Issuu on Google+

NÝSAN 2012

31.sayý

Tasavvuf Kültürü Dergisi

bahar


EDÝTÖR’DEN...

Her Nefes Dostlarýmýza Merhaba; Biraz geç de olsa sonunda Nisan sayýsý ile karþýnýzdayýz. Gecikme için çok özür dileriz. Üst üste olan seyahatlerimiz nedeniyle olan bu gecikme inþaallah bir daha tekrarlanmasýn diye niyaz ederek, yeni sayýmýzý sizinle paylaþmak istiyoruz. Nisan sayýmýzda “Bahar” konusunu iþleyoruz. Doðayý dirilten ilkbahar mevsimi gibi gönlümüze ve bedenimize de her nefes “Hay!” kelâmý ile gelen dirilik… Ýþte Allah’ýn kullarýna en büyük lûtfu… Bu, bizlere Rabbimizin, her nefes aldýðýmýzda, her diri olduðumuz anda “Ben” demekten vazgeçmek için sunduðu yeni baþlangýç fýrsatý… Ýnþaallah bunun farkýnda olup, Her Nefes baharýmýzý hakkýný vererek yaþayabilelim. Saygýlarýmýzla, Yosun Mater


SOHBETLER’DEN...

Birkaç günden beri hava gayet lâtif ve sýcaktý. Baharýn yaza baðlanan son günleri kadar güzeldi. Hocamýz, pencereden dýþarý bakarak: - "Bakýnýz, herkes paltosuz ve ceketleri iliksiz olarak dolaþýyor. Fakat bir an sonra bu güzel havanýn ne gibi bir deðiþiklik göstereceði bilinir mi? Ânî bir sert rüzgâr çýksa, herkes titreye titreye yakalarýný kaldýrýp kaçmaya baþlar. Ýþte, tabiata hâkim olman, bu kuvvetin seni bir an sonra ne hâle çevireceðini bilmen ve mukadderâtýna hükmetmen imkânsýz iken tabiatýn yaratýcýsý ve hâkimi olan Hakk’ý nasýl oluyor da inkâr edebiliyorsun? Ýnsan vücûdu içinde bir kulaðý, bir gözü dikkate al ve bu uzvun ne büyüklükler ihtiva ettiðini bir düþün! Her birinin içinde ne kanallar, ne cidarlar, ne dehlizler, ne havuzlar, neler neler var... Peki, bir fabrikayý bile kurarken bunu bir akýl sayesinde planlýyor ve yapýyorsun da, hârikalarýn en mükemmeli olan insan vücûdunu ve bu kâinatý vücûda getirenin de bir kâmil akýl olduðunu nasýl inkâr edebiliyorsun? Sonra þunu da düþün... Sen fabrikaný kurarken ne müþkülâtlar çekiyorsun, temeller atýyor, binalar yapýyor, makineler getiriyor, yerlerine takýyor, tecrübeler ediyor ve nihayet iþletmeye muvaffak oluyorsun. Halbuki Allah, bu koskoca insaný bir katre sudan vücûda getiriyor. Bir kere þu insan vücudundaki azamete bak, sonra da o bir damla suyu düþün! Bâzý zavallýlar, kendilerini ilim sahibi sayarak, faraza týp bilgisi kazanmakla gurur ve benlik girdabýna düþüp, oradan sesleniyor: Biz hekim olduk hiç Allah diye bir kuvvete inanýr mýyýz? diyorlar. Halbuki asýl onlarýn inanmasý lâzým gelir. Çünkü insan vücudundaki azameti görüyor, biliyor ve tanýyorlar. Þu halde senden daha çok onlarýn bu azamet karþýsýnda eðilmeleri hayran olmalarý gerekir. Zîra bilgi arttýkça, o azamete karþý hayranlýðýn da artmasý tabiîdir. Fakat þu var ki, ezelde îman nasîbi olmayanlar, ne ölçüde büyüklük görseler yine de göremez ve anlayamazlar." (Ken’an Rifâî, Sohbetler, Kubbealtý Neþriyatý, 2. Baský, Ýstanbul 2000, s. 372-373)


SÖYLEÞÝ

Öðretmenlerin sözleri sizin içinizde yeniden bahar yaratýr

müge doðan

Bu ayki söyleþimiz, hasret kaldýðýmýz ve yeni kavuþtuðumuz baharla ilgili… Bu güzel günlerin tadýný çýkarýrken hocamýz Cemâlnur Sargut ve öðrencisi Nazlý Kayahan’la içimizin baharýyla ilgili konuþmak istedik. Müge Doðan: Peygamber Efendimiz buyuruyorlar ki, “bahar havasýndan istifâde edin, onun aðaçlara olan tesiri sizin bedenlerinize de ayný þekilde olur. Size hayat ve canlýlýk verir. Buna mukabil, sonbaharýn rutûbetinden ve soðuðundan sakýnýn. Sonbaharýn aðaçlara, asmalara tesirini bilirsiniz. Öyle olmaktan kurtulmak için kendinize

dikkat edin.” Bu hadiste geçen ilkbahar ve sonbahardan anlamamýz gereken nedir acaba? Bahar ve sonbaharýn ardarda geliþindeki hikmet nedir? Cemâlnur Sargut: Ýlkbahar ve sonbaharýn ardarda geliþi çok önemlidir. Firavunun ömrünce baþýnýn bile aðrýmadýðýný düþünürsek, sonbaharsýz yaþayan insanýn firavun olduðunu görüyoruz. Demek ki ölümler, acýlar, sýkýntýlar, dertler bizi budayacak. Bu sonbahara gireceðiz ki o birlik âleminden ayrýlacaðýz, bölüneceðiz, özleyeceðiz, âþýk olacaðýz ki onu tanýma zevki içinde yaþayalým. Onun için sonbahar çok lâzým, ama bir de diyeceðiz ki -týpký Hz. Mevlânâ’nýn dediði gibi“Bahçývan! Mürþidim, yetiþ! Bende gene sonbahar baþladý, aðaçlar bir bir gidiyor, yetiþ beni tekrar yeþert. Beni buda, beni rahatlat, beni Allah aþkýna döndür, bana Allah’ý hatýrlat.” Ýþte mürþit, her yaptýðý iþte seni Allah’a döndüren kiþidir. Eksikliðini, yanlýþýný hatýrlatýr. Nazlý Kayahan: Bahar diriliþi, yani mânevî diriliþi anlatýyor. Hz. Mevlânâ sonbaharý ve baharý anlatýrken diyor ki “Sonbahar, Fâtiha Sûresi’ndeki ‘yalnýz sana ibâdet ederiz’ âyeti gibidir; yani ‘Allahým, bu sonbaharý, bu kýþý, bu sýkýntýyý üzerimden al, artýk beni zevke geçir’ talebidir. Bahar ise ‘ancak senden yardým dileriz’ âyetinin tecellîsi gibidir. Yani ‘Bahar geldi, ben donandým çiçeklerle, meyvelerle… Meyvelerin aðýrlýðý üzerimde, ama bunu muhâfaza ediþim ancak senin lûtfunla olur. Onun için senden yardým gelirse bu bahar halini devam ettirebilirim’ nidâsýdýr” diyor.


Bu bizdeki kabz ve bast hâli de aynen bahar ve hazan gibi; yani o bast hâlini, o geniþleme hâlini hissediyoruz, o cemâli hissediyoruz ama onun lûtfu sâyesinde, o bahar onun lûtfu sâyesinde… Bu kabz, daralma hâli de, yine tekrar niyaz ve sýðýnmayý yaþayabilmemiz için çok lüzumlu, çok gerekli… Dolayýsý ile o günahlarýmýz, o sýkýntýlarýmýz, eksikliklerimiz, Hocamýn dediði gibi lûtuf oluyor. Hazreti Allah da buyuruyor ki “Siz günah iþlemeyen bir topluluk olsaydýnýz sizi yok eder, yerinize günah iþleyen bir topluluk getirirdim.” Hz. Âdem’i Âdem yapanýn da o ilk günah olduðunu unutmamak lâzým ki onun edebi onu halife seviyesine çýkarttý. Cemâlnur Sargut: Kur’an’da Allah þöyle buyuruyor: “Nerede yangýn varsa orada ben varým.” Demek ki sonbahar yangýndýr. Sýkýntý ve belâdýr; sýkýntý ve belâ ânýnda ben varým, ben o yangýnýn yakýnýndayým. Yani o kýrýklýk ve kýrgýnlýk ânýnda Allah son derece kuvvetle kendini belli ediyor. Gene Mevlânâ Hazretleri bu âyet üzerine þöyle bir açýklama yapmýþ: “Her belâ ve sýkýntýdan sonra Allah o kalbe tecellî ve tesellisi ile gelir, yeter ki kalbi evde bulsun” diyor. “Kalp sebeplerin peþine takýlýp gitmiþ olmasýn.” Aslýnda sýkýntý ve belâ denen þey, iyi niyetle bakýldýðýnda sýkýntý ve belâ deðildir, zevktir, baþka bir þey deðildir. Onun için Âdem, o kadar acý çektikten sonra “iki elimle yarattýðým Âdem’e secdeden seni alýkoyan þey nedir ey Þeytan?” âyetiyle ilgili demiþ ki “Allah’ýn iki eli (cemâl ve celâl) var ama ben tek

el görüyorum. Hep cemâl elini görüyorum, öbür elini görmüyorum.” Demek ki sýkýntý ve belâlar insana artýk acýnýn acý olmadýðýný öðretiyor, çok þükür… Bir de küçük þeylerden mutsuz olmanýn ne komik olduðunu öðretiyor.. Onun için teslim olmak, hâlinden memnun olma sanatýný kazanmaktan daha güzel hiçbir þey olamaz bu hayatta. Müge Doðan: Hocam, mânevî hayatýmýzýn baharýndan bahsettiniz, öyle ise dünyadaki baharýn geliþini müjdeleyen Hýdrellez yani Hýzýr Aleyhiselam ile Ýlyas Peygamber’in buluþmasý da bizim mânevî hayatýmýzdaki bahara mý iþaret ediyor? Cemâlnur Sargut: Kesinlikle. Hýzýr makamý mürþid-i kâmil makamýdýr. Ýlyas Peygamber makamý, peygamberlik makamýdýr. Vücut içinde o iki makam birden tecellî eder. Yani senin mürþidinin Peygamber’in tecellisi olduðunu sen idrak edersin ve artýk Peygamber’le irtibat kurarsýn. O zaman vücudunda bahar baþlar. Gene Ýbn-i Arabî, Hýzýr ve Ýlyas’ý kabz ve bast olarak anlatýyor. Yani sýkýntý olacak ki arkadan ferahlýk olsun. Ýþte o ikisini birlersen, kabz da bast da ferahlýkmýþ dersen vücudun içinde bahar geliyor. Yani hâdiseye bakýyor, güzel karþýlama sanatýný öðreniyorsun. O zaman hep bahardasýn… Müge Doðan: Hz. Mevlân⠓Allah velileri ve yeryüzünü diyar diyar dolaþan Hak abdallarýnýn sözleri ve nefesleri de týpký bahar rüzgârlarý gibi cana can katarlar. Þu var ki, yeryüzünde esen bahar


SÖYLEÞÝ

rüzgârlarý eðer kuru bir aðaca rastlarsa ona fayda vermez” buyuruyorlar. O hâlde biz de kuru bir aðaç gibi olursak bize de kâmil insanýn nefesi tesir etmez, deðil mi?

müge doðan

Nazlý Kayahan: Evet, kuru aðaca su gelse de pek bir faydasý yok ama toprakta ya da aðaçta bir miktar ýslaklýk varsa, o zaman neþv-ü nemâ bulacaktýr baharda. Demek ki bizim toprak olan bu vücutlarýmýz da hakiki toprak, nemli toprak olmalý ki kâmil insanýn sözü, nefesi bize de tesir etsin, bizde de o aþký ve nûru uyandýrsýn. “Toprak gibi tevâzû sahibi ol” buyuruyor Hz. Pir . Demek ki topraða basýlýyor, pislikler atýlýyor ama o yine de bize yeþillikler, bitkiler, meyveler veriyor. Biraz toprak gibi olmak lâzým ki o diriliþi, kâmilin nefesi ile olan diriliþi, surun üfürülüþünü biz de hissedelim. Yine Efendim diyorlar ki “Köke merbut eðri bir dal, köke baðlý olmayan dümdüz, hiç eðriliði olmayan daldan çok daha kýymetlidir.” Çünkü birgün o neþv-ü nemâ bulacaktýr ama diðeri için öyle bir ihtimal yoktur. Tabiî insân-ý kâmilin bahar gibi olan nefesinden istifâde etmek için insanýn bir ezelî nasibi olmasý lâzým, ezelde bu nasip þart; ikincisi de varsa bile nefsimizi araya koymamak lâzým. Yani nefis aradaysa o diriliþi hissetmek mümkün deðil. Ýki þey çok lâzým: Birincisi, insanýn nefsi hâkim olduðu sürece ölü mesâbesinde olduðunu kabul etmesi, ikincisi ise bu diriliþin muhakkak bir kâmil insan vâsýtasý ile olacaðýna iman etmesidir.

