Page 1

ORHAN KEMAL 72. Koğuş ·21. BASKI


EVEREST

E!m


ORHAN KEMAL Asıl adı Mehmet Raşit Öğütçü olan Orhan Ken1<1l, ı 5 Eylül 19ı4'te Adana'nın ' Ceyhan ilçesinde doğdu. Babası ilk TBMM'de milletvekilliği ve Adalet Bakanlığı yapmış olan Abdülkadir Kenıali Bey'dir. Adana'da Ahali C

ımdmı·i_yet

Fırkası'nııı

kurucusu olan Abdülkadir Kcnıali Bey daha sonra partisinin kapatılması üzerine ai­ lesiyle birlikte Bcyrut'a yerleşti ve Orhan Kemal bu diincmde orta son sınıftaki eği­ timini y;ırıda bıraktı. 1932'de Türkiye'ye geri döndükten sonra, çırçır fabrikaların· da işçilik, dokumacılık ve anıbar mcımırluğu yapan Orhan Kemal ı 937 yılında cv· !endi.

ı 938 yılında, Niğde'de askerlik görevini yaparken Ceza Yasası'nın 94. mad­

desine muhaldcttcn yargılanarak beş yıl hüküm giydi.

ı 940 yılında Bursa Ceza­

evi'nde N;lzım Hikmet'le tanışması sanat yaşamıııııı önemli dönüm noktalarından biri oldu. 26 Eylül

ı 943'tc serbest kalan Orhan Kemal 195 ı yılında İstanbul'a yer­

leşti. Bu döncmden itibaren geçimini yazarlıkla sağlayan Orhan Kemal, 1966 yılın­ da bir ihbar nedeniyle yeniden tutuklanarak Sultanahmet Cezaevi'ne gönderildi. Otuz beş gün sonra salıverildi. ı 968 yılında bu davadan bcraaı" ettikten iki yıl son­ ra 2 Haziran ı 970'te davetli olarak gittiği Sol)•a'da öldü. İlk şiirlerini Raşit Kcmali adıyla Yedigün, Yeni Mecmım gibi dergilerde yayııniayan Orhan Kemal, Nazım Hikmet'in etkisiyle düzyazıya yöneldi. İlk düzyazısı Balık adıyla ı 940 yılında Ymi Edebiyat gazetesinde yayımlan dı. İlk öykülerini ise ı 942 ve 43 yıllarında İkdam ilc

Yurt ve Dünya dergilerinde yayınılayan Orhan Kemal daha sonra Varlık, Gün, Yı­ ğın,

Sefilmif Hikaye/er,

Yaprak, Yeni Rafdan, Yeditepe, Beraber gibi dergilerde de

yer alırken birçok romanı da Vatan, Dünya, Ulus,

Son Ha11adis ve Cumhuriyet ga­

zeteleri tarafından tcfrika edildi. Kardef Payı ilc ı 958 yılında Sait Faik Hikaye Ar­ mağanı'nı kazanan Orhan Kemal, Önce Ekmek ilc de ı 969 yılında Sait Faik Hikaye Armağanı'nı ve TDK Öykü Ödülü'nü kazandı.

72. KoJiuf, Murtaza, Eskici Diikkd·

nı, Kardq Payı ve İspinozlar (Yalova Kaymakanıı) adlı yapıtlanııı oyunlaştırdı. 72. KoJiuf ilc 1967 yılında Ankara Sanatseverler Derneği taralindan en iyi oyun yazarı seçildi. Orhan Kemal'in ailesi taralindan

ı 972 yılından beri yazarın ölüm yıldönü­

münde verilmek üzere Orhan Kemal Roman Armağanı düzenlcnmcktcdir. Yapıtla­ rı: Murtaza, El Kızı, Yalancı Dıiuya,

So kaklm m Çocıığıı, Miifctt�sler Miifcttifi,

Üf·

·

kaJjıtp, Ekmek Kaı�qası, 72. Kt�iju,s, Eskici ve O,ijulları, Cemi/c, Nazım Hikmet'le

zerinde, Sokaklardan Biı· Kız,

Bıı,cıık Yıl, Ben·ketli Topraklar Ü

Ü,c

Vııkııat Var, Hanı·

i

mm Çift/i,_iji, Su,clıı, Diiuya E11i, Kiitii Yol, Ya_ijımır Yükiii Bıı/utlıır, Kmnızı K ipe­ /eı· / Bıılıi/ Kulesi, Ovımcu Kadm, Greı>, Serscı·i Milvoneı-, Gurba Ku;<ltırı, Evierden Biri, Ka,cak, Knulı Toprnklnr, Arl·nda,' Is/ıklıırı, Dcı•lct Kııpt, Bir Filiz Vriı·dı, Aı>a­ rc Yıllar, Sarho;<lar, Baba fı>i, Çamajırcııım Kı:::.ı, Öııcc Ekmek, Tenin� Diiıı_va, İs­ tımbıtl'daıı Ç-'i:::!Jilcr, Oyuu/ar I -2, Ya::.ınnk Doludi::;,f!ill (Giinliiklcr-Şiirlcr), Swtır)'O Teknijii

ı>ı' Smnı)•Oiaı·,

Öıwuli ,\lot! (Diizyazıbr).


V

72. I<OGUŞ Orhan l(eınal

§


Türkçe Edebiyat 128

72. •Koğuş Orhan Kemal Yayma hazırlayan: Çiğdem Su Kapak tasarım: Utku Lomlu Arka kapak fotoğrafı: Ara Güler Mizanpaj: Bahar Kuru

© 1954, Orhan Kemal © 2007; bu kitabın Türkçe yayın hakları Everest Yayınlan'na aittir. I. Basım: 1954, Ekicigil Yayınları

2. Basım: 1958, Yeditepe Yayınlan 3. Basım: 1967, Ağaoğlu Yayınevi 4-12. Basım: 1970-1984, Cem Yayınevi 13-15. Basım: 1988-ı996, Can Yayınları 16-17. Basım: 2000-2003, Tekin Yayınevi 18-20. Basım: 2007-2009, Everest Yayınlan 21. Basım: Mart 20ı0, Everest Yayınlan ISBN: 978 -975

289- 396- 2

Sertifika No: ı 0905 Orhan Kemal Müzesi Akarsu Caddesi No: 30 Cihangir/İSTANBUL Tel: (0212) 292 92 45 Fax: (0212) 243 67 82 E-mail: info@orhankemal.org �.orhankemal.org Baskı ve Cilt: Melisa Matbaacılık Tel: (02 ı 2) 674 97 23 Fax: (0212) 674 97 29 EVEREST YAYINLARI Ticarethane Sokak No: 53 Cağaloğlu/İSTANBUL Tel: (0212) 513 34 20-21 Fax: (0212) 512 33 76 Genel Dağıtım: Alfa, Tel: (0212) 511 53 03 Fax: (0212) 519 33 00 c-posta: evcrcst@alfakitap.com �.cverestyayinlari.com Evcrest, Alfa Yayınlan'nın tescilli markasıdır.


...,

72. KOGUÅ&#x17E;


ı ;Jijg

Koğuşta izmaritine zar atılıyordu. iriyarı Berbat, zarını üst üste kesen İzmirli 'yc, "Zarımı ke­ sip durmasana haybeci ! " dedi. U fak tefek, ama kocaman başlı İ zmirli çabuk çabuk konuştu: "Zar tutuyorsun , tabii keserim ! " "Tutulmadan atılır m ı lan?" "Ben lan deği lim ! " "Nesin ya? " "H afiz oğluyum ben, ne bakıyorsun adembabalığıma?" "Fazla konuşma ! " "N'olur? " "Kırarım çeneni ! " "Fasulye mi dedi n? "


Berbat, kıpkırmızı kesildi bir an, sonra bembeyaz oldu. Başını iki yana salladı, lahavle çekti . Daha sonra da zarları sal ­ ladı salladı attı : "Se yek ! " Bir IJ, bir öteki atıyor, n e gelirse sinirli sinirli söyleniyorlardı : "Cihan dü ! " "Penci ye k ! " "Şeşi se ! " " " Cezaevinin her günkü uğultusu içinde Berbat'la İzmir­ li'nin çekişen sesleri iri iri yükseliyordu. Paramparça üst baş­ larıyla içeri girip çıkan adembabalar kara kuru, sevimsiz şey­ lerdi. İ çlerinden biri arada koğuştan içeri şöyle bir dalıyor, çevresine şöyle bir bakıyor, aradığını bulamamış gibi, tekrar­ dan çıkıp gidiyordu. Niçin geliyor, neden gidiyordu? Ycr yer ayıp resimler, ayıp sözler yazılı kirli duvarların önlerine seri­ tip yatanlarsa, yarı örtük gözleriyle kim bilir ne düşünerek, bazen saatlerce uzanıyor, acıkıp susayınca ya da su dökecek­ leri geldi mi kalkıyor, koğuştan çıkıyorlardı . Bir ara koğuş kapısında çok uzun boylu, çok zayıf bir baş­ ka adembaba belirdi. Heyec:ınlıydı . Yerinde duramıyord u . İçerisini çabucak gözden geçirdikten sonra, aradığını bulmuş gibi haykırdı : "Ahmet Kaptaaan ! . . " İsmi Kaya Ali olan, bu kırklık adam anırmaya hazır bir eşeğe benziyordu . Herkes ona baktı . Ne vardı? Ne yapacaktı Ahmet Kaptan'ı?

"Ahmet Kaptan be!" Kum arcıların arkasındaki d uvarın önüne boylu boyunca serilmiş, di rs e k keyfi yapan kısa, kalın adamın yumuk g öz le ri 2


açıldı ilkin, şüpheyle baktı. Granitten yontulmuş çok eski bir Hitit heykcline benziyordu. Hiç acele etmeden , tembel tem ­ bel sord u: "Ne var? " Beriki yerinde duramıyord u: "Gel, çabuk gel ! " " Niye ? " " İdareden çağırıyorlar sen i ! " " Hitit heykcli" yattığı yerden ağır ağır doğruldu. Koca­ man, simsiyah bıyığını iri yumruklarının tersiyle sıvazladı. İ dareden ne için çağırılabileceğini kestirmeye çalıştı . Kestire­ medi . Hiçbir ilgisi yoktu idaredekilerle. Kumar oynamaz, es­ rar, afYon kullanmaz, satmazdı da . . . Kalktı . Etli, kocaman ayaklarıyla koğuş betonunu kaba ka­ ba çiğneyerek Kaya Ali'nin yanına gitti . " H a bu poh yiyenler ne diye isterler beni?" Kay� Ali'yi ilgilendirmezdi . Başgardiyan meydan yerinde görmüş, "Bana Ahmet Kaptan'ı çağır, çabuk gelsi n ! " demiş­ ti . Ne bilecekti niye istediğini? Omuz silkti . Basıp gidecekti . Kaptan 'ın kocaman eli omuz başından yakaladı : "Sana sorayrırn. Ne diye istedi bu poh yiyen beni ? " Kaya Ali'nin silkinen omuzu Kaptan'ın elinden kurtuldu : " N e bileyim ben yahu?" "Kim gammazladı? " "Bilme m . " "Bilirsun, söylcmezsun . Var m i hakkımda gammaz? " Artık b u kadarı d a çoknı . Ne bilecekti var m ı yok mu? Başgardiyan meydan yerinde görmüş, "Kıptan'ı acele çağır! " demişti . Onu ilgilcndirmezdi üstyanı. Orta kata inilen dolambaçlı taş merdivenin aLıcakaranlığı­ na hızla giderken söyleniyordu :


"Ne bileyim yahu, ne bileyim ben? Çağır dedi çağırdık. Suç mu işledik? Ben çağırmasam başkasına çağırtmiı. İster git ister gitme!" Kaptan gözlerini oraya, uzun boylu, zayıf adamın kaybol­ duğu �lacakaranlığa dikmiş, görmeden bakıyordu. Unutmuş­ tu. Kaya Ali ya da başkası. Önemli olan, idareden niçin çağı­ rıldığı. Esrar, afYon, bıçak, şu buyla ilgisi olmadıktan başka, acından geberse kimsenin bir şeyini çalmaz, ötekiler gibi iz­ maritine filan zar atmazdı. İdareden çağınlaniarsa çoğu sefer böyle "boklukları" olanlardı. Az önce kumarda Berbat'ın tersosuna düşüp bütün iz­ maritlerini yutulan İzmirli, ağlayacak kadar hırsla yanına ge­ lince, gözlerini merdivenin alacakaranlığından çekti. "Şu Berbat gibi namussuz yok. Bir zarda iflahımızı kesti. Küstü­ ğüne iyi etmişsin ..." diyen adama baktı, görmedi ya da söy­ lediklerini duymadı. Önemli olan, karşısındakinin bir zarda iflahı kesilmesi değil, kendisinin idareden ne için çağırıldı­ ğıydı. Sordu: "İdareye beni kim gammazladu?" İzmirli hiçbir şey anlamamıştı: "Ne gammazlaması?" "Bilmem. İdareden çağırıyorlarmış." "Niye?" "Bilmem dedum ya!" "Bir şey mi çaldın?" Irzına sövülmüş gibi hırslandı: "Kendun mi sandlllı beni?" "Öyleyse zulacılık yaptın!" "Konuşma karşımda cayil cayil!'' "Suçun olmasa ne diye çağırsınlar? Vardır bir boklu­ ğu n ... " 4


Kaptan öyle bir baktı ki, İzmirli dikiş tutturamadı. Kaya Ali'nin az önce kaybolduğu merdivenin alacakaranlığında cridi gitti. Kaptan hep o kaba Hitit heykclini hatırlatarak dikiliyor, başgardiyanın yanına gitmekten çekiniyordu. Azarlanmak­ ransa kurşun yemeye razıydı. Öteki koğuş arkadaşları gibi de­ ğildi o. Onlar her gün birkaç sefer çağrılırlar, sırasına göre dayak, küfür yer, enselerini kaşıyarak arsız arsız gülerlerdi. Ne olacak, iki paralık hırsıziardı alt tarafı. İçlerinde cami kur­ şunu, hatta tavuk çalanlar vardı. Kendisini kim, nasıl bir ttı­ tabilirdi onlarla? Kan gütmekten gelmiş o. Yıllarca önce ba­ basını liman kahvesinden çıkarken vuranların amca oğulları­ nı vurmuş, yi.�ünü olsun tanımadığı babasının öcünü almış­ tı. Onu hiç kimse "İki paralık hırsızlada bir tutamazdı!" Ka­ ya Ali büsbütün telaşlı, tekrar geldi: "Yahu idareden çağırıyorlar dedik, başefendi çağırıyor dedik be!" Kımıldamadı bile: "Niye çağırıyorlar?" "Ne bileyim ben? Anam avradım olsun kızıyor, karışmam. Benden söylemesi!" Hırsla yaklaştı, kolundan çekti: "Yörü hadi!"


2

Esmer yüzü her zaman asık başgardiyan, Rize'de kimi ol­ duğunu sorunca kalın simsiyah kaşları çatıldı, açıldı, çatıldı. Kimi vardı? Hatırlayamıyordu ama, vardı galiba, bir şeyi ola­ caktı. Kimi? Uzak, çok uzaklarda kırış kırış bir yüz, yüzler. .. Kirndi bunlar? Nesi olurlardı? Çok zaman geçmişti, yıllar... Yıllar yılı akılda kalabilir miydi? "Ha?" Gözlerini başgardiyana kaldırdı, baktı, baktı. "Hatırlayamıyor musun?" "Hatırlayaınıyorum," demeyi kendine ycdir e ınediği i çin "Yok kimsem," dedi. "Hatice Kalend er neyin olur ya?" Başgardiyana uzun uzun baktı. Sahi, nesi ol urdu? Anası ını? Anasıydı galiba. . Öyle ya, anası. İ çini çekti, lutifçc gü-

,

.

6


lümsedi. Sonra birden toparlandı. Ne vardı? Ne olmuştu? Öl­ müş müydü yoksa? Başgardiyana dchşetle baktı. Başgardiyan: "Sana yüz elli lira yollamış!" Ağır Hitit heykelindc bir sarsılma oldu. İçinde bir ferah­ lık, yüzünü yalayıp geçen bir sevinç, pırıl pırıl bir silkinme. "Anam?" diye uğundu. "Anam? Bana? Bana ha?" Kaya Ali'ye döndü, heyecanla baktı. Geniş göğsü inip inip kalkıyordu. Sonra gözlerini başgardiyana çevirdi. Göz pınarlarında kabaraıı yaşlar yüzünün sert derisinden aşağılara yuvarlanırken tekrar uğund u: "Anacuğum, hoy garip anacuğum!" Rize'nin uzak, çok uzak köylerinden birinde dokuz mu, on mu yıldır ne, unuttuğu kırış kırış anasını hayalledi.

7


3 �

Bu inanıtmayacak haberin sevinciyle koğuştan içeri giren Kaya Ali her şeyi heyecanla anlatınca, koğuşta sanki bomba patladı. Umutsuzluğun damgasını taşıyan kara sarı yüzler Kaya Ali'ye dönmüş, gözler kısılmış, soluklar kesilmiş, Berbat'ın zarları atmak üzere olan kirli eliyse havada öylece kalmıştı. B oru mu bu, yüz elli lira gelmişti Kaptan'a! Tavuk çalmaktan sabıkalı Recep, "Anasından ha?" dedi. "Anası vardı demek?" Kaya Ali çıkıştı: "Vardı tabii, olmaz mı? Niye olmayacakmış? Ana değil, aslan. Aşkolsun. Hangimizin anası yolladı?" Berbat duymuyordu. Eli lülô. havada, ki.is oluşuna yanı­ vor, barışına kapısı tasarlıvordu. Birden dk<lrlanarak zarları


tirlattı, kirli kasketini çıkardı, içi bit dolu başını düşüneeli dü­ şünccli kaşırken mırıldandı: "Bu koğuştan da çıkar gayri... " Kaya Ali heyecanla, "Ne işi var öu pis koğuşta?" dedi. Komışma hemen genelleşiverdi: "Kendine yatak yorgan da alır!" "Sıcak yemek pişirtir..." "Ben olsam kuru fasulye pişirtirdim!" ' "Etli nohuttan şaşma!" "Pilav, yanında pilav da olursa. .. " "Bulgur mu, pirinç mi?" " İkisi de olabilir." "Bence, pirinç olmalı!"

Kaya Ali sinirlenmişti. Cami yapılmadan körler mi dizili­ yordu? Hele dizilsinler! Başgardiyan onlarla yoUamamıştı ha­ beri. Haberi kendi getirmişti, hem de hiçbirinin haberi yok­ ken! Attı: "Beni yanına alacak!" Bütün başlar hırsla döndü: "Niye?" "Meydancı!" "Allah Allah... " "Allah Allahı var mı oğlum? Müjdeyi veren benim!" Uzun bir sessizlik oldu. Müjdeyi verdiyse çok mu önemlivdi? Tanıkçu: "Hcrifin arkasından az atıp tutm�lZ(hn ama." "Siz? Siz ya?" "ı'vlüjdc vermcl( çok mu önem l i ? ''


"Hiç canım. Başgardiyan seni görmüş sana söylemiş. Bizi görse bize söylcrdi!" Kaya Ali partiyi yitireceğini sanarak telaşlandı: "Cami yapılmadan körler mi dizildi? Size ne oluyor? Para onun, keyif onun. Ne karışıyorsunuz?" Berbat parladı: "Tabii karışırlar!" Öyle b �kıyordu ki, gık dese dayağı yiyeceğini anlamıştı. Yuttu ama, mosmor kesildi. Gene her kafadan bir ses: "Ne karışıyorsunuzmuş. Tabii karışırlar. Arkadaşları değil mi?" "Hiç canım." "Bunca yıl beraber tuz ekmek yedik!" "Kendi yok Allah'ı var, kumar oynamaz, hırsızlık etmez, esrar, afYon dcrsen..." " Kaya Ali hırsından nerdeyse ağlayacaktı. Kendini tuttu tuttu, tutamadı: "Vay canına be, vay canına be... Hepsi her yandan herifın parasına gözünü dikti be ..." Gene Berbat, "Kes ulan, karışma sen!" dedi. "Niye?" Tavukçu: "Her gece dertleşiriz onunla biz. Babasını öldürenlerin amca çocuğunu nasıl vurduğunu belki yüz sefer dinledi m." Bir başkası, "Ben de," dedi. "Ben de." "Ya ben?" "Ben belki bin sefer!" Berbat başka bir fikir attı: lO


