Issuu on Google+

EKÝM 2011

25.sayý

Tasavvuf Kültürü Dergisi

edeb


editörden Ten-i âdemdeki can bil ki edebdir Dil ü çeþm-i beþerin nûru edebdir Edebi olmayan âdem deðil âdem Ayýran âdemi hayvandan edebdir. Merhabalar Efendim, Ekim sayýmýzda siz dostlarýmýzla yeniden beraberiz çok þükür. Bu sayýmýzýn konusu her zamanki gibi Allah aþký ve inþaallah bizlerde dâim olmasý dileðiyle edep… Bu sayýmýzda yine çok güzel, çok özel dost sohbetleri, derlemeler ve gönülden dile, oradan kaleme gelen ve satýrlara dökülen muhabbetler var. Dilerim beðenirsiniz ve bizimle güzel zamanlarýnýzý, gönüllerinizi elbette çok özel yazýlarýnýzý, varsa yorum ve eleþtirilerinizi paylaþýrsýnýz. Rabbimin bizleri dâimâ edep yolunda muvaffak kýlmasý dileðiyle… Yosun MATER


Sohbetler’den... "Edep ve hayâ iki kanattýr. Bunlarsýz insan, insan olamaz. Ýnsan da bu iki kanadýn arasýndadýr. Edep, her þeyi Hak'tan bilmek, fiili, fâili, mevcûdu hep Hak görmektir." ***** "Nasýl küçük bir edep Hakk'a hoþ gelirse, küçük bir edepsizlik de bütün iyilikleri yýkýp alt üst etmek için kâfidir. Burada edepsizlikten maksat, vefâ ve sadâkati zedeleyen, yâni esâsa dokunan harekettir." ****** Münîre Hanýmefendi: -Efendim, dikkat ediyorum her akþam Azýz Efendi'nin ellerinden, damlayacak kadar ter sýzýyor. -O ki,efendiliði tasdik edilmiþ, eline diplomasý verilmiþ ve “hürsün!” denilmiþ birkimse iken kemâliyle edebini muhâfaza eder; o kadar ki, yüzünün terini sileceði vakit baþýný hýrkasýnýn içine saklar. Benimle Medine'ye giderken, herkes trende sýcaktan ýslak yerlere yatardý. O ise, bir þeye ihtiyaç olup kendisini çaðýracaðýmý düþünerek edeple beklerdi… Edep ve teslimiyetten kimse fenâlýk görmemiþtir. Zâtýn biri “Edep,ilâhî bir taçtýr, onu baþýna koyduktan sonra istediðin yere git, sana açýktýr” buyurur. Hazret-i Pîr de “Allah'tan edebi bize yoldaþ etmesini isteyelim. Çünkü edebi olmayan iki âlemde de mahrumdur” diyor.Hâsýlý, iki âlemde de selâmet yolu edeptir." Ken’an Rifaî, Sohbetler, Kubbealtý Neþriyatý, Ýstanbul, 2000, s. 6-7


Mesnevî Hatýralarýndan... Edeb, iki kýsýmdýr. Biri zâhir edebdir ki, Allah’ýn emrettiðini iþlemek ve nehiy ettiðinden çekinmek, Allah’ýn istemediði kötü iþi iþlememektir. Ýkincisi bâtýn edebdir ki hayvânî sýfatlardan kurtulmak ve kötü huylarý atýp iyi huylar ile huylanmak. Ve her yüzde Cenâb-ý Hakk’ýn tecellîsini görüp olan þeylere îtiraz etmemek, eli ile, dili ile kimseyi incitmemek ve herkesin istirahatini düþünmek, dargýnlarý barýþtýrmak, gýllu gýþtan, dedikodudan gönlünü temizlemek, pâk etmek ve dâimâ her yerde, her iþte Hakk’ýn likasý olan insân-ý kâmili gönlünden çýkarmamak ve her eþyâda ve her olan þeyde Hak nûrunu görmek ve bu sûretle abes bir þeyi görmeyip hýrstan ve hiddetten berî olmak, kurtulmak ve gazap gözü ile hiçbir yüze, bir eþyâya bakmamak, her þeyde ve her olan iþte bir hayýr olduðunu bilip güzel kabûl etmek Ve Cenâb-ý Hak’tan dâimâ af ve maðfiret talep edip her þeyi Hakk’ýn tecellîsi bilerek hoþ kabûl etmektir. Eðer emr-i ilâhî ve týð-ý Rabbânî ciðerini de delse ve canýný da yaksa, Hakk’a rýzâ ile teslim ol ve emrolunduðu vechile kazâya rýzâ verip þikâyet yerine þükür et; çünkü emr-i ferman Allah-ü Zülcelâl’in olduðu için kazâsýna râzý olarak teslim olmaktýr. Kâzým Büyükaksoy


EDEBED EDEB ÝLLÂ EDEB...

MÜGE DOÐAN: Hocam, bu ay edepten, edebin öneminden bahsetmek istiyoruz… Öncelikle edep nedir? CEMÂLNUR SARGUT: “Edep her þeyde Allah’ý görme derecesine ulaþmak demektir” diyor hocalarýmýz. Her þeyde ve herkeste Allah’ýn tecellisini görme derecesine ulaþmak. Edep öyle bir makamdýr ki insaný, insân-ý kâmil hâline ulaþtýrýr. Ýnsân-ý kâmil kim? Ýnsân-ý kâmil, kendinde Allah’ýn mânâsýný âþikâr eden sultan demek; hakikat-i Muhammediye’yi taþýyan, onu canlý kýlan, onu can hâline getiren sultan demek. Edep çok büyük bir mazhariyettir. Peygamber Efendimiz de buyuruyorlar ki “Rabbim beni edeplendirdi ve edebimi güzel eyledi.” O hâlde edeb, güzel ahlâktýr. Yani edebin sonucu güzel ahlâktýr. Biliyorsunuz, Hz. Muhammed (s.a.s) ahlâkýn güzel olanýný tamamlamak üzere gelmiþtir. O yüce sultan der ki: “Bu bir evdir, ahlâk evidir. Ben peygamberlerin sonuncusu olarak son tuðlayý koydum, Ali de mânâsýný anlattý.” Ýþte böyle bir bakýþ açýsý içerisinde Hocam, “edep, nûr-u ilâhîden bir taçtýr; onu baþýna koy, onunla nereye gidersen git, zarar görmezsin” diyor. Ýnsan kýzmaz, üzülmez, sinirlenmez, düþman olarak görmezse neden zarar görecek? Bununla ilgili birçok hikâye var: Ârifi billâh, çok hoþ bir adamcaðýz vardý.

