Page 1

so

"' O:

o

DEVLETLERARASI

1 .

••

••

SOMURGE

• o lll

••

KURDISTAN

� C: • " "'

;:

z -·

"'

1 ,.

..

lll ..

"'

� '

t_.. .

�22.42

BEŞd

KiTAP-YAYlN

______ı__

J

--�-


İSMAİL BEŞİKÇİ

DEVLETLERARASI SÖMÜRGE KÜRDiSTAN


YURT KİT AP YAYIN:50

İSMAİL BEŞİKÇİ BÜTÜN ESERLER: 6 '

'

Yurt Kitap Yayın'da Birinci Basım: Aralık1991

(Devletlerarası Sömürge Kürdistan'ın ilk baskısı Alan Yayıncılık tara­ fından Şubat 1990 tarihinde yapılmıştır.)

Dizgi

:Yurt Kitap-Yayın

Baskı

: Aydınlar Matbaacılık

Montaj : Mehmet Aydın

YURT KİTAP-YAYlN

GMK Bulvan Onur İşhanı Kat: 7 No: 176 Tel: 117 35 49 KIZILAY ANKARA


İSMAİL BEŞİKÇİ

DEVLETLERARASI ••

••

SOMURGE ••

KURDISTAN

KiTAP-YAYlN


iÇiNDEKiLER

1.

KÜRT KiMLiGI VE KÜRDISTAN KiMLiGI ÜZERINE DÜŞÜNCELER Giriş

.............................................................................. .......................

19. Yüzyılda Sömürgelerin Kuruluşu .

.

.

....... .... ....

.. .. .. .

.

.

.

. ............. ..... ...

11 13

Kürdistan'ın ve Kürt Ulusunun Siyasal Statüsü: Sömürge Bile Olmayan Bir Ülke, Sömürge Bile Olmayan Bir Ulus; Kimliksiz Bir Ülke, Kimliksiz Bir Ulus . . . . . . .

14

Böl Yönet Politikasının Sömürgecilere Sağladığı Kolaylıklar

16

.......

Ortak Söm ürge Kürdistan

... .... ....... . . ................ ....

.

........ ............

..

. . . . ... ...........

..............

, ...... . ............ . . . . . . . . . ................ 20

Kürt Sorun u , Azı nl ık Sorunu Değildir

.

. . . . ........... ........ . . . .......

Klasik Sömürgelerin Tasfiyesi Ve Kürdistan

.. . . . . ..

.. . .. ...

.

............ .........................

24 27

Kürdistan Üzerinde Emperyalist Bölüşüm Mücadelesi 1915-1925 ... . . . .. .... . . . . ...... ..... ... . . . . ..... ... ................ .. ..... ......................... 30 Kürt Soru nunun Odak Noktası: Kürdistan'ın bölünmesi, Parçalanması ve Paylaşılması, Kürt Ulusuna Böl Yönet ve Yoket Politikasının Uygulanması . . . . .. .............

Devletlerarası Sömürge Kürdistan Kemalizmin Sloganları

. . . ..

.... ... .. ...

insan Hakları ve Kürtler.

...... ....... ..... ......... . . . . . . . . . .

. .. . .

. . . .. . . .

.. ..........

.

.

.........

.

.

.

. ................

.

......... .......... ....... ....... ...... ...........

. .

.

.

...... .. ........................... ... ...........

"Eşitlik" likesini Yorumlamada Çifte Standart Birlik- Beraberlik Sloganı

.................

.

Birleşmiş Milletler ve Kürtler .

.

..... .....

.

43

.

44

............... ........... .........

........ ..............

"Kürt Aydınları"nda Kürt Kimliği Sorunu

. . ..

.

.

. .

.... ............. .. .....

. . . . . ..................... ....

.. .

41 42

. .

..... ... . . ....

.

37

.

.

45 51

. 52

.. .............. ..... . ... ...... .................. ..... .

Kürdistan Artık, Eski Kürdistan Değildir .

. .

. .......... . . .............................

Kürt Soru n u ve GAP "ilk Kurşun" Teorisi

.

.

.

... ..............· .................................. ..... ...............

. .

.

.... . ........................... ..................

Kürdistan'da Devlet Terörü

.. . .. .. ... ... . .

.

.

...

64 67

. ... . 69

....................................... ............ ...

Gerilla Şiddetinin Maddi ve Ruhsal Temelleri

....

56

. . ..

............... . ...

.....

.. ..

.. .. 71 .

...


Resmi Ideolojinin Olumsuz Etkileri Res m i Ideolojinin Iflası

.

. 72

................... ...... ........................ . .

......................... . . .. . . . . . . . . ..................................

Gerilla Şiddetinin izlenebilir Sonuçları

.

... ............................................

Sömürgeci Uygulamalar ve Türk Aydınları Bilimsel Incelemelerin Gerekliliği

........

.

.........................................

..............................................

75 77 84 87

ll. "KÜRT EGEMEN SlNlFLARI" ÜZERiNE DÜŞÜNCELER Bir Slogan

............ ..............................................................................

. Devlet Dayatması Karşısında Kürtler

.

. . . . . ........... ..................

19. Yüzyılda Kürdistan'da Sınıf Yapıs ının Dönüşmesi Resmi ideolojinin Hizmetinde Şeyhler 1971 Doğu Duruşmaları

.

.

..... .......

......................

. . . ..........................................

.................. ............................................... . .

Askeri Darbelerin iki Önemli Faaliyet Alanı .

. ................

.

...................

91 96

1 01 1 05 111 1 18

Kürt Soru nu'na Karşı islamcı ideolojinin Kullanılm as ı . . . . ... . . . . . . . . . . . . . . . 1 27 Kürt Soru n u Açıs ı ndan Türk-islam Sentezinin Anlam ı

.....................

134

Ulusalcı Düşüncenin S ı n ıf Tabanın ı n Çürütülmesi ve Bunun Sonuçları ..

1 39

Egemen S ı n ıf Değil, Ajan Sınıf

141

................................ ...........................

.............................

......................................... . . . . . ...........

Gü ney Kürdistan'daki ve Doğu Kürdistan'daki Durum Türk Solu ve Kürt Sorunu "Azın l ık lrkçılığı" Kavra m ı

.

.

.....................

............................... . . . . ........

... ......................................

.

Kürdistan'da Üretim ilişkileri Tartışmalarının Anlamı

.

. 151

................. .

........................

........................

iç Dinamikler - Dış Etkenler . .

149

... . . ....................................

1 57 164

; ...... ... . . . . .... 165

a) ispanya ve Portekiz Sömürgeciliğinin Amerika'd aki Yerli Uygarlıkları Yok Etmesi

165

b) Avrupa E m peryalizmi- Afrika ilişkileri

1 67

................................................................

c) Kürdistan Örneği

..........................................

..................................... . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .............

171

20. Yüzyılın lik Çeyreğinde Kürdistan Üzerinde Emperyalist Bölüşüm Mücadelesi . . . 1 74 ...................... ....... ................................... .... .

Böl Yönet Politikasının Anlam ı

...............................

B ürokratların - Mem urların Durumu Milletvekillerinin Duru m u Kürt Küçük Burjuvazisi

.

.

..... ...................

...... . . . . . . . ..... . . . . . . . .........................

........ ............... .........

.

.......... .......................

. . .

.

........................... .. .. ................. .................

Sömürge Ülkelerde Aydınlar Sömürge Aydı nları Sömürgeci Devletin Aydınları (Bir Örnek Olay) . ....

.................. .........

175 180 1 84 190 1 94


Ses Sanatçıları

........

. , . . . . . . .. . ............ . . . . .. . . . . . . . .......... . . . . . . ; .... . . . ........... 200 ..

Kürdistan'da Kapitalizmin Gelişmesi ve Kürt Ulusal Hareketleri . ..

"Doğu"nun Kalkınması Üzerine Görüşler

.

..

Kürt Topl umunun Zaafları n ı n Maddi Temelleri

.

..... ......

.

...

203

.. .

. . 206

. .

211

......... .... . ...... .

....

a) Ehmede Xani, P. Auryanof ve Cigerxwin'in Yazdıkları

.. ........

. .

.. . . . . . .......

................

211

b) Hayvancılığa. Dayalı Iş-Güç Biçimi ve Aşiret Yap ı s ı n n ı Özellikleri. ... ... .............. . . . . . . . .......... ..................... ... . . ....... .............. 21 9 c) Istila ve Göç Yolları Üzerindeki Kürdistan . .. . . . .. . .

d) Kürdistan' ı n Zengin Doğal Kaynakları e) Siyasal Bir Yapı Olarak Kürt Aşiretleri

.

... . . .

.

......... .........

. .

.... ............... ..

...... . . ...........

.

.........

Ortadoğ u'da B i r Kürt Devleti Neden Ortaya Çıkamadı ? Böl Yönet Politikası Neden Kürtler için Uygulandı?

. ..

..... ..

.......

, . . . . ... .... 225 .

. . . . . . . . . . . . . .... . . . . . . .

"Kürtler Özgürlüklerine Pek Düşkündür" Sözünden Ne Anlamak Gerekir?

.............................. ..... ......... ...............................................

Kürt Toplumunun Zaaf ı n ı n Bir Göstergesi: Korucular

..................

Sonuç: Bölün m üşlüğün ve Paylaşılmışlığın Üstesinden Nasıl Gelinebilir? . . . .. ..... . . .....................

220 224

.

...

....... ...................... ......... . . . . . ...........

228 231 236 244


GERÇEGE ADANAN ÖMÜR İSMAİL BEŞİKÇİ

Beşikçi bir bilim adamı. Beşikçi gerçeğe adanan bir ömür. Be­ şikçi düşündüğü için, yazdığı için, düşündüklerini ifade ettiği için, salt bu nedenle yaşaminın 12 yılını cezaevinde geçiren bir sosyo­ log. O bir kahraman değil, namuslu bir bilim adamı. Gerçeği olgu­ larda arıyor. Ve resmi ideolojiye karşı amansız bir mücadele veri­ yor. Ceza tehditlerine, cezaevlerine, sürgünlere, işkencelere rağ­ men... Cezalar, iddianameler onu daha da özgür kılıyor. Kendini sa­ vunurken gerçeği ifade ediyor, gerçeği ifade ettikçe daha da özgür­ leşiyor. Düzenin hiçbir bağı onu engelleyemiyor artık. O Türk resmi ideolojisinin aksine "Kürtler vardır" diyor, "bölün­ müşler, parçalanmışlardır'' diyor, "sömürge bile o lmayan bir ulus statüsüne itilmişlerdir" diyor. "Kürtler de diğer uluslar gibi temel hak ve özgürlüklere sahip olmalı , kendi yazgılarını belirlemeli" diyor. Ve bunları söylediği için hemen cezaevine gönderiliyor...

ZIHINDEKi KARAKOLLARlN YIKILMA SÜRECi 1968'de kürsü arkadaşı doçentin ihbarı ile ders verme hakkı eliriden alındı. "Doğu Anadolu'nun Düzeni Sosyo-Ekonomik ve Etnik Temeller" kitabını yazdığı için üniversiteden atıldı. Profesör­ ler ihbariarına devam ediyorlardı. 12 Mart Diyarbakı r Sı kıyönetim Mahkemesi'nde Kürtçülük/bölücülük yaptığı iddiasıyla (TCK 142/ 1,3) yargılanıp 13 yıl 7 gün hapis cezasına çarptırıldı . Gerekçe; üni­ versitede vermiş olduğu dersler, yazmış olduğu kitaplar. Beşikçi için Diyarbakır yargılamaları bir okul işlevi gördü. Kürt sorununu de­ rinlemesine kavramas ına, bilincinin durulması na olanak sağladı. 1974 genel affıyla cezaevinden çıktı. Ancak Siyasal Bilgiler Fa­ kültesi Beşikçi'yi ''tehlikeli" görerek eski görevine kabul etmedi. Beşikçi duru bir bilinçle, büyük bir enerjiyle araştırmaya, yaz8


maya başladı. Önce bilimle, bilim yöntemiyle hesaplaşmak gerekti­ ğine inanıyordu. Her şeyi bir kenara bırakt ı ve bilim yöntemi konu­ sunu inceledi. Bilim Yöntemi adlı eseri yayınlandı. Sonra Bilim Yöntemi Türkiye'deki Uygulama dizisine başladı. Resmi ideoloji­ yi, bilimi, üniversitenin bilime yaklaşımını örneklerle, belgelerle irde­ liyordu. Kürtlerin Mecburi iskanı 1977'de, Türk Tarih Tezi, Gü­ neş-Dil Teorisi ve Kürt Sorunu 1978'de yayınlandı. Kitaplar kısa bir sürede toplatıldı.

. Türk Tarih Tezi, Güneş-Dil Teorisi ve Kürt Sorunu kitabın­ da bölücülük yaptığı, Atatürk'ün aziz hatırasını korumaya yönelik yasaya muhalefet ettiği gerekçesiyle (TCK 142/3 ve 5816 say. Kan. rııuhalefet) 2 yıl 12 ay hapis cezasına çarptı rıldı. Karar kesin­ leşti ve Beşikçi 6.9.1979'da cezaevine konuldu. Bu arada Kürtlerin Mecburi iskanı kitabından dolayı süren yargılama da so nuçlandı ve Beşikçi yine bölücülük yaptığı gerekçesiyle (TCK 142/3) 1,5 yıl hapis cezasına çarptırıldı. TC mahkemeleri tavrını o kadar ifrada vardıtdı ki, bu kez de Beşikçi'nin yargılamalar sırasında yaptığı savunmalarda suç unsuru buldular. Ve onu bölücülük yaptığı, devlete, mahkemelere hakaret ettiği, saygılı davranmadığı gerekçesiyle 3 yıl 4 ay hapis cezasına mahkum ettiler. Mahkemeler adeta Beşikçi'ye "yazdıklarım, düşün­ düklerini dahi savunma! yoksa kötü olur" diyordu. Beşikçi savunmalarından cezalandırıldığı gibi yazdığı mektup­ lardan da yargılanıp cezaevine komiluyordu. Beşikçi kitaplarından dolayı cezaevine konulduğunda isviçre Yazarlar Birliği kendisine bir dayanışma mektubu göndermişti. Be­ şikçi bu mektuba Toptaşı Cezaevi'nden bir yanıt yazarak Kürt soru­ nuna dikkat çekiyordu. 12 Eylül sonrasında bu mektubun bir örneği Adapazarı Cezaevi'nde bulundu ve Beşikçi hakkında "Türk devleti­ nin hariçte nüfuz ve itibarını kıracak şekilde yayın yapmaktan" dava açıldı, Gölcük Sıkıyönetim Komutanlığı Askeri Mahkemesi'nce. 19.6.1981'de.Ankara'da gözaltına alındı. TCK 140. maddeden 10 yıl hapis 5 yıl sürgün cezasına çarptırıldı. Beşikçi izmit, Çanakkale ve Gaziantep cezaevlerinde yatarak 25. 5. 1987'de tahliye oldu. Çalışmalarına devam etti Beşikçi. Şubat 1990'da "Devletlera­ rası Sömürge Kürdistan" çalışması yayınlandı. Kitap toplatıldı. Beşikçi 12 Mart 1990'da istanbul DGM'nce yine tutuklandı. Bu ara­ da "Bilim, Resmi ideoloji, Devlet, Demokrasi ve Kürt Sorunu", "Bir Aydın Bir Örgüt ve Kürt Sorunu" yayınlandı. Bu kitaplar da 9


toplatıldı. Beşikçi hakkında DGM savcıları TCK 142/3'den milli duy­ guları zayıffatıcı propaganda yaptığı gerekçesiyle birkaç kez daha dava açtılar. Yargılamalar sürerken 25 Temmuz 1990'da tahliye ol­ du. Ekim 1990'da Almanya'da düzenlenen "Kürtlerle Dayanışma Gecesine" gönderdiği mesaj dolayısıyla 20 Mart 1991 'de tekrar tu­ tuklandı ve 14 Nisan 1991'de serbest bırakıldı. Terörle Mücadele Yasası'nın çıkması ile bir yandan Beşikçi hakkındaki davalar düşerken diğer yandan da yine Terörle Müca­ dele Yasası'nın ağırlaştırılmış hükümleri ile hakkında davalar açıl­ maya başlandı. "Cumhuriyet Halk Fırkası Programı ve Kürt So­ runu" ile "Ortadoğu'da De•tlet Terörü" kitapları yayınlandı ve toplatıldı. Beşikçi yayınevimizce yayınlanan "Ortadoğu'da Devlet Terörü" kitabından dolayı Ankara DGM'nce 1 Ağustos 1991'de tu­ tuklandı. Bu kez savcılar Beşikçi'yi "devletin milletiyle bölünmez bü­ tünlüğü aleyhine propaganda yapmak" (Terör Y. 8/1) la suçluyorlar­ dı. Beşikçi 31.10.1991'de tahliye oldu. Yargılama sürüyor. ismail Beşikçi Yurt Kitap-Yayın tarafından yayınlanan "Kürtle­ rin Mecburi iskanı" kitabından dolayı 25.11.1991'de yeniden tu­ tuklandı. Saçları kesilip, hücreye konuldu. Hücre soğuktu, karanlık­ tr, bir ayna bile yoktu. Sular akmıyordu hücrede. Kitap, gazete yoktu. "Ortadoğu'da Devlet Terörü" isimli kitabımıtla ilgili duruş­ maya getirildiğinde traş dahi olamamıştı. Avukatlarımızın yaptığı itirazı kabul eden Ankara DGM, daha önceki uygulamaların aksine 25.11.1991 tarihinde Beşikçi'yi tahliye etti. "Devletlerarası Sömürge Kürdistan"ı baskıya verdiğimiz günlerde BeŞikçi henüz tekrar tutuklanmamıştı. "Devletlerarası Sömürge Kürdistan" hakkında görülmekte olan dava, 4.6.1991 günü yapılan duruşmada, 3713 sayılı Terörle Mücadele Yasasının 23. maddesi uyarınca 142/3'ün yürürlükten kalkmasıyla düştü. (istanbul 2 No'lu Devlet Güvenlik Mahkemesi, Esas No: 1990/143, Karar No: 1991/253) Beşikçi'ye saygı, okura dostlukla...

YURT KiTAP-VAYlN

10


BİRİNCİ BÖLÜM

KÜRT KİMLİGİ VE KÜRDİSTAN KİMLİGİ ÜZERİNE DÜŞÜNCELER Giriş 1971'de Doğu'da kitlesel tutuklamalar ve yargılamalar

yapıldı. Devrimci Doğu Kültür Ocaklan ve Türkiye Kürdis­

tan Demokrat Partisi geniş kitleleri temsil eden en önemli örgütlerdi. Sıkıyönetim tutukevinde Kürt toplumunun çeşitli

kesimlerinden gelen pek çok insan vardı. Öğrenciler, köylü­ ler, küçük esnaf, işçiler, serbest meslek sahipleri, küçük memurlar, toprak sahibi ağalar, şeyhler, aşiret reisleri... Di­ yarbakır ve Sürt İlleri Sıkıyönetim Komutanlığı'nda görevli

askeri savcılar Kürtler ve Kürtçe hakkında resmi ideoloji ta­

rafından formülleştirilmiş, bilinen basmakalıp iddialan ıs­

rarla ileri sürüyorlardı. Kürtçe konuşan ve tek kelime Türk­

çe

bilmeyen kişilerin

bile Türk

olduğunu söylüyorlardı.

Savcılarla veya mahkemeyle sanıklar arasında bir tercüman olmasına rağmen Kürtçe diye bir dilin olmadığı, bu isimle bi­

linen dilin Türkçenin bir şivesi olduğu iddia ediliyordu. Pro­

fesörler, üniver�:>iteler, savcılar tarafından ifade edilen bu gö­ rüşleri coşkuyla savunuyorlardı. Bilimsel düşünce budur,

en son. bilimsel incelemeler bu olgulan ortaya koymuştur, diyorlardı. Bu iddialarla füli durum arasındaki uzlaşmaz çe­

lişkiler 1971 Doğu Duruşmalan'nın en temel boyutlarından

biriydi. İşte bu bakımlardan, 1971 Doğu Duruşmalan, Kürtll


lerin tarihinde çok önemli bir dönemin açılmasına neden ol­ muştur. Duruşmalar sürecinde Kürt insanı. kendi kimliği üzerinde, Kürt halkı, Kürt toplumu, Kürt tarihi, Kürt dili, Kürt kültürü, Kürt edebiyatı, Kürdistan gibi kategoriler üze­ rinde düşünmeye başlamıştır. Anlama, kavrama ve anlatrna süreci,

gözaltı-mahkeme-cezaevi

yaşantısından

sonra

da

hızla ve yoğu�aşarak devarn etmiştir. ı970'li yılların ortalarında, bu süreç en önemli ürünle­ rinden birini ve:oniştir. Kürtlerin, Kürdistan ve Kürt halkıyla ilgili olarak sömürge tezini geliştirmeleri bu süreçle ilgilidir. "Kürdistan bir sömürgedir", "Kürtler sömürge bir ulustur" biçiminde ifade edilen tezler, ı974-ı975 yıllanndan itibaren, hemen hemen bütün Kürt örgütleri ve Türk kökenli bazı ör­ gütler tarafından benirnsenmeye başlanmıştır. Bütün Kürt örgütleri ve Türk kökenli bazı örgütler bu tezlerin geliştiril­ mesine katkıd� bulunrnuşlardır. Bu düşünceler, Kürt toplu­ munun çok geniş kesimlerinde, özellikle genç kesimlerde yankı bulmuş, Kürt kimliği bilinçli ve kararlı bir şekilde sa­ vunulmaya başlanmıştır. ı980'li yıllarda, Kürt toplumu hakkındaki bilgilenrnenin çok daha derinlikli ve yaygın bir şekilde geliştiği bilinmekte­ dir. Bu süreç Kürtlerin

düşünce yapılannı,

tavır ve davra­

nışlanrıı da etkilemektedir. Ömeğin ı97 ı duruşmalarında, Kürtler, rnahkemelerde, Kürtçe'nin Türkçe'den ayn bir dil olduğunu anlatmaya çalışıyorlardı. ı980'li yıllardaysa doğ­ rudan doğruya Kürtçe konuşuyorlar, bu tavır ve davranışla­ nnı mahkemelerde kararlı ve ısrarlı bir şekilde sürdürüyor­ lar. Bu

çalışma,

Kürt

toplumunun Türkiye'deki,

Ortado­

ğu'daki ve Dünya'daki konumuna daha yakından bakmayı amaçlamaktadır. Böyle bir bakış, Kürdistan'ın sömürge bile olmayan bir ülke, Kürtlerin sömürge bile olmayan bir halk olduğunu ortaya koymaktadır. Burada amaç, Kürdistan'ın veya Kürt ulusunun nasıl sömürgeleştirildiğini veya sömür­ ge bile olmayan, sömürge bile olamayan ·bir konuma düşü­ rüldüğünü açıklamak değildir. Bunlar kuşkusuz, aynca, in­ celenmesi,

irdelenmesi

gereken

kom.ilardır.

Bu

çalışma

sadece, bu konulann bazı boyutlanna dikkat çekmeye ve so­ rular sormaya çalışmaktadır.

12


19. Yüzyılda Sömürgelerln Kuruluşu Sömürgecilik tarihi, sömürgeleri iki ana grupta incele­ mektedir. Tam sömürgeler, yan sömürgeler. Tam sömürge­ ler henüz devlet kurma aşamasına gelmemiş toplumlardır. Yayılma sürecine giren ve emperyalist nitelik kazanan kapi­ talist bir devlet, nüfuzu altına aldığı geleneksel bir toplumun ekonomisini kendi ekonomisine bağlıyor, bağımlı kılıyordu. Sömürüyü siyasal bakımdan kolaylaştırabilmek için de sö­ mürgeleştirdiği ülke topraklannda siyasal bi'r örgüt kuruyor­ du. Bu örgüt kuşkusuz, tam anlamıyla, emperyalist devletin yani sömürgeci devletin ürünüydü. Siyasal, idari, askeri, kültürel ve ekonomik bakımdan onun denetimi altındaydı. Bu örgüt kanalıyla sömürgeye, sömürgeci devletin organlan taşınıyordu. Bu organların başında Genel Vali, Komiser, Na­ ip, Askeri Vali gibi adlarla adlandırılan yöneticiler bulunu­ yordu. Fakat bu örgüt, egemenliğini, sınırlan önceden belir­ lenmiş

bir

ülkede

gerçekleştiriyordu.

