‫ ﻋ‬‫ﻫﻡ‬ ‫ﺘﻠﹸﻭ‬ ‫ﻻ ﹸﺘﻘﹶﺎ‬ ‫ﻭ ﹶ‬ ‫ل‬ ِ ‫ﻥ ﺍﻝﹾ ﹶﻘﺘﹾ‬  ‫ﻤ‬ ‫ﺩ‬ ‫ﺸ‬ ‫ﻔﺘﹾ ﹶﻨ ﹸﺔ َﺃ ﹶ‬ ‫ﺍﻝﹾ‬‫ﻭ‬ ‫ﻥ‬  ‫ﻓﺭﹺﻴ‬ ‫ﺍﺀ ﺍﻝﹾﻜﹶﺎ‬‫ﺠﺯ‬  ‫ﻙ‬  ‫ ﹶﻜ ﹶﺫِﻝ‬‫ﻫﻡ‬ ‫ ﻓﹶﺎﻗﹾﹸﺘﻠﹸﻭ‬‫ﻪ ﹶﻓﺈِﻥ ﻗﹶﺎ ﹶﺘﻠﹸﻭ ﹸﻜﻡ‬ ‫ﻴ‬‫ ﻓ‬‫ﺘﻠﹸﻭ ﹸﻜﻡ‬ ‫ﻴﻘﹶﺎ‬

imanlarının gereğidir. Çünkü kâfirler kendilerini yaratan Allah’ın hakkını çiğnemişlerdir. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem, Mekke’de Allah’a davet ederken kâfirler Onu ve Müminleri ezmeye başladılar; kimini öldürdüler, kimini işkenceye maruz bıraktılar, kimini de göçe zorladılar. Bu asırda Allah’a davet edip, Şeriat’ı uygulamak isteyenleri, kâfirlerin nasıl ezdiklerini görmekteyiz. Hatta Mümin kadının başörtüsünü takmasını yasaklıyorlar. Kâfirler, güçleri yetse Đslâm adını bile yeryüzünden silerler. Allah Celle Celalehû bunu, Bakara Sûresi 217. ayette bize bildirmekte… Ama onlar, Đslâm’la adım adım savaşma taktiği benimsediler. Yönetimden başladılar, Hilâfet’i yıktılar ve 1924’ten bugüne kadar nereye vardılar, görmüyor musunuz? Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem bunu, bize şu şekilde haber vermiştir:

Sizinle savaşanlarla Allah uğrunda savaşın. Fakat, haksızca saldırmayın. Şüphesiz ki, Allah haksızca saldıranları sevmez. (el-Bakara 190) Ebu Cafer Errazi, Medine’de savaşla ilgili ilk ayet olarak indirildiğine dair Ebu Aliye yoluyla rivayet aktardı. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem sadece kendisiyle savaşanlarla savaşıyordu, kendisiyle savaşmayanlar üzerinden elini kaldırıyordu. Ta ki Tevbe Sûresi’ndeki 5. ayet nazil oluncaya kadar böyle devam etti. Ayet şu şekilde idi: ‫ﻫﻡ‬ ‫ﻭ‬‫ﺩﱡﺘﻤ‬‫ﻭﺠ‬ ‫ﺙ‬ ‫ ﹸ‬‫ﺤﻴ‬  ‫ﻥ‬  ‫ﻴ‬‫ﻤﺸﹾ ﹺﺭﻜ‬ ‫ﻓﹶﺎﻗﹾﹸﺘﻠﹸﻭﺍﹾ ﺍﻝﹾ‬ …müşrikleri nerede bulunursanız onları öldürün… (et-Tevbe 5) Bu rivayet ile birlikte, savaş başlatmakla ilgili değişik sûrelerde birçok ayet nazil oldu.

