Page 1

MAYIS 2010

Tasavvuf K端lt端r端 Dergisi

s u f i

say箪:7


editörden Merhabalar.. Nisan sayýmýzda sûfi kelimesinin anlamý üzerine bir kaç kelam ettik. Bilindiði üzere sûfi kelimesi ortaya çýktýðý günden beri çeþitli zeminlerde pek çok spekülasyonun konusu olagelmiþtir. Biz hazýrladýðýmýz sûfi dosyasýyla bunlara bir yenisini eklemek ya da cevap vermek niyetinde deðiliz. Çünkü naçizane hâlin kâl ile bu anlamda bir alýþ veriþi bulunmadýðý kanaatindeyiz. Editör olarak sizlere tavsiyeme gelince: Bu sayýdaki yazýlarý, her biri istiab haddini bulmuþ kaplardan taþarak etrafýný nasiplendiren þifalý bir suyu içer gibi okuyunuz.. Ben okurken o lezzetli sudan tattým; umarým siz de ayný tadý alýr ve bu zevk suyu ile þifâyâb olursunuz. Sevgilerimle, Arzu Eylül Yalçýnkaya


içindekiler Söyleþi: Cemâlnur Sargut, Müge Uçan Doðan Sufinin Mektebi Dünya: Nazende Yýlmaz Arz-ý Hal: Hümanur Baðlý Hancý’dan...: Sâmiha Ayverdi Türkiye’den Gelen Bal: Gökhan Çalýþkan Tacsýz Hýrkasýz Derviþler: Meral Hasýrcý Ropörtaj: Prof. Dr. Reþat Öngören Yanardaðýn Külleri: Melike Türkân Baðlý Haber: Ümit Gülbüz Ceylan Tarif: Selamiçeþmeli Yakubi Baba


söyleþi Müge Doðan: “Sufizm” ve “sufi” nedir? Cemalnur Sargut: Kelime anlamý, Ashab-ý suffa’dan geliyor. Aslýnda, iki anlamý var; suf giyen kiþiye sufi denir. Yani, bir çeþit yünlü kumaþ ki, son derece basit ve yani baþka bir þey giymeyen, yeni kýyafet almayan, sadece onunla yetinen ve onu giyerek fakirliðini gösteren kiþiye sufi denmiþ bir zamanlar. Allah’ýn varlýðý karþýsýnda kendi nefsini yoklukla bilen fakirlere de hoþ bir iþaret olmuþ. M: “Sufi” deyince, bir lokma bir hýrka sözü geliyor aklýmýza hemen… C: Evet, orada suf giyen herkese denmiþ fakat bu, Peygamber devrindeki Ashabý Sufa’nýn da, yaþayýþ olarak suf giymedikleri halde, onlar mutasavvýflarýn yaþantýsýna ilk örnek teþkil ettikleri için, o grup aslýnda, Peygamberin etrafýnda olup, kendini Peygambere rapt edip, Peygamber’i mürþit olarak gören ve dolayýsýyla aþýrý üzüntülerden ve aþýrý mutluluklardan uzak olan, Allah’a kendilerini adamýþ olan gruba mutasavvýf denmiþ. Mutasavvýflarýn en büyük özelliði; tasavvufu ilim olarak deðil, yaþayarak, hal ederek göstermeleridir. O bakýmdan


tasavvuf, insan olma seviyesine çýkmak demektir . baþka deyiþle hayvanlýktan insanlýk seviyesine çýkmýþ kiþiye mutasavvuf denir. Tasavvuf kelimesi harf harf incelenirse, Abdülkadir Geylani’ye göre; T tövbe anlatýr, S safa, arýnma anlatýr, V velayet anlatýr, F fena anlatýr. Yani, her harfinde bir mana ihtiva eder. Dolayýsýyla, bütün bu seviyeleri aþtýktan sonra ancak mutasavvuf olunabilir. Tasavvuf literatüründe de tövbeyle baþlayýp, Allah’ta biten yolculuk olarak gösterilir. Tövbeyle baþlar yani, tövbe, kendinde acz hissetmekle baþlar ve o aczi hat safhaya çýkararak yok olup, Allah ile var olmakla biter. Ýþte buna da, tasavvufta süluk denir. Mutasavvuf bu süluðu bazen ilmen, bazen þeyhinin emriyle, zikirle yapar. Ama tasavvuftaki en büyük öðe, mürþid-i kamildir. Yani mutasavvuf, mutlaka bir mürþide rapt olmadan mutasavvuf sayýlamaz. M: Cüneydi Baðdadi Hz.leri, “Tasavvuf, Cenab-ý Hakkýn bir kulunu nefsinden öldürüp kendi bekasýyla diriltmesi, ihya ve ikba etmesidir” diyor. Kenan Er Rifai Hz. ise, “tasavvuf, birlik demektir” diyor. Sizin biraz önce anlattýðýnýz þey bu deðil mi?

C: Evet, biraz önce anlattýðýmýn aynýsý. Enteresan olan, her sufi, her mutasavvuf alim, mürþit kendine göre bir tasavvuf anlayýþý tarif etmiþtir. Demek ki; tasavvufu yaþama þekli bir deðil, binlercedir. Kimisine göre kýrmamak, kýrýlmamaktýr, kimisine göre sýkýntý ve bela anýnda, kalpte huzur ve mutluluk hissetmektir. Binlerce tarif getirilebilir tasavvufla ilgili ama tasavvufun en son neticesi, mutasavvufun gönlünde huzuru bulmasý yani, her an Allah’ýn huzurunda olmasýdýr. Huzuru daim ve baki olan kiþi ki “onlar için havf ve hüzün yoktur” ayetinin (korku ve hüzün yoktur) muhatabýdýr, iþte o kiþi, hakiki mutasavvýftýr yani, onlar hadiselerden etkilenmezler, etkilenseler de bu etki son derece kýsa sürer. M: Din ve tasavvuf ayrý gibi algýlanýyor... C: Din zaten, Allah’a giden yol demektir. Tasavvuf da, bu yolun hakikatini anlamak ve idrak etmek demektir. Tasavvuf dinden ayrý birþey olmayýp dinin hakikatidir, iç yüzüdür, özüdür. Þeriat ile ayrý olarak anlatýlýp, sanki iki farklý þeymiþ gibi gösterilmek isteniyor. Bütün bir vücut nasýl ten ile


söyleþi

korunursa, tasavvuf ta þeriatýn korumasý altýndadýr. Þeriatý olmayan tasavvuf sahibi olamaz, önce þeriata riayet edecek. Mutasavvuflar þeri kýsýmlarda azaltmak deðil, bilakis hat safhada þeriata uymak þeklinde tasavvufta Allah ile iliþkilerini gösterirler. Yalnýz, mutasavvýf Allah’ýn emirlerini aþka yolculuk haline getirdiði için, onlarý bir mecburiyet ve sýkýntý olarak yapmaz, hakikatiyle ortaya çýkarýr. Ýþte onun için, mutasavvuf için þeri kýsýmlar zevkten ibarettir. Dolayýsýyla mutasavvýf, sanki ayetin ikinci kýsmý gibidir, yani ayýrýmýn birleþmiþ halidir. Ayetin birinci kýsmýnda Kuran-ý Kerim, Furkan olarak tecelli eder. Yani iyiyi ve kötüyü tarif eder ve onlarý birbirinden ayýrýr. Ýkinci kýsýmda, kötüyü affetmekle bizi karþýlaþtýrýr ve dolayýsýyla iþte buradan anlaþýlýyor ki, af, sevgi ve kucaklama tasavvufun iþidir. Bunun yanlýþý görmemekle bir alakasý yoktur. Mutasavvýf yanlýþý, hatalýyý görür, uyarýr ama kalbinde ona karþý bir kin hissetmez. Çünkü yapanýn, yaptýranýn yalnýz Allah olduðunun idrakindedir. M: Bütün dinlerde tasavvuf

