Hışım Fanzin -4-

Page 1





Bir Erkekler Kulübü Olarak Punk Sahnesi Punk sahnesi erkeklerin toplumun genel-geçer heteronormatiferkeklik normlarının dışında var olabildiği yegâne özgür alanlardan. Ama aynı özgürlük kadınlara ve ötekileştirilen diğer gruplara tanınmadığında ortaya ciddi bir sıkıntı çıkıyor. Bu durumda kendimizi dayanışma olanağından uzak, iktidar ilişkilerinin ve toplumsal cinsiyet hiyerarşilerinin yeniden üretildiği bir düzlemde buluyoruz. Yazılacak her sahne raporunda, çekilecek her belgeselde, her arşiv projesinde başlangıç noktası (yani taban) olarak punk sahnesi karşımıza adı konulmayan bir erkekler kulübü olarak çıkıyor. Bu adı konulmamışlık belli “silme” alışkanlıklarını içeriyor. Biz kadınlar yancı gibi olaya sonradan dahil edilip, silinen bir şeyleri yeniden ortaya koymakla görevlendiriliyoruz. Bir nevi önümüze konan yemeği “çeşni”lendiriyoruz. Bu görevin bizlere tayin edilmiş olması, tayin edenlerin bu konulara kafa yormayıp, bir yandan da vicdanlarını rahat tutmasını olanaklı kılıyor. Dolayısıyla bu“takımını seç” pratiği hala bir erkekler kulübü ortaya koyarken (burada kuşkusuz tayfacılık da ciddi bir sorun olarak karşımıza çıkıyor), bir yandan da kıyıdan köşeden dahil edilen kadınların katkısıyla kapsayıcı olma iddiası mümkün hale gelmiş oluyor ve bunun sorumluluğu da ötekileştirilenlerin omzuna biniyor. Dolayısıyla kadınların katkıları görmezden gelinir ve silinirken, dahil edilme sorunu da kadınlara rahatlıkla itelenebiliyor. Oysa biz sonsuza kadar kendi festivallerimizi yapmak istemiyoruz. Kendimize ite kaka açtığımız alanlarınkabul edildiğimiz tek alan olmasını ya da marjinalize edilmesiniistemiyoruz. Bir punkfanzinindefeminist bir yazının hemen ardından salt erkeklerin olduğu bir playlist’in önümüze tek gerçek müzik olarak sunulmasını, kadınların katkılarının her defasında unutulmasını, yitip gitmesini istemiyoruz. Biz bu yemeğin baharatı değiliz. Olmamız gereken yer kıyı-köşe-periferi değil, tam merkez. “Oğlanlardan biri gibi” değil, kendimiz olarak ve olduğumuz gibi kabul edilmek. İstisnai değil kaide olarak. Biz punk’ın feminist hali değiliz çünkü bu ifade üzerine sonradan geçirilen bir ceketi çağrıştırıyor. Ancak punk zaten anaakım kültüre karşı konumlandığı ölçüde feminist olmak zorunda. Eğer değilse de üç akor bildiği için sokaktaki adamdan kendini üstün sanan bir densizliğin ötesine geçemiyordur. Kapsayıcılık, “sen de varsın, işte buradasın, heh öyle kenarda köşede dur işte” demek değil. Gerçek kapsayıcılık hegemonya yıkmayı gerektirir. Hegemonya yıkımını olanaklı kılan şeylerden biri ötekileştirilenlerin öz ifadesi, düşünsel üretimi iken, bir diğeri ise bu üretimlerin kenara köşeye sığıntı gibi yerleştirilmesinden ziyade, tam merkeze alınmak suretiyle anlatının temel bir parçası haline getirilmesidir. İlki hakkında her zaman özeleştiri yapabiliriz.Evet, daha fazlasını yapmalıyız. Kendimizi daha çok ve daha iyi ifade etmeli, daha çok ve daha iyi üretmeliyiz. Tereddütlerimizi bir kenara koymalı, kendimize güvenmeli, inanmalı ve birbirimize sahip çıkmalıyız. İkinci kısma geldiğimizde ise mütemadiyen duvara tosladığımızı hissediyorum. “Aaa kadınlar da vardı lan” gibi bir sonradan dahil edilme, gerçek kapsayıcılıkla bağdaşamaz. Burada bir pozitif ayrımcılık çağrısı yapıyor değilim. Tam aksine, lügatimize pozitif ayrımcılık adı altında giren fikrin bulandırdığı bir sorun var ortada. Eğer ancak pozitif ayrımcılık olsun diye dahil edileceksek, işi hep kotadan kurtaracaksak bunun ifade ettiği şey kadınların