Müge Doðan: Ýnsân-ý kâmilin tesiri hâli ile oluyor deðil mi Hocam? Cemâlnur Sargut: Çok enteresandýr, bazen mürþid gelir, konuþmaz ama size çok tesir eder. Abdülkadir Geylânî Hazretleri’nin oðlu çok büyük bir âlimmiþ. Ýhvana sohbet yapýyormuþ. Abdülkadir Geylânî Hazretleri gecikmiþ. Daha sonra gelmiþler ve “yengeniz yumurta kýrdý, yere döküldü o yüzden geç kaldým” deyince halk hüngür hüngür aðlamaya baþlamýþ. Hazretin oðlu demiþ ki “Baba, ben Allah ilmi anlattým, millet aðlamadý. Sen yumurtadan bahsettin, herkes aðlýyor.” Hz. Geylânî “Çünkü sen kal ehlisin, ben hâl ehliyim” demiþler. Ýnsân-ý kâmillerde hâl ehli olmak sözkonusudur. Onlar girdikleri anda ortamý etkilerler. Bazen Sâmiha Anne ile ikimiz hiç konuþmadan otururduk ben huzurlarýna girdiðimde . (Bir seferinde yirmi dakika hiç konuþmadýklarýný hatýrlýyorum.) Sonra ben izin isterdim; derlerdi ki “Ne güzel konuþtuk deðil mi Cemâlnurcum?” Yani onlarýn hâli size etkiler, hâlleri ile etkilenirsiniz. Hayatýmýn en sýkýntýlý diyebileceðim bir gününde Sâmiha Annemin “Hancý” isimli kitabýný elime aldým; þöyle diyordu: “Cennet neresidir dediler, senin olduðun yerdir Allahým dedim. Cehennem neresi dediler, senin olmadýðýn yer diyecektim ama öyle bir yer yok ki Allahým…” O zaman anladým ki, siz hocanýz vâsýtasý ile her yerin her zaman cennet olabileceðini öðreniyorsunuz. En sýkýntýlý ânýnýzýn bile size Allah ile


irtibat kurdurursa cennet oluþturabileceðini öðreniyorsunuz. Ýþte bunlar mürþid-i kâmillerin yaptýðý köprülük görevidir, köprü olurlar onlar; size aþtýrýrlar. Allah’a götürürler… Çünkü onlarda Allah lâfýndan baþka lâf duymazsýnýz. Siz onlarý dedikoduya çekemezsiniz, dünya hâline çekemezsiniz. Onlar her hâlleri ile öðretirler. Hocam Kenan Rifâî bir gün eþi ile beraber pencerenin önünde duruyorlarken dýþarýya tuvaletini yapan bir adam görüyor. Ýkisi de görüyorlar, eþi “Aaa Efendim diyor, yani bundan daha rezâlet birþey yok.” Hocam hemen diyorlar ki “Bak görüyor musun, adamcaðýz içindeki zehri ne kadar hýzlý atýyor; keþke biz de kötü huylarýmýzý böyle atabilsek.” Hâle bakar mýsýnýz? Orada tam ben tenkid edeceðim, eleþtireceðim… Ama ondan bile Allah’a götüren bir þey çýkartýyor. Demek ki her hâdiseden Allah’a götürür öðretmen. Hani hep öyle diyoruz ya, “ben ne kadar kötü bir insanmýþým, ne kötü kaderim (hâþâ) varmýþ” diye, orada Abdülkadir Geylânî Hazretleri diyor ki “Sana kaderi veren bilmiyor mu senin ne olduðunu? Sen nasýl olur da böyle bir lâf edersin?” Ýþte bütün bunlarý bize öðreten, gösteren, gözlerimizi açan , her yerde Allah olduðunu, baþka bir kuvvet ve kudret olmadýðýný ve Allah’ýn her verdiði hâdisede kendine çektiðini öðreten öðretmenler lâzým. Onun için “O öðretmenlerin sözleri” diyor Hz. Mevlân⠓sizin içinizde yeniden bahar yaratýr.” Yok eder, kýzgýnlýklarý, kötülükleri, nefretleri yok eder... Sâmiha

Gene Ýbn-i Arabî, Hýzýr ve Ýlyas’ý kabz ve bast olarak anlatýyor. Yani sýkýntý olacak ki arkadan ferahlýk olsun. Ýþte o ikisini birlersen, kabz da bast da ferahlýkmýþ dersen vücudun içinde bahar geliyor.


SÖYLEÞÝ

Annem gene “Hancý” isimli kitabýnda þöyle diyor: “Kimsin dediler, bu dünyada iþi bitenim dedim. E o zaman neden sefere çýkmazsýn dediler. Bu dünyada iþi bitmemiþ olanlara yoldaþlýk etmem murattýr dedim.” Demek ki vazifeten bu âlemde, sadece vazifeten. Ýçinde hep Allah ile beraber... Hiç yoktu Sâmiha Anne, hiç… Yani bir insanýn sözünün size tesir edebilmesi için o insanda varlýk görmemeniz lâzým. Ben bir kere bile “ben” kelimesini Sâmiha Anne’de duymadým. Onun için bize çok þey öðretti. Onun sözleriyle biz hayat bulduk…

müge doðan

Müge Doðan: Allah bizi insân-ý kâmilin mânâsýndan ayýrmasýn inþaallah...


SÂMÝHA AYVERDݒden

Aþký, bir güzele mukayyed görmek, onun hakikatine karþý küfürdür. Bahçývanýn, bahçe çitinin dýþýna attýðý gül, gülistanýn kemâlini ifâde eder mi hiç? Gerçi o gülde de lâtif bir koku vardýr, fakat zamanýn takallübâtý bunu ondan çarçabuk alýr, soldurur, mahveder. Fakat çiti atlayýp gül bahçesine girersen, orada, solan bir gülün yerine, pembe dudaklý yüz koncanýn açýlmak için müheyyâ olduðunu görürsün. Senin gönlün de o zaman bu güllerden bir gül olur ve aþkýn ebedî baharý ile ölmezlerden olur..


...UNUTMAYALIM...

BAHARIN NEFESÝ

ümit gülbüz ceylan

Toprak artýk kýþ uykusundan uyandý. Takvime göre baharýn geldiðini müjdeleyen 21 Mart’ý çoktan geride býraktýk. Uzun bir kýþýn ardýndan, hiç bitmeyen soðuk ve yaðýþlý havalarýn bitmesiyle umut kýpýrtýlarý içimizi ýsýtmaya baþladý bile. Havalar hâlâ zikzaklý bir seyir izlese de, güneþli günlerin habercisi olan cemreler sýrasýyla havaya, suya ve topraða düþtü. Aðaçlarda tomurcuklar, çimlerde kýr çiçekleri açmaya baþladý. Ýstanbul’un simgesi lâleler þehrin içinde bir Ýstanbul hanýmefendisi gibi endam edip, erguvanlar bir gerdanlýk gibi Boðaz’ý sarýp sarmalýyor. Her bahar, topraða bir müjde gibi doðar. Bahar rüzgârý esip de dallar üzerine gereken etkiyi yapmaya baþladý mý, bahar yaðmurlarý yaðýp aðaç dallarýna su yürüdüðünde, dallar yeþerecek ve çiçekler açacak. Bize düþen tüm bu olanlarý görmek, anlamak, beraberinde getirdiði derin mânâyý tefekkür etmek... Çünkü bahar, dünya yaratýldý yaratýlalý hep tekrar edip duruyor. Bu düzen, biteviye tekrar ediyor. Bahar mevsiminin getirdiði rüzgârlar, yaðmurlar ve semâdaki güneþin parýldayýþý hep bir tesir içindir. Bahar bir diriliþi sembolize etmesi bakýmýndan insanýn içindeki güzel duygularýn her þeye raðmen doðabileceðinin müjdesini vermektedir. Hazan mevsiminde nasýl bir bitiþ varsa, doðal olarak bahar mevsiminde de onun

karþýtý olan yeni bir doðuþ olan, bahar vardýr. Bahar bizi uyandýrmalýdýr. Baharýn rüzgârý týpký temiz bir nefes gibi ruhumuzun derinliklerine iþlemelidir. Ýnsan baharda yeniden yaratýlýþýn þâhidi olur. Her yaratýlýþta farklý tecellîleri seyreder. Bahar yaðmuru nasýl tabiata can verirse, tabiatýn içinde bir varlýk olarak bulunan insan da bundan nasibini alacaktýr. Ýnsan daha canlý ve yaþama azmi ve neþesi içinde bulunacaktýr. Bu hâl ile uyanan ruhumuz yeþerir, çiçek verir içimizi arýndýrýr. Kuþ gibi hafifler, uçacak gibi oluruz. Bütün yüklerimizden kurtulmak istercesine, tabiatýn kollarýnda uyanmak, her güne güneþle merhaba diyerek, tüm insanlýðý kucaklamak isteriz. Baharýn enerjisi bizi çepeçevre kuþatýr ve bizi alýp bambaþka bir âleme götürür. Bahar öyle bir iklimdir ki; onda daha baþka bir hâl içinde yaratýcýnýn tecellîsini fikreder ve onu bütün hücrelerimizle hissederiz. Bir beþer olarak, aklýmýzýn çektiði sýklet kadar, sonsuzluk içindeki deðerlerin idrakine varýrýz. Ýnancýmýz ve teslimiyetimiz kadar da, “Kâl-u belâ”dan bu yana bu deðerleri özümüzde hissederiz. Rüzgârýna kucak açmýþ olanlar için bahar, iklimlerin ötesinde bir hayat iksiridir. Bir âb-ý hayattýr. Can suyudur. Yaratanýn “Hay” sýfatýyla bütün canlýlar âlemi hayat bulur, canlanýr, yeniden dirilir. Yeter ki bizim de hayata açýk bir penceremiz olsun... Yeniden canlanalým, yeniden dirilelim. Gafletten, uyuþukluktan kurtulalým. Yeniden bütün varlýðýmýzla güncellenelim.


sesil pir

Benim gönlümde bahar bir dost, Sessizliði bozan bir gülüþ gönlümde bahar… Ne olursa olsun yaþanmýþ olan, Yüzüme açýlan kapýdýr bahar… Benim gönlümde bahar bir anne, Baþ ucunda hiç konuþmadan oturduðum saatlerce… En küçük selâmý ile nutkumu kesen, Öðrendikçe daha çok almak istediðim bir ilim denizidir bahar… Benim gönlümde bahar bir kütüphane, Uzaktan tanýþtýðým kalem arkadaþlarýmdýr bahar… Ey yaratýlýþýn sahibi, varlýðýmýn nedeni, Kimi bir kuþ, bir böcek, kimi renkli yamalý bir seccadeden sebep, Benim gönlümde bitmez tükenmez Aþk’ýndýr bahar…


BAHARLA MUHABBET

Mevsimler içte ve dýþta geçip gidiyor ama anladým ki mevsimlerin diliyle bize verilmek istenen mesajlarý çoðunlukla okuyamýyoruz. Vermek istediði mesajý, yaþadýðýmýz bahar günlerine sormak istedim. Kýrmadý beni... Sorularýmý cevaplamaya baþladý. Þöyle konuþtuk baharla: “Altmýþ bahar gördüm doðduðumdan bu yana, ama tefekkür etmeye kalkýþýnca bugüne kadar hiçbir þey görmediðimi, anlamadýðýmý fark ettim. Lütfen bana kendini anlatýr mýsýn? Ne öðretmek istediðini açýk açýk söyler misin? Niçin hiçbir þey anlayamamýþým?”

meral hasýrcý

“Önce, son sorundan baþlamak istiyorum cevaplamaya. Bütünü gözden kaçýrdýðýn için anlayamadýn. Bahar dilini öðrenmek istiyorsun ama yazýn, sonbaharýn ve kýþýn dilinin ‘bir’ olduðunu idrak etmeden getirdiðim mesajý anlaman mümkün deðil. Mevsimlerin dilini çözmen gerek beni anlamak için.” “Mevsimlerin dilini öðret o zaman bana…” “Mevsimleri sadece dýþta gördüðün tabiat olaylarý olarak algýlarsan anlaman mümkün olmaz. Hâdiselere bak þimdi, onlarda da görebiliyor musun mevsimleri?”