olduðunu biliyoruz. Ýslam tasavvufunun diðerlerinden farký nedir? C: Ýslam tasavvufunun en büyük farký, Rabbü’l-âlemin fikrinin anlaþýlmasýdýr. Rabbü’l- alemin fikrini biz, dinimizin içinde devamlý tekrarlýyoruz ama yaþarken öyle yaþamýyoruz. Yani mesela, savaþacaðýmýz insaný baþka dinden seçiyoruz. Halbuki hepsinin Allah’ý ayný Allah’týr. Evet, bizim Peygamberimizin þeriatý farklýdýr ve üst seviyede bir þeraittir. Ýlmi de üst seviyede bir ilimdir ama mücadele edeceðimiz kiþi þekavettedir yani, iki görmektedir. Tek görebilen hýristiyan ya da musevi ile mücadele etmemek gerekir. O bakýmdan tasavvuf, herþeyin hakikatini bize göstererek, yaptýðýmýzý niçin yaptýðýmýzý bize öðretir. Ýþte bu açýdan tasavvuf çok önemli. M: “Ölümden bahsetmekten zevk alan gruptur” diyor, sufiler için Ýbn’i Arabi Hazretleri. Bu anlamda, sufilerin hayata bakýþ açýlarý da farklý mýdýr, hocam? C: Çünkü sufi, ölmeden önce ölmek seviyesine eriþerek iç alemine geçmiþtir. Dýþ alemi nasýl dünyaysa, insanýn iç alemi de i. Ýç alemi ile iliþki kuran insan, ölümden sonrasý hakkýnda bilgi edinir ve kendi


ahiretini idrak eder. Dolayýsýyla o seviyedeki insan, içinde huzurlu ise, o zaman daima cenneti hakediyor demektir. Ýçinde huzursuzsa, zaten cehennemdedir demektir . O yüzden de ölüm fikri ona yabancý gelmez çünkü o, içi ile aþinâdýr ve iliþki halindedir. Ölmeden önce ölmeye yani, içini vücudu içinde hakim kýlmaya yatkýndýr. Dolayýsýyla sufi için ölüm, þeklen ayrýlýðýnda kalkýp bütünleþmenin tamamlanmasý gibi biþeydir. O yüzden ölüm lafzýný duymaktan bile baþka bir zevk alýr. Ama ne enteresan ki ölüm lafzý, çaðrýþtýrdýklarý açýsýndan pek çok kimse için korkunç bir kelimedir. Hatta mezarlýklarýn kapýsýna yazýlan, ölümü hatýrlatan cümleleri bile kaldýrmak için mahkemeye giden dünya insanlarý gördük. Dolayýsýyla bunlar, gelecek hakkýnda çok büyük korkular taþýmaktadýrlar. Ýþte, bu tür insanlarýn zaten cehennemi o korkularýdýr. Halbuki mutasavvuf, hepsi bir yana korku denen þeyden aridir. Çünkü korku, nefse ait bir özelliktir. Mutasavvýf ise nefsinin hakimiyetinden kurtulmuþ olandýr. M: Peki, Efendimiz “eðer sana hala aptal demiyorlarsa, sen derviþ deðilsin” diyorlar. Ne demek istemiþler?

C: Burada demek istiyor ki; derviþ, o kadar her þeyi hoþ karþýlar, hoþ görür ve o kadar ütopik bir dünya kurar ki, aslýnda derviþin kurduðu dünya hakikat, dýþarýdaki insanýnki ütopiktir. Ama insanlar çoðunluða, kemiyete deðer verdikleri için; genelde derviþin dünyasý onlara çok deðiþik gelir. Dolayýsýyla onu bizden deðil diye deðerlendirirler. Ýþte, bu bizden deðil sözünü hatýrlatmak için hocam, henüz sana aptal dememiþler mi, diyor. Demek ki dýþarýdaki insan için derviþ, kabul edilmesi zor. Evet, çok zevkli fakat yaþamasý zor bir hayat anlatýr. Yoksa anlatýlanlar herkesin hoþuna gider. Fakat insanlar, daha o seviyede olmadýklarý için, karþýsýndakini anlamakta zorlanýrlar. Onun için de aþaðýlarlar ve küçük görürler. M: Günümüzde sufi biraz yanlýþ anlaþýlýyor. Sufi, pasifleþmiþ ve hayatýn içinde olmayan, çalýþmadan oturan insan gibi algýlanýyor. Bir sufi nasýl yaþamalýdýr ? C: Sufi, dünya ile ahireti hiç birbirine geçirmeden, eþit þekilde götürebilmelidir. Sufi, illaki bir tek kýyafet giyip o tek kýyafet üzerine hareket eden kiþi deðildir… Sufi, sufice yaþayan kiþidir. Yani, bu alemde hiçbir hadiseden yýkýlmayan,


söyleþi Hint felsefesinin uyuþturucu etkisinden kurtulmuþ, namazý aktif ve hareketli kýlan, manasýný giyinmiþ, daima uyanýk ve daima Allah’ý ile irtibatlý, fakat Allah’ý ile irtibatlý olurken dünyadaki herkesin de hakkýný verebilen insan haline gelirse ancak hakiki mutasavvýf oluruz .

hiç kimseden aþýrý etkilenmeyen insandýr. Puta tapmaktan vazgeçmiþ, hayatýnýn merkezine Allah’ý koymuþ, ailesini ve çevresini de onlara yakýn yerlere yerleþtirmiþtir ama onlarýn onu üzmesine izin vermez, sýrf bu iliþkiden dolayý. Dolayýsýyla sufi, denge insanýdýr. Sýratý müstakim üzerindedir ve tevhide doðru gitmektedir. Onun tevhid anlayýþý farklýlýklarý kabul etmektir yani, farklýlýk görmemek deðil, farký görüp o gördüðü farklýlýðý hoþgörüyle karþýlayabilmektir.” Yaradýlmýþý severim, yaradandan ötürü” anlayýþý içerisinde hareket eder sufi . O yüzden mutasavvýflar bugün anlatýldýðý gibi, hýristiyan mutasavvýfý deðil, islam mutasavvýfý olmalýdýr ve dünya ile ahirete eþit þekilde deðer verip, uyuþukluða düþmemeli ve hareket halinde olmalý. Hint felsefesinin uyuþturucu etkisinden kurtulmuþ, namazý aktif ve hareketli kýlan, manasýný giyinmiþ, daima uyanýk ve daima Allah’ý ile irtibatlý, fakat Allah’ý ile irtibatlý olurken dünyadaki herkesin de hakkýný verebilen insan haline gelirse ancak


hakiki mutasavvýf oluruz . Her anýný çalýþmakla geçirmelidir. Boþ kalan hiç bir dakikasý olmamalýdýr. Peygamber ahlakýný giyinmelidir. Verdiði sözde durmalý, saate riayet etmeli, insanlara hürmet etmeli, kimseyi aþaðý görmemeli, yanýmýzda çalýþanlarý üstün tutmalý, dön geri borusu çaldýðý anda nerede olacaðýný çok iyi bilip ona göre hareket etmelidir. Mutasavvýf, dünya insanýdýr ama ayný zamanda ahiret insanýdýr ve o, dünyada ahreti, ahrette dünyayý yaþar. Dolayýsýyla mutasavvýf, Peygamberin tam manasýyla varisi olmalýdýr. Aksi takdirde adýna mutasavvýf denmez; derviþ olma isteklisi denir, yahut biraz da latifeyle kendisine çerviþ denir . M:Teþekkürler Efendim.

