Issuu on Google+


İÇİNDEKİLER

15

ARAP BAHARININ Çiçeklerini Koklayamadan... YIL: 1 \ 2013 SAYI: 1 FİYATı: 5 ¨ YAYIN TÜRÜ: Üç Aylık, Yerel Süreli İmtiyaz Sahibi Muharrem ALTAY Sorumlu Yazı işleri Müdürü Muharrem ALTAY Haber Müdürü Hamit ÖzTOPRAK Görsel Yönetmen Hüseyin KIZILAY

kizilayhuseyin@gmail.com

28

Kudüs Şehrinin Kuruluşundan Sasani Egemenliğine Kadar Olan Şüreç...

05

Rabbimize tahsis edilmiş bir ay: Ramazan

34

Din Üzerine

45

Davet Haber

50

Murat Say Şiir

52

Cavit Çiçekli Şiir

Katkıda Bulunanlar Ahmet KÖSE, Kemal YAZICI, Hüseyin Emre UÇAR iletişim Adresi Harmantepe Mahallesi, Çevre Sokak, No: 2 Daire: 4 Kağıthane-İST w: www.gencdavetci.com m: muslumangencdavetci@gmail.com Basım Yeri Özener Matbaacılık ltd.şti. Davutpaşa Cad. Kale İş Merkezi No: 201-204 Topkapı/İstanbul T: 0212 481 97 58 - F: 0212 482 95 46

38

RÖPORTAJ: Ahmet Yıldız ile Libya izlenimleri üzerine konuştuk...

hesap no Muharrem ALTAY, ALBARAKA, LEVENT, SANAYİ ŞUBESİ 464818 NOLU HESAP


Bizi Tanırsınız Bizi Âdem ve eşinin nasuh tevbesinden tanırsınız. Bizi Nuh’un sabırla davetinden ve oğlunun dağlara sığındığı gün babalığın hüznünü yüreğine gömdüğünden tanırsınız. Bizi İbrahim’in putları kırışından ve kavmi karşısındaki ilkeli duruşundan tanırsınız. Bizi Allah'a yönelen, güzel bir kul olan Eyüp’ün sabrından tanırsınız. Bizi Yusuf’un iffetinden ve ‘onların çağırdığından senin zindanın daha hayırlıdır.’ deyişinden tanırsınız. Bizi sosyal hayatla namaz arasındaki irtibatın en güzel örneği Şuayib'den tanırsınız. Bizi firavun karşısına cesaretle çıkan Musa'dan tanırsınız. Bizi Roma ve yozlaşmış din adamlarının karşısında direnen Allah’ın kelimesi Mesih İsa’dan tanırsınız. Bizi yalın ayaklıların peygamberi, kuru et yiyen bir kadının oğlu olan Hz. Muhammed’den tanırısınız. Kısacası bizi Nebevi tarihten, Nebevi tavırdan tanırsınız. Ve bizi yozlaşmış geleneğe karşı tecdidi savunan Şah Veliyyullah Dehlevi’den, Emperyalist saldırıya karşı çözülmüş ümmeti toparlayan Cemalleddin Efgani’den, Muhammed Abduh’tan, İslami değerleri sosyalleştiren ve cemaat örneğini ortaya koyan Hasan El Benna’dan, şahitliği hem fikri hem fiili olarak sergileyen Seyyid Kutub’dan, cihad meydanlarında Abdullah Azzam’dan tanırsınız. Ve de bizi Afgan dağlarında Bahattin Yıldız, Bilal Yaldızcı, Tekiner Tayfur Ağabeylerden, Tacikistan’da Fuat Çağlar Ağabeyden, Çeçenistan’da Murat Konukçu, Furkan Nergis ve Bülent Tuna Ağabeylerden tanırsınız. MTTB, Akıncılar, Rahmet’le harcımız karıldı. Müslüman Genç’le kendimizi bulduk ve bildik. Davetle yol aldık, almaktayız. Sapaklardan, yol ayrımlarından sakındık. Aynı mahallede kalmanın imkânlarını aradık. Her geçen gün arınma, aşma ve kavileşmenin yollarını adımladık. Gençtik, hata da yaptık; tevbe de ettik. Her vakıayı bir imtihan, öz eleştiri ve yenilenmenin vesilesi kıldık. Mecramızı nehrimizin farklı kollarıyla aynileştirmenin, en

azından yakınlaştırmanın derdinde olduk. Ayrılışlarımızı ictihadi olarak değerlendirdik, imani tercihler olarak görmedik. Farklılıklarımızı zenginlik olarak gördük. Mahallemizdeki farklı yapıları refikimiz, mensuplarını kardeşimiz, önderlerini önderlerimiz bildik. Biz artık aynıyla dünün bizi değiliz. Ancak büsbütün de havzamızdan uzaklaşmadık. Daha büyük bir nehrin -Ümmetindamlaları olmanın gayretindeyiz. Gelenek ve modern yapay çatışmasının dışında kalarak karşılaştıklarımızı tevhidi ölçüyle ayıklamanın en doğru olduğunu düşünmekteyiz. Hayata -bireyden topluma- vahyin perspektifiyle bakmaya çalışmaktayız. Hiçbir bireysel ve hizbi çıkarın ümmetin maslahatının karşısında bir değerinin olmadığını gösterme çabasındayız. Gerek yerel gerek küresel güç merkezlerinin ümmetin üzerindeki hesaplarının farkındayız ve geleceğimizin hiç bir mezheb ve meşrebi dışarıda bırakmaksızın ümmetin kurtuluşundan geçtiği bilinciyle hareket ediyoruz. Dönemin, küçük ve yerel hesaplar yapılamayacak kadar küreselleştiğini görüyoruz. Gerek siyasi gerekse de cihadi her türlü İslami hattın sahiplenilmesinin imani bir sorumluluk olduğunu düşünmekteyiz. Kuran Neslinin, İman bilinci ve cihad sevgisiyle inşa olabileceğine inanmaktayız. Dünyanın gelip geçiciliğine tamah etmeyen, cenneti özleyen fertler olmanın ve yetiştirmenin en temel vazifemiz olduğunu bildik. İman ettik ki Allah; ismimizi Müslüman, azmimizi Genç, amelimizi Davetçi olarak tanımladı. Allah'ın ipine hepiniz sımsıkı sarılın. Dağılıp ayrılmayın. Ve Allah'ın sizin üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani siz düşmanlar idiniz. O, kalplerinizin arasını uzlaştırıp-ısındırdı ve siz O'nun nimetiyle kardeşler olarak sabahladınız. Yine siz, tam ateş çukurunun kıyısındayken, oradan sizi kurtardı. Umulur ki hidayete erersiniz diye, Allah, size ayetlerini böyle açıklar. (Al-i İmran Suresi, 103)


Yazı: AHMET KÖSE < İlahiyatçı/Yazar

RAMAZA N

Ramazan Rabbimize tahsis edilmiş bir ay:

İslam’da; hac, zekat, fitre gibi ibadetler kamerî aylar esas alınarak ifâ edilir. Oruçta aynı kural gereği kamerî bir ay olan –ve Kuran’da ismi geçen tek ay olan- Ramazan ayında tutulur. Ramazan kelimesi ‘’güz mevsiminin başında yağıp yeryüzünü temizleyen yağmur anlama gelen kelimeden türetilmiştir.

İslam’da; hac, zekat, fitre gibi ibadetler kamerî aylar esas alınarak ifâ edilir. Oruçta aynı kural gereği kamerî bir ay olan –ve Kuran’da ismi geçen tek ay olan- Ramazan ayında tutulur. Ramazan kelimesi ‘’güz mevsiminin başında yağıp yeryüzünü temizleyen yağmur anlama gelen kelimeden türetilmiştir. Nasıl ki bu yağmur yeryüzünü temizliyor, Ramazan’da Müslümanları günah kirlerinden arındırıp temizleyen bir yağmur niteliğindedir. (bkz.Oruç İlmihali,DİB) Ramazan ayı ile birlikte; fidye, fitre, iftar, imsak, itikaf, kadir gecesi, kefaret, mukabele, ru’yet-i hial ve teravih gibi kavramlar gündemi-

mize girer. Bunlar içerisinde üzerinde en fazla tartışma yapılan ve ihtilaf edilen mes’ele: Ru’yet-i hilal mes’elesidir. Bilindiği üzere kamerî bir ay olan Ramazan ayın hareketlerine göre hesaplanır. Müslümanlar Ramazan hilalini görünce oruç tutar, şevval hilalini görünce de bayram yaparlar. ‘’Ramazan ayının başlayıp başlamadığı hakkındaki anlaşmazlıklar Müslümanların ibadet şevkini kırmakta, ramazan ayının ve orucun Müslümanlarda sağlaması beklenen birlik ruhunu zedelemektedir. Bu sebeple ru’yet-i hilal tartışmalarına son vermek ve ibadetin sağlayacağı manevi havadan mümkün mertebe istifade etmek gerekiyor. Bunun en pratik yolu ise hilalin çıplak gözle görüle-

Yaz 2013 I 5


N RAMAZA Ne mezarlıkta okunmak, ne de fal bakmak için! Aynı zamanda bir Kur’an ayı olan Ramazan’ı fırsat bilip Kuran’ın ahlakıyla ahlaklanmalıyız. Çünkü hz. Aişe annemizin de ifadesiyle hz. Peygamberin ahlakı Kuran’dı (Müslim, Misafirîn, 139). Bizlerde hayatımızın merkezine Kuran’ı almalıyız ki Hz. Peygamber’i örnek almış olalım. Ramazan, hayatımızda böyle bir başlangıç yapmak için iyi bir fırsattır. Bu ay boyunca tutmaya çalıştığımız Hz. Peygamber’in “Her kim, yalan söylemeyi ve yalanla iş görmeyi bırakmazsa Allah onun yemesini, içmesini bırakmasına değer vermez.” (Buhari, Savm, 8) öğüdündeki ahlâkî ilkeyi tüm ibadetlerimizde tatbik etmeli, ibadetlerimizin davranışlarımıza müsbet yönde etki etmesini sağlamalıyız. Ramazan ayındaki ihlası tüm zamanımıza yaymalı, gizli şirk olan riyadan korunmak için azamî gayret bilirliği esasına dayalı olarak yapılan astronomik hesarf etmeliyiz. Bu ayı değerli kılan Kadir Gecesi’ne; sap yöntemini uygulamaktır. Müslümanlar arasında kısa yoldan köşeyi dönmek için bir fırsat gözüyle gerginlik ve ayrılıklara sebep olmamak kaydıyla dilebakmamalı, bu geceye anlam katan ve önemli kılan yenler bireysel olarak hilali gözle görme yöntemini Kuran’a yönelmeli ve bunu tüm hayatımıza şâmil kıluygulayabilirler.’’ (Oruç İlmihali,s.16) malıyız. Günlük kullandığımız dildeki ifadesiyle ‘’her Ayette belirtildiği üzere kendisinde Kuran’ın geceyi Kadir’’ bilmeli ve bu bilinçle hareket indiği ay olan Ramazan (Bakara185) etmeliyiz. Çünkü kulluk bizden bir gece rabbimizin kitabıyla buluşma ayıdır. veya bir gün değil, bir ömür boyu “İslam eğitimcileri Ne mutlu ki bizler bu buluşmayı sürdürmemiz istenen bir vazifebedenin arzularını ilk günkü tazeliğiyle mukabele dir (Hicr: 99). frenlemenin, istekleri geleneğimizle sürdürüyoruz. Ramazan sabır ve irade eğidoyurma konusunda kısıtlamaAncak kitabı okumak kadar timi ayıdır. Rabbimizin diğer ya gitmenin, insana mahsus anlamak, anlamak kadar da zamanlarda bizim için helal olup ruh, nefis, kalp gibi kavyaşamakla mükellefiz. Rakıldığı şeyleri dâhi –ilâhî emir ramlarla ifâde edilen manevi mazan münasebetiyle kitapla gereği- yapmayarak irademiboyutun gelişimi üzerindeki kurduğumuz irtibatımızı yılın zi güçlendirme ayıdır. ‘’İslam diğer aylarında da sürdürmeliyiz eğitimcileri bedenin arzularını olumlu etkisine vurgu ki kulluk vazifemizi tam anlamıyla frenlemenin, istekleri doyurma yapmışlardır.’’ îfâ etmiş olalım. Yoksa Kuran’ı mukonusunda kısıtlamaya gitmenin, kabelelere ve cenaze törenlerine hasreinsana mahsus olup ruh, nefis, kalp dilmiş bir kitaba dönüştürme tehlikesiyle karşı gibi kavramlarla ifâde edilen manevi boyutun karşıya kalabiliriz. Maalesef bu vahim duruma çoğu gelişimi üzerindeki olumlu etkisine vurgu yapmışlarzaman düşülüyor. Kuran şairi M. Akif bu acıklı durudır.’’ (bkz. Kuran Yolu Türkçe Meal Tefsir, DİB) Aynı mu Safahat’ında şöyle dile getiriyor: şekilde bu ayda şefkat ve merhamet duygularımız ‘‘…İbret olmaz bize her gün okuruz ezberde! da irademize paralel olarak güçlenir, muhtaçlara Lafzı muhkem yalnız anlaşılan Kuran’ın; yardım etme konusunda daha hasas bir tavır takınıÇünkü kaydında değil hiçbirimiz mananın. rız. İnsanların aşırılıklarına karşı daha müsamahakar Ya açar bakarız Nazm-ı Celil’in yaprağına; davranma özelliği kazanırız/kazanmalıyız. Şahsımıza Yahud üfler geçeriz bir ölünün toprağına. yönelik herhangi bir sataşma karşısında nasıl ki bu İnmemiştir hele Kuran bunu hakkıyla bilin, ay boyunca ben oruçluyum diyerek vakarımızı mu-

6 I Müslüman Genç Davetçi


RAMAZA N hafaza ettiysek, aynı hassasiyeti sâir zamanlarda da sürdürmeye gayret etmeliyiz. Ramazan ayında Müslümanlar infak konusunda da hasas davranırlar. Hatta çoğu zaman fidye ve fitrenin yanında zekatlar dâhi bu ayda verilir. Çünkü bu ay boyunca talimini yaptığımız açlık ve susuzluk eylemi bu durumda olan diğer insanların da hâlinden anlamamız için yeterli bir eğitimdir. Ancak sadakalar konusunda da rabbimizin bize bir yöntem sunmakta bir ilke getirmektedir. Bu ilke:’’ Güzel bir söz ve bağışlama, peşinden gönül kırma gelen bir sadakadan daha hayırlıdır. Allah, her bakımdan sınırsız zengindir, halîmdir (hemen cezalandırmaz, mühlet verir).Ey iman edenler! Allah’a ve ahiret gününe inanmadığı hâlde insanlara gösteriş olsun diye malını harcayan kimse gibi, sadakalarınızı başa kakmak ve gönül kırmak suretiyle boşa çıkarmayın…’’ (Bakara:163-164) ayetlerinde ifade edilen,

sadakaların insan onuruna helal getirmeyecek bir tarzda, sırf Allah rızası gözetilerek verilmesi ilkesidir. Aynı durum İnsan Suresi dokuzuncu ayette de belirtilmekte, Allah’ın rızasını kazanan kulların özellikleri anlatılırken “Biz sizi Allah rızası için doyuruyoruz; sizden ne bir karşılık ne de bir teşekkür bekliyoruz.” İfadeleri kullanılmaktadır. Dolayısıyla mü’mine düşen infak ibadetini bu ilâhî düsturlar çerçevesinde yerine getirmek ve Allah’ın rızasını eylemlerinin merkezine almak olmalıdır. Tam bir sorumluluk bilinci içerisinde geçirilen bir Ramazan’ın dünyevî mükâfâtı bayram uhrevî karşılığı ise bağışlanma ve Cennet’tir. Tüm İslam ümmetiyle bir arada ve özellikle de Suriyeli kardeşlerimizle birlikte zulümsüz bir Ramazan, göz yaşısız bir bayram geçirmeyi cenâb-ı haktan niyaz ederim. Ramazan’da kazandıklarımızı diğer zamanlarda kaybetmemek duasıyla…

Ramazan sabır ve irade eğitimi ayıdır

Yaz 2013 I 7


GÜNCEL

Yazı: AHMET YILDIZ < Eğitimci/Davetçi

Gezi Parkı eylemleri:

Fırsatlar Şehri İstanbul MODERN BATININ DÜŞMAN ÇOCUKLARI Aydınlanma ideolojisinin türettiği batı tandanslı sol ve sağ okuma biçimleri birbirinin düşmanı, zıttı gibi görünse de modern oluşları, aslında aynı familyaya ait olduklarını gösterir. Seküler oluşları, aklı merkez edinmeleri, Tanrının merkezi konumunu kabul etmemeleri yönüyle aynılaşan sol ve sağ algılar, birbirlerinin varlıklarını kendi varlıklarının garantisi görmektedir. Marksizm’e göre Komünist ütopyaya ulaşmanın yolunun gelişmiş bir Kapitalizmden geçtiği ve Kapitalizmin krizlerini aşmak için sol açılımlara ihtiyaç duymaları örneğinde olduğu gibi. Gezi Parkı eylem sürecinde eylemin motor gücü pozisyonunda bulunanların sol kimlikleri belirginken bu eylemleri bir imkân görerek fırsatı değerlendir-

8 I Müslüman Genç Davetçi

meye çalışan liberal-kapitalistleri görmemiz mümkün oldu. Düşman kardeşlerin kaygıları aynılaştı ve birbirlerine arka çıktılar. Suriye politikası, başörtü meselesi, içki düzenlemesi, en genel manada Modern yaşam tarzına müdahale olarak algıladıkları hususlar birleştirici ve harekete geçirici oldu. Gezi Parkı bileşenlerinin faiz lobisinden(banka CİOları), iş adamlarından (Boyner, Divan Oteli) çevrecilere, sosyalistlerden (her türlü devrimci sol gruplar) Kemalistlere (işçi partisi, ADD)kadar olması anlaşılabilir bir durum olarak görülmedi. Bunun üzerinden komplocu yaklaşımlar üretildi. Ancak fotoğrafın genelini görmek iddiası, eylem alanındaki niyetleri anlamadan uzak kaldı. Eylemi sürükleyenlerin attığı adımlar hem düşman


GÜNCEL kardeşleri olan kapitalistlerin ‘faiz lobisinin’ işine geldi hem de kendilerinin işine. Adeta oluşan bu eylem havasını fırsata çevirmeye çalışan gerek ulusal ölçekte (ABD, Almanya, İngiltere) güçler gerekse de yerel güçler olmuştur. Bunlar da fırsatı kaçırmamışlardır. Bu durumu bunun dışında izah etmeye çalışırsak birinin Suriye muhalefeti ile ilgili arkalarında ABD var iddiasını izah etmemiz mümkün olmaz.Hatta Arap baharının arkasında batıyı arayanlara nasıl bir açıklamamız olabilir. Olay,pazar ve kâr kaybetmek istemeyen emperyalistler ve kapitalistlerin eylemler üzerinden Erdoğan ve AK Parti’ye balans ayarı çekme girişimidir. Kitlenin tamamının darbecilikle itham edilmesi ağır bir suçlamadır. Şuna katılmamak mümkün değil, elbette eylemcilerin bir kısmı ile Silivri sakinleri arasında gerek ideolojik, gerekse de organik ilişkiler var, bunu kimse inkar etmemektedir. Ancak eylemcilerin genelinin bu çizgide olduğunu söylememiz mümkün değildir. Ancak bunun yanında askerden umduğunu

Polisin gerek Gezi parkı eylemleri öncesinde gerek Gezi Parkı eylemlerinin ilk günlerinde tahammülsüz tavırları dikkatlerden kaçmadı. Bu da işkenceye sıfır tolerans söyleminin çok gerisinde kalındığını gösterdi. Bu tahammülsüzlüğe bir anlam vermek de epey zor görünüyor. Gezi Parkı eylemlerinde Erdoğan’ın başlangıçta polisi eleştiren sözlerinin yerini polisi savunan sözleri aldı, Uludere katliamında olduğu gibi. Bu da AK Parti’nin artık devlet refleksiyle hareket ettiği göstermektedir. Bu kerteden sonra AK Parti devletin hiçbir yaptığı hata veya suçtan beri değildir. Böyle de olunca Gezi Parkında fitili ateşleyen orantı-

bulamayanların Gezicilerden medet umması da gayet normal bir sonuçtur. Eylemler sürecinde ilk günlerdeki bir gece ziyaretimizden çıkan sonuç şunu göstermiştir ki içki tüketiminin hat safhada olduğu bir toplulukla karşı karşıyayız. Bu topluluk her ne kadar ideolojik kaygılarla meydanlardaydı desek de içki içilmeyen hiçbir köşenin olmadığını görünce Halk cephesinin zamanında yaptığı meyhane baskınlarından, bira kutusunun etrafında horon tepmeye gelmesi lümpenleşen bir gençliği işaret etmektedir. Gece (2.20’de) açık olan iki dükkândan birinin tekel bayi olması, onunda önünde sıra olması manidar olsa gerek! Hiçbir ölçü gözetmeksizin insanların baş-

sız güç kullanımı göz ardı edilemez ve cezasız bırakılmamalıdır.28 Şubat sürecini bizzat yaşayan bizler, Polisin güç kullanmasının ölçüsüzlüğünü yaşayarak müşahede ettik. Böyle bir tecrübenin ardından biz Müslümanlara düşen farklı ve karşıtımız olan çevrelere de olsa kullanılan şiddetin karşısında olmaktır. 10 yıllık AKP iktidarının hem olumlayacağımız hem de olumlayamayacağımız politikaları oldu. Malum olumlu gördüklerimiz; başta Suriye politikası, içki kısıtlaması,İmam hatiplerinin önün açılması,Kuran-ı Kerim ve nevi derslerin ve Kürtçe ve yerel dillerin seçmeli olarak okutulmaya başlanması, yetersiz olsa da başörtü serbestliği –de facto olarak-,IMF ye olan borcun bitirilmesi gibi. Olumlayamayacağımız politi-

ta Tayyip Erdoğan ve AK Parti’lilere nara atarak sinkaflı sözler (ana avrat sövmesi) sarf ettiğini görünce de nerde o ahlaklı olma iddiasındaki solcu gençler diyesi geliyor insanın.

