Page 1

67


67

Dünya proletaryasının ölümsüz teorisyenleri Marks ve Engels’e ithaf ediyorum Recep Gül

1 OCAK 2014’ DE KALEME ALINDI


67

İÇİNDEKİLER -GİRİŞ -RUS DEVRİMİ VE REEL SOSYALİZM-I- SAYFA = 7 -Rus Toplumunun Başlangıçtan 1900’lere Kadar Olan kısa Tarihi -RUS DEVRİMİ VE REEL SOSYALİZM-II- SAYFA = 17 -Rusya Sosyal-Demokrat İşçi Partisi'nin (RSDİP) Kuruluşu Uğruna Verilen Mücadeleye Bakış -RUS DEVRİMİ VE REEL SOSYALİZM-III- SAYFA = 20 -1905 ( I. Rus Devrimi ) Demokratik Devrim İçin Ayaklanılan Dönem (İşçi-Köylü Devrimci-demokratik Diktatörlüğü İçin Mücadele ) -RUS DEVRİMİ VE REEL SOSYALİZM-IV-SAYFA = 25 -Yenilgi Ve Geriye Çekilme Yılları -RUS DEVRİMİ VE REEL SOSYALİZM-V- SAYFA = 28 -Sınıf Mücadelesinin Tekrar Yükselmesi – I. Emperyalist Savaş -RUS DEVRİMİ VE REEL SOSYALİZM-VI- SAYFA = 29 -1917 Şubat Devrimi-Ekim Devrimi Arası Dönem -RUS DEVRİMİ VE REEL SOSYALİZM-VII- SAYFA = 36 -1917 Ekim Devrimi Ve Sonrası -RUS DEVRİMİ VE REEL SOSYALİZM-VIII- SAYFA = 47 -Savaş Komünizmi – Komintern – Kronstatd – NEP (Yeni Ekonomik Politika) -RUS DEVRİMİ VE REEL SOSYALİZM-IX- SAYFA = 54 -1917 Ekim Devrimi Sonrası Bolşeviklerin İktidarı Altında ki Ortamın Özellikleri


67 -RUS DEVRİMİ VE REEL -Devrim Kendi Evlatlarını Yedi

SOSYALİZM-X-

SAYFA

=

63

-RUS DEVRİMİ VE REEL SOSYALİZM-XI-SAYFA = 83 -Rusya’nın Emperyalist Yayılması -Rusya’da UKKTH İlkesinin İşletilmesi -Sanayileşme, Köylülüğün Tazfiyesi, Köle Kampları, Milyonların Katledilmesi -Rusya’da Bürokrasi, İşçi Demokrasisi, Sendikalar, Parti, Siyasi Polis -Kapitalizmden Komünizme Geçiş ve Sosyalist Toplum -RUS DEVRİMİ VE REEL SOSYALİZM-XII- SAYFA = 131 -Reel sosyalizm, bürokrasinin diktatörlüğüne dayalı sosyal devlet kapitalizmiydi.


67

GİRİŞ Rus devrimi ve reel sosyalizm üzerine belki çok kişi çalışma yaptı, yazdı ama hala yazılması ve aydınlatılması gereken gerçekler var. Eğer bu çalışmada eksik kalan tespitler olursa elbette onu da bizden sonra gelen kuşaklar tamamlayacaktır. Bilimin özelliğidir, bilim, hiç hata yapmadan ortaya çıkıp ilerleyemez, elbette hata yaparak gelişir ama eninde-sonunda yine bir bilim insanı o hataları bulur ve hatanın yerine doğruları koyar. Bilimin gelişme kanunları bize tarihsel süreçte göstermiştir ki, bilim var olan ya da elde edilen o doğruları biriktirip, üst-üste koyarak ilerler. O nedenle benim bu çalışmamda göremediğim konuları benden sonraki kuşaklar görecek ve ortaya koyacaklardır. Türkiye devrimci hareketi, Rus devrimini ve onun liderlerini tabu haline getirdi ve haliyle eleştirilemez mertebelere çıkardı. Ancak Rus devrimi 1990’larda yıkılınca herkes bu yıkıntının altında kaldı ve bu yıkıntının


67 adını koymaya çalıştı. Kimileri yıkıntının sorumluluğunu Gorbaçov’a, kimileri de Kuruşçev’e yükleyip bu tartışmadan kendilerini sıyırmaya çalıştılar. Eğer, Rus devrimi ve onun önder kadrolarını, bütün dünya örnek alacaksa, onların yaptıklarından dersler çıkaracaksa ve onların mirasını sürdürecekse, onların hatalarını da görmek zorundadır. Ama örneğin Stalinistler, buna karşı çıkıyorlar, “Stalin’i eleştirmek emperyalizmin ajanı olmaktır” diyorlar. “Stalin komünizmdir” diyorlar. Bu bakış açısı bilim dışı olduğu gibi gerçeklere gözünü kapamak, körü-körüne bir saçmalığa bağlanmaktır. Eğer Stalin’in iktidarı altında yaşanan düzen sosyalizmse bundan sonra insanları sosyalizm bayrağı altında toplayıp alternatif sunmak imkansızdır. Eğer Stalin çok doğru bir noktadaysa ne diye kurduğu sistem yıkıldı ? Devamla Stalin’in uygulamalarını eleştirdiğimizde, “siz ne yapıyorsunuz ? bu eleştiriler Lenin’e kadar gider”’ diyorlar. Ne yapalım yani ? giderse gitsin, hata yapanın hatasını söylemeyelim mi yani ? Görmezden mi gelelim ? Hem görmezden geleceğiz, hem de ölümüne onun yolundan gideceğiz böyle bir saçmalık olur mu ? Hata yapan kim olursa olsun o hatayı görmek ve ortaya koymak zorundayız. Eğer savunacaksak o devrimi ve önderlerini doğrularını da yanlışlarını da ortaya koyup, yanlışlarını eleştirerek savunacağız. Paris komünü Dünya’nın gördüğü ilk işçi iktidarıydı. Kuruldu ve yıkıldı. Kuruluşu ve yıkılışı üzerine Marks, Engels, Lenin geniş kapsamlı ideolojik-teorik değerlendirmeler yapmadılar mı ? Elbette yaptılar. Peki birileri onlara, “siz nasıl olurda ilk işçi iktidarını eleştirirsiniz ?” dediğinde onlar ne diyecekti ? haklısınız oraya dokunmayalım mı diyeceklerdi ? Böyle bir bilim, böyle bir bilimsel sosyalizm anlayışı olabilir mi ? 1917 Ekim devriminden 1990’da ki yıkılışına kadar Rusya, işçi demokrasisi de dahil demokrasinin olmadığı bir yasaklar ülkesiydi. Böyle bir ülkede bilim, özgür düşünce, insan gelişemez, Marksizm gelişemez. Rusya’da yaşanan süreci tabuları bir kenara bırakıp mercek altına almak gerekiyor.


67 Bu çalışma işte bunu amaçlıyor. Türkiye’den Rusya’ya bakıp bir şeyler söylediğimiz zaman en başta bizim yoldaşlarımız karşı çıkıyor. Devamla o eleştiriler, tespitler emperyalizmin bakışıdır, emperyalizmin sosyalizme saldırısıdır diyorlar. Ne sosyalizmi ? Rusya’da sözüm ona sosyalizmin yaşandığı iddia edilen 1917-1991 arası kuruluşundan yıkılışına kadar sosyalizm yaşanmadı ki, Rusya’da işçi sınıfı iktidarı yaşanmadı ki. Yaşanmamış olan bir şeyi nasıl oluyor da yaşanmış gibi tanımlıyorlar? Ne söylesek söyleyelim, bilimin kriterleri olan deney, gözlem, objektif araştırma gibi yöntemleri bir kenara iten dogmatik ve tabu yaratıcılarını inandıramadık. Onun için bu çalışmada Rusya gerçeğini objektif olmak, devrimci-sosyalist bir bakışla ortaya koymak ve o döneme ait çok fazla kaynaktan alıntı yaparak girmek zorunluluğu oluştu. Marksizmin sosyalizm anlayışı, özet olarak toplumda, felsefede, sosyolojide, iktisatta, hukukta, tarihte sınıf esasına dayalı bir sosyalizm öğretisi olduğu gibi, aynı zamanda eleştirel ve özgürlükçü bir sosyalizm anlayışıdır. Marks’ın ortaya koyduğu sosyalizm öğretisinde işçi sınıfı dolaysız ve doğrudan doğruya iktidarda olması gereken sınıftır. Eğer orada bu yoksa orada Marksın öğretisinde açıkladığı ilkelere göre sosyalizm yoktur. Kendisini Marks’a dayayan, onu referans gösteren herkesin buraya dikkat etmesi gerekir. Kendilerini Marks’ın ilkelerine dayayan Rus devrimcileri ve onların basit bir memuru-aparatı durumunda olan Rusya’da ki yalan-yanlış tarihi Dünya’ya yayan ve böylece devrimci kuşakları yanıltan Dünya Komünist hareketi buraya dikkat etmek zorundadır. Eserimize önce başlangıçtan 1900’ların Rusya’sına kadar olan dönemin kısa tarihini ortaya koyup, sonrada RSDİP oluşturma mücadelesini, 1905 devrimini, sonrasında gelen yenilgi yıllarını, tekrar sınıf mücadelesinin yükseliş dönemini, 1917 Şubat ve Ekim devrimlerini, Bolşeviklerin iktidara gelişinden yıkılışına kadar olan dönemi değerlendiriyoruz. Bu eserde, bugüne kadar yanlış algılanmış ve sosyalist literatürde yerleşik bir hale gelmiş olan tabirler dokunulmadan bırakıldı. Ancak burada bir notla açıklama yapalım ve bu durumun süreç içinde düzelmesini umalım. O yanlışlıklar hemen düzeltilecek yanlışlıklar değildir, yıllara yayılan içselleşmiş yanlışlardır ama düzelmesi genel kültürün yükselmesiyle olabilecek olan bir şeydir. SSCB Bilimler Akademisi gibi Stalin’in


67 kontrolünde olan yapılar, Marksizmin çok önemli olan bir tanımıyla oynayarak SSCB’de 1936’da sosyalist toplumun kurulduğunu ilan ettiler ve bu çarpıtmayı Komintern üzerinden dünya devrimci hareketine benimsettiler. Böylece Marksist sosyalist toplum tanımının başka anlamlara çıkmasına yol açtılar. İlgili konuda doğru tutumu “KAPİTALİZMDEN KOMÜNİZME GEÇİŞ VE SOSYALİST TOPLUM” adlı bölümümüzde ortaya koydum. Onun dışında kitapta eskinin ifade ve tanımlama anlayışını değiştirmedim. Sosyalist toplum biçimini, sınıfsız-komünist toplum biçiminin ilk aşaması olduğu gibi o toplumla aynı kategori içerisinde görmek gerekiyor. Bu tanımı yapan önderlerimiz, Marks, Engels ve Lenin bunu eserlerinde böyle koymuşlardır. Sosyalist toplumda siyasal devlet olmaz, bir değer olarak para olmaz, para bir sinema-tiyatro bileti haline gelir, meta üretimi, meta mübadelesi olmaz, piyasa olmaz, ticaret olmaz, işçi sınıfı diktatörlüğü olmaz, bir sınıfın başka bir sınıfa karşı diktatörlüğü olmaz, bürokrasi olmaz, siyasal partiler olmaz, kırla, kent arasında ve kol ile kafa emeği arasında fark olmaz. Sadece evrensel özgür ve eşit üretici birliklerinin üretimi ve paylaşımı düzenleyen idari fonksiyonları olur. Yukarıda anlattığımız koşulların olabilmesi için Emperyalizm dünya üzerindeki hakimiyetini kaybetmiş olması gerekir ki, devrim, ordusu, siyasal devleti olmadan yaşayabilsin. O nedenle bugüne kadar devrimlerini yapmış olan ülkelere sosyalist toplum oldular diyemeyiz, geçiş toplumları diyebiliriz. Yukarıda sosyalist toplumlar için olması gereken kriterler, devrim sonrasının geçiş toplumlarında olmak zorunda değildir. Söz konusu tanımların ışığında tek ülkede sosyalist toplum kurulması anlayışı Marksist literatüre aykırı bir tabirdir. Tek ülkelerde devrimler olabilir, işçi iktidarları ya da işçi-köylü iktidarları kurulabilir ama sosyalist toplum kurulamaz. Aslında burada bu geçiş toplumlarının durumuna uygun bir tabir ortaya koymak gerekir. Şu durumda o toplumlara işçi iktidarı ya da işçi-köylü iktidarı diyebiliriz. Kısaca sosyalist toplum biçimi, devrimle birlikte başlayan bir geçiş toplumu değil, komünist toplumun ilk evresidir ve esas olarak yukarıda açıkladığımız gibi komünist topluma yakın bir toplum biçimidir. Geçiş toplumu, içinde hem kapitalizmden, hem de sosyalizmden öğeler olabilen bir toplumdur. Daha doğrusu bu iki toplum biçiminin kıyasıya bir mücadelesinin olduğu bir toplum biçimidir. Bu mücadele,


67 geniş bir çağa yayılarak çözülebilecek bir mücadeledir. Böyle geçiş toplumları döneminde sosyalist demokrasi tabiri değil de işçi demokrasisi, işçi-köylü demokrasisi, halk demokrasisi tabirlerini kullanmak yerinde olur. Çünkü sosyalist demokrasi, sosyalist topluma ait bir tanımlamadır. Kısaca bu eser Rusya’da ne olup, ne olmadığını anlamaya ve açıklamaya çalışıyor. Recep Gül


67

RUS DEVRİMİ VE REEL SOSYALİZM-I RUS TOPLUMUNUN BAŞLANGIÇTAN 1900’LERE KADAR KISA TARİHİ Tarihçiler, Rus toplumunun kapitalizm öncesi dönemini (ÖZELLİKLE DEVLETLEŞME DÖNEMİNİ) belli başlı dönemlere ayırırlar. İlk dönemini KİEV merkezli dönemi, ikinci dönemini MOSKOVA merkezli dönemi, üçüncü dönemini de SAİNT- PETERSBURG merkezli dönemi olarak adlandırırlar. IV. ve VI. Yüzyıllarda, bu günkü Rusya coğrafyasının kuzey bölümünde ki ormanlık, kısmen bataklık alanlarında, Finler ve Litvanya halkları, Güney steplerinde ise tarım uğraşı ya az ya da hiç olmayan göçebe-çoban Türk toplulukları yaşamaktadır. IV. ve VI. Yüzyıllar döneminde Rus toplumu, daha doğrusu Slav toplumu aşağı yukarı bugünkü Polonya, Beyaz Rusya topraklarında tarımsal faaliyeti çok az, hayvancılık faaliyeti öncelikli olarak yaşayan göçebe topluluklar, Doğu’dan-Asya’dan gelen Hunların ve Avarların baskısıyla parçalanmış, bir bölümü batıya, bir bölümü güneye inmişlerdir. İşte SlavRus halkı bu dönemde Doğu Roma topraklarına girerek tarihi kayıtlara geçer. Slav topluluğu, aristokrasisi belirsiz, göçebe çoban niteliğinde ki


67 gruplardan oluşan bir toplum gruplarıdır. Bu gruplar zamanla toprağı da işler hale gelir fakat toprak verimsizdir. İklim tarıma elverişli değildir. Yaz bitmeden başlayan yağış ürün kayıplarına yol açmaktadır. Tarım sezonu hem kısa üstelik kış bastırdığında da toprak donmakta ve üzeri aylarca kalkmayan karla kaplı kalmaktadır. Tarımsal faaliyet hızlı hareket etmeyi gerektirmektedir. Tarım toplumları da hızı sağlayabilmeleri için emek-aletedevat gibi olanakları bir noktada birleştirmek ve kısa zamanda ürünü topraktan almak zorundaydılar. Verim çok düşüktür, bire üç oranında bir ürün alınabilmektedir, bu durum Batı Avrupa’da özellikle İngiltere’de bire beş oranlarıyla bire on arasında değişen oranlara kadar çıkabilmektedir. Bu durum Slav-Rus toplumunun köylerde komün tarzı çiftçilik yapmasına yol açar. Toplumun aynı zamanda demokratik niteliği olan meclisleri de vardır. Buna ATÜT ya da yarı ATÜT üretim toplumu da denilmektedir. Avrupa’nın Akdeniz üzerinden yapılan ticaret yolu saldırıya uğrayıp kapatılınca, Kiev üzerinden doğuya doğru bir ticaret yolu oluşturulur. IX. ve X. yüz yıllar döneminde Normandiya’dan İsveç’li Vikingler (İskandinavlar) Kiev bölgesine gelir ve burada bir merkez kurarak AvrupaAsya yönünde alternatif bir ticaret yolu oluştururlar. Vikingler Kiev’e gelince prenslik de kurarlar. Prensler ve etrafındaki yönetici tabaka Vikinglerden oluşan ayrıcalıklı-yönetici bir gruptur. Ancak bu grup, zamanla Slav halkının dokusuyla buluşmuştur. Kiev’li dönem böyle başlamıştır. Rus adı bu dönemde yönetici sınıfın adıydı, ya da prensin adıydı. İlk defa Bizans’la 945’ te yapılan bir anlaşmada bu isimle karşılaşılır. Zamanla yönetici olan grup, yerel Slav halkıyla birleştikçe prensliğin kurucusu Vikingler asimile olur ve Slav halkının içinde erirler. Bu dönemde Rus adı siyasi ve çoğrafi olarak belirgin bir şekilde anılmaya başlar. Kiev Knezliği ya da Kiev Dükalığı olarakta anılan bu yapı, Orta Çağlarda Kiev kenti civarında İsveçli Vikingler (İskandinavlar) tarafından kurulmuş bir devletti. 880 yılı ile XII. yüzyıl ortaları arasında hüküm sürmüş olan bu devlet Rusya, Ukrayna ve Beyaz Rusya'nın atası sayılır. Yönetici takımının Musevi Türklerden oluşan ve içinde çeşitli inançlardan halkların olduğu Hazar hanlığının (375-900) gerileyip çökmesi Kiev’li Rusların ilerlemesini, daha doğrusu var oldukları yeri sağlamlaştırmalarını sağlar. Daha önceleri kuzey halklarının Hazarlara ödedikleri vergi ve yükümlülükler el değiştirmiş ve Kiev Rusya’sına akmıştır. Hazar hanlığı,


67 önce ticari-ekonomik kayıplarla başlattığı gerilemeden sonra, Kiev’li Rus’lardan başkentlerine –İTİL-- yedikleri son darbelerle yıkılmıştır. Orta Avrupa’da kalan Slavlar IX. yüzyılda Hıristiyanlığa geçmeye başlar. Kiev Rusya’sı da prens I. Viladimir döneminde 989 yılında Doğu Roma ekseninde kalarak Hıristiyanlığı kabul eder. Hıristiyanlığı kabul eden Slavların bir kısmı Doğu Roma’ya, bir kısmı da Batı Roma’ya tabi olur. Nasıl ki ticaret yollarının kurulması Kiev’i canlandırdıysa, zamanla yeni ticaret yollarının ortaya çıkması, ya da eskinin terk edilmiş ticaret yollarının güvenliğinin sağlanarak işlerlik kazandırılması, Kiev’in ticaretteki öneminin düşmesi, burada ki egemenlerin ticareti ikinci, tarımı birinci plana almalarına yol açtı. Bundan sonra Rus toplumunun Kiev merkezli yapısı zayıfladı ve mevcut topraklar prensler arasında paylaşıldı. Babadan oğula geçen miras haklarının yasallaşması parçalanmayı daha da büyüttü. Bu prenslikler ellerindeki ekilebilir alanları ormanlık alanlarda ki ağaçları da keserek hızla büyüttüler. Başka yerlerden insanları buralara getirip yerleştirdiler. Yukarıda Rusya köy komünlerinden (ATÜT) bahsetmiştik, toprağın önce tanrıya, sonra kamuya ait olduğu bu düzenlemede herkes eşitti. Bütün toplumun eşit malı olan toprak miras bırakılamıyordu. Toplumun, daha doğrusu köy toplumunun mülkiyet ve kazanç açısından birbirinden farkı yoktu. İşte bu ticaretin önemini yitirmesi, sonra merkezin zayıflaması ve prensliklerin bölgelerde kendi otoritelerini geliştirmeleri toprakta mülkiyet ilişkilerini de doğurdu. Merkezin dağılıp prensliklere bölündüğü dönemde üç büyük merkez ortaya çıkar. Bunlar: I- Novgorod prensliği II- Galiçya-Volinya prensliği III- Vladimir Suzdal prensliği Bu prenslikler hem kendi aralarında sürtüşmekte hem de komşu halkların prenslikleriyle sürtüşmektedir. Bütün bu beylikler 1237’de başlayarak gidebildikleri her yerde yıkıcı saldırılar yapan, gittikleri yeri cehenneme çeviren Moğolların egemenliği altına girer ve ona vergi, asker verme


67 yükümlülüklerini kabul ederler. Devamla prensler artık Moğol saraylarına giderek orada yapılan törenlerle göreve getirilirler. Moğollar söz konusu prensliklerde o güne kadar var olan ve prensi de denetleyebilen, seçkinlerden oluşan meclisleri dağıtarak idareyi tek kişi olan prensler üzerinden sürdürürler. Bu dönemde Ortadoks kilisesi de Moğollar sayesinde kendi toplumuna daha fazla nüfus etti ve ekonomik olanaklara kavuşup güçlendi. Daha sonraları Moğollar İslamiyeti kabul etmelerine rağmen Rus Ortadoks kilisesine müdahale edilmedi. Kilise batıdan gelebilecek olan Katolik ve Protestan mezheplerinin baskılarından Moğollar sayesinde kurtuldu. Avrupa’da gelişen reform ve uygarlığın da dışında kaldılar ve bir doğu toplumu özellikleri kazandılar. Rus topluluğu, Çin’de egemen olan Moğollar sayesinde Çin uygarlığından çok şey öğrendiler. Rus halkı bu dönemde Moğolların katkısıyla göçebe-çoban topluluklarının saldırılarından korunarak güneydeki steplere daha rahat yerleşti. 1327’de Tver prensliği halkı, Moğollara karşı ayaklanır ve vergi denetçisi Moğol görevlilerini öldürürler, ardından Tver prensliği de bu ayaklanmayı destekler. Moskova’ da hakim olan I. Ivan hemen Moğol sarayıyla temasa geçerek, sarayın yardımıyla Moğol, Rus güçlerinin başında Tver bölgesini harabeye çevirir. Bundan sonra Moskova prensliği bütün Rus prenslerinin Moğol sarayı nezdinde yetkilisi haline gelir. Moskova prensliği, adım-adım topraklarını genişletir. Moğollara vergilerini ödemeyen prenslikler hemen Moskova prensliğine devredilir. Satın alma, el koyma, yeni alanlara insan yerleştirmeleri ve başka yollarla da Moskova prensliği gelişip güçlenir ve aynı milletten olan diğer bölge prenslikleri halklarını hızla bünyesine toplar. Moskova prensliğinin, Moğol Sarayına sadık olması onu diğer prenslikler arasından atak yaparak öne çıkmasına yol açar. Ortadoks Kilisesi de bu dönemde merkezini güçlenen Moskova’ya taşır ve prenslikler arasındaki ihtilaflarda Moskova Prensliği yanlısı olur. Doğu despotizmi denilen şey burada ortaya çıkıyor, devlet toplumu baskı altına alıyor, vergi ve asker topluyor ama karşılığında hiçbir şey vermiyor. Tek verdiği şey çıplak bir terör oluyor, itiraz edenin her şeyini yok ediyor, kellesini uçuruyor. Buda bize insanlık tarihinin ne kadar ağır, ne kadar garip, ne kadar tarifi imkansız acılarla dolu olduğunu gösteriyor.


67

Moğolların gerilediği, Moskova merkezli prensliğin geliştiği dönemde Moskova Büyük Prensi Dimitry Donskoi, Kırım Altın Ordu güçlerini 1380’de Kulikova Ovası’nda yendi. Timur’un (Timurlenk) Orta Asya’dan 1389-1395 yıları arasında Altın Ordu üzerine üç büyük sefer düzenlemesi Moğol-Tatar güçlerinin Moskova Prenslikleri üzerindeki egemenliklerini zayıflattı. Devamla 1480 itibarıyla Moğol boyunduruğu sona erer ve III. Ivan önderliğindeki Moskova prensliği diğer prenslikler üzerinde egemen olur ve Moskova Prensliği, bürokrasisiyle, diğer araçlarıyla oturmuşnitelikli-sistemli merkezi bir devlet haline gelir. Daha sonraları korkunç Ivan (IV. Ivan) dönemi vardır ki Moskova prensliği artık çarlık olarak adlandırılır ve onunla ortaçağ döneminin tarihine damgasını vuran parlak ve muazzam gelişme dönemi yaşanır. Bu dönemde Rusya’nın uluslar arası saygınlığı artmış, diplomatik ve ticari ilişkileri gelişmiştir. Uluslar arası alana da ulaşan içeride Rus kentlerinde pazarlar ve panayırlar kurulup gelişmiştir. Rus kültürü, bilim, matbaacılık, edebiyat, mimari açılıp gelişmiştir. 1550’lerde bir kitapçık yayınlanarak yeni anayasa yapılır. Bu anayasayla yeni yargılama usulleri ortaya konulur. Geçmişin yargılama yetkisine sahip kişilerin yargılama yetkileri değiştirilir. Giderek kanuni konularda ki her şey merkezi devletin otoritesini güçlendirir, bölgelerde daha evvelce yasaları uygulayan bölge güçlerini (feodaller) geriletir, Çar ve devletinin atadığı kişilerin gözetiminde olan yargılamalara doğru yol alınır. Çevre merkez karşısında güç kaybeder. Rusya’da feodalizm kendi içinde farklı farklı şekiller alsa da köylü halk kitlelerinin yaşam ve çalışma koşullarında bir değişiklik yapmadı. Merkezdeki Çar, büyük feodallerin güçlerini sınırladı, aşağı düzeydeki feodallerin konumuna dokunmadı. Kendi otoritesi altında bu feodallerden, tüccarlardan, kilise yetkililerinden ve üst düzey memurlardan oluşan meclisler kurdu. Giderek büyük feodaller üzerinden oluşmuş olan parçalanmışlığa son verip merkezi Rus devletini güçlendirdi. Büyük Petro (I. Petro diğer adı da Deli Petro,1672 - 1725), Çarlığı döneminde, etkileri 200 yıla yayılacak (1700 – 1917) ölçüde büyük reformlar başlattı. Acımasız, sert, batılı-aydın vasıflarında addedilen,


67 toplumdan kopuk despot olan bir Çardı. Kültürel reformları ve modernleşme hareketini yukarıdan aşağıya Çarlık otoritesiyle yaptı. Toprağa dayalı köylünün serfleştirilmesini ortadan kaldırmadığı gibi o sistemi daha fazla yerleştirip, pekiştirdi. Büyük Petro asıl reformlarını üst yapı, ordu, mimari, sanat ve eğitim kurumlarında yaptı. Ordunun modernleşmesini, büyük güçlerle savaşabilir hale gelmesini, kendi ekipmanlarını üretebilmesinin koşullarını yarattı. Çar Petro’nun fiili reform çalışmaları, 1700’ lerden başlayarak 1770’lere kadar Çariçe II. Yekaterine (Büyük Katerine / 1729 - 1796) dönemine kadar 70 yıl sürdü. Rusya’da Büyük Katerina dönemi ( 1762 – 1796 ) Osmanlı devleti’nin yönettiği Hıristiyan milliyetlerin oluşturduğu bir kitlenin kaderine Avrupa’nın aktif ilgi gösterdiği bir dönemle çakıştı. Büyük Katerina’nın 1768’e kadar Osmanlı’ya karşı verdiği başarılı savaşlar sonunda imzalanan Küçük kaynarca Antlaşması’nın ( 21 Temmuz 1774 ) 7. maddesi, Rus’lara bütün Ortadoks Kilisesi üyeleri adına ve bütün Ortadoks tebayı ( Grekler ve Bulgarlar gibi ) kapsayacak şekilde arabuluculuk yapma hakkını verdi. İngiltere ve Rusya serüvenliği altında Yunanistan’a sınırlı bir özerklik sağlamak için işbirliği yaptılar. Daha sonra Fransa’nın katılımıyla Londra anlaşması yaptılar. Osmanlı’ya önerdikleri barış ve şartların kabul edilmemesi, Osmanlı’nın Rusya ile yeni bir savaşa girmesine ve gerek Asya gerekse Avrupa Osmanlı coğrafyasında oldukça büyük toprak kayıplarına yol açtı. Savaş Yunanistan’ın tam bağımsızlığıyla sona erdi. (Osmanlı bu yenilginin ardından şunları yapmak zorunda kaldı: 1839 Gülhane Hatt-ı Hümayunu ve 1856 Islahat Fermanı ile yasalaşan ikiz Tanzimat “Yeniden düzenleme” reformları uygulamaya konuldu) Osmanlı’nın neden olduğu Kırım savaşı’nın ( 1853 – 1856 ) sonuna doğru büyük güçler barışın ön şartı olarak Gülhane Hatt-ı Humayunu’nun devamını, kendi özgür iradesiyle gerçekleştirmek zorunda olduğunu Osmanlı’ya bildirdiler. Osmanlı derhal 18 Şubat 1856 tarihinde ikinci Osmanlı reform hareketi ile buna karşılık verdi. 31 Mart 1877 tarihli imzaya hazır Londra protokolü, tam yetkili Osmanlı elçisi tarafından reddedildi.


67 24 Nisan’da çar, büyük güçlerin ortak çabalarının ikna yoluyla sağlayamadığı şeyi güç kullanarak güvence altına almak için ordularına sınırı geçme emri verdi. Bir yıldan daha kısa bir süre içinde hem Kafkas hem de Balkan cephelerinde yenilgiye uğrayan Osmanlı barış istedi ve Rusya’nın dikte ettirdiği 3 Mart 1878 tarihli Ayastafanos ( San Stafano ) Antlaşması’nın aşağılayıcı ve ezici şartlarına boyun eğmek zorunda kaldı. Avrupa ittifak güçlerinin itirazı ile bu anlaşma 13 Temmuz 1878 yılında Berlin’de yenilendi. Yukarıda ki örnekte, Rus’ların Moğol egemenliğinden çıkıp kendi merkezi devletlerini oluşturdukları ve Osmanlı gibi tarihe damgasını vurmuş bir İmparatorluğu nasıl dize getirdiğini görüp, nereden nereye geldiğini anlamamıza yardımcı olacağını düşünerek verdik. Osmanlı’yı gördüğümüz gibi anayasa yapmak gibi reformlara zorlamaktan, onun egemenliği altında olan Hıristiyan topluluklarının bağımsızlığını sağlayacak ve Balkanlar’da yeni ülkelerin ortaya çıkmasına yol açacak düzeyde güçlü hamleler yaptığını görüyoruz. I. Petro, daha 26 yaşındayken (1698) yanına 250 kişilik bir kafile oluşturarak, Batı Avrupa’nın başkentlerini dolaşmış oradan 750 kişilik bir uzman, mühendis, mimar, teknokrat, kadroyu alarak Rusya’ya getirmişti. Rusya’da daha öncede yenileşme, modernleşme, reform girişimleri vardı ama Petro’nunki gibi köklü ve başarılı ölçüde değildi. Petro reformlar uğruna toplumun yerleşik değerleriyle de çatışıp onları ters yüz ediyordu. Bundan dolayıdır ki halk katında tepki de alıyordu. I. Petro dışarıdan getirdiği uzman kadroları devletin üst yapı kurumlarının bütün birimlerinde iyi yerlere getirip iyi ve zamanında paralar vererek istihdam ediyordu. I. Petro önceleri orduda donanmayı modernleştirir, ardından da Avrupa’dan getirttiği uzmanlardan Üniversiteler, İlk ve Orta öğretim okulları kurdurur. 1710’larda birçok genci Batı Avrupa’ya eğitime göndermiş ve 1715’lerde Moskova’da Donanma Akademisi Tıp Okulunu, Bilimler Akademisini kurdurmuş, Matematik, Fizik, Coğrafya, Astronomi, Aritmetik, Geometri, Güzel Sanatlar, Yabancı Diller bölümlerini vb. kurdurup, ilerletmiştir. I. Petro Batı Avrupa başkentlerinde gördüğü gelişmiş kent, bilimsel, ticari, entelektüel yapıyı Rusya’ya getirmeye çalışmış ve büyük ölçüde de başarılı olmuştur. Devamla Moskova’dan sonra başkent olan Saint-Petersburg’u


67 sıfırdan planlayarak kurmuş ve başkent yapmıştır. I. Petro döneminde imparatorluk askeri başarılarla daha geniş bir coğrafyaya yayılıp egemen oldu ve yayıldığı alanlarda madenler çıkarıp üretmeye başlayan bir yapıya büründü. Dahası geçmişin Moğollarla oluşan Doğu etkisinden koparak, ekonomik-sosyal-kültürel-politik olarak Batı etkisine doğru kaydı. Saint-Petersburg, Baltık Denizi kıyısında Neva Nehri üzerindeki 42 ada üzerine yayılmıştır. Çar I. Petro tarafından 16 Mayıs 1703'te Rus Çarlığı'nın Avrupa'ya açılan kapısı olması amacıyla kurulan şehir, 200 yıl Rus Çarlığı'nın başkentliğini yapmıştır. Saint-Petersburg tarihten günümüze çok güzel mimari, kültürel bir şehir, ticari açıdan da büyük bir liman şehri olmuştur. Ruslar, Moskova’dan, Saint-Petersburg’a geçerek hanlıktan imparatorluğa adım atmıştır. Bu dönem Avrupa’yla ve diğer önde gelen Dünya ülkeleriyle ticaretin, ilişkilerin, ittifakların arttığı bir dönem olmuştur. Ruslar, XIX. Yüz yılda ise Batı Avrupa’nın gelişmiş ülkelerinin mali ve teknik desteğiyle sanayileşmeye yönelmişlerdir. Bu aynı zamanda burjuvazinin oluşum dönemiydi. Rusya’da, XVI. Yüz yıl Ortasından ve XVII. Yüz yıl ortasına kadar olan dönemde Avrupa’nın 200 yıl önce terk ettiği serfliğe geçildiği ve 1861’ de Kırım savaşından sonra reformlara gidilerek son verildiği dönemdir. Bu yenilgiden başka köylülükte süren toplumsal hareketlerin, isyanların da etkisi vardı. Serfliğin kalkmış olmasını tek bir nedene bağlamayalım. XIX. Yüz yıl da Rusya’da bürokrasinin alabildiğine geliştiği bir dönemdir. 1861’deki serfliğin kaldırıldığı reformlarından sonra büyük bir tarımsal ürün artışları ortaya çıktı. Patates, şeker pancarı, şaraplık üzüm üretimi ve bunları işleyen tesislerin hızla artmasına yol açtı. Rusya, Kuzey denizinde güçler arasında dengeleri sağlamak isteyen İngiltere’nin desteğiyle İsveç’in aleyhine güçlenmesi ve egemen olması, güneyde Osmanlı’nın elindeki Ukrayna ve Kırım’ı almasıyla, hem daha geniş bir coğrafyaya yayıldı, hem kendi sahasında, hem de uluslararası alanda önemli bir aktör haline geldi. Rusya Ukrayna’da çok iyi ekilebilir tarımsal alanlara kavuştu ve Odessa’yı imar etti. Giderek yayıldı ve bir zamanlar boyun eğmek zorunda kaldığı Moğolların coğrafyası dahil bütün bir Orta Asya, Hazar ve Kafkaslar, Sibirya bölgelerini, Pasifik okyanusuna kadar olan geniş bir alanı denetimi altına aldı ve orada olan madenler gibi


67 doğal değerleri ve insan emeğinden oluşan değerleri kendi değerleri haline getirdi. Rusya çarlığı, dış mali ve teknik destekle kapitalizme çok geç geçmiş olsa da bölgesinde Emperyalist-kapitalist güçleri hiç aratmayacak ölçüde önemli bir vurucu güçtür. Osmanlı imparatorluğuna vurarak balkanlardan sökülüp atılmasını sağlamıştır. Devamla İstanbul’da bulunan Osmanlı başkentinin ve bütün Anadolu’nun kendi eline geçmesi mutlak olduğu bir aşamada İngiltere’nin dengeleri gözetmesi ve Rus ilerlemesinin güneye çok ilerlemesini istememesinden dolayı belli bir yerde durmuştur. Osmanlı devleti de bu uluslar arası dengeden yararlanarak kendi varlığını sürdürebilmiştir. Rusya’da birinci (1915) ve ikinci (Şubat-Ekim 1917) devrim dönemlerinde köklü askeri isyanlar görüyoruz. Bu isyanlar yılardır savaş halinde olan Rusya’nın iyice yıpranmış ve artık ordudaki savaş istemeyen güçlerin isyanlarıdır. Rus devrimcilerinin üzerinde çok tartıştıkları dillerinden düşürmedikleri serfliğin genel karekteri; Serfler efendilerinin birer malı gibiydiler ve özgürlükleri, iyi yaşama hakları yoktu. Yaşamak için üretirlerdi. Köleden tek farkları üzerinde yaşadıkları, işleyip ürün elde ettikleri toprakla satılmalarıydı. Hayvandan faklı değildiler. Serfler, efendinin her emrine boyun eğmek zorundaydılar; hizmetlerinin sınırı yoktu ve ilkece, bunların herhangi bir karşılığını da alma hakları bulunmuyordu. Efendilerinin erki sahip olabilecekleri her şeyi kapsardı. Sahip oldukları şeyleri efendinin izni olmadan kullanamadıkları gibi, öldüklerinde mirasları da efendiye kalırdı. Çocukları bile onun malıydı. Serflik durumu verasetle geçerdi ve bölgesel geleneklere göre çoğu zaman anneden geçtiği kabul edilmiştir. Bundan ötürü serf efendisinin izni olmadan evlenemezdi. Serfler özgür insan topluluğundan dışlanmışlardı: Askeri seferlere katılamazlar, halk mahkemeleri toplantılarında bulunamazlar, köy cemaatinin ortak topraklarına giremezlerdi. Kilise serfin din adamı olmasını kabul etmezdi. Yalnız efendinin özgür kararı bir insanı serflik durumundan çıkarabilirdi. Serfin özgür bir insan olmasını sağlayan azat edilme, resmi ve toplumsal bir törenle gerçekleşirdi.


67 Asya Tipi Üretim Tarzı (ATÜT) İlkel komünal (ortakçı ) toplumda tarım, hayvancılık ve el sanatları gibi alanlarda gelişmenin ortaya çıkmasıyla, ilkel üretim biçimi Asya tipi üretim biçimine dönüşmüştür. ATÜT'ün ayırıcı niteliği, toplumsal görev ve işlevi temsil eden bir kişinin topluluk üstündeki egemenliğidir. özellikle toprak devletindir. halkın tarım alanları üzerinde özel mülkiyeti yoktur ama kullanma hakkı vardır. yaratılan artı-değer vergi biçiminde devletin elinde toplanmaktadır. Ticaret ise, devletin gelişmesinin ve savunmasının en önemli unsurunu oluşturur.Karl Marks, Asya tipi üretim tarzı (ATÜT) kavramını 1853 yılına doğru Formen die der Kapitalischen Produktion Vorhergehn adlı incelemesinde ortaya atmıştır. O sıralarda eski toplumdaki mülkiyet ilişkilerini ve bununla bağımlı olarak üretim biçimlerini inceleyen Marks, eski toplumlarda üç çeşit mülkiyet ve üretim biçimi saptamıştır: Antik, Germanik, Asya tipi. Şöyle diyordu: "Asya tipi üretim biçiminde mülkiyet yok, sadece bireyin toprağı tasarrufu var, gerçek mülk sahibi komündür" [Formen die der Kapitalischen Produktion Vorhergehn Kapitalizm Öncesi Ekonomi Şekilleri adlı Türkçe çeviri, Ankara 1967, s. 86]. Bu özel biçimde Marks'ın Doğu despotizmi adını verdiği Doğu devletçiliği önemli bir rol oynuyordu. Doğu'da, geniş tarım alanlarının sulama, bataklıkların kurutulması, su kanalları açılması gibi önemli işlerini büyük çapta bir organizasyonunun gerçekleştirmesi gerekiyordu. Marks adı geçen yapıtında şöyle demektedir: "Örneğin Asya temel biçimlerinin çoğunda olduğu gibi, bu tarz küçük komünleri kucaklayan ve onlara hükmeden tepedeki birliğin en yüksek ve tek mülk sahibi olarak görünmesi ve gerçek, komünlerin de ancak veraset yoluyla toprağın sahipleri durumuna gelmeleriyle bağdaşabilir. Tepedeki birlik gerçek mülk sahibi ve ortak mülkiyetin gerçek önkoşulu olduğuna göre, onun büyük sayıdaki ayrı ayrı komünlerden ayrı ve onların üstünde bir şey olarak görünmesi pekala mümkündür. Bu durumda birey mülksüzdür ya da kendi mülktür. Yani bireyin, çalışmanın ve yeniden üretimin doğal koşullarıyla ilişkisi ve bu koşulların karşısında bulunduğu inorganik doğayı benimseyip mülk edinişi, onun sübjektifliğinin objektif


67 niceliği, bütünü kucaklayan birliğin bireye komün aracılığıyla ilettiği bir bağış gibi görünmektedir. Despot, burada, çok sayıda küçük komünlerin babası rolündedir ve böylelikle bunların hepsinin ortak birliğini gerçekleştirir. Bundan çıkan sonuç şudur ki (hukuki bakımdan emekle, gerçek mülk edinme biçiminde tespit edilen) artık-ürün, bu en yüksek birliğe aittir. Böylelikle Doğu despotizmi hukuk bakımından mülkiyetin yok olması gibi bir sonuca varır görünmektedir. Gerçekteyse onun temeli, küçük komünün içinde imalatla tarımın birleşmesinden meydana gelmiş olan kabile mülkiyeti ya da kolektif mülkiyettir. Komün böylece kendi kendine yeter duruma gelir ve içinde yeniden üretim ve artık-üretim şartlarının tümünü ihtiva eder" [Formen die der Kapitalischen Produktion Vorhergehn Kapitalizm Öncesi Ekonomi Şekilleri adlı Türkçe çeviri, Ankara 1967, s. 76]. Bu tip mülkiyet ilişkisinde ve üretim biçiminde bireylerin özel mülkiyeti olmadığı halde sömürülme olayı vardır. Marks'ın dikkatine çarpan ve dikkatleri çekmek istediği olay buydu. Bu sömürüyü despot, yöneticiler, memurlar gerçekleştiriyorlardı. Sömürülen artık-ürün bu yöneticilerce çarçur edildiği için hiç bir zaman bir birikim gerçekleşmiyor ve bu yüzden de Asya tipi üretim biçimi başka bir üretim biçimine dönüşemiyordu. Marks, Kapital adlı yapıtında da şöyle demektedir: "Kendi kendilerini durmadan aynı biçimde üreten ve tesadüfen yıkıldıkları takdirde de aynı yerde ve aynı adla yeniden ortaya çıkan bu kendi kendine yeterli topluluklardaki üretim örgütlenişinin basitliği, Asya toplumlarının değişmezliğinin - bu, Asya devletlerinin sürekli olarak yıkılıp yeniden kurulması ve sonu gelmez hanedan değişmeleri karşısında büyük bir çelişki teşkil eden bir değişmezliktir- sırrını çözecek anahtarı sağlamaktadır. Toplumun ekonomik öğelerinin yapısı, siyaset göğündeki fırtına bulutlarından hiç etkilenmez" [Kapitalizm Öncesi Ekonomi Şekilleri adlı Türkçe çeviri, Ankara 1967,, Mehmet Selek çevirisi, Cilt I, Kitap: III, s. 80-85]. Bk. Doğu Despotizmi, Antik Üretim Biçimi, Germanik Üretim Biçimi, Mülkiyet, Özel Mülkiyet. Asya tipi üretim biçiminin özellikleri şöyle sıralanabilir:


67 1. Asya tipi üretim biçimi, ilkel üretim biçimini andırır; her ikisinde de özel mülkiyet yoktur, bireyler topluluğun üyesi olarak sadece toprağı kullanma hakkına sahiptirler. Ancak Asya tipinde insanın insan tarafından sömürülmesi vardır, ilkel toplumda böyle bir olay yoktur. Bu bakımdan Asya tipiyle ilkel toplum birbirlerinden ayrılırlar. 2. Asya tipinde savaşlar yüzünden köleler bulunabilir, ama köleci biçimdeki kölelerden farklıdır. Çünkü, Asya tipinde köle sahibi de bağımlıdır ve köle emeğini dilediğince sömürme bakımından frenlenmiştir. Bu fren, köle sahibi sömürmesiyle çelişme halinde bulunan devlet angaryasıdır. 3. Angarya bakımından Asya tipinin feodal biçimle bir benzerliği görülürse de, bu ikisi arasında da fark vardır. Çünkü feodal biçimde köle, derebeyine birey olarak bağlıdır; Asya tipindeyse bireyin devlet memuruna bağımlılığı, topluluğun devlet bağımlılığından doğal dolaylı bir bağımlılıktır. 4. Asya tipi, sınıfsız toplumdan sınıflı topluma geçişe özgü bir sosyal organizasyon biçimidir ve bu uyuşmazlığı içermektedir. Burada devlet ve egemen sınıf, üretim koşullarına doğrudan doğruya müdahale eder. Toplum ürünün bir kısmını peşin pay olarak alan bir devlet aristokrasisi doğmuştur.. Asya tipi üretim biçimi üstünde yapılan yeni çalışmalar ve tarih alanında meydana çıkarılan yeni gerçekler Asya tipinin büyük çapta çalışanlardan (eski Mısır ve Mezopotamya'daki büyük vadilerin kurutma, sulama ve inşaatı gibi) doğmuş bulunan biçimleri olduğu gibi, böylesine büyük çalışmaların dışında kalmış biçimlerinin de bulunduğunu, tarımlı ya da tarımsız çeşitli biçimleri olduğunu ortaya koymuştur. Genel olarak Asya tipi üretim biçimine düzenli bir üretim fazlası vardır ve gelişmesini de iç çelişmesi sağlamaktadır. Asya tipi üretim biçiminin iç çelişmeleri sınıfsız ve sınıflı toplumun bir arada ve iç içe bulunuşundan, devletin köylü emeğini elinde tutarak bir pazarın gelişme imkanlarını sınırlandırmasından, özel mülkiyetin gerçekleşmemesinden doğmuştur. Bu


67 çelişmeler, ya eski Yunan ve Roma'da olduğu gibi Antik üretim biçiminden köleci üretim biçimine geçmek ya da köleci bir aşamadan geçmeksizin derebeylik düzeninin bazı biçimlerine dönüşmek yoluyla iki biçimde çözülmektedir. Ancak bu çözümler tarihsel çözümlerdir. Günümüzde, birçok evrim biçimleri gibi Asya tipi üretim biçiminin kalıntıları da, genel anamalcı üretimin gelişmesiyle şartlanmıştır. Böylece Rus toplumunun önceleri göçebe-çoban özellikleri yapısını, sonra ATÜT benzeri köy komünleri dönemini, sonra da tarımda serfliğin olduğu feodalizm dönemlerini görmüş olduk. Rusya’da köy komünleri dönemi (ATÜT) olsun, daha sonraları oluşan feodalizm dönemi olsun, ne ölçüde yaşanıp yaşanmadığı konusu, Avrupa Feodalizmine benzeyip benzemediği konusu, tarihçiler arasında çok tartışılan bir konu olmuştur. SSCB ve özellikle Stalin döneminde tarih, var olan gerçekliğe göre değil ideolojiye göre yazdırılmıştır. Çarlık Rusya’sına Osmanlı gibi ülkelerden bakıldığında bir Avrupa ülkesi gibi görünür ama Avrupa’dan bakılınca Doğu ülkesi gibi görülüyordu.

Rusya’da 1905 Öncesi Kapitalizmin Gelişme Dinamiklerine Bakış Kapitalizmin ilk geliştiği ve yerleştiği ülke İngiltere’dir. Başka iddialarda vardır ama hakim olan görüş bu yöndedir. Kapitalizmin yıllar süren gelişimini basit üretim, el emeği, manifaktür, lonca gibi küçükten başlayarak büyümesi olayı Çarlık Rusya’sında yaşanmamıştır. Çarlık Rusya’sı bu aşamaları atlayarak kapitalizme fabrikaların inşası aşamasından başlamıştır. Bunu batının gelişmiş kapitalist ülkelerle kurduğu ilişkilerle, onlardan gelen sermeye ve o gün için ileri diyebileceğimiz teknikle yapmıştır. Çarlık Rusya’sında çok zayıf ve eğreti olan burjuvazi hiçbir toplumsal harekete öncülük edememektedir. Onun için Rusya’nın sosyalistleri devrimlerde işçi-köylü ittifaklarını kurarak toplumu ileriye götürme düşünceleri üzerinde durmuşlardır. Burjuva demokratik devrimini de işçi köylü devrimci demokratik diktatörlüğünü de bunlara dayanarak ortaya koymaya çalışmışlardır. Burjuvazi aslında var olduğu her yerde azınlıktır, toplumun kendi dışında olan sınıflarını yanına çekerek iktidarını


67 kurabilmekte ve sürdürebilmektedir. Çarlık Rusya’sında kapitalizmin böyle gelişmesi burjuvaziyi devrimler karşısında korkak ve kararsız yapmıştır. Hatta gelişen işçi sınıfı mücadelesinden dolayı sürekli çarlığa yakınlaşmak zorunda kalmıştır. Çarlık üzerinden işçi sınıfı hareketinin ezilmesini sağlamaya çalışmıştır. Burjuvazinin yapması gereken görevleri bu defa proletarya yapmaya çalışmıştır. Önderler hep bunun teorisini oluşturmaya çalışmışlardır. Çarlık Rusya’sı tarımsal alanda feodal üretimin hüküm sürdüğü bir ülkedir. Toprak ağalığı, derebeylik devam etmektedir. Serfliğe ancak 19. yüzyılın (1860) ortalarında son vermiştir. O da Kırım savaşında ki yenilgiden ve köylü ayaklanmalarının oluşmasından sonra olmuştur. Ama kırda köylülüğün yeni icat edilen oyunlarla katmerli bir şekilde sömürülmesi ve sırtındaki sopa kesintisiz olarak devam etmiştir. Çarlık, krallık, padişahlık bunlar ortaçağın, feodalitenin, toprağa dayalı üretimle sınırlı kapitalizmin gelişmediği ülkelerde hüküm süren ilişki ve kurumlardır. Bu sistemlerin içinde doğup gelişen burjuvazi eninde sonunda bu kurumları parçalayıp yıkar ve kendi kurumlarını, kendi iktidarını tesis eder. Kral, şah, çar eğer burjuvazinin lehine iktidardan çekilirse kapitalizm döneminde de kalabilir ve ancak burjuvazi yeteri kadar güçlenmişse temsilen (sembol) var olur gerçekte bir hiçtir, iktidar erki yoktur. Rusya’nın zayıf iç dinamiği batının sermeyesi ve tekniğiyle birleşince gelişme yolunu tuttu. Rusya’da belli başlı kentlerinde kapitalizmi geliştirdi. Kazandığı artı-değerin bir kısmını batının kapitalist-emperyalistlerine, bir kısmını da çara vermek zorunda kalıyordu. Hasılı Rusya’da kırda ve kentte oluşan sosyal yapı böyle eğretiydi. Serbest rekabetçi kapitalizm, tekelci aşamayla emperyalizme dönüşünce (sanayi sermeyesi ve banka sermayesinin birleşmesi tröstlerin ortaya çıkışı) ulusal sınırları bir kenara bıraktı. Dünya’nın bütününü etkileyen bir nitelik kazandı. Eskiden emtia dolaşımı yapılıp karlar edilirken bu defa sermeye ihracına, diğer ülkelerde ki iç dinamikle ortak yatırımlara girişerek onları da sanayileştirdi ve birbirine bağlı bir Dünya ekonomisi kurdu. O nedenle emperyalizmden bahsederken sadece bir ülkenin yapısından bahsetmeyi


67 değil sömürge, bağımlı ülkeleri etkileyen, üretici güçlerin gelişmesine, proletaryanın ortaya çıkmasına yol açan ve o ülkelerin devrimlerini hazırlayan bir yapıdan bahsetmek gerekir. Emperyalist sisteme bağlı olan sömürge ülke devrimleri, bu bağımlılık ilişkilerini göz önünde bulundurulmadan gerçekleşemez. Esas olanda, bu ülke devrimlerinin teorisi ve taktiği Dünya emperyalist sistemini çözümleyerek bunların ışığında kendi ülke devrimlerini hazırlamaktır. Proleter devrimin karşısında ki gücün bir kısmı kendi ülkesinin burjuvazisiyse diğer bir kısmı bu burjuvaziyle birleşmiş olan emperyalist burjuvazidir. Bu durum ülke içinde devrimde sınıfların mevzilenmesini etkilemektedir. Proletaryanın devrimde ittifaklarını oluşturacak, belirleyecek bir durumdur. Devrimin modelini, itici güçlerini, önder güçlerini, yedek güçlerini belirleyecek bir durumdur. Strateji ve taktiği, devrim öncesi mücadeleyi, devrim sonrası devrimi ayakta tutmayı belirleyen bir durumdur. Marks ve Engels devrim teorilerini ortaya koyarken, üretici güçlerin en gelişmiş olduğu ülkelerde devrimlerin gelişeceğini ileri sürmüşlerdi. Buna göre Almanya, Fransa, İngiltere gibi Batı Avrupa ülkelerinin devrimleri üzerinde eğilmişlerdi. Bu eğilim Lenin döneminden beri değişti. Devrimler artık emperyalist zincirin en zayıf ve çelişkilerin en keskin olduğu halkasında gerçekleşecektir. Emperyalist sistem, Dünya’da girdiği bütün ülkelerde devrimin nesnel şartlarını oluşturuyor, yani üretici güçleri geliştiriyordu. O ülke devrimcilerinin bu defa devrimin diğer ayağı olan öznel şartlarını geliştirmeleri gerekiyordu. Devrim, bu ekonomik gelişmenin yanında toplumun sosyal uyanışının olmasını gerektiriyordu. Eğer sosyal uyanış, ekonomik gelişmenin ilerisindeyse burada artık devrimci durum olgunlaşmıştır.


67 Faydalanılan kaynaklar: -S. Harun Yılmaz / Rusya’da Devlet Merkezli Sistem ve Bürokrasi / Versus Kitap / 2006 -Vahakn N.DADRIAN / Ulusal ve uluslararası hukuk sorunu olarak JENOSİD / Belge yayınları / 1995 -İlkel, köleci ve feodal toplum – Zubritski-Mitropolski-Kerov -http://kalemlervekiliclar.blogcu.com/koleligin-tarihi-serf-nedir/4112499 - Karl Marks Formen die der Kapitalischen Produktion Vorhergehn / Kapitalizm Öncesi Ekonomi Şekilleri adlı Türkçe çeviri, Ankara 1967

RUS DEVRİMİ VE REEL SOSYALİZM-II Rusya Sosyal-Demokrat İşçi Partisi'nin (RSDİP) Kuruluşu Uğruna Verilen Mücadeleye Bakış… Rusya’da 1883 – 1901 dönemi RSDİP’in kuruluşu için mücadele dönemidir. Rusya’da Marksist hareketler gelişmeden önce Narodnizm etkili bir akım durumundadır. Narodnizm köylü sınıfa dayanan ve şiddet temelinde örgütlenen, suikastlar düzenlemeye çalışan bir yapıdaydı. Narodnizm, işçi sınıfı önderliğini, işçi sınıfının iktidarı alabilecek yegane sınıf olduğunu kabul etmiyordu. Narodnizm bölünmeye uğrar ve yaptığı eylemlerle çıkmaza girer ve geriler. Çoğu da bu mücadeleyi bırakır ve zengin köylülüğün temsilciliğine soyunurlar. Narodnizm’e karşı ideolojik mücadeleyi önceleri Plehanov, sonralarıda esaslı bir biçimde Lenin verir. Lenin aslında ilk dönemlerde Narodnik’tir. Abisinin Çara suikast girişiminden dolayı idam edilmesi onu derinden etkiler. Böylece Narodnizm’e bir yakınlık duyar. Lenin çok okuyan, araştıran birisidir. Kafası muazzam çalışan birisidir. Marks’ın-Engels’in kapital ciltleri dahil bütün eserlerini okur. Bundan sonra asıl çizgisini oluşturur. Lenin Narodniklere yönelik eleştirilerini, “Halkın dostları kimlerdir ve sosyal demokratlara karşı nasıl savaşırlar” adlı eserinde toplamıştır. Rusya’da Plehanov’un Marksist klasikleri çevirmesi ülkenin Marksist entellektüel ve düşün dünyasına önemli katkılar yapmıştır. İlk Marksist


67 grup olan Plehanov’un önderi olduğu “Emeğin Kurtuluşu” grubu Marks’ın ve Engels’in eserlerini yurt dışında basarak ülkeye gizlice gönderdiler ve yaygın bir şekilde okunmasını sağladılar. Rusya’ nın 1883 kuruluşlu ilk Marksist örgütü bu örgüttü. Plehanov’da eski bir Narodniktir. Yurtdışına çıkınca incelediği klasikler sonrasında Marksist olur. Lenin aynı dönemde Petersburg’a geçer ve ileri işçilere teorik dersler verir. Burada “işçi sınıfının kurtuluşu için mücadele birliği” grubunu kurar. Bu arada ülkede grevler, direnişler, işçi hareketleri de olmaktadır. Lenin'in önderliği altında "İşçi Sınıfının Kurtuluşu için Mücadele Birliği", işçilerin iktisadi talepler -çalışma koşullarının iyileştirilmesi, iş gününün kısaltılması, ücretlerin yükseltilmesi- uğruna mücadelesini, Çarlığa karşı siyasi mücadeleyle birleştirdi. "Mücadele Birliği", işçileri siyasi bakımdan eğitti. Böylece Rusya'da ilk kez, --Sosyalizmin işçi sınıfı hareketiyle birliğini sağlama düşüncesini -- pratiğe geçirmeye başlandı. Petersburg "Mücadele Birliği", Rusya'nın diğer şehir ve bölgelerindeki işçi çevrelerinin benzeri birliklerde bir araya gelmesini büyük ölçüde hızlandırdı. Doksanlı yılların ortasında Trans-Kafkasya'da Marksist örgütler ortaya çıktı. 1894'te Moskova'da Moskova "İşçi Birliği" kuruldu. Doksanlı yılların sonunda Sibirya'da "Sibirya Sosyal-Demokrat Birliği" kuruldu. Doksanlı yıllarda İvanovo-Voznessensk, Yaroslavl, Kostroma'da Marksist gruplar ortaya çıktı ve sonradan birleşerek "Sosyal-Demokrat Parti Kuzey Birliği"ni kurdular. 1890'lann ikinci yarısında Don üzerindeki Rostov'da, Yekaterinoslav, Kiev, Nikolayev, Tula, Samara, Kazan, Orekhovo-Zuyevo ve diğer şehirlerde sosyal-demokrat gruplar ve birlikler kuruldu. Petersburg "İşçi Sınıfının Kurtuluşu İçin Mücadele Birliği"nin önemi, Lenin'in sözleriyle, “işçi sınıfı hareketine dayanan bir devrimci partinin ilk kayda değer nüvesi” olmasıydı. Rusya’da birçok bölgede birbirinde ayrı gruplar halinde Marksist hareketler ortaya çıkar. Bunları bir çatı altında toplama gereği duyulur. Bu amaçla, Mart 1898'de Minsk'te Rusya Sosyal-Demokrat İşçi Partisi'nin (RSDİP) I. Kongresi için toplantı gerçekleşir. Ama kongre Lenin’in sürgünde olduğu bir dönemde yapılır ve manifesto, ilkeler, program ve diğer siyasal kararlarda zayıf kalırlar. Beklenen birleşme de gerçekleşmez ve kongreye toplam 9 kişi katılır.


67

Lenin sürgündeyken kendi grubunda ekonomizm akımı gelişir ve Lenin bu ekonomizm konusu üzerinde eserler ortaya koyarak ekonomizme karşı mücadele eder. Sürgünden sonra “Iskra” gazetesini çıkararak mücadeleyi devam ettirir. Bunu yurt dışında bulunan “Emeğin Kurtuluşu” grubuyla birlikte yapar. Bu ekonomizm olayı başkalarını da etkiler yaygın bir hal alır. Bu durum Lenin’i ekonomizme karşı sistemli bir ideolojik mücadele yürütmesine yol açar. RSDİP II. Parti Kongresi 17 Temmuz 1903'te açıldı. Bu kongre bazı yerlerde 1902 olarak geçer. Kongrenin tartışma merkezinde Lenin’in parti örgütlenme konusu damgasını vurur. Lenin’in ileri sürdüğü parti örgütlenme tarzına karşı muhalefet oluşur. Ancak tartışmalar demokratik muhtevada yürür. Partide herkes dilediği gibi görüşünü söyler. Bu tartışmaların sonucunda parti Menşevik Bolşevik adlarında iki hizbe bölünür. Bu iki hizip arasında uzun yıllar ideolojik mücadele sürmüştür. Aynı parti içinde kalarak her iki hizipte ayrı merkez yayın organları çıkarmıştır. Bunların birleşmesi için çesitli yıllarda çabalarda olmuştur. Burada benim dikkat çekmek istediğim husus şudur: partide birbirlerine karşı ideolojik mücadele eden kişiler birbirlerini öldürmemişlerdir. Uydurma mahkemeler yaparak bir birlerini infaz etmemişlerdir. Partide, örgütte, hizipte ideolojik mücadeleyi esas almışlardır. Örgüt komiteleri, konseyleri, o günkü konjüktürde oluşturulmuş olan kolektif örgütlenmelerin yapısı bozulmamıştır. Olağanüstü beyin olan Lenin bile önerilerini bu kollektif organlarda tartışılmasını ve oy birliğiyle kabul edilmesini sağlamaya çalışmıştır. Lenin, ünlü makalesi “Nereden Başlamalı?” da, daha sonra ünlü “Ne Yapmalı?” eserinde geliştirdiği, Parti inşasının somut bir planını çizdi. Lenin’in o dönemde ortaya koyduğu parti örgütlenmesi modeli, Marks’ın yazdığı örgütlenme modeline uymuyordu. O nedenle partide ileri sürdüğü örgüt modeline herkes garip bakıyordu. Bolşevik adı her ne kadar çoğunluk anlamına gelse de Bolşevikler bir defaya mahsus ve birilerinin katılmadığı kongrede çoğunluk adını almışlardır ama gerçekte partide bir grup olarak çoğunluk değildirler. Yıllar ilerledikçe partide olan gruplar arasında çoğunluk, azınlık durumları zaman zaman değişmektedir.


67

Lenin, “Bir Adım İleri İki Adım Geri” adlı eserini bu yoğun tartışmalar üzerine kaleme almıştır. Gerek Rus, gerek Alman devrimcileri Lenin’in ileri sürdüğü örgüt modelini eleştiriyor, anti-demokratik buluyorlardı. Lenin, katı, disiplinli, merkezi yönü ağır basan, herkesin üye alınmadığı, profesyonel devrimcilerin kabul edileceği bir parti örgütü modeli öneriyordu. Bu uzun yılar süren tartışmaların ilk kıvılcımıdır. Bu tartışma oldukça geniş bir ayrışma, birleşme olaylarına yol açacaktır. Bu tartışmalar yaşanırken, aynılar aynı yerde, ayrılar ayrı yerde durur. Fakat aynı dönemde sürekli bir eylemlilik içinde olan işçi sınıfı eylemlerini, kitlesel grevler, gösteriler, direnişler biçiminde sürdürmektedir. Önderler böyle ne yapacaklarını tartışıp dururken, alttan alta sınıf mücadelesi gelişiyor, keskinleşiyordu. Eğer bu sınıf mücadelesi olmasa Marksistlerin yapacağı bir şey olmazdı. Partide, örgütte ordusuz general durumuna düşerdi. Lenin, bu dönemde, parti örgüt yapısına ilişkin en net açıklamasını “Bir Yoldaşa Mektup” adlı makalesinde formüle edecekti. Parti, gizlilik ve süreklilik esasına dayalı hareket ettiğinden: I-Merkez Organ, II-Merkez Komite biçiminde örgütlenecektir. Bunlardan Merkez Organı, ideolojik önderlik sorumluluğunu yürütecek; Merkez Komite ise, doğrudan ve pratik önderlik sorununu yürütecektir.


67

RUS DEVRİMİ VE REEL SOSYALİZM-III 1905 (I. Rus Devrimi) Demokratik Devrim İçin Ayaklanılan Dönem (İşçiKöylü Devrimci-demokratik Diktatörlüğü İçin Mücadele ) Bu koşularda 1905 yılına gelmiş olduk. 1905 I. Rus devriminin yaşandığı yıldır. Lenin, bu devrimi, işçi-köylü devrimci-demokratik bir diktatörlüğe geçiş olarak adlandırmıştır. Devrimin hedeflerini böyle açıklamış, mücadelenin ve iktidarın yönünü böyle koymuştu. Sosyalist devrime geçişi daha sonraya almıştı. Süregelen işçi hareketleri, 3 Ocak’ta Petersburg’da 4 işçi arkadaşlarının işten atılmasını protesto eden ve tekrar işe alınmasını isteyen bir işçi eylemi ortaya çıkarır. Bu eylem 200 bin kişinin katılımıyla 22 Ocak 1905’de Petersburg’da çarın kışlık sarayına doğru yürüyüşle devam eder. Çar bunlarla görüşmeyi kabul etmediği gibi kitlenin üzerine ateş açılması talimatını vererek yüzlerce eylemciyi katleder. Bu olay Rus devrim tarihine kanlı Pazar olarak geçer. Çar bu en masum işçi eylemini kanla bastırmıştır. Bu bastırma harekatında yaklaşık 1000 kişi ölmüş 2000 kişide yaralanmıştır. Ama bu kanlı olay işçi sınıfını eğitmiş, bilinçlendirmiş, dostun-düşmanın nerede olduğunu göstermişti. Çara karşı duyulan öfke daha da arttı. Grevler, ayaklanmalar, protestolar bir biri ardına devam ediyordu. Artık işçi sınıfı da muazzam bir hareket halindeydi, çar sokak mücadelelerini kaybedeceğini anlamıştı. Bu olay tüm Rusya'da büyük tepkilere sebep oldu. Sadece o ay grevlere 450.000 işçi katıldı. Kitleler Kahrolsun zorbalık sloganıyla sokaklara dökülmüştü. Bu olayla sosyal demokrat partilerin (özellikle işçiler ve köylüler üzerindeki) etkinliği arttı ve bu olay bir anlamda başarısız 1905 Devrimi'nin kıvılcımı olmuştu. Aynı ay içinde Kara Deniz’ de Çar’a bağlı Potemkin zırhlısında bir ayaklanma ortaya çıkıyordu. Ayaklanmayı bastırmak için Çarın gönderdiği filolar Potemkin zırhlısına ateş açmayı ret ettiler. Potemkin zırhlısı yakıtı azaldığı için Romanya’ya giderek bu ülke yöneticilerine teslim oldu. Daha sonra bu isyancıların bir bölümü idam edildi, bir bölümü de kürek cezasına çarptırıldı bir bölümü de sürgüne gönderildi. Böylece Çar’a karşı muhalefet, kendi ordusu da dahil oldukça genişlemiş oluyordu. Bu kargaşa


67 ve kaos ortamında, Petersburg’da bir “işçi temsilcileri sovyeti insiyatifi” ortaya çıktı. 1904 yılında başlayan Japon-Rus savaşı Çarlık ve Rusya için tam bir felaket olur. Japonya savaş ilanını açıklamadan aniden saldırıya geçmiş ve Kore'yi ele geçirip Rusya'dan Port Arthur'u ve Sakhalin adasının yarısını almıştı. Bu savaşta yüz binlerce asker hayatını kaybetmişti. Çarın gönderdiği deniz kuvvetlerine ait savaş filoları da tahrip edilmiş bir kısmı da esir alınmıştı. Çar bu savaşın kendisini içeride güçlendireceğini sanıyordu ama tam tersi oldu. İşte Rusya 1905 devrim yılına bu koşullar altında gidiyordu. Nisan 1905’ de RSDİP III. Kongresini yaptı. Lenin’ in devrime ilişkin strateji ve taktiği, Menşeviklerin dışlanmasıyla kabul edildi. Lenin, silahlı bir ayaklanmayla, işçi ve köylü diktatörlüğünün bir an önce gerçekleşmesinin mümkün olduğunu ortaya koydu. III. Parti toplantısında kabul edilen kararlar şunlar idi: “...Rus Sosyal-Demokrat İşçi Partisinin Üçüncü Kongresi, şu karara varır: a) Devrimin izleyebileceği en olası yol konusunda işçi sınıfının somut bir fikir edinmesinin sağlanması, ve devrimin belli bir anında, programımızın bütün ivedi siyasal ve ekonomik istemlerinin (asgari programın) gerçekleşmesini proletaryanın ondan isteyebileceği geçici bir devrim hükümeti kurulması zorunludur. b) Kesinkes önceden kestirilemeyen güçler mevzileşmesi ve öteki etkenler yüzünden, partimizin temsilcileri, bütün karşı-devrimci girişimlere karşı amansız bir savaşım vermek ve işçi sınıfının bağımsız çıkarlarını korumak için, devrimci hükümete katılabilirler. c) Bu katılmanın kaçınılmaz koşulu, temsilcilerinin parti tarafından sıkı bir biçimde denetlenmesi ve tam bir sosyalist devrim uğrunda çaba gösteren sosyaldemokrasinin bağımsızlığının sürekli bir biçimde korunması ve, bunun sonucu olarak, bütün burjuva partilerine uzlaşmaz bir biçimde karşı durmasıdır.