yeteri kadar “iyi” sanatsal/düşünsel üretim ortaya koymuyor olduğu fikridir. Bu fikri bize veren cinsiyetçiliğin işleyiş şeklidir. Eğer bu üretimlere gözlerinizi yummuyor olsaydınız kadınların sürekli harika işler ortaya koyduğunu ve peşin hükümlü davranıyor olduğunuzu görürdünüz. Devekuşunun kafasını gömdüğü delikten çıkarıp biraz etrafına bakınması yeterli. Seçkinizde yalnızca erkeklerin yer alıyor olması salt erkeklerin iyi işler ortaya koyuyor olmasından değil, o ürün sizin önünüze gelene kadar cinsiyetçiliğin dokuz katından geçiyor olmasıdır. Peşin hükümlü demişken, ortada bir güven sorunu olduğunun da altını çizelim. Erkekler kulübü ne demek? Yalnızca içindeki mevcut bireylerin erkek olmasını mı ifade ediyor? Bence bunun ötesinde bir şeyler de var ve bu güven pratiklerimize yansıyor. Buna araştırmacılar “örtük önyargı” diyorlar. Mesela biri yalnızca erkek (görünümlü) olduğu için güveni hak etmeden otomatik olarak alabiliyorken, başka biri sadece kadın (görünümlü) olduğu için ağzıyla kuş tutsa şüpheyle yaklaşılıyor oluyor. Ve sonunda o güveni kazandığında ise istisnalar kaideyi bozmaz mekanizmaları devreye giriyor. Bunu kırmanın en önemli yollarından biri öz tefekkür (yani kendi eğilimleri, içgüdüleri, tercihleri ve davranışları üzerine derinlemesine düşünmek) ve özeleştiridir. Bu dışlama mekanizmalarının ne denli sinsice işlediğine dikkat etmeli ve bunları devreden çıkarmak adına topyekûn bir mücadele vermeliyiz. Bu mücadeleyi yalnızca ötekileştirilenler veremez. Bu mücadele müttefiklerin mücadelesidir. Herkesin ilk başta kendi davranışlarını, alışkanlıklarını, isteklerini, arzularını, güdülerini gözden geçirmesi ve bu dışlayıcılık canavarını nasıl ve ne denli beslediğini görmeye başlaması gerekir. Ben kendime baktığımda geçmişte birçok kadınla dayanışma değil rekabet halinde olduğumu gördüm. İçselleştirilmiş cinsiyetçilikten ötürü sanki kaynaklar azmış da kazanmak için birbirimizi yenmemiz gerekiyormuş gibi bir yarışa girdiğimizi, birbirimize sevgi ve güvenle değil şüphe, kibir ve kıskançlıkla baktığımızı gördüm. Başka kadınlardan da bu tepkiyi aldıkça kendime defalarca, “senden nefret etmiyor, kendine dair taşıdığı yetersizlik duygularını sana yansıtıyor” demem gerekti. Yetersiz değiliz ve değerli hissetmek için kimseye bir şey kanıtlamamız gerekmiyor. Erkekler kulübünün bir parçası olmaya çalıştıkça erkekler arasında kendimiz olarak var olabildiğimiz yanılgısına kapılıyor ama daha ziyade aralarında eriyip gidiyor ya da eşikte tutuluyoruz. Bir bakıyoruz ki ancak “tahammül” ediliyoruz. Ama tahammül ediliyor olmak kabul edilmekle eşdeğer değil. Kendimiz olabilmek için bir arada olmalı ve kenetlenmeliyiz. Erkeklerin arasına serpiştirilmiş, kopuk bir şekilde faaliyetlerimizi sürdürerek, enerjimizi bireysel anlamda kendini kanıtlamaya harcamak yerine bir aradalığımızdan güç almalıyız. Birbirimizi beslemeli, birlikte büyümeliyiz. Ve erkekler kulübü artık dağılmalı. Cinsiyetçilik dediğimiz şey bir olayla başlayıp bitmez. Tüm yaşam alanımıza sirayet eder. Bir insanın (bilinçli ya da bilinçsiz) seçimleri, düşünceleri ve inanış sistemlerine de indirgenemez (bunlar bazen cinsiyetçiliğin önemli parçaları olabilseler de). Cinsiyetçilik bütünsel bir sistemdir; birkaç cahil insanın hatasından ya da kötü niyetinden ibaret değildir. Bir taciz eylemi engellediğinde ya da cezalandırıldığında cinsiyetçilik orada ölmez. Cinsiyetçilik, tacizi ve şiddeti olanaklı kılan arkaplandır; ufuk çizgisidir. Dolayısıyla savaştığımız şey belli aktörlerin eylemlerinin ötesinde, bir kültüre içkin alışkanlıklar, sorgulanmayan doğrular, içgüdüsel hallerdir. Bu azılı canavarı yıkmak üç beş kişi değil, herkesin emeğini gerektirir. Biz sürekli toplumsal cinsiyet polisliği yapıyor durumunda kalmak istemiyoruz. Biz kendi


yaşamımızın, eğlencemizin, dertlerimizin, varlığımızın ve paylaşımımızın peşindeyiz. Bu mücadelenin yükü yalnızca biz ötekileştirilenlerin omzuna düşemez. Herkes elini taşın altına koymalı.Tayfacılık ötesinde bir punk sahnesi mümkün mü? Punk sahnesi erkekler kulübü olmaya mahkûm mu? Bunları zaman ve mücadelemizin edinimleri gösterecek. Bir gün bu canavarın helvasını yeme umuduyla…