"Onun yerinde olsam, Sölczli'nin koğuşunda kumara otururdum!" Kaya Ali irkildi: "Niye?" "Niyesi var mı, şeytanım gür oldu da yuttum mu, ch be!" "Ya yutulursan?" "Yutulursam ne değişir? Eski tas eski hamam. Yutarsam ya? Yüz elli lira olur üç yüz, altı yüz, bin, iki bin, beş bin, on bin, yüz bin, milyon!" Tavukçu, "Serin gel," dedi. "Dalgama taş atma Tavukçu!" Gözleri hırsla parlıyordu. Dargınlığa filan boş verse de ba­ nşsa, sakalının altına girse, Sölezli'nin koğuşuna çekip ikisi iki yandan otursalar kumara... Kasketini başına geçirdi: "Kumara oturmalı bence!" Kaya Ali, "Oturmaz ki," dedi. "Sen karışma!" "Ağam değil mi?" "Ağan mı? Ne ağası?" "Basbayağı ağam!" "Ne zamandan beri?" "Sen his değil miydin, sana ne ağarnın parasından?" Berbat ana avrat sövdü. Kaya Ali, "Hee ya!" dedi. Sonra artık susmamacasına boşandı: "Benim ağam o. Beni yanına alacak, meydancı. Yemeğini ben pişireceğim, yatağını ben serip kaldıracağım. Yazık değil mi? Sölezli'yle başa mı çıkılır? Herif bir basışta bin, iki bin ba­ sıyor. Bir zarda ithhını ke s er ağamın... Berbat öfkeyle karşısına dikildi, güğsünden itti: "Ne dı rlamvorsun ?" Geriledi: "

ll


"Ağama yazık!" "Kessene ulan!" Gık dese kıyametin kopacağını, ağzını bumunu kıracağını biliyordu. Biliyordu ama gene de "Ağama yazık değil mi?" diye mınidanarak koğuştan çıktı. Meydan yerinde Kaptan'la karşılaştı. Gözleri gülüyordu Kaptan'ın. Bir kenara çekti: "Kendine mukayyet ol!" dedi. Kaptan boş gözlerle bakıyordu. "Duydun mu ağa? Kendine mukayyet ol!" Kısa, kalın gövdcsiyle hep o Hitit heykclini hatırlatan Kaptan, "Niye?" dedi. "Niyesi var mı? Dün arkandan atıp tutanlar para kokusu­ nu alınca yüzüne gülüp seni tavlamaya hazırlanıyorlar. Dik­ kat et!" Kaptan omuz silkti: "Kardaş malı ortakluk, da..." Kaya Ali'nin aklı gitti: "Olur mu Kaptan? Kardaş malı ortaklık olur mu? Sen aç yatıp kalkarken hangisi bir lokma ekmek verdiydi? Akıl mı şu? Sen beni dinle... Yastık alalım. Tcncere de alalım. Yemek pi­ şiririz. Sıcak sıcak. Ekmeği doğradın da çal kaşık ettin mi, oo­ oh!" Kaptan duymuyordu. İçinde anası, yıllar yılı Rize'nin bil­ mem ne köyünde ununuğu kırış kırış anası... "...Akşamları da çay kaynatırız. Cigaraları da yaktık mı... Sen benim ağam olursun. Ser ulan Kaya Ali yatağımı dersin. Peki ağa dcr tirlarıın. Git bakkaldan ct al, soğan al, aptcsha­ ncye ibriğim i götür d ersin, ben ikilctmcm , bir'dc. Bulaşıkla­ rını y ıka rıın çamaşırını yıkarım , sırtını kcsclcrim haınamda. Parayı alırken söyle başgardiyana, seni efendi ko ğ uşuna \·cr­ sin. 1\u·an var, sen de bir cfcndisin. Ncvin eksik onlardan? ,

ll


Haa, de ki, Kaya Ali'yi de yanıma meydancı alacağım, de c m ı..> .,, Kaptan cevap vermedi, yürüdiL Upuzun boyuyla Kaya Ali de peşinde. Kısım kapılarının açıldığı meydan yerini, kirli be­ ton merdivenleri, üçer beşer volta vurulan yarı karanlık deh­ lizlcri geçip 72. Koğuş'tan içeri girdiler. Adembabalar sanki bunu bekliyorlardı, çeviriverdiler: "Gözün aydın Kaptan!" "Kaptan gözün aydın!" "Yaşşa Kaptan!" "Demek parayı anan salmış!" "Anası salmış tabii..." "Gördün mü anayı?" "Ana dediğin böyle olur işte ..." "Parayı aldın mı Kaptan?" "Aimadın mı daha?" "Ne zaman?" "Yarın mı?" "Yaşadın ha. İşin iş!" "Şöyle etti bir yimck yap da sıcak sıcak yi gayri..." "Ben olsam cigaraya kuvvet verirdİm... " "Akıl mı şu?" "Niye? Ne varmış aklında? Bcğenemedin mi?" "Beğencmedim tabii... Sağiamca bir yatak, yorgan almak dururken..."

Kaptan haiS ıslak kirpikleri gerisindeki anasını düşünüyor­ du : Yı llar önce, babasını kan gütme y ü zü n den liman kahve­ sinde vurdukları günün gecesi. Kara h abe r tez u laşmış, e vi ci­ ğerinden yak ın ış tı Anası o zaman kırış kırış değildi. Gergin yüzü, iri kara gözle ri Yard ı . Bu gözler gün ler, haftalar, aylar, .

13


yıllar geçtikçe sönüklcşmiş, gergin yüz oluk oluk kırışmıştı. Kırışmıştı ama, bir günden bir güne, "Babam öldürenleri umıt, onları Allah'a havale ct. Baban gibi seni de kaybetmek istemem. Beni bu yeryüzünde sahipsiz bırakma!" dememiş, tam tersi, "Babanın kanını yerde korsan sütüm haram olsun. Öte dünyada iki elim yakanda!" diye kışkırtmıştı. Bütün bunlar Kaptan'ın kafasından hızla geçti. Babasının kanını yerde komaınıştı. Bir gece, soğuk bir ge­ cc takasının içinde gocuğuna sıkı sıkıya sarınarak oturmuş si­ gara içerken kahveeinin çırağı küçük Hasan gelmiş, haberi vermişti. Babasının kanını dökenierin amca oğulları kahve­ deydiler, sarhoştular, iskemielerinde doğru dürüst oturamı­ yorlardı. Bu kadarı yeterdi. Yıllar yılı belinden ayırmadığı ta­ bancasını eline aldı, savrulan rüzgara aldırmadan kahveye gir­ di. Küçük bir gemici feneriyle ışıyan kahvede ilkin korkunç, ciğerden kavrayan bir küfür, arkasından dört el tabanca pat­ ladı. İskemiesinde oturamayan sarhoşlar yuvarlandılar. Kahve karıştı. O, bütün bunları gerilerde bırakıp alınmış bir öcün ılık neşesiyle rüzgarlı sokaklardan koşarak karakola geldi. Sorgu, mahkeme, muhakeme, sonra da kocaman demir kapı­ sıyla hapishane ... içini çekerek dalgınlığından kurtuldu. Döndü bir kenar­ dan imrenerek kendisine bakan, bakmakta olan Berbat'ı gör­ di.i. Bakışlar birbirinden uzun zaman ayrılmadı. Dosttular, ne de olsa dost, felaket arkadaşı. Gitmek, elini ilkin uzatıp barış­ mak kendine düşerdi. Gitti. O giderken Berbat daha atik davramp ondan önce geldi ona. Yalınayaklarla 72. Koğuş'un betonuna kuvvetle basan babayiğit iki felaket arkadaşı heye­ canla sarılıp öpüştülcr. Sonra ayrıldılar. İ kisi nin gözkrinde de alev alev sevınç, barışm mutlu sevinci. lkrbat, "Gözün aydın!" dedi. Kaptan se vinçle cevapladı: 14


"Ol aydınluk içinde..." Kaya Ali'den başka koğuşun öteki adembabaları da sevin­ ınişierdi bu barışa. Kaptan'la konuştuğu zamanlar Berbat o kadar insafsız olmaz, izmaritlerini kapmaz, zar atarken bozu­ lup ana avrat sövmezdi. Yalnız Kaya Ali... Kızıyordu, içi içini yiyordu. Sanki anasından para geldiği müjdesini o vermişti, o kara ayaklı Berbat! "Bana ne," diye homurdandı. "Ben de ona ağam demem, yatağını sermem, bulaşığını, çamaşırını yıkamam, hamama gitse bile sırtını keselemem!"

15


,

72. Koğuş, bütün cezaevlerinde olduğu gibi cezaevının en yoksul, yoksul olduğu için de en pis koğuşuydu. Buranın insanları ayağa kalkmış birer solucandılar. Devlet baba her hükümlü gibi onlara da günde kara birer tayın veriyordu. Ba­ zen kupkuru, bazen fırından yeni çıkmış ama, her zaman ça­ murdan f1rksız. Sabahları pis çuvallarla getirilip koğuşun ortasında teker teker dağıtılan bu tayınlar yirmi dört saatlik besinlcriydi. Sa­ bah kahvaltısı, öğle, akşam yemekleri bu tayından ibaret ol­ duğu gibi, hamam, tıraş, sigara paraları da bu kara tayının içindeydi. İster yesin, ister satsınlar! Satariardı çokluk. Hem de bir, beş değil, altı ay, bir yıllı­ ğını birden, kirli bir beş li ral ığ a. Koca yılın ü ç yüz altmış beş t�1yı nı kar şılı ğımb alınan beş liran ın üstü ne kırk beş kuruş da­ lu eklcnmcliydi ki bir kilo kesmeşeker alınsın. !6


Dünyada savaş vardı. Motorlu Alman birlikleri yıldırım hızıyla Avrupa'yı altüst ediyordu. Yollar, sınırlar kapanmış, dışarıdan içe�iye pek bir şeyler gelmiyor, memleket kendini güç besliyordu. Ekmek karneye binmişti. Cezaevinde şekerin topağı beş kuruşa satılıyordu. Adembabalar ekmek ticareti yapan bezirganlara sattıkları ekmeğin kirli beş liralığıyla ko­ şuyorlardı kumar postalarına. Beş, on olabilir, yirmi olabilir, Arapları gülerse elli, yüz, beş yüz olabilirdi. Olmuyordu ama. Çok değil birkaç zarda güçlerini tüketip enselerini ka­ şıyarak dönüyorlardı 72. Koğuş'a. Artık koca yıl bir tek tayın almamacasına yaşayacaklardır. Hiçbir yerden hiçbir gelirleri olmadığı gibi, umutları da yoktur. Aç acına yaşayacaklardır. Görünüşe göre böyle olması lazımdır ama, olur mu? Olabi­ lir mi? Canlıdırlar, delinmiş bir boğazları vardır, yaşayacak­ lardır. Yaşamalarının yurda, ulusa herhangi bir faydası olup olmadığını düşünmeden, yurdu, ulusu hatıriarından geçir­ meden, bir bit, bir solucan, bir hamamböceği, herhangi bir tek hücreli gibi, bir yosun gibi yaşayacaklardır yaşayabildik­ leri yere kadar. Bunun için de, cezaevinin alacakaranlık deh­ lizlerinde korkak, haysiyetsiz, rezil, kepaze birer gölge, birer insan iskeleti halinde dolaşır, sahipsiz bir tencere, bir kenara bırakılmış bir parça ekmek, süprüntü tenekelerine atılmış zeytin çekirdekleri, kokmuş yiyecekler kollanır. Arada, küçü­ ciik maltızlardan biri üzerinde kaynayan bir tencereye usul­ lacık sokulunarak kaşla göz arasında kapak kaldırılır, içieri kir dolu uzun tımaklı cl kaynayan yemeği şöyle bir karıştırır, ya bir avuç fasulye, ya da kocaman bir et parçası kapıldığı gibi, zayıf bacakların olanca gücüyle delılizin alacakaranlığında si­ !inip gidilirdi. Arada bir yakalanılır da. O zaman ana avrat, din iman sö­ vülcrek tckınc, tokat yerlerde yuvarlanılır, kaf:ı yarılır, göz şi­ şer Şişer ama, o kadar. Tckme yemiş köpek haysiyetsizliğiy17


le dehlizin köşesi dönülüp de 72. Koğuş'a gelindi mi, her şey unutulur. Ahmet Kaptan bunlardan değildi, olmaınıştı da. Yıllar yı­ lı hapishane köşelerinde unututup da yolu adembabaların arasına düştüğü zaman çevresini pek yadırgamamakla birlik­ tc, onlara benzernemeye çalışmıştı. Gündüzleri koğuş beto­ nıında izmaritinc zar atıldığı, bu yüzden korkunç küfürlerin kirli duvarlarda yankılar yaptığı sıralar o, bu küfurleri işitıne­ mek için ya cezaevinin tenha bir köşesine çekilir, ya da boş çi­ mento torbalarından oluşan yatağında uyurdu. Sessizliği seviyordu o. Sessizliği, yalnızlığı... Dalgasına taş atılmamalıydı. Bunun için de, bütün gün koş oraya, koş bu­ raya yorgun düşen adcmbabaların uykuya geçmesini bekle­ mek lazımdf. Seviyordu geceleri. Hele ayın güçlü ışıklarının, dünyayı gündüze çevirdiği geceleri... Böyle gecelerde o dur­ gun, o ağzından söz çıkınayan Hitit heykeli öylesine dile ge­ lir, kendi kendine öylesine eaşardı ki... En sevdiği yer, cezaevi bahçesinin bir kenarındaki kadın tutukluların barındmidığı kırmızı kiremitli eve bakan koğuş penccresiydi. Millet uyumuş, yukarıda da ay varsa, pencereye çıkıp oturur, kalın bilekli kollarını demiriere geçirir, başlardı. Allah vardı. Kara gün kararıp gitmezdi. Günün birinde herhalde bir sebep yaratılacak, hapishane kapıları açılacak, babalar, sevgililer, oğullar sılalarma kavuşacaklardı. Yıllar yılı hiçbir haber çıkmadığı için, anasını ölmüş sanıyordu. Anası öldüğünc göre, sılasında bekleyeni yoktu. Hapisten çı k mc a köyüne değil, oynak, hırçın denizinden ekmeğini bzandığı şchrine gidecek, babasını vurdukları, sonra da kendisinin dört kurşunla öcünü aldığı liman b hvesinde eski patromımı bulacak, başlayacaktı ekmek, ekmekten artarsa r<lkı parasını kazan maya. Ama bu sdl:r y a l nı z ekmek, yalnız rakı p<lrası de­ ğil, allı, morlu, sarılı entarilerini de düşüneceği bir Ayşe, bir IX


Fatma, bir Sultan, ya da adı ne olursa olsun, gi.izd bir sevgi­ linin çaresine bakacaktı. Ona topaç gibi oğlanlar doğurup ye­ meğini pişirecek, çeşmedcn suyunu taşıyacak, akşamları da koynuna girecek bu sevgili çirkin, hatta bir gözü kör de ola­ bilirdi. Yeter ki ona topaç gibi, babalarının kanını yerde koy­ mayacak, yürekli oğlanlar doğursun! Yüz elli lirayla koğuşa girince adembabalar açlığı, yalnızlı­ ğı, umutsuzluğu taşıdıkları gözleriyle çevresini sardılar. Rir kap sıcak yemek, birer paket sigara, ya da hiç olmazsa beşer onar kuruş da vermez miydi? Kaptan, "Kardaş malı ortakluk!" dedi. "Kaynatalum bir tencere fasulye, doyuralum karınlarımızı!" Adembabalar bu kadarını ummamışlardı . Sevinçten çılgına döndüler: "Yaşşa Kaptan, yaşşa!" "Var ol. Allah gönlüne göre versin!" " Gördün mü adamı?" "Ulan ne adarnmış be!" "Adamın koçu... Demek bize tcncere kaynatacak?" Koğuş bayram yapıyordu. Bayram ne kelime, bayramlarda bile alışılınamış bir hava esiyordu. Kucaklaşıp öpüşenler, se­ vinçten ağlayanlar... Kaptan, bir kenarda boymı bükük dikilen Kaya Ali'yi de unutmadı. "Ol meydancum!" Kaya Ali koştu, heyecanla sordu: "Bu koğuştan da çıkacak ınıyız?" "Hayır. Kalac;:ı.ğuz burada!" "I. yı. amma Kaptan.. ." "Kalacağuz burda dcyruın sa!" Berbat yanı başmdaydı; daha şimdiden sağ kolu olmuşça­ sına.. Kaptan'ı sa\'lınınak için Kaya Ali'ye çıkıştı: .

19


"Ağa ne derse o olur!" Beriki homurdandı: "Sana ne?" "Aslını yitirene haramzade dcrler aslanım!" "Müjdeyi ağaına sen vermedin ya!" "Ben diyorum bayram haftası, sen diyorsun manga! tah­ tası!" "Manga! tahtası sensin. Ağaın senin sözüne uyup kumar oynamayacak işte!" Berbat esaslı bir tckıncyc hazırlamyordu ki, Kaptan araya girdi: "Dolaş kısımları, bul iyi bir döşek. Alacağum satın. .. " Berbat pe �iştirdi: "Bütün kısımları dolaş ha!" "Dolaşırım, dolaşınaın... Sana ne?" " Uian bana bak..." "Ne var?" "Kaptan'ın meydancısı oldun diye ses çıkarınıyorum, ben gene o eski Berbatım ha!" Kaya Ali "Olursan ol!" diye karşılık verdi, koğuştan fırla­ dı. Merdiveni rüzgar gibi inerken bağırmaya başladı: "Döşek sataaan, hani ya iyi bir döşek sataaaan!.." Başkalarının öteberisini satar, sahibinin o sıra boş bıraktı­ ğı tenceresinden yiyecek avuçlar, çöp tcnckcsi kollar görme­ ye alıştıkları Kaya Ali'nin satın almak için döşck arayışına şa­ şılıyordu. "Ne o Kaya Ali? Döşck mi alacaksın? " Ciddi ciddi, "Tabii," dedi, "ne var?" "Yaşa be!" "Yaşayınış. Var ını? Varsa söykyin!" "Para peşin amma." 20


"Peşin peşin korkmayın... " Gülüştüler, kızdı: "Ne gülüyorsunuz? Parasıyla değil mi?" "Para kim, sen kim ulan?" "Ben kendime almıvorum ki... " "Ya?" "Ağama!" "Ağan kim?" Göğsünü gere gere, "Ahmet Kaptan!" dedi. Bu sefer kahkabalada güldülcr. Daha beter kızdı: "Ne gülüyorsunuz yahu? Oyuncağınız mı var sizin?" "Ulan ha sen, ha o. Çingene evinde musandıra!" "Hadi be siz de... Ağaının yüz elli lirası geldi bugüne bugün!" "Nerden?" "Anasından." O zaman işin rengi değişti. Sarılık döşekler gösterildi, de­ ğerlerinin çok üstünde fıyatlar istendi. Kaya Ali gözüne kes­ tirdiği bir döşck, bir yastık, bir yorgandan ağasına söz açtı. Kaptan, Berbat'a döndü: "Ne dersun?" "Gidip bakalım ağa!" Gidip baktılar. Şimdiye kadar yatak, yorgan satın almadık­ ları için, tiyat üzerine pek fikirleri yoktu. Kaptan karışmadı pazarlığa. Berbat'la Kaya Ali çekişerek pazarlığı yaptılar: "Ver şu elini, ver şu elini de bitirelim şu işi!" "Ağamızın parası uğurludur, ziyan etmezsin!" "Doğru ama, idare etmez. Ben beş lira ineyim, siz beş li­ ra çıkın, bitsin!" Kaptan kısa kesmek için, "Peki," dedi. "Kabul!" Para verilip alındı. Kaya Ali ya rakla ötekileri eski bir iplik çula sardı, çevik bir Jı,ımlcylc onıuzwu vurdu , yolu tuttu: 21


"Haaydi bakalım, destuuuur ! " 72. Koğuş'a yatak.la yorganın girişi hayli cümbüşlü oldu. Berbat, adembabaların pis kalabalığını yararak bağırdı : "Açılın u lan, yatak geliyor! " Koğuşun yıllar yılı unuttuğu şeydi. Geri çckilindi, yol açıl­ dı. Kenarları mosmor yuvalarında derinlere kaçmış fersiz gözlerin imrenen bakışları yatağa dikilmişti . Yatağın başköşeye serilmesi gerekiyordu. Gerekiyordu ama, başköşede koğuş gedik.lilcrinden Kenan'ın boş çimento torbasından yatağı vardı. Kaptan, "Sesleyin gelsun. Edelum razi! " dedi. Berbat hayretle baktı: "Niye? " "Bu köşe o mfn ! " Berbat cevap vermedi. Kenan'ın çimento torbasını kula­ ğından tuttuğu gibi firlattı: "Bu köşe onunmuş. Babasından mı kalmış pezevengin oğlunun? " Kaya Ali'ye emretti : "İ ndir lan yatağı. . . " Kaya Ali'nin suratı asıldı: "Lan deği lim ben ! " " Nesin ya? " "Ağamın meydancısı ! " Doğru, dosdoğru bir sözdü. O artık serseri değil, çalış­ kan , Kaptan 'ın yanında çalışan namusltı bir insandı . Ber­ bat'ın susuşundan kendisine hak verildiğini sanarak ekledi : "Bir daha sözünü tartarak söyl e ! " Yatağı omuzundan yavaşça indirdi. Çulu serer, yatağı yer­ leştirip düzcltirken öyle cid.diydi ki . . . Nadcnse çıkıp gelen İzm irli Kenan, "Yahu Berbat, yata-


ğımı ne diye attın yerinden? " dedi. "İnsanlık öldü mü yahu? Kaldır dediniz de kaldırmadım mı? Kaptan için canımı bile veririm . Herkesin de kendine göre bir şerefi var ! " Berbat şöyle bir baktı: "Yenir mi o dediğin?" "Şerefi var tabii. Adembaba olduksa, Allah bu arkadaş . . . " "fazla konuşma ! " İ zmirli kocakafa Kenan hamurdanarak çimento torbasını aldı, başka yer aramaya gitti. Ahmet Kaptan acımıştı. Hazır­ ladığı yirmi beş kuruşu Berbat' la ötekilere göstermeden gö­ türdü Kenan'ın avucuna sıkıştırdı . Kenan böyle şeyleri çok­ tan u nutmuştu . Şaşırdı, yadırgadı ilkin, sonra etekleri zil ça­ larak Kaptan'ın boynuna sarıldı: " Kaptan, Ahmet Kaptan ... sen yok musun hani . . . " Gözleri yaşarmıştı. Kaptan, boynuna dolanan elleri çekti : " Patırtı etme ! " Berbat'a usullacık baktı. Kenan da bunun n e demek oldu­ ğunu anlamıştı ama, iş işten geçmiş, Berbat çakmıştı duru­ mu. Yanlarına geldi : "Yapma Kaptan," dedi, "alıştırma b u serserileri Allahaşkına ! " Kaptan kısa kesmek istedi : "Boş ver. " "Boş ver ama, başa çıkamazsın sonra. Bun lara elini veren kol un u alamaz ! " " Boş ver d ed u m ya . . . " "Bunlar Allah 'ın ce binden peygamberi çalarlar. Bir sefer alıştılar mı bitti. Se ndeki yürek zaten muhallebi, boyu nla rın ı bi.ikti.ikr de başladılar mı ağlamaya dayanamazsın . Bırak, Al­ lah 'ııı acımadığına sen mi acıyacaksın ? Elimizdeki parayı ça r ­ çur ermeycliııı ... 23


Kaya Ali'nin başköşeye sermektc olduğu yatağın yanına geldiler. "Bunl ar analarını bayar da babalarına satarlar! " Kaya Ali 'ye çıkıştı : " Kabartsana yatağı lan ! " Kaya Ali sertçe döndü: "Ben lan değilim ! " "Nesin ya?" "Muhtar oğluyum . " "Mezar taşıyla övünmeye boş ver ! " "Seni alakadar etmez. Ağam kabart desin kabartayım . Ka­ bartayım mı ağa?" Kaptan başını salladı. Ancak bunun üzerine başladı ka­ bartmaya. <,:eyrek saat kan tere bata çıka uğraştığı halde ya­ tak bir türlü kabarn�dı. Halis yün yerine birtakım paçavralar­ la ne idüğü belirsiz kıtıklar, kabarmak şöylcdursun, uğraştık­ ça büsbütün topaklanıyordu . Yatağın hiçbir zaman kabarma­ yacağını oradakilerin hepsi de bildikleri halde bozuntuya ver­ miyorlardı . Bozuntuya verip de halis yi.in olmadığını mı açık­ layacaklardı? Berbat gene emretti : "Yeter, kabardı ! " Kaya Ali b u sefer almmadı : "Kabardı ki kabardı . . . " dedi . "Helal olsu n. Doğrusu ıyı ya takmış . . . " Sağdan soldan başladılar. " İyi yatak. Helal olsun aldığı para ! " "Yünü halis yün ol masa kabarmazdı . . . " " Kabarır mı?" "Yumruk yumru k düği.iınlenirdi . . " "İ nsan parayı p a ra ya vermeli , araya değil . . . " "Doğru . " .

