Issuu on Google+

OCAK 2012

28.sayý

Tasavvuf Kültürü Dergisi

çin


editörden Sevgili Her Nefes Dostlarýmýz, Bu sayýmýz diðer sayýlarýmýzdan tamamen farklý...Bu sayýmýz Hz. Peygamberin “Ýlim Çin’de de olsa gidip alýnýz” hadis-i þerîfi gereði ve Ýbn Arabi Hazretleri’nin Fusûs’ül Hikem kitabýnda bahsettiði “Son insân-ý kâmil Çin’den gelecektir” sözlerinin hayata geçiþine þâhitlik etme lûtfuna erdiðimiz bir hâdiseyi konu ediyor... Olmazmýþ gibi görünenin, aslýnda Allah isterse ne kadar kolay olduðunu anlatan bir seyahat öyküsü sunuyoruz sizlere... Dilimiz döndüðünce, kalemimiz el verdiðince, sizlerle bir hâdisenin oluþunu paylaþmayý deniyoruz. Elbette kusurlarýmýzýn hoþgörülmesi dileðiyle... Bu sayýda sizleri, bizlerle beraber Pekin Üniversitesi’nde bir Ýslâm kürsüsü kuruluþu hikâyesine þâhit edelim istedik. Bu seyahate katýlan dostlarýmýzdan, Pekin’e gitmeden önce ne hayal ettiklerini, neler hissettiklerini ve gittiklerinde ne yaþadýklarýný paylaþmalarýný istedik. Ulaþabildiðimiz dostlarýmýz bizlerle gönüllerini, görüþlerini ve hissettiklerini paylaþtýlar. Ýþte Her Nefes 2012 Ocak sayýsý böyle hazýrlandý.... Umarýz bu þekilde siz gönül dostlarýmýzla beraber bu geziye katýlmanýn heyecaný ve memnuniyetini tekrar tekrar yaþayabiliriz...Yeni senenin sizler ve bizler için; yepyeni, çok hayýrlý, nice baþlangýçlara, açýlýþlara, güzel hâdiselere vesile olmasý dileðiyle.... Her Nefes’in yeni sayýsýna hoþ geldiniz! Yosun Mater


Sohbetler’den... Hocamýz sofrada, damadý Doktor Ziyâ Cemâl Bey'e, Fener Rum Mektebi muallimlerinden Hâmî Bey ismindeki bir zat ile yapmýþ oldu¬ðu bir konuþmayý anlatýyordu. Birkaç dil bilen ve okumaktan çok hoþ¬lanan bu kimsenin ilmî tedkikleri olduðunu, bilhassa Ýslâm dîni hak¬kýnda yaptýðý araþtýrma ve tercümeleri Avrupa'ya göndermekte bulun¬duðunu söyledikten sonra, Çin târih ve medeniyeti hakkýndaki tedkikleri neticesi, bu milletin, binlerce sene evvelden beri târihî vak'alarý gü¬nü gününe kayýt ve muhâfaza ettiklerini de söylemiþ. Bu kitâbelerin bi¬rinde “Semâvî bir hâdise oldu. Kamer süzüldü ve iki parça oldu” diye kaydedilmiþ bulunduðunu, vak'anýn zamanýný tedkik edince de Asr-ý Saâdet'te olan þakk-ý kamer, ayýn ikiye bölünme hâdisesinin târihiyle tamâmý tamâmýna karþýlaþtýðýný söylemiþ. "Ben de dedim ki: Resûlullah Efendimiz buyuruyor ki; Ýlmi Çin'de bile olsa arayýnýz." Güzîde Hanýmefendi: -Demek ki bu hadîs-i þerif bunun için söylenmiþ. "Yine dedim ki bir Ýngiliz astronom da tedkiklerinden bahsede¬rek, bir zamanlar ayýn iki parça olduðunu tesbit ettiðini, bunun olsa olsa müslümanlarýn iddia ettikleri þakk-ý kamer hâdisesinden ileri geldi¬ðini söylemektedir. Hâmî Bey, evet, dedi. Ýngilizlerin Ýslâmiyet hakkýnda ilmî tedkikler yapmakta olduklarýný ve her gün fevc fevc Ýslâm'ý kabul edenler bu¬lunduðunu, hattâ Lordlar Kamarasý'nda bir müslüman âzâ grubu oldu¬ðunu sözlerine ilâve edip Ýstanbul'da da bir ay zarfýnda üç yüz yirmi beþ kiþinin müslüman olduðunu söyledi. Ne hoþ nasibi ve ne güzel meþgalesi olan bir zat!" (Kenân Rifâî, Sohbetler, Kubbealtý Neþriyatý, Ýstanbul 2000, s. 302).


***** "Bir vâiz, cemâate þöyle demiþ: Biz oruç tutanlara, bâzý kimseler hayvan diyorlarmýþ. Hâlbuki hayvan ona derler ki, önüne ne koyarsan yer. Ancak elini kolunu baðlarsan yiyemez. Ýnsan ise bunun zýddýdýr. Her þey önündedir ve eli kolu da baðlý deðildir. Fakat oruçlu olduðu için yemez. Sonra vâiz efendi, orucun mânevî faydalarýný anlatmýþ. Vâizin þu târifi ile yeni bir þey öðrendim diye seviniyorum. Bir þey öðrenince sevinirim. Bende ilmin doksan dokuzu olup biri âleme daðýlmýþ bulunsa onu da bulmak için Çin'e kadar gitmek isterim. Hoca efendinin þu tasviri bana yeni bir þey öðrettiði için çok memnun oldum." (Kenân Rifâî, Sohbetler, Kubbealtý Neþriyatý, Ýstanbul 2000, s. 391)

***** Dünyâya gelmekten maksat rûhu kemâle erdirmek, kâmil insaný bulmaktýr. Ýlmi burada bulamadýnsa Çin’e kadar gideceksin. Bu hususta mâzeret makbul deðildir. Çünkü dünyâya gelmekten maksat budur. Benim evlâdým, âilem var; onlar ile meþgul olmam, onlar için çalýþmam lâzýmdýr da desen yine mâzeretin makbul olamaz. Evlâdýn ve âilen olduðu için yemek yemiyor musun? Þu hâlde rûhunun gýdâsý için de çalýþman, onu aç býrakmaman lâzým. (Kenân Rifâî, Sohbetler, Kubbealtý Neþriyatý, Ýstanbul 2009, s. 549)


füsûs-ül hikem’de çin “Bu insan türünde doðacak son kiþi kadem-i Þit üzerinde bulunur ve onun sýrlarýnýn taþýyýcýsýdýr. Ondan sonra, bu türden doðacak kiþi yoktur. Binâenaleyh o, hatem-i evlâddýr. Onunla beraber kýz kardeþi doðar. Ondan, evvel çýkar ve kendisi, baþý onun iki ayaðýnýn yanýnda olduðu hâlde, kýzkardeþinden sonra çýkar. Bu çocuðun doðumu Çin’de olur. Dili de, þehrinin dilidir. Erkek ve kadýnda kýsýrlýk sârî olur. Binâenaleyh, onlarda doðum olmayan nikâh artar. Çocuk onlarý Allâh’a dâvet eder, kendisine icâbet edilmez.”

Hz. Pîr’in bu ifâdesi ile tasavvufî yorumu hatem sýrrýný zikretmiþtir. Yani ahâdiyetle baþlayan yaradýlýþ, vahdâniyeti temsil eden Þit makamýyla biter. Baþý Þit, sonu Þit olan bu tecellîde mânâ, sûret, sýfat ve hüküm açýsýndan tamamlanmýþ demektir. Bu da hatem hâlidir. Son doðacak çocuðun Çin’de doðmasý, vücud içerisinde en doðuda olan rûhun tecellîsi demektir. “Ýlim Çin’de dahî olsa arayýnýz” hadisi bu mânâya bir baþka delildir. Vücutta ruh hâkim olunca, insan kemâl noktasýna ulaþýr. Bu hâlin zuhûru ancak o kiþinin isminin hakîkatine ulaþmasý, yani sýrrýnýn âþikâr olmasý anlamýndadýr. Lisânýnýn doðu lisâný olmasý, aklý küllî dereceden konuþarak hikmet söylediðindendir. Kýz kardeþi ile birlikte doðmasý bu zuhûrâtýn, nefsi içinde olduðunun delîlidir. Baþýnýn ayaklarýnda olmasý, hatem seviyesinde bile zaman zaman nefsin tabiatýnýn, vücuttaki hâkimiyetin gösterir. Hz. Peygamber’in Hz. Ayþe’ye “Elin kýrýlsýn ya Ayþe” deyiþi ve söylediðini hatýrladýðýnda “Ya Rabbi, çok þükür kulum ve hatâ yapýyorum” deyiþi buna delildir.