We're not gonnalaydownanddie This is ourscene, this is our time We'reknockingdownthedoors On the men whocalled us Whore Thisour time, this is ourFight

We're not gonnalaydownanddie This is ourscene, this is our time Swingourbatsandclutchingourknives This is our time tofuckingfight Fuckyourboysclub

Sissyfit -Girl’s Club Ne Yapabiliriz? diye soranlara kapsamlı olmayan bir liste Kadın müzisyenlerle çalışın. Kadın müzisyenleri araştırın, dinleyin, paylaşın. Yaptığınız ve paylaştığınız şarkı listelerinde kadın müzisyenler olsun (“token” olarak ya da laf olsun diye değil, gerçekten orada olması gerektiği için – çünkü kadınlar efsane işler yapıyorlar). Kadın müzisyenlerin ve sanatçıların işlerine para verip alın. Cinsiyetçi küfrü lügatinizden çıkartın (kadınların da kullanıyor olması bir şeyi değiştirmiyor), alternatif küfür kullanın. Özellikle SAHNEDE ve/veya şarkı sözlerinde bunu kullanmanız erkekliği yücelten ve kadınlığı aşağılayan mevcut iktidar ilişkilerinin yeniden üretimi manasına geliyor. Kadın müzisyenlerin konserlerine, festivallerine gidin.


Kadın müzisyenlerle ortak işler yapın; ortalık sosis partisine döndü diye onları sonradan olaya eklemlemeye kalkmayın – en başından bir ortaklık kurun. Salt erkek gruplarının bulunduğu müzik listelerini, lineupları, vb. kanıksamayın,normalleştirmeyi reddedin,sorunsallaştırın. Tacizleri, tecavüzcüleri ve şiddet uygulayanları affetmeyin, aranıza almayın, ifşadan iki hafta sonra kol kola gezmeyin. Unutmayın, unutturmayın. Aman tadımız kaçmasın Ali Rıza Beycilik yaparak mazur görmeyin. Bu insanlardan biri olmadığınız için kendinizi “iyi oğlanlardan” saymayın, daha fazla ne yapabilirsiniz diye düşünün, sorgulayın ve yapın. Burada mesele bir şeyleri yapıyor ya da yapmıyor olmak değil, her zaman yapılacak daha fazla şey olması. Her zaman öğreneceğimiz de yeni şeyler var. Öğrenme meselesi asla bitmiyor. Dolayısıyla açık fikirli olmakta fayda var – bilhassa karşınızdaki konunun uzmanıysa ve/veya kendi deneyimini paylaşıyorsa. Cinsiyetçi bir toplumda yaşadığımız için birçok düşüncemiz, fikrimiz, hissimiz, içgüdümüz de cinsiyetçilik üzerinden şekillenebiliyor. Bunlar üzerine düşünmek ve bunları sorgulamak için kuram okuyun. Objektif ya da nötr gördüğünüz fikirler sandığınız kadar objektif ya da nötr olmayabilir, çünkü iktidar ilişkileri eşit, denk ya da simetrik işlemez ve de herkesi aynı şekilde etkilemez. Kazanılmamış ayrıcalıklarınıza göz yummamak için bellhooks’tanFeminizm Herkes İçindir kitabını okumak iyi bir başlangıç olabilir. Bir diğer önerebileceğim kitap ise Sara Ahmed’inFeminist Bir Yaşam Sürmek adlı kitabı. Son olarak, kısa bir bellhooks videosu: https://www.youtube.com/watch?v=sUpY8PZlgV8 Fulden She-Demon blahncherie@gmail.com