67 d)

Sosyal-demokrasinin geçici devrim hükümetine katılmasının olanaklı olup olmadığına bakmaksızın, sosyal-demokrat parti tarafından yönetilen silahlanmış bir proletarya düşüncesini proletaryanın en geniş kesimleri arasında yaymalı ve devrimin kazanımlarının savunulması, pekiştirilmesi ve genişletilmesi yolunda geçici hükümete sürekli baskı yapmalıyız." …

V. İ. Lenin, İki Taktik Demokratik Devrimde Sosyal Demokrasinin İki Taktiği 1905 devriminin şiarları; I. “ayaklanmanın başında ve seyri içinde büyük öneme sahip olabilecek siyasi kitle grevleri”nin uygulanması [Lenin, “Demokratik Devrimde Sosyal-Demokrasinin İki Taktiği”, s. 65]; II.

“8 saatlik işgününün ve işçi sınıfının gündemde duran diğer taleplerinin derhal, devrimci yoldan gerçekleştirilmesi”nin örgütlenmesi [aynı yerde, s.28];

III.

çiftlik sahiplerinin topraklarına el konulması dahil, “bütün demokratik dönüşümleri” -devrimci yoldan- “uygulamak için derhal devrimci köylü komitelerinin örgütlenmesi” [aynı yerde, s. 81];

IV.

işçilerin silahlandırılması.

Lenin, 1905 yılında ki devrimle oluşacak geçici devrimci hükümetin, eğer çarlık üzerinde tayin edici zaferi güvencelemek istiyorsa, proletarya ve köylülüğün diktatörlüğünden başka bir şey olamayacağı sonucuna vardı. “Çarlık üzerinde devrimin tayin edici bir zaferi”, diye yazıyordu Lenin, “PROLETARYA VE KÖYLÜLÜĞÜN DEVRİMCİ DEMOKRATİK DİKTATÖRLÜĞÜDÜR “... Ve böyle bir zafer tam da bir diktatörlük olacaktır, yani kaçınılmaz olarak askeri zora, kütlenin silahlandırılmasına, ayaklanmaya dayanmak zorunda olacaktır, 'yasal', 'barışçıl' yoldan kurulmuş şu ya da bu kuruma değil. Bu ancak bir diktatörlük olabilir,


67 çünkü proletarya ve köylülük için acil ve kesinkes vazgeçilmez olan değişikliklerin gerçekleştirilmesi, çiftlik sahiplerinin, büyük burjuvazinin ve Çarlığın çılgın direnişine sebep olacaktır. Diktatörlük olmadan bu direnişi kırmak, karşı-devrimci girişimleri defetmek imkansızdır. Ama bu elbette sosyalist değil, demokratik bir diktatörlük olacaktır. (Devrimci gelişmenin bir dizi ara aşamalarından geçmeksizin) kapitalizmin temellerine dokunacak durumda olmayacaktır. En iyi halde o, toprak mülkiyetinin köylülük lehine yeniden köklü bir şekilde dağıtımını yapacak, cumhuriyetin kurulması dahil, tutarlı ve tam demokratizmi gerçekleştirecek, yalnızca kırın değil, fabrika yaşamından da tüm Asyai özellikleri ve kölelik ilişkilerini kazıyacak, işçilerin durumunu ciddi biçimde iyileştirmenin, yaşam düzeylerini yükseltmenin temellerini atacak ve son olarak -ama bu sonunculuk önem bakımından değil- devrim ateşini Avrupa'ya taşıyacak durumda olacaktır. Böyle bir zafer, bizim burjuva devrimimizi asla sosyalist bir devrim kılmayacaktır; demokratik devrim, burjuva toplumsal-ekonomik ilişkiler çerçevesinin dolaysız dışına çıkmayacaktır; ama yine de Rusya'nın ve tüm dünyanın gelecekteki gelişmesi için böyle bir zaferin önemi muazzam olacaktır. Rusya'da başlanmış bulunan devrimin tayin edici zaferi kadar hiçbir şey, dünya proletaryasının devrimci enerjisini bu denli artırmayacak, onun tam zaferine götüren yolu bu denli kısaltmayacaktır.” [Lenin, Demokratik Devrimde Sosyal-Demokrasinin İki Taktiği, s. 48/49.] Devrimin kapsamı ve Marksist partinin ona vereceği karakter sorununu incelerken, Lenin şöyle yazıyordu: “Proletarya, otokrasinin direnişini şiddet yoluyla kırmak ve burjuvazinin yalpalayan tavrını etkisiz hale getirmek için, köylü yığınlarıyla ittifak kurarak demokratik devrimi sonuna kadar götürmelidir. Proletarya, burjuvazinin direnişini şiddet yoluyla kırmak ve köylülüğün ve küçükburjuvazinin yalpalayan tavrını etkisiz hale getirmek için, nüfusun yarı proleter unsurlarıyla ittifak kurarak sosyalist devrimi başarmalıdır. Yeni Iskra'cılarına (yani Menşeviklerin -Red.), devrimin coşkulu ilerleyişi konusunda bütün savlarında ve kararlığında o denli dar biçimde sundukları proletaryanın görevleri işte bunlardır.” [Lenin, Demokratik Devrimde Sosyal-Demokrasinin İki Taktiği, s. 92.]


67 Daha ileride: “Bütün halkın ve özellikle köylülüğün başında –tam özgürlük için, tutarlı demokratik devrim için, cumhuriyet için! Bütün emekçilerin ve sömürülenlerin başında- sosyalizm için! Devrimci proletaryanın siyaseti pratikte bu olmalıdır, devrim sırasında her taktik meselenin çözümünü ve işçi sınıfı partisinin her pratik adımını belirlemesi ve onun içine işlemesi gereken sınıf şiarı bu olmalıdır.” [Aynı yerde, s. 104.] Hiçbir belirsizlik kalmaması için Lenin, “İki Taktik” kitabının çıkışından iki ay sonra, “Sosyal-Demokratların Köylü Hareketi Karşısındaki Tavrı” makalesinde şu açıklamayı yapıyordu: “Demokratik devrimden derhal ve gücümüz ölçüsünde, sınıf bilinçli ve örgütlü proletaryanın gücü ölçüsünde, sosyalist devrime geçişe başlayacağız. Biz kesintisiz devrimden yanayız. Yarı yolda durmayacağız:' [Lenin, Seçme Eserler, cilt 3; s. 138.] Lenin, Marks ve Engels’in terk ettikleri kesintisiz devrim teorisinin kapitalizmin sürekli bunalımlar döneminde (emperyalist dönemde) işçi sınıfının devrim teorisi olduğunu kabul etti. Çarlık Rusya’sında demokratik devrim burjuvaziden çok proletaryanın işine yarar. Proletarya ile burjuvazi arasındaki mücadele ancak gerçek bir burjuva demokrasisi şartlarında sonuna kadar gelişebilir. İşçi sınıfı Çarlık Rusya’sında kapitalizmden değil, kapitalizmin yeterince gelişmiş olmadığından dolayı sıkıntıdadır. Sonuna kadar yapılacak burjuva demokratik devrimi kapitalizmin ve dolayısıyla üretici güçlerin gelişimini engelleyen her şeyi ortadan kaldıracaktır, ve ancak o zaman proletarya ile burjuvazi arasındaki mücadele büyük bir hızla gelişecektir. Ayrıca işçi sınıfının eğitim ve örgütlenme için burjuva demokrasisinin özgürlüklerine ihtiyacı vardır. Özgürlük için mücadele sosyalizm mücadelesinin ayrılmaz bir parçasıdır. Lenin bunu şöyle anlatıyor: “Ancak en kalın kafalılar, şu anda gelişmekte olan demokratik devrimin burjuva köklerini inkar edebilirler; ancak en saf iyimserler, işçi yığınlarının sosyalizmin amaçları hakkında ve bu amaçlara ulaşmak için tutulacak yol hakkında henüz pek az şey bildiklerini unutabilirler. Ve hepimiz inanıyoruz ki, işçilerin kurtuluşu, işçilerin kendilerinin eseri olacaktır; yığınların bilinci ve örgütlenmesi olmadan, yığınları burjuvazinin tümüne


67 karşı açık sınıf mücadelesi yoluyla hazırlamadan ve eğitmeden, bir sosyalist devrim söz konusu olamaz (...) Kim sosyalizme siyasi demokrasi dışında başka bir yoldan varmak istiyorsa, kaçınılmaz olarak, hem iktisadi bakımdan, hem siyasi bakımdan saçma ve gerici sonuçlara varır (...) O halde, bütün Rusya’da yüz binlerce işçiyi gidin örgütlendirin, milyonlarca emekçinin programımızı desteklemesini sağlayın. Bunu bir deneyin, ve anarşistçe boş palavralarla yetinmeyin, ve o zaman hemen göreceksiniz ki, örgütlendirme ve bilinçlendirme işinin, bu sosyalist eğitimin işinin başarısı, demokratik devrimin eksiksiz gerçekleştirilmesine bağlıdır.” [ Lenin, İki Taktik, s. 23.] Lenin, demokratik ve sosyalist devrimdeki değişik sınıf mevzilenmesini şöyle anlatıyor: ‘Demokratik mücadelenin şartları neden sosyalist mücadelenin şartları ile aynı değildir? Çünkü, şüphesiz ki, işçi sınıfı bu ikili mücadelenin her birinde ayrı ayrı müttefiklere sahip olacaktır. Demokratik mücadele, işçiler tarafından burjuvazinin bir kesimiyle, özellikle küçük-burjuvaziyle birlikte yürütülür. Oysa, sosyalist mücadele, işçiler tarafından burjuvazinin tümüne karşı yapılır. Bürokratlara ve büyük toprak sahiplerine karşı mücadele, zengin ve orta köylü dahil bütün köylülerle birlikte yürütülebilir ve yürütülmelidir. Oysa burjuvaziye dolayısıyla da zengin köylülere karşı mücadele doğru bir şekilde ancak köy proletaryası ile birlikte yürütülebilir.” [Lenin, Küçük-Burjuva Sosyalizmi ve Proleter Sosyalizmi, Toprak Meseleleri, s. 32. ] Devrim süreci kesintisizdir. Demokratik ve sosyalist devrim arasında Çin Seddi yoktur. Proletarya demokratik devrimden sonra köy proleterleriyle ittifak kurarak sosyalist devrim için mücadeleye devam eder. “Proletarya, otokrasinin direnmesini zora başvurarak ezmek ve burjuvazinin tutarsızlığını zararsız hale getirebilmek için köylü yığınlarıyla ittifak kurarak, demokratik devrimi sonuna kadar gerçekleştirmelidir. Proletarya, burjuvazinin direnmesini zora başvurarak ezmek ve köylülerin


67 ve küçük-burjuvazinin tutarsızlığını zararsız hale getirmek için yarıproleter unsurlar yığınını yanına alarak sosyalist devrimi yapmalıdır.” [ Lenin, İki Taktik, s. 117. ] Kongre sonrası hızla silahlanma yoluna gidildi. Petersburg sovyeti hükümete vergi ödememek gibi eylemler örgütlemeye çalıştı fakat etkisiz kaldı. Yapılan genel grev çağrıları, Moskova’da işçi ayaklanmasına dönüştü. Moskova’da ayaklanma daha sonraları iktidara karşı silahlı ayaklanmaya, silahlı sokak çatışmalarına dönüşür. Bu çatışmalar, Çar kuvvetlerince bastırılır. Ancak silahlı muhalefet güçleri, kenar mahallere çekilir, barikatlar kurar ve oralarda tutunmaya çalışır. Hareket gittikçe ağır bir yenilgiyle karşılaşmıştır. 1907 lere doğru Lenin, silahlı çatışmalara son verilmesini ister. Ancak silahlı güçlerini dağıtmaz, 1917 devrimine kadar bu silahlı güçler parti kontrolünde gizlilik ilişkileri çerçevesinde kalır. Devrimi isteyen ve silahlı ayaklanmayı kaybeden güçler iktidara gelemeyip, geri çekilmek zorunda kaldıklarına göre 1905 devrimine ne diye devrim diyoruz ? Buna aslında devrim girişimi demek daha doğru olmalı. Bu silahlı ayaklanma akabinde çarlık da reformlara gitme yolunu tutmuştur. Bu olaya ancak bu açıdan devrim olarak bakılabilir. İktidarı refomlar yapmaya zorlaması diyebiliriz. Lenin’in geri çekilme kararından itibaren o yıllar yenilgi ve gerileme yıllarıydı. Lenin bu konuda çok sayıda makaleler yazmıştır. “Gerçek dostlar yenilgi dönemlerinde belli olur” diyordu. Zamanla Çarın oluşturduğu Duma seçimlerine RSDİP adayları da katılır. Bazı milletvekillikleri de kazanırlar. Demek ki mücadele sadece silahlarla değil var olan diğer araçlarla da sürdürülüyor.


67

RUS DEVRİMİ VE REEL SOSYALİZM-IV Yenilgi Ve Geriye Çekilme Yılları --- “ Tarihin büyük savaşları ve devrimin büyük görevleri ancak, ileri sınıflar tekrar tekrar saldırıya geçtikleri ve yenilgi deneyimiyle akıllanmış olarak zaferi kazandıkları için yapılabilmiş ve çözülebilmiştir. Yenilen ordular iyi öğrenir.”--- (Lenin) Nisan 1906’ da birlik amacıyla IV. Kongre toplanır. Bu kongrede Partinin Menşevik ve Bolşevik kanatlarının birleşmesi üzerinde durulur. Ancak her ne kadar birleşme olsa da, bu birleşme biçimsel olur ve her iki kanatta kendi örgüt, yayın ve organlarını devam ettirir. RSDİP’de oylamalarda merkez komitesini eline geçiren Menşevikler, Rusya’da işçi, köylü, asker hareketlerine önderlik edemedi. Bundan sonra Bolşevikler yeni bir kongre talep ettiler. Bu nedenle 1907 Mayıs'ında Londra'da V. Parti Kongresi toplandı. Bu kongre parti içinde olan Menşevik akıma karşı zafere dönüştü. Devrimci hareketin sonuçlarını toparlayan V. Parti Kongresi, Menşeviklerin çizgisini uzlaşıcı bir çizgi olarak mahkum etti ve Bolşeviklerin çizgisini devrimci-Marksist çizgi olarak onayladı. Böylece, Birinci Rus Devriminin tüm seyrinin doğrulamış olduğu şeyi bir kez daha doğruladı. Devrim, Bolşeviklerin, durum gerektirdiğinde saldırmayı bildiklerini, ön saflarda saldırmayı ve tüm halkı taarruza kaldırmayı öğrendiklerini gösterdi. Ama devrim ayrıca, Bolşeviklerin, durum elverişsiz bir niteliğe büründüğünde, devrim gerilemeye başladığında düzgün bir şekilde geri çekilmeyi de bildiklerini; Bolşeviklerin, panik ve karışıklığa yer vermeksizin, kadrolarını koruyarak, güçlerini toplayarak doğru bir şekilde geri çekilmeyi ve yeni duruma uygun olarak saflarını yeniden düzenledikten sonra düşmana karşı yeniden saldırıya geçmeyi öğrendiklerini gösterdi. “Devrimci partiler eğitimlerini tamamlamalıdırlar. Onlar taarruz etmeyi öğrenmişlerdir. Şimdi artık bu bilimin başka bir bilimle tamamlanmasının zorunlu olduğunu anlamak gerekiyor: En iyi nasıl ricat edilecektir? Hem


67 taarruz, hem ricat bilimini öğrenmeden galebe çalmanın imkansız olduğunu anlamak gerek.”… [Lenin, Sol Komünizm Bir Çocukluk Hastalığı, s. 17.] Partinin geri çekilme döneminde yaşaması, bir çalışma tarzından diğerine kolaylıkla geçebilmesine bağlıdır. Devrimin yükselme döneminde terk edilen bazı legal çalışma tarzları yeniden kullanılmaya başlanır. Ne kadar gerici olursa olsun kitlelerle teması sağlayacak, kitleleri eğitmek için kullanılabilecek her örgüte katılınır ve çalışılır. İllegal örgütünü koruyan parti, legal mücadelede de ustalaşmak zorundadır. Lenin, sözde keskin devrimcilerde rastlanan legal mücadeleyi küçümseme hakkında şunları söylüyor: “Tecrübesiz devrimciler çok defa legal mücadele araçlarının oportünizm lekesini taşıdıklarını sanırlar, Çünkü bu alanda burjuvazi, çok defa (özellikle ‘barış’ zamanlarında, ihtilâl zamanlarında değil) işçileri aldatmış, işçilerin güveni ile oynayabilmiştir; ve bu devrimciler, illegal mücadele araçlarının en devrimci araçlar olduğunu sanırlar. Bu yanlıştır.” [Lenin, Sol Komünizm Bir Çocukluk Hastalığı, s. 106.] Bu parti kongreleri döneminde, yenilgi ve gerileme dönemlerinde, yeni durumlar, yeni felsefi uzmanları, yeni yozlaşmalar ortaya çıktı. Lenin bu felsefe uzmanlarını görünce bunlara karşı kıyasıya mücadeleye girişti. İşte “Materyalizm ve Ampiriokritisizm” adındaki kitabı bu Marksizmi yozlaştırmaya çalışan partili aydınlara karşı kaleme almıştır. Yıllar önce bu kitapları incelediğim zaman, Lenin ne diye bunları yazmış ? diye sormaktan kendimi alamamıştım. Sonradan öğrendim ki, Lenin’in bütün büyük eserleri yazmasına yol açan nedenler vardı. Yozlaşma eğilimleri ve inançsızlık, Partili aydınların, kendilerini Marksist sayan fakat hiçbir zaman sağlam Marksist olamayan bir kesimini de sardı. Bunlar arasında, (1905'te Bolşeviklerden yana olan) Bogdanov, Bazarov, Lunaçarski ile, (Menşevik) Yuşkeviç ve Valentinov gibi yazarlar da vardı. Bunlar eleştirilerini aynı zamanda Marksizmin felsefi-teorik temellerine, yani diyalektik materyalizme karşı, ve onun bilimsel-tarihsel temellerine, yani tarihi materyalizme karşı yönelttiler. Bu eleştiri, alışılagelen eleştirilerden şu farkla ayrılıyordu ki, açıkça ve dürüstçe değil, fakat gizli


67 ve ikiyüzlü bir biçimde, Marksizmin en önemli pozisyonlarını “savunma” maskesi altında yürütülüyordu. Biz özünde Marksistiz, diyorlardı bunlar, ama Marksizmi “iyileştirmek”, onu bazı temel tezlerinin yükünden kurtarmak istiyoruz. Ama gerçekte onlar Marksizme düşmandılar, çünkü Marksizme düşmanlıklarını riyakarca inkardan gelmelerine ve ikiyüzlüce kendilerine Marksist pozu vermelerine rağmen, Marksizmin teorik temellerini yıkmaya çabalıyorlardı. “Altı aydan kısa bir zaman içinde, esas olarak, hatta neredeyse yalnızca diyalektik materyalizme saldırılardan oluşan dört kitap çıktı. Bunların içinde en önde, Bazarov, Bogdanov, Lunaçarski, Berman, Hellfond, Yuşkeviç ve Suvorov'un yazılarından derlenen 'Marksist Felsefe Üzerine (?- “karşı” denseydi daha doğru olurdu) Denemeler'i (Petersburg 1908) gelir; sonra Yuşkeviç'in 'Materyalizm ve Eleştirel Gerçekçilik'i; Berman'ın 'Çağdaş Bilgi Teorisi Işığında Diyalektik'i, Valentinov'un 'Marksizmin Felsefi Yapısı'... Siyasi görüşlerinde keskin ayrılıklar olmasına karşın, bütün bu kişiler, diyalektik materyalizme duydukları kinde birleşmişlerdir, ve yine de felsefede Marksist olduklarını öne sürmektedirler! Engels'in diyalektiği 'mistik'tir, diyor Berman. Bazarov, sanki kendiliğinden anlaşılır bir şeymiş gibi, Engels'in görüşleri 'eskimiştir' diye gelişigüzel atıyor -ve materyalizm, 'çağdaş bilgi teorisi'ni, 'modern felsefe'yi (ya da 'modern pozitivizm'i), yani '20. yüzyılın doğa bilimleri felsefesi'ni böbürlenerek kendilerine tanık gösteren bu gözü pek savaşçılarımız tarafından böylece çürütülmüş oluyor.” [Lenin, “Materyalizm ve Ampiriokritisizm”, Moskova 1935, s. 1.] Bu kitapta Rus ampiriokritiklerini ve onların yabancı öğretmenlerini esaslı bir şekilde eleştirdikten sonra Lenin, felsefi-teorik revizyonizme karşı şu sonuçlara varır: 1. “Gittikçe daha incelen bir Marksizm kalpazanlığı, anti-materyalist öğretilerin gittikçe daha büyük bir incelikle Marksist olarak tanıtılmaları -işte politik ekonomide olduğu gibi taktik sorunlarda ve bir bütün olarak felsefede modern revizyonizmi karakterize eden şey budur:' [Aynı yerde, s. 345.]


67 2. “Mach ve Avenarius'un, okulu, idealizme doğru yol almaktadır.” [Aynı yerde, s. 375.] 3. “Bizim Machçılarımız, derinlemesine idealizme batmışlardır.” [Aynı yerde, s. 363.] 4. “Ampiriokritisizmin bilgi-teorik skolâstiğinin gerisinde, felsefedeki tarafların mücadelesinin, son tahlilde, modern toplum'daki düşman sınıfların eğilim ve ideolojilerini yansıtan bir mücadele olduğunu saptamadan edemeyeceğiz.” [Ayın yerde, s. 376.] 5. “Ampiriokritisizmin nesnel, sınıfsal rolü, tamamıyla, genelde materyalizme, ve özelde de tarihsel materyalizme karşı yürüttükleri savaşta fideistlere hizmet etmekten ibarettir.” [Aynı yerde, s. 576.] 6. “Felsefi idealizm... papazcılığa giden bir yoldur.” [Ayın yerde, s. 84.] Yenilgi ve geri çekilme yıllarında böyle felsefi sapmalar ve bu sapmalara karşı Lenin’in sistemli ideolojik mücadelesi sürerken, bazı küçük-burjuva çevrelerinin örgütten koptuğu ve Menşeviklerin örgütü tasfiye edip mücadeleden kaçma eğilimleri de ortaya çıkar. Bu dönemde Menşevikler “tasfiyeciler” adıyla anılmaya başlar. Bolşevikler göre, 1905’ de elde edilen kazanımlar kaybedilmiş ve bundan dolayı yeni bir devrimci dalganın geleceği ortaya konuluyordu. Menşeviklere göre ise artık devrimci dalga falan olmayacaktı. Bu görüş ayrılıkları Bolşeviklerin yeni devrimci dalga için hazırlanmayı, Menşevikler içinse hiçbir şey yapmamayı gerektiriyordu. Çarlık ve kurumlarına yaklaşma, sistemedüzene yaklaşma durumları söz konusudur. RSDİP kongreyle oluşmuş olan biçimsel birlik çok yakın zamanda parçalanacaktı. Parti içinde Menşeviklere karşı ideolojik mücadele, Bolşeviklerin içinde oluşan kanatlar dahil olmak üzere hızla sürüyordu. Yenilgi ve geri çekilme yılları başlı başına bir ideolojik mücadele dönemine dönüşmüştü. Lenin her tarafa karşı sürdürdüğü ideolojik mücadeleyi gittikçe yükseltiyordu.


67 VI. Tüm-Rusya Parti Konferansı, Ocak 1912'de Prag'da yapıldı. Bu kongrede Bolşevikler Menşevikleri partiden uzaklaştırmışlar, partiyi Bolşevik bir parti haline getirmişlerdir. Bu kongreden sonra parti RSDİP (BOLŞEVİK) olarak anılacaktır. Bundan sonra Bolşevizm bağımsız örgüt tavrını geliştirmiş ve döneme uygun taktikler geliştirmiştir.

RUS DEVRİMİ VE REEL SOSYALİZM-V Sınıf Mücadelesinin Tekrar Yükselmesi – I. Emperyalist Savaş Lenin ve Bolşevik kadroların ortaya koydukları gibi sınıf mücadelesi tekrar yükselişe geçmiş ve parti örgütlenmesi bu dönemle yeni biçimler almıştır. Bu yükseliş durumu aynı zamanda yeni taktik mücadelelerin geliştirilmesi, yeni teorik üretimlerin yapılmasını gerekli kılıyordu. Mücadele geri çekilmeden ileri çıkmanın gereklerini yapmaya, tekrar kitlelerle bağlanma yolunu tutmuştu. Lenin bu dönemde yeni koşulların gerektirdiği çalışmaları yapmanın yanında, Emperyalizm – Kapitalizmin En Yüksek Aşaması adlı eserini kaleme almıştır. Bu eserine 1916’ da başlayıp 1917’ de tamamlamıştır. Lenin’e göre Emperyalizm, kapitalizmin en yüksek ve en son aşamasıydı. İkinci tespiti de Emperyalizm eşitsiz gelişimiydi. Bu her iki tespitte emperyalizmin kesin bilimsel yasalarıydı. 1914-1918 I. Emperyalist paylaşım savaşı, Emperyalizmin eşitsiz gelişiminin bir ürünü olarak ortaya çıkmıştı. Almanya, diğer Emperyalist ülkelere göre tekelci aşamayı tamamlamada geç kalmıştı. Bundan dolayıdır ki, Dünya’nın büyük güçler arasında tekrar paylaşımı için bu savaşı başlatmıştır. Lenin tekelci aşamanın niteliklerini şöyle belirler:


67 I.

Üretimde ve sermayede görülen yoğunlaşma öyle yüksek bir gelişme derecesine ulaşmıştır ki, ekonomik yaşamda kesin rol oynayan tekelleri yaratmıştır.

II.

Banka sermayesi, sanayi sermayesiyle kaynaşmış, ve bu mali sermeye temeli üzerinde mali oligarşi kurulmuştur.

III.

Sermaye ihracı, meta ihracından ayrı olarak özel bir önem kazanmıştır.

IV.

Dünya’yı aralarında bölüşen uluslar arası tekelci kapitalist birlikler kurulmuştur.

V.

En büyük kapitalist güçlerce dünyanın toprak bakımından paylaşımı tamamlanmıştır.

Dünya emperyalistler arasında bölüşülmüştür. Ama dünyanın hiçbir bölüşümü onları doyuramaz. Çünkü ortada eşit olmayan gelişme yasası vardır ki, bazı emperyalist güçler gelişip diğerlerini geçtikleri zaman, dünyanın bu yeni güçler dengesine uygun bir biçimde yeniden bölüşülmesi isteminin öne sürülmesi demektir. Dolayısıyla emperyalizm, emperyalist savaşlardan ayrılmaz. Emperyalizmle birlikte kapitalizm çürümeye başlar, sömürgelerin kurtuluşu ve proleter devrimi için hazır bir ortam doğar.


67

RUS DEVRİMİ VE REEL SOSYALİZM-VI 1917 Şubat Devrimi-Ekim Devrimi Arası Dönem Şubat aylarında askerler arasında ilk başkaldırılar başladı. Greve çıkmış çok sayıda işçi de bu başkaldırıya destek verdi. Şubat Devrimi tamamen kendiliğinden ve plansız bir biçimde gerçekleşti. Meydana gelen tüm bu ayaklanmalar Çarlığın yazgısının belirlenmesinde etkili oldu. Bolşevikler tarafından yayınlanan ilk bildiride, işçi sınıfının ve devrimci ordunun işinin, yeni cumhuriyet rejimine götürecek bir geçici devrimci hükümetin kurulması gerektiği belirtiliyor; doğrudan eşit gizli oy temelinde bir kurucu meclisin oluşmasının gerekliliğini vurguluyordu. Sosyalist devrimin zaferi uğruna kitlelerin sonuna kadar mücadele ettiği ve mülk sahibi sınıfların darmadağın olduğu o günlerde sosyalistler arasında iktidarı burjuvaziye teslim etmeyi amaçlayan bazı ılımlı kişiler de yok değildi. Burjuvazi, Çarlık rejiminin, halkın yoğun saldırısı altına girdiği Şubat günlerinde dahi devrimden kaçınmanın bir yolunu arıyor ve monarşiyle uzlaşmak istiyordu. Petrograd fabrikalarında İşçi Vekilleri Sovyet’i için seçimler düzenlendi. Daha devrim nihai zaferine ulaşmadan Petrograd Sovyet’i doğmuş durumdaydı. Şubat Devrimi’yle oluşan yeni politik durum oldukça farklıydı. İktidarın burjuvaziye teslim edilmesi gerekliliğini yönündeki Menşevik görüşü Sovyet dahi olumlu karşılıyordu. Sovyet, iktidar olacak güce sahipti, ancak ondan vazgeçmeye de hazır görünüyordu. Yeter ki Sovyet’in kapısına kilit vurmayacakları, etkisiz hale getirmeyecekleri hususunda söz versinler. Netice olarak iktidar burjuvaziye teslim edildi. Artık, ikili iktidar, yani bir birinden ayrı iki hükümet ortaya çıkmıştı. Geçici hükümet burjuvanın hükümetiydi; Sovyet ise, proletarya ve köylülük tarafından kurulmuş bir hükümetti. Şubat sonrasında yapılan tartışmaların tamamı Rusya’nın bu yeni koşulları üzerinde şekillenecekti. Lenin’in geçici hükümet karşısındaki yaklaşımı tartışmaya neden olmayacak biçimde diğerlerinden farklıydı. Lenin, geçici hükümet


67 karşısında sürdürülmesi gereken devrim stratejisine yönelik olarak şunları ortaya koyuyordu: 1) Devrimci savunmacılığa karşı en ufak bir ödün vermenin mümkün olmadığını, hükümet iktidarının proletarya ve köylülüğün eline geçmesini, her türlü ilhakın reddedilmesini ve bütün kapitalist çıkarlarla bağların koparılmasının kabul edilmesini, 2) proletaryanın bilinç ve örgütlenme düzeyinin yetersizliği nedeniyle, iktidarı burjuvaziye vermiş olan devrimin birinci aşamasından, iktidarı, proletarya ve köylülüğün yoksul tabanına devredecek olan devrimin ikinci aşamasına geçişini, 3) Geçici Hükümete hiçbir destek verilmemesini, 4) Parlamenter bir cumhuriyet değil, bir İşçi Sovyetleri, Tarım Emekçileri ve Köylü Vekilleri Cumhuriyeti kurulmasını, 5) Ülkedeki bütün bankalar, İşçi Vekilleri Sovyet’inin denetimi altında tek bir ulusal banka halinde birleştirilmesini, 6) Derhal yerine getirilmesi gereken görevin sosyalizmin hemen uygulanması değil, toplumsal üretiminin ve ürünlerinin dağıtımının İşçi Vekilleri Sovyeti’nin denetimine girmesini. [M Gorky, V. Molotov, K. Voroşilov, S. Kirov, A. Jdanov, J. Stalin, 1917 Sovyet Devrimi, Birinci cilt, Çeviren: Alaattin Bilgi. (1. B., İstanbul: Evrensel Yayınları, 2004), s. 147-49] Lenin, Nisan Tezleri adlı yapıtında, 1905’den beri savunduğu, Rus devriminin, proletarya ve köylülüğün devrimci demokratik diktatörlüğü üzerinde şekilleneceği yönündeki burjuva demokratik devrim olarak tanımlanan tezden tamamen kopuşuna işaret ediyor. Bolşevik Partisi 1905’den beri işçi köylü ittifakına dayalı devrimci demokratik diktatörlüğü sloganı altında Çarlığa karşı mücadele yürütüyordu. Bolşevikler, yaklaşan devrimin bir burjuva devrimi olduğunu ileri sürdüler. Bu iddiayla kastedilen devrimin bir yanda kapitalizmin üretici güçleriyle, diğer yanda


67 ise çarlık, toprak sahipleri ve feodallerin diğer kalıntıları arasındaki çatışmalardan doğacak bir devrim olacağı idi. Bu diktatörlüğün görevi, sosyalist bir toplum yaratmak ve Orta Çağın artık çürümüş olan tüm kalıntılarından kurtulmaktı. Lenin, Şubat sonuna kadar bu düşüncesini değiştirmedi. Şubat Devrimiyle birlikte Rusya’da birçok şey değişmişti. İşçiler ve askerler duruma hakim olan kesimdi. Bu anlamda işçi ve köylülerin demokratik diktatörlüğünün başarılmış olduğu söylenebilirdi. Ancak, hükümet burjuvazinin elindeydi ve demokratik diktatörlük programının anaunsurları olan toprakların kamulaştırılması ve ulusların kendi kaderlerinin tayin etme hakkı gibi ilkeler henüz gerçekleştirilmemişti. (………………) “Her devrimin temel sorunu iktidar sorunudur” der Lenin. Devamla, “ Bu konuda berraklık olmadan, devrime bilinçli bir katılımdan ya da hele ona önderlik etmekten söz edilemez”… [Lenin Seçme Eserler cilt : 6 sayfa 40. 22 Nisan 1917] (………………) “Devrimimizin son derece dikkate değer bir özelliği, bir ikili iktidar üretmiş olmasıdır. Her şeyden önce bu konuda berrak olunmalıdır. Bu kavranmadan ileriye doğru adım atılamaz. Örneğin Bolşevizmin eski formülleri tümlemeyi ve düzeltmeyi bilmek gerek, çünkü ortaya çıkmış olduğu gibi bunlar gerçi genelde doğruydu, ama somutta gerçekleşmesinin başka türlü olduğu görüldü. İkili iktidarı önceden hiç kimse düşünmedi ve düşünemezdi.” [Lenin Seçme Eserler cilt : 6 sayfa 40. 22 Nisan 1917 ] (……………..) Sınıf bilinçli işçiler bir erk olabilmek için çoğunluğu kendilerine kazanmak zorundadırlar. Kitleler üzerinde bir diktatörlük olmadığı sürece, başka bir iktidar yolu söz konusu olamaz. Biz Blanquist değiliz, iktidarın bir azınlık tarafından ele geçirilmesi yandaşı değiliz. Biz Marksistiz.. [Lenin Seçme Eserler cilt : 6 sayfa 42. 22 Nisan 1917] Lenin, mevcut duruma ilişkin yaptığı açıklamada, burjuva demokratik devrimin tamamlandı mı, yoksa tamamlanmadı mı diye sormanın teorik


67 olarak gerçeği görmemek; politik olarak ise, küçük burjuva devrimine teslim olmak anlamına geldiğini söyledi. İktidarın burjuva tarafından ele geçirilmesinin (burjuva demokratik devrimini tamamlamış) ve gerçek hükümetle yan yana, proletarya ve köylünün devrimci demokratik diktatörlüğünü temsil eden birincisiyle paralel ikinci bir hükümetin varlığının ortaya çıkarmıştı. Bu İkinci hükümet ise, kendisini burjuvaya teslim etmiş, kendini burjuvaya zincirlemiş olduğu ortaya çıkarmıştı. [ Cliff, Bütün İktidar Sovyetlere, İkinci cilt, s. 158.] Lenin’in, iktidarın burjuva tarafından ele alınmış olmasını ve ona paralel olarak işçi köylü ittifakı temelinde ikinci bir hükümetin ortaya çıkmış olmasını, burjuva devriminin tamamlanmış olduğuna yönelik tespiti bir kanıt olarak kullanıldı. Lenin, artık, 1905 yılında yaptığı tespitlerden farklı olarak devrimin, kendisini burjuva demokratik görevlerle sınırlandıramayacağını, fakat derhal proleter sosyalist önlemleri uygulamaya geçirmeye girişmek zorunda olduğunu açıkça söylüyordu. Lenin’in sosyalizme hızlı bir biçimde yöneliş olması gerektiği yönündeki yaklaşımı, köylüyü işçiden koparacağı gerekçesiyle diğer Bolşevikler tarafından reddedildi. Lenin’in parti içinde yaşanan tartışmalar ve eleştiriler karşısındaki tutumu açık ve netti: ……..“Proletaryanın ve Köylülerin Devrimci, Demokratik iktidarı, Rus devriminde daha önceden gerçekleşmiş bulunuyor, çünkü bu formül, yalnızca sınıflar arasındaki ilişkiyi öngörüyordu, bu ilişkiyi, bu işbirliği gerçekleştiren somut siyasi birliği değil. Yaşamın gerçekleştirdiği işçi ve asker vekiller Sovyetleri, işte, proletaryanın ve köylülerin devrimci demokratik iktidarı. Bu formül artık eskidi. Yaşam, onu, formüller ülkesinden gerçek ülkesine götürdü ona, kan ve can verdi, onu somutlaştırdı ve sonuçta değişikliğe uğrattı. (...) Proletaryanın ve köylünün devrimci demokratik diktatörlüğünden başka söz etmez, yaşamın gerisinde kalır, ve bu yüzden de, pratik olarak, proletarya sınıfının savaşımına karşı küçük burjuvaziye geçer, ve devrim öncesi ‘Bolşevik’ antikalar arşivlerine kaldırılması gerekir”..…


67 [ V. İ. Lenin, Nisan Tezleri ve Ekim Devrimi, Çeviren: Muzaffer Erdost (4. B., Ankara: Sol Yayınları, 1989), s. 22.] Lenin, Rusya’da Şubat devrimiyle birlikte oluşan ikili iktidar döneminden itibaren 1905’den beri ileri sürdüğü tezleri değiştiriyordu. Bu yeni tezlerine ulaşırken burjuvazinin ve proletaryanın ayrı ayrı hükümetler kurmuş olmasına dayanıyordu. Burjuvazi geçici hükümette örgütlenmiş, proletarya ve köylülük ise Sovyetlerde örgütlenmişti. Lenin ikili iktidarı kabul etmez, yarı yolda durmayı kabul etmez. Lenin kesintisiz devrimi savunur. Şubat devrimiyle oluşan durumu, burjuva demokratik devrimin gerçekleştiği tespitini yapar. Bundan sonra ki devrimin görevlerinin sosyalist görevler olduğunu iler sürer. Ancak büyük Ekim devriminden sonra, Lenin’in hayatını kaybettiği 1924 yılına kadar olan süreçte devrimin sosyalist değil, demokratik görevleri üzerinde durulur ve çalışılır. Burjuvazi de ikili iktidarı kabul etmez, ilk fırsatta ikili iktidara son vermek ister. Ancak burjuvazi hala kesin adımlar atmakta güçsüzdür. İkili iktidar, ikili hükümeti ortadan kaldırmaya kuvveti yoktur. Yeni planlar geliştirmektedir. Bu planlarını işçi ve köylü kitlelerinin bir kısmını yanına çekerek yapmaya çalışmaktadır. İkili hükümetten biri olan sovyet hükümeti, bazı hakların tanınması karşılığında, burjuvazinin hükümeti olan geçici hükümet karşısında geri adım atmaya istekli olur. Garip bir denge durumu olur. Bolşevikler bu dengeleri dışarıdan etkilemeye çalışmaktadırlar. Lenin’in ve Bolşeviklerin sloganı olan “BÜTÜN İKTİDAR SOVYETLERE” bu dönemde ortaya atılır. Sovyetler iktidarı almakta biraz isteksiz durur ama Bolşevikler bu slogan üzerinde epey bir zaman dururlar. Bu olaylar yaşanırken, General Kornilov’un başarısız bir darbe girişimi olur. Kornilov ülkeye Almanlardan gelen bir dış saldırının olduğunu ve iktidarın kendi elinde toplanması gerektiğini ileri sürer. Önceleri Kornilov’un çabalarına sıcak bakan Kerenski, sonraları Kornilov’un gücünden ve iktidara el koymasından korkar. Kornilov darbesini Bolşevikler önler.


67 Lenin, ünlü “Devlet ve İhtilal” adlı eserini Ağustos-Eylül 1917 yılında yazdı. Bu eserinde Devlet devrim sorununun çözümünü, Marks ve Engels’in değişik eserlerinde dağınık olan, devlet öğretisinden çıkarımlar yaparak ortaya koydu. Lenin burada devleti, uzlaşmaz sınıf çelişkilerinin ortaya çıkardığı bir ürün olarak adlandırır. Toplumlar sınıflara ayrıldığından beri devlet vardır. Devlet mutlak suretle sınıfların baskı aracıdır. Proletarya bir devrimle kendi iktidarını kurduğunda, devleti belli bir zaman kendi sınıf çıkarları ve iktidardan uzaklaştırdığı egemen sınıflara karşı mücadele için kullanacaktır. Sınıfsız topluma geçişte devlet sönecek, ortadan kalkacaktır. Bunu söndürmek de proletaryanın görevidir. Devletin sönmesinin ekonomik, sosyal, siyasal, kültürel gerekleri de vardır. Lenin bu eserinde Plehanov’u, Kautski’ yi, Pannekoek ve Kautski’ nin polemiklerini eleştirmektedir. Lenin, proleter devrimin devlet karşısındaki tutumunu berraklaştıran ilk kişi olmuştur. Lenin, devlet sorununu, mücadele eden proletaryanın güncel sorunu olarak kavramış ve onu böyle sunmuştur. [Mandel, Leninist Örgüt Teorisi, s. 67.] Lenin’e göre proletarya, her şeyden önce kendini bir sınıf olarak kurmalıdır. Ama, bunun yanı sıra burjuvazinin egemenliğine karşı içgüdüsel olarak ayaklanan ara tabakaların aktif unsurlarını eylem için örgütlemelidir de.[Mandel, Leninist Örgüt Teorisi, s. 72 ].Burjuvazinin ezilmesi, devlet aygıtının parçalanması, burjuva basının yok edilmesi burjuva devrimi için hayati bir zorunluluktur. Çünkü burjuvazi iktidar mücadelesi için sürdürülen savaşı kaybettikten sonra ekonomik siyasi ayrıcalıkları ele geçirmek için mücadele edecektir. Lenin, devlet aygıtının ele geçirilmesine ilişkin şöyle diyor: “…Eğer devlet, sınıflar arasındaki çelişkilerin uzlaşmaz olduğu gerçeğinden doğduysa, eğer toplumun üzerinde ve "ona gitgide yabancılaşan" bir iktidar ise, açıktır ki, yalnızca zora dayanan bir devrim olmaksızın değil, ayrıca egemen sınıf tarafından yaratılmış bulunan ve içinde o "yabancı" niteliğin maddeleştiği devlet iktidarı aygıtı da ortadan kaldırılmaksızın, ezilen sınıfın kurtuluşu olanaksızdır.” [V. İ. Lenin, Devlet ve İhtilal, Çeviren: Kenan Somer (8. B., Ankara: Bilim ve Sosyalizm Yayınları, 1994), s. 16.]


67

Yukarıda yapılan alıntıda görüldüğü gibi sınıflı toplumun ürünü olan devletin devrimci yöntemle ele geçirmek yetmez, onda oluşan egemen sınıf kurumlarının da dağıtılması, parçalanması gerekir. Çünkü devleti ele geçirdikten sonra sınıf mücadelesi tüm şiddetiyle devam eder. Hatta ekonomik anlamda mülksüzleşmenin olmasına rağmen siyasi anlamda eşitsizlik devam edecektir. Ama, proletarya, devlet silahına hakim olduğu zaman ve onu yeniden örgütlediği sürece güç kazanır. Devletin proletarya açısından bir silah olarak taşıdığı değer, proletaryanın onunla neler yapabileceğine bağlıdır. [Mandel, Leninist Örgüt Teorisi, s. 75.] Sınıflı devletin gücü elinin altında bulunduğu hapishanelere silahlı organlara dayanmaktadır. İktidarın alınmasından sonra silahlı mekanizma ezenlerin değil ezilenlere hizmet edecek bir yapı kurulur. Ancak, bu devlet, artık bir burjuva devleti değildir; anarşistlerin iddia ettiği gibi de birden ortadan kalkmayacaktır. Sorun ortaya böyle konulduğunda Lenin açısından cevaplanması geren bir çok soru vardır: Eğer devletin ele geçirilmesi bir amaç değil, bir çok düzenlenmenin yapılması için araç ise, devletin varlığının farklı bir sınıf egemenliğinde (proletaryanın egemenliğinde) belirsiz bir süre devam etmesi gerekecektir. Devletin, işçi sınıfının egemenliğinde de varlığını bir süre daha devam ettirmesi, Marx’ın yapıtlarında geçen devletin ortadan kalkması idealiyle nasıl açıklanacaktı. 1917 Devrimi sonrasında devletin varlığını bir süre daha sürdürmesinin bir zorunluluk olduğu ortaya çıkıyor. Lenin, devrim sonrasında devletin varlığının bir süre daha sürdürülmesi gerekliliği yönündeki politik tutum ve davranışı devrim stratejisinin bir parçasıdır. Çünkü, Lenin’in devrim stratejisi bir bütün olarak düşünüldüğünde, sosyalizmin inşasına giden yolda devletin ele geçirilmesi sürecinde yapılanlar ile devrim sonrasında yapılan düzenlemeler sosyalist devrim stratejinin parçalarını oluştururlar. Lenin, devletin öyle hemen ortadan kalkmayacağını ve bir süre varlığını sürdüreceğini Marx’tan yaptığı bir alıntıyla somutlaştırmaya çalışır:


67 “…Benden çok zaman önce burjuva tarihçiler bu sınıf savaşının tarihsel gelişimini, burjuva iktisatçılar da sınıfların ekonomik anatomisini ortaya koydular. Benim yeni olarak yaptığım şey: 1 sınıfların varlığının, üretimin gelişimindeki belli tarihsel aşamalarla ilişkili olduğunu, 2 sınıf savaşımının zorunlu olarak proletarya diktatörlüğüne varacağını, 3 bu diktatörlüğünü, yalnızca bütün sınıfların ortadan kaldırılmasına ve sınıfsız topluma bir geçiş olduğunu göstermekten ibarettir.” [Marx ve Engels, Seçme Yazışmalar, Birinci cilt, s. 75.] Lenin’in bu alıntıdan çıkardığı sonuç, sadece sınıf savaşının olduğunu savunmak Marksizm açısından yeterli olmadığını, sınıf savaşımının aynı zamanda proletarya diktatörlüğünün taşıyıcısı olduğu biçiminde genişletir. Bir başka değişle sınıf savaşımı zorunlu olarak proletarya diktatörlüğüne yol açmaktadır. [Lenin, Devlet ve İhtilal, s. 45] “Kapitalist toplum ile komünist toplum arasında, birinden ötekine devrimci dönüşüm dönemi yer alır. Buna da bir siyasal geçiş dönemi tekabül eder ki, burada, devlet proletaryanın devrimci diktatörlüğünden başka bir şey olamaz.” [K. Marx ve F. Engels, Gotha ve Erfurt Programlarının Eleştirisi, Çeviren: M. Kabagil (3. B., Ankara: Sol Yayınları, 1989), s. 41.] Halkın engin çoğunluğu için demokrasi ve sömürenler için, zora dayanan bastırma, yani demokrasiden dışlanması, kapitalist aşamadan komünist aşamaya geçişte demokrasinin uğradığı bir değişikliktir. Lenin bu duruma ilişkin şöyle diyor: “Ancak komünist toplumda, kapitalistlerin direnci kesin olarak kırıldığı, kapitalistler ortadan kalktığı ve sınıflar yok olduğu (yani toplumsal üretim araçlarıyla ilişkileri bakımından toplum üyeleri arasındaki ayrım silindiği) zaman, ancak o zamandır ki, "devlet ortadan kalkar ve özgürlükten söz etmek olanaklı duruma gelir". Ancak ve ancak o zaman gerçekten tam, gerçekten hiçbir istisna tanımayan bir demokrasi olanaklı duruma gelecek ve uygulanacaktır.” [Lenin, Devlet ve İhtilal, s. 99.]


67 Komünist toplumda ise: “…Komünist toplumun yüksek bir evresinde, bireylerin işbölümüne köleleştirici bağımlılığı ve, onunla birlikte, kol ve kafa emeği arasındaki karşıtlık yok olacağı zaman, çalışmanın yalnızca bir yaşama aracı olmaktan çıkıp, bir ilk dirimsel gereksinim durumuna geleceği zaman; bireylerin çok-yönlü gelişmesi ile birlikte, üretim güçlerinin de artacağı ve bütün kollektif zenginlik kaynaklarının bollukla fışkıracağı zaman; ancak o zaman burjuva hukukunun sınırlı ufku kesin olarak aşılabilecek ve toplum, bayrakları üstüne 'herkesten yeteneğine göre, herkese gereksinimine göre!' diye yazabilecektir..." [Lenin, Devlet ve İhtilal, s. 142.] Bu alıntılardan sonra Lenin vardığı sonuç, proletaryanın sönüp gitmeye başlayacak biçimde örgütlenmiş ve zorunlu olarak sönüp gidecek bir devlete gereksinimi olduğudur. Buna göre: 1) Devletin, sınıf egemenliğinin bir organı olduğunun kabulü, 2) proletaryanın önceden politik iktidarı ele geçirmiş politik egemenliği kazanıp devlete egemen sınıf olarak örgütlenmiş proletaryaya dönüştürmüş olmaksızın burjuvayı deviremeyeceği, 3) Proleter devletin zaferinden hem sonra sönüp gitmeye başlayacağı, çünkü sınıf karşıtlıklarının olmadığı bir toplumda devlet lüzumsuz ve imkansız hale geleceği ortadır. 1917 Ekim Devrimi’nin temel olarak bir burjuva devrimi olduğu gerçeğine bugüne kadar ülkemizde dikkat edilmemiştir, bu ise Rus Devrimi’ne ilişkin yapılan çeşitli yanlışlıkların temellerinden biridir. İşçi sınıfının bütün köylülükle birlikte iktidarı aldığı Ekim Devrimi’ni sosyalist devrim olarak nitelendiren görüş işçi sınıfının Ekim’den sonra köylülüğü proleter, yarıproleter ve genel olarak sömürülen bütün unsurlarıyla köy burjuvazisine ve genel olarak kapitalizme karşı kurduğu ittifakı, bu ittifakı gerçekleştiren mücadeleyi unutur. Sonunda kaçınılmaz olarak demokratik ve sosyalist devrimler arasındaki nitelik farkını unutur, sosyalizmle küçük-burjuva demokrasisini birbirine karıştırır. Ekim Devrimi’ni sosyalist devrim olarak


67 değerlendiren ve bu devrimde güçlerin yer alışını işçi sınıfının fakir köylülükle ittifakı şeklinde açıklayan bu görüş yanlış görüştür Oysa Ekim Devrimi’nin burjuva demokratik niteliği üzerinde yeterince delil vardır. 1917 Ekim’inde köylü sovyetlerinin yapısı kozmopolittir; Baltık sahili hariç hiçbir yerde fakir ve topraksız köylüler yönetimi ele geçirememiştir. Bunu köylülerin geriliği ile değil, devrimin demokratik niteliği ile açıklamak gerekir. [Troçki, Rus Devrim Tarihi, C: III, s. 14.] “Vermenichev’in hesaplarına göre Şubat-Ekim arasında köylülerle feodaller arasında 4954 olay, köy burjuvazisine karşı ise 324 olay olmuştur. Bu da 1917’de köylü hareketinin sosyal temel olarak kapitalizme karşı değil köleliğe karşı yöneldiğini gösterir.” [Troçki, Rus Devrim Tarihi, C: III, s. 17.] Ancak Ekim Devrimi klâsik bir burjuva demokratik devrimi değildir; demokratik devrim işçi sınıfının yönlendirici gücünü oluşturduğu işçilerin ve köylülerin ortak iktidarı altında yapılmıştır. Ancak bu, iktidar içinde sınıf mücadelesinin olmadığını göstermez. Ekim Devrimi’nin ikili karakterini ve Ekim’den sonraki mücadeleyi Stalin şöyle açıklamaktadır: “... ama Ekim ayaklanmasının ve Ekim ihtilâlinin burjuva devrimini tamamlamakla yetindiğini, ya da bu görevi temel görev saydığını size kim söyledi? Bunu nereden çıkardınız? Burjuvazinin iktidardan devrilmesini ve Sovyet iktidarının kurulmasını, burjuva devrimci çerçevesi içinde durdurmak mümkün müdür? Sovyet iktidarının gerçekleştirilmesi burjuva devrimi çerçevesinin dışına taşmak değil midir? Kulak’ların (ki onlar da köylüdür) burjuvazinin devrilmesini ve iktidarın emekçilerin eline geçmesini destekleyebilecekleri nasıl söylenebilir? Toprağın millileştirilmesi, toprakta özel mülkiyetin kaldırılması, toprak alımsatımının yasaklanması gibi kanunların, sosyalist kanunlar sayılmamakla birlikte, bizde Kulak’larla ittifak halinde değil, tam tersine, onlara karşı mücadelenin gereği olarak kabul edildiği nasıl inkâr edilebilir? (...) Ekim ihtilâlinde esas olan şeyin bu ve bunlara benzer davranışlar ve burjuvazinin


67 iktidardan düşürülerek Sovyet iktidarının kurulması olmayıp, burjuva devriminin tamamlanması olduğu nasıl söylenebilir?” [Stalin, Sosyalist Ekonominin Meseleleri, s. 51.] Görüldüğü gibi Ekim devrimi önderleri de bu devrimin niteliği üzerinde tartışmaktadırlar. Bu devrime bir ad vermeye çalışmaktadırlar.

RUS DEVRİMİ VE REEL SOSYALİZM-VII 1917 Ekim Devrimi Ve Sonrası 1917 Şubat devrimi Rusya’da yeni durumlar ortaya çıkarmıştı. Bu yeni durumlar, Lenin’i yeni teori üretmeye götürür. Bu yeni teorileri partiye sunar ancak parti bunların hepsini değil bir kısmını onaylar. Şubat devriminde Bolşeviklerin etkisi olmamıştır. Devrimin itici güçleri, işçiler, köylüler ve askerlerdir. Devrim ikili iktidar yaratmıştır, bir tarafta işçiköylü-asker Sovyetleri, diğer tarafta burjuvaziye ait geçici hükümet bulunmaktadır. Bu durumun böyle devam edemeyeceğini ileri süren Lenin bütün iktidarın Sovyetlere verilmesi sloganını ileri sürer. Ve uzun zamanda bu slogan üzerinde durulur. Fakat ortada sürekli ilerleme halinde olan bir kitle hareketi vardır. Muazzam bir toplumsal hareket vardır. Lenin devrimi gerçekleştirip iktidarı almakta yavaş davranır. Ayağa kalkmış olan kitleyi sakin olmaya çağırır. Şubat ve Ekim arasında ki dönemde proletarya içinde yeteri kadar desteği olmayan Bolşevikler hızla desteklerini arttırırlar. Artık geçici hükümetin bu işi götüremeyeceği, yalpaladığı ve yönetme olanaklarını kaybettiği iyice anlaşılır. Lenin’i bu dönemde asıl düşündüren şey, iktidarı alırsak ondan sonrasını götürebilir miyiz ? olayıydı. Lenin sınıfın ve


67 toplumun daha geniş bir kesiminin devrime katılmasını, devrimi kitlelerin eseri olmasını istiyordu. Lenin Menşeviklerin bir kanadı gibi kendilerini sosyalist gören gruplarla birleşme çabalarını hızlandırır. Ancak partide bu birleşmelere itirazlar olur ve onaylanmaz. Bir zamanlar Lenin’i ve Bolşevikleri kıyasıya eleştirmiş olan Troçki partiye davet edilir ve oy birliğiyle kabul edilerek parti merkez komitesinde görevlendirilir. Troçki 1902 de ki Bolşevik-Menşevik ayrılıklarında, Menşevik kanatta yer almış, daha sonraları kısmen Menşeviklere yakın durmuş, onlarla iyi ilişkileri sürmüşse de RSDİP içinde bağımsız kalmıştır. Troçki daha çok parti örgütü değil de işçi sınıfının içinden çıkan, belki kendiliğinden çıkmış olan, Sovyet örgütlenmesine daha yakın durmuş, hatta başkentte onun önderliğini de yapmıştır. Yıllar geçen parti yaşamında Troçki Lenin’i eleştirmişse Lenin de onu eleştirmiştir. Lenin, Troçki’nin 1905’ler de ileri sürdüğü ünlü sürekli devrim tezlerini de eleştirmişti. Şubat ve Ekim devrimi arası dönemde Nisan tezlerinde Lenin’in Troçki’nin tezlerine yaklaştığı görülür ama tezler bire bir aynı değil sadece bazı noktalarda örtüşür bir hale gelmiştir. Troçki de o dönem partinin önemli teorisyenlerindendir, kafası çalışan birisidir. Ekim devriminin Lenin’den sonra gelen ikinci adamıdır. Troçki sınıfın içinde iyi ilişkileri olan birisidir, başkent sovyetinin başkanlığını da yapmıştır. Onun ve başkalarının Bolşeviklere katılımı, Bolşevikleri sınıf ve kitleler içinde büyütmüştür. Lenin, Troçki için aramıza en son katılan ama en iyi Bolşevik odur demiştir. Beklide Rus devrim tarihçilerinin işaret ettiği gibi, Bolşevikler içinde Marksist teoriyi Lenin düzeyinde yarumlayabilen tek kişi odur. Troçki olayına ileride tekrar döneceğiz. Kitleler evinde oturur ya da fabrikada tezgah başında dururken ayaklanmaya çağırılmamıştır. Kitleler bizzat greve gittiği, sokaklara döküldüğü dönemde Ekim’ de devrime gitme kararları alınır. Lenin önceleri sakin olunmasını istemiş, eylemlerin durmasını istemiştir. Bakmışlar ki olmuyor partide oylama yaparak devrim kararını almışlardır. Genel grev, genel direniş, sokak gösterileri çarlık garnizonlarındaki askerlere dayanılarak silahlı ayaklanmaya dönüştürülür. Silahlı ayaklanma kansız bir başarı elde etmiştir. Çünkü ayaklanmanın olduğu metropol kentlerde garnizonlardaki askeri birlikler Bolşeviklerden yanadır. Önce


67 hareket Petrograd’dan başlatılır, ardından Moskova ve diğer sanayi kentlerinde ilerletilir. Geçici hükümet tutuklanır. Çar ailesi kurşuna dizilir. Lenin devrim günlerinde Petrograd’a geçerek silahlı devrim hareketini bütün detaylarına kadar oradan yönetir. 20.yüzyıla girildiğinde Rusya İmparatorluğu ısrarlı olarak uyguladığı otokratik rejim yüzünden ve bünyesinde barındırdığı farklı ulusların maruz kaldığı baskılardan ötürü uluslar hapishanesi olarak adlandırılmaktadır. Rusya Rus-Japon Savaşı ile askeri olarak büyük darbe almış, iç siyasi hayatta da 1905 Devrimi ile büyük altüst oluşlar yaşar. Kırılgan bir ekonomisi olan Çarlık rejimi I. Dünya Savaşına girecek ve uzun süren savaşın etkisi cephedeki askerler başta olmak üzere tüm halk tarafından hissedilecektir. Sonunda bu rahatsızlıklar 1917 yılının ilk aylarında Şubat Devrimi olarak adlandırılan olaylarla patlak verir ve Çarlık rejimi devrilir. O zamana kadar toplanmakta olan Duma çoğunluğunu Çarlık rejimine yakın çevrelerin oluşturduğu milletvekilleri Geçici Hükümeti kurduklarını ilan ederek yönetimi almaya çalışsa da tabanda örgütlenen asker, köylü ve işçi sovyetleri de alternatif iktidar olarak ortaya çıkar ve ikili bir iktidar dönemi yaşanır. Ancak Geçici Hükümetin uyguladığı politikalar Çarlık rejimi politikalarından pek de farklı olmadığından ötürü rahatsızlıklar sürmektedir. Şubat Devriminin çıkış sebeplerinden birisi olan halktaki barış isteği dikkate alınmamış, İtilaf Devletlerinin istekleri doğrultusunda I. Dünya Savaşına devam edilmiştir. Mayıs ayında yaptığı açıklamada Geçici Hükümetin Dışişleri Bakanı Pavel Milyukov savaşa devam edileceğini ve zafere ulaşılana dek mücadelenin süreceğini açıklamıştır. Rus cephesindeki Alman ordularının Batı cephesine kaydırılmasını istemeyen İtilaf Devletlerinin baskısıyla alınan bu karar halkta galeyana yol açmış ve protesto edilmiştir. 1917 Temmuz Günleri protestoları Temmuz ayında Almanya İmparatorluğu ordularına karşı düzenlenen ve başarısızlıkla sonuçlanan saldırıdan sonra eylemlerde 500 bin işçi Geçici Hükümetin istifasını istemiştir. 16 Temmuz günü kendiliğinden başlayan


67 ve Temmuz Günleri olarak adlandırılan olaylarda askerler ve işçiler, sovyetler lehine iktidarı almaya kalksalar da başarılı olamayacak ve Geçici Hükümet tarafından bastırılacaktır. Sovyet yönetimindeki Menşevik ve SR’lar da ayaklanmayı desteklememiş, bastırılmasından yana olmuşlardır. Gösterilerin bastırılması sırasında 56 kişi ölecek, 560 kişi de yaralanacaktır. Bu dönemden sonra artık Sovyetler Geçici Hükümet karşısında bastırılmış durumdadır. Rus ekonomisi bu sırada felakete doğru gitmektedir. Sanayi ve ulaşımdaki düzensizlikler üretimin 1916 yılları seviyesine düşmesine yol açmış, kapanan işletmeler yüzünden yoğun işsizlik yaşanmaktadır. İşçilerin eline geçen ücret düşmüş ve alım gücü 1913 yılı seviyelerine gerilemiştir. Ülkenin borçları 50 milyar rubleyi aşmış durumdadır ve iflasın eşiğindedir. Temmuz Günlerini özellikle Bolşeviklere karşı baskı dönemi izler. Lenin Finlandiya’ya kaçacak, Troçki başta olmak üzere çok sayıda Bolşevik lider tutuklanacaktır. Kurulan yeni Geçici Hükümette Aleksandr Kerenski başbakan olur. Kerenski’nin bilgisi dahilinde ve Petrograd’daki sosyalist örgütlere karşı Çarlık Ordusu komutanlarından ve Kerenski’nin daha önce genelkurmay başkanı yaptığı Lavr Kornilov komutasındaki Kazak Ordusu şehre gelerek sıkıyönetim ilan etmek ve idareyi ele almak için ilerler. Kornilov Olayı olarak bilinen olay sırasında Kerenski paniğe kapılarak darbenin kendisini de tasfiye edeceğini anlar ve o sırada en güçlü ve en örgütlü siyasi güç olan Bolşeviklerden yardım ister. Petrograd, Moskova, Kiev, Harkov ve diğer şehirlerdeki Bolşevik işçi ve askerler Kornilov karşıtı eylemler yaparlar. Bolşevik Parti Merkez Komitesi 27 Ağustos 1917’de yaptığı açıklamada Şubat Devrimi ile kazanılan her şeyi boğmak için Petrograd’a ilerleyen Kornilov birliklerinin durdurulması çağrısı yapar. Özellikle demiryolu işçilerinin engellemesi ve Kazak Bolşevik askerlerin propagandası sonucu Kornilov’un ordusu dağılır ve darbe girişimi başarısız olur. Burada emekçi hareketinden, muhalefetinden çok Çarlık ordusunda ki Bolşevik taraftarların etkisi olmuştur. Bu olayda Bolşeviklerin gücü sınanmış olacak ve iktidarın alınmasında önemli bir evre geçilmiş olacaktır.


67 Kornilov’un darbesinin başarısız olmasıyla beraber Bolşeviklerin saygınlığı ve Sovyetlerdeki desteği artar. Petrograd, Moskova başta olmak üzere Briansk, Samara, Saratov, Tasritsyn, Minsk ve Kiev Sovyetlerinde çoğunluğu kazanırlar. Tüm Rusya Sovyetler Merkezi Yönetim Komitesi iktidarın alınması yönünde karar alır. Eylül ve Ekim aylarında Moskova ve Petrograd sanayi işçileri, Donbas maden işçileri, Ural metal sanayi işçileri, Bakü petrol işçileri, tekstil işçileri ve demiryolu işçileri sayısız grev yaparak Geçici Hükümeti protesto ederler. Bu iki ay zarfında toplamda 1 milyon işçinin grev süreçlerine katıldığı düşünülmektedir. İşçiler çoğu fabrika ve işyerinde yönetimi ele almış ve üretim ile dağıtımı kontrol etmekteydi. Ekim 1917’ye gelindiğinde kırda da benzer bir durum vardır. Büyük toprak sahiplerine karşı yoksul köylüler tarafından 4 binin üzerinde ayaklanma eylemi kaydedilmiştir. Geçici Hükümetin toprak sahiplerinden yana davranması ve ayaklanmaları bastırmak için askeri birlik göndermesi yoksul köylüleri de toprakların kendilerine verileceğini söyleyen Bolşeviklere yakınlaştıracaktır. Cephede, şehirlerdeki garnizonlarda ve savaş gemilerindeki askerler ve bahriyeliler de açıkça Geçici Hükümeti tanımadıklarını ilan edecek ve seçilmiş temsilcilerini Sovyetlere göndererek iktidarın alınmasından yana görüş bildireceklerdir. 10 Ekim günü toplanan Bolşevik Merkez Komitesi silahlı ayaklanma gündemiyle toplanır ve 10-2 oyla ayaklanma lehine karar alınır. 25 Ekim 1917 Bolşevikler günü başkent Petrograd’da artık işlemez haldeki Kerenski önderliğindeki Geçici Hükümete karşı hareket geçer. İktidarın alınması sırasında kan dökülmez ve Bolşeviklere bağlı Kızıl Muhafızlar neredeyse hiçbir direnişle karşılaşmadan tüm hükümet ve devlet binalarını ele geçirip son olarak Kışlık Saraya 25-26 Ekim gecesi saldırırlar. Bu saldırı Bolşevik önder Vladimir Antonov-Ovseenko tarafından sevk ve idare edilir. Saldırı için işaret Aurora kruvazöründen kurusıkı ateşlenen top ateşidir. Kazaklar, askeri öğrenciler ve kadınlar birliği tarafından korunan


67 saray sabaha karşı saat 02.00 sularında düşer. Devrimin resmi tarihi 25 Ekim olacaktır. İktidar fiilen alındıktan sonra toplanmakta olan ve çoğunluğunu Bolşevik ve müttefikleri olan Sol SR vekillerinin oluşturduğu 2. Tüm Rusya Sovyetler Kongresine iktidarın teslim edildiği ilan edilir. 2. Tüm Rusya Sovyetleri Kongresindeki 670 delegeden yarısından yaklaşık 300’ü Bolşevik, yaklaşık 100’ü de Sol SR olduğundan kongredeki çoğunluk Aleksandr Kerenski hükümetinin devrilmesini onaylayacaktır. Kışlık Sarayın alınma haberi kongreye ulaştığında iktidarın İşçi, Asker ve Köylü Vekilleri Sovyeti olarak alındığı ilan edilecek ve Ekim Devrimi onaylanacaktır. Kongrede bulunan sağ kanat ve SR temsilciler alınan kararı protesto edip kongreyi terk edecektir. Protestoya katılıp Lenin ve Bolşeviklerin yasadışı şekilde iktidarı aldığını belirten Menşevikler de kongreden ayrılır. Ertesi gün Kongre yeni Sovyet hükümetinin temeli olan Halk Komiserleri Konseyini (Rusçası: Совет народных коммиссаров, Latin harfleriyle kısaltması Sovnarkom’dur) seçer. Kurucu Meclis toplanıncaya kadar iktidarda olacağı açıklanan Sovnarkom ilk olarak Barış ve Toprak Kararnamelerini kabul ederek I. Dünya Savaşından çekildiklerini ve büyük toprak sahiplerine ait toprakların da yoksul köylülere dağıtıldığını açıklar. Sovnarkom’da görev dağıtımı aşağıdaki şekilde olur: Halk Komiserliği Komiser Başkan Vladimir Lenin Sekreter Nikolai Gorbunov Tarım Halk Komiserliği Vladimir Milyutin Savaş İşleri Halk Komiserliği Vladimir Antonov-OvseyenkoNikolai Krilenko Deniz İşleri Halk Komiserliği Pavel Dibenko Ticaret ve Sanayi Halk Komiserliği Viktor Nogin Eğitim Halk Komiserliği Anatoli Lunaçarski Gıda Halk Komiserliği Ivan Teodoroviç Dışişleri Halk Komiserliği Lev Troçki İçişleri Halk Komiserliği Aleksey İvanoviç Rikov Adalet Halk Komiserliği Georgy Oppokov Çalışma Halk Komiserliği Aleksandr Şlyapnikov


67 Milletler Halk Komiserliği Josef Stalin Telgraf ve Posta Halk Komiserliği Nikolai Glebov-Avilov Demiryolları Halk Komiserliği (boş) Maliye Halk Komiserliği Ivan Skvortsov-Stepanov İlk icraatlar Sovnarkom, kendisine karşı cephe alan başta Kadetler olmak üzere özellikle monarşi yanlısı partilerle, Kerenski kabinesi üyelerini tutuklar. 20 Aralık 1917’de devrimi korumak için Çeka (Rusçası: Vserossiiskaia chrezvychainaia komissiia po bor'be s kontrrevoliutsiei i sabotazhem, Tüm Rusya Karşı-Devrim ve Sabotajla Savaş Olağanüstü Komisyonu) kurulacaktır. Şehirde işçilerin ve kırda da köylülerin ittifakını simgeleyen orak ve çekiç Sovyetler Birliğinin arması olarak kabul edilir. Sovnarkom’un aldığı ve uyguladığı ilk kararlarda 1871 yılındaki ilk işçi iktidarı denemesi olan Paris Komününün etkisi hissedilir. Alınan kararlar arasında en önemlileri arasında şunlar sayılabilir: Tüm bankalar kamulaştırılmıştır. Tüm fabrikaların denetimi Sovyetlere geçmiştir. Tüm banka hesaplarına el konmuştur. Kiliselerin bütün malvarlıklarına (banka hesapları dahil) el konulmuştur. İşçi asgari ücretlerine zam yapılmış ve sekiz saatlik işgünü kabul edilmiştir. Bütün dış borçlar reddedilmektedir.