EYLEMLERDE AK PARTİ’NİN SORUMLULUĞU YOK MU?

Yaz 2013 I 9


GÜNCEL kaları ise batı ile girdiği yarı bağımlı ilişkiler,yapboz tahtasına çevrilen eğitim politikaları, kentsel dönüşüm, belediyeler başta olmak üzere taşeronluğun tesisi, tüccar siyaseti, (neo-)liberal yaşam biçiminin dayatılması -AVM örneğinde olduğu gibi-, kayıt dışının ortadan kaldırılması adına halkın para trafiğinin bankalar ‘faiz lobileri’ üzerinden yapılma zorunluluğu, AK Parti’nin içinde ve çevresinde oluşmuş olan ihaleci, rantçı, işadamı grubu gibi. Gezi parkı eylemlerinin zeminini bir nebzede olsa AKP oluşturdu. Olumsuz politikaları hem alanlardaki eylemci tipleri (ben merkezli düşünen, lümpen tipler) ortaya çıkardı, hem de sosyal adaleti kendi zengini adına bozdu.Hatta kendi zengini adına kendi alt gelir grubu seçmene yabancılaştı. Bu durumu inşaat sektöründe çok açık olarak görmek mümkündür.

AK PARTİ’NİN ÖZGÜL AĞIRLIĞI= RECEP TAYYİP ERDOĞAN

Müslümanlara dönük tavır değişikliğinin -operasyonolup olmayacağından anlaşılacaktır. Gezi eylem sürecinde her kesimin çıkarması gereken dersler mevcuttur. Özellikle Başbakan Erdoğan’ın başta partisinin içerisindeki hatta en yakınında gördüklerinin özellikle Afrika gezisi sırasında nasıl bir tavır içerisinde olduğunu görmesi gerekmektedir. Eylemlerin Hükümet karşıtlığından Tayyip Erdoğan operasyonuna dönüştürüldüğü o günlerde Ak Partili bazı siyasi figürlerin daha ortadan konuştuklarına şahitlik ettik. Recep Tayyip Erdoğan’ın Gülen Cemaatiyle kurduğu ittifakın kendisine nasıl bir maliyet çıkarma ihtimalini görmüştür sanırım. ABD adeta hoca efendinin eliyle Erdoğan’ı ehlîleştirmeye çalışmıştır. Gülen grubunun 28 sürecindeki müdahaneci tavrının Erdoğan’ın karşısında nasıl da cesarete dönüştüğünü, diktatör, zalim gibi yakıştırmalar yaptıklarını da gördük. Bu tavrın arkasında daha büyük bir gücün Özellikle olduğu da açıktır.

AK Parti’ye ilgi, Tayyip Erdoğan’ın şahsına teveccühten kaynaklanmaktadır. Erdoğan’ın başta Bunu sağlayan ana etken ise başbapartisinin içerisindeki kanın dobralığı, kırıp dökse de doğru hatta en yakınında görbildiklerini söylemesidir. Karşıtına sığınmadan bunu yapması ise halkdüklerinin özellikle Afritan bireylerin kendisinin söylemeye ka gezisi sırasında nasıl cesaret edemediği sözleri Erdoğan’ın bir tavır içinde olduğunu söylemesi ve onunla duygusal yagörmesi gerekir. kınlığı da oluşturmaktadır. Bu duruş Erdoğan’ın uluslararası ilişkilerde (özellikle ABD ile ilişkilerinde) kendisini pek gösterememektedir. İç siyasetteki bu açıklık ve dobralığın dışarıda gösterilememesi bağımsız siyaset iddiasını havada bırakmaktadır. Gezi parkı sürecinde eylemcilere dönük haklı ve yerinde olarak geri adım atmaması adeta ‘Patronun kim olduğunu göstermesi’ yerinde bir davranıştır. Ancak CNN İnternational başta olmak üzere birçok ABD siyasetinden bağımsız olmayan kuruluşun olayları çarpıttığı halde bu duruşu ABD karşısında pek göremedik. Bu süreçte AKP’nin Suriye politikasındaki İslamcı –Laik ayrımı yapmaksızın muhalefete desteğinin bir bedeli olarak Gezi Parkı eylemlerinin köpürtüldüğü de ortadadır. Bu Suriye politikasının sürüp sürmeyeceğini Suriye muhalefeti ile ilişki kuran Türkiyeli

10 I Müslüman Genç Davetçi


GÜNCEL Afrika gezisi dönüşüne kadarki süreç 28 Nisan muhtırasına karşı yapılan açıklamaya kadarki sessizliği çağrıştırdı. Gezi programının nihayetlenmesi ve Erdoğan’ın inisiyatif alması AKP tabanını rahat bir nefes aldırdı. Bu durum şunu da göstermiştir ki AK Parti’nin ağırlığı Erdoğan’ın ağırlığından ibarettir, gerisi teferruattır.

SAĞ SOL SAPMALARA KARŞIN İLKELİ DURUŞ Gezi parkı eylem sürecinde, Suriye savaşıyla Müslümanların arasında oluşan yarılmanın büyüdüğünü gördük.Bir kısım Gülen grubunun korosuna katıldı, bir kısım aile efradının Parktan eve girmemesinden dolayı aile baskısıyla Gezici oldu, bir kısmı liberallerle oturup kalktığı için AKP’ye bindirmenin ayrı bir hazzını yaşadı, bir kısım ise heretik yorumların ardına takılarak postu Sol-Kemalist dergahlara serdi bile . Tevhidi duruşumuzdan kaynaklı sistem karşıtlığımız bazılarımızda ‘aman sistem içi tartışmalardan uzak kalalım yoksa farklı yönlere savruluruz ’ endişesi oluşturmaktadır. Bizim bu tartışmalara dâhil ol-

mamız tevhidi duruşumuzun bir zorunlu sonucudur. Hiç kimse Suriye sürecinin, başörtü mücadelesinin, alkol kısıtlamasının vb. hükümetin farklı gerekçelerle de olsa attığı adımların bizim için ön açıcı olmadığını söyleyemez. Bizlere düşen bu açılan alanı minnet duygusundan uzak, Müslümanların lehine nasıl çevireceğimiz sorusudur. Bu sorunun yanıtı bize yol açacak adımları beraberinde getirecektir. Elbette kim vesile kılınırsa kılınsın bu, Allah’ın bize verdiği bir nimettir ki nimet için sadece bir makama şükranlarımızı sunarız; O makam da Allah’tır. Son olarak doğrularımızın ardında olmanın imani bir sorumluluk olduğunu, siyasal duruşlarımızı belirlerken duygusal savrulmalardan sakınmamız gerektiğini de belirtelim. Irak savaşı sırasında tezkere karşıtlığında ittifak ettiklerimiz bugün karşımızda, o gün tezkereden yana olanlar bugün yanımızda duruyor. Bizim için önemli olan bizim doğrularımızdır, yanımızda kimin durduğu veya karşımızda kimin olduğu değildir. Bu yarınımız içinde geçerlidir. Selam ve dua ile!...

Yaz 2013 I 11


GÜNDEM

Yazı: FIRAT TOPRAK < Aktivist/Yazar

Barış sürecinin

yarını

Batıl(ı) bir ideoloji olarak ulusalcılığın coğrafyamızdaki izdüşümü tüm diğer coğrafyalardaki gibi zulüm, kan, kaos; Vahyin öz ve beliğ ifadesiyle ekinin ve neslin ifsadı olmuştur. Pek tabi ki fıtrata/Vahye yüz çevirmek kavşaklarda şaşakalmak ve çıkmaz sokaklarda bocalamakla sonuçlanacaktı. Bu çok boyutlu anaforun etnik vechesi olarak Türk ulusalcılığının sebep olduğu tepkisel Kürt ulusalcılığının şiddeti son çeyrek zaman diliminde halklarımızın önüne ağır bir fatura çıkarmıştır. Faturasının ağırlığından sebep zaman zaman çözüm arayışlarına gidilmiş lakin bu arayışlar savaş lobisinin karşılıklı derin mühendislikleri neticesinde hep akamete uğramıştır. Barış sürecinde gelinen aşama diğer bir deyişle 2. Açılım sürecinin geldiği aşama mühim bir paradigmatik kırılma yaşandığını göstermektedir. 2009’dan itibaren yürütülen müza-

12 I Müslüman Genç Davetçi

kerelerin ciddi bir olgunluk aşaması olarak 2013’ün 21 Mart’ı en azından iki açıdan tarihi bir Newroz hükmü kazanmıştır: Evvela silahlı mücadelenin bir hak arama yöntemi olmaktan çıktığının silahlı mücadeleyi başlatan tarafından yüksek sesle ifadesi bugünkü durumun geçmişteki ateşkes ve sınır ötesine çekilmelerden oldukça farklı olduğunu göstermektedir. Yani yürütülen politikalar bir taktik manevra değil riski göğüslenilen stratejik bir tercihtir. İkinci husus ise yaşanılan ortak geçmişe İslami vurgularla sahiplenilmesidir. Öcalan’ın kişisel tarihi açısından her zaman “öteki” olan İslami değerlerin söylem düzeyinde bile olsa içselleştirilmesi herkes için sürpriz olmuştur. Buradan hareketle Öcalan’ın Kemalizm’den Milli Görüş çizgisine ulaştığını vehmetmekte tam bir ham hayaldir. Dine karşı olmamak ama Dincilik olarak çizilen yelpazeye her türlü İslami varoluşu dâhil


GÜNDEM

B

Barış sürecinin çeşitli tökezlemelerle beraber yürüyeceğini öngörmek mümkün. Sabote girişimlerine karşı tüm kesimlerin gardını almış olması ve sürecin sabotajlara karşı bağışıklığının güçlü olması bu öngörünün dayanakları olarak sayılabilir. Devirmeyen yumrukların güçlendireceği gerçeği bir kez daha tekerrür etmektedir.

etmek gibi bir köylü kurnazlığı ile karşı karşıyayız. Tipik bir ulusalcı yaklaşım örneği olarak planlanan Demokratik Modernitede İslam’a biçilen rol hürmet edilen kültürel bir enstrüman olmaktır ancak. Farklı görünüşler içerse de çatışma tüm zamanlarda olduğu gibi temelde din ve sekülerliğin hâkimiyet mücadelesi olarak şekillenecektir. Paris cinayetleri toplumsal muhayyilede isabetle Barış sürecini sabote girişimi olarak anlaşılmıştır. Bu kabulün medya fonksiyonelliği vasıtasıyla genelleşmesi işbu mühendisliği akamete uğrattığı gibi sürece yönelik farklı katmanların desteğinin tavan yapmasını sağlamıştır. Dicle Üniversitesindeki hadiseler de zamanlama ve gerginlik stratejisi bağlamında yeni bir sabote girişimi olarak algılanmaktadır. Barış sürecinin çeşitli tökezlemelerle beraber yürüyeceğini öngörmek mümkün. Sabote girişimlerine

karşı tüm kesimlerin gardını almış olması ve sürecin sabotajlara karşı bağışıklığının güçlü olması bu öngörünün dayanakları olarak sayılabilir. Devirmeyen yumrukların güçlendireceği gerçeği bir kez daha tekerrür etmektedir. Askeri vesayetin geriletildiği bir döneme denk gelmesi/getirilmesi, güçlü bir iktidara karşılık hatırı sayılır bir muhalefetin olmayışı, tüm toplum kesimlerindeki şiddet yorgunluğu gibi iç konjonktürün uygunluğu barış süreci lehine not edilmesi gereken hususlardandır. Mevcut müspet iç konjonktürün ne kadar bu minval üzere devam edeceği ise sosyal ve siyasal şartlar ile dış politik vasata bağlıdır. Arap baharı diye anılan sosyo-politik süreçler bağlamında Ortadoğu’ya yeni bir nizamat verildiği günlere denk gelmesi, ABD-Avrupa ekseninin siyasi uygunluğu gibi dış konjonktürün uygunluğu da bu

Yaz 2013 I 13


GÜNDEM arada not edilmelidir. Bu uygunluğun ise İransöylemidir. Rusya blokunun dinamizmiyle ilgili olduğu görülMuhtemel yarın öngörülerinden birisi karammektedir. Etnik ve mezhep eksenli politikaların/ sar yaklaşım olarak yakın geleceği genlerine işbloklaşmaların belirginleşeceği kabul edilirse Orlemiş şiddet olgusu ve hayli örnekle dolu geçmiş tadoğu çapındaki gerilimli süreçler bölgeye hızlı pratiği ile Kürt ulusal hareketinin kendisinden ve sert bir şekilde etki edeceği tahmini yapılabilir. başkasına hayat hakkı vermemek şeklinde uyHer ne olursa olsun kanın durması ve şiddegulayacağı politikalar sonucunda İslami ve diğer tin akıllar üzerindeki tahakkümünün gevşemesi muhalif siyasi dinamikler ile yaşanacak gerilim bağlamında sürecin olumlulukları göz ardı edilesüreci olarak okunabilir. Muhtemel gerilimin dozu mez. Küresel güç dengelerinin politikaları Müsise ya Kürt coğrafyasını yakın geçmiş örneğinde lümanların sürece yönelik ilkesel yakolduğu gibi yaşanmaz kılacak veya gelaşımını gölgelememelidir. Elbette rilimin dengesinin oluşturacağı bir ki türlü dinamikler sürece yön siyasi zemin üzerinde yürüneÜmmet bilincini verme cehdinde olacaklardır. cektir. Bu sürece İran-Rusya körelten ve tarafı olmadığımız Mümince bir söz ve davhattının derin PKK ve İlim bir düşük yoğunluklu ranış başkalarının duruş gurubu üzerinden müdahave kirli savaşın son bulması ve fiilleri üzerinden değil lesi ihtimali ise en azından İslami ilkeler çerçevesinOrtadoğu ölçeğinde bir biz Müslümanların ce şekillenmelidir. Adalet denklem kurulmadan böltemennisinden öte çaba perspektifli yaklaşım oluşgenin sükûnetinin uzak olgöstermemiz turup, bu yaklaşımı pratikduğunu ortaya koyacaktır. gereken bir leştirmek/amelen doğrulaİyimser yaklaşımın muhsorumluluğumuzdur. mak sorumluluklarımızdandır. temel yarın öngörüsü olarak ise kısmi iniş-çıkışlar ve kontrollü ŞİDDETİ DEVRE DIŞI BIRAKMA gerginliklerle beraber yeni bir siyasi Sistemin ana hedefi şiddeti devre dışı bıvasatta bir arada yaşam kültürünü üretilerakma ve açacağı siyasi alan ile Kürt ulusal muhabileceği şeklindedir. Mevcut politik gerilimler, iç lefetini entegre etme, kısa vadede başkanlık sisteve dış konjonktürün alabileceği şekil, şiddete mümi ve bölgesel aktör olma şeklinde ifade edilebilir. temayil Kürt tabiatı vb. dinamikler iyimser yaklaErdoğan liderliğindeki Ak Parti modelinin yakalaşımı gölgelemekteyse de toplumsal değişimlerin dığı trend küresel sistem paralelinde yeni bir ülke hızı ve şehirleşme dinamikleri iş bu vasatın gerve bölge dizaynını hedeflemektedir. Bu bölgesel çekleşmesini mümkün kılabilir. plan Kürtlerin de rol almasını gerektirmektedir. Ümmet bilincini körelten ve tarafı olmadığımız Barzani üzerinden kısmen gerçekleşen yeni bir bir düşük yoğunluklu ve kirli savaşın son bulmaOrtadoğu’da yer kazanma süreci Öcalan’la birliksı biz Müslümanların temennisinden öte çaba te Kürtlerin örgütlü dinamik bir kesiminin de işbu göstermemiz gereken bir sorumluluğumuzdur. süreçte rol almasını sağlayacaktır. Bu saatten sonra ise şekillenecek sosyo-politik PKK’nin ise temel hedef olarak süreci mümzemin ciddi ve sistemli davet çabalarını gerekkün olduğu kadar yerel iktidarını tahkim etme tirmektedir. Hep vurgulanan anın vacibini ifa ve merkezli politika icrası olduğu görülmektedir. Bu kendi fıkhını üretme çabaları bu kapsamda değerdurum ise bölge özelinde yerel dinamiklerin çalendirilmelidir. tışma riskini besleyecektir. Tarihsel süreçlerde Zamanın ruhu Mümine sorumluluklarını hatırde görülmüştür ki hâkimiyet mücadelesi sürekli latmakta ve tarihsel özne olmaya icbar etmekbir gerilim hattı demektir. Ödenen bedelin büyüktedir. Ve Müminler bireysel, toplumsal ve siyasi lüğü ise oluşan saha hâkimiyetinin kalıcılaşması İslami varoluşun dışında hiçbir modele razı olmaiçin üretilen gerilimin hırçınlık dozunun meşruiyet yacaklardır.

14 I Müslüman Genç Davetçi


Yazı: İSMAİL ERDEMLİ < Yazar

ORTADO ĞU

ARAP BAHARININ

ÇİÇEKLERİNİ KOKLAYAMADAN... Mısır: Ümmetin Çocukları Oyunun Farkına Varıyor Seçilmiş Cumhurbaşkanına yapılan darbeyi protesto için Cumhuriyet Muhafızları Karargahı önünde protesto eylemi gerçekleştiren insanların üzerine sabah namazını kıldıkları bir sırada keskin nişancılar tarafından kurşun yağdırılması Arap Baharı olarak niteleye geldiğimiz fenomenin yeniden düşünülmesini gerekli kılıyor. Aslında daha dikkate değer olan özellikle Amerika ve Batının bu katliama verdiği tepki/sizlik. Osmanlı sonrası ABD/Avrupa-Rusya patronajında gelişen statükolar İslam dünyasının her bucağında yerliyi temsil eden İslami kimliği bastırmak üzere inşa ve tahkim edildi. Akla hayale gelmez ‘demokratik’ illüzyonlarla ipler hep global efendi-

lerin değişik eşkaldeki yerli kuklalarının elinde kalması sağlandı. Meşruiyetini İslam’dan devşirmeyen ‘yerliler’ her defasında oyunlarına göre kural bulmayı başardılar. Aynı delikten defalarca ısırıldık anlayacağınız! Bu süreç boyunca bütün eleştirilebilecek yanlarına rağmen İslami yapılanmalar güçleri ve ufukları ölçüsünce eleştiriler geliştirerek sistemin maskesini düşürmeye çalıştılar. Halkı bilinçlendirmeye çalışarak alternatif pratikler ortaya koymaya çalıştılar. Ama bir yandan batılı illüzyonların etkisinden henüz kurtulamamış halkın ilgisizliği öte yandan söylem ve eylem bazında belli bir müştereğin yakalanamamış olmasından dolayı İslami yapılanmalar ilk başlarda bekledikleri yankıyı bulamadılar. Diktatoryal rejimler ellerindeki tüm imkanları

Yaz 2013 I 15


ĞU ORTADO kullanarak İslami kıpırdanmaları acımasız bir şekilde bastırmaya çalıştı. Dünyanın bir çok yerinde yolumuzu aydınlatan şehidler böyle bir sürecin ürünleri... Şuurlu Müslümanların çabaları Allahın izniyle asla boşa gitmedi ama. Söylenen her söz vicdanların bir yerinde iz bıraktı ve ümmetin çocukları her geçen gün oyunun farkına biraz daha çok varır oldular. Uşaklarına destek vermek için Batının nasıl taklalar attığını ve sözüm ona değerlerini nasıl çiğnediğini her yeni gün daha da açık görmeye başladılar. Zulmün ve oyunun artık gizlenemez bir raddeye ulaştığı anda paniklemeye başlayan işgalci/sömürgeciler yükselen dalgayı engelleyemeyeceklerini anlayınca onu yönlendirme yoluna gittiler. Böyle bir arka planla karşımıza çıkan Arap Baharı temel dinamikleri itibari ile tamamen meşru ve sahici dalgadır. Bütün dinamikleriyle gerçek ve yerli bir öfkeyi temsil eden bu gelişmeyi birilerinin projesi olarak göstermek provakatif bir çıkış değilse en hafifinden miyopluktur. Bu dalga üzerine oturup yönlendirmeye çalışan ve zaten şu ana kadar bunu ciddi ölçüde başaran emperyalistlerin ekmeğine yağ sürmektir. Vardığı nokta itibariyle baktığımızda Arap Baharının çıkış dinamiklerini muhafaza ettiği ve hedeflerini gerçekleştirdiği söylenemez. Hatta Suriye ile birlikte bu dalganın şekil değiştirdiğini bile söyleyebiliriz. Kendini yakarak Arap Baharının sembol ismi haline gelen Muhammed Buazizi’nin isyanının temelinde aşağılanmışlık hali yatıyordu. Bu aslında bütün İslam dünyası halklarının yaşadığı ortak duyguydu. Yani insanlar kendilerini ‘öz yurdunda garip, öz vatanında parya’ hissediyorlardı ve bunun değişmesini istiyorlardı. Artık kendi dinamiklerine dayanarak ayakta durmayı, kendi projelerini hayata geçirmeyi, kendi yeteneklerini keşfetmeyi talep ediyorlardı. Ama öncü kadrolarının gerekli vizyon ve dirayete sahip olmamasından dolayı yaklaşık iki yıl evvel yola çıkan kervan bugün hiç de istenmeyen bir durakta. Bir baş kaldırı ve hak talebi olarak başlayan akım bugün adeta ‘uluslararası camia’ ile ne denli uyumlu bir tabiata sahip olduğunu ıspat peşinde! İşte tam da bu noktada sapla samanları ayrı yerlere koyalım... Aslında yürümekte olan bir süreç hakkında nihai sözler söylemek kesin yargılara varmak ne adil ne de akil bir tutumdur. Ayrıca Arap Baharı sürecinin yürüyen dinamik bir süreç olduğundan yeni süreçlere analık

16 I Müslüman Genç Davetçi

yapacağını düşünüyoruz. Yani süreç görünen/görünmeyen yeni fayları tetikleyebilir ve Ortadoğu kimsenin öngöremediği olumlu/olumsuz yerlere evrilebilir.