24


Kaptan memnundu. Yatağının beğenitmesi koltukları nı kabartmıştı . Elini cebine atarken, Berbat sordu : "Ne o gene?" Kaptan biraz geç, "Ala!u m manga!, çaydan l uk, tencere . . . " " dedi . B erbat şöyle bir düşündü, Kaptan'ın elini tuttu: " Para sonra . . . Gel buraya Kaya Ali ! " K--ıya Ali gelmedi . Az ileriden dik dik bakıyordu . Ağası oymuş gibi, amma da kumanda ediyordu ha! "Gelsene lan buraya ! " Ellerini belinden indirdi: "Ne var? " " Koğuşları dolaş, iyi bir manga!, iyi bir çaydanlık, iyi bir de tencere bul, gel haber ver, satın alacağı z ! " Kaya Ali Kaptan 'a döndü: "Ne diyon ağa, gideyim mi?" Kaptan başını sallarken Berbat öyle bir baktı ki, Kaya Ali fırladı. Tavuk hırsızı Recep arkasından , "Cık cık cık . . . " yaptı . "Ne vüketa• adam yahu . . . Ulan sana ne e mrediyorlarsa onu yap ! Ağalar, başka bir şey lazımsa beni de savın, ben de giderin1 . . . " Başkaları da atıldılar: "Ben de giderim , beni de savın! " "Hep gideriz . Yeter ki emredin . " Tavukçu , " Kaya Ali maldan anlamaz . . . " dedi, "doğru değil mi fitil?" Upuwn, sİpsivri Fi til : "Ne anlayacak? Gezdiği Antep, yediği pekmez! " "Eline para teslim etmeyin . . . "

"Niye? " L:kal.ı demek istİ\'or. 25


"Gözden sürmeyi çeker dinime imanıma . . . " Berbat güldü: "Hanginiz çekmezsiniz itoğlu itler? Yankesiciler, karmanyolacılar! " Tavukçu kışkırttı : "Dızdızcılar di, di ağbi di . . . " Berbat, iki gün öncesine kadar izmaritine zar atan, öteki­ ler gibi çöp tenekelerini altüst eden, ot otlayan Berbat değil­ di artık. Yüz elli liralık birinin en yakın arkadaşı , sağ koluyd u ! İş huyurulmasını bekleyen adembabalara şöyle bir baktı, hiçbirini gözü tutmadı. Kaptan'ı bir kenara çekerek, " B u ser­ serilere güvenilmez! " dedi. "Ne yapmak niyetindeysen açıl bana, ona göre karar verelim ! " Kaptan kısaca anlattı: "Tencere kaynataca um, çay da pişireceğum . . . Sebilullah sebi l ! " "Sonra?" Ne sonra? Sebil ullah sebildi işte. Yesindi adembabalar. Kardaş malı ortaklık değil miydi? Berbat'a kalsa, gereği yoktu. Bu kadar masraf boşuna ola­ caktı. Hem ne anlardı adembabalar bundan? En iyisi, gitsin ­ Ierdi ikinci kısımdaki Aşçı Çorbacı'ya, doyursuniardı karınla­ rın ı . .. Kaptan dire nince uymak zorunda kaldı : "İyi y a . . . Ne pişircccğiz?" "Kuru fasulye ! " Berbat'ın ağzı sulandı . Sıcak sıcak tüten yağlı suyunda ct parçalarının yüzdüğü bir tcnccrc kuru fasulye ! Aylardır sıcak yemek yüzü görmcnıişti . Yumuşacık bir soınunun taze içini kuru fasulyeni n yağlı suyuna banı p ağzına atışını tasarladı . Ağzı yeniden suland ı . Koğuş betonu n a sulu s u l u tükürdük­ ten sonra, "Ver parayı!" dedi . " Ge l buraya Tavukçu . Git bak­ bb, yarını kilo bsulye, iki yüz elli gr�lnı kuşbaşı ct . . . "

_j;

26


Kaptan düzeltti . . . "Et olsun yarım kilo! " Berbat tınmadı: "Sen dediğimi dinle : Yarım kilo fasulye, iki yüz elli gram et al gel . Ama bak, fasulye pişgcl olsun ! " Tavukçu , "Soğan ? " dedi , "Soğan lazım değil mi ? " "Tuz da, tuz d a . . . " "Salça? Salçasız ne tadı olur?" "Kırmızı biberi unuttunuz ! " Berbat parladı: " Kesin lan haybeciler! Salça, kırmızı biber. . . Lokanta mı bura? B abanızın evi mi yoksa? " Tavukçu h eme n destekledi: "Hiç canım. Babamızın evi değil ya! " Isnıarlananları almak üzere Tavukçu , elinde bütün bir beş liralık, koğuştan fırlarken kapıda İ zmirli Kenan 'a rast! adı . Dunıp da onunla çene yarıştıracak değildi ya. Elinde koca­ man bir beş liralık vardı. Elinde bir beş liralık olan ise adem ­ baba sayılmazdı . Sayılmayınca da . . . İzmirli yolunu kesti : "Nereye lan ?" Tavukçu ciddi, "İşim var," dedi . "N c işin var? " "Sana ne?" "Bir yerden bir şey çalmaya mı yoksa? " "Be n se n değilim ! " "Ne zamandan beri ?" Cevap vermeye gerek görmedi , hızla uzaklaştı ama, kafası kocaman bir mubvva kutuya benzeyen İzmirli peşini bırak­ madı . Birlikte merdivenler inip alacakaranlık dehlizden geç­ tikten sonra cezaevinin sokağa açılan büyük demir kapısına geldi ler. Cezaevi bakkalı bu demir kapmın yanındaydı . 27


Kenan, Tavukçu'nun elindeki beşliği görünce şaştı: "Nerden aldm onu lan? Ekmek mi sattın? " "Ne ekmek satması?" "Nerden aldın ya?" "Ağam verdi ! " "Sana mı? Niye?" Anlattı çaresiz. İzmirli sevindi . Demek bu akşam Kaptan ziyafet çekecekti? " Ben de yer miyim? Bana da yedirir misiniz ? " "Hepimiz yiyeceğiz. " "Yaşasın Kaptan . . . U lan tam adam be! Hani biliyor m u sun, yanında sıcak ekmek de olmalı ki . . . " "Olacak. " " Kuru soğan?" " Ku ru soğan da." İzmirli, kocaman kata�yla yerinde hopladı . "Soğana bir yumruk, çıkar cücüğünü, bas tuza, at ağzına . . . Fasulyeye salça da alacak mısın ? " "Salçasız ne tadı olu r ! " "Kırmızı biber?" Yanlarına bir gardiyan sokuld u : " Hadi koğuşunuza ula n serseri ler ! " Tavukçu dikildi : "Koğuşumuza mı? Serseri mi? Kim serseri be ? " Gardiyan, "Siz ! " dedi . "Sizden başka kim olabilir? " İkisi birden dikildi: "Biz serseri değiliz!" ''Ya? " "Değiiiz ta bii . Bak!" Tavukçu bq li ral ı ğı sal1�1dı. Gardivan : "Ooo... ı\bşalbh!"


"Tabii ya. " "Ne alacaksınız beş lirayla?" "Üteberi, yeyint i . " "Ne yeyintisi? " " Ku ru bsulyc, et, soğan, salça, kırmızı biber . . . " Gardiyanın aklına başka bir şey geldi , sordu : "Nerden aldımz o parayı? " Tavukçu tcrslcndi: "Nerden aldıksa aldı k ! " "Çaldınız mı yoksa? " "Çaldık evet . . . " "Bombası patiarsa karışmam sonra?" "N'aparsın? " "Kı rarı m kemiklcrinizi ! " "Bombası patiarsa kır ! " Demir kapının öbür yanına bakkal gelmişti. Tavukçu öte berileri isterken, gardiyan İzmirli'yi çekti : "Nerden aldı parayı o serseri ?" İzmirl i : "Ağamız verdi . . . " "Ağanız ki m ? " "

Ah m et Ka p ta n . "

"Şu, Rizeli mi? Nerden bulmuş o?" "Ne bulması? Anası gönderdi ! " "�c kadar?"

"Yüz elli li ra . Ağanıız gibi \ a r ını ? " '

Konuşul anl ara kulak \'eren Tanıkçu I a b ka rı şt ı :

"Ağamız kendin e yat�ık. bile aldı!" "Sonra?" İzmirl i : "Sonr.ı ... �ıkş�ım�ı t:ısul�·e �'Cmeği viyeccğiz!"


Gardiyan güldi.i. Tavukçu ekledi: "Çay da içeceğiz ... " "Bizim ağamız gibi var mı? istemeden yırmı beş kuruş verdi bana! " Tavukçu bilmiyordu bunu . Merakla sordu: "Yirmi beşliği ne yaptın?" İzmirli, gardiyanın yanmda söylemek istemedi ne yaptığını. Bcriki boyuna üsteliyordu : "Ha? Ne yaptın ? Benden saklıyor m usun? Saklıyorsun de­ mek? Kabahat bende ki seni peşimc takıp buraya getirdim. Söyle ne yaptın?" Gardiyan uzaktaşınca anlattı : "Yutuldum . Önce yuttum yuttum , yüz elli kuruş oldu . Kalksam iyiydi. Kalkmadım. Derken bir terso . . . " Tavukçu kırgın kırgın tekrarladı : "Demek istemeden verdi?" "İstemeden , şerefsizim . . . " "Bana verse, belki ben de kumara otururdum ama, yüz el­ li yutunca kalkardım. İnsan yüz elli kuruş kazanınca kalkmaz mı?" " Daha kazanının belki diye . . . " "İ nsanda bir kuvvet olmalı , Allah 'tan . Kumara oturdu mu hep kazanmalı . Yüz lira mı bastılar? Bir zarda almal ı . Bin lira mı? Onu da ! " " O zaman hiç kimse oynamaz ki ! " "Daha iyi ." "Niye ? " "Yuttukların sende kalır!" Demir kapı n ın öte yanında bakkalın ka l ı n scsi duyulu nca Tavukçu koştu , ısmarladığı ötcbcriyi a l d ı Az önce geldikleri dch lizlcrin alacak�u<mlığındaıı geçip indikleri nıcrdivcnleri çı .

30


karak 72. Koğuş'a döndüler. Berbat, ellerinden aldı ısmarla­ nanları. Tavukçu 'nun aklı, istemeden verilen yirmi beşlikteydi. Berbat'a göstermeden Kaptan'a sokuldu, bir çırpıda anlattı : "İ zmirli'ye istemeden yirmi beş kuruş vermişsin. Gitmiş kumarda yutulmuş. Onun yerinde ben olmalıyım ki . . . " Kaptan anlamıştı : "Ne yapardın? " dedi . "Ne mi yapardım? Saklardım ağa. Ağamın yadigarı. İnsan gider de kumarda yutulur mu? Ayıp değil mi?" Cevap vermedi Kaptan . Yeni bir yirmi beşlik çıkarıp avu­ cuna sıkıştırdı Tavukçu 'nun . Tavukçu oralarda bir iki dolan­ dıktan sonra usullacık dışarı kaydı. Yüz elli kuruş yutunca kalkacaktı. İ zmirli miydi o?

31


5 �

Dışarıda kuvvetli şubat fırtınası aysız, yıldızsız karanlıkları soğuk soğuk döverken, 72. Koğuş'un tahtakumsu ezi lmek­ ten kan içinde kalmış duvarları mangaidaki kömür ateşinin marsık kokulu sıcağıyla yavaş yavaş ısınıyord u . Üzerinde ko ­ caman fasulye tenceresinin keyifli dumanlar salarak kaynaclı­ ğı manga], koğuşun tam ortasındaydı. Adem babalar çevrc­ lenmişlcrdi mangala. fasulyenin sıcacık kokusuyla geçmişi , geçmişin baba evini hayalliyorlardı . Kara kuru yüzler ateşin hafif pembesiyle boyanmıştı . Bekliyorlardı. Bir türlü pişmek bilmeyen t:1stılyc n i n pişip yeneceği sırayı bekliyorlardı. Koca­ man tcn cercnin yağlı suyu içindeki ct parçaları sanki bfala­ rınd:ı ç alka l an ıy o r , boyuna yutkun m aktan bir 11<11 oluyorlardı. Gcu.: yansına doğru gözler büsbütün yuınuldu, uzak, çok tll:aklarda kalan balx1 evleri hsulyc tcııccrcsiııdcıı ya\'llan ko32


kuyla öne geldi . Artık 72. Koğuş silinmiştir. Dışarıdaki şubat fırtınası kim bilir hangi çocukluk yılının aysız, yıldızsız karan­ lıklarını dövmekte, sımsıkı kağıdanmış camiara yüklcnerek harap evi sarsmaktadır. Babanın gözünde gözlük, beyaz gecelik entarisiylc takke­ si . Okuduğu kitabın başından kalkıp yere serili sofra bezinin kenarına oturmuş, ha.Ia mu tfakta bir şeylerle uğraşan karısına seslenir: "Hanmm ! " Annenin ince sesi cevaplar: "Buyuuur! " "Yemek gelmeyecek mi hala?" "Geldi geldi ... " Anne kuru fasulye tencercsiyle mutfaktan geledursun, ab­ la, kınalı elleriyle ekmeği dilimlerneye başlar. Sonra gelir fa­ sulye, ortaya konur. Kaşıklar besıneleyle daldırılır tcnccreye, iştahlı bir ağız şapırtısı evi doldurur. Berbat'ın kalın sesi hayalleri dağıttı: "Fasulye pişti! " Artık baba evi silinmiş, 72. Koğuş'a toslanmıştır. Dışarıda kendini yerden yere vuran şubat fı rtınası . Tencere mangaldan indirildi. Berbat, kocaman eliyle ka­ pağı açtı. Yemeğİn bol , çok daha sıcak kokusuyla yeni baş­ tan sarsıldılar. Pırıl pırıl gözler tcnceredc. Yemeğin salça, kırmızı biberle kızarmış suyunda yüzen ct parçaları . H erkes gözünü etiere dikmiş. Hiç kimse gözünü diktiği eti başkası­ na kaptırmak niyetinde deği l . Bunu düşünmek bile istemi­ yorlar. Ama Berbat bırakmaz ki . Nanı ussuz, yırtıcı kuş gibi atılır etlcre ! Sanıunlar parçalanıp dağıtıldı . Dört kaşı k at ıldı ortaya. Ahmet Kaptan 'la Berbat'ın ayrı kaşıkları vardı. Geriye kalan­ lar ııöbetkşe idare cdcceklcrdi. Olur muydu? İ dare edilebilir


miydi? Kaşığın sapı avuç içinde sıkılmadıkça çiğnenen tokma­ ların tadı mı olurdu? Dizler üzerine oturulm uş, marş marş kom utu beklenirce­ sine alestaydılar. Açlıktan güçleri azalmış, bir deri bir kemik kalınmış , yüzler büsbütün kurumuş, ndcsler titriyordu. İş ar­ tık Berbat'tan da çıkmıştır. Komut Kaptan'da. Hala ne bek­ liyor? Niçin "Başla" demiyor, önce kendi başlayıp yolu açmı­ yordu? Hitit heykcli gözlerini yummuş, pıtırdayan dudaklarıyla, yarı buçuk bildiği bir duayı okuyor, bugünleri gösteren Rab­ bine " Hamd-ü sena"da bulunuyordu. Ööööööf, öf. Ne zordu beklemek! Dudakların kımıltısı ağır ağır durdu, yan örtük gözler ya­ vaş yavaş açıldı. Elini ağır ağır uzattı, ilkin ekmeğinden kopar­ dığı lokmayı ağzına attı, sonra yapıştı kaşığının sapma, başladı. Ok yaydan çıkmış, "Marş marş" komutu verilmişti. O ka­ dar insanın elinde dört kaşık, baş döndürücü bir hızla dola­ şıyor, iştahlı , korkunççasına iştahlı bir ağız şapırtısı 72. Ko­ ğuş'u dolduruyordu . Çeyrek saatte somunlarla tencere dolusu tasulye sömürül­ müştü. U zun tırnaklı, pis eller tencerenin içini sıyırdı, tence­ renin bakın uzun uzun yalandı hatta. Kaptan, çocuklarının iştahlı yemelerinden haz, haz da de­ ğil , gunır duyan bir babaydı sanki . Kaba Hitit yüzüyle gü­ lümsüyordu . *

Berbat hala elden ele dolaşan tencereyi çekip aldı : " Hergcleler! Tenccrcyi de mi yiyeccksiniz?" Ahmet Kaptan ortaya üç paket Köylü sigarası attı, Kaya Ali'ye kalın scsiyle cnırctti: "Otun çaydanlığu ! " Harekete h.ızır, tetikte.


Çaydanlık oturtuldu , mangalın çevresi yeniden alındı . Kaya Ali: "Allah ağamıza ömürler versin ! " Adembabaların tok sesi gürledi : "Amiiin ! " Kaşla göz arasında paketlerden dört beş sigara araklayıp pantolonunun cebine yerleştiriveren İ zm irli , "Ağamız gibi ağa var mı?" dedi . Tavukçu zorla iki sigara geçire bilmişti eline: "Olabilir m i ? " "Ba�ka ağalar olsa . . . " "Fakir fukaraya tencere mi kaynatır?" " Ku rban ederler ! " "Sölezli kumardan her gün i ki yüz, ü ç yüz alıyor d a . . . " "Zırnığını kurban ediyor! " "Bizim ağamız onun gibi kazansa bize her gün tencere kaynatıverir! " "Hem tencere kaynatır, hem de . . . " "Cigara da verir bize . . . " "Cigaranın sözü mu olur ağamızın yanında? Yatak, yor­ gan bile alır be ! " "Yatak yorgan, üst baş . . . "

Sigaralar yakılmış, tatlı tatlı tüttürülüyord u . Kaptan yara­ ğına bağdaş kurmuştu , Berbat yanında oturuyor, Kaptan'ın kaba Hitit yüzüne bakıyordu . Kaptan 'ın gözleri elindeki si­ garada, konuşulanları hazla dinliyord u . Bir ara Berbat'ın bir işaretiyle susuld u . Öyle ya, Kaptan konuşmalıydı biraz da. Konu şınalıydı ama, konuşm uyord u . Susuyordu boyuna. Tavukçtı dayanaınadı: "Tatlı taratindan anlat da dinleycliın ağa ! " 35


Kaptan 'ın başı ağır ağır kalktı, gözleri Tavukçu 'ya döndü. Bakıyor, gülümseyerek bakıyordu . Sonra kaba bıyığını yuın ­ ruğunun tersiyle sıvazlayarak eski durgun halini aldı . Berbat'sa istemiyordu bir şeyler anlatmasını . Çaylar da ça­ bucak içilmeli, adembabalar def(>l up gitmeliydiler yaraklarına da Kaptan 'la yalnız kalmalıydılar. Hem ne lüzum vardı mas­ rafa? Yemek, sigara, çay . . . Ciğerleri iki para etseydi bari pisle­ rin ! Başta. Tavukçu, İzmirli, U zun Emin, Dalyan Rıza filan bir şeyler anlatması için asılıp dunıyorlardı . Berbat dayanamadı : " Kesin lan ! " Kestiler. "Ne anlatacak? Anlatmak istese anlatır. Ne rahatsız edi­ yorsunuz?" Çaydanlık cızırdayana kadar konuşulmadı . Uykusu gelen­ ler usullacık çekiliyordu. Kapak keyifli keyifli hoplamaya baş­ layınca Berbat, " İndir ! " dedi . Kaya Ali sanki duymadı . Kaptan'a sordu. "İndirim mi ağa?" Berbat'ın tepesi attı : "İ ndir dedik ya ! " Kaya Ali ge ne duymadı mahsustan: "Çayını atıp indirim mi ağa?" " Ula n sana indir demiyor muyum gözünün çiçeği ni . . . " fırlatacak bir şey aradı çevresinde . Tclaşsız Kaya Ali çayı attı, indirmeden önce tekrarladı: " İ ndiriyorum ağa ! " Berbat'a bakmadan, çaydanlığı indirdi. Topu topu beş bardak vardı o rtada . Berbat, bardaklardan birini Kaptan 'ın önüne koydu, birini kendi önüne. Kaya Ali'nin homurtusunu d u ymadı. Duysa , zaten dol muştu, �l ğ­ z m ı burnumı kırardı sa ğ la m a . 36