“Đslâm düğmeleri düğme düğme çözülecek, ilk çözülecek düğme yönetimdir, son düğme namazdır.” (el-Hâkim)

Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem Hicret ederken, Muhammed Sûresi’nin 4. ayetinde geçen ‫ﺏ‬ ‫ﺭﻗﹶﺎ ﹺ‬ ‫ﺏ ﺍﻝ‬  ‫ﻀﺭ‬  ‫ﻭﺍ ﹶﻓ‬‫ﻥ ﹶﻜ ﹶﻔﺭ‬  ‫ﻴ‬‫ﻡ ﺍﱠﻝﺫ‬ ‫ﻴﹸﺘ‬‫… ﹶﻓﺈِﺫﺍ ﹶﻝﻘ‬kâfirlerle karşılaştığınız zaman onların boyunlarını vurun… (Muhammed 4) ifadesinin indirildiği rivayet edildi. Bu savaşmanın sebebi, kâfirlerin batıla uymalarıdır. Ondan önceleri ayet açıkladı. Kâfirlerin kendilerini yaratan Allah’ın emrini reddettikleri için onlara karşı Allah savaş açtı. Çünkü onlar zalim oldular, Allah’ın hakkını reddettiler.

Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem, Allah’tan gaybla ilgili öğrendiğini Müminlere açıklıyor, onların dikkatlerini çekiyor ve onları uyarıyor, ta ki; kendi Dinlerini korumaya çalışsınlar. Yönetim başta olmak üzere Đslâm’ı himaye etmek için savaşsınlar. Kâfirleri en fazla korkutan cihaddır, Müslümanların savaşıdır. Bu sebeple cihada çağıranlar veya başvuranları “terörist” olarak vasıflandırıyorlar. Kâfirler, Müslümanlara saldırırken onlara “barışa çağırın” diyorlar. Ne kadar şaşırtıcı ve acayip bir çağrı bu…

Ama bu kâfirlerle kim savaşacak? Allah’a iman edenler ve emrine uyanlar savaşacaktır, bu imanın gereğidir. Bu sebeple Allah, Müminleri Kendi uğrunda savaşmakla mükellef kılmıştır. Buna göre Müminlerin savaşması haktır; bu Müminlerin köklüdeğişim

Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem, Đslâm Devleti’ni kurunca, sadece kendisiyle savaşanlarla

77

haziran 2008


el-bakara sûresi hayvanları öldürmek, ağaçları kesmek veya yakmak ve evleri yıkmamaktır. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:

savaşıyordu. Çünkü devlet yeni ikame edilmişti ve çok güçlü değildi ve sadece bir düşmanla savaşıyordu. Đkinci Halife Ömer RadiyAllahu Anh döneminde Đslâm Devleti çok güçlü olunca, dört memlekete birden ordu gönderdi; Mısır’a, Filistin’e, Şam’a, Irak’a ve bu ordu ondan sonra Đran’a sevk edilecekti... Böylece zalim Roma Đmparatorluğunun -şimdi Orta doğu diye adlandırılan bölgeden- nüfuzunu temizledi. Aynı anda, Đran’a, Irak’a ve Azerbaycan’a egemenliğini yerleştiren bir diğer zalim Fars Đmparatorluğu’nu ortadan kalktı. Kısa müddette bu iki Đmparatorluğun zulmü altında inleyen halkların ezici çoğunluğu Đslâm’a girdi. Pratikte bu görüldü. Fakat Allah, daha önce bize Nasr Sûresi’nde bu gerçeği belirtmiştir; Allah’ın zaferi ve fethi gerçekleşince insanların dalga dalga Đslâm’a gireceklerini görürüz.