cemâlnur sargut Erkek ve kadýnlarýn kýsýrlaþmasý, hatem oluþun ve bu mânânýn tekrar zuhûr etmeyeceðine iþâret eder. Yâhut bu derecede, akl-ý küllün o devirde tecellî etmeyeceðine delildir. Böylece her devir, bir kutupla idâre olunur. Çocuða biât etmeyenler hayvânî güçlerdir. Görülüyor ki, bu bölüm iki mânâ taþýr. Vücutta kemâl zuhûr ettikten sonra, yani vahdâniyet idrak edildiðinde, o vücut ârif olup nefsin emmâre güçleri, bu ârif vücûdun içinde vücuttan bîhaber hâlde kalýrlar. Bu noktada kemâl en yüksek mertebeden zuhûr ettiðinden, istiab kemâl derecesini bulur, mâhiyetin kabûlü sona erer, yani istîdatlarý dolar ama kabiliyetleri sonsuzdur. Ayný mânâyý genel açýdan incelersek, Kur’ân-ý Kerîm’de anlatýlan kýyâmet hâlini görürüz. Velâyetin sona eriþinin, bu kýyâmet olduðunu ve en güzel delîlinin de kâmile itibârýn azalýþý ve ahlâksýzlýðýn artýþý olduðunu görürüz. Böylece veled-i kalbler doðmaz, nefsin arzu ve istekleri artar ve kâmilin soyu tükendiðinde, dünyâ yok olacak demektir. (Cemâlnur Sargut, Hz. Þit -Fusûs’ul Hikem Çalýþmalarý. Nefes Yayýnlarý, Ýstanbul, 2011. s. 271-273).


söyleþi Müge Doðan:Hocam geçtiðimiz ay Pekin Üniversitesi’nde bir Ýslâm kürsüsü kurmak uzere Çin'e gittiðinizi biliyoruz. Sizden bu seyahatinizden bahsetmenizi rica edeceðim… Cemâlnur Sargut: Muazzam bir seyahatten döndük. Benim hayatýmýn en mühim seyahatiydi. Bugüne kadar yaptýðým iþlerin en önemlisiydi. Çünkü ateist bir ülkede, bir Ýslâm kürsüsü açmanýn ne kadar önemli olduðunu size anlatamam. Tabii bu benim gibi birinin akýl edeceði bir þey deðil,; bu Allah’ýn bize bir lûtfu. Çok muazzam bir açýlýþla karþýlandýk. Pekin Üniversitesi,bölge birincilerini kabul eden, Asya’nýn en iyi üniversitesi. Çok önemli ve büyük bir üniversite. Ýçerisinde muazzam yapýlarýn ve binalarýn var olduðu bölgede, birçok yere açýlýþ için “Kenan Rifai Distinguished Professorship” yazýlmýþtý. Müge Doðan: Hocam ilk Amerika'da North Carolina Üniversitesi'nde bir Ýslâm kürsüsü kurmuþtunuz ve bu ikinci.. Cemâlnur Sargut: Ben bu olayýn en baþýndan beri, kýsa bir þekilde size anlatmak istiyorum. Bütün bunlarýn baþlangýcý Kenan Rifâî Hazretleri’nin muazzam vizyonu ile alâkalý. Kendisi, 1930’lu yýllarda etrafýndakilere bir gün "tekkeler kapatýlacak ve tekkeler yerine üniversitelerde tasavvuf

öðretilecek" diye buyurmuþtu. Ve biz bunu vazife edindik ve þunu fark ediyorum ki üniversitelerde Ýslâm bölümleri açýlmasý câmi açmaktan çok daha önemli. Câmi benim için çok mühim fakat Amerika'da câmilere gittiðim zaman, yalnýzca Müslümanlarýn toplandýðý ibâdethaneler olduðunu ve haklý olarak Hristiyanlarýn hiçbir þekilde câmiye yanaþmadýklarýný gördüm. Fakat onlara üniversitelerde Ýslâm öðretilirse ve kendileri de Müslüman olursa, kendi câmilerini kendileri açacaklardýr. Yani onlara Ýslâm’ýn hakiki yüzü ile bu eðitimi vermek lâzým. Amerika’da kürsüyü kurduðumuz zaman ben orada Çin’den bahsettim. Þunu açýkça söyleyeyim ki bütün profesör arkadaþlarým hattâ kendi öðrencilerim bile bana güldüler. Yani bu bir hayaldi, çünkü Çin komünist ve dinsiz bir ülke. Dinsiz bir ülkede bir Ýslâm kürsüsünün açýlmasý hayal gibi bir þeydi. Ben âcizâne bunu bana söyletenin Allah olduðunu bildiðim için, mücâdeleden vazgeçmedim. Allah istiyorsa o kürsüyü açar, istemiyorsa açmaz diye düþündüm. Daha sonra New York’ta William Chittick ve Sachiko Murata’nýn (Chittick’in bütün kitaplarýný mutlaka okumalýsýnýz. Ýslâm tasavvufu öðrenmek için Chittick’i mutlaka öðrenmek lazým) Ýbn-i Arabî ile ilgili bir sempozyumdaki konuþmasýna katýldýðýmda, eþi olan ve gene tasavvufta en iyi kadýn profesörlerden biri olan Sachiko Murata’ya Çin kürsüsü


cemâlnur sargut kurmak istediðimi söylediðimde ne kadar heyecanlandýðýný size anlatamam. "Sen memleketine git, ben bu iþi hâlledeceðim" dedi. Þimdi iþin baþka bir yönünü anlatayým size. Dünyânýn en büyük Konfiçyüs uzmaný olan Harvard Üniversitesi’nden Çinli profesör Tu Weiming (internetten Konfiçyüs diye girdiðinizde bütün kaynaklar profesör Tu’yu gösterecektir) bundan 10 sene önce, çok eskiden yaþamýþ Çinli bir Müslümanýn bir eserini tercüme etmeye karar veriyor. Fakat eseri incelerken görüyor ki eserin tamamý Ýbn-i Arabî’den alýnmýþ diyagramlar ile dolu. Bu yüzden, tercümeyi yapmak için, bu konuda en uzman olan William Chittick ile Sachiko Murata’ya gidiyor ve bu esnada Profesör Tu þöyle düþünüyor: "Çin’de bir din olacaksa o bir tek Ýslâm olabilir." Çünkü ancak Ýslâm tasavvufu ile Çin birbirlerine uyuyorlar. Bunun için de Ýslâm dini Çin’de çok kuvvetle yayýlabilir. Çok enteresan bir þekilde Çin hükümeti yavaþ yavaþ dine doðru bir eðilim göstermeye baþlýyor. Hatta Pekin’deki câmiyi geliþtirebilmek için 20 milyarlýk bir yardým yapýyor. Bu esnada Profesör Tu’yu da Pekin Üniversitesi’ne davet ediyorlar. Çünkü Profesör Tu, Dalai Lama'nýn çok yakýn arkadaþý. Dalai Lama ile Çin hükümetinin arasýnýn düzelmesi için aracý olarak ayný zamanda da Pekin

Üniversitesi’nin ilgili bölümünün baþýna getirilmek üzere davet ediliyor. Ben Amerika’dan döndükten bir ay sonra bana Profesör Tu’dan bir mektup geldi. "Cemâlnur Haným, sizin Çin’de bir Ýslâm kürsüsü kurma fikriniz beni çok heyecanlandýrdý. Ýtiraf etmeliyim ki ben, Pekin Üniversitesi’ne geçtiðim andan itibaren Amerika'daki bütün üniversiteler Çin’de kürsü açmanýn peþindeler. Ama ben kendimi, sizin açmayý düþündüðünüz Ýslâm kürsüsüne yakýn buluyorum. Bunun için sizi destekliyorum" diyordu. O arada biz henüz Amerika’da kurduðumuz kürsünün parasýný bile ödeyememiþtik ve bana Tu Weiming bir buçuk milyon dolar gibi bir paradan bahsediyordu. Bunun üzerine ben de cevaben, bunu çok istediðimizi, ancak paramýz olmadýðýný yazdým. O da cevaben, Çin’de hiçbir iþin para ile hâllolmadýðýný, bizim önce gidip anlaþmamýz gerektiðini, sonra paranýn hâllolacaðýný söyledi. Biz bundan bir sene önce Çin’e gidip anlaþma yaptýk ve parayý 500 bin dolara indirdik. Bir arkadaþýmýz bütün kuruluþ parasýný ödemek istediðini söyledi. Bütün bu olaylarýn sonucunda, geçtiðimiz hafta Çin’e gittiðimizde her yer “Kenan Rifai Distinguished Professorship” ismi ile donatýlmýþtý. Müge Doðan: Hocam kürsünün açýlýþ töreninden biraz bahseder misiniz? Cemâlnur Sargut: Çin Büyükelçimizin ve Chittick'lerin de içlerinde bulunduðu muazzam bir törenle açýlýþ yapýldý. Profesör


söyleþi Tu yaptýðý konuþmada Ýslâm’ýn Çin ülkesi için çok önemli bir din olduðunu ve Ýslâm tasavvufu ile Konfiçyüs'ün anlattýklarýnýn birbirine çok yakýn olduðunu ifade etti. Ben ise bana Konfiçyüs’ü öðretenin Kenan Rifâî olduðunu anlattým. Çünkü Kenan Rifâî Hazretleri, anneme Konfiçyüs ile ilgili bir defter yazdýrmýþ. Ýçinde Konfiçyüs ve Hz. Muhammed’in sözlerinin ne kadar yakýn olduðunu ve Konfiçyüs’ün de Ýnsân-ý Kâmil olduðunu anlatan bir bölüm var. Daha sonra William Chittick bir konuþma yaptý ve þöyle bir þey söyledi: "Benim repertuarým çok geniþ, herkes benden bir þey öðrenebilir. Yeter ki istesin. Ben ve eþim burada bu bölümü kurmak isteklisiyiz. Ýslâm’ý burada anlatacaðýz." Bir buçuk sene kadar orada kalacaklar. Daha sonra da inþaallah bir Türk profesör orada Ýslâm’ý anlatsýn istiyorum. Daha sonra da Çin’deki profesörler anlatacak inþaallah. Orada birkaç Uygurlu profesör vardý. O kadar heyecanlandýlar ki iki gün sonra bize þöyle bir haber geldi. Bu benim için çok önemliydi. Oradaki Müslümanlar bir Ýslâm kürsüsü kurulduðu için ve bunu Türkler kurduðu için bayram yapýyordu. Bu beni çok etkiledi. Müge Doðan: Hocam, orada Çin Hükümetinin geliþtirmek için para yardýmý yaptýðýný söylediðiniz câmiye de davetliydiniz ayný zamanda..

