Page 1

Cemre

gönle düşen

n

re Cem gönle

LU ADO M AN RİKİ PE Bİ AKTE NC L SA ÖZE

ESİ N LİS ve FE

düşe

RGİSİ T DE İYA EDEB NAT ÜR SA KÜLT

l:2 • Yı

yı : • Sa

2

atı

abe

e Hit

nçliğ

an zS me Şiir değ U Leb ur USL an Leyl

ırlık

ır...

as k as Kaba bir 7 buçu asır... cüsü cüce .. tinin i iki üç Üçün dediği asır! an mille rincis ncisi ı’ kt . Bi . İki et... ve rım zim n aşağ n ya rtarıldı devre vre.. So evlet rt de iyet.. ve he ku tçilik r .... anda kim dört dö da ve ha sefalet hayv cüsü? ânında yle cü takli de nu bö alpl e ün de rütü sı önün fetih elind üm ad dörd adde m z rihin ık, çü pı Ya elh çığlık ... yoba da ‘b aret... ayetle, İşte ta tıhçıl enin ka bir ’ın a es cin ü sa devr ek t... nçlik r ’ân üc bi ın iye ur ci ı ür tirec bir ge nyas acağ kûm ründ Beşin le ge yan tı dü may e mah k, sü k di... y’ ha kolla pa aş ta şim lâk ya gerçe nü ‘ya he le gü eltici , evet ... eri ken, lik... edî ağı di yüks lik t çe ! ikey’l çıkac genç a eb nları, ve şim genç e bir r n ‘d hasre azsın cısı ... Bu layan yen bi lim bütü n yerin yam runa dâva stu zle da koru ha za sûl liyle yafta inin da ini ye ışını gö Re a di ye mey r’ dü lb nd dı ağ ve dan ve ın ke , ka ... rb ‘ di fışkır nlar uğunu elde inin az, a ku ınız? Hakk nçlik ez kin ıyam patro buyr mod yapt iyet bir ge kü in, ac n im in h Kö lim e za in , ev e so eti ne ‘Hak e bilen ‘Alla ek... nçlik... ştan ının an da kend ve en ise ı edec ikt ge i ta em , ırz sen ekte taliste varın a kölel bir gib batı rın r p inin du ta m lar sta ilm kada ı ez Kapi ! ‘ ih e sahi inin ti Hakk rasa bu ha varsa m kk nin, sın k... t kin ı ya eclis e ye ille una, duğu ine ha diyece alamaz a, idrâ n; m hürri başın ırdır işt dar !‘ ın koru kend le en ka yurd as nana halis seni kendi amazsın fes bi e, irfan ve rağm buçuk da ne tavırla ne ve in a, ulan bu şfine e bir b, orta ım rakıl rbest tetiğ ıyl rdi ığ bı ke ias a yin ezhe k ve r fe acıd idd şı boş ıkça se ine, es rece bunc ’ün de m i, he ana üğün tiğ ad ba ve ve rk rd göste veric m an akta a kazım diyalek Tü gö te nı ul nu ı, bı ... o m ptırm pısın kavr adığ her sis duğu ine, ve ceva nçlik ol nıp lam rını, nı ka nın ka a, vecd !‘ kara r ge ’da e ya ın bu sır zü sa âm lik... varım ak bi kın içind amın r gö yn oluş in İsl e ka in, aş en nç m kada rt ‘b ına ka arek atin bir ge anlar tı ad ecek siste cak rt fe ahlâk ed buhr an ba o müb hakik ecek ya fe sa fark ustası türlü nu aray ı şeyi, li varsa şkil ed adan r dâva net kılı dır min bakm yici bi luşu sandığ hayâ odel te i ak yumcu na cana ndek te ku kurtu unu nnet ığa m besle eyi solu ek n içi uğ r ce nl rini ve verm sütü ırt etm na buld kada n insa ‘ fik agog can ak m sağı ktur! ne bütü ay a , a, nd ce ve ini ıkt ı, de ikası, ve se yo nilin ranl htes uğru lik... kitab ş fabr ı ine rî ka iyle sa sesle rde kim em canı nç ders ye zifi a di hâsıl ye en arın bir ge cı ‘ di yle, mâd ım takm ailesi, tecanl gun etişi yalan kağı, var? madığ lık ini, uy ü, ol yıkık zehirli so benz aman akat ejiye ı esör nalı eli nim ur ının kahr a liy strat prof at ka i, tem n aldığ mem adam rçek taşım ûle, uf ge abaz hraf âbed inde sine Can etle us savv in ve hokk i, muza nı m sseseler terbiye bir mey r ta sk nisp da üe ık ve tesi, zin k bi zü ke şehr m lim destanl zaniversi kâğıdı ümin miyet Büyü r gö ta ... ka ün , m ek ka i öz kada gençlik ik si, n ce tma kom çıkar gazete bütü k, kend yabilec mutla bir n ı, ru ek ce ü vaşı Bugü litikacıs üm tiştirec abile fsini ko bu sa lik... po huş alb ni ye n at r ne ve genç isi fu inde kada içinde bir ra kend i üzer zifeli ala vaşı sir vasıt dan sa akla va m

I

a ri TAŞC ştırm rkle f Ziya Ara a Tü / Yusu kh Du TAŞCI Fatih d rşa Kü Şiir Vü LU nu POĞ Ba ATİ nH Yasi

i i RT Gez Gib ZKU ya ur BO Rü ve N Mer ra Şiir eA iN Sah ÇEVİK k Bura

ldü

Örü

Bu

ar

varl

Du

un

ls kO

tlulu

Mu eme m Da L Den Tuta ERTURA Bir eysa Rüm

rtaj Röpo LU Ğ SO EK KA AK ESEC bi V enur K Veh Ayş

B‹R‹K‹M E⁄‹T‹M Ö⁄RET‹M ve SA⁄LIK H‹ZMETLER‹ Afi. ad›na sahibi Ömer Faruk YELKENCİ Genel Sorumlu Fatih KAHRİMANOĞLU Yay›n Yönetmeni Merve Nur BOZKURT Yay›n Kurulu Ayşe Nur KESECEK Merve SENA KESKİN Yahya Ahmet DOĞANAY Zahide Nur ERCAN Dan›flma Kurulu Erkan KAHRAMAN Şule YÜKSEL Kapak Tasar›m› - Mizanpaj Mümine Akdeniz, Nuriye Yıldız ‹rtibat Tel (0212) 550 37 44 Adres Kemal Türkler Mh. Sümer Cd. Akçınar Sk. No:2 Sancaktepe-İSTANBUL

Editörün Kaleminden Gönle düşen 2.cemre ile hepinize merhaba… İslam âlemi olarak çok çetin günler yaşamaktayız. Şu koca dünyanın her köşesinden kötü haberler çalınmakta kulağımıza. Bilhassa bu haberler çok yakınlardan gelmekte. Suriye’den, Filistin’den, Arakan’dan… Belki de adını bile hiç duymadığımız birçok yerden. Peki, ben bunlardan neden bahsediyorum? Müslüman kardeşlerimiz ızdıraplar içinde kıvranırken biz nasıl sefa sürüyoruz, nasıl bu kadar rahat ve kayıtsız bir şekilde yaşayabiliyoruz demek, kendimizi, vicdanımızı hesaba çekmek için. Ölüm onlar için o kadar sıradan bir hal almış ki su içmek gibi, yemek yemek gibi hayatın bir parçası artık. Gelelim bizim yaşantımıza… Bir yakınımızı kaybedince şok oluyoruz, zihnimiz, aklımız dumura uğruyor, adeta ölümü tamamen unuturcasına ömrümüz geçiyor. Bence bu misal her şeyi ayan beyan açıklıyor. Biz Cemre ekibi olarak bu gidişata dur diyenlerden olmak için çabaladık çiçeği burnundaki dergimizin bu sayısında. Bir Müslüman olarak üzerimize düşen görevi layığı ile yerine getirmek için uğraştık. Allah hepimize bu yola hizmet edip muvaffak olabilmeyi nasip eylesin…

Merve Nur BOZKURT Cahit Zarifoğlu Edebiyat Kulübü Başkanı

Web www.gonledusencemre.com E-posta gonledusencemre@hotmail.com Bask› Set Basım (0212) 565 56 38 Gönle Düşen Cemre Özel Sancaktepe Birikim Anadolu / Fen Lisesi Cahit Zarifoğlu Edebiyat Kulübü’nün yayın organıdır.

1 ÖZEL SANCAKTEPE BİRİKİM ANADOLU ve FEN LİSESİ KÜLTÜR SANAT EDEBİYAT DERGİSİ


Deneme

Cemre

gönle düşen

Mehmet OSMANOĞLU

04

09

11

05

10

Se se sevdim be be ben bir ne ne nevreste güzel Hü hü hüsnü ge ge gerçi me me mehtaba bedel Zü zü zülfü se se sevdası sı sına düşeli Va va vardır şi şi şimdi a a aklımda halel Be be bebga mi mi misli nu nu nutk itse o şuh Sa sa saçar fe fe femden sü sü sükkerle asel Ya ya yandın na na nâr-ı a a aşka aşık E e ey dil bu bu budur ta ta tâ resm-i ezel Na na nazmım gö gö gördü di di didi pepegi Fe fe Feyzi o o olmuş bi bi bir hoşça gazel (Divan-ı Feyzi)

PePeGi PePeGi

Bu bu buğün gö gö gördüm yü yü yüzün dilberâ Ba ba baktım gö gö gönlüm oluptur ziyaâ Di di dilim pe pe peltek sö sö söyler zebanım Ne ne ne derse de de desin dimesin tek sana A a aşkım be be beni hayran eyledi Şö şö şöyle bi bi bilkim sa sa sana iltica

Bir Tutam da Mutluluk olsun

PePeGi PePeGi PePeGi PePeGi

Ya ya yârim ha ha hâşâ se se senden dönmezem Gü gü günde ka ka kalsın ba ba bana sun cefâ

Bekleyiş Vehbi VAKKASOĞLU ile...

(Abdi İmam)

Lebdeğmez Sanatı

Lisân-ı Pepegi

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24

12

18

21

14

19 ergenlik Kasidesi

Dal Unutulmaya Yüz Tutmuş Meslekler

Hattat Nazik Kamil ile... 11. Sınıflar Günlüğü

2 ÖZEL SANCAKTEPE BİRİKİM ANADOLU ve FEN LİSESİ KÜLTÜR SANAT EDEBİYAT DERGİSİ


Cemre

gönle düşen

24

27 26

36 31

Seni Seviyorum

Sakın terki edepten

Rüya Gibi Banu Vü Kürşad

İstanbul

25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48

46

40 44

47 SAhi Bu duvarları kim ördü

Atalarımızdan miras kalan Düka Türkleri Enel Hak

Bulmaca

3 ÖZEL SANCAKTEPE BİRİKİM ANADOLU ve FEN LİSESİ KÜLTÜR SANAT EDEBİYAT DERGİSİ


Cemre

gönle düşen

Deneme Rümeysa ERTURAL

BİR TUTAM DA MUTLULUK OLSUN

Mutluluk... Hayata ucundan tutamadığımız bir pamuk ipliğiyle bağlanmış. Tüm yaşanmışlıklar, tüm kayıplara rağmen insanoğlunun hep en çok sahip olmak istediği değer olmuş. Kimi zaman soyutluk kavramını yıkarcasına hissettiğin gerçeklik, kimi zaman bir şeylere tutunmanı sağlayan umut olmuş. Mutluluk işte... Belki de sadece, hayatla oynanan bir savklambaç oyunuymuş. Masallardaki gibi, bir varmış, bir yokmuş... Dünün pişmanlığı, bugünün telaşı, yarının heyecanı ile yaşayıp gidiyor insanoğlu. Adına mutluluk dediğimiz duygu da aslında tam olarak burada, yaşayıp gidiyoruz demekte saklı kalmış. İmtihan için gelinen dünyada dertlerin bitmesini beklemek anlamsız olur. Fakat yana yakıla dertlenecek tasa aramak yerine, sahip olduklarının değerini bilip, aynı çabayı mutlu olmak için de gösterebilseydi insanlar, belki de söylenecek pek fazla şey kalmazdı. Tam anlamıyla her şeyin yolunda olmasını beklemeden, ufacık bir problemde hayat pencerelerine kara perdeler çekmek yerine , biraz da umutla bakabilsek tutunamadıklarımıza.. Yetinemediklerimize… Belki de yitirdiklerimize... Hayatta kimsenin sizden alamayacağı bazı şeyler vardır. İçinizden söküp atamayacakları, dokunamayacakları... Peki mutluluk? Sadece bir varmış kısmı için bile olsa, masallara inanmaya değmez mi? Ömür bir rüya kadar kısa. Kim bilir bunu söylerken bile kaç tanesi sonlanıyor, henüz kıymetini bilmeden. Şairin de dediği gibi “İnsan kısadır ve bilmezden gelir kısalığını...” Bunun farkında olmak aslında tüm mesele. Mutluluğu bu kadar uzaklarda aramaya, çok ütopikmiş gibi davranmaya belki de hiç gerek yoktur. Hatta tam anlamıyla bulmak da yoktur belki... Belki de mutluluk, yalnızca kovalayabileceğimiz bir şeydir.

4 ÖZEL SANCAKTEPE BİRİKİM ANADOLU ve FEN LİSESİ KÜLTÜR SANAT EDEBİYAT DERGİSİ


Röportaj

Cemre

gönle düşen

Ayşe Nur KESECEK

VEHBİ VAKKASOĞLU

1.

Vehbi Vakkasoğlu kimdir?

- Vehbi Vakkasoğlu Allah’ın aciz bir kulu, Kahramanmaraşlı, İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü isimli bir mektepten mezun,35 yıl Milli Eğitim’in kademelerinde öğretmenlik ve idarecilik yapmış,6 yıl yurtdışında kalmış, eğitimin her safhasında emek vermiş ve 43 yıldan beri 45 kitap yazmış bir vatandaştır.

2.

Yazarlık hayatınız nasıl başladı, sizi yazarlığa ne teşvik etti?

- Beni yazarlık hayatıma teşvik eden babamdır. Çünkü babam memleketimde kitapçıydı. Bende çocuk yaşta bir kitapçıda gözümü açtım. Dolayısıyla babam kitapçı olduğu için yazar çok az ve çok kıymetliydi. Babamın dostları benim de kendilerine çay, kahve getirirken kulak misafiri olduğum büyük ağabeyler ve amcalardı. Bunlar Necip Fazıl Kısakürek, Arif Nihat Asya, Osman Yüksel Serdengeçti, Nurettin ve onlar gibi çok değerli ilim adamı, fikir adamı yazarlardı. Tabi bir kitapçıda gözlerini açıp baba dostları olarak da yazarları tanıdığım için ilk etapta içimde hep onlara benzemek, onlar gibi olmak, onlar gibi şiir söylemek, onlar gibi yazı yazmak ve bir eser sahibi olmak arzusu içimde birikti. Dolayısıyla okullarda kompozisyon derslerine çok özen gösterirdim. Türkçe ve edebiyat dersleri bana çok cazip gelirdi. Ve bu kalem denemeleri, tecrübeleri zaman içinde bizi gazete ve dergilerde yazmaya çağırdı. İlkokuldayken okul gazetesi çıkardık. Yazıların çoğunu ben yazardım. Sonradan İstanbul ve Ankara’da çıkan gazetelerde yazı yazmak beni yazarlığa çekti. Altını kazıyıp bu isteğime baktığım zaman ilk etapta rahmetli babam vardır. Ama en çok kendisine benzemek istediğim tabiatıyla baba dostum ve yazıda ilk hocam sayılan Necip Fazıl Kısakürek’tir(Allah rahmet eylesin).

5 ÖZEL SANCAKTEPE BİRİKİM ANADOLU ve FEN LİSESİ KÜLTÜR SANAT EDEBİYAT DERGİSİ


Cemre

gönle düşen

3.

En çok duyulan kitabınız Bir Destandır Çanakkale, belki de kimsenin bilmediği olağanüstü destanları anlattınız. Allah(cc) kudretinin ne kadar büyük olduğunu yansıttınız. Peki, sizce askerimizde böyle iman olmasaydı bu savaşı kazanabilir miydik?

- Hiç kazanılmazdı. Çanakkale imanın zaferidir. Çünkü karşımızda dünyanın bütün dev güçleri vardı. Ve bizde olmayan silahlarla birleşmiş olarak gelmişlerdi. Biz tek başımızaydık. İki Balkan savaşından sonra bozguna uğramış, ümidi kesik, morali bozuk bir ordu vardı elimizde. Silahları karşılaştırdığımız zamanda düşmanlarımızın silahlarıyla karşılaştıramayacak kadar modası geçmiş, eskimiş ve sayıca az silah vardı. Bütün dünya mutlaka Osmanlı yenilir diyordu. Aslında Osmanlı da kazanacağına pek inanmıyordu ama girdik, kazandık. Çünkü Mehmetçiğin yüreğindeki iman coştu, taştı.

O imandan kaynaklanan kardeşlikle beraber oldular. Güneylisi, Doğulusu, Batılısı, Kürd’ü, Türk’ü hepsi bir araya geldiler. Bu imandan doğan güç ve kardeşlik ile Allah’ın izniyle bu zafer kazanıldı. Yani kimsenin beklemediği bir zaferdi aslında.

4.

Deneyiminiz ve özgün üslubunuzla okuyucu kitleniz gün geçtikçe artıyor. Peki, sizin sayenizde doğru yolu buldum, sizden sonra hayatım değişti diyen oldu mu?

