Page 1

ÞUBAT 2011

16.sayý

Tasavvuf Kültürü Dergisi

osmanlý ve peygamber sevgisi


editörden Merhaba Sevgili Dostlar, Bu sayýmýz, Hz. Peygamberimizin âlemlere rahmet olan mübârek doðumlarýna, Mevlîd Kandiline ve kahraman ceddimizin, o mübârek âlemler sultanýna olan sonsuz aþkýna, hürmetine ve hizmetine ayrýldý… Ýnþallah bizler de o hakîkatler menbaý peygamberimiz Hz. Muhammed’e (S.A.V.) ve bize onu öðreten, onun yoluna can ve baþ veren tüm atalarýmýza-hocalarýmýza lâyýk evlâtlar oluruz. Yunus Emre Hazretlerinin doyulmaz ifâdesiyle özetlediði muhteþem hâli, Allah atalarýmýza, vatanýmýzýn her karýþ topraðýnda nasip ettiði gibi, bizlere de nasip etsin inþallah: Caným kurban olsun senin yoluna, Adý güzel, kendi güzel Muhammed Yosun Mater


söyleþi cemâlnur sargut Müge Doðan: Hocam, mâlûm, bu sene Mevlid Kandili, Sevgililer Günü’ne denk geldi ve Allah’ýn sevgilisi olan peygamberimizin doðum gününü muazzam bir organizasyonla “Osmanlý Padiþahlarý’nýn Peygamber Sevgisi” konulu bir gece ile kutladýk…Þimdi gene o sevgiliyle ilgili konuþmak istiyoruz. Öncelikle isminden baþlayalým.‘Muhammedü’l-Emin’ ne demektir? CS: Emin, herhangi bir konuda tereddüt ve þüphesi olmayan, güvenilir, inanýlýr, îtimat edilir kiþiye denir. Emin olana edilir. Hz. Muhammed’in Abdullah (Allah’ýn kulu) adýndaki babasýyla kulluðu teyîd olmuþ, Âmine (emin olan) adlý annesi ile de eminliði ve imâný ezelden alarak geldiði teyîd olmuþtur. O Allah’ýn emânetini taþýmada en emin olandýr. O düþmanýnýn dahî kendisinden emin olduðu kuldur. Zîrâ, El-Emin ismini O’na Ebu Cehil takmýþtýr. Mevlânâ, Mesnevi’de “Eðer ben emin isem, emin suçlu olmaz. Göðe yer desem sizin beni tasdîk etmeniz icâb eder” derken emin mâkamýný mürþitlikle, yani Allah’ýn ondan emin olduðu kiþi ile eþleþtirir. Hz. Muhammed emindir, çünkü o Allah’ýndan emindir. Ancak Allah’ý çok iyi bilen, hattâ O’nda yok olan kul,

Allah’ýndan emin olma seviyesine ulaþýr. O zaman da onun cüz’ü olan bütün müminler O’ndan emin olurlar. Hz. Muhammed’den geldiðini idrak eden, mümindir. Dolayýsýyla emniyet ayný köke merbûd olan imâný ortaya çýkarýr. “Biz emâneti göklere ve yere sunduk, fakat onu üstlenmediler ve ondan çekindiler; insan ise onu yüklenmiþtir. Ýnsan zâlim ve câhildir” (Ahzab, 72) âyetinden de anlaþýlacaðý gibi kendindeki emâneti bilen ve idrâk eden yegâne kiþi insân-ý kâmildir. Yani Allah kendi hakîkatini onun mânâsý içine nakþetmiþtir. Burada hakîkî insan kavramý Yâ-Sin olan Hz. Muhammed ve onun vârisleriyle özdeþleþtirilebilir. Hz. Muhammed sâdece vücûdunun örtüsünden dolayý yani Allah’ýn mânâsýný bir vücutla örttüðü için karþýsýndakini câhil býrakmýþ ve hakîkatini açtýðý zaman yaratýlmýþlar ona benzemek için nefisleriyle mücâdeleye gireceklerinden, ümmetini nefislerine karþý zâlim kýlmýþtýr. Âmin... MD:Neden kendilerine ‘Muhabbet Peygamberi’ deniyor acaba? CS:Muhabbetten Muhammed oldu hâsýl, Muhammedsiz muhabbetten ne hâsýl Dîdar ile muhabbete doyulmaz, Muhabbetten kaçan insan sayýlmaz Her gül kokan yerde gül vardýr. Her gül


kokan yerde gül olduðu gibi her dedikodusuz ve fesatsýz olan mecliste de Hz.Muhammed vardýr. Nerde muhabbet orda Muhammed. Kur’an, Peygamber’in dilinden diyor ki: “Þâyet Allah’a muhabbetiniz varsa bana ittibâ edin ki Allah da size muhabbet etsin” (Âl-i Ýmran, 31) Allah her þeyi, istemekten, arzu ve irâde etmekten yaratmýþtýr. Bütün bu kelimeler aþk kelimesi ile özetlenebilir ve yaratýlan sâdece Hz. Muhammed olduðuna göre mâþuk olan Allah-u Azîmmüþþan âþýk olanda tecellî etmiþtir. Aslýnda Allah’ýn Peygamber’ine muhabbeti kendine muhabbet yani cüz’üne muhabbettir. Peygamber’in Allah’a muhabbeti de aslýna muhabbettir. “Ey peygamberim sana biat edenler Allah’a biat etmiþlerdir”(Fetih, 10) “Gene resûle itaat eden, Allah’a itaat etmiþ demektir”(Nisa, 80) “Hz. Peygamber Hakk’ýn aþk ve muhabbet havasý içinde raksa gelip bedir halindeki ay gibi noksansýz oldu” Ve âþýklýk mertebesinden mâþukluða yükselip (miraç) varlýðýndan kendi âþýklarýný var etti. Bu yüzden O’nun adý muhabbet oldu. Ancak mâþukta bütün zýtlýklar birlendiðinden Peygamber’de de muhabbet ve heybet birleþti. Her kim ki muhabbet seviyesinde olana baðlanýr ise onda þeriksiz imân zuhûr eder.