Rus İç Savaşı Rus İç Savaşına müdahale eden İngiltere tarafından hazırlanan propaganda posteri. Bolşevikler kızıl bir canavara benzetilmiştir. İngiltere ise Beyaz Orduya yardıma gelmektedir. Bolşeviklerin Rusya İmparatorluğunun diğer şehirlerinde iktidarı ele geçirmeleri de zor olmayacaktır[7]. Bolşevikler çok uluslu Rusya topraklarında özellikle Rus olmayan bölgelerde bağımsızlık talebinde bulunan yerel hareketler iktidarın alınmasını zorlaştırmıştır. Örneğin Ukrayna Rada’sı 23 Haziran 1917’de otonom olduğunu ilan etmiş, 25


67 Ocak 1918’de de bağımsız olduğunu ilan etmiştir. I. Dünya Savaşı sırasında Doğu cephesinde engelsiz ilerleyen Alman İmparatorluğu birlikleri de Sovyet karşıtı Ukrayna bağımsızlığını desteklemiş ve Ukrayna’daki Bolşeviklere karşı katliam uygulanmıştır. Ekim Devrimi ile parlamenter sistemden sosyalist temsil sistemine geçilmiştir. Ancak Ekim Devrimi ile görece kansız şekilde alınan iktidar, Bolşevik karşıtlarının örgütlenerek Beyaz Ordu’yu oluşturmaları ile kanlı bir iç savaşa sürüklenecektir. İtilaf Devletleri ülkenin her tarafına asker çıkartarak iç savaşa dahil olacaktır. Bolşevikler 1918-1922 yılları arasında süren ve ülkenin çok büyük yıkıma uğramasına yol açan iç savaştan zaferle ayrılacaktır. Bolşevikler savaş yıllarında şehirleri ve Kızılordu’yu öncelikli olarak beslemek için uygulamaya koyduğu Savaş Komünizmi politikaları çok sayıda köylü ayaklanmasına yol açacak, en son yaşanan Kronstadt Ayaklanmasından sonra 10. Parti Kongresi kararıyla NEP uygulamaları devreye sokulacaktır. Dış borçlarını tahsil edemeyen ve Çarlık rejiminin devamını talep eden İtilaf Devletlerinden ABD 1933 yılına kadar Sovyetler Birliğini tanımayacaktır. Avrupa ülkeleri ise 1920’li yılların sonuna doğru ancak ikili ilişkileri kuracaktır. [http://tr.wikipedia.org/wiki/Ekim_Devrimi] Menşeviklerin devrim karşısındaki politik tutumu Bolşeviklerden biraz daha farklıydı. Menşeviklere göre, iktidarı burjuvazi almalıydı. Bu tarihin değişmez yasaları tarafından saptanmış bir olguydu. Halen sürmekte olan savaş ise, burjuvazinin devrilmesini olanaksız kılan bir diğer faktördü. Dış siyasetin üstesinden sadece burjuvazi gelebilirdi. Menşevikler, sürdürmekte kararlı oldukları bu politik tutum ile devrimi dışlıyor, iktidarın alınmasında reformcu anlayışı benimsiyor ve sosyalist devrimin ne zaman gerçekleştirileceği belli olmayan bir zamana erteliyordu. Şubat Devrimi’yle oluşan yeni politik durum oldukça farklıydı. İktidarın burjuvaziye teslim edilmesi gerekliliğini yönündeki Menşevik görüşü Sovyet dahi olumlu karşılıyordu. Sovyet, iktidar olacak güce sahipti, ancak ondan vazgeçmeye de hazır görünüyordu. Yeter ki Sovyet’in kapısına kilit vurmayacakları, etkisiz hale getirmeyecekleri hususunda söz versinler.


67

3 Temmuz’da kendiliğinden patlak veren ve 4 Temmuz’da doruğuna ulaşan bu gösteriler 5-6 Temmuz günlerindeki sert karşı devrime yol açtı. Temmuz ayında yaşanılan bu olumsuz gelişmeleri Lenin yorumlamakta gecikmedi: “... 20 ve 21 Nisan, 10 ve 18 Haziran , 3 ve 4 Temmuz olmak üzere 3 siyasi bunalım ortaya çıktı. (...) Birincisi 20-21 Nisan bunalımı, göstericiler üzerine kara yüzlüleri ateş açmaya sevk eden ve Bolşeviklere karşı eşi görülmemiş şiddetle bir kara çalmalar dalgası yaratan ani, kendiliğinden organizasyondan yoksun bir hareket oldu. Patlamayı bir siyasi organizasyon izledi. İkinci olayda, Bolşevikler tarafından bir gösteri kararlaştırılmıştır. Sovyetler kongresi bu gösteriyi kesin olarak yasaklayınca ve Bolşeviklere tehditkar bir ültimatom gönderince, bundan vazgeçiliyor. Ortak olarak yapılan 18 Haziran gösterisi sırasında Bolşeviklerin sloganları açık bir şekilde üstün geliyor. Sosyalist devrimcilerin ve Menşeviklerin kendi itiraflarına göre, 18 Haziran akşamı bir siyasi bunalım patlak verecekti eğer cephedeki bir saldırı onu engellenmeseydi. Üçüncü bunalım, 2 Temmuzda onu önlemeye çalışan Bolşeviklerin çabalarına karşın 3 Temmuzda kendiliğinden gelişiyor, 4 Temmuzda en ateşli noktasından ve 5 ve 6 Temmuzda Karşı devrimin doruğuna varıyor. [Lenin, Nisan Tezleri ve Ekim Devrimi, s. 83.] Lenin, Temmuz günlerinde bir başka stratejik sonuç daha çıkardı: Taktik ve sloganların nesnel durumdaki genel değişimine uygun olarak süratle değiştirilmesi zorunluluğunu gündeme taşıdı. İktidarın, barışçıl bir biçimde işçi sınıfına transferi mümkün değildi. 3-4 Temmuz sloganları iktidarın barışçıl yönde alınması için son girişimdi ve artık bunlar geride kalmıştı. Lenin’in Temmuz günlerinde çıkardığı en önemli sonuç, iktidarın doğrudan ve çok uzak olmayan bir gelecekte ele geçirilmesinin bir zorunluluk olarak ortaya çıkmasıydı. Lenin, tüm iktidarın barışçıl bir biçimde Sovyetlere aktarılması yönündeki sloganının artık geride kaldığını şöyle ortaya koyuyordu: “Rus devriminin barışçı bir yoldan gelişmesi üzerine kurulan umutlar geri dönmemek üzere sönmüştür. Nesnel durum şöyle görülmektedir: ya askeri


67 diktatörlüğün tam zaferi yada işçilerin silahlı ayaklanmasının tam zaferi. Bu zafer, ancak, ayaklanma, iktisadi yıkım ve savaşın uzaması sonucu, yığınların, hükümete ve burjuvaziye karşı derin bir kaynaşmasıyla birlikte olduğu zaman olanaklı olacaktır. ‘Bütün iktidar Sovyetlere’ sloganı Nisan, Mayıs, Haziran aylarında ve 5-9 Temmuza kadar, yani gerçek iktidarın askeri diktatörlüğe geçtiği ana kadar mümkün olmuş olan devrimin barışçıl gelişmesinin sloganı oldu. Ne askeri diktatörlüğün ne de sosyalistdevrimcilerin ve Menşeviklerin, tam fiili ihanetine hesaba katmadığına göre, bu slogan artık doğru değildir. [Lenin, Nisan Tezleri ve Ekim Devrimi, s. 83.-84] Lenin, 3-4 Temmuz’da iktidarın ele geçirilmesi için kesin ve kararlı bir tavrın ortaya konulamamasının gerekçelerini Ekim Devrimi sonrasında şöyle ifade ediyordu: a) Devrimin öncüsü olan sınıf henüz arkamızda değildi; b) Devrimci coşku henüz büyük halk yığınlarını sarmamıştı; c) Düşmanlarımız arasında ve kararsız küçük burjuvazi arasında, o zaman ciddi siyasal genişlik taşıyan duraksamalar yoktu. Bugün bu duraksamalar büyük bir genişlik kazandı; d) İktidar ele geçirilse dahi ne madden ne de siyasal olarak koruyabilirdik. [Lenin,” Marksizm ve Ayaklanma,” Ekim Devrimi Dosyası, s. 111.] Kornilov darbesinin başarısızlığa uğramasının ardından Lenin, uzlaşmaya dair bir yazı yazdı. Buna göre, “Rus devrimi çok özgül ve keskin bir dönem yaşıyor. Parti olarak gönüllü bir tavizde bulunabiliriz. Dolaysız ve birincil sınıf düşmanlarımız olan burjuvaziyle değil; yönetici küçük burjuva durumundaki demokratik partilerle, sosyalist devrimcilerle ve Menşeviklerle. Bu partilere bir uzlaşma önerebiliriz. Bizim açımızdan uzlaşma, Temmuz öncesi dile getirdiğimiz tüm iktidarın Sovyetlere verilmesi temelinde, Sovyet’e karşı sorumlu olacak bir sosyalist devrimciler ve Menşevik hükümetinin oluşturulmasıdır. Böylece Rus devriminin barışçıl yoldan ilerlemesini sağlayacak ve dünya devrim


67 hareketi içinde barışa ve sosyalizm zaferine doğru büyük bir şans yaratabilecektir”. [Lenin, “Devrimin Görevleri,” Ekim Devrimi Dosyası, s. 136.] 18 Eylül tarihli Demokratik Konferans’ta, Bolşevik grup, Lenin’in önerdiği uzlaşmayla uygunluk içinde bir bildiri yayınladı. Ne var ki, Sosyalist Devrimciler ve Menşevikler uzlaşma önerisini reddettiler. Kornilov darbesinin yenilgiye uğramasına rağmen Geçici Hükümet varlığını sürdürmeye devam etti. Lenin, iktidarın ele geçirilmesi için sürdürdüğü politik mücadelenin son anına kadar barışçıl yöntemlerin geçerli olabileceğini göstermeye çalıştı. Ancak, barışçıl yöntemlerle iktidarın Sovyetlere devredilmesi yönündeki beklentisine olumlu bir karşılık bulamadı. Sovyetlerde Bolşeviklere verilen destek giderek büyüdü. Bir süre sonra Sovyet içinde, Bolşeviklerin, bir Sovyet hükümeti kurulması yönündeki yaklaşımı destek bulmaya başladı. Petrograd ve Moskova Sovyetlerin içinde Lenin’in tasarısı kabul edildi. Bu gelişmeler Bolşeviklerin Sovyetler içinde etkinliğinin ne kadar arttığının açık bir göstergesidir. Eylül ayındaki Moskova Duma’sı seçimleri Bolşeviklerin kitleler üzerindeki etkisinin ne kadar yükseldiğini gösterdi. (Şurasını hatırlatalım ki, Moskova, Petrograd’dan daha az aktif, çok daha küçük-burjuva bir şehirdir.) Sosyalist-Devrimciler 54.000 oy aldılar. (Haziran seçimlerinde 375.000 oy almışlardı) Menşevikler 76.000’den 16.000’e düştü. Kadetler 101.000 oydan sadece 8.000 oy kaybettiler. Bolşevikler 75.000’den 198.000’e yükseldiler ve tüm oyların %52’sini aldılar. Moskova garnizonunun %90’ı Bolşeviklere oy verdi. [Troçki, Rus Devrim Tarihi, C: II, s. 282.] Dördüncü Geçici Hükümet Kerensky önderliğinde 24 Eylül’de yeniden kuruldu. Ancak geçici hükümetin, toplum içinde hiçbir saygınlığı kalmamıştı. Sovyetler artık büyük ölçüde Bolşeviklerin kontrolündedir. Lenin partideki saldırıyı işte bu koşullarda hiç beklenmedik bir anda başlatacaktır.


67

12–14 Eylül tarihleri arasında, Lenin tarafından yazılan iki mektupta ivedi amaç olarak silahlı ayaklanma sloganıyla somut hazırlıkları ve pratik örgütleri başkaldırıya çağırıyordu: “Her iki başkent işçi ve asker temsilcileri Sovyetlerinde de çoğunluğu sağlayan Bolşevikler, iktidarı ellerine alabilirler ve almalıdırlar. Bunu yapabilirler çünkü yığınları sürüklemek için, düşmanın direncini kırmak, onun yok etmek için iktidarı fethetmek ve elde tutmak için, her iki başkent halkının etkili devrimci öğeler yoğunluğu yeter.” [Lenin,” Bolşevikler İktidarı Almalıdırlar,” Ekim Devrimi Dosyası, s. 107.] 16 Ekim’de başka bir parti liderleri toplantısı daha düzenlendi. Bu toplantıda da ayaklanmaya ilişkin çok yönlü mücadeleden bahsediyordu: “Başarılı olmak için ayaklanma bir komploya ya da bir partiye değil, öncü sınıfa dayanmalıdır. İşte birinci nokta ayaklanma halkın devrimci atılımına dayanmalıdır. İşte ikinci nokta, ayaklanma yükselen devrim tarihinin halk öncüsünün etkinliğinin en güçlü olduğu, düşman saflarında ve devrimin güçsüz, karasız, çelişki dolu dostlarının saflarında duraksamaların en güçlü oldukları bir dönüm noktasında patlak vermelidir; işte üçüncü nokta.” [Lenin, “Marksizm ve Ayaklanma,” Ekim Devrimi Dosyası, s. 110..] İşçi sınıfının önündeki güncel sorun belliydi: “Silahlı ayaklanma”. Ne ilginçtir ki, Lenin, önceleri iktidarın ele geçirilmesinde silahlı ayaklanmanın henüz geçerli olmadığını öne sürüyor iken, Temmuz ayı sonrasındaki gelişmeler Lenin’i, silahlı ayaklanmanın ısrarlı savunucusu durumuna getirmişti. Lenin, bu yeni duruma ilişkin devrim stratejisini bir başka makalesinde şöyle özetliyordu: ‘...iktidarın Sovyetlere geçmesinin bugün gerçekte silahlı ayaklanma anlamına geldiği üzerinde durmak gerekiyor. (...) Şimdi silahlı ayaklanmadan vazgeçmek, Bolşeviklerin temel sloganından (tüm iktidar Sovyetlere) ve genel olarak proleter devrimci enternasyonalizminden vazgeçmek anlamına geliyor’. [Lenin, “Marksizm ve Ayaklanma,” Ekim Devrimi Dosyası, s. 146..]


67

Lenin, iktidarın ele geçirilmesinde silahlı ayaklanmanın bir zorunluluk halini aldığı yönündeki tespitlerini Engels’in, 1848 Alman Devriminin başarısızlıklarına ilişkin yaptığı açıklamalara dayandırmaktaydı. Engels, 1848 Almanya’daki Devrimin başarısızlığının nedenlerini şöyle açıklıyordu: “...Birincisi, eğer oyununuzun bütün sonuçlarına korkusuzca göğüs germeye iyice kararlı değilseniz, ayaklanma ile hiç oynamamak. Ayaklanma, değerleri her gün değişebilen çok belirsiz büyüklükler ile yapılan bir hesaptır; düşman güçleri, her tür örgütlenme, disiplin ve yetke alışkanlığı üstünlüğüne sahiptirler; eğer onların karşısına daha üstün güçler çıkaramazsanız, bozguna uğradığınızın, hapı yuttuğunuzun resmidir. İkincisi, bir kez ayaklanma yoluna girdikten sonra, en büyük bir kararlılık ile ve saldırıcı biçimde davranmak. Savunma, her türlü silahlı ayaklanmanın ölümüdür; ayaklanma, daha düşmanları ile boy ölçüşmeden yitirilir. Düşmanlarınıza, güçleri dağınık olduğu sırada, birdenbire saldırın, ne kadar küçük olursa olsun, yeni, ama günlük başarılar hazırlayın; ilk başarılı ayaklanmanın size verdiği morali yükselterek sürdürün; her zaman en güvenilir yanda gitmeye çalışan sallantılı öğeleri böylece kendi yanınıza alın...” [Friedrich Engels, Almanya’da Devrim ve Karşı Devrim, Çeviren: Kenan Somer (2. B ,. Ankara: Sol Yayınları, 1992), s. 116-17.] Engels, ayaklanma esnasında başarıya ulaşmak için kitlelerin her şeyden önce kararlı olması gerektiği hususunda uyarıda bulunuyordu. Rus toplumu bir sosyalist devrime gebeydi ve her geçen gün yaşanan toplumsal gelişmeler onu devrime daha da yaklaştırıyordu. Yaşanılan bu süreçte Bolşeviklerin izlemesi gereken bazı taktikler Lenin’in gönderdiği mektuplarda son halini aldı. 10(23) Ekim 1917 tarihli RSDİP (BOLŞEVİK) Merkez Komite’nin oturumunda, Lenin’in ayaklanma yönündeki ısrarlı tutumunun, her şeyin olgunlaşmış olduğu ve bir silahlı ayaklanma için tüm parti örgütlerinin teyakkuz durumunda bulunması gerekliliği yönünde bir karar alınmasına neden oldu.


67 [Lenin, “RSDİP (BOLŞEVİK)Merkez Komitesinin Oturumu,“ Ekim Devrimi Dosyası, s. 157.] 16(29) Ekim 1917 RSDİP (BOLŞEVİK) Merkez Komite oturumunda, bütün işçi ve bütün askerleri silahlı ayaklanmayı her yönüyle hazırlamak için Merkez Komite göreve çağrıldı. [Lenin, “RSDİP (BOLŞEVİK) Merkez Komitesinin Oturumu,“ Ekim Devrimi Dosyası, s. 159.] 24(6) Kasım 1917 Merkez Komite üyelerine gönderilen mektupta, ayaklanmanın geciktirilmesinin devrimi yok edeceğini tarihin eğer yazılacaksa bu gece sizler tarafından yazılacağını, belirsiz 25 Ekim oylamasını beklemenin anlamsız olduğunu, bu gibi sorunların halkın kuvvetle çözmesi gerektiğini vurguladı. [Lenin, “RSDİP (BOLŞEVİK) Merkez Komitesinin Oturumu,“ Ekim Devrimi Dosyası, s. 169.] Devrim nihayet amacına ulaştı. Lenin’in 25(7) Kasım 1917 tarihli Rusya Yurttaşlarına adlı bir bildiride yayınlandı. Bu bildiride mevcut durumu şöyle ortaya konuyordu: “Geçici hükümet görevden alınmıştır. Devlet iktidarı, Petrograd işçi ve asker temsilcileri Sovyetinin organı olan ve Petrograd işçileri ve garnizonunun başında bulan askeri devrimci komitenin eline geçmiştir. Halkın uğrunda savaştığı dava: demokratik barışın hemen önerilensi toprak sahiplerinin toprakları üzerindeki mülkiyet hakkının kaldırılması, bir Sovyetler hükümetinin kurulması davası, kazanılmıştır...” [Lenin, “Rusya Yurttaşlarına,“ Ekim Devrimi Dosyası, s. 170.] Ekim’de nüfusun yalnızca azınlığı tarafından desteklenmiş olmasına karşın Bolşevikler iktidarı alabilmesinin başlıca nedeni: (a) Proletaryanın ezici çoğunluğa sahip olmasına; (b) Silahlı Kuvvetlerin en az yarısının desteğini almasına; (c) politik açıdan önemli yerler olan Moskova ve Petrograd gibi kentlerde Bolşeviklerin ezici üstünlüğüne sahip olması gibi faktörlere bağlanacaktı. [Cliff, Bütün İktidar Sovyetlere, İkinci cilt, s. 203.]


67

Rusya’da işçi sınıfının XIX. yüzyılda başlayan bilinçli örgütlü sınıf mücadelesi üç önemli devrimde de yürütülen kararlı mücadele nihayet 1917 Devrimiyle zafere ulaştı. Bu süreç içinde işçi sınıfının kazandığı birikim temelinde bir devrimin hangi şartlarda gerçekleşeceğine ilişkin kuramsal açıklamaları Lenin şöyle özetledi: “...devrim olabilmesi için sömürülen ve ezilen yığınların, eskiden olduğu gibi yaşamanın olanaksız olduğu bilincine varmaları ve değişiklik istemeleri yetmez. Devrimin olması için, sömürücülerin eskiden olduğu gibi yaşayamaz ve hükümeti yürütemez duruma düşmeleri gerekir. Ancak aşağıdakilerin, eski tarzda yaşamak istemedikleri ve "yukarıdakilerin" de eski tarzda yaşayamadıkları durumdadır ki, ancak bu durumdadır ki, devrim başarıya ulaşabilir. Bu gerçeği başka şekilde şöyle ifade edebiliriz: (sömürüleni de sömüreni de etkileyen) bir ulusal bunalım olmadan devrim olanaksızdır. Böylece bir devrimin olabilmesi için; ilkönce, işçilerin çoğunluğunun (hiç değilse, bilinçlenmiş olan ve aklı eren, siyasi bakımdan etkin işçilerin çoğunluğunun) devrimin gereğini tam olarak anlamış olmaları ve devrim uğruna hayatlarını feda etmeye hazır olmaları gerekir; bundan başka, yönetici sınıfların, en geri yığınları bile siyasi hayata sürükleyen, hükümeti zayıf düşüren ve devrimcilerin onu devirmesini mümkün kılan bir hükümet bunalımından geçmekte olması gerekir (her gerçek devrimi belirleyen şey, o zamana kadar bilinçsiz olan, ezilen emekçi


67 yığınlar arasında siyasi mücadeleye atılmaya hazır insan sayısının hızla on misline ve belki de yüz misline yükselmesidir).” [V. İ. Lenin, Komünizmin Çocukluk Hastalığı “Sol” Komünizm, Çeviren: Muzaffer Erdost (5. B., Ankara: Sol Yayınları, 1991), s. 83.] Devrim sonrasında sadece Rusya’da değil Rusya dışında da 1917 Devrimi’ne ilişkin bir çok tartışmalar yapıldı. Şunu söyleyebiliriz ki, Ekim Devrimi, bugüne dek bildiğimiz en derin köklü kitle hareketlerinden birinin nihayet zafer ulaştığı noktaydı. Bolşevik ayaklanmasının nedeni Rusya’da, bir an önce ya da kısa zamanda ideal bir toplum yaratmaktı. İktidarı ele almalarının belli hedefleri vardı: Savaşa son vermek, ezilen milletlerin kendi geleceklerini belirleme hakkını güvence altına almak, Almanlarla devam etmekte olan savaş haline son vermek, Rusya’da proletaryanın ezilmesine engel olmak, burjuvazinin ekonomiyi sabote etmesini engellemek, üretimde işçi denetimini kurmak ve karşı devrim zaferini durdurmak idi. Şubat ayından Ekim ayına kadar Bolşevik Partisi, Rus proletaryasının gerçek önderlerini bir araya getirerek bir kitle partisi haline geldi ve sınıfın doğal önderi olarak toplum içinde kabul edildi. [Ernest Mandel, Rus Devriminin Meşruiyeti, Çeviren: Oktay Emre (1. B., İstanbul: Yazın Yayıncılık, 1992), s. 27-29.] Lenin ve Bolşevikler iktidarda kalabilmek için köylülükle ittifakı sürdürürler, ancak dünya işçi sınıfıyla da ittifak kurarak iktidarı korumak isterler. Burada asıl ittifak kurulmak istenilen güçler, gelişmiş ülkelerin proletaryasıydı. Onun için oralara devrimi yayma düşüncesi pratiğe geçirilmeye çalışılır. Ancak bu gerçekleşmez. Rusya da ki devrim artık içe kapanmak ve büyük bir geri çekilmek mecburiyetini duyar. Rusya, Avrupa


67 ya göre geri kapitalist bir ülkeydi, kalkınmasını daha doğrusu sosyalizmi kurabilmesi için Avrupa proletaryasının ittifakına-desteğine ihtiyaç duyuyordu. Bu gerçekleşmez. Onun içindir ki Lenin, II. Enternasyonalin başında olan teorisyenlerden ve Alman SDP lideri kautsky’yi haklı olarak kendi ülkesinin burjuvazisinin arkasından gittiği için çok ağır bir şekilde eleştirir.

1917 Şubat Devrimi’nden hemen sonra Bolşevikler önemsenmeyecek bir azınlıktılar. Sovyetlerin tüm Rusya kongresinde, Haziran’da Bolşevik delegelerin oranı %13’dü. Bu oran Ekim’de %51’e çıktı. [Lenin, Proletarya İhtilâli ve Dönek Kautsky, s. 148.] Bolşeviklerin özellikle köylüler arasında taraftarı çok azdı. 17 Mayıs’daki Köylü Sovyetleri Kongresinde 1.115 delegeden 537’si Sosyalist Devrimci ve sadece 14’ü Bolşevikti. [W. Henry Chemberlian, The Russian Revolution, C: I, s. 248.] Ancak Ekim 1917’de Sosyalist Devrimcilerin Partisi parçalandı, partinin büyük bir bölümü Bolşeviklerle işbirliği yaptı. “Nisan başlarında Bolşevikler Petrograd işçi sınıfının üçte birini kazanmış bulunuyorlardı, ve bu en aktif üçte birdi.” [Troçki, Rus Devrim Tarihi, C: I, s. 357.]

40.000 işçinin çalıştığı Petrograd’daki Putilov fabrikası başlangıçta Sosyalist Devrimcilerin elindeydi, ancak Bolşevik partisi üyelerinin fabrikada çalışmaya başlamalarından iki ay sonra büyük çoğunluk Bolşeviklere geçti. [Troçki, Rus Devrim Tarihi, C: I, s. 421]


67 “Rusya’da biz ufak bir partiydik ama buna ek olarak bütün ülkede İşçi ve Köylü Milletvekilleri Sovyetlerinin çoğunluğu bizimle beraberdi.” [Lenin, Komünist Enternasyonalin Üçüncü Kongresinde Komünist Enternasyonal Taktiklerinin Savunma Konuşması, Kitle İçinde Parti Çalışması, s.157.] 1917 Şubat Devrimi’nden sonra azınlıkta olan Bolşevikler bir yıldan az sürede çoğunluğu kazanarak iktidarı nasıl ele geçirmişlerdir? Bolşeviklerin zaferinde uyguladıkları çalışma tarzının doğruluğu kadar, partinin yapısının da önemi vardır. İktidar yıkılmıştır ancak eski rejimin cephelerde savaşan kuvvetleri devrimci iktidarı yıkmak için saldırıya geçer. Bu kuvvetler, Troçki’nin başında olduğu kızıl ordu birlikleri tarafından yenilgiye uğratılır. Aynı şekilde emperyalist dünya da dışarıdan saldırır. Bu saldırılara karşıda devrim direnir ve ayakta kalmayı başarır. 1914 - 1918 yılları arasında birbirleriyle kıyasıya savaşmış olan emperyalist güçler 1917 devriminin üzerine çok fazla gidecek halleri yoktur. Üzerinde çok tartışılmış olan tek ülkede sosyalizmin kurulup kurulamayacağı konusu böylece bu deneyle kurulabileceği ortaya çıkmış olur. Gelişmiş ülkelerde patlak vermeyen devrim hareketinin beklentisinden çıkılıp, geri kalmış ülkelerde emperyalizme karşı ulusal bağımsızlık mücadelelerinin desteklenmesi yoluna gidilir. Bu dönemde ulusal sorunlar üzerinde çokça çalışılır, teorik üretim yollarına gidilir..

RUS DEVRİMİ VE REEL SOSYALİZM-VIII Savaş Komünizmi – Komintern – Kronstatd – NEP (Yeni Ekonomik Politika) Devrim sonrası Bolşevik iktidarının içte eski rejimin generalleri tarafından, dışta da emperyalist dünya, özellikle Almanya’nın saldırısı altında ölümkalım mücadelesi verirken. Ayakta kalmak için savaş komünizmi


67 uygulamasına başvurmak zorunda kaldı. Rusya, birinci dünya savaşından (1914) itibaren sürekli bir savaşın içindeydi. Kaynakları sürekli tükenen, ekonomiyi, üretimi ve insanları yıkıma götüren ağır bir dönem yaşıyordu. Bolşevik iktidarı çok tartışmalı Brest-Litovsk anlaşmasını Rusya aleyhine çok ağır hükümler içermesine rağmen, Lenin’in inisiyatifiyle onayladı. Mart 1918’de Sovyet hükümetince onaylanan Brest-Litovsk barış anlaşması, Rus ekonomisinin daha da kötüleşmesine yol açtı. Ekilebilir toprakların ve toplam nüfusun dörtte biri Alman kontrolüne bırakıldı. Şeker sanayinin % 90’ı, demir, çelik, ve kömür sanayilerinin ise % 70’i yitirildi. Carmen Siriani, İşçi Denetimi ve Sosyalist Demokrasi Sovyet Deneyimi, Belge Yayınları, birinci baskı Temmuz 1990 Sayfa : 177

Devamla Bolşevikler Polonya’yla bir anlaşma yaparak aralarında ki çatışmaya son verdiler ve bu rahatlamayla eski rejimin generallerini ezerek, saf dışı bıraktı. Bu savaş komünizmi denilen şey, söz konusu savaşların ve onun ortaya çıkardığı bir durumdu. Ülkede açlık-kıtlık-kıran baş göstermiştir. Bu dönemde Kızıl Ordu’nun ve kentlerde sanayi işçisinin doyurulması için, köylere askeri müfrezeler gönderilerek köylünün artı ürününe el konulması yoluna gidilir. Bu artı ürünün yanında köylünün koşum hayvanlarına, hayvanlarının yemlerine ve birçok alet edevatına el konulur. Aslında bu hareket sadece artı ürüne el koyması biçiminde düşünülmüştür ama uygulamada bunun da ötesine gidilir ve köylünün elinde ne var ne yoksa Kızıl Ordu müfrezeleri tarafından silah zoruyla el konulur. Köylü geleneksel çalışma tarzına göre, önce gelecek yılın tohumunu ayırır, sonra kendi yiyeceğini ayırır, sonra da fazla olanı ise satardı. Sattığıyla da köylerde olmayan ihtiyaçlarını kentten satın alırdı. Kentte köylünün bu


67 ürünüyle karnını doyuruyordu, bu karşılıklı birbirini besleyen bir döngüydü. Köylere saldıran, ürüne el koyan Kızıl Ordu müfrezeleri bunları hiç göz önünde bulundurmuyor köylüyü soyup-soğana çeviriyor. İtiraz eden kişiler ise derhal infaz ediyor, köyler ateşe verilip yakıyordu.

Yiyecek müfrezeleri, hububat ve sebzenin yanı sıra, askeri kullanım için, genellikle herhangi bir ödeme yapmadan, atları, hayvan yemlerini, yük arabalarını da gasp ediyorlardı. Öyle ki, köylüler, bırakın sabun, ayakkabı, kibrit ve tütünü ya da gerekli tamiratlar için elzem olan çivi ve metal parçalarını, şeker, tuz, gazyağı gibi temel ürünlerden bile yoksun kalmışlardı. (……….) Ayrıca köylüler, yalnızca kendi doğrudan ihtiyaçlarını karşılayacak kadar toprak ekmeye başladılar [Paul Avrich - Kronstadt 1921 İngilizceden çeviren: Gün Zileli - Sayfa-1011]

Zorunluluktan dolayı yapılan bu uygulamalara toplam isimle Savaş Komünizmi denilmişti. Bu savaş Komünizmi uygulamalarının hem köylü, hem de ülkenin geneli için yıkıcı sonuçları oldu. Köylü karşı karşıya kaldığı uygulamalar sonucu toprağı ekmez oldu. 1913 döneminde ekilen toprağın kıyaslamasıyla ancak % 60 kadarı ekilir olmuştu. Köylü kentlere, Kızıl Orduya göre ekim yapmaz sadece kendi yiyeceği kadar ekim yapar hale gelmiştir. Zaten köylünün ürününü kente götürüp satması yasaklanmıştı. Yollarda askeri müfrezeler bunu önlemek için nöbet tutuyordu. Bu tip uygulamalar halkta huzursuzluğu hat safhaya çıkarıyordu. Huzursuzluk sadece köylülükte değil, devrimin yaşandığı önemli kentlere de -Petrograd gibi- sıçramıştı. Bolşevik iktidarına karşı köylü ayaklanmaları ve işçi direnişleri başlar. İşçi hareketlerine ve demokratik


67 hak ve taleplerine karşı fabrikalarda görevlendirildi. Bolşevikler kentte ve kırda kuvvet kullanarak bastırdılar. Bu isyanlardan ve Savaş Komünizminden uzaklaşılmasına olmuştur.

Kızıl Ordu müfrezeleri oluşan hareketlerin hepsini en önemlisi ve tarihe geçeni yol açan Kronstatd isyanı

"Gerçeğe," demişti Lenin, Kronstadt isyanı üzerine, "bundan iyi ışık tutan bir şey olamazdı." V. I. Lenin, Polnoe sobranie sochinenii, 5. baskı, 55 cilt, Moskova, 19581965, XLIII, 138.aktaran Paul Avrich - Kronstadt 1921 İngilizceden çeviren: Gün Zileli – Sayfa 3 1921 yılının Mart ayında, Finlandiya körfezinin donanma istihkamlarındaki Rus Devriminin "onuru ve gururu" denizciler, iktidara gelmelerine yardımcı oldukları Bolşeviklere karşı ayaklandılar. Ordu buzların üzerinden geçip ayaklanmayı ezene kadar, "Özgür sovyetler" sloganı altında 16 gün yaşayan ihtilalci bir komün kurdular. Uzun ve vahşi bir mücadeleden ve her iki taraf da ağır kayıplar verdikten sonra isyancılara zorla boyun eğdirildi. Paul Avrich - Kronstadt 1921 İngilizceden çeviren: Gün Zileli – Sayfa 3

Tambov, Sibirya ve Volga bölgelerde de isyanlar vardır. Köylü ürününe el konulmasına son verilmesini istemektedir. Artı ürününü kente ulaştırıp satmak istemekte ve kentin ürettiği ürünleri almak istemektedir. Bolşevik yönetime standart bir vergi ödemeye de razıdır.

Kentlerde işçi sınıfı, temel ihtiyaçların dağıtımında ayrıcalıklı Bolşeviklere, bürokratlara karşı tavır almakta, fabrikaları müdürlerin değil işçi komitelerinin yönetmesini istemektedirler. Başka ekonomikdemokratik talepleri de olur. Bolşevik iktidar bunları ret eder ve geçmişte çarlık Rusya’sının yaptığı gibi işçi sınıfının üzerine askeri birlikleri


67 gönderir. İşçi sendikaları zaten işlevsizleşmiştir. Grev yapmak, demokratik hak ve özgürlükleri talep etmek, bunun için mücadele etmek yasaklanmıştır. Bu taleplerle grev yapan fabrikalar, aynı patron sınıfın yaptığı gibi lokavt uygulamalarına gidip geçici olarak kapatılmıştır.

İçte ve dışta anlaşmalar yapılıp savaşlar bitirilmesine rağmen söz konusu uygulamalar devam ettirilir. Halkta madem savaş bitirildi ne diye mevcut uygulamalar devam ettiriliyor ? diye tepki içerisindedir. Savaş sonunda Kızıl Ordu birliklerinin yarısı (2.500.000 kişi) terhis edilir. Bu terhis olan insanlar döndükleri köylerinde var olan isyan olaylarına katılırlar. Çünkü hem bunların sosyal yapısı hem de toplumun sosyal yapısı buna uygundur. Bolşevik iktidara karşı her tarafta köylü halk hareketi gelişir.

Toplumu baskılayan, cendere altına sokan uygulamalar sür-git devam ettirilemez ve NEP denilen uygulamaya geçilir. NEP’ le birlikte köylü tarıma yönelir ülkenin gıda ihtiyacını üretir, kendiside istediği gibi ürününü kentlere getirip satar. Hem kentler gıda yönünden rahatlar, hem de köylüler kentten istedikleri tüketim ürünlerini elde eder ve rahatlar. Gerçekten de ülkenin genelinde yaşamda, ekonomide, ihtiyaçların giderilmesinde muazzam bir canlanma olur. Lenin'in Onuncu Kongre'de açıkladığı gibi, "diğer ülkelerde devrim patlak verene kadar Rusya'da sosyalist devrimi kurtaracak tek şey köylülerle anlaşmaya varmak"tı. Üç yıl önce, 1918 Mart'ında Almanlara karşı bir "ihtilalci savaşı" reddedip Brest-Litovsk anlaşmasını imzaladığı zaman Lenin enternasyonal cephede benzeri bir ricatta bulunmuştu. Şimdi, 1918'de Bolşeviklere tanınmayan "nefes alma" fırsatını yakalamak için o, çok daha ihtiyatlı ve yatıştırıcı bir iç program lehine Savaş Komünizmini ortadan kaldırıyordu. "Orta köylülüğün ekonomik isteklerini tatmin etmek ve serbest ticareti tanımak zorundayız" diye açıklıyordu, "aksi halde, dünya devriminin geciktiği koşullarda Rusya'da proletarya iktidarını korumak mümkün olmayacaktır.


67

Lenin, en azından şimdilik, tarımın kolektivizasyonu yönünde yeni bir adım atmanın uygun olmadığını düşünüyordu. Artık sosyalizme yakın gelecekte ulaşılabileceğine inanmıyordu. Sekizinci Sovyetler Kongresinde, Rusya'nın bir küçük köylü ülkesi olarak kaldığını ve köylülerin de "sosyalist olmadığını" söyledi. Onlara aynı şekilde davranmaya devam etmek Rusya'nın geleceğini kayan kumun üzerine inşa etmekten farksızdı. Sukharevka (Moskova'nın ünlü karaborsa pazarı) kapatıldığı halde, her küçük mülk sahibinin gönlünde yaşamaya devam ediyordu. "Bir küçük köylü ülkesinde yaşadığımız sürece," dedi Lenin, "kapitalizm Rusya'da komünizmden daha güçlü bir temele sahip olacaktır." Fakat, diye ekledi, eğer sosyalizme geçmek zorsa ve çok zaman alacaksa, bu, kırsal bölgelerde kapitalist güçler karşısında geri çekilmemek için daha da önemli bir sebeptir. Vos'moi vserossiiskii s”ezd sovetov, s.30 aktaran Paul Avrich - Kronstadt 1921 İngilizceden çeviren: Gün Zileli – Sayfa - 22 Karar, Yeni Ekonomik Politika temelinde, ürünlere zorla el koymanın yerine aynî vergiyi ve köylünün kendi artı ürününü serbest pazara arz etme hakkını benimsedi. Bu, Savaş Komünizminden karma ekonomiye geçiş yönünde atılmış ilk ciddi adımdı. Kara ve tren yollarındaki yol kesme müfrezeleri bütünüyle geri çekildi ve şehirlerle köyler arasındaki ticaret yeniden yürürlüğe girdi. (Fabrikalarda işçiye karşı nöbet tutan Kızıl Ordu müfrezeleri bn.) Troçki'nin emek orduları dağıtıldı, kendi yöneticilerini seçme ve işçilerin çıkarlarını ilgilendiren her konuda serbest tartışma yapma hakkı da dahil olmak üzere sendikaların özerkliği tanındı. Ayrıca, devlet ekonominin "kumanda mevkilerini" -ağır endüstri, dış ticaret, ulaşım ve haberleşme- kendi ellerinde tutarken, özel dükkânlara ve tüketiciye yönelik küçük üretime yeniden faaliyet izni verildi. [Paul Avrich - Kronstadt 1921 İngilizceden çeviren: Gün Zileli – Sayfa223-224]

Savaş Komünizmi – Kronstatd – NEP (Yeni Ekonomik Politika) denilen uygulamalar bir birinin devamı ve bir birinin krizlerini çözmeye yöneliktir.


67 Birinin tıkandığı yerde diğeri devreye sokularak toplumsal sorunlar çözülmeye çalışılmıştır. NEP (Yeni Ekonomik Politika) uygulaması zengin orta sınıf köylüleri geliştirmiştir ama toplumun ihtiyaçlarının giderilmesi, karnının doyurulması için gerekli olan bir şeydi. Ancak bundan sonra ülke biraz gelişme yoluna girdi.

Dönem devrim sonrası dönemdir, savaşlar da son bulmuştur ve ülkede işçi alt yapıda, üst yapıda iktidar olmak istiyor ama olamıyor, köylünün de ekip biçtiği ürününe zorbaca el konuluyor. Bolşevik iktidar işçiyi de köylüyü de eziyor dışlıyordu. İyi de 1917 Şubat devrimiyle 1917 ekim devrimi arasında bütün iktidar Sovyetlerin denilmemişmiydi ? Şimdi ne demeye işçi ve köylü iktidardan uzaklaşıyor ? Hükümet komiserleri artık halk tarafından firavunlar olarak görülmeye başlanmıştı. Sovyet Rusya vatandaşlarının ruhu ve bedeni üzerinde, komiserlerin keyfi yönetimi kurulmuştu. Bu uygulamalar halkta sosyalizme karşı yıllara yayılan bir yabancılaşmaya yol açmıştı.

Moskova’da 1921 Şubat ortalarında, Savaş Komünizminin terkedilerek yerine derhal "özgür emek" sisteminin konması çağrısında bulunan öfkeli işçiler kendiliğinden fabrika toplantıları yapmaya başladılar. Böylesine kararlı bir şekilde ortaya sürülen bu talep karşısında hükümet, fabrikalara temsilciler göndererek politikalarını izah etmeye çalıştı. Gerçi, bu öyle kolay iş değildi. Aşırı düşmanca bir tutum içinde olan dinleyicilerle karşı karşıya kalan hükümet sözcülerinin çoğu daha sözlerini bitirmeye fırsat bulamadan yuhalanıp yaka paça kürsüden indiriliyorlardı. Bir habere göre, Moskova metal işçilerinin gürültülü bir toplantısında bizzat Lenin kürsüye çıkmış ve Bolşevikleri ülkeye yıkımdan başka bir şey getirmemekle suçlayan dinleyicilerine, Beyazların geri gelmesini isteyip istemediklerini sormuştu. Lenin'in sorusu sert bir karşılık bulmuştu: "Kim gelirse gelsin ister beyaz, ister siyah ya da doğrudan doğruya şeytanın kendisi - yeter ki, siz çekip gidin." New York Times, 6 Mart 1921. - aktaran Paul Avrich - Kronstadt 1921 İngilizceden çeviren: Gün Zileli – Sayfa - 36


67

Lenin’den aktaralım… (…………) 4- ŞU ANDA BU PARTİLER NE ÇEŞİT BİR DEVLET İSTEMEKTEDİRLER ? (…………) D- (“Bolşevikler”). Bir işçi, asker, köylü vb. vekilleri Sovyetleri cumhuriyeti. Bütün halkın silahlanmasıyla yeri doldurulacak olan sürekli ordunun ve polisin kaldırılması; ücretleri iyi bir işçininkisinden yüksek olmaması gereken memurların, yalnız seçilebilir değil, işlerinden de geri alınabilir olması [Lenin, Nisan Tezleri ve Ekim Devrimi – Sayfa – 83] (……….) 8- BU PARTİLER, İKTİDARIN YANAMIDIRLAR, YOKSA İKİLİ İKTİDARDAN YANA MI ? D- (“Bolşevikler”). Bütün ülkede aşağıdan yukarıya doğru işçi, asker, köylü vb. vekilleri Sovyetlerinin iktidarının birliğinden yanadır. [Lenin, Nisan Tezleri ve Ekim Devrimi – Sayfa – 85] (…………) 11- DEVLETE ALIŞILMIŞ TİPTE BİR MEMURLAR KADROSU GEREKLİ MİDİR ? D- (“Bolşevikler”). Hayır, kesinlikle. Bunlar bütün memurların, hatta görevi ne olursa olsun bütün vekillerin yalnız seçilebilmesini değil, her an görevlerinden geri alınabilmesini de zorunlu sayarlar. Ne memurlar, ne de ötekiler iyi bir işçinin ücretinden daha yüksek bir maş almamalıdırlar. Bunların yerine ( yavaş yavaş ) halk milisi ve onun müfrezeleri geçirilmelidir. (………….) 12. SUBAYLAR, ASKERLER TARAFINDAN SEÇİLMELİ MİDİR ?


67 D- (“Bolşevikler”). Subayların seçilmesi bizim için yeterli değildir. Askerlerin vekilleri subayların ve generallerin bütün faaliyetlerini denetlemelidirler. 13- ASKERLERİN, ÖNDERLERİNİ GERİ ÇEKMESİ, ÜSTLERİNİ GÖREVDEN ALMASI YARARLI MIDIR ? D- (“Bolşevikler”). Her bakımdan yararlı ve zorunludur. Askerler ancak seçilmiş olan otoritelere itaat ederler ve onları sayarlar. Lenin, Nisan Tezleri ve Ekim Devrimi – Sayfa – 86-87 İşte Lenin’in Şubat 1917 ve Ekim 1917 yıları arasında kaleme aldığı Nisan tezlerinde ki görüşleri. Son derece doğru ve olumlu olan bu görüşler Ekim devrimi sonrası uygulanamadığı gibi tam tersi uygulandı. Sınıf mücadelesi, eğer çok şiddetli bir askeri savaşla sürmek zorundaysa askeri örgütlenmede aşağıdan yukarıya örgütlenmeye ve askeri örgütün kongre yapmasına, kendi kurmay kadrosunu seçmesine izin verilmemelidir. Askeri örgütün sıkı bir disiplin, yukarıdan aşağıya örgütlenmesi ve gerçek anlamda emek iktidarının kurulduğu siyasi merkeze kesin bir biçimde tabi olması gerekir. Eğer özel askeri bir kuvvet oluşturulacaksa, burada emir-komuta zincirini zaafa uğratacak bir önlem alınmamalıdır. Askerlikte bir uzmanlık alanıdır, düşmanda durmaksızın yeni savaş araç-gereçleri üretiyor. Bunları öğrenmek pratiğe uygulamak elbette belli bir eğitim gerektiriyor. Uluslar arası emperyalist sistem ve onun kurumları var oldukça askeri düzen bu biçimde devam ettirilebilir. Proletaryanın başarısı uluslar arası alana taşındığı ölçüde bu sistem değiştirilebilir ve eğer gerekiyorsa aşağıdan yukarı örgütlenme düzenine geçilebilir. Eğer muhalefet yıllarında ve iktidar yılarında bu askeri birim işçi sınıfının kesin itaati altında olursa orada bir sorun olmaz. Askeri bürokrasinin işçi sınıfının iktidarını tehdit edememesi için gerekli düzenlemeler mutlak suretle yapılmalıdır. Zaten bugüne kadar olan bütün devrimlerden sonra askeri düzen bu şekilde işlemiştir. Bunlara ilaveten mutlaka işçi sınıfından bir askeri güç oluşturmak ya da sınıfın kendisini ya da olası tehlikelere karşı iktidarını koruması için fabrikalarda çalışan her işçi silahlandırılabilir. Fabrikalarda seçilmiş işçi önderlerinin kontrolünde silah depoları, cephanelikler oluşturulabilir.


67

III. ENTERNASYONALİN (KOMÜNİST ENTERNASYONAL) KURULUŞU Dünya işçi sınıfının uluslararası devrimci örgütü olan Enternasyonal, ilk defa 1864'te Londra'da (I. Enternasyonal) Uluslararası Emekçiler Birliği adıyla kuruldu. Reformistler, anarşistler ve devrimciler arasında 1872'de yaşanan ayrışmada Enternasyonal dağıldı, Sosyalist Enternasyonal olarak da bilinen İkinci Enternasyonal, 1889'da kuruldu. 1914'te sosyal demokratların savaşta kendi "devletlerini" desteklemeleri üzerinde dağılan enternasyonal, 2 Mart 1919'da (III. Enternasyonal) tekrar kuruldu. Komintern 1919 Martında, savaş komünizmi döneminin (1918-1921) ortasında Vladimir Lenin ve Sovyetler Birliği Komünist Partisi tarafından kurulan, " silahlı kuvvetler de dahil tüm mümkün araçlarla uluslararası burjuvaziyi yıkmak ve devletin tamamen yok oluşu için bir geçiş aşaması demek olan Uluslararası Sovyet Cumhuriyetini yaratmak için" mücadele etme amacı güden uluslararası bir komünist örgüttü. Komintern, Lenin'in birbirleriyle yaptıkları savaşta ulusal birliği savunan hükümetlere karşı Zimmerwald soluna öncülük ettiği 1915'teki Zimmerwald Konferansına müteakip 1916'da çözülen İkinci Enternasyonal'den sonra kuruldu. Yeni enternasyonal böylece ikincisinin I. Dünya Savaşı'na göstermekte başarısız olduğu muhalefete bir yanıt olarak geldi. Üçüncü Enternasyonal'in kurucuları tüm anti-militarist sosyalist hareketin başından beri tamamen karşı olduğu bu savaşa, emperyalist bir savaş olarak bakıyorlardı. [http://tr.wikipedia.org/wiki/Komintern] Enternasyonel Rusya’da başlayan devrimi dünyaya yayacaktı. Bu nedenle gayet sıkı örgütlenmiş bir dünya partisi olarak kurulmuştu. Tek tek ülkelerin partileri Komintern’in emir niteliğindeki uymak zorunda olan seksiyonları olacaktı. Komintern isterse partilerin yönetimini de değiştirecek olağanüstü yetkilere sahipti. Böyle bir durumda söz konusu liderlerin kendi partileri tarafından seçilmiş olmaları tayin edici olmaktan çıkıyordu. Dünya komünistleri proletarya enternasyonalizmini gözetmek kaygısıyla bu durumu onaylıyordu.


67 Savaşın yol açtığı yıkıma ve sefalete rağmen Avrupa’da olgunlaşmış bir devrim durumunun olmadığı, her şeyi birden tehlikeye atacak bir devrim yerine reformlar uğruna mücadeleyi tercih etmeye daha eğimli oldukları zamanla ortaya çıkacaktı. Almanya’da üst üste ayaklanma girişimleri, üst üste ağır yenilgilerle sonuçlandı. Kaldı ki Avrupa’da devrime önderlik edecek nitelikte örgütler ve o nitelikte örgütlerin çok süratle gelişeceği koşullarda yoktu. [Ç. Can Dünya Türkiye ve Sosyalizm - Odak kitap Eylül – 2004 Sayfa391-392] Bolşeviklerin, deneme yanılma yöntemiyle başvurup terk ettikleri programları gibi, bu Komintern’i de kuruluş amacının dışına çıkardılar. Komintern, Stalin’in döneminde kendi yaptığı yanlışları dünya komünist hareketine onaylatmak için kullanılacaktı. Dünya devrimi için oluşturulan Komintern oluşumunun partileri kişiliksizleşti. Oluşum, Stalin ve yandaşlarının elinde basit bir aparat olarak kapatıldığı 1943 yılına kadar devam edecekti. Emperyalist dünyayla yakınlaşma, sınıf işbirliğinin bir gereği olarak Komintern önce Kominform yapılmış sonra da kapatılmıştır. Komintern’in, bir dünya devrimini gerçekleştirmeyi kısa vadede yapamayacağı anlaşılınca, Bolşevikler bundan sonra kendi ülkesindeki dinamiklere dayanarak ve sosyalizmin temel ilkelerinde değişikliğe giderek ve ülkenin ihtiyacı olduğu kadarıyla kapitalizme ve liberalizme dönük uygulamalara başvurarak ve olmaz olanı olur kıldırmaya çalışarak ilerleme yoluna koyulurlar. Yukarıda ki alıntıda Lenin’in de söylediği gibi bunlar yapılmasaydı devrimin yaşama sansı kalmayacaktı. Lenin ve Bolşeviklerin devrim öncesi teorileri, önermeleri, çok iyiydi. Ancak bu önermeler devrim sonrası uygulanmadı. Makaleler, yazılar, deniz-derya gibiydi ama iktidara gelinince bunlardan eser kalmamıştı. Mesela sosyalist siyasal demokrasi konusunda olsun, adalet konusunda olsun, insan hakları konusunda olsun, işçi sınıfının iktidarı kullanması konusunda olsun, toplumun refahı konusunda olsun bunların hiç birisi uygulanamadı. Bırakalım işçi sınıfının siyasal iktidarı kullanmasını,


67 ekonomik-demokratik mücadeleleri bile baskı ve terörle karşılaştı. Lenin son günlerinde Rus işçi sınıfına karşı mahçup olduğunu belirtmişti ama devrim sonrası ortaya çıkan enkazı düzeltecek kadar yaşayamadı. Sovyetler halkın kendiliğinden kurdukları mücadele örgütleriydi. İçinde asıl olarak işçi sınıfı vardı, askerler vardı, köylülüğün de önemli bir kısmı vardı. Devrim sonrası bunların hepsi iktidardan dışlanır oldu. Lenin’in ölümünden sonra iktidarı eline geçiren Stalin, bu çarpıklığı düzelteceğine büsbütün siyasal yasaklara, kitleleri iktidardan uzaklaştırmaya, kişi diktatörlüğüne, kişi tapınıcılığına ve teröre başvurdu. Devamla yeri geldikçe 1917 Ekim devrimi kadrolarının büyük çoğunluğunu kurşuna dizecek kadar ileriye götürdü.

RUS DEVRİMİ VE REEL SOSYALİZM-IX


67 1917 Ekim Devrimi Sonrası Bolşeviklerin İktidarı Altında ki Ortamın Özellikleri Proletaryanın iktidarı alması onun zayıf sınıf konumundan kurtarmaz ta ki, devrim “dünya çapında” zafere ulaşana kadar. Bundan dolayı proletaryanın mücadelesi ekonomik açıdan şu iki ilkeye dayanmaktadır: (1) Olabildiğice çabuk ve eksiksiz biçimde sanayinin savaş ve iç savaşta uğradığı yıkıma son vermek çünkü bu maddi temel olmadıkça proletarya yok olacaktır. (2) Tarım sorunu proletarya ve köylü arasında ittifaka dayalı olarak çözülmelidir. Lenin için “uzlaşma” özgül koşullar altında belirli bir dönem için sınırlı alanlarda proletaryanın çıkarlarıyla paralel bir gelişme göstermektedir. Lenin için uzlaşma devrimin güncelliğinin dolaysız ve mantıklı bir sonucudur.

Rusya’da devrim sonrasında yaşanan ekonomik politik kriz dış politikada maceracılığa izin vermeyecek kadar ciddi hale gelmişti. Devrim öncesinde söylenenler ile devrim sonrasında oluşan siyasi durum birbirinden oldukça farklıydı. Almanya ile sürdürülen barış anlaşmaları dış politikada verilen ilk politik sınavdı. Almanya’nın barış için oldukça ağır koşullar öne sürmesi ve Rusya’nın içinde bulunduğu olumsuz ekonomik koşullar nedeniyle Lenin, devrim stratejisinde köklü değişikler yapmaya yöneldi. [Tony Cliff, Kuşatılmış Devrim, Üçüncü cilt, Çeviren: Bernar Kutluğ (1. B., İstanbul: Z Yayınları, 1996), s. 56.]

Ordunun savaşmak için gerekli teçhizata sahip olmaması Lenin’i barış


67 siyasetini izlemek zorunda bıraktı. Lenin’i Almanya’ya yönelik barış siyasetinin izlemeye yöneltmesinin bir diğer nedeni de Almanya’da yaklaşmakta olduğuna inanılan sosyalist devrimdi. Lenin’e göre barış siyasetinin izlenmesi Alman sosyalist devrimini daha zor hale getirmeyecek, aksine Alman devriminin önünün açacaktı. Sovyet Cumhuriyeti diğer ülkeler için canlı bir örnek olacak ve yarattığı propagandanın etkinliği diğer ülke proleterlerine güven verecekti. Lenin, Almanya ile sürdürülen barış görüşmelerinde uzlaşmayı ön plana çıkarması Bolşevikler arasında da ciddi tartışmalara neden oldu. Lenin’in uzlaşma yönündeki politikalarına Bolşeviklerin sağ kesimi destek verirken sol kesim buna karşı çıktı. [Tony Cliff, Kuşatılmış Devrim, Üçüncü cilt, Çeviren: Bernar Kutluğ (1. B., İstanbul: Z Yayınları, 1996), s. 57.]

Lenin, Almanların barış koşullarının kabul edilmesi yönündeki tutumunu ısrarla sürdürdü. Lenin’den farklı düşünüler arasında Stalin, Zinovyev ve Kamenev bunlardan bir kaçıydı. Stalin barışı savunmasının nedenini: Avrupa’da henüz bir devrimci durum olmadığı düşüncesiyle gerekçelendiriyor, söz konusu olanın ise sadece bir devrim potansiyel olduğunu ve bu potansiyele göre hareket edilmemesi gerektiğini söylüyordu. Zinovyev ise, Almanya’da, Rus Ekim Devrimi’nde olduğu gibi bir devrimci potansiyelin olduğuna inanmıyor, barış politikalarının savunulması halinde Almanya’da şovenizmi güçlendirerek batıda devrimci bir hareketin zayıflamasına neden olacağını iddia ediyordu.


67

Lenin, Almanlarla barış yapılması yönünde kararlıydı. Batıda devrimin henüz başlamamış olduğunu doğruluyor; ancak “taktiklerimizi batıdaki hareketin gücüne göre değiştirirsek asıl o zaman uluslararası sosyalist harekete ihanet etmiş olunacağını” söylüyordu. Lenin, Almanya’nın bir devrime gebe olduğunu düşünüyor ve eğer savaşı sürdürmekte ısrarlı olunursa yaklaşan sosyalist devrimi kendi elleriyle yok etmiş olacaklarını söylüyordu. [Tony Cliff, Kuşatılmış Devrim, Üçüncü cilt, Çeviren: Bernar Kutluğ (1. B., İstanbul: Z Yayınları, 1996), s. 59.] Uzlaşma yönünde bir karar alınmaması halinde istifa edeceği tehdidinde bulundu. Bunun üzerine, 3 Mart 1918’de Almanlarla anlaşma imzalandı. Rusya, sadece topraklarını kaybetmemiş, büyük ölçüde gelirlerinden de yoksun kalmıştı. [Tony Cliff, Kuşatılmış Devrim, Üçüncü cilt, Çeviren: Bernar Kutluğ (1. B., İstanbul: Z Yayınları, 1996), s. 68.]

Almanlarla yapılan bu barış bir süre sonra yerini sosyalist devrim heyecana bıraktı. KPD (Almanya Komünist Partisi) Aralık 1918’deki kuruluş Kongresi’nde “aşırı solculuk hastalığına” kapıldı. Alman İmparatorluğu’nun yıkılmasından sonra yeni Alman Cumhuriyeti’ni kuracak olan ulusal meclis seçimlerine katılmama kararı aldı. [Clif, Bolşevikler ve Dünya devrimi, Dördüncü cilt, s. 32.]


67 19 Ocak 1919’da yapılan ulusal meclis seçimlerine KPD katılmadı. 5 Ocak 1919’da USPD’nin (Alman Bağımsız Sosyal Demokrat Partisi) yerel seksiyonlarının da desteğini alarak bir sosyalist devrim gerçekleştirmek için ayaklandı. Ancak, bu ayaklanma, bastırıldı. KPD’nin ileri gelenlerinden Rosa Luxenburg ve Karl Liebknecht öldürüldü. Almanya’daki başarısız devrim girişimi batıdaki sosyalist devrim beklentisini yok etti. Sosyalist devrim umutları 1923 yılında yeniden kabarsa da Hamburg’daki askeri müdahaleyle bastırılmasıyla tam anlamıyla son buldu. [Clif, Bolşevikler ve Dünya devrimi, Dördüncü cilt, s. 202.]

Almanya’da yaşanan bu gelişme sosyalist devrim umutlarını da büyük ölçüde yok etti. Sosyalist devrimin Almanya’da yenilgiye uğraması dünya devriminin gerçekleştirme umutlarını batıdan doğuya kaymasına yol açtı. Uluslararası arenadaki politik gelişmeler Lenin’in ilgisinin doğuya kaymasına neden oldu. Tüm bu politik gelişmeleri göz önünde bulundurarak Lenin, sömürgelerdeki ulusal kurtuluş hareketlerinin emperyalizme karşı kazanacağı her zaferin, insanlığı dünya sosyalist devrimleri gerçekleştirme idealine daha da yaklaştıracağını söylemekten geri kalmadı. Bu nedenle de sosyalizmin inşasına giden yolda doğu halklarına büyük rol düşmekteydi.


67

Rusya’da iktidar Sovyetlere geçmiş, ancak uluslararası arenada ve Rusya’da yaşanan problemler tüm yoğunluğuyla devam etmektedir. Devrimin ilk sekiz ayında burjuva düzeninden sosyalist düzene geçiş başarılı olamamıştır. O zamana kadar başlıca kazanım, geleceğin ekonomik alt yapısının temellerini atmak yerine feodal toprak sahiplerinin ve burjuvazinin ekonomik güçlerini kırmak temel hedef olmuştu. Savaş sonrasında yapılan ekonomik düzenlemelerin hiçbiri Marksist anlamda sosyalizm değildi. Sanayide isteksiz bir kamulaştırma politikası başlatılmıştı; ancak alınan bu ekonomik önlemler devlet kapitalizminin bir uygulaması olarak düşünülüyordu. Ticaret ve dağıtım alanında geçici hükümetin kurduğu tahıl tekellerinin yaygınlaştırılması ve örgütlenmesi dışında fazla bir şey yapılmamıştı. Maliye alanında yapılanlar ise bankaların kamulaştırılmasıyla sınırlıydı. [E. H. Carr. Bolşevik Devrimi, İkinci cilt, Çeviren: Orhan Suda (1. B., İstanbul: Metis Yayınları, 1998), s. 246.]

Devrim sonrasında yapılan ekonomik değişiklik sosyalist düzenlemeler değil, sosyalizme geçiş niyetini gösteren düzenlemelerdi. Savaş komünizmi” adı altında yapılan ekonomik uygulamalar sosyalizme geçişin ilk adımlarının bir denemesiydi. 1918’den 1920’ye kadar olan dönem içinde yapılanlar her alanda bir deneme süreciydi. Rusya’nın ekonomik geriliği devrimcilerin siyasal zaferinin kolaylaştırmıştı.


67 Çünkü henüz gelişmemiş kapitalist bir ülkede feodal güçlerden başka direnecek güç yoktu. Rusya’da kapitalizmin güçlü olmaması kısa vadede bir avantajdı; ancak bu durum sonraki süreçte sosyalizmin inşasını güçleştirecekti. Çünkü Rusya’da sosyalizmin inşası, Marksist teorinin zorunlu olarak gördüğü sağlam demokratik kurumlar ve güçlü kapitalist temeller olmadan yapılmak zorundaydı.

Lenin, Rusya’da, kapitalizmden sosyalizme geçişin ön koşulu olarak bazı düzenlemelerin zorunluluğundan bahsediyordu. Buna göre: (1) Tüm bankaların tek banka haline getirilmesi ve bu bankaların işlemleri üzerinde devlet kontrolü yada bütün bankaların devletleştirilmesi, (2) kartellerin, yani en büyük tekellerin kapitalist birliklerin tekelleştirilmesi, (3) ticari gizliliğin ortadan kaldırılması, (4) sanayicilerin, tüccarların ve genel olarak işverenlerin zorunlu birliği yani bunların zorunlu olarak tek çatı altında toplanması, (5) halkın zorunlu olarak tüketici birlikleri içinde bir araya getirilip örgütlenmesi ya da bu tür örgütlerin teşvik edilmesi ve bu örgütlenme üzerinde kontrol kurulması gibi acil önlemlerin gerekliliğini savundu. [Cliff, Kuşatılmış Devrim, Üçüncü cilt, s. 80.]

Bu önlemlerle kuşkusuz kapitalist mülkiyet ilişkilerini tamamen ortadan kaldırmak değil, ama mevcut mülkiyet ilişkilerinin biraz olsun zayıflatılması hedefleniyordu. Rusya ekonomisi tam anlamıyla bir çöküntü içindeydi. Ekmek isyanları ülkenin


67 her yanında had safhaya ulaşmıştı. Ulaşım ise ülkenin her yerinde çökmüştü. Lenin, “devlet kapitalizmiyle” eş anlamlı saydığı, özel sektörün devlet eliyle düzenlenmesi temeline dayalı bir yönetimin gerekliliğini savundu. Lenin’e göre, Rusya’nın içinde bulunduğu ekonomik bunalım, kapitalizm ile sosyalizm arasında, özel sektörün devlet eliyle düzenlenmesini eş anlamlı saydığı “devlet kapitalizmi” uygulamasının yer almasıyla aşılabilirdi. Devlet kapitalizminin savunulması, onun bu dönemdeki ekonomik siyasetinin özünü oluşturuyordu. Lenin, devlet kapitalizmi ile özel mülkiyetteki sanayi ile birleşik yönetimin esas olduğu ek bir dönemi kastediyordu. Gelecekteki ekonomik gelişmenin esas olarak devlet ve özel sermayeyi birleştiren karma şirketler, yabancı sermayeyi çekme gücü, imtiyazlar tanıma, v.b. temelinde, yani, üretimin proleter devlet tarafından kontrol edilip yönlendirilen kapitalist ve yarı kapitalist biçimleriyle gerçekleşeceğini düşündü. Bu koşullar altında kooperatif örgütler devlet kapitalisti sanayi tarafından üretilmiş malların bölüşümüne de katılacaklar, dolayısıyla sanayiyi köylülükle ilişkilendiren devlet kapitalisti ekonomik aygıtın kurucu bir unsuru haline gelebilecektir. [Cliff, Kuşatılmış Devrim, Üçüncü cilt, s. 80.] Kuşkusuz bu uygulamalar başarılması amaçlanan nihai hedefler değildi, ancak devrimin sürekliliği için kendi başlarının çaresine de bakmak zorundaydılar. Ülkede iç savaşın başlaması üzerine üretim miktarında azalma meydana


67 gelmiş, işsizlik artmış kıtlık ve buna benzer problemler insanların yaşam koşullarını zorlaştırmıştı. Ülkeden kaçmayıp geçmişe dönme ümidini halã yitirmeyen bazı büyük burjuvalar Batı tarafından desteklenen Beyaz Ordu saflarında yer almaktaydı. Beyaz Ordu komutanlarından Kolçak ve Denkin’in güçlü ve büyük Rusya’yı kurma yönündeki sloganı, Lenin’in çok önce geliştirdiği, ulusların kendi kaderlerini tayin etme hakkının verilmesi yönündeki sloganın karşısında pek bir şansı yoktu.

Lenin, Ekim Devrimi’nin 2. yıl dönümünde mevcut sistemi komünist olarak tanımlayabiliyordu. Oysa Marx’ın yapıtlarında tanımlanan komünizm farklıydı.

Batılı devletler tarafından desteklenen Kolçak ve Denikin gibi komutanların Kızıl Ordu tarafından yenilgiye uğratılmasının ardından; Polonya devletinin gerçek başı Pilsudski ve Kırım’daki Denikin ordularından arda kalan dağınık grupları yeniden toparlayan General Vrangel, bazı batılı devletler tarafından desteklendi. [J. Stalin, Bolşevik Partisi Tarihi, Çeviren: Gaybi Köylü [6. B., Ankara: Bilim ve Sosyalizm Yayınları, 1998), s. 304.] 20 Ekim 1920 tarihinde Riga’da Sovyet hükümeti ile Polonya arasında bir barış anlaşması imzalandı. Böylece General Vrangel önderliğindeki ordular tam anlamıyla yenilgiye uğratılmış oldu. Bu zaferle birlikte kızıl orduya yönelik müdahale dönemi de kapanmış oldu.258


67 [J. Stalin, Bolşevik Partisi Tarihi, Çeviren: Gaybi Köylü (6. B., Ankara: Bilim ve Sosyalizm Yayınları, 1998), s. 307.] Savaş devam ettiği sürece günü birlik politikaları kaçınılmaz kılmıştı; savaşın son bulması daha uzun vadeli düşüncelerin ışığında yeniden gözden geçirilmesi zorunluluğu anlaşıldı.

Eylül 1920’de seferberliğin sona ermesiyle köylüler arasında başlayan hoşnutsuzluğun artması, terhis edilen askerlerin iş bulamaması sonucunda eşkıyalığa başlaması ülke genelindeki ayaklanmaları da doruk noktasına ulaştırdı. Bu ayaklanmalar devrim sonrasında meydana gelen Kronştadt ayaklanmasının başlangıcını hazırladı. Savaş komünizmi adı altında yapılan ekonomik müdahaleler aslında başarısızlıkla sonuçlandığı ortaya çıktı. Ekonomide yaşanılan bu başarısızlık karşısında yeni bir proje olarak adlandırılan NEP (Yeni Ekonomik Program) devreye sokuldu. 17 Ekim 1921 tarihinde Lenin, savaş süresince ekonomik alanda yapılan uygulamaların yanlış olduğunu kabul etti. [Cliff, Kuşatılmış Devrim, Üçüncü cilt, s. 123.]