Binlerce tarif getirilebilir tasavvufla ilgili ama tasavvufun en son neticesi, mutasavvufun gönlünde huzuru bulmasý yani, her an Allah’ýn huzurunda olmasýdýr.


sûfinin mektebi dünya nazende yýlmaz

Kenan Rifai, okulu talebelerine þöyle tarif eder; “Dünyaya gelmekten maksat, kiþi Rabbini bilmektir Rabbini bilmeye sebep, evliyayý bulmaktýr Bulmak deðilmiþ bilmek, bilmek deðilmiþ bulmak Evliyaya gönül vermek, rengine boyanmaktýr.”

beri sorup durduðu suale nasýl cevap bulduðunu þöyle anlatýr; “...Nihayet koþup didinmekten bîtap, bir sual zirvesinin üstüne yýðýlýp kaldým. O zaman kulaðýma bir ses geldi: -Ey yolcu, nedir bu beyhûde savaþ? Çýrpýnýp didindiðin kimin içindir? Müþküllerinin en büyüðü kendinsin, ki nihayet onun üstünde çöküp kaldýn. Çocukluðumun, gençliðimin gören, duyan, fakat tefsir ve îzah edemeyen suûru içinde gizli kalmýþ, tohumluktan kurtulmamýþ endîþeler, bir bir çözülüp âþikâr olurken, ses devam etti: -Hepimiz kâinat kitabý içinde bir yazýyýz ve dünyada, kendi vücudumuz sualinin ifâde ettiði mânâyý çözmek için gönderildik. Ammâ inan bana, inan ki, bu cihanda benimle biliþ tutmadan, o mânâyý kendi kendine çözen bir kul görmedim. Sen gördünse varalým beraberce alnýndan öpelim!”

Kenan Rifai’nin talebesi ve yüzlerce sûfînin hocasý Samiha Ayverdi ise “Dile Gelen Taþ” adlý eserinde, dünya mektebinde, çocukluðundan

Demek; O’nun rengine boyanmadan kendi kitabýný okuyamadýðýn bir dünya, hayal perdesinden ibâretmiþ…

Sûfî kimdir? “Ne ticaret ne de alýþveriþin, kendilerini Allah’ý anmaktan alýkoymadýðý kiþiler...” (Nur Sûresi, 37). Yani, Peygamber ahlâkýný giyinenler... Peki, bu derviþlerin okulu neresidir? Elbette bu mülk âlemi. Peygamberimiz þöyle buyurmuþ; “Dünya, cazip bir yeþilliktir. Allah sizi onun üzerinde halife kýlmýþtýr Bakalým nasýl davranacaksýnýz, diye bakmaktadýr” (Tirmîzî). Peki, hocalarý kimlerdir? O en Sevgili ve vârisleri... Öyleyse býrakalým da mektebi bizzat hocalarý târif etsinler.


hâ hâl hâl hâ

hâl


âl l l âll

Arz-ý Hâl

“her hâlde” bir belirsizlik deðil farký aþmýþ bir kesinliktir sufi için “her hâl ü kâr”da hâl ona kârdýr “hâli yoktur”, hâli yokluktur. “ilm-i hâl”in müþterisidir, ilm-i kâl’in deðil. “hâll ü hamur” olmuþtur sevgiliyle “hâlet-i ruhiyye”si üflendiði günkü kadar ter ü tâze. “hâl-hatýr” ona sorulmaz, “hâl”inde hatýrþinas bir edep aþikârdýr zaten... “hâl-i vakti yerinde”dir, çünkü vaktin babasýnýn özbeöz çocuðudur, ebu’l vakttir. O büsbütün “hâlilullah” sevgiliye dönük dolunayýn “hâle”sidir. Zâtýn “hâl”inin sýzýþýdýr. Bütün iþleri âsândýr, “hâllolmuþtur” vesselâm... Hümânur Baðlý


Kaybým var Hak dostlarý, kaybým var. Akçe mi, mücevher mi? Senet sepet, hazine mi? Sýrça saray, define mi? Kaybým var hak dostlarý, kaybým var. Kimya, simya, sihir bilmem. Bilmediðim daha neler.. Adak, nezir, duam da yok. Çaresizim. Siz arayýn, siz yalvarýn, siz dileyin. Avuç açýn, boyun bükün. Kaybým var Hak dostlarý, kaybým var. Ben kendimi kaybeyledim. Gezin tozun soruþturun. Daðý taþý arþýnlayýn, yeri göðü karýþlayýn. Beni bulun , beni bulun… Beni bana kavuþturun.. Samiha Ayverdi, Hancý, s. 122


suluboya: hümanur baðlý


türkiye’den gelen bal... gökhan çalýþkan Yaklaþýk yedi yýl kadar önceydi. Amerika'nýn neresine giderseniz gidin, aynýsýný görebileceðiniz bir sitedeki dairemde, bilgisayarýmýn karþýsýnda oturmuþtum. “Amerika'daki tasavvuf gruplarý” ný arýyordum. Oturduðum yere yaklaþýk elli mil kadar uzaklýkta bir grubun, Pazar günleri toplandýðýný öðrendim. Hemen telefona sarýlýp onlarla tanýþmak istediðimi söyledim. O sýralar içimdeki manevi açlýðý doyuran Hz. Mevlana, Yunus Emre ve diðer ulularýn yazdýklarýný okuyor ve bu müthiþ insanlarýn yaþadýklarýný biraz olsun hissedebilmek istiyordum. Pazar günü gitmek istediðim toplantýdan çok fazla bir ümidim yoktu açýkçasý. “Allah bilir, Mevlana þiirleri okuyup gitar çalan bir grup hipidirler” diye geçirdim içimden. Yine de, bir hafta sonra sözleþtiðimiz saatte, söyledikleri adrese gittim. Yine, Amerika'nýn neresine giderseniz gidin, aynýsýný görebileceðiniz o cici evlerden birinin kapýsýnýn önünde buldum kendimi. Kapýda, “Merhaba! Come

in.” yazýyordu. Ben de içeri girdim. Ýçeride tütsü uyandýrmýþlardý. Müzik setinden güzel bir Türk ilahisi duyuluyordu. Amerika'nýn orta yerinde, kendimi vatanýmda hissettim bir an. Çoðu sonradan müslüman olmuþ; bir Lübnan'lý ve üç Amerika'lý vardý. Salt Lake City'den Elif, altýn sarýsý saçlarýný örmüþ ve üzerine bir baþ örtüsü koymuþtu. Ben Rumi þiirleri ve gitar beklerken Elif, akþam namazý için onlara katýlmak isteyip istemediðimi sordu. Gayet þaþýrdým. Büyük bir zevkle onlara katýldým. Hayatýmda ilk kez bu kadar güzel bir namaz kýlmýþtým. Daha sonra bir halka oluþturduk ve Ýngilizce'ye çevrilmiþ ilahiler söyledik, Allah adýný zikrettik. Gece, baldan tatlýydý. Müslüman bir ülkede doðup büyümeme raðmen, hiç bu insanlar gibileriyle karþýlaþmamýþtým. Sonra, her Pazar orada buldum kendimi. O gece aldýðým lezzetin sebebini ise sonralarý öðrendim. Yýllar önce, Muzaffer Özak adýnda bir Allah dostu, New York'a gelmiþ. Maneviyatla ilgili radyo programlarý yapan Lex Hixon adýnda bir ilahiyat profesörü onu, radyo programýna davet etmiþ. Daha ilk radyo