Kendisi mübârek bir adamdý, ayný zamanda da boyacýlýk yapýyordu. Bir gün çok kibirli bir âilenin yanýna gitmiþ, âile onu boyacý olarak tutmuþ ama devamlý azarlamýþlar; “beðenmezsek paraný vermeyiz, bu rengi istemeyiz” filan demiþler. Onu, yanýnda götüren þahýs da son derece üzülmüþ. Bu kadar mübârek, hoþ, ârif bir adamýn böyle yerden yere vurulmasýna ve adamýn îtirâz etmeyiþine de þaþýrmýþ. Sonra “Efendim siz bize iyiyi kötüden ayýrmayý öðretiyorsunuz; neden itiraz etmediniz? Size yapýlan muâmele hatâlýydý” deyince o zat, “Oðlum haklýsýn, dilimle îtirâz etmem gerekirdi ama gönlüm her þeyi Allah’tan bilmeyi o kadar öðrendi ki dilim de ona tâbî oldu, affet beni” demiþ. Ýþte görüyoruz ki gerçek edep, dili bile, devre devre susturan edeptir. Ýnsanýn gönlüne yerleþir ve insaný huzurda kýlar. Huzurlu kýlar, böyle bir edeptir. “Tasavvuf, edep demektir” diyor hocam. Yani edebin sonucu lâ mevcûde illâllah, (Allah’tan baþka mevcut yoktur) demektir. O halde edepte o kadar ileri gider ki insan, eþyâya hürmet etmeye baþlar. MD: Eþyâya hürmet nasýl olacak hocam? CS: Eþyâya hürmet eden insan, vurmaz, kýrmaz, çýkardýðý elbiseyi ayaðý ile itmez; insana hürmet ettiði kadar kedisine,


DEBEDEB cemâlnur sargut

köpeðine, etrâfýndaki hayvanlara, bitkiye, her þeye hürmet gösterir. Kulaklarý çýnlasýn, Ýsviçre’de yaþayan, mutasavvýf, çok yakýn bir dostum, bitkilerin yanýna ikinci bir bitki ekeceði zaman onlardan izin aldýðýný anlatmýþtý. “ ‘Besinlerinizi paylaþacaksýnýz, izin veriyor musunuz sizin yanýnýza bir kardeþ ekeyim’ diye izin alýrým onlardan” derdi. Ýþte iþin hakikati böyle aslýnda. MD: Kaç türlü edep vardýr? CS: Edep iki türlüdür; zâhirî edep, bâtýnî edep. Zâhirî edep Allah’ýn yap dediklerini yapmak, yapma dediklerini yapmamaktýr. Allah’ýn bize koyduðu kurallarda akýlýmýzý ortaya koymamaktýr. Allah karþýsýnda edep ehli olmaktýr. Bâtýnî edep, edebi gerçekleþtiren insanýn son duraðýdýr. Herkeste ve her þeyde Allah’ýn tecellisini görme makamýdýr. Gerçek Müslümanlýktýr. Çünkü Eþhedüenlâilaheillallah diyoruz. “Þahâdet ederim ki Allah birdir” diyoruz. “Biliyorum, inanýyorum” demiyoruz. Þahâdet için görmek lâzýmdýr. Demek ki bâtýnî edep sâhibi insan, görme derecesine, müþâhede derecesine ulaþmýþtýr. Bu makamýn üstün derecelerinden ilki Hz. Ýbrâhim’dir. Þeyh-ül þeyh, Muhyiddin-i Arabî, buna el-aman makamý, hey-aman makamý diyor. Makam-ý mutmainne, el-emin makamý diyor. Nasýl böyle lâ mevcuda

illâllah hâline gelmiþ Hz. Ýbrâhim? Neden? Çünkü önce taptýðý þeylerin batmakta olduðunu görmüþ. “Hayýr, bu giden, yok olan þeylere ben tapamam” demiþ. Týpký bizim gibi... Evlâtlarýmýza tapmýyor muyuz? Eþlerimize, dostlarýmýza hattâ paramýza, elbiselerimize, eðitimimize, bilgimize tapmýyor muyuz? Ýþte onlarýn hepsini aþmýþ o yüce sultan. Yalnýz Sen varsýn, her þeyden görünen Sen’sin demiþ. O kadar vefâ göstermiþ ki Allah’ýna karþý, evlâdýný bile onun uðruna fedâ etmeyi kabûl etmiþ. Ýþte onun mutmainne, el-emin yani “ben Sen’den eminim Allah’ým, geri dönmemek üzere eminim” makamý...

MD: Ken’an Rifâî hazretleri “ten-i âdemdeki can bil ki edeptir” diyor bir þiirinde. Bunu bize açabilir misiniz? CS: Hocam þiirlerinde bu konuyu Allah sevgilisinin mânâsý olarak anlatmýþlar. “Teni âdemdeki can bil ki edepdir” dediðine göre “Bu tenin içindeki can edeptir ama sen onu canlý kýldýn mý?” diyor hocam. Canlý kýldýnsa, edep hâline geçirdinse, her þeyi birledinse abes görmüyorsan, yanlýþ bulmuyorsan, sen kâmilsin demektir. Bunu daha derin açýklamak istersek Nûr Sûresi’nin 35. âyetine bakabiliriz. Týpký hocamýn yorumladýklarý gibi, Allah, bu âyet-i kerîmede “Allah göklerin ve yerin nûrudur, onun nûrunun örneði, içinde çerað bulunan bir kandile benzer. Kandil bir sýrça içindedir, sýrça inciden bir yýldýz gibidir ki doðuya da batýya da nisbeti olmayan bereketli bir zeytin aðacýndan yakýlýr. Bu aðacýn yaðý neredeyse ateþ dokunmasa bile ýþýk saçar, nûr üzerine nûrdur o, Allah


EDEBED EDEB ÝLLÂ EDEB...

dilediðini kendi nûrunda kýlavuzlar, Allah insanlara örnekler verir, Allah her þeyi bilmektedir” buyurmaktadýr. “Âyette, miþkattan yani lâmba konan yerden maksat insanýn göðsüdür. Züccâcdan maksat, insanýn kalbidir. Misbahtan, içinde yanan ýþýktan maksat insanýn sýrrýdýr. Tendeki kalb de, ten-i âdemin içinde bulunan sýr, edeptir” diyor hocam. Yine ayný âyette geçen mübârek aðaçtan maksat, gayba îman etmektir.

MD: Gayba îman nedir ? CS: Cîlî Hazretleri’ne göre gayba îman, halkta Hakk’ý görebilmek demektir. Yoksa olmayan þeylere öyle bakýp îman etmek deðildir. Gördüðümüzü zannettiðimiz halkýn varlýðýnýn hakikat olmayýp, ondan gözüken hakikatýn Allah olduðunu idrak etmek gayba îmandýr. Ken’an Rifâî Hazretleri, “Edep âþikâr olunca, sen nûr üstüne nûr olursun” buyuruyor. Yani sende bir nûr var, ama bir de edebinle âþikâr ettiðin nûr var. Yalnýz bil ki bunlarýn zuhûru ancak Allah’ýn irâdesi ve izniyledir. Anlatmaya çalýþtýklarý ‘ten-i Âdemdeki can bil ki edepdir’ sözü, senin içinde nûr üstüne nûr olmasý, senden edebin zuhûr etmesi demektir. Gözü aydýnlatan ve her þeyi görmesini saðlayan, nûr haline geçen edeptir. Ýþte o nûr zuhûr edince bizim mânâ gözümüz açýlýr ve her þeyin

hakikatini görmeye baþlarýz, diyor. Edebi olmayan insan, insan sayýlmaz, diyor hocam. Belki beþer sayýlýr. Demek ki edepte, yaratýlmýþý insan kýlma vasfý var.