Televizyonda herhangi bir haber kanalını her açtığımda, telefonumu elime alıp internette biraz dolaşmak istediğime devamlı karşıma çıkan hayvan işkence görüntüleri, neresinden ne kadar derin kesildiği en ufak ayrıntısına kadar verilen kadın cinayeti haberleri, parçalanmış ceset resimleri, bilmem hangi terör örgütünün kafasını kestiği insan videoları görmekten o kadar sıkıldım ki ne haber izleyebiliyorum ne de internette bir haber sitesinde dolaşabiliyorum artık. Bunun sebebi evimde rahat rahat otururken görmekten rahatsız olduğum "hayat gerçekleri" ve şımarıklığım değil bu hissimi ifade ettiğim ortamlarda aldığım geridönütlerin aksine, medyanın yayın politikası haline gelmiş şiddet pornografisinin şiddeti meşrulaştırdığı ve bir reyting malzemesi haline getirdiğini düşünüyorum. Duyarlılık kisvesi altında insanlık olarak normalleştirdiğimiz ve yaygınlaştırdığımız kocaman bi şiddet pornosuna dönmüş bütün medya. Oysa bir hayvanın, bir insanın katledilişinin, ölümünün, bir kadın cinayetinin bizim "duyarlılık" radarımıza girmesi için illa çok vahşi senaryolara, arkasından ağlayan çocuklarının görüntülerine, olayın kendisi yeteri kadar dramatik değilmiş gibi haberlerin arkasına konulmuş acıklı müziklere ihtiyacımız var mı gerçekten? İnsanların acıları bizim ekran karşısında annemizin bize soyup bıçağın ucunda uzattığı elmaları yerken haber bülteni bitene kadar üzüleceğimiz, sonrasında belki twitterda, feysbukta hakkında bi iki hashtag paylaşacağımız trajedi dizileri mi? Boğazı kesilerek öldürülen Emine Bulut'un kızı ilerde bu sanal dünyaya erişimi olduğunda o anın görüntülerinin orada olmasını isteyecek mi mesela? Ya da olur olmaz videoların arkasına adeta bi efekt gibi konulmuş kendi çığlıklarını duymak isteyecek mi? Ölen insanların yakınları çocuklarının, anne babalarının nasıl öldürüldüğünü, nasıl doğrandığını en ince ayrıntısına kadar, arkasına konulmuş requiem for a dream müziğiyle izlerken nasıl hissediyorlar kendilerini? Bunu söylerken gerçekler çarpıtalarak, eksik verilsin demiyorum, ama medyanın şu anki hali bütün bu şiddet olaylarının insanların şiddetten zevk alan taraflarını gıdıklayıcı bir reyting malzemesine dönüştürmekten ya da tepki gösterilmesi gereken bi olayı dizi gibi sunup bizi ekran karşısında birazcık ağlatıp sonrasında gerçekliğini tamamen unutturmaktan, vereceğimiz, vermemiz gereken tepkileri köreltmekten ibaret. "Duyarlılık oluşturuyor yeaaaa" diyenler de bi siktirsin gitsin, öyle olsaydı bundan beş-altı sene önce damacanayla kedi öldüren ve bunun görüntülerini sosyal medyada paylaşan Can Aksoy lavuğundan sonra, yakılarak, boğazı kesilerek, bilmem hangi vahşi yöntemlerle katledilen, maalesef medya malzemesi olmuş onlarca kadından, onlarca insandan sonra azalırdı bazı şeyler. Oysa gün geçtikçe normalleşiyor, gün geçtikçe artıyor. Bu şiddetlerin failleri yaptıklarını, "eserlerini" kendi sosyal medyalarında paylaşıyorlar hatta. Bu haberleri sürekli görüyoruz ama orada anlatılanlar bize çok uzak. O haberlerdeki kadınlar, çocuklar, hayvanlar bizden uzak, birer romantik dramanın ya da trajedi filminin anakahramanları. Bir istatistik olmanın, sevenleri üzerinde kalıcı travmalar bırakan haberlerin öznesi olmanın ötesine gidemeyecek, unutulacak olanlar. Hayatı elinden alınan bunca insanın, hayvanın bir gün sonra bir ismi, hikayesi yok. Eril zihniyetle onlara uygulanan şiddetin anlatılışından gizliden gizliye zevk alan, gün geçtikçe bütün bu olanları bilinçsizce normalleştiren, en basit değerlerden, haklardan bihaber bizler varız. Onlar yok. Çoğaldıkça azalmaya mahkumlar.