MD: Efendimiz’in (sav) kendisine seslenildiðinde bütün bedeni ile seslenen kiþiye döndüðü rivâyet edilir. Bu ne anlama geliyor? CS: Peygamber’in bu hâlinde iki özelliði âþikâr olur. Bir, kulluðu ki onun kulluðu mutlak kulluktur. Yani kendisinde hiçbir yaratýða karþý rablýk iddiasý bulunmayan kul ki, bu kul kendini âlemdeki her þeye muhtaç görür. Hakk’ýn aynasý olan âleme dahî muhtaç görür. Bu hâl ayný zamanda Peygamber’in sonsuz tevâzuunu anlatýr. Ýkinci özelliði ise Peygamber’in aynalýðýdýr. Kiþinin kendindeki hakîkati görmesi için Peygamber’e bakmasý gerekir. Muhakkak olan bir þey vardýr ki Peygamber kemâl noktasýnda en yüce hâldedir. Allah’ýn ahlâkýyla ahlâklanmýþ, isim ve sýfatlarýyla bezenmiþtir. Hakk mutlak birliktir. Durum böyle olunca Rabbinin ahlâkýyla ahlâklanan herkesin yöneldiði þeye toptan yani cem halinde yönelmesi gerekir. Bu da þu demektir ki, bir yönü ile bir þeyle diðer yönüyle de baþka bir þeyle uðraþmaktan sakýnýr. Ve döndüðü yöne tam bir huzur ile döner. Halka döndüðünde de Hakk’a dönmüþ gibi döner. MD: Bir de tüm varlýklara olan hilim, merhamet dolu muâmelelerinden bahsedebilir misiniz? CS: Kur’an-ý Kerim’de Cenâb-ý Hak “Size içinizden bir Resûl geldi; günah iþlemeniz ona güç gelir; size pek düþkündür, müminlere karþý çok þefkatli ve merhametlidir” (Tevbe, 128) buyurmuþtur. Yaþlý birinin develeri üzerindeki iki oðlunun arasýnda yaya olarak Kabe’ye gittiðini görür.


söyleþi cemâlnur sargut Sebebini sorar. Öðrenir ki bu yaþlý adamýn bir adaðýdýr. Fakat güçlükle yol alabilmektedir. Kendisine haber gönderir: “Allah bu kiþinin kendi canýna azâb etmesine muhtaç deðildir. Söyleyin ona, bir deveye binsin.” Mekke’nin fethinden sonra Taif’i kuþatmýþtýr. Kuþatma uzayýnca Taif’te açlýktan ölümler baþlar. Düþman teslim olmak üzere olmasýna raðmen, kuþatmayý kaldýrýr. Halkýnýn ölümü yüzünden bir þehri teslim almaya gönlü razý deðildir. O Taif ki, yýllar önce O’nu taþ ve tükürük yaðmuruna tutarak, kendi anlatýmýyla “en acý gününü” yaþatmýþ bir þehirdir. Esved oðlu Habir, kýzý Hz. Zeyneb’in katilidir. Zeyneb’i Mekke’den Medine’ye, babasýnýn yanýna hicret etmeye çalýþýrken, yolu içlerinde Habir’in de bulunduðu bir grup Mekkeli putperest tarafýndan çevrilir ve Habir, elindeki mýzrakla Hz. Zeyneb’i devesinden düþürür. Hâmile olan Zeyneb düþük yapar ve bir süre sonra da bu nedenle ölür. Mekke fethedilince, kendisinden Hz. Zeyneb’in intikamýnýn alýnacaðý korkusuyla saklanan ve Ýran’a kaçma hazýrlýklarý yapan Habir’e haber gönderir. Can güvenliði verir. Huzûruna gelince de baðlýlýk sözünü kabul eder ve baðýþlar. (Yusuf Sancaktar,

Bir Ýnsan Olarak Hz. Muhammed, Dosteli Derneði Yayýnlarý, s. 50-52)

Altmýþ üç yýllýk hayatýnýn en büyük zaferine yol almaktadýr. Onbin kiþilik bir ordunun baþýnda baba ocaðý, ana vataný Mekke’nin kapýsýna dayanmak üzeredir. Artýk bütün Arabistan hâkimiyetini tanýmýþtýr. Ordunun en önünde ilerlerken yollarý üzerinde yeni doðum yapmýþ diþi bir köpekle yavrularýný görür. Arkadaþlarýndan Suraka oðlu Cuayl’ý çaðýrarak emir verir: “Anneyle yavrularýnýn önünde duracak ve ordunun tamamý geçinceye kadar onlara nöbetçilik edip, ezilmekten koruyacaksýn.” Araplarýn Câhiliye çaðýndan kalma bir âdetleri vardý; hayvanlarýn sýrtýný, hitâbet kürsüsü olarak kullanýrlardý. Bu âdeti yasaklayarak þöyle buyurdular: “Allah, bu hayvanlarý ancak, güçlük çekmeden gidemeyeceðiniz yerlere kolayca gidebilmeniz için sizin emrinize verdi. Ayrýca yeri de yarattý. Diðer ihtiyaçlarýnýzý onun üzerinde giderin.” Hz. Ayþe’nin bindiði deveye sert davranmasý üzerine: “Merhametten mahrum olan, her türlü hayýrdan mahrumdur” demiþti. (Abdurrahman

Azzam, Rasûl-i Ekrem’in Örnek Ahlaký, Yaðmur Yayýnevi, Ýstanbul 1985, s.99-100)

MD: Mevlid Kandilinde bütün çocuklarýmýzý bir araya getirip onlara Peygamber sevgisini anlatarak, Peygamber adýna hepsine hediyeler


daðýttýnýz. Efendimiz’in (sav), çocuklarla münâsebetleri nasýldý? CS: Bir çocuk gördüðünde, yüzünü neþe ve sevgi kaplar, ashâbýn çocuklarýný kollarý arasýna alýr, okþardý. Küçüklere rastladýkça selâm verirdi. Bir gün yarýþan bir çocuk grubu görmüþ, onlarla beraber koþmuþtu. Devesine binmiþ iken çocuklarla karþýlaþýnca onlarý sevindirmek için devesine alýrdý. Hz. Enes “Âilesi ve çocuklarýnýn hakkýna, Resûlullah’tan daha çok riâyet eden birini görmedim” demiþtir. (Abdurrahman

Azzam, Rasûl-i Ekrem’in Örnek Ahlaký, sf:100, Yaðmur Yayýnevi, Ýstanbul 1985)