MD: Ahmed er-Rifâî Hazretleri’nin “Edep, her þeyi lâyýk olduðu yere koymak ve her þeye hakkýný vermektir” dediðini okumuþtuk. Bunu da bize açar mýsýnýz hocam? CS: Edep, her þeyin Hakk’ýn tecellisi olduðunu bilerek her þeyi yerli yerine koymaktýr. Buna da galiba sýrât-ý müstakim diyoruz. Deðil mi? Þimdi ben çok büyük bir edep ehli, edep sâhibi bir sultandan bahsetmek istiyorum. Peygamber Efendimiz’den… Peygamber Efendimiz ezel âleminde yaþadýðý mîracýn tekrarlanma zamaný geldiði zaman kendi içindeki yolculuða gitmeden önce edebini sabrýyla þöyle göstermiþti: Taþladýlar. Her tarafýndan kanlar akýyordu. Pislikli iþkembeleri baþýna geçirdiler. Alay ettiler. O ellerini kaldýrdý. “Bilmiyorlar, tanýmýyorlar. Allahým bunlarý affet. Göremiyorlar, bunlarý affet. Bunlarda gördüðüm de Sensin” dedi. O gece o yüce sultana mîraç nasiboldu. Mîraç onun içindeki makamlarýn âþikâr olmasýydý. Muhyiddin-i Arabî böyle anlatýyor. Enteresan bir olaydýr. Necm Sûresi çok hoþ anlatýr mîracý. Orada Burak’ýn, yani


DEBEDEBE cemâlnur sargut

gösterdiði sabrýn Peygamber Efendimiz’i önce Kudüs’e taþýmasý vardýr. Beni hep çok þaþýrtýr. O yüce sultan, her yeri bir yapmýþ olan sultan Kudüs’e giderek bize neyi öðretmeye çalýþtý diye düþündüm hep. Sonra Kudüs’te Hz. Ýbrâhim’in kesmek üzere oðlunu yatýrdýðý taþý gördüm. O zaman anladým ki, “Kendi hakikatinize mi ermek istiyorsunuz? Önce Allah’ýn önünde teslim yerine ayak basýn. Teslim olun” diyor. Yani Ýslâm olun, diyor. Teslim, Ýslâm’dýr. Ýslâm kelimesi teslim kelimesinden gelir. Ama selâm ve huzur da Ýslâm’dýr. Yani teslim olana selâm ve huzur da gelir mânâsýndadýr. Ýþte buradan sonra o yüce sultan gene yükseliyorlar sabrýyla. Peygamberlerle karþýlaþtýklarý o cennet seviyelerini geçiyorlar. En üst seviyede Hz. Ýbrâhim’le karþýlaþýyorlar (Ayne’l yakîn). Bir altta o yüceler yücesi sultan Hz. Mûsâ ile karþýlaþýyorlar (Ýlme’l yakîn). Ve ondan sonra Cebrâil makamý olan akýl zaten sidre-i müntehâda Peygamber Efendimiz’e “Ben dayanamýyorum” der. Peygamber Efendimiz aklýný, Cebrâil’i, kendini oraya kadar götüreni, belki de kendine mürþidlik edeni dahî orada býrakarak Hz. Mûsâ’ya “Ýki ayakkabýný çýkar da gel. Benim arâzime dal” diyen Allah’ý duyar gibi dünyâya ait her þeyini býrakmýþ. Aþký ve ezelden

verilen velâyet sýfatý ile yükseliyorlar. Fakat büyük bir imtihanla yükseliyorlar. Allah, O’nun önünde ezel-ebed her þeyi âþikâr ediyor. Yaþayan, yaþayacak olan, yaþamýþ olan her þey mânâsýyla açýktýr önünde. Diyor ki Allah: “Habibim, bütün bunlarý senin için yarattým. Sen benim hakikatimsin. Senin için yarattým bunlarý. Þimdi iste bunlarý sana vereyim.”

Peygamber Efendimiz o yüce kul ki, edep makamýnda, “Ben seni isterim Efendim” diyor. “Bunlarý istemem. Seni isterim.” Bu istek O’nu daha da yükseltiyor. Ahadiyete doðru taþýyor ve orada Necm Sûresi’nde anlatýldýðý gibi yayýn iki ucunun birleþmesi gibi, daha doðrusu “Nerdeyim?” ben deyip þaþkýn olduðu zaman, Muhyiddin-i Arabî’nin yorumuyla, “Sað ayaðýný sol ayaðýnýn üzerine koy. Gör ki bendesin” diyen Allah’la, Allah’ýn mânâsýnýn zuhûrunun hissedilmesi gibi... O birliðin içinde o yüce sultan gene kul olduðunu hissedip bizler için dilekte bulunuyor. Bizim de o mânâyý kendi içimizde anlayabilmemiz için… (Belki o yüce sultan o an bizi hatýrlamasaydý bizler o zevki hiç bilemeyecektik.) Onun için, kendileri Mahmud makamýdýr. Yani þükredilmesi ve hamd edilmesi gereken en yüce makamdýr. Ýþte Hz. Muhammed’in (s.a.s) edebi, Necm Sûresi’nin ilk iki âyetinde þöyle anlatýlýr: “Dönmekte olan yýldýza andolsun ki, arkadaþýnýz Muhammed þaþýrmadý, azýtmadý da.” Artýk o, adýna yemin edilecek bir sultandýr. Ondan Allah’ýn mânâsý tecelli etmektedir. Nûr Sûresi’nin mânâsý, Peygamber’in içinde edeple tecellidir. Allah nasip etsin inþaallah. MD: Âmin… Hocam çok teþekkür ederiz.


Ten-i âdemdeki can bil ki edepdir Dil ü çeþm-i beþerin nûru edepdir Edebi olmayan âdem deðil âdem Ayýran âdemi hayvandan edepdir Ser-i Ýblîs"i dilersen eðer ezmek Gözün aç öldüren Ýblîs"i edepdir Oku âyâtýný Kur"ân-ý Kerîm"in Göresin cümle maânîsi edepdir Ulu Þems"in sözüdür bu, buna þek yok Bizi makbûl edecek Hakk"a edepdir Edebi eylesin Allah bize tevfîk Ýki âlemde, felâh, Ken’an edepdir Ken’ân Rifai, Ýlâhiyât-ý Ken’ân


Nefsimizin gümbürtüsünden biraz kurtulup âleme nazar etsek ve ibret gözüyle bakmaya baþlasak, hâdiselerin sessiz bir dille bizimle konuþtuklarýný görürüz. Bu sessiz sese kulak kabartanlar, bu lâtif haberciyi duyabilenler artýk kendilerini denizin dalgasýna terk etmiþ gibidirler. Hâlikin murâdýnýn sesidir bu. Hâdiselere rýzâ ve teslimiyet gösterenlerin, tefekkür edenlerin, nefsini hesâba çekenlerin duyabileceði bir sestir bu. Her neye nazar etsen ondan bir iz görürsün, perdenin arkasýndan görünen odur. Bir gün Sultan Veled üzgün bir hâlde oturuyormuþ. Hz. Mevlânâ yanýna gelmiþ, “neyin var?” diye sormuþ. Sultan Veled, “Ýçimde bir sýkýntý var ama nedenini bilemiyorum?” demiþ. Hazret bir müddet ortadan kaybolmuþ. Biraz sonra sýrtýnda bir kurt postuyla gülerek gelmiþ. Sultan Veled kahkahalarla gülmeye baþlamýþ. Bize kurt sûretinde görünen insanlarýn içinde de hep ayný kiþi var; bizim içimizdekinin ayný. Aktörlere takýlýp kalýnca mutsuz oluyoruz. Perdeyi bir kaldýrsak da arkasýnda oyun oynayan sevgili ile âþinâlýk kurabilsek, ne gam kalýr ne de keder. Ahmed er-Rifâî Hazretleri’nin dediði gibi, “insanlar iki bölük olsa, bir bölüðü beni gül sularý ile yýkasa, diðeri de kör býçaklarla doðrasa indimde birdir”. Bu hâl tevhidi gerçek edebdir ve huzurda olan huzurlu adamýn kârýdýr.