“Evet, bazen olaylar sonbahar rüzgârlarý gibi insanýn kolunu kanadýný kýrýyor. Her þeyin yolunda gittiði sanýlýrken, anlaþmazlýklar çýkýyor, hastalýklar baþlýyor. Yavaþ yavaþ kuruyan dallara benziyoruz.” “Bazen de olaylar bu kadarla kalmayýp, birbiri ardýnca gelen fýrtýnalý, buzlu günlere benziyor. Âdetâ hayat duruyor. Savaþlar oluyor. Etrafa saldýðý ateþin içinde yazý deðil, kýþýn en zorlu günlerini yaþatýyor bizlere. Saymakla bitmeyecek kadar çok hâdise var kýþa benzeyen. Sonra birden umut çiçekleri açmaya baþlýyor. Bir çýkar yol görünüveriyor. Savaþlardan yorulmuþ insanoðlu, “Her zorlukla birlikte bir kolaylýk var” olduðunu hatýrlayýveriyor ve anlaþma yollarýný aramaya baþlýyor. Gözlerini, içini buz kestiren ölümlerden yeþeren hayatlara çeviriyor. Nihâyet umut çiçekleri meyva veriyor. Yaz günlerine benzeyen barýþ, huzur ve refah günleri baþlýyor.” “Çok güzel gidiyorsun… Ama ben yine anlayamadým ki mesajýný!” “Tabiî ki anlayamazsýn. Mevsimler, hâdiseler insanýn iç dünyasýnýn dýþa yansýmasý çünkü. Ýçine dönmeden okuman, anlaman mümkün deðil. Þimdi mevsimleri içinde ara.” “Evet, bazen o kadar hüzünlü oluyorum ki içimde bir hazan yaþanýyor sanki. Gözlerim, yapraklarýný döken aðaçlar gibi solgun bakmaya baþlýyor. Meyva veremez oluyorum, kendimi hiçbir iþe


yaramayan bir hâlde buluyorum. Bazen de baþýma gelen olaylar çok zorlu olmasa bile donmuþ kalmýþ hissediyorum kendimi. Hep uyumak istiyorum. Kýþ uykusuna yatýp da gözlerimi bahara açarak uyanmak istiyorum. Ama kýþ uykusuna yatmama izin verilmiyor olsa gerek ki fýrtýnalar baþlýyor. Uyumaktan men ediliyorum. Ümitlerim dallar gibi kýrýlýyor zaman zaman.” Aaaa… Ben hep bana bir þeyler yapýlýyor diye anlattým! Hâlbuki zaman oluyor, kýþý yaþayan deðil de bizzat hazanýn, kýþýn kendisi ben oluyorum. Etrafýma fýrtýna gibi esici veya hüzün verici olabiliyorum. Nihâyet içim yeþeriyor, çiçekler açýyor. Ümitle, mutlulukla doluyorum. Nereye, kime, hangi hâdiseye baksam sadece güzellikler görüyorum. Ýnsanlarýn, hâdiselerin ne olduðunun önemi yok bu dönemde. Örnek verecek olursam; hayatýmda gördüðüm ilk ölüm babamýn ölümüydü. Birebir, elele yaþadýk ölümü. Ýçim bahar döneminde olduðu için olsa gerek onu uðurladýktan sonra ‘Allahým ölmek ne kadar güzelmiþ’ dediðimi hatýrlýyorum. En güzel duygularýmdan biri olarak, anýlar arþivimde yerini aldý. Eþimin âniden ve dünya gözüyle büyük bir haksýzlýða uðrayýp iþsiz kaldýðý gün ona ‘Sadece rýzkýmýz daraldý. Sen hayattasýn ya’ diyerek sarýlýþýmýn zevkini kýrk yýla yaklaþan evliliðimde daha önce hiç yaþamadým desem yeridir. Yaza ulaþtým mý? Ýþte bunu ben de henüz bilmiyorum. Yok yok… Yazla tanýþtým. Yazýn nimetlerinden faydalandým. Onun sunduðu cennet meyveleriyle

rýzýklandým. Ancak ben, henüz olgun meyvelerle etrafýmý besleyecek hâle gelmedim.” “Ýþte þimdi mesajýmý anlayabilecek duygulara eriþtin. Biz mevsimler ve hâdiseler kâmil insanýn tecellîleriyiz. Senin meyve vermen için yorulmak bilmeden tekrar ve tekrar görevimizi yapýyoruz. Ve ben bahar olarak, sana her türlü imkâný veriyorum. Senden de bahar bitip de yaz gelince dökülecek çiçeklerinin yerini meyveye býrakmasýný istiyorum. Bilgelik istiyorum. Bunu senin için istiyorum. Hayatýnýn hazaný ve kýþý olmayan cennet gibi olmasýný diliyorum.”


ÝSPANYA’DA BAHAR Nisan’ýn 6’sýnda baþlayan bir bahar yolculuðunu sizinle paylaþmak istiyorum. Âdetâ insanýn zâhirinde baþlayan ve bâtýnýna devam eden, portakal çiçeklerinin kokusuyla dolu bir ilkbaharda yeni açan çiçeklerin rengârenk nidâlarý ile dolup taþan bir yolculuktan bahsetmek istiyorum.

yosun mater

Çok yýllar önce Ýspanya’ya gelen kýymetli büyüklerimizden Sâmiha Ayverdi, “Yeryüzünde Birkaç Adým” ve “Ýki Âþin┠gibi kitaplarýnda Ýspanya hakkýnda târihî ve siyâsî tespitlerini yazmýþ. Cemâlnur Annem ise kendi Ýspanya seyahatini hem sevgi ile hem de güzel nükteler ile anlatýr. Bana nasýl etkilendiðimi sorarsanýz, bence bu seyahat portakal çiçeklerinin kokusundan gönlüme sýzan, kulun Allah’a aþký ve hürmetidir diyebilirim.

Valencia ve Hemen Sonra Alicante Hevesle ve merakla baþladýðým bu turun ilk duraðý olan Valencia’da biraz þaþkýnlýk, biraz sýradanlýk vardý. Sonrasý mý? Çok, çook farklýydý… Valencia’da portakal renkli eteði ile dolaþan


Cemâlnur Annem beni þehirden daha çok etkiledi. Her zamanki gibi… Sonra Alikante’ye (Alicante) düþtü yolumuz. “Ali kenti” bizi kocaman bir dolunayla, muhteþem bir deniz manzarasý ve azizler günü yortusu ile karþýladý. Hz. Ýsâ’nýn rûhunun göðe yükseldiði günü anýyorlardý. Yani Hz. Ýsâ’nýn mirâcýný anmak için tören yapýyorlardý. Bu hâdiseler dizisi önce garip bir tevâfuk diye düþündüm. Hayýr, aslýnda durum böyle deðildi. Olan, tam da olmasý gerekendi! “Ali Kenti”, Ýstanbul’dan anneleri ile oraya gelen biz çocuklarýný, Ali makamýnda, Rûhullah bir peygamberin mirâcý, buna þâhitlik eden, âlemin onun için yaratýldýðý, Hz. Peygamber’in mecaz görüntüsü, mütebessim bir dolunay aðýrladý. Ýþte tam o zaman, bu gezinin bizler için yeni bir hâlin ve dönemin baþlangýcý olacaðýný hissettim. Bu geziye katýlanlardan her biri, geldiklerinden farklý hâller ve duygularla Ýstanbul’a döneceklerdi. Alikante, bu müstesnâ Ýslâm kadýnýný ve onun bir avuç evlâdýný manzarasý, sevimliliði, törenleri ve tüm mütevâziliði ile aðýrladý, Ya nasip diyerek geziye devam ettik.

Ve Granada’dayýz… Yolumuz Hz. Muhyiddin Arabî’nin doðum yeri olan Mürsiye üzerinden o sultana selâm ederek Granada’ya yöneldi. Endülüs diye bilinen bu müstesnâ topraklarýn bir diðer þehrine, Endülüs medeniyetinin baþ þehrine vardýk. Sanýrým bu gezide o sultanlarýn,

sultanýma ikramlarý ve hediyeleri hiç bitmeyecekti. Granada, simgesi “nar” olan þehir. Vahdet makamýnýn mecâzî görüntüsü “nar” þehrin her yerinde kendini gösteriyordu. Zamanýnda ilmin zirvelerinde olan bu kýrgýn baþþehir, muhteþem ve bir o kadar mütevâzý Ýslâm medeniyetinden sonra, kendi ailesini bile katleden Ýsabella Katolika adý verilen bir benlik âbidesini görmüþ. Bu kraliçe ile sýnýrsýz yýkýcýlýðýn acýsýný yaþamýþ. Bunlarýn kalýntýlarý bile “Nar” þehrinin yüzyýllardýr süren derin kýrgýnlýðýnýn sebebini anlamak için yeter de artar. Granada… Elbette söz Granada’ya gelince, efsânevî kýrmýzý sarayýndan, Elhamra Sarayý’ndan ve onun muhteþem bahçesinden geçmeden sona eremez. Bizim yolumuz da o muhteþem bahçelerden geçerek çok mütevâzý ve bir o kadar güzel, kýrmýzý saçlý genç bir kýza benzeyen Elhamra Sarayý’ndan geçti. Yanýnda bu genç ve güzel kýza zorla giydirilmiþ, üstüne uymayan çok aðýr bir elbise gibi duran 5.Charles’ýn zevk cücesi sarayý ile birlikte ayný yamaçtan, kesinlikle farklý bir hâlde “Nar” þehrini seyrediyordu. Þehir de onlara farklý bakýyordu… Sanýrým, güzeller güzeli bu mütevâzý saray, ýzdýrabýný ve kýrgýnlýðýný orayý gezen herkese derinden bir “Ah!” nidâsý çekerek hissettiriyordur. Sanki aðýr ve acýlý bir flemenko parçasýnda, etekleri gibi duran bahçelerini savura savura, yaþadýklarýna inat, ayný mütevâziliði ve zarâfeti ile raks ediyor. Ýnþaallah bir gün bu güzeli bu hâlden kurtaracak bir Ýslâm sultaný buraya gelir…


Sevgili Sevilla… Yolumuz bundan sonra Sevilla’ya, nâmý diðer Ýþbiliye diye bilinen, Þeyh-i Ekber’in yýllarca yaþadýðý bir diðer güzel þehre varýyor. Burasý da bahar kokusu ile sarýyor bizi, her nefes aldýðýmýzda, ciðerlerimize doluveren portakal çiçeklerinin kokusu… Velhâsýl, içimizidýþýmýzý, bu dünyamýzý, öbür dünyamýzý her yerimizi o portakal renkli etekli esmer güzelin kokusu sarýyor. Rûhumuzda, yeni baharlar baþlýyor… Þehir bizi sadece çiçek kokularý ile deðil Alcazar Sarayý’nýn muhteþem bahçeleri, parklarý ile de karþýlýyor. Çoþkulu akan nehri, faytonlarý, illâ ve illâ ciðerlere dolan portakal çiçeklerinin kokusu ile misâfirlerini aðýrlýyor.

Kordoba ve Câmii

yosun mater

Kordoba’ya geldiðimizde ise þehrin koruyucusu olan Ýsrâfil heykeli, þehre giren köprünün üzerinde ve þehrin kapýsýnýn hemen yanýnda iki farklý noktada bize kendini göstere göstere eþlik ediyor. Sanki “sýrat köprüsünün baþýnda ve sonunda sizinleyim” der gibi þehre ve bizlere bakýyor. Onun üflediði sûrla kopan ilk kýyametimiz ile kendimizden geçeceðimizi ve inþaallah bu köprüyü de geçebilirsek ikinci kez kýyametimizin kopacaðýný ve iþte ancak o zaman kendimizi her dâim cennette hissedebileceðimizi bize hatýrlatýyor.