Çaylar konuldu, şekerler atıld ı . Bardaklardan üçüncüsünü de Kaya Ali aldığından, geriye kalan iki bardakla ötekiler nö­ betleşc yu d umlayacaklardı . Önce Kaptan'la B erbat'ın çayları konuldu . Kaya Ali buna da içcrleınişti . Düne kadar küs bir insanın böyle birdenbire sokulup başköşeye geçmesine ifrit oluyordu . Kaya Ali'nin aklından neler geçebileceğini kestiren Bcr­ bat'sa, karşısındaki bu engeli ne yapıp yapıp ortadan kaldır­ mak için en uygun anı kolluyordu . İtoğlu itin Kaptan'a gü ­ vendiğini biliyordu . Kaptan'la dargın oldukları sıra az zıtgıtı­ nı yeınemiş, az yalvarmamıştı . Berbat gene o B erbat'tı, gös­ terecekti ona o Berbat olduğunu! Kaptan dirseğiyle dürttü : "Ha ne deyi içmezsun ? " Berbat'ın aklı başına geldi, karanlık düşüncelerinden kur­ tuldu. Çayını tıngır m ıngır karıştırmaya başladı. Ama şu he­ rifı mutlaka, mutlaka marizlcmeliydi . Marizlemezse tekerine boyuna taş koyacak, işlerini bozacaktı . İşlerininse bozulma­ ması lazımdı: Yüz elli lira çok bir para değildi. Pek pek bir hafta, on gün sonra bitebilir, hiçbir işe yaramazdı. Oysa, iki­ si iki yandan şanslarını deneseler. .. Allah 'tı bu be! Sölezli ol­ mayla zara Allah'tan daha mı çok hükmedcrdi? Meselc Araplarının gülmesindeydi. Arapları bir güler de, çok değil yüz elliyi üç, beş yüz yaparlarsa . . . O zaman , o za­ man biliyordu tutacağı yolu . Karı Kaptan'la paylaşır, hisscsi­ ne düşeni alır çıkardı bu pis koğuştan . Ya da, hayır, çıkmaz, kendi şansına otururdu kumara . Elli elli girer, ba ka rdı d ur u ­ ma. Kayıp mı? Birkaç cl boş verirdi . Yok ava ntadaysa , yüz yüz gircrd i. Yü z , iki yüz olur, iki yüz, dört yüz, dört yüz, sekiz

\'ÜZ . . . İ ki bardaksa elden ele dolaşıyordu : " U lan amma d a yudum ladın ha! " 37


"Sen? Sen ya? " "Benim yudumum seninkinin yarısı . . . " "Çeneyi bırakın bakalım, bekliyoruz ! " "Sırada adam var oğlum . . . "

Berbat, kafasında oynanan kumardaki avantayı iki bine çı­ karmıştı . Sonra dört bin oldu, arkasından sekiz bin . Sekiz bin lirası olsa, yeni üst baş alır, üstündekileri de 72. Koğuş'un kirli betonunda yakardı. Sonra hamama gider, güzelce yıka­ mr, yeni çamaşır, yeni üst başını giyer, geçerdi beyler koğu­ şuna. Ondan ötesi kolaydı. Güzel bir yün yatak, yün yorgan, yün yastık . . . Yatağının altına Sölezli'ninki gibi, kaba tüylü, kaim bir halı . . . Birden kafasındakilerin şeridi koptu : Kaptan çayını bitirmiş, boş bardağı önüne bırakınıştı ki, Kaya Ali kaptı . Berbat, "Ne o ? " dedi. "Niye kaptın Kaptan'ın bardağını?" Kaya Ali ters ters baktı: "Sana ne?" "Bana mı ne? Ulan o minare boyunu sererim sonra beto­ na! " " O senin dediğin marul. Bayrampaşa'da yetişir ! " B erbat hınçla firlarken, Kaptan etli kocaman eliyle tuttu, bırakmadı. "Uyma! " Berbat'ın gururu okşanmıştı . Kaptan 'a döndü: "Sen olmasan, ah sen olmasan arada Kaptan . . . " Kaya Ali az kalsın "Ne yapardın?" diyecekti, kendini zor tutnı . Elinde çay bardağı, sordu : "Doldurim mi ağa? " Berbat cevapladı: " Doldur tabii . Doldurim mıymış ! " 38


Doldurdu, uzattı . Kaptan sigarasını yenikdikten sonra birden başladı : " İstanbul 'dayu m, işlerim hizlı , keseynım racon. Var bir dostum Galata'da, bir dostum Ziba'da. Para dersen zibil. .. " Çayını ağır ağır yudu mladı. "Yattum o gece Ziba'da. Sabahtan kalktum , er. · Gittum hemama. Çıktı m hemamdan, atladum kumpaniyaya. Dediler hoş gcldun Kaptan ! Dedum hoş bulduk. Dedüler var bir şi­ lep, çıkacak sd cre, gider misun? Dedum sorulur mu hastaya kar? Şilep ama, şilep deyil Boğaz vapuru . Tam istim tutacak yoli, gidecek Pire, Napoli, Tiryeste, ordan Marsiliya, Ham­ burg, İskandinavya, Rusiya ... Dedum peki . Dondüm kahve­ de, bakayım kim var kim yok hemşerilerden . Baktım bizim H idayet Reis bakinir baa. Dedüm ne bakinirsun Hidayet? Dedi yok mi haberun? Vurdi Rahmi amuca çocuğuni . . . " Çayını tekrar yudumladı, sigarasından duman aldı: "Oldum akikian delu . Karardı gözlcrum , tuttum bir taksi doğru şehre. Derler eceli gelen köpek siyer cami duvarına. İndum taksiden , gördüm Rahmi'yi candarmalaru n arasında, getirirler mahkemeden . Var bir güzel Brovniğim belimde . . . " Sustu. Tanıkçu heyecanla sord u : "Sonra Kaptan? " Öfkeyle baktı: "Ya var mı sonrası? Ha bu poh yiyen yere getirmediler be­ ni camiden ! " Ayağa kalktı . Berbat: "Nereye ? " "Dökeceğum su . " Berbat, Kaya Ali'ye döndü: "Ağanın ibriğini götürsene lan, inek gibi oturmasana! " 39


Kaya Ali homurtuyla kalktı, koğuşun bir kenarında duran ibriği aldı , doldurup yüznumaraya bıraktı , döndü. Tavukçu: " Hey gidi meydancılık hey! Ağan daha doğrulurken sen ayakta olacaksın! " Kaya Ali ters ters dikiliyordu. Berbat, küfür gibi konuştu : "Ne ters ters bakıyorsun? Minare kırığı! Yalan mı söylüyor?" "Ben minare kırığı değilim ... " "Nesin ya? Allah devesi mi?" "Allah devesi de değilim . . . " "Dikilip d urma, kırarım çenelerini sonra . . . " "Ne dikilmesi? " "Deminden beri dikilip durmuyor musun Kaptan 'ın ya­ nında? Kenef! " Tavukçu pekiştirdi : "Dikiliyor ya. Sen de bir ağamızsın mesela, ayıp değil mi sa­ na karşı gelmek? Ağamız senin hatırını dirhem dirhem sayıyor. Sen istesen , ağam onu meydancılıktan atar, başkasını alır. . . " Kaya Ali, "Alır, evet! . . " dedi . "Alırmış ! " "Alır ta bii . Koskoca bir ağa . . . " "Alsa bile, sana ne?" Berbat: "Sana ne, ne demek? Doğru söylüyor ! " "Karışmasın o ! " "Karışacak ! " "Karışmas ın işte . " "Ula n sana karışacak diyorum ! " " Karışması n işte ! " Tam sırasıydı . Berbat yerinden tirladı, upuzu n , kupkuru Kaya Ali 'yi yakasından kenara çekti : 40


"Kaçtan aşağı olmaz yani?" Kaya Ali çıldırtan bir inatla, " Karışması n ! " dedi ge ne. " U lan ne demek istiyorsun diyorum san a ! " " Karışması n ! " " Karışmasın ha?" ilkin korkunç bir küfür, arkasından bir tokat, bir yumruk, bir tekıne . . . Kaya Ali koğuş betonuna serildi . Hayaları buru­ lan öküz gibi böğürüyor, cezaevini inletiyordu. Gardiyanlar koşarak geldiler: "Ne o , ne o? N'oluyor?" Kaya Ali yaygarayı artırdı . Gardiyanlar yemedi. Kısa, kalın biri, "Sus ulan," dedi. "Öküz gibi böğürüp durm a ! " "Ne hakkı var yahu, n e hakkı var? Ekmeğimi o m u veriyor? Ne hakkı var da vuruyor bana? " Berbat gene atmaca gibi yetişti . Bir, b i r daha. Araya adembabalar girdiler. Tavukçu, gardiyanlara sokuldu : "inanmayın ağbi, numara ! " dedi . U zu n , zayıf gardiyan güldü: "Hepiniz numaracısınız, hanginiz değilsiniz ki ? " Olağan şeylcrdendi. Gardiyanlar çekip gittiler. Kaya Ali h,1la yerde , yüzü koyun yatıyordu, işlerin tersoya dönmesin­ den korkuyor, Kaptan'ın heladan çıkmasını bekliyordu. Kap­ tan beladan çıktı, ağır ağır geldi, durdu. Yerde upuzu n yatan

mcydancısına uzun uzun baktıktan sonra Berbat'a döndü: " H a ne diye dövdün buni , da ! " Berbat, Tavukçu, ötekiler yüklendiler Kaya Ali 'ye . Kaya Ali verd en ti rl a dı : "Yalan, din iıne imanıma yalan ağa ! Maksatları beni senin gö:tiinden d i.i ş i.i rü p yeriıne kendileri meydancı olmak! Beni çe keııı i yorlar, tövbe çekemi �rorlar beni . . . "Sen nesin de ney i n i çekemeyelim sen i n ? " "

41


" Çekemiyorsunuz işte ! " "Başladın m ı gene? Demin çeneni kırmadım mıydı senin?" "Kırdın evet, kırmış. Şimdi de kır bakalım ! " " Kıramam mı?" " Kıramazsın tabii. Kaptan var şimdi, ağam var. Kırsana had i ! " Kaptan, Bcrbat'ı kolundan çekti, a z önceki gibi tekrardan oturdular. Tavukçu bıyık altından gülerek Kaya Ali 'ye bakıyordu. Kaya Ali bu bakışı gördü, ne demek istendiğini aniayarak si­ nirlendi, Berbat'a yan yan bakarak, usullacık, " Kenef," dedi . Ne Berbat, ne de ötekiler duydular. Tavukçu: "Sonra Kaptan?" Kaptan 'ın başından geçenleri her biri e n azından hiç de ­ ğilse yirmişer, otuzar sefer d inlemişlerdi. Her anlatılışta deği ­ şir, başka başka olurdu . Üstünde durmasalar bile, aralarında söyleşip gülüşürlerdi. Gece yarısından çok sonraya kadar oturdular.

42


6 ;&;

72. Koğuş'tan yan yana çıktılar. Berbat iki gündür söze neresinden başiayacağını kestire­ mediğinden, Kaptan 'a kumar için açılamamış, ama sabah lara kadar sigara üstüne sigara içerek neler düşünınemişti ! Kaptan'ı bir punduna getirip kandırıyor, Sölezli'nin ko­ ğuşunda kumara oturuyorlar. Arapları gülüyor, yutuyor, yu­ tuyor, yutuyorlar. Sonra göçüyorlar beyler koğuşuna. Beyler koğuşunda da ku mar vardır. Orada da yutuyorlar. Yuttukla­ rı paralada taizciliğe döküyorlar işi . Yün yatak, yün yorgan , yi.in yastık, deve tüyü nden battaniycler, duvarlarda Sölez­ li'ninki gibi beyaz kağıtlara sarılı takım takım c l biselcri . . Sö­ lczli gibi tencerc b\·n;ltıyorlar her gü n , senıavcrlcriylc Sö­ lczli gibi çay piş ir iy or , çiftekJ.ğıtlıbrı fora, nıisati rl eriyle tatlı \'<lrenliklcr. . . .

43


içini derin derin çekti . Kaptan sordu: "H a ne çekersun içini? Gemilerin mi batti dcryada?" Berbat, "Yok," dedi, "başka . . . " Orta kata tam inmişlerdi, müdürün kısa boylu, kedi kadar tıkız odacısına rastladılar. Onları orada görcceğini aklından bile geçirmeyen Bobi Niyazi , ellerini birbirine sürterek, "Ha berekit! " dedi . " Evvelki gün anandan yüz eli gelmiş. Gör ba­ kalım bizi oğlum, baskın basanın ! " Berbat da, Kaptan d a biliyorlardı k i Bobi isterse, müdür­ den uydurduğu izin kağıdıyla insanı diş ya da hastane dümc­ niyle jandarma, gardiyan yanında dışarı çıkarabilirdi. Gene biliyorlardı ki , bu dümenle dışarı çıkmak, birkaç saat mcyha­ ne, genelcv dolaşıp eğlenmek demektir! Onun için, Bobi'nin zarına bakmakta çıkarları vardı. Kaptan, dün cezaevindeki Kara Hacı'dan altı liraya satın aldığı siyah pantolonunun cebinden çıkardığı bir avuç kağıt para içinden kırış kırış bir iki buçukluk ayırırkcn, atik davra­ nan Bobi yeni bir beş liralığı kaptı, yüzüne gözüne sürmeye başladı: "Ha berekat Kaptan ! " Berbat çok bulmuştu beşliği : "Ayıp ettin, ama . . . " dedi. "Sana ne ulan keriz? Para senin mi? Ne diye taş koyuyor­ sun? " Kaptan 'a döndü: "Bu serseriye boş ver, yanında da taşıma. Gözden sürmeyi çeker anam avradım olsun . . Ha . . . işittiklcrim doğru mu be?" Kaptan'm Hitit heykeli yüzü Bobi 'yc döndü: "Ne işitnı n ? " .

" 72. Koğuş'ta {ıdcmbababra ziyater m i çckiyorm uşsun?"

Berbat h evecaniandı: 44


"Tencere kaynatıyor ciğeri iki para etmez serserilere be! " "Sen yemiyor musu n ? Sen serseri değil misin keriz? i smin üstünde, Berbat! Bana bak Kaptan, Sultanah met'te di l en ip Ayasotya'da sadaka vermeye boş ver. AdembabaL:ı.rı Allah adam edemcmiş sen mi edeceksi n ?" "Doğru . . . " dedi B erb at . "Doğruysa . . ulan şimdi kötü kötü söylctecen beni . . . Ba­ na bak sen Kaptan! B u serseriterin topunun Allah belasını versin . Boş ver topuna. Bu yüz elli, bir fırtına . . . Her zaman rast gelmez. B eni dinlcrsen, atla Sölezli'nin koğuşuna, dene şansını . Ya gelir, ya gider! .. " Berbat keyit1i bir nara attı : "Yaşşaaa ! Kaç gündür ben de bunu söyleyecektim söyle­ yemiyord u m . Dene şansı nı, Arabın ya güler, ya da . . . " "Gülmezse ne kaybedersin be? Anandan mangır gelmedi farz edersin . Ya bir de gülcrse?" "Gülerse zengin olur be şercfsizim ! " "Şeref mi? Ş u "hani sende tonla olan şeref ha?" Berbat şakaya vurarak güldi.i. Bobi , Kaptan'ı elinden çekti: "Hadi gidelim, ben gidiyorum şansımı denemeye . İstersen sen de gel ! " Kaptan durakladı. Bo bi: "Niye? Korkuyor musun? Korkma arkadaş . Kimse cebin­ den mangırını almaz. Oynamazsın istcmiyorsan . Bizi seyre t. Yörü ! " Öteki elinden Berbat tuttu , biraz d a çekerek, Sölczli'nin koğuşundan içeri soknılar. Kaptan, boğazlanmaya götürüli.i ­ .

yormuş gibi, odaya zorla girdi. Şimdiye kadar hiç girmemiş­ ti. O değil, 72 . Koğuş'tan hiç kimse girmemişti, sokulmanıış­ lardı çün k ü . Ama KapLm �ı. deınbaba sayılnıazdı artık. Anasın 45


dan yüz elli lira gelmiş, üstünü başını, yerini yatağını düz­ müş, millete tenccre kaynatmıştı . Böyle olduğu halde, kumar postunun çevresindekiler ne Kaptan 'ın ne de ötekilerin farkına vardılar. Yalnız Bo bi, pos­ tu çevreleyen lerin arasına sokulmuştu bile: "Selamünaleyküm millet! " Yutanlar da yutulanlar d a ağız ucuyla birer, "Aieykümse­ lam . . . " sallamakla yetindilcr. Sinirden titreyen eller zarları posttın üstünden hırsla kapı­ yor, fincan içinde sallayıp sallayıp atıyordu . Ortada cllilikler, yüzlükler dönüyor, bir zarda kaybedenin ciğcri yanarken, ka­ zanan sevinçten coşuyordu: "O yok ! " " Kesme zarımı Hasan ! " "Hakkım arkadaş, keseri m . . . " "Al bunu ! " " O d a yok . . . " "Ec, tadını kaçırdın ama! . . " ,

Sölezli, deve tüyi.i renkli güzel bir tiftik hattaniyeyle örtü­ lü yaraklarına sırtını dayamış, elden ele dolaşan zarlara bakı­ yordu. Bir kadm yüzünden on sekiz yıla hükümlüydü , altı yıldır yatıyordu. Geçen yı l oğlumın kalırından ölen babasm­ dan binlerce dön ü m tarla, mandıra, çif1::1 i k kalmıştı. Karısı vardı, biri kız üç kü çük çocuğu. Ama o kumardan başka, ne karı ne de çocuklarının , hatta tarlalarıyla çift:liğinin, ınandıra­ sının bile üzerinde durınuyordu. Sıra ona gelince, altın yüzükler bulunan elleri arasındaki bir tomar paradan çektiği kırış kırış üç tane yüzlüğü kıvırıp oyuna sürd ü : "At bir zar şuna ! " 46


Elinde zarlarla Boşnak Ali, "Serin gel ! " dedi. "Ne serini? D ünya kadar kaybım var. At ! " Mavi gözlü, ufak tefek Boşnak Ali küçük bir duraklama­ dan sonra zarları salladı salladı attı : Düsse! B oşnak Ali kırış kırış üç tane yüzlüğü alırke n , Berbat, bir kenarda kahroluyordu . Kaptan'ın kulağına eğilip fısıl ­ dadı: "Ah Kaptan, ah! " Gözü kapıya ilişti . Kaya Ali'yle Tavukçu durmuş onlara bakıyorlardı . Tavukçu değil de Kaya Ali 'nin inadına bir siga­ ra yaktı, dumanı halı, kilimlerle kaplı odanın beton tavanına cakalı cakalı üfledi . Kaya Ali , " Kenef1 " dedi hınçla, " Kendini adam belliyor! " Tavukçu pek bir şey anlamamıştı: "Kime diyorsun ? " "Sana ne?" "Ağamıza mı?" "Ağamıza evet, hemen yetiştir e mi? Yetiştir de madalya al ! " Tavukçu uzun, sivri burnuyla sustu ama, mim koydu . Sor­ duracaktı ona " Kenef''i. İçeride kumar h ızlanmıştı . Sölezli çılgına dönerek beş yüz lira bastı. Boşnak Ali iki zar sonra onu da aldı . Sölezli'nin ana avratlı , Allalı kitaplı küfürleri koğuş duvarlarında parçalanı­ yor, alışkın , kumarbaz eller zarları kapıyor, atıyor, paraları çe­ kip alıyor ya da yutanın önüne nefretle itiyord u. Bobi bir ara yanlarına sokuldu: "Nasıl Kaptan ? " Kaptan cevaplayacakken Berbat atıldı : " İ nsan iki zarda zengin olabi lir . . . " Kaptan serseme dönmüştü . Yavaşça kalktı. Peşinden iste­ meye is teme ye gelen Berbat'la koğuştan çıktı . Kat:1sıııda, az 47


önceki yüzlükler kaynaşıyordu. Boşnak Ali üç beş zarda ba­ yağı zengin olmuştu. Zar isterse o da olabilirdi. Durdu. Elleri arkasında, Bcrbat'a baktı baktı: "Ya istemezse?" Berbat hiçbir şey anl aınamıştı: "Ne ? " "·Zar." Berbat heyecanla başladı : "istemezse diye düşünmeyeceksi n Kaptan. Yutulacağım demeyeceksin, serinkanlı olacaksın. Kör şeytan işi. istemeye­ nin yanında bile, istemesc de vardır. İstedi mi, Boşnak Ali gi­ bi ... Ben Boşnak Ali'nin yerinde olsam... " Kapta n sözünü kesti: "Bir daha oynamam!" "Yaşa. Atiarım beyler koğuşuna, başiarım faizciliğe. Elli li­ ra mı verdim? E n azından yüz elli liralık emanet alırım. Sağ ­ lama. Ödeyemedi mi, yandı. Yatartın üstüne emanctin. Çok değil, üç beş ayda parayı demededim mi, Bobi'ye müracaat. Al oğlum Bobi şu onluğu, müdür beyden bir elişçi k3.ğıdı iyi ct. Onda n sonra ... " Bahçeye inmişlerdi. Kapta n gene durdu. Elleri hep arka ­ sında, her zama ndan başka, çok başka bir pırıltıyla, içlerinden alev alev yanan gözlerini Berbat'a dikınişti. Soluyordu. Aklı­ na gencin·, genelevdeki kadınlar gelince yanakları kızardı. HatltÇc güldü, sonra başını saliayarak yürüdü. Kadınl ardan konuşulmasını istiyordu. Kadınlar... Sarı , esmcr , beyaz ka ­ dınlar , al, yeşil, mavi, sarı elbiseler içinde, geniş kalçalı, uzun boylu kadınlar, hep kadınlar. Bir kadına sahip olmak isterdi. Kadını n güzel çirki n olması öne mli değildi. Öne m li ol�1n, ha fta ziyaretlerinde temiz çamaşır, y i ye c ek gctirıncsi , lüli \·akti �·erinde tutuklular gibi cczae\·i balı çesi n i n bi r kiişesiııde diz dize onırmalarıydı. Eli el ine değm iş, değın eııı i� . . .