postun sahibi neĂže taĂž


EDEBED tasavvuf klasiklerinde edep

Edep konusunda insanlar birbirinden farklý üç tabakaya ayrýlýr: Dünyâ ehlinin edebi, din ehlinin edebi, din ehlinin seçkinlerinin edebi. Dünyâ ehli, edep denince fesâhat, belâgat, bilgi ezberleme, yönetici eðlendirme, þiir ve sanatkârlýk gibi þeyleri anlarlar. Din ehlinin edebi, daha çok nefsin riyâzeti, bedeni terbiye etmek, gönlü temizlemek, þer’î sýnýrlarý korumak, þehvetleri terk etmek, þüpheli þeylerden kaçýnmak, kendini tatlara hasretmek ve iyilikle yarýþmaktýr. Din ehlinin seçkinlerinin adâbý, kalbleri muhâfaza etme, sýrlarý gözetme, gizli ve açýk olanýn, yani içinin ve dýþýnýn bir olmasýndan ibârettir. (Luma, 1951)1 Sâdýk fakirlerin uymasý gereken üç husus vardýr: Muhtaç olduðu zaman istememek, verildiðinde geri çevirmemek, aldýðý zaman da ikinci bir vakte kadar elde tutmamak (hemen elden çýkarmak, yahut sadaka etmek). (Luma, 231) 2

Mesnevî'de “kullarýna muvaffakiyetler verici ulu Allah'tan her zaman ve herhâlde edep ve baþarý istemeði ve edepten mahrum oluþtaki hüsrâný beyân eden” bölüm bu duruma bir örnek oluþturur. Kenan-er Rifâî, ilgili Mesnevî hikâyesini þu þekilde þerheder:

“Hikâyeyi bilirsiniz: Gökten "mâide" inerdi. Mâide aslýnda yemek sofrasý ve yemek demektir. Hazret-i Mûsâ'nýn kavmine, onun bir mûcizesi olarak bu sofralar dolusu yemek, zahmetsizce gökten inerdi. Ancak bu, bir türlü yemekti. Kavmi, Mûsâ'ya bu yüzden sitem etmiþ, çeþitli yemekler istemiþlerdi. Ýçlerinde "Hani ya sarmýsak ve mercimek?" diyenler olmuþtu. O zaman gökten gelen yemek kesildi, aç kalmamak için insanlarýn çalýþmalarý, terleyip yorulmalarý lâzým geldi.

Nice zaman sonra, ayný kavme bu sefer Hazret-i Ýsâ'nýn þefaatiyle yine mâide indi. Fakat edep ve terbiye yoksullarý bu sefer de sofralardan artýklarý toplayýp saklamaya kalktýlar. Hazret-i Ýsâ onlara "Bu nîmet dâimîdir, Allah'ýn nîmetinden ve nîmet göndericiliðinden þüpheye düþmeyiniz" dediyse de açgözlülere söz dinletemedi ve tabiî, gökler mâideyi tekrar kestiler. Hâdise þöyle olmuþtu: Ýsâ'nýn Havâriyyûn denilen 12 sahâbesi ki onun sohbetine nâil olmuþ, dîni ondan öðrenmiþ, onun talebesi olmak saâdetine ermiþlerdi. Bunlar Ýsâ'ya, "Rabbin bize mâide indirmeðe kadir midir?" dediler. Ýsâ, bu suâli edebe


DEBEDEB eylül yalçýnkaya ve öðrencileri

aykýrý buldu. Ne Rabbin ne kendi peygamberliðinin tecrübe edilmesini güzel bulmuyordu. Allah'a ve bana inanýyorsanýz, Hakk'tan böyle þeyler istemeyiniz, dedi. Fakat Havâriyyûn, ilâhî kudreti müþâhedede ýsrar ettiler. Çünkü henüz gözleriyle görmeden inanabilmek seviyesinde bulunmuyorlardý. Çâresiz kalan Ýsâ, Hakk'a yalvardý ve bir pazar günü gökten mâide indi. Hýristiyanlar, ilâhî kudretin tecellî ettiði bu pazar gününü dinlerinin bayram günü bildiler.

Ancak kýsa bir zaman sonra, Allah'ýn bu nîmeti bir gün esirgeyeceðinden korkan Ýsâ ümmeti, gökten gelen nîmeti biriktirip saklamaya kalktýlar. Allah'tan þüphe etmiþ olmalarý büyük kusurlarýydý ve edepten mahrum olmalarýndan ileri geliyordu. Nitekim Ýsâ kavminden þüphe edenler ve bu harekete sapanlar derhal cezalandýrýldýlar, maymun ve domuz kýlýðýna sokuldular ve üç gün bu kýlýkta yaþadýktan sonra ölüp gittiler.” (Kenan Rifâî, Þerhli Mesnevî-i Þerif, 21) Sûfî fakirlerin sofra adabý: Yemek sýrasýnda üzüntülü ve endiþeli olmamalarý, yapmacýk hareketlerde bulunmamalarý, iyi temiz ve az olaný, çok ve kötü olana tercih etmemeleridir. Onlarýn yemek yemek için belli bir vakitleri olmaz. Yemek hazýr olunca da

lokmalarý birbiri ardýna peþpeþe mideye indirmezler. Kendilerine yemek ikram edildiðinde geri çevirmezler. Çok ve cefâ verecek (mideyi rahatsýz edecek kadar fazla) yemekten hoþlanmazlar. Çok fazla acýksalar da her yeyiþlerinde yemek âdabýný tam olarak yerine getirirler. (Lüma, 243)

Akþam yemeðinde Meliha Hanýmefendi'lerde misafir bulunuyorduk. Yemek bitmek üzere iken Nazlý Hanýmefendi, Hocamýza portakal ikram etmek isteyerek: “Bakýn Efendim ne kadar lezzetli!” dedi. “Ben gýdâmý aldým. Yemeði zevk için deðil, gýda için yerim!” diye cevap verdi. (Kenan Rifâî, Sohbetler, 394) Meselâ bir su içerken bile “Harâretim bu su ile teskin oluyor. Fakat Allah'ým murâd etmezse bu harâretimi teskin etmez diye düþünmelisin. Yemek yerken de yine Allah isterse bu yediklerim beni doyurmaz ve bu gýdâyý Allah'a ibâdet ve kulluk edebilmek için nur olsun diye yiyorum, demelisin.” (Kenan Rifâî, Sohbetler, 159)


bir çizginin günlüðü zeynep çalýþkan

Hayat çizgimin üzerinde yürüdüðüm her gün edebi unutma ve hatýrlama arasýnda gidip geliyorum. Týpký þu TRT’de yayýnlanan pazar programýndaki çizgi adam gibi çizer tarafýndan tekrar tekrar çizilip siliniyorum. Kimi zaman kendimi benliðimden silinerek sayfanýn üzerinde kalem kömürü ve silgi atýklarýna karýþmýþ gibi hissediyorum. Bu hâldeyken kendimi bir çizgiden farklý bir þey zannetme hatâsýndan kaynaklanan bir komediyle karþý karþýya kalýyorum. Sýnýrlardan kurtulunca farklýlýklar yok oluyor ve üzerime boyanan tüm renklere rýzâ gösteriyorum. Ýþte burada tüm sözlerim ve hareketlerim bu filtreden süzüldüðü için edepli oluyorum. Bu hâldeyken birinin yanlýþ bir þey yaptýðýný düþünerek ya da iþler istediðim gibi gitmediði için

sinirlenmiyorum. Bunun yerine bu kalem darbelerinin benimle bir ilgisi olmadýðýný düþünüyor ve zamanla onlarýn da diðerleri gibi silinip gideceðini biliyorum. Sýrada beklerken önüme geçen kiþiye gülümseyerek “Affedersiniz ama sýra bendeydi” ya da “Herhalde aceleniz var, siz önden buyurun” deyiveriyorum. Benim olduðunu düþündüðüm sýranýn bizler doðmadan çok önce baþka birine ayrýlmýþ olduðunu düþününce sinirlenmenin yersiz olduðunu anlýyorum. Bazý zamanlar ise sâkin sâkin hayat sayfamda yürürken edebi tamamen unuttuðum oluyor. Önümde akýp giden yolun silindiðini ve gidecek yer olmadýðýný görüyorum. “Bu korkunç bir þey, nasýl olur da bu benim baþýma gelir?” diye beni yukarýdan seyreden sanatkâra öfkeyle sesleniyorum. Böyle zamanlarda


