Page 1

12.sayý

EYLÜL 2010

Tasavvuf Kültürü Dergisi

m ý s r î

n i y â z i


editörden Bu sayýmýzý ünlü mutasavvýf Niyâzi Mýsrî Hazretlerine ayýrdýk. Turkkad Ýstanbul Þubesi tarafýndan bu ay içinde gerçekleþtirilen “Kulun NiyâzýMýsri Niyâzi” sempozyumuyla da baðlantýlý olarak, kendisi ile ilgili çýkan kitap ve yayýnlarýn tanýtýmýný da içeren bu sayýmýzý zevk ve feyizle okumanýzý temenni ederiz efendim. Kendisinin Ýrfan Sofralarý’nýn ilk sofrasýndaki dua ve niyaz ile sizleri selamlayalým: “Ýnsana çeþitli iyilikler lütfeden, Kur'an sofrasýna bütün insanlarý ve cinleri davet eden Allah'a hamdolsun. Rahman namýna o sofralara çaðýranlarýn Efendisi Hz.Muhammed'e; irfan sofralarýna koþarak kalblerine irfan dolduran Âli'ne ve ashabýna salât ve selâm olsun. Bundan sonra: Bu fakir kul Mýsrî, her ne kadar o sofralara güzel icabet edemedi ise de uzun zamandan beri yüce Allah'ýn þu sözleriyle o sofranýn inmesini istiyordu: 'Allah'ým, rabbimiz, bize gökten öyle bir sofra indir ki bizden öncekiler de, bizden sonrakilere de bir bayram ve senden bir mu'cize olsun. Bizi rýzýklandýr. Muhakkak sen, rýzýk verenlerin en hayýrlýsýsýn.'” Amin...


söyleþi cemâlnur sargut


Müge Doðan: Hocam bu ay Mýsri Niyazi Hz.leriyle ilgili uluslarasý bir sempozyum organize ettiniz..Ýstanbul’da baþlayan sempozyum Hazretin doðum yeri olan Malatya’da son buldu.Hazretin tasavvuf anlayýþýný bize açabilirmisiniz? Cemâlnur Sargut: Mýsri Niyazi Hazretleri Ýbn-i Arabi ekolünün bir devamýdýr. Zaten vahdet-i vücut kelimesi tevhid demektir. Tevhid anlayýþý en üst seviyededir. Kendisi makam olarak da cem makamýnda olduðundan yazýlarýnda cem makamýnýn izleri, cemden devre devre cem-ül ceme geçtiði ve devre devre cemin çeþitli manalarýný ifade eden yerlerde dolaþtýðý görülür. O, cem makamýný zevk haline getirmiþ bir sultandýr. Cem’de; her yerde Allah’ý birleme ve görme tevhidi vardýr, dolayýsýyla o tasavvufu Allah’a gitmek için yapýlan bütün hareketlerin sonucu olarak kabul eder. Tasavvuf anlayýþýnda da yegane varlýk olarak Allah’ý kabul eder. Bu anlamda da sufinin manasýný þöyle anlatýr; “sufi eþyanýn hakikatina bakar ve þekli reddeder. Onun için onlarýn bütün sözleri manalýdýr.” Mesela þaraptan kasýtlarý Allah’ýn marifetidir. Marifet yanlýz Allah’a aittir ve O’ndan baþka hiç bir þey olmadýðýný idrak eden de düz þekilde marifetten nasiplenir. Burada da görüldüðü gibi sufinin söylediði her söz þeklen þeriata

aykýrý gibi görünse de þeriatin teyidinden , kabulünden baþka bir þey deðildir. Onun meyhanesi tekke, sakisi de mürþittir. Dolayýsýyla cüz’ün külle varmasýnýn yegane yolunun tasavvuf olduðunu idrak eden en büyük sultanlardan bir tanesidir Mýsri Niyazi. Bu anlayýþýný en güzel belirleyen metni Yunus Emre’nin “Çýktým erik dalýna anda yedim üzümü, Bostan ýsýsý kakýdý, der ne yersin kozumu “ dediði þiirinin açýklamasýdýr. Bu þiiri açýklamayý Mýsri Niyazi Hazretleri birebir kendisi yapmýþtýr ve bu þiiri açýklarken üzüm ve eriðin manasýný anlatarak erikte þeriat olduðunu, yani eriðin çekirdeðinden dolayý þeriatta Allah’ý hissetme ve tanýma zevkinin çok lezzetli ama az olduðunu, üzümün ise çekirdeðinin küçük olmasý hasebiyle tarikat olduðunu ve üzümün verdiði lezzetin çok büyük bir zevk olduðunu anlatýr. Ama onun altýndaki cümle bütün bunlarý anlamak ve idrak etmek için ancak hamam gibi olan halvette mürþidinin yardýmýyla Allah’a ulaþma yolunda olman gerektiðini ve mürþidi olmayanýn ne idrak ederse etsin tam bir þey bilmediðini söyler. Bostan ýsýsýndan murad mürþid-i kamildir, “ne yersin kozumu” deyip “kakýdýðý” tembihtir ki niçin olmaz yere riyazat ve meþakkat çekersin, mürþide git de Allah’a en kolay varma olma yolu olan tarikat yolunda, onunla yani


söyleþi

mürþidinle el ele yürümeyi Allah sana nasip etsin demektedir. MD:Peki vahdet-i vücud ve insan anlayýþýndan biraz bahseder misiniz? CS: O’nun vahdet-i vücut anlayýþýnýn en güzel delili bütün yollarý birlemesindendir. Mesela O bütün tarikleri birlemiþtir. Kendisi Nakþibendi bir ailenin çocuðuyken Halveti olmayý seçmiþ, Kadiriliðe meyletmiþ ve Abdülkadir Geylani ile yakýnlaþmýþ sonra tek manada bütünlenmiþtir. Ýrfan Sofralarýnda þöyle der “fakat hicret edip Allah’a kavuþamayan yolda olan kimseye Halveti, Celveti, Kadiri, Gülþeni, Mevlevi, Nakþibendi dendi. Yollar mahlukatýn nefesi sayýsýnca çoktur. Ehli tarik eðer yürüdükleri yolun ilk vazi Allah ise birbirine tercih edilemez. Mutlak vücud fezasýna vasýl olan saliklerin tam misali hacýlardýr, hacýlarda her taraftan Kâbe ye gelirler…“ Yani burada Kâbe’ye giden yollar çoktur, tarikatler de Kâbe ye giden yollar gibidir, ama eðer tarikatte kalýrsan ve Kâbe’ye varmak sana nasip olmazsa o zaman yolunun da sana bir faydasý olmayacaðýný anlatýr. Onun için bu yollarýn çokluðunun önemi yoktur ve varýlacak noktanýn önemi vardýr der. O her þeyi Kâbe gibi vahdet-i vücudda yani Allah’ýn varlýðýnda birlemiþtir onun içinde

bütün o mananýn kendi içinde olduðunu idrak eden sultanlardan biridir. Mesela “Ben sanýrdým âlem içre bana hiç yâr kalmadý, ben beni terk eyledim gördüm ki aðyar kalmadý” da göründüðü gibi aslýnda aðyar diye bir þey olmadýðýný ve aðyarýn nefsimiz olduðunu ve her þeyin Allah’ýn tecellisi olduðunu görmüþtür ve idrak etmiþtir. “Cümle eþyada görürdüm har var gülzar yok. Hep gülistan oldu alem þimdi hiç har kalmadý.” Yani nefsini terk eden için gülü görmek söz konusudur ve daha önce dikene takýlýp kalmaktansa nefsini terk edince dikenin de önemli olmadýðýný, orada gül olduðunu görmek ona nasip olur. “Gece gündüz zâr u efgân eyleyüp inlerdi dil. Bilmezem noldu kesildi ah ile zâr kalmadý“ Gece gündüz aðlardý diyor gönlüm bilmezem noldu kesildi artýk aðlayacak bir þey de kalmadý diyor. Çünkü Allah’ýn varlýðýný hisseden, bilen, gören için aðlamak için maddi bir mesele kalmaz çünkü baþka olmadýðýna göre irtibat sevgiliyle olur ve bunu da çok güzel belirtmiþ: “Gitti kesret geldi vahdet oldu halvet dost ile, Hep Hak oldu cümle âlem þehr ü bazar kalmadý” diyerek de ticaret yapacak bir þey kalmadý demek istiyor. MD: Ýlim anlayýþýndan da bahseder misiniz? CS:Mýsri Niyazi Hazretlerinin ilim anlayýþý çok enteresandýr. Ýbn-i Arabi