Mâlûm, insan mürþidini gördüðünde kýyâmeti kopar, “Ben bu âlemde ne yapýyorum?” sorusunu sorar. “Allahým ne kadar hatâlar yapmýþým. Sen beni affet!” der ve Rabbi ona düzelmek için yeni fýrsat verir. Ýþte bu ikinci kýyâmetimizdir ki bizi ölmeden evvel öldürür. Ýnsanýn eteðini dünya hâdiselerinin çalýlarýndan kurtarýr. Nasibinde varsa bir mürþid bulursun; hoþ, aslýnda o seni bulur. Sonra “Ne olur beni insan et sultaným!” dersin ve mürþidinin önünde baþ kesersin. Allah hepimize nasip etsin inþaallah…. Ýþte Kordoba, mürþid-mürid iliþkisini Kordoba Câmii þâhitliðinde yaþamýþ gibi duran, bir derviþ þehir… Ýbn-i Rüþd bu þehirde yaþamýþ. Burada kendi 90 yaþýnda iken, 18 yaþýndaki genç Ýbn-i Arabî’ye meþhur sorusunu sormuþ: “Allah benim bildiðim gibi mi?” Cevap muazzamdýr. Hazret “Evet” der ve bir an sonra da “Hayýr” der. Gencecik Þeyh-i Ekber, “Evet, hem bildiðiniz, hayýr hem de hiç bilemeyeceðiniz gibi…” diye cevabýný tamamlar. Yani bu þehir, hem ilimi, hem de bilimi zirvede yaþamýþ. Buranýn taþlarýna da Endülüs topraklarýndaki derin Ýslâm ilmi ve bilgisi nakþedilmiþ. Kordoba Câmii’ni gezmeye baþladýðýmda hissetiklerimi yazmaya ne yazýk ki benim kelimelerim yetmiyor. Sadece insan kendini baþka bir alemde hissediyor diyebilirim. Ýç-içe devam edip sonsuza doðru giden kemerlerin zarâfeti ve sâdeliði, bu hâl içindeki güzelliði… Ýnanýlmaz bir tevâzû içine yerleþtirilmiþ mihrap ve yanýndaki iki kapý üzerindeki zarif altýn iþlemeler, sözün bittiði yer…


Sanýrým, insan bedeninin böyle bir yeri, onu açan ve enerjisini aþikâr eden bir gerçek kul ile gezmesi, biz zayýf toprak bedenleri sarsýyor. Deðil biz beþerler, oradan çýktýktan sonra ne portakal çiçekleri, ne diðer canlýlar, gerçek kulun tevhid, iman ve edebinin, o aþmayan ve þaþmayan sevgilinin mânâsýna doyabildiler. Rabbime çok þükür ki rûhumuzu bu âna, yere ve hâle þâhitlik ile doldurdu. Bundan ötesi þükür, çok þükür…

yosun mater

Ýþte tam bu anda beliren, geliveren bir dem âþinâsý, bir Allah dostu “Namaz kýlmak ister misiniz?” diye sordu. Bu tevâfuk, daha bu hâle adapte olamadan gelen “Ýstedim ki bilineyim!” nidâsý gibiydi. Bizi öðle namazý kýlmak için Endülüs Üniversitesi, Ýbn-i Rüþd Mescidine getiriverdi. Kordoba Câmii’nde gördüðüm, tevâzuuna âþýk olduðum, “Her an yeni bir þenle diri!”, “Bana secde edin, size alýnlarýnýzdan yakalayayým…” dercesine bizi “sevdiði kuluna hürmet edenin” mescidinde aðýrladý. Her ânýnda “Rabbim, çok büyüksün” dedirten bu tevâfuk, aslýnda bana “Evet” ve “Hayýr” cevabý gibi geldi. Sanki Ýbn-i Arabî ve Ýbn-i Rüþd arasýndaki o zamanlar üstü hâdisede olduðu gibi, “Evet”… Hem onun bizi sevdiðini ve herþeyi onun güzelliðini bilmemiz için yarattýðýný, var olan, hatta kulunun eliyle inþaa ettirdiði yapýlarla bize bildiriyordu. “Hayýr”… O’nun ne kadar “Kün!” vasfý olduðunu, ne kadar yaratýcý, ne kadar güzel ve hatta ne kadar nüktedan olduðunu anlamamýz aslâ mümkün deðildi. Emin olarak söyleyebileceðim

tek þey varsa o da “Vallahi bizi çok seviyor!”

Son Durak Barcelona Gelelim bu rüya gibi gezimizin son duraðý olan Barcelona’ya… Bu þehir Ýspanya’nýn en büyük þehirlerinden biri. Katalonya denen bölgenin en büyük þehri, hattâ Katalonya eyâlet olursa baþþehri olacak bir yer. Endülüs’ten sonra beni dünyaya döndürdü diyebilirim. Bu þehrin benim için tek anlamý ise Gaudi… Gaudi, mâlûmunuz meþhur bir mimar. Onun eserlerini gördüðünüzde ya seversiniz, ya “Nasýl yani? Bu ne?” dersiniz. Anlayacaðýnýz, sýradýþý bir mimar. Benim gözümde, o hayâl gibi binalar çizen ve yapan sýradýþý bir yetenek. Allah onda mimârî yeteneði baþka bir formda ortaya çýkarmýþ. Sütunlarý aðaç þeklinde olan 2023 yýlýnda tamamlanmasý beklenen Sagrada Familia kilisesi de Gaudi’nin eseri. On iki kuleden oluþan, yarýsý klasik, yarýsý modern formda, günümüzde ayný anda 300 mimarýn çalýþtýðý ve hâlâ tamamlanamamýþ bu muhteþem eser onun mimârî dehâsýnýn bir parçasý. Ne yazýk ki kendisi bu eserinin, sadece bir kulesinin tamamlanýþýný görebilmiþ. Hiç evlenmemiþ, hiç çocuðu olmayan, hayatý da, eserleri gibi: Hiç köþeleri yok! Yuvarlak hatlardan, hayâl gibi çizimlerden ibâret. Bu özel yetenek, Sagrada Familia Kilisesi’nin inþaatýnda iþçiler ile beraber çalýþýrken, eserine


bakmak için geri gidiyor; tam bu sýrada bir tramvay tarafýndan eziliyor. Ýþçi zannettikleri için iki gün yaralý bedene dokunmuyorlar. Sonra Gaudi olduðu anlaþýlýyor ve hastaneye kaldýrýlýyor. Üçüncü gün ölüyor. Cebinden çýkan kiliseye ait eskizleri, mimarlar anlayamýyorlar. Eskizlerin anlaþýlmasý ve bilgisayara aktarýlmasý yýllarca sürüyor. Ýþin ilginç tarafý, bu eskizlerdeki bazý kýsýmlarýn ancak günümüz teknolojisi ile yapýlmasý mümkünmüþ. Bunlarý 1900’lü yýllarýn baþýnda çizdiðini düþünürseniz ne kadar özel bir mimardan bahsettiðimi anlarsýnýz. Evet sözün bittiði yere geldim. Ýnþaallah bu yol boyunca öðrendiðimiz, þâhit olduðumuz her þey, bedenimizin her nefes alýþta yeniden dirilmesi gibi, gönlümüzü de, ruhûmuzu da bahar gibi diriltsin. Þâhitliklerimize ve hâlimize þükreden kullardan olalým vesselâm…


müge doðan

nar’ýn nûru: el hamra

Ýspanya’nýn en yüksek daðý olan Sierra Nevada’nýn eteklerindeyiz… Granada isimli þehirdeyiz... Nar anlamýna gelen ve 780 senelik Ýslâm hâkimiyetinin hüküm sürdüðü Endülüs’teki en önemli yerlerden biri burasý... Þehirde Arap mimarisi hâkim. Avrupa’dayýz diyebilmek oldukça güç. Amacýmýz, yapýmý 150 yýl süren ve Ýslâm mimarisinin ulaþabileceði en yüksek noktalardan birini temsil eden, Kýzýl Saray mânâsýndaki El Hamra’yý ziyâret… 749’da tamamlanan sarayý gezmek, yaklaþýk iki buçuk saatimizi alacak. Emevilerin yaptýrdýðý saraya dýþardan baktýðýmýzda sâdelik ve tevâzûdan baþka bir þey göremiyoruz. Son derece basit bir kapýdan girilen sarayda ilk andan itibâren içimizi gittikçe büyüyen bir hayranlýk ve haþyet duygusu sarýyor… Önce Cennet’ül Ârif isimli bahçeler karþýlýyor bizi. Yeþilin ve suyun âhenkli buluþmasý insanýn nefesini kesiyor... Avrupa, çamur ve pislik içindeyken, II. Ýsabel buraya gelmiþ. Kendisi senede iki kez yýkandýðý için titiz sayýlýyorken, buraya geldiðinde bu topraklarý alana kadar yýkanmayacaðýný ilân ederek nâmý “Kirli Ýsabel” olarak yayýlmýþ. Sarayda ise 2000’li yýllarda allayýp pullayýp bize ‘spa’ ismiyle sattýklarý hamam ve buhar odasýnýn bulunduðu bir bölüm mevcut. Duvar, sütun ve kemerlerdeki taþ oymacýlýðý ve ekseriyetle tavanlarda kullanýlmýþ ahþabýn sedef ya da fildiþiyle iç içe geçerek oluþturduðu nakýþlarýn hudutsuz zarâfet ve güzelliði, dýþardan


bakýldýðýnda görülen o tevâzuun içindeki zenginliðin yansýmasý âdetâ… Sultanýn tahtýnýn olduðu oda ise en etkilendiðim yer oldu doðrusu... Tahtýn tam arkasýnda bulunan kafesli iki pencereden tam tahtýn üstüne süzülen güneþ ýþýnlarý, týpký Allah’ýn nûrunu üstünde taþýyan kâmil insanýn bizi tüm hakikatimizle görmesi gibi, dýþarýdan içeri gireni olduðu gibi gösterirken sultanýn kendisinin görünmesine engel oluyormuþ. Böylelikle sultan, içeri giren kiþiyi, kendisi hiç görünmeden tahlil edip ondan sonra içeri alýyor ya da almýyormuþ. Zaten sarayýn içindeki salonlarýn ortak özelliði, içeriden dýþarýya bakýldýðýnda manzaranýn çok daha güzel oluþu. Dýþarýdan bakýldýðýnda ise içerideki güzellik gizli... Görebilmek için, içine girmek þart… Týpký senelerdir içine girip anlamaya çalýþtýðým Allah ilmi gibi… Odanýn tavanýna bakýnca yedi kat semânýn ve yýldýz sisteminin anlatýldýðýný görüyoruz. Ýspanyollarýn oraya gittikleri devirde Avrupa’da dünyanýn düz olduðuna inanýlýrken yaklaþýk 650 sene öncesinde Ýslâm, astronominin defterini dürmüþ bile... Bütün medeniyet, bütün ilim, sanat ve varlýk buradayken, odalarýn duvarlarýnda, sütunlarda, kemerlerde binlerce kez yazýlmýþ olan Yusuf Sûresi’nden“La Galibe Ýllâllah” (Tek Galip Allah’týr) sözleri ise Ýslâm’ýn tevâzuunu ve derinliðini sessizce yansýtan sarayýn gerçek bir saray oluþunun mührü gibi… “Bu odanýn dili olsa da konuþsa” diyor rehberimiz… Sultan Ebu Abdullah