görebildiðim tek þey beni diðer herþeyden ayýran keskin çizgiler oluyor ve ben olmayan herþeyi suçlamak istiyorum. Homurdana söylene bir yolunu bulup önümdeki boþluðun üzerinden atlýyorum. Artýk kendimi çok zeki ve becerikli hissediyorum. Kendimden ve küçük baþarýmdan o kadar memnun oluyorum ki çok daha büyük ve baþarýlý olmak istiyorum. Önüme çizilen merdivenleri süratle çýkarken ara sýra aþaðýda kalanlara tepeden bakýyorum. Komik olaný, ancak kendimi yükseklerde gördüðüm bu zamanlarda herkesin ve herþeyin beni alaþaðý edip bana acý vermesi mümkün olabiliyor. Sokaðýn köþesinde karþýdan karþýya geçmeyi beklerken arabalarýn hiçbiri yol vermiyor. “Ne kadar ayýp! Nasýl olur da BANA yol vermezler?” Sonra yaðmur baþlýyor ve aslýnda

benim nefsim olan bir olumsuz düþünceler çamur birikintisine basýyorum. Zarar gördüðüm zaman baþkalarýna zarar vermeyi hak görüyorum ve bana yol vermeyen arabanýn çamurlu suya girmesi hoþuma gidiyor. Nasýl bunlarý düþünecek kadar edepten yoksun olurum? Çünkü ben ve öteki arasýnda bizleri ayýran bir uçurum olduðunu düþünüyorum. Ancak kendimi de çamura batmýþ olarak görünce ikimizin de bir olduðunu idrak ediyorum. Sayfadaki çizgiler… Tekrar tekrar çizilip siliniyorlar, unutulup hatýrlanýyor gün boyunca. Hakikat’i hatýrlayýp unutma arasýnda iþte böylece gidip geliyorum. Her gün hatýrlayýþlarým unutuþlarýmdan fazla olsun diye duâ ediyorum.


“Edep nedir?” dendi mi aklýma hemen Hz.Mevlana’nýn “Edep, her edepsizin edepsizliðine sabýr ve tahammül etmektir. Kimi, falan adamýn huyu kötü, tabiatý fena diye þikayet eder görürsen, bil ki bu þikayetçinin huyu kötüdür; kötüdür ki o kötü huylunun kötülüðünü söylüyor! Çünkü iyi huylu, kötü huylulara, fena tabiatlýlara tahammül eden, onlarýn kötülüðünü söylemeyen kiþidir.” sözleri gelir. Ýnsanýn insan olmak için þekle ihtiyacý olduðu gibi edebin de kuþkusuz dýþarýdan görünen bir þekle ihtiyacý vardýr. Ama ruhu olmayan bir bedene insan diyemeyeceðimiz gibi içinde mana taþýmayan kibarlýklar da edep olamaz. Bu mananýn ne olduðunu bize Hz.Mevlana ne güzel anlatmýþ. Edepli olup olmadýðýmýzý test edebilmemiz için ne kadar güzel bir prensip koymuþ ortaya. Pek çok kültürde olduðu gibi ülkemizde de edebi dýþtan gördüðümüz eðilip bükülüþlerle, kibar sözlerle tanýmlýyoruz. Ýçinde edep olmasa dahi birinin haline bakarak “Aman ne edepli adam” demenin bir sakýncasý olmasa gerek çünkü hüsnü zan da baþlý baþýna bir edep. Ancak kendimizi zarif tavýrlar göstermekle edepli olunamayacaðý konusunda uyarmamýz ve iç dünyamýzýn yukarýdaki prensibe uyup uymadýðýný test etmek zorundayýz. Kendimizi edepli kýlmanýn tek yolu edepsizlere karþý duyduðumuz hisleri tartýp biçerek kendi halimizden haberdar olmak ve þikayet etmeyi keserek yol almaya çalýþmaktýr. Bunu yapabilmek de ancak Allah’tan baþka mevcut, Allah’tan baþka fail olmadýðý gerçeðini her an hatýrlamakla mümkündür. Madem ki yapan yaptýran Allah’týr o zaman kime edepsiz diyebiliriz? Bir imtihan olarak baþýmýza gelen bu gibi hadiselerle karþýlaþýnca bizi olgunlaþmamýz için sýnayanýn Allah olduðunu bilip anlayýnca tabiidir ki sebep olan kiþiye sevgi, hadiseye de sabýr ve tahammül göstermek zor olmaz. Ken’an Rifai Hazretleri de, Edep Hakkýnda adlý ilahisinde insaný insan yapan temel unsurun edep olduðunu söylüyor. Ýnsaný hayvandan ayýran, Hakk’a makbul eden edeptir diyor ve Kur’an-ý Kerimin cümle manasýnýn edep olduðunu bildiriyor. Sonuç olarak diyebiliriz ki edep “Lâ ilâhe illallah” demek ve onu yaþamaktýr.


edep lâ ilâhe illallah ilmini yaþamaktýr. meral hasýrcý


gýybet

hüseyin çalýþkan “Ey iman edenler! Zannýn birçoðundan sakýnýn. Çünkü zannýn bir kýsmý günahtýr. Birbirinizin kusurlarýný ve mahremiyetlerini araþtýrmayýn. Birbirinizin gýybetini yapmayýn. Herhangi biriniz ölü kardeþinin etini yemekten hoþlanýr mý? Ýþte bundan tiksindiniz! Allah'a karþý gelmekten sakýnýn. Þüphesiz Allah tövbeyi çok kabul edendir, çok merhamet edendir.” (Hucûrat, 12) Kur’an-ý Kerim güzel ahlâkla ilgili âyetlerle doludur. Beni en çok etkileyeni ise, meâli yukarýda zikredilen olmuþtur. Öncelikle Kur’an okurken onun Allah kelâmý olduðunu ve kesinlikle Hak olduðunu bilmek gerek. Hâl böyle olunca iþimiz çok zorlaþýyor. Yukarýdaki âyet, benim üzerime ilk okuduðumdan beri tonlarca yük bindiriyor. Öyle ya, lâalettayin söylenmiþ sözler deðil, Allah kelâmý… Ölü kardeþimin etini yemekten bahsediyor! Âyette sayýp dökülen kusurlarýmdan sadece gýybeti ele alsak yeter. Bu kusuru iþlemediðim bir gün geçiyor mu, merak ediyorum. Hz. Âiþe Annemiz bir gün Hz. Peygamber Efendimiz’e (s.a.s) kendilerini kýsa boylu týknaz bir hanýmýn sorduðunu iletmiþ. Efendimiz, Âiþe Annemizi gýybet etmemeleri konusunda uyarmýþ. Hz. Âiþe buna þaþýrýnca da açýklama olarak “eðer senin kendisi hakkýnda bunlarý söylediðini duysaydý üzülürdü” anlamýnda nasihat etmiþ. Benim kusurlarým keþke Hz. Âiþe Ânnemizin býraktýðý yerde dursa. En azýndan bir politikacýnýn, bir ünlünün, bir gazetecinin ya da bir tanýdýðýmýn gýybetini yapmadan üzerime gün battýðý olmuyor. Ýnsanýn midesini kardeþinin ölüsünün etini yemek ne kadar bulandýrýrsa, bu yaptýklarým da o derece tiksindirici. Geçenlerde eve dönerken radyoda Fethullah Gülen Hoca’nýn bir sohbetini dinliyordum; konu gýybetti. Bu kusuru telâfî etmek için düþünmüþ taþýnmýþ ve çâre olarak ancak gýybet edilen anda, dilerse saat sabahýn üçü olsun, gýybeti edilen kiþiyi arayarak ondan helâllik isteyerek yalvarmak olduðunu bulabilmiþ. Ben de düþündüm, bundan baþka çözüm yok gibi… Oysa 6666 ayetten sadece yukarýda geçenin içindeki tek ayrýntýya dikkat edip gýybetten alýkoysam kendimi… Ah bir yapabilsem! Kimsenin çekiþtirilmesi yok,