Bu

bakımdan

bu

örgütü "sömürge devlet" kavramıyla ifade etmek mümkün­ dür. ingiltere'nin, Hindistan, Seylan, Malezya, Birmanya gibi Asya ülkeleriyle; Kenya, Uganda, Somali, Bostvana, Sudan, Tanzanya gibi Afrika ülkeleriyle; Amerika'da Honduras, Ok­ yanusya'da Yeni Zelanda gibi ülkelerle ilişkileri bu durum­ daydı. Fransa'nın, Fas, Cezayir, Tunus, Senegal, Gana, Mo­ ritanya,

Yukarı

Volta,

Dahomey;

Belçika'nın

Zaire;

Portekiz'in Angola, Mozambik, Gine Bissao; Hollanda'nın İn­ donezya gibi ülkelerle ilişkileri yine böyleydi. Bu tür sömür­ gelerde, emperyalist ve sömürgeci devletin, ekonomik, siya­ sal,

toplumsal,

kültürel

ve

hatta

dinsel

kurumlan

sömürgelerde de kurulmuş olduğundan, yerli kökenli kadro­ lara da ihtiyaç vardı. Fakat bu kadrolar, Batılı gibi eğitilmiş insanlardan oluşturuluyordu. Bunlar sömürgelerde, metro­ pol ülkenin çıkarlarını savunmak ve korumak için yetiştirili­ yorlardı. Bu bakımdan sömürgeci devletin "sömürge devlet" içindeki uzantısı durumundaydılar. Yan sömürgeler ise aslında, bir devlete sahip olan top­ lumlardı. Bu devletler geleneksel toplum düzeni üzerine ku­ rulmuşlardı ve çok uzun tarihsel geçmişleri vardı. Çin, İran, Osmanlı İmparatorluğu yan sömürge durumundaydılar. 19. 13


yüzyılda, emperyalist devletlerin artan nüfuz· ve baskıları karşısında, bu tür ülkeler de yönetim kadrolanm eğitmek, ekonomik, toplumsal, siyasal, kültürel ve askeri kurumları­ m yeniden düzenlemek gereksinimini duyuyorlardı.

Kürdistan'ın ve Kürt Ulusunun Siyasal Statüsü: Sömürge Bile Olmayan Bir Ülke, Sömürge Bile Olamayan Bir Ulus Kimliksiz Bir Ülke, Kimliksiz Bir Ulus Kürdistan'ın durumu tam sömürge ve yan sömürge sta­ tülerinden hiçbirine uymamaktadır. Kürdistan sömürge bile değildir. Kürt halkı sömürge bile olamamıştır. Kürdistan'ın ve Kürt ulusunun siyasal statüsü sömürgeden bile çokaşa­ ğıda durmaktadır. Kürdistan'ın hiçbir siyasal statüsü, siya­ sal kişiliği yoktur. Kürtler, köleleştirilmek, kişiliksizleştiril­ mek,

adıyla

sanıyla,

diliyle,

kültürüyle

tarihten

ve

yeryüzünden silinmek istenen bir halktır. Amaç Kürt kimli­ ğini tamamen yok etmektir. Kürt halkı, 20. yüzyılın ilk çey­ reğinden beri emperyalist güçlerin ve Ortadoğu'daki işbirlik­ çilerinin kendilerine dayattığı bu statüyü, daha doğrusu statüsüzlüğü kabul etmemekte, özgürlüğü için silahlı müca­ dele de dahil her yolu denemekte, yürütmektedir. Burada

"emperyalist

güçler

ve

işbirlikçileri"

ifadeleri

üzerinde durmak gerekir. Kürdistan'ı ve Kürt halkını yok ederek yönetme konusunda emperyalist devletlerle işbirliği yapan devletler aynı zamanda işgalcidirler. Çeşitli devletler emperyalist devletlerle bazı konularda işbirliği yapabilirler. Onunla askeri ittifaklar oluşturabilirler. İkinci Dünya Sava­ şı'ndan sonra pek çok devlet .ABD ile bu çerçeve içinde işbir­ liği yapmışlardır. Örneğin Mısır da ABD ile işbirliği yapmak­ tadır.

Fakat, Türkiye,

Irak,

İran,

Suriye gibi devletlerin

işbirlikçiliği ayın zamanda işgalcilik olarak belirmektedir. Bu devletler Kürdistan'ı işgal ve ilhak etmişlerdir. Sömürgeleştirilmiş bölgelerin hammadde deposu olarak kullamlması, petrol, bakır, kömür, fosfat gibi doğal zeginlik­ lerinin, toprak, orman ve su kaynaklanmn sömürülmesi, mamul maddeler için pazar olarak kullanılması, kuşkusuz Kürdistan için de söz konusudur. Fakat Kürdistan'da klasik 14


sömürgelerde hiç görülmeyen unsurlar da vardır ve bunlar

çok belirleyici bir rol oynamaktadır. Kürdistari'ı sömürgeden bile aşağı statüde tutan, klasik sömürgelerde görülmeyen, fakat Kürdistan'da görülen bu özelliklerdir. Yukarıda belir­

tildi, tekrar vurgulanmasında yarar var. Örneğin İngilte're­

Uganda ilişkilerine bakalım. Uganda isminde bir ülke var.

Sömürge bir devlet. Bu ülkenin sınırlan belli. Orada yaşa­

yan bir halk var. Bu halk İngiliz değil. Uganda, İngiltere sa­

yılmıyor. Halkı İngilizleşt' irmek için çaba gösterilmiyor. Bun­ lan İngilizler de biliyor, yerliler de. ı 960'lı yilların sonunda Uganda anayasal görüşmeler sonunda bağımsızlığını kazan­

dığı zaman mevcut sınırları değişmemiştir. Uganda bağım­

sızlığını o sınırlarıyla almıştır. İngiltere'nin Hindistan, Yeni

Zelanda. Kenya, Somali, Bostvana gibi ülkelerle ilişkileri hep

böyledir. Fransa'nın Tunus, Cezayir, Fas ile ilişkilerinde de bu ana boyutu görmek mümkündür. Fas, Cezayir, Tunus

adında sömürge devletler var.

Oralarda

yaşayan halklar

Fransız değil. Bu halklan Fransızlaştırmak iÇin de çaba har­

canmıyor. Bunları Fransızlar da biliyor, yerliler de. Porte­

kiz'in Angola, Mozambik, Gine Bissau ile iliş kilerinde de du­ rum böyle.

Kürdistan'da ise durum hiç böyle değil. Kürtler hiçbir

yerde Kürt sayılmıyorlar. Tür kiye'de Türk,

İran'da Fars,

Irak'ta Arap, Suriye'de Arap sayılıyorlar. Doğal olarak ikinci sınıf "Türk". ikinci sınıf "Arap". ikinci sınıf "Fars." Dolayısıy­

la yoğun bir Türkleştirme, Araplaştırma, Farslaştırma politi­

kası izleniyor. Kürt ve Kürdistan kişiliği ısrarla inkar edili­

yor. İran ve Irak'ta silahlı mücadeleler yoluyla elde edilmiş

kazanımlan değerlendirmek ayrı bir konu.

Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra yani Osmanlı İmpara­

tariuğu'nun dağılmasından sonra, Irak, Suriye, Ürdün, Filis­

tin, Lübnan gibi sömürge (manda) devletler kurulmuştur.

Fakat bir Kürdistan devleti kurulmamıştır. Örneğin İngilte­ re'nin sömürgesi Kürdistan, sömürge bir Kürdistan kurul­

mamıştır. Kürt ulusu, Kürt ve Kürdistan adları dillerden ve tarihlerden silinmek üzere bölünmüş, parçalanmış ve payla­

şılmıştır. Her bir parçası da İngiltere'ye bağlı Irak, Fransa'ya

bağlı Suriye gibi manda (sömürge) deyletlerin ve Türkiye'nin

egemenliğine terk edilmiştir. Doğu Kürdistan ise, ı 7.

yücyı-

15


lın ortalarından itibaren İran'ın egemenliği altındaydı. Bu dayatmalara karşı Kürtlerin özgürlük ve bağımsızlık müca­ deleleri, ulusal haklan için yaptıkları mücadeleler de kanla boğulmuştur. Örneğin, Güney Kürdistan'da Şeyh Mahmut Berzenci ve daha sonra Molla Mustafa Barzani, Doğu Kür­ distan'da Simko ve Kadı Muhammed tarafından yürütülen mücadeleler, Kuzey Kürdistan'da Koçgiri'de yürütülen mü­ cadeleler, Şeyh Said, İhsan Nuri, Seyid Rıza önderliğinde yü­ rütülen mücadeleler... h ep kanla boğulmuştur. Emperyalist İngiltere ve Ortadoğu'daki yerli işbirlikçilerinin ortak düşün­ celeriyle ve ortak harekatlanyla. Bu bakımdan Kürdistan'ın sınırlan açık seçik belli değildir. Kürdistan'ı ortak sömürge olarak kullanan devletler iç ve dış sürgünlerle, katliamlarla, soykırırrılarla, ;Balkan göçmenleri ve Afganistan mültecileri politikalanyla, Türkleştirme, Araplaştırma ve Farslaştırma çabalanyla

nüfus

yapısını

değiştirerek,

doğal

sınırlarda

önemli değişiklikler yapmışlardır. Kürtleri sürgüne gönder­ me ve yerlerine, Türk, Arap ve Fars nüfus yerleştirmeye ça­ lışmak, Kürdistan'da en verimli topraklarda Devlet Üretme Çiftlikleri ve Askeri Garnizonlar kurmak, Kürdistan'ı ortak sömürge olarak kullanan devletlerin ısrarla ve bilinçle uygu­ lamaya koyduklan ve uyguladıklan politikalardır. Kürdistan'ın küçük bir kesiminin de Sovyetler ği'nde,

bugünkü Ermenistan'ın

Birli­

sınırlan içinde olduğunu

unutmamak gerekir. Sürgün politikalan orada da uygulan­ mıştır. Kürtler, 1944 yılında, yığınlar halinde Orta Asya'ya sürgüne gönderilmişlerdir.

Böl Yönet Politikasının Sömürgeellere Sağladığı Kolaylıklar Böl yönet politikası bu politikayı uygulayanlar için çok büyük kolaylıklar oluşturmaktadır. Bu çok açıktır. Fakat, aynı ülke üzerinde birkaç devletin ortak çıkarlan olması, bu politikanın ortak çıkarlan korumaya hizmet etmesi, ilgili po­ litikanın uygulanmasını daha da kolaylaştınnaktadır. Aynı ülke üzerinde hak iddia etmek, hak iddia eden devletleri her zaman birbirleriyle çatıştınnamaktadır. Bazen devletler, ül­ kedeki çıkarlannı sürdürebilmek için birbirleriyle çok yoğun ilişkilere girmekte, çelişkileri mümkün olduğu kadar azalt16


manın yollanm aramaktadır. Bu çıkarı sürdürme çabası devletlerin birbirleriyle iyi ilişkiler kurma ve geliştirme zo­

runluluğunun temel nedeni olmaktadır.

Kürdistan üzerinde, ı 915- ı 925 yılları arasında emper­

yalist bir mücadele vardı. Kürdistan üzerinde hak iddia edenler, Kürdistan'dan çıkan olanlar, daha büyük pay kopa­

rabilmek için birbirleriyle yoğun ve açık bir mücadeleye, ça­ tışmaya giTmişlerdi. Bu dönemi karakterize eden temel bo­

yut

çatışmadır,

silahlı

mücadeledir.

Fakat

taraflar

bu

dönemin sonunda Kürdistan üzerindeki hak iddialannda ve

çıkarlannda uzlaşma yolunu seçtiler. Bu da Kürdista.n'ın bölünmesini ve paylaşılmasım getirdi. Bundan sorıraki dö­ neme karakterini veren temel boyut ise, işbirliğidir. Kürdis­

tan'ı bölen, parçalayan ve paylaşan güçler, bu çıkarlan sür­ dürmenin

yolunun

bilmektedirler.

işbirliğini

İsrail'Un Filistlnliler için

güçlendirmek

uyguladığı

olduğunu

politikayla,

İran,

Irak, Türkiye, Suriye gibi devletlerin Kürtlere karşı uyguladı­

ğı politikanın karşılaştırılması önemli ipuçları vermektedir.

Örneğin, ı 988 yılı başından itibaren Filistinliler ve İsrail gü­

venlik güçleri arasındaki mücadeleler, gerek Türk basını, ge­ rek TRT tarafından bütün ayrıntılarıyla verilmektedir. Ba­

sında

fotoğraflar,

1V'de

görüntüler

olaylan

uzun

uzun

yansıtmaktadır. İsrail'in Filistin politikasım kınayan gösteri­

ler düzenlernnekte, mitingler, açık oturumlar, paneller yapıl­

maktadır. Günlük basında ve TRT'de bunlar da yer almakta­ dır.

Sol

siyasal

akımlar

ve

sağ

siyasal

akımlar

bu

gösterilerde ve mitinglerde coşkuyla yer almaktadır. Bunlar elbette yerine getirilmesi gereken görevlerdir. Günlük bası­

nın ve 1V'nin bu konuya duyarlı olması yine çok nonnal bir

davranıştır. Sorun bu değildir. Sorun yine aynı tarihlerde,

Ortadoğu'nun başka bir yerinde cereyan eden olaylara ba­

kıştan kaynaklanmaktadır.

ı988 yılı Mart ayı ortalarında, Güney Kürdistan'da Ha­

lepçe kenti, İran yönetimiyle ortak hareket eden Kürt peş­

mergelerin eline geçmiştir. Sömürgeci Irak yönetimi, kenti

terk etmek zorunda kalmıştır. Fakat geri çekilirken kente kimyasal silahlarla saldırmıştır. Ajansların verdiği habere göre 5.000 Kürt insanı kimyasal silahiann kullanılması so17


nucy yaşamlarını kaybetmiştir. 10.000 kişini.İı üzerinde ya­

ralı vardır.· Kürt kaynaklan sayıların aslında çok daha bü­ yük olduğunu vurgulamaktadırlar. Bu, kuşkusuz büyük bir soykrrundır. Bu soykınmda çocuklar. kadınlar. yaşlılar kitle­ ler halinde yaşamlarını yitirmişlerdir. Bu vahşet karşısında, Türk hükümetinin, Türk siyasal partileıinin, Türk üniversi� tesinin, yazarlann, günlük Türk basınının. TRT'nin sergile­ diği tavır, üzelinde dikkatle durulması gereken bir tavırdır. Filistin-İsrail mücadelesinde bir Filistinlinin ölümünü yoğun bir biçimde protesto eden, kamuoyuna duyuran bu kurum­ lar, Güney Kürdistan'da, Halepçe'de 5.000'den fazla Kürt in­ sanının katledilmesine, lO.OOO'den fazla insanın yaralanma­ sına neden olan soykırım karşısında sessiz sedasız kalmayı tercih etmişlerdir. Olayı g örmezden, duymazdan gelmişler­ dir. Sorunun odak noktası budur. Kimyasal silahlan ABD

Vietnam'da

ktillanamamıştır.

Sovyetler Birliği Afganistan'da Mücahitlere karşı böyle bir si­ lahı kullanmamıştır. İsrail bu tür silahlan Filistinlilere karşı

kullanamaz. İsrail Filistiniiiere ve Filistin Kurtuluş Örgü­

tü 'ne ne kadar öfkeli ve hınçlı olursa olsun, bu silahlan kul­ lanamaz. Kafasından böyle silahları kullanmak gerektiğini geçirse bile fiili olarak kullanamaz. Gayet açık. İslam ülkele­

Iinin tepkilerinden, Arap ülkeleıinin tepkilerinden, komşu

ülkelerin, uluslararası kamuoyunun tepkilerinden çekindiği için bu tür silahları kullaruna cesaretine sahip olamaz. Her şeyden daha önemlisi kendi kamuoyundan çekindiği için kimyasal silahlan kullanamaz. Zira İsrail'in demokratik bir toplum olduğunu da unutmamak gerekir. Fakat Saddam Hüseyin bu silahlan gayet rahat ve kolay bir şekilde kulla­ nabilrnektedir. Çünkü Kürtlere karşı bu silahlan kullandığı zaman bile komşu devletler tarafından, Arap devletleri tara­ fından, Türkiye tarafından, İslam ülkeleri tarafından eleşti­ rilmeyeceğini bilmektedir. Uluslararası demokratik kamuo­ yunun tepkilerine de kulağını tıkayabilrnektedir.

Öyleyse

Saddam Hüseyin'in Güney Kürdistan'da böylesine büyük ci­ nayetler işleyebilmesinin, soykırım uygulayabilmesinin ana nedeni bu tepkisizliği hesaplamış olmasındadır. Bu, kuşku­ suz, böl yönet politikasının sağladığı bir kolaylıktır. Nitekim, İran-Irak savaşı sırasında, kimyasal silahlar, her iki ülke ta­ rafından da sadece Kürtlere karşı kullanılmaktadır. Ulusal kurtuluş mücadelesi yürüten Kürtlere karşı.

18


Sömürgeci ve faşist Irak 'yönetiminin Güney Kürdis­ tan'da, Halepçe'de kimyasal silahlar kullanması ı 7 Mart ı 988 tarihine rastlamaktadır. İslam Konferansı zirvesinin Kuveyt'te toplanması ise, 20 Mart ı988'dir. İslam Konferan� sı Zirvesi, Afganistan sorunundan Filistin sorununa. İran� Irak savaşından Bulgaristan'daki Türk toplumu olma özel­ likleri baskı altında tutulan Türkler sorununa kadar her şe­ yi ince ince tartışmış. kararlar almıştır. Fakat Kürtlere karşı soykınm uygulaması gündeme gelmemiştir, bu soykınm ko­ nuşulmamıştır. Afganistan'daki varlığından dolayı Sovyetler Birliği kınanıyor, Filistinlllere uyguladığı terör politikasından dolayı İsrail kınanıyor. Bulgaristan'daki Türklerin isimlerini değiştirdiğinden ve onlan Bulgarlaştırmaya çalıştığından do­ layı Bulgaristan kınanıyor. Fakat 5.000'in üzerinde çocuk, kadın. yaşlı Kürt insanını bir çırpıda soykırıma uğratan, lO.OOO'lercesini ağır yaralayan Saddam Hüseyin rejimini kı­ namak, soykırun eylemini konuşmak kimsenin aklına gelmi­ yor. İşte Saddam Hüseyin yönetiminin soykırun uygulayabil­ cek rahatlığı kendisinde bulmasının temel nedeni budur. Bu eylerninden dolayı uluslararası İslam kurumlannda, Arap kurumlarında eleştirilmeyecektir, bunun hesabı kendisin­ den sorulmayacaktır. Sorun uluslararası kurumlara gerekti­ ği gibi yansıyamayacaktır. Bu tür kurumlarda Kürtlerin temsil edilmesine ise, zaten canla başla karşı çıkılmaktadır. Bunlar, böl yönet politikasının ve uygulamalarının sömürge­ cilere sağladığı kolaylıklatdır. "Kürdistan'ın ortak sömürge olarak kullanılması", "Kürdistan'ın devletlerarası sömürge olarak değerlendirilmesi" kavramlanndan bu ilişkileri anla­ mak gerekiyor. ı9. yüzyılın sonlannda, Afrika'nın ingiltere, Fransa, Bel­ çika, Hollanda, Portekiz, İspanya, Almanya gibi emperyalist Avrupa devletleri arasında paylaşılmasıyla, Kürdistan'ın 20. yüzyılın ilk çeyreğinde, İngiltere, Fransa gibi emperyalist güçlerin, Kemalistlerin ve İran'ın işbirliğiyle bölünmesi, par­ çalanması ve paylaşılması arasında çok büyük farklar var­ dır. Bugun Afrika'da 50'ye yakın bağunsız devlet vardır. Ve bu devletler, ı885'de yukanda belirtilen emperyalist güçler­ ce çizilen sınırlada bağımsız olmuşlardır. Kürt ulusu ise, Ortadoğu'da 30 milyona yaklaşan nüfusa sahip olduğu hal­ de, bu nüfusa yaraşır bir siyasal statüye sahip değildir. Si19


lahlı mücadelelerle kimliğini korumaya ve kendisine dayatı­ lan, emperyalist sömürgeci ve ırkçı çözümleri hükümsüz bı­ ralanaya çalışmaktadır.

20.

yüzyılın

ilk çeyreğinde emperyalizm Arap ulusunu

da bölmüştür. Fakat Arap ulusunun ayrı ayrı devletler ve manda (sömürge) devletler olarak ortaya çıkmasını sağla­ mıştır. Nitekim bu devletlerin hepsi de, İkinci Dünya Sava­ şı'ndan sorıra anayasal görüşmeler sonunda bağımsızlıklan­ nı elde etmişlerdir. Bu bakımdan Araplann bölünmesiyle, Kürtlerin bölünmesi ve paylaşılması arasında çok önemli farklar vardır. Almanya'nın bölünmesi, Kore'nin bölünmesi, Vietnam'ın bölünmesi gibi olaylar yine aynı şekilde değerlen­ dirilebilir. Bu bölünmeler hep ayrı ayrı devletler ortaya çı­ karmıştır. Kürdistan ise, Osmarılı İmparatorluğu'nun dağıl­ masından sonra ortaya çıkan devletler ve İran arasında, Kürt ve Kürdistan kişiliği yok edilmek üzere bölünmüş ve paylaşılmıştır.

Ortak Sömürge Kürdistan Ortadoğu 'da Filistin'in konumuyla Kürdistan'ın konumu arasında çok derin farklar vardır. Kürtlerin etrafı hep düş­ man güçlerle çevrilidir. Kürtler, adeta, bir cehennem içinde varlıklarını korumaya ve sürdürmeye çalışmaktadırlar. Filis­ tin'in çevresindeyse hep dost güçler veya dost olduğu söyle­ nebilecek güçler vardır. Filistin'in tek düşmanı vardır: İsrail.

İsrail'e de sadece Filistinliler değil, 22 tane Arap ülkesi, 42 tane Müslüman ülkesi de düşmandır veya en azından dost değildir. Bölme, parçalama ve paylaşma Kürtlerin düşman­ larını artırmış, onlan dostsuz bırakmıştır. Son yıllarda Kürt­ lerin dostlarının da belirdiğini ve bunların sayılannın gittik­ çe arttığını da görüyoruz. Fakat bunlar Kürdistan'dan çok uzak coğrafyalardadır.

·

Filistinliler İsrail ile yaptıklan mücadelelerde, çevrelerin­ deki Arap ülkelerinin politik desteğini, maddi ve manevi des­ teğini her zaman alabilirler. Mücadele sürecinde sıkıştıklan veya İsrail tarafından sıkıştırıldıklan zaman bu dost Arap devletlerinden birine sığınabilirler. Orada, politik ve askeri mücadelelerini sürdürebilirler.

Mısır'a veya Ürdün'e veya

Suriye'ye veya Lübnan'a, Irak'a, Tunus'a, Kuveyt'e. Suudı 20


Arabistan'a, Cezayir'e, Yemen'e vb. gidebilirler. Filistiniiierin bu devletlerle ilişkileri ne olursa olsun, hangi düzeyde olur­

sa olsun, bu, en azından teorik olarak doğrudur. Kendi ka­

muoylannı tatmin için bu devletler Filistinlilere, Filistin Kur­ tuluş

Örgütü'ne

yardun

etmek zorundadırlar.