Uhud’da þehid düþen bir müslümanýn oðlu, ayný gün akþamüstü yaralý ve acýlý Hz. Muhammed’e sorar: - Babam nerede? - Baban þehid düþtü. Þehid çocuðu aðlamaya baþlar. Hz. Muhammed, baþýný okþar, kucaðýna alýr ve çocuða sorar: - Ýster misin, ben baban olayým, Ayþe de annen olsun? (Yusuf Sancaktar, Bir Ýnsan Olarak Hz. Muhammed, Dosteli Derneði Yayýnlarý, s.52) Mescitte sabah namazý kýldýrmaktadýr. Genellikle yaptýðý uygulama, farz olan iki rekâtta, namazýn rûhuna uygun bir biçimde aðýr aðýr 100 âyet okuyarak

uzun bir namaz kýldýrmak iken o sabah çok kýsa sürede namazý tamamlar ve selâm verir. Arkadaþlarý sorar: - Efendim, bugün neden namazý hýzlý kýldýrdýnýz? - Aðlayan bir çocuðun sesini duydum. Anababasýnýn üzüleceðinden endiþelendim. (Yusuf

Sancaktar, Bir Ýnsan Olarak Hz. Muhammed, Dosteli Derneði Yayýnlarý, s.67)

Bir adam Hz. Muhammed’in yanýnda oturuyordu. Bir ara adamýn oðlu geldi ve adam çocuðu dizlerine oturtarak öpüp sevmeye baþladý. Biraz sonra da kýzý geldi. Adam ise onu yanýna oturttu ama hiç ilgilenmedi. Hz. Peygamber’in yüzü deðiþti ve sert bir tonla sordu: - Niçin ikisini bir tutmadýn? Bir gün sýrtýnda Hasan ve Hüseyin’le ata binme oyunu oynarlarken Hz. Ömer’le karþýlaþýrlar. Hz. Ömer çocuklara: - Ne güzel bineðiniz var, der. - Onlar da ne güzel süvariler buyurur. (Yusuf

Sancaktar, Bir Ýnsan Olarak Hz. Muhammed, Dosteli Derneði Yayýnlarý, s.73)

Ebu Mahzure isimli bir çocuk müezzinin taklidini yaparak ezanla alay etmektedir. Hz. Muhammed onu yanýna çaðýrýr ve ezanla alay edildiðini fark etmemiþ gibi ciddi ve yumuþak bir tavýrla: - Haydi, bir ezan da burada oku, der. Utanç içinde kalan çocuk bu kez bütün


söyleþi

cemâlnur sargut

yeteneðini zorlar, özenerek bir ezan okur. Eksik ve yanlýþlarýný düzelten Hz. Muhammed, cebine birkaç kuruþ koyar, eliyle de sýrtýný sývazlayarak: - Mübârek olsun, der. Ebu Mahzure, gördüðü iltifat ve baðýþlama karþýsýnda hâlâ þaþkýndýr. Mekke’de müezzinlik yapmak için izin ister ve alýr. Yýllar boyunca Mekke’nin müezzinliðini o yapacaktýr. (Yusuf Sancaktar, Bir Ýnsan Olarak Hz. Muhammed, Dosteli Derneði Yayýnlarý, s.75) MD: Hocam biraz da kýsaca Efendimiz’in sabrýndan, tevâzuundan kýsaca bahsedebilir misiniz? CS: Ebü’l-Hamsa oðlu Abdullah diyor ki: “Muhammed (sav) ile bir satýþ muâmelesi yapmýþtým. Kendisine “Biraz bekle gelirim” dedim, unutmuþum. Üç gün sonra hatýrlayýp gittiðimde O’nu ayný yerde gördüm. Beni görünce sadece “Bana eziyet ettin, üç gündür seni bekliyorum” mukabelesinde bulundu. Bu hâdise Câhiliye devrinde, peygamberliðinden evvel vukû bulmuþtur. Hür, köle, câriye, fakir, her çaðýranýn dâvetine icâbet eder, özür dileyenin özrünü hoþgörür, elbisesini yamar, ayakkabýsýný tâmir eder, kendi

hizmetini kendi yapar, hayvanýna bakar, hizmetçisiyle beraber yemek yer, âcizlerin ve sýkýntýda olanlarýn yardýmýna koþar, iþlerini kendisi görürdü. Temiz rûhundan fýþkýrýp gelen ve en kâmil temsilcisi olduðu bu tevâzû ve kolay davranýþ O’nun heybet ve muhabbetinden hiçbir þey eksiltmiyordu. Kendisini þöyle anlatýrlardý: “Onu ilk göreni korku alýr, fakat görüþüp konuþunca korku, yerini sevgiye býrakýr.” (Abdurrahman Azzam,

Rasûl-i Ekrem’in Örnek Ahlaký, Yaðmur Yayýnevi, Ýstanbul 1985, s.65)

MD: Çok teþekkürler Efendim.


Hakk mutlak birliktir. Durum böyle olunca Rabbinin ahlâkýyla ahlâklanan herkesin yöneldiði þeye toptan yani cem halinde yönelmesi gerekir. Bu da þu demektir ki, bir yönü ile bir þeyle diðer yönüyle de baþka bir þeyle uðraþmaktan sakýnýr. Ve döndüðü yöne tam bir huzur ile döner. Halka döndüðünde de Hakk’a dönmüþ gibi döner.


Kenan Rifâî Sohbetler’inden... “Hikâyeyi bilirsiniz. Adamcaðýzýn biri þeyhine, þeriat, tarikat, haki¬kat ve marifeti sormuþ. Þeyhi de ona, bir hocanýn etrafýnda ders dinleyen dört kiþiye birer tokat vurmasýný, vurduktan sonra da alacaðý cevâbý kendisine söylemesini tenbih etmiþ. Neticede, birinci, yediði tokatý, vurana iade etmiþ. Ýkinci, yalnýz dönüp kendisine kimin vurduðuna bakmýþ. Üçüncü bunu da yapmamýþ. Dördüncü ise, yerinden fýrlayarak, tokatý vuranýn ellerine sarýlýp, bu eller benim için zahmete girdi, diye özür dilemiþ. Þeriat, kýsasa kýsas diyor. Tarikat, fiilin Hak'tan olduðunu bilmekle beraber, vâsýtayý görmek istiyor. Hakikat, vâsýtadan geçmiþ, dönüp bakmaya bile lüzum görmüyor. Marifet ise hem faili Hak görüyor hem de vâsýtaya þükrünü ifâ ediyor. Yâni vâsýtayý da Hak'tan gayrý görmüyor. Demek oluyor ki, tarikatýn icâbý sükût etmektir. Çünkü, her fiilin Hak'tan olduðunu bilenin sükût eylemesi gerekir."