NEP’in uygulanması başlangıçta köylüleri ekonomik hayata yeniden kazandırmayı amaçlıyordu. Daha sonraki süreçte ise NEP, başlangıcındaki amacından saparak sosyalizmin inşa etmenin ön şartı olan sanayi alanında üretkenlik artısını sağlayacak bir sanayi politikasına dönüştü. NEP’in temel


67 özelliği savaş komünizmi diye adlandırılan ekonomik uygulamaların açık şekilde yadsınmasıydı. [Carr. Bolşevik Devrimi, İkinci cilt, s. 246.]

Kızıl Ordu’nun kendinden güçlü orduları yenmesi, onun iktidarı elinde tutması Hususunda, ne kadar kararlı olduğunu ortaya koydu. Fransız Devrimi’nden çok daha radikal yöntemlerle feodal yapılar ortadan kaldırıldı. Fabrikaların azalması, emek kıtlığı, üretilen malların işçiler tarafından çalınması, karşılıksız gönüllü olarak çalışılmayı (spotnikler) ortaya çıkardı. Bu uygulama ilk olarak 10 Mayıs 1919 yılında Moskova’da demir yolu işçileri tarafından gerçekleştirildi. [Cliff, Kuşatılmış Devrim, Üçüncü cilt, s. 118.]

Lenin, 1905 yılında işçi-köylü ittifakı temelinde geliştirdiği devrimci diktatörlük anlayışından tamamıyla vazgeçti. Lenin, devrim sonrasında işçi sınıfın izleyeceği yolu şöyle ifade ediyordu: (a) İşçi sınıfı köylülüğe öncülük etmeli, (b) işçi partisi kendi bağımsızlığını korumalı ve kendisini köylülükten açık biçimde ayırt etmelidir. [Cliff, Kuşatılmış Devrim, Üçüncü cilt, s. 159.] Köylü hareketinin yanında yer almalıyız; ancak bu hareketin (sosyalist devrim mücadelesinin) bir başka sınıfın (işçi sınıfının) hareketi olduğu bilinmeli ve sosyalist devrimin köylü sınıfı tarafından yapılamayacağını ve yapılamayacağını akıldan


67 çıkarılmaması gerektiği Lenin tarafından vurgulanmıştır. Lenin, küçük toprak sahiplerinin yaratabileceği anarşiye karşı olarak: (1) Büyük modern çiftliklerin kurulması, (2) kır yoksullarını kendi Sovyetleri içinde örgütlenmesi gerekliliği düşüncesi geliştirildi. [Cliff, Kuşatılmış Devrim, Üçüncü cilt, s. 160.] Ekim devrimiyle Lenin’in ölümü arasında ki dönemi belirleyen üç gelişme şöyleydi: -Otoritenin küçük bir parti merkezinin elinde toplanması -Partinin mevcut sosyal kurumları yıkmayı amaçlayan devrimci bir örgüt olmaktan çıkıp, hükümet ve yönetim aygıtının beyin takımı haline gelmesi, -Ve nihayet diğer partileri ortadan kaldırarak, kendi yararına yönelik tekel durumunun yaratılmasıydı. [Sovyet Rusya Tarihi-Bolşevik Devrim-I E.H.Car sayfa-174.] Peki ama sosyalizmin temel ilkeleri olan kitlelerin kendi kendisini yönetmesi, gerektiğinde yönetimde olan kişileri geri çağırılması nasıl gerçekleştiriliyordu ? Proletarya diktatörlüğü denilen sistemde proletarya hangi araçlarla bu diktatörlüğünü kuruyor ve sürdürüyordu ? Bunlar mutlaka cevaplandırılması gereken sorulardır. İktidar erki çok az sayıdaki parti üst yapısının elinde toplanıyorsa, orada da giderek liderin elinde toplanıyorsa, sınıf bu durumda diktatörlüğünü nasıl kuruyor, nasıl egemen oluyor ? Ekim devrimi sonrası, Bolşevikler kanlı bir iç savaş ve dış müdahaleyle karşılaşmışlardı. Ekonomisi de yıkım halinde olan bir yapının içinde ölüm kalım mücadelesi veriyorlardı. Almanlarla olan savaşın bir an önce sonlanması için çok ağır bir barış anlaşmasını(Brest-Litovsk) yoğun tartışmalardan sonra kabul etmek zorunda kalmışlardı. Bunun akabinde parti içinde, parti dışında çeşitli siyasal akımlar tarafından yoğun bir eleştiri kampanyası başlatılmıştı. Bu olaylar daha da ileri gitmiş, ağır yaralanmasına yol açan Lenin’e suikast saldırısına kadar varmıştı.


67 Bu olay parti içinde ve dışında muhalefetin ve fraksiyonların yasaklanmasına yol açtı. Bolşevikler dönem dönem kitlelerden aldıkları destekler büyüse de artık kendi saflarında yani solun içinde azınlık durumuna düşüyorlardı. Kendi dışındakilerin eleştirilerini yasakladılar, yayın çıkaranların yayınlarını yasakladılar, hatta kendi üyelerinin Moskova’da çıkardıkları yayınları parti içi muhalifler oldukları için bunların yayınlarına son verdiler. Dernek-parti kurmak isteyenlere karşı yasakçı uygulamalara giriştiler. Siyaset yapmak isteyene tek seçenek olarak Bolşevizmi dayattılar. Başka bir örgüt, akım seçeneği bırakmadılar. Kişi ya Bolşeviklerin içinde siyaset yapacak ya da siyaset dışında kalacaktı. Devrim öncesi Bolşevik milletvekilleri eski çürümüş rejimde görev yapabiliyorlardı, Menşevikler öyleydi, Sosyalist Devrimciler öyleydi. Daha başka isimlerde siyasal akımlar öyleydi. İsteyen legalde, isteyen illegalde yayınlarını basıp dağıtabiliyorlardı. Parti ve parti üst yapısı artık eleştiri kabul etmez bir duruma gelmişti. Kamuoyu denilen bir şey kalmamıştı. Bolşevikler kendi örgütlerinden başka Marksist de olsa bütün örgütleri yasakladılar. Toplumda devrimci eleştiri, farklı fikir, farklı düşünce ve bu düşünceyi açıklama olanakları kalmamıştı. Toplum, devlet tam anlamıyla monolitik bir yapıya bürünmüştü. Partideki otoritede yukarıya doğru giderek daha da daralan bir avuç erdemli devrimci elitin elinde toplanıyordu. Devrim öncesinde yıllarca hedeflenen iktidarda kitlelerin denetimi-yönetimi yoktu. Aynı dönemde, yani 1918-1919 yıllarında yapılmış ve sonrasında süreklilik kazanmış olan bu uygulamalar karşısında, iktidarın iki numaralı ismi olan Leon Troçki, öz-eleştiriyi pek sevmezdi ama 1936’da şöyle yazıyordu: “Hiziplerin yasaklanması yanlışsız liderlerden başka türlü düşünmenin yasaklanması ile sonuçlandı. Partinin polis marifetiyle monolitikleşmesi, her türlü iffetsizliğin ve bozukluğun kaynağı haline gelen bürokratik dokunulmazlığa yol açtı.” Leon Troçki, İhanete Uğrayan Devrim, Köz Yayınları, sayfa:81 Aynı Troçki, 2 yıl sonra 1938’ de IV. Enternasyonalin kuruluş konferansı için yazdığı geçiş programında çok partili sistemi açıkça savunuyordu: “Sovyet partilerinin yasallaşması olmadan Sovyetlerin demokratikleşmesi imkansızdır. İşçiler ve köylüler kendi özgür oyları ile hangi partileri Sovyet partileri olarak tanıdıklarını bizzat belirteceklerdir.”


67 Leon Troçki, Can Çekişen Kapitalizm ve Dördüncü Enternasyonal’in Görevleri. Geçiş Programı, Sürekli Devrim Dergisi içinde, 1978 Temmuz Sayfa: 46 aktaran Ernest Mandel, Ekim 1917 Darbe mi, Sosyal Devrim mi? Rus Devriminin Meşruiyeti sayfa: 72 Bu yaşananlar olağan üstü dönemin koşullarıydı ama yıllarca kalıcı hale getirildi ve teorileştirilerek dünya devrimci hareketine dikte ettirildi. Bu anlayış başladığında en ağır eleştiri dost cepheden Rosa Lüksemburg’dan gelmişti Rosa şöyle diyordu : -”’ Lenin ve Troçki genel halk seçimlerinden çıkan temsilî kurumların yerine Sovyetleri, çalışan kitlelerin tek gerçek temsilciliği olarak açıkladılar. Ancak ülke bütünündeki politik yaşamın baskıya alınmasıyla, Sovyetlerin yaşamı da giderek sakat olmak zorunda. Genel seçimler, engelsiz basın ve toplantı özgürlüğü, özgür düşünce mücadelesi olmaksızın, her kamu kurumundaki yaşam, içinde sadece bürokrasinin işleyen tek unsur kalacağı biçimde ölür, yalancı yaşama dönüşür. Kamu yaşamı yavaş yavaş uykuya dalar, birkaç düzine parti önderi tükenmez enerjileri ve sınırsız idealizmleri ile yönlendirir ve yönetirler; gerçekte ise aralarındaki bir düzine mükemmel beyin yöneticidir ve zaman zaman işçi sınıfının elit bir kesimi önderlerinin konuşmalarını alkışlamak, hazır kararları oybirliğiyle onaylamak için toplantılara çağrılır, yani özünde kayırıcı klik politikası [uygulanır]? bu bir diktatörlüktür, ancak proletaryanın değil, bir avuç politikacının diktatörlüğü, yani burjuva anlamında, Jakoben egemenliği anlamındaki bir diktatörlük (Sovyet kongrelerinin üç aydan altı aya çıkarılması!). Hatta daha da ötesi: böylesi durumlar kamu yaşamının yabanîleşmesine neden olmak zorundadırlar. Suikastler, rehinelerin kurşuna dizilmeleri v.s. Bu, hiç bir partinin kurtulamayacağı karşı konulamaz, objektif bir yasadır”’[Rosa Luxemburg -Rus-Devrimi-Uzerine / 1918 s.31-32]. Devamla “Burjuva sınıfın egemenliği, bütün halk kitlesinin, politik açıdan eğitilmesine ve aydınlanmasına hiç ya da en azından çok dar bazı sınırların dışında ihtiyaç göstermez. Oysa proletarya diktatörlüğü için politik eğitim ve öğretim yaşamsal öğelerdir ve proleterya diktatörlüğü bunlarsız olamaz.” Diye yazıyordu. “ Sınırsız basın özgürlüğü engelsiz bir toplantı


67 ve dernek yaşamı olmadan büyük halk kitlelerinin egemenliği tasarlanamaz”… (………..) “Buyruklar, emirnameler, fabrika yöneticilerinin diktatörce yetkileri, sert cezalandırmalar, teröre dayalı uygulamalar… hiç biri on para etmez. Yeniden doğuşa giden tek yol halkın hayat okulu, en geniş ve sınırsız anlamda demokrasi, kamuoyudur. Terör yalnızca halkın moralini bozar, şevkini kırar “… Diyordu. Bir Bolşevik dostu ve Almanya’ da devrimi ateşlemeye çalışan ve Rusya’da ki devrimin ayakta kalması için çırpınan dost Rosa Lüksemburg’un eleştirileri uzayıp gidiyor. Görüldüğü gibi Rosa Lüksemburg’un eleştirileri büyük ölçüde demokrasi, sosyalist demokrasi üzerine odaklanıyor. Ekim devrimini yapan Bolşevikler, Rosa Lüksemburg’un eleştirilerinde işaret etiği tehlikeden kaçınamadılar. Zorunlulukların dayattığı olağanüstü önlemleri teori düzeyine çıkarma tutumuna düştüler. Reel-sosyalizm ne düşünce ne de pratik olarak gerçek sosyalizm olmadı. Ekim devriminin rayından çıkmasıyla oluşan bürokratik diktatörlüğün ideolojisi ve pratiği oldu. Lenin yaşamını sonuna doğru Rus işçilerine karşı mahçup olduğunu yazacaktı. Devrimci Rusya da bürokrasi ve büyük Rus milliyetçiliği almış başını gidiyordu. Çarlık devleti yıkılmış ama zihniyet olarak devam ediyordu. Sosyalist devleti kurmaya çalışanlar o eski zihniyetin etkisi altına girmekteydiler. Devrimin bürokratikleşmesi karşısında Lenin çareler arıyordu. Yaşamını sonuna doğru en büyük mücadelesini bürokratikleşmeye karşı vermeye hazırlanıyordu. Sağlığı yetmedi. Elli dört yaşında öldü. Üstelik aşırı ölçüde bozulan sağlığı nedeniyle iki yıl öncesinden gücünü yitirmişti. Bolşevik partinin en yetenekli ve başarılı liderlerinde Stalin, daha Lenin’in sağlığında genel sekreter sıfatıyla parti yönetiminde merkezileşmiş olan gücün büyük kısmını eline almıştı. Lenin onun Gürcistan’da yaptıklarından çok rahatsız olmuştu. Stalin’in Kurupskaya’ya hakaret edecek denli ileri gitme eğilimli olduğunu görmüştü. Stalin’in genel sekreterlikten alınmasını


67 vasiyetinde yazdırdı Stalin’in elinde toplamış olduğu gücü kötüye kullanmayacağından emin olmadığını söylüyordu. Bürokrasiye karşı mücadelesinde Lenin Troçki ile yakınlaşmıştı. Troçki, Stalin ile girdiği mücadelede geride kaldıkça yani iğneyi etinde hissettikçe bürokrasinin kötülüklerini anlamaktaydı. Aslında parti içinde ikinci adam konumunu büyük ölçüde Lenin’e borçluydu. Troçki olağanüstü yetenekli ve enerjik bir devrimciydi ancak geçmişte uzun yıllar Bolşeviklere karşı aşırı hücumlarda bulunmuş olduğu için Lenin’in desteği olmaksızın parti kadroları ve hatta taraftarları arasında geniş ölçüde kabul görmesi zordu. Troçki, Stalin’in öne geçmesini başka türlü açıklamaya çalışmıştır. Oysa Stalin, örgüt ustasi, hesap ustası, hem de çok güçlü bir pratikçiydi. Üstelik Bolşevik partiyi o Troçki’den çok daha iyi tanımaktaydı. Bu yetenekleri ve olanakları sayesinde ipleri daha Lenin döneminde eline geçirmişti. Lenin’in ölümünden sonra Troçki’nin artık eskisi gibi etkin çalışma şansı kalmamıştı. Troçki, iktidarda ikinci adam olduğu yıllarda sosyalist demokrasiyi önemsememişti. İktidardan uzaklaştırıldıktan sonra sosyalist demokrasinin önemini fark etti. Bu onun belki de en zayıf tarafıydı. Troçki bizde hala yeteri kadar anlaşılamamış birisidir. Onun hakkında daha fazla değerlendirme yapabilmek için onun yazdığı ve başkalarının onun hakkında yazdığı bütün eserleri etraflıca incelememiz gerekir. Henüz bu olanaklardan yoksunuz, tamamlandığında onun olayını da yazacağız. Daha da ilerisi Reel-sosyalizmin oluşturduğu resmi ideolojinin dışında az-çok tarafsız kaynakları da bunların yanında incelemek gerekir. Lenin neden Stalin’in değil de Troçki’nin kendisinden sonra sorumluluğunun devam ettirmesi yani önder olması gerektiğini ileri sürmüştü. Bunun üzerinde dikkatle durmak gerekiyor. Geçmişte kendilerini kıyasıya eleştirmiş ancak 1917 Şubat devrimi sonrası Bolşeviklere katılmış olan Troçki’yi nasıl oluyor da bir çok eski kadro arasında bu kadar üstün tutuyordu ve kendisinden sonra partide ikinci adam konumuna getiriyordu?


67

RUS DEVRİMİ VE REEL SOSYALİZM-X Devrim Kendi Evlatlarını Yedi Ekim devrimi, devrim kendi evlatlarını yer denilen kaderden kendisini


67 kurtaramadı. Lenin gibi birleştirici ve yol gösteren bir önderi kaybeden Bolşevik parti, gidişi köklü bir şekilde gözden geçirme ve kendisini toparlama şansını yitirmişti. Stalin önderliğindeki ekip Lenin zamanında deneme ve yanılma yoluyla yapılanları ilkeler haline getirerek kalıplaştıracaktı. Bunun sonuçları tüm insanlığı olumsuz etkiledi. Sosyalist demokrasi ve dünya devrimi bir kenara bırakıldı. Onun yerine tek ülkede parti ve bürokrasinin diktasının kurumlaşması yoluna gidildi. Lenin’in otoritesine sahip bir liderin yokluğu parti içinde liderlik yarışmasının kızışmasına yol açtı. Demokratik geleneklerden uzaklaşmış olan parti., liderlik yarışını kötü şekilde sonuçlandırdı. Galip gelen taraf diğerlerini ezip bunu tüm dünya komünist hareketine onaylattı. Yenilenler hem güçlerini, hem yaşamlarını, hem de bütün geçmişlerini birden kaybettiler. İktidarı ele geçiren Stalin, Kamanev, Zinoviev, Buharin vb gibi liderleri, emperyalistlerin hizmetine girmiş olmakla suçladı. Lenin dönemindeki bütün politbüro üyeleri ( Stalin’in kendisi hariç ) mahkeme önüne çıkarıldılar. Troçki suçlananların başında geliyordu ama sürgündeydi. Öyle de olsa onun hakkında da idam kararı çıkartılır. Önce partideki görevlerinden uzaklaştırılmış, sonra ülke içinde Alma Ata’ya sürülmüş, daha sonra da İstanbul’a sürülmüştü. Troçki sonraları buradan da Avrupa ve Meksika’ya gidecek orada da Stalin’in özel görevlisi tarafında suikastla öldürülecekti. Bu suikasti yapan kişi yıllar sonra cezası bitip SSCB geldiğinde yüksek bir kahraman gibi karşılanacak ve ödüllendirilecekti. NAZIM’IN STALİN ÜZERİNE YAZDIĞI ŞİİRİ Taştandı, tunçtandı, alçıdandı, kâattandı, iki santimden yedi metreye kadar. Taştan, tunçtan, alçıdan ve kâattan çizmeleri dibindeydik, şehrin bütün meydanlarında. Parklarda ağaçlarımızın üstündeydi; taştan, tunçtan, alçıdan ve kâattan gölgesi, Taştan, tunçtan, alçıdan ve kâattan bıyıkları lokantalarda içindeydi çorbamızın Odalarımızda taştan, tunçtan, alçıdan ve kâattan gözleri önündeydik. Yok oldu bir sabah! Yok oldu çizmesi meydanlardan,


67 Gölgesi ağaçlarımızın üstünden, Çorbamızdan bıyığı, Odalarımızdan gözleri, Ve kalktı göğsümüzden baskısı binlerce ton taşın tuncun alçının ve kâadın” Nazım Hikmet [1961 yılında Pravda gazetesinde yayınlandı.) Düşman yoldaşlar: Kostümsüz İmparator Stalin, Silahsız Peygamber Troçki’ye Karşı Dünya siyaset tarihinin en amansız rakipleriydi onlar. Troçki’yi siyasi, ideolojik ve moral açıdan çökertmek de yetmeyecekti Stalin’e. Tek ortak yönleri vardı: Ego. “Merkez Komite’nin istikrarından kastım, bir bölünmeye karşı alınabilecek tüm önlemlerin alınmasıdır. Partimiz iki sınıfa dayanmaktadır. Bu sınıflar arasında mutakabat sağlanamazsa istikrarsızlık ve çöküş kaçınılmazdır. O yüzden Stalin ve Troçki başat konumdadır.” Lenin, ölümünden iki yıl önce, 1922′de böyle diyordu. Ağırlaşan hastalığının da etkisiyle Komünist Parti’nin, dolayısıyla Sovyetler Birliği’nin kendisinden sonra kimlerce ve nasıl yönetilmesi gerektiğine giderek daha fazla kafa yormaya başlamıştı. Beyhude bir çaba değildi bu, ama nafileydi… Tek ortak yönleri: Ego Rus tarihçi Dimitri Volgokonof, ‘Trotsky, The Eternal Revolutinary’ adlı kitabında, Stalin’le Troçki’nin tek ortak yönünün bulunduğunu yazar: Ego. Bir de şu eklenebilir belki: Gençliklerinde de ikisi de şairliğe soyunmuş ve kötü şiirler yazmışlardır! Stalin’le Troçki’nin çekişmesi, daha Lenin hayattayken başladı. Mücadeleye ve partiye sonradan katılmasına rağmen Troçki, Lenin’in ‘prens’lerindendi. Entelektüel derinliğini eylem adamlığıyla harmanlayabilen biriydi. Hep ön plandaydı ama resmi titr, siyasi konum pek umurunda değildi. Ya da öyle görünüyordu. Fikri bağımsızlığına fazlasıyla düşkündü. Yeri geldiğinde parti önde gelenlerini kıyasıya eleştirmekten çekinmiyordu. O derece ki Lenin’i, ‘demagoji yapmak’la, ‘zihin açıklığından yoksunluk’la eleştiriyor, ‘umutsuz vaka’ bir filozof olarak niteliyordu. Bir muhalifti aslında ve fikirlerini kendine saklamak gibi bir huyu da yoktu. Buna karşılık Stalin doğuştan Bolşevik’ti. Lidere, parti idelojisine ve


67 devrim ülküsüne mutlak bağlıydı. Ancak mütevazı görünümü ve silik kişiliğinin arkasında güce ve başarıya doyurulmaz açlık duyan bir liderdi. Volgokonof’un ifadesiyle, ‘Köstümsüz İmparator’du Stalin. Fikriyat pek cezbetmiyordu onu. İlk karşılaşma İkili ilk kez 1907′te Londra’da düzenlenen Beşinci Parti Kongresi’nde karşılaştı. Sonraki yıllarda Troçki, ‘İvanoviç’ namlı bu kaba saba Gürcü’nün o kongrede pek gözünü çarpmadığını söyleyecekti. Stalin üç hafta süren kongre boyunca tek laf etmemiştir. Troçki ise hakimiyeti, girişkenliği ve hitabet kabiliyetiyle daha o zamanlardan göz dolduruyordu. Stalin, devrime hazırlıkla geçen yıllar boyunca vakit ve enerjisini Moskova’da Komunist Parti içinde yerini sağlamlaştırmaya, dost edinmeye harcadı. Sessiz ve derinden ilerliyordu. Troçki ise hem Menşevik’ti hem de çoğu zaman yurtdışında, entelektüel ve siyasi faaliyetlerle meşguldü. Parti bürokrasisinden de hiç ama hiç hazzetmiyordu. Stalin konumunu sağlamlaştıradursun Troçki ancak 1917′de Menşevik kıyafetini çıkarıp Bolşevik kalpağını giydi. Parti koridorlarına o kadar uzaktı ki Stalin’i hala birebir tanımıyordu. Kendisi ise başlıbaşına bir ‘şöhret’ti ve hep Lenin’in yanındaydı. Çok geçmeden adı ‘İkinci Adam’a çıkmıştı bile. Yıllar sonra Stalin, Troçki için: “Ekim ayaklanmasında hiçbir rol oynamamıştır” diyecek, Troçki ise Stalin için şu hükmü verecekti: “O günlerde ne düşündüğünü hiç bilmiyorum. Çünkü ne tavsiyesine ne de yardımına ihtiyaç duydum. Silik biriydi.” Lenin de barıştıramadı Ne zaman ki Kızıllarla Beyazlar arasında iç savaş patlak verip Milletlerden Sorumlu Halk Komiseri Stalin, Askeri Devrim Komitesi Güney Cephesi’nin bir üyesi olarak sahneye çıktı işte o zaman icraatıyla Troçki’nin dikkatini çekmeye başladı. Özellikle de kendisini aşıp kimi zaman emirlerinin hilafına doğrudan Lenin’i muhatap almasıyla… O derece ki Lenin, Troçki’ye gönderdiği bir telgrafta, “Stalin’e benim ağzımdan de ki bundan böyle benimle tüm askeri yazışmalarına seni de dahil etsin” diyecekti. Dahası Troçki, Stalin’in ADK’yı takmayan, gaddar ve keyfi askeri hamlelerinden rahatsızdı. Lenin nezdinde Stalin’in askeri yetkisinin kaldırılması için defalarca girişimde bulundu. Ekim 1918′deki bir mektubunda şöyle sesleniyordu Lenin’e: “Kategorik olarak Stalin’in


67 görevden alınmasından yanayım.” Buna karşılık Lenin farklı meziyetlerini önemsediği ikilinin arasını bulmaya çalışıyordu. Cevabi mektuplarıdan birinde Troçki’ye şöyle diyordu: “Kanaatimce Stalin’le omuz omuza çalışmanız şart.” Ancak boşunaydı çabası. İç savaş boyunca Stalin Troçki’yi kale almamakta diretti. Troçki de her fırsatta Stalin’i eleştirmekten geri durmadı. Devrimin dibe vurduğu, sosyalizmin topun ağzına geldiği ve Soyvet Cumhuriyeti’nin devasa bir askeri kampı andırdığı Eylül 1918′de kurulan Devrimci Savaş Konseyi’nin başına getirilen Troçki, ‘Beyazlar’ bozguna uğratılınca ‘İkinci Adam’ konumunu perçinlemişti artık. Devrim yükseliş dönemindeydi. Devrimle birlikte Troçki de yükseliyordu ve Lenin’in tabii halefi gözüyle bakılıyordu kendisine. Ocak 1922 tarihli Pravda, “Lenin devrimin beyniyse Troçki de çelikten iradesidir” diye yazıyordu. Ne kastedildiği gayet açıktı. Ne var ki iç savaş sona erip rejim hayatın gerçekleriyle baş başa kalınca zor günler de başladı. Harap olmuş bir ülkeyi yeniden ayağa kaldırmanın ağırlığı çökmüştü rejimin üstüne. Hal böyle olunca Bolşevik liderlik içindeki görüş ayrılıkları da suyüzüne çıkmaya başladı. Politbüro’daki çember Troçki Politbüro’ya yönelik konuşma, mektup ve bildirilerinde Parti bürokrasisine alabildiğine yükleniyordu. Mevcut yapı ve zihniyetle, toplumsal ve ekonomik sorunların çözülemeyeceğini, Parti rejiminin bir an önce demokratikleşmesi gerektiğini dile getiriyordu açıkça. Bu çıkışlar, Stalin ve diğerlerince Troçki’nin, hastalığı iyice ağırlaşan Lenin’in koltuğuna göz koyduğuna yoruluyor, sansürlenerek Parti tabanına yayılması engelleniyordu. Bir keresinde Troçki yine ağır bir eleştiride bulununca Politbüro’nun Stalin’ci ağır toplarından Zinovyev kendini tutamadı: “Bir çembere alındığını görmüyor musun? Numaraların sökmüyor artık. Artık azınlıktasın. Tek kişilik bir azınlık.” Hakikaten de hemen herkes Zinovyev’e arka çıktı. Devrim tarihi alelacele yeniden yazılmaya başlamıştı bile. Komünist Parti’nin Askeri Devrim Merkezi (ADM) öne çıkarıldı. Başında Troçki’nin bulunduğu Askeri Devrim Komitesi’nin (ADK) bir organı olarak kurulmuştu ADM. Doğru dürüst bir işlevi yoktu aslında. Ama üyelerinden biri Stalin’di. Ve Stalin ADM’yi parti içindeki yükselişine dayanak


67 yapmıştı. Komünist Parti’in ipleri Politbüro’nun elindeydi. Politbüro’nun ipleri ise Stalin’in. Özellikle kadim dostları Grigori Zinovyev ve Lev Kamenev’in desteği Stalin’i mutlak hakim kılıyordu. Partide bu ‘Üçlü’nün borusu ötüyordu. Tarihçi Volkogonof’a göre Stalin, Troçki’nin devrimci dalgayla birlikte yükseldiğini, dalga yatışınca zayıflığının ortaya çıktığını söylerken hiç de haksız sayılmazdı. Stalin’in ayak oyunları Lenin her ne kadar ölüm döşeğinde bulunsa da iyileşip işinin başına dönme olasılığı da yok değildi. Bu, Troçki’nin eline güçlendirecek, halefliğini resmileştirecek bir süreci başalatabilirdi. Stalin ayak oyunlarına başlamakta gecikmedi. Önce Lenin ve Troçki’nin onursal başkanlığını bir kenara itip Politbüro seçimlerini yapıverdi. Ardından Lenin’den sonraki tüm üyelerin alfabetik sıraya koydurarak Troçki’nin kağıt üstündeki ‘ikinci adam’lığını ortadan kaldırdı. Parti gazeteleri, Troçki’den söz ederken ‘Kızılordu Komutanı’ sıfatını kullanmamaya başladı. Parti kadroları Troçkicilerden arındırılıp ‘çember’e yakın isimlerle doldurulmaya başladı. Troçki’nin bitmez tükenmez eleştiri ve suçlamaları Stalin’in sabrını taşırdığında Lenin son nefesini vermek üzereydi. 13′üncü Parti Konferansı’nda Troçki ve destekçilerinin pozisyonu fiili liderlikçe ‘Bolşevizmin Menşevik revizyonu’ olarak yaftalandı. Stalin ve Troçki ilk kez tam da o günlerde Merkez Komite ve Merkezi Denetim Komisyonu’nun ortak genişletilmiş toplantısında yüz yüze geldi. Stalin agresif bir dille ‘bölücülük güden’ Troçki’nin kınanmasını istedi. Çoğunluk Stalin’den yanaydı. Her ne kadar kınama yerine uyarı aldıysa da Troçki o toplantıda ‘çember’in iyice daraldığını gözlemledi. Troçki’nin zaafı Volgokonof’un döneme ilişkin analizi çarpıcıdır: “Troçki Bolşevik sistemin kurucularından biriydi ama sistemi reformdan geçirmeye yönelik hiçbir çabanın sonuç vermeyeceğini anlamıyordu. Zira, tek parti egemenliğine dayalı Leninizm reforma temelden kapalıydı (…) Bürokratikleşme tehlikesinin farkındaydı ama tek parti sistemiyle hiçbir


67 bağ kurmuyordu. Zihni, Parti’nin belirleyici rolüne ilişkin en vahim Marksist dogmaların kıskacındaydı çünkü (…) Parti’nin ‘demokratik bir merkeziyetçilik’le yönetilmesini sorgulamıyordu. Ona göre sorun, özellikle Stalin Genel Sekreter koltuğuna oturduğundan bu yan apparat’a, yani Parti bürokrasisine haddinden fazla yetki tanınmasıydı.” Lenin’in 1924′te ölümü, Troçki-Stalin mücadelesini belirleyici biçimde etkiledi. Stalin ne yapıp edip bir ‘tarih oyunu’yla o günlerde Tiflis’te bulunan Troçki’nin cenaze törenine katılmasını engelledi. Hamisinden yoksun ve iyice savunmasız kaldığı yetmezmiş gibi o kederli günlerde ortalıkta görünmemesi de Troçki’nin imajını fena halde zedeledi. Lenin’in anısına saygısızlıkla suçlandı. Halk ve Parti nezdindeki itibarı dibe vurdu. Giderek marjinal bir muhalif kimliğine bürünüyordu. Bir ‘kast’ halini alan Parti kadrolarından uzak durduğu için aynı zamanda asosyalleşiyordu. Stalin açısından ise Lenin’in ölmesi elinin kolunun iyice serbest kalması demekti. Çekineceği kimse kalmamıştı. Her şeyi alenen yürütebilirdi. Stalin hücümda, Troçki müdafaadaydı artık. Darbeler peş peşe indi. Ocak 1925′te Troçki, Askeri İşlerden Sorumlu Halk Komiseri ve ADK Başkanı görevlerinden alındı. Böylelikle Kızılordu’yla bağı koparılıyordu Troçki’nin. ‘Devrimin mezar kazıcısı’ Stalin’in duracağı yoktu. Troçki’nin de pes etmeye niyeti. Nitekim bir Politbüro toplantısında muhalefetin nedamet getirmesini isteyen Stalin’e şu tarihi laf ediyordu Troçki: “Birinci Sekreter, devrimin mezar kazıcılığına soyunuyor.” Kan beynine sıçradı Stalin’in, beti benzi attı, Politbüro üyelerini şöyle bir süzdükten sonra hışımla koltuğundan kalkıp kapıyı çarparak salondan çıktı. Tarihe geçen o sözler, Troçki’nin kaderini belirleyecekti. Nitekim Ekim 1926′da ikinci darbe geldi: Troçki Politbüro’dan çıkarıldı. Nedense Stalinci kumpası görmesi epey uzun sürdü Troçki’nin. Haziran 1927′de şu çıkışı yaptı Politbüro üyelerine: “1924′ten beri yedi kişilik bir hizip var burada. Yani ben hariç herkes. Bu ‘yedili’ illegaldir ve Parti karşıtıdır. Arkadan iş çevirmektedir. Toplantılarının amacı bana yüklenmek. Bir kuralı var bu hizibin: Kendi içinde polemiğe girmemek, Troçki’yle ise her fırsatta polemiğe girmek. Ne Parti farkındaydı bu


67 kumpasın ne de ben…” (Yıllar sonra kendileri de Stalin’in hışmını uğrayınca Kamenev ve Zinovyev, zamanında Troçki’ye karşı kumpas kurulduğunu itiraf edecektir) Liderlik kavgası Tam da Lenin’in korktuğu gibi Parti bölünme tehlikesiyle karşı karşıyaydı. Stalin öncülüğündeki merkezcilerle Troçki’nin başını çektiği sol kanat karşılıklı saf tutmuştu. Parti ve bürokrasi tek tek Troçkistlerden ayıklanıyordu. Aziller, tutuklamalar, sürgünler birbirini izliyordu. Troçki’nin ifadesiyle bir tarafta ‘devrimin yerleşikleri’ vardı, diğer yanda ‘göçebeleri.’ Bir liderlik kavgasıydı bu aslında. Ya Stalin, Troçki’yi tasfiye edecekti ya da Troçki Stalin’i. Gerek Troçki gerek Stalin, Lenin’in varisliğine oynuyordu. Ama avantaj Stalin’deydi. Her şeyden önce Politbüro’da güç dengesi bariz biçimde Stalin’den yanaydı. Troçki entelektüel seviyesine, halkın zihnindeki yerine ve popülaritesine fazla güvenmişti. Bunların hiçbiri Parti bürokrasinin karşısında Troçki’yi ayakta tutmaya yetmeyecekti. Üçüncü darbe Eylül 1927′de Komünist Enternasyonel’den geldi. Stalin her şeyi ayarlamıştı. İcra Komitesi’yle toplantı öncesi bir araya gelip gerekli talimatları verdi. Troçki ile Stalin ve diğerleri arasında hararetli atışmaların yaşandığı, ihanet, komplo, iftira gibi suçlamaların havada uçuştuğu ‘duruşma’ sonucunda hüküm verildi: Troçki’nin ihracına… Son görüşme Yaklaşık bir ay sonra Merkez Komite toplantısına çağrıldığında başına geleceği kestirebiliyordu Troçki. Daha konuşmasına başlamadan yuhalamalar, bağırıp çağırmalar ve hakaretler yağmaya başladı kürsüye. Stalin’in Troçki’yi yerden yere vuran konuşması ise dakikalarca ayakta alkışlandı. Oylamanın sonucu başta belliydi zaten. Troçki artık Merkez Komite’nin de üyesi değildi. Stalin ve Troçki birbirini bir daha görmeyecekti. Troçki pes etmedi, bir ‘gerilla mücadelesi’ne soyundu Stalin’e karşı Parti içinde. İdeolojik ve siyasi bir mücadeleydi bu. Ama Stalin’in ‘düzenli ordu’su öylesine disiplinli ve örgütlü hareket ediyordu ki hiçbir şansı yoktu Troçkist gerillaların. Volkogonof, “Bu sadece görünüşte bir düelloydu. Stalin siyasi çekişmelerde düellodan ziyade cinayeti tercih ederdi” diye


67 yazıyor. Tüm bu süreç boyunca Stalin, Troçki’yi ‘bölücü’ olarak yaftalatmayı başarmıştı. Bu bilinçli bir çabaydı. Çünkü Lenin’in şu sözleri tüm Parti’nin ezberindeydi: “Partimiz için bölücüler Beyaz generallerden daha tehlikelidir.” Troçki ‘bölücü’yse Stalin de birleştirici kimliğine bürünüyordu ister istemez. Partililer gözünde bozguncu, karşıdevrimci, halk düşmanıydı artık Troçki. Ve nihai darbe 14 Kasım 1927′de indirildi. Stalin’in talimatı üzerine Merkez Denetim Komisyonu, dava arkadaşlarıyla beraber Troçki’yi Parti’den ihraç etti. Böylelikle Stalin Troçki’nin Parti’yle son bağını da koparıyordu. Troçki bir yıl içinde tüm siyasi mevzilerini bir bir kaybetmişti. Devrim yok sosyalizm var Çok geçmeden Troçki’nin ‘Sürekli Devrim’ teorisinin de pabucu dama atıldı. Stalin’in ‘Tek Ülkede Sosyalizm’i kanıksandı. ‘Sürekli Devrim’ Bolşevik ihtilalinin Avrupa başta olmak üzere tüm dünyaya yayılmasını öngörüyordu. İhtilalin bekası da bunu gerektiriyordu. Troçki, bir sonraki Komintern konferansını Berlin’de, Paris’te, hatta Londra’da düzenlemenin hayalini kuruyordu. ‘Tek Ülkede Sosyalizm’in hedefi ise önce ve öncelikli olarak Rusya’ydı. Devrimin kök salması, emperyalizm karşısında dik durabilmesi için hızlı ve kapsamlı bir sanayileşme hamlesi lazımdı. ‘Devrim ihracı’yla vakit ve enerji kaybedilmemeliydi. Amok koşusu Ordusuz bir generali andırıyordu artık Troçki. Ama Stalin açısından hala bir tehditti. İlk akla gelen hal çaresi sürgündü. Çok geçmeden karar verildi: Alma Ata, Kazakistan. 17 Ocak 1928′de Troçki bir ‘veda nutku’na mahal vermemek için evinden yaka paça alınıp palas pandıras trene bindirildi. Isaac Deutscher’in ifadesiyle ‘Silahsız Peygamber’in Amok koşusu başlamıştı. Sürgündeydi ama kalemi durmuyordu. Muhalefetten yana umudunu yitirmemişti. Alma Ata ile Moskova arasındaki yazışma trafiği her geçen gün yoğunlaşıyordu. Stalin’in her bir mektuptan haberi vardı tabii ki. Sabrının taşması uzun sürmedi. Bir Politbüro toplantısında cekmecesinden çıkardığı mektuplardan bazı satırlar okuduktan sonra, “Bu


67 soysuz, Merkez Komite ve Parti’den kovuldu ama hala dersini almamış. Ne yani, o terör estirmeye, isyan çıkartmaya çalışırken biz burda oturup öylece seyredecek değiliz herhalde” dedi. Ve sonra da kararını açıkladı: “Ülke dışına sürülsün.” Çok geçmeden Troçki’ye ultimatom verildi. verecek ya da tamamen tecrit edilecekti. gerekçe göstererek ultimatomu reddetti. Olsa düşünüyordu ama Stalin’in aklında Ve

Ya siyasi faaliyetlerine son Troçki devrime bağlılığını olsa Sibirya’ya sürüleceğini başka bir yer vardı. İstanbul…

Alma Ata’dan yine apar topar ve bu kez istikameti meçhul bir trene bindirildiğinde sürgün hayatının birinci yılı geride kalmıştı Troçki’nin. Sürgünün ikinci durağını yolda, 7 Şubat 1929 günü öğrendi: İstanbul. Stalin, Troçki’yi siyaseten tasfiye etmiş, ideolojik olarak marjinalleştirmiş ve nihayet gözden ırak etmişti. Yine de peşini bırakmıyordu. Büyükada’ya yerleşen Troçki göz hapsindeydi. Attığı her adımdan haberdar edilmek istiyordu Stalin. Bir yandan da Troçki’yi devrim tarihinden silme girişimlerini sürdürüyordu. 20 Şubat 1932′de Sovyet vatandaşlığından çıkarıldı Troçki. Meşhur 1934 Moskova Duruşmaları’ndaysa sahte ifadeler ve zoraki tanıklıklarla ‘vatan haini’ ilan edildi. Stalin moral açıdan da çökertmek niyetindeydi Troçki’yi. Büyükada’da geçirdiği dört yılın ardından Troçki, sırtında Stalin’in yapıştırdığı ‘emperyalizm ajanı’ yaftasıyla Fransa ve Norveç’te de tutunamayınca Meksika’ya sığındı. Kendini tamamen yazıya vermişti. Bıkıp usanmadan Stalin’in önderliğinde Sovyet tarihinin bir yalana dönüştürüldüğünü, devrimin yolundan saptırıldığını kaleme alıyordu. Nihai çözüm Stalin kabustan kurtulabilmek için yapabileceği tek şey kalmıştı artık: Trçoki’yi öldürtmek. Herkesin bildiği bir sırdı bu aslında. İş öyle bir noktaya geldi ki Coyoacan’daki evini ziyaret eden hemen herkes Troçki’yi son kez gördüğünü düşünmeden edemiyordu. Mayıs 1940′ta gerçekleştirilen ilk suikast eylemi başarısızdı. Stalin’in ikinci bir fiyaskoya tahammülü yoktu… Cellat olarak seçilip ince bir


67 planla mürit kisvesi altında Troçki’nin yakın çevresine dahil edilen Ramon Mercader ölümcül darbeyi indirdiğinde tarih 20 Ağustos 1940′tı. Stalin nihayet muradına ermişti… [Atlas Tarih, Şubat-Mart 2013] Leninizm, Leninizm diyerek yılarca Lenin’i sömüren, ona dayanarak potansiyel gücünü arttıran, ülkede ve partide ki egemenliğini pekiştiren Stalin, Lenin’in ölüm döşeğinde yattığı zamanlarda, Lenin’in karısı Kurupskaya’ya telefonda ağza alınmaz küfürler ediyordu. Lenin bu küfürleri öğrendiğinde yatakta yarı felçli bir vaziyette yatar bir durumdaydı. Ona rağmen Stalin’e şu mektubu yazarak tepkisini ortaya koyar: JOSEPH STALİN’E 5 Mart 1923 (çok gizli) (özel) (kopyaları Kamanev ve Zinoviev yoldaşlara) Sevgili yoldaş Stalin, Karıma telefon edip çirkin sözler söyleyecek kadar kabalaştınız. Kendisi size bunu unutmaya hazır olduğunu söylemişse de Zinoviev ve Kamanev ondan olanları öğrenmişlerdir. Bana karşı yapılan şeyi öyle kolay unutmaya niyetim yok ve elbette karıma yapılan her şeyi kendime de yapılmış sayarım. Dolayısıyla sizden sözlerinizi geri alıp özür dilemek ya da aramızda ki ilişkileri koparmak arasında tercih yapmak üzere iyice düşünmenizi istiyorum. Saygılarımla Lenin Lenin, TE, c:45, sayfa 607-608 Çeviren – Meral Delikara Topçu – Lenin’in Son Kavgası – Konuşmalar Ve Yazılanlar 1922- 1923 – Öteki Yayınevi – Ankara – Ocak – 1999 I. Baskı –Sayfa – 275 Lenin’in bu dönemde Stalin ve Troçki’yle ilişkilerinin ne düzeyde olduğunu anlamak için aşağıdaki yazışmaları ekliyorum.


67

(Çok gizli) (Özel) Sevgili Troçki yoldaş, Parti merkez komitesinde Gürcü sorununun savunulmasını üzerinize almanızı üsteleyerek rica ediyorum. Bu sorun şu anda Stalin ve Dzerjinski’nin saldırılarıyla karşı karşıyadır. Ve ben onların yansızlıklarına güvenmiyorum. Bu tam tersinedir hem de. Bu savunmayı üzerinize alabilseydim kaygısız olabilirdim. Eğer herhangi bir nedenle kabul etmezseniz, tüm dosyayı geri yollayınız, Bunu reddinizin bir göstergesi olarak göreceğim. En iyi yoldaşça selamlarınla Lenin 5 Mart 1923 Lenin, TE, c - 45, s-607 aktaran LENİN’İN SON KAVGASI – ÖTEKİ YAYINEVİ – ANKARA – OCAK – 1999 BİRİNCİ BASKI KONUŞMALAR VE YAZILAR 1922 – 1923 - ÇEVİREN – MERAL DELİKARA TOPÇU, S – 273

P.G Mdivani, F.Y. Makharadze ve Diğerlerine (Çok gizli) (Kopyaları Troçki ve Kamanev’e) Mdivani, Makharadze ve diğer yoldaşlara, Sevgili yoldaşlar, Davanızı tüm kalbimle destekliyorum. Ordzhonikidze’nin kabalığı ve Stalin ve Dzerzhinsky’nin kayıtsızlığına öfkeliyim. Sizin için notlar ve bir konuşma hazırlıyorum. Saygılarımla Lenin 6 Mart 1923 Lenin, TE, c - 45, s-608 aktaran LENİN’İN SON KAVGASI – ÖTEKİ YAYINEVİ – ANKARA – OCAK – 1999 BİRİNCİ BASKI -


67 KONUŞMALAR VE YAZILAR 1922 – 1923 - ÇEVİREN – MERAL DELİKARA TOPÇU, S – 276

24 Aralık 1922 Tarihli Mektuba ek 4 Ocak 1923 Stalin çok kaba biridir ve bizim aramızda ve biz komünistlerin birbirimize davranışları açısından son derece hoş görülebilirse de, bu kusur bir genel sekreterde bağışlanamaz. Bu nedenle de yoldaşların, Stalin’i bu görevden almanın ve onun yerine yoldaş Stalin’den her bakımdan farklı, daha hoş görülü, daha sadık, daha nazik ve yoldaşlarına karşı daha dikkatli, daha az kaprisli ve benzeri üstünlüklere sahip başka birinin görevlendirmenin bir yolunu düşünmelerini öneriyorum. Bu durum önemsiz bir ayrıntı gibi gelebilir. Oysa olası bir bölünmeye hazırlıklı olmak açısından Stalin ile Troçki arasındaki ilişki konusunda yukarıda yazdıklarım dikkate alınırsa, bu bir ayrıntı değildir, ayrıntıysa da sonucu belirleyici önemini yadsıyamayacağımız bir ayrıntıdır. Lenin L.F. tarafından kaleme alınmıştır. Lenin, TE, C-36, S-596, Bu ek Lenin’in 24 Aralık 1922’de yazdırdığı notlara bir dip not olarak iliştirilmiştir. aktaran LENİN’İN SON KAVGASI – ÖTEKİ YAYINEVİ – ANKARA – OCAK – 1999 BİRİNCİ BASKI - KONUŞMALAR VE YAZILAR 1922 – 1923 - ÇEVİREN – MERAL DELİKARA TOPÇU, S – 214-215

Leon Troçki’ye 15 Aralık 1922 Yoldaş Troçki, Tam bir görüş birliğine vardığımızı düşünüyorum. Plamumda bu dayanışmamızı ilan etmenizi rica ediyorum sizden. Kararımızın onaylanacağını umuyorum, çünkü Ekim’de bu karara karşı çıkmış


67 olanların bir kısmı şu an kısmen ya da tümüyle bizim tarafa geçmiş durumdalar. Kararımız herhangi bir şekilde onaylanmazsa Sovyetler Kongresinde ki grubumuza yönelecek ve sorunu parti kongresine götüreceğimizi ilan edeceğiz. Böyle bir durumda beni haberdar edin ve kendi açıklamamı göndereyim. Saygılarımla Lenin Not: Bu konu bu plenumda görüşülmeyecek olursa (ki bunu beklemem ve elbette ortak yararımız açısından olabildiğince şiddetle buna karşı çıkmalısınız), Sovyetler kongresinde kendi partililerimize danışmalı ve bu konunun parti kongresine kongresine götürülmesini istemeliyiz diye düşünüyorum, zira bu konuda düşülecek bir kararsızlık daha kesinlikle çekilemez. Göndermiş olduğum tüm yazılı malzeme plenum sonrasına kadar sizde kalabilir. Lenin, TE, c-45, sayfa 607 - . aktaran LENİN’İN SON KAVGASI – ÖTEKİ YAYINEVİ – ANKARA – OCAK – 1999 BİRİNCİ BASKI KONUŞMALAR VE YAZILAR 1922 – 1923 - ÇEVİREN – MERAL DELİKARA TOPÇU, S – 185

Leon Troçki’ye 21 Aralık 1922 Tek bir el ateş etmeden yalnızca basit bir manevra ile mevziyi ele geçirmiş görünüyoruz. Durmamamızı ve saldırıya devam etmemizi, dolayısıyla parti kongresinde dış ticaretimizi güçlendirme ve uygulamalarında iyileştirmeye dönük önlemler almayı gündeme getirecek bir önergeyi tamamlamamızı öneriyorum. Bu Sovyetler kongresinde parti grubumuza duyurulacaktır. Umarım buna karşı çıkmaz ve grubumuza bir rapor vermeyi reddetmezsiniz. N. Lenin Not: Vladimir İlyiç, yanıtınızı telefonla bildirmenizi de rica ediyor. N.K. Ulyanova (Kurupskaya)


67

Lenin, c-45, s-606 - aktaran LENİN’İN SON KAVGASI – ÖTEKİ YAYINEVİ – ANKARA – OCAK – 1999 BİRİNCİ BASKI KONUŞMALAR VE YAZILAR 1922 – 1923 - ÇEVİREN – MERAL DELİKARA TOPÇU, S – 188 Yukarıdaki bütün yazışmalarda görüldüğü Lenin ve Troçki arasında çok büyük bir birlik ve uyum vardır. Stalin’e ise daha o dönemlerde sitem vardır ve onun görevden alınmasını istemektedir. Lenin, ülkenin dış ticaret tekeli gibi konularını Bolşevik partinin yıllarca birlikte çalıştığı kadrolarına kabul ettirebilmek için daha 1917 yazında, yani en son katılmış olan Troçki’den yardım istiyor. Demek ki Lenin Bolşevik partisinde kendi kadrolarına bile söz geçirememektedir. Daha doğrusu partiye sunduğu taslakları kabul ettirmede zorlanmaktadır. Burada Lenin döneminde ve onun sayesinde iktidarın ikinci adamı olan Troçki hakkında şeytandı, ajandı, haindi denilmesinin gerçek bir karşılığı yoktur. Eğer, Troçki öyle biri olsaydı en uyumlu çalıştığı kişide yani Lenin’de öyle olmalıydı. Özelikle bunu Leninistler yapamaz, çünkü bu kadar çok ortak kararlar almış, bu kadar ortak mücadele etmiş, en zor koşularda devrimi örgütlemeyi önlerine koymuş bu tarihi kişiliklerin birisini savunmak öbürünü lanetlemek politika değil, hokkabazlıktır. Zaten Troçki, davet edildiği Bolşevik partiye katılır katılmaz merkez komitesinde görevlendirilmiştir. Bolşevik partisi, dar kadro partisidir, herkesi partiye üye yapmaz, seçilmiş, profesyonel devrimcileri üye yapar. Bir kişi partiye katılabilmek için önce aylarca aday üye statüsünde kalır, eğer kabul edilecekse ondan sonra asli üye olur. Eğer konumu uygun ve yeteneği varsa, adaylığını koyarsa kongrede merkez komitesine girebilir. Ama Troçki’nin olayı böyle değil, Lenin’in inisiyatifiyle daha partiye katılır katılmaz hemen merkez komitesinde görevlendiriliyor ve Ekim devrimi ve sonrasında Lenin hayatını kaybedinceye kadar Lenin’den sonra ikinci adam pozisyonunda kalıyor. Lenin Mayıs 1922’de haftalarca çalışmasını engelleyen bir felç geçirdi. Sonbahar geldiğinde birkaç konuşma yaptı ve 12 Aralık 1922’de doktorların tavsiyesiyle Kremlin’e çekildi ve dört gün sonra sağ tarafını


67 kalıcı bir biçimde etkileyen bir felç daha geçirdi. Bu felçler Lenin’in fiziksel yapısını etkilemiş ancak zihinsel yapısını etkilememiştir. Doktorların kendisini diğer liderlerin görmesini kısıtladığı bir ortamda yazılarını yazdırmaya devam etmiştir. Bu yazdırdığı notlar arasında 25 Aralık 1922 tarihli ünlü vasiyeti ve 4 Ocak 1923’de yazdırdığı ek metin de vardır. 9 Mart 1923’de üçüncü bir felç daha geldi ve bu felç konuşma yeteneğini ortadan kaldırdı. Ve Lenin böylece hayatını kaybettiği Ocak 1924’de kadar çalışmalarında verimli olamadı. Lenin Mayıs 1922’de geçirdiği ilk felçten sonra, Stalin’in partide genel sekreter olduğunu gördüğünde telaşa kapılmıştı. Stalin ilk defa partide önemli şahsiyetler arasına giriyordu. Lenin bu gelişmeden hoşlanmadı ve Stalin’in kişiliğine dönük yoğun bir kuşku duydu. Bu ortamda yazdırdığı ünlü vasiyetinde kötü şeyler olacağına dair düşüncelerini açıklamıştı. LENİN’İN

VASİYETİ

Bolşevik lider Vladimir Lenin tarafından 1922 yılı sonu – 1923 yılı başında yazılan belge. Belgede Lenin Sovyetler Birliği yönetim organlarında değişiklik yapılması gereğini bildirmektedir. Ayrıca Sovyet liderleri hakkında düşüncelerini de sıraladığı belgede özellikle Josef Stalin’in Sovyetler Birliği Komünist Partisi Genel Sekreteri görevinden alınmasını önermiştir. Belge Lenin belgenin Nisan 1923’de yapılacak olan XII. Kongre’de okunmasını istiyordu. Ancak Mart ayında geçirdiği beyin kanaması yüzünden felç oldu ve konuşma yetisini kaybetti. Bunun üzerine vasiyet eşi Nadezhda Krupskaya tarafından gizlendi ve saklandı. Eşi, Lenin’in iyileşeceğini umuyordu. Lenin’in 21 Ocak 1924 günü ölmesiyle beraber vasiyeti Komünist Partisi Merkez Komitesi Sekretaryasına teslim etti. Mayıs 1924’de yapılacak olan XIII. Kongre delegelerine de bildirilmesini istedi. Lenin’in vasiyeti, partiyi yöneten üçlü olan Josef Stalin, Grigori Zinovyev ve Lev Kamenev’i çok zor durumda bıraktı. Eğer vasiyet örtbas edilirse haklarındaki eleştiriler partililer tarafından öğrenilmemiş olacaktı. Ancak parti önderliği Bolşevikler arasındaki saygınlığı tartışılmaz olan önderleri


67 Lenin’in isteğini kabul etmedikleri daha büyük sorunlarla karşılaşmaktan çekinmekteydi. Partinin yönetimiyle ilgili özellikle Leon Troçki ile iktidar mücadelesinin ortasında olan liderlik açmazda kalmıştı. Sonunda Merkez Komitede önerilen uzlaşmaya göre vasiyet XIII. Kongre delegelerine aşağıdaki şartlarla verilecekti: -Vasiyet her bölge delegeleri tarafından ayrı ayrı okunacak, eş zamanlı okuma olmayacaktır -Not almak yasaktır -Kongre süresince vasiyetten bahsedilmeyecektir Öneri Merkez Komitede Krupskaya’nın muhalefetine rağmen çoğunluk oyuyla kabul edilir. Bu şekilde vasiyet Lenin’in öngördüğü etkiyi yaratmayacak ve Stalin Merkez Komiteye istifasını sunmasına rağmen bu talep kabul edilmeyecektir. Stalin Genel Sekreterliğe devam edecektir. Belge parti içinde süren hizip mücadelelerinde sürekli gündemde kalacaktır. 1924-1927 yılları arasında Sol Muhalefet ile Stalin-Buharin ekibi arasındaki mücadele döneminde Stalin 1926 Temmuz Merkez Komite birleşiminde okumak durumunda kalır. Vasiyetin tashih edilmiş bir versiyonu Aralık 1927’de yapılan XV. Kongresinde delegelere basılı olarak verilir. Ancak belge parti dışında yaygın olarak basılmayacaktır. Vasiyetin varlığı ve içeriği ile ilgili olarak Batıda ilk haberler Max Eastman’ın Lenin Öldüğünden Beri adlı 1925 yılında yazılan eseriyle ortaya çıkar. Sovyet liderliği ise konuyla ilgili olarak bir reddiye yazısı yazması için halen Politbüro üyesi olan Troçki’yi görevlendirir. Troçki Eastman’ın verdiği bilgileri reddeden bir yazı kaleme alır ve yayınlar. Stalin döneminde belgenin varlığından bahsetmek Bolşevik karşıtı propaganda kapsamında suç olarak değerlendrilmiş ve cezalandırılmıştır. Stalin’in 1953 yılında ölmesinden sonra 1956 yılında yapılan ünlü XX. Kongre ile birlikte vasiyet resmen yayınlanmıştır. Belgenin

içeriği

Belge aslında Lenin’in kendisinin de dahil olduğu Sovyet hükümetinin bir eleştirisidir. Gelecekte partide yaşanması muhtemel tehlikelerden bahsedilerek bazı öneriler yapılmıştır. Stalin ve Troçki eleştirisi: “ Yoldaş Stalin, Genel Sekreter olur olmaz elinde büyük bir güç


67 biriktirmeye başladı. Bu yetki ve gücü gerekli özenle kullanacağına dair emin olamıyorum. Diğer yandan yoldaş Troçki ise İletişim Halk Komiserliği başlığında da görüldüğü gibi Merkez Komite iradesine karşı yürüttüğü mücadele sırasında önderlik kabiliyetlerini göstermiştir. Belki de halihazırdaki Merkez Komitedeki en kabiliyetli kişidir ancak kendisine aşırı güvenmekte ve işlerin sadece yönetsel taraflarıyla ilgilenmektedir. Halihazırdaki Merkez Komitesinin öne çıkan bu iki liderinin bahsettiğim özellikleri eğer Parti önlem almazsa ileride bir bölünmeye yol açabilir, bu ayrışma beklenmedik bir anda yaşanabilir. „ — Lenin Lenin, Stalin’in kullanabileceğinden daha fazla güce sahip olduğunu ve eğer onun yerine geçerse tehlikeli olabileceğini düşünüyordu. Birkaç hafta sonra yaptığı eklemede Stalin’in Genel Sekreterlik konumundan alınmasını önerir: “ Stalin çok kaba; biz komünistler arasında bu kötü özellik katlanılabilir olsa da Genel Sekreterlik makamı için tahammül edilemezdir. Bu yüzden yoldaşların Stalin’i o konumdan almanın bir yolunu bulması ve Yoldaş Stalin’den bu açıdan farklı bir yoldaşı aynı göreve getirmenin bir yolunu bulmaları gerektiğini düşünüyorum; daha anlayışlı, daha sadık, daha saygılı ve yoldaşlarına karşı daha düşünceli, daha az kaprisli vb. Bu durum ayrıntı olarak değerlendirilebilir. Ancak partide olası bir bölünmenin engellenmesi açısında Stalin ile Troçki’nin ilişkisiyle ilgili yazdıklarım önemsiz değildir, belirleyici olabilecek bir ayrıntıdır. „ — Lenin 30 Aralık 1922 günü Ulusal Sorun Üzerine adlı eserinde Lenin; Gürcistan Olayı ile ilgili olarak Feliks Dzerjinski, Grigori Ordjonikidze ve Stalin’i eleştirerek Büyük Rus milliyetçiliği ile itham etmiştir: “ Bu konuyla ilgili Stalin’in yönetsel olarak aceleciliği ve sosyal milliyetçiliğe olan meşhur sevdası yüzünden ölümcül bir hata işlenmiştir. Siyasette bu tür bağlılık genellikle en kötü sonuçlara yol açar. „ — Lenin Lenin, vasiyetinde diğer Politbüro üyelerini de eleştirmekten geri durmayacaktır: “ Zinoviev ve Kamenev’in Ekim günlerindeki davranışları (Ekim 1917’de


67 iktidarın alınmasına karşı muhalefetleri) şüphesiz bir istisna değildi, ancak kabahat aranacaksa Troçki’nin Bolşevik olamamasına da bakılmalıdır. „ — Lenin Son olarak genç Bolşevik önderler Nikolay Buharin ve Georgi Pyatakov eleştirilecektir: “ Onlar bence gençler arasında en öne çıkan isimlerdir ve aşağıda belirttiğim hususlar akıldan çıkartılmamalıdır: Buharin Partideki en değerli ve en öne çıkan teorisyen olmakla kalmayıp tüm Partinin sevgilisidir, ancak teorik düşünceleri ancak büyük bir şerh konarak Marksist olarak değerlendirilebilir, onda skolastik bir yan sürekli var oldu.(Diyalektikle ilgili hiçbir çalışma yapmadı ve korkarım ki tam olarak algılayamadı) Pyatakov ise şüphesiz çok kabiliyetli birisi ancak işlerin yönetimsel kısımlarına aşırı önem gösteriyor ve önemli siyasi sorunlarda bu sıkıntı yaratıyor. Yapılan bu değerlendirmeler sadece içinde bulunduğumuz durum için ve bu öne çıkan sadık Partililerin bilgilerini artırma ve tek taraflılıklarını geliştirmeye fırsat bulamamaları varsayımı üzerine yapılmıştır. „ — Lenin Kaynak: http://tr.wikipedia.org/wiki/Lenin%27in_Vasiyeti Gelgelelim Stalin’in ünlü yargılamaları olan1936-1937-1938 duruşmalarına. Bu yıllarda yapılan dört duruşmada sanıklar arasında bir eski başbakan, birçok başbakan yardımcısı, Komünist Enternasyonel’in iki eski başkanı, sendikaların genel başkanı ( duruşmalardan önce intihar eden Tomsky’di bu ), Genelkurmay Başkanı, Ordu siyasi Komiserliği Başkanı, bütün önemli askeri bölgelerin komutanları, Avrupa ve Asya’da ki Sovyet elçilerinin hepsi ve en sonda sözünü ettiğimiz halde öncekilerden daha az önemli olmayan iki siyasi polis başkanı yani Zinoviev ve Kamanev davalarında kullanılan delilleri sağlamış olan Yagoda ve öteki davalar için aynı şeyi yapmış olan Yezhov vardı. Bütün bunlar Stalin’i ve öteki politbüro üyelerini öldürmeye teşebbüs etmekle, kapitalizmi yeniden kurmaya çalışmakla, Rusya’nın askeri ve siyasi gücünü ortadan kaldırmakla ve şu ya da bu şekilde Rus işçi kitlelerini zehirlemek ya da ortadan kaldırmakla suçlanmışlardı


67

“1937-1938 yıllarında, yaklaşık bir buçuk milyon insan kurşuna dizildi. Stalin, çoğunu tanıdığı yaklaşık 39.000 kişinin ölüm listesini bizzat imzaladı. Stalin’in yükselttiği Beria’nın sorumlu olduğu Gürcistan, özellikle ağır bir darbe yedi; Komünist Partisi’nin %10’u tasfiye edildi; Onuncu Gürcistan Parti Kongresi’ne katılan 644 delegenin 425’i kurşuna dizildi.” [Simon Sebag Montefiore Genç Stalin Çev: Yavuz Alogan, İthaki, Ekim 2010 sayfa 431] – [ aktaran: Gün Zileli - Şu Lenin ve Troçki Mirası Meselesi… adlı makale 14 Kasım 2010] Bir başka yerdeki Troçki’nin oğlu Lev Sedov’a ait kaynak ise olayları ve yargılanan ya da yargılanmadan kurşuna dizilen-katledilen kişileri söyle açıklıyordu: 25 Ağustos 1936: Stalin'in düzmece mahkemeleri Marksistleri ve muhalifleri idam etmeye başladı Stalin önderliğindeki bürokrasi 1924 yılından itibaren adım adım iktidarı ele geçirerek, karşı devrim sürecini başlattı. İlk olarak yönetim kadrolarındaki devrimci Marksistler tasfiye edildi; Troçki önce partideki tüm görevlerinden uzaklaştırıldı, sonra partiden atıldı, sürgüne gönderildi, vatandaşlıktan çıkartıldı. 1936 yılında başlayan düzmece Moskova mahkemeleri ise bürokrasinin hakimiyetini kayıtsız şartsız kabul etmeyen herkesi saçma gerekçelerle idama mahkum etmeye başladı. Aslında Stalin'in sadık destekçilerinden olan, ancak artan popülaritesi yüzünden Stalin'i giderek daha fazla kuşkulandıran Kirov'un 1934 yılı sonunda karanlık bir şekilde öldürülmesi, Stalin'in önderliğindeki bürokrasinin cadı avını başlatmasına olanak sağladı. Başta devrimci Marksistler, muhalifler ve bürokrasinin iktidarını ses çıkarmadan onaylamayan herkes, devrimi gerçekleştiren kadroların birçoğu idama mahkûm edildi, 3 yıllık bir süreçte milyonlarca insan öldürüldü. 1938 yılına gelindiğinde, 1917 Ekim Devrimi'ni gerçekleştiren merkez


67 komiteden geride yalnızca Stalin ile Kolontay kalacak; 'Zafer Kongresi'nin 1.966 delegesinden 1.108'i ortadan 'kaybolacak'tı. Stalinist terörden Kızıl Ordu da nasibini aldı: Beş mareşal, sekiz amiral (yani amirallerin hepsi), 80 kişilik Yüksek Askeri Konsey'den 75'i, 11 savaş komiseri yardımcısının tamamı, generallerin üçte ikisi ve alay komutanlarının yarısı; yani Kızıl Ordu'nun en seçkin kadrolarının yarıya yakını öldürüldü, görevden alındı ya da sürgüne gönderildi. Stalin, bu süreçte, 1.600.000 dolayında komünistin öldürülmesine önderlik etti -ki bu, tarihteki en büyük komünist katliamıdır." [1936 Moskova Duruşmaları Üzerine Kızıl Kitap, Lev Sedov] Bir başka kaynak da olaylara şöyle bakıyordu: 1936-38 yılları arasında üç ana duruşma yürütüldü. 19 Ağustos 1936'da başlayan birinci duruşmada başlıca sanıklar Zinovyev, Kamanev, Evdokimov, Bakayev, Smirnov, Mraçkovski gibi Bolşevik Parti ve Komintern yöneticilerinden; Ter-Vaganyan, Pikkel, Golzman, Dreitzer ve Reingold gibi Bolşevik Parti ve muhalefet üyesi olan tanınmış kişilerden; ve tertibin bir parçası olarak davaya dahil edilmiş muhbirlerden oluşmaktaydı. Bunların dışında mahkemede hazır bulunmayan iki sanık daha vardı: Baş sanık Troçki ve oğlu Lev Sedov. Birinci Moskova Duruşması, partinin ve ülkenin önderlerine karşı terörist saldırılar hazırlayıp uygulamakla görevlendirilmiş bir "merkez"e katılmakla suçlanan 16 sanığın 25 Ağustos'ta kurşuna dizilmesiyle sona erdi. İdam edilenler arasında Zinovyev ve Kamanev de bulunuyordu Bu duruşmayı, 23-30 Ocak 1937 ve 2-13 Mart 1938 tarihleri arasında yapılan ikinci ve üçüncü Moskova Duruşmaları izledi. İkinci duruşmada birbirine karıştırma yöntemiyle seçilmiş ve aralarında Pyatakov, Radek, Serebriyakov, Sokolnikov, Dobnis ve Muralov gibi tanınmış Bolşeviklerin bulunduğu 18 sanık "Troçkist-Zinovyeci merkez"i kurmak, işçileri zehirlemek, iktisadi kundakçılık gibi suçlarla yargılandılar. Pyatakov, Radek ve Sokolnikov hapis cezasına çarptırılırken diğer 15 sanık ölüme mahkum edildi. Üçüncü duruşmada ise aralarında Buharin, Rikov, Rakovski, Kretinski gibi Bolşevik önderlerin olduğu 21 sanık bir "sağcılar ve Troçkistler bloku"na katılmakla ve düşman devletlerle ittifak halinde SSCB'yi parçalamakla suçlandılar. Sanıkların on dokuzu idam edildi. [Sınıf Bilinci Dergisi, 1988]


67

Ersen Olgaç’ın, Gün Zileli’nin çalışması olan Stalinizm Bir İdeolojinin iflası adlı eserine eklediği madde okuyanların kanını donduruyor. Satalin gibi birisinin başında olduğu ve adına sosyalizm denilen düzende bu kadar Bolşevik-devrimci-sosyalist kanı içmesine vampirlik desem tabir herhalde az gelir, Seri katil desem az gelir, kanlı katil desem az gelir artık ne ad vereceğimi de şaşırdım. Kendi adamlarını da uydurma gerekçelerlerle katleden Stalin’in katliamları, sadece politikacılarla, parti içi muhalefetle sınırlı kalmaz. Aydınları, matematikçileri, biyologları, ziraatçıları, fizikçileri, kimyacıları, ressamları, şairleri, dil bilimcilerini, tıp bilimcilerini, müzisyenleri, askeri kanattan komuta kademesini de büyük ölçüde katleder. Stalin, bürokraside de sürekli temizlik yapar ve aşağıdan gelen kadroların yukarıya çıkmasını sağlar. Yukarıda çok göz dolduranlarını da temizler ama bürokrasi ortadan kalkmaz. Rejimin asıl dayanağı ve egemen olan ayrıcalıklı katmanı bu bürokrasidir. Stalin, bilimin, sanatın özgür gelişimini yok eder. Toplumun bütün katlarını hedef tahtasına koyar. En korkuncu da Komünist Enternasyonal’e bağlı seksiyonların, yani Komintern’e üye dünya komünist hareketine ait örgütlerin temel ve önder kadrolarını da kurşuna dizerek yok eder. 1 Aralık 1934’te SBKP Leningrad başkanı Kirov, Nikolayev adlı bir Komsomol üyesi tarafından öldürülür. Bir hafta içinde Leningrad’da 37, Moskova’da 33 kişi kurşuna dizilir. Bu ortam içinde Zinovyev, Kamanev, G. E. Yevdakimov, A. M. Gertik, I. P. Bakaev, A. S. Kuklin, V. Sharov, B. L. Bravh, S. M. Gessen, ve on kişi daha tutuklandı. Gün Zileli Stalinizm Bir İdeolojinin İflası Ersen Olgaç’ın eklediği madde bölümü Özgür Üniversite Kitaplığı S – 202 Aslında bunlar göstermelik mahkemeler olduğu gibi hiç mahkeme edilmeden kurşuna dizilen binlerce-milyonlarca kişi vardır. Elbette büyük kitlelere yargılanma lüksü tanımazlar. İnfazlar daha ilk başladığı dönemlerde tolumun aşağılarına doğru inerek, yirmi-otuz bin kişilik parti içi muhalefetin, daha doğrusu Stalin’in muhaliflerinin ortadan kaldırılmaya başlandığını rahatlıkla söyleyebiliriz.