Hazretleri’nin ilim anlayýþýna benzeyen bir ilimle hareket eder. O maddi ilimi asla reddetmez, maddi ilim olmadan manevi ilimin tam anlaþýlamayacaðýný da söyler. Bu çok doðru bir þeydir aslýnda manevi ilim her þeydir fakat maddi ilmi olan insanda manevi ilmin tecellisi çok daha güzel bir þeydir. Bu Mevlana’nýn çift duvar hikayesine benzer. Duvarýn bir tanesindeki çok güzel resim maddi ilim gibidir der Mýsri Niyazi ama öbür tarafta yontulmuþ duvarda yani gönül sahibi insanda yani manevi ilim sahibi insanda maddi ilim tecelli ederse o zaman ortaya bir þaheser çýkar der. O bakýþ açýsýndan ona göre þeriat ilmi ve diðer bütün maddi ilimler manevi ilimden zuhur etmiþtir. Maddi ilimlerin bir çoðu þeriat da dahil insaný benlik sahibi yapabilir, manevi ilim ise benlikten uzaklaþtýrýr. Ama önce benlik sahibi olmak lazým ki sonra benlikten uzaklaþabilelim. Bir de þeriatý anlatýrken nasýl Havva Adem’den zuhur ettiyse þeriat ilmi de ilmi ledun’dan çýkmýþtýr. Onun için birbirinden de farklý deðildir der böylece her þeyi birleyerek tevhid insaný olduðunu bir kere daha belli eder. MD: Mürþid Mürid iliþkisinden ve Ehli beyt sevgisinden biraz bahsedebilir misiniz? CS:Muazzam bir Peygamber aþký, Ehli beyt sevgisi ve Ümmi Sinan sevgisi vardýr. Ümmi olan mürþidini çok

sevmiþ, çok aþýk olmuþ ve bütün ilmini bir tarafa býrakýp ona hizmet etmiþ ve ancak Allah’a ulaþmanýn nefsini arkaya atýp bir mürþid önünde baþ eðmek olduðunu haliyle de göstermiþ bir sultandýr. Hiçbir zaman ben daha iyi biliyorum havasý içine girmemiþ ve müridinin ilmini ön plana almýþ bir sultandýr Mýsri Niyazi Hazretleri. Mürþidinin normal insan olmasý onu her zaman çok etkilemiþtir. Yani Peygamber Efendimizin “Ene beþerün fakat bana vahy olur” dediði gibi mürþidler görünümde beþerdir ama içlerinde mana zirveye çýkmýþtýr. Bunu çok anlatýr fakat onlarý anlayamayan insanlarýn da bu halini yine Ýrfan Sofralarýnda ‘onlarý kendimiz gibi zannettiðimiz için anlayamýyoruz ama asýl olan kýskançlýktýr’ der. Çünkü öldükten sonra bütün mürþidlerin çok sevildiðini ve takdir edildiðini ama birlikte yaþarken onlarý görmek istemediðini ve insanýn baþka biri önünde boyun eðmeyi çok zor kabullendiðini anlatýr. Dolayýsýyla onda mürþid Peygamber’de olduðu gibi Allah’ýn tam tecellisidir. Ehl-i Beyte olan sevgisi akýl alýr gibi deðildir ama bu çok doðaldýr çünkü bu ayet ve hadislerle mecbur kýlýnmýþ olan bir sevgidir. Mýsri Niyazi Hazretleri de bunu çok iyi bilir. MD:Dört halifeye verdiði deðeri de þiirlerinde görüyoruz..


söyleþi O Peygamber için yazdýðý muazzam þiirinde Peygamber’in hakikatini anlatýrken “ol cihanýn fahrinýn sýrrýna kurban olayým...” diye baþlar. Bir þiirinde hemen Peygamberin arkasýndan “... ol Ebu Bekir Ömer Osman Ali dört yarýdýr ol risalet baðýnýn onlar gülü gülizarýdýr” der... Yani bu risalet onlarýn açtýðý mana ile zuhur eder ve onlardan zuhur eden mana ile yayýlmýþtýr, der. “Cümle eshab hidayet rahýnýn evi” derken burada ashabýn da yani Peygamberin etrafýnda olan herkesin o hidayetin manasýnýn zuhuru olduklarýný söyler ve ona, aline, ashabýna kurban olduðunu söyler. Fakat hemen arkasýndan iþi Hz. Hasan ile Hüseyin’e getirir. Çünkü evet mana dört halife ile þeklen yürümüþtür ama manen Peygamber torunlarýndan Hz. Fatma’nýn nöbetinden yürümüþtür. Onun için Hz. Hasan ve Hüseyin nebi velidir ve Peygamber’in nübüvveti onlarla devam etmiþtir. Bu vazifenin onlarda olduðu fikri bir çok Ýnsan-i Kamil tarafýndan sözlendiyse de onun devrinde maalesef Vani Efendi gibi bir tasavvuf düþmaný ile karþý karþýya geldiði için o devrin Ebu Cehili olan Vani Efendi onun bu anlattýðý manayý sanki hazret onlara resulluk payesi vermiþ gibi çarpýtmýþtýr. Halbuki öyle bir þey yok, ebced hesabý ile ispatlamýþ olduðu þey onlarýn veli nebi olduklarýdýr. Veli nebiler her devir vardýr. Enteresan

olan daha sonra Vani efendinin Mevlevi derviþi olmasýdýr. Bu Hz. Mevlana’nýn herkesi kabul etmesiyle alakalý olsa gerek diye düþünüyorum. MD:Bu Hazretin sürülmesine sebep olmuþ deðil mi efendim? CS: Ebced ile hesaplayýp ispat etmiþ olduðu þey, Hz. Hasan ve Hüseyin de Peygamberin vazifesinin devam ettiði yani veli nebi olduklarý. Vani Efendi ise sanki Resullük payesi yani yeniden þeriat getireceklermiþ gibi bir paye verdiklerini savunarak sürülmesine sebep olmuþtur. Halbuki söyledikleri tamamen doðrudur. Onun için Allah Ýnsan-ý Kamilleri kýrmamayý nasip etsin ve yardým etsin, çünkü hadis-i kudside “Allah sevgililerine savaþ açanlar direk bana savaþ açmýþlardýr” diyor Allah. Dolayýsýyla Allah’a savaþ açýlmýþ oluyor o devirde. MD:Mýsri Niyazi hazretleri 3 kere sürülüyor zannederim.. CS: Birinci sürülüþü 14 yýl sürmüþtür. Hatta iki sene sonra padiþahtan af emri geldiði halde orada kalarak orayý irþad etmeye devam etmiþtir. Ýkinci sürülüþü 74 yaþýndayken etrafýndaki öðrencilerini toplayýp padiþahla birlikte askere gitmek üzere Edirne’ye gittiðinde padiþahtan gelen þu mektup üzerine olmuþtur. Padiþah “sizin gelmenizi istemiyoruz” demiþtir, Vani’nin tesirinde kalarak. Mýsri Niyazi Hazretleri ise padiþaha bir mektup


yazarak ”Efendim bizim size karþý sonsuz hürmetimiz var size tesir edenlere kýrgýnýz” diyerek Edirne’ye doðru hareket etmiþtir. Edirne’ye geldiðinde de tutuklanarak tekrar Limni’ye geri gönderilmiþtir. Limni’ye bu ikinci gidiþi çok acýlýdýr. Bukaðýlarý hiç çýkarmamýþtýr ayaðýndan ve iki sene sonra da bu þekilde vefat etmiþtir. MD:Biraz da Aþk anlayýþýndan bahsedelim isterseniz. C.S:“Zümre-i ehl-i hakikat aþký kýlmýþ mukteda/Cümle mevcudat ü malumata aþk akdem durur/Zira aþkýn evvelinde bulmadýlar ibtida /Hem dahi cümle fena buldukta aþk baki kalýr/Bu sebepten dediler kim aþka yoktur intiha”diyor Mýsri Niyazi. Mýsri Niyazi’ nin aþk anlayýþý görülüyor ki her þeyin aþktan yaratýldýðýný ve aþkýn sonu olmamak hasebiyle Allah’ýn en kýymetli ismi ve sýfatý olduðunu anlatmasýyla alakalýdýr. Bütün mutasavvýflar gibi aþktan yaratýldýðýmýzý aþk silahý ile nefsimizi yok ettiðimizi ve ancak aþk ile Allah’a ulaþtýðýmýzý anlatýr ve söyler.” “Es sala her kim gelir bazar-ý aþka es sala/Es sala her kim yanarsa narý aþka es sala“ der.. Ýbni Arabi’nin aþk anlayýþý ona

muazzam bir tevazu getirmiþtir. Kendisi ebu’l vakt olduðu halde “ ibn’ul vaktem ben ebu’l vakt deðilem” diyecek kadar mütevazýdýr. “Korkma tamudan eðer aþýk isen bülbül olanýn yeri gülizar olur” der. Yani bütün korkularýn aþk ile giderildiðini ve her þeyin aþktan zuhur ettiðini anlatýr. “Candan talep kýl yar’ini ver caný bul dildarýný Yok eyle kendi varýný kim ola canan sana“ derken, sevgilinin sana ancak kendi varlýðýnýn yok olmasýyla yanaþtýðýný söyleyerek aþkýnda yok edici ve var edici olduðunu tekrar tekrar bize hatýrlatýr. “Varlýðý daðýn delip þirin iline yol eder Ey Niyazi söyle ol mimar-ý aþký essela “ diye Es Sala þiirinde hep aþký anarak götürür fakat birçok þiirinde de ‘aþk halini faþ eyleme sana zarar verir’ diyerek de aþkýn meczup yapan yönünü de vurgular. Öyleyse onun manasýnda aþk akýl süzgecinden geçirilerek dünyayý aydýnlatan Allah’ýn en yüksek enerjisidir. Tasavvufun da hakikati budur. MD: Nuru üzerimize olsun inþallah Efendim..