Ýsabel’e þehrin anahtarlarýný bu odada teslim etmiþ. Amerika’yý keþfetmeden önce Ýsabel Colomb’a bu odada para ve gemi yardýmý yapmaya karar vermiþ. Ýslâm’ýn medeniyet anahtarýnýn Batýya teslim edildiði yerde yeni dünyanýn “medeniyet” sembolü olan kýtanýn keþfinin tohumu atýlmýþ. 2 Ocak 1492’de Hrýstiyanlar’ýn, “Nar’ýn taneleri gibi teker teker fethedeceðiz” dedikleri bu topraklarda aslýnda hiç de teslim olmamýþ bir medeniyetin kokusunu, suyunu ve güneþini görüyoruz bu saray sâyesinde. Suyu Allah’ýn ilminin, kokusu Allah’ýn zâtýnýn, güneþi ise Allah’ýn nûrunun hâkim olduðu ve yaþatýldýðý bir yer olduðunun göstergesi âdetâ... Saraydan çýktýðýmýz yerde, usta bir ressamýn muazzam bir eserinin yanýna acemi bir çocuðun elinden çýkmýþ gibi duran rönesans yapýtýnýn iliþtirilmiþ olmasý ise, “Tevhid Medeniyeti”ni tüm haþmetiyle temsil eden El Hamra’nýn daha güzel parlamasýný saðlýyor… Bu arada tasavvufta tevhidin sembolünün ‘nar’ olduðunu da hatýrlýyoruz. Sultanýn þehre vedâ ederken karlý daðlarýn tepesinden geri dönüp baktýðýnda gözyaþlarýna engel olamayýþý sebebiyle kendisine “Sabýka” yani “gözyaþý tepesi” denilen yere kurulmuþ olan kýzýl saraydan ayrýlýyoruz… Zihnimizde ve yüreðimizde tek bir sesle: “Lâ Fâile Ýllâllah…”


melike türkân baðlý

NEFSÝN VE NEFESÝN MÂBEDÝ


Bir mescide gireceðiz. Mescidlere ayakkabýlarýmýzý çýkararak gireriz. Ancak bu sadece temizlikle ilgili deðil. Ayakkabýlarýn çýkarýlmasý, dünyâyý ve âhireti bir yana býrakmak demek. Dünyayý ve âhireti bir kenara býrakmadan hakikati bulmanýn yolu yok. Mukaddes mekânlar da, hem dünyanýn hem de âhiretin bir yana konmasý dolayýsýyla mukaddestirler… Ayakkabýlarýmý çýkarmak üzere hazýrlanýrken fark ediyorum ki bu sefer ayakkabýlar çýkmayacak. Sýradan bir yere girer gibi gireceðiz. Rehberimiz biletlerimizi alýp geliyor: Bu da mescide giriþ için. Allah’ýn evine ayakkabýlarýmýzla ve para ödeyerek adým atacaðýz: Buruk bir giriþ… Giriþten itibâren sonsuzu tekrar eder gibi kemer ve sütunlar… Burasý Kurtuba Mescidi. Peygamber’in mescidinden mülhem, Endülüs’te Ýslâm’ýn güleryüzünün resmedildiði kutlu yerlerin baþý. Þimdi, tek kýbleyi gösteren mihrâbý parmaklýklar arkasýnda –kilitli. Cezâsýnýn dolmasýný bekleyen mahkûmlar gibi parmaklýklarýn arkasýndan mihrâba bakýyor, içimiz üþüyerek birbirimize yaklaþýp saflarýmýzý hüzün ve mahcûbiyetle sýklaþtýrýyoruz. O mihrâbýn önünde durup beþ vakti kutlu hâle getiren Peygamber’i düþünüyor, O’nu özlüyoruz. Ýdâreyi Ýspanyollarýn ele alýþýndan sonra yapýlan deðiþikliklerden biri: Mescidin orta yerinde bir kilise… Sýralarý, orgu, tütsüleri ve ikonalarýyla dört baþý mâmûr… Kenarlarda çeþitli, irili-ufaklý þapeller… Tevhidi simgeleyen bir

mimârînin, âdetâ geriye tekâmülle çokluða dönmesi ve tek kýblenin þaþmasý… Öðle vakti… Kilisenin sýralarýna oturup yönünü þaþýrmýþ bu mâbedin bugünkü hâlinin hakikatini idrak etmeye çalýþýyoruz. Burasý, bizim kendi içimiz: Teklik mâbedinin kalbine saplanmýþ bu kilise, yönünü þaþýrmýþ, kendisini süsepüse kaptýrmýþ, baþtan çýkartýcý istekleri karþýsýnda yenik düþmüþ nefsimizi anlatýyor. Kilisenin saplandýðý bu kalp ise, kendi ellerimizle ezâ ve cefâ verdiðimiz rûhumuzdur; parmaklýklarýn ardýna hapsettiðimiz, canýmýza hayat veren nefesin sâhibidir. Bir kenarda gözleri yaþlý ve boynu bükük bir hâlde, çilesinin dolacaðý, hürriyete kavuþacaðý ve baharýn yeniden baþlayacaðý hakikat mevsimini beklemektedir. Kurtuba Mescidi, kendini bu mânâyý anlatmak için fedâ etmiþ, vazifeli, büyük mâbed… Kurtuba Mescidi, hikâyesinin bedelini o hikâyedeki mânâyý idrak ederek ödememizi bekliyor; yoksa asýl arzusu, bir gün yeniden mescide çevrilerek içinde zâhirî namazlarýn kýlýnmaya baþlamasý deðildir; onun isteði, Allah’ýn, en ince sanatý, en olgunlaþmýþ mimârîyi ve en kanlý tarihi, hakikatimizi kavrayarak doðru yolu tutmamýz için yarattýðýný anlamamýzdýr. Çünkü Allah, sanatýný ve tarihi kullarýnýn ayaklarýnýn altýna sermiþ, cömert ve merhamet sahibi gerçek bir öðretmendir.


...NE HABER...

ÝKÝ AYRI KITA ÝKÝ AYRI KÜRSÜ Türk Kadýnlarý Kültür Derneði Ýstanbul Þubesi Baþkaný Cemâlnur Sargut önderliðinde ABD’ ve Çin’de kurulan Ýslâm kürsüleri eðitime devam ediyor.

ümit ceylan

Amerika Birleþik Devletleri’nde ve geleceðin büyük ekonomilerinden biri olarak gösterilen Çin Halk Cumhuriyeti’nde Ýslâm’ý ve Ýslâm Tasavvufunu öðretecek iki ayrý kürsünün kurulmasý insanlýk için dev bir adýmdýr. Özellikle ABD’deki 11 Eylül saldýrýlarýndan sonra baþlayan Ýslâm karþýtý hareketler ve dünya üzerindeki terör saldýrýlarý, Ýslâm’a bakýþý olumsuz yönde etkilemiþtir. Ýslâm, tüm bu olaylar neticesinde bir terör dini olarak gösterilmeye baþlanmýþtýr. Yýllardýr Ýslâm Tasavvufu konusunda çalýþmalar yapan ve bu alanda uluslararasý sempozyumlar düzenleyen TÜRKKAD (Türk Kadýnlarý Kültür Derneði) Ýstanbul Þubesi, bu anlayýþýn deðiþmesi için ilk önce ABD’deki North Carolina Üniversitesi’nde Kenan Rifâî Ýslâmî Araþtýrmalar Kürsüsünü kurdu ve eðitim, Temmuz 2011 tarihinde baþladý. Vahâbî Ýslâmý Yerine Gerçek Ýslâm 12 Þubat 2009’da açýlýþý yapýlan kürsünün

açýlýþý sýrasýnda yaptýðý konuþmasýnda Sargut þu sözleri söylemiþtir: ”ABD’de Vahâbî anlayýþýn finansmanýný saðladýðý Ýslâmî araþtýrmalar kürsüleri açýlmaktadýr. Kenan Rifâî Ýslâmî Araþtýrmalar Seçkin Profesörlük Kürsüsü mârifetiyle, Ýslâm ve Ýslâm Tasavvufu ile birlikte, Hz. Peygamber’in mânâsý ve onun ahlâk anlayýþý akademik yaklaþýmla anlatýlacaktýr.” Sargut, konuþmanýn devamýnda yeni ülkelerde yeni kürsülerin müjdesini de vererek 2011 yýlýnda kurulacak olan Çin’deki kürsüye atýfta bulunmuþtur. Rifâî Ýslâmî Araþtýrmalar Seçkin Profesörlük Kürsüsünün baþýna Juliana Hammer getirilmiþtir. Julianna Hammer’in kürsünün baþýna geldiði tarihten beri okuttuðu dersler þunlardýr: Ýslâm’da Kadýn ve Toplumsal Problemler, Amerika’da Ýslâm, Ýslâm’ý Tekrar Tanýtmak. 2000 yýlýndan beri North Carolina Üniversitesi’nde misafir olarak ders veren Cemâlnur Sargut’un baþkaný olduðu Türk Kadýnlarý Kültür Derneði Ýstanbul Þubesi tarafýndan Kenan Rifâî’nin Mesnevî Þerhi, Victoria Holbrook tarafýndan Ýngilizceye tercüme edilmiþtir ve eser, ABD’deki bu kürsüde okutulmaktadýr. Hz. Mevlânâ’nýn


en önemli eseri olan ve tasavvuf dünyasýnýn baþucu kitabý olarak gösterilen Mesnevî’nin Kenan Rifâî’nin yorumuyla ABD’deki öðrencilere okutulmasý, çaðýmýzda Ýslâm ve Müslüman baþlýðý altýna yer alan sorulara cevap olacaktýr. Ve Pekin Üniversitesi’nde Ýslâm dinini anlatacak ilk kürsü de eðitime baþladý Pekin Üniversitesi’ndeki kürsü de, Türk Kadýnlarý Kültür Derneði Ýstanbul Þubesi Baþkaný Cemâlnur Sargut’un da katýldýðý bir törenle 8 Kasým 2011’de açýlmýþtýr. Kürsünün kuruluþunda Pekin Üniversitesi Beþeri Ýlimler Bölümü Direktörü Prof. Tu Weiming’in de yoðun çabalarý da etkili olmuþtur. Toplantýya Türkiye Cumhuriyeti’ni temsilen Büyükelçi Murat Sâlim Esenli de katýlmýþtýr. Konfiçyüs inancý Çin’deki en yaygýn inançlardan biri Konfiçyüs inancýnýn yaygýn olduðu Çin’de bir din olarak Ýslâm’ýn ilk defa akademik seviyede öðretilecek olmasý takdîre þâyândýr. Zira Çin, hem yönetim þekliyle hem de inançlara olan tavrýyla yeniliklere mesâfeli bir ülkedir. Ancak son yýllarda yükselen ekonomisi dolayýsýyla öne çýkan bir ülke olmasýyla birlikte uzmanlar tarafýndan geleceðin en gözde ülkelerinin baþýnda gösterilmektedir. Böyle bir ülkede Ýslâmiyet’in öðretileceði bir kürsünün açýlmasýna izin verilmesi, Ýslâm’ýn evrenselliðinin altýný bir kez daha çizmektedir. Çin’de yaþayan yaklaþýk 200 milyon Müslüman halký düþündüðümüzde bu çabanýn boþa olmadýðý görülmektedir. Çin’de Kenan Rifâî Ýslâmî Araþtýrmalar