Cemâlnur Sargut: Evet, oradaki câmiye bir sürü kiþinin geldiðini, hatta Suudi Arabistan kralýnýn bile geldiðini anlattýlar. Getirilen hediyeleri gösterdiler, fakat kimse oraya Kâbe örtüsü götürmeyi akýl edememiþ. O Kâbe örtüsünü oraya hediye etmek bize nasip oldu. Dört imamýn eðilip Kâbe örtüsünü öpüþünü ve salâvatlarý görmeliydiniz... Müge Doðan: Çin halkýnýn % 90’ý ateist, %10’u ise ya Budist ya da Taoizme inanýyor. Ancak gelenek ve görenekleriyle de tasavvufa çok yakýnlar. Ne yazýktýr ki din ve Allah bilinci yok. Böyle bir ülkede Ýslâm'ýn yapacaðý etki nedir sizce? Cemâlnur Sargut: Hocam der ki “en iyi boþ sayfaya yazý yazýlýr.” Ve Çin boþ sayfa... Bizi gezdiren kýza sordum, “siz hangi dine inanýyorsunuz?” diye. “Ben ateistim” dedi. “Neden?” dedim. “Komünist Partisi’ne üyeyim” dedi. Anladým ki oradaki fakir insanlar buradaki masonluk gibi birbirine yardým edebilmek için Komünist Partisi’ne üye oluyorlar. “Peki, birisi ölse kime sýðýnýyorsunuz?” diye sordum kýza. “Hiç içinizdeki acýyý paylaþacak ve sýðýnacaðýnýz bir mercii yok, nasýl yaþýyorsunuz siz?” dedim. Kýz düþündü. “Biz acaba Buda’ya mý sýðýnsak?” dedi. Anladým ki onlara hiç böyle bir þey söylenmemiþ ve öðretilmemiþ. Bu


cemâlnur sargut öðretilirse hemen üstüne atlayacaklar, çünkü hepsinin Allah sevgisine ve inancýna ihtiyacý var. Allah insaný kendine baðýmlý yarattýðý için, Allah aþkýndan ayrý ve gayrý bir þeyin olabilmesi mümkün deðil. Tasavvufun disipline edilmesi için mutlaka bir din gerekli. Aksi takdirde tasavvuf “sen mutlu ol, istiyorsan içkini de iç, istiyorsan uyuþturucunu da kullan” diyebilir. Çünkü huzur ve mutluluðu ön plana almýþtýr. Ama din onu korumasý altýna alýp da þeriatýn içinde o tasavvufu geliþtirirse o tasavvuf insaný direkt Allah’a götürür. Onun için de onlarýn tasavvuf anlayýþýnýn mutlaka bir dine ihtiyacý var. Bu sebeple orasý için Ýslâm dini çok önemli ve çok gerekli. Müge Doðan: Peki hocam size bundan sonra ne yapmayý planlýyorsunuz diye sorabilir miyim? Cemâlnur Sargut: Öncelikle Türkiye’de bir tasavvuf üniversitesi olmalý inþaallah. Fakat ben inanýyorum ki, Japonya'da da bir kürsü açmak lâzým. Çünkü ateist ülkelerin dine ihtiyacý var ve orada din anlatýlmalý. Üniversitelerde akademik olarak ve tasavvufu yaþayanlar tarafýndan anlatýlmalý. Hem konusuna çok hâkim hem de yaþayan insan olmalý. Aynen Chittick gibi. Bence kendisi bir batýlý deðil, doðulu. Kitaplarýnda þöyle anlatýyor: “Batý, ‘Rahman’ kelimesini anlamaktan âciz.

Sadece onu anlasa zaten Ýslâm’ý çözer”. Bir gün kendisi ile konuþuyorduk. Benim az yediðimi görünce, "az yemek, az uyku, az konuþmak lâzým Cemâlnur; ben çok konuþuyorum" dedi. Ben de dedim ki, "inþaallah bir gün öyle bir öðrencin olur ki konuþmadan seni anlar, senin öðrettiðin tasavvufu öðrenir." O da bana döndü dedi ki: "Öyle bir öðrencim olursa ben ona öðrenci olurum." Ýþte böyle bir insan William Chittick ve eþi. Ýnþaallah tasavvufu böyle yaþayanlar öðretsinler. O zaman bütün dünya müslüman olur. Zaten Mevlânâ Hazretleri Mesnevi'sinde "Peygamber Efendimizin Miraç’tan dönerken Allah’a rica ettiðini ve ‘Senden ümmetimin mutlu olmasýný istiyorum’ dediðinde Allah'ýn "dile benden ya Muhammed" diye cevapladýðýný anlatýr. “Allah söz verdi” diye devam ediyor. "Senin ümmetini üç bölüðe ayýrdým ya Muhammed…. Ümmetinin suçlularýný affettim, müminlerini cennetimle þereflendirdim. Ama senin ümmetinde öyle bir grup var ki çölde susuz kalmýþlarýn suyu özlemesi gibi beni özlüyorlar. Ýþte onlara da benim cemâlimi sundum, diyor. Bundan daha büyük bir müjde düþünemiyorum ben âcizâne. Bu peygamberin lûtfudur. Tabii Hz. Muhammed buyuruyor ki “Ben bütün dünyanýn peygamberiyim ve yalnýz þeriatýma uyanlara þefaat etme hakkým var." Çünkü Rabb'ül Âlemin fikri yalnýz Ýslâm’da var, yani Ýslâm'a uyanlara þefaat etme hakkým var. Benim þefaatimi istiyorsanýz bana uyun. Allah bize O’na uymayý nasip etsin. Müge Doðan: Âmin.


ZÂTININ RENGÝ SÝYAH

Hiçbirþeyin birbirinden ayýrt edilemediði yersin… Teslîmiyetin siyâhýsýn, Dilleri hâmuþ kýlan, sözlere emrinin kuþaðýný baðlayansýn. “Lâ havle velâ kuvvete” senden gayrý, Kudretine mazhâr karýncanýn siyâhýsýn… Tîn’in içindesin, Teþbîhâtýn üzerindesin, Üzerine and olunan zeytinin, tevhîdin siyâhýsýn … Her an’da zuhûr eden fenâsýn. Fenâya nüzûl eden küllî varlýksýn… Ümmü’l Kur’a’daki tevâzû sarýðýnýn siyâhýsýn, Kibriyâsýn… Perde perde gizlenen sýrrýn siyâhýsýn, Cehl’in karanlýðý, Bekr’in aynasýsýn… Nefislerin yokluðunda parlayansýn. Gözbebeðinden âlemi seyredensin, Amânýn gözbebeðine konan siyâh-ý âlemsin. Her iþi örten gece, her iþin evveli sehersin… Kamerin varlýðýna zemin, þemsin vücûduna delîlsin. Mükevvenâtýn doðuþ yerinin, rahmin siyâhýsýn… Noktayý dolduransýn, Ahsen-i takvime nokta koyan ilmin siyâhýsýn. Muharrem kýlýcýnýn kabzasý, Çöl susuzluðunun âhýsýn, Hüseyn’e âþýk mâtemin siyâhýsýn. Sen, Kerbelâsýn… Kenz-i mahfînin hýrkasýsýn ki aþikâr, Pervânenin þem’i, Kâbetü’l-Uþþâksýn… Yavuz Celep


hat: efdalüddin kýlýç grafik: hümanur baðlý


son insân-ý kâmil ve çin Sûfîlere göre Ýslâm’ýn temel inanç esâsý olan “tevhid kelimesi” (Lâ ilâhe illallah), “mutlak varlýk Hak’týr” þeklinde yorumlanmýþtýr. Bir baþka deyiþle, hiçbir sýfatla sýfatlanmamýþ, hiçbir isimle anýlmamýþ ve hiçbir fiil ile kayýtlanmamýþ bulunan “mutlak varlýk” Hak’týr. “Mutlak varlýk” olan Hak, kemâli sebebiyle âdetâ taþýnca, kendisinden ilk zuhûr eden “yaratma tecellîsi” olur. Yâhut bu tecellîye, kendinde gizli hakîkati taþýyan “nefesi Rahman” adý verilir. Rahman’ýn nefesi, yine kendinde mevcut olan “sâbit hakîkatlere” ulaþtýðýnda, Mutlak Varlýk mertebe mertebe kendini açmaya baþlar. Tasavvufta buna “varlýk mertebeleri” adý verilir.

“insân-ý kâmil” olarak kabul edilir. Mevcûdât, Rahmân tecellîsinin sâbit hakîkatlere can vermesiyle âlemde var olmuþtur. Buna göre þehâdet âleminde gördüðümüz her þey bir ilâhî ismin/hakîkatin vücûd bulmasýndan ibârettir. Ýnsân-ý kâmil ise, ahâdiyet âleminden þehâdet âlemine kadar bütün varlýk mertebelerini kendinde toplayan kevn-i câmîdir, toplayýcý varlýktýr. Bu tâbir, Ýbn Arabî’den sonra, en kapsamlý olarak Abdülkerim elCîlî’nin “Ýnsân-ý Kâmil” adlý eserinde ayrýntýlarýyla ele alýnmýþtýr. Cîlî’ye göre insân-ý kâmilin, “bâtýný Hakîkat-i Muhammedî, hakîkati Allah’týr”.