Öykğ




It’sBritney, bitch. 1999 yazı. İçim kıpır kıpır, genç kız yüreğim pıt pıt atıyor. BritneySpears’ın tam anlamıyla bir duygusal kızlık festivali olan ilk albümü ...BabyOneMore Time çıkmış ve bende kasedi var. Kusana kadar dinlemekle kalmıyorum, arabada da hep o çalıyor. Tüm yaz, babamın deyişiyle “ooo bayrın bayrın” şeklinde geçiyor. Her yazımı geçirdiğim Didim o zamanlar pırıl pırıl. Altınkum tenha. Deniz berrak, rengi turkuaz (dede gibi konuştum – çarşaf gibi çarşaf! – ama şu an gerçekten baya çamur rengi). Medusa’da sabaha kadar patlayan, güneş altında yatmaktan ten rengi zifte dönmüş steroidjunkie’leri henüz ortalığı ele geçirmemiş. Eski Türkiye’den aklımda kalan görüntüler bunlar mesela. Eski Türkiye benim için BritneySpears, elma çayı ve lokma. Bir de atari salonları. Benden dört yaş büyük oğlan kuzenimle denize giderken sürekli arabada didişiyoruz çünkü o bana çocuk muamelesi yapıyor. Ne salak salak şeyler dinliyorsun diyor. Kendi LimpBizkit falan dinliyor. Kusura bakmayın da aradan neredeyse yirmi sene geçmiş ve hala derim ki TABİİ Kİ LIMP BIZKIT DİNLEYECEĞİME BRITNEY SPEARS DİNLERİM, şaka mısın? Ama janrlar farkını bir yana alırsak bu didişme bana şu an mesela hormonlu metalci oğlanların yaptıkları yılın en iyi albümleri listesinde silme hormonlu metalci oğlanlara yer vermelerini anımsatıyor. Aslını isterseniz bu kendinle özdeşleştirdiğini tercih etmekten daha çok neyin geçerli yani “iyi müzik” olarak görüldüğü ve neyin geçersiz yani “kötü müzik” adı altında boklandığıyla ilgili. Mesela geçen bir oğlan, sahnede kadınların seksapelitelerini kullanarak daha çok ilgi görüyor olma “durumuna”ithafen(kendi sözleriyle: “Herkes konsere x kişisinin götünü görmeye geliyor”) dedi ki, “Ben de mi sahneye jartiyerle çıkayım.” (Keşke.) Sahnedekikendimevcudiyetini ‘cinsiyetsiz’ görüyorörneğin. Amadeğilişte. Oğlanlığıninsanlığın “standart”ını belirlediği bir tarihsel çerçevede Britney gururumuzdur. Peki neden Britney? O dönem hatırlarsanız sarışın düz karı (İngilizce tabiriyle basicbitch) patlaması vardı. Bu tipleme genelde (ABD’nin) güney(in)den gelen, hafif kezban ama seksi ve sempatik genç kızlar için kullanılırdı. Örnek olarak MandyMoore, JessicaSimpson ve Christina Aguilera aklınıza gelebilir. Dolayısıyla müzik piyasası baktı böyle bir talep var, hurra sürdü hepsini önümüze. Christina için kendi yolunu çizdi diyebiliriz, JessicaSimpson da yaptı işte bir şeyler (?!), ama Britney’de hepsinden farklı bir şeyler vardı. Christina’nın sesi vardı mesela ama Britney’ninhavası. Hem asla olamayacağın lisenin popüler kız figürü, hem de aşırı sıradan, baya sıra arkadaşın falan BritneySpears olabilir yani. Bizim okulda Ece diye sürekli danseden ve kötü sesiyle şarkı söyleyen bir kız vardı mesela, ben Britney’i onunla özdeşleştiriyordum. Britney aynı zamanda muhafazakar Amerika’nın “edepli” pop yıldızıydı – en azından kariyerinin ilk birkaç senesinde. Her yerde Britney’nin bekareti konuşuluyordu, “Evlenene kadar vermeyecek misin sahiden” diye her muhabir herhalde bir beş yüz kere soruyordur (size ne?). Kuzenlerim (evet ben ailenin tek kızı olarak beş oğlanın falan arasında büyüdüm) habire“Yok lan Justin çaktı ona” muhabbetifalan yapıyordu mesela. Britney’nin bekareti herkese dert olmuştu. Kendisi tam bir iyi aile kızıydı. Başka bir dönemle kıyaslarsak, Britney amı götü dağıtan, sado-mazo takılan bir Madonna kesinlikle değildi mesela. Gerçi sonra niyeti bozdu ve Madonna’yla yiyişmekle kalmadı, kliplerinde terli, yapış yapış orgy’lere aktı, çıplak fotoğraflarını