67

Mahkemeler birkaç grup halinde sürer, kah muhalif gruplar birbirine karıştırılır, kah birbirinden ayrılır. Bir bakıyoruz Bolşevik Partinin sağ kanadı, bir bakıyoruz sol kanadı, ya da daha başka kanatlar grup-grup yargı önüne çıkar ve hepsi infaz edilir. Mesela partide tanınmış eski kadroların ağırlıkta olduğu ya da tanınmamış yeni kadrolarının yargılanmaları böyle kendi içinde gruplar teşkil eder. Bolşevik partisinin kadrolarının kurşuna dizilmesi için uydurma mahkemeler hızla çalışır ve birkaç günde davaları karara bağlar. Yargılananlar derhal birkaç gün içinde kurşuna dizilir, kurşuna dizilmeyenlerde zindanlarda daha sonraları Stalin tarafından temizlenir. Stalin, önceleri böyle tutuklamalarla işe başlar ama kısa zamanda gerisi gelecektir. Ardı arkası kesilmeyen cinayetlerle, 1917 devriminin öncesi ve sonrasında canını dişine katarak mücadele etmiş olan kadroların hepsini temizler. Ersen Olgaç’dan katledilenlerin, özellikle ileri kadrolardan katledilenlerden örnekler vererek aktaralım Adı her yerde geçen Zinovyev, 1903’de partiye katılmıştı, Komünist Enternasyonal’de başkanlık yapmıştı. Kamanev’de aynı şekilde 1903’de partiye üye olmuştu ve partide ve devlette üst düzey yöneticiydi. G. E. Yevdakimov, Bolşevizm’e en eski katılan işçilerden birisiydi Merkez komitesi ve Org büroda görev yapmıştı. I. P. Bakaev, Bolşevizm’e en eski katılan işçilerden birisiydi. Merkez Kontrol Komisyonu’nda görev yapmıştı. I. N. Simirnov 1899’dan beri parti üyesiydi, Kolçak ordularına darbe indiren Kızıl Ordu’nun 5. Kesimini yönetmişti. Merkez Komitesi ve Hükümet üyeliği yaptı. S. V. Mratchkovski, bir devrimci ailesinin oğluydu ve 1918-21 döneminde iç savaş kahramanıydı. Ter-vanganyan, eski Bolşeviklerdendi Komintern’in teorik yayın organı Unter dem Banner das Marksizmus’un kurucusuydu. Golzman eski bir Bolşevikti ve Sovyet devletinin ekonomik planlamasında önemli roller aldı. Pikel, 1917’den beri parti üyesi ve Zinovyev’in sekreteriydi. Dreitzer, 1917’den beri parti üyesiydi ve iç savaşta önemli görevlerde bulundu. Reingold, 1917’den beri parti üyesiydi ve devlet cihazında önemli görevler üstlenmişti.


67 Gün Zileli Stalinizm Bir İdeolojinin İflası Ersen Olgaç’ın eklediği madde bölümü Özgür Üniversite Kitaplığı S -204 (……….) İkinci bir grup ise, E. S. Holtman, Davit Fritz, V. Polberg, Y. Berman, M. Lurye ve Nathan Lurye gibi daha genç, tanınmamış kişilerden oluşuyordu. Bunlar herhangi bir muhalefet hareketine katılmamış, politik olarak da aktif olmayan kişilerdi. Yargılananların suçluluklarını gösteren hiçbir maddi delil ve belge yoktu. Delil olarak kullanılan tek malzeme ünlü itiraflardı. Yargılananların tümü, Ekim devriminden beri, İngiliz, Alman ve Japon gizli servisleri hesabına çalışmakla suçlandılar. Beş gün süren yargılamalardan sonra tümü ölüm cezasına çarptırıldı ve birkaç gün sonra da, cezaların infaz edildiği açıklandı. Gün Zileli Stalinizm Bir İdeolojinin İflası Ersen Olgaç’ın eklediği madde bölümü Özgür Üniversite Kitaplığı S -204 Yargılamalarda suçlamalar önceleri “Troçkist-Zinovyevist Terörist merkez” sonralarıysa “Paralel Merkez” deyimi aldı. Duruşmalar esnasında, M. P. Tomski ve Serge Ordzonikidze intihar etti. Bunlar Sovyet devletinde, sendikalarda, Politbüro’da üst düzey görevler almışlardı. Yargılamalar sonrasında mahkum olup sonraları zindanlarda katledilenler ve hemen yargılamalar sonunda kurşuna dizilenlerden bazıları: -Piatakov, 1910’dan beri parti üyesiydi. Devrimden sonra Sovyet devletinin ekonomi ve idari alanlarında yönetici duruma gelmişti. Lenin’in vasiyetinde söz konusu edilen beş kişiden birisiydi. 1921’den sonra merkez komitesine getirilen Piatakov, 1930’lar da ki Sovyet sanayileşmesinin beyni durumundaydı. -Radek, devrimden önce Polonya partisinde üyeydi ve Rosa Luksemburg’un fraksiyonunda aktifti. 1919’da Bolşevik partisi merkez komitesi üyeliğine getirildiği gibi, Komintern yöneticileri arasında bulunuyordu. Partinin önde gelen sözcü ve yazarlarındandı. -Sokolnikov, Bolşevik partisinin ilk üyelerinden olup, 1905 devrimine katıldı; Lenin’in en yakın mücadele arkadaşlarındandı. 1917’de merkez komitesine girdi.


67 -Serebriakov, partinin ilk işçi üyelerindendi. Merkez komitesi sekreteri ve Ulaştırma komiser yardımcısıydı. -Muralov, 1905 devrimine aktif olarak katılan bir işçiydi. 1905-1917 dönemini çarlık zindanlarında geçirdi. İç savaşta Moskova’nın savunmasından sorumluydu. -Drobnis, 1906’dan beri aktif bir devrimciydi. Altı yılını çarlık hapishanelerinde geçirdi ve daha sonra iç savaş yöneticilerinde biri oldu. -Boguslavski, eski bir Bolşevik olup, Halk Küçük Konseyinin eski başkanlarındandı. -Kaniazev, Rataichek,, Norkin, Shestov gibi eski Bolşevikler kurşuna dizilerek infaz edilmişlerdi. -Buharin, Bolşevizmin önde gelen teorisyenlerinden birisidir. Komintern başkanlığı, Merkez Komitesi üyeliği, Pravda ve İzvestiya’nın sorumlu müdürlüğünü yapmış, uluslar arası kimliği olan bir Marksistti. -Rikov, eski bir politbüro üyesiydi. Lenin’in ölümünden sonra Halk Komiserleri Başkanlığına getirilmişti. -Kretinski, Dışişleri Komiserliği yardımcılığında bulunmuştu ve 1903’den beri parti üyesiydi. -Kristian Rakovski,1919’da Rus Komünist Partisi Merkez Komitesine seçilmiş, Ukrayna Halk Komiserliği Başkanlığı da yapmış ve Paris’e Sovyet elçisi olarak atanmıştı. -Yagoda, Stalinist terörü ilk tezgahlayan devlet özel kuvvetlerin başındaydı. -Çernov, devrimden sonra ekonomik gelişmelere büyük katkılar sağlamıştı. -A. Rosengold, V. İvanov, G. F. Grinko, S. A. Bessonov, A. Zelenski, A. Ikramov, F. Khodjayev, V. F. Sharangoviç, P. T. Zubarev, P. P. Bukalov, L. Levin, D. D. Pletnev, İ. Kazakov, V. Maksimov-Dıkovski, P. P. Kryuchkov tanınmış Bolşevik kadrolardır. -V. A. Antonov-Ovseenko, Ekim Devriminde Askeri Devrimci Komite üyesiydi. Kışlık Sarayı ele geçiren birliğin komutanı olduğu gibi, Geçici Hükümeti tutuklatan da oydu. Troçki yanlısı muhalif kişiliği olduğu için tutuklandı ve 1937’de kurşuna dizildi. -K. Berzin, Çarlık Rusya’sına karşı Bolşevik saflarda mücadele ederken iki kez ölüm cezasına çarptırılmıştı. Çarlık döneminde hayatta kalan Berzin, Stalin tarafından 1937’de kurşuna dizilir.


67 -Richard Sorge, Moskova’ya çağırılır fakat başına gelecekleri anlayınca gelmez. Bu defa Moskova’da olan karısı Ekaterine tutuklanır ve kurşuna dizilir. Sorge ise Japonlar tarafından Tokyo’da kurşuna dizilir. -E. Eshba, Ekim devrimine ve Kafkaslarda iç savaşa katıldı. 1926’da birleşik sol muhalefet içindeydi. Daha sonra Stalinist bürokrasiye teslim olmuş ve Dış Ticaret ve Ağır Sanayi Komiserliği yapmıştır. Ama geçmişteki muhalif kişiliği nedeniyle 1937’de kurşuna dizildi. -G. F. Federov, 1 numaralı parti kartına sahiptir. 1917’de Parti Merkez Komitesine seçilmişti. 1937’de kurşuna dizildi. -A. Enukidze, Merkez Yürütme Komitesinde sürekli sekreterlik görevinde bulunmuş, 1935’de partiden atılmış, 1937’de kurşuna dizilmiştir. -A. S. Bubnov, 1929’dan, 1937’ye kadar Rusya Federatif Sosyalist Cumhuriyetinde Eğitim Komiserliği yapmıştır. Çarlık döneminde 13 kez tutuklanmış ve kaçmış olan Bubnov 14. tutuklanmasında kaçamayacak ve 1937’de kurşuna dizilecekti. -A. S. Kiselev, 1920-1922 “işçi muhalefeti” ndendi. 1924’den 1938’e kadar Sovyet Hükümetinin Merkez Yürütme Kurulunun Sekreterliğini yaptı. Muhalif kimliği çok eskilerde kalmış olmasına rağmen kurşuna dizildi. -V. Cuhubar, Politbüro üyesi Komiserler Konseyi Başkanlık temsilcisiydi. Solikamsk’ a atandı daha sonra kurşuna dizildi. Karısı da aynı akibete uğradı. -S. V. Kosior, Ukrayna Komünist Partisi birinci sekreteri. -P. P. Postyshev, Ukrayna Komünist Partisi merkez Komitesi üyesi. -E. Rudzutak, Batı Sibirya Parti Komitesi birinci sekreteri ve Politbüro aday üyesi. -K. Bauman, Merkez Komitesi Orgbüro eski sekreteri, daha sonra Merkez Komitesi Bilim Seksiyonu başkanı. -A. Yakovlev eski Tarım Komiseri, daha sonra Merkez Komitesi Tarım Seksiyonu başkanı. -B. M. Tal, Merkez Komitesi basın-yayın komitesi başkanı. -A. I. Stetski, Merkez Komitesi ajitasyon ve propaganda seksiyonu başkanı. -A. M. Nazaratian, 1922’de Lenin’in tavsiyesi üzerine Stalin’in yardımcılığına getirilmişti. Bu altta adlarını yazdığımız kurbanların bir çoğu 1934 yılındaki 17. Kongrede Merkez Komitesine ya da aday üyeliklerine seçilmişlerdi.


67

Lenin’in güvendiği, hayatını kurtaran, güvenliğini sağlayan, zor günlerde kuryelik yapan Bolşevik kadrolarda bir bir katledildi. -N. A. Emalianov, 1917 yazında Lenin’in saklanmasını sağlayan Petrograd’lı bir işçiydi. 1935’de tutuklanan Emalianov, Kurupskaya’nın araya girip yalvarmasıyla kurşunlanmaktan kurtarılır ve Stalin ölünceye kadar zindanda kalır. Bakın Lenin Emalianov hakkında neler söylemiş : “ Yoldaş Emalianov’a tam bir güven gösteriniz ve mümkün olan bütün yardımları yapınız. Kendisini Ekim devriminden önceleri tanıyorum, eski bir partili ve Saint-Petersburg işçi sınıfı öncüsünün liderlerindendir.”… -Shotman, 1917’de Lenin’in muhafızlığını yapan ve onu Razliv’den Finlandiya’ya geçişini örgütleyen eski bir Bolşeviktir. 1939’da kurşuna dizilir. -Fritz Platten, İsviçre’lidir. 1917’de Lenin ve arkadaşlarının Almanya’dan Rusya’ya geçiş yolunu hazırlamıştı. Onlarla birlikte Rusya’ya gelerek Ekim devrimine katılır. 1 Ocak 1918’de Simienovski köprüsünde kendisinin yaralanması pahasına Lenin’in hayatını kurtarmıştır. Bunun karşılığını Stalinizmin zindanlarında ölerek ödedi. -S. Ganetski, Polonya işçi hareketi önderlerinden Avusturya makamları tarafında tutuklanan Lenin’in salıverilmesini sağlamıştı. Lenin Rusya’ya dönüşüne yardım etmiş ve güvenliğini temin etmişti. Lenin tarafından Partiye alınması önerilmiştir. Ekim devriminden sonra diplomatik ve ekonomik görevler üstlendi. Lenin’in bu yoldaşı 1937’de kurşuna dizildi. -Veriamin Sverdlov, Sverdlov’un kardeşi olduğu için kurşuna dizildi. -E. N Egerevo, 1917’de Sendikalar Birliği Konseyi Sekreterliği görevinde bulunuyordu. Bu devrimci kadın 1917’de Vyborg parti komitesinin sekreteriydi. Lenin’in parti üyeliği kartını da o doldurmuştu. Egerevo, Kurupskaya’nın arkadaşı ve Temmuz 1917’de Lenin’in saklanmasına da yardımcı olmuştu. O da Stalinizm tarafından kurşuna dizilerek katledildi. -V. G. Knorin, Parti tarihi enstitüsü yöneticisi ve Merkez Komitesi üyesiydi, kurşuna dizildi. -V. G. Sorin, İlk Lenin biyografisini yazan, Lenin’in eserlerinin ilk toplu yayınını gerçekleştiren, Marks, Engels, Lenin Enstitüsünün yöneticilerindendi. Hapiste öldü. -M. Steklov, İzvestiya’nın ilk yayımcılarından önde gelen tarihçilerden katledildi. -M. Lukin, Bilimler Akademisinde Tarih Enstitüsü yöneticisiydi katledildi.


67 -Jan Sten, 1920’lerin en üstün felsefecileri arasında sayılıyordu. Stalin’e diyalektik konusunda dersler de vermişti. Partiden atıldı, Akmalinsk’e sürgün edildi, tutuklandı, yayınları yok edildi, basılmak üzere olan eserleri M. B. Mitin adıyla yayınlandı ve kendisi hapis edildi. -N. M. Siiak, 1919 yılında parti üyeliği Lenin tarafından onaylanan Kiev’de Linguistik Enstitüsü yöneticisiydi. Katledilen kurbanlar arasına eklendi. -N. Nevski, parlak bir şark bilimcisi ve Tangut Hiyografisilerini çözen bir bilim adamıydı. Tutuklandı, katledildi. -N. N. Luzin, Moskova matematik okulu kurucularındandır. Hem o hem, okulu karşı-devrimci ilan edildi. -Agol, Ukrayna Bilimler Akademisi sekreteri ve uzman yönetici genetisyendi. Kurbanlar arasına katıldı. -Levit, Tıbbi Genetik Enstitüsü yöneticisiydi. -Uranowski, Darvinist ve bilim tarihçisiydi. -V. S. Kholtzman, Merkezi Tüberküloz Enstitüsü yöneticisi dünyaca tanınmış bir uzmandı. Kurşuna dizilerek katledildi. -K. Kokh, ünlü bir tıp operatörüydü. Kurşuna dizilerek katledildi. -M. V. Tuhaçevski, Troçki ve Frünze’den sonra Sovyetlerin en büyük askeri stratejistti. Tutuklandı, kurşuna dizildi. -I. E. Yakir, iç savaş kahramanı, Merkez Komitesi üyesi, askeri yetenekleriyle öne çıkan birisiydi. Yargılandı, kurşuna dizildi. -I. E. Uboreviç, Viladivostok’un kurtarıcısı ve Denikin’e karşı büyük zaferin komutanıydı. Kurşuna dizildi. -V. M. Primakav, iç savaşta Kızıl Kazakların komutanıydı. Kurşuna dizildi. -B. Gamarkin, Savunma Komiserliği temsilcisi ve ordu siyasi şefiydi. İntihar etti. - F. I. Goloshchekin, 1912 Prag konferansında Bolşevik Partisi Merkez Komitesine seçildi. 1939-1941 yargılamaları, tutuklamaları çerçevesinde kurşuna dizildi. KOMİNTERN SEKSİYONLARINDA TEMİZLİK -Heinz Neuman, Alman Komünist Partisi Politbüro eski üyesiydi tutuklandı, kaybedildi. -Herman Remmele, Alman Komünist Partisi Politbüro üyesiydi. Lefortova cezaevine gönderildi ortadan kayboldu.


67 -Fritz Shulte, Alman Komünist Partisi Politbüro üyesiydi. Lefortova cezaevine gönderildi ortadan kayboldu. -Herman Schubert, Alman Komünist Partisi Politbüro üyesiydi. Lefortova cezaevine gönderildi ortadan kayboldu. -Hugo Eberlein, Alman Komünist Partisi üyesi ve Komintern Yürütme Kurulu üyesiydi. Astum krizleri altında vahşice sorgulandıktan sonra 25 yıl hapis cezasına carptırıldı. -Hans Kippenberger, Alman Komünist Partisi illegal örgütlenme ve askeri cihaz şefiydi. Tutuklandı. -Leo şieg, Alman Komünist Partisi örgütlenme şefiydi. Tutuklandı. -Heinrich Susskind, Rote Fahne’nin-Kızıl Sancak yayın sekreteriydi. Tutuklandı. -Werner Hirsch, Alman Komünist Partisi yöneticisi, tutuklandı. -A. Warski, Polonya Sosyal Demokrat Partisi, sonra da Polonya Komünist Partisi kurucusuydu. Ağustos 1937’de 70 yaşında kurşuna dizildi. -Julian Leszczynski, Polonya Komünist Partisi sekreteriydi, kurşuna dizildi. -Wera Kostrzewa, Polonya Komünist Partisinde 40 yıl mücadele etmişti, kurşuna dizildi. -Jerzy Heryng, Polonya Komünist Partisi Politbüro üyesi, kurşuna dizildi. -Saul Amsterdam, Polonya Komünist Partisi Politbüro üyesi, kurşuna dizildi. -Walecki, Polonya Komünist Partisini Komintern Yürütme Kurulu ve Kontrol Komisyonunda temsil eden eskilerin eskisiydi, kurşuna dizildi. - Polonya Komünist Partisi’nin, Merkez Komite üyelerinden on iki üye ve yüzlerce sıradan üyesi 1937’den 1939’ a kadar kurşuna dizilerek katledildi. -Bela Kun, 1919 Macar ayaklanmasının önderiydi. Mayıs 1937’de yapılan Komintern Yürütme Kurulu toplantısında Stalin’i eleştirdiği için birkaç gün sonra kurşuna dizilir. Karısı İrina’ya 8 yıl hapis cezası verilir, Oğlu da köle kamplarına gönderilir. -Dezsö Bokanyi, Macar Komünist hareketi önderlerindendir, tutuklandı. -F. Korikos, Macar Komünist hareketi önderlerindendir, tutuklandı. -Forkos Gabor, Macar Komünist hareketi önderlerindendir, tutuklandı. -Lajos Magyar, Macar Komünist hareketi önderler ve teorisyenlerinden, tutuklandı. -Jozsef Rabinovicz, Macar Komünist hareketi önderler ve teorisyenlerinden, tutuklandı.


67 -Filip Filipoviç, Yugoslav Komünist Partisi yöneticilerinden hapsi atılır ve ardından kaybolur. -Kamilo Horvatin, Yugoslav Komünist Partisi yöneticilerinden hapsi atılır ve ardından kaybolur. -Kosta Kokanovic, Yugoslav Komünist Partisi yöneticilerinden hapsi atılır ve ardından kaybolur. -Djuka, Yugoslav Komünist Partisi yöneticilerinden hapsi atılır ve ardından kaybolur. -Stjepan Cvjic, Yugoslav Komünist Partisi yöneticilerinden hapsi atılır ve ardından kaybolur. -Rade, Yugoslav Komünist Partisi yöneticilerinden hapsi atılır ve ardından kaybolur. -Grgur Vujovic, Yugoslav Komünist Partisi yöneticilerinden hapsi atılır ve ardından kaybolur. -Mladen Conic, Yugoslav Komünist Partisi yöneticilerinden hapsi atılır ve ardından kaybolur. -Anton Mavrak, Yugoslav Komünist Partisi yöneticilerinden hapsi atılır ve ardından kaybolur. -Gorkic, Yugoslav Komünist Partisi genel sekreteri 1937 yazında tutuklanır ve karısı zaten çok önceden tutuklanmış hapse atılmıştır ve ardından bunlar da diğer kurbanlar gibi ortadan kaybolur. -Marcel Pauker, Romanya Komünist Partisi genel sekreteri ve bu partinin, Komintern Yürütme Kurulunda ki temsilcisi 1937’ de kurşuna dizilir. İşin ilginç tarafı Pauker Moskova’da tutukluyken karısı da Romanya’da faşistler tarafından tutuklanmıştı. -Aleksandru Dobregenau, Romanya Komünist Partisi Merkez Komitesi üyesidir. 1937’de kurşuna dizilir. -Popov, Dimitrov’la birlikte Leipzig’de yargılanmıştı ve Bulgar Komünist hareketindendi, kurşuna dizildi. -Tanev, Dimitrov’la birlikte Leipzig’de yargılanmıştı ve Bulgar Komünist hareketindendi, kurşuna dizildi. -Avo Tuominen, Finlandiya Komünist Partisi birinci sekreteri, kurşuna dizilen birçok Fin’li Komünistin adını açıklar. -Andreas Nin, 16 Haziran 1937’de Katalonya’nın geleneksel Marksist Partisi POUM politik sekreteri ve Kızıl sendikalar Enternasyonal’i eski başkanı, Stalin’in özel terör birimi NKVD görevlileri tarafından İspanya’da tutuklanıp sorguya çekildikten sonra öldürülür.


67 -Jose Diaz, İspanya Komünist Partisi Genel sekreteridir. NKVD faaliyetlerini, “ahlaki bir ölüm” diye eleştirir. Aynı Diaz daha sonraları Moskova’da karanlık bir biçimde ölmüştür. -Nikolai Smirnov, NKVD Fransa temsilcisidir. Moskova’ya çağırılır ve geldiğinde ajan diye kurşuna dizilir. -Antonov-Ovseenko, daha önce aynı Nikolai Smirnov gibi Moskova’ya çağırılır ve geldiğinde ajan diye kurşuna dizilir. -Krivitinski, NKVD’nin üst düzey generallerinden biriydi. Fransız Komünist Partisine, Sosyalist Partisine, 4. Enternasyonal’e Stalin’in cinayetlerini anlatan mektuplar göndermişti. Kurşunlanan cesedi, Washington’unun otel odasında bulundu. -F. F. Raskolnikov, 1917’de Kronstadt parti komitesi başkanıydı. Volga, Hazar ve Baltık donanma komutanlığı yaptı. 1930-1939 yılları arasında Estonya, Danimarka ve Bulgaristan elçiliği görevlerinde bulundu. 1939 yılında “halk düşmanı” ilan edildiğini duyunca intihar etti. -Ignace Reis, Yüksek bir GPU görevlisidir. Stalin’e mektup yazarak 4. Enternasyonal’e katıldığını bildirir. İki ay sonra delik deşik edilmiş vaziyette İsviçre’nin Lozan şehrinde bulunur. -Erwin Volf, Troçki’nin sekreteridir, gönüllü olarak katıldığı İspanya iç savaşında, Stalin’in GPU’su tarafından katledilir. -Leon Sedov, Troçki’nin oğlu ve 4. Enternasyonal’de yönetici bir rol oynayan Sedov, 1 Şubat 1938’de Paris’de öldürüldü. -Rudolf Klement, Sedov’un katledilmesinden altı ay sonra 4. Enternasyonal kuruluş konferansını düzenledi. Rudolf Klement, esrarengiz bir şekilde ortadan kayboldu, işkence edilmiş vücudu başsız olarak Sein nehrinde bulundu. -Leon Troçki, 20 Ağustos 1940’da Meksika’da Stalin’in özel ajanı tarafından başına kazmayla vurularak katledildi. Gün Zileli Stalinizm Bir İdeolojinin İflası - Ersen Olgaç’ın eklediği “Bitmeyen Tarih” adlı madde bölümü - Özgür Üniversite Kitaplığı Böylece Ekim Devrimi'ni gerçekleştiren kadroların ve öncü işçilerin tümü tasfiye edildi, bürokrasi iktidarını tam anlamıyla tesis etti ve işçi devleti olduğu iddia edilen bir ülkede vahşi kapitalizmi aratacak bir baskı ve sömürü dönemi başladı. Stalin ve bürokrasinin katlettiği kurbanların hepsi de ihtilalin daha ilk


67 günlerinden itibaren, İngiliz, Fransız, Japon ve Alman casusluk servisleriyle birlikte çalışmakla, ve Sovyet Rusya’yı parçalayıp toprağının büyük parçalarını Almanlara ve Japonlara vermek için Nazilerle gizlice anlaşmış olmakla suçlanmışlardı. Davalar görüldükçe biriken bu suçlamalar doğru olsaydı, Sovyet Devletinin var olmasını ve var olmasını açıklamaya çalışmak olanaksız olurdu. Devletin her kademesine sızmış olduğu iddia edilen adamların üzerine yıkılan cinayet sayısı sadece üçtü. Öldürüldüğü iddia edilen kişilerden biri de vadesiyle ölen Maksim Gorki’ydi. Tanınmış kişilerin çoğu gizli oturumda yargılandı, bir çoğu yargılanmadan idam edildi, çünkü işlemedikleri suçları itiraf etmemişlerdi. Ama alenen yargılanan talihsiz kişilerin hepsi, pişmanlık gösterdiler, günahlarını yüksek sesle itiraf ettiler ve şeytanın oğulları olduklarını söyleyip, ayağı altında ezildikleri üstün insana övgüler yağdırdılar. Dehşete düşmüş ve aptallaşmış bir millet, savcı Vişinski’nin “kudurmuş köpekleri öldürün” nakaratını hep bir ağızdan söyleyecek duruma getirilmişti. Davaların ilerlemesini ve yargıların temelini sağlayan biricik şey, suçlananların ifadesiydi. Normal yargılama usulleriyle temellendirilebilecek tek kanıt yoktu elde. [Ç. Can Dünya Türkiye ve Sosyalizm Odak kitap Eylül -2004 sayfa-409410] Bu noktada dünya sosyalist hareketinde çifte standartçılığına dikkat çekmek gerekiyor. Kapitalist toplumda ki anti-demokratik uygulamalara karşı gayet aklı başında savunmalar yapan devrimciler, Sovyetler birliğinde ki akıl almaz uygulamalar söz konusu olduğunda bambaşka bir mantığa geçiyorlardı. O noktada demokratik ilkeler ve eleştirel akıl bir yana bırakılıyordu. Bu mantık fanatizmin mantığıydı. Stalin yargılamaları, Moskova duruşmaları tamamen uydurma, düzmece delillere dayanıyordu. Stalin bütün muhaliflerini mahkeme önüne gizli ya da açık duruşmalarla çıkarıp, hiç çıkarmadan da kurşuna dizdirdiği gibi bunu III. Enternasyonal (Komünist Enternasyonal) aracılığıyla bütün dünya komünist partilerine onaylattı. Stalin kendi çizgisinde olmayan başka ülke komünist partilerini, mesela Yugoslavya’da Tito’yu ajan, hain,


67 faşist diye damgalamış III. Enternasyonal aracılığıyla bütün dünya devrimci hareketine bunu onaylatmıştı. Stalin bu tip kişi ve kuruluşları ya bendensin ya da karşı taraftansın mantığıyla eziyordu. Eğer sosyalistsen, komünistsen benim çizgimde olacaksın, benim her yaptığımı olumlayacaksın mantığı Stalin’in en önemli mantığıydı. Bütün III. Enternasyonel partiler dahil edilerek Yugoslavya’ da ki Tito ve arkadaşlarına karşı yürütülen iftira kampanyası da aynı böyle bir şeydi. Ancak Stalin Yugoslavya’ da baltayı taşa vurduğunu sonradan anlayacaktı. Tito tıpkı anti-faşist mücadelede gösterdiği dirayeti Stalin dayatmalarına karşı da gösterdi. Stalin’in en prestijli olduğu bir dönemde Komüntern Yugoslavya’ya söz geçiremeyince onu casus ve ajan uydurmalarıyla dünya komünist hareketinden tecrit ettikten sonra düşman saflarına itmeye çalıştı. Tito hem öngürü yeteneği ve becerisi, hem de pragmatizmi sayesinde Stalin’in hamlelerini boşa çıkarmayı ve direnebilmeyi başardı. Sonunda Stalin’in ölümünün ardından SSCB yöneticileri bütün kabahati Stalin’e yıkarak Yugoslavya ile barıştılar. Tito ve arkadaşları hakkında dünya komünist hareketine belletilen hain ve faşist ajan suçlamalarının yalan olduğu ortaya çıkmıştı. [Ç. Can Dünya Türkiye ve Sosyalizm Odak kitap Eylül -2004-sayfa-412]

Moskova yargılamalarında ki mantık aldı yürüdü. Bu mantık diğer partilere de geçti. Arnavutluk lideri Enver hoca, en yakın arkadaşı Mehmet Şehu’yu ortadan kaldırdıktan sonra uluslar arası casus olduğunu açıklamıştı. Bütün dünyanın AEP yanlısı komünist örgütleri derhal bu açıklamanın doğruluğunu anlayarak devrimci adalet anlayışı konusunda nasıl eğitimli olduklarını ortaya koymuşlardı. [Ç. Can Dünya Türkiye ve Sosyalizm Odak kitap Eylül -2004-Sayfa-412] Komünizm Hıristiyanlığın yaşadığı engizisyonun bir benzerini yaşayarak bozuldu. Onun eleştirel ve özgürlükçü içeriğine karşıt nitelikteki araçlar, yöntemler ve uygulamalar dünya komünist hareketine onaylatıldı ve benimsetildi. Bu tip haksızlıklara onay vermek devrimin yüksek çıkarları arasında görüldü. Marksist hareket iktidar mücadelesi uğruna sosyalist


67 hasımlarını ajan ilan etmenin, onlara siyaseti yasaklamanın, siyasi cinayetlerin, güç olma uğruna türlü ahlaksızlıklara başvurmanın, yalanın, ihanetin meşru hale geldiği bir alan oldu. İnsanlar yapılanları eleştirmemeyi, yapılanları gözü kapalı kabul etmeyi öğrendiler. SSCB’nin gücü ve emperyalizmin kötülükleri nedeniyle bütün bu yöntemlerin kabul görmesi mümkün oldu. Bugün Türkiye solunda devrimci amaçlarla bağdaşmayan yollar ve yöntemlerin meşru görülüyor hatta akıllılık olduğu görülüyor olmasının en önemli nedeni geçmişten devralınan bu olumsuz anlayış ve geleneklerdir. Bunu yapanların Stalin ya da Troçki hakkında ne söyledikleri önemli değildir. Zaten sorun Stalin ya da Troçki sorunu değildir, devrimci hareketin sorunudur. [Ç. Can Dünya Türkiye ve Sosyalizm Odak kitap Eylül -2004 – sayfa 414] Stalin onca tasfiye, yargılı ya da yargısız idamlar yaptıktan sonra ölmesine çok yakın bir zamanlarda kendi partisinde çok geniş ve kapsamlı bir tasfiyeye hazırlandığı söyleniyordu.

RUS DEVRİMİ VE REEL SOSYALİZM-XI RUSYA’NIN, EMPERYALİST YAYILMASI 1945’te II. dünya savaşı sonrası Doğu Avrupa’da ki bazı ülkeler SSCB’nin nüfus alanına girer. Bu nüfus alanına girme olayı İngiliz ve ABD emperyalistleri aracılığıyla olur. Bunun karşılığında Stalin’de dünya devriminden tavizler vermiştir. En başta Fransa, Yunanistan, İtalya, gibi ülkelerde zafer aşamasına yaklaşmış proleter devrimleri engellemiş, bu devrimleri ve yandaş örgütleri o ülkelerin burjuvazisinin arkasına koymuştur. Ancak Stalin Yugoslavya ve Çin devrimlerini engelleyemedi, bu devrimler Stalin’e rağmen gerçekleştirildi. Emperyalist güçler, Stalin’le yaptıkları pazarlıklar gereği, Bulgaristan, Romanya, Macaristan, Çekoslovakya, Polonya, Doğu Almanya gibi


67 ülkeleri Rusya’ya nüfus bölgesi olarak bırakırlar. Stalin’de II. Dünya savaşı sonunda yapılan anlaşmaların kendisine tanıdığı sahaya kadar ilerler ve fiilen askeri güçleriyle kendi nüfus bölgeleri haline getirir. Rusya’nın 1945’de, yani II. Dünya savaşının bittiği ve Stalin’in başta olduğu bu dönemde, Rusya ve uydu Doğu Avrupa ülkeleri arasındaki ticari-iktisadi ilişkilere bakalım. Polonya ve Rusya arasında 16 Ağustos 1945’te yapılan anlaşma gereği, Polonya, Rusya’ya kömürün bir tonunu iki dolara vermek zorundaydı. Aynı kömürün Dünya pazarlarında ki ederi, 12-15 dolar arasındaydı. Polonya’dan, 1946’da 8 milyon ton, 1947 ve 1950 arası yıllık 13 milyon ton ve daha sonraki yılarda da yıllık 12 milyon ton kömürü Rusya’ya aktaracak şekilde devam ettirildi. İşin garip tarafı da Rusya aldığı bu mallar karşılığında bir şey vermiyordu. Ödemeler, Almanya’nın Rusya’ya vermesi gereken savaş tazminatlarının Polonya’ya aktarılmasıyla karşılanacaktı. Ancak, anlaşılan o ki, Polonya’ya Almanya’dan da para gelmez ve Polonya böyle askeri işgal, nüfus-etki altında kalmış bir ülke olarak ses çıkaramaz. Gerçi karşılığı gelse ne olacak ? Dünya pazarlarında en az 12 dolar olan kömürün tonunu 2 dolara vermek zorunda kalıyor. Yıllık 12-13 milyon ton kömür, ton başına 12-14 olarak hesaplandığında bu ticaret Rusya’ya yıllık 120-180 milyon dolar arasında bir kazanç getirmektedir. Bu rakamlarla Rusya, İngiliz Emperyalizminin Hindistan’dan kazandığı kadar büyük boyutlarda para kazanmaktadır. Yani İngiliz Emperyalizminden hiçbir farkı kalmıyor. Polonya zaten, Nazi egemenliği altında tahrip olmuştu. Toplama kampları kurulmuş, insanlar (özellikle Yahudiler, çingeneler ve komünistler) bu kamplarda katledilmiş, türlü işkenceler görmüştü. Polonya ondan öncede hep bir dış saldırı altında yaşamıştı. Naziler gittikten sonra onların yaptığı sömürü ve yağmayı Stalin’in başında olduğu Rusya yapmaya başladı. II. Dünya Savaşı daha başlamadan önce Rusya Stalin önderliğinde, Hitlerle özel bir anlaşma yaparak Polonya’nın Hitler’in eline geçmesini sağlıyor ve kendisi de hem Polonya’nın küçük bir bölümüne el koyuyor hem de Estonya, Letonya, Litvanya ülkelerine el koyuyordu. İşte ulusların kendi kaderlerini tayin hakkından Stalin’in ne anladığı ortaya çıkıyordu. Stalin, II. dünya savaşından çok önceleri Rosa Lüksemburgist oldukları için


67 Polonyalı komünistler içinde büyük temizlik yapmıştı. Polonya, Rusya’ya bir uydu ülke haline gelince ilk önce başındaki üç tane adamı Stalin sömürge valisi gibi göndermişti. Ondan sonrada bu sömürge valiliği sistemi aynen devam etti. Yugoslav günlük gazetesi Borba’nın 31 Mart 1949 tarihli sayısı çeliğin temel bileşenlerinden olan ve üretimi Yugoslavya’ya 500.000 dinara mal olan bir ton molibdenin Stalin-Tito balayı dönemi boyunca 45.000 dinara satıldığını yazıyordu. Çekoslovakya’nın eski Bata fabrikalarının ürettiği ayakkabılarının gerçek maliyeti 300 kron olmasına rağmen bu ayakkabılar Rusya’ya 170 krona veriliyordu. Rusya, Bulgar tütününü 0.5 dolara alıyor, aynı mala hiçbir işçilik yapmadan olduğu gibi Batı Avrupa’ya 1.5-2 dolara satıyordu. Rusya, Çin’le de ticari ilişkilerinin Doğu Avrupa’da ki uyduları gibi kurup sürdürmek ister. Çin’in başlıca ürünlerini satın alıp Avrupa pazarına satmakta ve bu ticaretten çok büyük karlar elde etmek etmektedir. Bu ticari ilişkiler hep Rusya’nın lehine Çin’in aleyhine dönmektedir. Çin en kısa zamanda Rusya’yı aracı olmaktan çıkarır ve malını doğrudan Avrupa pazarına kendisi satmaya başlar. Rusya, herhangi bir uydu ülkeden ya da devrim yapmış olan bir ülkeden malı çok ucuz alıyor ama oralara sattığı malı dünya pazarlarının korkunç büyüklüğünde rakamlara çıkararak satıyor. Çin’i ele alalım: Tientsin’de Sovyet malı 4 tonluk zis kamyonu Çin’e 50.000 Hong Kong dolarına satılırken aynı dönemde Hong Kong’da batının gönderdiği 6 tonluk kamyon 15.000 Hong Kong dolarına satılıyordu. Çekoslovak sakarini Rusya tarafında Tientsin’de kilosu 234.4 Hong Kong dolarına satılırken, aynı kalitede olan Alman sakarini Hong Kong’da 14.3 Hong Kong dolarına satılıyordu.


67 Doğu Almanya yada Almanya Demokratik Cumhuriyeti. Bu ülkede Rusya’nın ve Stalin’in, bürokratik diktatörlüğünden payını alacaktı. Rusya, Doğu Almanya’nın sanayisinin 1/3 ünü II. Dünya Savaşı sonunda hemen mülkiyetine geçirdi. Rusya’nın mülkiyetine geçen sanayi kuruluşları Doğu Almanya’nın en büyük ve en parlak olan sanayi kuruluşlarıydı. Rusya’nın SAG adı altında ki şirketinin kontrolünde olan iş kollarında ortalama 2400 işçi çalıştırılıyordu. Doğu Almanya’nın şirketleri olan LEB’ler ise ancak ortalama 139-149 civarında bir işçi çalıştıran iş yerleriydi. Bundan başka özel işletmeler olarak 10 civarında işçinin çalıştığı işletmelerde vardı. Böylece Rusya, SAG’lar üzerinden Doğu Almanya’da ki emperyalist ve sömürü çarkını döndürüyordu. Bir anlamda Doğu Alman işçisi Rus Bürokrasisi için artık değer üretiyordu. Rusya, Doğu Avrupa’da ki uydu ülkeleriyle ortaklaşa, karma şirketlerde kurmuştur ancak bu şirketlerin faaliyetlerinin aslan payı Rusya’ya akar. Bu şirketler görünüşte karmadır aslında tamamen Rusya’ya çalışır. Bu şirketler, çelik, metal, kömür, maden, taşımacılık, kereste, kimyasal, inşaat malzemeleri gibi çok önemli iş kollarını kontrollerinde tutarlar. Romanya petrolü Rusya’nın kontrolündedir ve yukarıda yazdığımız ilişkiler çerçevesinde büyük şirketler aracılığıyla ve onların kontrolünde Rusya’ya akar. Yukarıda özetle verdiğimiz ilişkiler enternasyonalist dayanışmanın gerektirdiği yoldaşça ilişkiler değildir, tamamen emperyalist ve sömürgeci ilişkilerdir. Üstelik Stalin 1936’da sosyalist toplumu kurduğunu açıklamıştı ama ne gariptir ki bu sosyalist toplum 1945’de böyle kapitalist dünyanın sahip olduğu ilişkileri hayata geçirmiştir. Sosyalizm, böyle ülkelerin ülkeleri sömürmesini mi emrediyor ? Bazı arkadaşlarım, Rusya’nın Kuruşçev döneminde emperyalist ve sömürgeci olduğunu ondan önce böyle bir şeyin olmadığını söylüyorlardı. Ve devamla Rus sosyal emperyalizmi, sosyal faşist tabirini kullanıyorlardı. Karşı tarafta onlara Maocu bozkurtlar diyordu. Bu yazının yazarı o tabirleri kullananların tarafında hiçbir zaman yer almadı ve başka ülkelerde ne olup bittiğine pek bakmadı. Ancak reel sosyalist sistem yıkılınca yıkıntının nedenini ortaya koymak için bu çalışmayı yapmak zorunlu oldu.


67

Geçmişin Rus yanlıları da, Çin yanlıları da, Arnavutluk yanlıları da bu çok üzerinde durdukları ve yıllarca kendilerini bağladıkları dış dinamikler olayına yeteri kadar açıklık getiremediler. Hala da getiremiyorlar. TKP/ML Hareketi önder kadrolarından Garbis Altınoğlu’nu ele alalım. Altınoğlu Gorbaçov’un Rusya’nın başında olduğu dönemde, Rusya ve Hindistan arasında olan ticari (deri) ilişkilerin analizini yapıyor ve Sovyetlerin emperyalist bir ülke olduğunu ortaya koymaya çalışıyordu. Kaldı ki Hindistan doğuda olan ama Batı dünyasında olan bir ülkedir. Bu ticari ilişkileri eşitsiz bir ticaret olarak görsek bile Rusya’nın, Hindistan’ı Romanya, Polonya vb. uydu ülkeleri gibi sömürmesi, aynı ilişkileri kurması mümkün değildir. Oranın sömürgesel ilişkilerini eğer varsa -ki vardır da- Batı’nın emperyalist-kapitalizmi gerçekleştiriyordu. Ve Rusya, Batı’nın emperyalist-kapitalizminin izin verdiği yere kadar sömürgesel ilişkiler kurabilir. Altınoğlu’nun o zamanlar rakamlarla ortaya koymaya çalıştığı gerçekler yukarıda örneklediğimiz gibi Stalin döneminde afaki rakamlarla dönüyordu. Bu ilişkilerin asıl başlangıç tarihi II. Dünya savaşının sonu ve başlatıcısıda Stalin’dir. Emperyalist sömürü ilişkileri temelde şu yolu takip eder: 1-Sömürülen ülkeden ucuz mal almak 2-Sömürülen ülkeye pahalı mal satmak 3-Sömürülen ülkede ki işçinin artık değerine el koymak. İşte Rusya bunların hepsini kat ve kat fazlasıyla yapmıştır. RUSYA’DA UKKTH İLKESİNİN İŞLETİLMESİ Hepimiz Çarlık Rusya’sının bir halklar hapishanesi olduğunu biliyorduk ve 1917 devriminden sonra bu hapishanenin dağıldığını ve hakların özgür birliğinin kurulduğunu zannediyorduk. Bugün gerçeğin hiçte öyle olmadığını Çarlık Rusya’sından sonra da aynı uygulamaların devam ettirildiğini görüyoruz. Rusya’da hakların birliği özgür bir birlik değildi. Kızıl Ordu eski Çarlık coğrafyasını ele geçirince bütün bu halkları Rus egemenlik sisteminin merkezine tabii kıldı. Rusya’da, Lenin’in hayatının son yılında Stalin’i milliyetler ve özellikle dehşete düştüğü Gürcistan olayı karşısında eleştirdiğini ve onun yerine


67 başkasının görevlendirilmesi gerektiğini ileri sürmesiyle Lenin döneminin, halklar ve milliyetler konusunda daha olgun bir tavır içinde olduğunu söyleyebiliriz. Lenin son yılında hastadır ve ancak yatağından mektuplar göndererek çalışmalara müdahale edebilmektedir. Lenin haklar ve milliyetlerin bir bütün içinde birleşmesi için o ülke insanlarının özgürce tartışmasını istemiş ve ancak ikna yöntemini salık vermiştir. Devamla Lenin döneminde iç savaş, dış savaş, kıtlık-kıran-yokluk vardı. Rejim yerine oturmamıştı. Dolayısıyla Lenin uygulamalarıyla Stalin uygulamalarını birbirinden kesin bir biçimde ayırmak gerekiyor. Lenin’in ölümünden sonra kendisine mani olabilecek kimse kalmıyor ve Stalin daha da sertleşiyor, tek adam olarak iktidarını sağlamlaştırdıktan sonra halklara ve onların önderlerine vurdukça vuruyor. Rusya’da özgür birlik içinde olduğunu zannettiğimiz mazlum milletlerin başbakanları, başkanları, önder kadroları hep 1930’ların temizlikleri döneminde ortadan kaldırıldı. Suçları da kendi milliyetlerini düşünme, Rus egemenliği altından çıkmak, milliyetçilik yapmaktı. Aşağıda halklarının özgürlüklerini isteyen, kısaca Marksizm-Leninizmin evrensel ilkesi olan UKKTH ilkesinden faydalanmak isteyen ve kurşuna dizilen ya da zindana atılarak tasfiye edilen başkanların ve başbakanların isimleri. Başbakanlar Lyubçenko Bondarenko Çubar Goloded Welsch Rahimbayev Rahinov Mgalobişvili Hocayev Abdurrahmanov Ovakabelaşvili

Cumhuriyet Ukrayna Ukrayna Ukrayna Beyaz Rusya Volga-Alman Tacikistan Tacikistan Gürcistan Özbekistan Kırgızistan Transkafkasya


67

Başkanlar Petrovski Çerviyakov Kung Luft Gyllig Arkupov Hocibayev Şotemur Maksum Dolgat Samurski Lordkipanidze

Cumhuriyet Ukrayna Beyaz Rusya Volga-Alman Volga-Alman Karelya Karelya Tacikistan Tacikistan Tacikistan Dağıstan Dağıstan Acaristan

Bunlar kurbanların yalnızca birkaçıdır. 1937-38'in büyük temizlikleriyle birlikte, otuz milli hükümetin tümü veya büyük kısmı tasfiye edildi. Bunlara karşı yöneltilen başlıca suçlama, SSCB'den ayrılma istekleriydi. Ukrayna’ya bakalım, Ukrayna SSCB’de nüfusu 30 milyonla en çok Rus olmayan halklardan birisidir. 1930’da Ukrayna Bilimler Akademisi feshedildi ve üyeleri milliyetçi sapma gerekçesiyle tutuklandı. 1933’de UKP-MK ve Politbüro üyesi Skripnik, tutuklanmamak için intihar etti. Ukrayna Halk Komiserleri Komiser yardımcısı Kostubinski, Tarım Komiseri Kovnar ve onlarca yüksek memur, milliyetçi oldukları gerekçesiyle kurşuna dizildiler. Daha fazla sapmayı önlemek için, partiyi ve devlet idaresini yeniden örgütlemek üzere, Postişev diktatörce yetkilerle donatılarak Moskova'dan Ukrayna'ya gönderildi. Postişev, Ukrayna Komünist Partisi üyelerinin dörtte birinden fazlasını ihraç etti. Üç yıl sonra aynı şey kendi başına geldi. Partiden atıldı ve tutuklandı. Yerine Moskova'dan Kosior geçti. O da aynı şekilde tutuklandı. 1937'de, Ukrayna Halk Komiserleri kurulu Başkanı Lyubçenko, tutuklanmamak için intihar etti. Petrovski ve Eiche adlı komiserler tasfiye edildiler. Lyubçenko'nun halefi, atandıktan iki ay sonra, "milliyetçi" eğilimleri gerekçesiyle tutuklandı; onun halefi birkaç ay sonra tasfiye edildi. Nisan 1937'de, Ukrayna Politbürosu'nun on üç üyesi vardı, Haziran 1938'e gelindiğinde bunların hiçbiri kalmamıştı.


67

Diğer cumhuriyetlerin de benzer öyküleri vardır. Beyaz Rusya Cumhuriyeti'nin Halk Komiserleri Kurulu Başkanlığı'nı on yıl süreyle sürdüren Goloded, 1937'de Troçkist olduğu gerekçesiyle tutuklandı. Birkaç ay sonra, halefi Çerviyakov, tutuklanmamak için intihar etti. Onyedi yıl boyunca, Beyaz Rusya Merkez Yürütme Komitesi Başkanlığı'nı (yani, cumhurbaşkanlığını) sürdürmüştü. Tacikistan'da, Yürütme Komitesi Başkanı milliyetçi olduğu gerekçesiyle 1934'te temizlendi. Halefi aynı mevkide üç yıl kaldı ve aynı akıbete uğradı. Rusya'nın milli politikasının, farklı halklar arasında uyumlu ve kardeşçe ilişkiler yaratmadığının en güçlü delili, bir dizi milli cumhuriyetin ortadan kaldırılmasıdır. Savaştan bir yıl önce, Mançurya sınırında, Rusya ile Japonya arasında gerginlik olduğu sırada, sınırın Rusya tarafındaki tüm Koreli nüfus, Kazakistan ve Özbekistan'a kaydırıldı. 28 Ağustos 1941'de, Volga-Alman Cumhuriyeti'nin tüm nüfusu Urallar'ın doğusuna kaydırıldı. Alman Cumhuriyeti, Rusya'daki en eski milli cumhuriyetlerden biriydi. Daha 19 Ekim 1918'de Volga Almanları İşçi Komünü kurulmuş ve 19 Aralık 1923'te Komün, Volga Almanları Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti olarak yeniden kurulmuştu. Hemen hemen tam kolektifleştirmeye erişen ilk cumhuriyetlerden biriydi. 18 Nisan 1936 tarihli International Press Correspondence (Komintern'in gazetesi) şöyle yazıyordu: Volga-Alman Sovyet Cumhuriyeti, sosyalizmin zaferini izleyen kültürel ve ulusal gelişmenin canlı bir delili ve proletaryanın düşmanı faşistlerin yaydığı yalan ve iftiraların canlı bir şekilde çürütülmesidir. Sürülmelerinden iki yıl önce, Moscow News'da yayınlanan bir makalenin başlığı şöyleydi: "Volga-Alman Cumhuriyeti, Sovyet Milli Politikalarının Uygulamadaki Canlı Bir Örneği." Sonra, Volga Amanları'nın yıllar boyu rejimi oybirliği ile desteklenmelerinin ardından, cumhuriyetlerinin feshedilmesine ilişkin kararname aşağıdaki açıklamayla duyuruldu:


67 Askeri yetkililerden alman güvenilir bilgilere göre, Volga bölgesindeki Almanlar arasında, Almanya'dan gelecek bir işaret üzerine bu bölgede patlamalara neden olmaya hazır, binlerce ve on binlerce ayrılıkçı ve casus vardır. [Volga bölgelerinde yaşayan] hiçbir Alman, bu çok sayıda ayrılıkçı ve casusun varlığını hiçbir zaman Sovyet yetkililerine bildirmemiştir. Dolayısıyla, Volga bölgelerinin Alman nüfusu, Sovyet halkının ve Sovyet nüfusunun düşmanlarını gizlemektedir. Daha önce Almanlar'ın işgal ettiği SSCB bölgelerindeki bir dizi cumhuriyet feshedildi. Bu fesihlerden basında söz bile edilmedi ve ancak 17 Ekim 1945 tarihli Pravda, yaklaşan seçimler için seçim bölgelerinin bir listesini verdiği zaman, bir dizi cumhuriyetin ortadan kaybolduğu, kesin fesih tarihleri asla bilinmemekle birlikte, ortaya çıktı: Kırım-Tatar, Kalmuk ve Çeçen-İnguş Cumhuriyetleri ve Özerk Karaçay bölgesi ilga edilmiş ve Rus olmayan halk sürülmüştü. KabardaBalkar Özerk Cumhuriyeti, Balkarlar'ın sürülmesinden sonra, Kabarda Cumhuriyeti haline geldi. Ukrayna'da, hükümet başkanı Kruşçev, Ukrayna Partisi'nin önde gelenlerinin yarısının son on sekiz ay içinde partiden atıldıklarını, Ağustos 1946'da duyuruyordu. 30 milyon Ukraynalı'yı sürmek ve "cumhuriyetlerini" feshetmek, Büyük Rus bürokrasisi için bile kolay değildi. Rusya’ya ve Stalin’e karşı başarılı bir muhalefet Tito tarafından gerçekleşti. Tito, Stalin’in bütün hamlelerini boşa çıkararak direnebilmeyi başardı. Rusya’nın uydusu olan ülkelerde bu şekilde direnmek istediler ama Rus askeri varlığı ve kuşatması bu direnişi kırdı. Bulgaristan Partisi Genel Sekreteri Kostov (idam edildi), Polonya Partisi Genel Sekreteri Gomulka (tutuklandı) ve Çekoslovakya Partisi Genel Sekreteri Slanski (idam edildi). Altı Dışişleri Bakanı'ndan dördü, aynı suçla itham edildiler: Yugoslavya'dan Kardelj, Romanya'dan Anna Pauker (tutuklandı), Çekoslovakya'dan Klementis (idam edildi) Macaristan'dan Rajk (idam edildi). Liste büyük ölçüde uzatılabilir. Görüldüğü gibi SSCB’nin kurduğu birlik, hakların özgür - gönüllü birliği değildir. Ülkelerinin ve halklarının sömürülmesini istemeyen başkanlar,


67 başbakanlar, bakanlar, MK üyeleri, Politbüro üyeleri, parti kadroları hep ortadan kaldırılmışlardır. 12 Eylül 1980 darbesi sonra tam kar-kış aylarına girdiğimizde Polonya’da Gdansk tersanelerinden başlayıp genele yayılan işçi sınıfının direnişi ortaya çıkar. Direniş hükümete karşıdır. Hükümetin başında da aynı bizde olduğu gibi kapkara gözlüklü bir general vardır. İşçiler giriştikleri direnişle hükümete geri adım attırmayı başarırlar ve sendika lideri Leh Valesa’nın zindandan çıkarılmasını sağlarlar. Ogünlerde hepimizin gözleri dehşetle dolmuştu. Bizler Polonya iktidarını sosyalist bir iktidar, sosyalist bir iktidara karşı muhalif olan işçiyi de sağcı-faşist bir kitle olarak görmüştük. Ve askeri hükümet ve başındaki kara gözlüklü general çaresiz kalmıştı. 1953 Berlin, 1956 Poznan ve Budapeşte, 1968 Prag ve 1980 Gdansk ayaklanmalarının ardında hep bu sömürgeci ilişkiler vardır. Malını, ulusal gelirini Rusya’ya vermek isteyen ya da bunu pazarlık meselesi yapmaya çalışanların, kendi ülkelerinin lehine adım atmak isteyenlerin akibeti, zindana atılmak ya da kurşuna dizilmek oldu. Polonya’nın Rusya ve Stalin’in marifetiyle başına gelen ve gelenek haline gelip yıllarca sürdürülmüş olan sömürü ve yıkım ilişkilerini yukarıda açıklamıştık. Ama söz konusu tarihi ilişkileri o günlerde bilmiyorduk. Haliyle Polonya olaylarına ve işçi sınıfının köklü direnişine açıklık getiremiyorduk. Bu tarz sömürü ve yıkım ilişkilerini hiçbir ülkenin işçisi, işvereni, alt sınıfı, üst sınıfı, yurtseveri kabul etmez. Ve bu sömürü ilişkileri, Rusya gibi kendisine sosyalist diyen bir ülke tarafından yapılıyorsa, o işçilerin karşı-devrim-karşı sosyalizm saflarında olmalarını doğal karşılamak gerekir. Bütün kaynaklarına vahşice el koyan Rusya’ya göz mü yumacaklardı yani ? Bu ülkenin insanları çalışacaklar çalışacaklarda her şeyi Rusya’ya verip ağaç kökümü yiyecekler yani ? Söz konusu işçi sınıfı patlaması ve Varşova’da ki kukla iktidara, Rus barbarlığına, Rus çapulculuğuna geri adım attırması olayı yılların birikimiyle olan bir patlamaydı. Reel sosyalist sistem işte oralardan yara alıp yıkım yoluna girdi. Afganistan gibi müdahaleler de bu yıkımda etkili oldu. Kısaca Rusya ve uydu ülkeleri bir halklar hapishanesi olmaktan kurtulamadı. Kasım 2013 başlarında AB’ye katılmaktan yan çizen Ukrayna


67 hükümetine karşı günlerce süren halk isyanları başladı. AB’den uzaklaşmak, Rusya’ya yaklaşmak anlamına geliyordu. Görüldüğü gibi tarihte Rus egemenlik sisteminin boyunduruğunu yemiş olan Ukrayna halkı Rusya’yla yakınlaşmak istemiyor. Buda SSCB’de halkların kardeşliğinin ve eşitliğin olmadığını, merkezinde Rus egemenliğinin ve otoritesinin olduğunu ve halkların hala birbirlerine güvenmediklerini gösteriyor. Reel sosyalist sistem yıkıldığı zaman on binlerce insan zincirden kurtulmuş gibi sosyalist ülkelerden kaçarak, kendilerini kapitalist ülkelere atmaya çalıştılar. Bu bize reel sosyalist sistemin merkeziyle, Doğu Avrupa’da ki sömürgeleriyle her bakımdan çürüdüğünü ve Marksizmin, sosyalizm anlayışına bir örnek olamayacağını gösteriyor. Sosyalist hareket UKKTH ilkesi başta olmak üzere halkların gerçek özgürlüğünü ve gerçek anlamda gönüllü birliğini savunmalıdırlar. Ayrılmak isteyen halklara müdahale edilmemelidir. Yukarıda az-çok örneklerle açıklamaya çalıştığımız ilişkiler sosyalizmin özüne büyük darbeler vurmuştur. Bu darbeleri mutlaka mahküm edip yepyeni-termemiz bir sayfa açmalıyız. Geçmişin hastalıkları karşısında sessiz kalır, ya da o hastalıkları savunmaya çalışırsak etrafımızda kimseyi göremeyiz. STALİN’İN AVRUPA DEVRİMİ KARŞISINDAKİ TUTUMU I-FRANSA Stalin, Hitler Almanya’da sahneye çıkıp iktidara el koyduktan sonra hemen onunla iyi ilişkiler kurdu. Kendisi kurmakla kalmadı Avrupa’da Komintern’de örgütlü Komünist Partilerini de bu politikayı empoze etti. Fransa Komünist Partisi kendi burjuvazisini eleştirirken Hitler’i olumluyordu. Zamanla Hitler Rusya’ya saldırmaya başlayınca bu defa FKP, Stalin’in isteğiyle Hitler’i eleştirir ve o güne kadar eleştirdiği kendi burjuvazisini desteklemeye başlar. 22 Haziran 1944’den önce gerici ve anti-demokratik olarak adlandırılan General De Gaulle, bu yıldan sonra müttefik oldu ve övülmeye başlandı. General De Gaulle’de üzerinden yasağı kaldırarak FKP’yi “Ulusal Komite’ye” aldı. Fransız Komünistlerin, anti-faşist direnişi çok büyüktü, düşman tarafından 15 bin FKP üyesi idam


67 edilmişti. FKP, halktan çok büyük bir destek almaya başlamıştı. 1939’ 300 bin olan üye sayıları 1946’da 1 milyona fırlamıştı. FKP’nin yurt savunması yapan silahlı milisleri de vardı. Savaş bittikten sonra General De Gaulle bu silahların devlete teslim edilmesini ve milis örgütünün lav edilmesini ister. Stalin’in çizgisinden bir milim bile ayrılmayan FKP silahları derhal teslim eder, milisleri dağıtır ve Fransız burjuvazisinin arkasında yer alır. FKP sekreteri Thorez, istenilenleri harfiyen yerine getirmekle kalmadı, işçi sınıfının grev yapmaması gerektiğini de ekledi. Thorez, Haziran 1945 yılında yapılan FKP 10. kongresinde üretimin daha fazla gelişmesi için işçilerin daha iyi çalışması gerektiğini ileri sürüyordu. Greve gitmiş olan madencileri yollarından döndürmeye çalıştılar. Temmuz 1945’te komünist madenciler toplantısında Thorez şöyle diyordu: “Parti kongresi kararları adına size dürüstçe söylüyorum ki, en ufak bir grevi bile onaylayamayız” Thorez, aktaran Fernando Claudin Komintern’den Kominform’a Cilt-I sayfa – 41 FKP, enternasyonalist görevlerini de yapmadı. Fransa’nın Vietnama karşı yaptığı saldırı ve işgale sessiz kaldığı gibi dönemin hükümetinin içinde 5 tane bakanları vardı. II-İTALYA İtalya Komünist Partisi, İtalya’da Hitler ve Mussoloni faşizmine karşı silahlı Partizan örgütlenmesiyle askeri-politik olarak savaşıyordu. Partizanlar bu savaş esnasında özellikle Kuzey İtalya bölgesinde kurtarılmış bölgelerde inşa etmişlerdi. Bu kurtarılmış bölgeleri halktan oluşmuş demokratik komitelerin yönetimlerine bırakıyorlardı. İtalya’nın her tarafında tam bir savaş hali yaşanıyordu. ABD kuvvetleri Güney İtalya’ya çıkarma yapmışlardı. Partizanlar, sosyalist partisi, eylem partisi ile aynı cephe içinde yer alıp emperyalizmin desteğinde ki İtalya kralına ve onun hükümetine karşı da mücadele içindeydiler. Churchill 22 Şubat 1944’de kral hükümetine karşı olan cepheyi eleştirmişti. Mart 1944’e halkın sokaklara döküldüğü, genel greve gittiği bir ortamda Stalin, orta çağ kalıntısı, emperyalizm uşağı kralı ve hükümeti tanıdığını açıklıyordu. Kral ve hükümetine karşı böylesine büyümüş ve yıkabilecek bir ortam doğmuşken Stalin’in başında olduğu


67 İzvestiya gazetesi İKP’ yi kral ve hükümetiyle çatışmaması ve üstelik ona destek olması gerektiğini yazıyordu. İsaac Deutscher, Stalin, Bir Devrimcinin Hayatı, cilt II, sayfa 324-325 İtalyan Komünist Partisi burada çıkmaza girmişti. Stalin, SSCB’de olan Togliatti’yi partinin başına geçmesi için İtalya’ya gönderdi. 17 Mart 1944’te Napoli’ye gelen Togliatti, Stalin’in görüşlerini uygulamaya sokmaya başladı. Togliatti, Fransa’da olduğu gibi İtalya’da da burjuvaziyle işbirliği yapılması gerektiğini ileri sürüyordu. Togliatti, gerici kralın hükümetine katılmayı kabul etti ve koalisyonda yer aldı. Bu hükümetlerde Sosyalist Parti ve Eylem Partisi yer almamasına rağmen Stalin’in kontrolünde ki İKP hep yer aldı. Partizanlar, Nisan 1944’de 300 bin kişilik silahlı bir kuvvete sahiptiler. Bunların başına İngiliz-ABD askeri komutanları ve Partizan örgütünde komuta kademesi değiştirilerek Togliattı-Stalin çizgisinde olan adamlar getirildi ve ardında bu birlikler silahsızlandırıldı ve dağıtıldı. Partizanların el koydu topraklar tekrar kapitalistlere teslim edildi. İKP 1943’de 5000 üyeye sahipti, 1945’te 2 milyon üyeye sahip oldu ve kurtarılmış bölgeleri olan 300 bin kişilik tam donanımlı askeri kanada sahipti. Ancak Togliattı ve Stalin çizgisi Komünistleri iktidarı almaktan men ettikleri gibi bu kadar büyümüş olan hareketi tasfiye edip burjuvazinin arkasına taktılar. III-YUNANİSTAN Yunanistan’da, Yunanistan Komünist Partisinin de içinde olduğu Ulusal Kurtuluş Cephesi-EAM, krallığa karşı 1.5 milyonluk muazzam potansiyel bir gücüyle ülkenin önemli kısmını eline geçirmiş savaşıyordu. Yunanistan, diğer Balkan ülkeleri gibi faşizmin işgaline uğramış ve tam anlamıyla bir savaş ortamı yaşıyordu. Yunanistan, Stalin-Churchill anlaşması gereği İngiliz-ABD etki alanına bırakılıyordu. Bırakılıyordu ama EAM iktidarı alabilecek aşamaya gelmişti. Yunanistan devrimi Stalin’in umurunda mı ? O, Dünya devrimine çoktan sırtını dönmüş ve emperyalistlerle dirsek temasına geçmiştir. Stalin, Yunanlı komünistleri 1945 Şubat’ında Varkiza anlaşmasını imzalamaya zorladı. Bu anlaşma İngiliz-ABD desteğinde ki kraliyet ailesinin iktidarının yeniden kurulmasını ve halk hareketinin sindirilmesine yol açtı. YKP yaptığı yanlışlığın farkına varmıştır ve bunu 8. kongresinde dile getirmiştir. İşte Yunan devrimi böylece Stalin’in politikalarına kurban edilmiş oldu.