bir sevda gecesinin ardýndan... meral hasýrcý

Peygamber (s.a.v.) sevgisiyle, vatan sevgisinin birbirine ne kadar baðlý olduðunu iliklerime kadar hissettiðim bir gece… Mehter takýmý içeri giriyor. Gözyaþlarým sel gibi... Bu vatanýn evlâdý olduðuma bir kere daha þükrediyorum. Þükrediyorum çünkü bu vatanýn temelleri peygamber sevgisiyle atýlmýþ. Osmanlý pâdiþahlarýnýn peygamber sevgisini bu yaþýmda da olsa daha detaylý öðrenebildiðime þükrediyorum. O gecenin hürmetine hazýrlanan kitapta, çok fazla bilmediðim için olsa gerek, hazýrlamanýn bana kýsmet olduðu, isim isim pâdiþahlarýn peygamber sevgilerini anlatan hâtýralar ve gönüllerinden fýþkýran naatlarlarla ilgili araþtýrmalarý yaparken gözyaþlarý içinde kaldým. Dünya acaba böyle bir hânedan görmüþ müdür? Evet, mehter takýmýnýn salona girmesiyle baþlayan bu inanýlmaz gecede, sanki zaman ve mekân kavramý deðiþiyor. Geçmiþ yüzyýllar, zamanýmýzla sarmaþ dolaþ… Medine, Ýstanbul’u þereflendirmiþ. Hangi yüzyýldayým? Medine’de miyim, Ýstanbul’da mýyým, bilemiyorum… Hissettiðim bir tek þey var ki, zamanlar da, þehirler de, bizler de Peygamber Efendimizin huzûrunda saf tutmuþuz.

Sahneye bakýyorum, inanamýyorum, nasýl yapýlabildiðini aklým almýyor. Sonra Cemâlnur Hocam çýkýyor sahneye, yüzünü göremiyorum arkalardan, dünya aklý iþte, “keþke ekrana yansýtýlsaydý da görebilseydik” diyorum önce, sonra içimden bir ses, “Dikkatle bak ne görüyorsun?” diyor. “Kâinat, Mescid-i Nebevî’den ibaret, hocam da bembeyaz küçücük bir nokta” diyorum. “Hiçlik Aðacý” adlý yazýmýn baþlangýcýnda bahsettiðim, kalbime düþen bu ýþýklý noktanýn, “be” nin altýndaki nokta olduðunu kavrýyorum. O noktanýn hakîkatini ekrana yansýtmanýn imkânsýzlýðýný anlýyorum. Gönlüme bir Hadis-i Kudsî fýsýldanýyor: “Kulum bana nâfilelerle yaklaþýr. Tâ ki Ben onu severim. Ben onu sevince de onun görmesi, iþitmesi, tutmasý Ben olurum”. Allah’ýna, Peygamberi’ne aþkla yaklaþan hocamýn sûretini aramanýn ne büyük bir câhillik olduðunu idrak eden aklým yavaþça gönlümün elini tutup gördüðü tecellî karþýsýnda eðiliyor.


beni alýkoydun, beni benden alýkoydun o gece, göndermedin bir küçük bedevi oldum ayaklarýnýn altýnda ayaklarýnýn altýnýnda. aþkýnýn ödevi oldum Hümânur Baðlý


peygamberi öyle sevdiler... Ebu Bekir “Ay mýsýn, güneþ mi?” dedi karþýsýna geçip. Onu öyle sevdi ki, korumak için maðarada yýlana kendisini sokturdu da, uykusundan kaldýrmamak için bir ses dahî çýkartmadý. Düþmanlarý alay etmek için “Senin dostun dün gece Kudüs’e gittim geldim diyor, oradan da yedi kat gökyüzüne çýkmýþ!” dediklerinde, onun cevâbý “Eðer bunlarý o söylediyse doðrudur” oldu. Ebu Bekir öyle sevdi… Ömer onu katletmeye gitti, katledilen kendi oldu. Aþkýndan ölüp tekrar dirildi. “ ‘Muhammed öldü’ diyeni ikiye biçerim” demiþti çadýrýnýn önünde. Ömer öyle sevdi. Ali’nin gözü ondan baþkasýný görmedi. Kâbe’de nereye baksa onu gördü. Ali öyle sevdi. Fatma herþeye dayandý ama onun yokluðu aðýr geldi. Genç yaþýnda babacýðýnýn hemen ardýndan dâr-ý bekaya yöneldi. Fatma öyle sevdi. Veysel Karânî onu hiç görmedi. Ama kokusunu Yemen’den duydu. Peygamberi þüphesiz onun sevgisinden habersiz deðildi. Ona bir hýrka armaðan býraktý. Bu hýrkayý görenler hâlâ gözyaþý döküyor. Veysel Karânî öyle sevdi. Hasan onun hatýrýna devleti býraktý. Olacaklarý bilmesine raðmen dedesinin o daha çocukken


müjdelediði þehâdetine râzý oldu. Hasan öyle sevdi. Hüseyin tüm ailesinin susuz kaldýðýný gördü, sonra þehâdetlerine þâhit oldu. Ama dedesinin verdiði kevserden baþka bir þey görmedi gözü. Hüseyin onu öyle sevdi. Ahmed er-Rifâî, mezarýna yüz sürmek isteyince engellediler. Öyle bir aðladý ki topraktan ona el uzatýldý. Nazýndan niyazýndan edep etti, “Allah’ýný seven beni ezip geçsin” diyerek eþiðine yattý. Ahmed er-Rifâî öyle sevdi. Hakkýnda, denizin arkasýndan yürüdüðü koca umman dediler. Yahudisi, Hristiyaný, Müslümaný baþlarýnýn tâcý ettiler. O ise Muhammed’in basýp geçtiði yollarda mübârek ayaðýnýn tozu olmayý yeðledi. Öyle sevdi Mevlana Celâleddin… Tüm dünyanýn gýpta ettiði imparatorluðu yönetiyorlardý. Ama peygamberlerinden kalan emânetlerin temizliði için aracý kullanmadýlar. Kutsal emânetlerden süpürülen tozu dahî gözleri gibi sakýndýlar. Süpürmek için kullanýlan tüyleri de taçlarýna tuð yaptýlar. Öyle sevdi Peygamber’i Osmanlý Hânedâný. Bir sahâbe karþýsýna geçip “Seni çok seviyorum ya Resûllallah!” dediðinde o, “sözlerine dikkat et, beni sevenin herþeyini alýrým” buyurdu. Onu gerçekten sevenler þüphesiz erdiler bu söylenenin sýrrýna. Hâlâ elimizde avucumuzda sâhip olduðumuzu zannedip tutunduðumuz bir þeyler varsa aðlamak yakýþmaz mý bizlere? Aslýnda insan neyi severse sevsin, sevilen yalnýz O’dur. Öyle olmasa Habîbullah diye kime denirdi? Þüphesiz Allah O’nu sevdi. Gökhan Çalýþkan


eded peygambere davet

Bir çöl gülünü sevmek.