dergilerde boy boy bastırdı. Mesela aynı performans sırasında Madonna ile Christina da öpüşmüştü ama kimse o öpücüğü konuşmadı. Her yerde Madonna ile Britney’nin öpücüğü yer aldı. Çünkü Britney yapmaz, o cici, o tatlış, o minnoş. Christina’nın zaten maşallahı var. Bunlara dayanarak, Britney kurgusunun bir rol model olarak özgürleştirici olasılıklar sunmasından ziyade,belli normatif genç kızlıkkalıpları üzerinden inşa edildiğini söyleyebiliriz. Britney’i nevi şahsına münhasır yapan şey o ergen haliyle biraz şapşik, coşkulu-melankolik, sempatik ama bir yandan da artık antipatik derecede sıcakkanlı olmasıydı (bütün ağzını açarak gülmesi mesela bir insanın nasıl aynı anda hem sempatik hem de antipatik görülebileceğinin göstergesi). Christina’nın soğuk duruşuna kıyasla Britney daha bağlantı kurulabilir bir figürdü. Hatta baya bizden biri diyebiliriz (yani tabii düz Amerikalı beyaz kadın olması dışında). Mahallemizin kızı Britney’nin adı Kübra olsa ve sabahları eşofman altı ve salaş topuzuyla gelip bakkaldan ekmek alsa şaşırmazdık herhalde. Şimdi düşünüyorum da, o yazdan itibaren hayatımın her döneminde Britney ister istemez bir şekilde vardı. Ekranın karşısına mıhlanmış gibi izlediğim SabrinatheTeenageWitch dizisinin bir bölümünde konuk oyuncu olarak yer aldığını gördüğümde aklımı yitirmiştim. Hem Sabrina hem Britney, manyak mısın? 2000’lerin başı aşırı iyiydi. (Bunlara bir de Zeyna’yı eklersen işte beni ben yapan şeyin formülünü buldun demektir). O ara Blue Jean sıratanBritney’nin boy boyposterlerini verirdi, sonra da “I love Rock n Roll coverı ne kötü ya, Britney nasıl bu şarkıyı coverlar, korkunç!” diye aynı dergide bir de boklarlardı (Çünkü onlar iyi müzik dinliyor ya, o hesap. LimpBizkit falan,puhaha). Britney ilgimi ergenlikle birlikte birkaç sene içerisinde hızlıca tüketmiş olup bambaşkadenizlere yelken açmış olsam da, öyle ya da böyle kendisi psişemdeyadsınamaz bir yer edindi. Lisede azman bir metalciyken Britney seksapelinin parodisini yapıyorum ayağına “I’m A SlaveForYou” söyleyerek yerlerde sürünürken müdür yardımcısınayakalanmışlığım vardır mesela. Ya da doktora tezimi yazdığım dönem kendimi gaza getirmek adına bol bol “WorkBitch” açmışlığım vardır. Bunu daha önce hiç itiraf etmemiştim ama FreakyFriday filminde “...BabyOneMore Time” referansına katıla katıla gülerken bir yandan da yüreğim nostalji ile sızlamadı değil. Los Angeles gayclub’larında sürterken hep bir ağızdan Britney söyleyerek danseder, sonra da gayclub’a karı kaldırmaya gelmiş hetero oğlanlar tarafından kıçıma dayamak suretiyle taciz edilirdim. Yanımdaki faghag’i olduğum oğlan da “She’s my girlfriend yanee!” diye bağırır, Britney eşliğinde hepsini kovalardık. Sonra tabii kıç sallamaya devam. Britney’nin 2007’de kafayı kazıtıp şemsiyeyle gazetecilere saldırması o ara hepimize bir “Noluyoya?” dedirttiyse de, 20’lerimin ortaları ile birlikte çeyrek yaş bunalımını cayır cayır yaşarken her gün kafayı kazıtıp insanlara şemsiye ile saldırmadığım için kendimi şanslı sayıyorum. On yıl önceki ben böyle bir yazı yazdığımı görseydi “pfff” der, gözlerini devirir ve eriştiğim şu lümpenlik seviyesinden utanç duyardı. Ama Britney’i reddetmek bir yandan da kendimi reddetmek olacağından, diyeceğim şudur: Punk, metal bahane, duygusal kızlık şahane! Zira Britney dişilmükemmelliyetin bir yandan aşağılanırken diğer yandan pompalanan ve yüceltilen her şeyine sahip. Bu yüzdendir ki medyayla da kamuyla da bir tür ‘aşknefret’ ilişkisine sahip. Eleştirilen anneliğinden, aldığı kilolar yüzünden yerden yere vurulmasına, ağzını yaya yaya konuşmasından, gayicon haline gelmesine, genç kız saflığını temsilinden soccermom’a dönüşmesine kadar Britney düz karılığın kristalize


olmuş hali. O, müzik piyasasının önce yarattığı sonra da itinayla kurban ettiği bakire. Bu yönden mesela pembe rengi ne kadar dişillikle özdeşleşmiştir ve o yüzden toplumsal cinsiyet normlarına başkaldırmak adına pembeyi reddedersin ama pembe dişillikle özdeşleştirildiği ölçüde önemsizleştirilmiştir ve aşağılık görülmüştür ve bu yüzden de pembeyi olumlamak ve dünyayı pembeye boyamak istersin ve bu paradoksu nihai olarak çözemezsin ya. Hah Britney işte o. Irkçı-cinsiyetçi kapitalizmin çarklarından biri deBritney. Sayısız ayrıcalığa sahip. Ama aynı zamanda da bir kurban. Sömürü sisteminin hem sömüreni hem de sömürüleni. Ama ben nasıl pembeyi seviyorsam, Britney’i de seviyorum. İronik olarak değil, baya baya seviyorum. Çünkü ikisinin de reddinde dişil olanı ve dişillikle özdeşleştirilen bedenlerin dışlanması yatıyor. Siz hormonlu metalci oğlan grubu listelerinizi boy boy yayınlamaya devam ede durun, biz her yeri pembeye boyayıp üstüne sim dökeceğiz. Her yerde bağıra çağıra ‘hit me babyonemore time’ söyleyen bir neslin mazoşistromantik budalalardan daha fazlasına dönüşmelerini beklememeliydiniz. Kızlık kazanacak! Old School Britney Top 5 1. 2. 3. 4. 5.