67 Yunanlı komünistler 1.5 yıl sonra tekrar direnişe geçtiler ama artık eski koşullar yoktu, İngilizleri çizmelerinin altında ezildiler. Stalin, Truman ve Churchill’e 24 Nisan’da bir mesaj gönderdi. Stalin mesajında şöyle diyordu: “Yunanistan’da gerçekleşen temsili bir hükümetin kurulup kurulmadığını veya Belçika hükümetinin gerçekten demokratik olup olmadığını bilmiyorum. Bu hükümet kurulurken Sovyetler Birliği’ne danışılmadı; Sovyetler Birliği’de bu meselelere karışmaya hakkı olduğunu iddia etmedi, çünkü Belçika ve Yunanistan’ın Büyük Biritanya’nın güvenliği için ne kadar önemli olduğunu anlıyor. Polonya tartışılırken, güvenlik bakımından Sovyetler Birliği’nin çıkarlarını göz önünde bulundurmak için neden hiçbir girişimde bulunulmamasını ise anlayamıyorum” Stalin-Churchill Konuşması aktaran Fernando Claudin, Komintern’den Kominform’a Cilt-II sayfa – 164 Peki Yunanistan’ın, Büyük Biritanya’nın güvenliğiyle ilgi ne rolü olacakmış ? Hadi bu iki ülke birbirlerine sınır olsalar neyse diyelim. Aralarında kilometreler olan ülkelerin birisi Avrupa’nın kuzeyinde, öbürü Avrupa’nın en güneyinde. Olay basit bir güvenlik olayı değil, Yunanistan’ı sen sömürgeleştir, Polonya’yı ben sömürgeleştireyim pazarlığıdır. Stalin’in mesajı açıkça bunu anlatmaktadır. Fidel kastro’nun ünlü bir sözü vardır: “düşmanın sana ödül veriyorsa sende bir puştluk var demektir”… Bakın Churchill, Büyük Biritanya Avam Kamarasında Stalin hakkında neler söylüyor: “Maraşal Stalin ve Sovyetler Birliği, Batı demokrasileri ile, onurlu bir dostluk ve eşitlik içinde yaşamak istiyorlar. Verdikleri bu söze bağlı kalacaklarına eminim. Yükümlülüklerini, Sovyet Hükümeti gibi sağlam bir şekilde yerine getiren bir başka hükümet asla bilmiyorum. Rusların iyi niyeti konusunda tartışmayı kesin olarak redediyorum burada.” Mehmet İnanç Turan, Yıkıntının Tarihi ve Teorisi, s-131 İşte yukarıda Fernando Claudin’den yaptığımız alıntıda görüldüğü gibi Stalin çok büyük bir sorumluluk anlayışıyla Belçika’yı, Yunanistan’ı, Fransa’yı, İtalya’yı emperyalist ve sömürgecilere teslim ediyor. Ondan


67 sonrada gelmiş-geçmiş en büyük devrimci denilen Stalin firavunu böyle devrimler karşıtı abuk-subuk şeyler yapıyor. Yugoslavya ve Çin devrimlerini de emperyalistlere satmak ister ama başarılı olamaz. Başarılı olamadığı, engel olamadığı Yugoslavya devrimini ve onun önderi Tito’yu çok geçmeden utanmadan hain-ajan diye lanetleye ve onaylattırdığı kontrolündeki Komintern’den uzaklaştırarak düşman kampına itmeye çalışır. Tito pragmatizmi ve geniş öngörüsü sayesinde faşizme karşı gösterdiği dirayeti Stalin’e karşı da gösterdi ve ayakta kalmayı başarabildi. Stalin’in Yugoslavya’da ki tavrı tam anlamıyla devrim ve sosyalizm düşmanlığıdır. Yugoslav komünistlerinin de aynı Fransa, İtalya ve Yunanistan gibi burjuvaziye itaat etmelerini, iktidardan uzaklaşmalarını dayatmaktaydı. Fernando Claudin’den yaptığımız aktarmada Stalin, Polonya konusundan da bahsetmektedir. Oranın kendisine bırakılmasını istemekle, Polonya kömürüne daha o zamanlar göz koyduğu açıkça anlaşılmaktadır. Bu kömür olayından dolayı Polonya’nın başına neler geldiğini yukarıda rakamlar vererek açıklamıştık. Polonya işçi sınıfı ve halkı Rus çizmesini bu insafsız, bu vahşi boyunduruğu ancak 1980’lerde parçalamak için ayağa kalkmıştı. IV-YUGOSLAVYA Yugoslavya Komünist Partisi, Stalin’in direktiflerini dinlemedi. Stalin, emperyalistlerle gizli-özel anlaşmaları gereği Yugoslavya’yı İngiltere ve ABD’nin etki alanına bırakıyordu. Stalin, buna bağlı kalarak, YKP ve Tito’yu Yugoslavya’da emperyalizmin desteğindeki kraliyet ailesine tabii olmaya zorluyordu. Ancak yanı başında Yunanistan komünistlerinin başına gelenleri gördüğü için dikkatli bir politika izliyordu. 1939-1941 yıllarında Stalin-Hitler paktı döneminde YKP ve Tito anti-Hitler kampanyasından vazgeçmedi. Bu konuda Alman dışişleri bakanı Ribbentrop, Stalin’e bir nota bile vermişti. 15 Nisan 1941’de Yugoslavya, Almanya karşısında yenilgiyi kabul etmişti. YKP, halkı direnişe çağırarak örgütlü mücadeleyi yükseltti. Mücadele, hem Alman faşizmine karşı anti-faşizm, hem de genel anti-kapitalizm temelinde yürütülüyordu. Stalin sadece burjuva demokrasisi için savaş istiyordu ve Yugoslavya’da İngiltere ve ABD’nin adamlarının hakim


67 olmasını istiyordu. Bu amansız savaş yıllarında Stalin’den YKP’ye silah yardımı istemişti. Stalin bu askeri yardımın yapılabilmesi için emperyalizmin desteğindeki kralı tanımasını şart koşmuştu. YKP’nin Kurtuluş Ordusu 1942 sonbaharında 150 bin kişilik bir askeri güce dönüşmüştü. Tito 1943 Ekim’inde halktan aldığı güçle Moskova’da SSCB, İngiltere, ABD dışişleri bakanlarının ve Yugoslavya kralı ve onun Londra’da ki sürgün hükümetini tanımadığını bildirdi. Tito zaman zaman böyle sert çıkışlar yapıyor ama bazı dönemler uzlaşma gereği duyuyordu. En nihayetinde oda başka ülkelerle kurduğu ilişkiler sayesinde ayakta kalmaya çalışıyordu. İşte Tito’nun zaman zaman pragmatizme düşmesini böyle anlamak gerekir. Ancak Tito eninde sonunda Yugoslavya’da bildiğini yapıyor, devrimin ters yüz edilmesini istemiyordu. Tito’nun karşısında sadece Hitler faşizmi değil, Yugoslav krallığı, ABD’si, İngiltere’si, SSCB’si hepsi vardı. Tam bir kuşatma altında bunlara karşıda ayakta kalmaya çalışıyordu. SSCB, İngiltere, ABD 1945’de Yalta’da yaptıkları konferansta Londra’da ki Yugoslavya kralının sürgün hükümetinin Yugoslavya’ya dönmesini sağladılar ancak Yugoslavya’ya gelmiş ve bakanlıklar verilmiş olan kralın adamları, Tito’nun ve YKP’nin gücü karşısında 6 ay içinde hükümetten çekildiler. 11 Kasım 1945’de yapılan seçimleri, kral yanlıları kazanamayacaklarını anladıklarından boykot ettiler. Katlımın % 80 olduğu seçimlerde YKP oyların % 90 ını aldı. Böylece Yugoslavya, SSCB, İngiltere, ABD’nin dayatmalarını boşa çıkarmıştı. V-ÇİN Stalin’in, 1925’lerde ÇKP’yi Kuomintag’ı desteklemeye teşvik etmesi binlerce komünistin ölümüne yol açmıştı. Bunlar çok çabuk unutulmuş tekrar bu katillerle 1937’lerde anlaşma yapmıştı. Stalin’in ardından Japonlarla yaptığı saldırmazlık anlaşması, Japonların Çin’de ki ilerlemesini hızlandırmış, ÇKP’yi zor durumda bırakmıştı. Stalin paranoya halinde durmadan değişen politikalarını ÇKP’ye empoze ediyordu. ÇKP’yi tekrar Çang Kay-Şek yönetimiyle birleşmeye ve Japonlara karşı savaşıma zorluyordu. Devamla Stalin kendisinin bağlı olduğu emperyalist bloğun istediği her şeyi yapıyordu. Stalin ve Roosvelt’in amacı ortaktı; Çin’de Kuomintang yönetimini tam olarak tesis etmek ve herkesin bu yönetime


67 tabi olmasını sağlamaktı. Rusya’ya ya çağrılan ÇKP yöneticileri, Stalin’in onlardan yapılmasını istediği şeylere itiraz etmediler ancak Çin’e döndüklerinde bunların hiçbirisine uymayıp tam tersini yaptılar. Mao, Tito gibi sert çıkışlar yapmıyor, Stalin ve SSCB ile uyumlu görünmeye çalışıyor ama Çin’de kendi bildiğini yapıyordu. Eylül 1945’te Mao vce Çang Kay-Şek yönetimi görüşme yaptılar ama bir sonuç alamadılar. 1946’ya doğru ülkenin kırsal kesiminde savaş şiddetlendi ve bu savaş sonucunda ÇKP çok güçlendi. ABD, Çang Kay-Şek yönetimine askeri yardımı arttırmasına rağmen Çang Kay-Şek bu savaşta başarısız oldu. 1949’a gelindiğinde ÇKP, Çang Kay-Şek yönetimine genel saldırıyı başlattı ve onların iktidarına son verdi. 1947’de kurulan Komünform’a çağırılmayan ÇKP böylece Stalin politikalarını aşarak devrimi yapmıştı. Mao, kırlardan şehirleri kuşatan stratejisiyle iktidarı eline almıştı. Artık dost-düşman herkes Çin devrimini tanımak zorunda kalmıştı. Eğer Mao, Fransa, İtalya, Yunanistan gibi Stalin’in politikalarının çıkmasaydı Çin’de devrim falan olmazdı. Yukarıda verdiğimiz örnekler bize şunu göstermektedir: IStalin, dünya devrimini ret etmektedir. II- Stalin, tek ülkede sosyalizmi-komünizmi savunmaktadır. IIIStalin, emperyalist ülkelerin çıkarı için Komintern üzerinden kendisine tabi örgütlerin devrim yapmasını engellemiştir. Ancak kendisine tabi olmayanlar, ya da olmamaya çalışanlar kendi ülkelerinin devrimlerini yapabilmiştir. IV- Stalin, Komünist Partileri kendi ülkelerinin burjuvazisin arkasından gitmeye zorlamıştır. VTek ülkede sosyalizm tartışmasının tarafları, Stalin-Troçki değil // Stalin - Marks-Engels-Lenin’dir. Stalin burada özellikle Marks, Engels ve Lenin’i karşısına almaya çekindiği için Troçki’ye karşı savaşır görünüp Mark-Engels ve Lenin’e karşı savaşmıştır. VIStalin’in, enternasyonalist ilişkileri, yoldaşlık ilişkileri değildir, ilişkileri yukarıda Polonya örneğinde olduğu gibi rakamlarla verdiğimiz emperyalist ve sömürgeci ilişkilerdir. VII- Stalin, İngiliz ve ABD emperyalistleriyle yaptığı özel anlaşmalara uymayan, etki alanları olayına aykırı çalışma yapan, kendi ülkesinin burjuvazisinin arkasında durmak istemeyen, daha doğrusu kendi ülkesinin


67 devrimini yapmaya çalışanları, bundan vazgeçiremeyince emperyalizmin ajanı-hain diye damgalamış ve Komintern yada Kominform tarafında aforoz edilmesini sağlamıştır. VIII- Aslında emperyalizmin işbirlikçileri ve dünya devriminin düşmanları olan Stalin ve etrafına toplanmış dalkavuklardır. IX- söz konusu sömürgeci ilişkiler Stalin sonrasındaki liderler tarafından da, SSCB rejimi yıkılıncaya kadar aynen devem ettirildi. Stalin ve sultası altındaki Komintern, Hitler iktidara gelene kadar belli bir dönem, “faşizm sosyal-demokrasinin karşıtı değil, ikizidir” gibi aşırı sol (ve aşırı yanlış) bir görüşle, yükselen faşist tehlikeyi bırakıp sosyaldemokrat işçilere saldırmış, onların okul çağındaki çocuklarını dövdürtmüş, hattâ Ağustos 1931’de Almanya’nın üçte ikisini kaplayan Prusya’daki Sosyal-Demokrat hükümeti devirmek için Nazilerin düzenlediği halk oylamasına “Kızıl Referandum” diyerek destek vermişti. İş işten geçip Hitler kolayca iktidara geldikten sonra da diğer uca savrulup, daha dün işçi tabanlı bir burjuva partisiyle (sosyal-demokratlarla) ortak düşmana karşı cephe oluşturmazken, önce tüm ülkelerin özgül koşullarını bir kenara bırakarak sosyal-demokratlara merkezler arasında bir ittifak önermiş, sonrasındaysa “ılımlı” burjuva kesimlerin de dâhil olduğu Halk Cephesi’ni savunmuş, müttefiklerini kızdırmamak adına “faşizm mali sermayenin yalnızca en gerici, en şoven, en emperyalist, en saldırgan kesimlerinin [yani bütününün değil] yönetimidir” tezini ortaya atmıştır. Elbette bu ikisinin arasında “en kanlı olanların diktatörlüğü”ne göz kırpmayı da unutmamıştır. Hitler’in iktidarda olduğu 4 Mart 1933’te, SSCB hükümetinin resmi yayın organı İzvestiya’da SSCB’nin dünya üzerinde Almanya’ya karşı düşmanlık beslemeyen tek ülke olduğu ve “bu gerçeğin hükümetin biçimi ve bileşenlerine bakarak” değişmeyeceği hiç utanmadan yazılabilmiştir. Bu politika 1939 yılına kadar korunmuştur: Bu tarihte Nazilerle saldırmazlık anlaşması imzalanmış, bu kez tüm politikalar ters çevrilmiştir. Bunlar faşizmin dünya üzerinde yarattığı yıkımlarda Stalinizmin rolünü anlatmak için yeter, sorun sadece hangisinin daha zarar verici olduğunu saptamaktadır.


67

Lenin’in önderliğinde 1919’da dünya devrim örgütü olarak kurulan Komintern’in manifestosunda proletarya enternasyonalizmini şu bağıntıyla ortaya koyuyordu: “Komünist enternasyonalin seçtiği hedef; her türlü aracı kullanarak, gerekirse silah elde, uluslar arası burjuvaziyi yıkmak için ve devletin tümden yok oluşuna geçiş aşaması olarak uluslar arası bir Sovyet cumhuriyetini kurmak için mücadele etmektir.” III. Enternasyonal Belgeler. s - 24 aktaran Mehmet İnanç Turan, Yıkıntının Tarihi ve Teorisi, s – 339 Rusya’nın, Kruşçev’den sonra “sosyal emperyalist” – “oportünüst” – “modern revizyonist” – “sosyal faşist” olduğunu söyleyip, ondan önce Rusya böyle değildi, “devrimci bir rejimdi” diyenleri, yukarıda Rusya’nın, Stalin döneminde kurulan emperyalist ve sömürgeci ilişkileri gösteren rakamlara ve Avrupa devrimine karşı nasıl açıkça karşı çıktığına dikkat etmeye çağırıyorum.

SANAYİLEŞME KÖYLÜLÜĞÜN TASFİYESİ KÖLE KAMPLARI MİLYONLARIN KATLEDİLMESİ Rusya’da tek ülkede sosyalizm, köylülüğün tasfiyesi ve ağır sanayi hamlesi, Stalin ve yanında ki yardakçıların, adeta paranoyası haline gelmişti. Rusya’yı en kısa zamanda ne pahasına olursa olsun Batı Avrupa’nın gelişmiş ülkelerine yetiştirme gayretine düşmüştü. Bu plan partide ve ülkede çok canlar yakacak, işçi sınıfını kanunlarla kuşatıp, ülkeyi bir zindana dönüştürerek kitleleri ölesiye çalıştırmaktı. Köylülüğü de hemen tasfiye etme derdine düşmüşlerdi. Ülkenin % 20’si işçi, % 80’i köylü nüfusundan oluşuyordu. Köylülüğe vurarak dağıtma yoluna gidildi. İşçi sınıfına da yasaklarla örülmüş bir hayat tarzı benimsetildi. Böylece Stalin toplumun, bürokrasinin yukarıya doğru daralan kesimi dışında kalan bütün kesimini açıkça karşısına alıyor, eziyordu.


67 Stalin’in yaptığı siyasal seçimlerin hiç birisi demokratik değildi. Stalin’in kendisini adayı gösterdiği bölgenin oy sandığından, o sandıkta oy kullanması gereken toplam seçmenlerin iki katı oy çıkıyordu. Utanmadan bunun üzerine halkım beni çok seviyor diyebiliyordu. Zaten Stalinistler, açıkça stalin’in resmini ve onun bu konudaki sözünü sosyal medyada yayıp bu gerçeği açıkça ortaya koyuyorlar. Buna göre, seçim sonuçlarını oyları kullanan değil, sayanlar belirlerdi. Stalin 1930’lardan başlayarak köle kamplarını büyütür. Sermayenin İlkel birikimi anlayışına göre köle emeğinden faydalanmak ister. Onun için köle kamplarında kaç kişi çalıştırıldı kesin olarak bilinmezken, milyonların olduğu ve milyonlarında katledildiği bütün kaynaklarda açıkça ortaya konulmaktadır. Rusya’da sanayileşme ve gelişme yıllar sonra birinci ve ikinci kalkınma planlarıyla yakalanır. Ama bu sanayileşme toplumu, işçiyi, köylüyü tam anlamıyla ezer. Devamla milyonların katledilmesine yol açar. Köle emeğinden ilkel birikim yapma yöntemlerini kapitalizm ve daha önceki toplumsal sistemler yapmıştı ama onlar, bunu 300 yıl gibi uzun bir zamana yayarak yapmışlardı. Oysa Stalin bunu 20 yıl gibi kısa bir zamanda yapmaya çalışınca tolumu ezerek, toplum olmaktan çıkardı. Utanmadan yasaklarla zindana, cehenneme çevirdikleri ülkeyi 1936’da sosyalist toplumu kurduk diyerek dünyayı en başta da Komintern aracılığıyla kendi takipçilerini aldattılar. Sosyalizm demek özgürlük demektir, işçi sınıfı iktidarı demek, despotların, çarların, firavunların değil işçi sınıfının kendi kendisini yönetmesi demektir. Hayatın zindan olduğu yerde işçi sınıfının iktidarı olması gereken geçiş toplumu da, sosyalist toplumu da olamaz. Rusya’da hep söylendiği gibi II. Dünya Savaşında 25 milyon insan Naziler tarafında öldürülmedi. Bu Stalin ve SSCB üst bürokrasisinin uydurduğu bir yalandır. Stalingrad savunmasında 1 milyon insanın öldürüldüğü tahmin ediliyor ancak 25 milyon kayıp verilmiş olması mümkün değil. Bu söylenen rakamın çok büyük bir bölümü, 20 milyondan fazlası,


67 kolektifleştirme döneminde ve köle kamplarında ya da hapishanelerde ya da öldürülen insanlardır. Naziler SSCB’ye saldırmaya başlayıp, SSCB topraklarına girdiği bölgelerde hınca-hınç dolu olan hapishanedeki mahkümları nakletmektense kurşuna dizmeyi yeğlerler. Benzer bütün bu cinayetleri Naziler yaptı diye envanter çıkarırlar. Böylece kendi suçlarını kapatmış olurlar. Stalin ve etrafındaki adamlar esir alınmış iki ayrı grup esir askeri, merkezi kararla kurşuna dizerler ve kurşuna dizmeyi Nazilerin üzerine atarlar. Halbuki zamanla o esir askerleri kimlerin öldürdüğü ortaya çıkmıştır. İşte yalancının mumu yatsıya kadar yanıyor. Aşağıda bu konudaki gelişmeleri içeren bölümü sunuyorum: Rusya Devlet Başkanı Dmitri Medvedev'in özel talimatıyla Nisan 1940'ta ülkenin Smolensk kenti yakınlarında Katin ormanında 20 binden fazla Polonya subayının öldürülmesiyle ilgili gizli belgeler gün ışığına çıkarıldı. Belgede, Stalin'in NKVD Başkanı'nın önerdiği infazın yerine getirilmesi için yargısız infaz yapılması hususunda özel Sovyet gizli servisi üst yetkililerine görev verilmesi de yer alıyor. Gizli belgeler arasında 1959 yılında dönemin Sovyet gizli servisi KGB Başkanı Aleksandr Şelepin faciayla ilgili gerçeklerin ortaya çıkmaması için tüm raporların imha edilmesiyle ilgili rapor da var. Basına konuşan Rusya Federal Arşiv (Rosarhiv) Başkanı Andrey Artizov, Katin faciasıyla ilgili gizli belgelerin açıklandığını belirtti. "1 nolu Özel Dosya" olarak bilinen belgelerin Rosarhiv resmi sitesinde yayınladıklarını kaydeden Artizov, "Başkan Medvedev'in talimatıyla belgelerin elektronik örnekleri kurumumuzun resmi sitesinde yayınladı. Altını çizerek belirtiyorum ki, bu gizli belgeler daha önce hiçbir resmi sitede yayınlanmadı ve ilk kez bizim resmi sitemizde yayınlanıyor. Bu belgeler uzun yıllardır ki arşivlerde korunuyordu. Çünkü, bu dosya çok özel, çok gizli idi ve bu belgelere sadece 1-2 kişi ulaşabiliyordu." dedi. Artizov, isim vermeden bazı kişilerin Katin olayıyla ilgili gizli belgelere inanmadığını da eleştirdi. Rosarhiv Başkanı, "Bazıları bu belgelere sahte diyerek özel siparişle hazırlandığını iddia ediyor. Güya Katin ormanında


67 Polonya subaylarını kurşuna Almanlar dizmiş diye iddialar var." diye konuştu. Rosarhiv Başkanı Artizov şu bilgilere yer verdi: "Bu özel ve gizli dosyaya SSCB döneminde Başkan'ın huzurunda olmak şartıyla üç üst düzey Sovyet yetkili ulaşabiliyordu. NKVD Başkanı Beriya Polonya subaylarının infaz edilmesini öneriyor. Belgede bu bilgiler var. Belge üzerinde Stalin başta olmak üzere diğer Poitbüro üyelerinin gerçek imzası var. İki yetkili politbüro üst düzey yetkilisi Mihail Kalinin ve Lazar Kaganoviç'in de imza ve onayları var." Rusya'nın Smolensk kentine inişi sırasında 10 Nisan'da düşen ve aralarında Polonya lideri Leh Kaçinski'nin de bulunduğu 96 kişinin hayatını kaybettiği uçak kazasının ardından Moskova Katin faciasıyla ilgili daha duyarlı politika izlemeye başladı. Daha önce sadece Rus Kultura televizyonunda gösterilen Katin filmi, uçak kazasının ertesi günü Rus resmi televizyonu Rossiya'da da gösterime sunuldu. Nisan 1940'ta SSCB lideri Josef Stalin'in talimatıyla 20 binden fazla Polonya subayı Katin ormanında infaz edilmişti. SSCB onlarca yıl olaylarla ilgili Nazi Almanya'sını suçlamıştı. 1990 yılında Sovyetler Birliği Başkanı Mihail Gorbaçov sorumluluklarının olduğunu kabul etti. Rusya son 20 yılda Katin faciasıyla ilgili bazı belgeleri açıklarken, Polonya asıl gizli dosyanın açıklanmasını talep ediyordu. Rusya olayı bir "Stalin rejimi vahşeti" olarak nitelendiriyor. http://dunya.bugun.com.tr/iste-stalinin-katliam-belgesi-haberi/100789

Lenin 10. kongrede NEP programını açıkladığı zaman köylülüğü eğitmenin, kazanmanın belli bir çağa mal olacak kadar uzun bir zaman alacağını söylemişti. Lenin 1924’de hayatını kaybettikten sonra, Stalin 4 yıl sonra 1928’de tarımda kolektifleştirme hamlesini başlatıyor. Yani çok erken ve zamansız bir başlangıçtır. Buna itiraz eden, henüz zamanı değil diyen Bolşevik kadroları önce partiden, devletten devamla diğer idari birimlerden tasfiye etti ve daha sonraları da kurşuna dizdirdi.


67 Sosyalizm demek kolektivizm demektir ama her şeyin bir vakti zamanı olmalıdır. İnsanlığın nihai hedefi sınıfsız tolumdur ama o aşamaya gelinceye çok çeşitli devrim aşamalarından geçmesi gerekmektedir. Her dönemin, her çağın kendine özgü görevleri vardı. Ve bu geçişlerde elbette uygun zamanlarda olmalıdır. Tarımda kolektifleştirme için milyonlarca insanı katledip, kalanları köle kamplarına sürmek, randıman vermeyenleri de kurşuna dizmek Marksizm olmadığı gibi çok sağlıksız bir politikadır. Tarımda kolektivizasyonlar Lenin’in dediği gibi köylülüğü eğiterek onun gönüllü katılımını sağlayarak, en azından kan dökmeden sonuçlandırmak gerekir. Köle kampları, çarlık dönemlerinde de, Bolşeviklerin iktidara geldikleri dönemde de vardı ama buralarda durumuna göre siyasi suçlular çalışıyorlardı. Sayıları da çok çüzi bir rakamdı. Stalin döneminde bu köle kampları milyonlarla dolduruldu. Stalin döneminde köle kamplarında yaşayan, köle yapılan insanlar ağır veya orta siyasi suçlu olan insanlar değildi. Stalin ya da bürokrasisi hakkında basit bir fıkra söyleyen birisi 810 yıl süren köle kamplarında çalışmaya zorlanılıyordu. Köle kamplarında kaç kişinin olduğuna dair kesin resmi rakamlar yoktur. Bizde 1915 Ermeni soykırımını yapan İttihat ve Terakki çetesi gibi Stalinistler de suç delillerini kaybetmeye çalışmışlar. Sonunda da katledilen insanları Naziler katletti diye lanse etmişler ve kendilerine tabi olan dünya komünist örgütü komintern üzerinden uşak-kişiliksiz dünya komünist hareketine kabul ettirmişler. Stalin ve etrafında ki adamlar, muhaliflerini, güya kendilerine göre siyasi suçlu olanları, Bolşevik devrimcilerini zaten yargılı-yargısız duvar diplerinde kurşuna diziyorlardı. Rusya, Stalin dönemini de başta olmak üzere diğer dönemlerde de hep bir şeyleri saklayan genel anlamda son derece karanlık bir ülkedir. Ora hakkında bir şey öğrenebilmek için iğneyle kuyu kazmak zorunda kalıyoruz.


67 1929 yılının sonlarında alınan Sovyet tarımının kitlesel kolektifleştirilmesi kararının nedenleri üzerinde çok tartışılmaktadır. Ancak, Sovyet Rusya hep bir mafya devleti gibi gizemini korumaktadır. Bu konuda Bolşevik partisinde de değişik görüşler ileri sürülmüş ancak eninde-sonunda kanlı bir saldırıyla kitleler milyonlar halinde katledilmiş. O kolektifleştirme modelini eleştirmiş olanlarda birkaç yıl sonra kurşuna dizilerek temizlenmiştir. Büyük çaplı kolektif örgütlenmenin ve üretimin sanayinin yanında tarımda da olması gerektiğini ileri sürmüştür. Köylünün er ya da geç küçük bir toprak sahibi olarak kalmaktansa işçi sınıfının konumuna katılacağını düşünüyordu. Fakat köylünün buna zorlanmasını değil, bu dönüşümün devrimin doğal bir sonucu olarak ortaya çıkacağını düşünüyordu. Marksın ölümünden sonra Engels, Fransa ve Almanya’da ki Köylü Sorunu adlı çalışmasında dile getirmiştir. Engels, büyük toprak sahiplerinin dışında kalan küçük toprak sahiplerine daha farklı bir yöntemle yaklaşmak gerektiğine işaret etmiştir. Engels’in aynı çalışmasından aktaralım: “Küçük köylülere ilişkin görevimiz öncelikle onların özel üretim ve mülkiyetlerini kolektif üretim ve mülkiyete çevirmektir – fakat zora dayanan yöntemlerle değil, örnek yoluyla ve bu amaç için onlara sosyal yardım olanakları sunarak” Lenin bu alıntıyı birçok defa yapmış ve Mart 1919 VIII. Parti kongresinde şöyle bir somut açıklama yapmıştır: “Sovyet iktidarının temsilcileri orta halli köylüler için her türlü birlik ve tarımsal komünü teşvik ederken böyle kurumların inşasında en ufak bir zorlamaya izin verilmemelidir. Köylüleri komünlere bağlamak amacıyla sırf doğrudan değil, dolaylı yolla olsa bile zor kullanma teşebbüsünde bulunan Sovyet iktidarı temsilcileri yaptıklarından sorumlu tutulup kırsal kesimdeki görevlerinden alınmalıdır” İşte Lenin tarımın kolektifleştirilmesi konusuna özetle bakışı böyledir. Lenin’in ölümünde sonra bu bakışı savunup dilendirenler hep kurşuna dizilerek katledildi. Bu da bize Stalin ve yardakçılarının Leninizm’den ayrıldıklarını ve onu savunmaya çalışanları ortadan kaldırdıklarını en vahimi en vahimi de bütün bunları yaparken Lenin’i savunuyor görünmeleriydi.


67

Yukarıda hem Lenin’den, hem de Engels’ten yaptığımız alıntılar Stalin’in açıkça Lenin ve Engels’le çeliştiği görülüyor. TKP yöneticilerinden Laz İsmail hayatını kaybedene kadar yani 50 yıl SSCB’de kaldı. Şimdiye kadar onun bu konuda bir şey yazdığını görmedik, duymadık. Oda gözlerini gerçeklere kapayıp yapılan yanlışlıkların dalkavuğu olmuş. O nedenle ondan faydalanabileceğimiz alıntı bulamıyoruz. Ama aşağıda alıntı yaptığımız insanlar var. Ondan sonra bizim zamanımızın dalkavukları da “bizim adamlardan neden alıntı yapmıyorsunuz” deyip dursunlar. Evladım onlardan alıntı yapacak bir şey yok ki alıntı yapalım. Aşağıda “Simon Sebag Montefiore, Stalin: Kızıl Çar’ın Sarayı [Biyografi, İkinci Kitap], çev: Yavuz Alogan, İthaki, 2013 - s. 86 aktaran Gün Zilelihttp://www.gunzileli.com/- ‘dan yaptığımız alıntılar köle kamplarının durum ve boyutları hakkında çok önemli fikirler veriyor. Montefiore’nin anlatımlarından başlayalım. “Ocak 1930’da Molotov kulakların yok edilmesi için bir plan hazırladı. Onları üç kategoriye ayırdı: ‘Birinci kategori: … derhal tasfiye edilmeli’; ikincisi toplama kamplarına kapatılmalı; üçüncüsü, 150.000 hane halkı, sürgüne gönderilmeli. Molotov, infaz müfrezelerini, demiryolu vagonlarını ve toplama kamplarını, tıpkı bir askeri komutan gibi denetliyordu. Sonunda beş ile yedi milyon arası insan bu üç kategoriye göre sınıflandırıldı. Kulak olan birini seçip ayırmak için kullanılabilecek herhangi bir yöntem yoktu. Stalin… Kulaklara ilişkin düşüncelerini küçük kâğıt parçalarına yazdığı notlarda açığa vurur: ‘Kulaklar-dönekler’, ardından daha açıklayıcı bir not: ‘köyler-köleler’. Bir köylü kulakların nasıl seçildiğini şöyle açıklıyordu: ‘Köyün yoksullarından üçümüzü bir toplantıya aldılar. Şöyle dedik. ‘Falancanın ve falancanın altı atı var…’ Bunun üzerine GPU’ya haber verirler ve ‘şu kişilere beşer yıl’ derlerdi.’ “ [Simon Sebag Montefiore, Stalin: Kızıl Çar’ın Sarayı (Biyografi, İkinci Kitap], çev: Yavuz Alogan, İthaki, 2013 - s. 49-50 aktaran Gün Zilelihttp://www.gunzileli.com/]


67

Baskı, direniş doğurur, direniş ise ceza seferleriyle karşılanır. “1930-1931 yıllarında, yaklaşık 1.68 milyon insan doğuya ve kuzeye sürüldü. Stalin ve Molotov’un planları birkaç ay içinde 800.000’den fazla insanı kapsayacak şekilde 2200 isyana yol açtı. Kaganoviç ve Mikoyan OGPU askerlerinden oluşturulan tugaylarla ve savaş ağaları gibi zırhlı trenlere binerek kırsal kesime sefere çıktılar.” [Simon Sebag Montefiore, Stalin: Kızıl Çar’ın Sarayı (Biyografi, İkinci Kitap], çev: Yavuz Alogan, İthaki, 2013 - s. 50 aktaran Gün Zilelihttp://www.gunzileli.com/] Ve köylülerin ürünlerine el koyma seferleri. “Genç bir eylemci, Lev Kopelev, ‘bana düşen, kırsal kesimde arama yapmak, saklanan tahılı bulmaktı’ diye yazdı. ‘Ev halkının depo olarak kullandığı sandıkları bulup boşaltıyor, çocukların ağlamalarına, kadınların feryatlarına kulaklarımı tıkıyordum… Kırsal kesimde büyük ve zorunlu bir dönüşüm yapmakta olduğumuza inanıyordum.’ “ [Simon Sebag Montefiore, Stalin: Kızıl Çar’ın Sarayı (Biyografi, İkinci Kitap], çev: Yavuz Alogan, İthaki, 2013 - s. 50 aktaran Gün Zilelihttp://www.gunzileli.com/] Ve tasfiye edilen köylüler Gulaglarda köle-işçi haline getirilir. “GPU ve kentlerden sevk edilen 180.000 Parti emekçisi, kölelerin direncini kırmak için, silah ve linç çetelerinin yanı sıra, Gulag kamp sistemini kullandı. İki milyondan fazla insan Sibirya ya da Kazakistan’a sürüldü; 1930’da Gulaglar’da, köle konumunda 179.000 kişi vardı; bu sayı 1935’de neredeyse bir milyona ulaştı. Terör ve zorunlu emek Politbüro faaliyetinin özü haline geldi.” [Simon Sebag Montefiore, Stalin: Kızıl Çar’ın Sarayı (Biyografi, İkinci Kitap], çev: Yavuz Alogan, İthaki, 2013 - s. 67 aktaran Gün Zilelihttp://www.gunzileli.com/] Ve açlık… “”Fedor Belov şu gözlemde bulunuyordu: ‘Köylüler, köpekleri, atları, çürümüş patatesleri, ağaç kabuklarını, bulabildikleri her şeyi yiyorlar.’ “


67 [Simon Sebag Montefiore, Stalin: Kızıl Çar’ın Sarayı (Biyografi, İkinci Kitap], çev: Yavuz Alogan, İthaki, 2013 - s. 85 aktaran Gün Zilelihttp://www.gunzileli.com/] “O sırada Mikoyan’ı ziyaret eden bir Ukraynalı soruyordu: ‘Yoldaş Stalin, hatta Politbüro’dan birileri, Ukrayna’da neler olduğunu biliyor mu? Eğer bilmiyorsa, sana bir fikir vereyim. Açlıktan ölen insanların cesetleriyle dolu bir tren geçenlerde Kiev’e girdi. Poltava’dan kalktı tren, yol boyunca cesetleri topladı…’ “ [Simon Sebag Montefiore, Stalin: Kızıl Çar’ın Sarayı (Biyografi, İkinci Kitap], çev: Yavuz Alogan, İthaki, 2013 - s. 86 aktaran Gün Zilelihttp://www.gunzileli.com/] Aç köylüler tahıl ambarlarına saldırdıklarında aldıkları karşılık mermiydi, hem de çıkarılan bir yasayla. “Stalin… 14 Temmuz günü kalemi ve kâğıdı eline alarak Moskova’daki Molotov ve Kaganoviç’e bir mektup yazdı. Tahıl çalan aç köylülerin kurşuna dizilmesi gibi gaddar bir yasanın çıkarılmasını istiyordu. Bunun üzerine o kötü şöhretli kararname çıkarıldı. ‘Sosyalist mülkün suistimali’ en ağır şekilde cezalandırılacaktı.” [Simon Sebag Montefiore, Stalin: Kızıl Çar’ın Sarayı (Biyografi, İkinci Kitap], çev: Yavuz Alogan, İthaki, 2013 - s. 91-92 aktaran Gün Zilelihttp://www.gunzileli.com/] “Sadece pik demir fırınları ve traktör imal etmek için gerekli para miktarına ulaşma çabasından kaynaklanan bu ‘saçma’ kıtlığın yol açtığı ölümlerin sayısı 4-5 milyon ile en fazla 10 milyon arasıydı.” [Simon Sebag Montefiore, Stalin: Kızıl Çar’ın Sarayı (Biyografi, İkinci Kitap], çev: Yavuz Alogan, İthaki, 2013 - s. 86 aktaran Gün Zilelihttp://www.gunzileli.com/] “Kaganoviç… Kazaklar’a karşı kitlesel misilleme yapılmasını ve on beş köyün Sibirya’ya sürülmesini emretti. Kaganoviç, bu yaşananlara, ‘ölmekte olan sınıflardan arta kalanların, somut bir sınıf mücadelesine dönüşen direnişi’ diyordu. Sınıflar gerçekten de ölüyorlardı. Kopelev, ‘rengi maviye çalan, hâlâ nefes almakla birlikte gözlerinde hayat ışığı kalmamış, şiş karınlı kadınlar ve çocuklar’ gördü.”


67 [Simon Sebag Montefiore, Stalin: Kızıl Çar’ın Sarayı (Biyografi, İkinci Kitap], çev: Yavuz Alogan, İthaki, 2013 - s. 100 aktaran Gün Zilelihttp://www.gunzileli.com/] Ve kolektifleştirmenin bilançosu. “Bu sürecin başladığı 1931’de kabaca 25 milyon hane halkının 13 milyonu kolektifleştirildi. 1937’de 18.5 milyon hane halkı kolektifleştirildi, fakat artık sadece 19.9 milyon hane halkı vardı: 5.7 milyon hane halkı, yaklaşık 15 milyon kişi sürgüne gönderilmiş, çoğu ölmüştü.” [Montefiore, s. 86] [Simon Sebag Montefiore, Stalin: Kızıl Çar’ın Sarayı [Biyografi, İkinci Kitap], çev: Yavuz Alogan, İthaki, 2013 - s. 86 aktaran Gün Zilelihttp://www.gunzileli.com/-]

Gulaglarda Köle Emeği Ünlü yazar Maksim Gorki de, köylülere karşı açılan vahşi savaşın ve köle emeğinin en önde gelen destekçilerindendi. “Gorki’nin köylülüğün vahşi geriliğine ilişkin deneyimleri, Stalin’in köylere açtığı savaşı desteklemesini sağladı… Kulakların tasfiyesi sırasında Gorki, geri köylülere olan nefretini Pravda’da açığa vurdu: ‘Düşman teslim olmadığı takdirde, yok edilmelidir.’ Toplama kamplarını dolaştı ve bu kampların eğitici değerine hayran kaldı. Yagoda’yla birlikte ziyaret ettiği Belomor Kanalı gibi projelerde köle emeğinin kullanılmasını destekledi.” [Simon Sebag Montefiore, Stalin: Kızıl Çar’ın Sarayı (Biyografi, İkinci Kitap], çev: Yavuz Alogan, İthaki, 2013 - s. 94-95 aktaran Gün Zilelihttp://www.gunzileli.com/] Böylece hayatta kalabilenler, Gulaglarda köle-işçi olarak çalıştırılmaya başlanır. “Soçi’de tatil yapmakta olan Stalin ve Sergo, Kaganoviç ve Molotov’a, muhtemelen kulaklardan oluşan 20.000 köle emekçinin çalıştırılmak üzere yeni sanayi kenti Magnitogrsk’a sevk edilmesini emrettiler. Belki de bunca baskının nedeni köle emeği sağlamaktı.” [Montefiore, s. 92] [Simon Sebag Montefiore, Stalin: Kızıl Çar’ın Sarayı [Biyografi, İkinci Kitap], çev:


67 Yavuz Alogan, İthaki, http://www.gunzileli.com/]

2013

-

s.

92

aktaran

Gün

Zileli-

“Proje, Baltık-Beyaz Deniz Kanalı, Bolşevik kısaltmayla Belomod idi. 227 km. uzunluğundaki Kanal’ın inşasına Aralık 1931’de başlandı ve yaklaşık 25.000’i bir buçuk yıl içinde ölen 170.000 mahkûmun Firavunlar dönemini andıran köle emeği sayesinde tamamlandı.” [Simon Sebag Montefiore, Stalin: Kızıl Çar’ın Sarayı (Biyografi, İkinci Kitap], çev: Yavuz Alogan, İthaki, 2013 - s. 118 aktaran Gün Zilelihttp://www.gunzileli.com/] “Stalin… genellikle zorunlu emekle sağlanan altın üretimine özel bir ilgi duyuyordu.” [Montefiore, s. 67] [Simon Sebag Montefiore, Stalin: Kızıl Çar’ın Sarayı (Biyografi, İkinci Kitap], çev: Yavuz Alogan, İthaki, 2013 s. 67 aktaran Gün Zileli-http://www.gunzileli.com/] “ ‘Parti terörü’ Gulag’daki 1.7 milyon köle emekçiyi Stalin’in silah imalatı ve demiryolu inşası için kullanarak savaş döneminde iyice gelişti. Savaş sırasında bu emekçilerden yaklaşık 930.000’inin yok olup gittiği hesaplanmıştır.” [Simon Sebag Montefiore, Stalin: Kızıl Çar’ın Sarayı (Biyografi, İkinci Kitap], çev: Yavuz Alogan, İthaki, 2013 - s. 416-417 aktaran Gün Zilelihttp://www.gunzileli.com/] Ve Gulagları içerden anlatımlara dayanarak aktaran Orlando Figes’le devam edelim: “Vorkuta’ya giden demiryolunun tamamlanması başta gelen bir öncelik, ülke için bir ölüm kalım meselesi haline geldi ve Gulag şefleri hattın rekor sürede bitirilmesi için muazzam baskıya girişti. Demiryolunun inşasında 1942 itibariyle 157.000 mahkûm dondurucu havalarda çadırlarda veya açıkta uyuma dışında hiç mola vermeksizin çalıştı; hepsi bitkin düştü ve her gün yüzlercesi soğuk, açlık ve hastalıktan öldü.” Orlando Figes, Haberini Alayım, Yeter [Gerçek Bir Gulag Aşk Hikâyesi], çev: Nurettin Elhüseyni, YKY, 2013 sayfa-51 aktaran Gün Zilelihttp://www.gunzileli.com/


67 [Aynı Vorkuta demiryolu inşasında Erica Wallach da 1953’te, diğer Ukraynalı kadın mahkûmlarla birlikte çalıştırılmıştı. Bkz. Erica Wallach, Geceyarısında Aydınlık, çev: Gün Zileli, Ayrıntı, 2013] “Büyük terör döneminin sekiz ve on yıllık cezalarının sona erdiği savaş sonrası yıllarda böyle milyonlarca işçi vardı. Bürokratik engeller birçoğunun Gulag’dan ayrılmasını önledi. Tipik yöntem MVD’nin çıkış belgesi vermeye yanaşmayarak, uzmanları ve kalifiye teknisyenleri çalışma kamplarında kalmaya zorlamasıydı.” Orlando Figes, Haberini Alayım, Yeter [Gerçek Bir Gulag Aşk Hikâyesi], çev: Nurettin Elhüseyni, YKY, 2013 sayfa-87 aktaran Gün Zilelihttp://www.gunzileli.com/ “Asıl sorun kamp şeflerinin elektrik santralleri, üretim laboratuvarları, aydınlanma sistemleri gibi alanlarda yararlandıkları bilim adamlarını bırakmakta genellikle isteksiz olmalarıydı.” [Orlahndo Figes, s. 99] Orlando Figes, Haberini Alayım, Yeter [Gerçek Bir Gulag Aşk Hikâyesi], çev: Nurettin Elhüseyni, YKY, 2013 sayfa -99aktaran Gün Zileli-http://www.gunzileli.com/ Gulaglar, yoğun emek isteyen büyük projeler için gerekli ucuz köle emeğini temin etmenin araçlarıydı. “Gulag’ın nüfusu 1950’lerin başlarında doruğa çıktı. Resmi istatistiklere göre, Gulag sistemine bağlı çalışma kampları ve koloniler o sırada 2.561.351 mahkûm, yani 1945’teki düzeye göre bir milyon daha fazla mahkûm barındırmaktaydı. Bu rakamın ülkedeki toplam işgücünün yüzde 2’sini oluşturmasına karşın, Gulag’ın Sovyet ekonomisine somut katkısı çok daha anlamlıydı. Gulag işgücü özellikle serbest işçileri çalıştırmanın çok maliyetli, belki de imkânsız olduğu soğuk ve ücra bölgelerde değerli metalleri çıkarmada önemliydi. Sovyet sisteminin savaş sonrası atılımlarını (en azından resmen) simgeler hale gelen 1940’ların sonlarındaki ve 1950’lerin başlarındaki sözde Büyük İnşaat Projeleri’nde önemli bir rol oynadı. Volga-don Kanalı; Kuybijev hidroelektrik santrali; Baykal-Amur ve Kutup ötesi demiryolu hatları; Moskova Metrosu’na eklentiler…” Orlando Figes, Haberini Alayım, Yeter [Gerçek Bir Gulag Aşk Hikâyesi], çev: Nurettin Elhüseyni, YKY, 2013 sayfa -171 aktaran Gün Zilelihttp://www.gunzileli.com/


67

KOLHOZLARDA VE GENEL OLARAK ÇALIŞMA KOŞULLARI Kolhozlardaki işgününün uzunluğu ise çarlık koşullarındakinden daha kısa değildir. O zamanlar tarım işçilerinin işgünü 14 saat, oysa atlarınki sadece 11 ve öküzlerinki 10 saatti. 1 Ağustos 1940 tarihli hükümet kararnamesi, hasat mevsimlerinde kolhozlarda, sovhozlarda ve MTİ'de işgününün sabah beş ya da altıda başlaması ve günbatımında sona ermesi gerektiğini hükme bağlamıştır. Örnek bir kolhoz başkanının faaliyetlerinin anlatıldığı bir kitapçıkta bahar ve hasat mevsimlerinde işgününün, yemek saatleri hariç olmak üzere, 15 saat sürdüğünü belirtiliyor. Çağdaş bir Rus ders kitabı aşağıdaki şu günlük çalışma takvimi önerisini model olarak sunmaktadır: "Bahar ekim ve hasadında iş sabah 4'te başlar, 8 ile 9 arası kahvaltı edilir, yemek için saat 1 ile 3 arası mola verilir... akşam saat 10'a kadar çalışılır. "Hasat mevsiminde iş sabah 5.30'dan akşam 9'a kadar sürer"(molalar belirtilmemiştir). Seyislerin kışın sabah 5'ten akşam 9'a kadar, belki de gece yarısına kadar ve yazın sabah 3'ten akşam 10'a kadar çalıştıkları anlaşılmaktadır. Süt sağıcıları... tüm yıl boyunca işe sabah 4.30'da başlar ve akşam 8'de bitirirler, gün boyunca bir buçuk saatlik iki molaları vardır ve kitabın başka yerlerinde daha uzun günlerden de söz edilmektedir. (Bu arada şunu belirtelim, çalışma standardları süt sağıcılarının yılda tam 365 gün çalışmalarını gerektirir.) e) "Domuz çiftliklerinde çalışma saatleri sabah beşten akşam 8'e kadardır ve her biri iki saatlik iki mola verilir." Tony Cliff Rusya’da Devlet Kapitalizmi. Sayfa 56

SSCB Yüksek Sovyet Prezidyumu'nun 4 Haziran 1947'de "Hırsızlık —yani, vatandaşların Özel mülkünün gizli veya açık bir şekilde başkası tarafından kendine mal edilmesi— beş ya da altı yıl, ıslah amaçlı çalışma kampına alınma cezasına tabidir. Bir hırsız çetesi tarafından veya ikinci defa işlenen hırsızlık, ıslah amaçlı çalışma kampına altı ile on yıl arası bir süre için alınma cezasına tabidir"159 diye başlayan "Vatandaşın Özel Mülkünün Korunması" yasası 160 mülke karşı suçlara verilen cezaların şiddetindeki herhangi bir hafifliğin salt görünüşte kaldığını göstermiştir.


67

Aynı gün yürürlüğe giren "Devlet ve Halk Mülkünün Zimmete Geçirilmesi" yasasında ise şu maddeler vardır: 1. Devlet mülkünün çalınması, mal edinilmesi, suistimali ve diğer biçimlerde zimmete geçirilmesi, mülke el koyularak veya koyulmayarak yedi ile on yıl arası ıslah amaçlı çalışma kampına alınma cezasına tabidir. Devlet mülkünün ikinci bir defa zimmete geçirilmesi, ya da bunun örgütlü bir grup tarafından veya yaygın bir şekilde yapılması, mülke el koyulma dahil olmak üzere on ile yirmibeş yıl arası ıslah amaçlı çalışma kampına alınma cezasına tabidir. Toplu çiftlik, kooperatif ve diğer halk mülkünün çalınması, mal edinilmesi, suistimali ve diğer biçimlerde zimmete geçirilmesi, mülke el koyularak veya koyulmayarak beş île- sekiz yıl arası ıslah amaçlı çalışma kampına alınma cezasına tabidir. Toplu çiftlik, kooperatif ve diğer halk mülkünün ikinci bir defa zimmete geçirilmesi, ya da örgütlü bir grup tarafından veya yaygın bir şekilde yapılması, mülke el koymak dahil olmak üzere sekiz ile yirmi yıl arası ıslah amaçlı çalışma kampına alınma cezasına tabidir. Tony Cliff Rusya’da Devlet Kapitalizmi. Sayfa 62-63 Bu yasanın yürürlüğe girmesinden bir ay sonra Devlet Savcılığı, yasanın uygulanmasına örnek olarak şu on örneği vermiştir: 1. Saratov şehrinde, daha önce de hırsızlıktan hüküm giymiş V.F. Yudin... tütsü fabrikasından balık çalmıştır. 24 Haziran 1947 günü... Yudin, ıslah amaçlı çalışma kampında onbeş yıl hapis cezasına çarptırılmıştır. -2. 11 Haziran 1947 günü, Moskova-Riazan demiryolu elektrik hatlarında elektrikçi olarak çalışan D.A.Kiselov, demiryolu vagonundan kürk çalmıştır... Moskova-Riazan demiryolu askeri mahkemesi 24 Haziran 1947 günü D.A.Kiselov'u ıslah amaçlı çalışma kampında on yıl hapis cezasına çarptırmıştır. Moskova bölgesinde Pavlov-Posad kasabasında L.N.Markelov... PavlovPosad tekstil fabrikasından giyim eşyası çalmıştır. 20 Haziran 1947 günü... Markelov, ıslah amaçlı çalışma kampında sekiz yıl hapis cezasına çarptırılmıştır.


67 Ivanov bölgesinde Rodnikov'da Y.V.Smirnov ve V.V.Smirnov... bir kolhozdan 170 kilo yulaf çalmışlardır. 26 Haziran 1947 günü... ikisi de ıslah amaçlı çalışma kampında sekizer yıl hapis cezasına çarptırılmıştır. Moskova'nın Kirov bölgesinde şoförlük yapan E.K.Smirnov bir fırından 10 kilo ekmek çalmaktan tutuklanmıştır. Halk mahkemesi... E.K.Smirnov'u ıslah amaçlı çalışma kampında yedi yıl hapis cezasına çarptırmıştır. Saratov'da E.I.Gordayev... bir depodan çeşitli mallar çalmıştır. 21 Haziran 1947 günü... Gordeyev, ıslah amaçlı çalışma kampında yedi yıl hapis cezasına çarptırılmıştır. Kuybişev'de E.T.Poluboyarov bir tren yolcusunun cüzdanını çalmıştır... [Poluboyarov] 4 Temmuz'da ıslah amaçlı çalışma kampında beş yıl hapis cezasına çarptırılmıştır. 7 Haziran 1947 günü Kazan'da, kolhoz pazarında, V.E.Bukin, bayan vatandaş Pustinski'nin elinden parasını kapmıştır... 20 Haziran 1947 günü... Bukin, ıslah amaçlı çalışma kampında sekiz yıl hapis cezasına çarptırılmıştır. 6 Haziran 1947 günü Kuybişev bölgesinin Kutuzovsk vilayetinin Subovka köyünde, A.A.Çubarkin ve V.G.Morozov, vatandaş Presnya-kov'a ait kilerden 40 kilo patates çalmışlardır. 17 Haziran 1947 günü... ikisi de ıslah amaçlı çalışma kampında beşer yıl hapis cezasına çarptırılmıştır. 10. 5 Haziran 1947 günü Moskova'da... daha önce de hırsızlıktan hüküm giymiş olan K.V.Greenwald... komşusunun evde bulunma masından yararlanarak vatandaş Kovalev'in odasına girmiş ve çeşitli ev aletleri çalmıştır... Greenwald... ıslah amaçlı çalışma kampında on yıl hapis cezasına çarptırılmıştır. Sovyet yasasının bu konulardaki sertliğinin cinayet, insan kaçırma ve diğer şiddet içeren suç biçimlerindeki görece hafifliğiyle böylesine belirgin bir farklılık göstermesi çok anlamlıdır. Stalinist Rusya'da bireyin mülkten çok daha az önem taşıdığı açıktır. Tony Cliff Rusya’da Devlet Kapitalizmi. Sayfa 63-64

1931 yılına gelindiğinde işçilerin özel izin olmadan Leningrad'dan ayrılması yasaklanmıştır. 27 Aralık1932 den itibaren bu uygulama


67 Rusya'nın her tarafında başlatılmış ve Çarlık zamanındakinden çok daha ağır bir iç pasaport sistemi, kişilerin oturdukları, yeri izinsiz değiştirmesini önlemek üzere uygulamaya sokulmuştur. Daha 15 Aralık 1939'da tüm sanayi işletmelerinin bir önceki işyerinden izinsiz ayrılmış bir işçiyi işe almaları yasaklandı ve 1922 İş Yasası'nın yukarıda sözünü ettiğimiz 37. Maddesi 1 Temmuz 1932 günü yürürlükten kaldırıldı. 11 Şubat 1931'de sanayi ve ulaşım işçileri için iş karnesi uygulaması başlatıldı ve 20 Aralık 1938'de bu, tüm işçileri kapsar hale getirildi. İşe ilk başladığında her işçi, bu karneyi işyeri yöneticisine göstermek zorundaydı. Yöneticilerin bir işçiyi neden işten çıkardıklarını bu karnede göstermeleri gerekiyordu. Hiç bir işçi karnesini göstermeden yeni bir işe giremezdi. Bunun pratikte hangi amaca hizmet ettiği Victor Serge'in şu satırlarında açıkça gösterilmiştir: "Pasaport işyerinde vizelenir. Her iş değişikliğinde bu değişikliğin nedeni pasaporta işlenir. Ben, tatil günü 'gönüllü' (ve doğal olarak karşılıksız) çalışmak üzere işe gelmediği için işten atılan, fakat pasaportuna 'üretim planını sabote ettiği için atılmıştır' diye yazılan işçiler tanıdım." 15 Kasım 1932 tarihli bir yasa ile, geçerli bir nedeni olmadan bir gün işini aksatan her işçi, işten atılma ve Rusya, şartlarında daha önemlisi— eğer yaşadığı konut işine bağlı ise aynı zamanda konutundan çıkarılma tehdidiyle karşı karşıya kaldı, ki sanayi işçileri, madenciler vb. için konut durumu işe bağlıdır. 4 Kasım İ932'de Halk Komiserleri Konseyi ve Parti Merkez Komitesi, izinsiz işbaşında bulunmamayı önlemek üzere yeni bir kararname çıkardı. Bu defa, işçilere yiyecek ve diğer gereksinmelerin dağıtımı fabrika yöneticilerinin denetimine bağlanıyordu. 28 Aralık 1938 tarihli yasa ise, işe geç gelenleri, erken ayrılanları, öğle molasını gereğinden fazla uzatanları ve iş sırasında boş duranları hedefliyordu. Yasayı çiğneyenlere öngörülen ceza, bulunduğu kademeden daha geri seviyede bir işe transfer edilmek ve eğer aynı suç bir ay içinde üç defa ya da iki ay içinde dört defa işlenecek olursa, işten atılmaktı. Yasa hakkındaki bir resmi yoruma göre, işten atmaktan daha hafif cezalar, ancak işe geç kalmakta veya iş sırasında boş durmakta yirmi dakikayı aşmamış işçilere uygulanacaktı. Bu süre aşılacak olursa, o zaman işçinin derhal işten atılması gerekiyordu. Konutunu kaybetmenin yanı sıra, işten atılan işçileri bekleyen başka sorunlar da vardı. Örneğin, yalnızca sakatlık,


67 yaşlılık ve aile-bakım yardımları değil, aynı şekilde hastalık sigortasının miktarı da işçinin o işyerinde geçirdiği süreye bağlıydı. Bu yeni yasanın uygulanmasını sağlamak üzere, yasanın öngördüğü cezaları uygulamayan fabrika ye atölye müdürlerinin de işten atılması ve haklarında ceza davası açılması öngörülüyordu. Her şeye rağmen, daha üzerinden iki yıl bile geçmeden bu işten atma tehditlerinin, işçi darlığı nedeniyle, umulan sonucu getirmediği belli oldu ve sonunda cezalar değiştirildi. Böylece 26 Haziran 1940'tan, başlayarak, tek bir gün bile otoriteleri tatmin etmeyen bir nedenle işine gelemeyen her işçi, artık işten atılmak yerine, aynı iş yerinde altı aya kadar hapsedilmeden zorunlu çalışma ve ücretinin % 25'e kadar olan bir bölümünün kesilmesi cezasıyla karşılaşıyordu. Bu yeniden düzenlenmiş yasaya göre, fiziksel olarak çalışamaz durumda olmayan, bir eğitim kurumuna kabul edilmeyen ya da daha yüksek bir otorite tarafından özel izin almış olmayan hiç bir işçi, işinden ayrılamaz oldu. Tony Cliff Rusya’da Devlet Kapitalizmi. Sayfa 30-31-32 İşçi sınıfının ve köylülüğün zorla çalıştırılması, milyonlarca insanın kamplarda seferber edilmesi, süper sanayileşmeye hizmet etti. Üretim hızla arttı. 1937’ye gelindiğinde ağır sanayi üretimi 1928’e oranla en az üç kat daha fazla olmuştu. Kömür çimento üretimi üç kat, elektrik üretimi yedi kat artmıştı. Ulusal gelir 1937’de 96’3 milyar rubleye ulaşmıştı. Mehmet İnanç Turan Yıkıntının Tarihi ve Teorisi sayfa 80-81

SOVHOZ NEDİR ? Sovhozlar 1917 Ekim Sovyet Devrimi’den sonra, Kooperatif mülkiyetini gerçekleştiren kolhozların yanında devlet çiftlikleri olarak kuruldu. Sovhozlar, Tarım sanayisini gerçekleştiren tarım fabrikaları niteliğindeydi. Doğrudan tarımsal üretimin yanı sıra kolhozlara örnek olma işlevi de vardı. Traktör ve makina bakımından tam donanımlı, çok sayıda teknisyen, mühendis, tarım ve hayvancılık uzmanının çalıştığı çiftliklerdi. Yöneticileri devletçe atanır ve çiftliğin bağlı olduğu bakanlığa karşı sorumluydu. Sovhoz çalışanları, sürekli işçilerdi. Tarımsal üretimin elde


67 edildiği sovhozlar, 5 yıllık planlara bağlı olarak işletilirdi. Ortalama bir sovhoz 16.300 hektardır; bunun 5.300 hektarı ekilir. Bir sovhozda yaklaşık 62.000 hayvan, 57 traktör, 18 hasat makinası, 25 kamyon vardır. http://tr.wikipedia.org/wiki/Sovhoz

KOLHOZ NEDİR ? Kolhoz (колхо́з) , (коллективное хозяйство) kollektivnoye hozyaystvo (kolektif tarımcılık) kelimelerinin kısaltılmış halidir. Çoğulu kolkhozi. SSCB'nde tarım sektöründe örgütlenen "kollektif tarımla" uğraşan birlikler olarak tanımlanırlar. Toprağın mülkiyeti devlete ait olmakla beraber, 99 yıllığına sembolik bir rakamla köylüye kiraya verilir. Bunun dışında devlet çiftliklerinden oluşan ve toprağın tamamı doğrudan devlet eliyle işletilen Sovhozlar vardır. Kolkhoz çiftliklerine üye olan kişilere (eril) kolhoznik (ve dişi: kolhoznitsa) denilir. Kolhoz üyelerine emeklerinin nicelik ve nitelikleri temel alınarak ödeme yapılırdı; emeğin niteliği mesleğe göre belirlenirdi. Kolhozlarda toprak, üretim araçları ve hayvanlar kolhozcu köylülerin kooperatif mülkiyetindeydi. Ancak kolhoz arazinin yanı sıra her kolhozcu ailesinin kendisine ait bahçesi, tarlası ve birkaç hayvanı bulunabilirdi. Üretim merkezi planda öngörülen hedefler göz önünde tutularak yapılırdı. Kolhoz ürünleri belirlenen fiyatlar üzerinden devlet kuruluşlarına satılırdı. Plan hedefinin üstünde gerçekleşen ya da aile topraklarında üretilen ürünler, arz-talep kuralına göre işleyen kolhoz pazarlarına satılırdı. Kolhozlar seçimle iş başına gelen bir büro tarafından yönetilirdi. Büro, bir yıl için kolhoz başkanı seçerdi.

RUSYA’DA BÜROKRASİ - İŞÇİ DEMOKRASİSİ – SENDİKALAR – PARTİ - SİYASİ POLİS (ÇEKA) Rusya’da Lenin ve Stalin’den sonra o ülkenin başına geçen üçüncü kişi olan Kruşçev, anılarını kendi ülkesinde bastıramadığı için Time dergisinin


67 Moskova bürosu aracılığıyla ABD’de bastırır. Peki Rusya’da yayınlansaydı kıyamet mi kopardı ? 14 Ekim 1964'te yapılan Merkez Komitesi toplantısında, ileri yaşı ve bozulan sağlığı sebebiyle istifa eden Kruşçev parti birinci sekreterliği ve başbakanlık görevlerinden ayrıldı. Bu ayrılma aslında normal bir ayrılma değildir, bürokrasinin tepesindeki adamları isteğiydi. Kruşçev’e çağrı yapıldı ve çekilmesi gerektiği yoksa zorla uzaklaştırılacağı söylendi, tabi kruşçev’de bunun üzerine çekildi. Kruşçev, hayatının son yıllarını Moskova'daki evinde sessiz olarak geçirdi. Kuruşçev iktidardan çekilip Moskova’da ki evinde son yıllarını yaşarken anılarını kasetlere kaydettirir ve bu kasetlerin dökümlerini yaptırarak 1970’de ABD’de yayınlatır. Aynı zamanda Kuruşçev KGB’nin takibindedir ve KGB, Kuruşçev’in evine baskınlar yaparak kasetleri almak istemektedir. O sırada Kuruşçev kalp krizinden dolayı ameliyata alınmıştır. Oğlu kayıtları yapılmış ve önceden Time aracılığıyla baskıya gönderilmiş olan kasetleri KGB’ye teslim eder. Anılar basılmış ve Dünya kamuoyunun dikkatini çekmiştir. Rusya olaydan rahatsız olur ve kalp ameliyatı sonrası KGB tarafından Kuruşçev’e anıların kendisine ait olmadığını belirten bir metin imzalatılır. Kuruşçev, II. Dünya savaşında 1943’de Stalingrad’ı savunan kuvvetlerin başında bulunuyordu. Özellikle partiye genç yaşlarda katılmış ve yıllarca da partide çalışmıştır. Stalin’in cinayetlerini, kitle katliamlarını, insanları toplama kamplarına toplayarak yaptığı uygulamaları söylediğimizde, Stalinistler, hemen onun çok büyük bir adam olduğunu ve Rusya’yı Nazilerden kurtardığını söylerler ama bir başka kurtarıcı ve belki de asıl kurtarıcı olan Kruşçev’i hain ilan ederler. Şunu iyi görelim: II. Dünya savaşı asıl olarak emperyalistler arası paylaşım savaşıdır. Yani kaybedenler emperyalistler, kazananlar gene emperyalistlerdir. Savaş, sadece Almanya ile Rusya arasında yaşanmış bir savaş değildir ki. Üstelik Stalin, Hitler’le aynı emperyalist-sömürgeci ve yayılmacı bir çizgiyi savunup, anlaşma yaparak daha savaş başlamadan Polonya’yı aralarında paylaşmışlardır. Bu anlaşmanın bir gereği olarak Estonya, Letonya, Litvanya gibi küçük ülkelerin Stalin ve kuvvetlerine geçmesi sağlanmıştır.


67 Peki Rusya’nın en tepesinde görev almış Kuruşçev denilen bu kişi kendi ülkesinde özgürce anılarını yayınlayamıyorsa, sıradan bir kişi ya da bir işçi nasıl fikirlerini ortaya koyup yayımlayacak ? Bu ülke artık hapishanelerin hapishanesidir, zindanların zindanıdır. Peki Rusya bu yasakçılığıyla neyi saklıyor ? Neyi görmemizi engelliyor ? Eğer o engellenen şeyi göremezsek, öğrenemezsek Rusya’da neyin olup neyin olmadığını nerden bilelim ? Bu tür uygulamalar sonradan ortaya çıkmış uygulamalar değildi, devrimin başından beri vardı. Kurşçev, Brejnev, Gorbaçaov denilen liderlerin hepsi Stalin’in bir devamıdır. Onun kurduğu sistemin sürdürücüsü oldular. Stalin’in sopayla yaptığını onlar şekerle yapmaya çalıştılar o kadar. Ayrıcalıklı egemen bürokrasinin diktatörlüğüne bu liderlerin hiç birisi dokunmadı. Bolşevikler, Şubat devrimi sonrası, Ekim devrimi öncesi seçimlerde en güçlü oldukları dönemde işçilerin % 52’sinin oyunu almışlardı. Ama Moskova garnizonunun % 90 oyunu alırlar. İşçilerden gelen bu oyların sadece Bolşeviklerin politikalarının iyi olduğu için değildi. Bolşevikler emek kökenli gruplarla ve Troçki gibi Petrograd sovyeti başkanlığı yapmış önemli kişileri yanına aldığı için oy bazında güçlenmişti. Lenin daha fazla birlikler oluşturmaya çalışmışsa da parti buna karşı çıkmıştır. Ayrıca, Lenin ve Bolşevikler, “bütün iktidar sovyetlere” sloganının üzerinde durdukları için işçi sınıfından ve Sovyetlerin bileşiminden gelen destekler arttı. Ama devrim sonrasında bu işçi desteği ve farklı sol fraksiyonların desteği kaybolup gitti. Geriye Moskova garnizonundan gelen % 90 ordunun oyları kaldı. Devrimin dinamiği, öncesinde de, sonrasında da bu garnizonların askerlerine dayandı. Rusya’da devrim öncesi çarlık rejiminin en kuvvetli dayanağı olan Kara Yüzler (çarlığın, işkence, sorgu ve faili meçhul cinayetler işleyen karanlık örgütü) adındaki birimin kadrolarını yeni-devrimci rejimin siyasi polisi olan ÇEKA bünyesinde istihdam ederler. ÇEKA denilen bu örgüt işkence, sorgu, infazlar dahil her türlü faaliyeti gerçekleştirir. Haliyle 1917 Ekim devrimi darbe mi, yoksa bir sosyal devrim mi? Konusu, tartışılması gereken bir konudur. Ekim devrimi, Moskova ve Petrograd gibi o garnizonlarda ki askerlerin silahlarıyla ve o askerlerle Rusya’nın büyük şehirlerine el koydu. Bu el


67 koyma son derece kansız olmuştu çünkü oralarda karşı koyacak bir silahlı devlet gücü yoktu var olan silahlı devlet gücü de Bolşeviklerin adamlarıydı. Baltık denizinden, Van Gölüne kadar geniş bir cephede savaş halinde olan eski rejimin karşı-devrimci güçleri vardı. Onlarda devrimin arifesinde hızla devrimi bastırmak için cephelerden merkeze doğru yöneldiler. Devrim önce büyük şehirlerde iktidara el koyduktan sonra bu silahlı güçleriyle şehirlerden kırlara ve ülkenin bütününe yayılmaya çalıştı. İşçi ve köylülerin Bolşevik iktidarla yeni bir kazanımı olmamıştı. Sürekli hareketlilik halinde olan işçiler Şubat devrimin gerçekleştirip ikili iktidar durumu yaratmaktan başka, Bolşeviklerden önce yaz aylarında da eylemlilikler içinde olmuş ve komiteler kurarak iş yerlerine el koymak için bastırmışlardı. Bolşevikler Ekim devrimi sonrası kendiliğinden oluşmuş bu işçi komitelerini dışlayıp yerine parti bürokrasisini ve eski rejim döneminin teknokratlarını, fabrika müdürlerini ve patronlarını ikame ettiler. Bütün yetkileri bu eski rejimin çürümüş olan kadrolarına verdiler. Carmen Siriani’ye göre, az sayıda topraksız köylüde toprak elde etme gayretindeydi ama bu gayretler dilekçe vermek gibi barışçıl gayretlerdi. Emma Golman ve Rus devrim tarihinin en büyük yazarı E.H. Car’a göre ise, köylülerde 1917’nin bu iki devrimi arasında toprağa büyük ölçüde el koymuşlardır. Köylüler asıl 1861 sonraları Çarlığın baskısıyla serfliğin kaldırılmasından sonra biraz toprak sahibi olmuştu ama o sahip olmada karmaşık ve bir dizi borç ve yaptırım sorunlarıyla doluydu. Köylülüğün boynundaki boyunduruk başka biçimlerde devam etti. Bütün köylülük mülkiyet açısından aynı değildi ve toplumsal çıkarları da eşit değildi ama hepsinin ortak duruşu toprağa sahip olmaktı. Bolşevikler, devrim sonrası köylünün ürettiği ürünü kente getirip satmasına ve kentin ürettiği ürünü almasına engel olmuşlardır. Bunu da kırla kent arasına askeri müfrezeleri dikerek yapmaya çalışmışlardır. Bu yönteminde yürümediği ve ülke tam bir açlık, yıkım ve kaosla karşı-karşıya kaldığı için değişikliğe gidilmek zorunda kaldı. NEP (Yeni Ekonomik Politika) uygulamasına geçiş temelde köylülüğün direnişi karşısında geri adım atma ve uzlaşmaya gitmedir. Böylece köylü toprağı ekip kentleri ve ülke genelini doyurur hale gelmiştir.