Berbat: "Genelcvde birer dost tutarız, dişçi dümeniyle çıktık mı, gider yanlarız. B uradaki genelevde öyle güzelleri var ki ! " Yıl larca önce, köyde komşuluk ettikleri sıra, dağ yolunda sıkıştırdığı Hatice'yi hatırladı. Unutmuştu . Sahi , Hatice. Ak­ ça pakça, kara kaş, kara göz . . . Öyle bir Hatice ya da Fa tma, Ayşe uydursa . Ama genelev iyi deği l . Dışarıdan birisi olmalı. H aftadan haftaya gel mel i , yiyecek, temiz çamaşır getirmeli . . . Kırmızı balıkJarın dolaştığı havuzun kenarına oturdular. Havadaki kül renkli bulutları havuzun yosunlu suyunda seyrediyor, konuşmuyorlardı . Bir saat, bir buçuk saat öylece, konuşmadan kaldılar. Ko­ nuşmak, düşlerini, düşlerinin rengini bozacak, tadını kaçıra­ caktı . Bobi yanlarına kadar gelip, "Mangır derler buna man­ gır ! " diye avucundaki ellilikJeri göstermeseydi, daha kim bi­ lir ne kadar öylece kalacaklardı. "Bak, Sölezli 'nin ellilikleri ! " Berbat heyecanla sordu: "Ne kadar avantan var?" "Yüz elli lira ! " "Kaç lirayla oturmuştun ? " " Hiç canım . Bende bir onluk vardı, beş d e Kaptan 'dan iyi ettiydim, hepsi bu. Bak dinle Kaptan, ya gelir ya gider. Sö­ lczli'nin zarı çok kırık bugünlerde . Anam avradım -olsun sö­ ğüşleyen söğüşleyene ! " Başgardiyanın kuvvetli düdüğü. Kalktılar.

4<)


7 �

Fırtına dinmiş, pırıl pırıl bir güneş 72. Koğuş'un camsız pencerelerinden içeri kalın bir sütun gibi vurmuşttı . Adem­ babalar mutluydular. Tatlı güneşe yayılmış, kon uşuyorlardı : " Her zaman tok olmak ne iyi ! " "İnsan rahatça uyuyor . . . " "Aç acına bırak. Allah aç lı ğı düşmanıma bile vermesin . . . " "Ben aç yattım mı kötü kötü rüyalar görürüm nedense. Ya uçurumdan yuvarlanırım, ya kolumu aslan, kaplan kopa­ rır, ya yılan sokar. Bazı bazı bağırı rmışı m . . . " "Mışı m ne kelime? Üküz gibi bögürürsün hem de ! " "Hiç bilmiyoru m . Demek açtığın boku?" " Pırasa yaprağı , z eyti n çeki rdeği, kokmuş pilav yemekten çöp te ne kesine dön düydük. Kaptan 'ın tirtınası daha ne kadar sürer der sin?" so


"Allah vere de uzun sürse ! " "Am i n . Amin ama . . . Kaya Ali duymasın , kumara oturup kazanınazsa yüz elli lira ne ki ? " "Berbat ne yapar yapar oturtur! " Beton Ahmet bambaşka bir şeyden söz açtı : "Sıcak yemeği , ekmeği bulunca aklıma dişlerimi fİrçala­ mak geldi. Ulan ne adamlarız be. H ani utanmasak, Kaptan be, diyeceğiz, bize diş fırçası alsana ! " Tavukçu, " Dibine yakmayın ," dedi . Bir başkası Beton 'u adeta azarladı: "Buldukça bunama lan . Sıcak yemek neyine yetmiyor?" Kara, kuru ama çok haysiyetli Beton: "Neyime yetmiyor ne demek? İ nsan değil miyiz? fırça da isteriz, karyola da, buzdolabı, radyo d a ! " Akşam ç o k geç yatan Berbat inleyerek uyandı. Yüzüne gü­ neş vurmuştu . Akları kıpkırmızı gözleriyle koğuşa uykulu uy­ kulu baktı, sebepsiz güldü. Sonra kuvvetli sabah güneşinin altında h ızla kıvrılarak gerindi. Birden Kaptan 'la akşam uygu­ ladıkları şeyi hatırlayınca, uyku, güneşin tatlı sıcaklığı filan si ­ !indi. Döndü, koğuşun başköşesindeki yatağında haH tatlı t;Hlı uyuyan Kaptan \ı baktı, İnırendi . İçinden böyle bir yatak, yorgan , yastık hasreti geçti . Onun da böyle yatağı, yorganı, yastığı olsa, o da yorganına sıcak sıcak bürünsc, öğleye kadar rahat rahat uyu sa . . . Yanına sokulan Tavukçu'ya, " Benim de böyle yatağım olacak! " dedi . Tavukçu hemen sordu: "Kaptan mı alacak?" "Yok canı m . . " .

" Bu g ü n Söl e z l i ' n i n koğuş u n d a k u ın ara otu racağı z ! " "Sen d e m i ? '' sı


"Ben de tabii." " Parayı kim verecek?" " Kaptan . " "Sahi m i ?" "Şerdsiziın ki ... Bi � yutarsak, Allaaaaah ! " Tavukçu sevinmedi, sevi n m edi ama elinden başka n e ge­ lcbilirdi? Sevin ıniş, bu işten yana görünmeye çalışarak, "Ya­ şa ! " dedi. " inşallah yutarsınız. Yutunca bana ne alıvere­ ccn?" Berbat, kalın, siyah kaşlarının altından Tavukçu'ya baktı : "Dua et de yutalıın . Yutunca kolay . . . " " Kolayı bırak, adını koyalıın . . . " "Hclalindcn bir iki buçukluk, nasıl ? " "Canın sağ olsun . Yutarsın i nşallah . Ali'ye verme h a ! " "Yok canım . . . " Berbat cl yüz yıkamaya dışarı çıkınca, Tavukçu da İzmir­ li'nin yanına gitti . Koca katalı İ zmirli nereden uydurınuşsa si­ gara içiyordu . Hani sabah sabah aç kanuna, harınanlık gider­ mek için hiç de tena kaçmazd ı . İ mrentiyle bir baktı, iki bak­ tı . İzmirli oralı değildi . Ulan ne namussuz insandı be! "Ver iki duman da ben alayım şundan ! " ded i . İzmirli bakınadı bile. Omuzunu dürttü : "Şundan iki duman da biz alalım yahu ! " "Omuzumu dürtüp d urma lan ! " "Niye? N'olur? " "Senin gibi deyyusların omuzu dürtülür, hırt ! " "Şakayı bırak. Caııım pe k çekti b e İ zmirli . . . " " B ana n e ? " " U n u t nu

bunu amma ! "

"N' ol u r? " " B e n i m d e p<ıram o l a c a k , o z a m a n bı.: n d e b i l i r i m . . . 52


İ zm irli şöyle bir düşündü: Tavukçu ' nu n parası nerde n olabilirdi? Sigarasından aldığı ağız dolusu dumanı burnun u n iki deliğinden baca gibi çıkarırken Tavukçu'nun ithhı kesildi . Gözleri, korkunç bir sigara açlığıyla parladı . "Yapma İzmirli, zulmetme kardeşim ! " "Ne zulmü?" "İki duman da biz alal ım be yah u . Bizim de paramız olur elbet bir gün , Allah bu . . . " "Senin nerden paran olur?" " Dünya bu oğlum . Kaptan'ın aklında m ıydı ? " "Boş ver. D enizdeki balığa pazarlık olmaz! " "Denizdeki balığa değil. Belki d e bugün olur . . . " "Nasıl? Kimden alacaksın? " fısıldadı : "Berbat'tan . " "Ölme eşeğim ölme d e yaz gelsin . . . " "Kaptan'la kumara oturacaklar Sölezli'nin koğuşu nda ! " "Sana ne?" "Yutarsa bana hclalinden bir iki buçukluk verecek . . . " İ zm irli boş gözlerle baktı . Tavukçu tekrar asıldı : "Ver de alalım iki duman ! " İ zm irli uzattı . Hani olmayacak şey değildi . Zaten çekilc­ cek yan ı da kalmamıştı, atacaktı . Tavukçu kaptığı izmaritten korkunç bir duman aldı . Göz­ lerini, ağzın ı yummuş, soluk almaktan çckiniyord u . Soluk alayım derken dumanın zerresi kaçarsa ya! İzmirli merakla sord u: " Demek i ki buçukluk verecek? " Tavukçu 'n un gözleri lüL'ı yumuk, başını salladı : " Kıyak be. İ ki buçuğu alınca ne yapacaksm ? "

" H a? Ne

yapacaksın i ki buçu kluğu al ınca? " 53


Tavukçu dayanamadı. Gözlerini açtı ilkin, sonra dumanı istemeye istemeye bıraktı: "Bakalım." "Senin yerinde olsam, kumara otururdum. Ya on beş, yir­ mi yapar ya da mahvolur giderdim . On beş, yirmi vurdum mu da, eh . . . " "Ne yapardm?" "Kaptanınki gibi, iyi bir yatak alırdım kendime. Çimento torbalarının üstünde yarmaktan imanım gevredi . . . Kemikle­ rim ağrıyor be! " "Belki de dediğini yaparım . " "En iyisi o . Nasıl olsa battı balık yan gider bizim hayatımız." "Zarım bir tutarsa ... ha?" "Belki de tutar oğlum. Tutarsa bana ne alıverirsin ? " Tavukçu şöyle bir düşündükten sonra: "Yirmiyi aşar, otuzu kırkı bulursam , veririm bir iki buçukluk . . . " "Eh . . . ben de o iki buçuklukla . . . " " Kumara mı oturursun? " "Otururum, Allah b u . Allah isterse . . . ha?" "Yum urtaya can veren Allah . . . " "ikimizin zarı da tutmalı. . . Ben de otuz, kırk kazanmalıyım . Yatakları bir örnek alırız değil mi?" "Tabii. Yan yana sereriz . . . " "Belki de bu pis koğuştan çı brız. . . " "Otuz, kırkla çıkılmaz. Yüz, yüz elli olursa . . . " "Olursa hemen çıkarız. " Berbat, yeni yıkanmış, hal�l. yaş yüz ü, yaş saçlarıyla koğuş­ tan içeri girdi. Kaptan da uyanmıştı. Gitti yatağımn kenarına bağdaş kurdu. Tanıkçu uzaktan u zağa bakıyor, Kaptan ' ı n si ­ garasma cl atıp atınayacağını merak edi yord u. 54


Berbat, Kaptan'dan aşırdığı Köylü paketlerinden birini çı­ kardı. Adcmbabalar yen i paketten çıkan semiz, bembeyaz si­ garaya hasetle bakıyorlardı. Bunun böyle olacağını ,hisseden Berbat, imrenen bakışları büsbütün imrendirip ezmek, üz­ mek, onlardan her bakımdan üstün olduğunu kabullendir­ mek için elini çabuk tutmuyor, ağır ağır tadını çıkarıyordu. Sonunda sigarayı ağzına aldı, kibriti çaktı, ağır ağır yaktı, du­ manları emmeye başladı . Yalnız Tavukçu , yalnız İ zmirli değil , tok karınlarıyla boş çimento torbalarından ibaret yataklarında sırtüstü keyif çatan öteki adcmbabalar da sulanan ağızlarıyla dehşetli bir imrenti içindeydiler. Kaptan yatağında dirsek keyfi yapıyordu. Birden bir gıcık, boğula tıkana öksürmeye başladı . U zu n uzun öksürdükten sonra, " Bok cigara ! " dedi. Yeni paketlerden birini adembabalara firlattı. Paket anında kapışıkiı. Yerden toplanmış izmaritler değil, yepyeni, kız gibi paketten çıkma semiz kefallerdi. Hemen ateşlenerek başlandı duman edilmeye. Gardiyanlar kapıyı aç­ tıkları zaman "serseriler," eskiden olduğu gibi kapıya saldır­ madılar. Boş çimento torbaları ü zerinde "adam gibi" sigara içiyorlardı. Gardiyanlardan biri ötekine, "Ne o?" dedi . "Bugün ne oldu bu haşerata? " " Val l aha bilmem . . . "

"Cigaralar nupa . . . H eritler adam gibi cigara içiyor! " "Kaptan ' ın ti rtı n ası . . . " "Kaç gün sürer dersin ? " "Ne olacak? Bugün , yarın . . . Öbür gü11e kalmaz ! "

ü,·k olmad ı . Kapta n 'ın da, B e rbat'ın d a şeytanları g i.i r, 55


kılıçları keskin oldu. Zarları her basılanı yedi, yutt u. Cep­ leri nde ellilik, yüz lüklerin demetleriyle 72. Koğuş'un yol u ­ nu tuttular. Sülezli, ille Sölezli kü plere bindi, i ki sıra altın dişini göstere göstere , bu olmayacak işe attı tuttu , sövdü sayd ı : "Yedirmem ," diyordu, "yedirmeın o serserilere ! Bugünün yarını da var. Beş yüz beş yüz, bin bin basacam , alacam elle­ rinden, kesecem iflahlarını. Yek ekmeğe muhtaç edecem on­ ları ! " Cezaevi haberle çalkalanıyord u. Hiç kimse bu kadar para­ yı bu "serseri ler"e layık görmüyordu: "Vay serseriler be ... İşe bak. Ula n yarın o pis koğuştan d a çıkarlar ha! " "Çıkarlar tabii." " Kaptan için çok e l i açık diyorlar . .. " "Öyle diyorlar. Anasından para geldiği zaman koğuşta arkadaşlarına ten c ere kaynatmış . . . " "Berbat? Berbat nasıl?" "Berbat'a boş ver. Kaptan iyi . " "Bizim koğuşa çağıralım mı?" "Eli açıkmış madem . . . " "Sölezli'yi görme . Öfkesinden mosmor olmuş . . . " "Ya H asan Efe? Hasan Efe 'yi sormuyorsun . . . " "Ona bakarsan Süleyman Bey, Necip Ağa, Yüzbaşı Kerim ters m ers olmuşlar ! " "İ mkanı yok yedirmezlcr onlara ! "

72. Koğuş 'taysa {ıd e m babalar hora tcpiyorlardı. Kap­ tan 'la Berbat'ın bovuna vuttukları haberiyle koğuş öğleden S6


beri düğün evine dön müştü zate n. Serseriler işi gücü bırak­ mış, 72 . Koğuş'la Sölczli'nin koğuşu arasında m ekik doku­ muşlardı . Ağaları yutuyordu, yutuyordu ağaları, boru muydu bu? H er zaman tencere kaynayacak, akşamları tok karınlarıy­ la dalacakbrdı uykuya. Tok karınla uyunan uykunu n tadı bir başka ol uyord u. İ nsan korkunç ri.iyalar görmüyor, genç, gü­ zel kadınlarla düşlerinde sevişiyor, iliklerine kadar ısınıyordu. Tokluk gibi var mıydı? Yaşasın dı tokluk! Kaptan hep o Hitit hcykeli ağırlığıyla koğuş kapısında di­ kilmekte, koğuşu gözden geçirmekteydi . Kırık camları, du­ varlarında ezilmiş tahtakumsu kanları, tozlu ufacık ampulüy­ le bu koğuş gerçekten de çok pisti. Yanı başında çatık kaşla­ rıyla çalımlı çalımlı dikilen Berbat'a döndü: " Koğuşumuz çok pis ! " Berbat h uylanarak, " B ize n e ? " dedi . Kaptan'ın csmer yüzünü koyu, sinirli bir gölge yalayıp geçti. Bakmadı Berbat'a. Önünde alesta bekleyen Tavuk­ çu 'yla ötekilere em re tti : "Alın şu on lirayı . Gidun başgardiyana. Versin bir buyuk ampul ! " Berbat bozulduysa d a belli etmedi . Tavukçu parayı kapıp fırlarken, ötekiler peşi sıra seğirtti­ lcr . Berbat da en geriden . Serserileri kollayacak, Kaptan'a madik atmalarma engel olacaktı . Serseriler önde, Berbat ar­ kada, merdivenlcr inip yarı karanlık debiizler geçtiler. Tel ör­ günün yanında Katil Hilmi'ye rastlayan Berbat saygıyla dur­ du. Hilmi yirmi dört yıla hükümlü olduktan başka, cezaevin­ de bıçağı en keskin kabadayıydı . Sertçe sord u : " İ şittikl c r i m doğru m u Berbat? " Berbat h eyeca n l a : '' N e işi t t i ıı ağa � "

57


"Sölczli 'yle ötekilerin itlahını kesınişsiniz . . . " " Kesti k sayende . . . " "Ne kadar avantadasınız ? " " İkiınizinki var bir beş altı yüz ... " "Aferin be ! " "Ne yapalım ağa, şeytanımız gür oldu . . . " " İyi iyi . O koğuşta oturınazsınız artık tabii. " Berbat' ı n dertleri depreşti : "Bana kalsa oturmam ama, Kaptan . . . " "Orada m ı kalacak?" "Öyle görünüyor. Serserilere para verdi , koğuşun ampu­ lünü değiştirtecek. Tutmuş tencere kaynatıyor adembabala­ ra. Yahu bırak be dedim, Allah'ın acıınadıklarına sen mi acı ­ yacaksın ? " Hilmi elini om uzuna koydu: "Boş ver o deliye . . . " "Ne yapayım ? " "N e yapacaksın , o koğuşun tapusunu alınadın ya! Bizim koğuşa gel . Bu gece benim yatakta idare ederiz. Yarın iyi bir yatak alırız sana. Esrar, afYon satışlarından da hisse veririm, kumar da oynatırız . . . " Berbat sevinçten çıldıracaktı . Cezaevinin en namlı, bıçağı en keskin ağası onu koğuşuna davet ediyordu! " Peki ," dedi, "peki ağa ! " Tel örgünün öbür yanında kendisini bekleyen Tavuk­ çu 'yla ötekilerin yanına gi tti . Yüzlerine bakmaktan utanarak, "H aydi gidin siz," dedi . " Ben bundan sonra Hilmi Ağa'nın koğuşunda eyleşeceği m ! " Kaya Ali sevindiği halde, N iye ? diye sordu . " Keyfimin kahyası mısın lan? Nikahım size kıyılmadı ya ! " Tavukçu sordu: " Kaptan'a ne diye l i m ? " "

"


Berbat, pantolon cebindcn çıkardığı beş kirl i , kırış kırış on liralığı uzattı : "Oyuna otururken elli lira borç almıştım . Alın verin . Ku­ sura bakmasın . . . " Berbat'la Katil Hilmi yarı karanlık merdivenlerdc yan ya­ na kaybolu ncaya kadar arkalarından baktılar. Tavukçtı ıçını çekti . Kaya Ali, " Hey gidi arkadaşlı k hey ! " dedi . İzmirli yere tükürdü . Beton, "Çok kahpcymiş," diye söylendi . " Kaptan iti-it olur şimdi . . . " "Ne i ti-it olacak? B izi istemeyeni biz de istemeyiz be. Ce­ henneme kadar yolu var. Katil Hilmi iki günde soluğunu ke­ ser onun ! " "Tabii. Dönüp dolaşıp geleceği yer 72. Koğuş'tur. . . " "Kim bakar o zaman yüzüne?" "Çencyi bırakın da kendi dalgamıza bakalım ! " Başgardiyanın yolumı tutmadan önce, Tavukçu, "Ampulü biz isteyclim," dedi. "İsteycli m . Berbatsız isteyemez miyiz? " "Niye istcyemcyclim?" Başgardiyanın kapısına gelmişlerdi ama, hiç kimse önce girmeye yanaşmıyordu. Kaya Ali : "Yoksa girmeye korkuyor musunuz? " Bakıştılar, yutkundular. Tavukçu: " Korkmaya korkm uyoruz ya . . " " Eec?" "Başgardiyan bizim sözii ıni.i z ü dinler m i dinlemez m i ? " "Nk se l e burada zaten . .. " .

"Ya ko\·arsa? " "Tokatlarsa va?"