-Çok olmuştur, Allah’a şükür, böyle diyenler. En son mesela telefonda hala silmeye kıyamadığım o mesajı Kazakistan’dan bir delikanlı yazmış.Diyor ki : “ Kimse bana burada Allah dedirtemezdi ve sizin Öğretmenimin Not Defteri kitabınızı okudum. Şimdi öyle bir Allah derim, kimse benim gibi diyemez. “ En son fiili örnek İstanbul’da Yahudi bir arkadaşımız Müslüman olmuştur.(Elhamdülillah) Çoktur örnekleri. Niye çoktur? Çünkü İslam sevgi dinidir. İslam’ı sevgiyle, şefkatle, merhametle anlatmak daima yüreklerde tesir ediyor. Bu tesirin önüne kimse geçemiyor. İslam zaten doğru, Allah’ın tek doğru yolu olarak kaldı. O doğru yolun doğru metodu da sevgi ve şefkatle, muhabbetle anlatmak. Ve bu iki doğru birleşince gönüllerde çok önemli ve özel tesirler meydana getiriyor.

6 ÖZEL SANCAKTEPE BİRİKİM ANADOLU ve FEN LİSESİ KÜLTÜR SANAT EDEBİYAT DERGİSİ


Cemre

gönle düşen

5.

Yazarlıkta en korktuğunuz şey nedir?

- En korktuğum şey yanlış yazmaktı. Çünkü bu basın suçuna girer. Yakamıza hâkimler, savcılar yapışmasa bile vicdanımız Allah’ın hesap gününde soracağı duygusu yapışır. Onun için biz yazarlar olarak kırk kere ölçüp bir kere biçmemiz lazım. Yazmak çok tehlikeli çünkü söz uçar yazı kalır, derler ya hatalar da kalıyor. Onun için hata etmekten özellikle çok korkarım, düzeltmek zordur. Kaç kişiye yanlışı ulaştırdıysanız o kadar kişiye ulaşıp “Özür dilerim doğrusu buydu.” demek lazım o da çok zor.

6.

Tarihten kim olmak isterdiniz? Neden?

- Hiç fıtratıma uymuyor ama Yavuz Sultan Selim olmak isterdim. Çünkü veli bir padişah ama bizim gibi sadece sevgiyi, şefkati söylemiyor. Öteki eliyle gücü temsil ediyor. Sevgi ve şefkatin yolunu gerekirse kılıcıyla da açıyor. Şimdi biz hep sevgi sevgi diyoruz, önümüzde yatıp kalan sevgisizlere bir şey yapamıyoruz.

7.

Tarihi artık televizyon ve sinemalara taşıdılar. Bunu doğru buluyor musunuz?

- Bunu bir yanıyla doğru bulurum, doğru gösterseler. Bugünkü Türk sinemasında gösterilen diziler, filmler itibariyle iki yanlış bir doğruyu götürür gibi ya da keçiboynuzu çiğnetir gibi azıcık bir tat vermek için bir sürü tatsızlığı yutturuyorlar. Bir doğruyu göstermek için kırk tane batılı, yanlışı ve hatayı şeytanîleşmişi gösteriyorlar. Onun da hiçbir faydası olmuyor çünkü yıkmak, bozmak kolay, inşa etmek yapmak zor.

Biz zoru yapmıyoruz hep yıkımı tercih ediyoruz. Nefsanîyi ve şehvaniyi tercih ediyoruz. Ondan da ne tarih anlaşılır ne geçmiş ne gelecek… İnsanlar nefislerinin kölesi olurken insanlıktan çıkarlar.

8.

Siz de kitabınızın böyle çalışmalar için kullanılmasını ister miydiniz?

-Elbette, mesela Bir Destandır Çanakkale kitabım bu günlerde yeniden gündeme geldi. Ama sinemayla, tiyatroyla uğraşan arkadaşlarımız “Ama hocam sizde her şeyi dine Allah’a bağlamışsınız.” diyorlar. Ben de:

- “ Daha sağlam bir kanıt gösterin bağlayalım.” diyorum. Başka ne diyeceğiz Allah demeyip de. Hele Çanakkale’deki baştan aşağı din, iman. Nereye bağlayacağız? İzahı mümkün değil.

7 ÖZEL SANCAKTEPE BİRİKİM ANADOLU ve FEN LİSESİ KÜLTÜR SANAT EDEBİYAT DERGİSİ


Cemre

gönle düşen

9.

Peki, sizin rızanız olmadan böyle çalışmalar için kullanılsaydı tepki verir miydiniz?

- Tepki vermiyorum, zaten öyle çalışmalar için kullanılıyor kitabım. Kitabım sinemada, tiyatroda kullanılmadı ama son Çanakkale filminde bazı şeyleri bizden almışlar diye duydum ama seyreden arkadaşların yalancısıyım. Bir Destandır Çanakkale kitabım 20 yaşına basmıştır. Bu doğuran ana bir kitaptır derim ben. En az 60-70 kitap doğmuştur ondan yinede bunlardan ancak 5 tanesi telefon açıp “Hocam kitabınızdan biraz aldım, hakkınızı helal edin.” demiştir. Geriye kalanlar buna ihtiyaç bile duymamıştır. Ben de biraz sitem etsem bile orda burada söylesem bile, hakkım varsa helal olsun yeter ki insanlara doğru ulaşsın. Altında Vehbi Vakkasoğlu yazmasa da olur.

10. Kitabının böyle çalışmalar için kullanıldığından haberi olmayan yazarların sonradan tepki göstermesini doğru buluyor musunuz?

- Eee, tabi ben şunu beklerim ki bir tiyatroda, sinemada kullanıldıysa haberim olsun. Mesela çok sevdiğim bir arkadaş şimdi şiiriyle meşhur oldu, o zaman öyle değildi, bir Çanakkale kasedi yapmış. Tamamen benim kitabımdan almış, kaynak yok. Eee biraz evlat gibi gördüğüm için ayıp olur kul hakkıdır. “Hocam ne ödeyeceğiz?” dedi. Bir şey ödemen gerekmiyor da nezaketen bir helallik al dedim. Baktım şimdi yeni çıkan kasetlerde senaryo: Vehbi Vakkasoğlu.

Değil hâlbuki almış. Neyse çalıntı olmaktan kurtuldu işte. Mesela yazımızı alıyor bir dergi bir tane nezaketen adresimize gönderse Allah razı olsun, deriz ama olmuyor. Dediğim gibi bir nezaket ama ben alanlara, çalanlara, değiştirip tahrif etmemek kaydıyla hakkımı helal ediyorum. Ama özellikle Çanakkale üzerine yazdığım üç kitabı internette görüyorum, değiştiriyorlar.

11. Son olarak gençlere tavsiyeleriniz nelerdir?

- Gençlere ilk en önemlisi ve son önemli tavsiyem gençliğin çok acele elden çıkacak bir değer olduğunu bilmeleri ve dolayısıyla da iyi değerlendirmeleridir. Gençlik denen filmin tekrarı yok. Bir kere yaşanacak o bir kerede de dünya için, ahret için, her ikisi için en kıymetli şeyler hazırlanıp yapılacak. FIRSATI KAÇIRMASINLAR…

8 ÖZEL SANCAKTEPE BİRİKİM ANADOLU ve FEN LİSESİ KÜLTÜR SANAT EDEBİYAT DERGİSİ


Siir

Cemre

gönle düşen

Zahide Nur ERCAN

BEKLEYİŞ Uğultular, perde arkası yarının Basamak basamak yine geceler Eller kelepçeli, yüreklerde vurgun. Kalkın. Doğrulun! Kaderi bekleyiş var yine Uyanıp gök kubbenin altında Naralar pay ediyor sessizliği Yırtıcı bir bekleyiş bu Benzemiyor hiç birine İlk yırtıcı sessizlik, son adımı atmadan önce Tozlaşmış tüm hayatlar Mana yitirmiş mekânını Geceler aceleyle gündüzü toplar, Zaman toparlanmış çoktan. Geri vermiyor bir tek anı. Fark ettirmiyor sır Dua elleri terk etmiş Nefes, boğuyor kim bilir kaçtır? Herkes, kendini bir bir bırakıp gitmiş Ummanda insan, insan, insandan silinmiş… Salkım salkım duruyor narin ayrılıklar Mehtap aynı… Gök aynı… Buğulu sualleri var insanlığın Okşuyor yine zaman ağır tokmağı salmadan önce vedaları Yollar kovalıyor sanki kavuşmaları Güneş aynı… Gün aynı… Kaderde beklenen gelene kadar, yine ufuk çizgisinde zaman. Kaçış var, yol yok; iz var öncü yok… Buhranda karanlıkları yırtmaya çabalayan Bilmiyor mu? Yeter ona. Bunlar dahi çok Bekleyiş, bu… Ne aranan, ne de bulunan…

9 ÖZEL SANCAKTEPE BİRİKİM ANADOLU ve FEN LİSESİ KÜLTÜR SANAT EDEBİYAT DERGİSİ


Derleme

Cemre

gönle düşen

Leyla Nur USLU

LEBDEĞMEZ

SANATI

Genellikle halk edebiyatında, âşıklık geleneği içinde kullanılan bir edebî sanattır. İçinde “b, p, f, m, v” gibi dudak ünsüzleri bulunmayan sözcüklerle yazılan şiire “lebdeğmez” denir. Farsçada “leb“, dudak demektir. Bu sanata lebdeğmez denilmesinin nedeni, içinde dudak ünsüzleri olan “b, p, f, m, v” ünsüzleri bulunmayan şiirlerin yazılmasıdır. Halk şairleri, yani ozanlar bu şiirleri doğaçlama olarak, daha önceden hazırlıkları bulunmadan söyleme yarışması yaparlar. Yarışma sırasında iki dudağın arasına iğne koyulur. Dudak ünsüzlerinden biri söylendiği zaman, bu iğne dudağa batacaktır. İşte lebdeğmez sanatının güzel örnekleri:

ALACA SAATLER Alaca saatler tüne sararsa Derin hülyalara dalarsın yine Hasret şerha şerha yürek yararsa Ağlarsın sararır solarsın yine Yılları yitirdin gönül derdinden Ayrılarak gittin kendi yurdundan Nicedir koşturdun yârin ardından Düşündükçe saçın yolarsın yine Odana yayılır keder kokusu Kaçar gecelerin derin uykusu Anılar canlanır kahır duygusu Kuşanır dert ile dolarsın yine Kanaryan ses atsa sükûtu delse Tüneğinden kaçsa yanına gelse Acıları üleşerek nasılsa Yaşlı dideleri silersin yine Ateşin duygular o’na odaklı Sıyırttırır ser’i yedirir aklı Yarsalar şu döşü ah neler saklı Ağlanacak hale gülersin yine ÜMRAN TOKMAK

10 ÖZEL SANCAKTEPE BİRİKİM ANADOLU ve FEN LİSESİ KÜLTÜR SANAT EDEBİYAT DERGİSİ


Derleme

Cemre

gönle düşen

Leyla Nur USLU

Lisân-ı Pepegî Divan Edebiyatında şairlerin bilinen anlatıcı tiplerinden başka yeni anlatıcı tipleri geliştirmeye gayret ettiğini görüyoruz. Misalen Lisân-ı Sıbyân(Çocuk dili), Lisân-ı Mellehân(Gemici Dili), Tekellümât-ı Kahveci(Kahvehane konuşmaları) gibi… Şairlerin kullandığı farklı anlatımlardan biri de Lisân-ı Pepegî’dir. Kekemelere özgü bir şekilde sözcüklerin ilk hecelerinin birkaç kez tekrarlanması temeline dayanan bu şiirler, okuyucunun mizah duygusuna hitap eder. Diğer adı da ne hikmet ise Pelteknâme’dir. Halk edebiyatı nazım şeklidir. Âşığın kekeleyerek tekrar ettiği heceler ölçüye dâhildir.

Se se sevdim be be ben bir ne ne nevreste güzel Hü hü hüsnü ge ge gerçi me me mehtaba bedel Zü zü zülfü se se sevdası sı sına düşeli Va va vardır şi şi şimdi a a aklımda halel Be be bebga mi mi misli nu nu nutk itse o şuh Sa sa saçar fe fe femden sü sü sükkerle asel Ya ya yandın na na nâr-ı a a aşka aşık E e ey dil bu bu budur ta ta tâ resm-i ezel Na na nazmım gö gö gördü di di didi pepegi Fe fe Feyzi o o olmuş bi bi bir hoşça gazel (Divan-ı Feyzi) Bu bu buğün gö gö gördüm yü yü yüzün dilberâ Ba ba baktım gö gö gönlüm oluptur ziyaâ Di di dilim pe pe peltek sö sö söyler zebanım Ne ne ne derse de de desin dimesin tek sana A a aşkım be be beni hayran eyledi Şö şö şöyle bi bi bilkim sa sa sana iltica Ya ya yârim ha ha hâşâ se se senden dönmezem Gü gü günde ka ka kalsın ba ba bana sun cefâ

PePeGi PePeGi PePeGi PePeGi PePeGi PePeGi

11 ÖZEL SANCAKTEPE BİRİKİM ANADOLU ve FEN LİSESİ KÜLTÜR SANAT EDEBİYAT DERGİSİ


Hikaye

Cemre

gönle düşen

Ayşe Dilara CANBEK

DAL Adı gibi kendiside şirin olan sokak, en cıvıltılı günlerinden birini yaşıyordu. Okulun tatil olmasından faydalanan çocuklar yolun tarla ile birleşen tarafında toplanmış, tozlanan dizlerine, acıyan ellerine aldırmadan misketleri bir bir yuvarlıyorlardı. Vurulan her misket kamçı etkisi yapıp kimini havaya zıplatıyor, kimini de yenilmenin etkisiyle çıldırtıyordu. Sanki yuvarlak dünyalarının yanı sıra seslerini de yarıştırıyorlardı. Yüzlerini yalayan esinti ağızlarından çıkan her sözü sokağın öbür ucuna kadar taşıyordu. Ne, zaman zaman gürültüden rahatsız olup camlardan bağıran mahalle sakinlerinin, ne de kaçamak bakışlarla onları izleyen bir çift gözün farkındaydılar. Ali, kaldırımın kenarında oturmuş, arkası kendisine dönük olan çocukların arasından rengârenk şıkırdayan misketleri seyrediyordu. Ne kadar da güzeldiler! Hayalinde bütün bilyeleri avucuna toplamış, tek tek hepsini denemişti bile. Nasıl da beceriksizdiler. Kendisi olsa bir atışta çoğunu alabilirdi. Hele şu Metin’in elindeki kırmızı mavi misket onun olacaktı ki… Biri oyuna hamle yapmak için kımıldadığında gözünü kaçırıp, bakışlarını ön tarafında yükselen sarı binanın alt katından başlayıp, ta gökyüzüne kadar gezdiriyor, kimsenin ona bakmadığından emin olunca da tekrar oyuna dönüyordu. Her ne kadar ilgisiz görünse de onlara katılmak için can atıyor ama bir türlü kendini yenemiyordu. Çağrılmadan gidip aralarına giremezdi. Hem zaten oynayacak misketi de yoktu. Karamsarlığına teslim olmayıp çözümü de çabucak bulmuştu. “Olsun aralarından biri oynamak için bir iki tane verir” diye düşündü. Fark edilmek için karnına doğru topladığı ayaklarını ileri doğru uzatıp tekrar geri çekiyor, ellerini saçlarının arasında gezdiriyor, bazen de ciğerlerinin derinliklerinden geliyormuşçasına öksürüyordu. Ama bütün çabaları boşa çıkmıştı. Neden onu kimse görmüyordu? Oysa azıcık dönmeleri bile yeterliydi. Başını, tırnakları etine geçecek kadar sıktığı avuçlarının arasına aldı. Gönlünü olduğu kadar bakışlarını da onlara küstürmüştü. Tam gitmeye hazırlanıyordu ki sarı binanın önünde bir hareketlilik olduğunu gördü. Adam, elinde paslı kalın dişli testereyle, bir yüzü kurumaya yüz tutmuş ağaca tırmanıyordu. Nefes nefese kalmış bedenini yerleştirip, ağacın yarısı sayılabilecek yerinden kesmeye başladı. Bir yandan da aşağıda duran arkadaşına laf yetiştiriyordu. - Şunu kesip atayım da hemen geliyorum. Arkadaşı tamam manasında başını sallayıp, uykuda yürüyormuş edasıyla oradan uzaklaştı.Gidip gitmeme konusunda kararsız olan Ali, son konuşmalarla duraklamış, parlayan kara gözleriyle yerine iyice yerleşmişti. Artık

12 ÖZEL SANCAKTEPE BİRİKİM ANADOLU ve FEN LİSESİ KÜLTÜR SANAT EDEBİYAT DERGİSİ


Cemre

gönle düşen

oynayan çocukları unutup, bütün dikkatini kesilip atılacak olan dala vermişti. Birden ürperen vücudu ona üşüdüğünü hatırlatmıştı ama umursamadı. Her ne kadar yazdan kalma günler yaşansa da sonbahar artık gelip çatmıştı. Anacığını hatırladı. Dün gece bulaşıkları yıkadıktan sonra ellerini ısıtabilmek için epeyce birbirine sürtüp, kollarının altına sokmuştu. Üşüdüğünün fark edildiğini anlayınca da hemen mutfağa dönmüştü. Nasıl olsa bu dal atılacaktı. Eğer eve götürebilirse en azından annesi birkaç gün rahatça ısınabilirdi. Kim bilir nasılda sevinirdi! Zaten güzel olan yüzü gülümseyince daha da güzelleşiyordu. Onu öyle görmenin yerini, kasa dibi olmayan sağlam bir elma, hatta sıcak taze ekmek bile tutamazdı. Kendiside, sobanın yarı kararmış küçük penceresinden yanan ateşi seyretmeye bayılırdı. Ama bu her zaman olmuyordu. Belli belirsiz tebessümünü gürültüyle yıkılan dal bozmuştu. Yerden kalkan toz ve kurumuş yaprak parçaları nefesini tıkamıştı. Ağaçtan inen adam, irice dalı yolu kapatmaması için kenara çekti. Alelacele hareketlerle malzemelerini toplayıp eve doğru yöneldi. Ali gidip dalı istemeye karar vermişti ki, sonra bunun iyi bir fikir olmadığını düşünüp vazgeçti. Yüzünü gözünü ovuşturup tüm bunların hesabını yaparken, misket oynayan çocuklar çoktan dağılmıştı. Şimdi sokakta yalnız kendisi ve dal kalmıştı. Biraz bekledikten sonra bütün cesaretini toplayıp, etrafla beraber camları da kontrol etti. Beline bolca gelen pantolonunu sıkılayıp ilerlemeye başladı. Yerdeki ağacın kalınca uzantısından tutup yokladı. Kaldıramayacağı kadar büyüktü ama sürükleyerek götürebilirdi. Kuvvetini toplayıp asılmaya başlayınca yanılmadığını anladı. Çekebiliyordu. Fakat hızlanmalı, mümkün oldukça buradan çabuk uzaklaşmalıydı. Asfalta sürten yaprakların çığlıkları sokakta yankılanırken, sessiz olmaları için yalvaran gözlerle bakıyordu Ali. Soluk alıp verdikçe kalbi şakaklarıyla birleşmiş sanki aynı yerde atıyordu. Sırtındaki giysi ince olmasına rağmen daha şimdiden ter içinde kalmıştı. Sadece birkaç ev geçmişti ki arkasından gelen kara yağız adamın sesiyle olduğu yere çakıldı. - Çabuk bırak onu. Oynayacak bir şey bulamadın mı? Avucunda tuttuğu dal değil de sanki kor parçasıymış gibi elini çekti. Ne sesin sahibine dönmeye nede adım atmaya güç bulabildi. İlikleri donmuştu. Vücudunda bir yerler acıyordu ama tam olarak neresi olduğunu bilemiyordu! Çocuğun hareketsizliği adamı iyice kızdırmış olmalıydı ki, daha öfkeli şekilde sözlerini yineledi. Ali yutkunmak istedi ama ağzında bir damla bile ıslaklık bulamadı. Artık yapacak tek şey kalmıştı. Küçük göğsünü alabildiği kadar solukla doldurup, yayından çıkmış ok gibi koşmaya başladı. Hızlandıkça rüzgâr yüzünde tokat etkisi yapsa da onu gururunun kırıldığı kadar incitmiyordu. Ayakları bütün hıncını yerden almak ister gibiydi. Düşmüş omuzlarını kimseye göstermeden gözden kayboldu.