Hz. Muhammed âþýklarý kalplerinden duyarak ona güzellemeler söyler, adýný duyduklarýnda gözyaþlarý döker, yüzlerce yýl sonra dahî kumdaki ayak izlerini görürler ve her nereye dönerlerse onun gül kokusu gelir burunlarýna.

Ama bir de ona tamâmen yabancý olanlar var. Onlarýn gözünde sanki çölde görülen bir seraptýr o, hiç ulaþýlamayacak kadar uzak... Onlarýn susuzluklarý hiç kanmaz ve sâdece aþkýn olmasý gerektiði kalplerinde bir boþluðun suçluluðunu taþýrlar. Yolunu kaybetmiþ bedeviler gibi güneþin altýnda aranýp dururlar ümitsizce... Tâ ki bir gün içlerinden bir ses onlara þöyle der: “Tanýmadýðýn birini nasýl sevebilirsin ki?” Kaybolmuþ yabancýnýn kalbine biraz olsun su serpilir ve daha dikkatli kulak kesilir bu sese: “Birisini nasýl daha yakýndan tanýrsýn? Birlikte vakit geçirirsin. Eðer Hz. Muhammed'i sevmek istiyorsan onunla vakit geçir.” Böylece bu kelimeleri yazan kaybolmuþ yabancý, yeni bir arkadaþýn çaðýrýlacaðý gibi onu çaðýrdý. Bir okul dersliðine, bir

m m

kahvehaneye ve hattâ bir telefon konuþmasýna çaðýrdý onu. O her seferinde dâvete icâbet etti. Ýþte olanlar:

Okulun dersliðinde, veli toplantýsýnda idâre edilmesi zor olan öðrencilerin velileriyle görüþmek üzere bekliyorum. Bu velilerle daha önceden görüþmüþ olan meslektaþlarým beni bu insanlarýn çocuklarýndan dahî zor oldularý konusunda uyarýyorlar. En kötüsünü tahayyül ediyorum ve onlarýn sert sözler kullanarak üzerime geldiklerini görüyorum. Sükûnetimi kontrol edemeyecek bir hâldeyken çaðýrýyorum “Meded ya Muhammed! Meded! Bu çocuk için iki tarafýn da en güzelini istediklerini sen biliyorsun. Ne olur bizlerle ol ve bize gerçeði görmek için yardým et.” Biraz sonra veliler geliyor. Beklediðim tartýþmanýn yerine çocuðun karþýlaþtýklarý zorluklarý beraberce paylaþýyor ve bunlarý çözmek için mükemmel bir iþbirliðine giriyoruz. Ayrýlýrken gözlerimiz parlýyor ve birbirimizi sevgiyle selâmlýyoruz. Kahvehanede iki akrabamýn gelmesini bekliyorum. Birbirleriyle uzun yýllardýr konuþmamýþlar ve barýþmak konusunda çok da fazla istekli gözükmüyorlar. Ýkisi de diðerinin burada olacaðýný bilmiyor ve ben sanki yanan bir fitilin bir bombaya


d

meded mede eeded d yaklaþmasýný seyredercesine gerginlik içerisindeyim. Zaman yaklaþtýkça ne yapacaðýmý, ve bu durumu düzeltmek için neler söylemem gerektiðini düþünüyorum. Kendi güçsüzlüðüm içinde kalakalýnca çaðýrýyorum “Meded ya Muhammed! Meded! Bu iki insanýn kalplerindeki sevgiden sen haberdarsýn. Gel gör ki kalpleri týkanmýþ. Ne olur bizlerle ol ki hakikati görebilsinler.” Biraz sonra geliyorlar. Anlýk bir duraksamadan sonra gülümsüyor, hattâ gülüyorlar. Sanki konuþmadýklarý o uzun yýllar benim hayâlimde bir göz açýp kapamasýymýþ gibi... Evdeyim. Telefonda temizlikçi hanýmý arýyorum. O gün geç kalmýþ ve ben bütün gün gelmeyeceðini düþünüyorum. Ayaðý alçýda olan anneme ve üç aylýk bebeðime bakarken bana söyleyeceði hiçbir mazeretin kabul edilebilir olamayacaðýný düþünüyorum. Kafamda ona artýk gelmemesini söyleyerek bitireceðim öfkeli bir konuþma hazýrlýyorum. Sonra çaðýrýyorum, “Meded ya Muhammed! Meded! Çâresizlik beni öfkeli olmaya ve bu kadýn hakkýnda sûizan yapmaya itiyor. Kendisine haksýzlýk edilmiþ birinin vereceði kýzgýn karþýlýðýn çirkin lezzetini hissediyorum nefsimde. Ona hakettiði anlayýþ ve sevgi ile

yaklaþabilmem için bana yardým et.” Hemen ne kadar iyi bir insan olduðu ve dâima kendisine verilen iþten fazlasýný yapmaya hazýr olduðu geliyor aklýma. Muhakkak vardýr bir bildiði. Eðer yapabilseydi kesinlikle gelemeyeceðini söylemek için beni arardý. Telefonu açýyor ve hasta olduðu için acil servise gittiðini ve bana yardýma gelemeyecek kadar hasta olduðunu söylüyor. Ona geçmiþ olsun dileklerimi ilettikten sonra telefonu kapatýyor ve bu konuþmada beni yalnýz býrakmadýðý için Hz. Muhammed'e teþekkür ediyorum.