Maddi

ve

manevi olarak, politik olarak, Filistinlllerin İsrail'e veya baş­

ka ülkelere karşı uyguladığı politikalar hoşlanna gitsin veya gitmesin bu böyledir. Kimyasal silahiann kullanılma'sı soriucu, Güney Kürdis­ tan'dan can havliyle. Türkiye'nin denetimindeki Kuzey Ki:lr­ distan'a geçmek zorunda olan Kürtlerin ise, dikenli tellerle Çevrili kamplar içinde nezaret altına alındıklan bilinen ger­ çeklerdendir. Kaldı ki bu insaniann Türkiye'ye geçişlerine bile çok büyük zorluklar çıkanlmıştır. Bunlar da yakından bilinmektedir. Çünkü, Türkiye de Kürt hareketini yok etmek için elinden geleni yapmaktadır. Irak'la işbirliği yapması do­ ğaldır. Kürtlere karşı bir tavır ve davranış geliştirmesi nes­ nel bir durum olarak ortaya çıkmaktadır. Öte yandan bölünmenin ve paylaşılmanın etkileri ulus­ lararası politikalarda da kendini açık bir ş ekilde göstermek­ tedir. Çürıkü, Filistin sorunu bir Arap sorunu olarak ortaya çıkmaktadır. Bu bakımdan Arap devletleri ile iyi ilişkiler kurmak ve geliştirmek isteyen devletler Filistinlileri, Filistin Kurtuluş örgütü'nü yoğun bir şekilde desteklemek duru­ mundadırlar. Bu zorunluluğu hissetmektedirler. Fakat Kürt sorunu ise, antiArap bir sorun olarak ortaya çıkmaktadır.

İşte bu yüzden, devletler Araplarla iyi ilişkiler kurmak ve ge­ liştirmek istedikleri zaman, Kürtlere karşı, Araplan, dolayı­ sıyla Irak'ı veya Suriye'yi desteklemek, Arap politikalannın yanında yer almak gerektiğini düşünmektedirler. Kürtlerin ulusal kurtuluş mücadelelerini, varlık mücadelelerini gör­ mezden, duymazdan gelmektedirler. Zira Arap ülkeleri pet­ rol bakımından zengin olan ülkelerdir. Araplarla ticareti ge­ liştirmek.

bu

ülkelere

yapılan

ihracatı

artırmak,

bu

ülkelerde ihaleler kazanmak, yatırunlar yapmak, bu ülkelere sermaye göndermek çok önemli bir ekonomik ve politik faa­ liyet olarak ortaya çıkmaktadır. Kaldı ki Kürtlerin mücadele­ si sadece. antiArap bir mücadele olarak belirmemektedir. Bu. aynı zamanda, antiTürk, antiFars bir mücadele olarak

21


gelişmektedir. Bu bakımdan Türkiye'yle ve İran'la yakın iliş­ kiler kurmak ve geliştirmek isteyen devletler Kürtlerin haklı mücadelelerini

görmezden,

duymazdan

gelmektedirler.

Türklerin ve Farsların ırkçı ve sömürgeci politikalannın ya­ nıiıda yer almaktadırlar. Zira ticari ilişkilerin geliştirilmesi, insan haklan gibi ulusların eşitliği gibi bazı çağdaş ve evren­ sel değerleri çok _geri planlara ata bilmektedir. Türkiye, İran, Irak, Suriye gibi devletler de ticari potansiyellerini, yatınİn potansiyellerini, ülkede açtıklan çeşitli ihalelerini, etkili bir şantaj olarak ustalıkla kullanmanın yolunu ve yardamını bilmektedirler. "Falanca konuda aleyhimize karar tasanları çıkanrsanız veya uluslararası kurumlarda, aleyhimize karar tasarılannın

oluşturulmasına

yardımcı

olursanız

falanca

ihaleyi size vermem... Türkiye aleyhine şunu şunu yapmaz­ sanız sizden iki filo uçak alınm." vs. Bütün bunlardan dolayı, Filistirıliler uluslararası politi­ kalarda, uluslararası kurumlarda yoğun ve sıcak bir biçim­ de desteklendikleri halde, Kürtler en az Filistirıliler kadar haklı olan mücadelelerinde hep desteksiz bırakılmaktadır� lar. Sorunlan sürekli olarak görmezden gelinmektedir. Örne­

ğin Filistinlilerin İsrail ile mücadeleleri 1960'h yıllarm ortala­

nnda başlamıştır. Fakat Filistiniller Çok kısa bir zamanda Birleşmiş Milletler'de, İslam Konferansı gibi kurumlarda göz­ lemci

olma,

temsil

edilme

olanaklarına

kavuşmuşlardır.

Çünkü Filistinlllerin dostu çoktur ve bunlar uluslararası ku­ rumlarda,

uluslararası

politikada

etkindir.

Kürtlerin

ise

düşmanlan pek çoktur. Dostları ise, Kürtlerin düşmanlarını dikkate alarak, onlar için, onların haklı mücadeleleri için yo­ ğun bir çaba sarf etmekten kaçınmaktadırlar. Bu, kuşku­ suz, sadece, devletler için ve bazı uluslararası kurumlar için böyledir. Yoksa uluslararası demokratik kamuoyunun Kürt sorunuyla çok daha yakından ilgilendiği, bu Hginin derinle­ şerek, yaygınlaşarak sürdüğü açıktır. Sovyetler Birliği gibi, Amerika Birleşik Devletleri gibi devletler, Avrupa Topluluğu gibi örgütler de politikalarını daha çok böyle bir çerçeve içinde oluşturmaya çalışmakta­ dırlar. Kürtlere karşı 100 milyonluk Arap nüfusun ekono­ mik ve sınai potansiyellerini hesaplamaktadırlar. Kürtlere karşı İran'ı ve Türkiye'yi yine aynı biçimde değerlendirmek-

22


tedirler.

Sosyalist ve komünist devletlerin politikalan da

aşağı yukan yine bu çerçeve içinde oluşmaktadır. Soruna Uluslarm Kendi Kaderlerini Tayin Hakkı gibi sosyalizmin te­ mel prensipleri açısından bakılması son derece yanıltıcı so­ nuçlar ortaya çıkarmaktadır. Fiili durumlara bakıldığında, sosyalist ve komünist devletlerin politikalanyla kapitalist devletlerin politikalan arasında önemli farklarm olmadığı bi­

linmelidir. Hatta görmezden gelme, duymazdan gelme rolün­

de, birinci gruptakilerin çok daha başanlı olduğu bilinmek­

tedir. Örneğin, Güney Kürdistan'da, Kürtlere karşı kimyasal silahlar .kullamlmasına Amerika Birleşik Devletleri'nden, çe­

şitli Avrupa devletlerinden, dünyadaki başka devletlerden,

cılız da olsa Irak'ı kınama tavırlan gösterildiği halde, baŞta Sovyetler Birliği olmak üzere Doğu Bloku ülkelerinden en ufak bir protesto tavn yükselmemiş tir. Bir de Filistin Kurt u­ luş Örgütü tarafından böyle bir protesto ve kınama tavrı ifa­ de edilmemiştir. Bu da hüzün verici bir davramştır. Bunlar,

adeta, Saddam Hüseyin'in soykınmlanm, cinayetlerini, fa­ şist ve sömürgeci uygulamalarmı tasvip ediyor gibidirler. Bütün bunlar ise, Saddam Hüseyin'in Kürtlere karşı soykı­ nın uygulamalanm kolaylaştırmaktadır. Faşizme ve sömür­

geciliğe güven ve cesaret vermektedir. Bütün bunlann odak noktasında ise, Kürdistan'da uygulanan devletlerarası sö­

mürge sistemi, Kürdistan'ın ortak sömürge olarak kullanıl­ ması yatar. Yukarıda, İsrail'in kimyasal ve biyolojik silahları Filistin­ lllere karşı kullanamayacağını, buna cesaret edemeyeceğini

belirttik. Çok küçük bir ihtimal de olsa, bunun gerçekleşti­ rtldiğipi düşünelim. O zaman ne olur? Neler olmaz? Yer ye­

rinden oynar. Arap ülkelerinde, İslam ülkelerinde, dünyanın çeşitli ülkelerinde, çeşitli uluslararası kurumlarda, günlerce,

haftalarca, aylarca süren mitingler, gösteriler yapılır. Panel­ ler, konferanslar, açık oturumlar düzenlenir. İsrail kınanır, protesto edilir. Ulusal parlamentolarda kararlar alınır. So­ run uluslararası kurumlara getirilir. Arka arkaya karar ta­ sanlan çıkarılır. İsrail uluslararası ilişkilerde yalnızlığa itilir. İsrai�'e ekonomik, maddi ve manevi yaptırunlar gündeme ge­

lir. Fakat bu silah Kürtlere karşı kullanılnuştır. Hiç de yer yerinden oynamanuştır. Bir iki cılız protesto, soykırım düşü­ nenleri ve uygulayanlan caydıncı nitelikte değildir. 23


Bütün bunlar Kürdistan'ın bölünmesinin ve paylaşılma­

sırlin ortaya çıkardığı nesnel durumlardır. Böl yönet politi­

kası bu politikayı uygulayarılara büyük kolaylıklar sağla­

maktadır. Kürdistan'ın ortak sömürge olarak kullanılması ilgili devletlerin işbirliğini güçlendirmektedir.

Kürt Sorunu, Azınlık Sorunu Değildir Burada, Kürtlerin bir azınlık olmadıklarını da vurgula­

mak gerekir. Kürtler, Kürdistan'da kendi yurtlannda, kendi ülkelerinde yaşamaktadırlar. Bölgenin yerli halkı olup bura­

ya,

başka bir yerden gelmemişlerdir.

Örneğin,

Türklerin

Anadolu'ya gelmeleri 1 1. yüzyılın ikinci yansına rastlamak­

tadır. Kürtler ise, Araplar ve Farslar gibi Ortadoğu'nun yerli

halklarındandır. Yalnız, Kürtler, emperyalist ve sömürgeci politikalarla bölünmüş, parçalanmış ve paylaşılmıştır. Bu

bölünme ve paylaşılma elbette, ilgili devletlerin sınırlan için­

de Kürt nüfusunun sayısını az göstermektedir. Kaldı ki 1520 milyarıluk azırılık olmaz. Azırılık daha farklı bir kavram­

dır.

Son zamanlarda Bülent Ecevit gibi ırkçı ve sömürgeci ·

bazı Türk siyaset adamları, Kürtlerin azınlık olmadıkları.

Türkler gibi, Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran bir çoğunluk ol­

duklarını da söylemektedir. Bunun için Kürtler, dil, kültür hakları, ulusal haklar ve demokratik haklar ileri sürmemeli­ dirler... Bu tür haklan isterlerşe, savunurlarsa ayrıcalık is­

temiş olurlar, bölücülük yapmış olurlar. Çürıkü Kürtler de

Türkler gibi Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran bir halktır. Öte yandan, Bülent Ecevit'e göre, Türk, bir etnik grubun adı de­

ğildir. Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra, Misak-ı Mil­ li sınırlan

içinde kalan Türklerin,

Kürtlerin,

Çerkeslerin,

Arapların vs. oluşturduğu bir karışımın ve kaynaşmanın or­ taya çıkardığı yeni bir ulusun adıdır.

Bu kandırmacayı da şiddetle reddetmek gerekiyor. Çün­

kü, azınlığın haklarına bile, ömeğin, Emienilerin, Rumlanıı. Yahudilerin haklarına bile sahip olmayan bir çoğunluk nere­

de görülmüştür? Türkiye, Kürtlerin ulusal ve demokratik haklarını tanımamak için, "Kürt diye bir millet yoktur, her­

kes Türktür" diye inkar yoluna sapmaktadır. Yani Kürtlerin varlığını irıkar ederek arılan Türk kabul ederek, olmayan bir

24


halk için, olmayan bir millet için haklar istenemeyeceğini ifade etmeye çalışmaktadır. Bülent Ecevit gibi bazı ırkçı ve sömürgeci Türk siyaset adamlan ve Türk aydınlan ise, "Kürtler zaten çoğunluktur� diyerek ulusal ve demokratik haklan yok sayma çizgisini izlemektedirler. Bunlar resmi ideolojinin aralaQnda çok küçük değişiklik olan iki ifade bi� çimidir. Ve bu düşünceler, ancak. Türk'e has; Türk'e göre ve Türk usulü bir demokrasi anlayışının bir ürünü olabilir. Irk­ çı ve sömürgeci bir zihniyetin üreteceği demokrasi de ancak bu kadar olabilir. Fakat bu tür kişiler. Bulgaristan'da her­ hangi bir gazetecinin, oradaki Türk azınlığı ile ilgili olarak, "Bulgarca öğrenmemişlerse. bunun suçlusu Türkler değil, Bulgarca öğretmeyen devlettir� biçimindeki açıklamalanna şiddetle tepki gösteriyorlar. Türkçe konuşmanın ve Türkçe öğrenmenin temel bir hak olduğunu belirtiyorlar. !rkçılık kı­ saca budur. Kendi ulusu için istediği hakları, ömeğin dil, kültür haklarını, başka bir halk için. başka bir ulus için la­ yık görmemek. Bu ırkçı ve sömürgeci zilırüyet insanlan ve kurumlan çifte standartlı düşünmeye ve davranmaya zorla­ maktadır. Bülent Ecevit gibi Türk siyaset adamlan ve aydınları, Batılı devletleri, Balı kamuoyunu. Bulgaristan Türkleri'ne yapılan baskı ve zuhnü yeterince protesto etmemelerinden dolayı çifte standartlı olmakla suçlamaktadır. Bu kişiler bu tür suçlamalar yaparlarken bile kendi çifte standartlarını gizleyememektedirler. Zira Türkiye'de Kürtlere yapılan baskı ve zulüm, Bulgaristan'da Türklere yapılan baskı ve zulüm­ den kat kat ağırdır. Türk siyaset adamlan ve Türk aydınları kendi devletlerinin Kürtlere karşı uyguladığı baskı ve zulmü eleştirmedikleri, bu ırkçı ve sömürgeci uygulamalara karşı çıkmadıklan, bunlarla mücadele etmedikleri, baskı ve zu­ lüm politikalarmı benimsedikleri sürece, yani çifte standartlı kaldıkları sürece, Bulgaristan Türkleri hakkındaki istemleri de Batı'da ciddiye alınmayacaktır. Zira Batı son yıllarda, Kürt sorununu daha yakından kavramaya başlamıştır. Batı­ nın demokratik kurumlarının ve demokratik kamuoyunun Kürt sorununa ilgisi günden güne artmaktadır ve ilgi yoğun­ laşarak sürmektedir. Kürt sorunu azınlık sorunu değildir. Azınlık haklanyla 25


ilgili bir sorun değildir. Kürt sorurtunun temelinde, Kürt ulusunun ve Kürdistaı:ı'ın , emperyalist güçlerce ve Ortado­ ğu'daki işbirlikçilerince bölünüp parçalanması, paylaşılması ve Kürt ulusunun bağımsız devlet kurma hakkının gasp edilmesi yatar. Bu konuyla ilgili olarak, son zamanlarda vurgulanılan bir kavrama da dikkat çekmek gerekir. Erdal İnönü gibi, Coşkun Kırca gibi, Kürdistan'da uygulanan Türk sömürgeci­ liğinin ve ırkçıhğının has isimleıi "pankürdizm" diye bir kav­ ramdan söz etmeye başladılar. Erdal İnönü, Kürt sorununu programianna almayacaklarını, alırlarsa bölücülük, ayrımcı­ lık yapmış

olacaklarını

söylüyor.

Kürdistan'ın

ingiliz

ve

Fransız emperyalizmiyle işbirliği yapılarak bölünmesi, par­ çalanması ve paylaşılması karşısında en ufak bir eleştiıi ge­ tinneyen ırkçı ve sömürgeci Türk siyaset adamlannın ve ya­ zarlannın;

Kürtlerin

derlenmelerini

ve

toparlanmalannı,

birbiriertnden haberdar olmaya başlamalannı "pankürdizm" diye suçlamalan çok ibret veıici bir davranıştır. Sunlarm Kürtlere önerdikleri statü köleliktir. Bu bakımdan,

14- 1 5

Ekim 1 989 günlert Paris'te toplanan "Kürtler: İnsan H aklan

ve Kültürel Kimlik" konulu toplantıya katıldıklan için Kürt kökenli yedi milletvekilini partiden ihraç etmişlerdir. Daha önce de Türkiye AT Karma Parlamento Komisyonu'nda Kürt­ lerle ilgili bir konuşma yapmasından dolayı Kürt kökenli bir milletvekili daha ihraç edilmişti. Türk ırkçılığının ve sömür­ geciliğinin has partisi CHP'nin bir uzantısı olan SHP'nin bu

tavırlan hiç sürpriz değildir. Zira bu parti politikalannı halk

yığınlannın arzularına ve istekleline göre değil resmi ideolo­ Jiye göre, "hassas çevreler"e göre oluşturmaktadır. "7 değil

57 milletvekili de partiden aynlsa, oralardan hiç milletvekili gelmese de bunların partiden ihraç edilmeleri gerekir. Bu ulusal bir sorundur" sözü bunu anlatmaktadır. Fakat, bu ırkçı ve sörnürgeci politikanın uygulanmasın­

da Kürtlerin kullanılması. Kürtleıin de (!) buna pek teşne ol­ rnalan insanlık adına utanç verici bir davranıştır. 1989 yılı Aralık ayı başlarında , Bürüksel'de toplanan Batı Avrupa Bir­ liği Parlamenter Meclisi toplantılanna gözlemci olarak katı­ lan SHP'li üyelerin gösterdiği tavır bunun çarpıcı bir örneği­ dir.

26

Batı

Avrupa

Birliği

Parlamenter

MecJisi,

"Kürtler


yaşadıklan ülkelerde idari ve kültürel özerkliğe sahip olmalı­

dırlar" biçiminde bir karar almıştır. SHP'li üyeler bu karara

karşı çıkmışlar ve bu kararı bozmaya çalışmışlardır. "Biz

Türkiye'de çok rahatız, özerklik falan istemiyoruz" demişler­ dir. Biz özerk olmak istemiyoruz, biz köle olmak istiyoruz di­

ye yırtınan bu SHP'lilere Batı Avrupalı parlamenterler kü­

çümseyerek bakmışlardır.

Bu

Kürtlere

(!) insan hakları,

demokrasi ve özgürlük dersleri de vermeyi ihmal etmemiş­

lerdir. (Cumhuriyet, 6 Aralık 1 989) SHP'nin bu tür toplantı­

lara Kürt kökenli (!) milletvekilierini göndermesi, elbette, bi­

linçli,

hesaplı

bir

politikadır.

·

Türk

ırkçılığının

ve

sömürgeciliğinin çirkin bir · görünümüdür. Kürtler özerk ol­

malıdır diyeni, bu tür konuşmalar yapılan toplantılara katı­

laiı.ıan partiden ihraç ediyor, "özerklik falan istemiyoruz, kö­

le olmak istiyoruz" diyebilecek olanlan da Kürt sorununun

konuşulduğu benzer toplantılara gönderiyor. H atta hükü­ met

bu

görevi sosyaldemokrat

SHP'lilerin üstlenmesini istiyor.

(!) olduklanndan sadece,

Burada, kısaca, ırkçılı,k. üzerinde dummkta yarar vardır.

Irkçılığı, her zaman, bir zamarılar ABD'de olduğu gibi veya Güney Afrika'da olduğu gibi yerleşme mahallelerini ayırmak,

okullan ayırmak, kahvehaneleri ayırmak, plajlan ayırmak

vs. olarak arılamamak gerekir. Türk usulü ırkçılık da böyle

oluyor. Devlet terörü kullanarak Kürt kü ltürünü yok etmek ve Kürtlere Türk dilini ve Türk kü ltürünü dayatmak Kürt

dilinin ve Kürt ulusunun varlığım inkar etmek, herkesi Türk

saymak. Bu tür ırkçılığın dünyada bir eşi daha yoktur. Bu nitelikleriyle, örneğin, Güney Afrika'da uygulanan ırkçı poli­

tikadan çok daha yıkıcı, parçalayıcı ve gericidir.

Kürdis­

tan'da uygulanan Türk sömürgeciliğinin aynlmaz bir parça­ sıdır.

Klasik Sömürgelerln Tasfiyesi ve Kürdistan Klasik sömürgelerle Kürdistan arasında çok önemli bir

fark daha vardır. Birinci Dünya Savaşı sonunda, Mil\etler

Cemiyet! çerçevesinde sömürgeler kurulurken, daha doğru­

su sömürgelerin yeni statüleri belirlenirken, bunun sonsuza

dek sürecek bir çözüm olduğu düşünülmemiştir. Emperya­

list ve sömürgeci devlet, sömürgenin ekonomik, siyasal ve 27


idaıi yapısını güçlendirdikten sonra, oradan.ayrılacak, oraya bağımsızlık verecektir. Bu süreç içinde halkı "medenileştir­ me" pörevi � de yerine getirmiş, yerli halkı medenileştirmiş olacaktır. Omeğin, Afrika'da silahlı mücadeleler sonucunda

bağımsızlık kazanmış ülke sayısı azdır. Afrika'daki bağımsız­ lıklar daha çok, anayasal görüşmeler sonucunda kazanıl­ mıştır. Kürt ulusuna dayatılan çözüm ise, değişmesi hiç is­ tenmeyen bir çözümdür.

Kürt ulusunun sonsuza kadar,

kişiliksiz, köle , bölünmüş, parçalanmış, paylaşılmış, birbir­ lerinden tecrit edilmiş kalması istenmektedir. Bu bakımdan , Kürdistan'ın siyasal statüsü sömürgelerden bile daha aşağı­ dadır. Kürdistan sömürge bile değildir. Kürt kişiliği ve Kür­ distan kişiliği yoktur. Klasik sömürgelerin oluşturulmasına neden olan olaylar elbette, Kürdistan için de söz konusudur. Kürt sorununu , Kürdistan sorununu belirleyen bunlar değildir. Kürdistan'ın klasik sömürgelerde görülenlerden çok daha ağır sorunlarla karşı karşıya bırakılmış olmasıdır. 19. yüzyıla bakalım. Sö­ mürgeciliğin başlamasına neden olan olayların başlıcalan şunlardır. Bir kere endüstrileşen ülkeler hammadde gereksi� nimi duyuyorlar. Petrol, demir, krom, kauçuk vs. gibi ham­ maddeler ise ancak, Ortadoğu , Uzakdoğu, Orta ve Güney Amerika , Afrika gibi kıtalarda bulunuyor. Bunlar ister iste­ mez o kıtalara, o bölgelere olan ilgiyi artırıyor. Avrupa'nın endüstrileşmiş ülkelerinde üretilen mallar için yeni pazar alanlan da gerekliydi. Hammadde deposu olan bu ülkeler, yeni pazar alarılan olarak da düşünülüyor. Endüstrileşmiş ülkeler arasında bu bölgelere ulaşma konusunda önemli bir rekabet başlıyor. Bu devletler "o böl­ geyi ben almazsam. başkalan alacak" anlayışı içine giriyor. Bu bakımdan mümkün olduğu kadar erken davranıp, bölge­ yi kendi ekonomisine bağlamanın yollarını arıyor. Teknis­ yerılerini, idarecilerini, tüccarlannı, eğitimcilerini, din adam­ larını, güvenlik görevlilerini, vs. oraya göndermeye başlıyor. Burada, sömürgeciliği doğuran önemli bir neden daha orta­ ya çıkıyor. İnsanlarını yerlilere, yamyamlara, Kızıldelililere karşı koruma önemli bir gerekçe olarak ortaya çıkıyor. Bu da güvenlik güçlerinin oradaki sayısının artmasına neden oluyor.