BabyOneMore Time OneKissFromYou Overprotected Sometimes Email My Heart Dipnot: Bu yazıyı 2017 yılında yazmıştım. Bu pandemi sürecinde Britney bir de yoldaş oldu. Kendisini bu vesileyle bir kez daha selamlıyorum.

Fulden She-Demon


-eda



RİZE’NİN KURULUŞ ÖYKÜSÜ Emevi Devleti’nin 677 yılında Giresun dolaylarına yaklaşması Ordu-Giresun kavgalarını ve devasa fındıklarla yapılan kutsal bir tesbihi sonucunda getirmişti. Lâkin İslam Halifeliği’nin bu yörelere tek etkisi bu olmadı. Giresun’un doğusunda bulunan ve şu anki adıyla Trabzon olarak tanıdığımız doğallığına dokunulmamış bu topraklara yeni bir göçü başlattı. Bu göç aslında sıradan bir göçten ziyâde Bizans egemenliğinde ergenliğini tamamlamış ve baskıcı Emevi insanlarının kendi dinlerini dayatmasına tahammül edemeyen esprili insanların yemyeşil dağlar ardına saklanmasıydı. Fakat umulan olmadı, Ordu ve Giresun’dan göç eden bu insanların espri anlayışı Trabzonlularla uyuşmadı. Bir kısmı geldikleri yere geri döndüklerinde isimleri tarih kitaplarında “İslam ve Sakin Hainleri” olarak anılacak olan bu göçmen kişilerin diğer bir kısmı rotalarını daha da doğuya, yerleşimin henüz olmadığı ve şu anki adıyla Rize olarak bildiğimiz topraklara göç ettiler, yerleştiler. Her ne kadar dile kolay olsa da bu göç kâh Kavimler Göçü ve kâh bir zamanlar Asuman Krause’nin sunuculuğunu yaptığı Fear Factor programına katılmak kadar cesaret isteyen bir eylemdi. Dahası yok değildi. O zamanların inanışına göre Giresun, Ordu ve Trabzon’da hamsinin bolcana bulunmasının sebebi Rize’de insan emcikleyen piranhaların yaşaması, toprağın bir hayli bereketli olmasının nedeniüstün zekâlı fındıkkıran ayılarının orayı egemenliği altına almasıydı ve daha neler neler... Bu inanış şimdilerde kulağa ne kadar saçma gelirse gelsin özünde boş ve uydurma bir inanış değildi. Buradaki halk da tıpkı asyalılar gibi dengeye inanırdı. Denge inancına yönelik târihi deliller, 2011 yılında Malatya’daki İnönü Üniversitesi’nin arkeoloji bölümü öğrencileri tarafından bulunarak yeni bir delille pekiştirildi. Bu keşif, asyalıları 6. yüzyılda Taoizm ideası ile etkisi altına alan kayıp filozof Laozi’nin şu sözlerinden ibaretti; “Topraklarımız yang, belamız Türkler yin. Fakat bereketimizde de yok değildiryin. Türklerinbarbalığında var elbet bir yang. Yangıarayan kardeşlerim. Bulamıyorsanız, yinde onu bulmak daha isabetli. Zira güneş gibi parlar yang, yinde.” Kayıp filozof Laozi eseri olan Dao De Çing’i halkına armağan ederek Anadolu’ya göç etmiştir ve Pontus yörelerinde bir dönem popülerleşen bu tür denge inançları onun buralara göç etmiş olabileceği düşüncesini beraberinde taşımaktadır. Bulunan târihi kanıtlara göre ismi Rize olarak anılacak olan yörenin tehlikeli olduğuna inanan göçmenler buraya yerleşme cesaretini Justin isimli bir balıkçıdan aldı. Trabzonlular, hava karardığında doğudan gelebilecek tehlikelere karşı daima nöbetleşirdi. Ordu ve Giresun’dan gelen göçmenleri misafir eden Trabzonlular nöbeti bir gün balıkçıları Justin’e devretti. Justin’in sevdiği kız yıllar önce kaybolmuştu. Kaybının ardından yalnız yaşamaya adapte olamayan Justin, nöbet esnasında sevdiği kızı ormanlıkta gördüğünü iddia etti. Ertesi günün sabahı kıraathanedeki ahbaplarına yaşadığı vakayı anlatan balıkçı sevdiği kızı bulmak için kente gelen göçmenlerle birlikte oraya gideceğine ve orada neler olduğuna bakacağına dair ayandan onay aldı. Balıkçı hazırlandı ve göçmenlerin kuvvetini arkasına alarak yola koyuldu. İlk gün yorgun düştü ve kampta uyudu. İkinci gün bir hayli ilerlediler ve geceyi geçirmek için yeni bir kamp alanı daha oluşturdular. Üç gündür hiçbir tehlikeyle karşılaşmadılar. Dördüncü günün nöbetini balıkçı devraldı. Nöbet esnasında tekrar sevdiği kız olan kayıp Ayşe’yi beyazlar içinde ormanda koşarken gördüğünü iddia etti. Geçen beş günün ardından keşfettikleri verimli kıyıda artık duraklandı ve ilk evler dikildi. Bu esnada yiyecekleri tükendi. Balıkçı Justin, sevdiği kızın yakınlarda olduğunu seziyordu. Suya, insan emcikleyen piranhaların arasına dalmayı bu yüzden reddetti fakat balık tutmayı öğretti. Suda da tehlike yoktu. Fark ettiler. Her ne kadar üç buçuk atmaya devam etseler de yerleşmeye devam ettiler. Buğdaylar, fındıklar ekildi. Hoş bir yağmurun altında çaylar ve mısırlar titizlikle yetiştirilmeye başlandı. Kayıp Ayşe daima balıkçının rüyalarındaydı. O uyanıkken bile.. Geçen birkaç günün ardından balıkçı Justin’in bir sabah gördüğü şey yine sevdiği olsa da bu sefer kâbustan da beterdi. Göçmenler ise artık