Sistemin Özüne Dönük Değişim Talepleri Öne Çıkarılamadı Tunus’tan başlayan dalga domino etkisi oluşturarak Mısır’a, oradan Libya ve Yemen’e sıçradı. Hatırlanacağı gibi Tunus ve Mısır durakları kolay geçilmişti ordular halkın yanında yer almış ve devrim gerçekleşmişti. Orduların kitlelerin yanında yer almasında küresel güçlerin teşvik edici tutumlarının etkisi olduğu kesin. O dönemde Amerikan hariciyesinden yapılan açıklamaları hatırlamak yeterli. Halk ayaklanmaları Tunus’ta Nahda, Mısırda ise İhvanı halkın temsilcisi olarak öne çıkarmıştı. Ama bu noktadan sonra bu iki temsilcinin sergilediği pratik kendilerini o makama koyan halkın beklentilerinin uzağında kaldı.


ORTADO ĞU

Vesayete karşı ayaklanan halka rağmen yeni liderlikler vesayetin uluslarası uzantılarıyla ilişkiye girmekte bir beis görmediler. Ilımlı bir model ortaya koyarak oyunu ‘kuralına’ göre oynayacaklarının mesajını baştan verdiler. Gannuşi’nin liberal açıklamaları, İhvan liderlerinin benzer açıklamaları ve ABD’ye heyet göndermeleri burada hatırlanmalıdır. Bu tutumun esin kaynağının Türkiye olduğunu söylemeye gerek yok sanırım. Kimilerinin dediği gibi belki de Arap Baharı 2002’de Türkiye’den başlamıştı! Ortaya konan tutumun kaçınılmaz sonucu sabık sistemlerle mücadele değil sistemin özüne dokunmadan yapılacak palyatif müdahaleler olacaktı. Öyle de oldu. Burada bazı sorular kendini dayatıyor aslında: Acaba İslamcı güçler öngörülen radikal adımları atacak güçte ve doğru periyotta mıydılar? Böyle bir yolu seçseydiler ortaya çıkacak gerilimi ve çatışmayı yönetebilecek kudrette miydiler? Dürüst olmak gere-

kirse hayır... Bu noktadaki sorun şu bence: Kimse bu insanlardan hesapsız-kitapsız bir maceraya girmesini beklemiyordu. Arkalarına aldıkları kitle gücüyle daha kararlı ve ilkeli durmaları beklenirdi. Sabık ve sabıkalı sistemlerin uzantılarına karşı daha kararlı bir tasfiye operasyonu beklenirdi kendilerinden. Bütün adımlar iktidar olmak/kalmak için değil sistemin özüne itirazı canlı tutmaya yönelik atılmalıydı. Mısır’da yaygın algı Müslüman Kardeşlerin orduyla perde arkası ittifaklar kurduğuydu. Muhalifler bu propagandayı sürekli dillendiregeldiler. Gerçek öyle olmasa da cemaatin verdiği görüntü bu propagandaya gerekçe sunmaktaydı. Aynı zamanda Gazze’ye yönelik yeterli adımların atılamaması da geniş halk kitleleri üzerinde hayal kırıklığı oluşturdu. Gazze’nin hayat damarları olan tünellerden bir çoğu Mursi’nin Cumhurbaşkanlığı sırasında kapatıldı. Bu traji-komik örnek aslında yaşananların tipik bir fotoğrafı olarak

Yaz 2013 I 17


ĞU ORTADO hafızalarda yaşayacak. Bu fotoğrafın oluşmasında ‘İslamcı tecrübe’yi daha başlamadan bitirmek isteyen iç ve dış odakların ortaya koyduğu performansın büyük bir etkisi var. Mursi döneminde Mısır ekonomisi adeta ambargo altında kaldı. Neredeyse her gün yapılan gösteriler ülkeyi yönetilemez hale getirdi. Tunus’ta görece stabil bir görüntü sergileyen İslamcı iktidar denemesi ise liberal bir kimlik sergilemeye çalıştı. Gannuşi’nin liderliğindeki İslamcılar tüm şirinliklerine rağmen ‘karşı’ cenahta bekledikleri kabulü görmüş değiller. Mısır kadar olmasa da karşılarında eski sistemin unsurlarının da içinde olduğu bir blok var. Yine ironik biçimde Tunus’ta iktidarın asıl kavgası selefilerle oldu. Burada selefi hareketin zamansız ve ölçüsüz çıkışlarını konu edinecek değiliz.

Komplo Çöküyor: Arap Baharının Ardında ABD Var (!) Yıllar boyunca emperyalizm yardakçısı iktidarlara karşı mücadele eden Müslümanlar bir anda kendilerini iktidar koltuğunda buluverdiler apansız. Kendi kurmadıkları bir mekanizmanın kumanda masasında sevinçleri şaşkınlıklarına karışmıştı adeta. Mekanizmaya itiraz yerine daha iyi çalıştırabileceklerini ispat yolunu tuttular. Demokrasinin en titiz ve samimi uygulayıcılarının kendileri olabileceklerine inandırmaya çalıştılar efkar-ı umumiyeyi. Oyun kurucu global elitlerin tabii ki başka oyunları da vardı. İktidar heveslisi ve tavize hazır liderlikleri eliyle İslamcıların iktidar tecrübeleri başarısız kılınmaya çalışıldı. Türkiye’de de örneğini çokça gördüğümüz liberal şeytanlar eliyle önce istikamet verilmek istendi ardından da çalışamaz hale getirildi. Kanaatimce İslamcı liderliğin maalesef yetersiz ve cesaretsizliğinden dolayı kimilerinin Arap Baharının arkasında Amerika var savı doğruymuş gibi algılanmaya başlandı. Bu algı sonuna kadar yanlış bir algıdır. Büyük şeytan, tıynetine uygun senaryolar kuruyor ve bölgedeki aktörleri kendince tavzif etmeye çalışıyor. Bunu da bir noktaya kadar ustaca yapıyor doğru... Yıllardır işkencenin değişik tonları arasında yol alan İslamcıların tedbiri yoğun adımlarının işbirliği gibi algılanması için kişinin iyi niyetli olmaması gerekir. Maalesef şablonlara tutsak kafalar az değil coğrafyamızda. Yazının girişinde aktarılan Kahire’deki katliama atıf yapmanın tam yeridir. Amerikanın destekleye-

18 I Müslüman Genç Davetçi

rek (!) iktidara getirdiği İslamcılar yine Amerikanın desteğiyle cuntacılara yem ediliyor! Komplo burada çökmediyse bir daha çökme ihtimali yok! Demek ki neymiş efendim; Amerika mecbur kalmadıkça hiç bir zaman rengi, tonu ne olursa olsun İslamcı kökenli bir yapıyla çalışmak istemez. İslamcılıklarından zaten çoktan sıyrılmış ve liberal sapkınlık kulvarında kulaç atanlara bile sırf geçmişinden dolayı rezerv koyuyor büyük şeytan. Adamlar garantici. İsrail’in geleceği adına hiç bir şeyi tesadüfe bırakmak istemiyor herifçi oğulları...

Libya:Yerel Güçler İnisiyatif Alıyor Libya’da Nato hava saldırılarıyla korunan/çalınan Libya devrimi daha istikrarsız bir görüntü çizdi. Tarihin gördüğü en acımasız diktatörlerden biri olan Muammer Kaddafi’nin yıkılmasının ardından ülkenin her tarafına yayılmış olan silahlı grupların silahlarını bırakmayı reddetmesinden dolayı hala merkezi otorite tam olarak kurulabilmiş değil. Bu anlamda Libya Arap Baharının biraz kenarında kalmış görüntüsü verdi. Ayrıca Libya’da olanlara yönelik medya ilgisizliği bir kenara kaydedilmeli. Müslümanların çok ciddi bir güç olduğu ülkede seçimlerde liberal görünümlü Mahmud Cibril’in partisinin birinci çıkması kimseyi yanıltmamalı. Çünkü aday gösterdiği insanların bir çoğu İslami kimlikleriyle öne çıkan insanlar... Bütün karmaşasına ve belirsizliğine rağmen şahsen benim değişimin en doğal yaşandığı yerin Libya olduğuna dair bir kanaatim var. Dış müdahale ve vesayet orada da geçerli ama en azından yerel güçler biraz daha fazla inisiyatif sahibi gibi duruyor. Ama kaos durumunun uzun sürmesi durumunda kazanan yine yabancı aracılar olacak!


ORTADO ĞU Yemen: Derin Dondurucuda Bekletilen Devrim Arap Baharının en ilginç durağı kuşkusuz Yemen. Bu ülkede derin dondurucuda bekletilen bir devrim sürecine şahit oluyoruz. Suudi Arabistan’ın yanıbaşındaki ülke başta Suud olmak üzere Körfez bölgesinin güvenliğini yakından ilgilendiriyor. Yemen,de yaşanacak bir çatışma ve kaos bu ülkeleri direkt olarak etkileyecektir. Bunu bilen şeyhlerimiz Ali Abdullah Salih’in gitmek zorunda kalmasından sonra ipleri ele aldılar ve ‘körfez planı’ isimli ucube şartları devrimcilere dayattılar. Hiç kimse memnun değil ama hiç kimsenin ağzını da bıçak açmıyor! Ancak şu bilinmelidir ki ne kadar derin dondurucuda tutulmaya çalışılsa da Yemen’deki statüko bu haliyle çok fazla sürdürülemez. BM temsilcisi neredeyse her hafta bir toplantı düzenliyor ama her kafadan ayrı bir ses çıkıyor... Güneyliler bağımsızlık peşinde, Husiler kendi başına buyruk, selefiler kimi bölgeleri elde tutacak kadar güçlü. Bu manzara körfezin paraları ve BM’nin baskısıyla da olsa olumlu bir sonuç üretmez. Ülke şimdiden İran-Suud vekalet savaşına sahne olmaya başladı bile. İran’ın Güney Yemen üzerinde de hesapları olduğu açık. Onlarca kez kaçak silah taşıyan gemiye el kondu. Yakalanamayanların ne olduğunu hayal gücünüze bırakıyorum...

Suriye: Batı; Söylemde Mücahitlerin, Pratikte Esed’in Yanında Aslında en çok konuşulması gereken durak Suriye ama anlaşılan o ki bu makalenin sınırlarını çok zorlayacak. Suriye diğer duraklarda omuz omuza yürüyen İslamcıları bölmekle kalmadı aynı zamanda İslam dünyasını da büyük bir fitne uçurumunun kenarına bıraktı. Suriye global güç mücadelesinin gelip düğümlendiği yer oluvermişti bir anda. Diğer örneklerde genel itibari ile Batıyla iş tutan diktatörler olduğu için problem olmamıştı. Çünkü global güç dengelerini yaşamsal bir şekilde etkilemiyordu en azından. Suriye’de yıkılmak istenen diktatör ise başka bir kampa yazılıydı. Yıkılması mesela Rusya ve İran’ın gelecek planlarını yakından etkileyecekti. Suriye özellikle İran açısından vaz geçilemez bir müttefikti. İran ve Rusya olanca güçleriyle Beşşar’ı desteklediler. Buna karşın hiç hesapsız bir şekilde ayaklanan Su-

riye halkı ‘dostlarından’ gerekli yardımları alamadı ve sürekli kandırıldı. Devrimin sözcüsü olarak ortaya çıkan figürlerin sahada mücadele veren mücahitlerle pek bir alakası yoktu. Darbe üstüne darbe yiyen Müslüman Suriye halkı artık yardımın sadece Allahtan geleceğine inanıyor ve iç-dış hiç bir mahfilin neyle ilgilendiğine bakmıyor. Türkiye dışında devlet olarak hiç bir unsur samimi yaklaşmadı Suriye’nin direnen halkına. Çünkü Türkiye koyduğu politikayla daha baştan taraf haline gelmişti ve direnişin bir an önce başarıya ulaşması çıkarına olacaktı. Reyhanlı olayında gördüğümüz gibi iş uzadıkça Türkiye’ye istikrarsızlık olarak geri dönecekti. Körfezin paralı monarşileri hala ABD’nin kucağında oyun oynayan şımarık çocuklar havasındalar. Suriye’de savaşan tarafların mezhebi aidiyetleri üzerinden global bir çatışma projesinin devreye sokulduğu da açıkça anlaşılıyor. Ne adına olusa olsun İslam dünyası bu karanlık tuzağa düşmemeli. Çünkü bu yüzyıllar sürecek bir kıyım ve peşinden gelecek vesayet sürecinin tetikleyicisi olacaktır. Kimliği ve mezhebi ne olursa olsun zalime ve yardakçılarına karşı verilen bir mücadele başka alanlara çekilmemeli. ABD şeytanının yanındaki Sünnilerle Rus ayısının yedeğindeki Şiiler fotoğrafı tek başına bir utanç olarak bu ümmete yeter. Suriye’deki mücahitler zalim Esed’in yanında kim duruyorsa onlarla savaşıyorlar. Doğru da yapıyorlar. Bunu o yandaşların mezhebinden dolay yapmıyorlar, yapmamalılar. Başlarda direnişi desteklediği izlenimi veren batının iş ciddiye bindiğinde ibreyi Esed’e doğru çevirmesi not edilmesi ve üzerinde uzunca düşünülmesi gereken bir durum. Küfür hala tek millet! Arap Baharı süreci devam ediyor ve üzerine daha çok konuşacağız.

Yaz 2013 I 19


ISI GEZİ YAZ

Yazı: ASIM DUNDAR < Davetçi

e y i r Su mleri

i n e l iz

G

Globalleşen dünyada binlerce kilometre uzakta olsa da kardeşlerimiz, bizim hemen yanı başımızdaki komşumuz kadar yakındı bizlere. Zaman kaybına tahammülümüz yoktu kolları sıvadık ve kardeşlerimiz için temel ihtiyaç maddelerini elde etmek için çalışmalarımıza başladık.

“Komşusu açken kendisi tok yatan bizden değildir” buyuruyor önderimiz Hz. Peygamber. Bizde bu şiardan hareketle hemen yanı başımızda yardıma muhtaç komşumuza neler yapabiliriz dedik. Çevremizdeki dört sivil toplum kuruluşu ile beraber Kağıthane Yardımlaşma Platformu oluşturduk. Globalleşen dünyada binlerce kilometre uzakta olsa da kardeşlerimiz, bizim hemen yanı başımızdaki komşumuz kadar yakındı bizlere. Zaman kaybına tahammülümüz yoktu kolları sıvadık ve kardeşlerimiz için temel ihtiyaç maddelerini elde etmek için çalışmalarımıza başladık. Battaniye, kıyafet,

20 I Müslüman Genç Davetçi

gıda, tıbbi malzeme ve nakit olarak yardım topladık. Bir kamyon dolusu malzemeyi kardeşlerimizin yardımıyla kısa bir sürede topladık ve orta büyüklükte bir kamyonla Hatay’a yolladık. Biz de beş arkadaş ertesi sabah kendi aracımızla yola çıktık. Hepimiz de çok heyecanlıydık. Hatay’a daha önce de gitmiştik ama bu sefer ki programımızda Suriye tarafına geçip Halep’in mazlum çocukları olan kardeşlerimizi yakından görecek, onlara sımsıkı sarılacak ve Allah’ın bizleri hiç birbirimizi tanımasak da kardeşler olmamızın üzerimizdeki nimetine şahitler olacaktık. İstanbul’dan Cuma günü sabah yedi gibi


GEZİ YAZ ISI

yola çıktık. Önce Ankara’da bulunan Genç Birikim dergisine uğradık. Burada Ali Kaçar ağabeyle biraz muhabbet edip hayır duasını aldıktan sonra, Çorum’da oturan Mutlu kardeşimizi ziyarete gittik. Mutlu Sakarya’da okuyan ama Çorum’da ikamet eden öğrenci kardeşimiz. Ara yıl tatili olduğu için Çorum’da idi. Çorum’a ilk defa gidiyorduk, akşam vakti olduğu için gezme şansımız olmadı ama küçük ve şirin bir ilimiz olarak hafızalarımızda kaldı. Çorum’dan akşam saat on gibi Hatay’a gitmek üzere yola çıktık. Sabah sekiz sularında Hatay’ın Reyhanlı ilçesinde bulunan İHH İnsani Yardım Vakfı’nın merkezine ulaştık. Burada bizi genç bir kardeşimiz karşıladı. iHH’nın buradaki merkezi çok hareketliydi.Türkiye’nin çeşitli yerlerinden gelen insani yardım malzemelerinin koordinasyonu burada yapılıyordu. İlk dikkati çeken çalışan kardeşlerin genç, dinamik olmaları, işlerini severek ve hakkını vererek yapmaları ve yaptıkları işin ciddiyetini bilip işin ehemmiyetine sahip ol-

malarıydı. Bu bizleri biraz daha sevindirdi. Kardeşlerle muhabbetten sonra İHH’nın Reyhanlı’da bulunan deposuna gittik. Depoda onlarca tır Suriye’ye gitmek için hazır bekliyordu. Görevli kardeşler Suriye’de ki ihtiyaca göre tırları buradan yolluyorlar. Bizlerde burada bulunan tırlara binerek Cilvegözü sınır kapısına doğru yola çıktık. Bu kısa tır yolculuğu beklide hayatımızın unutulmayacak yolculuklarından biri olacaktı. Yaklaşık on onbeş dakika sonra sınıra yaklaşmıştık, ilk dikkati çeken sınıra yaklaşık iki kilometre kala uzun ticari tır kuyruğunun olmasıydı. Görevli kardeşlerden öğrendiğimiz kadarıyla bu ticari tırlar bir hafta on gün içerisinde içeri girebiliyorlarmış. Biz ise insani yardım malzemesi götürmemizden dolayı hiç beklemeden sınır kapısına kadar geldik. Öğrendiğimize göre insani yardım araçlarının giriş önceliği varmış. Bu bizim ilk sınır tecrübemizdi. Sınırda bir hareketlilik göze çarpıyor, insanların bir kısmı Suriye tarafına gidiyor, bir kısmı da Türkiye tarafına doğru sürekli bir

Yaz 2013 I 21


ISI GEZİ YAZ

hareketlilik söz konusu.