Hz. Muhammed, iyi dostlarýn yapacaðý gibi sadece çaðýrýldýðý zaman gelmiyor. Bazan çat kapý uðruyor ve kimi zaman ýsrar etmeme raðmen erkenden kalkýp gidiyor. Geldiðinde gizli bir vaha buluyorum, gittiðindeyse ardýnda býraktýðý gül yapraklarýný koklayarak avunuyorum. Hz. Ebu Bekir'in kendisine hakaret eden kiþiye sabrettiði sürece dostlarýn en güzelinin onunla beraber olduðu, ama karþýlýk verdiði an odayý terkettiði geliyor aklýma. Þöyle açýklamýþ bu tavrýný: “Sen karþýlýk verdiðinde þeytan odaya girdi ya Ebu Bekir; nebiler ve þeytanlar ayný odada bulunmazlar”. Ben de bu güzel dostu davet edeceðim temiz bir oda bulundurmaya çalýþýyorum gönül evimde. Meded... Rana Çalýþkan


þeyh edebali’den... Ey Oðul! Beysin! Bundan sonra öfke bize; uysallýk sana... Güceniklik bize; gönül almak sana.. Suçlamak bize; katlanmak sana.. Âcizlik bize, yanýlgý bize; hoþ görmek sana.. Geçimsizlikler, çatýþmalar, uyumsuzluklar, anlaþmazlýklar bize; adâlet sana.. Kötü göz, þom aðýz, haksýz yorum bize; baðýþlama sana... Bundan sonra bölmek bize; bütünlemek sana.. Üþengeçlik bize; uyarmak, gayretlendirmek, þekillendirmek sana.. Yükün aðýr, iþin çetin, gücün kýla baðlý, Allah Teâlâ yardýmcýn olsun. Beyliðini mübârek kýlsýn. Hak yoluna yararlý etsin. Iþýðýný parýldatsýn. Uzaklara iletsin. Sana yükünü taþýyacak güç, ayaðýný sürçtürmeyecek akýl ve kalp versin. Sen ve arkadaþlarýnýz kýlýçla, bizim gibi derviþler de düþünce, fikir ve duâlarla bize vaat edilenin önünü açmalýyýz. Týkanýklýðý temizlemeliyiz. Güçlü, kuvvetli, akýllý ve kelâmlýsýn. Ama bunlarý nerede ve nasýl kullanacaðýný bilmezsen sabah rüzgârlarýnda savrulur gidersin.. Öfken ve nefsin bir olup aklýný maðlûb eder. Bunun için daima sabýrlý, sebatkâr ve irâdene sahip olasýn!.. Sabýr çok önemlidir. Bir bey sabretmesini bilmelidir. Vaktinden önce çiçek açmaz. Ham armut yenmez; yense bile baðrýnda kalýr. Bilgisiz kýlýç da týpký ham armut gibidir. Ýnsanlar vardýr, þafak vaktinde doðar, akþam ezanýnda ölürler. Dünya, senin gözlerinin gördüðü gibi büyük deðildir. Bütün fethedilmemiþ gizlilikler, bilinmeyenler, ancak senin fazilet ve adâletinle gün ýþýðýna çýkacaktýr. Ananý ve ataný say! Bil ki bereket, büyüklerle beraberdir. Bu dünyada inancýný kaybedersen, yeþilken çorak olur, çöllere dönersin. Açýk sözlü


ol! Her sözü üstüne alma! Gördün, söyleme; bildin deme! Sevildiðin yere sýk gidip gelme; muhabbet ve îtibârýn zedelenir... Þu üç kiþiye; yani câhiller arasýndaki âlime; zengin iken fakir düþene ve hatýrlý iken, îtibârýný kaybedene acý! Unutma ki, yüksekte yer tutanlar, aþaðýdakiler kadar emniyette deðildir. Haklý olduðun mücâdeleden korkma! Bilesin ki atýn iyisine doru, yiðidin iyisine deli (korkusuz, pervâsýz, kahraman, gözüpek) derler. En büyük zafer nefsini tanýmaktýr. Düþman, insanýn kendisidir. Dost ise, nefsi tanýyanýn kendisidir. Ýnsan bir kere oturdu mu, yerinden kolay kolay kalkmaz. Kiþi kýpýrdamayýnca uyuþur. Uyuþunca lâflamaya baþlar. Lâf dedikoduya dönüþür. Dedikodu baþlayýnca da gayri iflâh etmez. Dost, düþman olur; düþman, canavar kesilir!.. Kiþinin gücü, günün birinde tükenir, ama bilgi yaþar. Bilginin ýþýðý, kapalý gözlerden bile içeri sýzar, aydýnlýða kavuþturur. Hayvan ölür, semeri kalýr; insan ölür eseri kalýr. Gidenin deðil, býrakmayanýn ardýndan aðlamalý... Býrakanýn da býraktýðý yerden devam etmeli. Savaþý sevmem. Kan akýtmaktan hoþlanmam. Yine de, bilirim ki, kýlýç kalkýp inmelidir. Fakat bu kalkýþ-iniþ yaþatmak için olmalýdýr. Hele kiþinin kiþiye kýlýç indirmesi bir cinâyettir. Bey memleketten öte deðildir. Bir savaþ, yalnýzca bey için yapýlmaz. Durmaya, dinlenmeye hakkýmýz yok. Çünkü, zaman yok, süre az!.. Yalnýzlýk korkanadýr. Topraðýn ekim zamanýný bilen çiftçi, baþkasýna danýþmaz. Yalnýz baþýna kalsa da! Yeter ki, topraðýn tavda olduðunu bilebilsin. Sevgi dâvânýn esasý olmalýdýr. Sevmek ise, sessizliktedir. Baðýrarak sevilmez. Görünerek de sevilmez!.. Geçmiþini bilmeyen, geleceðini de bilemez. Osman! Geçmiþini iyi bil ki, geleceðe saðlam basasýn. Nereden geldiðini unutma ki, nereye gideceðini unutmayasýn.


dua

“Ey zâtýnýn nuru, tevhîd ehlinin canlarý için bir parýltý olan Peygamber! Ey peygamber olarak gönderiliþi, mü’minler için sevgili gibi deðerli olan Resûl!” “Ey günahkâr ümmetine þefâat edecek olan Resûl! Asýl hedef, senin þerefli rýzaný elde etmektir. Müslümanlarýn çaba ve gayretlerini bundan baþka bir yola yöneltmedim.” “Ey günah ve suç iþleyenlerin þefâatçisi olan elçi! Senin kölen olan, sana gönülden baðlanmýþ olan Selîm’e þefkat ve þefâat et!”