28


; Bütün bunların ötesinde herhangi bir bölgenin sörnür­ geleştirilmesinde veya o bölgentn emperyalizmin etkisi altına alınmasında bazı stratejik nedenler de rol oynuyor. Örneğin 1 960'lı yıllarda ABD'nin Vietnam ile ilişkiletini bu ilişkiler çerçevesinde değerlendirmek daha yertnde bir harekettir. Burada, doğal kaynaklan sörnürmek, bölgeyi pazar olarak değerlendirmek temel amaç değildir. Temel amaç stratejik­ tir. Vietnam'ı denetim altında tutan bir güç, tüm Uzakdo­ ğu'yu denetleme olanağına sahip olmaktadır. Vietnam'ı de­ netleme

gücünde

meydana

gelen

bir

kayıp

ise,

tüm

Uzakdoğu'daki etkinliğinin azalmasına neden olacaktır. Bu, ABD dış politikasında MDomino Teortsi" olarak adlandınlı­ yor. Güneydoğu Asya ülkelertnden herhangi biiinde meyda­ na gelen bir devrimci hareket sonunda, ülke, devrimcilertn, komünistlerin eline geçerse, öteki ülkelerdeki yönetimler de, zaman içinde, sırayla, devrimcilerin eline geçer. ABD dış po­ litikası Güneydoğu Asya'da tümüyle genler. Bu özellikleri Kürdistan'ın sömürgeleştirtlmesi sürecin­ de de izlemek mümkündür. Kürdistan'ın petrol kaynaklan, su kaynaklan, bakır, demir, fosfat, kömür kaynaklan ve öte­ ki doğal zenginlikleri, Mben ele geçirmesem başkalan ele ge­ çirecek" anlayışı, oradaki Msoyumu koruyorurn" dü şüncesi sömürgeleştirme olayında çok önemli hareket noktalandır. Fakat bugün Kürt sorununu belirleyen, bu özellikler değil­ dir. Sorunu belirleyen Kürdistan'ın bölünmesi, parçalanma­ sı ve paylaşılmasıdır. Yani sömürgeleştirmenin ve sömürge politikalannın çeşitli devletler tarafından ortaklaşa uygulan­ masıdır. Ve bu süreçten stratejik bir çıkar umulmasıdır. Sömürgeciliğin bir devlet yertne birkaç devlet tarafından uygu lanmasını bir nicelik sorunu olarak değerlendirmemek gerekir.

Sömürgeciliğin birkaç devlet tarafından,

Kürdis­

tan'da olduğu gibi dört devlet tarafından ortaklaşa uygulan­ ması, sömürge-sömürgeci ilişkilertntn niteliğini, içertğini de değiştirmektedir. Bunu Msömürge bile olmayan bir ülke". "sömürge bile olamayan bir ulus" kavramlanyla ifade etme­ ye çalışıyoruz. MBalkanlaştırma" politikası ile Kürdistan'ın bölünmesi, parçalanması ve paylaşılması olayını da birbirlertne kanştır­ mamak gerekiyor. "Balkanlaştırma" da bir çeşit böl yönet 29


politikasıdır. Burada birbirine düşman halklar yaratılarak, bu halklann yaşadığı bölge siyasal bakımdan istikrarsız bir hale getirilir. Bu halklar aynı bölgede birbirleriyle yan yana veya iç içe yaşayan halklardır. Bu halklar arasında çelişkiler yaratılır ve bu çelişkilerin derinleştirilmesi sağlanır. Halklar birbirlerine düşman edilir. Bu, aslında empeıyalist devletle­ rin bölge üzerindeki çıkar çatışmalannın bir göstergesidir. Halbuki, Kürdistan'ın bölünmesi, parçalamnası ve paylaşıl­ masında tam zıt bir sürecin yaşandığını görüyoruz. Kürdis­ tan'ı ortak sömürge olarak kullanan devletler, bu çıkarlarını sürdürebilmek için birbirleriyle işbirliği yapmak zorundadır­ lar. Fakat Kürt ulusal güçleriyle 'bu sömürgeci devletler ara­ sında bir çelişki oluştuğu zaman istikrarsızlık başka bir yönden yine oluşmaktadır. Bu , sömürgecilerin düşünceleri­ ne ve eylemlerine rağmen oluşan bir istikrarsızlıktır.

Kürdistan Üzerinde Emperyalist Bölüşüm Mücadelesl l915-1925 Böl yönet politikası elbette emperyalizmin politikasıdır. Fakat, 20. yüzyılın ilk çeyreğinde bölünen Kürdistan'dır, parçalanan ve paylaşılan Kürt ulusudur. 1 923 Lozan Ant­ Iaşması'nın en önemli yönlerinden biri, Kürt ulusu ve Kür­ distan üzerinde yürütülmüş bir emperyalist bölüşüm ant­ Iaşması olmasıdır. Bu bakımdan Lozan Antıaşması Kürtler ve Türkler açısından son derece farklı şeyler ifade eder. Lo­ zan Antıaşması Türkler için bağımsız bir devletin kurulması­ dır. Bağımsız Türk Devleti'nin uluslararası bir antlaşmayla garanti altına alırunasıdır. Kürtler için ise esarettir, köleleş­ menin,

sömürgeleşmenin

kurumlaşmasıdır.

Kürdistan'da

devletlerarası sömürge sisteminin kurulmasıdır. Tarihe her zaman sınıf mücadelesi açısından bakmak, etnik gruplann istek ve iradelerini gözden uzak tutmak, olaylan her zaman çözümleyici alamıyor. Tarihe etnik gruplar açısından, onla­ rın istek ve iradeleri açısından da bakmak gerekir. Örneğin

Türk-Yunan Savaşı'na Yunanlılarla Türklerin bakış açılan çok farklıdır. Bilinci Dünya Savaşı'nda Osmanlı İmparator­ luğu'nun durumunu Araplarla Türkler çok farklı olarak an­ latmaktadırlar.

Ermeni

sorunu

konusunda

Ermenilerle

Türklelin görüşlerinin çok farklı olduğu bilinmektedir. Bu30


nun gibi Osmanlı tarihine, Bulgar ve Romen tarihçileriyle Türk tarihçileri çok farklı yorumlar getirmektedirler. İran­ Irak Savaşı'nda, İranlılann ve Arapların getirdiği yorumların çok farklı olduğu yine yakından bilinmektedir. Öyleyse Kürt­ ler kendi tarihlerini bizzat kendileri araştırmak, incelemek durumundadırlar.

Türk

üniversitesinin,

Türk basınırun,

Türk eğitim kurumlarının, Türk aydınlannın ürettiği bilgiyle Kürt tarihi yazılamaz. Türk üniversitesi, Türk yazarlan an­ cak, sömürgeciliği sürdürme ve haklı gösterme doğrultusun­ da bilgi üretebilirler. Örneğin Kürtlerin Türklüğü hep bu ka­ tegoriler tarafından anlatılmıştır. Olaylara etnik gruplar açısından bakmarun çok önemli olduğunu bir kere daha belirtelim. Dikkat edilirse, zaten herkes böyle yapıyor. Örneğin olaylara sınıf açısından baktı­ ğını Vı..ı rgulayan Türk Marksistlert, "Türk Marksistleri" ola­ rak bakıyorlar. Olaylara sınıf açısından bakmak Kürt kimli­ ğiyle bakmak konusunun ihmal edilmesini getirmemelidir. Böl yönet politikasıyla ilgili olarak şunlar söylenmelidir. Böl yönet politikasının hedefi olmak. bir ulusun tarihinde uğrayabileceği en büyük felaketlerden biridir. Çünkü böl yö­ net politikası ulusun beynini dağıtmaktadır, iskeletini par­ çalamaktadır. Böylesine güçlü bir darbe yiyen halk, bir daha kendini kolay kolay toparlayamamaktadır. Kürt toplumu 1 7 . yüzyılın ilk yarısında böyle bir felaketle karşılaşmıştır. 20. yüzyılın ilk çeyreğinde bu felaket daha da ağırlaşmış, derin­ leşmiştir. Kürtler 70 yılı aşkın bir zamandır böl yönet politi­ kasının yarattığı tahribatı aşmaya çalışmaktadır. Dünyanın demokratik kamuoyuna , böyle bir politikanın haksızlığını anlatmaya gayret etmektedir. Ermeni sorununun temelinde de böyle bir bölünme ve paylaşılma yatar. Ermeniler de İran ve Osmanlı İmparatorluğu, daha sonra Çarlık Rusyası ve İran arasında bölünmüş ve paylaşılmış bir halktır. 1 920'li yıllarda, Türk-Yunan ve Türk-Ermeni savaşlan sırasında,

Kemalistlerin İngilizlerle mücadeleleri,

aslında.

Kürdistan'dan daha fazla pay kapma mücadelesidir. Emper­ yalist ve sömürgeci bir mücadeledir. Kemalistlerin İngilizlere karşı sürdürdüğü bu mücadelenin antiemperyalist hiçbir özü yoktur. Bir ulus için böl yönet politikasına hedef olmaktan daha 31


ağır ne olabilir? Belki çok şiddetli bir deprem olur. ulusa bağlı 20 milyon kişi veya 30 milyon kişi ölümlerle karşı kar­ şıya gelebilir. Dışarıdan gelen fiziki baskıların ağırlığı karşı­ sında hak tamamen yok olabilir. 1 6. yüzyılın başlannda Or­

ta ve

Güney Amerika'da,

1 8.

ve

ı9. yüzyıllarda Kuzey

Amerika 'da yaşandığı gibi ateşli silahlarla gelen İspanyol ve Portekiz sömürgecileri ve öteki Avrupalılar, Kızılderili Aztek, İnka ve Maya medeniyetlerini ve kültürlerini yok etmişlerdiı', halkları yok etmişlerdir. Bunlar kuşkusuz, o halkların tari­ hinde yaşanan çok ağır felaketlerdir. Fakat böl yönet politi­ kasının hedefi olmak, en az bunlar kadar ağır sonuçlar orta­ ya çıkarmaktadır . . Kürdistan tarihinde çok önemli dönüm noktalan vardır. Örneğin Guti-Asur,

Med-Pers ilişkilerinin,

Urartulann bu

ilişkilerdeki konumlannın incelenmesi önemlidir. M.Ö. 3 1 00 yıllanndan itibaren G utiler hakkında bilgi vardır. Ve Gutiler Mezopotamya'nın yerli halklanndan biridir. Asurlulann Kürt ülkesini ele geçirmesi, bir tablette ya­ zıldığı gibi, o günün adıyla, "Ağrı Dağı'ndan Harran'a kadar tüm Guti ülkesinin kana boyanması" önemli bir olaydır.

M . Ö . 600 yıllannda ise Medler Asur egemenliğine son ver­

miştir.

7. yüzyıl Kürtlerin tarihinde çok önemli bir dönüm nok­ tasıdır. Bu, Kilrtlerin Müslümanlaşmaları sürecidir. Bilindi­ ği gibi Kürtler İslam ordularıyla, İslam Halifesi Hz. Ömer za­ manında,

640

yıllarında

karşılaşmışlardır.

Bu

karşılaşmanın kanlı geçtiği de bilinmektedir. O halde şu ko­ nular elbette araştırılacaktır. 7. yüzyıla kadar Kürtler, hangi toplumsal ve siyasal düzen içinde yaşıyorlardı? Ekonomik düzenleri neydi? Ne ekip ne biçiyorlardı? Nasıl ekip nasıl bi­ çiyorlardı? Ne gibi üretim araçlan ve üretim teknikleri kulla­ nıyorlardı? Müslüman olmalanndan önce dinsel yaşantılan neydi? Müslüman olmalanndan önce Kürtlerin ne gibi top­ lumsal ve siyasal kurumlan vardı? Müslümanlık bu kurum­ ları nasıl değiştirdi? Bunlar Kürdistan tarihinde incelenmesi gereken çok önemli konulardandır.

ı ı . yüzyıl Kürtlerin tarihinde yine çok önemli olan bir dönüm noktasıdır. Çünkü Kürtler,

ı�.

yüzyılın ikinci yan­

sından itibaren Orta Asya'dan gelen Oğuz Türkleriyle karşı-

32


laşmışlardır. Bu karşılaşmanın nasıl olduğu-. ve sonuçlarının

araştırılması

önemlidir.

Oğuzlada

karşılaşıncaya

kadar,

Kürtlerin ekonomik ve toplumsal düzenleri neydi? O zamana kadar Kürtlerin ne tür toplumsal ve politik kurumlan vardı?

Dinsel yaşantılan nasıldı? Türklerle karşılaşma süreci bun­ lan nasıl deği�tirdi? vs.

1 3 . ye 1 4 . yüzyıllar Kürtlerin tarihinde yine önemli dö­

nüm noktalandır. Kürtler bu sefer Moğollarla ve Timur'un akınlanyla karşılaşmışlardır. Bu karşılaşmaların ve sonuç­

larının Kürtler ve Kürdistan üzerinde yaptığı etkilerin araştı­

rılması şüphesiz çok önemli olmaktadır. 1 6. yüzyılın ilk çey­

reginde cereyan eden olaylar Kürtler için yine önemlidir. Bu , Kürdistan'ın önemli bir bölümünün Osmanlı İmparatorlu­

ğu'na katıldığı, dönemdir. l 5 1 4'de İran İmparatorluğu ve Os­

manlı İmparatorluğu arasında Çaldıran'da yapılan savaş so� nunda

Kürtlerin

önemli

bir

bölümü ,

idris-i

BUlisi'nin

düşünce ve eylemi sonunda Yavuz Sultan Selim'in, yani Os­

manlı Padişahı'nın egemenliğini tanımıştır.

ı 7. yüzyıl Kürtlerin tarihirıde yine önemli bir dönüm

noktasıdır. Çünkü 1 7. yüzyılın ortalannda Kürdistan, Os­ manlı İmparatorluğu ve İran arasında ikiye bölünmüştür.

Ondan sonra da bölünme ve parçalanma süreci derinleşe­

rek, ufalanarak sürüp gitmiştir. Bu bölünmenin nedenleri nelerdir? Bölünmeyi ve bölmeyi düşünenler kimlerdir? Bö­ lünme ve paylaşılma nasıl gerçekleştirilmiştir? Bölünme .

parçalanma ve paylaşılma. Osmanlı ve İran politikalannın üretilmesinde ne gibi kolaylıklar sağlamıştır? Kürtlerin için­

de bulunduğu zaaf nedir? Düşmanlar, Kürtlerin hangi zaaf­

larından yararlanarak, onlara böl yönet politikası uygulu­

yorlar? vs.

1 9 . yüzyılın ilk çeyreğinde Kürdistan'ın İran İmparator­

luğu içinde kalan kesiminin ikiye aynldığını görüyoruz. İtan

ve Rus Çarlığı arasında yapılan savaşlar sonunda, Kürdis­

tan'ın Kuzeybatı taraflannda önemli bir toprak parçasının

Rus İmparatorluğu'na katıldığını görüyoruz. Bütün 19. yüz­

yıl boyunca, Osmanlı Devleti'yle Kürtler arasında da müca­

deleler vardır. Bu bakımdan bu yüzyılda gerçekleşen olaylar da Kürt tarihi açısından önemli olaylardır.

Ana hatlanyla kısaca belirtilen · bu dönemler. de çok ·

33


önemli olmasına rağmen, bugünü belirleyen esas olaylar Bi­ rinci Dünya Savaşı'ndan sonraki dönemde meydana gelen olaylardır. Bugün bir Kürt sorunu varsa: veya Kürt sorunu günümüze kadar gelmişse . bunu belirleyen esas olaylar 1 9 1 5- 1 92 5 yıllan arasında cereyan etmiştir. Bu Kürdistan üzerinde emperyalist bölüşüm mücadelesinin yapıldığı ve bu bölüşümün gerçekleştirtlmiş olduğu bir dönemdir. Bu sıra­ da, Kürtlerin bağımsız bir devlete sahip olup olmadıklan önemli değildir. Yani, "o dönemde bağımsız bir Kürt Devleti zaten yoktu" veya, "Kürtler hiçbir zaman bağımsız bir devle­ te sahip olamadılar" anlayışı hiçbir şey ifade etmez. Düşüne­ lim ki, 1 885'de Afrika, Avrupalı emperyalistler tarafından bölüşüldü ve sömürgecilik daha da kurumlaştırıldı. Fakat bu süreç, Afrika'da bağımsız devletlerin varlığına son verile­ rek gerçekleştirilmedi. Sömürgecilik, Afrika'da henüz devlet aşamasına ulaşmamış toplumlar, geleneksel toplumlar üze­ rinde yürütüldü . Sınırlar adeta cetvelle çizildi. Afrika metre metre bölüşüldü. O halde şu sorulann sorulması ve cevaplannın aranma­ sı çok önemli görevler olarak ortaya çıkmaktadır. Kürtler'in 20. yüzyılın ilk çeyreğinde böylesine ağır bir emperyalist bö­ lüşüm politikasının hedefi olmasının nedeni nedir? Bu poli­ tikayı kimler, hangi devletler düşünmüşlerdir? Bu politika nasıl uygulanmıştır? Kürdistan üzerinde böl yönet politika­ sının uygulanması hangi devletlerin çıkarlarının üretilmesi­ ne hizmet etmiştir? Neden Irak sömürgesi, Ürdün sömürge­ si, Suriye sömürgesi vs. gibi bir Kürdistan sömürgesi kurulmamış da Kürdistan yeni kurulan sömürge devletler (Irak, Suriye) ve eski devletler (Osmanlı İmparatorluğu'nun devamı olarak Türkiye ve İran) arasında paylaştırılmıştır? Kürtler ne tür bir zaaf içindedirler ki, böl yönet politikasının hedefi olmuşlardır? Aslında, Araplarm da aynı politikayla fakat başka bir bi­ çimde parçalandığını yukanda belirtmiştik. Kürtlerin farklı bir parçalanmaya ve payıaşılmaya uğramalannın temel ne­ denleri, "zaaf"ın ötesinde, o günkü toplumsal yapının, iç ve dış güçlerin dengesiyle ilintilidir. Araplann da bölündüğünü, fakat, ayn ayn devletler ve manda (sömürge) devletler oluş­ turduğunu unutmamak gerekir. ·

34


20. yüzyılın ilk çeyreğine bakalım. Osmanlı İmparatorlu­

ğu dağılmak üzere. imparatorluk içindeki halklar kendi ka-

. derlerini tayin sürecine girmişler. Araplar, Arnavutlar, Bul­ garlar,

Ermeniler,

Kürtler

vs.

ingiliz

ve

Fransız

emperyalizminin bölgede önemli çıkarları var. Almanlar ve

İtalyanlar da yeni çıkarlar peşinde. Çarlık Rusyası'nın çıkar

çatışmaları içindeki etkinliği büyüktür.

1917

Bolşevik Devri­

mi ile dünya altüst oluyor. İşte Kürdistan sorunu , Ortadoğu

ve dünya dengesi içinde ele alınmalıdır. Dağılma sürecine gi­ ren Osmanlı Devleti, Rumlar, Ermeniler, Yahu diler, Bulgar­

lar, Araplar, İngiliz emperyalizmi, Fransız emperyalizmi, Al­

man emperyalizmi, Çarlık Rusyası, Bolşevik Devrimi , İttihat

ve Terakki, Enver Paşa, Mustafa Kemal, Kuva-i Milliye, Hila­

fet vs . . . Bütün bu kategoriler ve bunların birbirleriyle ilişki­ leri çerçevesinde Kürt sorunu nerede durmaktadır? Bu iliş­

kilerin mümkün olduğu kadar etraflı bir biçimde ve zengin olgularla açıklanması gerekir. Burada, sadece, Kuva-i Milli­

ye'nin İngilizlerle ve Fransıztarla veya Bolşeviklerle ilişkileri­ nin açıklanması yetmez. Aynı zamanda, aynı dönemde, Bol­ şevikierin

ingiltere'yle

ilişkilerinin

sonuçlannın açıklanması da gerekir.

ve

bu

ilişkilerin

Türkiye'de resmi beyanlarda, basında, yazarlar arasın­ da, siyasal parti çalışmalannda, Kürt sözcüğü kullanılmaz.

Daha çok "bölücüler" sözcüğü kullanılır. Bu tavır ve davra­

nış, aslında, 20. yüzyılın ilk çeyreğinde, Kürdistan üzerinde

ve Kürt ulusu üzerinde uygulanmış ''böl yönet ve yok et" po­ litikasını gizleme, bu politikanın ve sonuçlannın halkın bi­ lincine çarpmasını önleme çabası olarak değerlendirilebilir.

Bölünen halkın bilincine çarpmasını önleme çabası olarak değerlendirilebilir.

Bölünen

Kürdistan'dır.

Parçalanan

ve

paylaşılan Kürt ulusudur. Ve bölücüler, ingiliz emperyaliz-.

mi, Fransız emperyalizmi, Kemalistler ve İran Şahıdır. İngiliz

ve Fransız emperyalizmiyle yoğun işbirliği ve güçbirliği için­ de bulunan Araplardır.

19.

yüzyılın ilk yarısında, Çarlık

Rusyası ile İran arasında yapılan savaşlarda, Doğu Kürdis­

tan'ın kuzey taraflarının da Çarlık Rusyası'nın egemenliğine

geçtiğini yukanda belirtmiştik.

Türkiye'de bayram nutuklarında, devlet ve hükümet yö­

neticileri ve siyasal parti yöneticileri tarafından söylenen, 35


"Türkiye'yi bölüp parçalarnak istiyorlardı, Türk ulusunu yer­

yüzünden ve taıihten silrnek istiyorlardı, Türk ulusunu kö­

leleştirmek istiyorlardı, asırl<:!.r boyunca bağımsız ve h ür ya­

şamış Türk

ulusunu

esaret

altına

almak

istiyorlardı . . . "

biçimindeki sözler, yine Kürt ulusuna karşı yürütülen "Böl

yönet ve yok et" politikasını gizlerne amacını taşunaktadır.

Halkın bu politikalar etrafında bilinçlenmesini engellemek,

Kürt insanının butılan sorgularnasını. bu konular üzerinde düşünmesini engellemek temel bir amaç olarak belirmekte­ dir.

Sık sık kullanılan "Devletin ü lkesi ve milletiyle bölün­

mez bütünlüğü" sloganı da öyle . . . "Devletin ülkesi ve mille­

tiyle bölünmez bütünlüğü" sloganı, Kürt ulusuna dayatılan bölünme , parçalanma ve paylaşılıİıanın sonsuza kadar sür­

dürolrnek istendiğini anlatrnaktadır. Bu sloganın ısrarla tek­

rarlanmasının en önemli arnacı budur. "Böl yönet ve yok et"

uygulamalannı ve bu uygulamalannın sonuçlarını gizlerneye çalışmaktır. Çeşitli rnilletlerden, Türk, Arap , Rum, Ermeni,

Sırp , Hırvat, Romen, Bulgar. Kürt , Çerkes, Laz . . . gibi çeşitli

milletlerden oluşan Osmanlı İmparatorluğu için "kozmopolit

bir imparatorluk" deniyordu. Bu milletlerden en az ikisini banndıran Türkiye Cumhuıiyeti nasıl "milli" oluyor? Türk artı Kürt eşittir Türk sonucuna nasıl vanlabiliyor? Türk ve

Kürt'ün toplamlan yine Türk artı Kürt değil midir?

Birinci Dünya Savaşı'ndan yani Osmanlı İmparatorlu­

ğu'nun dağılmasından sonra. Türk-Yunan ve Türk-Ermeni

savaşlan sürecinde. Koçgiıi'de Türk-Kürt Savaşı ve Güney

Kürdistan'daki Kürt-ingiliz savaşlan sürecinde, Kürdistan

böh1nmüş, parçalanmış ve paylaşılmıştır. Ve böylece Türki­

ye, İran, ingiltere (Irak) . Fransa (Suıiye) gibi devletler birer Kürdistan'a sahip olmuşla.rdır. Bu devletlerden bir kısmının manda (sömürge) devletler olduğunu yukanda belirtmiştik.

Kürdistan'ın neden bölündüğü ve paylaşıldığı. Kürdis­

tan üzelinde neden emperyalist bölüşüm politikası uygulan­

dığı, bu uygulamaların ne gibi sonuçlar ortaya çıkardığı. in­

celenmesi,

irdelenmesi

gereken

çok önemli taıihsel

bir

olaydır. Bu konu elbette, geniş bir olgusal zenginlik içinde,

detaylı bir şekilde, enine boyuna incelenmelidir. Fakat, bu

çalışmanın amacı bu değil. Amacın, sorunun bazı yönlerine 36


dikkat çekmek ve sorular sormak olduğunu incelemenin

riş bölümünde

Gi­

de açıklamıştım.