İlk Sınır Tecrübemiz Resmi işlemlerimizin ardında kısa bir sürede Suriye tarafına geçtik. Normalde uzun süren bu işlemler bizim insani yardım malzemesi götürmemiz üzere çok kısa bir sürede halledildi. Günlerden cumartesiydi saat oniki gibi içeri girdik. Yanımızda bulunan görevli arkadaş daha önceden bir araç ayarlamış, bu araçla sınırdan üç dört kilometre ileride bulunan muhalif direniş gruplarından birinin karargahına geldik. İlk göze çarpan gönlere çekilmiş olan beyaz bez üzerine siyah yazı ile yazılmış olan tevhid bayrağıydı. O bayrağı orada görmek bize birazda olsa bir sükun verdi. Karar-

22 I Müslüman Genç Davetçi

gahın hemen girişinde genç bir kardeş nöbet tutuyor. Karargah nöbet filan derken şunların altını çizmekte fayda olacak. Bizim gördüğümüz bildiğimiz bir askeri üs aklınıza gelmesin. Karargah küçük bir gecekonduyu andırıyor, nöbetçi askerde onyedi onsekiz yaşlarında sivil kıyafetli genç bir delikanlı, sırtında kalaşnikof silahıyla. Bizim buralarda bu yaşlardaki çocuklar, çocuklar diyorum çünkü onlar bilgisayar üzerinden savaşçılık oynarken Suriyenin aynı yaşlardaki”genç delikanlıları”silahla nöbet tutuyorlar. Bizim bu yaşlardaki gençlerimizin hiçbir sorumluluğu yokken onların yeni bir oluşumun köşe taşlarında önemli bir yerde olduklarını müşahede ediyoruz, savaşın insanları nasıl büyüttüğünün canlı şahitleri olarak. Sivil kıyafetli


GEZİ YAZ ISI

dediğim gibi, bizim anladığımız asker protitipi burada yok. Kamuflaj, bot, şapka vs. buralarda esamesi bile okunmuyor. Asker olarak görev yapanlar sivil kıyafetli çünkü askeri ekipmanları yok. Ama bunu sıkıntı etmiyorlar, nöbetçi genci görmenizi isterdim gözündeki cesaret dünyaya meydan okuyor cinsindendi, bu durum hoşumuza gitmedi de değil aslında.

Atme’ye Doğru Kararhgahta fazla zaman geçirmedik burası hareketli bir yer. Savaşan ekipler geliyor, dinleniyor, uyuyor, ihtiyaçlarını tamamlayıp tekrar mücadele alanlarına gidiyorlar. Bazı mücahitler uyuyor, bazıları muhabbet ediyor. Ama hepsi de umut dolu. Rabbim

nusretini onlardan esirgemesin inşallah. Dualarımızla oradan ayrıldık, farlı bir grubun karargahına gittik. Burada insani yardım deposu bulunan grubun deposundaki çalışmalara şahit olduk. Oradaki kardeşlerimize de dua ederek oradan ayrıldık. Türkiye sınırına çok yakın Atme denilen yerde bulunan çadır kente doğru yola koyulduk. Yol boyunca dikkati çeken yıkık binalar ve ticaretin durma noktasındaki insanların hayat mücadelesi. Yakıt ikmali için durduğumuzdaki görüntü çok şaşırtıcıydı, bizim bildiğimiz benzin istasyonları yok burada, kalmamış daha doğrusu. Pet şişelerin içerisine doldurulmuş akaryakıttan aracınıza uygun olanını istiyorsunuz bir huni yardımıyla pet şişeden aracınıza akaryakıt dol-

Yaz 2013 I 23


ISI GEZİ YAZ duruluyor. Bizde beş litrelik mazottan aracımıza doldurtup yolumuza devam ettik. Atme çadır kenti Türkiye ile sınır, çadır kentin hemen Türkiye sınırları içerisinde bulunan Jandarma karakolu dikkat çekiyor. Atme çadır kenti çok büyük ve binlerce insan yaşıyor burada, daha isabetli bir tespitle “yaşam mücadelesi” veriyor. Atme İdlip’e bağlı bir yer ve zeytini ile meşhur. Her yerde zeytin ağaçlarını görebilmeniz mümkün. Çadırkentte asayiş muhalif bir grup tarafından sağlanıyor. Binlerce insan burada yaşam mücadelesi veriyor. Ve burada insanların yarına ilişkin bir hesap yapabilmeleri mümkün değil. Çocuğumun geleceği, okulu, ev sahibi olma hayalleri, arabanın modelini yükseltme çabaları gibi bizim gündelik yaşamımızı meşgul eden birçok şeyin buralarda havada kaldığına şahit oluyoruz. Bırakınız bunları acaba yarına yiyecek bulabilecekmiyizin endişesi var buralarda. Bu atmosferi görünce kendimizden utanıyoruz sıkılıyoruz ve gerçektende Rabbim bizleri bağışla demekten kendimizi alamıyoruz.

Vicdanımızın Sesi Bizler kış ayını sıcak evlerimizde, günde üç öğün yemek yiyeyerek, bir giyindiğimiz kıyafeti diğer gün giymeyerek geçirirken, hemen yanıbaşımızdaki kardeşlerimize bu hayatı reva görmemizin hesabını yarın mahşerde Allah’a nasıl veririz daha doğrusu verebilirmiyiz emin olun bilemiyorum. Bizler yüz yüzyirmi metrekare evlere sığamazken, evlerimizin darlığından şikayetçi olurken, arabamızın modelinin düşüklüğünden yakınırken, en az üç öğün yemeğimizi rahat rahat yerken, tüm imkanlarımıza rağmen hayattan şikayetçi olabilecek bir şeyler bulabilirken Suriye’nin masum çocuklarını gördüğümde utandım ve Rabbimden bir kere daha bağışlanma diledim. Burada kış ayını çadırlarda geçirmiş kardeşlerimiz, yaklaşık onbeş yirmi metre karede kim bilir kaç kişiyle, ça-

24 I Müslüman Genç Davetçi

dırda bir şey yakmak söz konusu değil, ısınmak için sadece onu da bulabilirlerse battaniye kullanıyorlarmış, bunun yanında temizlenmeleri, lavaboları ve suyun kıtlığı da çabası olsa gerek. Burada hayat zor ve zorluğun büyük yükünü kadınlar çekiyor. Erkeklerin gözlerindeki ışıltının tersine kadınların gözlerin-

deki yorgunluk dikkat çekiyor. Çünkü buralarda kadın olmak zor olsa gerek, Türkiye’de kadınlar bugün ne yemek yapsam acaba diye düşünürken ve bu sorun olabilirken, Atme’nin kadınları acaba bugün çocuklarımın karnını doyurabilecekmiyimin sıkıntısı içindeler. Bugün bize bir yardım eli uzanacak mı acaba beklentisi içerisindeler. Bu durumu görünce “komşusu açken tok yatan bizden değildir” hadisi kulaklarımızı tırmalıyor, ta yüreklerimizin derinliklerinden gelerek. Atme çadır kampından yüreklerimiz buruk bir şekilde ayrılıyoruz ve bir başka çadır kente gidiyoruz. Burada da durum pek farklı değil. Yanımızdaki görevli arkadaşa mümkünse bizi Halep’e yakın bir yerlere götürmesini rica ediyoruz. Halep’in yakınları çünkü bize daha önce söylediği üzere Halep’in merkezinde şuan şiddetli çatışmaların olması. Halep’e bağlı Etteraib denilen bir beldeye geliyoruz, Halep’e yaklışık olarak on kilometre, çatışmalara çok yakınız. Etteraib’de deyim yerindeyse taş taş üzerinde kalmamış. Etteraib kız lisesine önündeyiz okulun bahçesine giriyoruz okul tamamen tahrib edilmiş. Okulun bahçesinde üzeri kapatılmış yaklaşık iki üç


GEZİ YAZ ISI metre çapında çukurlar dikkat çekiyor. Bu çukurların hitlerimizin bir kısmı karargaha dönerken diğer bir derinliği dört beş metre oluyormuş ve bu çukurlakısımı savaşmak için karargahtan kamyonetlerin rın sayısı onlarla ifade edilebilir bu da bize kullanılan üzerinde mücadele alanlarına gidiyorlar. Onlar gidertopların gücü hakkında ip uçları veriyor. Anlatılana ken arkalarından dua ediyoruz “Rabbim pazularına göre bu okulu Esed askerleri karargah olarak kullagüç,atışlarına isabet, kalplerine sekinet versin, düşnıyorlarmış, muhalifler ele geçireceği zaman okulu manın kalplerine de korku ve endişe salsın”, yürekkullanılamaz hale getirip orayı terk etmişlerimizin derinliklerinde amin sesi yükseliyor. ler. Zaten Esed askerleri terk ettikleri Burada kısa bir muhabbetten sonra sınıÇaresizdi yerleri muhalifler kullanmasın ra doğru yola koyuluyoruz. Aracı ilk kardeşlerimiz, diye tahrip edip, kullanılamaz karargahta gördüğümüz onyedi kendilerine uzanacak bir hale getirdikten sonra bulunonsekiz yaşlarındaki cengaver yardım eli, sırtlarını sıvazlayadukları yeri terk ediyorlarkullanıyor. Onun gözündeki ışılcak kardeşlerini bekliyorlardı. mış. İlçe merkezine doğru tıyı uzun süre unutmak mümAnladık ki daha yapmamız giderken kurşunlanmamış kün olmasa gerek. Saat onyedi gereken çok işimiz var. Daha veya tahrip olmamış evlerin gibi işlemlerimizi tamamlayıp çok çalışmak, durmadan yorulbulunmadığı bir güzergahtan Türkiye sınırına tekrar giriş yagidiyoruz. Savaşın topyekün pıyoruz. madan. Ki Rabbimize sivil halka açıldığının canlı şaAkşam İHH Reyhanlı’da ki sunabileceğimiz hitleri olarak yolumuza devam merkezine gidiyoruz. Orada karbahanemiz olsun. ediyoruz. ilçede çok büyük tahribat deşlerimizle kısa bir muhabbetten gözleniyor, her yer bombalanmış ve sonra Hatay merkeze gidiyoruz. Geperişan bir halde. Aslında savaşın acı yüzüyle ceyi öğretmen evinde geçirip ertesi gün yine karşılaşmanın hayretliği içindeyiz. İlçe merkezinde Reyhanlı’ya dönüyoruz. Reyhanlı’da Suriye’li karküçük bir Pazar kurulmuş meyve sebze gibi temel deşlerimizin bulunduğu bir hastaneyi ziyaret ediyoihtiyaç ürünleri satılıyor. Ancak insanların bunları ruz. Hastane derken tam teşekküllü bir yer aklınıalacak parası varmıdır sorusunu kalbimize gömerek za gelmesin. Bir pansiyon kiralanmış ve hastaneye dönüş yoluna çıkıyoruz. çevrilmiş. Bu hastanenin özelliği kritik hastaların burada tedavi edilmesi. Anlatılana göre Katil Esed’in Dönüş Yolu keskin nişancıları hedefi boynundan vuruyorlarmış. Sınır kapısı saat onyedi de kapanacağı için en geç Bunun nedeni vurulan kişin için iki seçeneği varmış, bu saatte orada olmamız gerekiyordu. Önce İHH’nın ya vurulunca ölüyorlarmış ya da omurilik felci olup da yardım deposunun olduğu muhalif grubun kararfelçli bir şekilde hayatlarının geri kalan kısmını geçirgahına geldik. Önce namazlarımızı eda ettik, sonrada mek zorunda kalıyorlarmış. Burada ziyaret etiğimiz hazır konserve ve beyaz peynirden oluşan yemekhastalarda, felçli kardeşlerimizdi. İçlerinde çocuk lerimizi lavaşla beraber yedik. Özellikle pişmiş hazır yaşta olanlarda var ileri yaşlarda olanlar da. İçlekonserve burada muhalif askerlerin en çok tükettiği rinde evli olanlarda vardı, çocukları eşi çaresiz bir yemek çeşidiymiş. Hazırlamasının kolay olması ve şekilde bekliyorlardı felçli kardeşlerimizin yanıbazaman almaması en çok tercih nedenleri. Oradan haşında. Onlara dualarımızla içimiz buruk bir şekilde reket edip ilk uğradığımız grubun karargahına tekrar ayrıldık hastaneden. geldik. Gerek karargahta, gerekse de yol üzerinde Çaresizdi kardeşlerimiz, kendilerine uzanacak bir bir çok mücahidin gruplar halinde savaşmaya gidip yardım eli, sırtlarını sıvazlayacak kardeşlerini bekligeldiklerine şahit olduk. Mücahit olmak burada sırayorlardı. Anladık ki daha yapmamız gereken çok işidan bir iş gibiydi, sıradan derken biz sabah işe gidip miz var. Daha çok çalışmak, durmadan yorulmadan. akşam geliyoruz ya, hatta sabah ve akşam trafik Ki Rabbimize sunabileceğimiz bahanemiz olsun. Bir daha yoğun olur ya, işte aynen öyle akşam üstü şadaha geri dönmek üzere kendimizle sözleşerek öylehit oluyoruz ki bu hareketlilik burada da var . Mücaden sonra yola koyulduk.

Yaz 2013 I 25


E DÜŞÜNC

Yazı: MURAT SAY < Eğitimci/Aktivist

Tefekkür Tezekkür ve Takva Bağlamında

MÜSLÜMAN

GENÇ DAVETÇİ

M

Modern çağda insan tüm yönlerden kuşatılmış bir kale gibidir. Bu kale düşman saldırıları karşısında muhkem gibi görünse de aslında çokta sağlam olmayan bir yapıya sahiptir.

Modern çağda insan tüm yönlerden kuşatılmış bir kale gibidir. Bu kale düşman saldırıları karşısında muhkem gibi görünse de aslında çokta sağlam olmayan bir yapıya sahiptir. Müslüman bireyin kendisine yönelen saldırıları tanıyabilecek donanıma sahip olması ve gelen saldırılar karşısında öz benliğini koruyacak materyalleri hazır hale getirmesi gereklidir. Bu donanımı iç ve dış olarak iki kısma ayırabiliriz. İç hazırlığımızı Allah ile irtibatımızı kuvvetlendirecek ameller olarak isimlendirebiliriz. Gecemizi şenlendirecek namazlarımız, namazlarımızdan sonraki halisane dualarımız öncelikli olarak sayılabilir. Ayrıca Kuran’ı okuyup bir tefekkür sarmalının içerisine girebilme cehdimiz buna eklenebilir. Günün hangi vakti bizim için daha etkili ise o zaman diliminde yapılan muhasebe ve murakabe eylemlerimizde bunlara dahil edilebilir. Bununla birlikte günahlara karşı kalkan olabilecek nafile oruçlar; bizleri daha kavi kılacak ve dış dünyanın saldırılarına karşı sağlam/ilkeli bir duruş sergilememizde yol azığımız haline gelecektir. Dış hazırlığımız ise birçok alanı kapsayacak bir boyuta sahiptir. Bireyin genel kültür sahi-

26 I Müslüman Genç Davetçi

bi olması, insan ve inkar psikolojisini kavramış olması (inkarcıların hangi sebeplerle daveti reddettiklerini bilmek), nezaket ve söz söyleme kabiliyetine vakıf olması, bunlardan bir kısmı olarak sayılabilir. Bunun yanı sıra sabırlı, gayretkeş, fedakarlığı bir hayat düsturu haline getiren bir Müslüman davetçi olma yolunda tevazu sahibi olunmalıdır.

İfrat ve tefrit girdabı Modern çağın davetçisi ifrat ve tefrit girdabına kapılmayan, vasat ümmet/birey skalasını yakalama gayreti içerisinde olmalıdır. Bunun sağlayıcısı ise istişare temelli yol yürümenin güvenlikli bölgesine sığınmaktır. Müslüman davetçi dünya - ahiret dengesini kurmalı ve korumalıdır. Ne dünyadan kendini soyutlayıp nefsiyle/kendisiyle mücadele eden bir münzevi; ne de sadece dünyalıkların peşinde koşan bir dünyevi olmamalıdır. Genç davetçi böyle bir tipoloji ortaya koymaktan kaçınmalıdır. Modern çağın İslam davetçisi bu iki durumunda dengesini oluşturabilen, dünyadan nasibini unutmayan, aynı zamanda Allah ile irtibatını en yüksek sevi-


DÜŞÜNC E

yede tutmaya çalışıp, hem içsel donanımını tamamlayan hem de sosyal şahitliğini yerine getiren örnek bir Müslüman şahsiyet olmalıdır. İslam davetçisi okur-yazar olmalıdır. Okur-yazarlıktan kastımız okuyabilme ve yazabilme faaliyetlerini salt manada gerçekleştirmesini değildir. Bizim kastettiğimiz okur-yazarlık, kişinin hem temel usuli konularla ilgili hem Kuran bilgisi açısından kapsamlı bir okuma periyoduna sahip olması gerektiğidir. Bununla beraber Hz. Muhammed (s.a.v)’in hayatını günümüze indirgeyip, hayatına yansımalarıyla ilgili çıkarımlar yapmalıdır. Yapmış olduğu analizlerle güncel meselelere bir bakış tarzı geliştirmelidir. Ayrıca kendimiz için belirlediğimiz özel ihtisas alanlarımız ve bu alanlarda derinleşmemizi sağlayacak okumalarımızın olması çok elzemdir. Müslüman davetçi insan davranışları hakkında tutarlı gözlemler yapabilen ve bu gözlemler sonucunda davetini bireye en uygun yöntemi kullanarak ulaştırma kabiliyetine sahip olmalıdır. Davetçi insanlara yaklaşımı açısından bir davranış bilimci oranında bilgi ve tecrübe sahibi olmalıdır. Hz. Peygamber (s.a.v)’in

örnekliğine baktığımızda bunu rahatlıkla gözlemlemekteyiz. Çünkü Hz. Muhammed (s.a.v) aynı soruyu soran farklı insanlara aynı cevapları vermemiştir. Talep edene, eksik olduğu hususlarda, yapabileceği düzeyde bir davranış önermiştir. İslam davasının davetçisi, davetini yaparken yaptığı davetin öncelikle kendi hayatında makes bulan bir yaşantının örnekliğini sergilemelidir. Yoksa yapılan davet hiçbir anlam ifade etmeyen sözlerden ileri gitmez. Yaşamımızda örnekliği gösterilemeyen öğütler davet edilen kişinin üzerinde hiç etkisi olmayan sözlerden bir söz olarak kalbine, aklına ve davranışlarına müdahale edemeyecektir. İslam davetçisinin davet/tebliğ sorumluluğu dünya ile irtibatımız kesilene kadar yani ölüm bize gelene kadar devam etmektedir. Bununla ilgili Hz. Yakup peygamberin ölüm döşeğinde iken çocuklarına sorular şeklindeki tebliği önemli bir örnek olarak karşımıza çıkmaktadır. “Yoksa siz Yakub’un, ölüm döşeğinde iken çocuklarına, “Benden sonra kime ibadet edeceksiniz?” dediği, onların da, “Senin ilâhına ve ataların İbrahim, İsmail ve İshak’ın ilâhı olan tek bir ilâha ibadet edeceğiz; bizler O’na boyun eğmiş müslümanlarız.” dedikleri zaman orada hazır mı bulunuyordunuz?”1 Bu sorumluluk bizi hayatımız içerisinde dikey, yatay ve derinlik açısından kuşatmaktadır. Dikey alandaki sorumluluğumuz davetçinin hidayetinden bu bilinci sürdüreceği hayatının son anına kadar devam etmesidir. Yatay sorumluluk, Müslüman davetçinin kendinden başlayarak aile, akraba, mahalle, şehir, ülke ve dünyada halkalarının aşamalı olarak bilinçlendirme çabalarını içine almaktadır. Derinlik ise davetçinin tebliğ faaliyetlerini sürdürürken ihtiyacı olan ruhsal donanım için gerekli olan araçlara sahip olması ve geliştirmesidir. Davetçi yapmış olduğu seçimle hayatının her evresini kuşatan bir olgunun içerisine dahil olduğunun bilincinde olarak davranışlarına yön vermelidir. Yaptığı davet/tebliğ çalışmalarının bir hobi olmadığını tüm insanlığa göstermelidir. Hak davanın davetçisi, dikey yükselişi, yatay genişlemeyi, derinlikli tefekkür ve tezekkürü hayatında ikame ve idame etmeye çalışan bir gayret içerisinde olmalıdır. Modern çağın davetçisi, tefekkür, tezekkür ve takva ehli olmalıdır. 1- Bakara Suresi 133

Yaz 2013 I 27


MA ARAŞTIR

Yazı: HÜSEYİN EMRE < Öğrenci

*

KUDUS tarihçesi

M

Müslümanlarca da şehre çeşitli isimler vermiş olup bunların başında bereket, mübarek olmak anlamına gelen Kuds yer almaktadır. Şehrin en yaygın adı Kuds kelimesi Aramice Kudşa’dan gelmektedir ve bu kelime şehri değil mabedi ifade etmektedir.