13 ÖZEL SANCAKTEPE BİRİKİM ANADOLU ve FEN LİSESİ KÜLTÜR SANAT EDEBİYAT DERGİSİ


Cemre

Röportaj

gönle düşen

Oğuzhan ÇOKLÜ - Ömer Faruk ALAZ

UNUTULMAYA YÜZ TUTMUŞ MESLEKLER

Çömlekçilik

Çömlek, topraktan yapılan ve pişirilerek sağlamlaştırılan kaplara denir. Bu eşyaları satan esnafa çömlekçi denir. Çömlekçilik, Anadolu’da Cilalılaş devrinden beri bilinen bir uğraştır. Özellikle Mersin, Çatalhöyük, Hacılar, Kültepe ve Boğazköy çömlekleriyle ünlü beldelerdir. Günümüzde bilinen en eski çanak çömlek örnekleri, Çatalhöyük’te bulunan ve yaklaşık 9000 yıl öncesine ait seramiklerdir. Çömlekçiliğin gelişimi ise ilerleyen zamanlarda olmuştur.12.yy’ da Ortadoğu’daki çömlekçiler, çömleklerin sır maddesini kil hamuruyla karıştırıp saydam ve yumuşak porselen yapımını denemişlerdir. Anadolu’da çömlekçilik çok yaygın bir meslekti ancak orta ve üst gelir grupları, kalaylanmış bakır kap kullanırdı. Eskiden Bayezid Meydanı’nda da bir sıra çömlekçi dükkânı vardı. Toprak kapların yerini zamanla bakır ve benzeri madeni kaplar aldı. Ama çömlek özellikle kırsal yörelerde günümüzde de hâlâ kullanılıyor.

14 ÖZEL SANCAKTEPE BİRİKİM ANADOLU ve FEN LİSESİ KÜLTÜR SANAT EDEBİYAT DERGİSİ


Cemre

gönle düşen

Taş İşçiliği Yerleşik hayata geçmeleriyle birlikte Türklerin hayatında taşın önemli bir yeri olmuştur. Taş yalnızca yapım aşamasında değil, iç ve dış dekorasyonda da ana malzemeyi teşkil etmektedir. Selçuklulardan başlayarak Türkler, taşı sanatkârane bir şekilde işlemeye, kemer ve nakış süslemeye büyük önem vermişlerdir. Han, hamam ve kervansaraylarda, bugün bile hayranlıkla izlenen benzersiz örnekler ortaya koymuşlardır. Taş işçiliğinin en güzel örneklerini, Anadolu Selçuklu, Beylikler, Osmanlı Devri mimarisinde görmek mümkündür. Taş işçiliğini anıtsal taç kapılarda, şehir, saray duvarlarında, cami, medrese gibi yapıların avlu ve ana kapılarında, sütun başlıklarında, minare şerefelerinde, mihraplarda, minberlerde, çeşmelerde, sebillerde ve şadırvanlarda görmek mümkündür. Geometrik örgüler, geçmeler, bitkisel bezemeler, alçak - yüksek kabartma hayvan figürleri en çok rastlanan bezemelerdir. Mimaride kullanılan tuğlalarla da duvarları değişik şekillerde işlemişlerdir. Bu süslemeler daha çok açık- koyu renkli tuğlaların geometrik şekillerde yerleştirilmesi ile gerçekleşmektedir. Cami, türbe, kale gibi yapıtların dış duvar örgülerinde güzel örnekleri görülmektedir. Günümüzde hem taşın öneminin azalması hem de “sanatkâr” bakışın kaybolmasıyla birlikte taş işçiliği de giderek azalmaktadır.

15 ÖZEL SANCAKTEPE BİRİKİM ANADOLU ve FEN LİSESİ KÜLTÜR SANAT EDEBİYAT DERGİSİ


Cemre

gönle düşen

Kaşıkçılık Kaşıkçılık, Anadolu’nun bazı yörelerinde günümüzde de sürdürülen el sanatlarındandır. Özellikle Konya’da Selçuklular döneminden bu yana sürdürülen tahta kaşık yapımı birçok ilimizde devam etmektedir. Anadolu’da ilk kaşığa Çatalhöyük ve Hacılar’ da rastlanmıştır(M.Ö. 7-6 bin yıl). Kaşıklar Anadolu’da yapıldıkları malzemeye göre adlandırılır. Tahta kaşık yapımında genellikle şimşir, meşe veya armut gibi ağaçlar kullanılır. Küçük keser, törpü yardımıyla şekillendirilen kaşıklar genellikle Akseki, Gediz, Taraklı bucaklarında yapılır. Önce topraktan yapılan kaşıklar daha sonra tahtadan ve madenden yapılmaya başlanmıştır. Anadolu’da kaşıkları ile ünlü merkezler; Konya, Akseki, Kas, Geyve, Taraklı, Bolu, Kastamonu, Bergama, Bursa, Eskişehir, Anamur, Silifke olarak sayılabilir. Günümüzde yemek kaşıkları yanında süs, oyun kaşıkları da yapılmaktadır. Zımpara ile temizlenen kaşıklar üzerine çeşitli resimler, bezemeler, yazılar basılıp, boyanır cilalanarak satışa sunulmaktadır.

Semercilik Semer, yük ve binek hayvanı olarak kullanılan at, eşek ve katır gibi hayvanların taşıyacakları yükün hayvanın sırtına zarar vermemesi için ağaç iskelet üzerine deri ile keçe arasına kamış otları doldurulup sarılarak dikilen eşyadır. Çok özen ister.Dengesiz yapılmış bir semer hayvanın sırtının yaralanmasına neden olur. Çok eskiden beri süregelen ata yadigârı bir meslektir. Günümüzde birçok şehirde yalnızca birkaç semerci ustası kalmıştır. Semercilik Beypazarı’nda sadece bir tane semer ustası tarafından yapılmaktadır. En genç semer ustaları ne yazık ki, 60 yaşlarındadır. Semercilik de tıpkı miskçilik, kaşıkçılık gibi unutulmaya yüz tutmuş, artık çırak alamayan mesleklerdendir.

16 ÖZEL SANCAKTEPE BİRİKİM ANADOLU ve FEN LİSESİ KÜLTÜR SANAT EDEBİYAT DERGİSİ


Cemre

gönle düşen

Nalbantlık Binek hayvanlarının tırnakları zamanla aşındığı için tırnakların aşınmasını engellemek amacıyla hayvanların ayaklarının altına çakılan şeye nal denilir. Nal çakma işlemini yapana nalbant ismi verilir. Binek hayvanlarına bağlı olarak ortaya çıkmış bir zanaat olan nalbantlığın demircilikle birlikte geliştiği söylenir. Orta Asya’dan beri bilindiği tahmin edilmektedir. Motorlu araçların pek yaygın olmadığı zamanlarda en çok tutulan mesleklerden biri olan nalbantlığın köylerde itibarı çoktu. Kurtuluş Savaşı’nda Türk ordusunda taşımacılık yapacak kamyon gibi araçlar olmadığından, mühimmat hayvanlarla taşınılıyordu. Taşıma işini kağnılarla çeşitli hayvanlar yapıyordu. Binlerce öküz, at, eşek ve katır cepheye silah, yiyecek ve mühimmat taşırken, bu hayvanları nallayacak nalbant zor bulunurdu. Nalsızlıktan hayvanların ayakları yara olurdu. Bunun için Büyük Taarruz’dan önce Konya’da ordunun ihtiyacı için, geçici bir süre nalbant okulu açılmıştı. İşi öğrenenler de uygulamalı sınavı başarı ile geçince diploma alırdı.

Miskçilik Miskçilik, iki kapaklı dört tarafı cam bir kutu içine yerleştirilmiş küçük şişelerde misk(parfüm) satma işidir. Misk satıcıları Osmanlı’nın parfümcüleridir ve ilk miskçiler aktarlardır. Aktarlar ilaçlar hazırlayıp, bunların yapılmasında kullanılan hayvansal bitkisel ve madensel malzemelerin yanı sıra kokulu sular, uçucu yağlar, kına, el ve yüz yağları satarlardı. Miskçiler genellikle köy, kasaba ve şehirlerin pazar yerlerinde, kahvehane, lokanta gibi yerlerde dolaşır; belli ücret karşılığında bir miktar esansı bir enjektör aracılıyla müşterilerin üzerine püskürtürlerdi. Beden üzerinde kullanılacak parfüm kadar, Osmanlı toplumunun alışkanlıklarına uygun çeşitli kokulu malzemelerin satışını da yaparlardı. Miskçiliğin diğer isimleri ambercilik ve ıtriyattır. Miskçiliğin dev bir sektöre dönüştüğü günümüzde, eski tip misklere ve miskçilere çok az rastlanmaktadır.

17 ÖZEL SANCAKTEPE BİRİKİM ANADOLU ve FEN LİSESİ KÜLTÜR SANAT EDEBİYAT DERGİSİ


Cemre

gönle düşen

ERGENLİK KASİDESİ OkuLLaR achıLdı qeNe YataMıyoz aqShama qaDaR evDe DuRumLarımı beqeNiR misiN Face’de? HayaT choq zoR xDé BeqenMeDiN duRumuMu KaRshıLıqLı yapaRım YoRumuMu YeNi aLdıM caNoN’umu FotoLaRı “FoR”LaDım xDé QanQa iLişKi duRuMu yApaLım mı? Niye kaLdıRdıN yoRumLaRımı? BuNu Da quzeNiN mi YazDı? Fame qözLüqü aLdım xDé TweetLeRimi RT edeR misin? BaNa foLLeweR kasaR mısıN? KaRşıLıkLı Fav. ataR MısıN? PopüLeR Hesap oLcaM xDé EtiketLe pHeNi FotoLaRda DoquM qüNüMü qutLa DuvaRımDa MutLuLuqLaR DiLe iLişKi duRumuMda AboNem oL taqLım Xdé Bu akŞaM MsN’de Cam AçaK SMS vaR mı? MesajLaşaK? ÖLeK Mi paNpa? N’apaK? UfF saNaNe Be saLaK .s .s SaRseRy_weLet DeR qi KanKi yaKıosuN HaNy PheNin NicKim CRaZy EdeRim DeLy xDé

18 ÖZEL SANCAKTEPE BİRİKİM ANADOLU ve FEN LİSESİ KÜLTÜR SANAT EDEBİYAT DERGİSİ

Siir Yasin HATİPOĞLU


Günlük

Cemre

gönle düşen

Merve Nur BOZKURT – Furkan ESMERER

11. SINIFLAR GÜNLÜGÜ EFNAN ARSLAN-11 F Sınıfımızın en baba öğrencisidir. Kahkahaları ile hepimizi neşelendirir. Eczacı olmayı kafaya koymuştur; ancak kendine dükkân açacak bir ortak aramaktadır. Fanatik Galatasaraylıdır.

ENES GÜLHAN-11 B Sınıfın devidir sinirlendiğini bir kez gören olmamıştır, eğlencelidir ve geleceğin büyük makine mühendisi olan arkadaşımız ömrünü masa tenisine verenlerdendir.

MERVE NUR BOZKURT-11 F Nerdeyse doğduğundan beri Edebiyat Kulübü mensubu olan arkadaşımız bu sevdadan bir türlü vazgeçememiştir. Sınıfımızın el yazısı en güzel öğrencisidir. Kalemlere olan tutkusu kalemliğinin boyutundan anlaşılmaktadır.

KAMİL GÜLYAZ -11 B Uçuk bir kişiliği vardır. Sorarsanız parmakla gösterebileceğimiz nadir insanlardandır. Yanında durmanız bile onun için gülme sebebidir.3 yıldır tamir ettirmediği kırık gözlüğü ile bir bütündür. Giydiği kırmızı pantolonu, fularlı tişörtü ve dikili saçları ile okulumuzun en şıkları listesinde yer alır.

FATİH TAŞÇI-11 F Diğer adı “Bay Muhalefet”tir. Her zaman her yerde bir muhalefetin bulunmasının faydalı olacağını söyleyen arkadaşımız, çantasında kalem, silgi, uç gibi yazı yazmaya yarayan eşyaları bulundurmaz. Bunları arkadaşlarından almayı huy edinmiştir.

MERVE SENA KESKİN-11 B Ev ödevleri ondan sorulur. Çok düzenli not tutar. Simetri takıntısı vardır. Kollarına takamayacağı hiçbir şey yoktur, bilekliklere özel bir tutkusu vardır.

KAĞAN EROL-11 B Sınavlarda bu sene üstün başarılar sergilemiştir; ama sınavlarda düşük alsa bile yine sınıfın en mutlu öğrencisi odur. Müzik duyduğunda dayanamaz, hemen dansını koyar ortaya… Ömrünü masa tenisine adayanlardan biri de odur.

EBRAR ALTINALAN-11 F Okul formamızın lakosuna karşı bir antipatisi vardır. Fakat sınıfımızın en şık öğrencilerindendir. Çanta ve aksesuarlarında “Style Islam” çizgileri görülür. Ananas ve çikolatan asla vazgeçemez. “Ona her yer Trabzon’dur.”

MUHAMMET KESKİN-11 B Mafya gibi adamdır, seçimsiz okul başkanı olmuştur. Bütün adayların oylamadan çekilmesi hala merak konusudur. Öğretmenlerle konuşurken çok efendi biri olur. Kalemleri yoktur ancak kalem almaktansa sınıftaki arkadaşlarının kalemlerini kullanmayı tercih eder. Bütün kitaplarında, oturduğu tüm sıralarda MK damgasını görmeniz mümkündür.

FEYZANUR TÜLÜM-11 F 11 Fen sınıfının daimi üyesi arkadaşımız neredeyse tatillere dahi okula gelecektir. Okulumuzda yürütülen Yakamoz Şiir Akşamı çalışmalarının vazgeçilmez üyelerinden birisidir.

19 ÖZEL SANCAKTEPE BİRİKİM ANADOLU ve FEN LİSESİ KÜLTÜR SANAT EDEBİYAT DERGİSİ


Cemre

gönle düşen

FURKAN ESMERER-11 B Sınıfın en hoparlör sesidir. Herkes onu ayakkabılarındaki açık bağcıklarla tanır... Eşi benzeri bulunmayan bir mizah anlayışı vardır. Konuşmasında kullandığı tabirler etkileyicidir. Çizgi film ve animasyon filmleri çok sever. Bunların dışında hırsızların azılı düşmanıdır. Londra’da çaldırdığı 1200 TL ve İstanbul’da çaldırdığı telefon onun için kötü olsa gerek…

ŞURA CÖNE -11 B Kıyafetlerini düz giymekten pek hoşlanmaz. Modanın kalbinin ters giymekten geçtiğine inanır. Çocuk doktoru olmayı istemektedir, çünkü arkadaşımız çocukları çok sever.

BAHAR DOĞAN-11 B Lakabı Rakçı Bahar’ dır. Çok çalışmasına rağmen ne istediğini bilmeden çalışır. Hedeflediği bölüm belli değildir. Kış aylarında bile kısa kollu giyen tek kişi odur.

YASİN HATİPOĞLU-11 F 11 Fen kervanına katılan en yeni üyedir. Yurtta kalmaktadır ve bunu sık sık dillendirir. Derse her gün farklı sebeplerden dolayı geç kalmayı adet edinmiştir. Her ne kadar kendisi kabul etmese de sınıfımızın en çok konuşan öğrencisidir. Tenefüslerde türkü söylemek en önemli hobisidir. Mimar olmak isteyen arkadaşımız, fantastik öyküler yazıp, fantastik çizimler yapmaktadır.

FARUK KARAGÖZOĞLU-11 B Böyle güzel espriler yapan birini ömrü hayatınızda görmemişsinizdir. Çok masum görünür. Duvarlara yazı yazıp polisten kaçan, iyi bir arkadaştır. Sakin kişiliklidir, ömrünü masa tenisine verenlerden biri de odur.