67 Bütün Bolşeviklerin ortaklaşa söyledikleri şey şuydu: “Rus toplumu, Rus ülkesi, iktisadi olarak, kültürel olarak çok geri bir ülke ve toplumdur, kendi kendisini yönetmeyi beceremez, kendi kendisini yönetmeyi becerene kadar eski rejimin kadrolarından faydalanmalıyız” derler. Öyleyse bu çok geri olan toplum Şubat ve Ekim devrimini nasıl yaptı? Buraya mutlak suretle açıklık getirmek gerekiyor. Şubat devriminden sonra ortaya çıkan ikili iktidarın birisi Sovyetler hükümeti, diğeriyse burjuva hükümeti ve başındaki adam Kerenski’dir. Kerenski’ye ve hükümetine karşı General Kornilov tarafından darbe yapma teşebbüsünde bulunulur. Bu darbe girişimini Bolşevikler övünerek önlediklerini yazarlar. Güya yürüyüş ve protestolarla bunu başardığını yazarlar. Peki yıllarca illegalitede olan, dar grup, dar kadro örgütlenmesi yapan ve içlerine sadece profesyonel devrimcileri almış olan Bolşevikler nasıl önlemişlerdir bu darbe girişimini ? Herhalde nasıl ki Ekim devrimi % 90 oranında Moskova ve Petrograd gibi çarlık garnizonlarının potansiyeline dayanılarak yapıldıysa, bu askeri darbe girişimini de o garnizonlara dayanarak önlemiş olmaları gerekir. Bolşevikler o yıllarda yayınladıkları bildirilerinde, bildirilerin başına işçilere hitap ettikleri yerlerde mutlaka askerlere de hitap etmişlerdir. Sürekli bildirilerin üstünde ya da altında askerden bahsetmek, askerlere hitap etmek ne anlama gelmektedir ? Askerde Çarlığın, geçici hükümetin yani yıkılmaya çalışılan sistemin, düşmanın askerleridir. “Çar yönetimindeyken işçileri vurmuş generalleri atamaktan korkmuyoruz ve aralarından yüzlercesi haindiler, ne var ki, on binlercesi Kızıl Ordu’ya destek verdi. Onları yeterince çalıştıracak yetimiz yoksa komünizmi kuracak yetimiz olmayacaktır.” V. İ. Lenin, Aydın Kesim Üzerine, sayfa:178 aktaran M. İ. Turan Yaşanmamış Sosyalizm sayfa:119 İşte Lenin’den yaptığımız aktarma devrim sonrası durumun ne olduğunu açıkça gösteriyor. Eski rejimin, işçiyi sırtından vuran hainlerine kadar devlette, Kızıl Ordu’da görevler verilmiş.


67

“Söylemem gereken şudur ki: İşçi devleti bir soyutlamadır. Aslında sahip olduğumuz kendine özgü bir işçi devletidir. Birincisi, ülkeyi belirleyen işçi sınıfı değil köylü nüfusudur ve ikincisi, bu bürokratik olarak yozlaşmış bir işçi devletidir.” V. İ. Lenin, Ernest Mandel İktidar ve Para’dan aktaran M.İ.Turan Yaşanmamış Sosyalizm sayfa : 119 27 Mart 1922’de ki parti kongresinde Lenin’in söylediklerinden aktaralım: “Moskova’da sorumlu konumlardaki 4 bin 700 komünisti ele alırsak, bir de devasa bürokratik mekanizmayı, o kocaman yığını ele alırsak, bizim sormamız gerekir: Kim kimi yönetiyor ? Komünistlerin bürokratik yığını yönettiklerini söylemekten şüphe ederim. Gerçeği söylemek gerekirse onlar (komünistler) yönetmiyorlar, yönetiliyorlar.” Lenin, Speech In Opening The Eleventh Congress Of The R.C.P (B) March 27 1922, CW, Moskow: Progress, 1966, vol.33, p.188 – aktaran -S. Harun Yılmaz / Rusya’da Devlet Merkezli Sistem ve Bürokrasi / Versus Kitap / 2006 sayfa: 316 Burada kuruluşundan, yıkılışına kadar Rusya devriminin başına bela olan bürokrasiyi, Lenin’in baştan beri fark ettiği ve ona karşı mücadele etmek istediği anlaşılıyor. Ama bu var olan gerçeği değiştirmez. Lenin’de bu gerçeği değiştiremedi. Bürokrasi devrimin ilk günlerinden beri vardır ve giderekte muazzam bir şekilde yükselir ve Rusya’da egemen sınıf haline gelir. Burada bir kez daha söylemeliyiz ki, iyi niyette olsa, gerçeği görmüşte olsa Lenin yazdığı, söylediği şeyleri hayata geçirememiştir. Lenin’den aktarmaya devam edelim. “Dördüncü hata devlet aygıtımıza aittir. Eski devlet aygıtını miras aldık, bu da bizim felaketimizdir. Devlet aygıtı çoğu zaman aleyhimize çalışmaktadır. Olaylar şu şekilde cereyan etmiştir; 1917’de iktidarı ele geçirdiğimiz zaman, devlet aygıtı bizi sabote etmiştir. O zaman çok korktuk ve onlara, “lütfen geri gelin” dedik. Geri geldiler ve felaket o zaman başladı. Şimdi çok geniş bir memur kitlemiz var ama bu personeli


67 üretken hale sokacak bilgili elemanlardan yoksunuz. Tepede, devlet iktidarını elimizde bulundurduğumuz yerde, çoğu zaman aygıt iyi kötü işlemektedir. Oysa temelde onlar idare etmekte, çoğu zaman aldığımız kararların aleyhine davranmaktadırlar. Yanılmıyorsam, tepede bizlerden birkaç bin ya da fazla insan vardır. Oysa tabanda, tabanda çarın ve burjuva toplumun bıraktığı, aleyhimize bilinçsiz, zaman zamanda bilinçli çalışan yüz binlerce eski memur vardır. Kısa bir sürede buna çare bulmak olanaksızdır. Aygıtı daha iyi bir biçime sokmak, değiştirmek ve ona yeni güçler katmak için uzun yıllar çalışmalıyız.” V.İ.Lenin, III. Enternasyonal Konuşmaları, s-162-163 aktaran Mehmet İnanç Turan, Yaşanmamış Sosyalizm s-118 Bürokrasiye karşı mücadelesinde Lenin, partiyi bürokrasinin üzerine sürmüştür ama bu, partinin de bürokratlaşmasına yol açmış ve bürokrasi sorunu daha büyük bir sorun haline gelmiştir. Devlette silahlı ya da silahsız bürokrasi şiştikçe şiştiği gibi Partide de muazzam bir bürokrasi gelişir. Bürokrasinin partideki yapısını ve ayrıcalıklarını Ernest Mandel’den aktaralım: “Komünist partisindeki tam zamanlı memurlar aygıtı 1919’da sadece 700’den 1922’de 15.300’e ve birkaç yıl sonra 100.000’den fazlaya sıçradı. Başlangıçtaki 700 kişi üyelerce seçilirken, 15.300 kişi merkez tarafından atanıyordu ve sadakat ve iş güvencelerini parti sekreterliğine ve onun genel sekreteri Y.V.Stalin’e borçlu bir müşteri yapısına dönüştürülmüşlerdi. Parti azamisi ilkesini yasalarını çiğneyerek ihlal eden Stalin, toplam ücretleri 1923-24’te ortalama işçi ücretinin on katına varan aygıt üyelerine, hiyerarşik biçimde farklılaşmış parasal ve parasal olmayan avantajlar dağıtmaya başladı. Otuzlu yılardan itibaren bu maddi ayrıcalıklar devasa bir çapta kurumlaştırıldı: Şişkin gelirler, özel mağazalar, hafta sonu dinlenme evleri (daçalar), hastanelerde özel odalar, harika çocuklar için okullar şeklinde kamufle edilen özel eğitim, yabancı ülkelerde gezi yapma hakkı vs. Ernest Mandel, İktidar ve Para, s.100-101 Ayrıcalıklı, kendisini egemen sınıf olarak örgütlemiş olan bürokrasinin nasıl bir konumda olduğuna dair birazda Simon Sebag Montefiore’dan örnek verelim.


67 “Sovyet elitine ‘aristokrat’ demek ironik bulunabilir, fakat onlar daha çok, ayrıcalıkları tamamen sadakatlerine bağlı olan feodal hizmet soylularına benziyorlardı.” [Simon Sebag Montefiore, Stalin: Kızıl Çar’ın Sarayı (Biyografi, İkinci Kitap), çev: Yavuz Alogan, İthaki, 2013 - s. 55 aktaran Gün Zileli-http://www.gunzileli.com/] “Her lidere Kremlin kantininden yiyecek sepeti ve GORT (hükümet) mağazalarından özel tayın veriliyordu. Fakat onlar, teşvik primi alan bankerler gibi nakit halinde gizli ödenekler ya da kahverengi bir zarf içinde para, tatil kuponları ve paketler de alıyorlardı.” [Simon Sebag Montefiore, Stalin: Kızıl Çar’ın Sarayı (Biyografi, İkinci Kitap), çev: Yavuz Alogan, İthaki, 2013 - s. 55 aktaran Gün Zilelihttp://www.gunzileli.com/] “Bolşevik ana babalar kendi çocuklarını büyütmüyorlardı. büyütenler dadılar ve özel öğretmenlerdi.” [Montefiore, s. 71] Sebag Montefiore, Stalin: Kızıl Çar’ın Sarayı [Biyografi, İkinci çev: Yavuz Alogan, İthaki, 2013 - s. 71 aktaran Gün http://www.gunzileli.com/ ]

Onları Simon Kitap), Zileli

“Yönetici ailelerin çoğu Volga Almanları’nı hizmetkâr ve dadı olarak istihdam ediyordu.” [Simon Sebag Montefiore, Stalin: Kızıl Çar’ın Sarayı (Biyografi, İkinci Kitap), çev: Yavuz Alogan, İthaki, 2013 - s. 181 aktaran Gün Zilelihttp://www.gunzileli.com/ ] “ ‘Dükkânlarda hiçbir şey yokken neden fiyatları %100 artırıyoruz’ diye soruyordu Marya Svanidze, günlüğünde. Plan hedeflerine ulaşanlara madalya verilirken pamuk, keten, yün nerede? Ve özel daçaların inşası… muhteşem evlere ve dinlenme mekânlarına çılgınca para harcanıyor?’ “ [Simon Sebag Montefiore, Stalin: Kızıl Çar’ın Sarayı (Biyografi, İkinci Kitap], çev: Yavuz Alogan, İthaki, 2013 - s. 221 aktaran Gün Zilelihttp://www.gunzileli.com/)


67 “Lider çocuklarının çoğu 175 (YA DA 110) Numaralı Okul’a gidiyorlardı. Babalarının şoförleri onları Packard ya da Buick marka arabalarla okula bırakıyordu. Bu durum, Batı’da okul kapılarında bekleyen Roll-Royce’lar kadar sıkıntı verici olabiliyordu. Mikoyanlar arabanın çocukları son yarım kilometreyi yürüyebilecekleri bir mesafede bırakmasında ısrar ediyorlardı.” [Simon Sebag Montefiore, Stalin: Kızıl Çar’ın Sarayı (Biyografi, İkinci Kitap], çev: Yavuz Alogan, İthaki, 2013 - s. 249 aktaran Gün Zilelihttp://www.gunzileli.com/] “Abakumov, Moskova’da spor İtalyan arabalarla dolaşıyor, Göring tarzı bir müsriflikle Almanya’yı yağmalıyor, büyük bir alışveriş mağazasını dolduracak miktardaki antika hazineleri getirtmek için Berlin’e uçak kaldırıyordu. Kendisi de Alman film yıldızı ve uluslararası gizemli bir kadın olan Olga Çehova’yla aşk ilişkisini sürdürmek için Berlin’e uçuyordu… Stalin’in kurmayları yolsuzluğa batmışlardı. Lüks bir yiyecek, içecek ve malikâne imparatorluğunu yöneten vezir Vlasik, hovarda ressamlar, cani çekistler ve zevk düşkünü bürokratlardan oluşan bir tayfayla birlikte resmi dinlenme evlerinde fahişelerle eğleniyordu. Limuzinler, kendilerine apartman daireleri verilen ‘metresler’e, havyar, Kızıl Meydan resmi geçitleri ve futbol maçları için bilet taşıyordu.” [Simon Sebag Montefiore, Stalin: Kızıl Çar’ın Sarayı (Biyografi, İkinci Kitap), çev: Yavuz Alogan, İthaki, 2013 - s. 518 aktaran Gün Zilelihttp://www.gunzileli.com/] “Stalin’in adamları varlıklarını artık incelikli bir ayrıcalıklar serasında sürdürüyorlardı. Büroları mükemmel İran halıları ve büyük yağlıboya tablolarla süslüydü. Evleri saray gibiydi. Moskova şefi artık Grand Dük Sergey Aleksandroviç’in sarayının tamamını işgal ediyordu… Stalin… 27 Şubat 1945’te ‘bu saraylara çekidüzen verin’ diye yazdı Beria’ya. Onları, ‘sorumlu emekçiler için hazırlayın.’ … Böylece yöneticiler ve çocukları MBG 9. Şube aracılığıyla bu saraylarda kendilerine yer ayırtmaya başladılar. Stepan Mikoyan, Vorontsov’un sarayında balayına çıkarken, Stalin de Livadya’da tatil yapıyordu… Liderler, Stalin’in emriyle Amerikan Packard’ları örnek alınarak imal edilen zırhlı ZİS limuzinlerle


67 dolaşıyorlar; Çekistlerden oluşan bir ‘kuyruk’ siren çalarak onları izliyordu.” [Simon Sebag Montefiore, Stalin: Kızıl Çar’ın Sarayı (Biyografi, İkinci Kitap), çev: Yavuz Alogan, İthaki, 2013 - s. 520 aktaran Gün Zilelihttp://www.gunzileli.com/] “Politbüro kadınlarının artık kendi moda tasarımcıları vardı. ‘En tepedeki on aile’ özel bir MGB şubesinin denetiminde Kutuzovskiy Prospekt’te sanatını icra eden bir atelier’ye (stüdyo) gidiyor, burada Abram (Nina Huruşova’ya göre Danyat İgnatoviç) Lerner ve Nina Adjubey erkeklere takım ve kadınlara elbise tasarlıyorlardı.” [Simon Sebag Montefiore, Stalin: Kızıl Çar’ın Sarayı (Biyografi, İkinci Kitap), çev: Yavuz Alogan, İthaki, 2013 - s. 520 aktaran Gün Zilelihttp://www.gunzileli.com/] “Polina elli kişilik maiyetiyle seyahat ettiği resmi bir uçakla ‘süslü giysiler içinde ve kürklere bürünmüş olarak’, kızı ise omuzlarında bir ‘mink etol’ olduğu halde sık sık Karlsbad’i ziyaret ederlerdi. Polina’nın ‘gerçek bir Bolşevik prenses’ olan kızı Svetlena, seçkin çocuklarının okuduğu Dış İlişkiler Enstitüsü’ne özel bir şoförün kullandığı arabayla götürülür, ardında bir Chanel No 5 kokusu bırakarak içeri girer, ‘her gün yeni bir elbise giyerdi.’ “ [Simon Sebag Montefiore, Stalin: Kızıl Çar’ın Sarayı (Biyografi, İkinci Kitap), çev: Yavuz Alogan, İthaki, 2013 - s. 521 aktaran Gün Zilelihttp://www.gunzileli.com/] “Stalin her lider için araba seçmeyi sürdürerek bu ayrıcalıkları denetliyordu. Bu denetimin bir sonucu olarak, Jdanov zırhlı bir Packard, normal bir Packard ve bir ZİS 110; Beria, zırhlı bir Packard, bir ZİS ve bir Mercedes alırken; Poskrebişev bir Cadillac ve bir Buick’le yetinmek zorunda kaldı.” [Simon Sebag Montefiore, Stalin: Kızıl Çar’ın Sarayı (Biyografi, İkinci Kitap), çev: Yavuz Alogan, İthaki, 2013 - s. 521 aktaran Gün Zilelihttp://www.gunzileli.com/] “Stalin sayısız devlet daçasının her birinde kalmıştı, fakat düzenli olarak, Moskova çevresindeki beş daçayı, Kırım’da iki imparatorluk sarayı dâhil


67 çeşitli daçaları, Gürcistan’da üç, Abhazya’da yaklaşık beş daçayı kullandığı görülür. Beraberindeki insanlara ayrılmış en az on beş daça vardı.” [Simon Sebag Montefiore, Stalin: Kızıl Çar’ın Sarayı (Biyografi, İkinci Kitap), çev: Yavuz Alogan, İthaki, 2013 - s. 534 aktaran Gün Zilelihttp://www.gunzileli.com/] Savaş sırasında Rus basınında, hükümete milyonluk borçlar veren kimselerden söz eden haberler çıkmıştır. "Sovyetler Birliği'nin Dostları" bunu şöyle açıklar: "Sovyetler Birliği'nde milyoner, rublelerini kendi emeğiyle ve Sovyet Devleti'ne ve halkına hizmetleriyle kazanmıştır."Bu açıklamayı inceleyecek olursak, 1940'ta bile tüm işçilerin ve personelin ortalama geliri ancak 4,000 ruble olduğuna göre, bir milyon ruble toplamak için ortalama bir işçinin 250 yıl çalışması ve bu arada kendine tek bir kuruş harcamaması gerektiğini görürüz. Sovyet milyoneri, sadece faiz olarak her milyonuna yılda 50,000 ruble alır, ki bu bile herhangi bir işçinin gelirinden kat kat fazladır.” Tony Cliff, Rusya’da devlet kapitalizmi sayfa – 75-56 “Rus toplumunda ayrıcalıklılar ve paryalar ayrışmasının belki de en açık örneği, hükümet emeklilik sistemidir. Eğer asker olmadan önce işçi ya da personel olarak çalışmış olan bir er ölecek olursa, ailesi ayda 52.5 ile 240 ruble arasında bir emeklilik ödeneği alır. Eğer önceden işçi ya da personel olarak çalışmamışsa, ailesi, bakıma muhtaç durumda bulunan kimse sayısına bağlı olarak 40, 70 ya da 90 ruble alır. Kırsal bölgelerde oturanlar bu rakamların sadece %80'ini alırlar. Buna karşılık, ölen bir albayın ailesi ayda 1,920 ruble alır. İş kazasında ölen bir işçinin muhtaç durumdaki ailesi en fazla ayda 200 ruble alır (bazı istisnai durumlarda bu rakam 300 ruble olabilir). Öte yandan, bazı ayrıcalıklı kimseler, aile reisi öldüğünde büyük toplu para alırlar. Yüksek Sovyet üyesi M.F.Vladimirski öldüğünde, dul eşine 50,000 ruble toplu para ve hayat boyu ayda 2,000 ruble ödenek, kız kardeşine ise hayat boyu ayda 750 ruble ödenek verilmiştir. General V.A. Yuskeviç öldüğünde dul eşine 50,000 ruble toplu para ve hayat boyu ayda 2,000 rublelik ödenek bağlanmıştır. Gazeteler buna benzer örneklerle doludur.” Tony Cliff, Rusya’da devlet kapitalizmi sayfa - 75


67

Tekrar başa Ekim devriminin gerçekleştiği yıllara dönelim. Bolşevikler, iktidara geldikten sonra ÇEKA’yla kurdukları baskı ve terörle sosyal uyanış halinde ayağa kalkmış olan kitlelerin, ekonomik-demokratik-siyasi mücadelelerini, kendi kendilerini yönetme inisiyatifini bastırmıştır. ÇEKA, tam adıyla Tüm Rusya Olağanüstü Komisyonu, şüphesiz Bolşevik rejimin en karanlık kurumudur. Bolşeviklerin iktidarı almalarının hemen ardından, karşı-devrime, sabotaj ve spekülasyona karşı mücadele amacıyla kuruldu. Başlarda İçişleri Komiserliği, Sovyetler ve Komünist Partisi’nce kontrol edilen ÇEKA, zamanla tüm Rusya’nın en güçlü örgütü haline geldi. ÇEKA bugün devlet içinde bir devlet değil, devlet üzerinde bir devlettir. En ücra köyüne kadar bütün Rusya bir ÇEKA ağıyla sarılmış durumdadır. Devasa bürokratik sistemin her bölümünün, tanrısal kudreti ile Rus halkının ölüm kalımı konusunda karar veren kendi Olağanüstü Komisyonu mevcuttur. ÇEKA’nın yarattığı cehennemi tüm dehşetiyle dünyaya anlatabilmek için Dante olmak gerekirdi: Kendi maşaları üzerinde yarattığı bayağılaştırıcı, kişilik yıkıcı etki; Rusya’ya yaydığı dehşet, güvensizlik, nefret, acı ve ölüm korkusu. Emma Goldman Rus Devriminin Çöküş Nedenleri sayfa 12 Tüm Rusya Olağanüstü Komisyonu’nun başı (ÇEKA) Dzerjinski’dir. Başkanlığın diğer üyeleri gibi o da denenmiş bir “komünisttir”. Kamuya açık bir raporda şöyle diyor Dzerjinski: “Biz örgütlenmiş dehşetin temsilcileriyiz… Biz Sovyet rejiminin düşmanlarını terörize ediyoruz. Ev arama, mala ve sermayeye el koyma, gözaltına alma, soruşturma yapma, suçlu olduğuna inandıklarımızı yargılama ve cezalandırma ve idam cezası verme yetkisine sahibiz.” Başka bir deyişle, ÇEKA aynı zamanda muhbir, polis, hakim, gardiyan ve cellattır. Emma Goldman Rus Devriminin Çöküş Nedenleri sayfa 12 Örneğin ÇEKA’nın haftalık yayın organının üçüncü sayısındaki bir yazıda işkencenin zorunluluğu savunuluyor: “Bu kadar duygusallık yeter”


67 başlığını taşıyan yazıda kelimesi kelimesine şunlar söyleniyor: “-Rusya’nın düşmanlarına karşı mücadelede, onları itiraf ettirmek ve sonunda başka bir dünyaya göndermek için işkenceyi kullanmak zorunludur.” Emma Goldman Rus Devriminin Çöküş Nedenleri sayfa 13 Söz konusu başarılı çalışmalarından dolayı ÇEKA’nın başında olan -”Dzerjinski’ye açık bir teşekkür mesajı gönderildi ve bu mesaj Pravda’da yayımlandı. Petrograd Sovyeti’nin toplantılarının birinde Zinovyev, Dizerjenski’yi, “kendini devrime adamış bir aziz” ilan etti.”Emma Goldman Rus Devriminin Çöküş Nedenleri sayfa 14

Rusya’da bürokrasinin ortaya çıkmasında ve iktidara el koyan bir sınıf haline gelmesi hem sistemle ilgili hem de Bolşevik partideki durumla ilgilidir. Sistemle ilişkisi şöyle Rusya Avrupa’nın kapitalist ülkelerine göre son derece geri bir durumdadır. Bu geriliği iktisadi yapısında yatıyor. Bolşevikler devrimi yapmayı göze aldıklarında Rus devriminin Avrupa’ya yayılacağını ve Avrupa devrimleriyle dayanışma içinde hem kendi sosyalizmini kuracak hem de Dünya devriminin gerçekleşmesine etki edeceklerdi. Bu gerçekleşmedi. Rusya, Brest-Litovsk anlaşmasıyla geriye çekilmeye başladı. Bu aslında rejimin yıkılma tehlikesi yaşadığı için böyle oldu. Anlaşmada Alman’lara çok büyük tavizler verdiler. Dünya devrimine etki etmek için Lenin, orduda ki asker sayısını 5.5 milyona kadar çıkardı. Ancak bu orduyu da, kentlerde ki çalışan nüfusu da besleme sorunları ortaya çıkınca ordunun yarısını terhis etmek zorunda kaldı. Lenin, son yıllarında bürokrasiye karşı bir muhalefet lideri gibi mücadele başlatır ama hiçbir etkisi olmaz. Adeta boşluğa, görünmeyen düşmana karşı kılıç sallayan birisi durumuna düşer. Lenin Ağustos 1918’de bir sayım yaptırır. Buna göre Moskova merkezde, 231.000 kişinin bürokrat olarak çalıştığı ortaya çıkar. Azaltmak için büyük gayretler gösterildikten sonra tekrar Ekim 1922’de bir sayım daha yaptırır bu defa rakam 243. 000 kişidir.


67

Bürokrasi yıllar içinde büyümeye devam eder. Ülke genelini göz önünde bulundurursak, 1928’de 3.974.836 bu rakam çalışanların % 4.8’ini oluşturmaktadır. 1939’da ise 13.821.452 rakamına ulaşarak çalışanların %15.5’ine ulaşmıştır. -S. Harun Yılmaz / Rusya’da Devlet Merkezli Sistem ve Bürokrasi / Versus Kitap / 2006 Sayfa : 342 Bu yıllar (1928-1936) arası dönem, aynı zamanda Rusya’da sanayileşme, kalkınma dönemidir. Sanayileşme ve kalkınma da bürokrasiyi büyütmektedir. Ekonomiyle siyaset arasında ki bu boşluğu burjuvazinin yerini şiştikçe-şişen bürokrasi doldurmaktadır. Bu dönem toplumda büyük gerilimlerde yaratmıştır ve bürokrasi elbette olağanüstü bir projeyle boğuşmuştur. Bürokrasi aynı zamanda partiye yayılmakta, parti de bürokrasiye doğru yayılmaktadır. Bu birbirini etkileyen bir döngüdür. Bürokrasiye girmek ve yükselmek isteyen kişi partiye giriyor, partideki kişide bürokrasiye katılarak yeni bir formasyon kazanıyor. Bolşeviklerin devrim öncesi uygulaya geldikleri demokratik merkezcilik anlayışı devrimden sonra terk edilip bunun sadece merkeziyetçilik kısmı uygulamaya sokulur. Buna göre parti sekreterleri, seçim sistemi bir kenara bırakılarak bölgelerde, illerde, ilçelerde atamayla görevlendirilir. Belki önceleri geçici olarak düşünüldü ama bu yöntem kalıcı hale getirildi. 11. ve 12. parti kongreleri arasında (1922-1923) 10.000 kişinin bu şekilde ataması yapılmıştır. Herkesin atamalara ve yukarıya doğru baktığını düşünürsek bu merdivenin tepesinde parti genel sekreterinin olduğun görürüz. O sekreterde Stalin’den başkası değildir. Böylece parti genel merkezi tabandan büyük bir kopuşu yaşar ve tabana hesap vermediği gibi ona alabildiğine yabancılaşır. İşte partide bürokratlaşma buralarda başlar. Bürokraside çalışan kadrolar hem işlerinde yükselmek, hem de kendilerinin aleyhine olabilecek siyasi ve ekonomik tehlikelerden korumak için hızla partiye katılır. Böylece parti hem bürokratlaşır, hem tabandan uzaklaşıp yabancılaşır hem de bir menfaat kapısı haline gelir.


67

Peki bunun çözümü nerededir ? Çözüm işçi demokrasisi kurmak, eleştiri - öz-eleştiri mekanizmasını sağlıklı bir şekilde işletmek, herkesin hesap verebilmesini, gereğinde görevinden geriye çağırmak ve özgürce eleştirilebilmesini sağlamak, işçiyi hayatın her alanında egemen yapmaktır. Bu olmadığı zaman böyle bürokrasi gibi başkaları gelip egemen oluyor. Buna karşı Bolşevik partide tartışmalar-öneriler olur, ama bu öneriler ret edilir. Önerileri getirenler işçi muhalefeti çevresindendir. İşçi muhalefeti, sendikaların ekonomide, partide, iktidarda alt yapıda-üst yapıda egemen olması gerektiğini ileri sürer ama Lenin ve Bolşevik partinin üst kadroları bunu kabul etmezler. İşçi muhalefeti çevreleri, partiye doldurulan çıkar çevrelerinin ve eski rejim artıklarının ayıklanmasını isterler. Bunun için partide üyeliklerin güncellenmesini, yeni, devrimden sonra üye olanların üyeliklerinin gözden geçirilerek kaydedilmesini öne sürerler. Burada da görüyoruz ki işçi sınıfı devlette, partide, ekonomide egemen değil. Bu sistemin adına proletarya iktidarı, proletarya diktatörlüğü diyemeyiz. Sistemi sınıfın adına kuvvet kullanarak yönetmek ve sınıfı her türlü iktidar olanağından dışlamak ve ÇEKA denilen örgütü kurup toplumu işkence ve infazlarla terörize etmek işçi iktidarı, işçi demokrasisi falan değildir. Kollontay ve Şilyapnikov’un, başını çektiği İşçi Muhalefeti grubu öz olarak şunun yapılması gerektiğini ileriye sürerler: “ülkenin üretici güçlerinin yeniden inşası ve geliştirilmesi yolunda; partinin, postu partiye sermiş olan tüm yapancı unsurlardan arındırılması yolunda; partinin faaliyetlerinin düzeltilmesi yolunda; demokratik ilkeye dönüş, parti içinde eleştiri ve düşünce özgürlüğü yolunda, sendikaların şahsında yükselen sınıfın yaratıcı inisiyatifi!” Aleksandra Kollontay Rusya’da İşçi Muhalefeti sayfa : 67 Ayrıca sendikaların bir işçi örgütleri olarak Rusya’da hiçbir etkisi yoktur. Sadece adı vardır kendisi yoktur. Böyle olmasını da Bolşevik liderlerin kendileri istemektedirler. Troçki, sendikaların pozisyonu için onları devletin basit birer kurumu ve başındaki adamları da devletin basit birer


67 memurlar olması gerektiğini, dahası Kızıl Ordu’da uyguladığı emir-komuta zincirinin benzerini fabrikalarda ve sendikalarda uygulanmasını savunur. Diğer Bolşevik önderler de çok az farkla Troçki’nin görüşlerine yakın dururlar. Rusya’da sendikalar, Bolşevik rejimin yerleşmesinden daha önce işçi sınıfının çaba ve taleplerinin örgütlü ifadesiydiler. Bunun sonucu olarak Rus sendikalarının Temmuz 1917′deki üçüncü kongresinde toplam 1.475.425 üyeyi temsilen 210 delege yer almıştı. Sendikaların görevi konusundaki tartışma 1920 sonlarında başladı ve kısa süre sonra komünist partisi içinde bile bu önemli konuda çok çelişkili yaklaşımların olduğu ortaya çıktı. Sendikaların kaderinin kararlaştırılacağı bu sıcak tartışmalara bütün komünist liderler katıldı. Ortaya atılan tezler dört ana çizgiyi temsil ediyorlardı. Lenin ve Zinovyev’in başında olduğu ilk gruba göre, “proleterya diktatörlüğü altında sendikaların sadece tek görevleri vardır: komünizmin okulu olmak.” İkinci grubun temsilcisi olan Riyazanov ve taraftarlarına göre sendikalar görevlerini işçilerin forumu ve ekonomik anlamdaki koruyucuları olarak devam ettirmeliydiler. Üçüncü yaklaşım sadece askeri kategorilerle düşünebilen, askeri deha Troçki’nin çizgisiydi ve sendikaların zaman içinde kendilerini endüstrinin yönetici ve denetleyicileri olarak geliştireceklerini, ancak bugün sendika yönetiminin askeri yöntemlere göre belirlenmesi gerektiğini savunuyordu. Troçki, iktidardan uzaklaştırıldığı 1926 yılına kadar ekonominin askerileştirilmesini, sendikaların devletleştirilmesi gerektiğini savunur. Ancak iktidardan uzaklaştırıldıktan sonra bu düşüncelerini değiştirir. Sonuncu ve en önemli yaklaşım Kollontay ve Şilyapnikov’un sözcülüğünü yaptıkları, işçilerin gerçek düşüncelerini temsil eden ve onlar tarafından desteklenen “işçi muhalefetiydi”.


67 Bu muhalefet, sendikaların askerileştirilmesinin, işçilerin ülkenin iktisadi olarak yeniden inşasına olan ilgilerini körleştirdiğinde ve onların yaratıcı yeteneklerini felç ettiğinde ısrar ediyor ve kitlelerin bürokratik devletin ve onun çürümüş bürokrasisinin boyunduruğundan kurtarılması ve halk güçlerinin yaratıcı etkinliğine fırsat verilmesi gerektiğini savunuyordu. İşçi Muhalefeti, Ekim Devriminin kitlelere, tüm endüstriyel hayatın denetimini ellerine almak imkanını vermek için yapıldığını savundu. Kısacası İşçi Muhalefeti, Rus işçilerinin aktif kısmı arasında biriken protestonun ve genel memnuniyetsizliğin sözcüsüdür. Sovyetlerin özü boşaltılmış, ülke ekonomisi Troçki’nin gözde sloganının egemenliğine terk edilmişti : “iş, düzen, disiplin” sloganı, Kızıl Ordu’nun devasa bir eklentisinden başka bir şey değildi. Emekçilerin yaratıcı inisiyatifi üzerine sünger çekilmiş tepedeki yöneticilerin güveni, eski rejimden devralınan uzman ve teknisyenlere yönelmişti. [Aleksandra Kollontay Rusya’da İşçi Muhalefeti sayfa : 23] Kollontay’ın aynı eserine göre, Troçki’nin, 16 Aralık 1919’da yazdığı “savaştan barışa geçiş üzerine tezler” adlı çalışması MK’de onaylanmamış ama Buharin tarafından yanlışlıkla 17 Aralıkta Pravda’da yayınlanmıştı. Bu olay bir sorun yaşatsa da Troçki tezlerinden geri durmadığı onu “Terörizm ve Komünizm” adlı eserinde (Temmuz 1920) daha da ilerletmiştir. Devamla bu tezlerini III. Sendikalar kongresinde daha da geliştirdi. Bu görüşlerin içeriği şuydu: Kollontay’dan aktaralım: İnsan tembel bir hayvandır; onu zora başvurarak çalıştırmak gerekir. Troçki bu amaçla iç savaş sırasında yetkinleştirdiği askeri örgütlenme şemasını daha da geliştirdi ve emeğin askerileşmesi kavramını keşfederek bu modeli ekonominin yeniden yapılanması sürecine uyguladı. Emeğin askerileşmesinin temelini oluşturan zorlayıcı yönetsel önlemlere başvurulmadan kapitalist ekonominin yerine sosyalist ekonominin ikame edilmesi kof bir laftan başka bir şey olmayacaktı. [Troçki Terörizm ve Komünizm, Paris, 1963 s:213] Aktaran Aleksandra Kollontay Rusya’da İşçi Muhalefeti sayfa : 27] Bu kuramsal yaklaşım, pratikte de konacaktır. Demiryollarının yeniden örgütlenmesi görevi Troçki’ye verildiğinde, Eylül 1920’de Tsektran’ı


67 (demiryolları idari merkez birliği) kurdu. Kızıl Ordu’nun şefi, düşüncelerini uygulamaya başladığında yükselen tepkilere karşı Merkez Komite’nin de onayını alarak sert önlemlere girişti; sendikaların seçilmiş yöneticilerini kapı dışarı ederek verilen emirleri harfi harfine yerine getirmeye hazır yenilerini seçtirdi. Katı bir askeri çizgiye bel bağlayarak “Rusya’nın bürokrasi fazlalığından değil, tam tersine eksikliğinden zarar gördüğünü” savunmaktaydı. Stalin birkaç yıl sonra ona bu talihsiz cümleyi hatırlatmayı ihmal etmeyecekti. [Aleksandra Kollontay Rusya’da İşçi Muhalefeti sayfa : 28] Aleksandra Kollontay, bu tartışmalı günlerde eleştirilerini hep Troçki üzerinde yürütür ama Troçki’nin ileri sürdüğü sertlik politikaları, Stalin’in tek başına bir despot gibi iktidara el koyduğu yıllarda yaptığı sertlikler, korkunç boyutlarda iç ve dış komünist katliamları, büyük temizlikler, işçi sınıfını ezme, pasaport sistemi getirme, köle kampları kurma, ülkeyi büyük bir hapishaneye çevirme yanında hiç kalır. Elbette yukarıda ki önermelerinde Troçki hatalı olabilir ama onun görüşlerine Lenin hep sıcak bakmıştır, Troçki de Lenin’in görüşlerine sıcak bakmıştır. Devrim sonrası bütün ağır görevlerin başına Troçki verilmiştir. Yani Troçki’nin önerilerini eleştirmek bir anlamda Leninizmi eleştirmektir. Troçki’yi bütün ağır sorumlulukların altına Lenin sokmuştur. Geçmişte yıllarca birbirlerini ideolojik olarak kıyasıya eleştirmiş olan bu yoldaşlar devrim sonrası çok büyük bir birliktelik kurmuşlardır. Kollontay’ın yukarıda yaptığımız alıntıları bizlere bırakmış olması, o dönemi anlamamız için çok önemlidir. Kollontay, Stalin uygulamalarını da objektif olarak yazsaydı çok iyi olurdu. Ancak, Kollontay, bu yazıları yazmasına yol açan olaylardan sonra politikadan, ülkeden uzaklaşır ve adından bahsettirmez ve uzun yıllar dışişlerinde görevli kalır. İsveç’te görevdeyken sürgün Troçki’nin o ülkeye kabul edilmesini engeller. Bu da Kollontay’ın, Troçki’ye karşı Stalin tarafında durduğunu gösteriyor. Bundan dolayı olsa gerek Stalin’in 1917’nin devrimci kadrolarından kurşuna dizdirmediği tek kişi o oldu. Her şeye rağmen Aleksandra Kollontay’ın, Rusya’da İşçi Muhalefeti adlı eserini yazmış olması, o dönemi anlamamız için çok önemli bir kaynak.


67 Devam edelim, Troçki, Lenin’in ölümünden hemen sonraki yıllar içinde büyüyen-güçlenen bürokrasiyi sert bir şekilde eleştirmeye başlar ama artık iktidardan adım adım uzaklaştırılmaktadır. Kendisini kimse dinlemez. Tartışmalar sonunda Lenin ve Zinovyev zaferi kazanıyor ve sendikalar gelecekte de “komünizmin okulları” olarak kalıyorlardı. Peki ama işçi sınıfının eğitilmesi ve ülkeyi yönetebilir hale gelmesi ne kadar zaman alacak ? Orası belirsiz. İşçi sınıfının, eğitimi 1990’larda ki yıkıntıya kadar herhalde hiç tamamlanmadı. Tamamlanmadığı içinde yönetici olamadı. İnsan beş yıl ilkokula gider, üç yıl ortaokula, üç yıl liseye, dört yıl üniversiteye, iki+iki yılda uzmanlığa gitmiş olsa 19 yılda profesörlüğe yükselir ama Rusya’da bu eğitim 97 yılda gerçekleşmiyor. Sistem yıkılıp gidiyor ama işçi sınıfı hala aynı yerde. Eh ne diyelim iyi eğitimler demekten başka bir söz bulamıyoruz. Lenin’i bu konuda bir yere kadar mazur görebiliriz çünkü son yıllarında hem ağır bir hastalıkla mücadele etti, hem de partide ve iktidarda otoritesi zayıfladı. Yukarıda alıntılar yaptığımız İşçi Muhalefeti çevresi, RSDİP kurucularından ve yıllarca Bolşevik hareketinin içinde bulunmuş kimselerdi. Aynı dönemde partinin ve iktidarın yapısına yönelik eleştiriler, Emperyalizmden ya da başka bir düşman tarafında yapılmış eleştiriler değildir. İşçi Muhalefeti çevresi tartışmalarda istenilen noktalara gelinemeyince Bolşevik Partisi üyesi 22’ ler olarak bilinen İşçi Muhalefeti üyesi grup Komintern’e çözüm bulması için mektup yazar. Mektup şöyledir: Uluslararası Komünist Enternasyonal Konferansı Üyelerine 26 Ocak 1922 Değerli yoldaşlar, Enternasyonal yürütme komitesinin tek işçi cephesi sorununu incelemekte olduğunu basından öğrenmiş bulunuyoruz; tek cephe davasının ülkemizde yalnızca geniş anlamda değil, partimizde de ciddi tehdit altında


67 bulunduğunu bilgilerinize değerlendiriyoruz.

iletmeyi

komünist

bir

görev

olarak

Küçük burjuva unsurlarının bizi dört bir yanımızdan kuşattığı ve partimize bile sızmayı başardığı şu günlerde toplumsal yapısı bakımından % 40 işçi, % 60 proletarya dışı unsurlardan oluşan partimiz, tehlikenin daha da büyümesine göz yumuyor; partimiz yönetici organları bizlere, özellikle kendine özgü düşünceleri olan proleterlere karşı acımasız ve ahlak dışı bir mücadele yürütüyor; düşüncemizin parti içinde ifade edilmesi bile, çok çeşitli baskı tedbirlerinin uygulanmasına neden oluyor. Proleter kitleler ile devleti birbirine yakınlaştırmak isteği “AnarkoSendikalizm” olarak telakki ediliyor; bu eğilimden yana olanlar hakkında soruşturma başlatılarak gözden düşürülmeye çalışılıyor. Sendikal hareket içinde de aynı mizansen uygulanmaktadır; işçilerin eylem ve inisiyatifinin bastırılması; farklı düşüncelere karşı mücadelede her türlü yola başvurma. Parti ve sendika bürokrasisi, güçlerini, konumlarını ve sahip oldukları iktidarı kötüye kullanıyor. İşçi demokrasisi ilkelerinin uygulanmasını emreden kongre kararlarımızı tanımıyor. Fraksiyonlar, sendika ve hatta kongrelerde, merkez komitelerinin seçiminde, iradelerini ifade etme hakkından yoksun bırakılmışlardır. Bürokrasinin baskı ve vesayeti öylesine bir noktaya ulaşmıştır ki, komünistlerin istediğini değil, yukarıda yerleşmiş entrikacı grupların istediklerini seçmek zorundadır. Benzer çalışma yöntemleri, kariyerizmi, entrika ruhunu ve uşaklığı beslemekte, işçiler de buna partiden ayrılarak cevap vermektedirler. Komünist Enternasyonal’in yirmi üç tezinde açıklanmış olan tek işçi cephesinin yandaşları olan bizler, Rus Komünist Parti’miz içinde bu cephenin birliği önüne dikilen bütün engellerin kaldırılması için sizlere içtenlikle çağrıda bulunuyoruz. Bölünmeyi tahrik eden bu tehlikeyi bertaraf etmek için bizi sizden yardım istemeye sevk eden olgu, partimizin iç koşullarının son derece kaygı verici olmasıdır. Komünist selamlar.


67

Rus Komünist Partisi Üyeleri: -M. Lobanov 1904’den beri parti üyesi -M. Kuznetsov 1904’den beri parti üyesi -A. Polotasov 1912’den beri parti üyesi -A. Medvedev 1912’den beri parti üyesi -G. Miasnikov 1906’dan beri parti üyesi -V. Pleçkov 1918’den beri parti üyesi -G. Çokanov 1912’den beri parti üyesi -S. Medvedev 1900’den beri parti üyesi -G. Bruno 1906’ dan beri parti üyesi -A. Pravdin 1899’dan beri parti üyesi -İ. İvanov 1899’dan beri parti üyesi -F. Mitin 1902’den beri parti üyesi -P. Borisov 1903’den beri parti üyesi -Jilin 1915’den beri parti üyesi -Çeliçev 1910’dan beri parti üyesi -Tolokontsev 1914’den beri parti üyesi -A. Şiapnikov 1901’den beri parti üyesi -M. Borulin 1917’den beri parti üyesi -V. Hekreniyev 1907’den beri parti üyesi -A. Pavlov 1917’den beri parti üyesi -A. Taşkin 1917’den beri parti üyesi -Z. Çadurskaya 1915’den beri parti üyesi -A. Kollontay 1915’den beri parti üyesi [Aleksandra Kollontay Rusya’da İşçi Muhalefeti sayfa : 151]

İşçi demokrasisisin olmadığı yerde, işçi örgütlerinin egemen olmadığı yerde, partinin ve kukla sendikaların daralan en tepesindeki ayrıcalıklı çevreler, bürokrasi, ÇEKA denilen gruplar hakim olur ve kendisinden başka kimseyi konuşturmaz. Özgürlük alanı sadece bu gruplar için vardı geriye kalan geniş halk kitlelerinin, işçi sınıfı da dahil yoktur. Elbette söz konusu guruplar zamanla değil hemen ve tam anlamıyla iç içe geçerek


67 ülkede egemenliğini kurup işçi sınıfının iktidarına mani oldukları gibi onu baskı altına alırlar. 7 – 14 Ocak 1918 tarihli Birinci Rusya Sendikalar Kongresi’nde, yeni kurulan Rusya Metal İşçileri Sendikası sekreteri olarak, Aleksey Gastev, kongreye, çalışma disiplinini ve üretkenliği artırmak için Taylor sisteminin uygulanmasını öneren bir karar tasarısı sundu. Kongre büyük bir çoğunlukla tasarıyı kabul etti. Taylor çalışma sistemi ABD’ye ve kapitalizmin vahşi sömürüsüne dayalı bir uygulamadır. Bakalım Lenin bu konuda ne diyor ? “Parça başı çalışmayı gündeme almalı, bunu uygulamalı ve pratikte test etmeliyiz. Taylor sistemindeki bilimsel ve ilerici olan her şeyi uygulama meselesini öne çıkarmalıyız. Ücretleri, üretilen malların toplam miktarına tekabül eder hale getirmeliyiz. “İleri ülkelerdeki halklara kıyasla Rus kötü bir işçidir. Çarlık rejimi altında ve serflik kalıntılarının inatla sürmesine bakarak başka türlü de olamazdı. Sovyet hükümeti, çalışmayı öğrenme görevini bütün kapsamıyla halkın önüne koymalıdır. Kapitalizmin bu alandaki son sözü olan Taylor sistemi, bütün kapitalist ilerlemeler gibi, çalışma sırasındaki mekanik hareketlerin analizi, gereksiz hareketlerin elenmesi, çalışmanın doğru yöntemlerinin belirlenmesi, en iyi muhasebe ve kontrol sisteminin uygulanması vb. alanındaki en büyük bilimsel kazanımlar ile burjuva sömürünün katışıksız vahşetinin bir bileşimidir. Sovyet Cumhuriyeti, her ne pahasına olursa olsun, bilim ve teknolojinin bu alandaki bütün değerli kazanımlarına sahip çıkmalıdır.” [V. İ. Lenin, “Sovyet Hükümetinin Acil Görevleri”, Mart – Nisan 1918, Toplu Yapıtlar, İng., c. 27, s. 258-259.] “(Fransa’da – YZ) proletarya gitgide devrimci sosyalizmin çevresinde, bizzat burjuvazinin Blanki adını taktığı komünizm çevresinde toplanıyor. Bu sosyalizm (bu devrimci sosyalist akım, komünist akım – YZ), devrimin sürekliliğinin beyanıdır, genel olarak sınıf farklılıklarının ortadan kaldırılmasına, sınıf farklılıklarının dayandığı bütün üretim ilişkilerinin ortadan kaldırılmasına, bu üretim ilişkilerine tekabül eden bütün toplumsal ilişkilerin ortadan kaldırılmasına, bu toplumsal ilişkilerden doğan bütün düşüncelerin devrimcileştirilmesine zorunlu geçiş olarak proletaryanın


67 sınıf diktatörlüğüdür.” [K. Marks, “Fransa’da Sınıf Mücadeleleri”, OcakKasım 1850, MESE, İng., c. 1, s. 282.] Şimdi de Lenin’den aktarma yapalım: “Tek parti diktatörlüğü kurmakla suçlandığımızda … diyoruz ki: ‘Evet, tek parti diktatörlüğüdür bu! Bunu savunuyoruz ve bu pozisyonu değiştirmeyeceğiz. Çünkü bu parti, onyıllar içinde, bütün fabrika ve endüstri proletaryasının öncülüğünü kazanmıştır.’” [V. İ. Lenin, “Birinci Rusya Eğitim ve Sosyalist Kültür İşçileri Kongresi’ne Konuşma”, 31 Temmuz 1919, TE, İng., c. 29, s. 535.] Lenin’den aktarmaya devam edelim: “İşçi sınıfının diktatörlüğü Bolşevik Parti tarafından, ta 1905′de, hatta daha öncesinde devrimci proletaryanın tamamıyla iç içe geçip birleşen parti tarafından yürütülüyor.” [V. İ. Lenin, “Kolçak’a Karşı Kazanılan Zafer Münasebetiyle İşçi ve Köylülere Mektup”, 24 Ağustos 1919, TE, İng., c. 29, s. 559.] Yukarıdaki satırlar, işçi sınıfının tamamının toplumsal iktidarı yerine, bir grup öncünün işçi sınıfı adına siyasal iktidar tekeli kurmasını meşru görüyor. Lenin’in “işçi sınıfı adına” parti diktatörlüğü teorisinin, Marks’ın “proletaryanın sınıf diktatörlüğü” teorisiyle önemli bir çelişki içermektedir. Fabrika komitelerini etkisizleştirme, fabrikalara diktatörler atama, böylece işçi sınıfını sorgusuz sualsiz itaat konumlarına geriletme sürecinin bir parçası olarak sendika temsilciliği seçimleri de devletin vesayetine bağlandı. 16 – 25 Ocak 1919 tarihli İkinci Rusya Sendikalar Kongresi’nde konuşan Perkin adlı delege, bu durumu şöyle protesto etti: “Eğer bir sendika toplantısında bir kişiyi komiser olarak seçmişsek, -yani işçi sınıfının bu konuda iradesini ifade etmesine müsaade edilmişse- o kişinin bizim komiserimiz olacağını, komiserlikte bizim çıkarlarımızı temsil etmesine müsaade edileceğini düşünürsünüz. Fakat hayır. Kendi irademizi -işçi sınıfının iradesini- ifade etmiş olmamıza rağmen, seçtiğimiz komiserin otoriteler tarafından onaylanması gerekmektedir… Bu, proletaryayı maskara yerine koymak demektir. Proletaryaya temsilcilerini seçme hakkı tanınıyor, fakat devlet iktidarı seçimleri geçerli sayıp saymama hakkına dayanarak, temsilcilerimize istediği muameleyi yapıyor.” [Aktaran: Maurice Brinton, The Bolsheviks and Workers’


67 Control, 1919)

http://libcom.org/library/bolsheviks-workers-control-solidarity-

Taylorizm On dokuzuncu yüzyılda yaşanan geniş çaplı sanayileşme hareketi, işçileri fiziken makinelerin eklentisi haline getirerek, sermayenin işçiler üstünde gerçek egemenliğini kurmasının teknik temelini döşedi. Kapitalistler, makineli üretimin potansiyellerinden sonuna kadar yararlanabilmek için, işçileri sıkı disiplin altında çalıştıracak yeni kontrol yöntemleri aramaya başladılar. Amerikan kapitalizminin yetiştirdiği Frederick Taylor, bu ihtiyaca cevap olarak, 1890’larda, döneme damgasını vuran “bilimsel iş yönetimi”ni geliştirdi. Taylor’a göre, usta-çırak ilişkilerine, kişisel ilişkilere, geleneksel zanaatçı becerilerine dayalı üretim süreçlerinde işçileri gerçek anlamda kontrol etmek mümkün değildi. İşçilerin performansları üstünde tam bir kontrol kurarak emek üretkenliğini artırmak için, üretimin zihinsel yanı ile fiziksel yanını birbirinden ayırmak gerekiyordu. Nitelikli işçilere bağımlılıktan kurtulmak için, üretim bilgisi, tasarlama, plânlama gibi zihinsel işler, işçilerden koparılıp fabrika yönetimlerinde toplanmalıydı. Üretim usullerinin belirlenmesi ve üretimin örgütlenmesi üstünde işçilerin hiçbir ağırlığı kalmamalıydı. Taylor’a göre, üretim süreci niteliksiz işçiler tarafından da yapılabilecek kadar küçük parçalara bölünmeliydi. Böylece, hem nitelikli işçilerin üretimi fiilen kontrol etmelerine son verilecek, hem de ucuza çalıştırılan düz işçilerden, hep aynı iş parçacığını yaparak robotlaşacakları için, yüksek verim alınacaktı. Taylor’un teorisine göre, bir işi yapmanın tek doğru yolu vardı ve bu tek doğru yolu işçiler değil, fakat emek sürecini dışarıdan gözlemleyen bir uzman belirleyebilirdi. Çünkü işin nasıl yapılacağı işçilere bırakıldığında, işçiler kendi aralarındaki dayanışma gereği işi ağırdan almakta, böylece işin bütünsel bilgi ve becerisine sahip olmayan yönetimi kandırmaktaydılar.


67 Gözlemci, elinde kronometre, iş sürecinin her bir parçacığının ne kadar zamanda yapıldığını ölçmeliydi. Ölçülen iş parçacıklarıyla doğrudan ilgisi olmayan bütün hareketler elenmeliydi. Böylece minimum işlemle nasıl yapılacağı standardize edilen belli bir iş parçacığının ne kadar zamanda bitirilmesi gerektiği hesaplanmalı ve tespit edilen bu normlar doğrultusunda çalışması kaydıyla işçiye parça başı ücret ödenmeliydi. Belirlenen iş kotalarının altında kalan işçinin ücretinden kesinti yapılmalı, üstüne çıkana prim verilmeliydi. Taylor’un geliştirdiği “bilimsel iş yönetimi” sistemindeki “bilimsel” lâfı, Taylor’un sanki emek faaliyetini örgütlemenin doğru yöntemlerini bulduğu izlenimini uyandırır. Oysa Taylor’un teorisi, genel-evrensel anlamda emeğin değil, fakat insana yabancılaşmış emeğin, artı-değer üretimini maksimize edecek şekilde nasıl sapkınca örgütlenmesi gerektiği üstünedir. Emek faaliyetinin doğru örgütlenmesinin en başta gelen bilimsel kriteri, üretimin insan ihtiyaçlarını karşılamak üzere, insana layık koşullarda, insanı geliştirici şekilde, en az enerji harcayarak ve doğayla uyum içinde yapılmasıdır. Emek faaliyetinin insanı geliştiren, insanın insan olma potansiyellerini gerçekleyen bir süreç haline gelmesi için, doğrudan üreticiler ile üretimin maddi koşullarının birliğinin sağlanması, böylece emeğin insana geri döndürülmesi, yani emeğin komünal doğasına kavuşturulması gerekir. Emek faaliyetinin komünal doğasına kavuşması, üretimi komünlerin yönetmesi demektir. Sahiden insana ait olan emek, yani komünal emek Taylor’un ufkuna girmez. Taylor’un aklının erdiği tek emek tarzı, emekçinin emeğin maddi koşullarından koparıldığı akıl dışı emek tarzıdır, yani yabancılaşmış emektir. Taylor, gerçekte akla uygun olmayan yabancılaşmış emek faaliyetinin sermayenin aklına uygun olarak nasıl örgütleneceğinin teorisini yapmıştır. Taylor, işçileri sermayenin tam tahakkümü altına alacak şekilde disipline etmenin “bilimsel” çalışmasını yapmıştır. Böylece proletaryanın iktidarda olduğunu zannettiğimiz yerde, aslında onun adına küçük bir azınlığın iktidara el koyduğunu ve proletarya iktidarını ve onun Marksist idari yöntemlerini bir kenara bırakan kapitalizmin temel çalışma biçimlerini yukarıda açıkladığımız


67 kongrelerinde onaylayan ve giderek bir çok uygulamanın birleşmesiyle bürokrasinin iktidarına dayalı devlet kapitalizminin nasıl kurulmaya başlandığını görmüş oluyoruz. 1917 Ekim’inden sonra devlet iktidarını ele geçiren Bolşevik parti, proletaryanın toplumsal iktidar alanlarını adım adım daraltarak Blankici azınlık diktatörlüğüne yönelmiştir. Halbuki Lenin yılar öncesinden, “bizler Blankist değiliz, Marksistiz” demişti. 1921′deki Kronştadt ayaklanmasının bastırılması, bu ayaklanma – ( ki talepleri Şubat’ta çarlığı yıkmış olan sovyetlerin iktidarı kullanması gerektiği, iktidar organı olması gerektiği üzerineydi ) - tek parti diktatörlüğünün yerleşmesini hızlandırmıştır. İşçi sınıfının, halk yığınlarının yarattığı iktidar organları tamamen ortadan kaldırılmış, sendikalar, sınıfın haklarını savunan ve sınıf için mücadele eden, pazarlıklar yapan örgütler olmaktan çıkarılmış, iktidarı, iktisadi yapıyı, iş yerlerini kontrol etme-yönetme değil, işçiyi devlet adına kontrol etme aygıtlarına dönüştürülmüştür. Grevler, gösteriler engellenmiş, farklı görüşlerin ifadesi ve örgütlenmesi yasaklanmıştır. Böylece, Rusya’da 1917 Şubat’ında başlayan, çarlığa son veren halk hareketi boğulmuş ve devlet, çarların devletinin ve onların bürokrat görevlilerinin devamı olarak sahteiçi boş, gerçekte olmayan Sovyetler Birliği kılığında yeniden ayağa kaldırılmıştır. O devletin başına da zaten Bolşeviklerin içinde olan Stalin gibi firavunlar çok çabuk el koymuşlardır. Stalin iktidarının zirvesinde bir firavunken Marks’a veya Marksizm’e öykünmedi, büyük Rus milliyetçiliğinin tarihi ikonları olan Çar Korkunç İvan ve Çar Büyük Petro’ya öykündü. Gün Zileli’den Stalinist Bürokrasinin Yapısı ve Yorumu : “Bolşevikler, Stalinist Partokrasi ve Stalinist “Dar Yönetim” Bütün bunlardan sonra, yazarın saptamalarıyla açıklık kazanan, çok önemli bir konuya geçebiliriz: Büyük Temizlik dönemindeki tarafların tahlili, aralarındaki ilişkiler, karşıtlıklar ve benzerlikler. Yazarın tahlillerinden, bana da akla yatkın gelen üç kesim ortaya çıkmaktadır: 1. Eski Bolşevikler kesimi; 2. Yazarın yer yer “geniş


67 yönetim” ve “partokrasi” diye tanımladığı Stalinist bürokrasi; 3. Yazarın “dar yönetim” dediği, benim Stalinist Konsül demeyi tercih ettiğim, ülkenin gerçek yöneticisi ve diktatörü Stalin ve beş-altı kişilik yakın çevresi. (Stalin, Molotov, Kaganoviç, Voroşilov, Jdanov ve NKVD şefleri olarak sırasıyla: Yagoda –öldürüldü- , Yezhov –öldürüldü-, Beria – Kruşçev döneminde öldürüldü-). Yazar, Stalinist bürokrasinin iktidar gücünü epeyce abartarak bu kesimi şöyle tahlil etmektedir: “…plenumlarında Politbüro, Sekreterya, Organizasyon Bürosu gibi partinin en üst organlarını, yani sonuçta dar yönetimi seçen MK yapısının esasını da yine bu yirmi iki birinci sekreter oluşturmaktaydı. Bu nedenle onlar, Stalin grubu için tehlikeli ve ciddi rakiptiler. Bu durumu dramatikleştiren başka bir husus daha vardı: İstisnasız olarak bütün birinci sekreterler, hem ‘sol’cu ve ‘sağ’cı muhalefete karşı tavizsiz bir mücadele veriyor, hem kendi ‘solcu’ inançlarını muhafaza ediyorlardı.” [s. 83] “… alternatifli adaylık sistemi, cumhuriyetlerdeki milli komünist partilerinin MK’larının, kraykomların, obkomların, gorkomların birinci sekreterlerinin gerçek iktidarı ve pozisyonları için doğrudan bir tehditti.” [s. 208] “Bu kişiler Moskova, Kiev, Minsk, Tiflis, Smolensk, Odesa, Kursk, Simferepol, Kuybişev, Sverdlosk, İrkutsk ve Habarovsk’u kapsayan geniş bir coğrafyayı temsil ediyorlardı.” [s. 395] Kanımca yazar, Stalinist Konsül ile Stalinist bürokrasi arasındaki çelişkiyi iyi tespit ediyor ama bu çelişkinin kaynaklarını iyi tahlil edemiyor. Öyle sanıyorum ki, bu tahlil yetersizliğini besleyen esas neden ise, yazarın şu seçim ve oylama sorununu abarttıkça abartmasıdır. Bu noktada ben bu çelişkinin gerçek kaynağı üzerine kendi görüşlerimi ortaya koymak istiyorum. 1917 Devrimi’nden sonra devrimin bütün düşmanlarını ve dostlarını (ve emekçileri) bastırarak bir tek parti diktatörlüğü kuran Bolşevik Parti’nin bu sefer kendi içinde çetin bir iktidar mücadelesi yaşaması kaçınılmazdı. Çünkü iktidar hangi organda yoğunlaşmışsa, iktidar mücadeleleri de o organda yoğunlaşır. 1920’lerde bu iktidar mücadelesi Stalin ve müttefikleri (Zinovyev, Buharin) ile “sol muhalefet” adı verilen Troçki ve taraftarları arasında yaşandı. Stalin’in önderliğindeki blok mücadeleyi kazandı ve Troçkistleri tasfiye etti. 1930’ların başında mücadele bu sefer “Bolşevik


67 eski muhafız”larla (Zinovyev-Buharin) Stalinistler arasında cereyan etti ve Stalinistler bu mücadeleden de zaferle çıktılar. Stalin, gerek Troçki’ye, gerekçe “Bolşevik eski muhafız”lara karşı mücadelesinde kendine bağlı bir bürokrasi yaratmak ve onlara dayanmak zorundaydı. Ne var ki, 1930’ların ortalarından itibaren, bu Stalinist bürokrasi de, yeni oluşmakta olan Stalinist Konsül’ün mutlak iktidarı için bir engel olmaya başlamıştı. Çünkü, Stalin kültünün oluşturulması sırasında, bu Stalinist bürokrasi, Stalin kültünü, neredeyse Stalin’i bile aşan noktalara vardırarak kendi küçük iktidar alanlarını oluşturmuştu. Bir derebeylik gibi her biri kendi iktidar alanında küçük bir Stalin haline gelmişti (Nikita Mikhalkov’un Güneş Yanığı filmi bunu çok güzel anlatır). Troçkist muhalefetin ve “Bolşevik eski muhafız”ların (yani aslında Bolşevik Partisi’nin kendisinin) tasfiyesinden sonra, bu bölgesel küçük Stalin’ler, merkezi Stalinist Konsül’ün mutlak iktidarının önünde bir engel haline gelmişti. Bunlar, muhalifleri ezme bahanesiyle ve Stalin kültünün arkasına saklanarak kendi yerel dükalıklarını güçlendirdikçe güçlendiriyorlardı. Sanki Stalinist Konsül’ün emir ve talimatlarını tam bir sadakatle uyguluyormuş gibi yaparak, bu emir ve talimatları kendi iktidarlarını daha da artıracak bir şekle getirmekten de geri kalmıyorlardı. Mutlak iktidar peşinde olan Stalinist Konsül’ün böyle bir duruma razı olması beklenemezdi. Onların muhaliflere aşırı düşmanlık perdesi altındaki uygulamalarının kendi mutlak iktidarını çarpıttığını ve hatta sınırladığını gören Stalinist Konsül, sonunda kendi Stalinist bürokrasisini temizlemek üzere harekete geçti ve Stalinist bürokrasiyi esasen fiziki olarak yok etti. İşte Büyük Temizliklerde öldürülen üst düzey yöneticilerin sayısının gerçek muhaliflerin sayısını bile kat be kat aşmasının nedeni budur. Bir nokta daha var. Yazarın da belirttiği gibi bu Stalinist bürokrasinin “solcu” inançlarını muhafaza ettiği noktası. Aslında buna “solcu” inançları muhafaza demek pek doğru değil. Bu kesim, esasen, iç savaş sırasında ön plana çıkmış, Bolşevik Partisi’nin alt tabakasıydı (üst tabaka, sol muhalefeti ve “Bolşevik muhafız”ları oluşturan kesimdi). Dolayısıyla bu alt tabaka Bolşevik Parti diktatörlüğünün 1920’lerdeki argümanlarıyla yetişmişti ve bu diktatörlüğün alışkanlıklarını taşıyordu. Stalinist Konsül ise, artık Bolşevik Parti diktatörlüğünden, doğrudan Stalinist Konsül diktatörlüğüne geçmek istiyor ve Bolşevik diktatörlük döneminin argümanlarını da, alışkanlıklarını büyük ölçüde terk etmek istiyordu. İşte


67 bu noktada Stalinist bürokrasi yeni yönelime ayak uyduramadı. Bolşevik Parti diktatörlüğünü bir kenara atan argüman ve uygulamalara uyum sağlamakta tutuculuk gösterdi, hatta bürokrasi bunu, kendi iktidar payına bir saldırı olarak gördü ve üstü kapalı bir direniş gösterdi. Üstelik bunu, Stalinist ilkelere bağlılık adına yapmaya kalkması, Stalinist Konsül’ün asla tahammül edemeyeceği bir şeydi. Bu direniş onların sonu oldu. Tabii burada insanların anılarına bağlılıklarının ve duygusal durumlarının payını da dikkate almak gerekir ki, yazar da bu noktayı, gayet güzel yakalamıştır: “Çünkü sonuç itibariyle partokrasi [yani Stalinist bürokrasi G.Z.] köken olarak, parti deneyimi, devrim tecrübesi, iç savaştaki birikimiyle ‘sol’culara son derece yakındı; hatta on yıl öncesine bakıldığında, onunla bir bütün olduğu bile söylenebilirdi. Dolayısıyla, partokrasi, duygulardan hareketle, kendisi için bile sürpriz olacak şekilde eski Bolşevik arkadaşlarına destek verebilir ve onlarla birlikte reformcu Stalin grubuna karşı çıkabilirdi” [s. 267] Stalinist bürokrasi, eski Bolşevikleri tasfiye etmek istiyordu ama bu, onlar açısından Bolşevik Partisi’nin tasfiyesi demek değildi. Üstelik, bu insanlar, yazarın da belirttiği gibi, her şeye rağmen, iç savaşta ve sonrasında, eski Bolşeviklerle omuz omuza dövüşmüş, omuz omuza mücadele etmişlerdi. Aynı mücadele içinden gelmekten doğan bağları, ortak anıları vardı. Eski Bolşeviklerin siyasi ve ideolojik çizgisinin ortadan kaldırılmasını fazlasıyla onaylıyorlardı ama bunun, eski mücadele arkadaşlarının fiziki olarak tamamen ortadan kaldırılması noktasına kadar uzanmasını onlar bile tahayyül edememişti. Buna ses çıkartmadılar, hatta bu konuda aşırı gayretkeş tutumlar bile sergilediler ama bunun, kendilerinin de dâhil olduğu eski savaş atlarının harcanması anlamına geldiğini içten içe hissettiler. Bu hissiyat aynı zamanda, sıranın bir gün kendilerine de gelebileceği sezgisiyle birleşti ve sonuçta bu kesimde tasfiyelerin bir noktada durdurulması gerektiği düşüncesini doğurdu. Ama artık çok geçti. Nitekim sıra onlara da geldi. “Geniş yönetim [yani Stalinist bürokrasi G.Z.], işte bu yaklaşımları, kendilerine yönelmiş açık bir tehdit ve Stalin grubunun [yani Stalinist Konsül’ün G.Z.] onların çoğunu iktidardan uzaklaştırmaya dönük niyeti olarak okumuş olsa gerekti.” [s. 292] “Geniş yönetim temsilcilerinden


67 oluşan birinci grup, en önemli konunun, yeni seçim sisteminin tartışılmasından açıkça uzak duruyordu, buna karşın sınıf düşmanlarına karşı aşırı nefret ve düşmanlık havası yaratmaya çalışıyor, sadece eski muhalifleri değil, kendi yerel milliyetçilerini de bu düşmanlar arasına katarak, bütün bu unsurlara ceza uygulanmasını istiyordu.” [s. 293] Yazarın, burada durumu yeterince anlayamadığı kanısındayım. Aslında Stalinist bürokrasi, muhaliflere ve yerel düşmanlara karşı tasfiye hareketini yoğunlaştırarak, Stalinist Konsül’den kendi üzerine doğru yuvarlanan çığın yönünü değiştirmeye çalışıyordu. Yani şu: “Hırsız”, üzerine doğru gelen polisi savuşturmak için, bir başkasını göstererek şöyle diyordu: “Tutun, hırsız orada!” Bu, bir paragraf önce yazdıklarımla çelişmez. Özetle Stalinist bürokrasi kendi durumundan korkuyordu. Hem eski Bolşeviklerin acımasızca ortadan kaldırılmasına içten içe tepki duyuyor hem de böylesine korkunç bir tasfiye ortamında yaklaşan felaketi kendi üzerinden savuşturabilmek için, abartılı bir muhalif düşmanlığına sarılıyordu.” Gün Zileli / 25 Kasım 2013 www.gunzileli.com Burada bahsettiğimiz bürokrasi herhangi bir kırtasiyecilik, basit bir memurluk değil, Rusya’da kendisini egemen sınıf konumuna getiren bir olgudur. Bürokrasi elbette dünyanın her tarafında olduğu gibi kapitalizmle sosyalizm arasında olan geçiş toplumlarında da olacaktır. Rusya’da üzerinde durduğumuz bürokrasi farklıdır, toplumun bütününden farklı, ayrıcalıklı, iktidara el koyan, kendisini egemen sınıf olarak örgütleyen bir yapıdır. Devamla bir piramit gibi kendine özgü hiyerarşik bir biçimde yukarıdan aşağıya doğru örgütlenen bir yapıdır. Bürokratlar, görevlerine seçimle gelmez, atamayla gelir. Dolayısıyla aşağıyla, toplumla hesap verme yönünde bir bağı yoktur. Eğer o bürokratı parti oraya getiriyorsa, bürokratın gözü partidedir. Partide de işçi sınıfının aşağıdan yukarıya denetimi yoksa ve oda kendi içinde yukarıdan aşağıya doğru atamayla görevler-sorumlular dağıtıyorsa orada karşılıklı birbirini etkileyen bir bürokratlaşma ortaya çıkıyor. Ve bürokrasi, parti ve bütün benzer organlar toplumdan kopuyor ve ona yabancılaşıyor. İşte Rus devriminin başına gelen budur.