programýnda Muzaffer Özak'tan çok etkilenen Hixon ona, “zikrullah” ýn ne manaya geldiðini sormuþ. Muzaffer Efendi de baþlamýþ kafasýný saðdan sola çevirerek, “La ilahe illallah” demeye. Bundan çok etkilenen Hixon, ona katýlmak için izin istemiþ. Ýzin verildikten sonra Amerika'lýlara þöyle seslenmiþ mikrofonundan: “Sevgili dinleyenlerimiz, lütfen telefonlarýnýzý fiþten çekin, çalan kapýlara cevap vermeyin! Þu anda yayýný, dünyanýn en yüksek minaresinden, Empire State Binasý'ndan yapýyoruz. Amerika'daki tüm dinleyenlerimizle birlikte, Muzaffer Efendi önderliðinde, zikrullah yapacaðýz. Diðer herþeyi unutun.” Hixon bu buluþmadan sonra, manevi arayýþýný noktalamýþ. Columbia Üniversitesi'nin en önemli sosyal bilimler profesörüyken, ilkokul mezunu Muzaffer Efendi'nin öðrencisi olmuþ. Bir daha da onu hiç býrakmamýþ. Muzaffer Efendi ona, “Nur” adýný vermiþ. Nur Efendi Hakk'a yürüdükten sonra yerine, yine Muzaffer Efendi'nin yetiþtirdiði ve icazet verdiði, Fariha Haným geçmiþ ve Amerika'lý öðrencilerine efendisinden

öðrendiklerini iletmiþ. Balýn lezzetini kitaplar anlatamaz belki ama, tadanlar birbirlerine tattýrmýþ. Ýþte, o gece Amerika'da aldýðým lezzet, Muzaffer Efendi'nin bir ikramýymýþ. Daha sonra, Muzaffer Efendi'nin sohbet kayýtlarýný dinledim ve yazdýklarýný okudum. Anladýðým kadarýyla Allah, bu balý yalnýz Hz. Muhammed'e vermiþ. O da, Hz. Ali baþta olmak üzere seçilmiþlere daðýtmýþ. Ýster inanýn, ister inanmayýn, el an bu bal, bir silsileyi takip ederek elden ele dolaþýyor. Daðýtanlardan birini bulursanýz ne mutlu size... Sufi dedikleri, bu balý tadýp tattýranlar olsa gerek..... Allah, Muhammed hakikatiyle lezzetlenmeyi hepimize nasip etsin.


taçsýz hýrkasýz derviþler meral hasýrcý Günümüz insaný, gittikçe maddi deðerlere tapan dünyanýn diþlileri arasýna sýkýþmýþ, mutsuz, huzursuz. Pek çoðu, bu halden kurtulmanýn çaresini, maddi deðerlere bolca sahip olmakta sanýyor. Ancak görülüyor ki; þan, þöhret ve servete kavuþmuþ nice insan, alkolizmin ve uyuþturucularýn pençesinde kývranýyor, hatta sonunda intihar ediyor. Vatandaþlarýna fevkalade sosyal haklar sunan bazý devletlerde intihar oranlarýnýn hayli yüksek oluþu da, dikkate deðer. Maddi dünyanýn kendilerine sunduðu imkanlara raðmen ruhi çöküþten kurtulamayan bu insanlar artýk baþka çareler aramaya baþlýyor ve yine yanlýþ bir teþhisle, dünyadan el etek çekerek, yaþanan bir ruhsal hayatýn peþine düþüyorlar. Ve bir sufilik meraký baþlýyor. Halbuki sufilik dünyadan el etek çekmek deðil. Gerçek sufi, maddeyi, içine dolduðu gemiyi batýran su gibi kalbine doldurmak yerine, geminin suyun üzerinde yüzüþü gibi, maddenin üstünde durabilen ve ondan ruhani geliþimi yolunda fayda saðlayabilendir. Ýmkanlarý arttýkça, þükrü ve hizmeti artandýr. Sufilik kavramýnýn bu gibi yanýlgýlara sebep olmasý dolayýsýyla, kendi kültürümüzde “derviþlik” olarak bilinen kavramý tefekkür etmeye çalýþtým. Günümüzde, formal bir derviþlik yok ve bunun önemi de yok. Derviþlerin kýlýk kýyafetinden tanýndýðý devirlerde Yunus Emre: “Derviþlik dedikleri Hýrka ile tac deðil Gönlün derviþ eðleyen Hýrkaya muhtac deðil “ buyuruyor. Yine Hz.Mevlana, derviþin cüppesi ve sarýðýyla tanýnan deðil, hamamdayken bile derviþ olduðu halinden anlaþýlabilen kiþi olduðunu söylüyor. Dostlarýmdan bir hanýmýn, gittiði bir doktor: “derviþ olduðunuzu hissettim” demiþ. Dostum da, bu kanaate nasýl vardýðýný sorunca, doktor:” Hanýmefendi, derviþ derviþi gözünün sürmesinden tanýr” cevabýný vermiþ.


Gerçeði, kýyafetsiz bile tanýnabilen bu insanlarý hangi özellikleri bu kadar farklý kýlýyor? Böyle insanlardan yakýn dostlarý olan çok þanslý biri olarak diyebilirim ki, ilk bakýþta hemen hissedilen bir dinginlik, huzur ve hayat neþ’esi içindeler. Böyle dostlardan bahsedince, on yýl önce henüz ellidört yaþýndayken cemale uðurladýðýmýz bir arkadaþýmla ilgili anýlarým bir bir canlanmaya baþladý. Züleyha, bizim Züliþ’imiz her girdiði yeri, güneþ doðmuþcasýna aydýnlatan bir ýþýk insandý. Güneþ giren eve hastalýk girmez derler ya, Züliþ’in girdiði gönle de gam, kasavet, öfke, mutsuzluk yol bulamazdý. Bunu nasýl mý yapardý? Nasihat etmez, yaþayýþýyla muhteþem bir örnek teþkil ederek çareyi bize buldururdu. Züliþ, bu büyük kadýn, cüceydi, üstelik çeþitli sebeplerle yusyuvarlak görünecek kadar þiþmanlamýþtý. Hayatýný büyük zorluklarla idame ettirebiliyordu. Ancak halinden þikayet ettiðini, oflayýp pufladýðýný hiç görmedim. Þikayet etmek þöyle dursun, bir gün bana “Bu gün bacaklarýmý okþadým ve o küçücük kemiklerimden özür diledim. Çünkü ben þiþmanlayarak onlara zulmettim” demiþti. Züliþ, yüzmeyi çok sever ve çok da iyi yüzermiþ. Ben onu tanýdýðýmda, doktor denize girmesini yasaklamýþtý. Arkadaþlýðýmýzýn ilk yýllarýnda havuza gitmek kýsmet olunca çok mutlu olmuþ, onu götüren arkadaþa inanýlmaz dualar etmiþti. O günü bana þöyle anlatmýþtý. “Sularý öptüm, her attýðým kulaçta Allah’ýma þükrettim. Bir kulaç, bir ibadet...” Sanýrým bir defa daha havuza girebildi. Koliti olduðu için havuz da yasaklandý. Suyu bu kadar seven Züliþ’te hiçbir mutsuzluk yok. Vefatýndan sonra annesiyle konuþurken öðrendiklerim ise daha da þaþýrtýcýydý. Züliþ, duþtan her çýkýþýnda secdeye kapanýyor ve “bana bu su nimetini yaþatan Allah’ýma þükürler olsun” diyormuþ.