Varlýk mertebeleri genel olarak üç, beþ ya da yedili tasnifle açýklanýr. Bunlardan en meþhur olaný “hâzerâtý hamse” adý verilen beþli tasniftir. Beþli tasnifte vücûd, kayýtsýzlýk hâlinden yaratmaya döndüðünde þu mertebelerde zuhûr eder: 1. Zât, lâ taayyün, ahâdiyet 2. Vâhidiyyet 3. Ruhlar âlemi 4. Misâl âlemi 5. Þehâdet âlemi

Ýnsân-ý kâmil, Arapça “olgun insan” anlamýna gelir. Bir tasavvuf ýstýlâhý olarak insân-ý kâmil ise, sözlerinde, fiillerinde ahlâkýnda mükemmelliðe ulaþmýþ, bunun neticesinde mükemmel mârifeti elde etmiþ kimse demektir. “Ýnsân-ý kâmil birleþtirici mertebeye sahiptir; ism-i a’zam makamýndadýr. Ýsm-i a’zam nasýl bütün isimleri câmî ise, insân-ý kâmil de onun gibi, mülk, melekût, ceberût ve lâhût âlemlerini câmîdir. Zâhirde olsun bâtýnda olsun, insân-ý kâmilin kuþatmadýðý hiçbir makam yoktur.” (Ýbnü’l-Arabî, Özün Özü, çev. Ýsmâil Hakký Bursevî, Ýstanbul 2007, s. 132 vd.)

Yedili tasnifte þehâdet âlemi bir derece daha açýmlanarak son mertebe

Ken’an Rifâî, insân-ý kâmilden maksadýn hakîkat-i insâniyye olduðunu söyler:

Varlýk Mertebeleri ve Ýnsân-ý Kâmil


arzu eylül yalçýnkaya “Cenâb-ý Hak bunu Kur’ân-ý Kerîm’de kelime sözü ile ifâde ediyor ve o kelimeyi anlatmak için ‘denizler mürekkep aðaçlar kalem olsa yine beyân etmeye muktedir deðildir’ buyuruyor. Kelimeden maksat, kâmil insan, yâni hakîkat-i insâniyedir.”

âlemdeki her bir zerreyi kuþatan ve bir arada tutan son kâmil insanýn dünyâdan ayrýlmýþ olmasý gerçeðidir. Konuya muhtemelen ilk olarak Muhyiddîn Ýbn Arabî’nin Fusûs’ul Hikem adlý eserinin Þit (a.s) fassýnda deðinilmiþ ve son insân-ý kâmilin Çin’de ortaya çýkacaðý ifâde edilmiþtir:

Sûfîler Hakk’ýn tüm isim ve sýfatlarýna ayna olan, insanlýk hakîkatinin taþýyýcýsý ve hakîkat-i Muhammediye’nin vârisi olan kâmil insaný âlemin devamý için þart görmüþlerdir. Onlara göre, levlâk sýrrýnýn mazharý olan Hz. Peygamber’in vârisi olmadýkça dünyâ ve içindekiler ayakta duramaz. Ýnsân-ý kâmil âlemin rûhu mesâbesindedir. Nasýl ruhsuz beden, cansýz bir ceset olarak yokluða dönüyorsa, âlemin rûhu mesâbesindeki insân-ý kâmil olmadan da âlem varlýðýný sürdüremez ve yokluða döner. Yine bu baðlamda, sûfîler Hazreti Peygamber’in (a.s.) "Þüphesiz ki, Allah her yüzyýlýn baþýnda bu ümmete dinî iþlerini yenileyecek bir müceddid gönderecektir" hadisinde geçen “müceddid” ifâdesini de kâmil insân olarak yorumlamýþlardýr.

“Bu insan nevinden doðan son çocuk Þit’in izini takip eder. O, Þit’in sýrlarýný taþýr. Ondan sonra bu neviden bir evlât gelmez. Bu itibarla o son çocuk olur. Kendisiyle birlikte hemþiresi doðar ve kendisinden daha evvel dünyaya gelir, bu son çocuk, baþý hemþiresinin ayaklarý hizâsýnda olduðu hâlde hemþiresinden sonra doðar. Bu çocuk Çin’de dünyâya gelecek ve Çin dili konuþacaktýr. Bundan sonra erkek ve kadýn cinsinde kýsýrlýk baþlar. Bunlarda çocuksuz evlenmeler çoðalýr. Þit’in halefi olan bu son çocuk, onlarý Allah’a dâvet eder, fakat dinleyen olmaz. Allah, onun ve çaðdaþý olan müminlerin ruhlarýný kabzedince geri kalanlar hayvanlar gibi olurlar. Helâli helâl, haramý haram bilmezler. Tabiat hükmüne uyarak, akýl ve ilâhi nizamdan uzaklaþarak, þehvet ile tasarruf ederler. Bundan dolayý kýyamet onlarýn üzerine kopar.” (Fusûs’ul-Hikem, Muhyiddin Ýbn Arabî)

Hz. Þit ve Çin’den Gelecek Olan Ýnsân-ý Kâmil

Konunun þârihler tarafýndan çeþitli yorumlarý yapýlmýþtýr. Bunlardan, son derece isâbetli gördüðümüz Ebu’l Alâ Afîfî’nin yorumunun bir bölümünü aktarmak istiyoruz:

Bununla berâber âlem fânîdir ve elbet bir gün kaynaðýna dönecektir. Kýyâmet ve âhiret Hakk’týr. O hâlde kýyâmeti gerektiren durumlardan birisi de,

“Açýktýr ki, ‘Ýnsan türünde en son doðacak’ bu çocuk ile kasdolunan, sûfilerin anladýðý


son insân-ý kâmil ve çin anlamýyla kalbtir (akýl); kendisi ile birlikte doðan ‘kýz kardeþi’ ile kasdolunan ise, ‘nefis’tir; doðduðu yer olan ‘Çin/Sîn’ de beþerî tabiattan uzak yer veya “sýrr”ýn mahalli anlamýndadýr. Bu görüþü, ‘Çin/Sîn’ kelimesinin baþka yerlerde uzaklýða iþâret için kullanýlmasý desteklemektedir. Nitekim Hz. Peygamber þöyle buyurmuþtur: ‘Ýlim, Çin’de bile olsa, talep ediniz’ Ýbnü’l-Arabî’nin ‘baþý ayaklarýnda olur’ ifâdesi, insan geliþmesinin herhangi bir döneminde hayvânî nefsin kalbe hâkim olmasýna ve onu boyunduruk altýna almasýna iþâret eder. Bu çocuðun kendilerini çaðýrýp da, ona icâbet etmeyen kimselerden kasýt ise, aklýn egemenliðine boyun eðmeyen nefsin kuvvetleri ve askerleridir. Allah bu çocuðu kendi katýna aldýðý vakit-devrinin müminlerini kabz ettiðinde ki, bunlar onun dâvetine icâbet eden Ýsa’nýn rûhî kuvvetleridirinsanlardan geride kalanlar hayvanlar gibi yaþayacaklardýr. Yani insandaki fâil ve münfail kuvvetler arasýnda evlenmeler çoðalsa bile, artýk bu çocuðu doðuramayacaklardýr. Çünkü bu çocuk onlarýn tabiatýnýn dýþýndaki bir tabiata aittir. Fassýn son paragraflarýnda, ‘çocuk’ ile kasdolunanýn, insânî akýl olduðuna güçlü bir iþâret vardýr. Akýl, insaný diðer

canlý türlerinden ayýrt eden ‘fasýl’ ve onun yaratýlýþýnda en son ortaya çýkan melekedir.” (Ebu’l-Alâ Afîfî, Fusûsu’lHikem Okumalarý Ýçin Anahtar, çev. Ekrem Demirli, Ýstanbul 2006, s. 102104) “Son insân-ý kâmil” konusunun niçin Fusûs’ul Hikem’in Þit fassýnda iþlenmiþ olduðu meselesine de kýsaca deðinerek yazýmýzý bitirmek istiyoruz. Fusûs’un ikinci fassý “Þitiyye kelimesindeki nefsiyye hikmeti”dir. Hz. Þit, Hakk’ýn kendisine zâhirî bir talebi olmaksýzýn lûtuflar yaðdýrdýðý bir peygamber olarak bilinir. Hz. Þit’in tabiatý, hakîkati ya da kabiliyetleri hiç zahmetsiz ve tamamiyle Hakk’ýn rahmet nefesiyle can/nefs bulmuþtur. O âdetâ Hak nefesiyle zuhur eden bir kelimedir ki, kendisinde “nefsiyye” hikmeti zuhur etmiþtir. Bu durum Hakk’ýn “rahmet tecellîsi” ya da “Rahmân’ýn nefesi” adý verilen yaratma tecellisinin a’yan-ý sâbiteye yayýlmasý ve onlarýn da bu nefes ile vücûd giymeleri durumuna benzer. Yukarýda da ifâde ettiðimiz üzere mutlak varlýk olan Hak, kemâli sebebi ile taþarak yaratmaya döndüðünde kendisinden ilk zuhûr eden þey “Rahmanî nefes” tir. Hakîkatte Rahman’ýn nefesinden baþka bir þey de yoktur. Bu nefes, ilâhî ilimde sabit hakîkatlere/ilâhî isimlere kendilerini gerçekleþtirmeleri ve zuhûr etmeleri


arzu eylül yalçýnkaya için bir imkân vermiþ ve bunun (itibârî) sonucu olarak þehâdet âlemine kadar süren bir mertebelenme ortaya çýkmýþtýr. Âlemin sebebi Rahman’ýn yaratma tecellîsi yani Rahman’ýn nefesi olduðuna göre, âlemin sonu yani toplanmasý da o nefesin kaynaðýna dönmesi anlamýna gelmektedir. Ýbn Arâbî’de geçen, “son insân-ý kâmil kadem-i Þit üzerinde bulunur” yani onun meþrebinde ve tabiatýnda olmasý da bu nedenle tabiîdir. Zirâ, hepimizce mâlûmdur ki son demek, baþa dönmek anlamýna gelir. Çember baþladýðý yerde biter. Nefesini üfleyen kiþi; bir sonraki anda onu geri alacak ve biraz önce konuþarak yaydýðý nefesini ve tüm kelimelerini kendine toplayacaktýr. Hak Teâlâ da Rahmet nefesi ile yaydýðý âlemi ve ilâhî kelimeleri toplama vakti (izâfî olarak) geldiðinde gerçekleþecek olan da bundan ibarettir. Kâmil insan Hakk’ýn rahmet nefesi/nefsiyye gibidir. O nefes çekildiði anda, çokluk âlemi de çekilir, dürülür ve geldiði birlik âlemine döner.