Kürt Sorunu'nun Odak Noktası: Kürdistan'ın Bölünmesi, Parçalanması ve Paylaşıhnası, Kürt Ulusu'na Böl Yönet ve Yok Et Politikasının Uygulanması_ Kürdistan Ortadoğu'nun ortasındadır. Ortadoğu'nun or­

tasındaki bir u lusun bölünmesi, parçalanması ve paylaşıl­

ması çok anlamlı bir olaydır. Kürdistan'ın neden bölündüğü

ve parçalandığı, Kürdistan'ın neden paylaşıldığı, Kürt ulusu­

na neden böl yönet politikası uygulandığı bizler için sır de­ ğildir. Başta Kürdistan'ın petrol kaynaklan olmak üzere bü­

tün nedenleri, "böl yönet ve yok et" sür.ecini aşağı yukarı

biliyoruz, Bu bakımlardan klasik sömürgelerde görülen "böl

yönet" politikası Kürdistan'da · "böl yönet ve yok et" biçimini almaktadır. Yok edilen, soykıruna uğratılan başta Kürt ulu­

sal özellikleridir. Kürt toplumu olma haklarıdır. Yok edilen,

soykıruna u ğratılan Kürt ve Kürdistan kişiliğidir. Kürtlerin

ulusal özellikleri ve ulusal değerleridir. Bütün devlet baskı­

sına ve devlet terörüne rağmen Kürtler sindirilemiyorsa, kö­

leleştirilemiyorsa, ulusal isteklerinin önü alınamıyorsa. o za­

man da

insanlan fizik olarak yok etmektir,

varlıklarını

ortadan kaldırmaktır. Bu tür istekler için mücadele edenle­

r:i,n fizik varlığı çeşitli operasyonlarla, devlet terörüyle orta­ dan kaldınlmaktadır.

"Böl yönet" emperyalizmin politikası olmasına rağmen,

"böl yönet-yok et" emperyalizmin değil, emperyalizmin bölge­

deki yerli işbirlikçilerinin politikasıdır. Emperyalizm işgal et­

tiği ülkelerdeki halkları, kültürleri yok etmez. Emperyalizm, sömürü alanlarını genişletmek, ürünlerine yeni pazarlar ya­

ratmak politikasına dayalı olarak işgali altındaki yerlerde,

toplumsal ve kültürel etkinliklere yarduncı olmamışsa da,

gelişmelerine engel de olmamıştır, göz yummuştur. Kaldı ki,

kültürel etkinliklere kahldığı da yer yer gözlenmektedir. Ör­ neğin, İngilizler Irak'ta Kürtçe eğitim yapan okullar açmıştır.

FransıZlar ise Suriye'de Kürtçe alfabe ve dergilerin yayınlan­

masına, Kürt dilinin ve Kürt edebiyatının geliştirilmesi çaba-

37


larına karşı çılınıamışlardır. Öte yandan kimyasal ve biyolo­

jik silahlar kullanarak halkı fiilen yok etmeye çalışmak, em­

peryalizmin değil, onun bölgedeki yerli işbirlikçilerinin uygu­ ladığı politikalardır.

Mustafa Kemal 1 930'lu yıllarda, Türk Tarih Kurumu

üyelerine yaptığı bir konuşmada, Balkan uluslannın Os­

manli İmpartorluğu'na karşı yüıiittüğü ulusal kurtuluş mü­ cadeleleri hakkındaki düşüncelerini açıklıyor. "Biz Balkanla­

n neden kaybettik?" diye soruyor. Cevabını kendisi veriyor. Balkan halklarının Slav araştırma kurumlan kurduğunu ,

dilleri, edebiyatlan, tarihleri ve kültürleri konusunda geniş araştırmalar yaptıklarını vurguluyor. Bu araştırmalann ve

bu araştırmalar etrafında yapılan tartışmaların, o halkları ulusal bilince ulaştırdığını ve sonuç olarak Osmanlı Devle­ ti'ne

başkaldırdıklarını

türk'ün

Fikir ve

1 984, s. 1 49)

belirtiyor.

Düşünceleri.

{Utkan Kocatürk, Ata ­

Turhan

Kitabevi,

Ankara

Mustafa Kemal'in dil,_ kültür, milli şuur, milli tarih . . . gi­

bi düşünceleri üzerinde dikkatle durulmalıdır. Yukanda kı­ saca belirtilen düşünceler üzerinde de . Yukarıdaki düşünce­

lerden iki önemli sonuç çıkarılabilir. Birincisi boyunduruk altında yaşamak istemeyenlerin, özgür, onurlu , herkesle eşit

bir şekilde yaşamak isteyenlerin yapacaklarıyla ilgilidir. Bu halklar kendi tarihlerine, dillerine , kültürlerine, edebiyatla­

nna, sanatıanna sahip çıkmalıdırlar. Mustafa Kemal Cum­

huriyetin kurulmasından sonra, Türk ulusu için böyle bir süreci başlatmıştır. Yeni Türk alfabesi yapılmış, Türk Dil

Kurumu, Türk Tarih Kurumu gibi araştırma kurumlan ku­

rulmuştur. Üniversitelerde Türk dilini, Türk tarihini, Türk

edebiyatını, Türk kültüıii n ü, Türk sanatını araştıran, incele­

yen bölümler, enstitüler faaliyete geçmiştir. Eğitim ve kültür politikalarıyla genç kuşaklar bu yönde yetiştirilmeye başlan­

mıştır. Bu konulardaki incelemelerin ve araştırmalann geliş­ tirilmesi için, yurt dışına, devletin çeşitli olanakları kullanı­ larak,

öğrenci

gönderilmiştir.

Türk

basınına,

kamu

yönetimine bu doğrultuda çalışmalan için direktifler veril­ miştir.

Fakat

bu

konuşmadan

veya

benzer

konuşmalardan

ikinci bir sonuç daha çıkarmak mümkündür. O da şudur: 38


Eğer herhangi bir ulusu boyunduruk altında tutmak istiyor­

san, o halkı köleleştirmek ve kişiliksiz bırakmak istiyorsan,

eğer herhangi bir bölgede, sömürgeciliğin sürüp gitmesini is­

tiyorsan, bu senin temel bir politikan ise. o zaman o ulusu alfabesiz bırakacaksın.

O

halkın veya ulusun dilini ve kültü­

rünü yaşamasını yasaklayacaksın. O dilin ve kültürün geliş­

mesini engellemek için her türlü önlemi alacaksın. Kısaca, o halkın ulusal bilince ulaşmasına engel olacaksın. Çünkü

ulusal bilince ulaştığı zaman, kendi tarihini, kendi hayatını

yaşamak istemekte. sana başkaldırmaktadır. Çünkü dili ya­ saklanan ve bu yasaklamanın bilincine varmayan bir halk,

sindirilmiş, duyarsız hale getirilmiş, köleleştirilmiş bir halk­

tır. Böyle bir halkın yaşadığı bir ülkede her türlü ekonomik

ve politik sömürüyü sürdürmek mümkündür.

Dil ile ilgili yasaklamanın ruhsal boyutlarına daha ya­

kından baktığımız zaman şunları ifade edebiliriz: Dili yasak­

lanan bir insanın dili kopanlmış demektir. Bu yasaklama süreci insaniann bedensel bütünlükleri yanında toplumsal

ve ruhsal bütünlüklerini de parçalar. Sağlıksız, hasta, den­

gesiz, kendine güvenmeyen, kendini küçümseyen, devlet yö­ neticilerin! olağanüstü dercede büyüten insanlar ortaya çı­

kar. Bu insanların oluşturduğu toplum, sağlıksız, hasta bir

toplumdur. Böyle bir toplumu yönetmek son derece kolay­

dır. Emirlerle, dayakıa, sopayla, tehditle , bu . topluma her

şey yaptırılabilir, toplum her yöne kolayca kanalize edilebi­ lir. Bu toplumun sağlığına kavuşmasının tek yolu, yasakla­

maların bilincine varması ve kendi kimliğini sorgulamaya başlamasıdır. Sömürge düzenini sarsan en büyük etken bu sorgulamanın gelişerek sürmesidir.

İşte, Kürt dilinin yasaklanmasını, Kürt dilinin, Kürt kül­

türünün, Kürt edebiyatının incelenmesinin engellenmesini,

Kürt tarihinin araştırılmasına yasaklar konulmasını, Kürt

kültürünün yaşanmasının engellenmesini bu çerçeve içinde değerlendirmek gerekir. Kürtlerin ulusal bilince ulaşmaları­

nı engellemek için her şey yapılmalıdır. Her önlem alınmalı, uygulanmalı, her yol denenmelidir. Kürt diline. Kürt edebi­

yatma, Kürt kültürüne, Kürt tarihine, Kürt yaşantısına iliş­ kin hiçbir iz bırakılmamalıdır.

Böl yönet politikası kuşkusuz emperyalizmin politikası39


dır. Emperyalizmin yarannadır. Böl yönet politikası emper­ yalizmin çıkarlarını koruyacak ve üretecek en elverişli or­ tamları oluşturmaktadır. OrtadÖğu'nun ortasındaki Kürdis­ tan bölünüp parçalanıp paylaşılmıştır.

Bunun için Arap,

Türk, Fars yöneticileri ingiliz emperyalizmiyle ve Fransız em­ peryalizmiyle işbirliğine girişmişlerdir. Bu ise Ortadoğu'da en az dört devletin ekonomik, politik ve askeri yapısını em­ peryalizmin çıkarlarına göre biçimlendinniştir.

Bu,

1917

Bolşevik Devrimi'nin getirdiği yeni düşüncelerin Çarlık Rus­ yası'nın sınırlarını aşamaması anlamına gelir. Önemli bir İn­ giliz sömürgesi olan Hindistan'ın ve Hindistan'a gidiş yollan­ nın güvenlik altına alınması anlamına gelmektedir. Ulusların Kendi Kaderlerini Tayin prensibinin Ortado­ ğu 'yu coşturduğu bir dönemde, Kürdistan emperyalist bir­ böİüşüme tabi tutulmuştur. Çeşitli devletler tarafından uy­ gulanan ortak politikalarla Kürt ulusu boyunduruk altına alınmıştır. Fakat bu durumların Bolşevikler tarafından kav­ ranılmaması, kavramldıysa duruma müdahale edilmemiş ol­ ması, Bolşevizmin en önemli zaaflanndan biri olsa gerekir. Bu, teoriyle , yani Ulusların Kendi Kaderlerini Tayin konu­ sunda yazılanlarla, reel sosyalizm uygulamalannın birbirine ne kadar zıt yönde durduklarını da göstermektedir. Fakat, teoriye çok zıt yönde gelişen reel sosyalizm uygulamalarına , "işte sosyalizm budur, sosyalizm böyle olur" denmesi, resmi Sovyet idelolojisinin bunu herkese ve her kuruma kabul et­ tirmeye çalışması dünya sosyalist sisteminin tıkanmasına ve sosyalizme duyalan güvenin sarsılmasına neden olmuştur. Halbuki, teoriyle füli durum arasında, neden bu kadar bü­ yük bir zıtlık oluştuğunun, bu zıtlığın nasıl giderilebileceği­ nin olgulara dayalı olarak açıklanması, uygulamanın eleşti­ risinin yapılması gerekirdi. İşte bu bakımlardan, Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra, Türk-Yunan

g

ve

Türk-Ermeni

savaşları

sürecinde,

Kürt­

in iliz ve Kürt-Türk mücadelelerinin gelişmesi sırasında, sa­ dece, Kemalistlerle İngilizlerin veya Kemalistlerle Bolşevikle­ rin ilişkilerinin araştırılması, irdelenmesi yetmez. Aynı za­ manda ,

Bolşeviklerin

·

ingiltere'yle,

veya

Fransa'yla

ilişkilerinin gelişim çizgisinin incelenmesi de gerekir.

40


Devletlerarası Sömürge: Kürdistan 20. Yüzyılın ilk çeyreğinde Ortadoğu tarihinin ve dünya

tarihinin en trajik olgulanndan biri, Kürdistan'da uygulan­

maya başlanan devletlerarası sömürge sistemidir. Bu tam anlamıyla bir trajedidir. Çünkü trajedi, kendisine dayatılan

kadere razı olmayan, o kaderle savaşmaya kalkışan insanla­

rın yaşadığı çaresizlikten doğar. Kürtlere 20. yüzyılın ilk çey­

reğinden beri, dünyanın en güçlü emperyalist devletleri ve onlann bölgedeki yerli işbirlikçileri tarafından dayatılan bu

kaderi bozmak için yoğun bir ölüm kalım mücadelesine gi­

rişmişlerdir.

Kimyasal ve biyolojik silahiara karşı sürdürülen ısrarlı

ve kararlı mücadeleyi, ancak, "traj edi" sözcüğüyle ifade ede­ biliriz. Böylesine ısrarlı ve kararlı bir mücadele, giderek, ça­ reyi elbette bulacaktır.

Burada, herhangi bir ülkenin sömürgeleştirilmesi ne­

denleri arasına çok önemli bir boyutun daha girdiğini görü­

yoruz. Bu da stratejik nedenlerdir. Kürdistan'ın bölünmesi,

parçalanması ve paylaşılması sürecinin, yukanda belirtilen

dört devleti emperyalizmin çıkarianna bağiayacağı açıktır.

Çünkü, Kürtler'in özgürlükleri ve bağımsızlıkları için müca­

dele edecekleri, yerini, zamarıını ve fırsatını yakaladıklann­ da başkaldıracaklan açık bir gerçektir. Zira hiçbir ulus köle­

liğe ve yok

olmaya

razı

olamaz.

İşte

bu

başkaldırının

bastırılması için yerel hükümetler hep, emperyalizmden me­

det umacaklar, onun yardıinını isteyeceklerdir. Bu ise onları

çok sıkı bağlarla emperyalizme bağlayacak, emperyalizmin etki alanı içine sokacaktır. Gerçekten 20.

yüzyılın

ilk çeyre­

ğinden beri, Güney Kürdistan'daki ve Doğu Kürdistan'daki

bütün Kürt başkaldırılan hep ingiltere'nin desteğiyle bastı­

rılmıştır. Şeyh Said Kürt isyanında Kürtlere İngilizlerin yar­

dım ettiği büyük bir aldatmacadır. Zira o yıllarda İngilizler

Kürtlere karşı Güney Kürdistan'da kanlı bir savaş

yürütü­

yorlardı. Ayrıca Ankara'dan Diyarbakır'a Türk Ordusu, de­ miryolları aracılığıyla Suriye ye'nin

o

zaman

bir

üzerinden taşınmıştır.

Fransız

sömürgesi

Suri­

olduğunu

unutmamak gerekir. Fransa, Türk Ordusu'nun geçişine izin

vermeseydi,

başkaldırının yönü değişebilirdi. En azından

böyle bir olasılıktan söz edilebilir.

41


Öte yandan, gerek emperyalist güçlerin kendi aralann­

daki mücadeleleri, gerek bu güçlerle Ortadoğu'daki yerli iş­

birlikçilerinin arasındaki mücadelenin büyük bir kısmı Kür­

distan üzerinde yürütülmüştür. Mücadeleler, Kürdistan'dan daha çok pay almayı amaçlamaktadır. Kürdistan'da devletle­

rarası sömürge sisteminin kurulması ise, çatışmayı önce uz­

laşmaya, sonra işbirliğine dönüştürmüştür. Ve bu işbirliği devletlerarası sömürge sistemini kururnlaştırmıştır.

Kemalizmin Sloganları Kemalistler, Kürdistan'ın bölünüp parçalanmasında ve

paylaşılmasında emperyalistlerle çok yoğun bir işbirliği yap­ tıklan halde, "emperyalizme ve sömürgeciliğe karşı ilk u lu ­ sal kurtuluş savaşını b iz yaptık. Doğu 'nun ezilen, sömürge

halklarına önder olduk. Onlara ulusal kurtuluş ilhamını

verdik. . . " derneyi de ihmal etmezler. Kürtler konusunun h a ­ tırlatılmasını ise hiç istemezler. B u konuda tartışmaktan bi­

linçli bir şekilde kaçarlar. Sizi, polisle, savcıyla başbaşa bı­ rakırlar. Ama, "emperyalizme ve sörnürgeciliğe karşı ilk

ulusal kurtuluş savaşını biz verdik" nakaratını da sürdürür­

ler. Sizi polise ihbar ederek, cezaevine tıkılınanızı sağlayarak sesinizi kesmeye gayret ederler. Tek taraflı olarak, devamlı kendileri konuşurlar. Basında, 1V'de, Radyoda, eğitim ku­

rurnlarında, kışlada, camide . . . Her yerde. Örneğiri Mustafa Kemal tarafından l 920'li yıllarda yazılanlar ve söylenenlerle , fiili durum arasındaki bu derin çelişkinin incelenmesi, elbet­

te. ibret verici sonuçlar ortaya koyar.

Kemalistlerin Kürtlere karşı uyguladıklan ırkçı ve sö­

mürgeci politikayı gizlernek için kullandıklan başka bir yol da Kürtler'i ırkçılık yapmakla suçlarnaktır. Kürtçe'nin ve

Kürt kültürünün yasaklanması, her türlü yol kullanılarak,

Kürtlere, Türkçe'nin ve Türk kültürünün dayatılması, yoğun

bir asimilasyon sürecinin izlenmesi, Kürtçe insan ve köy isimlerinin değiştirilmesi, Türkçeleştirilmesi, Kürtçe konuşa­

na para cezası verilmesi, Kürtçeye ve Kürt kültürüne ait hiç­ bir iz bırakılrnarnası. . . Kernalistlere göre bunlar devrimci ve demokratik yönternlerdir. Ama bir KÜrt'ün gasp edilmiş ulu­

sal haklarını talep etmesi, bunun için örgütlenmesi ırkçı, şö­

ven bir davranıştır. Öte yandan, yukanda sayılan fiilieri Bul42


garistan Türkleri yapıyariarsa onlar rkçılığa, sömürgeciliğe, faşizme, insanlık dışı uygulamalara başkaldıran ilerici in­ sanlar olarak değerlendirilir. ·

Kürdistan gibi bölünmüş , parçalanmış ve her bir parça­

sı ayn ayn devletler tarafından denetlenen, devletlerarası sö­ mürge durumundaki bir toplumda, insan haklan kurumu nasıl çalışmaktadrr? "Böl yönet ve yok et" politikası izlenen,

birbirlerinden mayın tarlalanyla, dikenli tellerle , iz tarlala­ nyla , gözetierne kuleleriyle vs. tecrit edilmeye çalışılan bir toplumda, insan haklan anlayışı nasıl işlemektedir? Bu ko­ nuyu da aşağıda incelerneye çalışalım.

İnsan Hakları ve Kürtler Türkiye'de Kürtler, kamu özgürlüklerinden ve eşitlik il­ kesinden, ancak, ulusal benliklerini, yani öz benliklerni, ki­ şiliklerini reddettikleri sürece yararlanabilirler. Kürtlerin de­ mokrasinin

temel

ilkesi

olan

eşitlik

ilkesinden,

insan

haklanndan ve kamu özgürlüklerinden, ekonomik ve sosyal haklanndan yararlanabilmesi · kendi

öz benliklerini,

yani

Kürt benliklerini inkar koşuluna bağlanmıştır. Bu, kuşkusuz bir dayatmadır. Bu dayatma, j andarma ve polis merkezlerinde, karakollarda ve cezaevlerinde. baskı, zulüm ve işkence aracılığıyla ifade edilmektedir. Mahkeme­ lerde, iddianarnelerde, gerekçeli kararlarla duyurulmaktadır. Basın, TRT, kamu bürokrasisi, bu anlayışı egemen kılmak için kullanılmaktadır. Eğitim kururnlan, din vs. yine öyle. Öz benliğini, yani Kürt benliğini inkar eden, Türkleşen, ''Türküm, mutluyum" diyen bir kişi her şey olabilir. İşçi, ka­ pıcı. milletvekili, öğrenci, sporcu , kaymakam, vali, yargıç, iş adamı, asker, öğretmen, bakan, profesör. . . her şey. Fakat, Kürt kalarak, Kürt ulu sal haklannı savunarak h içbir şey olamaz. Böyle bir kişinin Türkiye'de olabileceği tek şey var­ dır: Sanık olmak, mahkum olmak. Öz benliğin inkar edilmesi ise, köleleşrne, kişiliksizleşrne anlamına gelmektedir.

Köleleşen ve kişiliksizleşen insanın

pısınk ve saldırgan olacağı açıktır. Sömürgeci otoriteden ge­ len baskı ve dayatmalara karşı hep itaatkar olduğuna göre kime saldıracaktı:r? Elbette kendi yakınlarına, akrabalan-

43


na . . . Bunun için en küçük bir bahaneyi bile büyütecek. he­ men alevlenecektir.

"Eşitlik'' İlkesini Yorumlamada Çifte Standart . Eşitlik ilkesinden, insan haklanndan ve kamu özgürlük­ lerinden, ekonomik ve toplumsal haklardan yararlamnarun öz benliğin inkar edilmesi koşuluna bağlanması ırkçı bir davraruştır. Çağdışı bir davranıştır. Soykınmdır. Böyle bir dayatma Kürdistan'a sömürgeden bile düşük bir statü ver­ mektedir. Böyle bir politika, insan haklannı korumayı ve ge­ liştirmeyi amaçlayan uluslararası yasalara, hukuk ve adalet anlayışına. Birleşmiş Milletler İnsan Haklan Evrensel Be­ yannamesi'ne, Avrupa İnsan Haklan Sözleşmesi'ne, Helsinki Nihai Senedi'ne yüzde yüz aykırıdır. Bu ifadeler asimilasyon­ cu politikanın ve soykınının boyutlarıyla ilgili olarak Türk yöneticilerinin, Turk basınının, Türk üniversitesinin. . . de­ ğerlendirmesi olarak da kabul edilebilir. Çünkü Tü rk devlet ve

siyaset

adamları,

Türk

basını,

Türk

üniversitesi,

Bulgaristan'ın ülkesindeki Türk azınlığın, Türk toplumu ol­ maktan doğan haklannı çiğnemesini bu tür kavramlarla açıklamaktadır.

Asimilasyon ve

soykırım

sürecini benzer

kavramlan kullanarak protesto etmektedir. Türk yöneticile­

ri, Türk basını, Türk .üniversitesi vs. gerek Türkiye'de gerek uluslararası forumlarda , Bulgaristan yöneticilerini, bu kav­

ramlarla suçlamaktadırlar. Burada çifte standartlı bir düşünce ve uygulama söz ko­ nusudur. Bulgarsitan'da uygulanan asimilasyoncu ve soykı­ nıncı politikadan şikayet etmek. fakat aynı politikarun çok daha ağırını, daha sitematik ve daha donatımlı alanını, ken­ di ülkesinde, uzun yıllardan · beri Kürtlere karşı uygulamak. Bulgaristan'da Türklere karşı uygulanan asimilasyoncu poli­ tikaya

karşı

olmak,

Türk

Devleti'nin ve

hükümetlerinin

Kürtler'e karşı uyguladığı benzer politikaları ve devlet terö­ rünü onaylamak, alkışlamak. "Türkiye'de herkes eşittir, dil, ırk farkı gözetilmeden her­ kese eşit muamele yapılmaktadır" ifadeleri gerek devlet ve siyaset adamlan tarafından, gerek üniversite, basın, yazar­ lar tarafından aynen tekrar edilmektedir. Fakat bu ifadelerle ilgili değerlendirmeler de çifte standartlıdır. "Türkiye'de her-

44


kes din bakımından eŞittir, fark gözetilmez� sözü şöyle de­

ğerlendirilmektedir. Türkiye'de Müslümanlar ibadetlerinde nasıl özgürseler Hıristiyanlar da öyle özgürdür. Rumların,

Ermenilerin kiliseleri, Yahudilerin sinagoglan vardır. Herkes

ibadetinde serbesttir. Görüldüğü gibi, din bakımından, fark

gözetmemek anlayışı, önce birbirlerinden farklı olan dinleri saymakta, sonra da bu dinler arasındaki eşitliği vurgula­

maktadır. "Türkiye 'de herkes eşittir. Dil ve ırk bakımından fark gözetilmez" , sözü

ise

böyle

değerlendirilmemektedir.