AYŞE DİLARA CANBEK-11 F Kendine sık sık “Benim fen sınıfında ne işin var?” diye soran arkadaşımız, her dersi defterlerindeki eksikleri tamamlayarak geçirir. Sınavlar hakkındaki şu felsefesi düşündürücüdür; Sınav kolaysa çok çalışmaya gerek yok, zorsa zaten çalışmaya hiç gerek yok…

MEHMET UÇAR- 11 B Derslerde ondan sessizi yoktur ama tenefüste arkadaşımızın havasından geçilmez. Dışarıdan soğuk gözükse de aslında çok farklı bir kişiliğe sahiptir.

BÜŞRA OKUYAR -11 B 11 Fen sınıfının daimi üyesi arkadaşımız neredeyse tatillere dahi okula gelecektir. Okulumuzda yürütülen Yakamoz Şiir Akşamı çalışmalarının vazgeçilmez üyelerinden birisidir.

HABİBE HIŞIR-11 B Sağa sola bir şeyler atmaktan adeta nişancı olan arkadaşımızı, seneye olimpiyatlara göndermeyi düşünmekteyiz. Ayrıca kalem bozmakta da üstüne yoktur.

ZEYNEP DEMİRHAN-11 F El yazısı mikro boyutta olan arkadaşımız, tıp okumayı çok istemektedir. Böcek gibi her türlü minik canlıdan nefret eden arkadaşımız, köpekleri çok sever. Zeheb grubunun daimi üyelerindendir. Tam bir Trabzonludur.

20 ÖZEL SANCAKTEPE BİRİKİM ANADOLU ve FEN LİSESİ KÜLTÜR SANAT EDEBİYAT DERGİSİ


Röportaj

Cemre

gönle düşen

Ayşe Nur KESECEK

HATTAT KAMİL

NAZİK İLE... Ayşe Nur KESECEK: Kendinizden biraz bahseder misiniz? Kamil NAZİK: Maraşlıyım. Maraş’ta Zekeriya GÜVENEN hocanın yanında Arapça yazı ve hat yazmaya başladım. Hocam 1960’ larda vefat etti. Vefat edince ben yeni yazı da bilmiyordum. Zannediyorum 15 yaşına gelmiştim. Oranın büyük bir camisi var, Ulu Camii, orada namaz kılıp çıkmıştım. Hocamın Adana’da askerlik yapan oğlu, izin günüymüş herhalde, Adana’dan Maraş’a gelmiş beni görünce: “Ne yapıyorsun Kamil?” dedi, ben de: - Hiçbir şey yaptığım yok, aralıktayım işte geziyorum, dedim. O da tuttu elimden, o günün zenginlerinden dayısı Hacı Ahmet PAKDİL vardı onun yanına götürdü. O, imam hatibe yazdıracaktı beni. İlkokul diploması istedi. Ben de zannediyorum ki ilkokul diploması pazardan alınıyor. Neyse öylece başladık okumaya. Bir sene sonra ilkokul diplomasını aldım ama yaşım geçtiği için beni imam hatibe almadılar. Sonra dışarıdan bitirdim

imam hatibin orta kısmını. Liseyi Pertevniyal Lisesi’nde okudum. Liseden sonra Jeofizik yüksek mühendisliğine girdim,orada okudum.Birkaç sene jeo fizik mühendisliği yaptım ardından ayrıldım.Bir dönem lisede matematik-fizik öğretmenliği yaptım.Oradan da ayrılıp gazetecilik yapmaya başladım -köşe yazarı olarak-.Sonra 1999’da oradan da ayrılarak emekli oldum.Burada 12-13 senedir hat öğretimiyle uğraşıyorum. Ayşe Nur KESECEK: Sizce hat nedir? Kamil NAZİK: Bir ayakkabıcının gayesi neyse duvar örmenin maksadı neyse bunlar hepsi içinde bir sanattır. Bunlar insanların maddi yönlerine bakan şeylerdir. Mesela bir insan ayakkabı giyemese ayağı yalın kalır, bunlar işin maddi tarafıdır. Bir de manevi tarafı var. İnsanların manevi tarafı görünmeyen tarafıdır. Birisiyle evleniyorsunuz 10-20 sene sonra birbirinizi anlayamayıp ayrılıyorsunuz. Bir insanı anlamak çok zordur. Hele ki insanın kendisini anlaması daha zordur. Eskilerin bir sözü vardır: “Nefsini bilen Rabbini de bilir.”Nefsini bilmek çok önemli bir şeydir. Nefse ait bir örnek vereyim size: Öğrenciler buraya geliyorlar hattat olmak için. Biz de iyi ol diyoruz, başlatıyoruz-para da almıyoruz-bir alıyor dersi, iki alıyor sonra çekip gidiyor, buralardan da geçmiyor hoca görmesin diye. Bu nedir? Nefsini bilmemektir. Bir talebemiz vardı. Lisede edebiyat öğretmenliği yapmış. Ben hat öğreneceğim, dedi. Ben de hat sanatı başka bir sanata benzemez ince bir sanattır, dedim. Kıl kadar hata hatadır, kıl kadar fazlalık fazladır,kıl kadar eksiklik eksikliktir.O da hocam ben zor işi severim ,dedi.Biz de başta kağıt ve kalem ücreti olarak 35 lira aldık.Sonradan yanıma geldi ve bana hocam ben ne zor işe çatmışım, dedi.Ben de ben sana söylemiştim ,dedim.İşte insan kendini bilmiyor.Sanat,insanı kendini bilmeye davet ediyor.Allah-u Teala Kuran-ı Kerim’de bildirmiş:Namaz insanları kötülükten uzaklaştırır.Eğer bir insan namaz kılıyor ve haram işliyorsa onun namazında hayır yok eğer namazında hayır olsaydı kendine bir faydası olurdu.Allah-u Teala yalan mı söylüyor.Haşa,o adamın namazının ona faydası olup nefsini kötülüklerden çekmesi lazım.Eğer fayda etmiyorsa o adamın namazı namaz değildir.Sanat da böyledir.Sanatın iki yönü vardır:

21 ÖZEL SANCAKTEPE BİRİKİM ANADOLU ve FEN LİSESİ KÜLTÜR SANAT EDEBİYAT DERGİSİ


Cemre

gönle düşen

1.Dışa Bakan Yönü: Amacı başkalarını oyalamaktır. Bir hattat yazı yazar. Bu onun görünen tarafıdır. Bir de görünmeyen tarafı vardır. Bu da: 2.İçe Dönük Yönü: Amacı düşünen insanlara yol göstermektir. Gözle görülmeyen manevi cephesidir. İşte namazın görülen tarafı abdest almak, eğilmek, kalkmaktır. Ama namazın gayesi insanı iç dünyasıyla terbiye etmek.Sanat da böyledir,insanı iç dünyasıyla terbiye eder.Sanat içe doğru bir fetihtir.Ne diyor bir hadis-i kutside:Ben kainata sığmam,insanların gönüllerine sığarım.İşte bizim manevi hayatımız çok büyüktür,manevi hayatımızda sanat bize yol almayı,dereceler kat etmeyi sağlar.Eğer biz derece kat edemiyorsak o sanatı anlamıyoruz demektir.Benim bir sözüm var çok önemli ama anlaşılmayabilir: “SANAT İNSAN İLE YARATICI ARASINDA GÖRÜNEN BİR YOL, SONRA GEÇİLEN BİR KÖPRÜDÜR. YOLU BU KÖPRÜYE VARAMAMIŞ İNSANLAR, KÂİNATI ALGILAMADAN DUAYLA ÖLÜRLER.”Sanat o kadar önemli ki bir söz var: “Cenab-ı Hakk’a varmak için evvela dünyadan vazgeçmek, ikincisi ahiretten vazgeçmek gerekir. Üçüncü adımda Cenab-ı Hakk’a varılır.”Sanat, insanla Yaratan arasında bir yoldur. Bu yolda Allah’a varmak için yürünür. Eğer o sanat kişiyi Allah’a götürmüyorsa o adam sanatkâr değildir. Sanatı ve sanatın gayesini anlamamıştır. Demek ki sanatın gayesi insanı terbiye etmektir. İnsanın aczini kendisine göstermektir. Bir örnek vereyim: Yıl 2000.Çini üzerine yazacağım bir yazı.67 gün kaldım. Benim yanıma da dört beş tane kız verildi. Bunlara hadifiye işçisi deniyor. Kızlar dediler ki hocam yazacağımız yazı 50 metre civarında. Bağcılar’da Göztepe Camii’ne fetih suresi yazıyoruz. Uzun olduğu için iki yere imza atmışız. Dediler ki hocam birini kaldıralım, kaldırdık sonra orada boşluk oluştu. O boşluğu doldurmak için 3-4 saat uğraştım. Çünkü yazının bir dizaynı var. İşte o dizaynda bir bozulma olmuştu. Düzelteyim deyince de sabahtan öğlene kadar uğraştım. Kütahya’da bir gün bağda su içmek için durmuştum bir çiçeğin başında çeşitli renk ve incelik vardı. Onu görünce kendime baktım ve ben bir bozulma için kaç saat uğraşıyorum, bir de Allah’ın kudretine bak. Orada kendi acizliğimi gördüm. İşte sanat, insana aczini gösteriyor. Sanat, insana hiçliğini gösteriyor. İşte sanat bu.

Ayşe Nur KESECEK: Bu işe ne zaman başladınız? Kamil NAZİK: Gazetecilik yapıp emekli olduktan sonra 1999 yılında hat öğretmeye başladım. Ayşe Nur KESECEK: Ailenizde hat sanatıyla ilgilenen başka biri var mı? Kamil NAZİK: Hayır, ailemde benden başka kimse hat ile ilgilenmiyor. Ayşe Nur KESECEK: Başka bir sanat dalıyla ilgileniyor musunuz? Kamil NAZİK: Hayır, başka bir sanat dalıyla ilgilenmiyorum ama hat öğreticiliğinden önce birkaç meslekle daha uğraşmıştım. Ayşe Nur KESECEK: Sizden sonra sizin gibi hat sanatını devam ettirebilecek biri var mı? Kamil NAZİK: Biz burada 1999’dan beri ücretsiz hat dersi veriyoruz eğer o öğrencilerimden çıkarsa olabilir. Ayşe Nur KESECEK: Son olarak gençlere tavsiyeleriniz nelerdir?

22 ÖZEL SANCAKTEPE BİRİKİM ANADOLU ve FEN LİSESİ KÜLTÜR SANAT EDEBİYAT DERGİSİ


Cemre

gönle düşen

Kamil NAZİK: Evvela kendime, sonra herkese şöyle diyorum: Geçmişi bırak, gelecek ise daha gelmemiştir. Senin tasarrufunda da değildir. Sen ona hâkim değilsin. O daha gelmediğinden senin için ya var ya da yoktur. O halde yaşadığın ve nefes aldığın şu anı düşün. Senin elinde yapacak bir şey yoktur. Ne yapacaksan yaşadığın bu anda yapacaksın.Geleceğin şekillenmesi bu andan çizilecektir.Bu anı ölü geçirirsen geleceğin de ölüdür.Bu anı boş geçirirsen geleceğin de boştur. Kendi geleceğinin mimarı,mühendisi,kurucusu sensin.Yıkıcısı da sensin.Başka kimseyi arama.Bu anı olanca gücünle değerlendir ki,şayet geleceğe dair bir ömrün varsa,o sana gülümseyerek gelsin.Öyleyse ey genç!Hislerden,boş işlerden,sınırlarını muhakemen altına alamadığın hayallerden sıyrıl,aklı kendine rehber et.Fakat mücadele ve mücadele akıldan önce gelir. Amma akılsız hiçbir şey olmaz. Akıldan istifade etmek için onu yedi hasletle kuşatmalıyız ki onun doğru yüzü bize yönelmiş olsun: 1.Aklı tefekküre bağlamadıkça, 2.İlim ve irfanla takviye etmedikçe, 3.Geçmişi bilmeye geleceği anlamaya zorlamadıkça, 4.Tecrübe ve bilgiyle geliştirip olayların görünen yüzünden ziyade, görünmeyen tarafına yönlendirmedikçe, 5.Hislerden, zararlı muamelelerden arındırmadıkça, 6.Akla zarar veren iptilalardan yine onu akılla çekip almadıkça, 7.Merhamet ve vicdanla donatmadıkça üzerinde yükseldiği bedeni ziyan eder. Öyle akılsız çalışkanlar gördüm ki, nice akıllı tembellerin üzerine basıp geçtiler, onların bedenlerinin üzerinde saltanat kurdular. Demek ki tembelde bulunan akıl hiçbir işe yaramaz. Sadece sahibine düzenbazlık ve hilekârlık öğretir ve kolaydan elde etmeyi teşvik eder. Ey!Kabiliyetim var mı yok mu diye soran adam!..Mücadele ve mücahede akıldan önce geldiği gibi,çalışkanlık da kabiliyetten önce gelir.Sevgi çalışmayı,çalışmak kabiliyeti doğurur.Ey genç adam!... Tembelliğini gizlemek için kabiliyetim yok diye kendine yalan söyleme. Başarının sırrı ancak çalışmaktadır, illa çalışmaktadır. Daha yükseğe, daha yükseğe çıkmak kabiliyeti değil çalışmayı gerektirir. Kabiliyet denilen şey köksüz bir yalandır.

23 ÖZEL SANCAKTEPE BİRİKİM ANADOLU ve FEN LİSESİ KÜLTÜR SANAT EDEBİYAT DERGİSİ


Arastırma

Cemre

gönle düşen

Merve Nur BOZKURT

Sakın

Terk-i Edepten

Bir sanat, hikmet ve tefekkür şairi olan Nâbi’nin asıl ismi Yusuf’tur. Urfalıdır. Tahsiline Urfa’da bulunan mahalle mektebinde başlamış ve medresede devam etmiştir. Urfa sınırları ona dar gelmeye başlayınca rotasını İstanbul’a çevirmiş ve 18 –19 yaşlarında İstanbul’a gelmiştir. İstanbul’da geçimini sağlayabilmek için Musahip Mustafa Paşa’ya intisap etmiştir. Peki, İntisap nedir? Bu bir çeşit sponsorluk müessesesidir. Yani o zamanlarda insanlar bulundukları makamlarının haysiyetini korumak için sanatçılara sponsorluk eder, onların her türlü giderlerini karşılarlarmış. Nâbi ise İstanbul’a varınca Mustafa Paşa’ya gelmiş, “Bir garibim ce-

nabına geldim / Bin ümit ile babına geldim” diye başlayan şiirini söyleyerek intisap etmiştir. Daha sonra Nâbi, devlet hizmetine girmeyi başararak, Musahip Mustafa Paşa’nın yanında uzun yıllar yaşamıştır. Nâbi artık orta yaşlı bir kul olunca İstanbul’da bir veba salgını peyda olmuş, bu sebeple Halep’e taşınmıştır. Ancak Halep’e taşınmasının ardında yatan birçok sebep vardır. Nâbi, İstanbul’un dolayısıyla Devlet-i Ali’nin pek karışık olduğu bir zamanda yaşamıştır. Öylesine ince ruhlu, zarif ve esprili bir şairin vebayı bahane ederek İstanbul’dan ayrılması gayet makul bir sebeptir. Halep’e gitmeden evvel IV. Mehmet(Avcı Mehmet) ona bir konak hediye etmiştir. Bu malikânenin bahçeler içinde çok güzel bir yer olduğu bu sebeple Halep’te hala oraya Bağ-ı Nâbi (Nâbi Mahallesi) dendiği söylenir. Halep’te 20 yıl kadar yaşar. 1642’de başlayan yaşamı, ömrünün son 2 yılını geçirdiği İstanbul’da 1712’de biter. Kabri Üsküdar’daki Karacaahmet Mezarlığı’ndadır. Nâbi’nin karakteri hakkında kısa bir fikir edinmek için yaşamından kısa kesitlere, birkaç beyitine ve ismine bakmak yeterlidir. Mesela Nâbi ne anlama gelir, Nâbi adı Yusuf iken neden bir isme daha ihtiyaç duymuştur? Bu hususu anlamak için Nâbi’nin eşsiz bir beyitine bakmak gereklidir: ““Bende yok sabr-ü sükûn, sende vefadan zerre / İki yoktan ne çıkar, fikredelim bir kerre.” (Bende sabır, sükûnet, sende de vefanın zerresi yok; iki yoktan ne çıkar düşünelim bir kere ) Bilindiği gibi “Nâ” ve “Bi” edatları, Farsça ve Arapçada olumsuzluk ekleridir. Önüne geldikleri kelimelere olumsuzluk anlamı katarlar. Mevcut, namevcut; günah, bigünah gibi. Bu iki yokluk bir araya gelip “Hiçlik-yokluk” anlamına gelen Nâbi mahlası ortaya çıkmıştır. Nâbi’nin ismiyle ilgili bu ayrıntı bize çok önemli bir hususu hatırlatır. Varlık

24 ÖZEL SANCAKTEPE BİRİKİM ANADOLU ve FEN LİSESİ KÜLTÜR SANAT EDEBİYAT DERGİSİ


Cemre

gönle düşen

kapısına ulaşmak ve lütufla muamele görmek için insanın önce “Yokluk” elbisesini giymesi gerekir. Şair, aynı zamanda hikemî tarzdaki şiirlerin ustasıydı. Bu sebeple ona Nâbi-i Pir de denilirdi. Eserlerinin tamamına yakınında, okuyucunun hocalığını üstlenip, ona yol göstermeyi kendisine görev edinmişti. Daha önceden Nâbi’nin sanat, hikmet ve tefekkür şairi olduğunu söylemiştik. Ona ait birçok hikmetli hikâyeler anlatılır. İşte onlardan biri: “Nâbi III. Ahmet’ten hacca gitmek için izin istemiş ve padişah da izni vermiş.Hacdan dönüşte de hatıralarını anlatmak için “Tuhfetü’l Haremeyn” adlı eseri yazmıştır.- O zamanlarda hacca aylarca süren yolculuklarla, sürre alayı denilen kervanlarla gidiliyormuş. Nâbi ve kervanı tam Medine’ye vardıklarında akşam olmuş. Selamımızı ertesi gün veririz deyip Medine’ye ertesi gün girme kararını almışlar. Nâbi ise o gece heyecandan uyuyamamış. O heyecandan uyuyamazken kervandaki birtakım insanların yatıp uyuduklarını, hatta bazılarının ayaklarını peygamberimizin kabri şeriflerine uzattıklarını görmüş. Yapılan saygısızlıktan dolayı çok üzülmüş ve 7 beyitlik bir na’t söylemiş. O na’t şöyle başlamaktadır:

Hani kıssadan hisse derler ya Nâbi’nin bu anekdotunun üzerine söylenebilecek çok söz yok aslında. Bilhassa şu anda insanların hal ve tavırlarına bakarak Nâbi’ye bir edep abidesi denilebilir. Zaten ancak böyle bir zat Efendiler Efendisinin övgüsüne mazhar olabilir…

“Sakın terk-i edepten, kûy-i Mahbûb-i Hudâ’dır bu; Nazargâh-ı ilâhîdir makam-ı Mustafâ’dır bu.” (Edebi terk etmekten sakın! Zira burası Allahu Teâlâ’nın Habibinin beldesidir. Burası, Hak Teâlâ’nın devamlı nazar kıldığı bir yerdir; Muhammed Mustafa’nın makamıdır.) Ertesi sabah kervan yola koyulmuş. Medine’ye yaklaştıkları sırada sabah ezanları okunmaya başlamış. Eskiden kandil gecelerinde ve cuma sabahlarında yahut cuma ezanından sonra insanlar ezanı umursamayıp, şeytana yenilirse diye ilahi okunurmuş. İşte Nâbi’nin kervanı tam da Medine’ye girmek üzereyken minarelerin hepsinden müezzinlerin okuduğu şu beyit duyulmuş: “Sakın terk-i edepten, kûy-i Mahbûb-i Hudâ’dır bu; Nazargâh-ı ilâhîdir makam-ı Mustafâ’dır bu.” Nâbi çok şaşırmış. Geçen gece kervandakiler edeplensinler de ayaklarını toplasınlar diye oracıkta söylediği şiiri Medine’deki minarelerden yankılanırken duymak kimi heyecanlandırmaz ki? Kervandakiler de pek şaşırmış, bir kısmı bize bu gece yazdığını söylemişti meğer daha önce yazmış derken, bir kısmı da Nâbi’nin geçen gece yazdığı şiirin nasıl olup da müezzinler tarafından okunduğunu merak etmişler ve hakikati öğrenmek için Nâbi ile birlikte müezzinlere sormuşlar. Müezzinlerin hepsi aynı cevabı vermiş: “Gece efendimiz rüyamıza girdi ve sabahleyin bunu bize okumamızı söyledi.”