Kenan Rifâî Sohbetler’inden... Mürþit karþýsýnda müridin arzu ve taleplerinden bahsediliyordu: “Hz. Mevlana buyurur ki: Ýsteklerimi, arzularýnmý gönlümden uzak ettim. önlümü onlardan temizledim pâk ettim. Senin gönlün ne arzu ediyorsa ben onu talep ediyorum. Ýþte hakiki aþk budur. Yani cananýn arzusu ne ise senin arzun da o olmalýdýr. Yoksa, senin, onun arzu ettðinden baþka bir þeyi istemen, kendi arzuna aþýk olman demektir. Mýsrî-i Niyâzi bu yolda ne diyor: Kim ki candan geçmez ise deyin bize yâr olmasýn Ar u ýrzýyla gelip âþýklara bâr olmasýn

Mümin müminin aynasýdýr, sözünün mânâsý nedir? “Birinci müminden maksat kâmin insandýr. Ýkinci müminden maksat da Allah demektir. Kâmil insan, Cenâb-ý Hakk’ýn isim ve sýfatlarýnýn aynasýdýr. Yani insan orada, o ilahi aynada, aslýný, kenid hakikatýini seyreder. Hz. Niyâzi ne güzel söylemiþtir: Halk içinde bir âyineyim herkes bakar bir ân görür Her ne görür kendi yüzün, ger yahþi ger yaman görür Yani herkese kendini benim aynamda görür. Herkesi cezbeden çeken kendi hakikat-i asliyesidir, demek istemiþ. Dünya ehli senin meclisinden zevk almaz. Ama senin her meclisten, her insandan bir çeþit zevk alman gerekir. Ýþte insanlýk budur. Ken’an Rifaî, Sohbetler, Kubbealtý Neþriyat, Ýstanbul 2000


TOPRAK RENGÝ Bendeniz bir grafik eri olarak çeþitli vesilelerle elimden geldiðince çeþitli programlarýn seyirciye görünen kýsmýndaki görselleri hazýrlýyorum. Ancak bu öyle bir iþtir ki, programlarýn sahipleri Ýbn Arabi, Hz. Þems ve Hz. Mýsrî gibi mübarekler bana “bu iþleri sen deðil biz yapýyoruz” dercesine iþin içindeler. Mesela, Ýbn Arabi Hazretlerinin pek beðenilen logosu, bendeniz gibi kararsýz ve veseveseli biri tarafýndan nasýl tek seferde çýktý? Hz. Þems nasýl bin bir biçime girip bir türlü bir þekle þemale sýðamayýp sonra bir aþk tecellisi gibi kendinden kendine dönmüþ bir kalb biçimine dönüþtü? Buna yapmak deðil, seyretmek denebilir ancak, baþka türlü de açýklanamaz. Niyazi Mýsri hazretlerinde ise karar verilen logo ve görseller üzerinden hocamla istiþare yaparken, genel rengin kýrmýzý olmasý gerektiðini bana söyledi. Allah biliyor ya, benim naçizane gönlüm þöyle cayýr cayýr bir yeþildeydi. Ama, bana söylenen Mýsrî Hazretlerinin celâl sultaný olduðu, týpký Hz. Þems gibi Hz. Mýsrî’nin de kýrmýzý ile tecelli etmesinin uygun olacaðý idi. Kabullendik ve dokümanlar baskýya gitti. Geldiklerinde karþýmýza çýkan manzara tamamen bambaþkaydý: Bir arada pek de uyumlu görünmeyen toprak rengi ve kýrmýzý... Eyvallah dedik ama hikmetini de bilemedik. Sonra hazret konusunda uzman araþtýrmacý Mustafa Tatçý beyefendi, hazretin kahverengini sevdiðini söyleyince iþler mânâ kazandý. Ama hikayemiz burada bitmiyor... Bu satýrlarý yazmadan biraz önce sevgili dostum Nazende’nin yazýsýný okuyordum. Hz. Mýsrî’nin sürgün edildiði Limni’de Hz. Peygamberin mübarek tükürüklerinin bulunduðu mahfazanýn ruhbanlar tarafýndan topraða konduðu bundan dolayý da Hazretin Limni’de bu mânâyý aþikar etmek üzere yaþayýp yine oraya defnedildiðini okudum. Ehl-i Beyt âþýklýsý olarak topraða kanlarýný verip þehîd-i Kerbelâ ile ünsiyet peyda ettiklerini de yine bu þekilde öðrendim. Modern kalýplar içinde ve renk kataloglarýnda uyumlu renkler olarak sunulmayan toprak rengi ve bordo kýrmýzý iþte böyle bir araya geldi. Vücut ve yokluk olan topraðýn cehd olan kan ile birleþtiði vuslat. Bir süredir titriyorum ve þu mýsralarý yepyeni bir mânâ ile hatýrlýyorum: Bilmek deðilmiþ bulmak Bulmak deðilmiþ bilmek Evliyâya gönül vermek Rengine boyanmak imiþ Hatice Hümanur Baðlý


niyâzi mýsrî hakkýnda yayýnlar

düþmeyen Niyazi'nin bilinmeyen taraflarýnýn da bilinmesine yardým edeceði kanaatinde olduðumuz bu eseri okuyucularýn istifadesine sunduk.

derleyen: tuðçe yýlmaz

Limni’de Sürgün Bir Veli –Niyâzi-i Mýsri’nin Hatýralarý-Dr. Mustafa Tatçý H Yayýnlarý Ýrfan Sofralarý Niyazî-i Mýsrî Yeni Ufuklar Neþriyat Mawaidu'l-Ýrfan, 71 sofradan meydana gelmiþtir. Ahlaki öðütleri, tasavvufi izahlarý ihtiva etmektedir. Eser, þairin, Arapçaya vukufu yanýnda tasavvuf felsefesini de iyi bildiðini gösterir. Þairimiz, söylediklerini yaþamýþ bir insandýr. Ayetlerin tasavvufi manalarý üzerinde durmakta, bunlarýn enfüsi, iþarý anlamlarýný göstermekte, sülukta görülecek halleri, nefs-i emmarenin ve diðer nefis mertebelerinin sýfatlarýný, bunlardan kaçýnmanýn yollarýný misallerle izah etmektedir. Bu izahlarýnýn ahlaki deðeri büyüktürýna, ilahileri ve gazelleriyle tasavvufla uðraþanlarýn dillerinden

“Limni’de Sürgün Bir Veli”, Niyâzî-i Mýsrî (1617-1694)’nin Limni’deki türbedârý Þeyh Abdî Siyahî (ö.1852)’nin “Menâkýpnâme-i Niyâzî-i Mýsrî” adýyla kaleme aldýðý eserinin çeviri metninden sadeleþtirilmiþtir. Bu menâkýpnâme, Limni’de yazýlmýþtýr. Burada anlatýlan bilgilerin çoðu Mýsrî’nin Ada’ya sürgün edildiðinde hizmetinde bulunan ilk halifesi ve türbedârý Þeyh Mahmûd Efendi’den derlenmiþtir. Eserde bazýlarý tenkide muhtaç pek çok yeni bilgi vardýr. “Menâkýpnâme-i Niyâzî-i Mýsrî” büyük âþýk Niyâzî-i Mýsrî’nin vuslatýnýn 315. Senesinde kendisine yapýlan eziyetlerden Türk milleti adýna umarým bir özür vesilesi olur. Eser, bu temenniyle Hz. Mýsrî’nin rûh-ý kudsîlerinden özür dileyerek zât-ý âlilerine ithaf edilmiþtir.