Bir gün de þunu anlatmýþtý. “Kollesterolüm yüksek, onun için haftada bir gün yumurta yiyebiliyorum. Þekerim, yumuþacýk ekmeði alýp yumurtaya bir batýrýyorum…sonra secde…” Bir gün telefon ettim. “Ah, hayatým, bu gün Çin’e gittik.” dedi ve o müzik gibi sesiyle ilave etti, gezecek ne para var, ne saðlýk ama þu Allah’ýmýn büyüklüðüne bak ki bizi mahrum býrakmýyor. Televizyonun karþýsýna oturuyorum, elimde çayým. Gezip gezip duruyorum. Hem de hiç yorulmadan. Ýþte bu gün de Çin’e gittim ve secde…” Yine bir gün bir anýsýný paylaþtý benimle ve þöyle dedi: “Bana kýsmet olmayan nimetler, beni sadece bir kere üzdü. Külotlu çoraplar ilk çýktýðýnda, çocukluk iþte, biraz hüzünlendim. Benim bacak boyuma göre olaný yok. Giymemin de imkaný yok. Ama o çoraplardan zevk almanýn çaresini buldum hemen, bütün dostlarýma çorap hediye etmeye baþladým.” Bir gün namaza durmuþ ve bir de fark etmiþ ki çok derbeder bir halde. Hemen selam verip namazý yarýda býrakmýþ ve gezmeye gider gibi makyajýný yapýp, güzel kokular

sürünmüþ olarak dönüp namazýný tekrar etmiþ. Gezmeyi, eðlenmeyi, giyinip süslenmeyi, yemek yemeyi çok severdi Züliþ. Ama bütün bu nimetler onun þükrünü her an arttýrýrdý. Eline geçemeyen veya elinden giden nimetler de onu üzmezdi, çünkü o televizyonda Çin’i gezmek gibi bir baþka nimeti görür ve yine þükre otururdu. Arkadaþlarýnýn güzel evleri, güzel arabalarý, çocuklarý, çocuklarýnýn baþarýlarý onu inanamayacaðýnýz kadar mutlu ederdi. Biz sýradan insanlar hayatta büyük sevinçleri, ev almak,çocuðumuzun iyi bir okula girmesi gibi- ancak birkaç defa yaþarken, Züliþ, bitmez tükenmez mutluluklar içindeydi çünkü herkesin sevincini kalbinin derinliklerinde yaþardý. Bütün çocuklar onundu, onlarla ilgili sayýsýz mutluluk yaþar, onlarýn üzüldükleri zaman ise hemen duaya oturur, hem kendine hem de onlara umut aþýlardý. Dua ettiði þey olmadýðý zaman da, olmayýþýnda bir hikmet bulunduðunu ve bununla koruma altýna alýnmýþ olduðunu hisseder ve hissettirirdi ve yine sevinirdi. Züliþ, mutlaka dostlarýnýn üzüntülerini


de paylaþmýþtýr ama benim üzüntülerim onun yanýnda, güneþe tutulmuþ kar gibi eridiðinden, onunla hiç üzüntü paylaþmadým, dertleþmedim. O benim, zevk, huzur, mutluluk ortaðýmdý. Hatta bir gün ona “Komutaným” dedim, utandý, “deme öyle” dedi. Bende “Sen, þükür kuvvetleri komutanýsýn” deyince, “Ýþte bunu kabul edebilirim” dedi. Benim kýsýtlý idrakimle tanýyabildiðim Züliþ’i anlatmak, deðil birkaç sayfalýk bir yazýya, kitaba bile sýðmaz. Bu nedenle, bu tacsýz, hýrkasýz büyük derviþi anlatmaya burada son veriyorum ama onu yetiþtiren anneyi de kýsaca anlatmadan yazýmý bitirmek istemiyorum. Züliþ’in annesi, Mualla Teyze, tekkeler kapanmadan önce tekke derviþi, bu gün de yüz yaþýna doðru yol alan bir hâl derviþi olan, bu büyük kadýn, önemli bir rahatsýzlýðý olmadan, aniden kaybettiði kýzýndan sonra dimdik ayaktaydý, “Allah, sevdiðini yanýna aldý. Ben ondan daha çok sevebilir miyim ki?” dedi. Seksen küsur yaþýndayken, evinde tek baþýna yaþamaya devam etti. “Hiç sýkýlmýyorum, Allah’ýmla beraberim” diyordu. Aradan sanýrým altý sene geçti, Züliþ’in Ýzmir’de yaþayan ablasý Þendil, aniden hastalandý. Teþhis kanserdi. Üç ay içinde, o da bu

dünyadan göçtü. O büyük anne yine dimdik. Doksanlý yaþlarda ilerlerken, geçtiðimiz aylarda Mualla Teyze düþtü ve kalçasýný kýrdý, bir ameliyat geçirdi. Þimdi yürüteçle verilen antremanlarý yapmaya uðraþýyor. Geçmiþ olsun ziyaretine gittiðimde, baþýný yan tarafa çevirdi ve aðlamaya baþladý, “Allah’ýmdan çok utanýyorum. Ben son zamanlarda ‘Allah’ým emanetini kuþ gibi alýver, beni yatýrma’ diye dua ediyordum. Bu ne büyük terbiyesizlik kýzým. Kuluna ne yapacaðýný ona ben mi öðreteceðim.” dedi ve “Allah’ým affet beni, affet” diyerek göz yaþý dökmeye devam etti. Ýþte bütün dünyanýn hasretini çektiði mutluluk; hastalýkta, saðlýkta, varlýkta yoklukta, hatta evlat kaybýnda böyle tecelli ediyordu bu büyük derviþte. Allah, hepimize onlarýn haliyle hallenmeyi nasip etsin. Amin.

4.4.2010


ropörtaj prof. dr. reþat öngören Öncelikle sûfî kelimesinin kökeni hakkýnda bilgi verebilir misiniz?

Sûfî kelimesinin menþei hakkýnda deðiþik görüþler ileri sürülmüþtür. Bu görüþlerden önemli bir kýsmýnýn sûfîlerin dýþ görünüþleri dikkate alýnarak dile getirildiði, bir kýsmýnýn da iç dünyalarý itibariyle kendilerine uygun görüldüðü anlaþýlmaktadýr. Bunlarý kýsaca þöyle özetleyebiliriz: I. Sûfî tabiri tasavvuf ehlinin kendileri için örnek aldýklarý Suffe ashabýný ifâde eden “ehl-i suffe” terkibindeki “suffe” kelimesinden alýnmýþ olabilir. II. Allah katýnda ve ona ibadette ilk sýrada olduklarýný ifade için “saff-ý evvel” terkibindeki “saff” kelimesinden gelmiþ olabilir. III. Güzel sýfatlara sahip olduklarýna iþaret için “sýfat” kelimesinden gelmiþ olabilir. IV. Kalb temizliðine önem verdikleri için derûnî temizliði ifade eden “saf┠ve “safvet” kelimelerinden alýnmýþ olmasý da mümkündür. V. Yemeye içmeye önem vermemeleri ve genellikle nebâtî yiyecekleri tercih etmeleri sebebiyle bir çöl bitkisi olan “sûfâne” kelimesinden geldiðini söyleyenler de vardýr. VI. Giyim ve kuþamlarýna önem

vermemeleri ve saçlarýný uzatmalarýndan dolayý, enseye sarkan saç anlamýna gelen “sûfetü’lkafa” terkibindeki “sûfe” kelimesinden gelmiþ olabileceði de belirtilmiþtir. VII. Hakk’a ve halka hizmeti ön planda tutmalarý sebebiyle, Ýslam’dan önce yaþayan ve kendilerini Kâbe hizmetine adayan Benû Sûfe kabilesiyle benzerlik arz ettikleri için “sûfe” kelimesinden gelmesi de mümkündür. VIII. Ve son olarak baþta Hz. Peygamber ve ashabý olmak üzere bir çok peygamberin tercih ettiði, tevâzuun sembolü olan yün elbise giydikleri için, yün anlamýndaki “sûf” kelimesinden gelmiþ olabileceði de vurgulanmaktadýr. Kaydedilen bu görüþlerden en çok kabul gören görüþün Arapça dil kurallarý açýsýndan da uygun olan son görüþ olduðunu belirtmeliyim. Klasik dönem âlim sûfilerinden Ebû Nasr es-Serrâc bu son görüþün daha doðru olduðunu teyit sadedinde, Hz. Îsâ’nýn arkadaþlarýna Kur’an-ý Kerîm’de ilim, davranýþ ve halleri sebebiyle bir isim verilmediði halde, beyaz giysileri dikkate alýnarak “havârîler” denildiðini (Mâide,