25 ÖZEL SANCAKTEPE BİRİKİM ANADOLU ve FEN LİSESİ KÜLTÜR SANAT EDEBİYAT DERGİSİ


Siir

Cemre

gönle düşen

Yahya Ahmet DOĞANAY

İstanbul Sabahın ışıkları vurunca pencereme, Akrep döner, yelkovan döner, İstanbul’da başlar yepyeni bir gün. İnceden bir meltem vurur yüzüme, Kız kulesine dalarım Üsküdar sahilde. Dolaşır dururum, ahşap konakların önünde. Delik deşik surlar görünür, duygulanırım tarihle. Minareler aşar bulutları, ezan yedi gök sema, Topkapı bir başkadır, Resulü anıp okurum bir Fatiha. Eyüp’te kuşlar bir başka öter, Sabah ezanıyla birlikte. İki rekât namaz bile bir başkadır, Eyüp Camii’nde âlimlerle birlikte Çıkıp giderim Ayasofya’ya Dalıp giderim ecdada, tarihe Üzülürüm biraz da aslında, Ağlanacak halimize. İstanbul bir başkadır, Tarihi, maneviyatı, Altı şehitler, âlimler. Üstü masmavi deniz, yanında camiler.

Yahya Ahmet DOĞANAY

26 ÖZEL SANCAKTEPE BİRİKİM ANADOLU ve FEN LİSESİ KÜLTÜR SANAT EDEBİYAT DERGİSİ


Hikâye

Cemre

gönle düşen

Feyzanur TÜLÜM

BEN DE SENİ

SEVİYORUM

Mutlu sonla başlayan hikâyeydi bizimkisi… Bembeyaz bir sayfaya düşen ilk siyah leke günahı kadar kirliydi. Az önce nikâh masasında “Evet” dediğin değil miydim ben? ”Evet” dediğim değil miydin sen? Şahidim değil miydi dost bildiğim düşman? Ne değişti şimdi, ne kadar zaman geçti aradan? Ama çaresi yok! Alnıma yazıyı böyle yazmıştı Yaradan. Baktığımda gördüğüm kahretse de beni, dondursa da bedenimi, susmalıydım şimdi. Kenarları dantelli beyaz mendilini öksürünce kan rengine boyayan hasta annem için, tek kızının mutluluğuna bütün servetini feda etmeye hazır babam için gözyaşlarımı bu defa kalbime akıtmalıydım. Gördüğüm her şey aslında hiçbir şeymiş gibi bana bakan suçlu iki çift gözün üzerine çektim kapıyı. Salona girerken üstüne basmamak için çabaladığım gelinliğimi çiğneye çiğneye indim heyecanla çıktığım merdivenlerden. Buğulu gözlerimi gören konuklar, mutluluktan ağlıyorum sanırken benim için bundan sonra mutluluk kelimesi silinmişti lügatlardan. İçime düşen kıvılcımın giderek volkana dönüştüğü anları yaşıyorken ben, o geliyordu, bana ben kadar tanıdıkken şimdi tanıyamadığım o yabancı adam usul usul gelip yanıma yanaştırıyordu kurdelelerle süslenmiş sandalyeyi. Bir yanım bulutlarda yaşarken buz gibi öbür yanım güneşe yaklaşıyordu, yanıyordum. Bir yanım kalabalığı yaşarken öbür yanım sessizliğimde boğuluyordu, çığlık çığlığa… Yıllardır beklediğim bugünün bir an önce bitmesini bu kadar isteyeceğimi nereden bilebilirdim? Kulağıma böyle fısıldanmamıştı ki hayallerimi süsleyen ezgiler… Baş harflerimizin yan yana yazıldığı arabaya binerken el sallayarak veda ediyordum aslında hiç ayrılmayacağım sevdiklerime ve oturuyordum az önce ayrıldığım Ömer’imin yanına. Onunla birlikte yalnızlığı yaşayacağımız evimizin kapısını açarken, elleri titremiyordu bile. Açıklama yapmasını beklerken ben, o sükûnetinden taviz vermiyordu ve volkanım patlıyordu artık:

27 ÖZEL SANCAKTEPE BİRİKİM ANADOLU ve FEN LİSESİ KÜLTÜR SANAT EDEBİYAT DERGİSİ


Cemre

gönle düşen

– Konuş Ömer, konuş! Bir şey söyle, yanlış anladın de, ben değişmedim de; Ömer’im, ben de çaresizliğime çare olman için çok bekledim Ömer, konuş artık yalvarırım konuş! – Güzel gözlü Zeynep’im ben Ömer’im. Sen beni gözlerimden tanırsın bak, değişmedim ben, hiç vazgeçmedim senden. Ama n’olur bir şey sorma, neden deme bana, nasıl deme sadece inan, sadakatime inan, sevgime inan, güven bana. – Nasıl güveneyim Ömer, güzel dediğin gözler en büyük çirkinliğe şahit oldu. Tanırsın dediğin gözler başkasına bakıyordu. Hadi Ömer’im, söyle ne işin vardı orada? – Sorma Zeynep’im söyleyemem sana zorlama olmaz konuşamam. – Suçlu başkasıymış gibi susma Ömer. Suçlu sensin. Bir süre sadece gözlerimiz konuştuktan sonra Ömer’in gamzeli yanağında izi kalan, sessizliği bozan ellerim, tir tir titriyordu. İçim acıyordu. Öyle çok acıyordu ki, hıçkıra hıçkıra ağlıyordum bir iki hafta önce kahkaha attığım bu evde. – Bak Ömer, burası bizim odamız olur. Burada da akşamları otururuz. Camın kenarında yağmuru izlerken kahvemizi yudumlarız, burası da çocuk odası olur onun için süsleriz burayı. – Tamam, Zeynep’im bir nefes al. Seninle birlikte olduktan sonra nerede ne yaptığımızın ne önemi var? Kulağımda çınlayan sesler başımı döndürüyordu. Bu kadar basit olmamalıydı, böyle başlamamıştı bizim hikâyemiz, böyle bitmemeliydi. Canım yana yana çıkardım parmağımdan evlenmeden taktığım yüzüğümü. – Ömer, bu yüzük çok güzelmiş. Aaa! Ama fiyatını görmemiştim, neyse biz diğer beğendiğimizi alalım. – Olur, mu öyle şey Zeynep? Ver bakayım şunu bana. Lütfen bu yüzüğü paketler misiniz? – Ama Ömer! – Aması yok Zeynep’im senin için feda olsun her şeyim – Ömer, – Efendim Zeynep? – Seni seviyorum. – Ben de seni seviyorum. Birkaç gün önce vitrinden aldığımız bu yüzüğü, önümde duran yarı dolu su bardağına hapsediyorken şimdi yüzüğün şıkırtısı kulağıma kazınıyordu. Bu acı ritmi Ömer’in yüzüğü bardakla buluştuğu an bir kez daha dinledik.

28 ÖZEL SANCAKTEPE BİRİKİM ANADOLU ve FEN LİSESİ KÜLTÜR SANAT EDEBİYAT DERGİSİ


Cemre

gönle düşen

– Ömer, – Efendim Zeynep? Bu defa gözlerimi ondan kaçırarak: – Senden nefret ediyorum Ömer. O ise gözlerimin içine derin derin bakarak: – Ben seni çok seviyorum Zeynep. O gecenin son sözünü söyleyen Ömer oldu. Zaten sonumuzu getiren de o değil miydi? Sabah olduğunda her gün duyduğum kuş sesleri yoktu artık benim için. Rüzgâr bile hüznü fısıldıyordu. Ömer ile birlikte eşyaların üstüne beyaz örtüleri çekiyorduk. – Ömer, – Efendim? – Yarın. – Tamam, bugün dilekçeleri yazarız. – Babama ne diyeceğiz? Annemi ne yapacağız? – Annen bilmeyecek. İyileşene kadar idare ederiz. Arada onlarla birlikte buraya geliriz, hiçbir şey olmamış gibi, anlamazlar. – … Öyle oldu, anlamadılar. Aradan iki yıl geçti. İki yıl böyle idare ettik. Annem büyük ölçüde iyileşmişti artık. Tam itirafların ihtilaflara dönüşmesine cesaret etmişken bir gün babamın acile kaldırıldığı haberi ile sarsıldık. O güçlü çınar gözlerimizin önünde devriliyordu. Doktorlar anlam veremiyordu. Çok sıkılmış, kendi kendisini hasta etmiş, diyorlardı. Bizdeki şaşkınlığa ve üzüntüye rağmen Ömer’in doktorlardan daha çok şey biliyormuş gibi meraksızca davranması, şaşırtıyordu beni.Bir gece babam birdenbire fenalaştı. Doktorlardaki umutsuzluk ürkütüyordu bizi. Doktor Bey: – Zeynep Hanım, babanız sizi görmek istiyor, bu onun son isteği olabilir, acele edin ve babanızı son anlarında mutlu edin lütfen. Doktorun bu sözleri içime işlemişti. Babama giderken vedayı inkâr ediyordu adımlarım. – Babam, söyle babam ne yapayın senin için? Ne istersin? Daha önce ondan hiç duymadığım bir ses tonuyla ağır ağır konuşmaya başladı:

29 ÖZEL SANCAKTEPE BİRİKİM ANADOLU ve FEN LİSESİ KÜLTÜR SANAT EDEBİYAT DERGİSİ


Cemre

gönle düşen

– Kızım, fazla zamanım yok. Beni iyi dinle. Önce şunu bil ki utanıyorum yüzüne bakmaya. Hayatını mahvettim senin. İçindeki boşluğun sebebi benim. Düğün günü, Ömer o odada benim hatamı örtmeye çalışıyordu. Sana en yakın arkadaşınla ihanet eden Ömer değil, bendim kızım. Annenin hastalığından bunalmayı bahane edip annene de sana da ihanet eden bendim. Ömer hem senin için hem annen için tanık olduğu bu rezilliği örtmek istedi sadece. O odada Nazlı’ya hesap sorarken sana hesap vermesi gerekeceğini hiç düşünmemişti belli ki. Annen hiçbir şey bilmedi, ne sizi ne de beni. Ona bir şey söylemeyin. Bilmedi, bilmesin. Senden beni affetmeni beklemiyorum kızım. Ama Ömer’e haksızlık etme, o seni çok seviyor. Ne yaşarsan yaşa bundan sonra bunu hiç unutma.Üzerine hastalık çökmüş yükü ağır biçare gibiydim. İşte içinin acıması da kan ağlaması da ne demekmiş asıl o zaman anladım. Bunu asla unutmayacağım, baba.Sadece bu kadar söyleyebildim. Söyleyeceklerimi dinleyecek vakti dolmuştu babamın.Hastanenin o soğuk odasından boş koridora çıkarken söylenen hiçbir şeyi duymuyordum. Zaten biraz sonra annemin çığlığı dolduracaktı koridoru. Yürüyordum, ayaklarım beni Ömer’ime götürüyordu. Zili çalarken ellerim yüzüğü çıkardığım günkü gibi titriyordu. Ömer’im kapıyı açınca çaresizce sarıldım boynuna.

– Neden Ömer? Niye söylemedin bana? Ben sana söyledim Zeynep. Sen duymadın. Gözlerime bak demiştim sana; çünkü gözlerim konuşuyordu. Sana senden hiç vazgeçmediğimi söylemiştim ya işte o zamanlar kendimden vazgeçmiştim ben senin için. Suçlu sensin demiştin ya bana, ben suçlu değildim Zeynep. Sevdiğin için kendinden vazgeçmek…Bu adamı nasıl suçlamıştım ben? Ömer’imi nasıl yabancı gibi görmüştüm? Asıl suçlu bendim. Ömer, – Efendim, Zeynep? – Seni seviyorum. – Ben de seni seviyorum Zeynep.

30 ÖZEL SANCAKTEPE BİRİKİM ANADOLU ve FEN LİSESİ KÜLTÜR SANAT EDEBİYAT DERGİSİ


Siir

Cemre

gönle düşen

Yasin HATİPOĞLU

Banu vü Kürşad Karlı dağların ardında

Güzel bir şehir olan Bolu’da Mevsimlerden kış idi, kar, boran Bu soğukta donar idi orada duran Şartları zordur İstanbul’a göre Suç işleyen cezasını burada göre

Banu

Kürşad

Payitahtta sultanın veziri idü Erol Paşa İyi kullar ve yardımcılar gerekür başa Erol Paşa ve Ayşa Hatun’dan oldu Kürşad Disiplin ve ahlak ile yavrunu büyüt, yaşat Kürşad’ın doğduğun duyan kâhin gelübdür Görelim bakalım onlara ne deyübdür;

Banu

“İmdi duydum doğduğunu, hurilerle olduğunu Erken söyleyeyim sizlere yolunun aşk olduğunu” Sıtambul güzellerinin aklını başından alacağın sandılar Büyüdüğü vakit onu, Bolu’ya mektebe yolladılar Kürşat fen medarisinde uğraştı İlimde, irfanda çok yollar aştı Medresede bir hoca var idi, adı Neziha

Kürşad

Efendisi Semih mimarlık etti Bolu’ğa Kızları var idi o da Banu Kürşat görüp de beğendi onu Banu da ona tutuldu Kalbi güm güm atardu,

Banu

Kürşad

Birbirini severdi ikisi Alında böyle yazılmış yazısı

31 ÖZEL SANCAKTEPE BİRİKİM ANADOLU ve FEN LİSESİ KÜLTÜR SANAT EDEBİYAT DERGİSİ


Cemre

gönle düşen

Söyleyemezlerdü ikisi de utanırlar Sadece gizlice bakışırlar

Banu

Kürşad

İkisi de birbirinden emin oldu Andan sonra kalbleri huzur doldu İşte aşk böyledir, yaşamayan bilmez Gözle de görülmez, ele de gelmez Banu onu görmeyince olur ağlak Kürşad yolladı ona bir gün ulak Ulak verdi mektubu

Banu

Aldı çil çil altunu Banu mektubu okuduğu dakka Aldı eline divit ve hokka Mektub mektubu oldu kovalar Aşka ne eyler nice nice akıllar Kökez suyu acıdur içilmez

Kürşad

Olacakla öleceğin önüne geçilmez Buluşurlar idi gizliden Görüldüler bilmeden Öğrendi bunları Semih Beğ’ün adamı Beğ düşündü; haber ulaştırsa mı?

Banu Kürşad

Erol Paşa’ya da gönderdi haber Karar verdiler ayırmağa beraber Paşa beyi tayin etti Hasankeyf’e Şimdi bakın paşadaki keyfe Kürşad gittiklerini duydu ama ne çare İstedi gidip babasının huzuruna ere Gidip de babasına etti arzuhal Babası “Oğlum” dedi “Bu nasıl hal?” “Sen ki koca bir paşa evladı Alacak dengi olmayan avradı!”