28 I Müslüman Genç Davetçi

GİRİŞ Filistin’de bulunan, Museviler, Hıristiyanlar ve Müslümanlarca mukaddes kabul edilen ve Mescid-i Aksa’nın bulunduğu şehir. Çeşitli kaynaklarda Yeruşalayim, Jerusalem, Uruşelim, Yerusalim, Makdis, Beyt’ül Mukaddis, Beyt’ül Makdis, İlya ve Evliya isimleriyle de zikredilen Kudüs dünyanın en eski şehirlerinden birisidir. Müslümanlarca da şehre çeşitli isimler vermiş olup bunların başında bereket, mübarek olmak anlamına gelen Kuds yer almaktadır. Şehrin en yaygın adı Kuds kelimesi Aramice Kudşa’dan gelmektedir ve bu kelime şehri değil mabedi ifade etmektedir. 10.yüzyılın başında Karai bilginleri Kudüs şehrini Beyt’ül


ARAŞTIR MA makdis mabedin bulunduğu alana da Kuds diye adlandırmaktaydı. İbranice yerine Aramice’nin geçtiği 11.yüzyıla ait mektuplarda Kudüs şehrine ‘’ir Hakkodeş deniliyordu. Bunu ‘’Kutsal Şehir’’ yerine’’ Mabed Şehri’’ diye tercüme etmek daha uygundur.

yerleşti. Yâkub aleyhisselâmın on iki oğlunun neslinden gelen ve İsrâiloğulları adıyla anılan insanlar Mısır’da kaldılar. Önce Mısır’da rahat bir hayat süren İsrâiloğulları sonradan Firavun adı verilen Mısır krallarının zulmü altında yaşadılar. İsrâiloğullarının Mısır’da bulunduğu sırada Kudüs ve diğer Filistin şeKur’an’da Mescid-i Aksa hirlerinde Amâlikalılar adı verilen ve putlara tapan Kur’an’da Kudüs ismi geçmediği gibi İslam kaybir kavim yaşıyordu naklarında bu şehrin adı olarak diğer isimlere de Mûsâ aleyhisselâm kardeşi Hârûn aleyhisselamrastlanmamaktadır. Ancak müfessirler, kurandaki ella birlikte İsrâiloğullarını Allahü teâlânın emriyle Mescid’ül Aksa (İsra 17/1), Mübevvee sıdk(yunus Firavun’ın zulmünden kurtarıp Mısır’dan çı10/93), el Arz’ül Mukaddese (el-maide kardılar. İçinde Kudüs’ün de bulunduğu 5/21) gibi tabirlerle ya Kudüs’teki Arz-ı Mev’ûd denilen bölgeye göZaman zaman Beyt’ül Mukaddes’in ya da geneltürmek üzere yola çıktılar. Fakat kendilerine gönderilen likle şehrin de bulunduğu Filisİsrâiloğulları taşkınlık yapıp peygamberlere isyan eden tin topraklarının kastedildiği Mûsâ aleyhisselâmı dinlemeİsrâiloğulları diğer kavimlerin belirtmişlerdir. Öte yandan diler. Arz-ı Mev’ûd’da zâlim esâreti altına düştüler. Daha Elmalılı Muhammed Hamdi ve kuvvetli hükümdarların sonra Dâvûd aleyhisselâm ayette geçen el -Mescid’ül bulunduğunu ileri sürerek Aksa’nın Beyt’ül Makdis, müMûsâ aleyhisselâmla birlikte hükümdâr oldu. Kudüs’ü barek kılındığı haber verilen harbe gitmekten çekindiler. tekrâr aldı. Böylece çevresinden de Kudüs ve civarı Allahü teâlâ, hazret-i Mûsâ’nın İsrâiloğullarının en parlak olduğu söylenmektedir. bedduası üzerine İsrâiloğullarına zamanı başladı. kırk yıl Arz-ı Mev’ûd’a girmeyi haTARİHÇESİ ram kıldı. İsrâiloğulları kırk sene yersiz, yurtsuz, vatansız bir şekilde Tih sahrasında Kudüs Şehrinin Kuruluşundan şaşkın şaşkın dolaşıp durdular. Mûsâ aleyhisselâmın Sasani Egemenliğine Kadar Olan Şüreç vefâtından sonra Mûsâ aleyhisselâmın yeğeni ve haKudüs şehrinin kimler tarafından ve hangi tarihlifesi olan Yûşâ bin Nûn aleyhisselâm İsrâiloğullarını lerde kurulduğu kesin olarak bilinmemektedir. Ancak Arz-ı Mev’ûd’a götürdü. Amâlikalılarla ve diğer yerNuh Aleyhisselâmın torunu ve Ham’ın oğlu Ken’an’ın li kavimlerle uzun müddet muhârebe ederek Eriha, neslinden gelen Ken’anîlerin kurduğu bir site olduğu Kudüs gibi şehirlerin bulunduğuFilistin, Ürdün ve zannedilmektedir. Şam topraklarını ele geçirdi. İsrâiloğullarını bu belKen’anîler bu bölgeyi ele geçirdikten sonra şimdiki delere yerleştirdi. Yâkub aleyhisselâmın oğullarından şehrin yukarısında bulunan Sahiyun tepesinde YebYehûda’nın ve Bünyamin’in neslinden gelenler Kudüs hus ismiyle bir kasaba kurdular. Bu kasaba büyüyerek ve çevresinde yerleştiler. site şehri hâlini aldı. Kitâb-ı Mukaddes’e göre İbrâhim YAHUDİLİK VE HIRİSTİYANLIK aleyhisselâm Salem kralı Ken’anlı Melkisedele ile buDÖNEMİNDE KUDÜS rada karşılaştı. İbrâhim aleyhisselamın oğlu İshak ve Zaman zaman kendilerine gönderilen peygamtorunu Yâkub aleyhisselam, içinde Kudüs şehrinin de berlere isyan eden İsrâiloğulları diğer kavimbulunduğu Ken’an diyarında yaşadılar. Bu bölgenin lerin esâreti altına düştüler. Daha sonra Dâvûd insanlarına Allahü teâlânın emir ve yasaklarını analeyhisselâm hükümdâr oldu. Kudüs’ü tekrâr aldı. lattılar. Bir ismi de İsraîl olan Yâkub aleyhisselâm, Böylece İsrâiloğullarının en parlak zamanı başladı. oğlu Yûsuf aleyhisselâm Mısır’a Mâliye nâzırı olunca Bir müddet sonra Allahü teâlâ Dâvûd aleyhisselâma diğer oğullarıyla birlikte, Kudüs’ün bulunduğu bölge peygamberlik vâzifesini verdi. Hem peygamber, olan Ken’an diyarından ayrılıp Mısır’a gitti ve oraya

Yaz 2013 I 29


MA ARAŞTIR hem hükümdâr olan Dâvûd aleyhisselâm Kudüs’de Mescid-i Aksâ’nın inşâsını başlattı. Mescidin temelini attı, bir adam boyu kadar yükselince inşaatın tamamlanmasını oğlu Süleyman aleyhisselâma vasıyyet etti. Dâvûd aleyhisselâmın vefâtı üzerine 12 veya 13 yaşında sultan, daha sonra peygamber olan Süleymân aleyhisselâm babasının hazırlattığı temeller üzerine Mescid-i Aksa’yı (Beyt-i Makdis’i) yaptırdı. Bu mabedi yedi yılda pek sanatkârâne inşâ ettirdi. Sonra usta ve mühendislere on iki mahallesi olan Kudüs şehrini yaptırdı. Her mahalleye İsrâiloğullarından bir kabîle yerleştirdi. Saraylar inşâ ettirip Kudüs’ün etrâfını surlarla çevirten Süleyman aleyhisselâm, Mûsâ aleyhisselâmdan beri nesilden nesile geçerek gelen içinde Tevrat’ın on emri yazılı olduğu levhaların ve kutsal emânetlerin bulunduğu Tâbut-ı Sekîneyi yâni Mukaddes sandığı Mescid-i Aksa’ya (Beyt-ülMakdis’e) bir odaya yerleştirdi. On iki kabîleye ayrılmış olan Yahûdiler Süleyman aleyhisselâmın vefâtından sonra iki devlete ayrıldılar. On kabîle İsrâil Devletini, diğer iki kabile ise

30 I Müslüman Genç Davetçi

Yehûda Devletini kurdular. Azgınlaşarak, hak yoldan ayrılıp taşkınlık ettiler. Kendilerine gönderilen birçok peygamberi şehid ettiler. Gadab-ı İlâhiye uğradılar. İsrâil Devleti M.Ö. 721’de Asûriler, sonra da Yehûda Devleti M.Ö. 586’da Bâbilliler tarafından yıkıldı. Bâbil hükümdârı Buhtunnasar Kudüs’ü işgâl etti, şehri yakıp yıktı. Yahûdîlerin çoğunu öldürdü. Kalanlarını da Bâbil’e sürdü. Buhtunnasar’ın Kudüs’ü yağmalaması, esnâsında hakîki Tevrat ve Zebûr yakılıp yok edildi. İran hükümdârı Şireveyh, Bâbillileri yenince Yahûdîlerin tekrar Kudüs’e dönmelerine izin verdi. İsrâiloğulları M.Ö. 520’den sonra Mescid-i Aksa’yı yeniden tamir ettiler ve Kudüs şehrini imâr ettiler. Bâbil’e götürülenler arasında bulunan ve hakîkî Tevrât’ı ezbere bilen Uzeyr aleyhisselâm Tevrât’ı ve emirlerini İsrâiloğullarına anlattı. Fakat taşkınlık gösteren İsrâiloğulları, Uzeyr aleyhisselâma Allah’ın oğlu dediler. Daha sonra da Tevrât’a ve Zebûr’a birçok yabancı parçalar ve hurâfeler eklediler. Mûsâ aleyhisselâmdan beri gelen hak dîni bozdular. Allahü teâlânın gadâbına uğradılar. Önce Perslerin sonra da


ARAŞTIR MA Makedonyalıların esâreti altında yaşadılar. M.Ö. 63 senesinde, Romalı kumandan Pompey, Yahûdîleri dağıttı. Kudüs’ü ve Mescid-i Aksa’yı yakıp, yıktı. Böylece Kudüs ve Yahûdîler Romalılar Devleti hâkimiyetine girdiler. M.Ö. 20 veya 24’te Romalıların, İsrâiloğulları soyundan gelen Filistin Vâlisi Herod, Mescid-i Aksa’yı (Beyt-i-Makdis’i) Süleyman aleyhisselâmın yaptırdığı ölçüleri daha da genişleterek yeniden yaptırdı. Kudüs şehrini de tekrar imar ettirdi.

roma döneminde kudüs Kudüs Romalıların idâresi altındayken, insanları ıslâh için Allahü teâlâ tarafından gönderilen İsâ aleyhisselâmın peygamberliğini kabûl etmediler. Annesi hazret-i Meryem’e de iftirâ ettiler. İsâ aleyhisselâm Romalıların Yahûdî asıllı Filistin valisine, halkı Romalılar aleyhine kışkırtıyor” diyerek şikâyet ettiler. Vâli Îsâ aleyhisselâmı yakalatıp Haç’a gerilmesini emretti. Fakat Allahü teâlâ Nisâ sûresi 156-158. âyetlerinde bildirildiği gibi onu gökyüzüne kaldırdı. İsrâiloğulları daha sonra Roma hakimiyeti-

ne karşı isyan ettiler. M.S. 70 senesinde Romalı komutan Titüs Kudüs’ü tamâmen yakıp yıkarak şehri virâneye çevirdi. Beyt’ül Mukaddes (Mescid-i Aksa) de yandı. Sadece batı duvarı kaldı. “Ağlama Duvarı” adı verilen bu duvar yüzyıllarca Yahûdîlerdeki millî ve dînî şuuru ayakta tutmuştur. Bu tahrib ile Kudüs’ün Musevilere ait ma’muriyeti son bulmuştur. Hıristiyanlığın yayılması ve Bizans imparatorlarının Hıristiyanlığı kabûl etmeleri üzerine, Bizans imparatorları Mescid-i Aksa’yı tâmir edip Kudüs’ü îmâr ettiler. İmparatorluğun hâkimi durumunda olan Hıristiyanlar için mukaddes bir şehir hüviyetine giren Kudüs’te hazret-i Meryem’in, hazret-i Îsâ’nın ve havârilerin hatıralarına birçok kiliseler yaptırdılar. Kudüs, Hıristiyanların dînî merkezi hâline geldi. Hıristiyanlar hac için Kudüs’e gelip kutsal yerleri ziyâret ettiler. İslâmiyetin ilk yıllarında Müslümanlar Kudüs’de bulunan Mescid-i Aksa’ya yönelerek namaz kıldılar. Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem de miraç’a giderken kudüs’ten göğe yükseldi. * Devam edecek...

Yaz 2013 I 31


DENEME

Yazı: HAMİT ÖZTOPRAK < Davetçi

KALBİN DUYGULARINDAN,

E B L A K N E D AKLE

A

Allah’a karşı sorumluluklarımızın bilgisinde olmak aynı zamanda bilincinde olduğumuz anlamına gelmiyor. İnsan olmak hata yapabilecek duruma hazır olmaktır fakat her hata ardından tekrarlanmayacak tevbe ile son bulmalıdır. Şeytanın aldatıcılığını her daim hissetmeli, bu his ile de adımlarımıza dikkat etmeliyiz. Kendimizdeki cesur duruşları aynı zamanda günahlara karşı sergilemekten sakınmalıyız.

Yaşadığımız hayat içerisinde karşılaştığımız birçok mesele kendimizi sorgulamaya sebep olmuştur. Karşılaşılan bu vakıalarla yüz yüze gelebilmek hatta olaylara neşter vurabilmek her zaman gerçekleştirilebildiğimiz bir durum olamamıştır. Meselelere neşter vuruşlarımız, yaralama maksatlı değil tedavi amaçlı olmalıdır. Her ne kadar yaşadıklarımız ve duyduklarımız çehremizi olumsuz etkilese de… Allah’a karşı sorumluluklarımızın bilgisinde olmak aynı zamanda bilincinde olduğumuz anlamına gelmiyor. İnsan olmak hata yapabilecek duruma hazır olmaktır fakat her hata ardından tekrarlanmayacak tevbe ile son bulmalıdır. Şeytanın aldatıcılığını her daim hissetmeli, bu his ile de adımlarımıza dikkat etmeliyiz. Kendimizdeki cesur duruşları aynı zamanda günahlara karşı sergilemekten sakınmalıyız. Unutmamak gerekir ki şeytan, günaha kadar arkadaştır(!) ama

32 I Müslüman Genç Davetçi

sonrasında günahınızla yapayalnız kalakalırsınız. Nefsimizin isteklerini aklımız meşrulaştırmamalı. İnsanın hoşuna giden ya da çıkar amaçlı davranışlar, Allah’ın sınırlarını zorlamaya sebep olmamalıdır. Karşılaştığımız meseleleri değerlendirirken “Allah’ın sevgisini kaybetme” kaygısı içerisinde olmalı ve halimize yansıtmalıyız. Değilse Allah’ın görüyor olmasını bilmek ile görüyor olma bilincinde olmayı fark edememiş oluruz. Ölçüsüz duygu ve hislerimizi rasyonelleştirmemeliyiz. Olaylara ve kişilere olan bağlılığımız bizleri bağımlı kılmamalı. Çünkü; bağımlılık doğru düşünememek ve akledememek gibi çıkmazlara sürükler bizleri. Ne duygusallığımız ve merhametliliğimiz ne de öfke ve kinimiz, Allah’a giden yolda adımlarımıza engel olmamalı; adil şahitler olabilmek için… Dünya nimetleri, evlilik, ticaret, evlat, arkadaş, bilgi, iktidar vs. ancak Allah’a


DENEME

bağlılığımız olduğu sürece anlam kazanır. Bu türla hareket etmekten, akleden kalbe yönelmeli. den sahip olduklarımız ise ancak Allah’a giden Sevgi yoğunluğumuzun altında ezilmek değil, yolda eşlik edebilir. Yok eğer sahip olduğumuz yoğunluklarımızı en çok sevilmeye layık olana bu ikram ve nimetlerden herhangi birine bağımgöre belirlemeliyiz. lılığımız varsa o zaman Allah’a olan sevgimizin Ve sever insan… Sevdiğinin ismini duyduğunsamimiyetini yeniden gözden geçirmemiz gereda heyecanlanır. Onunla konuşabilmek, onunkecektir. Kimi, ne kadar, niçin sevmeliyim sorula muhabbet edebilmek ister. O’na gidecek her su, hayatın anlamını kavramada ve kimlik oluşyolu arar belki… O’ndan gelecek her hangi bir yaturmada önemli bir yere sahiptir. zıyı, defalarca okumasına engel olamaz. Çünkü; Gerçekleştireceğimiz bu sorgulamalar bizlesever... Ve bunca güzellikleri hissedip yaşayan re Allah’a göre insanı, Allah’a göre ikramı hatinsan, hiç düşünmez mi kalbini var edenin bunlata Allah’a göre Allah’ı tanımayı sağlayacaktır. ra layık olduğunu? Vedud olana sevginin en güBöylesi okumalarımız insanı nefsinin istekleri zel hali ile yaklaşmanın ve O’na doğru koşmanın doğrultusunda yaşamaktan, ikram ve vakti değil midir? Ömrün kerahet vakti nimetleri alınteri olmaktan kurtagelmeden O’na kaçmak gerekmez racak ve muayyen zamanlara İnsan en büyük mi? göre şekillendirdiğimiz Allah İnsan en büyük kavgayı kavgayı veriyor kendi anlayışımızı da terk etmeyi veriyor kendi içinde. Terteiçinde. Tertemiz ayetler inince sağlayacaktır. miz ayetler inince kalbe, kalbe, iyilik tohumları besleniAllah ve Resulü’nün iyilik tohumları besleniyor en güzel şekilde. Tertemiz, ‘hayat verecek şeylere yor en güzel şekilde. Tersaf ve duru olan karşılık bizi çağırması’ ancak Altemiz, saf ve duru olan bulunca yürekte, nefsin lah ve Resulüne itaatle karşılık bulunca yürekte, arzularına ve kirliliklerine gerçekleşir. Bunun dışında nefsin arzularına ve kirlilikdair ne varsa çıkmasını kalan her türlü düşünce ve lerine dair ne varsa çıkmasını istiyor. arzular bizlerde hakim olduğu istiyor. Allah’ın en güzel ayetsürece yaşadığımızın hayat olup leri ile hayatımıza şekil vermeye olmadığını yeniden gözden geçirmek çalışırken, kalbin içerisindeki kirli olan zorundayız ve sormalıyız kendimize; Allah ve cahiliye hallerimiz yok olmalı, hayatın dışına atılResulünün dışında kalan hayatı yaşamak, hayat malı. Yoksa tertemiz olanla, kirli olanlar birbirimıdır? ne karışacak olursa bulanık bir zihnin, bulanık bir Sevgi; sorumluluk ve fedakarlık ister. Eğer hayata mahkûm oluruz. sevginin merkezinde Allah varsa sevgimiz anHer daim yeniden iman etme ve iman ettiğimilamlıdır. Sevgi anlayışımızda oluşan en ufak bir ze de davet etme düşüncesinde olmalıyız; tavrısapma sorumluluk anlayışımızdan sorunlu bir mızın farkımız olduğunu söyleyip farkında olmahayata götürür bizleri. Ve fedakârlık olarak yadan aynılaşmamak, dışımıza kadar Müslüman’ız pılanlar harcanmışlık olarak döner kendimize. deyip de Müslümanlığımızın sadece dışımızda Sevdiğimize karşı duyduğumuz ilgi ve alaka, akıl kalmaması, güzelliklerimizin akamete uğramatutulmasına sebep olmamalı. Kalbi duygularması ve yalnızlaşıp, tükenmemek için…

Yaz 2013 I 33


DENEME

Yazı: ERDOĞAN TUNA < Davetçi

Din Üzerine Din, karşımızda eli sopalı bir kişilik değil, kimi zaman yanımızda zaaflarımıza karşı elimizi tutan bir ağabey, kimi zaman arkamızda sevap için yüreklendiren bir anne, kimi zaman ise önümüzde cennetin önündeki engelleri kaldıran bir babadır. Din, bir yaşam koçu, bir hayat danışmanı, bir mutluluk rehberidir. Ama din sadece bir motivasyon unsuru değil, her an hayatımıza müdahil ve yaşam denklemimizde belirleyendir.