67

Proletaryanın kesin hegemonyası altında da olsa, bu tarz bir bürokrasinin ortadan kaldırılması başlı başına bir çağ olayıdır. Bürokrasinin yaptığı işlevi, toplumun bilinçlenerek ve hepsinin dönüşümlü olarak yapmasıyla çözülecek bir sorundur. Geçiş toplumlarında bürokrasinin var olmasını, düzenli ordunun var olmasını, içinde bulunulan dönemin karekteri gereği doğal karşılayabiliriz. Ancak, sosyalist ve komünist toplumlarda bu sınıflar olmayacaktır. Devlet sönecek, düzenli ordu, bürokrasi ortadan kalkacaktır. XIX. XX. yüz yıllara göre bilişim sektörü alabildiğine gelişti ve bürokrasiyi azaltan, diğer taraftan da hızı arttıran bir düzeye getirdi. Eskiden basit bir memurun elinde yıllarca zaman alan işlemler şimdilerde bilgisayar teknolojileri sayesinde birkaç günde sonuçlanıyor. Eskiden emekliliğini isteyen bir işçinin işlemlerinin sonuçlanması bir yıldan fazla bir zaman alıyordu. Sonraları altı aya, sonra da üç aya düştü. Sonraları da bir ayın altına düşerek kısa bir zaman alır hale geldi. Şu anda içinde bulunduğumuz gelişmişlik düzeyi böyle, gelecekte insanlık hiç tahmin edemeyeceğimiz yöntemleri ortaya koyarak, bürokrasiye gerek duymadan, bürokrasiye karşı özel bir savaş yürütmeye gerek duymadan istenilen bir yapıya daha rahat ve kesin bir biçimde ulaşabilir

SSCB’DE KAPİTALİZMDEN KOMÜNİZME GEÇİŞ DÖNEMİ VE SOSYALİST TOPLUM Bu bölümümüzde Reel Sosyalizmde sosyalist topluma ulaşıldı mı ? ulaşılmadı mı ? Ulaşıldıysa nasıl ulaşıldı ? ulaşılmadıysa nasıl ulaşılmadı ve gerçekte sosyalist toplum biçimi ne anlama gelmektedir ? Konularımıza açıklık getirebilmek için alabildiğine ustalarımızdan aktarmalar yapacağız. “Devlet ve Hukukun Sönüşü Marx, sosyalizmin kuruluşu ve toplumsal sınıfların ilgasıyla birlikte devletin ortadan kalkacağı önermesinde bulunmuştu. Sınıflar ve diğer toplumsal gruplar arasındaki çelişkilerin yokluğu ordu, polis ve


67 hapishaneler şeklini alan herhangi bir düzenli baskı aracını gereksiz kılacaktı. "Hukuk, hukuka uyulmasını dayatma yeterliğine sahip bir araç olmaksızın hiçbir şey" demek olduğuna göre, hukuk da ortadan kalkacaktı. Sosyalizm döneminde tüm çelişkiler bireyler arasında olacaktı. Günümüz toplumunda başlıca suç sebebi olan sefaletin ortadan kaldırılmasından sonra da kendini göstermeye devam edecek olan bireysel kusurların önünü kesmek için herhangi bir özel baskı aracına ihtiyaç kalmayacaktı. "Genel İrade" (Rousseau'nun terimi), bu tür sorunların üstesinden gelmek ve çözümlemek yeterliğine sahip olacaktı.” [Tony Cliff Rusya’da Devlet Kapitalizmi sayfa – 109] Tony Cliff’ten aktarmaya devam edelim. Bu düşünceler 10 Temmuz 1918'de ilan edilen RSFSC Anayasasında ifadesini buldu. "Rusya Sosyalist Federatif Sovyetler Cumhuriyeti Anayasası'nın,içinde bulunduğumuz geçiş döneminin gereklerini karşılamak üzere hazırlanmış bu Anayasa'nın başlıca hedefi, burjuvazinin kesin olarak ezilişini, insanın insan tarafından sömürüsünün ortadan kaldırılışını güvence altına almak üzere güçlü bir Tüm Rusya Sovyetleri otoritesi altında yoksul köylülükle birlikte kent ve kır proletaryasının diktatörlüğünün inşası ve artık ne sınıfsal farklılıkların ne de devlet otoritesinin varolması anlamına gelen Sosyalizm'in yaşama geçirilmesidir.” [Tony Cliff Rusya’da Devlet Kapitalizmi sayfa – 109-110]

Lenin, “Devlet ve İhtilal” adlı tarihi eserinde, "Kapitalizmden Komünizme Geçiş" bölümünde sorunu şöyle koyar: '"...Kapitalist toplumla komünist toplum arasında diye sürdürür Markskapitalist toplumdan komünist topluma devrimci dönüşümler dönemi yer alır. Buna, devletin proletaryanın devrimci diktatoryasından başka bir şey olamayacağı bir siyasal geçiş dönemi karşılık düşer.' "Eskiden, sorun şöyle konuyordu: Proletarya, kurtuluşunu sağlamak için, burjuvaziyi alaşağı etmek, siyasal iktidarı fethetmek, devrimci


67 diktatoryasını kurmak zorundadır. "Şimdi, sorun biraz başka türlü konuyor: Komünizme doğru giden kapitalist toplumdan komünist topluma geçiş, 'siyasal bir geçiş dönemi' olmaksızın olanaksızdır; ve bu dönemin devleti de proletaryanın devrimci diktatoryasından başka bir şey olamaz." [Devlet ve İhtilal, Bilim ve Sosyalizm Yay. syf.95] Marks ve Lenin'de geçiş dönemi, komünizme ("sosyalizm") kadar uzanır ve ikincisi, (“geçiş dönemi”) özellikle ("siyasal") bir karakter taşır. Bu teori, bütün sosyalist ülke pratikleri tarafından doğrulanmıştır, ancak farklı bir şekilde ve zenginleşerek doğrulanmıştır. Çünkü sosyalizm üretici güçlerin nispeten geri olduğu ülkelerde gerçekleşti. Bu yüzden geçiş dönemi yalnızca "siyasal" değil, aynı zamanda ekonomik karakterde gerçekleşti. Bu durumu Lenin daha 1918'de "Proletarya Diktatörlüğü Döneminde Ekonomi ve Politika" adlı makalesinde ortaya koyuyordu: 'Teorik bakımdan, kapitalizmle komünizm arasında, bu iki sosyal ekonomi biçiminin çizgilerini ve özelliklerini bir arada taşıması gereken bir geçiş döneminin bulunduğu tartışma götürmez. Bu geçiş dönemi ister istemez can çekişen kapitalizmle doğmakta olan komünizm arasında bir savaşım dönemi olacaktır. (...) Bu geçici özellikleri taşıyan bir tarihsel dönemin zorunluluğu yalnızca bir Marksist'in değil, evrim teorisi üzerinde az-buçuk bilgisi olan herkesin gözünde apaçıktır." [Ütopik ve Bilimsel Sosyalizm, Bilim ve Sosyalizm Yayınları, sayfa 197-198] Böylece komünizme geçişin Devlet ve İhtilal'de konduğu şekliyle yalnızca bir "siyasal geçiş" olmadığı, geçişin ekonomik boyutunun da olduğu ve bunun da son derece önemli olduğu ortaya çıkıyordu: (…………………) "Sosyalizm sınıfların ortadan kaldırılması demektir. "Sınıflan ortadan kaldırabilmek için, ilkin büyük toprak sahiplerini ve kapitalistleri alaşağı etmek zorunludur. Görevimizin bu kısmı yerine getirilmiştir, ama bu görevimizin yalnızca bir kısmıdır, üstelik en zor kısmı da değildir. Sınıfları ortadan kaldırmak için gerekli olan ikinci şey, fabrika işçisiyle köylü arasındaki ayrımı ortadan kaldırmak, hepsini işçi yapmaktır. Bu bir çırpıda yapılamaz. Bu ilkine oranla çok daha çetin bir görevdir ve ister istemez uzun zaman alacaktır. Bu bir


67 sınıfın devrilmesiyle çözülebilecek bir sorun değildir. Ancak tüm sosyal ekonomiyi yeniden örgütleyerek, bireysel, dağınık küçük meta üretiminden büyük ölçüde sosyal üretime geçerek çözülebilir. Bu geçiş dönemi zorunlu olarak çok uzun sürecektir. Acele ve tedbirsiz yasama ve yönetim önlemleri bu geçişi ancak geciktirir ve köstekler. Onu hızlandırmanın tek yolu, köylüye yardım sağlayarak tüm tarım tekniğini baştan başa ve köklü bir biçimde yeniden düzenlemeyi güvence altına almaktan geçer." [Ütopik ve Bilimsel Sosyalizm, Bilim ve Sosyalizm Yayınları, sayfa 203] Lenin’den aktarmaya devam edelim. Burada geçiş toplumunun ne olduğunu, sosyalist toplumun ne olduğunu anlayabilmemiz için alabildiğine ustalarımıza başvuruyoruz. "Sosyalizm sınıfların ortadan kaldırılması demektir. Proletarya diktatörlüğü sınıfları ortadan kaldırmak için elinden geleni yaptı. Ancak sınıfları bir çırpıda ortadan kaldırmak olanaksızdır. "Proletarya diktatörlüğü döneminde sınıflar henüz vardır ve var olacaklardır. Sınıflar yok olduğu zaman diktatörlüğe gerek kalmayacaktır. Ama proletarya diktatörlüğü olmadan sınıflar ortadan kalkmayacaktır." [Ütopik ve Bilimsel Sosyalizm, Bilim ve Sosyalizm Yayınları, sayfa 205] Lenin’e göre sosyalizm sınıfların ortadan kalkması anlamına geliyor. Ve yukarıda köylülüğü bir örnek olarak veriyor aslında günümüzde bu örnek hala önemli ve geçerlidir ama şehirde de büyük bir küçük ve orta burjuvazi oluşmuş durumda yani kırın da, şehrin de proletarya dışı katmanları bu havuzun içine eklemek herhalde doğru olmalı. Yukarıda Lenin’den yaptığımız alıntılarda şu ortaya çıkıyor: 1-Sosyalizm, yalnızca sömürücü sınıfların değil, tüm sınıfların ortadan kaldırılmasıdır. 2-Sınıfların ortadan kaldırılması için proletarya diktatörlüğü gereklidir. Marks'ın ortaya koyduğu ve Lenin'in geliştirdiği "sosyalizmin bilimsel teorisi, iktisadi bakımdan şu noktaları kapsar: 1-Üretim araçlarının tümü toplumun mülkiyetindedir. 2-Meta üretimi yoktur, değer yasası işlemez.


67 3-Üretici /birey, kolektif fonlar çıkarıldıktan sonra toplumsal üründen emeğinin hakkını alır. Bu henüz 'burjuva haktır!' Bu üç özellik, komünist toplumun ilk aşamasının (“sosyalizmin”) üretim ilişkilerini kapsar. Bu süreçte devletin genel yapısını ve özelliklerini Lenin Devlet ve İhtilal'de inceler. Devam edelim; Lenin, komünist toplumun ilk evresinde devletin varlığının ekonomik temelini şöyle değerlendirir: “(...)... Kapitalizm yıkıldıktan hemen sonra, insanların hiçbir çeşit hukuk kuralı olmaksızın, birden toplum için çalışmayı öğrenecekleri, ütopyaya düşmeden düşünülemez." "(...) Bu nedenle, bir yandan üretim araçlarının ortak mülkiyetini korurken, bir yandan da çalışma eşitliğini ve ürünlerin bölüşümündeki eşitliği korumakla yükümlü bir devletin zorunluluğu sürer. "Bundan böyle, kapitalistler olmadığı, sınıflar ve dolayısıyla tepesine binilecek bir sınıf olmadığı için, devlet söner. "Ama, edimsel eşitsizliği onaylayan 'burjuva hukuku' korunmaya devam edildiğine göre, devlet henüz tamamen yok olmamıştır. Devletin tamamen sönmesi için, tam bir komünizmin gerçekleşmesi gerekir." [Devlet ve İhtilal, sayfa 104] Lenin'in bu son derece önemli değerlendirmesinden, başlıca şu noktaları tespit etmek olanaklıdır: 1-Komünizmin ilk aşamasında "tepesine binilecek" sınıf olmadığı için devlet sönmeye başlar. 2-Buna rağmen, bölüşüm hala "burjuva hakkı"na göre yapıldığı için devlet hala vardır. Ayrıca insanlar toplum için çalışmayı kendiliğinden öğrenemezler. 3-Devletin görevi, üretim araçlarının ortak mülkiyetini ve bölüşümdeki eşitliği sağlamaktır. Geçiş döneminde yani tüm sınıflar ortadan kalkana kadar, proletarya diktatörlüğü var olmaya devam eder. Sınıflar ortadan kalktığı ve çalışanlar yönetmeyi öğrendikleri zaman ise, devlet siyasal devlet olmaktan çıkar ve sönmeye başlar. Devlet bu andan itibaren üretimi ve bölüşümü düzenleyen evrensel özgür üreticiler birliği durumuna dönüşür.


67

Lenin, komünizmin üst evresinin ekonomik ve siyasal koşullarını ele alırken, sorunu sadece genel ilkeler düzeyinde koyar ve bunun ötesine geçmek için henüz verilerin yeterli olmadığını söyler. "Devletin tamamen sönmesinin ekonomik temeli, kafa emeğiyle kol emeği arasındaki bütün karşıtlığın, dolayısıyla, belli başlı çağdaş toplumsal eşitsizlik kaynaklarından birinin kaybolacağı kadar yüksek gelişme derecesine erişmiş komünizmdir." "(...) Ama bu gelişmenin hızı ne olacak, işbölümünün son bulmasına, kafa ve kol emeği Arasında ki karşıtlığın ortadan kalkmasına, çalışmanın 'ilk dirimsel gereksinim' durumuna dönüşmesine ne zaman ulaşılacak; işte bunu bilmiyoruz; ayrıca bilemeyiz de.". "Bundan dolayı, yalnızca devletin kaçınılmaz sönmesinden söz etme hakkına sahibiz ve bunu yaparken, bu sürecin süresini, komünizmin üst evresinin gelişme hızıyla olan bağımlılığını belirtmek ve bu sönmenin mühlet ya da somut biçimleri sorununu tamamen askıda bırakmak zorundayız. Çünkü bu tür sorunları çözümlememizi sağlayabilecek veriler mevcut değildir." [Devlet ve İhtilal, sayfa 105-106]

“Bu satırların yazarı da içinde olmak üzere, çoğumuz bugüne kadar geçiş dönemine”sosyalizm” dedik ve birçok durumda komünizmin alt evresini de aynı adla kavramlaştırdık.” “Komünist toplum, özel mülkiyetin, sömürünün, sınıfların, meta ilişkilerinin olmadığı, değer yasasının işlemediği, yabancılaşmış emeğin ortadan kaldırıldığı bir toplumdur. Komünizmin alt evresinde de, üst evresinde de bu kategoriler yoktur. Bunlar varsa henüz komünist toplum


67 yoktur. Sorunu bu kadar kesin ve köşeli koymadan doğru bir teorik zeminde tartışmak olanaksızdır.” Haluk Yurtsever Sınıf Savaşları ve Devlet Yordam Kitap 2006 sayfa- 254289 aktaran Mehmet İnanç Turan Yaşanmamış Sosyalizm sayfa-18 “Sanırım Rusya’nın iktisadi düzeni sorununu tartışan hiç kimse, bu ekonominin geçiş ekonomisi olma niteliğini yadsımamıştır. Ne de sanırım her hangi bir komünist, “Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti” teriminin bugünkü ekonomi düzeninin sosyalist bir düzen olduğunu değil, Sovyet hükümetinin sosyalizme geçişi başarma azmini ifade ettiğini yadsımıştır. Ama geçiş sözcüğü ne anlama gelir ? Bir ekonomiye uygulandığı şekliyle, bugünkü düzenin hem kapitalizmin, hem de sosyalizmin unsurlarını, parçalarını, kırıntılarını kapsadığı anlamına gelmez mi ? Bu anlama geldiğini herkes kabul edecektir. V. İ. Lenin, İşçi Sınıfı ve Köylülük, çeviren Muzaffer İlhan Erdost, Sol Yayınları 1977, sayfa 422 aktaran Mehmet İnanç Turan Yaşanmamış Sosyalizm sayfa 34 Lenin’den aktarmaya devam edelim. “sosyalist devrim tümüyle bambaşka bir durumdadır. Tarihin zigzaglarına bağlı olarak sosyalist devrime başlamak durumunda kalan ülke ne denli geri kalmışsa, o ülke için eski kapitalist ilişkilerden sosyalist ilişkilere geçiş o denli güç olur” V.İ.Lenin, Devrimci Lafazanlık, çeviren Yalçın Arslan, Temel Yayınları, 1977 sayfa - 96 -aktaran Mehmet İnanç Turan Yaşanmamış Sosyalizm sayfa 37 Lenin aynı eserinde konuyu şöyle sürdürür. “Dünya sosyalist devrimi patlak verinceye kadar, birkaç ülkeyi kucaklayıncaya ve uluslar arası emperyalizmi alt edecek güce ulaşıncaya değin, tek bir ülkede (özellikler geri bir ülkede) galip gelmiş sosyalistlerin dolaysız görevi, emperyalizm devlerine karşı savaşı kabul etmemektir. Ödevleri savaştan kaçınmaya çalışmak, emperyalistler arası çatışmalar


67 onları daha da güçten düşürene, ve öteki ülkelerde devrimi daha da yakınlaştırana dek beklemektir.” [V.İ.Lenin, Devrimci Lafazanlık, çeviren Yalçın Arslan, Temel Yayınları, 1977 sayfa - 190 -aktaran Mehmet İnanç Turan Yaşanmamış Sosyalizm sayfa 37

Lenin’den aktarmaya devam edelim. “Biz Rusya’da (burjuvazinin iktidardan uzaklaştırılmasından üç yıl sonra), henüz kapitalizmden sosyalizme ya da komünizmin en aşağı aşamasına geçiş yolunda ilk adımlarımızı atmaktayız. Sınıflar varlıklarını sürdürmektedirler ve proletarya iktidara geçtikten yıllarca sonrada her yerde, varlıklarını sürdüreceklerdir” V.İ. Lenin, Sol Komünizm, çeviren Muzaffer İlhan Erdost, Sol Yayınları 1978, sayfa 39-40 aktaran Mehmet İnanç Turan Yaşanmamış Sosyalizm sayfa 34 Mehmet İnanç Turan’dan aktarmaya devam edelim. “Şimdi artık bir özet yapabiliriz: Kapitalist üretim biçiminden ve komünist üretim tarzından parçalar içeren geçiş toplumu, bir üretim tarzı değil, saf olmayan toplumsal bir şekillenmedir, devrimci değişimler dönemidir. Üretim araçları, devlet-kolhoz mülkiyetinde olsa da bu formasyona sosyalist toplum denemez. Tek ülkede sosyalizm tamamlanamayacağı için, tek ülkede geçiş toplumu tamamlanamaz. Bu nedenle, sosyalizm yönelimli ülkelerin tek çıkış yolu dünya devrimidir. Eski dönemde kendisine “sosyalist ülke” diyen ülkeler, aslında geçiş toplumu bağlamında ele alınmalıdır. Geçiş toplumları sosyalizme ilerleyemedikleri için, bugün geriye kapitalizme dönmüşlerdir.” Mehmet İnanç Turan Yaşanmamış Sosyalizm sayfa 35 Mehmet İnanç Turan şöyle devam eder. “Halbuki doğru olan Marksist tez şudur: Geçiş toplumu, kapitalizm ile komünizmin birinci aşamasındadır. Geçiş toplumu, egemen bir üretim


67 tarzını anlatmaz, sınıflı bir toplumsal formasyondur. Sosyalizm ise, Komünist üretim tarzından ayrılamaz ve sınıfsız toplumdur. Geçiş toplumunun devleti proletarya diktatörlüğüdür; sosyalizmde ise, proletarya diktatörlüğü olamaz, siyasal devlet olamaz. Komünizmin bütün aşamalarının örgütsel yapısı komünal, kooperatif, özgür üreticiler birliğidir. Bu özgür birliktelikler devlet değildir; çünkü sınıflar yoktur.” Mehmet İnanç Turan Yaşanmamış Sosyalizm sayfa 36 Mehmet İnanç Turan, Yaşanmamış Sosyalizm adlı eserinde bu konuyu etraflıca ortaya koyuyor. Geçiş toplumunu, sosyalist toplumu, komünist toplumu, meta-para-piyasa gibi kriterleri de ortaya koyarak etraflıca inceledikten sonra “teorik sonuçlar” bölümünde ki 126 – 128 sayfalarda şu sonuçları çıkarıyor: “Sosyalizm bir dünya sistemidir. Tek dünya pazarında işçi sınıfı egemenliğinin geri dönüşsüz anından itibaren sosyalizm bir gerçek haline gelir; dünya pazarını yöneten devrim yapmış ülkeleri, dünyanın devrim yapmamış ülkeleri izler.”, “Tek, tek ülkelerde olabilecek devrimlerden sonra kurulabilecek ekonomik yapılar sosyalizmi değil, geçiş toplumunu temsil eder. Bu döneme evrensel çapta devrimci değişimler dönemidir. Geçiş toplumu, kapitalizmden sosyalizme kadar uzanan ekonomik sürecin adıdır.”, “Geçiş toplumu, işçi egemenliğinde olsa da bir sınıflı toplumdur; sınıfların yavaşça ortadan kalkmaya başlaması gerekir ki sosyalizme ilerlenebilsin. Tek tek hiçbir ülke için geçiş toplumunun sonlanması, sosyalizmin tamamlanması mümkün değildir.” “Sosyalizm, dünya çapında ortaya çıkmadan geçiş toplumu sonlanamaz.”, “Geçiş toplumunun demokrasisi, işçi sınıfının egemenliğine dayanan konsey demokrasisidir. Konsey demokrasisi, parlamenter demokrasiden köklü olarak farklıdır.”, “Geçiş toplumu bir üretim tarzı değildir. Ama sosyalizm, komünizmin son aşamasıyla aynı üretim tarzıdır ve toplumsal mülkiyete dayanır. Sosyalizm ve komünizmin son aşaması birbirinden ayrılamaz tek tip üretim tarzıdır. İkisinde de toplumsal mülkiyet tabanı üzerinde bu üretim biçimi yükselir. Sosyalizmden komünizme ani bir sıçrama ile geçilmez, sosyalizm komünizme yavaşça büyür.” Mehmet İnanç Turan Yaşanmamış Sosyalizm sayfa 126 - 128


67

Evet, yukarıda ustalardan yaptığımız alıntılardan, sosyalist topluma ilişkin kriterlerin SSCB’de gerçekleşmediğini görürüz. Ancak Stalin bu ustalarımızın tezlerini çarpıtarak, revize ederek kendisinin 1936’da sosyalist toplumu kurduğunu ileri sürer. Aynı yıl hemen bir Anayasa hazırlayıp yürürlüğe koyar. Bu Anayasanın bir yerine de “yeteneğine göre herkesten, işine göre herkese” diye yazdırır. Bu Marks’ın komünist toplumun bayrağına yazılmasını istediği slogana benzemektedir. Demek ki Stalin artık sınıfsız topluma ulaştığını iddia etmektedir. Ancak yukarıda yaptığımız alıntılar sosyalist toplumun tek ülkede değil, evrensel ölçekte kurulabileceğini ortaya koymaktadır. Sosyalist toplum ancak emperyalizm ortadan kalkarsa, onun hakim olduğu Pazar, diğer bütün iktisadi yapılar ve askeri birimleri ortadan kalkarsa gerçekleşir. Tek ülkede sosyalimin kurulup kurulmayacağı konusu, ısrarla Stalin ve Troçki arasında ki bir konuymuş gibi gösterilir ama bu konunu asıl sahipleri, yani tek ülkede sosyalizmin kurulamayacağı fikrinin asıl sahipleri Marks, Engels ve Lenin ustalarımızdır. Marks ve Engels Avrupa’da birçok ülkede, hatta Avrupa’nın en gelişmiş ülkelerinde devrim yapılması gerektiğini ileri sürmüşlerdi. Bu devrimleri yapan gelişmiş ülkelerin dünyanın geri kalan ülkelerinin devrimlerine yardım etmesi gerektiği ve böylece önce komünist toplumun ilk evresi olan sosyalist toplumu, ardından da komünist toplumun üst ve asıl evresini kurmayı hedeflerine almışlardı. Ancak böylelikle sosyalist topluma geçilebileceğini ileri sürmüşlerdir. Stalin ve etrafına topladığı iktisat uzmanları, bunların geçmişte kaldığını ve artık geçerliliğini yitirdiğini ileri sürdüler. Ancak Lenin, Rusya’da devrimi yaptığında, devrimin Rusya’da sınırlı kalmasını istemedi, tek ülkede sosyalizm meselesine aynı Marks ve Engels gibi baktı ve devrimi Avrupa’ya özellikle Almanya’ya yaymaya çalıştı. Demek ki Marks ve Engels’in döneminde geçerli olan teori Lenin döneminde de geçerliymiş. Lenin 1917 Ekim devriminin ertesinde 300 binlerde olan asker sayısını arttırarak 5.5 milyona kadar çıkarmıştı. Bu orduyla Avrupa devrimini sağlamak için harekete geçmek istiyordu. Ancak Avrupa’da devrim istenilen rotaya girmedi. Lenin’in deli gibi yerden yere vurduğu Karl


67 Kautsky Almanya’da kendi burjuvazisinin peşine takıldı ve devrime sırtını döndü, Rosa Lüksemburg ve arkadaşlarının devrim girişimi başarısız kaldı. Avrupa Proletaryası da devrime değil de reformlara meyilli durdu. Ancak Lenin, Avrupa’da bir proleter devrime yol açmak için hala orduda ki asker sayısını arttırmaya devam etti. Bolşevik iktidar büyütülen orduyu doyuramaz hale geldi ve ordunun yarısını terhis etmek zorunda kaldı. Bu terhis edilen askerler, açlık-kıtlık-kıran ortamında eşkiyalığın başlıca tabanını oluşturup geniş ve yaygın bir kargaşaya yol açtılar. Daha önceleri Almanlarla yapılan, Brest-Litovsk anlaşması devrimin Avrupa’ya yayılması umutlarını da oldukça zora sokmuştu ancak Lenin her şeye rağmen devrimi Avrupa’ya taşıma amacından uzun bir zaman vazgeçmedi. Bu da Lenin’in de Marks ve Engels gibi tek ülkede sosyalist toplumun kurulamayacağı olgusuna kesin bir biçimde katıldığını gösterir. Hepsinin temel hedefi sanayileri, üretici güçleri, kültürleri alabildiğine gelişmiş Avrupa devrimini gerçekleştirmekti. Lenin bir Avrupa devrimine yol açmak amacıyla Ekim devrimini yapmaya girişti. Yukarıda yaptığımız alıntılarda, Rusya’da devrimin sosyalist toplumu değil, bir geçiş toplumunu kurduğunu Lenin tarafından açıkça ortaya koyulmaktadır. Stalin, Rusya’da 1936’larda sosyalist toplumu kurduğunu açıkladıktan sonra onun en yakın ve sadık adamı olan Kruşçev’de 1980’lerde komünist topluma geçişin tamamlanacağını açıklamıştı. Rusya 1980’lerde komünist toplumu kuracağını beklerken 1990’larda yıkıldı gitti. İşte hem Stalin, hem Kruşçev, Marksizmi-Leninizmi böylesine pervasızca ters-yüz ettiler ve kendilerine bağlı, kendilerinin basit bir memuru olan dünya komünist örgütleri aracılığıyla oluşturdukları bu safsatayı bütün dünyaya yaydılar ve onaylattılar. Salt ustalarımızı tahrif etmekle kalmadılar, gelecek olan kuşaklara da kötü bir teorik mirasın kalmasına yol açtılar. Stalin, Nikitin, SSCB bilimler akademisi etrafında kümelenen ekip, Marks ve Engels’in tek ülkede sosyalist-komünist toplum kurulamaz ilkesinin o dönem için doğru olduğunu ancak artık geçerliliğini yitirdiğini ileri sürdüler. O dönemin tekel öncesi, serbest rekabetçi dönem olduğunu, şimdilerde içinde olunan dönem içinse tekel sonrası, yani Emperyalizm döneminde olunduğunu ileri sürmüşlerdir. Yukarıda adını andığımız kişi


67 ve kurumlar gibi ben de Leninizmin emperyalizm ve proleter devrimler çağının evrensel teorisyeni olduğunu kabul ederim. Lenin’in, Stalin’in yaşadığı dönemde, bugün bizim yaşadığımız dönemde emperyalizm ve proleter devrimler çağıdır. Yani Lenin’in bu konuda ki tezleri hala geçerlidir. Lenin’de tek ülkede sosyalist-komünist toplum kurulamayacağını ancak proletarya diktatörlüğü altında bir geçiş toplumu kurulacağını ortaya koymuştu. İsteyen yukarıda peş-peşe Lenin’den yaptığımız aktarmalara tekrar dönüp bakabilir. Bu bize kesin bir şekilde şunu gösterir; Stalin, Nikitin, SSCB bilimler akademisi etrafında kümelenen ekip, Marks ve Engels’i tahrif etmekle kalmaz ve Lenin yoldaşı da tahrif eder. Bunlardan sonra Kamboçya’da, Kamboçya Komünist Partisi-Kızıl Khemerler ve Pol-Pot ortaya çıktı. Ülkenin, Lon Nol’un elinde bulunan başkent dışında kalan bölümünün % 80 ini elinde bulundururken 1975’te başkent Phonompen’e bir hamle yaparak orayı da eline geçirdi. Ardından 2 milyon nüfuslu başkent halkını ölüm tarlalarına sürdü ve ülke nüfusunun önemli bir bölümünü 1/3’ünü bu ölüm tarlalarında katletti. Başkentte sadece elçilikler ve prens Shanuk kalmıştı. Evler, işyerleri, sokaklar tamamen bomboştu. Prens Shanuk’un herhangi bir iktidar erki yoktu buna karşılık Kızıl Khemerler bir anlaşma gereği onu maaşa bağlamışlardır. Bir gün Shanuk sokağa çıkınca birde bakıyor ki şehir halkından hiç kimse kalmamış. Hepsi ölüm tarlalarına sürülmüştü. Ölüm tarlaları dediğimiz yerler, köy komünleriydi, kolektif üretim yapılan çiftliklerdi. Köyle, tarımla hiç ilgisi olmayan tamamen şehir işleriyle uğraşan o şehirli kitleyi, doktoruna, öğretmenine, profesörüne varıncaya değin ölüm tarlalarına sürdüler. Tarlalarda çalışma becerisini gösteremeyenleri, ayak sürtenleri derhal infaz ettiler. Pol-Pot, bu kişilerin görev yaptığı okulları, hastaneleri kapatmış, işkence ve sorgu merkezleri haline getirmişti. 1979’da Viyetnem birlikleri 100 bin kişilik bir kuvvetle Kamboçya’ya girince Kızıl Khemerler ve PolPot Tayland sınırına kaçmıştı. Böylece yaklaşık 4 yıllık iktidarları döneminde Kızıl Khemerler’in kendi halkına karşı ne ölçüde vahşi bir katliam yaptığı ortaya çıkmıştı. Kızıl Khemerler, Kamboçya Tayland sınırında az-çok hakim oldukları bölgeyi de alabildiğine mayınlarla


67 doldurmuşlardı. O mayınlardan dolayı sakat kalan, hayatını kaybederek mağdur olan sadece Pol-pot’u deviren güçler değil, Komboçya halkıda vardı. Şimdilerde Kamboçya, Kızıl Khemerlerin ölüm tarlalarında katlettiği binlerce masum insanın kafataslarından dağlar-tepeler yapıp müzeler kuruyor. O kafataslarından oluşan müzeleri dünyanın dört bir yanından gelen turistler ziyaret ediyor. Hala ne olduğunu anlayamadığımız ve nasıl iktidara gelmiş olduğuna hayretle baktığımız bu adamların merkez yayın organları var mıydı ? varsa ne yazdıklarını bilmediğimiz, KKP-Kızıl Khemerler ve başında ki zır deli Pol-pot’un iktidarı altında ki dönemde para da ortadan kaldırılmıştı, böylece Pol-pot ve adamları, Stalin’i, ve Mao’yu da geçtiğini açıklamış ve gerçek anlamda komünist toplumu kurduğunu ilan etmişlerdi. Komünist toplum, Marks, Engels ve Lenin’e göre ancak dünya ölçüsünde kurulabilir, böyle sanayisi olmayan geri bir köylü ülkesinde ilkel tarım yaparak sosyalist toplumda, komünist toplumda kurulamaz. Görüldüğü gibi teori çok fazla kirlenmiş ve hepimizin bilinçaltına yerleşmiş durumda onu elbirliğiyle temizlememiz gerekiyor.


67

RUS

DEVRİMİ

VE

REEL

SOSYALİZM-XII

Reel sosyalizm, bürokrasinin diktatörlüğüne dayalı sosyal devlet kapitalizmiydi. Reel sosyalizm, var olduğu yerde konut, eğitim, sağlık, alt yapı, işsizlik gibi sorunları çözmüştü. Merkezi planlama da onların belli bir aşamada ekonomik-sanayisel gelişmesine, kalkınmalarına katkı sunmuştu. Bu Rusya’da da Çin de de böyle oldu. Ancak reel sosyalizm, kapitalizmi aşan, onun alternatifi olacak bir model olamadı. Çin asıl sıçramasını emperyalizmle kurduğu ilişkiler sayesinde yaptı. Bugün Çin hem doğuda hem de batıda kalkınma ve ekonomik gelişmeler bakımından korkulan, dikkate alınan bir ülke haline geldi. Ama Çin bugünlere kolay gelmedi, ülke nüfusu çok büyüktü ve yeteri kadar gelişmiş bir ülke değildi. İnsanların karnını doyurmak, iş-güç sahibi yapmak, gelecek sahibi yapmak kolay değildi. Çin’ de insanlar devrim sonrası açlıktan kırılıyordu, yiyecek ekmek bulamıyordu. Çin, kapitalizme uygun önlemler alarak ve batı kapitalizmiyle ortaklıklar kurarak bunları aştı. Önceleri devrimin hemen sonrası Çin, Rusya’yla ekonomik ilişkiler kurmaya yöneldi ama araları bozulunca Rusya ekonomik ve teknik yardımı kesti. Daha da kötüsü birbirlerinin sınırlarına askeri güç yığdılar. Çin nüfusu çok büyüktü emperyalist-kapitalist dünya için önemli bir pazardı. Ucuz iş gücünün olması Çin’e oluk-oluk dış yatırımın akmasına yol açıyordu. Dünyanın gelişmiş ülkeleri hem Çin’in yükselişinden kaygı duyuyorlar hem de onu sanayi, ekonomi, kalkınma yollarında gelişip büyümesine yol açıyorlardı. Çin’in şu anki durumu hemen hemen böyledir. Rusya’da 1917 devriminin hemen sonrasında karşılaşılan açmazları aşabilmek için sosyalizme değil, kapitalizme dayanılmaya çalışıldı. “Savaş komünizmi” tabiri ortaya atıldı. Savaş komünizmi ne demektir ? Kapitalizme dönük uygulamaları sosyalizme adapte ederek uygulamaktı buna da “savaş komünizmi” demişlerdi. NEP ( Yeni ekonomik politika ) bu da sosyalistlerin elinde uygulanan kapitalizme ait argümanlardır. Devrimin hemen sonrasında karşılaşılan iç savaş ve arkasından gelen dış emperyalist saldırı sosyalizmin uygulanmasına olanak vermedi. Gerçi iktidarda Bolşevikler vardı ama önlemler kapitalizm kurallarına uygun


67 alınmak zorunda kalındı. Fabrikalarda otorite olması gereken işçi komiteleri olamadı ve fabrika müdürleri olağanüstü yetkilendirilmeler yoluna gidildi. İşçi sınıfının devrimden önce de sınıf örgütleri olan Sovyetler örgütü ülkede alt yapıda da üst yapıda da egemen olamadı. Bunların adları bugünlere kadar lafta geldi, gerçekte bir iktidar organı değildiler. İktidarı almış olan Bolşevikler kedilerinden başka kimseye siyaset yapma hakkını sosyalist de olsa tanımamışlardı. O nedenle Reel sosyalizm, sosyalizm değildir, sosyalist demokrasi yoktur. Sosyalizm Mark’ın teorilerine göre kesin bir şekilde sınıfın iktidarıdır. Bir ülkede proletarya diktatörlüğü var diyebilmemiz için gerçekten de proletaryayı iktidarda olduğunu görmemiz gerekir. Lenin’in, Troçki’nin, Stalin’in iktidarda yönetici olmaları sosyalizm değildir. Sosyalizm sınıfın iktidarı olmak zorundadır. Ya da işçi-köylü sınıfı iktidarı olmak zorundadır. Yukarıda açıkladığımız gibi Lenin’in hayatını kaybedinceye kadarki dönemde istenmesine rağmen sosyalizm kurulamamıştı. Kurulan kapitalizmle sosyalizm arası bir sistemdi. Bu bugünlere kadar da böyle geldi. Üretim araçlarını devletleştirmek te sosyalizm değildir. Sosyalizm, üretim ilişkilerinin alanlarında ve üst yapı kurumlarında da işçi sınıfının yönetici olmasını gerektirir. Devamla gereğinde gerektiği zamanda yukarıda olan yöneticileri geriye çağırabilir ve başkalarını oraya gönderebilmeliydi. Yönetici olması gereken işçi kitlesi korkutulmuş bütün yönetim kademelerinden dışlanmıştı. Zaten devrim gününden beri yönetici olmamıştı. Belki ilk yılarda zor koşullar altında olunduğu için maruz görülebilir ama 90 yıl böyle gidersen orada bir art niyet var demek zorunda kalırız. Bu sisteminde sosyalizm olmadığını söylemek zorunda kalırız. Lenin ölünceye kadar hep lider olmuştu, ondan sonra iktidar mücadelesini kazanan Stalin ölünceye kadar lider olmuştu. Hani işçi sınıfı yöneticileri istediği zaman geriye çağırabilecekti ? Nasıl oluyor da bu kişiler ölünceye kadar lider olarak kalabiliyorlar ? İktidara da aşağıda olan halk sınıf ve katmanları ortak etmiyorlar. Bunun adı parti diyelim, merkez komite diyelim, Politbüro diyelim devlet kadroları diyelim ne dersek diyelim bu sistem dört dörtlük bürokrasinin diktatörlüğüdür. Erk hep seçkin-erdem sahibi proleter devrimcilerin elinde, hiç aşağıya bakan yok. Lenin bürokrasiye ve ekonomizme karşı sistemli bir mücadeleye girmek istiyordu ama sağlığı buna yetmedi. Troçki de bürokrasiyi eleştiriyordu ama değişiklikleri yapacak gücü yoktu. İktidarın ikinci adamı olduğu zaman


67 bütün bunlara itiraz etmemişti. Nasıl ki adım adım iktidardan uzaklaştırıldı o zaman bürokrasiye karşı mücadele etme gereği duydu. İktidardan ve ülkeden dışlandıktan sonra hiç bir değişikliğe etki edemedi. Kore’ye bakıyoruz, devrim döneminde lider olan Kim İl Sung hayatını kaybedinceye kadar lider oluyor, yerine oğlunun geçmesini istiyor, öyle de oluyor. Oğul da hayatını kaybediyor gene yerine oğlu geçiyor. Bu kişi doğru kişi bile olsa bu sistem sosyalizmidir, başka şey midir ? Yoksa padişahlık mıdır ? İyi de bu kişi olmasa bu ülke batacak mı ? yok olup gidecek mi ? bu kadar büyük bir ülkede kimse çıkıp bu adamın yerine yönetici olamayacak mı ? Acaba bu ülke sınıfın iktidarı mı ? yoksa Kim İl Sung ailesinin hanedanı mı ? Küba da da Kastro çok büyük bir kişiydi, durumu ağırlaşınca yetkilerini kardeşine bıraktı. Kuşkusuz oda devrime başından beri katılmış ve Fidel’le birlikte olmuştu. Belki oda yetenekli bir politikacıydı ama başka böyle uygulamalar insana garip geliyor. Suriye’de baba Esad gitti, oğul Esad geldi, Azerbaycan’da baba Aliyev gitti, yerine oğul Aliyev geldi. Bu konu artık günümüzde sorgulanması gereken bir konudur. Lenin’in yıllar süren politik yaşamı demokrasinin ve özgür tartışma ortamının özellikleriyle doludur. Lenin kişi kültüne, kişi yüceltmesine, kişi diktatörlüğü hevesine düşmemiştir. Taaa 1900 yılarından önce “İşçi sınıfının kurtuluşu için mücadele birliğin grubundan” beri böyledir. Grupta, partide alınan kararların ortak alınması için mücadele etmiştir. Komite kararları almaya çalışmıştır. Partiye ya da idari organlara kararlar alınması için yazı göndermiş ve alınmasını istediği kararların bütün üyeler tarafından tartışılarak alınmasına çalışmıştır. Kendi fikirlerine karşı olan insanlara karşı ideolojik mücadele için girmiş ve vurmaya-kırmaya çalışmamıştır. Lenin, parti disiplininin çok yükseltildiği dönemlerde bile özgür tartışma ortamını ortadan kaldırmamıştır. Eylem kararlarının alınmasından önce isteyen istediği gibi fikirlerini ileriye sürebilir ancak bunun sonunda alınmış olan kararlara herkesin uyması zorunlu tutulmuştur. Kısaca Lenin, devrim mücadelesinde son derece demokrat, sosyalist demokrasiyi uygulamaya çalışan birisiydi. Ancak Lenin ve Bolşeviklerin iktidar olmasından sonra olağanüstü koşullar altında bunu uygulayamadıklarını görüyoruz. Bunu da tek düzeltecek otorite gene Lenin olacaktı ama sağlığı ve ömrü buna yetmedi.


67

Reel sosyalist ülkeler varlığıyla batıya karşı az-çok bir denge unsuru olabiliyorlardı. Onlar yıkıldıktan sonra emperyalizm dünyanın kriz bölgelerine karşı daha açık ve pervasız bir saldırı içinde oldu. Bu bakımdan reel sosyalizmin olumlu yanlarından bahsedilebilir. Geri ve bağımlı ülkelere de kurtuluşlarında yardımcı olmuşlardı ama bazı yerlerde aksini de yaptılar. Çin ve Yugoslavya devrimleri Stalin ve Komünist enternasyonale rağmen gerçekleşti. Avrupa’nın daha başka ülkelerinde komünist partiler iktidarı alabilecek durumdayken Stalin bunlara engel oldu ve sınıf işbirliği çizgisini dayattı. Reel sosyalizmin Stalin döneminde de çok zigzagları oldu ve bunları komünist enternasyonal partilerine empoze ederek onlarına kişiliksiz partiler haline gelmesine yol açtı. Hitler’le saldırmazlık anlaşması yapmış, buna göre dünya komünist örgütlerinin Hitler’i eleştirmelerinin önüne geçmişti. Aynı Stalin, Avrupa komünist partilerinin, Hitler’e karşı sosyal demokratlarla ittifak yapmalarını da önlemiş ama daha ilerde bu partiler daha kötü ittifaklar için girmek zorunda kalmışlardı. Stalin, Hitler’le anlaşıp Polonya’ yı onun işgal etmesini, bir kısmını da kendisine bırakmasını, kendisinin de Estonya, Letonya, Litvanya, Finlandiya gibi ülkeleri işgal etmesi konusunda anlaşmıştı. Stalin sözde UKKTH uzmanıydı. Bu nasıl uzmanlık böyle, böyle uzmanlıkla ulusal sorun çözülür mü ? Böyle yapıp ta ulusal sorunu çözüyorum demek kocaman bir dalaveredir. Sosyalizm, mutlaka insanı merkeze alması, onu özne yapması gerekir. Sosyalizm, gerçekleşmeden önce de sonra da insani değerler bütününün dışına çıkılamaz. Devrim-sosyalizm insan içindir, toplum içindir. Bunun dışında ki amaçlar için kullanılamaz. Kullanılmaya çalışılırsa onun sosyalizm olmadığını söylemek zorundayız. İşçi-köylü devrimci demokratik diktatörlüğü olsun, sosyalist devrim iktidarı olsun insan haklarına saygıyı elden bırakamaz. Eğer bu sistemlere şiddet yollarıyla gelmek ve yine zora dayanarak iktidarda kalmak zorunda kalıyorsak, bu şiddetin toplumun ihtiyaçlarından doğan bir şey olduğunu ve şiddeti topluma karşı kullanmamak gerektiğini bilmeliyiz. Şiddet uygulamakla, insan haklarına uymak konusundaki olayı iyi yakalamamız gerekir. Amaca ulaşırken her yol mübahtır anlayışına düşemeyiz. El-


67 kaide’nin ya da pkk’nin yaptığı gibi sıradan-masum insanların üzerine bombalı saldırılarda bulunup katliam yapılamaz. Savaş anında savaş esirlerine işkence ve kötü muamele yapılamaz. Mutlak suretle savaş hukukuna ve insan haklarını gözeten temel hukuk normlarına uyulmalıdır. Tarımda kolektivizasyonu, Stalin kaba kuvvete-teröre başvurarak gerçekleştirmiş ve çok sancılı bir dönem yaşatmıştı. Bunun son derece ağır yıkıcı sonuçları oldu. İktidar işçiyi dışlamış, köylüye saldırmış, kendi halkına saldırmıştı. Giderek toplumun sosyalizme, hatta onun adına bile saygısı kalmamıştı. Artık toplum sisteme iyice muhalif hale gelmişti ama devlet baskısından ve teröründen dolayı sesini çıkaramıyordu. Hasılı bu sistem artık onun sistemi değildi. Tarım üretiminde kolektivizasyon belli yerlerde pilot bölgeler kurarak, köylüyü buralarda çalışmaya özendirerek ve onun gönüllü katılımı sağlanarak yapılmalıydı. Arnavutluk, örnek alınmayacak, örnek alınmaya değmez bir ülke olarak, diğer bir çok konuda hatalı bir uygulama içinde olsa da bu tarım kolektivizasyonunu köylüyü karşısına almadan, onun gönüllü katılımını sağlayarak yapmıştır. Yapılacaksa, -ki yapılmalıdır çünkü sosyalizm kolektivizasyondur- tarımda kolektivizasyon bu yol takip edilerek yapılmalıdır. Ve devamla yapılacaksa o günkü toplumsal durumu da hesaba katarak, kısa, orta, uzun vadeli programlar oluşturularak bir geçiş programı ortaya konularak yapılabilir. Ancak bütün bunlar yapılmadan önce geniş bir kamuoyu tartışmasından geçirilmelidir. Tarımda olsun, sanayide olsun üretimin bütün aşamalarında çalışanlar, çalıştıkları yerde mutlaka asli yönetici olmalıdır. Bunu komiteler ya da daha iyi örgütler oluşturarak yapmalıdırlar. Sonuç olarak sosyalizm, Marksın açıkladığı sosyalizm, kişi diktatörlüğü, parti merkez komitesi diktatörlüğü değil, işçi sınıfının açık-seçik, doğrudan diktatörlüğüdür. Reel sosyalizmde bu olmadığı için yıkıldığı zaman işçi sınıfı itiraz etmedi, itiraz etmedi çünkü kendi iktidarı değildi. Kendi iktidarı olsaydı böyle kolay bir şekilde yıkılamazdı. Kapitalizmin egemen olan sınıfı burjuvazi kendi iktidarını yıkmak isteyenlere karşı nasıl amansız mücadele etiğini, nasıl pervasız bir şekilde kan döktüğünü biliyoruz. Ama Reel Sosyalizmin egemen olması gereken sınıfı bunu yapmıyor. İşte Reel Sosyalizmin en çarpıcı yönü ve trajedisi buradaydı. Doktor Hikmet Kıvılcımlı, kanser hastasıdır, tedavi görmektedir.


67 Türkiye’nin 12 Mart 1971 darbesini yaşadığı dönemde tedavisi için gittiği, Bulgaristan ve Doğu Almanya’dan sınır dışı edilir. Aşağıda Kıvılcımlı’nın 30.9.1971 de Brejnev’e gönderdiği mektuptan alıntı bulunmaktadır. Brejnev’e yoldaş diye hitap ederek başladığı mektubunu şu satırlarla tamamlamaktadır: “Ölüm döşeğinde olsam bile, her türlü davalaşma ve karşılaşma için hazırım. Sizin sosyalist adaletinizi umabilir miyim ? Selâmlar, yoldaş. 30.9.1971” -”Derken, Sofya'da, pek orijinal bir yandan dokundurma ile, hayatımda ilk kez herhangi bir "Türk Komünist Partisi"nin (ki Moskova'da yahut Berlin'de bulunurmuş) beni kendi kanunları dışına atmış olduğu haber verildi, sonra haber inkâr edildi. Bunun mantık sonucu olarak, Moskova ile kısa bir danışıştan sonra, Bulgaristan Halk Cumhuriyeti ile Almanya Demokratik Cumhuriyeti polisleri, hiç bir izahat verilmeksizin, beni (iki arkadaşımla birlikte) kendi Sosyalist sınırları dışına, Amerikan emperyalizminin askercil üssü Türkiye'nin dostları olan Kapitalist ülkelere doğru, ve İnterpol ağlarına doğru, ne yaşıma, ne geçmişime, ne ameliyat sonrası kanser kanamalarıma ve acılarıma bakmaksızın, püskürtüp attılar.”

Kıvılcımlı mağduriyetini anlatıp adalet ve tedavisi için imkanların sağlanmasını istemektedir. Ama Reel Sosyalizm dinlemez ve kapı dışarı eder. Mesela bir Batı Avrupa ülkesi olsa bunu yapmazdı. Kıvılcımlı gibi Kapitalist-Emperyalist sisteme muhalefet eden ve teoride-pratikte mücadele eden, kırkın üzerinde kitap yazmış olan bir adamı ülke dışına atmazdı. Ama bu öteden beri çürümüş olan Reel Sosyalist sistem ülke dışına attı. Bırakalım sosyalist insan olup olmamasını, bu tür uygulamaları insanın insana yapmaması gerekir. Kıvılcımlı, hasta yatağında ölünceye kadar çektiği acıları yazmış. Nasıl kıvrandığını, nasıl vücudunun kanser olan bölgesinde dayanılmaz acıların olduğunu belirtmiş. Kıvılcımlı


67 Bulgaristan ve Doğu Almanya’dan hasta haliyle kovulduktan sonra bağımsız-bağlantısız kalmış olan Yugoslavya’ya sığınmak ve tedavisini orada devam etmek zorunda kalmıştır. Hayatını da orada kaybetmiştir. Bu olay Reel Sosyalizmin yüz karası bir olaydır. Henüz buna benzer elimizde başka veriler yok ama bu tip yanlışlıkların daha çok olduğunu söyleyebiliriz. 12 Eylül 1980 de askeri darbe olduğunda, yurt dışına kaçmak zorunda kalan otuz bin kişi Reel Sosyalist sistemin olduğu ülkelere değil, Batı Avrupa ülkelerine gitmişti. Demek ki Rusya ve onun kuklaları olan Doğu Avrupa Reel Sosyalist ülkeleri Batı Avrupa kadar demokratik değilmiş. Demokratik olsaydı, devrimci olsaydı, buradan kaçanlar önce devrimcinin yanına giderdi. Bu ülkeler hem demokratik değildi hem de devrimci değildi. Buradan kaçan insanlar devrimciydi onlar bizim arkadaşlarımızdı. Ama Rusya kapalı bir kutuydu ne olduğu bilinmiyordu. Ne olduğunu da böyle olayları kıyaslayarak anlayabiliyoruz. Rusya’nın Reel Sosyalizmini bu ülkede savunan taraftarları da vardı, onlarda Batı Avrupa’ya kaçmışlardı. Arnavutçular da vardı AEP yandaşları onlarda Batı Avrupa ülkelerine kaçmışlardı. Burada şu ortaya çıkıyor: bu ülkeler hem devrimci değil, hem sosyalist değil, hem demokrat değil, hem de enternasyonalist değildir. Enternasyonalistliğini sadece kendi ülkelerinin milli çıkarları için, daha doğrusu kendi dar bürokratik iktidarlarını korumak için kullanıyorlardı. Burada bir eşitlik söz konusu değildir, eşitliğin olmadığı yerde enternasyonalizm yoktur-olamaz. Reel Sosyalizm, Rusya, batıyla mücadelesinde ekonomik değil, askeri değil, uzaya çıkmakla değil, kuşkusuz onlarda gereklidir ama asıl üstünlük sağlaması gereken alan ve asıl yarışacağı alan insan merkezli olan alan olmalıydı. LENİNİZMİN VE RUS DEVRİMİNİN ORTAYA KOYDUĞU SONUÇLAR Sonuç olarak : I Lenin, sosyalist devrime ilişkin fikirlerini, Marx’ın bulunduğu dönemden farklı bir dönemde –kapitalizmin daha yüksek aşaması olan “emperyalist” aşamadageliştirdi. Lenin’in amacı, XX. yüzyıl kapitalizminin işçi sınıfının karşısına çıkardığı


67 yeni ekonomik, politik sorunları aşmak ve önce Rusya’da sonra da tüm Avrupa’da sosyalist devrimi gerçekleştirmekti. Lenin, 1917 Devrimi’yle dünyada ilk defa işçi sınıfının iktidarı ele alabileceğini ve kendi iktidarını kurabileceğini tüm dünyaya gösterdi. Rusya’da sosyalist devrimin bu zaferi Rusya ile sınırlı kalmayıp diğer ülkelerdeki birçok devrimciyi cesaretlendirdi. XX. yüzyılda meydana gelen tüm sosyalist devrimler ve sömürgelerde yürütülen birçok ulusal kurtuluş hareketi, Lenin’in devrimci fikirlerinden etkilendi. Bu çalışmaya konu olan temel problematikten çıkarılacak dört önemli sonuç kısaca şöyle özetlenebilir: Birinci sonuç, kitlelerin devrime yönlendirilmesinde partinin taşıdığı önemin büyük bir yer tutmasıdır. Rusya’da devrimci dönüşüm sorunsalına Lenin açısından bakıldığında sosyalizmin gerçekleşmesi için bir devrime ihtiyaç vardır. Ancak, Rusya’nın kendine özgü koşulları göz önünde bulundurulduğunda (kapitalizmin fazla gelişmemiş olması, köylü nüfusun çoğunluğu, sınıf bilincinin fazla olmaması ...v.b.) kitlelerin sosyalist devrimi gerçekleştirecek bilinç düzeyine sahip olmamaları, işçi sınıfının “bilinçlendirilmesi” gerekliliğini ön plana çıkarır. Lenin, bu noktadan sonra partinin önemini keşfeder. Böylece kitlelerin bilinçlendirilmesi ve işçi sınıfının devrime yönlendirilmesi sırasında karşılaşılacak tüm zorluklar, merkezi esaslara dayalı örgütlenmiş disiplinli bir parti aracılığıyla aşılabilecektir. İkinci sonuç, kapitalizmin görece geliştiği ve güçlü burjuvazinin olmadığı


67 ülkelerde işçi-köylü ittifakı temelinde burjuva demokratik devriminin gerçekleştirebileceği iddiasına dayanır. 1905 Devrimi proletaryayı siyasal arenaya çıkarmıştı. Ancak, 1905 Devrim pratiği ve sonrası gelişmeler göstermiştir ki, Rus burjuvası devrimi daha ileriye götürecek yeteneğe sahip değildi. Lenin, burjuvazinin yerine getiremediği görevleri proletaryanın iki koşula bağlı olarak yapabileceğini öne sürdü. Birincisi, proletarya ile köylünün ittifakıydı. Bu stratejinin açıklaması şuydu: Köylüler, her ne kadar kapitalizm karşısında tutarlı bir sınıf olarak duramazlarsa da, büyük toprak sahipleri karşısında işçi sınıfıyla birlikte tutarlı bir güç oluşturdukları ortadaydı. İşte bu durum işçi ve köylünün ittifakını kolaylaştıracak ve burjuvazinin yapamadığını yapacak, sosyalizmin inşasına giden yolda maddi koşulları (ekonomik koşullar) olgunlaştıracaktı. Bu ittifak kuşkusuz sosyalist iktidar değil, işçi-köylü ittifak temelinde demokratik bir diktatörlük olacaktı. İkincisi, Avrupa devriminin oynayacağı rol idi. Rusya’da işçi-köylü ittifakı temelinde şekillenen iktidar kendi burjuvazisini yenip daha ileri bir safha olan sosyalizmi kurmak için Avrupa proletaryasını devrim yönünde cesaretlendirecekti. Böylece, Avrupa’daki proletarya hem kendi ülkelerinde sosyalizmi kuracak hem de Rusya’daki yoldaşlarına sosyalist devrimi gerçekleştirmesi için yardım edebilecekti. Üçüncü sonuç, 1917 Devrimi sonrasında devletin, sınıfsız toplum idealinin gerçekleştirilmesi yönünde bazı ekonomik düzenlemelerin yapılabilmesi için, varlığını bir süre daha devam ettirmesi gerekliliği anlayışının Lenin tarafından nasıl gündeme


67 taşındığı araştırılacaktır. 1917 Devrimine giden süreçte yapılan tartışmalar daha çok parti örgütlenmesi, kitlelerin bilinçlendirilmesi, partinin izleyeceği strateji ve taktik ve işçi sınıfı dışındaki diğer sosyal katmanlarla kurulacak ittifaklar ile ilişkiliydi. Ancak, 1917 Devrim sonrasında ortaya çıkan fiili durum devletin nasıl bir örgütlenme içinde olacağı tartışmasını ön plana çıkarmaya başladı. Lenin, Marx’ın yapıtlarında dağınık biçimde vurguladığı devlet teorisi hakkındaki fikirlerini geliştirerek Rusya’nın kendine özgü koşullarına adapte etti. Lenin, son tahlilde devletin ortadan kalkması gerekliliğini her zaman vurgulamıştı. Ancak, devletin ortadan kalkmasının tek tek bireylerin tercihlerine bağlı olmadığını devletin, sınıfsız toplum idealinin gerçekleşmesi için gerekli düzenlemeleri yapması gerektiğini ve bunu da “proletarya diktatörlüğü” ile geçekleştirilebileceğini iddia etti. Böylece “proletarya diktatörlüğü” temelinde şekillenen iktidar, devleti de ortadan kaldırabilecek düzenlemeleri yapabilecekti. Dördüncü sonuç, kapitalizmin farklı bir aşamasında –emperyalist aşamadaişçi sınıfının sosyalist devrim stratejisinin değişebileceğidir. Lenin’e göre, proletarya devriminin gerçekleşme koşulu, söz konusu ülkenin iç gelişmesinin bir meselesi olarak bakıp, üretici güçlerin gelişmesinin yeterli olup olmadığı tetkikine dayalı bir anlayış artık geride kalmıştır. Emperyalist dönemde, herhangi bir ülkede devrim şartları, üretici güçlerin gelişme seviyesine bağlı değildir. Çünkü emperyalizm


67 ekonomik otarşiyi yıkarak, milli özel ekonomileri, dünya ekonomisi denilen bir zincirin halkaları haline getirmiştir ve kapitalist sistemin bütünü açısından duruma bakıldığında, bütün ülkelerde devrimin objektif şartları mevcuttur. Emperyalizmin ilerici bir yönü yoktur. Kapitalizmin bu özel aşamasında –emperyalist aşamadaaz gelişmiş ülkelerde üretici güçlerin zamanla gelişip, sosyalist devrimi evrimci yolla gerçekleşebileceği yönündeki yaklaşımlar tamamen yanlıştır. Bu yüzden ilk proletarya devrimini kapitalizmin en gelişmiş olduğu, demokrasinin ve kültür seviyesinin en yüksek olduğu ülkede olacağını beklemek yanlıştır. Marks ve Engels'in tekel öncesi dönem için doğru olan bu önerisi, emperyalist dönemde, artık eskimiştir. Ve Lenin’e göre, ilk proletarya devrimi, kapitalizmin ve demokrasinin en gelişmiş olduğu şu veya bu ülkede değil, emperyalist zincirin en zayıf olduğu ülkede gerçekleşecektir. [R. Berker Bank - Rusya’da 1905-1920 Yılları Arasında Tarihsel Dönüşüm Süreci Ve Siyasal Tartışmalar -Yüksek Lisans Tezi - T.C. Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Kamu Yönetimi Ve Siyaset Bilimi (Siyaset Bilimi) Anabilim Dalı Ankara 2004] Sonuç : II LENİNİZMİN EVRENSEL TEZLERİ 1– Emperyalist dönemde sosyal uyanışın ekonomik gelişmeyi aşması için gerekli objektif şartlar mevcuttur. Kitlelerin bilinçlendirilmesinde temel, üretici güçlerin gelişimi değil, devrimci mücadeledir. 2– İşçi sınıfının nicel gücü ile devrimde oynadığı rol arasında paralellik


67 kurulamaz. Nüfus içinde azınlıkta olan işçi sınıfı devrimin yönlendirici gücü olabilir. 3– Emperyalist dönemde, gerek burjuvazinin devrimci niteliğini kaybetmesi ve gerekse devrimde iktidar sorununun üretim ilişkilerinin yeniden düzenlenmesi sorununa ağır basması ve sınıfların sadece ekonomik temellerine göre değerlendirilemeyecekleri ilkelerinden hareketle, demokratik devrim işçi sınıfı ve müttefiklerinin iktidarı altında tamamlanır. Demokratik ve sosyalist devrim aşamaları iç içe girmiştir; ilki hızla ikinciye dönüştürülür. Lenin’in deyişiyle: -“Birinci ikinciye dönüşür. İkinci birincinin sorunlarını çözer. İkinci birincinin gerçekleştirdiklerini sağlama alır. Mücadele ve yalnız mücadele ikincinin, birincinin içinde ne kadar gelişeceğini belirler.” Lenin, Ekim Devriminin Dördüncü Yıldönümü, Seçme Yazılar C III s-639 4– Bir bütün olarak devlet hakim sınıfların baskı ve denetim örgütüdür. 5–

Emperyalist

dönemde

tek

ülkede

devrim

olabilir.

6– Kitlelerin devrimci mücadelesinin başarıya ulaşabilmesi için seçme üyelere sahip, merkeziyetçi bir parti gereklidir Engin Erkiner -Rus Devriminden Çıkan Dersler - Eriş yayınları-1975Sayfa-83 Sonuç olarak : III KOMÜNİST SİSTEMİ, YANİ EMEĞİN İKTİDARINI KURMAK İÇİN YOLA ÇIKILIR AMA HAYAT BAŞKA ŞEY KURDURUR Bahriyeliler ve Kızıl askerler, işçiler ve köylüler, Ekim Devrimi sırasında sovyet iktidarı için, emekçi Cumhuriyetinin doğması için kanlarını akıttılar. Komünist parti, kitlelerin tavrına yakın bir ilgi gösterdi. Bayrağına işçileri harekete geçiren çekici sloganlar yazarak onları kendi tarafına çekti ve onları, nasıl inşa edileceğini yalnızca Bolşeviklerin bildiği Sosyalizmin Krallığına götüreceğine söz verdi.


67 Doğal olarak, işçiler ve köylüler sonsuz bir neşeye kapıldılar. "Sonunda, kapitalistlerin ve toprak sahiplerinin dayanılmaz boyunduruğu altında kölelik yapmamız geçmişte kaldı," diye düşündüler. Atölyelerde, fabrikalarda, tarlalarda emeğin özgürlüğü gelmiş gibi görünüyordu. Bütün iktidar emekçilerin eline geçmiş gibi görünüyordu. Becerikli bir propagandanın sonucunda, çalışan halkın evlatları, şiddetli disiplinle prangaya vuruldukları parti saflarına akın ettiler. O zaman Komünistler, kendilerini, öncelikle farklı eğilimlerdeki sosyalistleri iktidardan uzaklaştıracak kadar güçlü hissettiler; sonra da, bir yandan onların adına ülkeyi yönetmeye devam ederken, bir yandan da işçileri ve köylüleri devlet gemisinin idaresinden uzaklaştırdılar. İktidarı gasp eden Komünistler, Sovyet Rusya vatandaşlarının ruhu ve bedeni üzerinde, komiserlerin keyfi yönetimini kurdular. Her türlü mantığa ve emekçilerin iradesine rağmen, ısrarla, özgür emeğin yerine köleliği getiren devlet sosyalizmini inşa etmeye giriştiler. [Paul Avrich - Kronstadt 1921 İngilizceden çeviren: Gün Zileli -Sayfa245] Sonuç olarak :IV REEL SOSYALİZM, BÜROKRASİNİN DİKTATÖRLÜĞÜNE DAYALI SOSYAL DEVLET KAPİTALİZMİDİR. İçinde hem kapitalizm, hem de sosyalizmden öğeler vardı. Rusya’ da ki Reel Sosyalizmi, 1956 yılında yapılan ünlü XX. Kongre sonrasında sapma oldu, öncesinde her şey güllük gülistanlıktı demek, ya da sosyalizmi Gorbaçov geldi yıktı demek olguları açıklamakta yetersizliktir. Reel Sosyalizmin hatalarını ve yıkılış nedenlerini, kuruluşundan, hatta Rusya’da XIX. Yüzyılda ki kapitalizmin gelişme dinamiklerinden başlatarak Reel Sosyalizmin yıkılışına kadar geçen süreci inceleyerek ortaya koyabiliriz. Stalin iktidar yıllarında yaptığı uygulamaların aynısını, Kuruşçev, Brejnev, Gorbaçev gibi liderler havuçla yapmaya çalışmışlar ama temelde sistemde hiçbir değişiklik olmamıştır. Aynı iktisadi-sosyal ilişkiler aynen devam etmiştir.


67 Recep Gül 1 OCAK 2014

Faydalanılan kaynaklar: - Ç. Can Dünya Türkiye ve Sosyalizm - Odak kitap Eylül - 2004 - Engin Erkiner - Rus Devriminden Çıkan Dersler - Eriş yayınları-1975 -R. Berker Bank - Rusya’da 1905-1920 Yıları Arasında Tarihsel Dönüşüm Süreci Ve Siyasal Tartışmalar -Yüksek Lisans Tezi - T.C. Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Kamu Yönetimi Ve Siyaset Bilimi (Siyaset Bilimi) Anabilim Dalı - Ankara 2004 - Paul Avrich - Kronstadt 1921 İngilizceden çeviren: Gün Zileli - J. Stalin, Bolşevik Partisi Tarihi, Çeviren: Gaybi Köylü [6. B., Ankara: Bilim ve Sosyalizm Yayınları, 1998) - Lenin Nereden başlanmalı ? - Lenin Nasıl yapmalı ? - V. İ. Lenin, İki Taktik Demokratik Devrimde Sosyal Demokrasinin İki Taktiği - Lenin, Küçük-Burjuva Sosyalizmi ve Proleter Sosyalizmi, Toprak Meseleleri - Lenin, Seçme Eserler, cilt 3


67 - Lenin Seçme Eserler cilt : 6 - Lenin, Devlet ve İhtilal - Lenin, Proletarya İhtilâli ve Dönek Kautsky - Marx ve Engels, Seçme Yazışmalar, Birinci cilt - V. İ. Lenin, Komünizmin Çocukluk Hastalığı “Sol” Komünizm, Çeviren: Muzaffer Erdost (5. B., Ankara: Sol Yayınları, 1991) - K. Marx ve F. Engels, Gotha ve Erfurt Programlarının Eleştirisi, Çeviren: M. Kabagil (3. B., Ankara: Sol Yayınları, 1989) - Lenin, “Rusya Yurttaşlarına,“ Ekim Devrimi Dosyası - Friedrich Engels, Almanya’da Devrim ve Karşı Devrim, Çeviren: Kenan Somer (2. B ,. Ankara: Sol Yayınları, 1992) - Lenin, “Materyalizm ve Ampiriokritisizm”, Moskova 1935 - Mandel, Leninist Örgüt Teorisi, - M Gorky, V. Molotov, K. Voroşilov, S. Kirov, A. Jdanov, J. Stalin, 1917 Sovyet Devrimi, Birinci cil, Çeviren: Alaattin Bilgi. 1. B., İstanbul: Evrensel Yayınları, 2004 -Lenin, Emperyalizm – Kapitalizmin En Yüksek Aşaması -Lenin, Nisan Tezleri ve Ekim Devrimi, -Lenin, Komünist Enternasyonalin Üçüncü Kongresinde Komünist Enternasyonal Taktiklerinin Savunma Konuşması, Kitle İçinde Parti Çalışması - Cliff, Bütün İktidar Sovyetlere, İkinci cilt, - Carr. Bolşevik Devrimi, İkinci cilt, - Cliff, Kuşatılmış Devrim, Üçüncü cilt, - Clif, Bolşevikler ve Dünya devrimi, Üçüncü-Dördüncü cilt - W. Henry Chemberlian, Rus Devrimi, C: I - Sovyet Rusya Tarihi-Bolşevik Devrim-I E.H.Car - Troçki Rus Devrimi Cilt - I - Rosa Luxemburg -Rus-Devrimi-Uzerine / 1918 -1936 Moskova Duruşmaları Üzerine Kızıl Kitap, Lev Sedov - Sınıf Bilinci Dergisi, 1988 - Atlas Tarih, Şubat-Mart 2013 - Stalin, Sosyalist Ekonominin Meseleleri - http://tr.wikipedia.org/wiki/Komintern - http://tr.wikipedia.org/wiki/Lenin%27in_Vasiyeti -Simon Sebag Montefiore Genç Stalin Çev: Yavuz Alogan, İthaki, Ekim 2010


67 – Aktaran: Gün Zileli - Şu Lenin ve Troçki Mirası Meselesi… adlı makale - 14 Kasım 2010 - Çeviren – Meral Delikara Topçu – Lenin’in Son Kavgası – Konuşmalar Ve Yazılanlar 1922- 1923 – Öteki Yayınevi – Ankara – Ocak – 1999 I. Baskı


67

Rus devrimi ve reel sosyalizm