32 ÖZEL SANCAKTEPE BİRİKİM ANADOLU ve FEN LİSESİ KÜLTÜR SANAT EDEBİYAT DERGİSİ


Cemre

gönle düşen

Kürşad aşkından sarardı soldu Kararını verdi yollara koyuldu Semih Beğ duyunca Kürşad’ın yollara düştüğünü Söylemek gerekli mi aklına kötü fikirlerin üşüştüğünü Semih Beğ kalkıp Acem’e Bağdat’a vardı

Banu

Kürşad

Bağdat büyük diyardır, orda bulunmaz sanırdı Banu da Kürşad gibi hasrette Ne gariptir herkes yanar bu dertte Banu’nun içeri kan ağlar idi Sevde veMeltem’e dert yanar idi Kürşad sordu Hasankeyf’te, dediler “Gitti.” Sonra Kürşad da Bağdat’a seyirtti Bir gün Banu Kürşad’ı pencereden gördü Gördüğüne inanmadı serap sandı üzüldü Banu gerçek olduğunu öğrenip güldü Sevinci kursağında babası yola düzüldü

Banu

İran’ı dahi aşıp vardılar ta Özbekistan’a

Kürşad

Kürşad da gitmekte o yana bu yana Kürşad ne etti ne eyledi, izini sürdü yarın Güzel günlere erecekti belki de yarın Ulaştı bir gün Özbekistan’a Gidip yerleşti bir hana Özbek hakanı o civarda av avlardı Dinlenmeye gittiği yer de o handı Özbeklerin hükümdarı Buğrahan’dı Kürşad’la yaşıt bir delikanlıydı Bu ikisi karşılaştı, tanışıp eyleştiler Kürşad dertlendi de ondan halleştiler Buğrahan dinledi, üzüldü Kürşad’ın haline Karar verdi yardımını esirgemeyecekti sevene

Banu

Kürşad 33

ÖZEL SANCAKTEPE BİRİKİM ANADOLU ve FEN LİSESİ KÜLTÜR SANAT EDEBİYAT DERGİSİ


Cemre

gönle düşen

Arattı Banu’yu Semerkant ve Buhara’da Semih Beğ de durdu, kaçamadı bu arada Banu’yu ve ailesini buldu inzibatlar Kürşad’a ulaştırdı Banu’yu akça atlar Banu attan inip Kürşad’ın yanına geldi Bu güzel kavuşma görülmeğe değer idi Ağlaşıp gülüştüler Tatlı tatlı söyleştiler İkisi de ayrılıktan uzun ve içli dert yandı İnsanların ırmak sandığı gözlerinden akandı Semih Beğ pişman oldu onları ayırdığına Günahını affetmesi için yalvardı Yaradan’a Buğrahan hem sevindi hem sevap kazandı Düğünlerini erkenden yapmağa karar kıldı Bin koyun kesildi ve bin deve Bin at sağıldı ve de bin düve Düğünleri kırk gün sürdü, pek de ala Sevenlerin yüzünü, güldürdü Hak Teâlâ Buğrahan Kürşad’ı dost edindi hem vezir Paşa oğlu da olur, olsa olsa vezir Kürşad da Banu da affetmişti amma Semih Beğ yine de gitti hacca Kim kavuşan âşıklardan mutlu ki? Hangi duygu aşktan daha kutlu ki?

Banu vü Kürşad

Çöle aşkın damlası düşse çevirir orayı bahar yeşiline Bir de gönüle düşerse çevirir hayatı tozpembesine Mutlu oldular sonra bir zaman Mutlu olana felek verir mi aman Çinliler bastı bir gün Özbekistan’ı Yıktılar bağı, bahçayı, gülistanı

34 ÖZEL SANCAKTEPE BİRİKİM ANADOLU ve FEN LİSESİ KÜLTÜR SANAT EDEBİYAT DERGİSİ


Cemre

gönle düşen

Kaçırdılar çocukları vü kadınları Çokça harap ettiler o diyarları O savaşta kaçırdılar Banu’yu Bu Kürşad’a içirmek demektir ağuyu Buğrahan, askerleri ve Kürşad kuşandı silah Girdiler Çin’e, diyerek: “Allah Allah” Banu’yu sarayına hapsetmişlerdi imparatorun İçine düşen ateş katbekat büyüğüydü korun Kürşad kırk kişiyle bastı imparatorun sarayını Kılıçtan geçirdi, askerlerin alayını Kurtardı Banu’yu, ulaşıp zindanına Bir daha ayrılmamak için el açtı Yaradanına Kürşat dedi: “Rabbim Banu’yu bana bırak,

Banu vü Kürşad

Ölürsek de uçmağa birlikte varak” Bu dua güzel göründü yüce Yaradan’ın gözüne Ömür verip onlara yaz katıp yazına güz kattı güzüne Bundan sebeptür ki edindiler saadeti Çocuğa karışıp yerine getirdiler âdeti Nesilleri oldu hem ikisinden Yaşadılar ömrü, en iyisinden Herkese ışır aslında saadet güneşi Ancak masallarda görülür bunun eşi İkisine de Tanrı yüzer yıl ömür sürdürdü Torunlarının torunlarını dahi gördürdü Men bunları görüp de yazmışam Onların da aşkına şahit olmuşam Benim adım Turhan bin Yasin Kim zorda âşık görürse yardım etsin Sultanlar, hanlar otursun tahtlarına Banu ile Kürşad da erdi muratlarına

35 ÖZEL SANCAKTEPE BİRİKİM ANADOLU ve FEN LİSESİ KÜLTÜR SANAT EDEBİYAT DERGİSİ


Cemre

gönle düşen

Deneme Mervenur BOZKURT

RÜYA GİBİ...

Nereden bilebilirdim ki, girdiğim kitap okuma yarışmasının kilometrelerce ötede, dünyanın nabzının attığı yerde sonlanacağını? Simmder(Sancaktepe İmamhatip Lisesi Mezunları ve Mensupları Derneği) adlı derneğin bir siyer kitabı okuma yarışması yapacağını duyduğumda nasıl inanırdım çok değil birkaç ay sonra kendimi Cidde Havalimanı’nda buluvereceğimi? Gerçi şu anda dahi inanamıyorum ya Habibullah’ın bastığı topraklara bastığıma onun gül cemalinin değdiği yerlere secde ettiğime. Adeta bir rüyaydı ve her rüya gibi kısacık sürdü. Kendimi bir öğrenci kafilesiyle birlikte önce Sabiha Gökçen sonra Cidde Havalimanı’nda bulmam, Mekke’ye otobüsümüz ile varmam, Kâbe’yi gördüğüm ilk an ve benliğimin daha önce hiç tatmadığı manevi duygularla dolup dolup taşması, kendimi Beytullah’ın etrafında sanki tılsım etkisiyle efsunlanmış gibi tavaf yapan insanların arasında bulmam, kana kana zemzem içmem, Medine’ye gitmem, Habib-i Zişan’ı ziyaret etmem ve tekrar kendimi Cidde’de havalimanında bir uçağın cam kenarındaki koltuğunda oturuyorken bulmam ve daha sayamadığım birçok maceram göz açıp kapayıncaya kadar oluverdi. Şimdi size hangisini anlatsam, nereden başlasam, acaba duyduğum hangi manevi hazzı tarif etmeye çalışsam bilmiyorum. İnanın anlatacak o kadar fazla hissiyatım var ki dergimizin bu köşesi değil, bu sayısı dahi bana ait olsa anlatacaklarım bitmezdi. Ancak bir yerden başlamak gerekiyor di mi? O zaman öncelikle kutsal topraklara gitmemin nasıl kısmet olduğunu anlatayım. Okulda sıradan bir gündü. Yani biz insanlar için olayların zahiri(görünen) kısmı böyle idi. Lakin bir de olayların batınında(görünmeyen) Rabbim ben ve ailem için neler planlamıştı? Okul müdürümüz Aydın Hocanın dersiydi.(Aynı zamanda fizik öğretmenimiz oluyordu.) O, derse girmeden önce görevli arkadaşlar sınıfımıza “Peygamberimizin Hayatı” adlı kitapları dağıttılar. Aydın Hoca Sancaktepe’de faali-

36 ÖZEL SANCAKTEPE BİRİKİM ANADOLU ve FEN LİSESİ KÜLTÜR SANAT EDEBİYAT DERGİSİ


Cemre

gönle düşen

yet gösteren Simmder adlı bir derneğin olduğunu, bu derneğin Sancaktepe genelinde liselerde bir kitap sınavı yapacağını ve bu vesileyle her okulun birincisine umre, ikincisine dizüstü bilgisayar, üçüncüsüne de çeyrek altın vereceğini söyledi. Gönlüm, bu sınava girip umre kazanmayı denememi, beynim ise umreyi kazansam bile gidemeyeceğimi ancak diğer ödüllerin benim için dikilmiş birer kaftan olduğunu söylüyordu. Ya nasip, dedim başladım kitabın sayfalarını aşındırmaya. Açıkçası kâinatın efendisi ile ilgili ilk defa böyle derinlcesine bir kitap okuyordum. Adeta o dönemi zihnimde yaşıyor, efendiler efendisinin çektiği çileleri okudukça O’na olan sevgim, saygım, bağlılığım bir kat daha artıyordu. Kitabın nihayetinde uğruna kâinatın yaratıldığı Rasulullah’ın vefatı gönlüme bir kor gibi düşmüştü. İşte o zaman sahabe efendilerimizin duydukları müthiş acıyı bir nebzede olsa tüm benliğimde hissediyordum. Acıları o kadar büyüktü ki Bilal-i Habeşi ezan okuyamıyor, Eşhedü enle Muhammederrasulullah diyemiyordu. O’nun adını söylerken yanık sesi gittikçe kısılıyor, boğazına hıçkırıklar doluyordu. Habib-i Zişan’ı kaybetmek acıların en büyüğü idi. Ancak peygamberimizin sevgilisine kavuştuğunu bilmek yüreklerine su serpiyordu. Bu satırları okurken benim de yüreğime bir kor düştü. O’nun yaşadığı yerleri görebilmek, O’nun gezdiği yerlerin tozuna toprağına karışabilmek isteği yüreğimi delip geçti. Nihayetinde sınav vakti geldi. Sınavdan çıktığımda bu sınavda birinci olup, mukaddes topraklara yolculuk ödülünü sen kazanacaksın deseler inanmazdım. Fakat Rabbim bizim planlarımızın da ötesinde mükemmel planlar hazırlamıştı.

Sıradan bir gündü, akşam oldu, babam işten geldi ve müjdeli haberi anneme o vermişti. Annemse bana “Merve, umreyi sen kazanmışsın!” diyerek sevince boğuluyordu. Umreye benimle birlikte annem ve dedemler gelecekti. Gerekli formaliteler ve pasaport işlemleri yapıldı. Ben de bu arada boş durmuyor umre ile alakalı kitaplar okuyordum. Okullar kapandı ve yolculuk vakti gelip çattı. 3 Temmuz günü bavulumuzu tasımızı tarağımızı toplayıp gece saat 1 sularında Sabiha Gökçen Havalimanı’nın yolunu tuttuk. Burada sabah namazı ile birlikte iki rekât ihram namazlarımızı da eda edip, ihrama niyet ettik. Erkekler kefeni andıran beyaz iki parçadan oluşan ihramlarını giydiler. Saat sabahın 5.30’uydu.Uçağımıza bindik ve bu büyülü yolculuğun ilk adımını atmış olduk. Uçağa binmek, havada yolculuk yapmak da bir ilkti yani bu seyahat benim için ilklerle doluydu. Uçağımız üç buçuk saatlik bir yolculuğun sonunda Suudi Arabistan hava sahasına girdi. Uçak Cidde Havalimanı’na bir kuş edasıyla iniverdi. Hosteslerin dua isteğiyle uçağı boşaltan insanlar, Habibullah’ın topraklarına ayak basmanın verdiği sevinç, heyecan ve şaşkınlığın içindeydi. Ben de bu duygu seli içinde sürüklenirken uçağın çıkış kapısına vardım. Adımımı dışarıya atar atmaz sanki bir fırının kapağı açılmışçasına suratıma vuran aşırı sıcak ile karşılaştım. Havalimanındaki uzun kontrol işkencesinden sonra bavullarımızı alarak, bizi Mekke’ye götürecek olan otobüsü aramaya koyulduk. Otobüsümüz insanlardan gelen, dalga dalga yayılan “Lebbeyk” sesleriyle dolup taşıyordu. Ya Rabbi, bu ne müthiş ne tarifi imkânsız bir duyguydu böyle… Üç saatlik bir yolculuk ve meğer çektiğim ve buraya gelmeden önce anlamadığım on altı senelik hasretlikten sonra Mekke’deki otelimize vardık. Süreyhi Oteli… Geniş lobili, büyük sütunlara sahip, içinde iki küçük dükkânı ve en önemlisi lobisinde 7/24 Kâbe’yi canlı gösteren

37 ÖZEL SANCAKTEPE BİRİKİM ANADOLU ve FEN LİSESİ KÜLTÜR SANAT EDEBİYAT DERGİSİ


Cemre

gönle düşen

dev bir LCD olan bir otel; lakin ne olursa olsun hayatımda unutamayacağım en önemli mekânlardan biriydi artık. Otelde 506 numaralı odaya yerleştikten sonra, hasretliğine kavuşacak sevgili nasıl hazırlanırsa Beytullah’ı ilk defa görmek ve ona yüz sürmek için öyle hazırlandık. Servislere bindik ve telbiyeler eşliğinde Mescid-i Haram’a doğru yola koyulduk. İlk olarak saat kulesini gördüm, methini çok duymuştum. Mekke’deki her yerden görülebilecek bir konuma ve yüksekliğe sahipti. Mescid-i Haram’ın yüksek dış duvarlarını ve bir sürü kapısını gördüm; ancak Kâbe’nin dışarıdan görünmesi imkânsızdı. Mescid-i Haram’ın bir kapısından girdik, dilimizde telbiye yüreğimizde tarifi imkânsız bir heyecan ile kocaman bir öğrenci kafilesi olarak önce say yapanların arasından geçtik. İnsan seli Safa’dan Merve’ye, Merve’den Safa’ya durmaksızın akıyordu. Daha ilerideki Osmanlı’dan kalma varakların arasında ilerlerken bir anda onu gördüm. Beytullah’ı… İşte o anda yüreğimden bir şeylerin burada kaldığını ve vatanıma geri dönerken de onları burada bıkacağımı nasıl bilebilirdim ki? Allah’ın Evi’ni görünce tüylerim diken diken oldu, içim huzurla, aşkla, daha kelimelerle nakşedemeyeceğim birçok tarifi imkânsız duyguyla doldu. Adımlarımın yavaşça buradaki büyülü atmosfere uyduğunu hissettim. Hacer-ül Esved’in hizasına geldim, umre yapmaya niyet edip, ona “Bismillahiallahuekber” diyerek üç kere selam vererek tavafa başladım. İnsanlar adeta Kâbe’de bir mıknatıs varmışçasına, gece –gündüz, yaz-kış demeden yüzlerce yıldır dönüyorlar. Dünyanın hiçbir yerinde karşılaşamayacağınız bu manzara gerçekten akıllara durgunluk verici. Tavafımı sanki uçuyormuşçasına yapıp, iki rekât tavaf namazımı eda ettim. Safa ve aynı adı taşıdığım Merve tepeleri arasında say yaptım, saçımdan bir tutam keserek umremi tamamlamış ve ihramdan çıkmış oldum. Mekke’de kaldığımız dokuz gün yoğun manevi hazlarla geçti. Hayatımın en lezzetli ve en huşu içinde kılınmış namazlarını orada eda ettim. Kâh bir saat kâh iki saat uykuyla sürekli Mescid-i Haram’a gittik, tavaf yaptık, beş vakit namazı cemaatle kılmanın yanında nafile namazlar kıldık, oruç tuttuk, kana kana zemzem içtik. Vahyin ilk geldiği yere Nur Dağı Hira Mağarası’na çıktık, Habib-i Zişan’ın çektiği sıkıntıları bir nebze de olsa yaşayarak anladık. Her milletten, her renkten, her dilden insanın Allah katında tek din olan İslam üzere nasıl birleşip, huzuru nasıl yakaladıklarını ve ortak bir paydada anlaştıklarını gördük. Mekke’de geçirdiğimiz dokuz günün sonunda ayrılık vakti gelip çattı. Vatanından ayrılanlar gibi hüzünlü; ancak nebiler nebisine varacak olmanın sevinci içerisinde Mekke’deki son sabah namazımızı Kâbe’ye son kez doya doya bakarak gözyaşları içinde kıldık. Emektar bavullarımız ve biz Medine’ye doğru yine yola koyulmuştuk. Altı saatlik yolculuğun ardından güzel hurma bahçeleri ile nam salmış, şirin ve yeşil eski adıyla Yesrib olan Medine’ye vardık. Otelimiz bizim

38 ÖZEL SANCAKTEPE BİRİKİM ANADOLU ve FEN LİSESİ KÜLTÜR SANAT EDEBİYAT DERGİSİ


Cemre

gönle düşen

gibi büyük bir öğrenci kafilesine nazaran küçüktü ve adı Salihin Otel idi. Burada da 610 numaralı odaya yerleştikten sonra vakti giren namazı kılmak için Mescid-i Nebevi’ye yöneldik. Çok geniş bir alana kurulmuş olan ve yine aynı genişlikte birçok insanın beraber namaz kılması için uygun olan avlusu ve otomatik olarak açınıp kapanabilen devasa şemsiyeleri ile buranında çok müthiş bir atmosferi vardı. Ancak en önemlisi Rasulullah’ın “Beni kabrimde ziyaret eden diriyken ziyaret etmiş gibidir.” hadisi şerifine binaen onunla aynı mekânı paylaşmaktı. İlk gün her ne kadar O’nun kabrini ziyaret etmek istesek de ziyaretin belirli saatleri olduğu için bunu gerçekleştirmedik; fakat Medine’de kaldığımız beş gün boyunca O’nu defalarca kez ziyaret etme şerefine nail olduk, O’na söylenen selamları ilettik, kabri ve minberi arasındaki cennet bahçesi (yeşil halı) adlı yerde (burada kılınan namaz ve edilen dua mutlaka kabul olurmuş) namaz kılma, dua etme şerefine mazhar olduk. Size nebiler nebisini ziyaret ettiğim anda hissettiklerimden bahsetmek çok isterdim; ancak lügatımızda hiçbir kelime yoktur ki bu duyguyu anlatmaya kâfi gelsin… Medine’deki güzel hurma bahçelerinden bahsetmiştim. Bir cumartesi günü “Vadi Buthan” adlı hurma bahçesini gezdik. Hurma meyvesinin fizyolojisinin insana ne kadar benzediğini ve bu meyvenin birçok hastalığa şifa olduğunu öğrendik. Aynı gün İslam’ın ilk mescidi olan Kuba Mescidi’ni ziyaret ettik. Çünkü peygamberimiz her cumartesi burayı ziyaret eder ve iki rekât namaz kılarmış. Bu mescidi cumartesi günü ziyaret edenlere bir umre sevabı yazılırmış. Medine’deki günlerimiz Mescid-i Nebevi-otel-alışveriş üçlüsü arasında geçti. Türkiye’ye ayak bastığında sevdiklerini mütebessim etmek isteyenler, yakınlarına kutsal toprakları hatırlatacak hediyeler ve buradan getirilecek en güzel hediyeleri; hurma ve zemzem aldılar. Nihayetinde bu rüya gibi yolculuk on dört günün bitiminde sona erdi. Ve Medine’den ayrılırken Rabbime içimden hem sonsuz hamd ü senalar hem de yolumu en kısa sürede tekrar tekrar bu mukaddes mekânlara çevirmesi için dua ettim. İfadelerimin başında belirtmiştim gönlümden bir parçayı da orada bırakıp buraya geldiğimi. Şimdi bana sorsalar:” İkinci vatanın neresi?”, hiç düşünmeden cevaplarım bu soruyu:” Kutsal Topraklar. “diye… Son olarak Rabbim başta oraya gitmem için gerekli maddi imkânı sağlayan hayırseverden, bu sınavı yapan Simmder‘den ve benimle ilgilenen hocalarım başta olmak üzere bu yolculuğa gitmeme vesile olan herkesten razı olsun… Allah u Teâlâ gönlü kutsal toprakların ateşiyle yanıp tutuşan herkese oraya en kısa sürede tekrar tekrar gitmeyi nasip eylesin. Fi Emanillah…