Seçkin Profesörlük Kürsüsü Kenan Rifâî Ýslâmî Araþtýrmalar Seçkin Profesörlük Kürsüsü adýný taþýyan kürsüye dünyaca ünlü tasavvuf profesörlerinden William Chittick ve eþi Sachiko Murata atanmýþtýr. Kürsü, Mart 2012’de eðitime baþlamýþtýr. William Chittick ve eþi, kürsüde "Bir Müslüman Konfiçyüsçü olan Huiru'nun Dünya Görüþü" adlý dersi vermektedirler. Dönemin ilk yarýsýnda Chittick ve sonrasýnda da Murata'nýn vereceði derste, Ýslâm düþüncesinin temel meseleleri ile Ýbn Sinâ, Ýbn Arabî ve Câmî gibi büyük mutasavvýflarýn bakýþlarýný incelenmektedir. Haftada iki saat buluþulan bu derse yaklaþýk 10-12 Çinli öðrenci devam etmektedir. Kürsü Kuruluþu Vesilesiyle Söyleyenler Bu yýlki DOST Ýslâm’a Hizmet Ödülünün sahibi olan Amerikalý profesör Bruce Lawrence, Cemâlnur Sargut’a iletilmek üzere yazdýðý mektupta þöyle diyor: “Kýymetli Cemâlnur, Ýngilizlerin dediði gibi tam hedefi hiç þaþmýyor, hep onu söylüyor. O son insân-ý kâmilin Çin’den zuhûr edeceðini ve bu bilginin de Fusûsu’l Hikem’den olduðunu söyledi. Bakýnca gördüm ki, doðru söylüyor. Bu bilgi kitabýn ikinci bölümü Þît Peygamber kýsmýnda geçiyor. Ben mübâlâða etmeden rahatlýkla söyleyebilirim ki: O kýsmý asgarî altý kere okumuþumdur, ama hiçbir zaman Çin’den bahse dikkat etmemiþim. Bundan daha da hayret verici olan þey, sadece son insân-ý kâmilin Çin’de doðacaðý mevzûu deðil, ama onun kendisinden daha önce ikiz bir kýzkardeþinin olacaðý, bu insan-ý kâmilin


baþýnýn kýz kardeþinin ayaklarýna kapanmýþ olacaðý ve onlardan sonra kimsenin doðmayacaðý. Onlardan sonra insanlar ne kadar çok evlilik hayatý sürdürürlerse sürdürsünler artýk hiçbir doðum yaþanmayacak. Bugünler kýyamet saatinden evvelki son günler olacak. Siz Þeyh-i Ekber’in bu ifâdesindeki sarsýcý îmâlar sebebiyle bir tüyle bile beni devirebilirsiniz. Ýnsan ömrünün devr-i dâiminde Pekin’deki Kenan Rifâî Kürsüsü muhtemelen son mevki olabilir. Her zaman Cemâlnur’un dostluðunun bereketinden bolca istifâde ediyorum. Cemâlnur’a, onun ululara mahsus olaðanüstü nazarý/sezgisi ve baðlantýlarý için pek çok teþekkürler.” Pekin Üniversitesi, Beþeri Bilimler Enstitüsü Direktörü Prof. Weiming Tu da kürsü ile ilgili olarak þu beyanatý vermiþtir: "…Kurumunuz TÜRKKAD Ýstanbul'un Türkiye'de, Amerika'da ve þu an Çin'de yapmakta olduðu çalýþmalara hayranlýðýmý ve takdirlerimi bir kez daha dile getirmek isterim. Kurulmakta olan bu kürsü ile Pekin Beþeri Bilimler Enstitüsü ve öðrencileri 'Ýslâm araþtýrmalarý' yaparak çalýþma alanlarýný geniþletecek ve derinleþtireceklerdir. Ben Weiming Tu, Pekin Üniversitesi adýna, bu çok kýymetli katkýnýzdan ötürü müteþekkir olduðumuzu ifade etmek isterim." olduðu Türk Kadýnlarý Kültür Derneði Ýstanbul Þubesi tarafýndan Kenan Rifâî’nin Mesnevî Þerhi, Victoria Holbrook

tarafýndan Ýngilizceye tercüme edilmiþtir ve eser, ABD’deki bu kürsüde okutulmaktadýr. Hz. Mevlânâ’nýn en önemli eseri olan ve tasavvuf dünyasýnýn baþucu kitabý olarak gösterilen Mesnevî’nin Kenan Rifâî’nin yorumuyla ABD’deki öðrencilere okutulmasý, çaðýmýzda Ýslâm ve Müslüman baþlýðý altýna yer alan sorulara cevap olacaktýr. Ve Pekin Üniversitesi’nde Ýslâm dinini anlatacak ilk kürsü de eðitime baþladý Pekin Üniversitesi’ndeki kürsü de, Türk Kadýnlarý Kültür Derneði Ýstanbul Þubesi Baþkaný Cemâlnur Sargut’un da katýldýðý bir törenle 8 Kasým 2011’de açýlmýþtýr. Kürsünün kuruluþunda Pekin Üniversitesi Beþeri Ýlimler Bölümü Direktörü Prof. Tu Weiming’in de yoðun çabalarý da etkili olmuþtur. Toplantýya Türkiye Cumhuriyeti’ni temsilen Büyükelçi Murat Sâlim Esenli de katýlmýþtýr. Konfiçyüs inancý Çin’deki en yaygýn inançlardan biri Konfiçyüs inancýnýn yaygýn olduðu Çin’de bir din olarak Ýslâm’ýn ilk defa akademik seviyede öðretilecek olmasý takdîre þâyândýr. Zira Çin, hem yönetim þekliyle hem de inançlara olan tavrýyla yeniliklere mesâfeli bir ülkedir. Ancak son yýllarda yükselen ekonomisi dolayýsýyla öne çýkan bir ülke olmasýyla birlikte uzmanlar tarafýndan geleceðin en gözde ülkelerinin baþýnda gösterilmektedir. Böyle bir ülkede Ýslâmiyet’in öðretileceði bir kürsünün açýlmasýna izin verilmesi, Ýslâm’ýn evrenselliðinin altýný bir kez daha çizmektedir. Çin’de yaþayan yaklaþýk 200 milyon Müslüman halký düþündüðümüzde bu çabanýn boþa olmadýðý görülmektedir.


Çin’de Kenan Rifâî Ýslâmî Araþtýrmalar Seçkin Profesörlük Kürsüsü Kenan Rifâî Ýslâmî Araþtýrmalar Seçkin Profesörlük Kürsüsü adýný taþýyan kürsüye dünyaca ünlü tasavvuf profesörlerinden William Chittick ve eþi Sachiko Murata atanmýþtýr. Kürsü, Mart 2012’de eðitime baþlamýþtýr. William Chittick ve eþi, kürsüde "Bir Müslüman Konfiçyüsçü olan Huiru'nun Dünya Görüþü" adlý dersi vermektedirler. Dönemin ilk yarýsýnda Chittick ve sonrasýnda da Murata'nýn vereceði derste, Ýslâm düþüncesinin temel meseleleri ile Ýbn Sinâ, Ýbn Arabî ve Câmî gibi büyük mutasavvýflarýn bakýþlarýný incelenmektedir. Haftada iki saat buluþulan bu derse yaklaþýk 10-12 Çinli öðrenci devam etmektedir. Kürsü Kuruluþu Vesilesiyle Söyleyenler Bu yýlki DOST Ýslâm’a Hizmet Ödülünün sahibi olan Amerikalý profesör Bruce Lawrence, Cemâlnur Sargut’a iletilmek üzere yazdýðý mektupta þöyle diyor: “Kýymetli Cemâlnur, Ýngilizlerin dediði gibi tam hedefi hiç þaþmýyor, hep onu söylüyor. O son insân-ý kâmilin Çin’den zuhûr edeceðini ve bu bilginin de Fusûsu’l Hikem’den olduðunu söyledi. Bakýnca gördüm ki, doðru söylüyor. Bu bilgi kitabýn ikinci bölümü Þît Peygamber kýsmýnda geçiyor. Ben mübâlâða etmeden rahatlýkla söyleyebilirim ki: O kýsmý asgarî altý kere okumuþumdur, ama hiçbir zaman Çin’den bahse dikkat etmemiþim. Bundan daha da hayret verici olan þey, sadece son insân-ý kâmilin Çin’de

doðacaðý mevzûu deðil, ama onun kendisinden daha önce ikiz bir kýzkardeþinin olacaðý, bu insan-ý kâmilin baþýnýn kýz kardeþinin ayaklarýna kapanmýþ olacaðý ve onlardan sonra kimsenin doðmayacaðý. Onlardan sonra insanlar ne kadar çok evlilik hayatý sürdürürlerse sürdürsünler artýk hiçbir doðum yaþanmayacak. Bugünler kýyamet saatinden evvelki son günler olacak. Siz Þeyh-i Ekber’in bu ifâdesindeki sarsýcý îmâlar sebebiyle bir tüyle bile beni devirebilirsiniz. Ýnsan ömrünün devr-i dâiminde Pekin’deki Kenan Rifâî Kürsüsü muhtemelen son mevki olabilir. Her zaman Cemâlnur’un dostluðunun bereketinden bolca istifâde ediyorum. Cemâlnur’a, onun ululara mahsus olaðanüstü nazarý/sezgisi ve baðlantýlarý için pek çok teþekkürler.” Pekin Üniversitesi, Beþeri Bilimler Enstitüsü Direktörü Prof. Weiming Tu da kürsü ile ilgili olarak þu beyanatý vermiþtir: "…Kurumunuz TÜRKKAD Ýstanbul'un Türkiye'de, Amerika'da ve þu an Çin'de yapmakta olduðu çalýþmalara hayranlýðýmý ve takdirlerimi bir kez daha dile getirmek isterim. Kurulmakta olan bu kürsü ile Pekin Beþeri Bilimler Enstitüsü ve öðrencileri 'Ýslâm araþtýrmalarý' yaparak çalýþma alanlarýný geniþletecek ve derinleþtireceklerdir. Ben Weiming Tu, Pekin Üniversitesi adýna, bu çok kýymetli katkýnýzdan ötürü müteþekkir olduðumuzu ifade etmek isterim."


simra develi

ÝLKBAHARIN MÂNÂSI

Ýlkbaharýn mânâsý bana mürþidimi anlatýyor. Ondaki aþký… Her yerde canlý, her yerde diri oluþunu... Her yeni þeyle canlanan Allah’ýn cemâl sýfatýný ve bizlere baharý tam anlamýyla öðreten mürþidimi… Her mürþit bir aynadýr, her mürit de mürþidinin aynasýnda kendini görür. Mürþit bizdeki kalýplarý yýkar, her þeyin deðiþeceðini bize iletir. Bir mürþid-i kâmil dâimâ Peygamberimizin omuzlarýnýn üstünde olduðu için, Peygamber Efendimiz onu taþýdýðý için içimizdeki kalýplarý yýkma hakkýna sahiptir. Týpký Hz. Ali gibi… Her insan bir nokta, her nokta ise bir kapýdýr. Hz. Ali “ben B’nin altýndaki noktayým” diyor, Hz. Peygamber de “Ben ilmin þehriyim, Ali onun kapýsýdýr” demekle ilim þehrine Ali kapýsýndan girileceðine iþaret ediyor. O hâlde bu ilmi talep eden her kiþi, kendindeki o noktayý bulup o kapýdan içeri girecektir. Ýþte o noktayý bulabilmek için mutlaka bir mürþide gerek var. Hocamýz þöyle anlatýyor: “Hz. Ali, her yerde Allah’ýn mânâsýný görmeyi, yani tevhidi bize öðretmiþtir. Tevhidin olabilmesi için de gönül evinde insanýn aþýrýlýklarýný, putlarýný, tutkularýný yok etmesi gerekir. Ýþte bu hâl insan-ý kâmilin yardýmýyla gerçekleþir. Kâmil insan, Allah’ýn mânâsý olan nûrunu


gönlümüzün içine aksettirir; o nur, kalp denen et parçasýný gönül hâline getirir ve gönül ýþýklanýnca aklý harekete geçirir. Hiçliðini idrak eden nefse itibar kalkar ve ruhla irtibat artar. Ruh aþikâr olunca, vücudu terbiye etmeye baþlar. Ýþte bu terbiye ediþ, insanýn gönlü içinde ilkbaharý uyandýrýr. Ve o zamanda huzurlu insanlar zuhûr eder.” Sözlerimizi Sultan Veled Hazretleri’nin sözleriyle baðlayalým:

O GÜNEÞE BENZER, SIRADAN ÝNSAN ÝSE TAÞA BENZER. ONUNLA OTURMAK, HER AMELDEN ÝYÝDÝR. MÜRÞÝDÝN ETEÐÝNDEN TUTAN, MEKÂNSIZLIK ÂLEMÝNDE PÂDÝÞAH OLUR ÇÜNKÜ KUÞ KANATLA, ÝNSAN HÝMMETLE UÇAR.


nefsin tavâfýn ve fâtiha’nýn yedisi

Ýkinci þavtta “Kâdir” ismini zikrederiz. Bu þavtta Allah’a “beni dirilttin; kudretin ve kuvvetinle diriliðimi tut ki geçmesin, beni koru” diye niyâz ederiz. Çünkü bizde idrak baþlasa dahi, Allah kuvvet ve kudreti ile bizi desteklemezse kalýcý olmaz. Yani burasý aslýnda kiþinin hiçliðini tekrarladýðý ve kudreti olana sýðýndýðý yerdir. Nefsin ikinci mertebesi olan nefs-i levvâme de bu mânâya iþaret eder. Tövbe eden nefis, hem kendi eksiðini gören, hem de eksiðini tamamlama kudretine sahip bir varlýk olduðunu bilerek ona sýðýnan nefistir. Fâtihâ Sûresi’nin ikinci âyetinde de hamdýn Allah’a mahsus olduðu zikredilir. Yani bütün varlýklar, bir varlýk olarak âlemde ortaya çýkmalarýna karþýlýk, aslýnda kendi varlýklarýnýn onun varlýðý ile kaim olabileceðini bilerek, övülmenin ancak âciz olmayan, eksik olmayan bir kudrete ait olabileceðini hep birlikte ifade ederler.