‫ﻭ‬َ ‫ﻭﺍ‬‫ ﺍﻏﹾﺯ‬،‫ﺭ ﺒﹺﺎﻝﹼﻠﻪ‬ ‫ ﹶﻜ ﹶﻔ‬‫ﻤﻥ‬ ‫ﺘﻠﹸﻭﺍ‬ ‫ ﻗﹶﺎ‬،‫ل ﺍﻝﹼﻠﻪ‬ ِ ‫ﺒﻴ‬‫ﻪ ﻓﻲ ﺴ‬ ‫ ﹺﻡ ﺍﻝﹼﻠ‬‫ﻭﺍ ﹺﺒﺴ‬‫ﺍﻏﹾﺯ‬ ‫ﻭﻝِﻴﺩﹰﺍ‬ ‫ﻭ ﹶﺘﻘﹾﹸﺘﻠﹸﻭﺍ‬َ ‫ﻤﱢﺜﻠﹸﻭﺍ‬ ‫ﻭ ﹸﺘ‬َ ‫ﻭﺍ‬‫ﺩﺭ‬ ‫ﻭَ ﹶﺘﻐﹾ‬ ‫ﹶﺘ ﹸﻐﻠﱡﻭﺍ‬ “Allah uğrunda saldırın, Allah’a kâfir olanlarla savaşın, saldırın fakat sınırı aşmayın, gaddarlık yapmayın, ölenlere temsil yapmayın, çocukları öldürmeyin ve mabetlerine çekilenleri de öldürmeyin.” (Muslim, ibni Hanbel) “Bir savaşta Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem bir kadının öldürüldüğünü görünce bunu reddetti, kadınların ve çocukların öldürülmesini nehyetmiştir.” (Buharî ve Muslim) Allah bir şeyi sevmediğini söylerse o şey haram demektir. Bu sebeple haksızca saldırmak haramdır. Kâfirlerin bütün saldırıları haksızdır, çünkü batıl üzerindedirler ve batıl için savaşıyorlar, hiçbir zaman insanların hayrı ve saadeti için savaşmazlar, sadece kendi egemenlikleri ve çıkarları için savaşıyorlar. Bu sebeple, onlarla savaşmak, onların savaşmalarına karşı gelmek ve saldırıya direnmek haktır, farzdır.

“Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem bir halka tebliğ etmeden önce hiç saldırı yapmadı. Önce Đslâm’a o halkı çağırıyordu, kabul etmezlerse, Đslâm hâkimiyeti altına girmelerini talep ediyordu, bunu kabul ederlerse, Müslümanlar gibi muamele görürler, Đslâm’a girmek için zorlanmazlar, zımmî (ahit ehli) olurlardı. Kabul etmezlerse o zaman saldırıyı başlatıyordu.” (Buharî)

‫ﻭ ﹸﻜﻡ‬‫ﺭﺠ‬ ‫ﺙ َﺃﺨﹾ‬ ‫ ﹸ‬‫ﺤﻴ‬  ‫ﻤﻥ‬ ‫ﻡ‬‫ﻭﻫ‬‫ﻭَﺃﺨﹾ ﹺﺭﺠ‬ ‫ﻫﻡ‬ ‫ﻭ‬‫ﻘﻔﹾ ﹸﺘﻤ‬ ‫ﺙ ﹶﺜ‬ ‫ ﹸ‬‫ﺤﻴ‬  ‫ﻫﻡ‬ ‫ﺍﻗﹾﹸﺘﻠﹸﻭ‬‫ﻭ‬ ‫ﺤﺘﱠﻰ‬  ‫ﺍ ﹺﻡ‬‫ﺤﺭ‬  ‫ﺩ ﺍﻝﹾ‬ ‫ﺠ‬ ‫ ﹺ‬‫ﻤﺴ‬ ‫ﺩ ﺍﻝﹾ‬ ‫ﻨ‬‫ ﻋ‬‫ﻫﻡ‬ ‫ﺘﻠﹸﻭ‬ ‫ﻻ ﹸﺘ ﹶﻘﺎ‬ ‫ﻭ ﹶ‬ ‫ل‬ ِ ‫ﻥ ﺍﻝﹾ ﹶﻘﺘﹾ‬  ‫ﻤ‬ ‫ﺩ‬ ‫ﺸ‬ ‫ﻔﺘﹾ ﹶﻨ ﹸﺔ َﺃ ﹶ‬ ‫ﺍﻝﹾ‬‫ﻭ‬ ‫ﻥ‬  ‫ﻓﺭﹺﻴ‬ ‫ﺍﺀ ﺍﻝﹾﻜﹶﺎ‬‫ﺠﺯ‬  ‫ﻙ‬  ‫ ﹶﻜ ﹶﺫِﻝ‬‫ﻫﻡ‬ ‫ ﻓﹶﺎﻗﹾﹸﺘﻠﹸﻭ‬‫ﻪ ﹶﻓﺈِﻥ ﻗﹶﺎ ﹶﺘﻠﹸﻭ ﹸﻜﻡ‬ ‫ﻴ‬‫ ﻓ‬‫ﺘﻠﹸﻭ ﹸﻜﻡ‬ ‫ﻴﻘﹶﺎ‬