zaaflarýndan bahsetmek yok, gýybet edeni dinlemek yok, kusurlarýn sayýp dökülmesi yok. Býrakýn bunlarý, arkalarýndan târiflerini dahî hoþlarýna gitmeyecek þekilde yapmak yok… Bazen böyle bir gün geçirdiðimi düþünüyorum. Çok zor ama yine de düþünüyorum. Kur’an’ýn bir âyetindeki bir kelimeyi bir gün olsun uygulayan bir insan olarak hayâl ediyorum kendimi… O zaman biraz daha anlamaya baþlýyorum Allah’ýn sevgilisine ümmet olmanýn nasýl bir þeref olduðunu, nasýl bir ahlâk seviyesi, nasýl bir hassasiyet olduðunu. Rabbim hepimizi ahlâklarýn en güzeliyle, kendi ahlâkýyla, Habîbinin ahlâkýyla ahlâklandýrsýn.


haddini bilmek de edeptir. Fakat ne yazýk ki günümüzde bir insanýn haddini bilmesi ya da birisine haddinin bildirilmesi, kiþinin aþaðýlanmasý, korkmasý, köþeye çekilmesi, iki büklüm boynu bükük vaziyete geçmesi gibi bir anlamý çaðrýþtýrmaktadýr. Halbuki tasavvufta mürþid-mürid iliþkisi tam olarak, mürþidin müride haddini bildirmesi ve müridin mürþid terbiyesi altýnda seyr-i sülûk ile haddini bilmesine dayanmaktadýr. Yani haddini bilmek durmanýn deðil, tam aksine sürekli hareket hâlinde olmanýn getirdiði bir sonuçtur. Bildiðiniz gibi Ýslâm tasavvufuna göre varlýk, Allah’ýn aynasýndan ibârettir. Allah’ýn isim ve sýfatlarýnýn görünür kýlýnmasý için kâinat var edilmiþtir. Yani mevcut olan her þeyde Hakk’ýn bir isminin olmasý hasebiyle, her þeyin hakikati Hakk’a dayanmaktadýr. Þu halde yaþamanýn da gayesi bu hakikati, Hakk’ýn üzerimizdeki hakkýný idrak etmekten ibârettir. Ýþte bu hak, kiþinineþyânýn haddidir ve bunun idrak edilmesi de kiþinin haddini bilmesinden ibârettir. Hz. Ömer’in halifeliði döneminde dünyaya gelen, Hz. Ebu Hureyre’nin de

damadý olan Said bin Müseyyeb isimli hadis uzmaný der ki; “Hak celle ve alânýn kendisi üzerinde olan hakkýný bilmeyen, Allah’ýn emir ve nehyi ile terbiyelenmeyen bir kimse edepten uzak yaþýyor demektir.” Tasavvuf yoluna giren birçok kiþide görülen ilk þey -ki kendimde de izlediðim budurkiþinin hangi konuda olursa olsun, “bilmem, yapamam” türünden “mütevâzý” davranýþlar sergilemesidir. Halbuki mütevâzýlýk, sâdece dil ile “bilmiyorum” demek deðildir; kýnanmayý da, methedilmeyi de kendisinde görmeyerek, kendisindekinin ve kendisine gelenin Hakk’a âit olduðunu idrak ederek, her þeyden memnun olabilmesidir. Dolayýsýyla insanýn kabiliyeti dâhilindeki bir konuda “bilmiyorum, yapamam” türünden olumsuz tepkilerde bulunmasý, kendisinde bulunan Allah’ýn hakkýna aykýrý hareket ederek haddini-edep sýnýrlarýný aþmasý demektir. Çünkü insanýn ya da eþyânýn herhangi bir konudaki gerçek potansiyeli, kabiliyeti, onun hakikatidir. Hepinizin bildiði hâdiseyi tekrar hatýrlamakta fayda var: Hz. Peygamber, Kâbe’nin içindeki putlarý kýrmasý için Hz. Ali’ye “omzuma çýk” der. Hz. Ali “edep ederim” deyince, Hz. Peygamber “emrim edebinden üstündür” der. Bunun üzerine Hz. Ali Hz. Peygamber’in omzuna çýkarak putlarý kýrar. Fakat “Omuza çýkýnca aslýnda her þeyin Hz. Peygamber’den ibâret olduðunu gördüm” diye de ekler. Bu hâdisede de görülen þu ki; emir, Allah’ýn kiþideki hakikatidir. Yani kiþinin


kendisindeki Allah’ýn ismi, Allah’ýn emridir. Bir iþi yapabilecek kabiliyete sahipken, edep adýna “ben yapamam, edemem” türünden davranýþlar içine girmesi onun emre muhâlefet etmesi anlamý taþýr. Ýþte bu haddini bilmek deðil, haddini aþmak demektir. Fakat emre itaat ederse, yani hakikatine uygun olarak kabiliyetini sergilerse, haddini bilir hale gelerek her yerde, her yaptýðý iþte Hakk’ý müþâhede eder. Ýþte bu da kiþide gerçek edebin oluþmasýný saðlar. Þu halde bir müslüman Allah’ýn emri olan gayrete sarýlmak zorundadýr. Hangi konu olursa olsun, ne iþ olursa olsun “bilmem ki” diyerek alçakgönüllülük oyunu oynamayý býrakýp, -istenilen sonuç alýnsýn ya da alýnamasýn- Allah’ýn bize sunmuþ olduðu mevcut þartlar altýnda yapabileceðimiz kadarýný yapmak, bizi haddimizi bilmeye ve böylece de edebe biraz daha yaklaþtýracaktýr. Peki, Allah erlerinden neden sürekli olarak “ben bir hiçim” sözü iþitilir? Galiba þunun içindir; onlarýn bu sözleri, bizim tasavvuf ehli gibi görünmek için sarfettiðimiz “ben bilmem” lâflarýna benzemez. Onlar da kendi potansiyellerinin tam anlamýyla farkýndadýrlar. Fakat yüzleri direkt olarak Allah’a dönüktür. Bu sebeple hem kendilerinde var olanýn Allah’a âit olduðunun, hem de Allah’ýn bütün potansiyellerin üzerinde olduðunun bilinci ile, hiçliklerini ilân ederler. Yavuz CELEP


yeþil ördek sesil çetindað

Her sabah saatini kurup uyanmýþsýn, iþe gidecekmiþsin, veya dinlenecekmiþsin, sorulmaz. Tak kapý içeri girer sevenlerin. Seni sevdiklerinden uyandýrmaya gelmiþlerdir. Kahvaltý bile hazýrlamýþlardýr belki de. Senin için, sana danýþmadan. Yolda çevirdiðin taksi þoförüne “hayýrlý sabahlar” dilersin. Cevap geri buyrulmaz. Sanki trafikte iki araba ileri gitmek bütün yolu kolaylaþtýracakmýþcasýna delice kullanýlýr araç. Huzursuz olduðun yüzünden belli olursa, bakýþlar aynadan kaçýrýlýr veya eyvah ki sana kýzýlýr. Ofiste masana çay getiren teyzenin suratý beþ karýþtýr. Belli ki derdi var diye düþünsen de kulak vermeye kalkma, terslenirsin. Vardýr onun da bir sebebi der geçersin. Öðlen kafeteryada yemek sýrasý var. Sýraya girenler vardýr. Bir de sýraya girmeyi tercih etmeyenler. Çok açtýrlar. Çok düþünme sakýn, bozulurlar. “Ne yiyeceðini de mi bilmiyorsun yoksa?” “Siz önden buyrun” diye yol verirsen Fransýzca konuþmuþsun gibi suratýna bakarlar. Sen gözüne kestirdiðin masana yürüyene kadar masa tutulur. Arkandan gelenler koþup önüne