Niyazi-i Mýsri’nin Hatýralarý-Halil Çeçen Dergâh Yayýnlarý Büyük mutasavvýf Niyaz-i Mýsri bir çok tasavvufi ve tarihi meseleyi yazdýðý Haýralar’a, tahminen Rodos’a nefyinden 1083-1673 sonra baþlayýp çoðunu Limni’ye birinci sürülüþünden yazmýþtýr. Hatýralar’ýn 1693’te ölümünden bir yýl önce ikinci sürgün sýrasýnda da yanýnda olduðunu yazýlarýndan anlaþýlýyor. Bu bakýmdan bazý þiir ve yazýlarýnýn altýndaki tarih kayýtlarý konuya açýklýk getiriyor. Hatta bu bazen o dereceye varýyor ki gün günne yapacaðýný, neler düþündüðünü, neler yaþayýp yazdýðýný bile takip eder duruma geliyouz. Hatýralar’da sürgün hayatýnýn sýkýntýlarý, acýlarý, psikolojik çöküntüsü þairin kendi aðzýndan aktarýlmýþtýr. Hatýralarda Limni’nin idari ve sosyal yapýsý hakkýnda parçalar halinde bilgilere de rastlamaktayýz. Dizdarý, kale muhafýzý, voyvodasý, zimmi tebaasý, hakimi, debbaðý, katibi, emiri, azab aðasý, bekçisi bir vesileyle anýlýr ve çoðu zaman þikayet edilir.

Niyazi-i Mýsri Þerhleri-Abdullah Çaylýoðlu-Ýnsan Yayýnlarý Kimi servete kimi evlad ü iyale kimi bag u bostana kimi zinet ü ihtiþama kimi þeytani, nefsani hevesata kimi ilmi zahir iktisabiyle þöret ü þana tabi olan halk, tabiat-ý beþeriyyeleri muktezasý müptela olduklarý hallerinden memnundurlar.

Niyazi-i Mýsri Þerhi Sadettin Bilginer Esma Yayýnlarý Mýsri Niyazi Divaný’nýn þerhine Seyyid Muhammed Nûrul Arabî hazretleri “Ýki kaþýn arasýnda çekti hatt-ý istiva” þiirinden baþlamýþlardýr. Divanýn baþýnda bulunan ve þerhi yapýlmamýþ 9 þiirin 6 sý Arapça, 3 ü Türkçedir.


Yunus Emre’den Tasavvufi Þiirler Niyazi Mýsri Pamuk Yayýncýlýk Tuhfetü'l- Uþþak ve Turfetü'l- Müþtak Niyazi- i Mýsri Þerhi Muhyiddin Ýbn Arabi Akademi Kitabevi Yayýnlarý Tuhfetü'l-Uþþak'ýn konusu, vahdet-i vücud felsefesinin temel ilkelerini ayet ve hadislere dayandýrýlarak açýklanmasýdýr. Bu baðlamda risaledeki alt baþlýklarý þöyle sýralayabiliriz: Ýnsanýn yaratýlýþ sebebi Allahýn varlýðý/ Kainatýn varlýðý / Ýtikat ve iman / Amel/ Tasavvufta Melamilik / Ölümden sonraki hayat/ Ýnsan ve yýldýzlar/ Cebrail ve Akl-ý küll / Ýbadet/ Aþk/ Geçmiþ ve gelecek Cebrilik/ Tasavvuf terimi olarak zülf

Yunus bir söz söylemiþ, hiçbir söze benzemez Erenler meclisinde, bürü mana yüzünü. Yunus’un sözleri her ne kadar mizah, hikaye ve çocuklarýn oyununa benzese de hakikatta nice ilahi esrarý ve manayý ifade etmektedir. Allah erleri gerçek manalarýn ehli olmayanlardan korunmasý için böyle hareket ederler.Ta ki gözleri namahremi görmesin. Arid Pamuk tarafýndan sadeleþtirilir.

Niyazi Mýsri Mustafa Aþkar Ýnsan Yayýnlarý Niyazi-i Mýsri Mustafa Özdamar Kýrk Kandil Yayýnevi Halk içre bir ayineyim, herkes bakar bir an görür! Herne görür kendi yüzün, yer yakþi yer yaman görürü! Ýçi umman-ý vahdettir, yüzü sahra-i kesrettir: Yüzün gören görür aðyar, içinde yar olur peyda! Alan lezzâtý birlikten, halas olur ikilikten: Niyazi kande baksa ol heman didar olur peyda! Yâ Selam!

Niyazî-i Mýsrî yaþadýðýmýz topraklarda etkileyici bir manevî atmosfer kuran, çaðlar üstü seslerden biridir. Asýrlardýr divaný okunarak ilham alýnan, görüþleriyle çok geniþ bir alanda etkisi hissedilen Mýsrî, 17. yüzyýl da yaþamýþ, ünü daha kendi dönemindeyken Anadolu sýnýrlarýný aþmýþ, mutasavvýf, þair ve âlim bir kiþiliðin sahibidir. Fikirleriyle Ýbn Arabi'yi, þiirleriyle Yunus Emre'yi hatýrlatan Niyazî-i Mýsrî'ye nispet edilen "Mýsriyye" adýnda özgün bir tasavvuf yolu da kurulmuþtur. Türkiye'nin dinî ve


kültürel tarihine açýklýk getirmek için, yaþadýðýmýz topraklarda ortaya çýkan çeþitli tasavvufî oluþumlar hakkýnda etraflý ve saðlam monografiler yazýlmasý gerekliliði, elinizdeki eserin vücut bulmasýnda etkili olmuþtur. Gerek eðitimi, manevî yolculuðu ve fikirleri, gerekse kendi zamanýndaki yöneticiler ve diðer mutasavvýflarla iliþkileri ile Niyazî-i Mýsrî gördüðü ilgiyi fazlasýyla hak etmektedir. Ne gam giderse dünyâdan Niyazi Visaline irer elhamdülillah

Bukaðý Emine Iþýnsu Ötüken Neþriyat Yunus’dan dört yüz yýl sonra gelen bu ermiþin kimliðini, çevresini ve dünyasýný, Yunus’un dünyasýna göre daha yakýndan tanýyoruz. Malatyalý Niyaz-i Mýsri, týpký Yunus ve Mevlana gibi tasavvuf kültürümüzün nirengi noktalarýndan. Þair, din alimi fakat en önde gelen vasfýyla bir Allah adamý. Belki bulmacayý tamamlamak için Yunus’un sevgisini, Mevlana’nýn cezbesini Mýsri’nin celaliyle birleþtirmek gerek. Emine Iþýnsý, “Bir Ben Vardýr Bende Benden Ýçeri”de yöneldiði hedefe yürüyüþüne Bukaðý ile devam ediyor. Tasavvuf, yaþamadan öðrenilemez. Ama roman ile yaþamýþ kadar olmaya çalýþabiliriz.

Anka Sadýk Yalsýzuçanlar Timaþ Yayýnlarý ´Ýlkin gezginliðe çýkmak gerek; ancak sonra yurduna dönebilir, o zaman ötekileri anlayabilirsin…´ der Wittgenstein. Anka, bu gezginlerden birinin, bilgeler bilgesi Niyazi Mýsri´nin Aspuzu´da baþlayýp Limni´de son bulan, gerçekte âlemlerde olup biten gezisinin öyküsü. Anka´yý ilginç kýlan, yalnýzca tarihi bir anlatý olmakla kalmamasý.. Modern hayatýn tam ortasýnda yaþayan Mehmet, Niyazi Mýsri üzerine bir doktora tezi hazýrlamaktadýr. Daha hazýrlýk aþamasýnda büyük mürþidin ateþiyle yanmaya baþlar ve onunla beraber bir meþakkat yolculuðuna çýkar. Karýsýyla ve oðluyla da sorunlar yaþayan Mehmet için Mýsri üzerine tez hazýrlamak bir yerden sonra imkânsýz hale gelir, içine girdiði manalarý bir tezin sayfalarýna sýðdýrmanýn imkâný yoktur çünkü. Kadim bir hakikat adamýnýn peþine düþen bugünün Mehmet´inin belki de asýl imtihaný, kendi zamanýný büyük mürþidin adýmlarý ile kat etmeye çalýþmak zorunda kalmasýdýr. Bilinçakýþý tekniðiyle yazýlan ve yoðun bir gönderme yükünün üstesinden baþarýyla gelen Anka, edebiyatseverlerin unutamayacaðý romanlardan biri olmaya aday.