39 ÖZEL SANCAKTEPE BİRİKİM ANADOLU ve FEN LİSESİ KÜLTÜR SANAT EDEBİYAT DERGİSİ


Cemre

gönle düşen

Röportaj Fatih TAŞCI / Yusuf Ziya TAŞCI

Atalarimizdan Kalan Emsal Dukha Türkler

Arkadaşlarımızdan Fatih Taşçı, Ebubekir Güneş ve Yusuf Ziya Taşçı Dukha Türkleri ile bir müddet yaşayan ve hayatlarına şahitlik eden Atlas dergisi yayın yönetmeni Özcan Yüksek ile röportaj yaptı. -Dukha Türklerinden nasıl haberdar oldunuz? Atlas Dergisi Yayın Yönetmeni ÖZCAN YÜKSEK: Birkaç kere Moğolistan’a gitti Atlas. Her ne kadar uzak da olsa biliniyor Moğolistan’da. Haberimiz vardı zaten. Biz onlar için ayrıca gidelim diye düşündük. Fotoğrafçımız Bilkent Üniversitesi’nde yüksek lisans yapıyor: Selcen Küçüküstel. Tezini bunun üzerine yapmaya karar verdi. Bu Atlas için de önemli olduğundan ben de onunla gittim. Ben bir ay kaldım, o iki ay kaldı. Böyle gerçekleşti. Haberimiz vardı, teorik olarak da böyle yaşadıklarını tahmin ediyorduk fakat gözlerimizle görünce ve özellikle onlarla uzun süre kalınca, sorulu cevaplı birlikte olunca size yansıttığımız gibi bir toplum olduklarını anlamış olduk. -Dünyada birçok Türk topluluğu var. Dukha Türklerini bunlardan farklı kılan neydi? ÖZCAN YÜKSEK: Dukha Türklerinin aslında dünyadaki pek çok toplumdan da farkları var. İnsanlığın bir tarihi var. Kısaca ondan söz edeyim. Yaklaşık bir milyon yıl insanlar Dukha Türkleri gibi yaşadı. Günümüzden on bin yıl geriye gittiğimiz zaman, diyelim Çatalhöyük zamanına, insanlar tarım yapmaya başladılar, hayvanı evcilleştirdiler, neolitik devrim dediğimiz bir devrim baş gösterdi. Yerleşik hayata geçtiler ve böylelikle aralarında sınıf farklılıkları ortaya çıktı. Biz o toplumun devamını yaşıyoruz. Ama Dukha Türkleri o devrin öncesindeki bir zamana ait bir toplum. Dünyanın çeşitli yerlerinde de (Amazon Ormanları, Afrika) böyle toplumlar var ama Dukha Türklerinin yaşadığı coğrafyada böyle başka bir toplum daha yok. O coğrafyada prehistorik yani tarih öncesi zamanı yaşayan eşitlikçi bir toplum yok. Bu açıdan dünyada da örneği yok. Şöyle benzersiz bir örnek vereyim; avcı derleyici ya da eşitlikçi dediğimiz bu tür toplumların konuştuğu dil bugünkü dillerle alakası olmayan bir dil. Bir tek Dukha Türklerinin konuştuğu dil günümüz dilleriyle ilintisi olan bir dil, yani Türkçe konuşuyorlar. Yeni bir dil sayılır Türkçe. On bin yıl önceki dilin devamı değil. Bu açıdan dünyada bir benzersizliği var. -Kısaca günlük yaşantılarından bahsedebilir misiniz? ÖZCAN YÜKSEK: Genel olarak hareketli bir yaşam biçimleri var. Zaten çadırda yaşıyorlar. Sürekli bir yere gidebilecek şekilde hazırlar. Yıl boyu hareketli yaşamları gün içerisinde de geçerli. Gün içerisinde de yer değiştiriyorlar. Geyikleri serbest hareket ediyor. Bazen tek başlarına gidiyor, birkaç gün gelmiyorlar. Geyiklerin sütünü sağıyorlar. Geyiklerle bağlantılı bir yaşamları var. Odak olarak onları alıyorlar. Geyik sütünün içine su ve çay

40 ÖZEL SANCAKTEPE BİRİKİM ANADOLU ve FEN LİSESİ KÜLTÜR SANAT EDEBİYAT DERGİSİ


Cemre

gönle düşen

katarak içiyorlar. Gün boyu bunu tüketiyor ve gelenlere ikram ediyorlar. Sabah erkenden bir de gün içinde bir daha (çok emin değilim Selcen daha iyi bilir) doğaya geyik sütü serpiştiriyorlar. Çadırın içinde devamlı ocak yanıyor. Yazın da sineği dışarıda tutar ocağın yanması. Sabah ve akşam yemek yiyorlar. Odun toplamaya gitmek, yemiş toplamaya gitmek de gün içerisinde yaptıkları şeyler. Onun dışında boş vakitleri çok var. Oyunlar oynuyorlar. Kâğıt oynayanlar bile vardı. Kışın erkekler geyiklere binip ava gidiyorlar. Bir-iki hafta sürer bu avlar. Biz ava tanık olamadık. Avlar kışın oluyor. -Onlarla bir ay kadar kaldınız. Ayak uyduramadığınız, zorlandığınız anlar oldu mu? ÖZCAN YÜKSEK: Aslında doğada kalmaya alışığız. Ama onların doğayla kurduğu yakın, erdemli ilişkiye aykırı, yanlış bir şeyler yaparız diye tedirgin olduk. Ateşin içine bir kâğıt atacakken bile soruyorduk. Geyiği okşarken acaba yanlış bir şey yapabilir miyiz diye tereddüt ediyorduk. Derenin içine girip yüzlerini yıkamıyorlar. Bazı şeyleri bereket öğrenmiştik önceden. Kendi bilgilerimizi geride bırakarak davrandığımızda az bilgili ve tedirgin olduk. Onun getirdiği bir zorluk oldu. Normal yaşantı olarak tabi ki farklı. Kısmen üstü açık çadırlarda yaşıyorduk, yağmurun bir kısmı üstümüze düşüyordu ama bunlar derginin içeriği dolayısıyla yabancı olmadığımız şeylerdi zaten. -Dukha Türkleriyle aynı kökenden geliyoruz. Farklılıklarımız neler? ÖZCAN YÜKSEK: Aslında en özgün yanı onlarla kendi dilimizle konuşabiliyor olmamız. Özellikle Selcen daha kolay öğrendi. Moğolca bilen tercümanımız olduğu halde (Dukhalar Moğolca da konuşabiliyor) onlarla direk konuşmaya başladı. Esasında aynı dili konuşuyoruz ama bizim Arapça, Farsça, Fransızca ya da İngilizce sözcükleri tercih ettiğimiz noktalarda onlar Türkçe sözcükleri kullanıyorlar veya Moğolca varsa onu bilemiyorum. Örnek vereyim biz zaman diyoruz, zaman Arapçadan gelen bir kelime. Zaman gibi çok önemli bir felsefi kavram için şiirler yazıyoruz başlıklar atıyoruz ama Türkçesini bilmiyoruz. Yani kullanmasak dahi bilmiyoruz. Bazı farklılıklar dışında aşağı yukarı aynı dili konuşuyoruz. Türkler oradan geliyor zaten. Dil oradan geliyor. Gelirken oyalanarak gelindiğinde yeni diller katılıyor. Oyalanmadan direk gelenleri bulduğumuz zaman biraz daha yakın görebiliriz. Mesela Ege yöresi. Onlar yapıpduruyoz, yürüyüpduruyoz diye konuşurlar. Bu aslında yanlış bir kullanım değil. Bize göre ya yürüyordur, hareket ediyordur ya da duruyordur. Bana yakın gelen mantık olarak söylüyorum bir şey hem duruyordur hem hareket ediyordur.

41 ÖZEL SANCAKTEPE BİRİKİM ANADOLU ve FEN LİSESİ KÜLTÜR SANAT EDEBİYAT DERGİSİ


Cemre

gönle düşen

Biz hareket diyoruz onlar yürümek diyor. Yıldıza cıldız diyorlar. Yıla cıl diyorlar. Aklınıza gelebilecek bütün Türkçe sözcüklerin biraz farklılık olsa bile onlarda da olması heyecan yaratıyor. Onlarda da heyecan yaratıyor. Bunun dışında bizim başka hiçbir şeyimiz Türk değil. Yani onlar gibi değil. Oralı değil. Öyle ortak bir şey diyemeyiz. Buranın Türk’ü biraz Laz’dır, biraz Rum’dur, biraz Kürt’tür, biraz Arap’tır yani buradaki Türk ile oradaki biraz farklıdır. -Dini inançlarından, ayinlerinden, törenlerinden bahsedebilir misiniz? ÖZCAN YÜKSEK: Dukha Türklerinin Şaman dediğimiz inanışları var. Şamanları da var. Doğayla da ilintili, iç içe bir inanç Şamanizm. Bu yüzden süt serpme olayları var. Arada gece yarısı ayinleri oldu birkaç defa. Ben katılmasam da Selcen katıldı, ben çok geç olduğu için katılamadım. Ayini çadırın içerisinde yapıyorlar. Doğa onlar için o kadar önemli ki ölülerini dahi gömmüyorlar, doğaya bırakıyorlar, hayvanlar yiyor. Şaman inancına çok bağlılar, bunu aynen devam ettiriyorlar kuvvetli bir şekilde. -Ren geyiklerinden bahsettiniz, Ren geyikleri önemli mi? Yani yaşamlarında nasıl bir yer teşkil ediyor? ÖZCAN YÜKSEK: Ren geyikleri aslında genelde insanlık tarihi için çok önemli olmuş. Kuzeyde yaşıyorlar ve buzul çağını Ren geyikleri olmasa atlatamayacaklardı. O yüzden de bugün sadece Dukha Türkleri için önemli değiller, eski çağlarda da çok önemli olmuşlar. Hatta Avrupa için o dönemde daha da önemli olmuş; ancak giderek Dukha Türklerinde farklı bir yapı kazanmış. Ren geyiklerini ava giderken binek hayvanı olarak kullanıyorlar. Eğer Ren geyikleri olmasa ava gidemezler kışın. Çünkü kışın tayga arazisi çok farklı, biraz süngersi ve

bataklık. Atlar o arazide koşamazlar, yürüyemezler. Onların toplumsal ilişkilerinde de Ren geyikleri belirleyici rolde. Ren geyikleri o kadar önemli ki kesmiyorlar, sadece sütünü içiyorlar. Onları eti için beslemeyen tek topluluk. Bütün Kuzey Avrupa’da Ren geyiği yetiştiriciliği vardır. Ren geyikleri Finlandiya’da, İsveç’te, Norveç’in ve Sibirya’nın kuzeyinde bir çeşit koyun, keçi, inek gibi besicilik için yetiştirilir. Moğolistan çoban toplumu, nerdeyse ekonominin yüzde doksanı çobanlığa dayanıyor. Ama Dukha Türkleri biz de koyun, keçi yetiştirelim, demiyorlar. -Diğer hayvanlardan farklı olarak Ren geyikleriyle bir bağ var mı aralarında? ÖZCAN YÜKSEK: Evet, aslında kendi mitolojilerinin başlangıcında ve inançlarında hep Ren geyikleriyle bağlantılı öyküler anlatıyorlar. Destanları var. Islıklarla onu taklit ederek çağırıyorlar. Mağaralarına geliyor ve öyle tanışıyorlar ve başlangıçlarını Ren geyiğiyle görüyorlar. Ren geyiğini takip ediyorlar. Ren geyiklerini evcilleşmiş hayvan saymak yanlış olabilir çünkü normal, vahşi hallerine de geri dönebiliyorlar. Bu başka bir hayvan için mümkün değil, bir at için mesela. Ayrıca evcilleşmiş hayvanla evcilleşmemiş arasında fiziksel bir fark yok. Ruhsal da yok. Ren geyiklerinin izini takip ediyor bu insanlar. Ren geyikleri onları takip etmiyor. Onların yabani bir göç yolu

42 ÖZEL SANCAKTEPE BİRİKİM ANADOLU ve FEN LİSESİ KÜLTÜR SANAT EDEBİYAT DERGİSİ


Cemre

gönle düşen

var Dukhalar onları izliyorlar, onları çekmiyorlar yani. Bazen bırakıyorlar Ren geyiklerini, geyikler dolaşıyor iki gün kimse yok yanlarında, sonra geri geliyorlar. -O zaman kendilerini Ren geyiklerine göre ayarlıyorlar bir noktada. Göçlerini onlar belirliyor. ÖZCAN YÜKSEK: Evet. Onları izliyorlar. Onlar için bu kadar belirleyici bir şey. Çok çoğalabilen bir hayvan değil. Ren geyiği azaldığında yaşamları da azalıyor aslında. Şu anda çok da iyi durumda değiller. -Dış dünya ile bağlantı kurabiliyorlar mı, televizyonları var mı? ÖZCAN YÜKSEK: Dış dünyayla bağlantı kuruyorlar, televizyonları da var. Çoğunda var fakat olmayanları da var. Bizim çadır da yoktu. Televizyona oyalanmak için bakıyorlar. Güneş enerjisi sayesinde onları çalıştırabiliyorlar. Onun dışında pek bir iletişim yok. Köyleri var yarısı bunlara(göçebe olanlara) ait. Yerleşik hayata geçenler de var. Onların bile köy bağlantıları yok. Moğolistan’la, dış dünyayla bağlantı kurmak çok zor. Televizyon aracılığıyla bir şeyler görüyorlar tabi ki. Ama çok fazla bağlantı yok. Orada biz bile bağlantı kuramadık. Zaten coğrafi şartlar da buna müsait değil. Üniversiteli birkaç çocuk var onlar Moğolistan’a gidiyor. Yazın dönüyorlar hemen. Onlar da şimdi gidemediler hükümet burslarını kesince. Moğolistan’da kalmak niyetiyle gitmiyorlar gelip yine burada yaşamak istiyorlar. Ya tıp okuyorlar ya veterinerlik kendileriyle bağlantılı bir şey okuyorlar. -Eğitimden konu açılmışken İlber Ortaylı Şöyle diyordu: “Avcılık, toplayıcılığın ötesinde at ve Ren geyiği besleniyor ama bir yandan da kışın çocuklar okulda okuyor... Gençlerin eğitimi gelenekselin dışına çıktığına göre bir zamanlar ülkemizde de bulunan bizim yerli göçerler gibi istikbalin ne olacağı belli; eriyecekler ve yerleşecekler.” Yani zamanla kaybolacaklar, asimile olacaklar diyor. Bu konuyla ilgili ne düşünüyorsunuz? ÖZCAN YÜKSEK: Bunlar tabi asimile olmak istemiyorlar ama bu, sürecin daha iyiye gittiği anlamına gelmiyor. Bazen daha kötüye de gidebilir, zaten şu anda gidişat böyle. Okullara gitmek zorunda olmaları yüzünden çocuklara Moğolca öğretiyorlar. Sonra Dukha Türkçesini öğreniyorlar. Çünkü orada çocukları aşağılıyorlar. Dolayısıyla çocuklar önce ana dilleri olarak Moğolca öğreniyorlar ama belli bir yaşa geldikten sonra tahminen on beş yaşına geldikten sonra hepsi öğreniyor Dukha Türkçesini tabi. Çocukların okula gitmesi kaçınılmaz. Bu köyden şehre gelmek gibi değil tamamen başka bir dünya. Dünya’dan kalkıp Mars’a gitmek gibi bir şey esasında onlar için. O yüzden buraya geçemezler, yok olurlar. Yani bir ara aşamasına(göçebelikten yerleşik hayata) geçecek kadar kalabalık bile değiller. Ara aşaması dediğim belki on belki yirmi yıl sürecek bir geçiş dönemi olacak. O sırada yarısının alkolik olması gerekiyor. Çünkü tamamen birbirinden farklı iki dünyadan söz ediyoruz. Kızıl derililer, Türkler gibi bu geçiş sorununu yaşayan toplumların her birinde alkolizm vardır. Böyle bilinçle bilinç dışının arasında bir bölgedir. Bunlarda bizzat onunla atlatırlar. O böyle bir kayıp olur ondan sonra onların çocukları normal hayata başlarlar. Sağlıklı geçiş olması mümkün değil. Dukhaların yerleşik hayata geçmesi demek aslında öyle bir toplumun olmaması anlamına gelir. -Sorularımız bu kadar. Sizin Dukha Türkleriyle ilgili başka çalışmalarınız var mı? ÖZCAN YÜKSEK: Evet var. Selcen bunun tezini yazacak. Kışın yeniden gitme gibi bir tasarımımız var. Tabi uzun ve pahalı bir şey bu. Esasında kış, mart. Orada kış daha uzun sürdüğü için. Belki martta belki daha erken olur bilemiyorum. Devam eder, Dukhalarla burası arasında bir şeyler kurmaya çalışıyoruz. En azından buradan insanlar gitsinler orada öğrensinler. Okul iki üç öğrenci seçsin, göndersin. Dukhalarla görüşün. Gelince anlatırsınız, öğrenirsiniz. Sizlere yararlı olur. -Teşekkürler…