Kaya Ali, Berbat'tan aldığı beş onluğu sallayarak, " Hiçbir şey yapamaz ! " dedi . "Yürüyün . Para dcrler buna ! " Tavukçu, "Doğru," dedi . Doğruydu ama, ne olur ne olmaz, kimse Kaya Ali'nin pe­ şinden gitmedi. Kaya Ali kapıyı vu rup girdi. Esmcr başgardi­ yan cezaevi karakol komutanıyla yarcnlik ediyordu o sıra. Ka­ ya Ali'yi görünce yüzü asıldı: "Ne var ? " Kaya Ali ü rktü . Başgardiyanın omuzu üzerinden duvarda­ ki takvime gözü kaydı . Takvim , 1 94 1 yılı şubatının yirmisi ni gösteriyordu. "Ne istiyorsun ulan? " "Ampul," dedi Kaya Ali . " B üyük b i r ampul verin bizim koğuşa ! " Başgardiyan güldü . "Ne güldün başdcndi? " "Ne m i güldüm? U lan siz kim, ampul ki m ? " "Niye başcfcndi? Biz insan değil miyiz?" " Değilsiniz ya, insan mısınız? İ nsan olanın 72. Koğuş'ta işi ne?" Kaya Ali içini çekti : "Ah be başcfcndi , sizin yanınızda hi ç piyasamız yok . . . " "Yok tabii. Piyasası olan adam ot otlar mı? Çöp tenckesi n den karnını doyunır m u ? " '' Doyurmaz, doyurmaz amma, keyfimizden değil başe ­ tc ndi . Kim ister ot otlamayı, çöp tenekcsi ndcn karnını doyur­ mayı? " Karakol komutanı sigarasını tablada czdi: ''Doğru söylüyor. Ver ampulü , hadi ver! " "Kaç kere verdik başçanış. H e r s e teri n d e de söküp sattı ­

br Bıınbrı n koğuşunu görd ü n mü sen : T�1hta namına ne varsa kırıp y�1ktılar. B u n b r�1 Al lah can \ c rm i� ala m ı yo r B u kış 60


kıyamette, o buz gibi betonda bir gömlcklc yatar kalkarlar da gen e bir şey olmaz. Sen, ben olsak zatürree hazır. Bas haydi, ampul mampul yok size ! " Kaya Ali heyecanla, " Parasıyla başefendi ! " dedi . Cebindeki on liralıklardan birini çıkarıp gösterdi . Başgardiyan şaştı : "Nerden aldın o parayı?" "Ağaının ! " "Ağan kim ? " "Ahmet Kaptan . . . " Her şeyi birden kavrayan başgardiyan yumuşadı : "Kaptan paralarını sende mi saklıyor?" "Bende saklıyor. Meydancısıyım . . . " Başka bir şey sormadı . Dolaptan irice bir ampul aldı, uzattı . "Para başefendi? " "Hadi bas hadi ! " Elinde ampulle Kaya Ali gururla çıktı , ötekileri bulamadı. " Korkaklar ! " diye düşündü. Yalnı z İzmirli , kısımlara inilen merdivenin oraya sinmişti . "Aldın mı?" "Aldım tabii . . . " " Yaşşa be. Bir şey demedi mi?" "Ne diyebilir? Ürekiler nerde? " "Başgardiyand�m korkup kaç nlar ! " " Enayilcr. İnsan başgardiyandan korkar mı?" "Sen korkmuvor musun?" " N esi nden korkxJğım? " " () da sen i n , be n i m gibi insJn ! "

" Eskiden korka rd ı n va) " "Sen şimdiye b.1k. ,\ langı rı m ı z var oğl u m . " 61


Koğuşun yolunu tuttular. Kaptan hep o H itit heykeli ağırlığıyla oturmuş düşünü yordu. Kaya Ali : "Kaptan! Senin Berbat var ya . . . " Elini h ırsla kaldırdı: " Kes. Etme gürültu !�' " Katil Hilmi'nin koğuşuna gitti . . . " "Kes deyrum sa ! " Öyle bir baktı ki, Kaya Ali yuttu. Çevresine bakındı. Demek söylemişlerdi? Aklına cebindeki paralar geldi . "Ne bu?" "Berbat verdi. Senden borç almış . . . " Kaptan paraları aldı, cebine soktu: "Yak mangalı, al patates, al et, al soğan, al yağ . . . " On lira uzattı. i lkin Kaya Ali, Tavukçu , İzmirli, sonra Beton koğuştan firladı. Sevinçten uçularak merdivenler inildi, uğultulu deh­ lizler, koridorlar geçildi, bakkalın yolu tutuldu. Kapiarına sı­ ğamıyorlardı. B u akşam da sıcak yemek yiyecekler, üstüne çay içeceklerdi . "Ne adarnmış be ! " "Ki m ? Ağam mı?" "Hepimizin ağası oğlum ! " " Doğru ama, asıl benim . . . " "Niye? " "Anasından para geldiği müjdesini ilkin ben verdim ! " "Ne bakıyon ona?" " Bakarım tabii. B akılmaz ını ? " " Ben de Berbat'ı haber verdim oğlum ! " "Yalnı z sen m i ? " " B iz d e yanı nda değil ıniydik?" 62


Kaya Ali merakla sordu: "Berbat'ı duyu nca kızdı mı?" "Belli olmuyor ki kızıp kızmadığı ! " "U lan n e adam be! " "Adamın tekesi . . . " "Tekesi ki tckesi ! " " ? ." .

63


8 �

Ertesi, daha ertesi günler de Kaptan 'ın şeytanı gür, kılıcı keskin oldu . Tarla, ev, dükkaniarından başka zeytinlik sahibi Sölezli hop kalkıp hop oturuyordu : "Uian beş kuruşluk bir adembaba kessin itlahımı ha? Anam avradım olsun onu yek ekmeğe muhtaç edeceğim ! " Hop kalkıp hop oturan , yek ekmeğe muhtaç etmekten söz açan yalnız Sölezli değildi . H ırsızlıktan beş yıl on güne hükümlü Süleyman Bey, adam öldürmekten on sekizlik Ne­ cip Ağa, Onbaşı Kerim , Boşnak Ali filandan başka bütün bir cezaevi. Nasıl olurdu? Olacak şey miydi? Düne kadar çıplak ayak la rı yl a kirli bcto n a ba sa n , devlet babanın verdiği kara, kuru tayından başka geliri olmayan pis bir ô.dcmbaba onları nasıl ol urdu da soyup soğana çevirirdi? Şans mı? Kader, kıs ­ m c t , r.ılih m i ? Şans, kader, kısınct, talihi beş kuruşluk bir 64


J.dembabaya nasip edip kendilerini onun yanında küçük dü­ şüren kuvvet ister şeytan, isterse Allah olsun . . . Basıyorlardı küfürü. En ağır sözlerle birlikte savrulan küfü rler Kaptan'ın eski, ağır Hitit heykeli sessizliğinde parçalanıyordu. Ona kalsa ar­ tık kumara filan oturmazdı. Tersoya düşüp "yek ekmeğe muhtaç" olmaktansa, aldıklarıyla yetinir, iyi kötü geçinip gi­ derdi . Ama bırakmıyorlardı . Sabahleyin koğuşlar açılır açıl ­ m a z damlıyordu haberciler: "Kaptaaan ! " Anlıyordu. Hiçbir şey sormadan takılıyordu peşlerine. Bü­ tün geceyi uykusuz geçirmiş Sölezli sabırsızlıkla beklemekte­ dir. Öteki yanıklar da gelince başiamyordu yeni bir umutla. O akşam gene Sölezli 'nin koğuşundaki öfkeli bakışları ar­ dında bırakıp omuzunda kalın siyah gocuğu, 72. Koğuş'un kapısında durdu. içeriye uzun uzun baktı. Kazanıyordu, hem de hiç kaybetmemecesine. Kaybedenlerse sonuna kadar git­ meyi göze almış görünüyorlardı. "Artık yeter. Günün birin­ de tersoya gelip yek ekmeğe muhtaç olmaktan korkuyo­ rum ! " demeyi kendine yediremeyeceği için, belki de tersoya gelecek, günlerdir yuttuklarını yitirecekti . Şu halde? Kaya Ali'yi çağırdı: "Yarın çık başgardiyana, ver parasını, iste kireç. Badanalı­ yai nm bu pis duvarları ! " Tavukçu, İzmirli, Beton fi lan çevresini sevinçle aldılar. Bu Kaptan, ah bu Kaptan ne adamdı , ne bulunmaz adamdı ! Öl dese ölürler, gidin tllam vurun dese ikiletmezlerdi. İ nsanlar­ dan yüzde doksan dokuzunun karşılıksız, yaralı parmağa bi­ Ic işemeyeceği bir dünyada o . .. Kocaman tencerc yalamp y Lı tu l dukta n sonra çaylar içildi, sigaralar t()ra, Kaptan 'ı koğuşu n dış�m lara bakan penceresi n-


de bırakıp, elleme kömürü ateşiyle tepeleme dolmuş manga­ lı çevrelediler. Kaya Ali, "Sabahleyin erken kalkalım ! " dedi. "Gardiyanlar koğuşları açtı mı, ben atiarım başgardiyana . . . " İ zmirli başını salladı: "Kireç dalgası değil mi ? " "Tamam . " Beton içini çekti : "Bu adamın iyiliğini nasıl ödeşeceğiz bakalım . . . " "Ödeşemeyiz ki . . . " "Ödeşmeyi boş verin de . . . yarın duvarlar nasıl olacak, ha?" "Ayna, ayna şerefsi zim! " "Sölezli'nin duvarları gibi ! " Kaya Ali mırıldandı : "Camlarla çerçeveler de olsa . . . " Dışarıda yağmursuz, karsız, buz gibi ama pırıl pırıl bir ge ­ ce vardı. Kaptan' ı çıldırtan, kendi kendine konuşturan bir ge ­ ce. Pencere demirlerine kollarını geçirmiş, müdürün mey­ dancısı Bobi Niyazi'yi düşünüyordu: Berbat basıp girmese de şimdi burada olsa, o gece konuştukları gibi, Bobi 'yi ayarlar, hastane ya da d işçi dümeniyle müdürden bir kapı kağıdı. . . Rakının , şarabın, fasulye pilakisinin, Çingene palamudu­ nun tadını unutmuştu yıllar yılı. Eh be, n e günlerdi o günler! Seferden dönmüşlerdir. Sulusepken, ayaz, vıcık vıcık yerler. Sürmencli'ylc kaldırmışlardır g;ocukb.rın yakalarını. Köprü, kirli kurşuni deniz, ıslak mavnalar. . . Lakin Sürmeneli . . . E h o da çoluk çocuk sahibi. Hem ne bilsin yıllardır burada yattığı­ nı? Bilse arar, sağlama arar, aramamazlık etmez. Bilmiyor. Mescle orada değil, geniş adımlarla geçerler köprüyi L Eın i nö­ n ü , Balıkpazarı, Rum oğl u n u n mc y hancsi. Tıklı m tıkl ı m . U zu n bvorili Rum oğlu bulmuş kat:ıyı, a l a ti·a ng a bir türküy­ le meyhaneyi kiliseye çevirmektcdir Hiç kimsenin aldırdığı 66


yok . M illet dalmış Çingene palamuduna. Sürmeneli kırmızı soğanla lakerdayı severdi. Bir de sardalyeyi . Sardalyeyi değil de kırmızı soğanı o da severdi. Son gece miydi o gece? Kar savruluyordu lapa lapa . Meyhanc kokusu yüklü ndesicriyle çıkmışlardı meyhancdcn de Ayscl'e rastlamışlardı kıyıda. Eh be Ayscl ! Güzel değildi pek öyle ama, içli bakışları vardı. Za ­ vallıydı. Kurtul mak istiyordu . "Öieceğim ya da öldürecekler ! " diyord u . Ölümden değil, öldürülmekten korkuyordu . Sevmi­ yordu bu hayatı, tahişeliği sevmiyord u . "Elimden gelmiyor. Eğlendiremiyorum . Numara yaptığımı saıııyorlar, dövüyorlar beni. Halbuki, valiahi becercmiyorum . B u yüzden geneleve bile almadılar. Alsalar, hiç olmazsa boğazım çıkardı ! " Kaptan içini çekti. Sürmeneli'den fena korkmuştu Aysel . Korkulacak kadar da vardı hani . Bıyık pala, kaşlar püskül, saçlar kara kara, lüle lüle, uzun uzun, tirlamışlar gemici kasketinin altından . Nasıl kaçmış, Kaptan 'a nasıl sığınınıştı ! O Aysel olsaydı şimdi . . . Adresini bilse, para gönderir, mektup yazar, "Acele gel ! " derdi. Gelirdi Aysel . Tu tardı ona yakın mahallelerde bir oda bir m utfak, verirdi şu ku mar pa­ rasından altı aylığını peşin, atardı kadını. . . Nikah bile kıydı­ rırdı be! Gırtlağı parçalanırcasına öksürdü . Kıydırırdı tabii, vız gelirdi herkes. Burada kim, ne bilecek­ ri Aysel'i? Görüşme günlerinde gelir, avlunun kıyısında bir yana çekilirler, diz dize, solu k sol uğa . Yeni bir sigara yakmak için davranı nca, Kaya Ali'yle Ta­ vukçu kibrit koşturdular ama Kaptan , kendi kibritini çıkardı ağır ağır, ağır ağır çaktı, ağır ağır ateşledi. Kaya Ali , "Ağ.ı!'' ded i . Kaptan baknı.ıdaıı s ord u : . .

""' H a ? ,,

67


"Arkadaşlar diyor ki . . . " "Ne diyor?" "Yarın badana yapacağız duvarları amma . . . " Döndü: "E?" "Hiç, yapacağız evvel Allah . . . " " Peki ? " Tavukçu, Kaya Ali'yi dirsekledi. Kaptan : "Ne dedi? " "? . . " "Ne dedi be?" "Hiç canım . Dedim ki, adam size tencere kaynatıyor, çay kaynatıyor, cigara da veriyor. Daha ne istiyorsunuz? Doğru­ east da böyle. Tencere kaynat, çay kaynat, cigara ver, duvar­ ları badanalattır . . . " "Ne dediklerini ne için söylemezsun ? " Tavukçu araya girdi: "Bu adembaba milletinde ar, haya, namus arama ağa ! " Kaptan birden patladı: "Ne diyorlar deyrum sa! " " Diyorlar ki, ağamız gibi ağa yok. Allah her tuttuğunu al ­ tın etsin, kesesine H alil İbrahi m bereketi versin ya, mangai ­ daki kömürlerin sıcaklığı camsız pencerelerden uçup gidiyor diyorlar senin anlayacağın . . . " Anlamıştı anlayacağını . Anlamıştı ya , zaten aklındaydı onun da. Pencereleri camlatsa, çcrçeveletse . . . Günün birinde nasıl olsa Sölezli'ylc ötekiler i t1ahını keseceklcrdi. "Yarın hatırlat! " dedi . İ kisi iki yandan başladılar: "Sağ ol ağa , var ol ağa . " "Allah taş d cyi tuttuğunu . . .

. .

"


"Altın etsin, kötü gün göstermesi n ! "

Müjdeyi verince, mangalı çevreleyenler eski şapkaları tavana atıp tuttular. " Demek camlar takılacak?" "Takılacak amma, çerçevelerin de yapılması lazım ! " "Ukalalık etme . Ağamız senin kadar bilmiyor m u ? " "Bilmiyor dedim m i ? " "Diyemezsin ki . . . " "De de bak ! " Beton kısa kesmek içi n , "Çıngarı bırakın," dedi. "Camlar takılsın da ister çerçeveli, ister çerçevesiz. Yeter ki takılsın ! " "Takılacak . . . " "Takılınca . . . " "Takılınca mangalın ateşi koğuşta kalır, bütün gece . . . " "Yalnız bütün gece mi?" "Gündüz de ... " "O zaman . . . " "N' olur?" " İyi olur, kıyak olur ya . . . " "Ee ? " "Yatak da olsa hani, olmaz y a . . . " Tavukçu : "Su koyuvermeyi n ! Yüzü bulunca . . . " "As tan da ister bunlar ! " "Ne o Beton Ahmet? B unlar kim ? Sen d e bizden değil misin?" "Sizin koğuştamm ama, sizden değilim ! " Kaya Ali sertçe dönd ü : " Nive? Bizden ne brkın var? " " Ben orta sonda n belgeliyim oğl u m ! " 69


"Onu yiyen geçen sene öldü ! " Beton sinirli sinirli döndü: "Varsa içinizde benimle imtihan olacak çıksı n ! " Oradakileri gözden geçirdikten sonra, sordu: " Üç virgül bir, dört nedir?" Tavukçu , "Demek," dedi, "yarın çerçeveler de . . . " Kaya Ali : "Niye? Beraber sormadık m ı ? " Beton yüksek sesle, "Enayiler, cahiller ! " dedi . " Daha Pi'yi bilmiyorsunuz be! U lan sizin yerinizde olsam insan diye gez­ mem be! "

Gardiyanlar sabahleyin koğuşu açtıktan az sonra Sölez­ li'nin koğuşundan haberciler gene geldi : " Kaptaaaan ! . . " Çıkmadan önce Kaya Ali'yi kenara çekti, koğuş duvarları­ nın badanasını unutmamasını sıkıladı. Kaya Ali , Tavukçu, İz­ mirli filan h e p birlikte başgardiyana gidip b i r teneke yanmış kireç aldılar. Kaya Ali eskiden duvar işçiliği, badanacılık yap­ tığından biliyordu bu işleri. Kireci karıştırırken, ötekiler pa­ çalan çemirlemeye başladılar. Kaptan öğleye doğru koğuşa döndüğünde bembeyaz duvarlarla karşılaşınca, sevindi . Az kalsın nara atacaktı . Tuttu kendini. Sonra, "Şimdi geldi sıra yataklara ! " dedi. Adem babalar kulaklarına inanamadılar. Yoksa Kaptan yatak mı alacaktı onlara? Tavukçu tekrarlatmak, aslını öğrenmek için sordu: "Ne yatağı ağa?" Hemen karşılığını vermedi . Gözleri beyaz d m a r la rda, u z u n u z u n baktı. Somında kesti attı : " Bulun kendinize yatak, yorgan, yastık. Verevim parasını ! " ·

70


Koğuştan çıktı . İzmirli sevinçle Tavukçu'nun ustune atıldı, bir çelmede adamı betona yıktı. Tavukçu'nun canı yarı mıştı ama, küfü­ rün , sızlanmanın, hele ana avrat sövmenin sırası değildi. Ka­ ya Ali şakadan yediği bir tekmeye aldırmadı. Yalnız Beton, "Bana takılınayın arkadaşlar, şakayı sevmem ! " dedi . Dedi ama, hürya üstüne. Bir karakucak, sonra bir karga­ tulumba. Kupkuru Beton havaya tüy gibi kaldırıldı, götürü­ lüp Kaptan'ın yarağına atıldı. Kaya Ali bu kadarını aşırı bula­ rak çıkıştı : "Ağamı zın yarağıyla şaka yok arkadaşlar! Bak, sonra kü­ lahları değişiri z ! " Kaptan koğuşa dönünce tüm sululuk şıp, kesildi. Çeyrek saat sonra cezaevi koridorları adembabaların yaygaralarıyla doldu: "Yatak sataaan ! " "Hani ya zorlu bir yatak yorgan sataaan ! " "Yatak satan, yorgan sataaaan ! . . " İ kindiye doğru bu iş de bitti. İçieri paçavra ya da kı tık do­ lu yatak, yorganlar koğuşa getirildi, duvar diplerine yan yana serildi . Bütün bu işleri Kaya Ali düzenliyor, hiç kimse başkal­ dırıp taş koymuyordu. Sölczli 'nin koğuşundan omuzunda siyah gocuğuyla dö­ nen Kaptan arkadaşlarını yataklarında dirsek keyfi yapar gö­ rünce, kaba H itit heykcli yüzü yumuşadı, gözleri parladı. O da yarağına geçti . Sevinçten ağlayacaktı . Tertemiz, bembeyaz duvarlar arasında elle tutulacak bir ferahlık vardı . Kaptan heyecanla Kaya Ali'yi gene ödcvlendirdi : "Git yarın marangoza, yapsunlar çerçevcleri, taksunlar camları . Gelsin alsunlar parasını bende n ! " Öyle d e yapıldı . Kim bilir hangi insafsız karakışta parçala­ nıp koğuş betonunda yakılan çe rçeveler yeniden onarıldı, 71


camlar takıldı. Tepeleme, kıpkırmızı manga) odayı iyice ısırı­ yor, ateşin sıcaklığı camsız pencerelerden uçup gitmiyordu. Daha sonraları üst baş, ayakkabılar uyduruldu. Artık hiç­ bir adembaba betona çıplak ayaklarla basmıyordu. Herkesin iyi kötü bir ceketi, bir pantolonu olmuştu . Kara, kuru yüzle­ re renk gelmişti , gözlerin içieri gülüyord u. Ot otlamak, çöp tenekelerinden yiyecek aramak tarihe karışmıştı . Toklukla birlikte 72. Koğuş'a edep, haya, ar, namus da girmişti . Başka koğuştan misafirler geliyor, başka koğuşlara misafirliğe gidiliyor, çaylar kaynıyor, kahveler pişip bol bol si ­ gara içiliyordu. Sölezli 'ye gelince . . . Hali h al değildi onun. Öfl<.eden bir deri bir kemik, kendi kendini yiyor, Pilra için köye haber üs­ tüne haber yolluyordu. İlk zamanlar para bol bol geldi ama, sonraları tavsadı . İsteyişin sonu gelmiyordu. Zaten bilirierdi mallarını. Kumara kendini kaptırdı da başladı mı, yutsu n, yu­ tulsun, günlerce sürer giderdi . Postayı kestiler. Zeytinlik, tarla, dükkan , cv onundu ger­ çi, dilediğince davranmak hakkıydı ama , evinde karısı, çocuk­ ları, sırtında da yarılacak yılları vardı daha . İfrit oluyordu. Koğuşundaki halılar, kilimlcr, kat kat elbi ­ selerlc semaver filan satılıp paraya çevrildi, paraların büyük bir kısmı da Kaptan'ın cebinc girdi .

7?