Şu da var ki; Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem, pek hikmetli idi. Çoğu zaman, fethedeceği kâfir memleketin Müslümanlara herhangi bir kötülük yapmalarını bekliyordu. O zaman saldırısının kâfirler nezdinde bile haklı olduğu idrak edilir. Örneğin; Mekke’nin fethi, kâfirler Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in himayesi altına giren Huza’e Kabilesi’ne, Kurayş’in himayesi altında bulunan Berke Kabilesi hem de Kurayş’in yardımıyla saldırınca Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem Mekke’ye doğru yürüdü ve fethetti.

Onları (size karşı savaşanları) yakaladığınız yerde öldürün. Sizi çıkardıkları yerden siz de onları çıkarın. Fitne, adam öldürmekten daha kötüdür. Mescid-i Haram’da onlar sizinle savaşmadıkça, siz de onlarla savaşmayın. Eğer onlar size karşı savaş açarlarsa siz de onları öldürün. Đşte kâfirlerin cezası böyledir. (el-Bakara 191)

‫ﻴﻡ‬‫ﺭﺤ‬ ‫ﻏﻔﹸﻭﺭ‬ ‫ﻪ ﹶ‬ ‫ﻥ ﺍﻝﹼﻠ‬  ‫ﺍﹾ ﹶﻓِﺈ‬‫ﻬﻭ‬ ‫ﻥ ﺍﻨ ﹶﺘ‬ ‫ﹶﻓِﺈ ﹺ‬ Eğer onlar (savaştan) vazgeçerlerse, (şunu iyi bilin ki) Allah Gafûr ve Rahîm’dir. (el-Bakara 192)

Allahu Teâlâ, insanlara haksızca saldırıyı ve sınırı aşmayı yasakladı. Bunun manası; teslim olanlara, yaşlılara, çocuklara, kadınlara ve mabetlerine çekilenlere saldırmamaktır. Aynı şekilde hedefsizce köklüdeğişim

Bu ayet Kurayş’le ilgilidir. Kurayş, Müslümanları diyarlarından çıkarttı, onlarla savaştı ve insanları

78

mayıs 2008


el-bakara sûresi zorla Allah’ın Dini’nden döndürmek için çalıştı. Fakat Şer’î kaideye göre, önemli olan ayetin münasebeti değil, lafzının genel manasıdır. Buna binaen Müslümanları diyarlarından çıkartanlarla savaşılır ve onlar, Müslümanların beldelerinden kökten sökülürler. O zaman bu ayet, Mekke’ye intibak ediyordu. Bugün, Filistin’e intibak ediyor; Yahudiler, Müslümanların bir kısmını Filistin’den kovdular ve onlarla savaştılar. Müslümanlar da Yahudilere aynen karşılık vermeliler. Yahudilere karşı savaş haktır, farzdır.

ölümdür, ancak saldırıdan vazgeçerlerse, fitne işinden vazgeçerlerse ve Allah’ın Dini’ne uyarlarsa Allah onları affeder ve onlara rahmet eder. Yani, daha önce Müslümanlarla savaşmışlarsa ve onları Dinlerinden vazgeçirmeye çalışmışlarsa, ondan sonra tövbe edip Đslâm’a girerlerse, Allah onları affeder ve onlara rahmet eder. Çünkü böyle şey yapan bazı kâfirler, Đslâm’a girmek istediler ama korktular, Allah bu ayetle onları müjdeliyor. Zira Müslümanlar intikamcı değillerdir. Kim tövbe ederse, Đslâm’a girerse kâfir iken ne yapmışsa affedilir.