Nefsin ilk mertebesi olan nefs-i emmâre de kiþinin ölü olduðu mertebedir. Çünkü idrak henüz baþlamamýþtýr.

Tavâfýn üçüncü þavtýnda Allah’a, “Âlim” ismi ile niyâz ederiz. Burada “Bendeki ilmini, ismini ortaya çýkar” deriz. Çünkü Ýslâm tasavvufuna göre kiþideki ilim, Allah’ýn ondaki ismidir. Allah’ýn ilmi varlýklarda isim ve sýfat olarak vücûd bulur.

yavuz celep

Tavâfýn ilk þavtýnda “Hayy” ismini zikrederiz. Yani Allah’a ilk olarak “beni dirilt” diye niyâz ederiz. “Ölü olan vücutlarýmýzý diri hâle geçir” diyerek niyâz ederiz. Buradaki dirilikten maksat idraktir. Çünkü insan, Allah ile iliþkisi ölçüsünce diridir. Allah’ýn yaradýlmýþ her þey üzerindeki hakký idrak edildikçe, kiþideki dirilik artar.

Fâtihâ Sûresi’nde ise ilk âyet Besmele’dir. Besmele bir sûrenin baþlangýcý, giriþi, bir anlamda o yerin kapýsýdýr. Týpký Hayy ismi ile idrak baþlayýnca hakîkat kapýlarýnýn açýlmasý gibi, ancak Besmele’den geçtikten sonra sûrenin bütün hakîkatlerine vâsýl olunur. Yani Besmele ile dirilmeden hiç bir yere varýlamaz.

Bu þavtýn nefsin üçüncü mertebesi olan nefs-i mülhime ile benzerliði ise þöyledir: Kendi ayýbýný görüp hâlini düzeltmeye gayret eden nefis Allah’tan ilham almaya baþlar. Bu demektir ki Allah onda ilmini canlandýrýr, yani onu kendi hakikatine,


ismine doðru yönlendirir. Bundan dolayýdýr ki bu mertebedeki kiþi, farkýna varmaya baþladýðý ismin güzelliðinin bazen Allah’tan bazen kendisinden olduðunu düþünerek þüphe içinde yoluna devam eder. Fâtihâ Sûresi’nin üçüncü âyetinde Rahman ve Rahim isimleri zikredilir. Her iki isim de rahmete iþaret eder. Ýbnü’l Arabî Hazretleri, eserlerinde rahmet kelimesini varolma anlamýnda kullanmýþtýr. Buna göre âyette Allah’ýn varediciliðine iþaret edilir. Var olmak, Allah’ýn varlýktaki isminin (ilminin) ve hükmünün aktifleþmesi, o varlýðýn kendisindeki potansiyele uygun bir varoluþ biçimi sergilemesi demektir. Yani her yokluk, Allah’ýn, ilham ile onda ilmini (ismini) ortaya çýkarmasý neticesinde varlýk hâline gelir. Dördüncü þavt Allah’ýn “Mürîd” isminin zikredildiði þavttýr. Dönerken “Allah’ým beni/bende irâde et, beni zabt u rabt altýna al ki artýk aþýrýlýklarým yok olsun” diye niyâz ederiz. Aslýnda burada irâde ismi ile emîn olma vasfý da anýlmýþ olur. Çünkü, ancak içinde bulunduðu durumdan emîn olan kimse irâdesini kullanma konusunda yetki sahibidir. Yani bu þavtta dönerken “beni emîn kýl” diyerek de niyâz etmiþ oluruz. Nefis mertebelerinden nefs-i mutmainnede ise, her baktýðýnda Allah’a ait bir iz görebilme kabiliyeti vesilesi ile kendisinden ve Allah’ýndan emîn olma hâli vardýr. Bunun için mutmain olmuþ nefis, huzursuzluk ve þüphe konusunda kendisini irâde edebilen nefistir.

Fâtihâ Sûresi’nde ise dördüncü âyet “din gününün sâhibi” ifadesini içerir. Tasavvuf ehli, bu dünyada âhireti yaþadýðý için her an kendisini hesaba çeker ve her yaptýðýný da bu bilinç ile yapma gayreti gösterir. Onlara göre gün diye birþey yoktur, an ve her anda tecellî eden Allah vardýr. Ve her anlarý Hakk ile birlikte, Hakk’tadýr. Böylelikle cüz’î irâdeleri de her an yeniden tecelli eden Hakk’ýn emniyeti altýndadýr. Tavafýn beþinci þavtýnda Allah’tan “Basîr” ismi ile görme kabiliyeti isteriz. “Ancak seninle göreyim, sen, görmem gereken hakîkat ne ise onu göster” diye niyâz ederiz. Hakk nazarý ile bakan kiþi, baktýðý her iþte O’nu gördüðü için hiçbir þeye itiraz etmez. Herþeyde O’nun eserini gördüðü için herþeyden râzý olur. Nefsin beþinci mertebesi de Râzýye mertebesidir ki, herþeyden razý olan nefsin mertebesidir. Fâtihâ Sûresi’nin beþinci âyeti ise, her yerde Hakk’ý gören bir gözün, Halk içinde Hakk ile münâsebetini anlatýr. O halk içinde halk gibi yaþar ve Hakk’ýn birer numunesi olmalarý sebebi ile onlardan razý olur. Fakat tüm varlýðýyla ibadeti, kulluðu, niyâzý ancak ve ancak Allah’adýr. Altýncý þavtta “Semî” ismi ile, “Allah’ým seninle duyayým, boþ söz ve dedikodu duymayayým” niyâzý ile döneriz. Nefs-i mardiye mertebesi de “Gören gözün, iþiten kulaðýn ben olurum” hadisinin gerçekleþtiði mertebedir. Fâtihâ Sûresi’nin altýncý âyetinde þöyle buyurulur; “Bize doðru yolu göster.” Kul


hangi mertebede, hangi isme mazhar olursa olsun Allah’ýn yol göstericiliði olmadan hiçbir inisiyatif kullanamaz. Bir yola girmek, bulmak ise dinlemekle baþlar. Mesela Hz. Peygamber’e peygamberlik vahyi dinletilmiþtir. Hz. Mevlânâ da Mesnevî’ye “Dinle!” diye baþlamýþlardýr. Hep deriz ya, kulaktan kalbe giden bir yol vardýr diye; dinlemek, bir þeyi kalbe göndererek kalp gözü tarafýndan görülmesini saðlamaktýr. Yani bir anlamda, Allah bize doðru yolu kulaðýmýz ile gösterir demek de yerindedir.

yavuz celep

Yedinci þavt artýk “sen benden konuþ” diyerek tavafý sonlandýrdýðýmýz þavttýr. Konuþmaktan kasýt ise kiþinin kendisinden zuhur edecek bütün fiillerdir. Aslýnda buraya kadarki sýfatlar daha edilgen iken, kelâm (konuþma) sýfatý ile etken bir hâl ortaya çýkmýþ olur. Ýlk altý sýfat kiþinin Hak’ta fâni olduðu fenâ makamýný yansýtýrken, son sýfat olan kelâm sýfatý geri dönme ve harekete geçme olan bekâ makamýný yansýtýr. Nitekim nefsin yedinci mertebesi olan nefs-i safiye de bekâ makamýný, Peygamber’in makamý olan Ay makamýný temsil etmektedir. Yani yedinci þavtta “Tavafýmý yaptým fakat senin emrin ile halkýn içine geri döneceðim, bundan sonra benden konuþan (hareket eden, iþ yapan, tasarruf sahibi olan) sen ol” diye niyâz edilir. Bu mânâlarýn Fâtihâ Sûresi’nin son âyeti ile olan benzerliði hakkýnda elbette çok þey söylenebilir. Fakat beni en çok etkileyen þudur; son âyette

“lûtuf ve ikramda bulunduðun kimselerin yoluna ilet; gazaba uðramýþlarýn ve sapmýþlarýn yoluna deðil” ifadesi geçmektedir. Ýki zýt nokta bir âyette anýlmýþtýr. Sanki son noktada zýtlar birlenmiþtir. Sanki tavâfýn yedinci þavtýnda ve nefsin yedinci mertebesinde tüm zýtlarý ve farklýlýklarý birledikten sonra bekâya dönen kiþinin makamýný yansýtmaktadýr.


hüseyin gökhan

BESMELEDEKÝ SIR

Zannettiðiniz gibi deðil. Böyle bir köþede, hele de fakir gibi çaylak bir müellif tarafýndan bu büyük sýrrýn açýklanmayacaðý muhakkak. Elmalýlý Hamdi Yazýr, ünlü Kur’an tefsirinde, sadece ilmî yönünün bir bölümünün açýklamasýný onlarca sayfada yapmýþ. “Be” sýrrýný Hz. Mevlânâ’nýn Mesnevî’sindeki “biþnev” yani “dinle” sözünden yola çýkarak Efendim Hz. Ken’an Rifâî Mesnevî Þerhi’nde tafsilâtlandýrmýþ. Her ne kadar bizim anlayacaðýmýz bir lisana indirgemiþ olsa da benim anlayýþým çok çok bu sýrrýn gölgesinin kenarlarýnda geziniyordur. Gel gelelim bunda bir acz hissetmiyorum. Çünkü çok þükür -ve inþaallah- bir kulum. Kul ise eksiktir. Ýnsân-ý kâmiller dahî “pürhatâyýz, pürgünâhýz” diyorlarsa, bizim tekâmülün neresinde olduðumuz îzahtan varestedir. Bu sebeple besmele sýrrýný bilmemekten bir sýkýntý duymuyorum ama onu yeterince sýk ve hissederek kullanamadýðýma üzülüyorum. Oysa besmele bir müslümanýn en büyük þiarlarýndan biridir. Onu diðerlerinden farklý kýlar. Müslüman, sabah yataðýndan besmeleyle kalkar, akþam yataðýna besmeleyle girer. Emniyet kemerini baðlamadan önce besmele dilindedir. Yola düzülürken, dükkânýný açarken, yemeðini yerken hep besmeleyle baþlar. Tevbe Sûresi hariç, Allah’ýn âyetini aðzýna almadan ilk sözüdür besmele. Anne, çocuðuna süt vermeden önce besmele çeker; hem kendisi için, hem bebesine daha kundakta bu mânâyý telkin etmek için… Allah rýzâsýna uygun olmayan bir iþe koyulursa, ilk uyarýyý ona “besmele” verir: Dil, o sýrra lâyýk olmaz bu hâllerde. Bu sâyede müslüman boþ iþlerden uzak kalýr. Besmele istikamet sahibi olabilmek için mükemmel bir araçtýr. Besmele vücuttur. Hiç olduðunu idrâke gayret edenin sýrtýna giydirilen kaftandýr. Bu kaftan ile her yere girilemez. O kaftan Allah’tan emânettir ve size onu giyerek gittiðiniz yerler için hesap sorar. Besmele çok da mütevâzýdýr. Kocaman bir baraj açýlýþýnda da, ayakkabýlarýmýzý giyerken de hep aynýdýr, kibirden uzak… Bu alçakgönüllülüðünün ardýnda ise Hz. Allah’ýn (c.c.) ism-i celâlini, Rahmân ve Rahîm isimlerini saklar. Bu yükün azametinin farkýna varsak herhâlde Peygamber Efendimizin buyurduklarý gibi “Allah! Allah!” deyip daðlara kaçardýk. Söylemeden önce gözyaþlarýna boðulur, korkudan dillerimiz tutulurdu… Belki sýrf bu sebeple cehâlet dahî Allah’ýn bize verdiði büyük nimetler arasýndadýr. Besmele hep iþin baþýnda söylenir. Besmele ile baþlanan iþin sonu da ancak “Elhamdülillah”dýr. Bu ikisinin arasýnda yaþayabilene ne mutlu!