Levlâk sýrrýnýn mazharý olan Hz. Peygamber’in vârisi olmadýkça dünyâ ve içindekiler ayakta duramaz. Ýnsân-ý kâmil âlemin rûhu mesâbesindedir. Nasýl ruhsuz beden, cansýz bir ceset olarak yokluða dönüyorsa, âlemin rûhu mesâbesindeki insâný kâmil olmadan da âlem varlýðýný sürdüremez ve yokluða döner.


ÝMZA

Melike Türkân Baðlý 25 Ekim 2011… Saraybosna’dan Ýstanbul’a dönüyoruz. Uçaktayýz. Henüz hareket etmedik. Pencere kenarýndaki koltuðumda pek de rahat deðilim. Koridor koltuðunda bir yolcu var. Yanýmdaki koltuk ise boþ… Birazdan yanýmdaki bu koltuða gelecek olan meçhul yolcuyu bekliyorum. Tanýmadýk biri olursa huzurum iyice kaçacak; pencere ile tanýmadýðým yolcular arasýnda iyice sýkýþmýþ hissedeceðim kendimi… Sonunda kimse gelmiyor ve koridor koltuðundaki yolcuyla aramýzda boþ kalan yerin yarattýðý mesâfeden istifâde, konuþmaya baþlýyoruz. Mostarlý bir mimar… Avustralya’da yaþýyor. Devamlý seyahat ediyor. Deðiþik projeleri varmýþ ve birazdan bana bir þey göstereceðini söylüyor. “Birazdan”, “uçak tam olarak kalkýnca” demek… Uçak havalanýnca ve kemer iþareti sönünce adam yerinden kalkarak bir çantadan birtakým fotoðraflar çýkarýyor: Ýstanbul fotoðraflarý… Ýstanbul’un çeþitli noktalardan çekilmiþ fotoðraflarý… Klasikleþmiþ silüetler: Birinde Boðaziçi Köprüsü’nü görüyoruz. Birinde ise târihî yarýmada görünüyor… Öteki

denizden Dolmabahçe Sarayý’ný gösterecek þekilde… Arka arkaya bu Ýstanbul fotoðraflarýna bakýyorum. Fotoðraflarda deðiþik bir þey var: Mavili, morlu, yeþilli amorf bir gökdelen… Bu gökdelen, bir fotoðrafta Boðaz Köprüsü’nün üstünde kalacak þekilde arkada bir yerde duruyor. Bir diðerinde Dolmabahçe sýrtlarýnda, aykýrý bir þekilde, fotoðrafa çýkmamasý gereken bir figür gibi yerleþmiþ… Velhâsýl bütün fotoðraflarda bu tuhaf, burgu þeklinde ki bina görünüyor. Duygularýmý hiç de saklamadan “bu nedir?” diyorum. Yüzümde, dehþet, þüphe ve zorlamalý bir temkin ifâdesi olsa gerek. “Bu” diyor, “Ýstanbul’a atýlacak yeni imzâ… Bu çaðýn imzâsý… Artýk Ýstanbul’a yeni bir imzâ gerekiyor. Sultan Ahmet Camii, devrinin bir imzâsýydý. Þimdi ise yenisine ihtiyaç var.” Bu yeni imzâyý foto-shop ile modelleyerek fotoðraflara yansýtmýþ ve pazarlama ümidiyle Türkiye’ye uçmakta olan mimarýn yüzüne bakýyorum: Cür’et olup olmadýðýndan emin olamadýðým cesâretine, aslýnda iþgüzarlýk olup olmadýðýný bilemeyeceðim hevesine… Konuþuyoruz: Sultan Ahmet’i, Süleymaniye’yi koskoca bir târihin, medeniyetin ve kültürün bir imzâ olarak tescillediðini müdafaa ediyorum. Süleymaniye’nin de altýný imzâlayan bir medeniyet var… Yani “Süleymaniye imzâsý” baþka bir imzâ ile geçerlilik kazanýyor. Ýmzâlarýn imzâ olsun diye atýldýklarýnda hiçbir iþ görmeyeceklerini düþünüyorum. Anlamamýþ ve biraz da gücenmiþ gibi yüzüme bakýyor ve bunun olabileceðine inandýðýný söylüyor. Bana yeni fotoðraflar gösteriyor: Bu sefer bu o burgu þeklindeki figür, Aþkabat’ta, Kuala Lumpur’da, Moskova’da… Bir imzâ bulmuþ, her boþ ve


müsvedde kâðýtta deneyen bir çocuk gibi… *** 7 Kasým 2011… Pekin’deyiz. Pekin Üniversitesi’nde, üniversitenin yetkilileri tarafýndan karþýlanýyoruz. Bu akþam bir tören yapýlacak. Pekin Üniversitesi’nde Kenan Rifâî Ýslâm Araþtýrmalarý Kürsüsü kuruluyor… Yaklaþýk bir sene kadar önce yapýlan ilk yüzyüze görüþmelerle gelinen nokta, bugün bir imzâ ile kayda geçecek. Basit bir salon… Sýradan bir masa… Dosya… Dosyada kürsüye iliþkin anlaþma metni… Ve kalem… Bu kalem birazdan kâðýtlarýn üzerinde þöyle bir gezinecek, bir-iki sâde harf konduracak zemine, ufacýk bir iz býrakacak: Ýmzâ. Bu imzâ, dünyanýn en kalabalýk ülkesinin en önemli eðitim kurumunun kapýsýndan içeri kelime-i tevhîdi sokacak… Besmeleyi arkasýna alarak… Ýmzâ sahibi, hepimize þöyle bir bakýyor, baþýný kâðýda eðiyor ve hafifçe Allah’ýn ismini mýrýldanýyor. Sonra kalemi yumuþak bir hareketle kâðýda deðdiriyor. Çabuk ve kýsa bir hareketle iþlemi tamamlýyor. Ýmzâ tamam… Bu imzâ, çaðýn imzâsýdýr. Bu imzâ, çaða atýlmýþ bir imzâdýr. Mimar, þimdiden geçmiþ bir çaðda kalmýþtýr. Ýnsanlýk için ise yeni bir çað açýlmýþtýr.


kürsü açýlýþýndan notlar... Cemâlnur Hocam Çin’deki Kenan Rifâî Ýslâm Araþtýrmalarý Kürsüsü’nün açýlýþýna benim ve eþimin de katýlmamýzý ricâ etti. Bizim için oldukça zor günler olmasýna raðmen ricâyý emir telâkki edip yollara düþtük. Havalimanýna iniþimizden itibâren bir Doðulu zarâfetiyle karþýlandýk. Pekin’de vazifeli bulunan birkaç Türk gencini ve Pekin Üniversitesi’nde çalýþan bir grup Çinli öðrenciyi bize refakat etmeleri için vazifelendirmiþlerdi. Pekin Üniversitesi’nin otelinde bizi aðýrladýlar. Ýlk gece yemek yediðimiz üniversite kampüsü içerisinde bulunan restorandaki bütün kapkacaðý bizim Müslüman oluþumuz dolayýsýyla bize “helâl” yemek yedirebilmek üzere deðiþtirdiklerini sonradan öðrendik. Eþim ve ben Çin mutfaðýndan pek hazzetmeyiz ama yine de kendimizi zorlayarak onlarýn bu zarafeti karþýsýnda beðenmemiþ konumuna düþmemek için, yemeklerin tatlarýna baktýk.

Doðu’da ise insanýn ve mânânýn önemsendiðini gördük. Eþim Rusya ile iþ yaptýðý için bu devletin ahlâkî çöküþünün komünizmden kaynaklandýðýný düþünüyorduk. Halbuki Çin’i görünce bu kanaatimizi deðiþtirdik. Aile ve ahlâk kurallarý çok önemliydi. Batý’daki ahlâki çöküþ burada yaþanmamýþtý. Konfiçyüs uzmaný bir profesörle kampüsü gezerken bize Ýslâmiyeti sordu. Biz de dilimizin döndüðü kadar anlattýk. “Anlattýklarýnýz bizim deðerlerimize ne kadar benziyor” dedi. Biz de her devirde bir insân-ý kâmilin geldiðini, Konfiçyüs’ün de bunlardan biri olduðuna inandýðýmýzý söyleyince, “ne kadar aydýn, güzel bir dininiz var” dedi. Tao ve Konfiçyüs uzmaný bu profesörle yaptýðýmýz konuþma neticesinde þunu anladým ki kendileri çok rahat Ýslâmiyete geçiþ yapabilirler. Alt yapýlarý oldukça saðlam; güzeli ve iyiyi tanýyorlar.