Ey gönlüm, bana nasihat verme: Örtün gizlen! diye boþ söz söyleme... Nasýl örtüneyim ki, gömleðim, ateþinden yanýp kavruldu. Onun için uryâným... Eðer esvâbýn geniþse beni de içine al da bari öylece saklanmýþ olayým Sâmiha Ayverdi, Dile Gelen Taþ, s.100


kuzularýn dertsizliði (devam)! nazende yýlmaz

Geçtiðimiz kýþ kullandýklarý kelimelerin dilimize pelesenk olduðu ve bunun üzerine RTÜK’ten uyarý cezasý yiyen “Türk Malý” dizisinin “Kuzu ailesi” üzerine âcizane bir tahlilde bulunmak isterim. Her ne kadar sahip olduklarý görgü, kültür, davranýþ biçimi ve kullandýklarý dil açýsýndan “örnek” bir aile gibi görünmese de, fikrimce satýrarasý bir ifadeyle, çok saðlam bir modeli temsil ediyor Kuzular. Nasýl mý? Biraz garip tabii. Tasavvuf gözlüðüyle bakýnca bile ilk karþýlaþtýðýmýz tablo, Mesnevî’deki Arabî ile karýsýnýn hikâyesinin ilk bölümünü hatýrlatýyor. Yâni aklý temsil eden erkekle didiþen, maddî arzular ve gelecek endiþesi taþýyýp sürekli kýyas hâlinde olan ve nefsi temsil eden bir kadýn var tabloda. Bir de bu çarpýk aile ortamýnda hüdâinâbit yetiþmiþ, popüler kültürle beslenen zavallý iki çocuk... Bu da yetmezmiþ gibi, bu ailenin seviyesizliðini gözümüze sokacak genç bir çift olan, “çaðdaþ” ve “aydýn” görünümlü komþularý. Sinir bozucu biçimde sürekli Kuzu’larýn tacizine uðrayan bu zavallý çift, ayný zamanda baþka bir gerçeði de anlamamýza yardýmcý oluyor: Kabul

gören anlamda bir kültür seviyesi, insanlarýn doðru ahlakî prensipler içinde mutlu yaþamalarýný saðlayamýyor. Bir söz vardýr; dünya nasýl fýrtýnalarla karþýlaþtýðýna deðil, neticede gemiyi limana yanaþtýrýp yanaþtýrmadýðýna bakar. Bu durumda sevgili Kuzular’ýn gemileri daima limana ulaþýrken, zavallý komþularýnki sürekli alabora oluyor. Peki, bu “ideal” çiftte eksik olan, Kuzu ailesinde ise var olan meziyet nedir ki, bu durum hâsýl olur? “Desinlerin kölesi olmamak”; yani baþkalarýnýn ne dediði, ne düþündüðüne mahkum olmamak. Ne büyük özgürlük. Peygamber ahlâkýnýn bir özelliðidir bu. Tabii gerçek Peygamberî ahlâkta bunu dengeleyen bir prensip daha vardýr ki, bunun da bir güzel ifadesini Kenan Rifai þöyle vermektedir; “Bâr olma yâr ol”. Yani “kimseye yük olma, dost ol” demektedirler. Tabii bizim karikatürize ailemizde bu denge olmamakla beraber, cümle âleme rezil olsalar dahi aile saadetlerini koruyabilmekle, hoþ bir örnek vermektedirler. Halbuki birbirini çok sever görünen ve akýllý geçinen genç çiftimiz, her hadisede


sarsýlýp birbirlerine düþmekte, çoðu zaman kendilerini kurtarabilmek için baþkalarýný tehlikeye atýp yalan dahi söyleyebilmektedirler. Burada dikkatimizi çeken, bu iki farklý ailenin temsil ettikleri deðerlerdir. Kuzu ailesini güçlü kýlan, aile reisi Erman Kuzu karakterinin belirttiði “Türk malý” deðerleridir. Her ne kadar tahribata uðramýþsa da... En azýndan bu kimlikte sarsýlmayan bir dürüstlük ve -eþinden farklý olaraközentiden uzak bir özgüven bulunmaktadýr. Komþu çift ise Cumhuriyetin kuruluþundan, hatta Meþrutiyetten bu yana, bize belletilen “batýlý modern insan” imajýný harfiyen yerine getirebilmiþ, ancak manevî hiçbir deðere sahip olamamanýn kofluðuyla, içi boþaltýlmýþ birer kukla olabilmiþlerdir ancak. Evet bu dizide ideal bir karakter yoktur. Zaten olmamalýdýr, zirâ komedi unsuru bunu gerektirir. Yine de hoþ olan, kendimize örnek alabileceðimiz özellik, herhalde Kuzu’larýn dertsizliði olsa gerek. Allah bizi mutlu olup huzuru bulabilmemiz için göndermemiþ mi bu dünyaya? Kimseye bâr olmadan elbet...


dünyaya gelmekten maksat derleyen:neþe taþ

Can bu ilden göçmeden canâný bulmazsa ne güç/Yârini terk etmeden yârâný bulmazsa ne güç Ýnsan nev’inin cümlesi üç sýnýftýr. Birincisi, bu âleme niçin geldiðini ve ondan maksadýn kemâl kazanmak olduðunu bilmeyip yeme içme, uyuma ve seviþmeyi kendine put düzmüþtür. Bu sýnýf, yüce âlemlerde olan asýl makamýna dönemez. Çünkü onlar hayvan sýfatlarýyla sýfatlanmýþlardýr. Ýkinci kýsým, bu süflî âleme gelmekten maksadýn, ancak kemâl kazanmak olduðunu bilmiþ, lâkin nefsini sevmek, evlât, mal, mevkî gibi dört puta meyletmiþtir. Bu sýnýftan aslî makamýna dönenler varsa da bunlar yine esirdir ve o dört puta tapmaktadýr. Zîrâ nefsini bilip yüce makama vâsýl olamamýþlardýr. Ve bu dünyâya gelmekten maksadý yerine getirememiþlerdir. Üçüncü sýnýf, bu süflî âleme kemâle ermek için geldiðini bilmiþ ve burada kendisini misâfir sayarak nefis putunu kýrmakla kemâl kazanýp kâmil insan olmuþtur. Ýnsan dünyâya çekirdek hâlinde olan isimleri tafsil ve vusla¬týn kadrini bilmesi için atýldý. Bu hicrâna, bu firâka

onun için mahkûm edildi. Ama þâyet matlûp olaný bu dünyâda elde edemezse, eski hâlini de kaybeder. Çünkü beþeriyet mertebesini elde etmek büyük bir nîmet ve fýrsattýr. Bu fýrsat kaybedilirse bir daha kolay kolay o mertebeyi bulmak da mümkün olamaz. Peki þu halde, o mertebeye çýkmýþ iken, kadrini bilmemek yazýk deðil mi? Sefer bitmez, illâ nefis maðlûp olmazsa. Ve eðer insanoðlu, bu dünyâdan cismâniyeti galip olarak giderse, ehlini tanýmadýðý öyle bir diyâra atýlýr ki, dâimâ muazzep olmaktan hâlî kalmaz. Sûreti insan, içi hayvan olursa kiþinin/ Taþlar ile döðünüp insaný bulmazsa ne güç. Ýnsanda bütün hayvan sýfatlarý mevcuttur. Öyle ki horozdaki þehvet, tilkideki riyâ, maymundaki istihzâ insanda da mevcuttur. Hattâ hayvanlarda insanlarda olduðu gibi kýskançlýk dahî vardýr. Esâsen insanlar iki kýsýmdýr. Biri þekli insan, huyu hayvan olanlardýr ki, bunlar hakkýnda “Biz onlarýn kalplerine, kulaklarýna ve gözlerine mühür vurduk” buyrulmuþtur. Yâni ezel gününde boyunlarýna küfürden, inattan, kibir, benlik, gururdan halkalar geçirilmiþtir. Bir av peþinde isen önce kendi nefsini öldür!.. Dýþarýda, çölde, sahrâda, yabanda, suda ve havada gezip


dolaþan, uçan ve yüzen bunca vahþi hayvandan, senin için daha tehlikeli olan bu nefis canavarýný, hayvan sýfatlarýný avla, öldür ve yok et ki sen gerçekten insan olasýn. Aslandan kaçan yaban eþeði gibi olma. Yaban eþeðinin aslandan kaçýþý insanýn, insanlarýn aslanlarý olan nebîlerle velîlerden kaçmalarý mânâsýndadýr. Ýmâm-ý Âzam’ýn buyurduðu gibi, þiddetli sýtmaya tutulan bir kimseyi ellerinden ayaklarýndan sýmsýký tutsalar, hastanýn titremesine mâni olabilirler mi? Ýllâ içten kesecek ilâç ister. Ýþte, sýtmalýnýn ellerini kollarýný tutmak, yalnýz oruç, namaz, zekât, hac gibi þeriatýn dýþ yüzünde kalýp ruhu temizleyecek mânevî ilâçtan mahrum olmaya benzer. Ýmâm-ý Âzam Hazretleri, yalnýz zâhir ameller ile iktifâ edip mânevî terbiyeye lüzum görmemiþ olsa idi, Ýmam Câfer Hazretleri’ne boyun vermezdi. Bunu da “(Son) iki sene olmasaydý Nûman helâk olurdu” sözüyle ifâde etmezdi. Resûlullah Efendimiz de “Mürebbî olmaya idi ben Rabbimi bilemezdim” buyuruyor. Þeriat erbâbýndan olup da tamâmýyle farz, sünnet ve müsteaplara riâyet eden ve ahlâkýný tasfiyeye çalýþan kimseler, ancak nefsin yedi mertebesinden olan mülhimeye kadar çýkabilirler. Mülhimeden yukarýki mertebelere mürþitsiz yükselmek kabil deðildir. Dünyâya gelmekten maksat, ruhu kemâle erdirmek, kâmil insaný