43 ÖZEL SANCAKTEPE BİRİKİM ANADOLU ve FEN LİSESİ KÜLTÜR SANAT EDEBİYAT DERGİSİ


Cemre

gönle düşen

Deneme Merve Nur BOZKURT

ENE’L - HAK

Hallâc-ı Mansûr’un asıl adı Hüseyin bin Mansûr’dur. Hallâç, Pamuğu, yünü yay ya da tokmak gibi bir araçla kabartan, diten kimselere denir. Ona hallâç denilmesine şu olay sebep olmuştur: Bir gün Mansûr, dostu olan bir hallâcın dükkânına girdi. Bir işinin görülebilmesi için onun yardımını rica etti. Fakat hallâcın gittiği yerden dönüşü biraz uzun sürdü. Geldiğinde: “Yâ Hüseyin! Gördün mü başımıza gelenleri. Senin için bugün kendi işimden oldum.” diye söylendi. Hüseyin bin Mansûr onun endişeli hâline bakarak tatlı tatlı gülümsedi ve: “Üzülme senin işini de biz hallederiz.” dedikten sonra parmaklarını pamuk yığınlarına doğru uzatıverdi. O anda henüz atılmamış pamuk yığınları harekete geçti. Kaşla göz arasında, tel tel saf pamuk bir tarafa, kirli ve süprüntü kısmı ise diğer tarafa ayrıldı. Hallâcın gözleri fal taşı gibi açılmış şaşkınlıktan sanki ayakta donmuş kalmıştı. Olay kısa zamanda halk arasında yayıldı. Bu tarihten sonra da Hüseyin, Hallâc-ı Mansûr diye anıldı. Hallâc-ı Mansûr’ un İslâmiyet’i yaymak için yıllarca dolaştığı, şehir şehir gezdiği seyâhatleri sırasında pek çok kerametleri görüldü. Kerâmetlerinden daha önemlisi de onun mârifet, hikmet ve ince manalarla dolu sözleridir. Bunlar, onun ilim ve mârifette ulaştığı kıymetli dereceleri gösteren birer delildir. Kerâmetlerinden ve hikmet dolu sözlerinden bazıları şu şekildedir: Bir gün kendisine: “Sabır nedir?” diye sorduklarında: “Sabır odur ki; iki elini ayağını keserler, onu köprünün üzerine asarlar ve hatta bundan daha acayip şeyler yaparlar da bir kere âh etmez.” buyurdu. Kendisinin ölümü ve idamı böyle oldu. Hallâc-ı Mansûr, Ene’l-Hak sözünü söyleyince tasavvuf ilmini bilmeyen zâhir ulemâ bu söze şiddetle karşı çıktı. Bu sözünü, zâhir âlimleri dalâlete hükmedip idam kararı verdiler. Hallâc-ı Mansûr’ un elleri ve ayakları kesildiğinde: “Sakın korkudan sarardığımı zannetmeyin. Kan kaybetmekten sararıyorum.” dedi.

44 ÖZEL SANCAKTEPE BİRİKİM ANADOLU ve FEN LİSESİ KÜLTÜR SANAT EDEBİYAT DERGİSİ


Cemre

gönle düşen

Daha sonra dili ve başı da kesildi, cesedi yakıldı, külleri Dicle’ye atıldı. Atılan küller dökülür dökülmez, nehir hemen kabarmaya başladı. Kabaran Dicle’nin suları Bağdat’ı basmak üzereydi. O zaman bir dostu hırkasını Dicle’ye attı ve Dicle bir müddet sonra eski normal hâlini aldı. Hallâc-ı Mansûr bu kimseye, şehit edilmeden önce: “Benim kollarımı, bacaklarımı, başımı kestikten sonra, cesedimi yakıp, küllerimi Dicle’ye atacaklar. Korkarım ki, nehir taşıp Bağdat’ı basacak. O zaman hırkamı nehrin kenarına götürüp, sulara at.” buyurmuştu. Hallâc-ı Mansûr’ un idamına sebep olan “Ene’l-Hak” sözü, onun tasavvuf yolunda sahip olduğu kendi hal ve derecesine uygun ve kendi aşk sarhoşluğu içinde söylediği doğru bir sözdür. Zâhiren kelime manası: “Ben Hakk’ım.” demek olan bu sözün hakiki manası: “Ben yokum. Hak vardır.” demektir. Bu tasavvufta nefsin eriyip yok olması, aşığın ortadan kalkıp sadece maşukun olmasıdır. Rivayet olunur ki: Onu darağacında astıkları vakit iblis yanına geldi ve: “Bir Ene (ben) sen dedin, bir Ene de ben. Sen Ene’l-Hak dedin, ben Ene hayrun minhü (Ben ondan hayırlıyım.) dedim. Nasıl oluyor da bu yüzden senin üzerine rahmet, benim üzerime lânet yağdırıyor?” diye sordu. Hallâc-ı Mansûr şu cevabı verdi: “Sebep şudur. Sen Ene dedin, kendini ortaya koydun, ben Ene dedim, kendimi ortadan kovdum. Benliği ortaya getirmenin iyi olmadığını, benliği ortadan kaldırmanın ise gayet iyi olduğunu bilesin diye bana rahmet, sana lânet etti.” Hallâc-ı Mansûr ölümünü izlemeye gelen ve onu taşlayanlara: “Sizin taptığınız benim ayaklarımın altındadır.” der. Herkes bu adamın gerçekten büyük bir sapkınlık içinde olduğunu ve ölüme giderken bile bu sapkınlıktan vazgeçmediğini düşünür. Yıllar sonra Yavuz Sultan Selim Mısır seferine çıkar ve bu rivayetleri duyar. Hallâc-ı Mansûr’ un katledildiği yeri ve civarını gezip “Nerede (sizin taptığınız benim ayaklarımın altında) sözünü söyledi?” der ve Hallâc-ı Mansûr’ un bu sözü söylediği yeri kazmalarını buyurur. Toprak altından küpler dolusu çil çil altın çıkar. Yavuz Sultan Selim bu altınlar ile ordunun ihtiyacının büyük bir kısmını karşılar. Benzeri bir senaryo yıllar sonra 13.-14. yüzyıllarda yaşayan Nesimi’nin hayatında da yer bulur. Gerçek adı Ali olan Nesimi, 1369’da Azerbaycan’da doğmuştur. Tezkireciler hayatını yazmak yerine hakkındaki yorumları yazmayı yeğlemişlerdir. Lakabı İmamüddin’dir. İmamüddin dinin direği manasına gelir. Fazlullah-ı Hurufi’nin Cavidname – bazı kaynaklara göre Cavidanname- adlı eserinden etkilenerek Hurufilik geleneğini meslek edinmiş ve Anadolu’yu Bağdat’ı Irak’ı ve birçok coğrafyayı dolaşarak bu geleneği yaymak için uğraşmıştır. Hurufilik insan varlığını ve kâinatı 32 harf ile izah eder. Hurufi Arapçada harflerle ilgili olan demektir. Hurufiler Kuran’daki harfleri sayarlar, çeşitli sonuçlar çıkarırlar. İnsan yüzünde belirli harfleri görürler. Kendilerine ebced hesabı ile geniş bir dünya kurarlar. Bu gelenek ise Hallâc-ı Mansûr etkisi ile ortaya çıkmış Bâtıni fikirleri olan değişik bir tarikattır. Tezkirelerde Nesimi’nin Seyyid olduğu ve Babasultan dergâhında yetiştiği söylenir. Menkıbelere konu olacak tarzda bir hayatı vardır.14. yüzyılın sonlarına doğru Halep’te “Cübbemin altında Allah’tan başkası yoktur.” dediği ve “Mansur Ene’l-Hak söyledi/ Haktır sözü Hak söyledi.” beyitini söylediği için devrin Kadı’sı tarafından mahkûm edilip derisi yüzülmek suretiyle öldürülmüştür. Darağacında boğazı iple sıkıldığı zaman yüzü sararmış, bunu gören biri: “Cübbemin altında Allah’tan başkası yok diyordun neden yüzün şimdi sapsarı kesiliyor?” demiş. Nesimi ise şu cevabı vermiş: “Ben aşk iklimine doğan güneşim. Her güneş batarken sararır.” Devrin kadısı yine Nesimi’nin kanları için: “Bu zındık adamın kanı murdardır, bulaştığı yerin kesilmesi, gömülmesi lazımdır.”demiştir. Nesimi’nin derisi yüzülürken kanı Kadı’nın parmağının ucuna bulaşmıştır. Bu da Nesimi’nin kerametidir derler. Kadı ise parmağını kesmeyip yıkayarak temizlemiştir. Bunun üzerine Nesimi: “ Zahidin bir parmağın kessen dönüp Hak’tan kaçar/ Gör bu miskin aşığı ser-pa soyarlar ağlamaz.” der. Nesimi idam edildiği gün ikindi ezanı okunuyormuş. Nesimi ezanı okuyan müezzine: “Utanmaz adam, yalancı köpek, in aşağıya niye öyle bağırıyorsun?” demiş. Bunu gören halk Nesimi’ ye: “İdama gidiyorsun, tevbe etmen gerekirken nasıl böyle zındıkça şeyler söylüyorsun?” dediklerinde o şu cevabı vermiş: “Eğer o müezzin yüreğinden gelerek gerçek manada bir kere Allahu Ekber dese ayağının altındaki minare su gibi erirdi.” ve bir kayanın üstüne çıkıp Lailahe illallah demiş, kaya su gibi erimiş…

45 ÖZEL SANCAKTEPE BİRİKİM ANADOLU ve FEN LİSESİ KÜLTÜR SANAT EDEBİYAT DERGİSİ


Siir

Cemre

gönle düşen

Burak Çevik

Sahi Ne Ara Örüldü Bu Duvarlar? Çığlığım duyulmuyor ümmetin sessizliğinde Duvarlar aramıza giriyor… Geçen her dakika bir tuğla koyuyor… Sahi rahat mısınız evinizde? Söyleyin bana bugün sofranızda kaç yetimin hakkı var? Hayır, hayır üzülmeyin tokluğu sevmem zaten… Üşümüyorum gerçekten üşümüyorum evinizdeki rahatlık Ve sıcaklık yakıyor ciğerimizi zaten… Öyle bakmayın şimdi. Acırmış gibi… Zaten en fazla kaç saat sürebilir ki? Sahi ne ara örüldü bu duvarlar? Bizi bizden habersiz bıraktı “iletişim” aracı telefonlar… Hani dedeleriniz duvarlar yokken birimizin canı yansa Dörtnala gelirdi? Oysa çoktan koptu şimdi atların eyerleri… Ey İbrahim, kır insanlığın içindeki putları, taşlaşmış kalpleri… Ne kadar gelişirse teknoloji, görebilirsiniz geride kalan bizleri?

Küçük

Çocuklar Küçük çocukların masumiyetini çaldım Artık sadece sakızım düşerse ağlayacağım… Tekerlemeler dolanacak dilime Geceleyin sabahlara kadar seni düşündüğüm Aşk şarkılarından kurtulacağım Sokağın çamurlu yollarında üstüm kirlenecek Sırf dünyaya uyum sağlamak için… Sırf yanında güzel durabilmek için sevgili Tüm yalanlarımı üstüme alacağım. Burak ÇEVİK

46 ÖZEL SANCAKTEPE BİRİKİM ANADOLU ve FEN LİSESİ KÜLTÜR SANAT EDEBİYAT DERGİSİ


Anonim

Cemre

gönle düşen

Mehmet UÇAR

BULMACA 1-

Roberto Benigni’nin yazıp yönettiği 3 dalda Oscar alan, 1940 İtalya’sında ırkçılık mağduru bir ailenin yaşam öyküsünü anla-

22- 21 yaşında aldığı Dünya şampiyonluğuyla en genç şampiyon unvanını elinde tutan Formula 1 pilotu.

tan film.

23- Başkenti Canberra olan kangurularıyla ünlü ülke.

2-

Cezaevi ve ıslah evlerinde barındırılan suçluların ihtiyaçlarını

24- 3,5 km ile Türkiye’nin en uzun tüneli.

karşılayan meslek elemanı.

25- Birleşmiş Milletler’e bağlı olan ve toplum sağlığıyla ilgili ulus-

3-

2010 yılında Dünya barışına katkılarından dolayı Nobel Barış

lararası çalışmalar yapan örgüt.

Ödülü’ne layık görülen devlet başkanı.

26- Avrupa Birliği üyesi olmasına rağmen Euro’ya geçmeyen ülke.

4-

Yüzölçümü bakımından dünyanın en büyük adası.

27- M.Kemal Atatürk’ün nüfusa bağlı olduğu şehir.

5-

Ortaçağ Avrupa’sında Katolik kilisesi tarafından oluşturulmuş

28- Amerika’nın bağımsızlık savaşında önemli rol oynayan ilk baş-

mahkemeler.

kanı.

6-

İstiklal Marşı’mızın bestecisi.

29- Amerikan futbolu olarak da bilinen iki takım arasında, oval

7-

Kadın ve erkek arasındaki sonsuz sevginin simgesi olarak yüz-

8-

Türklerin çoğunlukta yaşadığı aynı zamanda küçük İstanbul

30- Uzaydan bakıldığında görülebilen dünyadaki tek yapıt.

diye adlandırılan Berlin semti.

31- Amerika kıtasının varlığını Kristof Kolomb’ dan önce bilen,

9-

Arasında krema bulunan özel yuvarlak toplar üzerine sıcak

yıllardır kullanılan takı.

bir topun el ve ayaklarla kontrol edilerek sayı yapılması esasına dayanan takım oyunu.

çikolata dökülerek yapılan bir tür tatlı. 10- Hollywood’dan esinlenerek oluşturulmuş Hindistan film yapım merkezi.

dünya haritasını çizen ünlü denizci. 32- Müslümanlığı seçtikten sonra ismini Yusuf İslam olarak değiştiren İngiliz müzisyen. 33- Mimar Sinan’ın ustalık eserim dediği yapı.

11- 2008 yılında Müslüman olarak Malik Abdulaziz ismini alan dünyaca ünlü boksör.

34- Hristiyanlık’ta reform sonucu doğan mezhep. 35- Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ın lideri olduğu parti.

12- Bugün bile adına tıp yemini edilen İspanyol tıp bilgini. 13- Bir sahnede seyirciler önünde oyuncuların sergilenmesi amacıyla yazılmış edebi tür.

36- Ses olayını ilk defa fiziki yönden ele alıp açıklayan Müslüman bilgin. 37- Kırık saz manasına gelen Tevfik Fikret’in şiir kitabının adı.

14- En zengin futbol kulüpleri sıralamasında zirvede olan ve tarihinde 3 Şampiyonlar Ligi şampiyonluğu bulunan İngiliz futbol takımı.

38- Pankreasın ürettiği kan şekerini azaltan hormon. 39- Nazi olarak da bilinen 2.Dünya Savaşı’nın başrollerinden birine sahip Alman devlet adamı ve diktatör.

15- Hicri takvime göre yılın dokuzuncu ayı ve İslamiyet’te oruç tutma ayı.

40- “Rolling in the deep” , “Someone like you” isimli parçaları seslendiren 2 Grammy Ödülü almış İngiliz şarkıcı.

16- Avrupa Birliği’ni iki kez halk oylamasıyla reddeden İskandinav ülkesi.

41- Artı ve eksi yüklü atom ya da atom grubu. 42- İki Şehrin Hikâyesi, Oliwer Twist, David Copperfield isimli ki-

17- 1933 yılında Cemal Reşit Bey tarafından bestelenmiş, Türk Tiyatrosu’nun klasik eserlerinden biri olan müzikal oyun. 18- Nemrut tarafından ateşe atılan aynı zamanda Hz. İsmail ve Hz. İshak’ın babası olan peygamber.

tapların İngiliz yazarı. 43- 80’lere damgasını vurmuş ayrıca tüm zamanların en başarılı TV dizilerinden sayılan, ABD yapımı Dallas dizisinin efsanevi kötü karakterinin adı.

19- 1969 yılında Apollo 11 ile yaptığı ay yolculuğu sonucu aya ayak basan ilk insan.

44- “Aynı sıcaklık ve basınç altında eşit hacme sahip gazlar, eşit sayıda molekül içerir.”hipotezi.

20- Unesco tarafından 2007 yılı adına ithaf edilen, “Ne olursan ol yine gel.” sözünü söyleyen din büyüğü.

45- “Eğer dünya tek bir ülke olsaydı, başkenti İstanbul olurdu.” sözünün sahibi Fransız devriminin generali.

21- Köstebek, Kanlı Elmas, Zindan Adası filmlerinde başrol oynayan 3 Oscar’lı Amerikalı aktör.

47 ÖZEL SANCAKTEPE BİRİKİM ANADOLU ve FEN LİSESİ KÜLTÜR SANAT EDEBİYAT DERGİSİ


Cemre

gönle düşen

1

4

12

3 5

2

13

11 10

3

19

6

1

14

7 15

16

18

20

21

17

23

22

24

6

26

27

28

2

29 30

32

4

33

35 36

38

37

39

7

41 43

42

8

34

45

44

5 9

48 ÖZEL SANCAKTEPE BİRİKİM ANADOLU ve FEN LİSESİ KÜLTÜR SANAT EDEBİYAT DERGİSİ

40

Cemre dergisi sayı 1  
Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you