İslam, tevhid ve adalet kavramları üzerine inşa olmuştur. Yaratıcının tekliği, kudret ve ilminin kuşatıcılığı, hiçbir varlığa benzemezliğinin yanında adaletinin mutlaklığı da onun özelliklerindendir. Yaratıcı, kendisinin adaletle hükmetmesinin bir sonucu olarak dünyada da adaletin tesis edilmesini istemektedir. Çünkü nihai olarak kendisinin razı olacağı ve kendisinden razı olunacağı bir vasatta insanların sükûn bulacağı, huzura ereceğini ifade etmektedir. Zulmün (karanlığın) karşısında nurun (aydınlığın) galebe çalmasını; yozlaşmanın, adaletsizliğin ortadan kaldırılmasını kullarına vazife olarak yüklemektedir. Ahlak ve adalet üzerine bina edilmiş iman toplumu ulaşılmak istenen hedef olarak önümüze konmaktadır. Bu hedefe ulaşmak, hayatın hiçbir istisnası olmaksızın bütününü ibadet(kulluk) alanı kabul etmekten geçmektedir. Siyasetten sosyaliteye; iktisattan psikolojik boyuta kadar din hayatımızı kuşatmıştır. Bu durumu bir mengene içinde olma hali görmek en büyük yanlışımız olur. Çünkü din, hayatı zorlaştırmak için değil,dinginlik ve huzur için kullara vaaz eder. Din, karşımızda eli sopalı bir kişilik değil, kimi zaman yanımızda zaaflarımıza karşı elimizi tutan bir ağabey, kimi zaman arkamızda sevap için yüreklen-

34 I Müslüman Genç Davetçi

diren bir anne, kimi zaman ise önümüzde cennetin önündeki engelleri kaldıran bir babadır. Din, bir yaşam koçu, bir hayat danışmanı, bir mutluluk rehberidir. Ama din sadece bir motivasyon unsuru değil, her an hayatımıza müdahil ve yaşam denklemimizde belirleyendir.

DİN BİR MUTLULUK REHBERİDİR Tevhid ve adalet ekseni üzerine inşa edilmesi gereken bir dünyada insanların hayatı parçalayan inanç ve ideolojilerin mutsuzluk sarmalına, bunların ürettiği haz çukurlarına düşmelerine engel olmaya çalışmak da elbette iman mensuplarına düşmektedir. Yanlış din algılarından kurtulması gereken bir dünya var karşımızda. Resmi eğitim sisteminin tasniflendirdiği gibi ilahi kökenli dinler: İslam, Hıristiyanlık, Musevilik; ilahi kökenli olmayan dinler Mecusilik, Budizm, Şamanizm tasnifler başlı başına zaaflıdır. Çünkü ideoloji ve eğlence olarak görülen kimi sistemler de insanın yaşamını belirleyen ve yönlendiren özelliklere sahip olmaları hasebiyle birer dindir. Hayatın değerler piramidinin en üstüne sermayeyi(para) koyan bir kapitalistin, yeryüzünde cenneti inşa etmeye çalışan bir evrimci, eşitliği mutlaklaştıran materyalist(maddeci) bir sosyalistin dinini (yaşam


DENEME tarzını) neyin belirlediği apaçık ortadadır. İdeolojileparadigmalar, insanlığa sunduğu hayat sınırlı veya rin dinden başka bir şey olduğunu düşünmek bühtan kaf dağının ardına tahvil edilmiş mutluluklar vaat değil de nedir? etmektedir. Bu şirk eksenli dinler, sürekliliği inşa Yaşamın en önemli anlarını meşgul eden, sevinç edememekte, insanın fıtratındaki bağlanma, yönelve üzüntülerinin belirleyeni olarak futbolu, me, dinginlik arayışlarını huzura dönüştümüziği gören zihniyetin bu tespitten beri rememektedir. Hırs, kıskançlık, büolduğunu söyleyebilir miyiz? Stadyüklenme; Yani ben merkezli bir İslam, yumların mabed ilan edildiği, ahyaşam algısını beslemektedir. tevhid ve adalet lakın dibe vurduğu her türlü sinİslam, bireyin kalbinden kavramları üzerine inşa kaflı (sövgü) sözlerin alkollü ve başlayan toplumun tüm olunmuştur. Yaratıcının tekliği, salyalı ağızlardan en gürültülü katmanlarına yayılan tevkudret ve ilminin bir şekilde dışa vurulduğu bir hid esaslı bir ahlaki terkuşatıcılığı, hiçbir varlığa benortamın başka nasıl bir izahı biye ve adalet olgusunu olabilir? Futbolizmin bir din (yatesis etmeye çalışarak sızemezliğinin yanında adaletişam biçimi) olmadığını söylemek nırlarının farkında olan, anı nin mutlaklığı da ne kadar gerçekçidir? yaşamayı esas alan paylaonun özelliklerindendir. İslam dışı dinlerin insanlığa vaat şımcı, diğerkâmlığı, tevazuyu ettiği ya ütopik, ertelenen bir mutluluk içselleştirmiş bireylerden oluşan ya da anlık zevklerden ibarettir. Uzun vadeiman toplumunu hedeflemektedir.Bu de ise ya heba olmuş hayatlar ya da haz çukurunçerçevede insanlar ile din arasındaki mesafedan başka bir şey değildir. İslam, ise yeryüzünde her leri kaldırıcı bir davranış ve üslup içerisinde olmak biz türlü sıkıntı karşısında sabır, huzur; ahirette ise genişMüslümanların temel görevidir.Bu vazifenin sadece liği yer ve gökler kadar olan cenneti vaat etmektedir. muhataplarımızı değil; aynı zamanda bizi de esenlik Tevhid ve adalet saç ayaklarında yükselmeyen yurdu olan Cennete taşıyacağını unutmamalıyız.

Yaz 2013 I 35


İR ELÇİ B U L T U K

Yazı: MUHARREM ALTAY < Aktivist

Kutlu Bir Elçi’den KUTSANAN BİR DOĞUMA Yine aylardan Nisan, Zaman “Hz. Muhammed (Sav)’i Anma vakti !” Hem de ne anma, hayatımızın hiçbir alanına tesir etmeyen O “Kutlu elçiyi”, türlü methiyeler düzerek, salonlara ve camilere sığmayan kalabalıkları yetmedi stadyumlara doldurarak adeta bir şenliğe dönüşen kutlamalarla bir haftaya sığdırdık. Oysa Allah (cc) tarafından, Kur’an’da “övülen“ ve “O’nda Sizin için Güzel Örnekler Vardır”1 diye hitap edilen Hz. Peygamber’in ne bu methiyelere ihtiyacı vardı, nede Biz Müslümanların O’nu anmak için “unutma” lüksümüz vardı. Evet, Birini anmak, yani hatırlamak, dolaylı olarak O’nu unuttuğumuzun da bir itirafı değil midir? Kur’an’ı evimizin en ulaşılmaz yerine astığımız gibi, Hz. Peygamber’i de hayatımızın en ulaşılmaz yerine kaldırdık. Peygamber tasavvurumuz ve Sevgimizin ıspatı , O’nun bütün örnekliğini hayatımıza yansıtarak O’nun izinden gitmek olmalıydı aslında. Çünkü O, ifsad olan toplumu uyarmak için Allah(cc)’ın gönderdiği, “Mü’min’lere pek düşkün ve şefkatli”2, dinin en iyi uygulayıcısı olan elçisidir. Kutlu Doğum ve bu formda üretilmiş diğer özel gün ve geceler, bir merasim dini değil, hayatın içinde konuşan, hayatın bütün alanlarına müdahale eden

36 I Müslüman Genç Davetçi

İslam’a ait olmadığı halde, “toplumun dinle irtibatını kurmak” adı altında dini bir ritüel haline gelmiş ve bir nevi “günah çıkarma” ayinlerine dönüşmüştür. Adeta “arınma” seansları haline gelen bu tür uygulamalar, Dinin asıl Nas’larının üstünü örtmektedir. Aslında bu konu Bize çok da yabancı gelmiyor. Peygamberlerin tebliğine karşı çıkanların ortak tavırları; “Bu nasıl peygamber ki yemek yer, çarşı Pazar dolaşır. O’nun yanında bir melek indirilmeli değil miydi?”3 derler. Melek gelse idi bahaneleri de hazır olacaktı, “Biz O melek gibi olamayız” diyeceklerdi. Bu iki güruhun düşünce altyapısında benzer kaygılar yatmakta. “Bizim hayat tarzımıza müdahale edilmesin.” Rabbimiz neden Peygamber olarak o toplumun içinden “sözüne güvenilen” ve “saygı duyulan” kişileri seçmişti ? Toplumun O’nu örnek alması için değil mi? Sözde O’nu anmak için yapılan programlarda öyle bir tablo çiziliyor ki, tağutlarla, put ve putçularla, haramlarla mücadele eden, dini yeryüzüne hakim kılmaya çalışan Peygamber gitmiş, yerine; hayata hiçbir etkisi olmayan, doğumuyla birlikte başlamış “doğa üstü” olaylar, “mucizeler” gösteren tarihin eski sayfalarında kalmış, menkıbelerle anlatılan bir “varlık” haline gelmiş.


KUTLU B İR ELÇİ

Alay edilen, hakaret edilen, üzerine pislik atılan, mı ediyoruz ? kovulan, taşlanan, savaşta yaralanan Hz. PeygamHz. Peygamber’in hayatı, mücadelesi, sıkıntıları ber değil miydi? Yüklendiği davanın zorlukları ve önümüzdeyken, “Sevgi” ve “Gül” temalarıyla Sevgiödediği bedelleri yılda bir kez hatırlayarak mı O’nu liler Günü kutlar gibi geceler, şenlikler düzenlemek, yad edeceğiz? Yoksa bu mücadeleyi sürdürerek, geO’nu istemediği şekilde övmek, O’na haksızlık ve ifrektiğinde bedeller ödeyerek mi bu davayı sürdüretiradır. O’nun örnekliğinden uzak, O’nu anlamaya yöceğiz? Yoksa “Biz’den öncekilerin çektiklerini nelik uygulamalar değildir. çekmeden cennete girebileceğimizi mi İman bir iddia, salih amel ise bunun 4 zannediyoruz?” ispatıdır. Eğer Hz. Peygamber’i sevAllah (cc) “Beni Hristiyanların Hz. İsa’yı diğimizi, O’nu örnek aldığımızı tarafından, Kur’an’da övdüğü gibi övmeyin” demişti iddia ediyorsak, bu iddianın is“övülen“ ve “O’nda Sizin için Hz. Peygamber. Çünkü insanlıpatı gerekir. O’nun örnekliğini, Güzel Örnekler Vardır” diye ğın ortak bir hastalığıydı bu. hayatımızın her alanına yanhitap edilen Hz. Peygamber’in Kendilerine gelen Peygamsıtmalıyız. Aksi halde bu iddine bu methiyelere ihtiyacı berleri, ya alaya alır, işkence amız kuru gürültüden öteye vardı, nede Biz edip öldürürler, yada Onları geçmeyecektir. Müslümanların O’nu övmede aşırı gidip ilahlık vasıfDini bir “Afyon” olarak kulanmak için “unutma” ları yükleyerek, Alemlerin Rabbi lanıp, toplumları uyutan güç lüksümüz vardı. olan Allah (cc)’a ortak koşarlar. odaklarını, “toplumun önde geBu durum ne yazık ki son Peylenlerini” de unutmamak gerek tabi. gamber olan Hz. Muhammed (Sav)’in İnsanların din ve peygamber algısını, Biz ümmetine de sirayet etmiş, hatta geçmiş kalplere, vicdanlara hapsederek, belli günlerde ümmetlere “rahmet okutacak” boyutlara ulaşmıştır. havalandırmaya çıkarılan sözde “özgürlük” haline “Allah’ın alemleri O’nun için yaratması” yanlış “şefagetirenlerin, bu gayelerinde ne derece başarılı oldukat” algısı ve sözde “Miraç Pazarlığı” bu düşüncenin ları aşikardır. Ancak onlar istemese de “Allah nurubirer yansıması niteliğindedir. Bu sınır tanımayan finu, dinini tamamlayacaktır.”5 Dipnot: kirlerle Hz. Peygamber’in bir kul ve Allah’ın Rasul’ü 1- Ahzab Suresi 33-21 / 2- Tevbe Suresi 9-128 / 3- Furkan Suresi 25-7 / 4- Bakara Suresi 2-214 / 5- Saf Suresi 61-8 olduğunu unutup haşa Allah’ın hükümranlığına ortak

Yaz 2013 I 37


AJ RÖPORT

Çözümleyen ve Yayına Hazırlayan: KEMAL YAZICI

‘Devrİm, bİzİ aşan bİr gücün İkramIdIr!’ Ahmet Yıldız, Ulustan Ümmete ekibiyle libya’ya ziyarette bulunmuştu.

Ahmet Yıldız Kimdir? Eğitimci-Davetçi Üniversite yıllarında Yürüyüş dergisinde, daha sonraki yıllarda davethaber sitesinde yazıları yayınlandı, 1975 doğumlu olan Yıldız, Halen Davet Derneği çevresinde eğitim ve davet çalışmalarını sürdürmektedir.

Müslüman Genç Davetçi: Libya’ya gittiğinizde sizi etkileyen ilk şey neydi? Ahmet Yıldız: Libya’ya gittiğimizde yaşadığımız ülkeden 20 yıl geriye doğru bir yolculuk yapmış gibi olduk. Ve indiğimiz hava alanı Türkiye’deki ortalama bir ilin değil herhangi bir ilçenin otogarı kadar. Alan geniş ama eski bir bina ve kocaman boş bir arazi. Vardığımızda bizi Türkiye’nin Bingazi Konsolosu ve Bingazi’nin eski şehir meclisinin mensupları karşıladı. Ve küçücük çocuklardan oluşan bir karşılama ekibini görünce şaşırıyorsunuz ��ünkü hiç alışık olmadığımız bir şey doğrusu. Tabi üzücü olan küçücük çocukların yüzlerine makyaj malzemeleri sürülmüş olmasıydı. Libya’yı İslami bir zemin olarak biliyorsunuz, çocuklara geleneksel kıyafetler giydirilmiş. Sanki resmi bir karşılama havası vermeye zorlanmış. Bu bizim yadır-

38 I Müslüman Genç Davetçi

gadığımız şeylerden birisiydi diyebiliriz maalesef. Halkın giyim tarzı nasıl? 4 gün boyunca; 2 gün Trablus’ta 2 gün de Bingazi’de kaldık. Başörtülü makyajlı insanlara rastladık ama çok değil. Sokaklarda çok yoğun hanımefendi trafiği yok zaten. Başı açık birilerine denk gelmeniz, rastlamanız çok istisnai bir durum. Peçeli hanımları görmek, pardösülü hanımları görmek mümkün. Dindar bir halk olduğunu hal ve hareketlerinden anlıyorsunuz. Özellikle bayanlar özelinde. Gittiğiniz şehirleri değerlendirirsek şehirlerin sosyo-ekonomik durum, iktisadi durum ya da dini pozisyonlarını, birbirinden farklarını nasıl görüyorsunuz? Devrim için Bingazi’nin devrimi diyorlar. Gerçekten Bingazi’ye iner inmez sizi şehidlerin fotoğrafları özellikle Şehid Ömer Muhtar’ın fotoğrafları


RÖPORT AJ karşılıyor. Şehid Ömer Muhtar’ın fotoğrafları tüm meydanlarda, tüm köşelerde. Hatta arabaların üzerindeki çıkartmalarda Ömer Muhtar’ın resimlerini görmeniz mümkün. Devrim adeta Bingazi’ye nüfuz etmiş durumda. Ve Trablus’la karşılaştırırsak şöyle farklılıklar var: Trablus’un şehir merkezindeki halk özellikle devrimle ilgili olarak çok sonra işin içerisine girmiş, gösterilerin içerisine çok fazla dahil olmamış, Bingazi’den gelen direnişçiler, Trablus’un varoşlarındaki direnişçilerle birleşerek, Trablus’u ele geçirmişler. Sosyo-ekonomik durum, politik dönüşümlerde ne kadar etkili burada bunu görmek mümkün. Bir şekilde İslami devrimler “yalın ayaklıların” devrimi oluyor. Bingazi, Kaddafi tarafından özellikle geri bırakılmış bir yer. Ve Bingazi’ye baktığınız zaman iki kattan fazla ev görmek pek mümkün değil. Bingazi özellikle bastırılmış bir coğrafya. Trablus’un şehir merkezinde büyük binalar görmek mümkün. Çok yoğun bir trafikle karşılaşıyorsunuz. Hava alanından itibaren normal bir şehre geldiğinizi hissediyorsunuz. Bundan dolayı da adeta Kaddafi kendi bulunduğu merkezi olabildiğince el üstünde tutmuş ve uluslararası kamuoyunun da göz önünde bulunduğu için oraya ayrı bir önem atfetmiş. Bingazi İslamcıların, İslami hareketin merkezi. Bütün cemaatlerin merkezi neredeyse Bingazi’de. Kaddafi’nin kendine rakip olarak gördüğü, sürekli baskı uyguladığı insanlar da İslamcılar. Bundan dolayı da İslamcıların yoğun olarak yaşamış olması Bingazi’nin de kaderi haline gelmiş ve bastırılmış, geri bırakılmış. Trablus’a devrimcilerin sahip çıkması ya da oradaki imkanları kullanma açısından devrimden sonrası için nasıl bir yorum yapabiliriz? Şöyle bir durum var aslında. Orda konuşulan şeylerden bir tanesi devletin yapısı ile ilgili. Başta Bingazi üzere Trablus’un dışındaki yerler merkezdeki paydan, daha doğrusu ranttan bir şekilde pay almaya çalışıyorlar. Daha önce kırk iki yıllık Kaddafi diktatörlüğünde geri bırakılmanın bir şekilde dengelenmesi gerektiğini, adil bir paylaşım olması gerektiğini düşünüyorlar. Eğer bu paylaşım olmazsa durumu bağımsızlık tehditlerine kadar vardıran yerler var. Bundan dolayı da oradaki siyasiler olabildiğince dengeyi korumaya çalışıyorlar. Çok denge kurulabilmiş midir? Kurulamamış durumdadır. Bingazi 700-800 bin nüfusu olan bir şehir. Trablus 2 milyon civarında nüfusu

olan bir şehir. Yani böyle bir farklılık var. Bingazililer 42 yıldır geri bırakılmanın bir şekilde adil bir paylaşımla giderilmesi talepleri var. Oradaki Müslümanlar, karşılaştığımız insanlar bunun haklı talep olduğunu ifade ediyorlar. Ama tabii ki iktidar olmak mevcudun da sağlıklı ve dengeli bir şekilde yürütülmesini gerektiriyor. Bu problemi nasıl aşacaklar? Bunu zaman gösterecek. Şu anda biraz erken. Libya’da kimlerle görüştünüz? Libya’da görüştüğümüz insanlar genellikle İhvan ı Müslimin ekseninde insanlardı ama bunun dışında Şehitlere Vefa Grubu adlı milletvekillerinden oluşan bir grupla görüştük. Bu grup daha çok selefi eğilimli insanların, birde Libyalılık vurgusu yapan insanların oluşturduğu bir gruptu. Bunun dışında Liberallerin temsilcileriyle görüştük,bir de oradaki Türk dış misyon temsilcileriyle görüştük.Bingazi konsolosluğuna gittik ve Trablus Türkiye büyük elçiliğine gittik.Oradaki insanlarla konuştuk ve diyaloglarımız bu zeminde yürüdü. Libya liberalleri ile Türkiye liberallerini kıyaslayabilir misiniz? Türkiye’deki liberallerle Libya’daki liberaller aynı zeminde değiller. Zihnen aynı mıdırlar,değiller midir, biraz buradaki liberalleri Libya’da test etmek ya da Libya’daki liberalleri Türkiye de test etmek gerekir.Çünkü iki liberal diye tabir ettiğimiz zihinlerin pratik zeminleri aynı değil,karşılarındaki halk aynı değil,muhatap kitle aynı değil,siyasi zeminler aynı değil. Bundan dolayı da buradaki liberaller Türkiye’deki liberallere benzemez. Doğru benzemez ama zaten benzeyecek bir zeminleri de yok ve bunu test etmek

Yaz 2013 I 39


AJ RÖPORT

imkânımız da yok. Bundan dolayı da Libya’daki liberaller İslamcıdır; Türkiye’dekiler, batıcıdır gibi bir tespit çok aceleci ve yüzeysel bir tespit gibi geliyor bana. Çünkü milletvekili ile görüştüğümüzde şeriattan bahsediyor ama şu iki hususu söylemekten geri durmuyor: Birincisi Türkiye ve Malezya örneklerini önemsiyoruz. Türkiye’de ne kadar şeriattan bahsedebiliriz veya Malezya uygulaması Kuran’ın ortaya koyduğu, Hz. Peygamberin sahih sünnetinin ortaya konduğu şeriat algısıyla ne kadar örtüşür. Bu biraz daha batı ile entegrasyon içerisindeki, biraz da (moda tabirle) ılımlı İslam’a denk gelen bir zemin ifade eder. İkincisi ise milletvekili, uç uygulamalara karşı çıkarız diyor. Biz şeriatın anayasada teşrii kaynağı olmasında hem fikiriz. Ancak uç uygulamalara geldiğinde biz buna karşı çıkarız gibi bir cümleyi çok belirgin olarak ifade etti. Şimdi uç uygulama nedir? Bu da muallak bir şeydir, yani zamanla yaşayarak görülecek bir şey. Şunun da altını çizmek lazım İhvanı Müslimin’in mensupları ısrar ederek Liberallerin çok oy almasının sebebinin, şeriatı tesis etmek iddiası olduğunu söylüyorlar. Gerçek kimlikleriyle, Liberal ideolojiyi öne çıkartarak bu yüksek oy oranlarını almadıklarını İslami referanslara vurgu yaparak bu oy oranlarını aldıklarını söylüyorlar. Libyalı Müslümanların bakış açıları ‘’biz İslamcıyız diyen, bizim için kırmızı çizgi İslam şeriatıdır’’ diyen insanların Liberallerle ilgili görüşleri bizim için önem-