Burada ki fitnenin manası; insanları dinlerinden döndürmektir. Allahu Teâlâ, ‫ل‬ ِ ‫ﻥ ﺍﻝﹾ ﹶﻘﺘﹾ‬  ‫ﻤ‬ ‫ﺩ‬ ‫ﺸ‬ ‫ﻔﺘﹾ ﹶﻨ ﹸﺔ َﺃ ﹶ‬ ‫ﺍﻝﹾ‬‫‘ ﻭ‬fitne katletmekten, öldürme işinden daha dehşetlidir’ diye beyan ediyor. Buna göre, din candan daha üstündür.

‫ﻼ‬ ‫ﻭﺍﹾ ﹶﻓ ﹶ‬‫ﻥ ﺍﻨ ﹶﺘﻬ‬ ‫ﻪ ﹶﻓِﺈ ﹺ‬ ‫ﻥ ِﻝﹼﻠ‬  ‫ﻴ‬‫ﻥ ﺍﻝﺩ‬  ‫ﻴﻜﹸﻭ‬ ‫ﻭ‬ ‫ﻓﺘﹾﻨﹶﺔﹲ‬ ‫ﻥ‬  ‫ﻻ ﹶﺘﻜﹸﻭ‬ ‫ﺤﺘﱠﻰ ﹶ‬  ‫ﻫﻡ‬ ‫ﺘﻠﹸﻭ‬ ‫ﻭﻗﹶﺎ‬ ‫ﻥ‬  ‫ﻴ‬‫ﻋﻠﹶﻰ ﺍﻝﻅﱠﺎِﻝﻤ‬  ‫ﻻ‬ ‫ﻥ ِﺇ ﱠ‬  ‫ﺍ‬‫ﻭ‬‫ﻋﺩ‬  Bir fitne kalmayıncaya ve yalnız Allah’ın Dini hâkim oluncaya kadar savaşın. Eğer onlar (küfür, şirk ve haksızca saldırılardan) vazgeçerlerse ancak zalimlere saldırı gerçekleşir. (el-Bakara

Müslüman dinini korumak için canını feda ediyor, onun uğrunda da savaşıyor, onu hâkim kılmak için şehit olmaya hazırdır.

193)

Birçok ayette, ‫ﻪ‬ ‫ل ﺍﻝﹼﻠ‬ ِ ‫ﺴﺒﹺﻴ‬  ‫ﻲ‬‫ ﻓ‬‫ﺴ ﹸﻜﻡ‬  ‫ﻭﺃَﻨ ﹸﻔ‬ ‫ﺍِﻝ ﹸﻜﻡ‬‫ﻭ‬‫ﻭﺍﹾ ﹺﺒَﺄﻤ‬‫ﻫﺩ‬ ‫ﺎ‬‫ﻭﺠ‬ ‘Allah uğrunda mallarınızla ve canlarınızla savaşın!’ diye Müslümanlara emir geliyor. Bunun manası; dini korumak ve yükseltmek, mal ve candan daha üstündür, her şeyden de üstündür. Tevbe 24. ayette Allah, Rasulü ve onun uğrunda cihadın her şeyden daha sevgili ve daha üstün olduğunu Allah Celle Celalehû gösterdi.

Geçen ayetlerde fitnenin öldürme veya katl işinden daha dehşetli olduğu beyan edildi. Bu nedenle kıtal veya savaş Müslümanlara farz kılındı, ayrıca Dini hâkim kılmak da onlara farz kılındı. Zira Din hâkim olmayınca fitne devam eder. Bu asırda Din hâkim olmadığı için Müslümanlar, her gün yeni bir fitneyle karşı karşıya kalıyorlar; diyarlarını kaybediyorlar, kâfirler tarafından işgal ediliyor, diyarlarında fuhuş ve her türlü günah yapılıyor, okullarda çocuklar bozuluyor, Laik öğrenim ve eğitimle kâfirleştirilmeye çalışılıyor, servetleri çalınıp fakir bırakılıyorlar ve bunun akabinde Nasranî misyonerler tarafından fakirliği istismar edilip Nasranîleştiriliyorlar. Đslâm’a davet edenler ise hapse atılıyor, Kur’an’ı ve Đslâm’ı öğreten okullar kapatılıyor, saha yalnız küfür akımlarına serbest bırakılıyor ve Müslümanların bu sahaya girmeleri yasaklanıyor, vb. fitneler saymakla bitmiyor, sayısı sanki sonsuzdur.