Bir Aþk Hikâyesi Gecesi Bir efsâneden bahsetmek isterim. Yeryüzündeki beþ büyük imparatorluktan birinden, medenî olanýndan. Hânedanlýk deyince akla ne gelir? Ýhtiþam, güç ve soydan gelen bir kibir, öyle deðil mi? Ýþte, bu öyle bir efsâne ki herþeyi var, ancak bir þeyi eksik; kibri, nefsânî bir kibri. Peki bunun yerine ne koymuþ bu kutlu soy? Hangi özelliðiyle tesir edebilmiþ insanlýk âlemine? Her biri bir kaftan giymiþ, kulluk ve aþk ipliðiyle dokunan. Kime kul olmuþ, kime aþk duymuþ bu mülkün sultanlarý? Elbette mülkün Sâhibi’ne ve O’nun Sevgilisi’ne. Allah, Peygamber torunu Þeyh Edebâlî’nin öðütleriyle kurulan bu devleti Âlî bir devlet yapmýþ: “Devlet-i Âliyye-i Muhammediyye”. Boynunda lâleler tutmayan, “Senden büyük Allah var” dedirten bu sultanlarýn her birini, en hatâlý olanýný dahi Peygamberi’nin aþkýyla yakmýþ, tutuþturmuþ. Öyle ki hânedanýn son temsilcisi, sürgün edilen halîfesini, öz vatanýnda kabul görmeyince Peygamberinin âgûþuna vardýrmýþ. Her bir sultanýn kalbi de Medine’de deðil miymiþ zaten? Hikâyenin baþlangýç noktasý, devletin âlî bir edeple kuruluþu; devamý da hep o ensârî ahlâkla olmuþ. Devletin aklý, saadetli kapýda; Ýstanbul’da, kalbi ise Haremeyn’de olmuþ dâimâ. Kalbe dâim baðlý bu akýl da Küllî akýl olmuþ elbet. Bizlere de Allah’ýn bu âþýk sultanlarýný Sevgili’nin sevgililer gününde anmak düþmüþ. Ne mutlu bu aþký bilene, görene, içine düþüverene. Nazende Yýlmaz


tek vatan


Bir gazetenin þehir ekine bakarken düþünüyorum. Düþünüyor ve fark ediyorum: Artýk hiçbir þehirde deðilim. Þehirlerarasýndayým epeydir… Yazýda, bir caddesinden bahsediliyor o þehrin. Yalnýz kalmak isteyenler orayý tercih ederlermiþ. Satýrlarýn arasýnda, yalnýz kalmak istesem o caddeye mi giderim diye düþünüyorum. Ya da yazarý, öylesine mi karaladý o satýrlarý? Bir þeyler yazmak için? Yazmýþ olmak için? Satýrlarda da deðilim epeydir. Bîmekân da diyemem kendime. O iþ zor. Mekân kelimesini düþünürken mekân ile iliþkili baþka kelimeler geçiyor aklýmdan: Bilmem, hepsinin sahih bir baðý var mýdýr bu kelimeyle? Yoksa bile benim için var. Ýþte o kelimeler: Temkin.. Sâkin.. Sükûn… Sükûnet… Geçtiðim þehirler var; uyukladýðým þehirler, bir þeyler atýþtýrdýðým þehirler, doymadýðým ama yudumladýðým þehirler… Hiçbiri benim deðil. Ama beni sahiplenen þehirler var. Alýp kucaðýna oturtan, baþýmý okþayýp göðsüne bastýran þehirler… Onlar, ne doðduðumuz, ne doyduðumuz þehirlerdir. Ama onlar (sizin þehirlerinizdir de diyemem ya) siz onlara âitsinizdir. Yurdum, topraðý vücut topraðýma karýlmýþ olsun diye yüzümü yüzüne süreceðim þehirler… Kalbim, yerinden çýkmasýn diye göðsümü göðsüne yaslayacaðým, alnýmý alnýna dayayacaðým þehirler… O þehirler, benim gibi þehirler arasýnda kalmýþlarý avutur. Yollarý bölük bölük olan, Yürekleri delik delik eden, Hayatý mayalayan, Þifâ kaynaðý, Ýlk durak, Son durak, Tek vatan… Melike Türkân Baðlý


hikaye: kurb-u sultan, âteþ-i sûza ...

yosun mater

Köle Kurb þaþýrmýþ ve sormuþ: “Cevabý öðrendin mi? Sultanýmýn en çok kimi sevdiðini biliyor musun yani?..Kimi? En çok hangimizi seviyor? Cevabý bana da söyler misin? Ne olur? Aylardýr, beklide yýllardýr yoldayým, dar diyarlar, geniþ diyarlar geçtim. Düz yollar, taþlý yollar gördüm. Renklerin kýzgýnlýðýný, kýrgýnlýðýný gördüm. Sonunda bu yol beni gülbahçene, sana getirdi. Onun koyduðu iþaretlerden olmalý bu gül bahçesi, belki burada huzûra açýlan bir kapý vardýr. Senin gibi efsunlu renkte bir kapý. Burada bana tenezzül etti. Seni seviyorum dedi. Benim mecâlim kalmadý. Sultanýmýn huzuruna dönmek istiyorum. Nasýl gidilir bilmiyorum. Sultanýmýn aþký için söyle! Lütfen söyle cevabý! Ondan sonrada bu sýnav, bu hasret bitsin! Döneyim o efsunlu renkteki kapýdan Sultanýmýn huzuruna, ne olur cevabý söyle!…”. Âhenk biraz daha cemâlini aydýnlatan bir gülümseme ile cevap vermiþ: “O Sultan, en çok onu seveni sever.” Kurb þaþkýn sormuþ: “Bu nasýl cevap?”. Âhenk bu sefer daha da geniþletmiþ yüzündeki gülümsemeyi. “Bunun neresini anlamadýn güzel renklim? Bütün renkler bakmasýný bilirsen, yani o Sultanýn sonsuz renklerinden biridir diye bakarsan güzel deðil midir? Seni ve senin gibi tüm renkleri o Sultan yaratmadý mý? Bütün renkler onun sonsuz parlak siyah nurundan gelmez mi? Ondan baþka ne renk, ne varlýk vardýr. O her þeydir ve her þeyi kapsar.