40 I Müslüman Genç Davetçi

lidir, değerlidir. Görüştüğünüz gruplar içinde öne çıkan, sivrilen, devrime liderlik eden grup hangisi veya hangileridir? Devrime kim katıldı sorusuna herkes ‘Libya halkının her kesiminden insan katıldı’ diye cevap veriyor. Biz bunu İhvan’ın Libya sorumlusuna da sorduk, cevabı tüm çevreler katıldı oldu. Bu devrim İhvan’ın devrimi değildir, Bu devrim Selefilerin devrimi, liberallerin devrimi değildir. Bu devrim Libya halkının devrimidir, deniyor. Bundan dolayı da devrimle birlikte sivrilen bir grup var mıdır? Öyle bir grup yoktur. Ama Libya siyasetinde en örgütlü, en teşkilatlı, kendisine en fazla güven duyan ve bastığı zeminde gerçekten kontrol ederek adımlayan hareket eden yapı olarak İhvan-ı Müslimin’i görmek mümkün. Libya’daki devrim yakın çevresindeki ülkelere etki edebilecek nitelikte midir, yoksa daha ileriki aşamalarda böyle bir şey olabilir mi? Çok ciddi bir alt yapı oluşturulmuş, bir ideolojik bakış acısı üretilmiş ve devrim ihracına dönüştürülmüş bir hava Libya’da yok. Ancak daha çok Libya’nın insan gücü açısından bugün Suriye’deki Libyalı direnişçilerin hatırı sayılır bir yeri olduğu ifade ediliyor. Bu yönüyle Libya, devrimin ideolojisini ihraç etmek yerine insanını ve bir şekilde savaş araç ve gereçlerini ihraç ediyor ve yönlendiriyor diyebiliriz. Genel olarak buradaki grupları düşündüğümüzde


RÖPORT AJ oradaki ayaklanmaları nasıl isimlendiriyorlar. Arap de devrimi gerçekleştiren insanların batı ile ilişkilebaharıdır, facebook devrimidir bu anlamda düşünürriyle alakalı öngörüleri nelerdir, kendilerini batıya sek nasıl değerlendiriliyor? borçlu hissediyorlar mı? Biz Arap baharı mıdır, Ortadoğu İntifadası mıdır, Devrim komutanlarından Abdulhakim Belhac da facebook devrimi midir diye bir soru sormadık ama dahil olmak üzere herkes, bize yardım eden insanlagördüğüm kadarıyla bizim ya da uluslararası medyara teşekkür etmemiz insani bir vazifedir diyor. Ama nın tanımlamalarına çok fazla itibar ediyor değiller. bu teşekkür sözde kalan bir teşekkür müdür, bir Libya devrimi Tekbir devrimi diye tanımlabağımlılık ilişkisi oluşturuyor mudur bunıyor ve Tekbirler içinde gerçekleşmiş lunduğumuz zaman içerisinde gözLibya devrimi bir devrim. Devrimi İslami refelemlememiz mümkün değildir. Tekbir devrimi diye ranslar üzerinden tanımlıyorlar. Ancak İhvan-ı Müslümin’in parBu devrimin İslami taleplerle tisi olan Adalet ve Bina Partisitanımlanıyor ve Tekbirler gerçekleştiğinden bahsediyornin temsilcilerinin ifade ettiği içinde gerçekleşmiş bir devlar. Dikkatimi çeken en önemşey şu: ‘Şu anda ilişkilerimiz rim. Devrimi İslami referanslar li şeylerden bir tanesi tağut şeffaf, bizim gördüğümüz ve üzerinden tanımlıyorlar. deyince orda tek bir isim akla hakim olduğumuz kadarıyBu devrimin İslami geliyor o da Kaddafi. Bu devla böyle bir bağımlılık ilişkisi taleplerle rimin alt yapısında Ebu Selim tesis etmek gibi bir niyetimiz gerçekleştiğinden Cezaevi var. 1271 tane İslamcı, kesinlikle asla yok. Hükümetin bahsediyorlar. 1996 da havalandırma boşluklarına tamamı değil, ortağıyız ve hüküdoldurularak şehit edildi ve bu şahametin başında olan başbakana da det vakasından sadece 19 kişi kurtulmuş. bu yönüyle tamamen bir güvenimiz söz O kurtulanlardan bir tanesi ile görüşme imkânımız konusu değildir. Yani şeffaf ilişkilerin ötesinde gizli oldu. Bu vakıa 2003’de böyle bir şey var mıdır gibi kapaklı, gizli odalarda farklı zeminlerde, farklı ilişiler sorularla gündeme gelmiş, 2006’da kabul edilmiş. geliştiriliyor mu bununla ilgili olarak da bunda çok Yani tam 10 yıl sonra böyle bir katliamın varlığı açığa fazla bir hâkimiyetimiz yok.’ deniliyor. Yani kesinlikle çıkmış. Yani sizin çocuğunuz, eşiniz, kardeşiniz cezakendilerinin biz batılı bir tarzda hayatımız olsun, batı evine düştüğünde onun yaşamıyla ilgili olarak haber tarzı bir siyasi atmosfer oluşturalım gibi bir dert yok. alma ihtimaliniz bile yok. 10 yıl sonra siz kardeşinizin Ancak batılıların o coğrafyaya doğru bir planları var eşinizin çocuğunuzun öldüğünü duyuyorsunuz. Böymı, var. Elbette ki dünyanın en kaliteli petrol ve doğal le bir despotizmden bahsediyoruz. Tekbir devriminin gaz kaynaklarının olduğu bir coğrafyaya sahip olurEbu Selim cezaevinde şehit edilenlerin avukatlarının sanız batının size dönük belli hesaplarının olması gaön ayak olması ile başladığı söyleniyor. Bu devrim yet doğal. Anlatıldığı kadarıyla Batılılar, Liberallerle Ebu Selim cezaevi katliamının, şehitlerinin berekeiş tutma zeminini yokluyorlar. Liberallerin dışındaki tiyle gün yüzüne çıkmış bir devrim. Ortada ciddi bir dram var. Devrim, o dramın insanların kalplerine yaptığı baskı, bu baskının da hayata yansıması denebilir. Bu yönüyle de gerçekten Ebu Selim’i gördüğünüzde, yaktıkları yerleri, işkence aletlerini gördüğünüzde, insanlara yapılan muameleleri görüyor gibi oluyorsunuz ve gerçekten yeryüzünde bir başka benzeri var mı diyesiniz geliyor. Devrimin ilk günlerinde batının ciddi bir desteği vardı Amerika olsun Fransa olsun, şuan batının Libya hükümetine veya Libya devrimini gerçekleştiren insanlara bakışı ile alakalı bir öngörüleri var mı, bir

Yaz 2013 I 41


AJ RÖPORT siyasi yelpazeyi olabildiğince kontrol altında tutmaya çalışıyorlar ve Liberallerin öne çıkması için olabildiğince destek veriyorlar. Bu çerçevede liberallerin devrimi daha sonra farklı bir boyuta taşıması mümkün müdür? Bu ihtimal midir. Şundan bahsetmek lazım: Bir anayasa tartışması var, bir anayasa çalışması başlatılması gerekiyor. Ancak anayasanın bir komisyon tarafından hazırlanması gerekiyor. Bu komisyonun seçimle mi tayinle mi geleceği tartışması bir şekilde bizim olduğumuz günlerde aşılmış ve seçimle halk tarafından seçilmesine karar verilmiş, belli kriterler konmuş bununla ilgili bir sorun yok, herkes bununla ilgili hemfikir ancak İhvan-ı Müslimin’in özellikle ifade ettiği şey şu; buradaki tartışma İslam şeriatının anayasanın kaynaklarından biri mi olacak yoksa anayasanın temel kaynağı şeriat mı olacaktır. Liberaller, şeriatın anayasanın kaynaklarının biri olması gerektiğini ifade ediyor. İslamcılar da kesinlikle anayasanın temel kaynağının İslam şeriatı olması gerektiğini söylüyorlar. Tartışma bu zeminde gittiği için ister istemez liberallerin Türkiye-Malezya örneklerine yaptığı vurgu ve şeriatın uç uygulamalarına karşı çıkarız gibi ifadeleri elbette kendisini İslamcı olarak tanımlamayan insanlar açısından farklı zeminlere götürme riski var mıdır. Vardır. Bu da oradaki İslamcıların halkla ne kadar ilişkilerini geliştirip, ne kadar İslami zemini daha üst seviyeye taşırlarsa o riskler azalır. Bu oradaki Müslümanlara düşen en önemli görevlerden bir tanesi. Libya’daki Müslümanların eğitim faaliyetleri ala-

42 I Müslüman Genç Davetçi

nında yaptığı çalışmalar var mı? Şöyle bir ön kabul var. Ben bunun riskli bir ön kabul olduğu kanaatindeyim. “Libya halkı Müslüman bir halktır ve biz halka dinini öğretecek değiliz”. Her ne kadar anayasanız İslami şeriatı da olsa İslami bir devlet kurmuş olsanız da insanların dinle irtibatlarını devletin resmi eğitimine terk edemezsiniz. Bunu Allah’ın ayetinde ifade ettiği gibi “iyiliği emir kötülükten sakındırma” mekanizmasını toplum içerisinde toplumdan biri olarak ve örgütlü bir biçimde ısrarla sürdürmek gerekir. İslam devletinin varlığı, İslami nesilleri resmi eğitime havale edip tebliğ çalışmalarını bırakmayı gerektirmemeli. Bu yorumla orada böyle bir bakış açısı olduğu çıkartılmamalı. Ancak çok fazla halka dönük bir güven var. Güvenin olması iyi de fazlası sıkıntı getirir kanaatindeyim. Çünkü sokaklara çıktığınızda bayanlar açısında değil ama erkekler açısından batılı tarzda tıraşlı ve kıyafetli olan insanları görmek mümkün. Belki şehir batılı bir şehir değil ama gençler sanki batılı bir şehirde bir akşam fastfoodtan alışveriş yapıyormuş tarzı o kültürü rahatlıkla üzerlerinde yaşayabiliyorlar. Israrla tebliğ çalışmalarını en temel vazife olarak görmek lazım. Bundan geri durmamak gerektiğini düşünüyorum. Peki İslamcıların gerek devleti oluşturduğunda gerekse halkla olan diyaloglarında karşılaştıkları temel sorun, sıkıntı olarak ifade ettikleri bir şey var mı? Halk ile ilgili sorun olarak ifade ettikleri bir şey yok. Zaten halk dindar diye başlanıyor. Şimdi öyle olunca da ne tür sorunlarınız var gibi bir soru dillendirilemiyor. Ama devleti oluşturmada en büyük sıkıntı tabiî ki Batı ile Batının Libya’daki ortakları olan Liberaller. Müslümanlar, onlarla olabildiğince mücadele ediyorlar. Tabii bu mücadelenin de başarıya ulaşıp ulaşmaması biraz halkla bütünleşmekten geçiyor açıkçası. Bunu da göz ardı etmemek lazım. Bu halkın dindar olarak görmeleri bir gerçekliği mi ifade ediyor onlar açısından yoksa kendi eksikliklerini böylelikle izale etmiş oluyorlar ya da gizlemiş oluyorlar? Açıkçası bir gerçeği ifade ettiğini düşünüyorum. Ancak bir şekilde seçim sonuçları bile medya gücüyle de olsa İslam şeriatını test etme iddiasıyla da olsa


RÖPORT AJ kendisini İslamcı olarak tanımlamayan insanları iktidara getirmiş durumda. Bir iletişim sorunu olmadığı iddiasında olsalar halkı yeterince kuşatmış gibi bir görüntü yok. Belki şöyle bir durum var bunun altını çizmek isterim: Şu anda İslamcıların özellikle İhvan merkezli İslamcıların birinci gündemleri devrimden devlete geçiş süreci ve devletin tesisi. Bu süreçte Libyalı Müslümanlar şöyle ifade ediyorlar: ‘ Acil olan şey İslam şeriatının ilanıdır. Anayasayı şeriata uygun bir biçimde yeniden yazmalıyız ve çatıyı kurduktan sonra diğer eksikliklerimize sıra gelecek’. Haksız da sayılmazlar karşılarında güçlü bir liberal blok var. Önce biz halka tebliğ edelim, siyasi süreci zamana bırakalım sonrasında devleti tesis ederiz, yamuklukları gideririz diyemezsiniz. Çünkü Allah devrim nimetini vermiş ve iktidarı sunmuş. İktidardaki gücünüzü perçinlemeniz ve var olan nimeti de İslami ve meşru bir şekilde halkla paylaşmanın yollarını aramanız gerekir Libya’da bilindiği gibi bir sürü grup ya da cemaat var bunların dışında aşiretler var aşiretlerin yönetimi. Belli bir gruba has, devletin mekanizması dışında bir bölge var mı? Devlet aslında Trablus’ta var. Trablus’un dışında kurumsal bir yapıdan söz etmek herhalde gerçekliği görememek olur. Burada kastettiğim şey daha çok kolluk kuvvetleri kısmı. Devletin eğitim mekanizmasından tutun da devletle ilgili olarak - devletin temsilcisi diyebileceğimiz insanlar- devletin en güç köşelerine kadar temsil edilebiliyorlar. Ama malum devlet deyince işin kolluk kuvveti, güvenlik boyutu da var. Devlet güvenliği sağlayabilmiş mi? Sağlayabilmiş değil. Silahlarını bırakmamış gerek çeteler var gerekse de İslami milisler, gruplar ve cemaatler var. Yani mecliste milletvekili olan partisi olan aynı zamanda silahlı gücü olan gruplar da var. Meclise girmek silahlı faaliyeti terk etmek anlamına gelmiyor. Çok karşılaşılabilecek bir durum değil. Devlet Trablus’ta var dışarıda farklı farklı İslami grupların hakimi olduğu alanlar var ve çetelerin hakim olduğu alanlar var ve bu da devletin tesisini güçleştiriyor. Biz oradayken başbakanın danışmanı kaçırıldı. Sonrasında adalet bakanlığı basıldı. Bir kaos var, bu kaosa dur diyebilecek bir güvenlik birimi yok. Görünürde var ama o güvenlik biriminin gücü yok. Mübalağa gibi gelebilir size ama 14,15,16 yaşında üniformalı insanlar gördüm. Bunlar Türkiye’de de olur ya çocuklar

üniforma giyer dolaşır, böyle bir şey mi diye düşünüyorsunuz. Bunlar asker dediler. Nasıl asker olabilir, dedim bu yaştaki insanlar. Devrim süreci içerisinde silahı bulan ‘biz bir grubuz.’ diyerek ortaya çıktı sonra ‘silahlı gruplar askere polise dahil olsun.’ dendi. Bunlar da ‘biz silahımızı bıraktık devlete katılıyoruz.’ diyerek kendilerini askere, polise yazdırdılar diyor ve bunların hepsi asker ve polis oldu. Bu vahim durum devleti yönetenlerin güçsüzlüğü ile izah edilebilir. Bu arada olası bir çatışmada liberalleri bir çatışmaya itecek bir güçleri var mı? Silahlı güçleri yok. Batıyı mı çağırırlar mesela? Tabii! Afrika güçlerini çağırırlar herhalde Afrika barış gücünü. NATO’yu yeniden çağırabilirler. Batılıları yardımlarına çağırırlar yoksa İslamcılara karşı silahlı bir güç kullanabilecek bir yapıları yok. Görüştüğünüz önderler arasında sizi etkileyenler hakkında ne dersiniz? Şöyle görmek lazım. Açıkçası görüştüğümüz insanların en önemli ortak özelliği bedel ödemiş olmalarıydı. Görüştüğümüz insanlar arasında 16 yıldan 22 yıla kadar cezaevinde yatmış insanlar vardı. Bu kadar süre cezaevinde yatmış bu insanlar hayatlarının en güzel dönemini dört duvar arasında geçirmişler. Bedel ödemiş bir hayat var karşınızda. Ona gıpta ile bakıyorsunuz ve o bu bedel ödemişliği de size dayatmıyor; ben bedel ödedim, sen ne yaptın ki gibi böyle yukardan bir bakış da yok, tam tersi bedel onları mütevazi kişiliklere büründürmüş. Şimdi o dönemin Amerika içişleri bakanı Bill Clinton bizim verdiğimiz silahlar bize döndü demesine

Yaz 2013 I 43


AJ RÖPORT sebep olan büyükelçiyi vurmasını daha çok el kaideyi öne plana çıkardı baskı tarafından el kaidenin buradaki gücü… Ensar - u Şeria ile ilgili şöyle güzel bir durum var: Genel bir kanaat vardır ya selefi zihniyet tekfircidir. Ensar-u Şeria parlamentoya girmemiş, parlamentoya girmeme gerekçesi ise İhvan’dan insanların anlattığı kadarıyla biz parlamentoya girersek batının güdümüne gireriz ve batının güdümünde bir duruş sergilemek zorunda kalırız, bundan dolayı da biz böyle bir zeminde yer almak istemiyoruz şeklinde. Yoksa meclise girenleri tekfir eden bir durumları yok.Yani bunun yanlış bir strateji olduğunu söylüyorlarmış.Olması gerekenin şu olması gerektiğini söylüyorlarmış: Batı ile ilişkilerimizi tamamen kestiğimizi ilan etmeliyiz ve sonrasında İslam anayasası hazırlamalıyız o zaman ancak biz bu sürecin içerisine dahil oluruz tarzında bir açıklamaları varmış. İhvanı Müslimin de bu açıklamanın reel olmadığını söylüyor ve bu süreçte yalnız bırakıldıklarını iddia ediyor. Hem sürece dahil olmuyorsunuz, bizi yalnız bırakıyorsunuz, hem de anayasanın İslami olması gerektiğini söylüyorsunuz. Neticede bu siyasi yelpazede bir realite var biz yalnız değiliz herkes İslamcı değil. Olması gereken şey buraya omuz vermektir. Ancak Ensar-u Şeria’nın bu tutumunu çok sağlıklı bulmadıklarını söylüyorlar, ama yine de aralarında bir diyalog olduğunu ve zaman zaman görüşüldüğünden bahsediyorlar. Libya devrim gerçeğinden Türkiye’deki İslami faaliyet yapan yapılar için çıkartılabilecek dersler neler olabilir?