Ertesi gün sabahleyin odalarýmýza kadar yine “helâl yemek” diye nitelendirdikleri ikramlarýný getirdiler. Bizim için verilen bu uðraþ insaný gerçekten mahcup ediyor ama onlar adýna seviniyorum. Biz Hocamla müteaddit defalar yurt dýþýna çýktýk. Gerek Doðu’ya gerek Batý’ya pek çok seyahatler yaptýk. Batý’da maddenin,

Hocam Çin’de bir kürsü açma fikrini ilk ortaya attýðýnda Shachiko Murata ve William Chittick bu fikre bayýlmýþlar ve kendisine her türlü yardýmý yapacaklarýný söylemiþler. Kendileri Harvard’da hocalýk yaparken yine burada hoca olan Prof. Tu Weiming ile birlikte Çinli bir mutasavvýf âlimin Tao ve Ýslâmiyet’in deðerlerinin


karþýlaþtýrýldýðý ve Ýbn Arabî’nin fikirlerinden yararlanýldýðý bir kitabý altý senede Ýngilizceye kazandýrmýþlar. Çin hükümeti Dalay Lama ile çok yakýn arkadaþ olan Prof. Tu’yu Pekin Üniversitesi’ne vazifeli olarak çaðýrmýþ ve kendisinin bu dostluðundan yararlanmayý istemiþler. Shachiko Murata, Cemalnur Hocamýn Çin’de bir Ýslâm kürsüsü açma isteðinden bahsedince onlarý da çok heyecanlandýrmýþ ve ortak bir çalýþma yapmak üzere anlaþmýþlar. Bunun neticesi olarak da Sachiko Murata ve William Chittick kürsüde bir dönem hoca olmak üzere Pekin Üniversitesi’ne gelmiþler. Prof. Tu inanýlmaz zarif, kibar, kültürlü, mütevâzý, efendi bir insan. Üniversitenin çok güzel bir salonunda açýlýþ yapýldý. Pekin Büyükelçimiz de açýlýþa katýldýlar ve bir konuþma yaptýlar. William Chittick’in öðrencilerin sorduðu sorulara verdiði cevaplar müthiþti. Talebe “bize bu dönem ne öðreteceksiniz?” diye sordu. O ise “ne istiyorsanýz sorun, söyleyeyim. Yelpazem o kadar geniþ ki, her konuda bütün bilgilerimi sizinle paylaþmak için buradayým” dedi. Dünyadaki en güzel þeylerden biri, almaya doymayan talebe ile

verdikçe daha çok vermek isteyen bir hocanýn iliþkisi olsa gerek. Tekrar o yýllarýma dönüp, üniversitede ben de öðrenci olsam, bir daha bunlarý öðrensem ne keyifli olurdu diye düþündüm. Oradaki öðrencilere sunulan bu hârikulâde imkândan dolayý bütün emeði geçen hocalara özellikle kendi hocam Cemâlnur Sargut’a teþekkürden âciziz. Hocamýn ödülü, verdiði hizmetin içinde ve aldýðý hazda saklý. Bizi de bu duygulara ortak ve þâhit ettiði için kendisine teþekkürü bir borç bilirim. Neþe Taþ ------------------------------------------------Ýlk önce þunu söylemem gerekir ki, Pekin Üniversitesi‘ndeki Kenan Rifâî Kürsüsü’nün açýlýþý gibi bir târihî olayda bulunmak benim için büyük bir lûtuf oldu. Orada iken kafamdaki düþünceler durmadan deðiþiyordu. Bazen kürsünün açýlmasý bana çok tabii bir olaymýþ gibi geliyordu, yani Cemâlnur Hocam, Efendimizin kürsüsünü açacaktý. Buna zaten kim engel olabilirdi ki… Bir baþka anda ise bana bu çok doðal gelen durumdan hayretlerle sýçrýyor ve kendi kendime “Düne kadar kimsenin adým atamadýðý Çin’de bir Ýslâm kürsüsü açýlýyor, bu bir mûcize aslýnda“ diyordum. Çin’de Konfiçyüs düþüncesi hâkim ve hocamýn dediði gibi tasavvuf var, ama ona baðlý bir din yok. Beni Çinli öðrencilerin ve öðretim


kürsü açýlýþýndan notlar... görevlilerin tutumunda en çok etkileyen þey, Konfiçyüs ve Ýslâm tasavvufunda ortak noktalar görmeleri ve sorduklarý her soruda çok hürmetkâr olmalarýydý. Hiçbir zaman “ Sizin Ýslâm tasavvufunuza ihtiyacýmýz yok. Bizim zaten Konfiçyüs gibi bir bilgemiz var“ diye bir îmâda bile bulunmadýlar. Bu durumu hocamýn Almanya’da katýldýðý ilk toplantýlardaki tepkilerle karþýlaþtýrdýðýmda, arada uçurumlar kadar fark var. Çin insanýnda kibir yok, benim inancým seninkinden üstün düþüncesi yok ve nezaketsizlik yok. Türkiye’de yaþayanlar için bu durum çok tabii görünebilir, ama Avrupa’da daha sert tavýrlar hâkim. Pekin’deki câmi ziyareti de çok ilginçti. Cami Çin mimarisine uygun yapýlmýþtý. Oradaki din görevlilerine hocam Kâbe örtüsünü verdiðinde çok etkilendiler. Nasýl etkilenmesinler ki? Câmilerini Suudi Arabistan kralý bile bir ziyaret etmiþti, ama Kâbe örtüsü herdiye eden olmamýþtý. Bütün bunlara þâhit olmak da bizlere nasip oldu… Edibe Nuray Saatci ---------------------------------------

“Kasým 2011’de 40 kiþi Çin’e gittik. 40 kiþi târihî bir âna þâhitlik ettik. Çin’de, dinin olmadýðý ve en kalabalýk ve en hýzla büyüyen bu ülkede, Kenan Rifâî Ýslâm Araþtýrmalarý Kürsüsü açýlýþýna… Doðruyu söylemek gerekirse, beni ne orada bu kürsünün açýlýyor olmasý ne de Çin’in en saygýn üniversitelerinden birinde bu kadar itibar görerek aðýrlanmýþ olmak þaþýrttý. Allah “Kûn” deyince olmayacak ne var ki, ben buna þaþýrayým... Gerçekten þaþýrmadým ama çok heyecanlandým. Pekin sokaklarýnda yürürken, bizden çok farklý ve dünyanýn en eski medeniyetlerinden biri olan bu ülkeyi gezerken heyecanlandým. Sokakta gördüðüm insanlar, bizim orada bulunduðumuz o günlerde nelerin yaþanmakta olduðundan bîhaber yaþarlarken aslýnda hayatlarýnda yeni bir sayfanýn açýlmýþ olduðunu farkederek heyecanlandým. Bir de mahcup oldum: Güzel Allah’ýn bu lûtfu bize ihsan etmiþ olmasýndan dolayý mahcup oldum. Bir yandan da þükrettim. Lâyýk oluruz inþaallah…” Yeþim Timur ----------------------------------------


Bu aralar kafamda devamlý olarak þu iki hadis var: “Ýlim Çin’de bile olsa arayýnýz.” “Güneþ batýdan doðacak.” Pekin Üniversitesi’nde bir Ýslâm kürsüsü kurmak amacýyla yapmýþ olduðumuz Çin ziyâreti benim bu hadisleri tekrar düþünmeme vesile oldu. Peygamberimizin, ilmi bulmak için Çin’e dahi gidin demesinin ve Çin’den uzak ve ulaþýlmasý güç bir yermiþ gibi bahsetmesinin sebebini düþündüm. Bunun iç mânâsýnýn aslýnda vücûdumuzda en saklý durumda olan bâtýn ilmini, yani bizde emânet olan hakikat ilmini ortaya çýkarmamýz ve ruhûmuzu nefsin esâretinden kurtarýp özgür kýlmamýz demek olduðunu Cemâlnur Hocamýz bize anlatmýþtý. Ancak oraya gittiðimde insanlarýn zaten kültüründe olan tasavvuf ilminin onlarda güleryüz ve tevâzû olarak nasýl hâl hâline geldiðini görünce çok þaþýrdým. Üstelik de dinin yasaklanmýþ olduðu bir ülkede... Evet, tasavvufun nasýl dinler ötesi bir bilgi ve hâl olduðunun kanýtý gibiydi sanki burasý… Yemek yerken bile paylaþmadan ve ikram etmeden yiyemeyeceðin bir düzen kurulmuþtu burada… (Meselâ sofrada üzerinde yemeklerin yer aldýðý döner satýh, ancak sofradakilerin birbirini dikkate

almasýyla tam anlamýyla iþlev görebiliyordu). Ancak bir þey hâlâ eksikti… 2006 senesinde North Carolina’da bir sabah Hocamýn Amerika’da bir kürsü kurma fikriyle uyanmasý ve daha sonra mûcizevî bir þekilde kýsa bir sürede Ken’an Rifâî Ýslâm Araþtýrmalarý Kürsüsü’nün kuruluþunun ardýndan hemen sonra “þimdi de Çin’de bir Ýslâm kürsüsü kuralým” demesini ve bu iki ayrý dünyada biri tasavvuf diðeri ise Ýslâm olarak zuhûr eden oluþumu düþündüm… Biri tamamen yalnýzlaþmýþ ve artýk hayatlarýný âdetâ insandan yoksun bir þekilde ev hayvanlarýyla geçiren, son derece güvensiz bir toplum… Kendi dinlerinin sanki markette satýlan bir ürünmüþ gibi pazarlandýðý sözde özgürlükler ülkesi… Diðer tarafta ise komünist rejimin baskýsýyla tamamen dinden soyutlanmýþ ve herhangi bir inanca âit hiçbir düþünceye yer verilmeyecek þekilde boþaltýlmýþ beyinlerden oluþan dinsiz bir toplum… Senelerce özgürlük mücâdelesi vermiþ insanlar... Birinde manevi deðerlerin oturmuþ olduðu çok eski ve büyük bir medeniyetin mirâsý olan bir kültür var ama din yok. Diðerinde ise kendisini özgürlükler ülkesi diye adlandýran yeni bir medeniyetin oluþum aþamasýndaki kültürü içinde yaþayan aþklý ama yalnýz bir toplum… Acaba hangisi daha özgür diye düþündüm. Aslýnda hiçbiri..