bulmaktýr. Âdemin gönlü evinde bahr-i umman gizlidir/ Dâimâ susuz gezip ummâný bulmazsa ne güç Cenâb-ý Hak “Söyle ya Habibim, evet ben de sizin gibi insaným, ama bana vahy olur.” Yâni benim bedenim kabýndan hakîkat deryâsýna yol vardýr. Benim o deryâ ile alýþveriþim vardýr. Evet, ben bir katreyim, ama bende ummanlar gizlidir. Ben bir zerreyim ama bende güneþler gizlidir. Süveyþ kanalýný görmüyor musun? Geniþliði ancak bir vapur geçecek kadardýr. Fakat koca okyanuslarý birbirine baðlamaktadýr. Ýþte bu mânâya varmýþ olan insan da, nâsut ile lâhut ve ceberût ile melekût âlemlerine kanal olmuþtur. Ve oradan geçmeyi tercih edenler de hedeflerine sür’atle varýcý olmuþlardýr. Bütün kâinatta ne yazýlmýþ ise, Allah onlarýn hepsini bu küçük vücûda sýðdýrmýþtýr. Ayýp deðil mi bize ki, eþeðin üstündeki Kur’ân-ý Kerim nasýl kendisine fayda vermezse, biz de bu nîmetler içimizde olduðu hâlde onu görüp istifâde etmeyelim. Týp ilminden habersiz olanlar için tabâbet yok demektir. Böyle bir ilmin mevcûdiyetinden haberdar olanlar ise, iþittikleri kadar bilirler ki bu bilmek de bilmemek demektir. Fakat gir týp fakültesine, oku, tatbîkat gör, uzuvlarýn ne gibi vazîfeleri olduðunu öðren, vücûdun teþrih ve fizyolojisini anla… Bak


dünyaya gelmekten maksat neþe taþ

o vakit karþýnda âlemler belirecek, vücudun ne demek olduðunu nasýl görüp bileceksin ve kendi kendine “Ben vücûdumu bildiðimi zannediyordum. Meðer bilmeyerek taþýyormuþum. Bu ne intizam, ne büyüklük imiþ…” diyecek ve Hakk’ýn azametinin sonsuzluðu karþýsýnda hayretlere düþeceksin. Fakat bu öðrendiklerin de yine iþin maddî ciheti. Hekim olmak, sana, sadece vücudun maddî taraflarýný göstermiþ olur. Bir de sonsuz âlemlere açýk olan mânevî ciheti var ki, bunda bilgi sahibi olmakla hissedeceðin hayret, maddeni bilip tanýdýðýn zaman hissettiðin hayrete göre kýyas kabul etmez derecede nihâyetsizdir. Revâ mýdýr ki maddî-manevî bunca varlýklara sahip olasýn da, kendinde olan bu servetten gafil olasýn, Kur’ân taþýyan merkepler gibi, taþýdýðýn o Kur’an’ý yalnýz taþýmakla iktifâ edesin? Allah sana beþer olmak þerefini ihsan etmiþ iken kadrini bilmemek elbet nankörlüktür. Þol fakîr olup gezenlerde hazîne dopdolu/ Sâ’y edip ol kenz-i bîpâyâný bulmazsa ne güç Bir ok, kendini uzaða fýrlataný, gönül de kendisine sýr veren o ezel sevgilisini görmezse, kýsaca ilâhî sýrlarý söyleyen

ve anlayanýn kendinde olduðunu his ve idrak etmezse, bu, bindiði ve üzerinde bulunduðu atý baþka yerlerde arayan gafil süvâriye benzemek olur. Kiþi, Hakk'a varma yolunda böyle bir rüzgâr yürüyüþlü ata binmiþ, ona bindirilmiþtir. Gaflet, bindiði attan haberli olmamaktýr. Burada attan murat, Hak'tan gafil olan kimsenin aklý ve rûhudur. Bir akýlla bir ruha bindirildiði hâlde akýldan da ruhtan da habersiz olmak, bu atý boþ yere koþturmak ve koþturduðu atý baþka yerlerde, hem de hiddetle ve gafletle aramaktýr; o kadar ki at, altýnda olduðu halde onu þuraya buraya koþturup her yerde benim atýmý kim çaldý? diye baðýran atlý gibi, insan bu akýl ve ruh atýndan gafil olabilir. Arif kimse bu süvâriye sorar: "Sen ki atýnýn üzerindesin, aradýðýn nedir?" der. O yine anlamaz. Hattâ "Evet bu attýr, fakat bu at nerededir?"diye soracak olur. Buna verilecek cevap da "Ey süvâri, kendine gel!"den baþka nedir? Kâinatta ne varsa nefsinizde, kendinizdedir. Onun için âlem-i ervâhý ruhunda, âlem-i ceberûtu aklýnda, âlem-i lâhûtu da sýrrýnda görmen lâzýmdýr. Bu âlemleri baþka yerlerde aramaya kalkýþan kimseler, ata binip de “Atým nerededir?” yâhut, “kim aldý atýmý?” diye gafil ve baþýboþ gezen kimselere benzerler.


Tenin diriliði neyledir; canladýr. Canýn diriliði neyledir, cânanladýr. Demek ki bunlarýn hepsi sende mevcut. O sana þah damarýndan daha yakýndýr. Ama onu, zuhûrunun kesretinden ve yakýnlýðýnýn þiddetinden göremiyorsun. Cenâb-ý Hak fakirleri gedâlarý arar; iþ, her umurda Hakk'a acz ve ihtiyâcýný arzetmekte ve tamâmiyle ona muhtaç olmaktadýr. Ýþte bütün tâat ve ibâdat ve riyâzâtýn mânâsý budur. Kezâ, lâ ilâhe illallah da budur... acz, ihtiyaç, fakr ve yokluk... ben yokum sen varsýn. Fakr ne demektir? Bu öyle bir isimdir ki kemâlini bulursa vuslat hâsýl olur. Kendinden bir þey kalmaz, Allah tecellî eder. Fakir denilen kimse herþeye mâliktir; ona ise kimse mâlik olamaz. Binâenaleyh bu mertebeyi bulmak için insanda havfin mânâlarý zâhir olmalýdýr. Havfin yâni korkunun üç türlü mânâsý vardýr: Biri korku, biri haþyet, biri de heybettir. Bizim bildiðimiz korku, îmânýn þartýndandýr. Haþyet, amelin þartýndandýr. Heybet ise mârifetin þartýndandýr. Her türlü cezâdan korkmak, nefis makamýdýr. Allah'ýn cilve ve oyunlarýndan korkmak, kalp ve huzur makamýdýr. Fakat sýr ve þuhut makamýnýn korkusunda, heybet ve azamet vardýr ki bu görgü makamýdýr. Resûlullah Efendimizin “Allah'ý herkesten ziyâde

ben bilir, herkesten ziyâde de ben korkarým” buyurduklarý gibi, Allah'tan korkan Allah'ý bilenlerdir, dendiði gibi. Fakru fahrî devletine eriþen sultan olur/ Fahr-i nâma eriþip sultâný bulmazsa ne güç Ýnsanýn dünyâya gelmekten maksadý, yetiþtirici ve tamamlayýcý kâmil kiþiyi bulup terbiyesine girmektir. O insan bulundu mu, her þey bulundu demektir. Yeter ki onu kendimize rehber, piþvâ ve imam bilelim. Tasavvufun ruhuna eren kimse, hayât-ý tayyibeyi bulmuþ, bu sûretle de ölümsüz hayâta kavuþmuþ, bekaya ulaþmýþtýr. Ýþte bu kimse, dünyâya mahsus geçici þeylerden ölüdür. Nasýl ki Resûlullah Efendimiz “Kim ki gezer ölü görmek isterse Ebû Bekir'e baksýn...” buyurmuþtur. Tasavvuf ehli olanlar da Hakk'ýn sýfatiyle sýfatlanmýþ, ahlâkiyle ahlâklanmýþ, esmâsýný hakkiyle bilmiþlerdir. Bunlar “Ve lekad kerremnâ benî Âdem” âyetiyle yüceltilmiþ ermiþlerdir. Ahadiyet denizinin coþkun dalgalarýna gark olmuþ bulunan bu ulularýn târifi ne akla sýðar, ne dile gelir. Bunlar, Allah'la olan ahdlarýna sâdýk erenler ve erlerdir. Fakat o ahdi yerine getirmek kolay bir þey deðildir. Bunlar da iki kýsma ayrýlýr. Birinci kýsým,