Hatta bilemiyeceðin daha neleri de kapsar. Ne isterse olur. Âlemler ve içindekiler ve her þey O’nundur. ‘Ol!’ der, istediðini oldurur. Ondan daha vefâlý bir âþýk, ondan daha verici ve sâdýk bir mâþuk var mýdýr? Her þeyin evveli ve ezeli o deðil midir? Sen nasýl bir cevap arýyorsun?” Kurb duyduklarýndan sarsýlmýþtýr. Hatta þaþkýnlýktan renkleri biraz solmuþtur. Âhenk devam eder kendinden emin, cennetler dolu gülümsemesiyle “Sen, diyecek diye beklersen olmaz! Ya diðer renkler onlarda senin kadar güzel deðil mi?” Kurb þaþkýn vaziyette “Güzel tabii ama .. beeen..” diye kekeler.. Sonra bir soluklanýp sorar: “O zaman bu sýnav? Bu diyarlar, bu hal, bu hasretlik nedendir?” Âhenk cevap verir nur cemâliyle “Sen tâlip oldun güzel renklim” der. Arkasýndan da ekler: “Bizi o kadar güzel renklerden yarattý ki bunu bilmemizi istedi. Bizim, kendi renklerimizin güzelliðini görmemizi de istedi. Hatta birbirimizdeki renklerin ne kadar güzel olduðunuda bize göstermek istedi. Sultan o kadar güzel ki, bu hasreti bu aþký içinde her zerrende duymaný, yani O’nu her renginde sevmeni istedi. O’nun sonsuz yarattýðý renkleri ne kadar seversen, O’nun parlak siyah nuruna ve sonsuz renklerine o kadar âþinâ olursun. Renk ve ton farklýlýklarý kaybolur. Bir renk olursun o da SULTANIMIZIN, AÞKIMIZIN rengidir. Ýþte hasret de budur... Vuslat da budur güzel renklim....” Kurb þaþkýnlýðýndan biraz kurtulunca “Ya sen! Sen niye buradasýn? Mâdem cevabý biliyorsun, niye o huzurdan çýkýp geldin bu diyara? Ya da niye dönmüyorsun hemen o sonsuz huzûra?”. Âhenk küçük bir kahkaha atar ve “Ben o


an (2.bölüm) huzurdan hiç ayrýlmadým. Dâima o huzurdayým. Senin gibi güzel renklere cevabý göstermek için, yoldaþlýk etmek için, yârenlik etmek için arada sýrada efsunlu renkteki kapýdan geçer, burada görünürüm. Sultaným bana her rengi sevdirdi. Benim Sultanýmýza âþinâlýðým vardýr. Adým bu diyarda Âhenk diye bilinir. O huzurda bana Rabt der Sultaným. Bu bana Sultanýn tenezzülü, lûtfu ve iznidir. Ben O’na en âþýklardaným. O bana tenezzül etti ve beni kendine daima Rabt etti. O’nunla alýrým her nefesimi, O’nunla duyarým her konuþulaný, O’nunla görürüm her rengi… Ben o kadar onunlayým ki... Ýþte o nedenle O da dâima benim yanýmdadýr.” Kurb bu konuþmadan çok etkilenmiþtir. Kendi kendine konuþur gibi konuþur Âhenk’le: “Peki Âhenk, söyler misin bana þimdi ne olacak? Sultanýmdan bana bir haberin var mý? Ne yapacaðým þimdi? Nasýl varacaðým aþkýmýn huzuruna, Sultaným’a?…” Âhenk mütebessim halde “ Evet sana Sultanýmýn sormamý istediði son bir soru var. Eðer onun cevabýný da verebilirsen gülistanýn içinde efsunlu renkte bir kapý açýlacak ve bir nefeste o kapýdan geçip, doðrudan Sultanýn huzûruna döneceksin. Soruyu sorayým mý? Hazýr mýsýn?” Kurb’un renkleri heyecandan biraz daha solmuþtur “Hazýrým! Hadi sor! Son soruyu da bekliyorum.” Âhenk, efsunlu renkleri ile ve her an her renk olan o güzel nurlu cemâliyle Kurb’un gönlünün tâ içine bakarak sorar: “O Sultan için taþýdýðýn tüm renklerden

vazgeçiyor musun?” Kurb öylece kalakalmýþtýr.... Ne yapacaðýný, ne diyeceðini bilemez. Yemyeþil çayýrýn içinde rengârenk parlak güllerden oluþan muhteþem bir gül bahçesinin ortasýnda, efsunlu renklere sahip bir Kulun þâhitliðinde durmaktadýr. Âhenk o nurlar saçan cemâliyle mütebessim þekilde onun gönlüne bakýp beklemektedir. Kurb düþünür, düþünür. “Sultaným, aþkým renklerin ayný kalacak demiþti! Öyle ise bu nasýl soru?” diye geçirir içinden, sonra þaþkýnlýktan biraz solmuþ kendi renklerine bakar. Sonunda sabýrla cennet gülümseyiþi ile sanki Sultanýn tenezzülü gibi görünen o güzel, nurlu cemâle bakar ve Kurb bir nefeste “Bu diyarlara Sultanýma olan aþkýmý ispatlamaya geldim. Hasretinden yandým, tutuþtum. O huzûru hiçbir yerde ve demde bulamadým. Firkat ateþi gibi ateþ görmedim. Mâdem sonunda Sultanýma vuslat var. Aþkýmýn huzûruna dönüyorum. Al, o zaman bu renkleri al! Hiç birinde gözüm yok! Ben Aþkýmý istiyorum! Bana onun huzûru yeter. Beni renkli eyleyen de renksiz eyleyen de O! O’dur her sorumun cevabý. Verdim gitti tüm renklerimi” cevabýný verir. Ýþte tam bu anda Âhenk ýþýl ýþýl parlayarak açýlan, efsunlu renkteki kapýnýn önünde, huzurdan gelen nurun etkisiyle, hiç görülmemiþ derecede güzel bir renk deryasý içinde Rabt halinde görünür ve Kurb’u kapýdan içeri alýrken“Kurb-u Sultan Âteþ-i Sûzan” der. Efsunlu kapý nurlar içinde açýldýðý gibi gayba karýþýrken, kapýnýn olduðu yerde, bahçenin ortasýnda, topraktan, muhteþem kokulu, olaðanüstü bir renkte bir gül goncasý bitiverir… SON


selamiçeþmeli YÂKUBÝ BABA’dan

nefes alan tarifler


teriyaki soslu karabiberli somon 1 Kg. Taze Norveç Somonu 2 Çorba Kaþýðý Teriyaki Sos 2 Çorba Kaþýðý Soya Sosu 2 Diþ Rendelenmiþ Sarýmsak 1 Çay Kaþýðý Toz Zencefil Tane karabiber 3 Defne Yapraðý Tuz Hazýrlanýþý: Balýðý bir kaba yatýrýn. Üzerine 10-15 tane taze karabiber gömün. Ayrý bir kapta karýþtýrdýðýnýz tüm malzemeyi üzerine dökün. Kap içinde balýðý iyice karýþtýrýp 200 dereceye ayarlanmýþ fýrýnda alüminyum folyo üzerine koyarak ½ saat piþirin. Haþlanmýþ brokoli ve patates ile birlikte servis yapabilirsiniz. Afiyet olsun.


görüþmek üzere...

yorum ve önerileriniz için h e r n e f e s s @ g m a i l . c o m

Her Nefes - Şubat 2011 / Osmanlı ve Peygamber Sevgisi  

Aylık Tasavvuf Kültürü Dergisi