Türkiye'de herkes Türktür, bütün Türkler eşittir. Dil bakı­

mından hiçbir fark gözetilmez, denilmektedir. Burada diller konusundaki

farklılık,

çeşitlilik

sayılmamakta,

herkesin

Türk olduğu ve bütün Türklerin eşit olduğu vurgulanmakta­ dır. Bu da eşitliğin ancak, Türkleşme koşuluna bağlı olduğu

anlamına gelmektedir. Halbuki, dil bakımından herkes eşit­

tir, Türkçe'nin sahip olduğu haklara Kürtçe de sahiptir, de­ nilmektedir.. Eşitlik ancak böyle sağlanabilir.

"Kendini Türk kabul eden herkes Türktür� denilmekte­

dir. İlk bakışta bu sözün bir hoşgörüyü içerdiği sanılabilir.

Kendini Türk kabul etnieyenlere, örneğin, Kürdüm, diyenle­

re hoşgörü gösterildiği düşünülebilir. Bu kuşkusuz yanlış

bir kanaattır. Böyle bir hoşgörü yoktur. Çünkü Türk resmi ideolojisine göre Türk olmak mecburidir. Kürt olmak yasak­

tır. Sadece Diyarbakır Askeri Cezaevi'nde, 1 98 1 - 1 984 yıllan arasında, "Türküm. mutluyum� demedikleri, Kürt kimlikleri­

ni korumakta azimli olduklan için 40'ın üzerinde KÜrt dev­ rimeisi işkenceyle öldürülmüştür. Bu devrimciler kamuoyu­ na

belirli

bir

mesaj ı

ulaştırmamn

bedelini,

ancak,

yaşamlanyla ödemişlerdir. Veya bu kişiler, devlet terörüne karşı protestolanni. ancak, yaşamıanna son vermek suretiy­

le ifade etmişlerdir. Bu sayımn aslında 40'ın çok üzerinde olduğu da bilinmektedir.

Birlik-Beraberilk Sloganı Türkiye'de en çok kullanılan sloganlardan biri de birlik­

beraberlik kavramları etrafında üretilmektedir. Devlet, hü­

kümet ve parti yöneticileri, "Türk-Kürt kardeştir, ayrılmaz

bir bütündür. Et-tırnak nasıl bir bütünse, birbirle'rinden ay­ rılmaz bir bütünse, Türk-Kürt de öyledir. 1 000 yıldır bu top-

45


raklarda beraber yaşıyoruz. Aynı dini paylaşıyoruz" diyorlar.

Bu sözleri, kuşkusuz devlet resmen söylemiyor. Devlet bun­

ları, özellikle yerel politikacılara, basın mensuplarına vs. söyletiyor. CHP-SHP geleneğinden ayn olarak hemen hemen

her politik yapı, MHP dahil, Türk-Kürt kardeşliğinden söz ediyor.

O zaman

sormak gerekir:

Bu

bölünmez bütün,

ı 920'li yıllarda riasıl parçalanmıştır? ı 7. yüzyılda nasıl bö­

lünmüş ve paylaşılmıştır? Bugün neden iran'ın bir Kürdis­ tan'ı var? Irak, Kürdistan'a nasıl sahip olmuştur? Tü rki­

ye'nin neden bir Kürdist.an'ı var? Suriye Kürdistan'ı ne demektir? Kürdistan'ın bölünüp parçalanmasında ve

payla­

şılmasında, Kürt ulusuna böl yönet politikası uygulanma­

sında, Kemalistler, neden ingiliz ve Fransız emperyalizmi ile

işbirliği yapmışlardır? Bu konular üzerinde düşündüğümüz

zaman bu sloganların yaşanan gerçekleri ifade etmediğini

görüyoruz. Öyle ise, bu slogan, sadece, Kürt ulusuna karşı sürdürülen tahakkümü, basluyı, zulmü, şiddeti ve devlette­ rörünü gizlerneyi amaçlar.

"Tasada, kederde, sevinçte, luvaİıçta beraberiz.

oıi ajj;ız·�

deniyor. "Kıbns'ta Rumiara karşı birlikte savaşt.ık, bu konu­ da hiçbir aynm-gaynm yapmadık" deniyor. Yaşanan ol�ular­

sa bu sloganlan da çürütüyor. Güney Kürdistan'da. Halep­

çe'de, 1 988 yılı Mart ayı ortalarında meydana gelen olayları hatırlayalım. Beş binin üzerinde Kürt insanı, çocuk, kadın,

yaşlı, sömürgeci ve ırkçı Irak yönetimi tarafından kimyasal silahlarla katledilmişti, soykırıma uğratılmıştı. Bu olaya kar­

şı Türk devlet ve hükümet yetkililerinden herhangi bir tepki

geldi mi? Kürtler'e karşı bu cinayetin işlendiği sırada, Türk Cumhurbaşkanı Kenan Evren, Kuveyt'de İslam Konferansı

Zirvesi'ne katılıyordu. Zirvede Kürtler'e karşı girişilen bu

katliamı dile getirdi mi? Tasada, kederde ortak olmak böyle

mi olur? Bilakis, Türk Başbakanı Turgut Özal, olaydan iki

hafta kadar sonra, Nisan ayı başlannda, Bağdat'ı ziyaret et­

ti. Adeta, Irak sömürgecilerini kutlar gibiydi. Halbuki, Türk devlet ve hükümet yöneticilerinin örneğin Filistin hallunın

acılannı nasıl dile getirdiklerini yalundan biliyoruz. Türkiye ,

Filistin hallunın acılanna, kederlerine gösterdiği ilginin bin­

de birini bile Güney Kürdistan'daki Kürtlere karşı göstermi­

yor. Bilakis zaman zaman gerçekleştirdiği hava alunlanyla,

Kürtlerin başanlannı hükümsüz kılmaya çalışıyor. Bunun

46


dışında

artık,

Bulgaristan'daki,

Kıbrıs'taki

Türk

halkının

Batı Trakya'daki Türklerin

sorunlarına,

sorunlarına

gösterilen ilgi Kürtler için gösterilen ilgiyle hiç karşılaştınla­

maz. Türkiye, Afganistan'daki Türkleri getirip Kürdistan'ın en verimli topraklanna yerleştirmeye çalışırken,

Kürtler'i

bölgeden sürgün etmenin yollannı aramaktadır. Bütün bun­

lara rağmen, yine de "tasada, kederde , sevinçte , kıvançta or­ tağız" denmektedir. Bu sloganın ne kadar boş ve içeriksiz ol­

duğu ,

ne . kadar aldatıcı olduğu açık bir şekilde

ortada

durmaktadır. Güney Kürdistan'da, Kürtler'in Irak sömürge­

cilerine karşı kazandıklan herhangi bir başan, Kuzey Kür­

distan'da halk tarafından büyük sevinçlerle, coşkularla kar­ şılanmaktadır.

Halbuki

aynı

başarılar,

Türk

devlet

ve

hükümet yetkililerini endişelere gark etmektedir. Ve Güney Kürdistan'da Kürtlerin başanlarını devamlı kılmamak, başa­

nya engel olamanın ortamını hazırlamak için de , "eşkıya ko­

valıyorum" bahanesiyle bölgeye yani Güney Kürdistan'a sık sık hava akınlan düzenlemektedir. Irak sömürge yönetimiyle

çok yoğun ve sıkı bir işbirliği yaparak Kürtler'in başarılarını

engellemeye çalışmaktadır.

Günlük basının, siyasal partilerin, sendikaların, üniver­

sitelerin, yazarların, vs. tavn da aşağı yukan böyledir. Onla­

rm tavırlan da kabaca, bu çerçeve içinde ele alınabilir. Ör­

neğin, Halepçe'deki soykırım konusunda, üniversitelerden,

siyasal partilerden, basından, yazarlardan hiçbir tepki gel­

memiştir.

H albuki,

aynı

kurumların,

örneğin

Bulgaristan'daki Türkler konusunda nasıl coşkulu oldukla­

nnı yakından biliyoruz. Bütün bunlar, "tasada, kederde, se­

vinçte, kıvançta ortağız" sloganının ne kadar yanıltıcı oldu­

ğunu açıkça ortaya koymaktadır. "Kıbrıs'ta Rumiara karşı beraberce savaştık, aynm gaynm yapmadık" sloganı bir ri­

yakarlığın ifadesinden başka bir şey değildir. Bu , kendi ırkçı ve sömürgeci emelleri doğrultusunda Kürtlerin savaşa sü­

rülmesidir. Çünkü Kürtlerin Rumlada alıp veremeyeceği hiç­

bir şey yoktur. Kürtlerle Rumlar arasında hiçbir itilaf yok­

tur. Kürdistan'ı işgal edenler Rumlar değil ki. Kürdistan'ı

Rumlar sömürgeleştirmediler ki. Bu bakımdan, Rumlar'a karşı birlikte savaştık, diye övünmeler, ancak, ırkçılığın ve sömürgeciliğin başka bir göstergesi olabilir. Kürdistan'ın bö­

lünmesinde,

parçalanmasında ve

paylaşılmasında

ingiliz 47


empeıyalizmiyle işbirliği yapanlar Rumlar olsa.

Kürtlerin

Rumlarla savaşmasının bir anlamı olabilir. Böyle olmadığı ise açıktır. Bu konuda önemli olan şudur: Ömeğin siz de

Türkler olarak. Güney Kürdistan'da, Kürtlerle beraber, Irak

.sömürgecilerine karşı savaşabiliyor musunuz? Bunun böyle olmadİğını. bilakis Irak'la işbirliği yapıp · Kürtlere karşı sa­

vaştığınızı da biliyoruz. Öyleyse . "tasada, kederde, sevinçte ,

kıvançta ortak olmak" sloganı bir avutmadan, göz boyama­ dan, iki yüzlü, riyakar politikayı gizleme çabasından başka

bir şey değildir.

Bulgaristan tarafından zorunlu

pasaport

ile

sınırdışı

edilen Türkler'in Türkiye'de nasıl karşılandıklan bilinen bir

olay. "Soydaşlarımız". " 1 30 soydaşımız daha geldi", "soydaş­

larımıza bağnmız açık", "soydaşlarımızın sayısı otuz beş bini aştı." Sıcak ve içten karşılania, ilgi . . . Güney Kürdistan'dan. Saddam yönetiminin kimyasal ve

biyoloj ik silahlanİldan

kaçmak zorunda olan Kürtlerin Hakkariye nasıl girebildikle­ ri ise hiçbir zaman unutulamaz. Uzun süre sınır kapalı tu­

tulmuş. can havliyle sının geçenler de Irak yönetimine tes­

lim

edilmişlerdi.

Teslim

edilenler

hemen

orda

kurşuna

dizilmişti. Daha sonra da "Kuzey Irak'tan gelenler bütçeye

büyük bir yük getirdi." "Irak'tan gelenler de dert alınaya

başladı", "Peşmergeler başımıza dert açıyor", "Peşmergeler en kısa zamanda gönderilsinler" · gibi sözler, Türk basının­

dan hiç eksik olmadı. Bu yakınmalar, Kürtler'in gelişiyle he­ men başladı. Kürtler. çoluk-çoı;uk, kadın-erkek, genç­ ihtiyar dikenli teller içine kapatıldı. Temel ihtiyaçlannın kar­

şılanmaması için çok önemli gayret sarfedil,di. Başkalannın

Kürtler'e ilgi göstermeleri, yardım etmeye çalışmalan yasak­ landı. Güney Kürdistanlılar esir muamelesi, mahkum mua­

melesi gördü . Kampların girişinde karakollar kuruldu. Di­

kenli tellerle alınan önlemler gittikçe artınldı.

Türk devlet ve hükümet yetkilileri, 40 bin, 50 bin Güney

Kürdistanlı'nın bütçeye getireceği yükün önemli bir kısmını da Batı'nın karşılaması gerektiğini, günlerce, haftalarca, ay­

larca anlattı durdu. Fırsat buldukça Batılllara burılan hatır­ lattı. Ama Bulgaristan Türkleri söz konusu olduğunda, "2

milyon soydaşımız da gelse kolayca kabul ederiz. Türkiye

büyük ve zengin bir ülkedir" diyorlar. 48


Güney Kürdistanlılan dikenli teller arasına kapatan, Türkiye'deki alcrabalanyla ilişkilerini kesen, yardımı yasak­ layan Türk yönetimi, Bulgaristan'dan gelen Türkleri varsa, hemen akrabalarının yanına göndermeye çalışıyor. Durum ·

bu kadar açıkken, "tasada, kederde, sevinçte, kıvançta bera­ beriz, ortağız" nasıl denilebilir? Buna kim inanır? Resmi ide­ ' oloji bu slogana inanılınasını istiyor. İnanmayanlan, eleşti·

renleri suçlu kabul ediyor: ·

Ç

O halde, Kürtler i in, belleğiili kaybetmemek, son derece önemli bir görev olarak ortaya çıkmaktadır. Kürtler. kısaca ifade edilen bu olup bitenleri hiçbir zaman unutmamalıdır­ lar. Güney Kürdistanlıların Türkiye'ye geçmek zorunda kal,.

maları 1 988 yılı Eylül ayı başlandır. Bulgaristan'ın zorunlu pasaport vererek Türk azınlığı Türkiye'ye göndermeleri ise

1989 yılı Haziran ayı başlandır.

Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra, Batı'da Türk-Yunan Savaşları. Doğu'da ve Güney'de Türk-Ermeni Savaşlan sıra­ sında. Kürtler' in Türklerle birlikte ortak düşmana karşı sa­ vaştıklan söylenir du ,

vatanı

"Ortak düşmanıara karşı savaştık, yur­

birlikte

koruduk"

denir.

Kimdir

bu

ortak

düşmanlar? Rumlar, Ermeniler neden Kürtler'in düşmanı olsunlar? Bütün bunların ötesinde, "ortak düşmanlada ya­ pılan bu savaşlar"dan sonra. Kürtler'in ne kazandıklan da elbette sorulmalıdır. Kürdistan'ın ne,den bölünüp parçalan­ dığı ve paylaşıldığı, bunun için emperyalistlerle bile işbirliği yapıldığı, incelenmeye, araştınımaya değer bir konudur. . "Bizde ayrım gayrım yoktur. Ülkeyi birlikte yönetiyoruz. Türkiye kendini Türk hisseden herkesin yurdudur" anlayışı­ na gelince: Yukanda belirttik, tekrar vurgulanmasında yarar var. Öz benliğini yani Kürtlüğünü inkar ederek, savunmaya­ rak, Türküm mutluyum diyerek her türlü siyasal, yönetim­ sel, kültürel ve ekonomik faaliyetlere katılmak mümkündür. Böyle bir kişi kamu bürokrasisinde , her yerde kuşkusuz gö­ rev alır. Fakat Kürt kalarak, Kürt kimliğini savunarak, Kürt ulusal ve demokratik haklarını savunarak asla . . . Böyle bir kişinin Türiye'de olabileceği tek şey mahkümluktur, sanık olmaktır. Bir Kürt Türkçe'nin incelenmesi, araştırılması faa­ liyetlerine

elbette

katılabilir.

Türk

kültürünün,

örneğin

ABD'den kaynaklanan kültür emperyalizmine karşı korun-

49


ması için yaptığı çalışmalar elbette teşvik edilir. Hatta, onun bu tür faaliyetlere coşkuyla katılması istenir. Fakat aynı Kürt'ün Kürtçe bir sözlük hazırlamaya çalışması, Kürtçe'yi ve Kürt kültürünü , Irak'tan, İran'dan, Suriye'den ve Türki­ ye'den kaynaklanan kültür empeıyalizmine karşı korumak için öneriler ileri sürmesi cezai müeyyidelerle karşılaşır. Bir Kürt Bulgaristan'da ve Batı Trakya'da Türk toplumu olma özelliklerine karşı yürütülen baskıları eleştiren, protest o · eden politik ve diplomatik faaliyetlere elbette katılır. Onun bu faaliyetlere katılması teşvik edilir. Fakat Türkiye'de Kürt diline ve Kürt kültürüne karşı yürütülen baskılar eleştirirse ve protesto ederse cezai yaptınmla karşılaşır. Bu bakımdan Türkiye'nin, politik, diplomatik, kültürel yaşantısında görev alabilmek, ancak, Türkleşme koşuluna bağlıdır, diyoruz. Kürtler, Tii rk, Arap ve Fars sömürgecilerinin dilini, kül­ türünü, yurdunu, tarihini analan gibi sevmelidir. Eğer Kürt­ ler böyleyse "iyi vatandaş, iyi insan" denir. Kendi öz dili Kürtçe'yi, Kürt kültürünü, Kürdistan'ı severse , öz benliğine sahip çıkarsa, "eşkıya", "haydut", "hain", "kansız" vs. denir. Cezai yaptırımların ağırlığına rağmen Kürtler'in de. Kürt olarak, Kürt ulusal ve demokratik haklarını savunarak, Tür­ kiye'nin politik ve kültürel hayatında rol almaya başladıkla­ rını ve bu sürecin gittikçe yoğuntaşarak ve yaygıntaşarak devam ettiğini görüyoruz. Objektif bakımdan Kürt, yani Kürt ana babadan doğ­ muş, sübjektif bakımdan ise Türk, yani Kürtlüğünü, öz ben­ liğiili

inkar

eden

kişiler

vardır. .

Bunlar,

örneğin

Bulgaristan'da bir Türk'ün burnu kanasa, Avrupa Konse­ yi'ne karar tasarılan sunarlar. Avrupa Parlamentosu'nu ha­ rekete

geçirmeye

çalışırlar.

Batı Trakya Türkleri,

Kıbrıs

Türkleri, Kerkük Türkleri gibi . konular bunlarda coşku yara­ tır. Fakat bu tür kişiler. örneğin D iyarbakır zindarılannda 40'ın üzerinde Kürt gencinin "TTi rküm, mutluyum" demedik­ leri için işkenceyle öldürülmelerine sessiz kalırlar. Böyle bir olayı, görmezden. duymazdan gelirler. Hatıriattığınız zaman da o bizim işimiz değil derler. İran-Irak Savaşı'nda, İran'ın Kürt bölgelerinde ilerlemeleri karşısında, Peşmergelerin ba­ şarıları karşısında bu tür kişiler derin bir endişeye kapılır. "Kerkük Türklerinin geleceği ne · olacak?" diye endişelerini, 50


üzüntülerini ifade ederler. Hükümeti göreve çağınrlar. Fa­ kat. beş binin üzerinde Kürt'ün kimyasal silahlarm kullanıl­ ması sonucunda soykırıma uğraması, bunları hiç ilgilendir­ mez. Sömürgeciler bu tür insaniann zaaflanndan sonuna kadar yararlanırlar. Uluslararası kurumlara bunları gönde­ rtrler. Kıbrıs sorunu, Bulgaristan'daki Türkler sorunu , Batı Trakya'daki Türklerin sorunları'nı bunların ağzıyla, bunların aracılığıyla anlattırırlar. Bu da çağıınızın en trajik olaylann­ dan biridir. Sömürgecilerin benzeri insçınlardan yararlanması doğal­ dır. Fakat devrimci ve demokrat kişilerin, aydınlann, bu tür olaylan deşifre etmemeleri, bu tür insanların zaaflanndan yararlanmaları büyük bir ayıptır. "İşte falanca da 'Kürt' ol­ duğu halde, bir hak ileri sürmüyor, etnik kimliğini vurgula­ mıyor. Türklerin h aklarını Türklerden daha iyi savunuyor" demeleri büyük bir çirkinliktir, utançtır. Aynı şeyleri Filis­ tinliler için, örneğin İsrail'in devlet politikasını savunan Fi­ listinliler için, FKÖ davasını savunan Filistinliler için söyle­ yebiliyorlar mı? Aynı şeyleri, Bulgarlaşan, Bulgar hükümeti ve devletinin amaçlarıyla bütürileşen, Batı Trakya'da Yunan­ lılaşan Türkler için söyleyebiliyorlar mı? Türk

basını,

Türk

devlet

ve

hükümet

yöneticileri,

Bulgaristan'da Bulgarlaşan, Bulgar hükümetinin ve devleti­ nin amaçlarını haklı bulan, Türk kimliğini vurgulamayan müftülere ve benzer kişilere "hain" diyor. Batı Trakya'da Yu­ nanlılaşan, Türk kimliklerini vurgulamayan kişilere "işbir­ likçi", "ulusal hain" diyor. Filistinliler de İsrail ile işbirliği ya­ pan Filistiniiiere "hain" sıfatını kullanıyor. Fakat Türkler, gerek devlet yöneticileri, gerek basın-yayın kurumları, kendi ulusal benliğin! inkar eden, resmi ideoloj iyi savunan, Türk­ leşen, objektif bakımdan Kürt olan fakat sübj ektif bakımdan Türk olan insanlan el üstünde tutuyor. Onları öve öve biti­ remiyor. . . Fakat bu çifte standart artık, herkes tarafından biliniyor, sorgulanıyor.

"Kürt Aydınlan"nda Kürt KlmUğl Sorunu Bu noktada "Kürt aydınları" için de birkaç sözün söylen­ ınesi gerekiyor. Türk yazarları, gerek Türkiye'de, gerek ulus­ lararası forumlarda, "Türk yazan" olduğunu vurgular. Türk51


lüğüyle övünç duyduğunu ifade eder. Yazariann sınıflandı­ nlmasında hep bu kategori içinde yer alır. Fakat Kürt yazar­

lan için aynı şeyleri söyleyebilir miyiz? Arkadaşının "Türk

yazan" olduğunu vurgulması, Türklüğüyle övünç duyduğu­

nu belirtınesi yanında, Kürt olanlar neden kimliklerini vur­

gulayamıyorlar? Gazeteciler, şarkıcılar, tiyatro ve sinema oyunculan vs. gibi meslek gruplan da söz konusu olduğun­

da bu durum böyle değil mi? Bu süreçte de bir hüzün yok mu?

Birleşmiş Milletler ve Kürtler Kürt Sorunu gibi sorunlar, Birleşmiş Milletler'in önünde

duran en önemli sorunlardır. Birleşmiş Milletler, İkinci Dün­

ya Savaşı sonunda, sömürgeciliğin tasfiyesinde önemli bir rol oynadı. ingiltere, Fransa, Belçika, Hollanda, Portekiz, İs­ panya gibi emperyalist ve sömürgeci güçlere karşı sömürge­

lerin yanında yer aldı. Fakat Kürt Sorunu, Kürdistan'ın bö­ lünmüş,

parçalanmış

ve

paylaşılmış

yapısından

dolayı,

Milletler Cemiyeti'nin de, Birleşmiş Milletler'in de gündemi­

ne gelmedi, gelemedi. Kürdistan'ı bölüp parçalayan ve payla-' şan güçler, yani,

ingiliz emperyalizmi (daha sonra Irak) .

Fransız emperyalizmi (daha sonra Suriye) , Türkiye ve İra n ,

ortak çabalar harcayarak, sorunun M illetler Cemiyeti'ne ve

Birleşmiş Milletler'e getirilmesine sürekli, kararlı ve ısrarlı

bir biçimde engel olmuşlardır. ingiltere'den bağımsızlığını al­ dıktan sonra Irak, Fransa'dan bağımsızlığını aldıktan sonra Suriye, yine aynı ortak çaba içinde olmuşlardır. 1 960'lı yıl ­

larda Irak'ın Sovyetler Birliği'yle kurup geliştirmeye çalıştığı ilişkiler Güney Kürdistan'ın kaderinde hiçbir değişiklik yap­

mamıştır.

Hatta,

Saddam Hüseyin'in başında bulunduğu

Baas Partisi tarafından Kürdistan'da sürdürülen zulüm,

katliam, jenosid ve sürgün uygulamalan yıldan yıla artmış­ tır. Binbir türlü katliamlarla, sürgünlerle, ihanetlerle, entri­

kalarla karşılaşan Kürtler ise, bu demirden örülmüş duvar­ lan

aşıp

seslerini,

ulaştıramamışlardır.