Mescid-i Haram’da savaş yoktur. Mescid-i Haram adlandırıldı, çünkü o mescitte savaşmak ve öldürmek haramdır. Ancak, kâfirler Müslümanlarla savaşırlarsa, Müslümanlar da onlarla savaşmalıdır. Müslümanlar onlarla savaşırken onları öldürebilirler. Böylece savaş ve öldürme işi için, haram kılınan yerde, Mescid-i Haram’da izin geldi. Keza Allah’ın Dini korunur, Müslümanlar da korunurlar. Dünyayı, malı, lüks hayatı, çocukları, kadınları ve başka dünyevî eşyaları tercih eden Müslümanlar, Din ve onun hâkimiyeti gidince ne hale düştüklerini görmüyorlar mı? Saldıran kâfirlerin cezası köklüdeğişim

Bundan dolayı, Allah’ın Dini olan Đslâm, hâkim olunca bütün fitneler biter. Müslümanlar ve diğer insanlar rahat ve huzurlu olurlar. Bunun yolu,

79

mayıs 2008


el-bakara sûresi cihaddır. Ayet bu gerçeği belirtiyor. Cihadî işleri yürüten ise devlettir. Devlet, düşmanı korkutacak gücü hazırlar, dava işlerini düzenler ve bütün siyasî üslupları kullanır. Zira cihadı başlatan Devlet’tir. Ama düşman, Đslâm Memleketi’ni işgal ederse, Daveti yaymak için cihad oradaki Müslümanlara ve yetersizse- oraya yakın Müslümanlara düşer, ta ki, düşman oradan kovuluncaya kadar cihad devam eder, hatta kadınlar, kocasının izni olmadan ve çocuklar, velilerinin izni olmadan cihada başvururlar. Bu durum özeldir, yoksa cihad işleri devamlı Đslâm Devleti tarafından yürütülür. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem, Devlet Başkanı olarak cihad işlerini yürütüyordu, Ondan sonra Raşidî Halifeler aynı siyaseti izlediler. Kur’an’ı Kerim, yüzlerce ayetle cihad, kıtal ve savaş emri veriyor fakat uygulamasını Sünnet beyan ediyor; hem sözle, hem de pratikte bu açıklandı. Bu sebeple, cihadla ilgili detayları

köklüdeğişim

ve metodu, Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in sözlü ve amelî Sünneti’nden anlarız. Ayette ‫ﻭﺍﹾ‬‫ﻥ ﺍﻨ ﹶﺘﻬ‬ ‫‘ ﹶﻓِﺈ ﹺ‬onlar vazgeçerlerse’ ifadesi geçiyor. Bu nedir? Müslümanları diyarlarından çıkartmak, Dinlerinden vazgeçirmek ve Din’in hâkimiyetini kabul etmemek ve kâfirlikleri veya küfrün hâkimiyeti üzerine ısrar edilmesi ve Đslâm’la savaşmaktır. Bu sebeple onlar zalim sayılırlar, çünkü haksızlık yapıyorlar, Đslâm’a ve Müslümanlara saldırıyorlar. Buna göre kâfirler bu hususlardan vazgeçerlerse, artık onlara saldırı yoktur, çünkü bu halde Đslâm’a boyun eğmiş olurlar. Saldırı, yalnız zalimlere olur, bunlar vazgeçmeyenlerdir! Đşte bu ifadeyle kâfirler, Đslâm’la ve Müslümanlarla savaştıkça, egemen oldukça ve fitne yaptıkça savaş devam eder.

80

mayıs 2008


Köklü Değişim Dergisi 45. Sayi