göçmen değildi. Doktorları, avcıları, çiftçileri, fırıncıları ve değirmencileri vardı yaşayan; huzuru bulan. Yıllarca tehlikeli bilinen, korkulan ve kötü şanına öcülü korku hikâyeleri anlatılan topraklar bereketliydi. Daha da iyisi dağların denize paralel uzandığı buraya ne tehlike girebilirdi ne de islam halifeliği. Balıkçı gördüğü kâbusla birlikte çığlık çığlığa uyandı. Ter içindeydi. Yüzüne su bile çarpmadı. Kâbusunda bir tepelikteydi. Göç esnasında edindiği dostlarının onun cesareti ve liderliği adına yaptığı derme çatma evin her sabah giriş kapısı aralandığında balıkçının tam karşısında gördüğü tepelik. Balıkçı yine kapıyı araladı. Tepeye doğru koşmaya başladı. O esnada sayısı 20’yi geçmeyen, balıkçı ile birlikte yöreye yerleşen insanlar Justin’in evi önündeki meydanda toplanıyordu. Önemli bir toplaşma değildi. Bu oluşturdukları güzide yerleşim yerinin bir ismi yoktu. Ne deselerdi ona karar vereceklerdi. Tabii Justin ile birlikte. Balıkçıyı durdurmayı denediler fakat o tepeliği parmağı ucunda işaret ederek koşmaya devam etti. Dur durak bilmedi. Hiçbir söz etmedi. Herkes, her zamanki gibi birbirine söylendi. “Neyse, balıkçının vardır bir bildiği ya da yine kayıp Ayşe’dir belki.” Balıkçı koşusunu sürdürdü. Delirmiş miydi? Ayşe’nin o masumane, erinç kokusunu hisseder olmuştu her nefes alıp verişinde. Ahali meydanda balıkçının evi önünde tartışmaya başladı. Ne olacaktı buranın adı? Günün birinde bir yabancının yolu buraya rast geldiğinde, neredeyim ben diye sorduğunda ne demeli ona? Var mı aklında bir şey olan? Bilemedi kimse. Bu bitişken dilli ve Asya kökenli insanlar saatlerce tartışmaya devam etti. Saflık ve huzuru mu sembolize etse acaba, Purampolis mi desek acaba? Bu hararetli ve dostâne tartışma sürdürülürken varmıştı o kâbusuna giren yemyeşil tepeye balıkçı. Tüm bedeniyle bağırmaya başladı sevdiğini göremeyince bir türlü. “Ayşeee!, Ayşeeeeee...” Tabii hem sevdiğinden hem de dostlarından pek bir uzaktaydı. “Ayşeee!, Ayşeeeeee...” Fakat öyle bir bağırıyordu ki balıkçı. “Ayşeee!, Ayşeeeeee...” Yankılanmaya başladı sesi tepeden tırnağa doğru. “Ayşeee!, Ayşeeeeee...” Böğüre böğüre böldü dostlarının hararetli tartışmasını. Sessizlik oldu. “Ayşeee!, Ayşeeeeee...” Balıkçının sesi tıpkı gökyüzünden geliyordu ahaliye. Ne olsa buranın adı? Bir saniye, sessizlik. Sessiz olsun herkes! Duyuyor musunuz göklerden bir ses. Ne diyor bizlere? Arize?

hayır... sanki diyor ki,

acaba Rhise mi diyor!

Duydumuz cümle nedir? Rize mi? Evet! İşte bulduk!

Bu tanrının kanaati! İşte verin kulağınızı gökyüzüne! Tekrar söylüyor bizlere! Rize! Rize! Rize olacak buranın adı! Rize!

-Simitçi aka 3153R53RiRizeli