44 I Müslüman Genç Davetçi

Libya zemini çok farklı bir zemin. 42 yıllık Kaddafi baskı sürecinde zayıf da olsa cemaatler bulunmuş. Ancak cemaatlerin halkı örgütleme çabaları her zaman Kaddafi tarafından engellenmiş. Bundan dolayı da Türkiye zemini ile Libya zeminini eş değer görmek mümkün değil. Libyalı Devrimciler, bunu bizim çabalarımızla olmuş bir devrim olarak görmüyoruz, ‘Bu, Allahın takdiridir.’ diyorlar. Bizi aşan bir güç tarafından bize takdim edilmiş bir ikramdır tarzında bir bakışları var. Temel bir teslimiyet söz konusu, bu teslimiyet her zeminde olması gereken bir teslimiyet. Biz de Türkiye’de belli darbeler, belli despot uygulamalar, işkenceler, gözaltılar yaşadık. Ancak Kemalizm’in devlet tesisi sırasında kurduğu istiklal mahkemeleri süreçleri istisna Türkiye’nin ortamı hiçbir zaman Libya ortamı gibi olmadı aslında. Libya’daki İslamcılar, iktidarı kendi istikballeri için değil, Allah’ın dinini bu toplumda nasıl yaşatırız derdiyle ellerinde tutmaya çalışıyor. Sizi kendisinden farklı görmeyen, olabildiğince yakın ve içten tutumlarını görebiliyorsunuz her birinin. Ancak ben Türkiye’deki Müslümanları iktidarı hedef alan tarzda değil olabildiğince davet çalışmalarını esas alan ve davet çalışmalarının ardında Allah’ın takdiriyle, çabalarımız sonucu gelebilecek bir iktidar nimetine de dünyevi istikbal gözüyle bakmamaları gerektiğini ve olabildiğince bunun kendilerini Allah’ın rızasına ulaştıracak birer vesile olarak bakmaları gerektiğini düşünüyorum. Libya’daki her bir müminin her bir Müslüman’ın örnekliğinin biz Türkiyeli Müslümanlara aktarabileceği en önemli yönü bu olur tabii ki. Selam ve dua ile


DAVET ÇA LIŞMALA RI

DAVET DERNEĞİ

İlköğretim Çalışmaları

2012-2013 Eğitim Dönemi Haftasonu İlköğretim Çocuklarına yönelik yapılan faaliyetler, yoğun geçen bir eğitim döneminin ardından çocuklarımızın birbirinden güzel kapanış etkinlikleriyle son buldu. Yıl içerisinde siyer, ilmihal ve ahlak dersleri ile birlikte Kur’an ezberleri çalıştırılan çocuklar, öğrendiklerini hayatlarında tatbik etmek üzere bir eğitim dönemini daha başarıyla tamamladılar. Derneğimizin Sanayi Mahallesindeki merkezinde ve Seyrantepe Temsilciliğinde ayrı ayrı yapılan programlar, Kur’an’ı Kerim ve Türkçe mealiyle başlayıp, ezgi ve marş okumaları, çeşitli skeçler ve dualarla devam etti. Programlarda en önemli gündemimiz olan Suriye Direnişine de değinilirken müslümanların kardeşlik ve yardımlaşma bilincine vurgular yapıldı. Çocuklarını bu anlamlı günde yalnız bırakmayan velilerimiz en az çocukları kadar heyecanlı ve bir o kadar duygu doluydular. Katılım Belgelerini alan çocukların mutlulukları yüzlerinden okunabiliyordu. Çocuklarımızı Allah Rasulü Hz. Peygamberi örnek alıp hayatına yansıtan ve sorumluluk sahibi bireyler olarak yetiştirme gayemizi Rabbimizin yardımı ve Gönüllü Hocalarımızın özverili çalışmalarıyla sürdürmeye devam edeceğiz. Rabbimizin çalışmalarımızı bereketli kılması dileğiyle…

Yaz 2013 I 45


BİR ŞEHİT

: t a y a H r Bi ş ı m n a d aA

Allah'

R E N İ K E T T ŞEHİ R U F Y TA

K

Kağıthane İmam Hatip Lisesi sıralarında, öğretmenleri ve öğrenci arkadaşları arasında da seçkin bir çehre Tekiner Tayfur. Tekiner, orta sona kadar bu adla tanınan, çağrılan, yaşını aşmak ve en handikaplı hedeflere ulaşmak isteyen; hayat dolu, bulunduğu ortamı kendi lehinde değiştirebilen, küçük yaştan beri, Kuranî ahlâkı yaşamak için çırpınan bir çehre...

46 I Müslüman Genç Davetçi

Kağıthane İmam Hatip Lisesi sıralarında, öğretmenleri ve öğrenci arkadaşları arasında da seçkin bir çehre Tekiner Tayfur. Tekiner, orta sona kadar bu adla tanınan, çağrılan, yaşını aşmak ve en handikaplı hedeflere ulaşmak isteyen; hayat dolu, bulunduğu ortamı kendi lehinde değiştirebilen, küçük yaştan beri, Kuranî ahlâkı yaşamak için çırpınan bir çehre... Orta okuldan liseye geçişte, bambaşka bir dinamizm kazanmıştı. Arkadaşları ve çevresi tarafından “Muhammed Taha” olarak tanınıyordu. Bu mahlas, O’nun içindeki mücahidane duygu ve kararlılığın isim hâline gelmiş şekliydi. Daha18 yaşın kendisine verdiği yenilmez, altedilmez bir cesaret ve aksiyondu bütün bunlar. İnandığı gibi yaşamaya azmetmiş ve asla düşündüğü ve inandığının aksine, bir hayat seyri takip etmemiştir. Takva, cehd, ihlas ve samimiyetle dolu bir edası vardı. Bütün bu özellikler bir araya gelmiş, güzelliklerin kendisinde toplandığı bir çehreyi oluşturmuşlardı. Henüz 14 yaşında olduğu bir dönemde, kendisinden beklenmeyen çalışmaların içinde bulunuyordu. Çalışmalarından ötürü, henüz çocuk denecek yaşında zindana düşmüştü. Müslümanların yaptıkları çalışmaları, O kesinlikle yeterli bulmuyor, yapılması gerekenin çok altında bir çalışma ile günlerimizi geçirip yitirdiğimizi söylüyordu. Müslümanların içinde bulundukları zor şartların tek sebebinin, cihadı terketmelerinden kaynaklandığını söylüyor, her defasında Hz. Ebubekir’in şu sözünü tekrar edip duruyordu: “Cihadı terkeden hiç bir millet yoktur ki, Allah onların üzerine zilleti yazmasın.” Tekiner kardeşimiz, cihaddan aynen şöyle bahsedi-


BİR ŞEHİT

yordu, not defterinin arasında:”Müslümanların uzun zamandan beri, unutup, hatta ilmihal kitaplarından bile çıkardıkları, İslam’ın en mühim farzlarındandır, cihad...” “Bizim cihadımız, iki yönlüdür. Biri düşmana, diğeri de nefse karşı. Silahımızın en keskin yönü ise, nefsimize dönük olmalıdır. Nefsini yenemeyen, onu terbiye edemeyen, dış düşmana karşı zafer elde edemez.” Afgan cihadı karşısında, gerek dünya ve gerekse Türkiye müslümanlarının suskunluğu, O’nu çok derinden etkiler, bunu bir türlü kabullenemezdi. O, şehadeti arzuluyordu. Şehid olup dünyada ve ahirette izzet ve şeref bulmak istiyordu. Devamlı olarak: “Ya Rabbi kanımı, günahlarım için temizleyici kıl...” diye dua ve niyazda bulunuyordu. 1983’te Kağıthane İmam Hatip Lisesi’nden mezun olan Tekiner Tayfur, aynı yıl İ.Ü. İşletme Fakültesi’ni kazanır. Fakülteye bir kaç ay devam eder ve bırakır. Gönlünde, liseden beri depreşen ve sevda olan bir şey vardır. 1984 yılbaşında, Taha kardeşimiz düğüne gidercesine bir haletle, Afgan Mücahidleri’nin safına karışmış bulunuyordu. Bu arada Pakistan’da üniversite öğrenimini de devam ettirmeyi ihmal etmemiş, kendini ilmî yönden de donanımlı kılmıştı. Pakistan’a gittikten sonra, bilgi kültür ve anlayışı da gelişmişti. Bunun yanı sıra, birçok kötü hasletlere karşı kendisini korumuş, ruhunu rabbine sunabilecek kıvama gelmişti. Fırsat buldukça cepheye gidiyor, Allah’a vermiş olduğu sözü yerine getirmeye çalışıyordu. Bilgi yüklü, ama ameli olma-

yan bir müslüman olmak istemiyor, özellikle böylesi müslümanlara karşı, iyi nazarla bakmıyordu. O şöyle diyordu: “...Ya Rabbi tuğlasında teri ve kanı bulunan bu mübarek şehidlerin yolundan, beni de yürümemi nasib et...” 1986 yılında, bir kez gazi olmuştu. Bu gaziliği, sanki sonradan kendisini bulacak şehidliğe, bir hazırlık gibiydi. İlk gaziliğini Molla Kali bölgesinde, Ağustos ayında sağ bacağından yaralanarak almıştı... Bu yarası, O’nun şehadete olan azmini bileyerek, hatırlanmasını sağlamış, adeta şehadet için itici bir unsur olmuştu. Tekiner Tayfur da Allah’a söz veren mü’minlerden birisiydi. Ve, verdiği sözün eylemini tutmanın eylemini gerçekleştirdi. Allah yolunda ölümlerin en şereflisini kucakladı, şehidlerin kervanının bir üyesi olarak.... Hayatının kirleri için, kanının Allah yolunda akmasını, bunun kendisinin geçmiş günahlarına keffaret olmasını istemişti. Ve yüce mevlamız da O’nun bu niyetini kabul buyurmuş, kanını kendi yolunda akıtarak, şehadetle şereflendirmişti. Babası Muzaffer Tayfur, oğlunu anlatırken, hem göz yaşı döküyor ve hem de “Bu, Allah’ın bize büyük bir lutfudur.” diyor ve oğlunu bize şöyle anlatıyordu: “Bir gün oğlum Taha’yı rüyamda, üzeri örtülü bir şekilde yatıyor olarak gördüm. Rüyamda üzerini açtım, bir de ne göreyim Taha’nın yüzü güleç bir şekilde vefat etmiş. O günün ertesinde, tanımadığım biri yanıma geldi. Ben bu tanımadığım adama ‘Oğlumun şehadet haberini mi getirdiniz?’ dedim. İlk önce söylemek is-

Yaz 2013 I 47


BİR ŞEHİT biraz rahatsız olmuştum bu tavırdan. “Bu üzerindeki mont kimin biliyor musun?” diye sormuştun. Ben de merakla “Hayır. Kimin acaba?” diye sorunca gözlerin dolarak “Şehit Bilal’in” demiştin… O mont üzerimde değil ve üşüyorum şu an…”

Hamit Hatipoğlu: ‘Afgan topraklarında şehit olma isteğini lise yıllığına yazmıştı’ Tekiner Tayfur, Sanayi Mahallesindeki birçok arkadaş gibi 70’li yıllar da Anadolu’dan, İstanbul’a gelmiş bir ailenin çocuğu. Biz kendisini o dönemin ismi ile Şişli İmam Hatip Lisesinde tanıdık. Daha sonra bir lise hayatımız, üniversite denemesi ve yurt dışına gidiş oldu. Tekiner Tayfur, Sanayi Mahallesinde bir kaç arkadaşı ile yoğun görüşürdü. Bu yoğun görüştüğü arkadaşlarından bir tanesi de benim. Tekiner Tayfur’u ifade temedi. Ben dedim ki ‘Ne olur söyleyin de, annesini etmek için söylenebilecek en doğru söz bir aksiyon teskin edeyim, değilse sizin söylemenizle teskin oladamıydı. Fikri tarafı ne kadar güçlü ise eylem taramaz.’ ve bana şehid oldu��unu söylediler. Ben hanıma fında da güçlü olmaya çalışan, çabalayan bir arkadasöyledim. Gözyaşları içinde kendimizi tutamadık. Ben şımızdı. Bu eylemde kast ettiğimiz, fikrinin kendisini hanıma dedim ‘Böyle müjdeli haber herkese nasib mecbur ettiğine inandığı alanlarda çalışmaktı. olmaz. Üzülme, O’nu bize Allah verdi ve yine Allah Kendisi için yerel diye bir şey yoktu. Dünyanın uğruna şehid oldu.’ her tarafı kendisinin ilgi alanıydı. İslam dünyası ve 10 Ocak 1988’de Host kuşatmasında şehit olduğu sorunları tamı tamına uğraş alanıydı. Bu sebeple haberi geldi. 24 yaşındaydı şehit olduğunda. Tam yirİslam dünyasının bir kaç tane problemi olduğunun mi bir yıldır büyüdü içimizde Tekiner Tayfur. farkındaydı. Bunlardan bir tanesinin İslaO büyüdü, biz küçüldük. Onun hayallemi ilimler noktasında bir zafiyetin olri vardı bizim katı gerçeklerimiz. Bir masıydı. İslam algısının yanlışlığı, 10 Ocak 1988’de daha yaşlı ya da genç hiç Filistin doğru İslam algısının olmayışı Host kuşatmasında rüyası gören birine rastlayamasebebiyle İslam dünyasının haşehit olduğu haberi geldi. dım. Anladım ki önce yürekler linin perişan olması onun etki24 yaşındaydı şehit olduğunve beyinler işgal ediliyor sonra lendiği konulardı. Bu sebeple da. Tam yirmi bir yıldır büyüdü şehirler. Tekiner Tayfur’un yolinsanların önüne bir öncü içimizde Tekiner Tayfur. O culuğuna tanıklık etmiş dostlaİslam âlimi olarak ama aynı rından biri -Metin Ünlü- oldukça zamanda entelektüel tarafı büyüdü, biz küçüldük. Onun içli bir yazı yazdı geçen yirmi bir olan bir insan olarak çıkmayı hayalleri vardı bizim yılın ardından. Bu son derece dohedefliyordu. Bu sebeple işletkatı gerçeklerimiz. kunaklı yazının bir yeri var ki insan me okumayı bıraktı. Pakistan İsdaha ileri gidemiyor. Okuyalım: lam Üniversitesi’ne gitti. Orada eği“Soğuk bir Aralık akşamıydı hatırlarsın timi tamamladı denilebilir, son sınıftaydı. muhakkak. Dışarı çıkmamız gerekiyordu ve beİslam ilimleri üzerine yetkin, özellikli bir insandı. nim üzerime alacak bir şeyim yoktu. Bir mont getirBiz buradaki bir faaliyette kendisini görebildiğimiz miştin. Yeşil renkli hiç unutmam. Kendi ellerinle giygibi Pakistan’da oradaki Müslümanların kendilerine dirmiştin üzerime. Dışarı çıktığımızda bakışlarını bana dair yaptıkları programlarda da onu görmek mümgiydirdiğin monttan hiç ayırmaman ve adeta başka kündü. İslam dünyasının birçok tarafından kimseyle hiçbir şeye bakmaman dikkatimi çekmişti. Açıkçası irtibatı olan birsiydi.

48 I Müslüman Genç Davetçi


BİR ŞEHİT Samimi bir yüreği vardı Fikir tarafı vardı, eylem tarafı vardı; fakat hepsinden daha önemlisi samimi bir yüreği vardı. Bugünden geriye baktığımız zaman Tekiner Tayfur’un idealleri ile mevcut insanımızın idealleri arasında bir sapma söz konusu mudur? Beni en çok ilgilendiren alanlardan birisi budur. O günün samimiyeti, hassasiyeti, duyarlılığı belki bazı insanlarda yoğun bir biçimde devam ediyor ancak büyük bir oranda sapma gerçekleştiği bir gerçektir. Biz pozitivist bir zihnin dışında dünya mümkündür, yaşam biçimi mümkündür. Onu düşünen ve ona göre çaba gösteren bir arkadaş gurubuyduk. Tekiner’in bu savrulmanın son dönemine şahit olmaması belki onun için bir rahmettir. Ama bizim yeniden geriye bakıp döndüğümüz zaman bundan ders çıkartmamız gerekebilir. Tekiner Tayfur sıradan bir insandı, bizim gibi bir insandı. Bizim coğrafyamızda insanlar kahramanlar yaratmaya meyillidirler. Evet, nihayetinde şehit olmuş, üstelik kendi topraklarının dışında bir mücadele alanı içinde şehit olmuş bir kardeşimizdir. Allah’ın kendisini şehadetle onurlandırdığı, şereflendirdiği insandır. Asla kahraman değildir. Bizim gibi zaafları olan, insani heyecanları olan, emek sarf eden bir insandı ve samimi bir Müslümandı. Kahramanlarda öyledir aslında, biz kahramanları erişilmez ve uzanılmaz insanlar gibi farz ederiz. Öyle değiller hayatın inçinde var olan insanlardır. Tekiner Tayfur’da öyle birisiydi. İslami fikri, mücadele alanlarının olduğu hemen hemen her yerle irtibatta olmayı kendisine sorumluluk almış bir insandı. Burada aynı şeyi yapardı. Yurt dışında aynı şeyi yaptığını müşahede ettik, gördük. Allah rahmet eylesin. Zihninden, fikrinden, duruşundan etkilenecek aynı zihinde ve anlayışta yeni nesillerin ortaya çıkmasını beklemek ümidi ile bir kere daha kendisine rahmet diliyoruz.1

Necdet Meşe: ‘Bir ideal uğruna’ Sen içi içine sığmayan taşralı çocuk! Hayatına bir gecekondu mahallesinde Tekiner olarak başladığında seni tanıdım. Yoksulluklar ve yoksunluklar çizerdi

hayatımızı. Ne hayal kurmak mümkündü o zamanlar, ne gelecek planları. Zira bizler şehrin yabancıları, şeh rin garipleriydik! İstanbul gibi, neyi istersen ulaşabilme ihtimali olan bir şehirde yaşamak bile dindiremedi heyecanını. İslam’ı kavramak, onu Tevhidi bir dünya görüşü olarak ”asrın idrakine söyletmek” tek coşkun, tek idealin olmuştu. Sen, her gencin hayali olan Üniversite kapılarına dayandığın zaman, gerçek hayalinin bu olmadığını anlayan çocuk! Bir ideal uğruna, üniversiteyi terk edip ülkeler aşırı gitmeyi göze aldığında tek hedefin vardı: İslam’ı kaynağından öğrenmek. İlim öğrenmek coşkusuyla Pakistan’a vardığında ise komşu ülke Afganistan’ın Ruslar tarafından işgaline seyirci kalamazdın. Nitekim öyle de oldu ve yıllarca Afgan cihadına katıldın. İslam’ı öğrenmek için gösterdiğin azim ve kâfire karşı savaşmak için ortaya koyduğun celadet, mükemmel şahsiyetinin bir yansımasıydı. Sen her zaman Müslümanların derdiyle yaralı çocuk! Bu sızıyla kıvranırken, dünyanın dört bir yanından kaç Müslümanla tanıştın… Ve her birinin kederli hikayesi ile kaç gece yüreğini dağladın, yastığına göz yaşları damlattın! Bilirim, o yüreğe dünyalar sığdırdığını! ”Bir savaşçıydı kalbin” ve ”sıran geldiğinde” gereğini yerine getirdin! Sen soğuk bir kış mevsiminde şehitler kervanına katılan çocuk! Sen gittiğinden beri hep ruhumuz üşümekte; geçmişimizle yüzleşmekten korkarak bir türlü bakamıyoruz aynalara! Bize bıraktığın ”dava”nın ağırlığı altında eziliyoruz, her gün hayat bizi bir yanımızdan eksiltiyor! Dün şehrin garipleriydik, bugün şehrin zenginleri olduk. Senden sonra o kadar dünyaya meylettik, eşyaya tamah ettik ki; inan kaybetmekten korktuğumuz çok şeyimiz var! Sen ey Muhammet Taha ismiyle vedalaştığım çocuk! Bilesin ki, artık ”kaybolan yanlarımızı” daha az konuşuyor, daha az arıyoruz! Çünkü gerçekten artık kaybedecek çok şeyimiz var. Sen yolunda can verdiğin ”bir ideal uğruna” unutulmayacaksın, ancak bu gidişle bizi ”sıramız geldiğinde” bir tanıyan bile çıkmayacak!2 Dipnotlar: 1-Bu Ülke Gazetesi - 2-Bu Ülke Gazetesi

Yaz 2013 I 49


TÜKENİŞ Mavi gökyüzü/ sonsuzluk Kıyıdaki martı bizi selamlıyor Sarı çiçeklerin ve yeşil buğdayların arasından geçiyoruz Uzaklaşıyoruz şehirden Asitane arkalarda kalıyor/ sevdiklerim , sevenlerim Uzaklaşıyorum bir tükenmişlikten Yakınlaşıyorum başka bir tükenmişliğe Morto koyunun sessizliğinde yudumluyoruz çaylarımızı Başka bir tükenme/tüketme kokusu içerisinde Med-Cezir/ dalgalanma Yarımadanın kıyılarını okşuyor dalgalar Benimse gelgitlerimi artırıyor Güneş bir çıkıyor bir kayboluyor Çiseleyen yağmurun taneleri yüreğimizi serinletiyor Tüketiyor otobüsümüz yolları Bu tükenmişlik çağına özgü bir hızla Tükettik / tüketiyoruz Ne kadar güzellik varsa Dağları, ovaları, denizi, gökyüzünü ve kendimizi Tükenmek kendi dışımızdakileri çoğaltarak / güzelleştirerek Tükenmek bir mum gibi etrafını ışıtarak/münevverane… Murat Say - nisan / iki bin sekiz


YİTİRİLMİŞ GÜNEŞ SAHİPLERİ Yeni bir gündüzün gebeliğinde gece, Sancılı bir bekleyiş, bir kıvranış… Birazdan güneş doğacak ufukta Gündüzün müjdecisi şafak kıyamda, Göz kapaklarını uyku boğan annelerin Uykusu ölümü anlatan cennet incisi bebeklerin Düğüne gider gibi ölüme duvak giyen genç kızların Işığı gözlerinde dirilten babaların şehrine. Ve maviyi kızıla çalan bir gün daha Enkazlar arasından gülümseyen güneş ışıkları Yüreği görmezlikten ezilen bebekler Yitirilmiş güneş sahipleri. İmanı zırh minik dudaklardan çıkan bir haykırış, Kulağı ve gözü dünya prangası ile bağlanmış insana. Güneş ne zaman enkazsız bir odadan doğacak üzerine imanın, Ne zaman bulacağız yitirilmiş güneşimizi? Ve sen ey insan ne zaman yırtacaksın cehalet karanlığını Ve ne zaman çevireceksin kızıl kanı, gök maviye? Cavit ÇiÇEKLİ


Müslüman Genç Davetçi