9 �

Nisan 1 5 'ten sonra havalar düzelip güneş dünyaya tatlı ısı­ sıyla yepyeni bir canlılık verince, kuru dallarda tomurcuklar patlamış, çevre koyu yeşillere bezenmişti. Süsenlcr, cılız avrat otları, yoncalar daha çok kadın hükümlülerin barınd mi dığı kır­ mızı kiremitli yapının oralara, kadınların i kindi leri hava almak için çıkarıldıkları kapı önlerine yeşil bir halı gibi yayılmıştı . İ kindileri kadınlar kırmızı kiremitli yapılarının önündeki bu yeşilli k te birbirlerine sokularak ağır, uslu oturuy orlard ı ·

sözde. Sözde erkek c e z aev i koğuş pence re l e rin e yığılınış er­ kek hükümlülcrin attıkları lafları işitmiyorlar, göğüslerini y um ru k layışi arını gö rmü yorlardı . Aslında değil i şit ın e m e k , değil görmemek, yıllar yı lı kad.ın sız gecelcrin korkunç açlığı­ n ı taşıyan so l uyu� l arı nı , erkeklerin sigara kokusu yüklü sıcak­ lı ğın ı enseleri nde, lı ırs l a titreven kara hıvıklarını n uçları nı 73


boyunlarında, boğazlarında d uyuyor, kuduruyorlardı. Ah şimdi laf söz anlamaz, vurdumduymaz kilitler insafa gelip açılsa da, besiye çekilmişe benzeyen azgın boğalar üstlerine saidırsatard ı ! "Ah! " dedi Dereköylü Hatice. "Hani o günler? " iri siyah gözlü Fatma iç geçirdi: "B izi parçalarlar tckmil ! " "Parçatasınlar kız, etimi lokma lokma etsinler . . . " Kılartıyla güldüler. Kapı gardiyanının kupkuru karısı kadın gardiyan , elindeki yün örgüden başını kaldırıp arkasına baktı: "Ne o gene, aygır kokusu almış kısrak gibi kişnediniz?" Yeni bir kişneme. "Tuh size . Utanmıyorsunuz değil mi?" Kuru Nedime : "Ne var utanacak?" Dostunu kocaman ekmek bıçağıyla Mercan'dan aşağı ko­ valayıp kuluncundan vurmaktan on sekiz yıla hükümlü oldu ­ ğunu bildiği için oldubitti çekinirdi . Cevap vermedi. Verme­ di ama, Ncdime yine de peşini bırakmadı: "Gece herifıni koynuna çek yat, gündüz gel burada bizi ayıpla. Yağma yok kızı m . Erkek diye taşa sapianıyoruz açık­ çası ! " Doğruydu . Erkek yerine erkeklerin kirli çamaşırlarıyla sa­ bahladıkları, kirli, lekeli külotları , gömlekleri yüzlerine göz­ lerine sürdükleri de yalan değildi. Bobi'nin, parçası on kuruşa yıkatmak üzere getirdiği er­ kek hükümlülerin kirli çamaşırlarıyla ne hayaller kurulmaz, sabahlara kadar neler düşünülmezdi . Gardiyan kadın , " Doğru ," demek zorunda kaldı. "Allah yardımcınız olsun ! " " İ nsan doğru oturup doğru konuşmalı . Ben kırkı mı aş­ tım , bu, bu ya? Şu kaşa, şu gözlere, şu gerdana bak ! " 74


Ayşe kıpkırmızı kesildi ama memnundu. Dostuyla bir olup elli beşlik kocasını ahırda baltayla parçalamış, İpten ken­ dini zor kurtarmıştı . Yatılacak daha yirmi iki yılı vardı. "Allah bir sebep halk ctmezse" * kırk dört yaşında çıkacaktı ki, Ne­ dimc bir gün , "Ondan sonra at kendini dcreye ! " demişti . Bobi o sıra bir kucak kirli çamaşıda deli deli gelmeseydi, Ncdime'nin çcnesi kolay kolay durmayacaktı . İpince, simsi­ yah kaşlarıyla Bobi'ye çapkınca baktı : "Ne o gene orospu çocuğu? " Bo bi : "Çamaşır getirdim size anneciği m . " "Sağ o l yavrum . S a ğ o l ama, o çamaşırlar gene korkarım Güzel Fatma'ya geldi ? " "Yok sana mı gelecekti lahana turşusu? " "Zina"dan tutuklu Güzel Fatma kara kaş, kara göz, sim ­ siyah saçlarıyla azgın bir kısrak gibi fırladı yerinden . Bobi'nin yanına geldi: "Kimden?" Sölezli, yahut o ayar zengin hükümlülerin çamaşıriarına öylesine alışınıştı ki, gene onların birinden sandı . Bobi, " Kaptan'dan ! " dedi. "Kaptan 'dan mı? O da kim ? " "Kilimci . U lan asıl para babası b u şimdi ! " "Yeni m i düştü? " "Yeni düşmedi ama, yeni kalınlaştı ! " "Nasıl?" Bobi her şeyi uzun uzun anlattı. Sonunda, " Karı budala­ sının biri ," dedi . "Nene lazım sen in? Yıka, al ınangırını, şük­ ret Allah 'ına ama, Bobi'yi de kollama lı. Yoksa anaın avradıın olsun taş koru m tekerinc ! "

75


Gardiyan kadın başını sertçe kaldırdı : "Çamaşırları bırakıp defolsana Bobi ! " Bobi çamaşırları Fatmaya verdi, gardiyan kadının yanına geldi : " Korkma ablacığım, Fatmanı yemem. Bu seferki çamaşırların sahibi titiz de onu anlatıyordum . . . " Nedime takı ldı: "Gel beni ye Bobi ! " "Seni mi? Allah yazdıysa bozsun. Seni yemek için bir ton bal ister! " "Ya . . . demek hemşerini madara ediyorsun?" Bobi, "Yok yok . . . " diye hızla uzaklaştı. Ta karşıdaki baş­ gardiyanı görmüştü . Elinde düdük, kara kara diki liyordu ge­ ne. Yanına gidince sordu: "Ben sana karılada çene etme demiyor muyum ? " Bobi yılıştı, gerçekten bi r kedi gibi yaltaklanmaya, başgar­ diyana sürtünmeye başladı : "Diyorsun babaoğım . B e n senin sözünden çıkar mıyım hiç? Kahpeler beni çeneye tuttular da ellerinden zor kurtul­ dum. Kahve içecen mi kahve? İstersen Boğaziçi cigaram da var ! " "Nerden esti ? " Kaptan 'dan demeyi uygun bulmadığı için, " Üzümünü ye , bağını sorma başefendi ! " dedi . İdarenin taş merdivenini birkaç sıçrayışta çıktı, ta dipteki küçük odasına gitti . Bu oda yalnız Bobi'nin değil , cezaevi ka­ leminde ya da öteki gardiyanların yardımcılığında çalıştırılan mahpus meydancıların ortaklaşa kullandıkları daracı k, ru tu ­ bet kokah bir odaydı . Çabucak başgardiyanın kahvesini pişir­ di, odası na götürdü . Boğaziçi sigarasını da önüne paketiyle kovdu. " Ben gidiyorum . Başka bir emrin var mı?" 76


"Yok. " Odasına döndü, ki.içi.i k tahta sandığının üzerine oturd u : Şu Kaptan budalasını nasıl söğüşlemeli, elindeki dcrnet dcrnet mangıdardan nasıl uçlanmalıydı? Dün, önceki gün uzun uzun aniatmıştı öteki hükümli.i lerin kirli çamaşır düme­ niyle kaniara yolladıkları mektupları . Dinlerken gözleri parla­ mıştı enayinin. Utanmasa, "Benden de götürür müsün?" di­ yecekti a ma utanıyordu, besbclliydi bu. Hatta hastane ya da dişçi dümeniyle müdürden kapı kağıdı almasını bile söyleye­ mcmişti . Değil mi ki utanıyor, açılanııyor, kendi açılsa ne olurdu sanki? İçinde çayını, kahvesini, şekerini, sigarasını sakladığı san­ dıktan kalktı, kısırnlara açılan meydan yerine indi. Kısa boylu Tatar gardiyan meydan yerine bakıyordu o an. Birbirlerini hiç sevmezlerdi. Daha doğrusu Tatar, müdürün meydancısı­ yım diye sıra gardiyanlarına boş verişine tutul uyordu. "Ne o gene? Ne var? " Bobi, "Aç ! " dedi. "Nereye gideceksin ? " "Aç yahu , kısırnlara geçcccm be . Başefendinin emri var. . . " "Başefendinin emri," Tatar gardiyanın belini büktü. Yoksa bilirdi ona yapacağını. Hoş, nasıl olsa hesaplaşacakları, burnundan getireceği gün gelccekti . Kapıyı küfürle açtı , arkasından, " Eh," dedi. "Bir gün eli­ mc düşersin elbet ! " Bobi duydu, aldırmadı. Müdür, sonra başgardiyan arkası olduktan sonra Tatar ne yapabilirdi? En üst kattaki 72. Koğuş'un kapısında karşıtandı gene. Kaptan elinden tuttu , yüzüne çocuksu çocu ksu bakarak, bir şeyler söylcmcsini, çamaşırları verdiği Güzel Fatma 'nın nasıl karşıladığını anlatmasını bekkd i . Bobi de bunu sezdiği lülde a l dırmad ı oralı değil da\Taııdı i l k i n . Kaya Ali , Tavukçu ti bn ,

77


yanlarında, kulak ınİsatiri oluyorlardı. B u heritleri oldubitti sevmediğinden, azarladı: "Ne var? Ne dikiliyorsunuz?" Bozuldular: "Hiç. Çay m ay içecek misin diye soracaktık . . . " Kaptan baştan savdı: "Sorulur m u bu da? Demleyun çay, da! " Kaptan'ın köşesine gidip yatağa karşılıklı oturdular. Bobi, "Fatma'ya senden bahsettim . . . " dedi. Kaptan'ın gözleri büyüdü, parladı: "Bendeen? Ne dedü? " Nişangahsız atınaya başladı: "Vukuatını anlattım, hayran old u ! " "Kaptanliğumi d e soyledun m i ? " "Söylemez olur muyum Kaptan?" "Boğaz vapurlarında kaptan olmadiğumi, Marsilya, Ala­ maniya, Rusiya'ya sefer ettiğumi de soyledun mi?" "Her şeyi söyledim . Dedim ki, bu adam öteki mahkumla­ ra benzemez. Çamaşırını iyi yıka, ütüle, mangırı fazla verir dedim . . . " "Ne dedu?" "Öyle yiğit adamın çamaşırını yıkamak benim için şeref dedi ! " Kaptan, ağır Hitit heykcli olmaktan çıkmıştı . Yerinden kalktı, tekrar otururken koğuşa haykırdı: " Demlensun çaylar, sebilullah sebil ! " Kaya Ali, yanındaki Tavukçu 'ya fısıldadı: "Bunların arasında var bir dümen amma, ne?" Tavukçu dcmliğc kuru çay atarken başını salladı: "Var. Kim bilir?" "Öyle içcrliyonım ki şu Bobi'yc ! " "Ya ben?" 78


İ zmirli 'yle Beton geldiler. " Kaya Ali be," dedi İ zmirl i . "Bu Bobi'nin dümeni ne Allahını seversen ? " " B i z d e onu konuşuyorduk ." " Kaptan'ı bayağı avucunun içine aldı ! " "Aldı ki aldı . . . " "Zararı sonunda bize dokunmasın da . . . " Kaptan 'ın sesi: "Ne toplandinuz arda, dağılı n ! " B o bi: " Boş ver! Biz kendi dalgamıza bakalım. Şimdiye kadar Sö­ lezli'nin, Süleyman Bey'in , ötekilerin çamaşırını ben götür­ düm bu karıya. Hepsini de anlattıydım ama, hiçbirini senin gibi inceden ineeye sormadıydı . Hani desem ki, Kaptan sana abayı yakınış, senden mektup istiyor desem . . . " "Yazar mi?" "Yazar gibi geliyor bana ... " "Bir yazsa, hani bir yazsa . . . " "Ne verirsin bana?" "Al iki gözümü, yüreğimi al ! " "Peki . Bir gün o da olur. Olur ama, gözünle yüreğin sen ­ de kalsın . Mangırla ödeşiriz. Oldu mu?" Siyah şayak pantolonunun cebinden bir tomar para çıkarıp önüne koydu : "Al istediğun i ! " Bobi kibar davranarak iki onluk aldı: "Biri beni m, birini de Fatma'ya �eririm . . . " "Fatma" sözü Kaptan'ı sarstı : "Olmaz. Bir ellilik ver. . . Al ! " Bobi mem nun, paraları ccbine sokarken , "Yaşa," dedi, "usul crktı.n bilen adam başkadır . . . " Çayıııı içip kalktı. 79


Bobi gece koğuşta, herkes uyuduktan sonra, beyaz bir ka­ ğıda Fatma'nın ağzından şunları yazdı: Seııgili bir huzura, Gece dü,sümde, gündüz hayalimdesin. Ben seni ,cok seviyo­ rum. Namını �sittikten sonra a,skından dıtramıyorıım. Canım feda olsun babayiğit insana. Sen de beni seversen iltifatmdan mahrum etmezsin. Çama,sırlarını senin yerine öpüyor, kokluyo­ rıtm. Allah bizi in,sallah birgün birbirimize kavıt,stıtrıtr, amin.

Pusulanın dört yanını sigarayla göz göz yakıp pantolon u ­ nun cebine soktu . Yarın kolonyalayacak, Fatma'dan alacağı yıkanmış, temiz çamaşırtarla götürüp Kaptan'a verecekti . Yattı . Düşünde genelevi gördü. Hafta sonunda müdür­ den hastane dümeniyle aldığı kapı kağıdını kullanarak çı kı ­ yor, geneleve gidiyor, bir zamanlar gene böyle hastane dü­ meniyle çıkıp tanıdığı hemşerisi Kocamustapaşalı Necla'yla buluşuyordu . . . Sabahleyin gerinerek uyandı. "Ooooofl " diye bağırdı. Dalgası bozulan esrarkeş Küçük Ali , "Çüüüş ! " dedi. Bobi güldü: " İnsan rüyada karıyla daha tatlı yatıyor. . . " Anlaşılmıştı . Eski muhtar Ramazan, boş çaydanlığı kaptı : " Kalk lan," dedi, "kalk git hamama ! " Bobi yataktan firladı , pantolonunu bacağına geçirdi: " Ş "ım d"ı . . . " Koğuştan çıktı . Gusül musül <'ıdeti değildi. Biriktirir birik­ tirir, ayda, iki ayda bir yıkandığı zaman toptan ödqirdi. Kalı n sesli biri uzaktan uzağa " Mapushanc Çcşmcsi "ni söylüyordu .

80


lO �

72. Koğuş kim bilir kaçıncı uykusunda, horluyordu. Kaptan, koğuşun cezaevi avlusuna bakan penceresine her zamanki gibi tüneyerek kalın bilekli kollarını pencere demir­ lerine geçirmiş, Güzel Fatma'yı düşünüyordu: Demek Fat­ ma, Bobi'den çamaşırların sahibini sormuş. Boğaz vapurla­ rında değil, Pire, Napoli, Marsilya, Ham burg, Rusya'ya uğ­ rayan kocaman şileplcrde kaptanlık ettiğini öğrenmişti? De­

mek biliyordu artık ne adam olduğunu? O daha anasının me­ mesindeyken, kahpcce öldürülen babasının kanını yerde ko­ mamak için buraya düştüğünü bilmcliydi . Hem bilmeli hem de öteki hükümiLi kadınlara, "Benim dostum Kapta n ! " de­ meliyd i . " Kap ta n ama, Boğaz'da çalışan küçük vapurlarda değil , şilcplcrd c . B uraya düş m e de n ö n c e dü nya n m bütün !i­ manlarına yük taşır, yolcu taşı r, l i m a n nıeyhanelcrinde kadeh 81


kırar, iskemle devirirdi. Benim Kaptanım benden başkasm ı sevmedi bana gelinceye kadar. İstesc onu sevmeyecek kadın yoktu. istemedi. Beni beklcdi. Allah benim sevgimi ben da­ ha doğmadan düşürmüştü yüreğine . . . " Boyuna sigara tazeleyerck yıllar yılı ulaşmak istediklerine ulaşmışçasına düşünüyor, tertemiz şubat göğündeki pırıl pı ­ rıl ay, avlunun bir kenarındaki kırmızı kiremitli yapı, daha ötelerde dalgalı bir deniz karmakarışıklığını hatırlatan kalaba­ lık ağaçlar, iki gümüş çizgi gibi parlayan tren rayları , çatılar, duvarlar, şu bu yüreğinden neşeli bir türkü gibi geçiyordu. fatma, Güzel ratma sonunda kendisine meyletmişti ha? De­ mek Sölczli'lere, Süleyman Bey'lere, Boşnak Ali'lerc, Necip Ağa'lara boş veren fatma ona boş vermemiş, belki de vere­ memişti . Veremezdi . Çünkü ötekilerden hiçbiri onun gibi babasının kanını yerde komamaktan düşmemişti. Kimi para çalmak, ki mi kadın için adam öldürmek, kimi toprak yüzün ­ den elini kana bulanıaktan düşmüştü. Yalnız, Bobi , bütün bunları kadına inceden ineeye anlat­ mış mıydı? Anlatmadıysa, Fatma da gereği gibi arkadaşlarına anlatamaz, sevdiği adamla onlara gereği kadar kurum sata ­ mazdı. Ertesi gün öğleye doğru temiz çamaşırlada gelen Bobi'ye ilkin bunu sordu . Kurnaz Bobi : "Ayıp etti n ! K"lrıya seni senden iyi anlattım . Öyle bir anlattım ki, dayanaınadı, bir mektup yazayını öyleyse, dedi . . . " Kaptan heyecanla ellerine sarıldı Bobi'nin: "Yazdu mi?" Bobi ellerini çekti : "Yoook, acele mingan is! Peşin söyle çayı, sonra . " "Çay ını, çay mı? Olsun feda dünyanun bütün çayları . H e ­ e y Kaya Ali . Denıle çay, getir bize . Scbilullah scbil için h e p i ­ nuz d a ! " 82


Bobi'yi yarağına çekti, karşılıklı oturdular. Boğaziçi paketi ortaya atıldı . "Demek böyle? Demek dedi yazayum mektup?" Bobi'nin hiç acclesi yoktu : "Önce sökül bakalım müjdemi ! " "Müjdeee? İstediğun olsun müjde . Al ! " Demetle parayı attı önüne. Bo bi: "Helalinden kendi clinle ver ! " İ ki onluk ayırıp uzattı. "Az," dedi Bobi . İki daha uzattı . "Bu da az ama, neyse bu scfcrlik . . . " Akşam yazıp dört yerinden sigarayla yaktığı mektubu verdi. Kaptan 'ın Hitit heykcli sevinçle, şaşkınlıkla sarsıldı. Mek­ tup burcu burcu kokuyordu, lavanta kokuyordu, kolonya ko­ kuyordu . Bu kokular Kaptan 'ı bir anda sarhoş etmiş, gerile­ re, yılların gerilerindeki kim bilir hangi genelevin tıpkı böyle kokan yatak odasına alıp götürmüştü . Pusulayı tekrar tekrar öptü , kokladı . Çoğu ikindiüzerieri kırmızı kiremirli yapının önüne hava almak için çıkarılan hü­ kümlü kadınlar arasında çokluk görmeye alıştığı Güzel Fat­ ma'nın i nce hayali kafasında yeniden belirdi. Demek bu pu­ sulayı o yollamıştı? Onun bembeyaz, yumuk yu muk eli yaz­ mıştı demek? Bu eli, nasırlı, kocaman avuct, içinde sıkmışça­ sına, titre di. "Oku şunu, oku da cevap yaz ! " "Cevap mı? İsteyur mu?" " İ stiyor ya . . . " Mektubu tekrar tekrar okudu . Şaşırmış, şaşalamıştı . "Demek anlatnın ona kaptanliğumi?" 83


"Anlattı m . " "Boğaz vapurlarıncia kaptan olmaduğumi d a anlattun mi? "Anlattım yahu hepsini anlattım be ! " "Buraya n e için duştuğumi?" "Ööööööf Kaptan, patlatırsın insanı ! Anlattım dedim ya. Yaz sen cevabı. . . " Kaya Ali'ye para verildi, bakkaldan süslü zart1a kağıt ıs­ marlandı . Üst üste çaylar, sigaralar içildikten sonra Kaptan bir kenara çekilip Kaya Ali'nin getirdiği süslü kağıda ıkına sı­ kına, zorla birkaç satır yazdı, Fatma gibi kolonyaladıktan sonra zart1adı, B obi 'ye teslim etti. Bobi kalktı : "V cr kirli çamaşırları n ı . " Kaya A l i toparlayarak verdi . Suratı iki karıştı . Berbat gibi şunu da başından defetseydi bir! Bobi kirli çamaşırlada koğuştan hep o besili , tıkız kedi çe­ vikliğiyle çıkınca, Kaptan merakla pencereye tırmandı, her zamanki gibi kalın bilekli kollarını demiriere geçirerek tüne­ di, çamaşırların verilmesini bckledi . Kırmızı kiremirli yapının kapısı Kaptan'ın oturduğu pencereden rahatça görül üyordu. Az sonra Bobi 'nin çamaşırlarla kapıya geldiğini, kapıyı çaldı­ ğını, açılan kapıda ilkin kadın gardiyanı, sonra da Fatma'yı gördü. Gülerek bir şeyler konuşuyorlardı ama, o kadar u zak­ taki konuşmaları duymak mümkün değildi. Güzel Fatma çamaşırları aldı : "Kimin?" Bo bi: "Sana ne? Kimin olu rsa olsun . Sen yıkamana bak ! " "Parçası o n kuruştan idare etmiyor. Bundan böyle o n ikişer buçuktan versin ler. . . " " Em redersin hanımefendi . . . Başka bir emriniz var mı?" Kuru Nedime sabunlu elleriyle geld i : 84


"Var hemşerim var . . . " "Ne?" Kadın gardiyana baktı: "Şunu bir dakika içeri bıraksana! " Kadın gardiyanın yüzü asıldı : "A . . . amma yapıyorsun ha! . . Hadi ulan, bas git şurada n ! " Bobi'ylc çıkıp kapıyı kocaman anahtarıyla ki litledi . Nedime'ylc ötekiler içeride kalmışlardı. Kapının tahta çatiaklarına gözlerini uydurup dışarıya baktılar. Nedime: "Şu karıya öyle içediyorum ki, ulan inek karı, görünürlerde kimseler yok. Bırak beş dakika . . . Ne çıkar sanki ? " Güzel F atma'yla kapıdan çekildiler. "Kimin çamaşırları o?" fatma: "Bilmem?" "Sölczli'nin m i ? " "Vallaha bilmiyorum . Getirip götürüyor a m a . . . " "Namussu z ! " Ayşe, Hatice ve ötekiler d e yanlarına gelmişlerdi. Çama­ şırlar elden ele merakla dolaşıyor, şurasına burasına bakılarak, sahibi üzerine fikirler yürütülüyor, en ayıp, belki de en kışkır­ tıcı şeyler ileri süren Nedime Abla'nın sözlerine kahkahalarla gülünüyord u.