dünyaya gelmekten maksat neþe taþ

mürit ismi alan kimselerdir ki, Hak erenlerin feyizlerinin aksiyle aydýnlanýrlar. Onun için bunlar ermiþlerin aynalarýdýr. Bunlar, mürþitlerinin cemâlinde zât-ý ahadiyeti cem'i görürler. Keza, mürþit de bunlarýn cemâlinde kendini görür. Onun için Hazret-i Ebû Bekir, “lâ ilâhe illallah” dediði vakitte mutlak arkasýndan “Muhammedün Resûlullah” da derdi. Bunlar, aþk yolunda can ve baþ oynatan canbazlardýr ki, teþbih ve tehlilleri benliði terketmektir. Bunlar tamâmiyle mürþidin hâli ve ahlâkiyle boyanmaya çalýþan kimselerdir. Bunlar her hâl ve harekette her türlü vaziyetlerinde mürþitlerini görürler. Bunlar, visâl ve firak ateþiyle yanýp tutuþmuþlardýr. Onun için de ne vuslatta kalpleri þâd ne ayrýlýkta üzgündürler. Ýþte aþka yeni tutulanlarýn varacaklarý kemâl mertebesi budur. Bu yolda ilerlemiþ olanlarý var, ona göre kýyas eyle. Herkesin derdine dermâný yine derdindedir/Derdinin içindeki dermâný bulmazsa ne güç Dert olarak kabul edilecek þey, bâtýn derdi yâni mânevî dertlerdir. Burada Niyâzî Hazretleri “Ben derdime derman aradým, yâni aslý¬ma, cânânýma

kavuþmaya ve kopup geldiðim vatanýma ulaþmaya yol aradým. Dediler ki, derman kendindedir. Mâdemki cânânýnýn derdini kendine dert edinmiþsin, þu hâlde ona yana yakýla kavuþursun” demek istiyor. Bunda gelmekten murâd çünküm Hakk’ýn irfânýdýr/Ey Niyâzî kiþi ol irfâný bulmazsa ne güç. Bu âlemde abes bir þey yoktur. Esâsenbütün bu tezatlarýn bir araya gelmesiyledir ki zevk hâsýl olur. Sinemada, tiyatroda bile iki seviþenin arasýna bir cadý girmeyince tad olmuyor. Eðer bu âlemde de âþýk ve mâþuk, þakî ve denî mevcut olmazsa hayat noksan kalmýþ olur. Ýþte bu çoklukta birliði görüþ ve o sûretle Hakk'ýn cemâlini temâþâ ediþ ne kadar tatlý þeydir. Sen o münkirde de ilâhî saltanatý seyret. Buna muvaffak olan, mârifet sahibidir. Ýrfân-ý Muhammedî'ye mâliktir. Ýrfan demek bu demektir. O kimse ki kelime-i tevhîdin mânâsýný hâl eder, yaþar ve ona göre hareket eder, Allah'tan baþka fâil, Allah'tan baþka mevcut yoktur demek sûretiyle fâilin ve mevcûdun Hak olduðunu bilirse, can, cânan olmuþ olur. O kimse, her mevcûdun Cenâb-ý Hakk'a bir mazhar olduðunu görürse ondan Hak görünür. Ýþte ilim ve irfan budur.


Ýrfan sahibi, mârifet sâhibi dediðimiz bu kimselerdir. O zaman, âlem içinde ona hayret ve ibretten baþka bir þey kalmaz. Çünkü kaç kýyâmet görmüþ, herkes gibi bir adam iken ne büyük tasarrufa sahip ne azîm bir varlýða mâlik olmuþ ve fenâ mertebesinden beka mertebesine geçmiþtir. Niyazi Mýsri hazretlerinin bir þiiri üzerine Ken’an Rifai hazretlerinin Sohbetlerinden derlenmiþtir.


yeni çýkanlar Nefes Yayýnevi’den yeni bir Cemalnur Sargut Kitabý

Tasavvuf dünyasýnýn önemli isimlerinden olan Abdülkerim Cîlî; orijinal adý “elKemâlâtu’l-Ýlâhiyyefî Sýfâti’l-Muhammediyye” olan bu eserinde insan ile Allah arasýndaki iliþkiyi ele alýr. Bir diðer anlamýyla, Ýnsan ile Allah arasýndaki iliþki Allah’ýn 99 ismi çerçevesinde açýklanmakta ve isimlerin insani bir varlýk olarak Hz. Muhammed’de nasýl tecelli ettiði gösterilmektedir. Abdülkerim Cîlî eserinde ilâhî isimleri þerh ettikten sonra Hz. Peygamberin bu ilâhî isimlerle nasýl varlýk kazandýðýný anlatýr. Buna göre Hz. Peygamber, Allah’a ait bütün isimlerle isimlenmiþtir. Ýnsan-ý kâmil ise Hz. Muhammed’in aynadaki tecellisi gibi olmasý bakýmýndan onun potansiyel vârisidir. Bundan dolayý Cîlî kitabýnýn son bölümünü insanýn kemâlinin bilinmesi ve insanýn bu kemâli nasýl elde edeceðine tahsis etmiþtir. Allah’a giden Muhammedî yolda kemâli elde etmeye tâlip olanlarýn muhakkak okumasý gereken bir kitap Hakikat-i Muhammediyye… Abdülkerîm Cîlî ISBN: 978-605-5902-09-4 Tasavvuf Klasikleri Serisi 2, 2010, Ýstanbul Çeviren: Muhammed Bedirhan

Nefes Yayýnevi’den yeni bir tercüme eser daha: “Hakikat-i Muhammediyye”

Nefes Yayýnevi bu ay içerisinde satýþa sunacaðý Cemalnur Sargut’un son kitabý “Hz Adem” ile yeni bir seriyi külliyatýna ekliyor. Yayýnevimizin müstesna yazarý Cemalnur Sargut; Ýbn-ül Arabî’nin Fusûsu’l-Hikem adlý eserinde hikmetin çeþitli yönlerinin tecessümü olarak ele aldýðý 27 peygamberi ve hakikatlerini seri olarak yayýna hazýrlayarak Rabbimize yaptýðýmýz derinlikli yolculuðumuzda bizlere eþlik etmeye devam ediyorlar. Cemalnur Sargut; Fusûs serisinin ilk kitabý olan Hz. Adem Fassýný; Hz. Mevlana, Kenan Rifai, Niyazi Mýsri gibi mutasavvýflarýn ve diðer önemli insan-ý kâmillerin düþüncelerini bir araya getirip yorumlayarak ilim ve aþkýný ruhumuzun derinliklerine zerk ediyor ve okuyucularýný unutamayacaklarý bir yolculuða çýkarmayý vaat ediyor Cemalnur Sargut; Hz. Adem kitabýnda bize Allah’ýn bu âlemdeki tam tecellisi olan Hz. Muhammed’in – Hakikat-i Muhammediyye’nin ilk özü-nüvesi, ilk tecellisi olan Hz. Adem’i ve O’nun vasýflarýný anlatýyor. Hz. Âdem / Füsus Þerhi 1 derleyen: Cemalnur Sargut


.

.