kürsü açýlýþýndan notlar... Özgürlük sözlük anlamý olarak insanýn dilediðince yaþamasý olarak târif edilebilir. Özgürlük insana serbestlik verir ve “ser-best”lik “baþý baðlýlýk” mânâsýna gelir. Hevâ ve heveslerimize baðlý bir þekilde yaþamamýzýn adý mý özgürlük? Bu “baþý baðlýlýk”, nefsinin isteklerine deðil de rûhunun isteklerine yönelik olursa tasavvuftaki gerçek anlamýna kavuþuyor. Enteresan olan, bizi özgür kýlan þey yine baðlýlýk ile oluyor ama bu baðlýlýðýn nereye olduðu önemli tabii… Allah’ýn isteklerine mi yoksa nefsimizin isteklerine mi, Allah’a mý yoksa Allah’tan gayrýsýna mý baðlýyýz? Ýþte tam bu noktada din devreye giriyor. Zirâ Allah’ýn bizden ne istediðini týpký doktorun hastaya yazdýðý reçete gibi bir bir sýralayan bir kitaba sahibiz. Kur’an-ý Kerim’e... Mâþukun neyi sevdiðini öðrenip ona göre ve onun istediði gibi davranmak isteyen âþýðýn baþucu kitabý… Ýçinde Furkan’ý barýndýran, farklýlýklarla birliði öðreten, koyduðu prensiplerle özgürlük vaad eden bir aþk kitabý o… Kabuðu soyulduðunda meyve nasýl kýsa bir süre içinde çürümeye mahkûmsa tasavvufu da dinden ayýrýrsan bir süre sonra Allah’ýn insanýn rûhu üzerindeki korumasý kalkýyor ve insaný nefsinin isteklerine baðlý bir þekilde esir kalmaya

mahkûm ediyor. Hepimizin nasýl bu esâret altýnda olduðunu düþündüm. Evet, bizi özgür kýlacak olan bu ilmi Çin’de bile olsa gidip aramalý ya da gene bizi özgür kýlacak olan bu ilmi âþikâr edecek olan güneþ batýdan doðarsa þaþýrmamalý... Biz de denizin içindeki balýklar olarak “deniz nerede?” diye soracaðýmýza tam da denizin içinde olduðumuzu idrak edip inþaallah sonsuzluk deryasýnýn tadýný çýkarmalýyýz… Allah nasip etsin inþaallah. Müge Doðan ---------------------------------------


meleklerle yaþamak zeynep gencer

Bir vesileyle ‘meleklerle yaþamayý ve onlardan yardým istemeyi’ öðreten bir kitap elime geçti. Okumadan önce, bu kadar satan, eðitimleri düzenlenen ve birçok takipçisi olan kitabý da konuyu da merak ettim. Konu melekler olunca, içinde tasavvufa dair bir þeyler bulacaðýmý düþündüm. Maalesef bulamadým. Böyle bir mânevî mirâsýn üzerinde oturuyor olan bizler neden kendimize ait hazinelerden faydalanmak yerine dýþarýdan ihraç edilmiþ, kültürümüze hiç de âit olmayan birtakým inançlardan medet umuyoruz diye düþünüyorum. Ýsteklerimizin bu kadar peþine takýlmýþ âdetâ onlar için yaþar hâle gelmiþken, dünyevî isteklerin bizi gerçek huzur ve mutluluða götürmediði öylesine âþikâr ki, baþka dinlere, felsefelere, inançlara sürükleniþimiz belki de bu sebepten kaynaklanýyor. Nereden gelip nereye gidiyor olduðumuzu unutmuþ, adýna dünyâ dediðimiz þu kýsacýk durakta oyalandýkça oyalanýyor ve sayýlý zamanýmýzý boþa harcýyoruz. Hâlbuki önümüzde Kur’an var, mânâsýný anlamak için, yaþamýn her an ve alanýnda bize yegâne örnek olan Hz. Muhammed var ve O’nu tanýmak için de Hz. Mevlânâ gibi birçok insân-ý kâmil var. Ve hattâ, Allah’ýn “Andolsun, insaný biz yarattýk ve nefsinin ona ne fýsýldadýðýný biliriz. Çünki biz ona, þah damarýndan daha yakýnýz" (Kaf, 16) müjdesi varken, O’nu ve sevgililerini tanýmaya çalýþmak yerine neden meleklerine ihtiyaç duyduðumuzu uzunca düþünmek gerektiðini sanýyorum. Ýslâm tasavvufu, meleklerin nefsi olmayýp, sýrf akýldan ibâret olduklarýný ve sadece Allah’ý tesbih etmek üzere yaratýldýklarýný söyler. Bir diðer anlamýyla melekler, bizim melekelerimizdir. Ýbn Arabî buyuruyor ki, Melekler, “insân-ý kebîr denen sûretin yani âlemin sûretinin bazý kuvvetlerinden oldu. Þu hâle göre melekler, insanýn yaratýlýþýndaki hissî ve rûhânî kuvvetler gibi sayýldý.” Melek ne için yaratýldýysa sâdece o iþi yapar. Gözün görüp de duyamayacaðý, kulaðýn iþitip de göremeyeceði gibi, melekelerin yaratýlýþýndan farklý birþeye kudreti yoktur. Parçadýrlar ve parça bütünü idrakten âcizdir. Bu, Bakara Sûresi’nde þu þekilde ifâde edilir: “Bir zamanlar Rabbin meleklere ‘Ben yeryüzünde bir halife yaratacaðým’ demiþti. Melekler ‘Biz seni överek tesbih ederken bozgunculuk yapacak ve kan dökecek birisini mi yaratacaksýn’ dediler. Allah ‘Ben sizin bilmediklerinizi bilirim’ dedi” (Bakara, 30).


Kitapta bahsedilen konulara dönersek, ‘Meleklerin elinde her türlü güç vardýr’ denirken Hz. Peygamber’in Þeytan’a “Ne sende dalâletten bir kudret, ne bende hidâyetten bir kudret var” deyiþini hatýrlamamýz gerektiðini düþünüyorum. ‘Bizi koruyan ‘baþmelek’ten bahsedilirken “Kimse kimseyi koruyamaz. Tek koruyan Allah’týr” sözünü unuttuðumuzu sanýyorum. “Allah saf sevgiden oluþur” denirken bilinmelidir ki, Allah celâli ile yaratýrken, sonsuz cemâli ile yarattýðýna merhamet eder. O’nun bize sevgisi, kendisi için neyin hayýrlý olduðunu bilmekten âciz olan bizleri kendimizden koruyuþudur. Olaylarla bizi terbiye ediþi ve ahdimizi bize hatýrlatýþýdýr. Hz. Peygamber "Ýzzet ve Celâl sahibi Allâh mü'min kulunu sevdiði hâlde dünyalýk bazý þeyden korur, týpký sizin hastanýzý onun hakkýnda endiþe ederek yeme ve içmeden alýkoyduðunuz gibi" buyuruyor (Müsned-i Ahmed 5/427). Allah “Yalnýz benden isteyin. Duâ edin, icâbet edeyim” buyururken, ‘ister Allah’tan, ister meleklerden isteyin; ikisi de ayný þey’ demek cehâlet ve gafletimizden baþka bir þey olmasa gerek. Hocam "Melekler bilmediler ki insanlarýn hamurlarý þehvet ve nefsânî sýfatlarla yoðrulmuþtur. Onun için de insanlardan bir kýsmý, akla mâlik olduklarý hâlde, bu sýfatlarýn zebûnu ve esîri olduklarýndan, hayvanlardan daha aþaðý olmuþlardýr. Bir kýsmý ise hayvan derecesinde kalmýþ, ileri gidememiþtir. Fakat bunlarýn arasýnda insanlýðýný bulan ve aslî hüviyetine kavuþanlar, meleklerin üstüne yükselmiþ, melekleri, Arþ'ý ve Kürsî'yi ve bütün mükevvenâtý kendilerine secde ettirmiþlerdir. Ýþte bunlar ‘Benim kalbim Allah’ýmdan söyler’ sözünü söyleyen ve ölülerden ölülere intikal etmiþ ilimlere ihtiyâcý olmayan ve hadîs-i kudsîde buyrulduðu gibi ‘Arza, semâya sýðmayan ben, o kâmil insanýn kalbine sýðdým’ sözlerinde beyan buyrulduðu vechile bilgiyi, doðrudan doðruya gönüllerinde tecellî eden Allah'tan alan kimselerdir" buyuruyor (Kenan Rifâî, Sohbetler, Kubbealtý Neþriyatý, Ýstanbul 2009, s. 475).