5/112) ünlü eseri el-Lüma‘’da (s. 41) Peygamber hayatta iken onun örnek olarak kaydeder. sohbetinde bulunma þerefine Sûfî kelimesi bir unvan olarak ilk hangi erenlere bu üstünlüklerini ifade için en uygun unvan olarak sahâbe asýrda ve kim tarafýndan kullanýldý? denilmiþti. Sahâbenin sohbetinde Sûfî tabirine Hz. Peygamber (a.s.) ve ondan hemen sonraki dönemde bulunanlara “sahabeye uyanlar” rastlanmamaktadýr. Ancak meþhur anlamýnda tâbiûn, tâbiûnun tâbiî Hasan-ý Basrî’nin (ö.110/728) sohbetinde bulunanlara da “sahabeye uyanlarýn yolunda Kâbe’yi tavaf sýrasýnda bir sûfî gördüðünü ve ona bir þeyler vermek gidenler” anlamýnda etbau’t-tâbiîn istediðini söylemesi, bu tabirin Hicrî gibi unvanlar verildi. Ayný zamanda dinin hükümlerine büyük bir dikkatle I. (VII.) yüzyýlda kullandýðýný riâyet edenlere âbid ve zâhid göstermektedir. Tâbirin yaygýnlaþmasý ise Hicrî II. yüzyýldan deniliyordu. Zaman içinde ortaya çýkan bid’atlere karþý Ehl-i sünnet itibaren olmuþtur. Bu unvanla anýldýðý bilinen ilk þahýslar Ebû Hâþim seçkinlerinin her an Allah’la birlikte el-Kûfî (ö.150/767-68), Kilâb b. Cerî, olma ve gafletten sakýnma gayretlerine Hicrî II. (VIII.) yüzyýldan Küleyb, Hâþim el-Evkas, Sâlih b. Abdülcelîl, Câbir b. Hayyân el-Kûfî itibaren tasavvuf, bu hayatý (ö.200/815) ve Ýbrahim b. Edhem’in yaþayanlara da sûfî denilmeye baþlandý. O yüzden sufî tabiri “sahabe”, müridi Ýbrahim b. Beþþâr’dýr. O “tâbiûn”, “etbau’t-tâbiîn”, “âbid” ve dönemin önemli simalarýndan Süfyan es-Sevrî riyanýn inceliklerini “zâhid” kavramlarýnýn yaygýn olarak Ebû Hâþim el-Kûfî’den öðrendiðini kullanýldýðý ilk dönem ve onu takip belirtmiþ ve ayný zamanda sufinin eden yüzyýlda pek kullanýlmamýþ, daha sonra yaygýnlaþmýþtýr. nasýl birisi olduðunu onda gördüðünü vurgulamýþtýr. Sûfî tabirinin Ýslam dünyasýna yabancý Tasavvuf klasiklerinden er-Risâle dinlerin ve kültürlerin tesiriyle girdiðini isimli eserin yazarý Ýmam Kuþeyrî asr- iddia edenler için neler söylersiniz? ý saâdette ve onu takip eden ilk Evet bu tür görüþler de ileri asýrda bir unvan olarak sûfî sürülmüþtür. Meselâ Ebü’r-Reyhan kelimesinin kullanýlmamýþ olmasýný el-Bîrûnî (ö.453/1061 [?]) Tahkîku þu þekilde açýklamaktadýr: Hz. mâ-li’l-Hind isimli eserinde sûfî


kelimesinin Arapça olmadýðýný, bu kelimenin kökünün Yunanca’da hakîm, bilge anlamýna gelen “sophos” olduðunu ileri sürmüþtür (s. 27-28). Ayný görüþü Avusturyalý tarihçi Joseph von Hammer de (ö.1856) savunmuþ ve sûfileri Hint’te çýplak bilgeler diye ifade edilen “Gymnosophist”lere nisbet etmiþtir. Ancak Arapça uzmaný olan Alman þarkiyatçý Theodor Nöldeke konuyla ilgili özel bir araþtýrma yapmýþ ve “sophos” kelimesinin Ârâmî ve Arab dillerinde bilinmediðini ve kelimenin Yunanca’dan Arabça’ya geçtikten sonra hep “sin” harfiyle yazýldýðýný, dolayýsýyla “sad” harfiyle yazýlan sûfî kelimesinin “sofhos”tan gelmesinin mümkün olamayacaðýný ortaya koymuþtur. Öte yandan Arab lugat âlimlerinin sûfî kelimesinin yabancý bir kelime (ucme) olduðuna hiç temas etmemiþ olmalarý da yabancý kökenli olmadýðýnýn delilidir. Bu gerekçeler sûfî kelimesini hikmet anlamýna gelen Yunanca’daki “sophia” veya “teosophia” kelimelerine nisbet edenler için de söz konusudur. Sûfî tabirinin Müslüman toplumlarda Yunan felsefesinin tesirini

hissettirmeden önce ortaya çýkmýþ olmasý da Yunanca ile ilgisi bulunmadýðýný göstermektedir. Sûfî için yapýlan en meþhur ve yaygýn tanýmlar hangileridir? Siz bir araþtýrmacý olarak bunlardan hangisine kendinizi daha yakýn hissediyorsunuz?

Sûfî ile ilgili bizzat tasavvuf ehli tarafýndan çok çeþitli tarifler yapýlmýþtýr. Bu tariflerin önemli bir kýsmý tarifi yapanýn o anki mânevî halini yansýtmakta ya da muhatabýnýn içinde bulunduðu mânevî durum çerçevesinde ona vermek istediði mesajýn özelliklerini içermektedir. Dolayýsýyla tariflerin çoðu sufinin bazý hallerini yansýtmakta, bütün yönleriyle onu ortaya koymamaktadýr. Bununla birlikte bütün tarifleri bir araya getirdiðimizde sûfî ile ilgili þöyle bir genel tablo ortaya çýkmaktadýr: Sufi sürekli daha iyiye ve güzele sahip olma gayretinde olan, yoklukta sabreden, varlýkta karþýlýksýz daðýtan, ayýrým yapmaksýzýn herkese iyilikte bulunan, kötülüklere bile iyilikle karþýlýk verebilen, mal mülk makam þöhret gibi dünyevî unsurlara deðer vermeyen kimsedir. Ayný zamanda o, dýþ görünüþünden çok iç dünyasýnýn düzgün olmasýna, nefsini terbiye edip kalbini saflaþtýrarak Hakk’a ermeye ve O’nun dostluðunu kazanmaya


önem veren kiþidir. Yapýlan tarifler içinde benim en hoþuma gideni Cüneyd-i Baðdâdî’nin þu tarifleridir: “Sûfî yer gibidir, kötü olan her þey onun üzerine atýlýr, fakat ondan hep güzel þeyler çýkar.” “Sûfî yer gibidir, iyi de kötü de üzerine basarak yürür; bulut gibidir, iyiyi de kötüyü de gölgelendirir; yaðmur gibidir, ayrým yapmadan her yeri sular.” Bugün sûfî kelimesine yüklenen anlam nedir? Bu hususta bir anlam kaymasý söz konusu mudur?