geçerler fark etmemiþ gibi. Belki de fark etmemiþlerdir... Ucuna iliþmeye kalkma, “baþka yer mi yok sanki!” Ýlk kaþýðýný almadan “çok þükür Rabbim” dersen küfür etmiþsin gibi bakýþlar sana çevrilir. Ýçinden duâný edersin. Yemekten sonra diþini fýrçalamaya da kalkma. “Ay burasý umumi tuvalet, eve saklayamadýnýz mý?” derler. Halbuki ben temiz bir insaným diye düþünür, üzülürsün. Akþam üstü kahve almaya çýkarsýn. Bir bardak sütlü kahve istersin. “Sütlü kahvemiz yok, latte olur mu?” Olur tabii, niye olmasýn. Biri filtre kahve ile yapýlýyor biri espresso ile. Ýkisi de kahve iþte. Tuhaf ki Türkiye sýnýrlarý içinde olduðunu fark edersin. Biraz ileride banka oturursun. Yan bankta biri devlete küfür halinde. Göz göze gelirsin. Hani þöyle temiz kelimelerle sýkýntýnýzý dile getirseniz. “Rahatsýz oluyorsan kalk sen de!” Kadýnmýþsýn, yalnýzmýþsýn, ikazda bulunmuþsun, hiç fark etmez. Mecburen kalkýp yürürsün. Akþam arkadaþlarýnla yemeðe çýkarsýn. Hani o çok sevdiðin belki de okul yýllarýný paylaþtýðýn arkadaþlarýnla. “Garson garson! Geri zekâlý bu adamlar, baksana kardeþim!!” Bir baðrýþ, bir çaðrýþ. Bakan zanneder ki dükkân sahibi arkadaþlarýn. Yerin dibine girersin. Baktýn olmuyor, gözlerini yere dikersin. Masaya gelen tabaklar hýzla boþalýr. Gelen gider, gelen gider. Bilâkis beyler en önden atýlýrlar. “Aaa pardon sen almadýn yahu.” Önemli deðil, ben çok aç deðilim zaten demeyesin. “Sen de elini çabuk tut biraz, burasý Ýstanbul” derler. Ben de Ýstanbulluyum diye düþünme. O


zamanlar eskide kaldý, kabul et. Sohbetler baþlar. Geçen akþam dizide olanlar anlatýlýr. “Sen niye hiç anlatmýyorsun?” “Benim televizyonum yok, bilemedim.” “Ne, televizyonsuz ev mi olur, ne yapýyorsun peki geceleri?” “Bilmem, kitap okuyorum, duâ ediyorum. Sinemaya da gidiyorum aslýnda.” “Neyse diziye dönelim biz.” Dönelim tabii. Benim cevabým henüz bitmemiþti ama. Ýçine bir hüzün çöker âniden. Geri dönüþte çevirdiðin taksi þoförüne “hayýrlý akþamlar” dilersin. Yine cevap geri buyrulmaz. Eve ulaþtýn çok þükür. “Abla bozuk param kalmamýþ ne yapacaðýz?” Vallahi ne yapalým, benim mesleðim gereði bozuk para bulundurmam gerekmiyor aslýnda yanýmda. “Belki bakkalda vardýr.” “Kim gidecek þimdi oraya?” “Ben giderim kardeþim.” “Saðol abla ya. Yalnýz abla iki sokak daha gidince ekledi bu makine ona göre.” Helâli hoþ eder, evine dönersin. Evde yeni kitaplar, CDler var. Nereden alýnmýþlar acaba? Ýþportadandýr. Nasýl hak yediniz diye sorma. Onlar da ucuz satsalar denir. Ben okumam bunlarý da deme. Bir gün bir çalýþmanýn karþýlýðý alýnmayýnca öðrenilir belki diye düþün sadece. Rencide olma. Rencide etme de. Sessizce odana çekil. Herþey bu kadar da kötü deðil elbet. Her maddenin olduðu gibi insanýn da hayýrlýsý var. ‘Edep nedir?’ diye sorulursa, söylemek çok kolay, yaþamak çok zor dersin. Sýrf zâhirî yetmiyor, bâtýnî edep de lâzým

zîrâ. Bir bütün gün boyunca bir tek kere insânî muâmeleye mâruz kalmamýþ olabilirsin. Bu her gün baþýna geliyor da olabilir. Üzülüyorsan yaþýyorsun demektir, unutma. Ne mutlu, senin gönlün var demektir. Varsýn sana kýzgýn kýzgýn baksýnlar. Varsýn sana yeþil ördek gibi tavýr takýnsýnlar. Farklý olmanýn hazzýnda kaybol, kýrýlma. Sen sakýn yolundan þaþma. Ýlle de ve her zaman kendine dönük ol. Hepiniz haklýsýnýz, ben deðilim dersin. ‘Benim gizli bir bildiðim var’ diye düþünür aþký hayâl edersin. Ne yazýk haklý bile haksýz duruma düþüyor tavrýndan dolayý. Sen iman et ki zerredeki okyanusu fark edesin. Ne olursa olsun… Edep Yâ Hû!!


unutma unutmayalým

Ýstanbul 1923’de düþman iþgâlinden kurtuldu. Ya biz?

Kasým 1918’de Ýstanbul, Avrupalý düþman askerleri tarafýndan iþgal ediliyor, ardýndan 6 Ekim 1923’de, tam beþ yýl sonra düþman iþgalinden kurtuluyor. Geçtiðimiz günlerde Fâtih Sultan Mehmed’in 1453’de fethettiði bu güzel þehrin milli mücâdele sýrasýnda düþman iþgalinden kurtuluþunun yýldönümü kutlandý. Târihî olaylar somut birer vakadýrlar târih ve târihçiler açýsýndan. Bu bana þunlarý düþündürttü: Ýstanbul 1923’de düþman iþgalinden kurtuldu. Fakat bugün yabancý isimli tabelalar, gençlerin Ýngilizce aksanlý bir tonda Türkçe konuþuyor olmalarý ve yabancý markalarýn istilâsý var… Biz bu iþgalden ne zaman kurtulacaðýz? Bunun târihi belli mi?


ayalýmunu ümit ceylan


nehaber ne haber?