Buradan anlaþýlýyor ki, insan olmaktan maksat nefsin (ego) esâretinden kurtularak tekâmül etmektir. Bunun yolu ise kâmil olana teslim olup, nefsinin isteklerinden geçebilmekle ve yok olmakla mümkündür. Melek dahi yok olmadýkça Þeytan’dan farksýz olur buyruluyor. Öyle ya, bir kere ‘ben’ dediði için bütün meleklerin binlerce yýl boyunca hocasý olan Þeytan Ýblis olup, Allah’ýn cennetinden kovulmadý mý? Bizi meleklerden üstün kýlan, nefsimiz olduðu gibi, hayvanlardan alçak eden de yine nefsimizdir. Hocam Kenan Rifâî buyuruyor ki: “Nefsin elinden kurtulmak için, istediðini vermemek lâzýmdýr. Kim ki nefsini bilir, meleklerden üstün olur.” Ve yine buyuruyor ki, “Âhiret günü gelince, cennete girmek için melekler de senden kalb-i selîm mührünü isterler. Ne ka¬dar büyük adam olursan ol, elinde o mühür bulunmadýkça geri döner, giremezsin. Hâlbuki o kapýya tâbî olanlarýn ve hattâ en ufak bir münâsebeti bulunanlarýn bile sözleri ve þefaatleri makbûldür. Eðer içe¬ride olanlardan biri þefaat eder de, ‘geçsin’ derse geçebilirsin. Hazret-i Mevlânâ'nýn dediði gibi: Hakk'ýn ve has kullarýn inâyeti olmayýnca, melek de olsan faydasý yoktur, yine yapraðýn siyahtýr!” (Kenan Rifâî, Sohbetler, Kubbealtý Neþriyatý, Ýstanbul 2009, s. 41).


SÜLEYMANÝYE’DE YILBAÞI SABAHI Melike Türkân Baðlý Bir yýlbaþý sabahý nasýl geçirilebilir? Bir yýlbaþý sabahýnda yapýlabilecekler, bir önceki geceyi, yani yýlbaþý gecesini nasýl geçirdiðimizle yakýndan iliþkili… Yeni yýla girdiðimiz geceyi sabaha baðlayacak bir þekilde geçirmiþsek, yýlýn ilk sabahýnda büyük ihtimalle uyuyor olacaðýz. Günün ilk ýþýklarý, uyandýðýmýz âný deðil, uykuya daldýðýmýz saatleri temsil edecek. Yýlýn ilk güneþi, üzerimize doðacak… Uyandýðýmýz zaman, kimbilir saat kaç olacak ve sabah dediðimiz, günün her bakýmdan en diri, en canlý dilimini uykuda harcamýþ olacaðýz. Hâlbuki yeni bir yýlý karþýlamak için günler öncesinden heyecanlanýyoruz; yeni yýlla birlikte geleceðini umduðumuz o taze baþlangýç için sabýrsýzlanýyoruz. Yeni yýlda uygulamaya koymak üzere kararlar alýyoruz, planlar yapýyoruz. Hepimizin üstünde bir iyimserlik havasý… Birbirimize ufak tefek hediyeler alýyor, güzel dileklerde bulunuyoruz: “Ýyi yýllar”, “mutlu yýllar”, “nice yýllara”… Yeni yýlda âdetâ yeniden yaratýlacaðýmýzý düþünüyoruz… Aslýnda haksýz da sayýlmayýz. Gerçekten de yeniden yaratýlacaðýz. Ama bunun için yeni yýlý beklemeye gerek olmadýðýný bilmiyoruz. Çünkü biz her an yeniden yaratýlýyoruz… Esas olan, an… Ama idrak edemiyoruz! Zihnen daha ziyâde bir akýþý algýlayabiliyoruz ve buna “zaman” diyoruz. Ve zamaný da gerçek zannediyoruz. Ve yeni yýlý bekliyoruz. *** Sonra o düðüm âný geliyor ve sýnýrý geçiyoruz: Þimdi yeni yýldayýz! Ümitle beklediðimiz, özlediðimiz o yeni yýl… Dolu dolu geçireceðimiz o yeni yýl… O ilk gün… Ama biz uyuyoruz…


Uyku, tabii ki bir ihtiyaç ama yeni yýlýn ilk sabahýnda uyuyor olmak da son derece mânidar… Biz, yeni yýla gerçekten yenilenerek baþlamak için birkaç senedir yýlbaþý sabahlarý daha gün doðmadan kalkýp Süleymâniye Câmiine gidiyoruz. Süleymâniye’nin o büyük kubbesinin altýnda toplanýyor ve Kur’an eþliðinde sabah namazýný bekliyoruz. Kanunî Sultan Süleyman devrinde inþâ edilmiþ olan Süleymâniye… Mimâr Sinan’ýn rûhuna rahmet… Yahyâ Kemâl, hepimizin ruhuna iþlemiþ “Süleymâniye’de Bayram Sabahý” þiirinde “Ulu mabedde karýþtým vatanýn birliðine” mýsrâýyla Süleymâniye’nin nasýl bir birleþtirici deðer olarak hizmet ettiðini anlatýrken, Sâmiha Ayverdi de, Ýbrâhim Efendi Konaðý adlý eserinde “Bayram sabahý evlerinin içinden genç,yaþlý, hatta çocuk, ne kadar erkek varsa bir mýknatýs gibi çekip mahremiyeti altýna toplayan Süleymâniye, sanki muayyen bir cemaat için deðil de, bütün dünya müminlerinin melcei, bütün Ýslâm âleminin sýðýnaðý ve tapýnaðý olmak kararýyle âbideleþmiþti” diyerek bu ulu mâbedden bahsediyor ve yine birleþmeyi ve birleþtiriciliði vurguluyor.

Duâlarýmýz, bütün ülke, bütün dünya, bütün insanlýk içindi… Duâlarýmýz, tevhîd içindi. Her bir ânýn kýymetini idrak edebilmek için duâ ettik. Yeni yýlda her an yenilenmeyi, âný kaçýrmamayý, uyanýklýðý niyâz ettik… Duâlarýmýzýn kabûlü için âmin… Hayýrlý seneler…

http://static.panoramio.com/photos/original/27618346.jpg

Bu cümleler, bizim yýlbaþý sabahlarýný Süleymâniye’de geçirme sebebimizi açýklýyor. Onlar Süleymâniye’de bayram sabahýndan söz etmekteler; biz de yeni yýlýn âdetâ bayram kesilmesi için, bütünleþtirici rûhaniyeti ve mimârisinden istifâde etmek üzere yýlbaþý sabahýný Süleymâniye’de geçiriyoruz… 2012’nin soðuk ve yaðmurlu ilk sabahýnda orada toplandýk ve Allah’ýn ismiyle ýsýndýk.


selamiçeþmeli YÂKUBÝ BABA’dan

nefes alan tarifler

tatlý ekþi tavuk


Malzemeler:

1 yumurta aký 2 çorba kaþýðý mýsýr niþastasý 1/2 çorba kaþýðý tuz 2 adet derisiz küp küp kesilmiþ tavuk göðsü 1 kutu (250-300gr.) konserve ananas 1 çorba kaþýðý rendelenmiþ taze zencefil 1/4 kap (çay fincaný) elma sirkesi veya pirinç sirkesi 1/4 kap (çay fincaný) ketçap 4-5 adet tatlandýrýcý veya 2 çorba kaþýðý kahverengi þeker 1-2 tutam toz kýrmýzý biber 2 çorba kaþýðý ayçiçek yaðý veya piþirme spreyi 1 adet 1 parmak boyunda doðranmýþ kýrmýzý ithal dolmalýk biber 1 adet 1 parmak boyunda doðranmýþ sarý ithal dolmalýk biber Süslemek için 2-3 adet taze yeþil soðan

Hazýrlanýþý:

Bir çukur tabak içinde yumurta akýný, mýsýr niþastasýný, tavuklarý ve ¼ tuzu iyice karýþtýrýp 15 dakika bekletirken diðer bir kapta konserve ananasýn suyunu, ¼ tuzu, toz kýrmýzý biberi, ketçabý, sirkeyi, zencefili ve kahverengi þekeri veya tatlandýrýcýyý karýþtýrýn. Daha sonra 1 çorba kaþýðý ayçiçek yaðýný veya göz kararý piþirme spreyini Wok (Çin Tavasý) içinde iyice kýzdýrýn ve dolmalýk biberleri 2 dakika çevirin. Piþen biberleri Wokdan çýkartýn ayrý bir kaba alýn ve bu sefer marine edilmiþ tavuklarý 2 dakika tahta kaþýkla karýþtýrarak orta yumuþaklýkta piþirin, sonra dolmalýk biberleri, ananaslarý ve ananas suyu içine hazýrladýðýnýz karýþýmý tavuklarýn üzerine koyarak 2 dakika daha piþirdikten sonra üzerine taze soðanlarý ekleyerek servis yapabilirsiniz. Not: Wokta veya derin tavada Çin yemeði piþirirken ocaðýnýzýn en büyük gözünü sonuna kadar açarak harlý ateþte piþirmeniz gerekir. Âfiyet olsun.


görüþmek üzere...

yorum ve önerileriniz için h e r n e f e s d e r g i s i @ g m a i l . c o m


Her Nefes - Ocak 2012 / Çin