Tasavvuf klasiklerindeki açýklamalara baktýðýmýzda sûfî tabirinin ilk dönemlerde tasavvuf yolunda manevî eðitimini tamamlamýþ olanlar için kullanýldýðýný görüyoruz. Yani sufî unvaný mânevî olarak zirveye çýkmýþ olanlara veriliyor. Daha sonraki dönemlerde ise tasavvuf yoluna giren –manevî eðitimini tamamlamýþ olsun olmasýn- herkes için kullanýlmaya baþlandýðý görülmektedir. Günümüzde ise býrakýn tasavvuf yoluna girmeyi, normal dinî hayata önem veren, dinin kurallarýný yerine getirmede hassasiyet gösterenler için de bu tabir kullanýlmaya baþlanmýþtýr. Verdiðiniz bilgiler için teþekkür ederiz.


yanardaðýn külleri Melike Türkân Baðlý

Bugünlerde tasavvuf için popüler oldu denilebilir. Elbette ki Hz. Âdem’den beri cârî olan, dinle alâkalý ama dinle kayýtlý olmayan tasavvuf, “bugün”le sýnýrlandýrýlamayacak bir husus. Ama, hepimiz görüyoruz ki, çok satan romanlarda, kitaplarda, filmlerde, günlük tartýþmalarda tasavvuf kavram olarak, konu olarak þimdilerde çokça zikrediliyor. Buna da “popülarite” deniyor. Ümidimiz o ki, “popülarite” sadece sözde kalmasýn ve tasavvuf, bireysel ve toplumsal hayatýmýzýn her alanýna tam mânâsýyla yerleþsin… Aslýnda tasavvufun yerleþeceðine dâir inancýmýz tam, zirâ Ken’an Rifâî Hazretleri “Ýndifâ eden (lâv püskürten) bir yanardaðýn lâvlarýný tutacak bir el ayasý bulunmadýðý gibi, tasavvufun da yeryüzüne akmasýný önleyecek bir kudret yoktur” buyuruyorlar. Ne enteresandýr ki, Nisan ayýnda Ýzlanda’daki yanardaðýn püskürttüðü küller atmosferde sýnýr tanýmadan yayýldý… Küller tarým alanlarýný, þehirleri kapladý. Ticaret, birçok yerde durma noktasýna geldi. Otomobil firmalarýnýn birçoðuna, yedek parçalar ulaþtýrýlamadýðýndan üretim ciddi þekilde etkilendi. Zambiya ve Uganda’da yetiþtirilen taze çiçek ve meyveler Avrupa’ya zamanýnda ulaþmadýðý için döküldü.


Havaalanlarýnda mahsur kalan yolcular, bir-iki saat sonra bulunacaklarýný düþündükleri ülkeleri ve þehirleri yalnýzca hayâl edebilir vaziyette, günlerce beklemek zorunda kaldýlar. Hava trafiði uçuþlara açýldýðý hâlde, insanlarýn istedikleri yerlere varabilmelerinin günler alabileceði açýklandý. Yanardaðýn kül püskürtmesi, herkesi etkiledi. Siyâsîler, müzisyenler, öðrenciler, iþ adamlarý yeni yollarla varacaklarý yerlere ulaþmaya çalýþtýlar. Ulaþamayanlar planlarýný deðiþtirmek zorunda kaldýlar; ve birçoðu hâllerine râzý oldular! Gerçekten râzý olabilenlere ne mutlu! Modern çaðda bu tür “felâketler”, bu tür “âfetler” bizi, insanoðlunun aczi hakkýnda tekrar tekrar düþündürüyor. Birçoklarýnýn bir kamyon arkasý yazýsý kadar deðer verdiði “Allah’ýn dediði olur” sözü, her türlü teknolojik ve ekonomik geliþmeye raðmen, tabiat karþýsýnda hâlâ çâresiz olan bizlerin karþýsýna bir öðretmen olarak çýkýp hepimize önemli bir ders veriyor. Yaþadýðýmýz zorluklarý ne derece kabul ve memnuniyetle karþýladýðýmýza dâir mühim bir sýnav ve arkasýndan bir “ek” ders… Bir telâfî dersi… Sýnavda baþarýlý olamayanlarýn, bir dahaki sýnavý geçebilmeleri için bir lûtuf… Yanardað, oflaya puflaya püskürmeye devam ededursun. Acaba biz oflayýp puflamadan bu yeni dersi öðrenebilecek miyiz? Eðer öðrenirsek, yanardaðýn püskürmeyi sürdürmesinde bir mahsur yok; zirâ o zaman yanardaðla birlikte hikmet de yeryüzünü tutmuþ olacak ve tasavvufun bir volkanýn lâvlarý gibi yeryüzüne yayýldýðýna hep birlikte þâhitlik edeceðiz.


gezi notlarý: DÝYARBAKIR-MARDÝN meral hiçyýlmaz


N-MÝDYAT-HASANKEYF Baharýn gelmesiyle coþan insan gönlü doðanýn ve tarihin alabildiðine bonkör davrandýðý güzel memleketimizin güzel Güneydoðu Anadolu topraklarýnda daha bir hayranlýkla doldu. 9 Nisan 2010 Cuma sabahý 113 kiþilik bir gönül dostlarý grubunun Sabiha Gökçen Havaalaný’nýn da buluþmasýyla baþlayan seyahat Diyarbakýr Havaalaný’nda uçaktan iniþle baþladý. Pýrýl pýrýl güneþiyle karþýladý bizi o sabah Diyarbakýr. Çiçeðe dönmüþ kiraz aðaçlarýnýn süslediði yemyeþil bir yoldan ilerleyerek Mardin’e doðru yola koyulduk. Bir tepenin sýrtýnda ki Mardin mi ovaya kucak açýyordu yoksa ova mý sýrtýný Mardin’e yaslamýþtý; insan ister istemez bunu düþünmekten alamýyordu kendisini. Asýrlarca Müslümanlýða ve Hýristiyanlýða mekan olmuþ Mardin sanki ovayý kucaklýyordu demek geliyor içimden.

damaðýnýzda unutmasý zor tatlar býrakan Mardin Kebabý’ný sunuyor ki bunun en ünlü ve en mütevazý ismi RIDO Kebap. Tarihi, sýcaklýðý, eþsiz dokusu, güleç yüzlü insanlarý ile Mardin elbette bir güne sýðmýyor ama ne çare ki yolculuk bunun adý ve biz Midyat’a doðru seyre koyuluyoruz. Sabaha gözlerimizi Midyat’ta açtýk. Kahvaltý akabinde bir Midyat günü yaþamaya hazýrdýk hepimiz. Güneþ biraz nazlýca fakat biz kararlý ve bir o kadar da þartlara uyum saðlama konusunda yürekliydik. Ulu Camii, Mor Gabriel Manastýrý (Deryul Umur Manastýrý ), Midyat Kenti Sit Alanýnýn Gezilmesi, Devlet Konukevi, Gümüþçüler Çarþýsý…