çığlıklarını,

,

bu

kurumlara

1 963 yılında, Şubat ayında, Irak'ta Baas'çı bir askeri

darbe yapıldı. Abdülkerim Kasım devrildi. Darbeden sonra Irak KomÜnist Partisi yöneticilerine karşı çok yoğun baskı52


lar başlatıldı. Kürtlere karşı sürdürülen baskılar yoğunlaştı­ rıldı. Binlerce Komünist kurşuna dizildi, işkence gördü. An­ cak Kürdistan'a kaçabilenler canlannı kurtarabiliyorlardı. İşte bu ortamda Sovyetler Birliği'nin Irak'ı tehdit etmek için Kürt Sonmu'nu Birleşmiş Millatıere getirdiğini görüyoruz. Sorun doğrudan doğruya Sovyetler Birliği tarafından değil, Sovyetler Birliği'nin isteği üzerine Moğolistan tarafından ge­

tirildi. Irak'ta 1963 yılı sonlannda yeni bir askeri darbe ya­

pıldı. Darbeyi yapanlar Baas'çılan yönetirnden uzaklaştırdı­ lar.

Komünistlerle,

giderek

ilişkiler kurmaya başladılar.

Sovyetler

Birliği'yle

daha

iyi

Sovyetler Birliği de sorunun

Birleşmiş Milletler'de görüşülmesini isteyen tasarılanru geri çekti. Böylece sorun kapanmış oldu. Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra, Yahudiler için Millet­ ler Cemiyeti çerçevesinde bir yurt aranrnıştır. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra ise, Filistin'de Birleşmiş Milletler'in yo­ ğun çabalanyla bir Yahudi Devleti kurulmuştur. Fakat. ne Milletler Cemiyeti çerçevesinde, ne de Birleşmiş Milletler çer­ çevesinde, Kürt sorununa ilişkin en ufak bir çözüm düşü­ nülmemiştir. Bu kurumlar, bilakis, Kürdistan'ın bölünüp parçalanmasını ve paylaşılmasını, Kürt ulusuna böl yönet politikası uygulanmasını anayiayan ve teşvik eden örgütler olarak ortaya çıkmaktadır. Güney Afrika'da uygulanan ırkçı politikalar konusunda

da kararlar alabilen Birleşmiş Milletler'in, Kürtlere karşı uy­

gulanan ırkçı ve sömürgeci politikalan görmezden gelmesi ibret vericidir. Her iki bölgede uygulanan ırkçılığın içeriği el­

bette değişiktir. Güney Afrika'da kamu hizmetleri ırklara gö­ re ayrılmakta ve siyahlara çok düşük düzeyde hizmet getiril­ mektedir. Türkiye'de ise, Kürtler, ancak kendi kimliklerini inkar ediyorlarsa, egemen ulusun kimliğine, yani Türk kim­

liğine bürünüyorlarsa, kamu hizmetlerinden yararlanabili­

yorlar. Öz kimliğin inkar ettirilmesi, egemen ulusun kimliği­ nin dayatılması çok daha ağır bir ırkçılıktır. Türk usulü

ırkçılık böyle bir gelişim çizgisi izlemektedir. Bu çerçeve içinde Kürdistan'da uygulanan devletlerarası sömürge sistemine bir kere daha dikkati çekmek gerekmek­ tedir. Bulgaristan'daki Türkler ve Türkiye'deki Kürtler, za­ man zaman birbirleriyle karşılaştırılmaktadır. Bu karşılaş-

53


tınnanın yapılması, Türkiye'de, insan haklan konusundaki düşünce ve uygulamalann ikiyüzlülüğünü göstermesi bakı­

mından önemlidir. Aslında, Bulgaristan'daki Türkler, Türki­ ye'de Kürtler, birbirlerine hiç benzemeyen iki konudur. Da­

ha

doğru�

Kürt

sorunu

benzer

sorunlara

hiç

benzememekfedir. Bunun başlıca nedeni, en temel nedeni, Kürtlerin devletsiz olmalarıdır. Türk

Devleti,

Bulgaristan'daki

Türkler'e,

Batı

Trak­

ya'daki Türkler'e, Kıbns Türkleri'ne arka çıkmaktadır. Gere­

kirse Kıbns'ta olduğı _ gibi, Türklerin ezilmesine, haklannın çiğnenmesine 'engel

olmak

için

savaşa

da

girmektedir.

Bulgaristan'daki Türkler'in karşı karşıya oldugu baskıları

uluslararası kurumlara götürmeye çalışmaktadır. İkili ilişki­

lerinde, uluslararası ilişkilerinde bu sorunu dış politikasının temel unsurlanndan biri haline getirmektedir. Kürtlerin kar­

şı karşıya kaldığı baskılar ise, uluslararası kurumlara götü­

rülmemektedir . Kim götürecek? Kürtler devletsiz bir ulus.

Zaten Kürdistan'da kurulan devletlerarası sömürge sistemi­

nin temel amacı Kürtler'in devletleşmesini önlemektir. Bu·

ise, Kürdistan'ın doğal kaynaklannın, petrol ve su kaynakla­

nnın, maden kaynaklannın sömürülmesini, mevcut sömü­

rünün sürdürülmesini elbette kolaylaştıracaktır. Kürtler'in

devletsiz bırakılması onlann seslerinin yükselmesine, sahip­ siz kalmalanna neden olmaktadır. Kürt sorunu, son yıllar­

da, dünyanın çeşitli yerlerinde. ancak, demokratik kunımlar

ve demokratik kamuoyu tarafından gündeme getirilmeye ça­ lışılmaktadır.

1 988 yılı Eylül ayımn başlannı hatırlayalım. Kimyasal

silahiann kullanılması sonucu onbinlerce Kürt insanı, G ü ­

ney Kürdistan'dan Kuzeye sığınmak zorunda kalmıştı. Kim­

yasal silahlar kullanıldığına dair çok büyük kanıtlar vardı.

Bu iddiaların incelenmesi için Birleşmiş Milletler bölgeye bir uzmanlar heyetinin gönderilmesine karar verdi. Irak heyetin Güney Kürdistan'a girmesine izin vermedi. Aynı heyet bu se­

fer Türkiye'ye sığınan Kürtler üzerinde incelemeler yapmak istedi. Türk Devleti de Birleşmiş Milletler Uzmanlar Heye­ ti'nin bölgede incelemeler yapmasına izin vermedi. Fakat ay­

nı Türkiye, 1 989 yılı Haziran ayı ortalarında, yani, Bulgarla­

nn, zorunlu pasaport vererek, Türkleri Türkiye'ye gönderdiği 54


sıralarda, orada kalanlara aşılar yapıldığını bu aşılardan ·

kuşku duyduğunu açıklamaktadır.

Bunun için Birleşmiş

Milletler'e başvurarak bir uzmanlar heyetinin Bulgaristan'a

gönderilmesini ve aşı yapılan insanlar, özellikle çocuklar

üzerinde

·

incelemeler

yapılmasını

istemektedir.

Kürtler'e

kimyasal silahiann kullanılmasının saptanmasına engel ol­

mak · için Birleşmiş Milletler Uzmanlar Heyeti'nin bölgede in­

celemeler yapmasına engel olan Türkiye, Bulgaristan'daki

Türkler iizerinde incelemeler yapması için benzer bir heyetin oraya gönderilmesini istemektedir. Her iki olguda da devlet olmanın haklarını, imtiyazlarını, olanaklarını kullanmakta­

dır. Bütün bunlardan dolayı Kürdistan'daki devletlerarası

sömürge sistemi Birleşmiş Milletleri ve benzer kurumları bir

kere daha ilgilendirmektedir.

Şu olgulara da bakalım: Türkiye'nin, Güney Kürdis­

tan'dan gelen Kürtler'i kamplara yerleştirdiğini, kamplann etrafını dikenli tellerle çevirdiğini, onlara esir muamelesi

yaptığını yukarıda belirtmiştik. Yabancı ülkelerden gelen ga­

zetecilere ve diplomatlara, uluslararası demokratik kurum­ Iarın temsilcilerine, bu kamplarda incelemeler yapmak iste­

yen

herkese

büyük

zorluklar

çıkarıldığı,

çoğu

kişi

ve

kurumun incelemelerine izin verilmediği de bilinmektedir.

Fakat. aynı Türkiye, Bulgaristan'dan Türkiye'ye gönderilen­

leri yerinde görmeleri için Ankara'daki yabancı diplomatlan Bulgaristan sınırına götürmektedir. Basın mensuplarını da.

Kürtlerin kamplarda barındınlmalarının incelenmesini iste­

meyen de Türkiye'dir.

Ankara'daki yabancı diplomatlan,

Bulgaristan sınınna götürmek için geziler düzenleyen de

Türkiye' dir.

Türk devlet ve hükümet yetkilileri, basın, siyasal parti­

ler vs. Bulgaristan'dan gelen Türkler'e çok iyi muamele ya­

pılması gerektiğini, temel ihtiyaçlannın en iyi bir şekilde karşılanması gerektiğini ısrarla vurgulamaktadırlar.

Aksi

halde, Bulgaristan'ın Türkiye aleyhinde propaganda gelişti­

receğini belirtmektedirler. Türkiye, Bulgaristan'ın olumsuz propagandasından çekinmektedir.

Fakat,

Güney

Kürdis­

tan'dan gelen Kürtler'e karşı son derece kötü muamele ya­ pıldığı halde, bu konuda, neden herhangi bir çekinme, endi­

şe söz konusu olmamaktadır? Bu konularda Türkiye'nin 55


herh angi bir devlet tarafından eleştirilmeyeceği açıktır. Bu­

nunla beraber. Kürtler'e karşı kötü muameleyi ısrarla sür­ düren Türkiye'nin, Birleşmiş Milletler'den, benzer kururnlar­ dan

çekinrnesi,

· aniann

düşünmesi gerekmez mi?

kendilerini

eleştirebileceğini

Kötü muamele arasında. Kürtler'i kitleler halinde zehir­

Ierne girişimleri de vardır. Örneğin, 1 989 yılı Haziran ayı or­ talarında, SOO'den fazla Kürt'ün, Kızıltepe karnpında, yedik­

Iert elonekten dolayı zehirlenmeleıine dair olay bunlardan

biridir. Her ne kadar olay. Türk yöneticileri ve Türk basını

tarafından inkar edilrnişs1

1 de.

gerçektir. Türk ve Irak gizli

servislerinin ortak çabalanyla. Kürtler'in yedikleq ekmeklere

kimyasal maddeler şınnga edildiği açıklığa kavuşmuştur. (2000'e Doğru . Sayİ 2 5 , 18 Haziran 1 989 , s. 24)

Tür)tiye. Bulgaristan'daki Türkler'e zulüm yapıldığını

uluslararası kamuoyuna duyurmaya çalıştığı en sıcak gün­

lerde bile, Kürtler'e zulrnü sürdürmeyi temel bir görev bil­ mektedir.

Bir ülkeden başka bir ülkeye sürgün edilmek, tehcir çok

kötü bir olaydır. Bu kuşkusuz böyle . Fakat ülke içindeki sürgünlere ne dernek gerekir? Bulgaristan'dan Türkiye'ye

gelen Türkler dost güçler tarafından karşılanrnaktadır. Sür­ gün edilenler geldikleri yerlerde bart h uzur bulmaktadırlar.

Fakat Kürtler'in durumu böyle mi? Örneğin Güney Kürdis­

tan'dan Irak çöllerine sürgüne göndeıilenleıin, zor gücüyle sürgün edilenlerin durumunu hangi kavramlarla ele alaca­

ğız? Irak. ırkçı ve sömürgeci politikalarına , soykırım uygula­

malanna ısrarla. kararlılıkla ve bilinçli bir şekilde devam ediyor. Birleşmiş Milletler'in bu gibi konularla ilgilenrnesi ge­

rekmez · mi?

Kürdistan, Artık, Eski Kürdistan Değildir Günümüzde

artık,

çok şey değişmektedir.

Kürdistan

hızlı bir değişim içindedir. Kürdistan'ın her tarafında ,yoğun

bir siyasallaşma yaşanmaktadır. Özellikle ı 980'li yıllardan sonra Kürtler, kendi kimliklerini, tarihsel geçmişlerini sor­

gulamaya başlamışlardır. Neden Türkiye'nin bir Kürdistan'ı

var? Neden İran'ın bir Kürdistan'ı var? Neden Irak'ın bir 56


Kürdistan'ı var? Neden Suriye'nin bir Kürdistan'ı var? Kür­

distan ne zaman bölünmüş, parçalanmış ve paylaşılmış? Böl yönet politikası nasıl uygulanmış? Kürtler'in hangi zaaf­

lan böyle bir politikanın uygulanmasına elverişli bir zemin

hazırlamış? Böl yönef politikasının uygulanması ne gibi so­

nuçlar doğurmuş? Böl yönet ve yok et dayatmasına karşı

Kürtler ne gibi mücadeleler geliştirmişler? Bu mücadeleler

neden istenen başanya ulaşamamış? Böylesine hızla deği­

şen, bugününü ve geçmişini sorgulayan bir toplumu , hiçbir

zaman değişmeyen, kaskatı, devlet teröründen başka hiçbir politikası olmayan, bir resmi ideolojiyle yönetmek mümkün

değildir. Kısaca şunu söyleyebiliriz: Kürdistan artık, eski

Kürdistan değiİdir. Kurt ulusu artık, Türkler'in ne kadar bü­

yük olduğu , bir tekinin bile dünyaya bedel olduğu efsanele­ riyle, ya da ordu, polis ve j andarma marifetiyle , sürekli ola­ rak

köle

düzeyinde

tutulacak

kör

bir

güç

değildir.

Günümüz, Kürt halk yığıiılarının anlatılması güç yoksullu­

ğu yanında, zekasının uyarıışına ve ulusal bilincinin yükse­

lişine de tanıklık ediyor.

Ulusal bilinç, beraberinde siyasal ve toplumsal bilinci,

ekonomik bilinci de getiriyor. Halkın bilinci, artık, ilkellik­

ten, kabalıktan ve bulanıklıktan kurtuluyor.

Kürdistan'daki bu değişmeler, Türk solunu ve Türk ay­

dınlannı da etkiliyor. ·onların, Kürt sorununa ilişkin görüş­

lerini değiştiriyor. Resmi ideolojinin çeşitli kişiler ve kurum­

lar üzerindeki etkinliği yavaş yavaş kırılıyor. Bu değişme kuşkusuz birdenbire olmadı, kısa zamanda gerçekleşmedi.

Geçmiş yıllardan günümüze gelen birikimleri hiç unutma­

mak gerekir. Osmanlı İmparatorluğu döneminde cereyan eden olaylar Kürdistan'ın bölünmesi, parçalanmas� ve payla­

şılması, her parçada cereyan eden sayısız başkaldın hare­

ketleri, geçmişe ilişkin çok önemli olaylardır. Güney Kürdis­

tan'da Şeyh Mahmud Berzenci ve daha sonraları, M olla ·

Mustafa Barzani önderliğinde yürütülen ulusal

kurtuluş

mücadelesi, Doğu Kürdistan'da Simko önderliğinde gerçek­ leştirilen başkaldırı, Mahabat Kürt Cumhuriyeti'nin kurulu­ şu ve yıkılışı, Kuzey Kürdistan'da Koçgiri, Şeyh Said, Ağrı,

Dersim ayaklanmaları vs. hep önemli birikimlerdir. Kuzey Kürdistan'da son 30 yıllık döneme baktığımız zaman yine 57


önemli

olaylarla

karşılaşıyoruz.

ı 959'da

meydana

gelen

49'lar olayı. ı 963'de meydana gelen 23'ler olayı. bunlar ara­

sındadır. ı 943 yılında cereyan eden ve 33 kişinin kurşuna

dizilmesiyle ilgili olan ve "Orgeneral Mustafa M uğlalı� olayı

olarak'da bilinen olguyu da unutmamak gerekir.

ı 965 yılında Kürdistan Demokrat Partisi'nin kurulması

çok önemli bir aşamadır. ı 968 yılında Devrimci Doğu Kültür Ocakları'nın kurulması çok önemli bir olaydır. Devrimci Do­

ğu Kültür Ocakları'nın kurulması, Kuzey Kürdistan'ın tari­ hinde önemli bir dönüm noktasıdır. ı 958

yılında

Diyarr .:ı.kır'da

yayınlanan İleri Yurt, Silvan'ın Sesi, ı �62'de İstan­ bul'da yayınlanan Dicle-Fıra�. ı 963'de İstanbul'da yayınla­ nan Deng, Roja Newe, ı 966'da Ankara'da yayınlanan Yeni Akış gibi dergiler, bu dergilerin etrafında geliştirilen soruş­ ı 962'de Silvan'da yayınlanan

turmalar, tutuklamalar, davalar, Kürtlerin ulusal bilincinin gelişmesinde önemli roller oynamışlardır.

Kültür Ocaklan'nın bültenleri önemli katkılarda bulunmuştur.

Devrimci Doğu

ulusal bilincin gelişmesine

Bu arada, 1 970 yılında, Doğu Beyazıt'ta yayınlanan

resiyar isimli bir gazeteden de

Şe­

söz etmek gerekir. Gazetenin

ismi Ord. Prof. Dr. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu'nun protestosu­ na neden olmuştur. Ord. Prof. Dr. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu ,

Şeresiyar'ı

çıkaranlan ihbar için Cumhuriyet gazetesinde

bir dizi yazı yayınlamıştır. Gazetenin adıyla bölücülük yapılı­

yordu . Türkçe'den başka bir isim kullanmak vatana i hanet­ tL (Türkiye Halkları, Yakın Tarihimizden İhanetler,

riyet.

3-5 Şubat ı 970)

Cumhu­

Ord. Prof. Dr. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu devrimci ve de­

mokrat insaniann ağalığa karşı mücadelelerini, demokrasi

ve sosyalizm mücadelelerini ihanetle suçluyordu.

Bunun

için gazetenin isminin Kürtçe olması yetiyordu . Ord. Prof.

Dr. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu gibi devrimci ve demokrat bili­

nen bir insanın, Kürt devrimcilerini ve demokratlarını ihbar etmesi anlaşılır şey değildi. Aslında Kürtlerin bilincinin bu

yayın organlannda yayınlanan yazıların içeriklerinden çok, yayın organları ve yazarlar için açılan davalar, yayın organ­

larını ve yazariari ihbar eden yazılar, daha çok geliştiriyor­

du. Kürt sorunu, Türk demokrasisinin sınırlarını, Türk ay58


dırılannın

demokratlıklannın nereye kadar olduğunu

da

gösteriyordu . Bütün bu çelişkiler Kürtler'in görüş ve düşün­ ce ufuklannı açan olgular ve süreçler oluyordu .

B u noktada, sorunlara sadece sıruf açısından bakmanın

yeterli olmadığını, etnik gruplar açısından bakmanın da ge­

rektiğini bir kere daha belirtelim. Ord. Prof. Dr. Hıfzı Veldet

Velidedeoğlu, Kürt ulusu'nun varlığını inkar ettiği için, ulu­ sal sorunu kabul etmediği için, demokrasi mücadelesi ya­

parken bile ihbarcı bir çizgiye düşüveriyor. Ord. Prof. Dr.

Hıfzı Veldet Velidedeoğlu Türkler için kuşkusuz önemli bir

kişidir, yurtsever, demokrat bir kişidir. Ama Kürtler için bir ihbarcıdan başka bir şey değildir. Kürt düşmanıdır. Türk

ırkçısıdır. Kürtlerin ulusal ve demokratik hakianna düş­

mandır. Yalana dayalı Türk resmi ideolojisininin en iyi savu ­ nuculanndandır. .

Türkiye'de sorunlara etnik gruplar açısından bakmak,

kişilerin değerlerini, özlerini , · daha açık bir şekilde ortaya

koymaktadır. Etnik sorun adeta bir turnusol kağıdı görevi

yapmaktadır. Ord. Prof. Dr. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu gibi ki­ şiler Kürtlerin de yurtsever olabileceklerini ve kendi yurtları­

nı sevebileceklerini düşünmek durumundadırlar.

Son dönemlerde Kuzey Kürdistan'da Kürt ulusal bilinci­

ni geliştiren en önemli olaylardan biri, kuşkusuz ı 2 Mart ı 97 ı rejimiyle başlatılan Doğu Duruşmalan'dır. Kürtler Do­

ğu Duruşmaları sırasında ilk kez, sistemli, kararlı, bilinçli

bir şekilde, Türk Devleti karşısında, kendi Kürt kimliklerini savunmuşlardır. Bu tutum ve davranışın Kürt toplumu üze­

rindeki etkileri pek büyüktür. ı 970'li yılların ortalarından itibaren, çeşitli yayın organlan etrafında Devriplci D oğu Kül­

Rızgarl, Öz­ gürlük Yolu (Devrimci Halk Kültür Derneği) , Devrimci De­ mokrat (Devrimci Demokratik Kültür Derneği) vs. Tekoşin, tür Ocaklan kökenli örgütler ortaya çıkmıştır.

Kawa gibi örgütler, bu örgütlerin çevresinde oluşturulan

Roja Welat, Roja Nu yine önemli dergiler­ Komal, özgürlük Yolu, Koral, Yöntem gibi yayınevleri

dergilet·de vardır.

dir.

Kürtlerin tarihi, dili, edebiyatı ve toplum yapılan hakkında önemli incelemeler yayınlamışlardır.

Kürdistan D emokrat Partisi'ni, Kürdistan ulusal kurtu­

luşçulan'nı da unutmamak gerekir. Bu örgütler ve bunların 59


yayın

organları

Kürdistan'ın

yeniden

yorumlanmasında,

Kürt tarihinin yeniden yazılmasında önemli roller oynamış­

lardır. 1 9 70'li yıllann ortalanndan itibaren sömürge tezi ge­

liştirilmiş ve bu tez bütün Kürt örgütleri tarafından, aynı

kavramlarla, aynı terminoloji içinde savunulmuştur. Türk

sol örgütleriyse, Kurtuluş gibi birkaç tanesi hariç, bu teze

bir blok halinde karşı çıkmışlardır. Birbirlerine çok zıt du­

ran siyasal akımlar bile bu konuda, aynı terminoloj iyi, aynı

kavramlan kullanarak, bu tezi çürütmeye çalışmışlardır. Bütün bunlar Kürtler'in ulusal bilincinin gelişmesinde çok önemli roller oynamışlardır.

1 9 70'li yıllarm sarılanna doğru Kürdistan İşçi Partisi

(PKK) 'nın kuruluşu, 12 Eylül 1 980 � ej imiyle başlayan İkinci

Doğu Duruşmalan, Diyarbakır zindanlannda yaşanan sü­

reç. ulusal bilincin uyanışında önemli etkiler yaratmıştır. 1 5

Ağustos 1 984'de Eruh ve Şerndirıli baskırılanyla başlayan si­ lahlı mücadelelerse ulusal bilincin uyanışında ve sömü rgeci­ liğin kavranışında çok önemli bir dönüm noktası olmuştur. Frantz Fanon'un deyimiyle bu

lendirilebilir.

"İlk Kurşun "

olarak . değer­

Bu arada, 1 970 yılı başlarında, Türkiye İşçi Partisi'nin Kürtlerle ilgili karan üzerinde de durmak gerekir. Turkiye

İşçi Partisi,

İkinci Olağanüstü Kongresi'nde,

"Türkiye'nin

Doğu'sunda Kürtler yaşar" biçiminde bir karar almıştır. Bu

.Yüzden Anayasa Mahkemesi'nde açılan dava sonunda kapa­ tılmıştır.

Fakat Türkiye

İşçi Partisi yöneticileri, Anayasa

Mahkemesi'nde Olağanüstü Kongre'de aldıkları kararları yü­

rekli bir şekilde savunamamışlardır. Resmi ideolojiye büyük

tavizler vermişlerdir. Bu da ayrı örgütlenmenin gereğini or­ taya çıkarmıştır.

1 967 yılında Doğu'nun çeşitli kentlerinde yapılan Doğu

Mitingleri'nin düzenlenmesinde Türkiye . İşçi Partisi'nin rolü­ nün yine unutulmaması gerekir.