Dâvûd el-Kayserî Oturumu

30 Eylül – 2 Ekim 2011 tarihleri arasýnda Kayseri’de gerçekleþtirilen Seyyid Burhânnedin Týrmýzî Sempozyumu’nun son oturumu Dâvûd el-Kayserî adýný taþýyordu. Türk Kadýnlarý Kültür Derneði, iki yýldýr üniversitelerin içinde üniversitelerin yer aldýðý þehrin mânevî büyükleriyle ilgili enstitülerin açýlmasý için emek sarf etmektedir. Daha önce de Malatya’da Ýnönü Üniversitesi’nde Mýsrî Niyâzî Enstitüsü ve Kastamonu’da Kastamonu Üniversitesi’nde Þâbân-ý Veli Enstitüsü kurulmasý için kararlar alýnmýþtýr. Son olarak da Erciyes Üniversitesi’nde Dâvûd el-Kayserî Enstitüsü’nün açýlmasý için yapýlan giriþimler baþarý ile sonuçlanmýþtýr.


rnehabern


Galiba ayýn 4’ü… Birkaç gündür sayýlarýn pek farkýnda deðilim. Ama Kayseri’de olduðumuzdan eminim. Ve bu þehrin yumuþak ve dingin bir þehir olduðundan… Hatýrladým bu þehrin yumuþaklýðýný… (Bu þehrin yumuþaklýðýný hatýrlamak için tekrar gelmem gerekiyormuþ. O zaman hatýrlamak olur mu bunun adý? Bol keseden harcanan bir hâfýza iþlemi: Hatýrlamak…) Yumuþak bir þehir; ama yalçýn bir daðý ve geniþ sýrtlý bir tepesi var: Erciyes ve Ali Daðý, bu þehri yücelikleriyle terbiye edip ehlîleþtirmiþ gibiler. Güneþ yakýcý olsa gerek. Hava saðlam bir soðuðun beklentisiyle serin. Dolayýsýyla parlak bir ýþýk olduðunun farkýndayým ama yakýcýlýðý henüz hissetmedim. *** Kayseri’de âvâre bir gün… Programsýz ama baþýboþ deðil. Âvârenin gönlü kendinin deðildir. Gönül kendimizin deðildir aslen… Tennûrî Hazretleri, üçüncü seferde kapýsýný açtý ve yalnýz aðýrladý. Ne bahçesinde, ne mescidinde, ne de baþýnda kimse vardý. Uzun tuttu, Zeynelâbidin Hazretleri’ne yolladý. Oradan Týrmizî Hazretleri… Dün Kaymaklý yeraltý þehrinde dolaþýrken þehrin topraðýna taþýna hiç de yakýn olmayan granit taþýnýn oraya nasýl getirildiði (yerin altýna nasýl sokulduðu) konuþuluyordu. Granit, kilit için kullanýlýyormuþ. Daha doðrusu kapý yerine… Böylece düþmanlardan korunuluyormuþ. Týrmizî de bu þehrin graniti. Cemâl sultâný ve bir granit gibi muhkem. ***


kayseri notlarý melike türkân baðlý

Sen, bir medeniyet yarattýn. Bir þehir yarattýn. Hemþehrilerinin birbirlerinden farklý olduðu ama birbirlerini kabul ettiði bir þehir. Bir kültür yarattýn: Çalýþma, eðlenme, dinlenme, yiyip içme, oturma-kalkma; topyekûn bir yaþama kültürü. Ve biliyorum, bu þehri de sen yarattýn. Senden alýp kullandýðýmýz gözlükle gördüðümüz, o gözlükle yarattýðýmýz bir þehir. Bize birbirimizi gösterdin, bize dünyayý gösterdin. Herkes hakikat peþinde –sýrlar herkesin ilgisini çekiyor. Sen bize sýrlarý gösterdin. Kendini apaçýk bütün bir hayata yayan sýrlarý… *** Sanýrým birazdan gitmeliyim. Ama içimde bir tür bitkinlik var. Yorgunluk bitkinliði deðil. Bu þehirdeyken olup bitenlerin düþüncesinin zihnimde yarattýðý trafikten… Galiba artýk gitmeliyim. Öðle yemeði için oturduðum bu lokantadan çýkýp otelden, emânetteki valizlerimi alýp bir dört tekerlekliye binip Ankara’ya dönmeliyim. Dönerken uyuyakalýp sonradan hiç hatýrlamayacaðým ve hatýrlamak için kendimi zorlasam da bunu beceremeyeceðimi içten içe hissedeceðim rüyâlar görmeliyim. Ve rüyâlarý deðil, hayata, sýrlarý ele veren gösterdiðin hayata gözlerimi açarak o hatýrlanmayan rüyâlarýn uykusundan uyanmalýyým.


Hiç dikkat ettiniz mi medreselerdeki ders odalarýna girerken baþýmýzý eðeriz. Ayný þey türbeler için de geçerlidir. Mübârek zâtýn ziyaretgâhýnýn kapýsýndan girerken baþýmýzý eðerek içeri girer, gözümüzün ucuyla içeriyi selâmlarýz. Gözümüzün ucuyla diyorum çünkü hiçlik sultanlarýyla göz göze gelmeye mecâlimiz yok. Heybetli sandukalarýnýn önünde erir gideriz zâten. Türbenin içine girdikten ve baþýmýzý da hafifçe kaldýrdýktan sonra hemen “selamün aleyküm ve rahmetullah” diyerek selâm eder ve içimizden yine ve “aleyküm selâm” mukabelesini alýrýz. Bu selâm alýþveriþi, geçmiþten âþinalýðýmýzýn bir ispâtýdýr âdetâ. Hatýrlamak mümkün deðilse de mutlaka ezelden tanýþýklýðýn getirdiði vefâdandýr bu ziyâret. Edep sultanlarýnýn ebedî makamlarýna girerken gösterilen bu baþ eðiþ, TürkÝslâm mimârîsinin bir zirve çizgisidir. Çok deðil, yüz yýl öncesine kadar her alanda edebi esas almýþ bir kültürün ve anlayýþýn hüküm sürdüðü bu topraklarda yaþýyoruz. Tasavvuf âlimlerine göre edep, her þeyde ve her yerde Allah’ý görebilme ahlâkýdýr. Bu düsturla hareket eden Türk-Ýslâm coðrafyasýnda mimârî de payýný almýþ. Ýlmin tahsil edildiði yere edep etmeden girilemeyeceðini gösteren bir anlayýþla, ayný anlayýþý âlimlerin ziyâretgâhlarýna da gösteren bu güzelliðin önünde diz çöküyoruz. Ýþte Hz. Mevlânâ’nýn doðumgününe rast gelen bu ay içinde, tevâfuken kendi hocalarýndan birini anma ve anlama konferansýný Ekim baþýnda gerçekleþtirdik. Sultanlar sultâný olan Seyyid Burhânnedin Muhakkýk Týrmýzî Hazretleri’nin türbesini ziyâret ettik. Kayseri’nin merkezinde yer alan zâtýn türbesi, Kayseri Büyükþehir Belediyesi tarafýndan etrâfýndaki mezarlýkla birlikte bugünkü bakýmlý hâline getirilmiþ. Gönülleri hep hoþ hâller içinde yaþamýþ olan bu velileri hatýrlamak, anmak, edeplerinden edeplenmek için onlara bulunduðumuz yerden de selâm verebiliriz. Selâm Allah’ýndýr. O da her yerdedir. Günümüzde onlarý konferanslarla anmak, mekânlarýný mâmûr etmek ve gelecek kuþaklara aktarmak edebin bir parçasýdýr.


edep çizgisi

ümit ceylan


selamiçeþmeli YÂKUBÝ BABA’dan

nefes alan tarifler

LEVREK FÝLETO


Malzemeler: 2 adet derisi sýyrýlmamýþ levrek fileto 1 çorba kaþýðý soya sosu 1 tatlý kaþýðý dijon hardal 1 çorba kaþýðý yoðurt 3 çorba kaþýðý teriyaki sosu 2 diþ rendelenmiþ sarýmsak 1 çay kaþýðý toz zencefil Taze karabiber 1 tutam tuz Yaðsýz piþirme spreyi Hazýrlanýþý: Balýklarý bir kaba yatýrýn. Ayrý bir kapta karýþtýrdýðýnýz tüm malzemeyi balýklarýn üzerine dökün. Kap içinde balýklarý iyice karýþtýrýp piþirme spreyi sýktýðýnýz tavada veya ýzgara demirinde her iki tarafýný da piþirin. Buharda piþmiþ körpe ýspanak, brokoli, patates, frenk soðaný veya yeþil soðan ile birlikte servis yapabilirsiniz. Âfiyet olsun.


görüþmek üzere...


Her Nefes - Ekim 2011 / Edeb