HÝKÂYE

KAYITSIZ

arzu eylül yalçýnkaya

Biraz yalnýz kalmak istiyordu. Çok deðil, biraz. Bir müddet, belki bir an. Ah, o âný bir yakalayabilse. Aslýnda bu, zamanla da ilgili deðildi. Aradýðý, sâdece fiziksel þartlarla îzah edilemeyecek bir keyfiyetti. Yalnýz kalmalý. Mutlak mânâda yalnýzlýk. Belki asýl kelime, özgürlük. Bütün kayýtlarýndan kurtulmalý. Üzerine yük olan þeylerden, iþlerden, dünyâ döndükçe her yýl omuzlarýna tevdî edilen vazifelerden. Biraz yalnýz kalmalý. Kendisiyle olmalý. Kendisine dönmeli: Ýçine, özüne.. Hayýr, öyle de deðil. Baþka bir þey. Belki dünyaya uzanarak onu dört yandan sarmýþ olan bütün dal ve budaklarýný unutup kendi hâline býrakarak, tâ en baþa, köklerine, tohumuna, topraðýna, aslýna dönmeliydi. Etrâfýna örülmüþ, içine doðduðu bu yorucu çokluk âlemini bir müddet býrakarak birliðe karýþmalýydý. Dönmeliydi ama nasýl? Gönlünde duyduðu bu davetkâr sesin peþinden gidecek zihnî bir uyanýklýk hâli bile ona yorucu geliyordu. Hayatý devamlý ciddiye almak, devamlý asýlmak, her alanda mükemmel olmak ve kontrolü elinde tutmak çabasý onu genç yaþta yormuþ, yýpratmýþ ve itiraf etmeli ki biraz tembelleþtirmiþti. Aslýna dönmeli, özüne gitmeli, tamam. Ama gelgelelim tembellik denen þeyin pençesinden bir türlü kurtulamýyordu. Aklý bin parçaya

bölünmüþ ve sonunda bu parçalarýn peþini býrakmýþtý. Vücûdu ise tembellik ediyor; dik durmakta bile zorlanarak yarý dolu bir patates çuvalý gibi oturduðu koltukta bir saða bir sola eðiliyordu. Býrakalým gönlünden geçen bu köklere gitme çaðrýsýný, baharla tazelenmiþ topraðýn çaðrýsýna bile günlerdir kulaklarýný týkýyordu. Sabah pencereden içeri dolan iðdelerin, ýhlamurlarýn, taze otlarýn kokusu onu ancak verandaya kadar çekmeye yetmiþti. Sonrasý, mâlûm. Sanki ayaklarýnda bir aðýrlýk varmýþ, sanki ev hapsindeymiþ ve bahçe kapýsýndan çýkmasý yasakmýþ gibi oradan uzaklara bakýyor ve derin bir nefes alýp tekrar içeri giriyordu. Sanki geride býrakacaðý ev iþleri, eþi, kýzý, oðlu, kedisi, köpeði, bütün gün karþýsýnda oturup proje çizdiði bilgisayarý, ama istisnâsýz hepsi birlik olup o yürüyüþe çýkmak istediðinde önüne görünmez bir set oluþturuyor, hattâ göðsünün üzerine çöküp onu hareket etmekten âciz bir kütleye dönüþtürüyor, hantallaþtýrýyor ve oracýða yýðýlýp kalmaktan korkarak can havliyle kendisini baþladýðý yere, verandanýn güvenli sýnýrlarýna dönmeye mecbur ediyorlardý. Oysa hayâlinde herþey çok kolaydý. Orada zinde ve çevikti. Önünde hiçbir engel yoktu. Bir sýçrayýþta yýllanmýþ bir çýnarýn gövdesini aþarak ulaþabileceði en yüksek dallardan birine çýkabilir, herkesten uzak, tenhâ bir köþede mehtâbý seyredebilir, Yunan tanrýlarýndan arta kalan son bir-iki daðýn zirvesine oturup orada halkýn


çokluðundan ve gürültüsünden uzak bir hayat sürebilirdi. Evet, herþey mümkün. Son düþünce hoþuna gitmedi. Tanrý olmanýn –velev ki alçak bir tepeyi bile kendine mesken tutmuþ olsunsorumluluklarý büyüktü. Bütün vâdi halkýnýn derdinden, tasasýndan, duâsýndan, dileðinden, þükründen, özründen bir an rahat yüzü görmek mümkün olmayabilirdi. Ne de olsa halk demek, çokluk, kalabalýk, uðultu, gürültü, hareket, fesat, zýtlýk, kavga, savaþ ve kan demekti. Vazgeçti. Daðlar, tanrýlarýn olmalý, o yalnýz kalabileceði baþka yerler düþlemeliydi. Oturduðu yerde biraz toparlanmaya çalýþtý, ne yapsa boþtu. Oturduðu þezlong, çýrpýndýkça dibine çeken bir bataklýk gibi onu daha da aþaðýya çekiyor, bir türlü doðrulamýyordu. Hiç olmazsa âdeti üzere, saða doðru meylederek elini baþýnýn altýna koydu ve çok geçmeden tenhâ bir köþe arayýþý içerisinde uykuya teslim oldu. Þimdi düþünde uçsuz bucaksýz bir çöldeydi. Ýstediði gibi yalnýz, yapayalnýz… Ufukta kum tepelerinden baþka bir þey görünmüyor. Ne bir ot, ne bir aðaç ve ne bir bir gölge. Hattâ bu çölde bir kum tanesi bile yok. O nasýl þey, ayaklarýnýn altýnda sonsuza uzanan bir çöl var, fakat kum yok. Bunu çabucak kabulleniyor. Burasý kumsuz bir çöldür. Ya hava? Hava sýcak mý? Deðil. Tuhaflýklar kendi içinde tutarlýlýk arzederek devam ediyor. Bu çölde hava sýcak deðil, çünkü hava da yok. Olabilir. Zaten kumsuz çöllerde hava da olmaz. Bunu rüyâsýnýn dünyasýndaki

herkes bilir. Fakat onlar -halk, çokluk, kavga, zýtlýk, hareket ve diðerleri- þimdi burada deðiller. O yalnýz, bir baþýna. Issýz ve kumsuz ve sýcak olmayan, havadan ve atmosferin herhangi bir tabakasýyla iliþkili olmaktan tenzih edilmiþ bu kuytuda nihâyet yapayalnýz. Yürüyor bir müddet. Ne kadar, bilmiyor. Bu çölde zaman yok. Yokmuþ, hiç olmamýþ, gerek duyulmamýþ. Neden duyulsun ki, zaten burada kum da yok, kum fýrtýnasý da... Çölde kum fýrtýnasý olmayýnca “yarým saattir kum fýrtýnasý var” demeyi gerektirecek bir durum olmayýnca, bunu diyecek biri olmayýnca, kum saati olmayýnca, saati sayacak biri olmayýnca burada zaman da olmaz. Zaten yokmuþ. Bütün unsurlarýný çabucak kavradýðý çölde ilerliyor; bir miktar. Ne kadar bilmiyor. Burada mesâfe de yok. Yokmuþ. Hiç olmamýþ. Neden olsun ki, zaten bu çölde yürüyecek biri de yok. Çölde yürüyecek biri olmayýnca, buradan oraya ve oradan þuraya gidecek bir yolcu olmayýnca mesâfe de olmaz. Mesâfe olmayýnca, orasý burasýdýr ve þurasý da iþte buradadýr. Her yer iþte burada, bastýðý yerde, tam ayaðýnýn altýndadýr. Bu fikirle baþýný önüne eðiyor, sâfiyet içinde ayaðýný görmeyi beklerken ve onun yerine baktýðý –yegâne- yerde gördüðü sadece zifirî karanlýk oluyor… Ve kumsuz ve mekânsýz ve zamansýz ve ýssýz çöl, o karanlýkta, ayaðýnýn altýnda kayboluyor. Þimdi istediði gibi, hep gönlünden geçtiði


HÝKÂYE

gibi yalnýz kendisi, sýrf yalnýzlýðý var. Kendisini duyuyor. Var olduðunu, birliðini. Bir vücûdu var muhakkak ama eli yok, ayaðý yok, dili yok, dudaðý yok. Ama var, orada. Kendisinde bir varlýk ama hiç bir kayýtla kayýtlanmýþ deðil. Þekil, tür, unsur, mantýk kaideleri ve ötekiler, bildiði ve tanýdýðý þeyler... Yoklar.

arzu eylül yalçýnkaya

Saf can, saf ruh. Saf birlik. Baþka bir þey yok. Bütün kalabalýðý, zýtlýðý, zýt renkleri, kavgasý, gürültüsü ve formlarýyla çokluk denilen âlem, bu karanlýkta tek bir þey oluyor: Her þeyi yiyip yok eden kuzgûnî bir siyâhîlikte yitip gidiyor. O kadar ki, yokluklarý dahî yok. Kendisini duymaya çalýþýyor, kim olduðunu. Baðýntýlarýndan kurtulduðunda, vücûdundan, vücûdun gereklerinden ve iliþkili olduðu çokluk dünyasýndan koptuðunda hâlâ bir þekilde var olduðunu hissetmek ona çok farklý geliyor. Fakat bu nasýl mümkün olur? Hâlâ bunun mümkün olamayacaðýný düþünen bir tarafý var. Ancak bu ikilik de çok sürmüyor. Denize karýþan bir su birikintisi gibi, düþünce kýrýntýlarý da kendisine karýþýp gidiyor. Artýk yalnýzca kendisi var. Var olduðunu duyuyor: Vücutsuz bir varlýk. Sýrf varlýk. Onu nasýl anlatmalý? Öyle ki var ama hiçbir kayýtla sýnýrlanmadýðý ve hiçbir sûretle yüz göstermediði için kendisini tanýyamýyor, tanýmlayamýyor. Varlýðýnýn bütün fazlalýklarýndan kurtulduðunda o vakit hiçliðini ve yokluðunu duyuyor.

Hâtiften bir ses duyuluyor: Çokluk yok Yalnýz O Var (dýr) Baþucunda duran cep telefonunun alarm sesiyle uyanýyor. Þu mekanik, cýlýz sesin insaný bir baþka boyuttan geri getirebilmesindeki güce, þaþkýnlýk ve hattâ biraz da hayranlýkla teslim olarak bir süre alarm sesini dinliyor. Bu ses, onu ruh âleminden çekip süratle madde ve çokluk dünyasýna atýyor. Alarmý kapatýyor ve hiç tereddüt etmeden kalkýyor. Az önce doðmuþ, az önce kendisine bir sûret ve yorgunluk görmemiþ bir vücud lûtfedilmiþ gibi zinde. Bahçe kapýsýna yöneliyor. Önüne çýkan görünmez aðýrlýklar yine oradalar fakat sanki bu defa reverans yaparak ona yol veriyor. Aralýk duran kapýdan usulca süzülüyor. Görünüþte var; hakikatte ise yoktan ibâret olduðunu sezdiði çokluk dünyasýnda, orada yalnýzca zýtlýk ve kavgayý deðil, fakat zýtlarýn âhenkli birliðini görmek ümidiyle kýsa bir yürüyüþe çýkýyor. Çok deðil; beþ-on dakika… Sonra dönüp akþam için ocaða yemeði koyacak.


Saf can, saf ruh. Saf birlik. Baþka bir þey yok. Bütün kalabalýðý, zýtlýðý, zýt renkleri, kavgasý, gürültüsü ve formlarýyla çokluk denilen âlem, bu karanlýkta tek bir þey oluyor: Her þeyi yiyip yok eden kuzgûnî bir siyâhîlikte yitip gidiyor.


SELÂMÝÇEÞMELÝYÂKUBÝ BABA

nefes alan tarifler

karadut çilek tatlýsý


Karadut ve Çilek Tatlýsý Malzemeler: 2 kiþilik: 1 çay fincaný çilek 1,5 çay fincaný karadut 4 top kavunlu ya da mangolu dondurma Hazýrlanýþý: Süslemek için malzemelerden biraz ayýrdýktan sonra kalan tüm malzemeyi blender ile karýþtýrýp üzerini taze karadut, çilek ve bir top dondurma ile süsleyin. Âfiyet olsun.


görüþmek üzere...

yorum ve önerileriniz için h e r n e f e s d e r g i s i @ g m a i l . c o m


Her Nefes - Nisan 2012 / Bahar