Mühürlü Toprak Haddimize düþmemiþ bir Ýnsân-ý Kâmil’i tarif. Edep dahilindeyse, defnedildikleri topraktan bahsetmek isterim. Ýlahilerinden tanýdýðýmýz, Dîvâný bir Kur’an zübtesi olan Niyâzi Mýsrî hazretlerinin medfun olduðu Limni adasý topraðýndan... Her Peygamberin ve velilerinin gördüðü eziyetleri az çok duymuþluðumuz vardýr. Niyazî Mýsrî hazretlerinin de þekle mahkûm akýllardan çektikleri, ifþâ ettiði sýrlarla çok alâkalý olsa gerektir. Zirâ devrinin Yezid makamlarý, Hz.Hüseyin’i zikredince Kerbela’yý Limni’de yaþatmýþ kendisine. Bu Mânâ Sultanýnýn sürgünde iken Hakk’a kavuþtuðu Limni topraðýnýn az bilinen bir hususiyeti vardýr. Peygamberler Þahýnýn deðdiði bir topraktýr bu. Asýrlarca zehirli hayvan sokmalarýna, vebaya, hummaya derman olmuþtur. Kolay mý bu mânâyý taþýmak ve taþýrmamak. Nihayetinde bir Peygamber vârisini içine çekivermiþtir, ne yapsýn... Gelelim hikâyenin baþýna... Allah istedi ve Habibini dünyaya getirdi. Toprak dayanamadý titredi. Þam’da, Konstantiniyye’de saraylar viran oldu, ateþperestlerin ateþi söndü. Bu zelzeleden, Rum diyarýnýn en ihtiþamlý kilisesi Ayasofya da nasibini aldý. O bina ki Hz.Süleyman’ýn Mâbedi gibi olsun istenmiþti. Defaatle çöken kubbe artýk kaim olsun diye Ýmparator yeni bir çare aradý. Hýzýr Aleyhisselam, onlara kendilerinden göründü ve devasý Arabistan’dadýr dedi. Zuhur eden Peygamber’i iþaret etti. Elçiler vardýlar Sultanlar Sultaný Allah Sevgilisinin huzuruna. Hazret-i Resulullah bir þiþe içinde mübarek aðzýnýn tükrüðünü verdi. Sonra onlara dönüp “Þiþeyi ve içindeki tükrüðü yere koymayýn, suya atmayýn” buyurdu. Ruhbanlar Ýstanbul’a dönerlerken kýþýn þiddetinden Limni’ye uðramak ve þiþeyi yere koymak zorunda kaldýlar. Neticede bu mübarek emanet Ayasofya’nýn kubbesine sývandý ve Ýslam olacak bu mabedi korudu. Limni’de deðdiði yer ise “Mühürlü kutsal toprak” mânâsýna gelen “Týyn-ý Mahtûm” ismiyle þifa veren bir toprak oldu. Bunu aþikar eden ise Niyazi Mýsrî Sultan oldu.


Mühürleri Fatih’ler açar, “Vaktin Babasý” onlardan çýkar. Nasýl Konstantin’in þehrini ve Limni’yi alan bir vaktin Fatih’i ise, Limni’deki topraðýn mührünü, Ehl-i Beyt’in sýrrýný açan da bir baþka vaktin Fatih’i Mýsrî olmuþtur. Baþkalýk da yoktur ya isim deðiþmiþtir. Peygamber aþkýný dile getirirken; “Ol Hasan hazretlerine zehr içirdi eþkiyâ Hem Hüseyin oldu susuzluktan þehîd-i Kerbelâ Ýkisidir aslý nesli cümle Âl-i Mustafâ Ben ânýn Âl’ine Evlâd’ýna kurbân olayým Ben anýn Evlâd ü Ensâb’ýna kurbân olayým” demektedir Hazret ve dediði gibi olmuþtur da. “Ben ânýn ayaðýnýn tozuna kurbân olayým” diye bitirirken, mübarek aðzýndan çýkan suyun karýþtýðý topraða kurban olmuþtur. Týpký pek çok þiirinin bestesi gibi “Hüseynî” makamýnda topraða rengini vermiþtir. Allah’ýn “Celal” ismiyle öylesine heybetli ve Âdemiyet vasfýyla öylesine toprak olmuþ bir Sultan...


hikâye-son bölüm yavuz celep Niyaz iden katre idi suya düþen her kelime/Onun Aþk' ý ile cümle olup bahra yol aldýlar... diye yol boyunca sayýklamýþtý kervan ehlinden biri... Deve üzerinde dört ay süren yolculuðun ardýndan, kervancý tarafýndan Ra þehrine býrakýldým. Yolculuk boyunca kim olduðumu, nereye gideceðimi sormadý; zira biliyordu, sormadý... Nihayet Ra þehrinde, hiçbir söz söylemeden deveden indirip, kervanla birlikte yoluna devam etti, gitti. Neden býrakýldýðýmý, nereye gittiklerini sormadým; zira biliyordum, sormadým... Benim için sürgün, bu idi. Bir zindanda 9 ay halvet ile nikahlý kaldým. 9 ay boyunca kimsesizlik, sessizlik ve sözsüzlük yurdundan yansýyan hakikat güneþi, gönlümde gizli bütün tohumlarý yeþertip, bir bir meyve verdirmeye baþlayýnca artýk erginleþtiðim ilham edildi. “Reþitsin, doðru yolu tutar, her iþinde iyilik ölçüsünce hareket edebilirsin, özgürsün” dediler. “Hüviyet isterim” deyince, heryeri Elif örtüsü ile bürüdüler.

Elif'le baþladý herþey. Elif gelince, Onun zatýndan baþka hiçbirþey kalmadý. Zat kelimesi nedir ki? O da kalmadý. Ondan baþkasý kalmadý. Hatta ne kalmýþlýktan, ne de kalmamýþlýktan söz edilemedi. Söz de gitti, tarif ve anlam kalmadý... Þehrin halký gerçeðini duyunca dayanamadý, Ýkinci sürgüne, Lâm þehrine gönderdiler. O, Ahâdiyyet' in en yücesi, Celâl ile zuhur etti. Ýki eli vardý zuhurunun; biri azamet, diðeri kudret. Ýçime kurulan bütün âlemler parçalandý, her çok helâk edildi; güzel-ler, iyi-ler, hak-lar, hakikat-ler, cin-ler, nur-lar, âlem-ler, ben-ler, sen-ler, biz-ler, isimler, sýfat-lar, fiil-ler... Ýki eli oldu vücudumun; biri heybet, diðeri kuvvet... Sürgünden geri çaðýrdýlar, ellerimi görüp korktular. Bu da üçüncü sürgün, yine Lâm þehrine... O, Hakk' ýn mazharlarýný içine alan Cemâl ile zuhur etti. Ýki eli vardý zuhurunun; biri ilim, diðeri lütuf. Yýkýp parçaladýðý, “Yok” adýný verdiði yere tüm hakikati ile tenezzül etti.


Ýki eli oldu ruhumun; biri hikmet, diðeri ihsan... Ruhumun elleri ile dokundum onlara, Ezelden gelip ebede giden, ne baþý olan, ne sonu bulunan, görünmeyen bir Elif okundu kulaðýma; Bir adý oldu sýrrýmýn; kemâl denildi... Þimdi sürgünde, ayaðýma baðladýðý bukaðýlarla, ben Ondan razý, O benden razý, son bir nefes aldým; Hüviyetin He'si ile doldu âlem, son nefesimi sonsuza kadar vermeyeceðim...


selamiçeþmeli YÂKUBÝ BABA’dan

nefes alan tarifler


zeytinli peynirli soðanlý

EKMEK Malzemeler:

8 dilim tercihen baget veya herhangi bir ekmek 1 1/2 büyük boy kahve fincaný dolusu rendelenmiþ çedar veya taze kaþar 1/3 büyük boy kahve fincaný light mayonez 1/3 büyük boy kahve fincaný çekirdeði çýkarýlmýþ ve dilimlenmiþ siyah zeytin 3 adet doðranmýþ yeþil soðan

Hazýrlanýþý:

Fýrýnýnýzý önceden 400 dereceye ayarlayarak ýsýtýn. Orta boy bir kase içerisinde tüm maIzemeyi karýþtýrýn. Daha sonra, çorba kaþýðý yardýmýyla ekmek dilimlerinin üzerine sürün. Fýrýn tepsinizin üzerine piþirme kaðýdý koyarak 8 adet dilimi,fýrýnda peynir eriyene ve ekmekler çýtýr olana kadar 5-10 dakika piþirin. Afiyet olsun...


kývýrcýk salatasý Malzemeler:

1 adet Kývýrcýk 1 kavanoz küçük mýsýr turþusu 2 Domates Sirke Tuzot Nar Ekþisi Sýzma Zeytinyaðý Tuz

Hazýrlanýþý:

Kývýrcýklarý yýkayýp doðradýktan sonra metal salata karýþtýrýcýsý içerisinde kývýrcýk, mýsýr ve domates hariç tüm malzemeyi yumurta çýrpýcýsý ile iyice karýþtýrýn. Daha sonra domates ve kývýrcýklarý ekleyin. Ýki adet tahta karýþtýrýcý ile tekrar karýþtýrýn. Ýster salatanýzý ayný kap içerisinde dikine dilimlediðiniz mýsýrlarla süsleyin, dilerseniz baþka bir salata kabýnda servis yapýn. onoz 2 adet soðan 4-5 diþ sarýmsak 4-5 adet domates Afiyet Olsun....


görüþmek üzere...

yorum ve önerileriniz için h e r n e f e s s @ g m a i l . c o m

Her Nefes - Ekim 2010 / Mısrî Niyâzi  

Aylık Tasavvuf Kültürü Dergisi

Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you