H5


ll �

Bobi temiz çamaşırlada geldikçe, Kaptan 'ın Hitit heykc­ linde neşeli bir kasırga başlıyord u: "Gel bakalum , hoş geldun , sefa geldun . .. Kaya Ali ! Dem ­ le çayı ! " Kaya Ali'yle ötekiler çayı demliğe, cezveyi ateşe süredursunlar, başlıyariardı fısıltıyla hararetli hararetli konuşmaya: "Seninki diyor ki . . . " "Ne diyor?" "Cezamın dolmasına az kaldı . Çıkınca nasıl derse öyle olsun ! " "Gidecek m i köye? " "Gidecek ama hemen gelecek ... " "Tutarız bu yakınlarda bir ev, verirum kirasuni . . . " "() zaman olur. . . " 86


"Soyle git boyle. isterse alsun yanina anasu ni . . . " "Söylerim. " "Yaptiriruz n ikah, olur resmi ka ri m . . . " "Cezası doluncaya kadar beklcrim diyor! " Kesenin ağzını d a adamakıllı açmıştı . Temiz çamaşırlar geldikçe Bobi'ye bahşiş üstüne bahşiş veriyor, Güzel Fat­ ma'ya çoraplar, elbiselik kumaşlar, kolonya, lavanta, eşarplar yolluyor, hediyeterin yerine gidip gitmediğini düşünmüyor, Güzel Fatma'nın çıkacağı, nikahlarının kıyılacağı günü iple çekiyord u. Gündüzleri elleri arkasında, kendi kendine tenhalarda volta vurarak Fatma'yı düşündükten başka, geceleri adem­ babalar uyuduktan sonra tünediği pencereden gözlerini kır­ mızı kiremitti yapıya dikerek Fatma'yı, hep Fatma'yı düşü­ n üyordu . Fatma'nın cezaevi yakınlarındaki mahallelerden birinde bir ev kiralayarak yapayalnız oturması olmazdı . Varsa annesi­ ni de getirmeliydi. Yoksa, Kaptan'ın Rize köylerinden birin­ deki kırış kırış annesi ne güne duruyordu? Gelir, güzel geli ­ niyle birlikte oturur, onu yabancı gözlerden, yabancı saldırı­ larından korurdu. Allah vardı, günün birinde elbet bir sebep yaratır, ya af, ya da modern cezaevlerinden birine yollanır, sonunda Fatmasına kavuşurdu. En çok, af ya da bir başka yolla çıkışını düşünmek hoşuna gidiyordu . Hiç ummadıkları anda af alımış. Açılmış kapılar, millet sevdiklerine kavuşmuş. O da çıkıyor. Kapıda gözyaşla­ rıyla bekleyen Fatmasının tombul, beyaz elini eline alıyor, "Sus," diyor, "ağlama. Bak, çıktu m . Bu ndan böyle birbirimi­ ziniz. Haydi peşun gideluın anama ! " Atlıyarlar bir taksiye, tutuyorlar İstanbu l ' u n yol u n u . Mi­ n areleri , kurşun kubbcleri, Galata'sı, Karaköy'ü, Adaları'yla İ stanbul! Böyle büyük bir şeh i r görmediği için fatnıa şaşı H7


yor. Az daha sokuluyor yanına. Gözleri şaşkınlıkla, korkuyla alabildiğine açıl mış. " Korkma ! " diyor, "Yanında ben va ­ nın ! " Geceyi İstanbul'da, Sirkeci ya da Tepebaşı 'ndaki bir otel­ de geçirip ertesi gün sabah sabah arlıyorlar kocaman bir va­ pura. Vapur Boğaz'ı geçip Karadeniz'in oynak suları nda çal­ kalanmaya başlayınca Fatma'yı gene bir korkudur alıyor. Bin ­ memiştir şimdiye kadar vapura. Batacaklarını sanıyor, m idesi bulanıyor. Acıyor Fatma'ya. En iyisi vapur değil de taksidir. Yüz lira olsun isterse . Atlarlar. Taksi tozu dumana katarak tu­ tar anasının köyünü. İhtiyar kadın hiç beklemiyordur. Yü­ zündeki kırışıklar daha artmış, gözleri daha yitirmiştir nuru­ nu. İ kisi iki yandan ellerine sarılıyorlar ihtiyarı n . "Ana," di­ yor, "anacuğu m . Bak sana getirdum gelinuni ! " Ağlıyor fokara ihtiyar. B asıyor bağrına geliniyle oğlunu, onları bu mutlu günlere ulaştıran R..ıbbine şükrediyor. Ama köyde çok kal mamalılar. Deniz adamıdır o. Ekmeği­ ni, karısının çorabını, renk renk, biçim biçim giysilerini, İs­ tanbul'un bitmez tükenmcz eğlenti yerlerinde Fatmasıyla ya­ şamasının parasını denizden çıkarmak zorundadır. Cibali, Fe­ ner ya da Balat'taki hemşerilerinin yanında iki odalı bir ev uy­ duruyor, sokuyorlar başlarını. Hemen hemen bütün geceler bu türlü tasarılada sabahı ediyordu. Sabah olup da koğuş kapıları açılınca hayalleri par­ çalanıp dağılıyor, 72. Koğuş'un sert gerçeğine tosluyordu . Yirmi kocaman yılı vardı daha yatılacak. Af nerdeydi? Mo­ dern cezaevi nerde? Kim bilir, belki de buradan hiçbir zaman çıkamayacak, Fatmasına kavuşamayacaktı . Karamsarlığın acısıyla moraran yüzü asılı , ağlayacak hale gel ir, çıkardı koğuştan. Böyle zamanlarda h içbir şey sonıla­ mazdı . Sorulursa ya d uymaz, ya da dinaın it gibi patlardı . Eğer Bobi ge lip de "Scninki diyor ki . . . d i ye başlarsa, o za88


man işin rengi değişir, asık yüzünün morluğu uçup gidive­ rirdi . Bobi de huyunu öğrcndiği için, sabahları eli boş gelmez­ di. Fatma'dan mutlaka bir mektup getirmiştir. Balışişini alır, mektubu verir, çayını, kahvesini, bol bol sigarasını içer, ille Kaya Ali ' ni n ters ters bakışını geride bırakıp basar giderdi. Mektupları kanıksadığı bir gün Güzel Fatma'dan bir he­ diye geldi. Üzerinde " Unutma beni" yazısı bulunan, vernik­ le ceviz çalımı verilmiş, adi tahtadan bir sigara tabakasıydı. Kaptan çıldıracaktı az daha. Elinde tabaka, koğuşları dolaştı, tabakasını önüne gelene gösterdi . Güldü , naralar attı, hiç alı­ şılmadık biçimde önüne gelenle şakalaştı . Öyle ki , çıldırdığı sanıldı. Kaptan'ın çılgınlığı günlerce eczaevin i çalkaladıktan son­ ra, Güzel Fatma'ya kadar ulaştı . Fatma, erkek hükümlüler arasında isminin dotaştığını bilir, kızmazdı ama, kirndi bu Kaptan? Onunla hiçbir ilgisi olmamıştı ki adı çıksın ! Bobi'ye sinirli sinirli sordu: "Kim b u adam? " Bobi, " Kaptan ! " dedi . "Ne Kaptan'ı?" "Hiç. Taka Kaptan'ı. .. " "Taka Kaptan'ı olur mu? " "Manyağın biri . Kendini şileplerle dünyayı dolaşmış sanıyor." "Yakışıklı mı?" "Yok can ı m." "Benim adımı ağzına niye alıyor?" "Senin adını kim ağzına almıyor ki zilli?" " Paralı mı?" " Pa ral ı . . . fatma göz kırptı : "

89


"Beni tanıştırsana şunnan! " "Çirkin be. Heyket gibi . . . " "Olsun , tanıştır . . . " Bobi'nin kafasmda gene şimşek çaktı . Fatma asıldı: "Ha? Tanıştırır mısın ? " "Yolunu buldurursan çalışırı m . . . " "Buldururu m." " Buldur hadi ." "Göster, kolay." " Peşin benim işleri m . Buldur, sonrasmı bana bırak! " Fatma çamaşır parasmdan kazandığı iki buçukluklardan kırış kırış birini koynundan çıkarıp uzattı. "Al bakalım . " "Avans bu , değil mi?" "Öf çocuk, çıldırtırsın insanı ! " Bobi sıcağı sıcağına 72. Koğuş'a koştu, Kaptan'ı buldu : "Seni Fatma'yla görüştürürsem, bana ne verirsin ? " Kaptan eline ayağına kapandı Bobi'nin: "Aman ! " "Amanı zamanı yok. Bütün bir ellilik iyi edersen olur bu iş. Malum ya, gardiyanlara filan da koklatmak lazım . . . " Ellilik de söz müydü? Çıkarıp verdi. B u işin pek öyle gardiyanlada filan olacak zor yanı yoktu . Daktorun vizite gü n ü , Kaptan 'la Fatma'yı revire çıkarmak, revir koridoru nda karşı laştırmak yeterdi. Hiç kimseye tek kuruş vermede n , hiç kimseye duyurma­ dan Güzel Fa tma'yla Kaptan 'ı karşılaştırdı . Revir koridoru­ nun alacakaranlığında Kaptan olanca ağırlığıyla tam bir Hitit heykeliyd i . Önüne bakıyordu . D i l i kur u m uş , her yanı titri­ yord u . Bobi , " H a l h a t ı r sorsana be, ne d i k i l i p d u ruyors u n ? " d e ­ y i n c e , Kaptan b ü s b ü t ü n sıkı l d ı .

90


Fatma işin alayındaydı. Elini uzattı: "Nasılsın Kaptan ? " Bembeyaz, pamuk gibi el, Kaptan'ın elini tutmuştu . Kap­ tan i ri iri terleyerek, "İyiyu m ! " dedi. B ütün konuşma burada bitti. Fatma çekildi gitti . Gitti ama, Kaptan'ın " Heykel"e benzeyen yüzünü, bu yüzün çir­ kinliğini aniatmayla bitiremedi . Kuru N edirne, "Yeter," dedi, "yeter. Anladık, çirkin he rif. Çirk.inse Allah 'ın yarattığı bir yüz. Sen yarın çıkıp gidecek, sevgiline kavuşacaksın . Biz? Biz ya? Değil Kaptan, yetmişlik olsun razıyım kızım. Yeter ki yanı başımda cigara içsin, gece­ leri erkeksi erkeksi koksun yanımda . " Cezası dolan Fatma günün birinde usullacık çıktı gitti .

91


12 �

Fatma'nın çıkıp gidişin i koğuş penceresinden, yüreği çar­ pa çarpa gözetledi . Haftalardan beri Bobi'yle kararlaştırdıkla­ rı gibi, Fatma çıkıp gidecek, çok geçmeden dönecek, cezaevi yakınlarındaki mahallelerden birinde bir oda tutacak, annesi­ ni, olmazsa Kaptan 'ın annesini getirtip birlikte oturacaklardı . Günler geçti . Bobi her koğuşa geldikçe yakasına yapışıyor, soruyordu: " Hani? Niye gelmiyor?" Bobi'nin karşılığı hiç değişmiyordu. "Acele etme, gelecek! " Elinde iri taneli sarı tespih, tenhalarda kendi kendine do­ laşırken, bu bir tü rl ü d ön meyen sevgil iyi düşü n üyord u . Ge­ lecekti, biliyordu geleceği n i , biliyordu ama, gelsineli artık. Geceleri g ö zler i n e uyku gırmıyor, gündüzleri gi rmiyord u .

92


Yemekten, içmekten, kumardan kesilmişti. Yalnız Bobi'yi görünce aşırı heyecanlada fırlıyor, ellerine sarılıyordu . "Gelecek değul mi?" "Gelecek dedik ya ! " Havalandırmalarda cümle kapısına koşuyor, Fatma'nın çı­ kıp gittiği kapının şurasından burasından dışarıya bakıyor, uzun uzun bakıyordu. Günler, haftalar, aylar . . . "Kime bakıyorsun Kaptan? " "Fatma'ya ! " "Nerde? Geldi mi?" "Geldi ya, bak, orada! Beni bekliyor! " Eğilip bakanlara heyecanla soruyord u: "Değul mi? Be n i bekliyor değ�l mi?" Sonra, güya onu orada bekleyen Fatma'yla başlıyordu ko­ nuşmaya: "Fatma, geldun mi?" "Bekleme, bekleye bekleye yorulursun·. Köye git, anamun yan una. Beni İ m ral u 'ya salacak) ar. Cezam dolunca gelece­ ğum ! " ***

Günler günleri kovaladı . Paralar suyunu çekti . 72. Koğuş çabucak eski halini aldı. Yataklar, yorganlar, yastıklar, ayakka­ bılar çıkarılıp çıkarılıp satıldı, ampul satıldı, üst başlar satıldı. M anga), tencere, sahanlar, çaydanlık, kaşıklar sırasıyla satıldı . Kışa doğru camlar da çıkarılıp sauldıktan sonra, koğuşta dişe dokumır bir şey kalmadı . Yalnız Kaptan 'ın yatağı, yorganı, yastığı, sırtındaki elbise, ayakkabıları . . . Kı ş ortasında çerçeveler kırılıp parçalanarak koğuşun orta­ sında yakıldı, ısınıldı . Turuncu alevlerin sıcak ışığında arka93


daşlarının gözlerindeki hain pırıltıyı gören Tavukçu, "Anlı­ yorum," dedi. Beton da işin farkındaydı: "Yapmayın , Allahaşkına yapmayın . Bize bu kadar iyiliği var! " dediyse de Kaya Ali, "Boş ver! " cevabını verdi. "Biz de ona karısı gibi hizmet ettik! " Tavukçu mırıldandı: "Karısı gibi ki karısı gibi . . . " İ zm irli : " Çeksin cezasın ı. Kim ona karasevdaya tutul dedi ? " "Hiç canım . . . " " ">

"

Ertesi sabah, Kaptan gene cezaevi kapısına gidince, Kaya Ali eski ağasının yataklarını omuzlayıp fırladı koğuştan . Pe­ şinde ötekiler, kısım koridorlarında başladılar: "Haniya iyi bir yatak yorgan isteyeeen ! " "Yastık isteyeeen ! " "Battaniye isteyeeen ! ! ! " Akşam koğuşa dönen Kaptan ne yatağının farkına vardı, ne de yorganla ötekilerin. Var mıydı böyle şeyler? Ne sordu, ne aradı. Pencereye her zamanki gibi tünedi, kalın bilekli kol­ larını demirlerin arasından geçirerek, Fatma'nın gittiği yolla­ ra dikti gözlerini . Bir sabah Kaya Ali, Tavukçu 'ya göz kırptı: "Ccketini, var mısın?" Tavukçu, "Varım," dedi. İ zmirli: " Pantolonunu da, kunduralarını da . . . " Beton Ahmet gene araya girdi : " U lan üstüne başına ilişmcyin bari be insafsızlar! " Hepsi her yandan terslediler: 94


"Sen karışma lan ! " "Zibidi, sen de . . . " "Babanın oğlu mu?" "Mektepli işte, mektepliliğini gösterecek ! " Kaya Ali usullacık sokuldu Kaptan'a. Omuzundan tutup sarstı. Kaptan başını çevirdi, dumanlı gözleriyle baktı, neden sonra Kaya Ali'yi tanıyarak gülümsedi . Kaya Ali: "İn aşağı ! " Kaptan umutla indi. "Çıkar şu ceketi ! " Kaptan'ın Hitit yüzü a z daha güld ü. "Çıkar ş un u be , Fatma gelmiş, çok üşüyorum, Kaptan ce­ ketini göndersin , diyor. Çıkar! " Sevinçle sarsıldı . Sonra geç kalmış gibi çıkarırken telaşlı te­ laşlı konuştu: "Fatma mı? Fatma mı dedun? Fatma mı gelmış? Gelmış demek? Demek üşüyormuş? Eh, çıkarayum . Nerde? Fatma nerde?" " Dışarda." "Al ceketumi ! " " Pantolonu d a . . . " " Pantolunu mi?" " Pantolunu da. Versin yıkayım dedi ! " "Al, yıkasun . . . " " Ku nd uraları da vereceksin . . . " "Vereyum al. Beni gönderecekler İmralu'ya, verirler ora­ da baa yenulerini. Sen söyle ona, pekiernesun beni purda, gitsun köye . . . " " Peki peki . . . " Yalınayaklarıyla, don gömlek, çıktı oturdu pencereye . Fat­ ma'nın geçip gideceği yollara dikti gözlerini. fatma'nın ge­ çip gittiği yollarsa karlar altındaydı . 95


13 �

O yıl kış her yıldan çok oldu. B aşta Beton, Fitil, Tavukçu , İzmirli, tam on adembaba soğuktan donarak öldü. Bahara doğru Berbat da ensesini kaşıyarak 72. Koğuş'a döndü. Hiç kimse dikkat bile etmedi. Kaptan zaten nereye baksa Fatma'dan başkasını görmüyordu. Berbat'ınsa hiç kim ­ seden özür dilemeye niyeti yoktu . Bir kenara çekildi, tembel tembel esnedi. Bir dahaki karakışta bir sabah gardiyanlar Berbat'la Kaya Ali'yi donmuş buldular. Kaptan da pencere demirlerine ya­ pışmıştı . Kuvvetli ellerini demirlerden sökmek zor oldu . Yarı yarıya donmuştu ama kalbi hala atıyord u . Scdye getirip revire kaldırdılar. Ölmedi. İ ri gövdcsi hastalığı yenmişti . Ke ndine gelir gel ­ mez, "Fatma ! " dedi . "Söyleyin Fatma'ya beklcmesu n . Beni İm ralu'ya salac:ı.klar, cezam dolunca . . . " 96


Hastabakıcılar, "Söyledik," dediler, "köye gitti, ananın yanına. Seni orada bekleyecek ! " Yataktan fırlarcasın a doğruldu : "Gittu mi?" "Gitti . . . " "Yalan soyliyersinuz. Pirakup gitmez beni Fatma! " Taburcu olur olmaz cezaevinin büyük demir kapısına koştu, deliğc gözünü uydurup baktı . Sonra sevinçle döndü : " Demedum mi? Beni pirakup gitmez demcdum mi? Ora­ da işte. Kar yağmış çarşafuna. Çırp karlari Fatma, çırp çarşa­ fundaki karlari! " Tekrar bahar geldi, arkasından yaz . Kimsesizlerin sahibi güneş tam zamanında yetişti. Kirazdan sonra kavun , karpuz, üzüm . . . Daha sonra havada oynak, beyaz bulutl ar, arkasın­ dan yağmurlar, daha arkadan da lapa lapa kar . . . B u seferki kış bundan öncekilere benzemeyecekti. İ htiyarlar, "AIIahualem , kış bu yıl zorlu gelecek! " dedi­ ler. Gerçekten de zorlu geldi . Kar aralıkta başladı, şehirlere kurtlar indi. Yollar, beller tıkandı . Korkunç fırtınalar yolları­ nı yitirenleri donduru donduruverdi. Kaptan'ın ağır Hitit heykcli bile bu kışa dayanamad ı . Sabahleyin 72. Koğuş'un kapısını açan gardiyanlar işi aniayarak koştular: Kalın parmak­ larıyla Kaptan pencere demirlerini öyle kavramıştı ki, ct, kc­ mik, demir birbirine perçin olmuştu sanki . Kalbini dinledilcr, atmıyordu artık. Nabız atmıyord u . Koca beden kaskatı kesil­ mişti . Pencereden çekip almak istediler, olmadı . Bir ton, iki ton , beş ton ağırlığındaydı sanki . Tekrar zorladılar. Gardiyanlardan biri, " Kcskiyle çekiç lazım ! " dedi . Dışarıda kuvvetli güneş beıiıbcyaz karları gıcır gıcır parlatıyord u . 97


Bir ara ufacık bir serçe kuşu bir an Kaptan 'ın penceresine kondu, içeriye doğru bir şeyler bıcırdadı bıcırdadı . .. Sonra şaşkın, ürkek, aşağıya baktı. Aşağıda, ta aşağıda, dipte, karlar üzerinde gördüğü bir taneye doğru kendini bıraktı .

İstanbul

98

1 953


Türk edebiyatının en önemli kalemlerinden biri ol a n O r h ;ı ı ı Kemal ' i n b aşyap ı t l a r ı n d a n b i r i olan 7 2 .

Koğuş,

insaıı

haysiyetinin düşebi leceği e n d i ps i z kuyunun hi ka.y c s i d i r

.

Tüm yapıtlarında her şeye rağmen insana olan inancın ı v s evg i s i n i korumuş o l an Orhan Kem a l , bu d e r i n çukura yuvarlanmış olan i n s anların, en yakı n ı n ı b i l e üç kuruşa vurabilecek kadar alçalmış olanların dünyasını bir koğuşun karan l ı ğ ı n d a anlatırken b i l e d i reni ş i n s e s i n i duyuruyor okurlarına. Alçalışın bile yok ederneyeceği insanlık onurunu dile getiriyor.

Orhan Kemal'in kitaplan bir okunın hayatta rastlayabtleceği o çok nadir hazineler ru a s ı min yer alır. �ok az yazar okurunun dunya ·mrla

om

ııı

kadar iz bırakır. okurunu onun kao aı hı ınılr.nrlır u Orhan Kemal umudu ve ay ı nl ıgı y ı mi ıı kazanmarnız için yol gol·t m ı ı hız� Edebiyatımızın en değer lı uslalaı mdaıı !mı olan Orhan Kemal'in kitaplarıru yayımlamaktan onur duyuyoruz.

§

EVERE§T

Orhan kemal 72 koğuş everest yayınları  
Orhan kemal 72 koğuş everest yayınları  
Advertisement