Telkari iþçiliðinin en güzel örnekleri var bu çarþýdaki dükkanlarda. Bu arada havadan da söz etmeden geçmemek gerek zira 10 Nisan’da fýndýk Deyrul Zafaran Manastýrý, Kasýmiye büyüklüðünde öyle bir dolu Medresesi, Kýrklar Kilisesi, Mardin indi ki üzerimize yollar adeta kar ile Müzesi, Latifiye Camii, Cumbalý Ev, Dar kaplanmýþ gibi beyaza büründü. Turistik Ara Sokaklardan Gidilen Ulu Camii, alanlarda çocuklar sarýyor insanlarýn Bakýrcýlar, Manifaturacýlar ve Tellallar çevresini ve hepsinin de yüzünü Çarþýsý, Zinciriye (Sultan Ýsa) Medresesi, aydýnlatan bir gülümseyiþ yaðmur ve Tarihi Postane Binasý, Þehidiye ayaza raðmen ýsýtýyor insanýn içini. Ýki Medresesi, Sitti Radviyye Medresesi ve büyük dinin insanlarý Müslümanlar ve Hýristiyanlar Midyat ve Etsel diye Gene Ýnsaný Etkileyen Dar Ve Ara Sokaklardan Abbaralar, Melik Mahmut adlandýrýlan bölgelerde yaþýyorlar omuz omuza, yürek yüreðe, kardeþçe. Camii, Bab-I Savr Çeþmesi. Artýk seyahatimizin üçüncü günü Elbette bu arada Mardin mutfaðýný da sabahýna uyanmanýn vakti. Erken kahvaltý yapmak gerek zira çok gezecek, unutmamak gerek. Tok gözlü ve bir o görecek yerimiz var daha. kadar da bol gönüllü esnaf size


Otobüslerimize yerleþip heyecanla beklediðimiz Hasankeyf’e Dicle’nin büyülü yataðýna ulaþmamýza az kaldý. Her yer yeþile bezenmiþ çevre adeta cennetten bir parça. Yol sürdükçe otobüslerimizden þarký sesleri daha bir çoþkulu devam ediyor. Evet iþte çepeçevre maðaralarýyla, geçiþ zemini yýkýlmýþ bacaklarý duran köprü kalýntýsýyla ülkemize ve Mezopotamya adlý uygarlýða zemin hazýrlayan Fýrat’ýn yol arkadaþý Dicle ve O’nun Hasankeyf’i. Hani insanýn içini ansýzýn bir mutluluk kaplar da çok da dile getirilemez ya iþte öyle bir þey… Fýrýnýndaki sýcacýk ekmeði, kayalarý, nehir kýyýsýndaki lokantacýklarýyla ve en azý 8 kardeþ olan çok güzel çocuklarýyla sular altýnda kalacaðý zamaný sanki hiç düþünmeden an bu andýr deyip bize ve nicelerine kendini açan Hasankeyf, biz senden çok ama çok keyif aldýk. Bu arada bir þeyi paylaþmak istedim sizinle tam maðaralarýn karþý tepesinde bir türbe var ki o zat Hz. Peygamber Efendimizin kuzenine ait. Sanki bir ses O Hasankeyf’i korur daha doðrusu Hz. Peygamber Efendimiz “Hasankeyf’i Hak saklasýn, bir yarim var içinde” der gibi miydi acaba? Artýk yol haydi demekte haydi… Dicle solumuzda Batman’ a doðru seyrediyoruz. Batman petrol merkezimiz ve bu da þehrin görünüþüne yansýmýþ. Düzenli, geniþ caddeleri ile þýk bir kent, Güneydoðu’nun Ýzmir’i havasýnda adeta. Þarkýlarla, ilahilerle, türkülerle

devam ediyor yolumuz Diyarbakýr’a doðru. Yaðmur var gene bahar mevsimi için uzun bir aradan sonra yaðdýðýný söylediler orada yaþayanlar. Rahmet yaðýyor ve GETÝRENÝ de yanýndakilerle ýslatýyor. Ýki saatlik yolun sonunda açýktý sevgili dostlarýmýz ama onlarý Gazi Köþkü tüm misafirperverliði ile beklemekte. Kaburga dolmasý, içli köfte, kenger, lebeni masada yerlerini çoktan almýþ misafirlerini beklemekte. Þimdi sýra þehri dolaþmaya geldi artýk. Karnýmýz tok, sýrtýmýz pek çok þükür. Hz. Süleyman Camii (27 Sahabe’yi Ziyaret) , Ulu Camii, Ýç Kale ve Çevresi , 4 Ayaklý Minare, 10 Gözlü Köprü, Bakýrcýlar Çarþýsý, Keldani Kilisesi, Keçi Burcu, Meryem Ana Kilisesi, Hasan Paþa Haný…. Diyarbakýr kalesi 5.500 metre uzunluðundaki surlarý ile dünyada Çin Seddi’nden sonraki en uzun ve korunmuþ surlar ki Çin Seddi kale deðil adý üzerinde set. Yani Diyarbakýr Kalesi tek ve kalkan balýðý þeklinde inþa edilmiþ bir harika sözün kýsasý. Ýþte geldik gidiyoruz, vakit þimdilik tamam. Cevizli sucuklar sarkýyor çantalarýn ucundan hepsini görüyorum. Afiyetler olsun yiyenlere. Kadayýf yiyenler de bir bir aklýmda. Ve gene aklýmda çok kere olduðu gibi yüreðimin bir parçasýnýn da buralarda kaldýðý. Vatanýmýz cennet.


HABER

Cemalnur Sargut, Ýnsan Kitap’taydý… 3 Nisan Cumartesi günü Cemalnur Sargut, Ýnsan Yayýnlarýnýn düzenlediði, “Ýnsanca Söyleþiler” kapsamýnda, “Tasavvuf Nasýl Yaþanýr?” konulu bir sohbet gerçekleþtirdi. Söyleþide Sargut, tasavvufun her þeyde Allah’ý görmek olduðunu söyleyerek, o zaman kime, neden kýzacaðýz ki dedi. Tasavvufun ayrýca, kýrmamak ve kýrýlmamak sözleriyle de özetlenebileceðini ifade eden Sargut, yaklaþýk 80 kiþinin dinlediði sohbet toplantýsýnýn ardýndan, son çýkan kitabý “Kabe’nin Hakikati” isimli eserini imzaladý. Son çýkan kitabý yaný sýra, yine Nefes Yayýnlarýndan çýkan “Ey Ýnsan”, “Bakara”, “Dinle” adlý kitaplarýný da imzalayarak, sevenlerinin sorularýna cevap vermeyi ihmal etmedi. Haber: Ümit Gülbüz Ceylan Fotoðraf: Ümit Gülbüz Ceylan


selamiçeþmeli YÂKUBÝ BABA’dan

nefes alan tarifler


engin ar 4 Soyulmuþ Enginar 1 Soðan veya 12 Arpacýk Soðaný 2 Diþ Sarýmsak 1 Kavanoz Garnitür (Havuç, Bezelye) 2-3 Sap Maydanoz ve Dereotu 2-3 Tatlandýrýcý Tuz Limon

Hazýrlanýþý:

Taze enginarlarý, naylon torbasýndaki suyu ile birlikte bir tencereye bosaltýn. Ýçine 2-3 adet tatlandýrýcý atýn. Bir tutam tuz, ince kýyýlmýþ soðan ve sarýmsaklarla birlikte tencerenin aðzýný sýkýca kapatýp ½ saat kadar piþirin. Daha sonra üzerine zaten piþmiþ olan garnitürleri ekleyin. 1-2 dakika daha piþtikten sonra üzerine kýyýlmýþ dereotu, maydanoz ekleyin. Dilerseniz limon dilimleri ile süsleyin.

.


görüþmek üzere...

yorum ve önerileriniz için h e r n e f e s s @ g m a i l . c o m

Her Nefes - Mayıs 2010 / Sufi  

Aylık Tasavvuf Kültürü Dergisi

Advertisement