1 2 Eylül'le birlikte pek çok Kürt aydım, devrimci ve de­

mokrat . kişi, büyük kitleler halinde Avrupa'ya çıkmışlardır.

Burılar Kürt sorununun Avrupa'nın ve dünyamn demokra­

tik kurumlarına arılatılmasında çok önemU roller oynamış­

lardır. Bu kitle hem nicelik olarak hem de nitelik olarak iyi­

dir. Türk Ordusu 'nun 2 5 Mayıs 1 983 tarihinden itibaren Güney Kürdistan'a yaptığı müdahaleler ise sorunun ulusla-

60


rarası boyutlarını gösteren çok önemli olgular olmuşlardır. 1 9 25 - 1 938 yıllan arasında, Tür)tiye'nin Kuzey Kürdis­

tan'da gerçekleştirdiği operasyonlar, soykırıınlar, sürgünler,

kısaca sö!l1ürgeci uygulamalar Batı kamuoyu tarafından hiç

izlenmezdi. Operasyonlar kimseye duyurulmadan, hiç kim­ senin tepkisini çelaneden rahatça yürütülürdü. Batı kamuo­

yundan çekinilınezdi. 25 Mayıs 1 983'de ilk defa, Güney Kür­ distan'a

Türk

Ordusu

tarafından

yapılan

müdahale

göstermiştir ki, artık, durum, 1925- 1938 yıllan arasında ol­ duğu gibi değildir. Kürdistan değişmektedir. Buna bağlı ola­

rak dünyanın demokratik kamuoyunun Kürdistan'a karşı gösterdiği ilgi de yoğunlaşarak artmaktadır. Bu ilgi kuşku­

suz, Filistin. sorununa karşı gösterilen ilginin yanında çok

küçüktür. Ermeni sorununa karşı gösterilen ilgiyle kıyaslan­

dığında, bu ilgi yine çok küçük kalmaktadır. Fakat bu çok

küçük ilgi bile, Türkiye'nin · Küı:distan'daki sömürgeci uygu­ lamalarını deşifre etmek bakımından çok önemli bir rol oy­ namaktadır.

Güney Kürdistan'da Irak'a karşı yürütülen ulusal kur­

tuluş mücadelesi, Doğu Kürdistan'da İran'a karşı yürütülen ulusal kurtuluş mücadelesi, bu devletlerin ve Suriye'nin ba­

zı Kürt örgütleri için uyguladığı politikalar Kuzey Kürdis­

tan'daki gelişmeleri yakından etkilemektedir. 1 960'lı yıllarda

Kürtler, Güney Kürdistan'daki Ulusal Kurtuluş Savaşı'yla daha az ilgilenirlerdi. Hareketin başanları veya yenilgileri,

onlan, bugünküler gibi heyecanlandırmazdı. Örneğin, Viet­

nam Ulusal Kurtuluş Savaşı, Orta Amerika'daki veya Afri­

ka'daki Ulusal Kurtuluş Mücadelesi veya Filistin Ulusal

Kurtuluş Mücadelesi, Kürt gençlerini daha çok heyecanlan­ dınrdı.

Köylü yığınlan ve zanaatkarlarla gençler dikkate

alındığında birinci kategoridekilerin Kürt Ulusal Kurtuluş

Mücadelesi'yle daha yakından ilgilendiği görülürdü.

Günümüzdeyse durum artık böyle değildir. Kürdistan'ın

herhangi bir yerindeki bir olay öteki bölgelerdeki Kürtleri de

yakından ilgilendiriyor. Herkes o olay h akkında bilgi sahibi

olmaya, olayı enine boyuna kavramaya çalışıyor. Hareketin

askeri ve siyasi başarılan Kürtler'i sevindiriyor, zaaflan, ye­ nilgileri üzüyor.

· Bütün bunları, Güney Kürdistan'da yoğun bir şekilde 61


kullanılan zehirli gazlardan kaçarak Türkiye'ye sığurmak zo­

runda kalan Kürtlere karşı, Kuzeydeki Kürtlerin gösterdiği

yoğun ve sıcak ilgi açık bir şekilde göstermektedir. Devletin

engellemelerine ve terörüne rağmen ilginirı ve yardımın ve

fedakarlığın sürmesi "tasada, kederde. sevirıçte ve kıvançta ortaklığın ve beraberliğin" en önemli göstergelelinden biJi ol­ muştur.

Maddi durumu çok iyi olan, zengin bir kişinin dostlarını

maddi bakımdan desteklemesine yardım denir. Maddi duru­

mu çok zayıf olan kişilerin dostlannı maddi bakımdan des­

tek lemelerine

ise

fedakarlık

denir.

Kuzey

Kürdistan'daki

Kürtler. Güney Kürdistan'dan gelenlere fedakarlık yapmış­

lardır, yapmaktadırlar.

Kürdistan'da kapitalizmin gelişmesi, aşiret yapılannın

parçalanması, şeyhlik kurumunun giderek etkisizleşmesi,

geleneksel toplum ilişkilerini çözüyor. Halkın ulusal ve de­

mokratik istemleri ön plana çıkıyor. Halk kendi kimliği ko­

nusunda düşünmeye ve onu sorgulamaya başlıyor. Nüfusun ve üretimin artması. köylerin okullaşması, yol şebekelerinin

ve haberleşme sistemlerinin gelişmesi ulusal ve demokratik istemleri daha da kabartıyor. Kitle haberleşme araçlannın

yaygınlaşması bu istemiert daha da yoğunlaştırıyor. Dünya­

nın neresinde olursa olsun özgürlük için, demokrasi için ya­ pılan mücadeleler Kürt insanını da yakından ilgilendiriyor.

Genç kuşaklar hızlı bir biçimde ulusal kimlikleri konusunda

ailelertni, yakınlarını vs. sorgulamaya başlıyorlar.

Bu hızlı değişimi öll.ıemek, frenlemek, hiç olmazsa gecik­

tirmek için, devlet geleneksel güçlerle yoğun bir ittifak içine

girmiştir. Aşiret reisliği, şeyhlik, büyük toprak sahipliği gibi kurumların ayakta kalması için çaba sarf etmektedirler. Za­

ten Cumhurtyet'iiı kuruluşundan beri bu böyledir. Fakat günümüzde,

devlet bunun bilincine daha fazla varmıştır.

Bugün bu gerici kurumlar hala varlıklannı sürdürüyorlarsa,

Kemalistler bunu böyle istediği içindir. Çünkü bu geleneksel

kurumlar. ulusal uyanma karşısında frenleyici bir tavır ge­

liştirmektedir, devlet yanlısı bir davranış ortaya koymakta­ dır. Devletin gizli güçleri, herhangi bir şeyhi veya aşiret reisi­

ni kendi adamı yaptığı zaman,

artık, binlerce, onbinlerce

insanla uğraşması gerekli olmamaktadır. Bu insanlar aracı-

62


lığıyla geniş yığınlar üzerinde egemenlik kurabilmektedir. Devlet bölgede Kürt olmayan bazı unsurlann, özellikle Arap kökenillerin hizmetlerini de sağlayarak Kürt hareketini denetim altında tutmaya çalışmaktadır. 1937-1938 yıllanndaki Dersim direnişinden sonra. yani

Kürdistan'daki bütün başkaldın odaklannın ortadan kaldı­ nimasından sonra, devlet "Kürt egemen sınıflan"na iki şık göstermiştir: Ya devletin yanında yer alacaksınız, ya da Şeyh Said gibi Seyid Rıza gibi idam sehpalanna gönderileceksiniz. Bu dayatmalar karşısında şeyhler, büyük toprak sahipleri, aşiret reisiert gibi "Kürt egemen sınıflan", devletin yanında yer almışlar, ajanlaşmışlardır. Bugün bu tür kişilerin çok büyük bir kısmı devletin gizli güçleriyle işbirliği halindedir. Ve devlet bunlarla çok daha yoğun ittifaklar kurarak, bunla­ n maddi ve manevi yönlerden destekleyerek bu ulusal uya­ nışı engellemeye çalışmaktadır. Bunlan banka kredileriyle, traktör kredilertyle, tohumluk kredilertyle veya bazı tüketim mallannın bayiliklerini vererek, benzin istasyonu açtırarak vs. bölgedeki etkinliklerini artırmaya çalışmaktadır. Partiler de demokratik yöntemlerle halka dayanmak ye­ rine, belirli nüfuzlu kişilere yetki vererek, bu kişileri partisel örgütlerin başına atayarak halkı onlara bağlamaya çalış­ maktadırlar. Böylece halkın demokratik taleplerini kısıtla­ mış, iğdiş etmiş olurlar. Sosyaldemokrat Halkçı Parti'de or­ taya

çıkan

ve

ı 989

yılı

Haziran

ayının

başlannda

Olağanüstü Kongre'nin toplanmasına neden olan kavga bu sorunlarla ilgilidir. Halkla yoğun ilişkiler kuran, halkın dev­ rimci ve demokratik taleplerini seslendiren kişilerin, özellik­ le milletvekillerinin partiyle ilişkisini kesmek, resmi ideoloji­ yi benimsemiş kişilerle ilişkiler kurmaya

ve

geliştirmeye

çalışmak. İl ve ilçe yönetimlerini değiştirme yetkilerini, kon­ tenjan yetkilerini bu yönde kullanmak. Türk-İslam Sentezi anlayışını da bu çerçeve içinde de­ ğerlendirmek gerekir. Kısaca şöyle söylenebilir: Kürt ulusal hareketini İslam entemasyonalizmi içinde erttmek Şeyhler, müridierine şöyle diyorlar: Önemli olan İslam olmaktır, in­ san olmaktır. kardeş olmaktır. Kavmiyet gütmek İslam'a ay­ kındır. Bu, resmi ideolojinin şeyhler aracılığıyla seslendirtl­ mesidir.

Kürt

ulusal

uyanışının

engellenmesi

için

din 63


kurumu kullanılmaktadır. Yani ulusallığı frenieyebilmek için antilaik davranışlar bile teşvik edilmektedir. Bunlann

yanında güvenlik güçlerinin miktan ve çeşidi günden güne artmaktadır. Yeni yeni h apishaneler yapılmaktadır. Karakol­

lar nicelik ve nitelik b akrrn ından ,gelişmektedir, artmaktadır. Devletin gizli güçleri yoğun ve yaygın bir örgütlenme içinde­ dir.

Bütün bunlara rağmen, yukanda kısaca ve kabaca be­

lirtilen iç dinamikler sonucu, Kürdistan hızla değişmektedir. Kürdistan eski Kürdistan değildir.

Kürt Sorunu ve GAP Devlet, Güneydoğu Anadolu Prni � si'ni (GAP) asimilasya­ nu gerçekleştirecek bir yatınm ola:ı;ak değerlendirmektedir. Batılı sanayicilere teşvik tedbirleri, vergi indirimleri, fon in­

dirimleri, vs. uygulayarak, makine ve teçhizat ithalatında

kolaylıklar sağlayarak yatınmların Doğu'ya yörılendirilmesi­

ni amaçlamaktadır. Bölgenin ekonomik bakımdan kalkın­ masıyla asiınilasyonun sağlanacağı umulmaktadır. Şöyle düşünülmektedir: Ticaret ve sanayi geliştikçe ve yaygırılaş­

tıkça, b ölge Batı'ya organik olarak bağlanacaktır. Ticaret ve

sanayinin gelişmesi, Türkçe'nin gelişmesi ve yaygınlaşma­ sında çok önemli bir rol oynayacaktır. Zira bölge halkı, Ba­

tı'yla ekonomik ve ticari ilişkiler kurmaya ve geliştirmeye

başladığı zaman egemen dil olan Türkçe'yi kullanacaktır. Türkçe'yi kullanmak zorunda kalacaktır. TürkÇe zaten geliş­

miş bir dildir. Halbuki Kürtçe ilkel bir dildir. Ekonomik, ti­

cari ve sınai ilişkileri, banka ilişkilerini karşılayacak bir ya­ pıya sahip değildir. Bu bakımdan giderek unutulacaktır.

Böylece unutturulması için baskıya ve zorlamaya da gerek kalmayacaktır. Zaten ilkel bir dil olduğu için kolay unutula­

caktır.

Devletin ve hükümetin bu umudu kuşkusuz gerçekleş­

meyecektir. Ekonomik gelişme, demokratikleşmeyi, ulusal hareketi daha da hızlandıracaktır. Zira ekonomik gelişme

geleneksel kurumlan hızla çözecektir. Geleneksel kuruınia­

nn çözülüşü özgür insanın, özgürlüğü için mücadele eden

insanın ortaya çıkışı demektir. 1 960'lı yıllarda kapitalizmin gelişmesiyle ulusal h areketin yağuruaşması ve yaygırılaşma64


sı arasında bu bakımdan önemli bir bağ vardır. Kürtçe'nin ilkel bir dil olduğu, gelişen ve yaygınlaşan ekonomik ve tica­ ri ilişkileri karşılamada yetersiz kalacağı büyük bir yanlıştır. Bu aynı zamanda ırkçı bir görüştür. Arapça, Farsça, Türkçe gibi Şark dilleri üzerinde, bu arada Kürtçe üzerinde de çalı­ şan uzmanlar Kürtçe'nin çok zeiıgin bir dil olduğunu örnek­ lerle göstermektedirler. Hem bir dilin konu şulmasını, yazıl­ masını yasaklamak,

hem de ilkel bir dildir, hangi edebi

eserleri ortaya çıkarmıştır, demek, iki yüzlü, riyakar. ırkçı bir görüştür. Öte ycı.ndan asimilasyon da,

1 960'lı yıllarm sonlannda

Devrimci Doğu Kültür Ocakları'nın kurulmasıyla durdurul­ muştur. Bunu şu şekilde açıklamak mümkündür: Baskı ve zulüm altındaki insanlar yaşantılarının belirli bir aşamasın­ da , kendi öz benliklerinin, kimliklerinin farkına vanyorlar. Ana dillerini neden bilmediklerini, devletin ve hükümetin bu konudaki gayretlerini sorguluyorlar. Kürtçe yazmanın ve ko­ nuşmanın neden baskı altında tutulduğunu , btmların ne­ den suç sayıldığını araştırıyorlar. Böyle bir bilince uluşan ve böyle bir süreci yaşayan kişinin asimile olduğu söylenemez. Sorgulama ortamının hazırlanmasına neden olan pek çok etken var. Okuma yazma oranının yükselmesi, Radyo,

1V, gazete. kitap. sinema gibi kitle haberleşme araçlannın etkinliğinin artması, yol şebekelerinin nitelik ve nicelik ola­ rak gelişmesi, insanların, pazarda, çarşıda, kahvehanede, yolda, benzer yerlerde birbirleriyle daha çok karşılaşması. iletişimin artması vs. Okul, radyo, 1V, sinema gibi kurumla­

rm temel görevi, kuşkusuz, asimilasyonun hızlandırılmasını

ve kolaylaştınlmasını sağlamaktır. Fakat çeşitli gerekçelerle , daha çok ideoloj ik çıkarlarını dikkate alarak dünyanın çeşit­

g

li yerlerindeki öz ürlük, eşitlik ve demokrasi mücadelelerini de duyuruyorlar. Vietnam'daki, Orta Amerika'daki veya Gü­ ney Amerika'daki, Güney Afrika'daki, Afrika'nın veya As­ ya'nın çeşitli yerlerindeki, Filistin'deki, Afganistan'daki öz­ gürlük mücadeleleri de çeşitli gerekçelerle ekrana geliyor veya gazetenin

gündemine

giriyor.

Bulgaristatı'daki,

Batı

Trakya'daki, Kıbns'taki Türklerden söz ediyorlar. Bunların hiçbiri Kürtlerden söz etmiyor, fakat Kürtler'e çok şey söylü­ yor. Kürtler, gördüklerini, duyduklarını veya okuduklarını

65


kendi durumlarıyla karşılaştırıyorlar.

Kendilerini yöneten

devletlerin çifte standartını yakalıyorlar, kendilerine yapılan haksızlıldann bilincine vanyorlar. Bu süreç yani kendi özü­ nü fark ediş, uluslararası ilişkilerde kendi varlığını kavrayış süreci hızla sürüp gidiyor. Bu arada, "siz Türk'sünüz, Türkoğlu Türk'sünüz. Has­ türk, esastürk sizsiniz" diye dayatılan. "Ne mutlu Türk'üm diyene", "Bir Türk dünyaya bedeldir", "Türk öğün, çalış, gü ­ ven" diye anlatılan resmi ideoloj inin olumsuz etkileri de ulu­ sal hareketin gelişmesini hıziandırıyor ve yaygınlaştırıyor. Asimile olmak, kendi anadilini bilmemek, egemen ulu ­ sun. diliyle konuşmak, fakat bu tür konutann bilincine de ulaşrnamak, her şeyi doğal olarak kabul etmek demektir. Zaten sömürge yönetimlerinin bu ko11u dçıki en büyük başa­ nsı anadilin onutturulması sürecinin h alkın bilincine çarp­ masını önlemede ortaya çıkmaktadır. Devletin ve hükümetin her türlü önlemine rağmen, bu konularda, insanlarda ve yı­ ğınlarda bir bilinç uyanmaya başlamışsa , insanlar, bazı şey­ lerin farkına vanyorlarsa,

bazı süreçleri

sorguluyorlarsa,

asimilasyon durmuş demektir. Nitekim, ı 960'lı yıllann son­ larında Devrimci Doğu Kültür Ocakları'nı kuranların önemli bir kısmı anadillerini, Kürtçe'yi bilmiyorlardı. Türkçe konu ­ şuyorlardı. Devlete göre asimile olmuşlardı. Fakat kendi öz benliklerinin,

kimliklerinin farkına varmışlar, bunun için

demokratik bir mücadeleye girmek gereğini dı,.ıymuşlardı. Bunlardan bir kısmı daha sonralan unuttuğu veya o nu tt u ­ rulan Kürtçe'yi d e öğrendi. Sadece konuşmayı değil, yazmayı da.

ı 97 4- ı 975 yıllarından itibaren, yukarıda adı belirtilen

dergileri yayınlayanlann, yayınevi kuranların önemli bir bö­ lümü yine anadilleri Kürtçe'yi bilmiyorlardı . Fakat bu süre­ cin bilincine varmış kişilerdi. Öte yandan bugün, Kürtler'in büyük bir kısmı, Türkçe'yi de bildikleri halde , mahkemede ana dilleriyle , Kürtçeyle ko­ nuşuyorlar. Kürtçe konuşmakta ısrar ediyorlar. Kısaca anla­ tılınaya çalışılan bu süreç devletin ve hükümetin asimilasya­ na ilişkin umutlan açısından neyi anlatmaktadır? Kanımca

GAP esas olarak bu ilişkiler çerçevesinde ele alınmalıdır.

66


"İlk Kurşun" Teorisi Frantz Fanon, Cezayir Ulusal Kurtuluş Mücadelesi'nde yer aimış bir kişidir. Zencidir. Bir Fransız sömürgesi olan Martinik'te doğmuş ve büyümüştür: Paris'te tıp tahsil etmiş­

tir. 1950'li yıllann başlannda doktordur. Yine bu yıllarda

Cezayir Ulusal Kurtuluş Hareketi'ne ilgi duyar. 1 9 50'li yılla­

rm ortalarında hükümet doktoru olarak Cezayir'e gider. Orada Cezayir Ulusal Kurtuluş Cephesi'yle gizli ilişkiler ku­ rar ve bu ilişkilerini geliştirir.

Frantz Fanon'un sömürge :ülkelerle ilgili dikkate değer

bir tezi var. Bu tezi kısaca şöyle ifade etmek mümkündür:· Frantz Fanon şöyle diyor: Sömürge ülkelerde halkı örgütlen­

dirmek, silahlı mücadele düzeyine getirmek son derece zor bir olaydır. Çünkü bu ülkelerde halk sindirilmiştir. Halk

korku ve yılgırılık içindedir. Sömürgeci güç halktan, kendi­ sinden korkmasını , kendi emirlerinin dışında hareket etme­

mesini istemektedir. Baskı, zor, zulüm, hakaret, horlama in­ sanlarda ve yığınlarda derin bir ruhsal çöküntü yaratmıştır.

Halk kendine güvenemez. Ailesine, aşiretine, köyüne, akra­ basına güvenemez. Yannma güvenemez. Halk, kendini, aile­

sini, akrabalannı, ulusunu olağanüstü derecede küçük gö­ Sömürgeci güçleri ise olağanüstü derecede büyük

rür.

görür. Orılarla hiçbir zaman mücadele edilemeyeceğini dü­

şünür. İnsarılar kendilerine çizilen ve dayatılan kadere razı olmuşlardır. Tevekkül içindedirler, yani işlerini Tanrı'ya bı­

rakmışlardır.

Sömürge ülkelerde sömürgeci devlet, h alktan iki şey is­

temektedir. Sizi biz yönetiyoruz, bunu bilin. Biz olmasak, si­

zi biz yönetmesek haliniz haraptır. Çünkü, siz becertksiz, yoksul , hak-hukuk bilmez, yönetimden, iktisattan anlamaz,

teknoloj i nedir bilmez cahil bir halksınız. İkincisi ise, bizden

korkun ve emirlerimize itaat edin . . . Böyle bir toplumsal ve ruhsal ortamda da sömürge insanı kendini psikolojik ba­ kımdan tatmin etmek, ezilmişliğine tepki göstermek ister. İş­ te bunun için sömürge insanı kendini her zaman sömürgeci­

nin

yerine

koyar.

Sömürgeci

güçlerden

gelen

en

ağır

hakaretler, horlamalar, aşağılama1ar karşısında sus pus olan, baş eğen sömürge insanı, kendi yakırılanndan, akra67


balaj-ından. he:ı:nşerilerinden gelen en küçük bir eleştiriyi,

tehdidi namus meselesi yapar. Ve onlara saldınr. Zira böyle

bir toplumsal ve ruhsal ortam pısırık ve saldırgan çocuklar üretir. Sömürgecilerden gelen her türlü baskı ve zulme bo­

yun eğdiği için bu saldırganlıklar daha çok kendi ailesfne, akrabasına, hemşensine kanalize olur.

Sömürgeci güçler bu ruhsal yapıdan azami derecede ya­

rarlanırlar. Toplum içindeki geleneksel ihtilalları derinleşli­

rirler. Sömürge ülkede uyguladıklan böl yönet politikasını

derinleştirerek sürdürürler. Kan davası adı altında yeni yeni

ihtilaflar,

çelişkiler yaratırlar.

Geler Jksel kılrumiann ya­

şamlarını sürdürmelerini teşvik ederler.

Kırsal bölgelerde

güvenlik güçleri erkeklerin gözü önünde kadınlara tecavüz ederler, tecavüze yeltenirler . . . Kimsenin ses çıkarmamasını

isterler. Fakat, halkın, köyündeki, aşiretirıdeki, en küçük ih­

tilaflan büyüterek kan davası yapmasını, öç duygusunu ge­

liştirmesini "namusunu koruyor" diye teşvik ederler.

Sömürgeci devlet, polis merkezlerinde, karakollarda, iş­

kenceci elemanlar olarak daha çok bu ruhsal yapı içindeki insanlan istihdam eder. Cezaevlerinde de öyle. ·

Bütün bunlar sömürge toplumlarının yaralı toplumlar

olduğunu ortaya koyar. · Baskıya. zulme, baş kaldırrn ayan , ona boyun eğen toplurnlar v e insanlar yürekten yaralıdırlar.

Frantz Fanon böyle bir . ortamda, halkı örgütlendirme­

nin, sömürgecilerle savaş düzeyine getirmenin son derece

güç olduğunu belirtiyor. Bu güçlüğün üstesinden gelmenin

gerekliliği üzerinde duruyor. Bunun için, yoğun, ısrarlı ve kararlı

bır

çalışmanın gerektiğini de belirtiyor. Ve şöyle de­

vam ediyor: Bütün bu olumsuz koşulların üstesinden geli­ nip herhangi bir kişi örgüte kazandınlabilir. Bu militan sö­

mürgeci veya emperyalist devlete karşı ilk kurşunu sıktığı zaman, aslında. kendisini öldürür. Frantz Fanon'a göre ilk kurşun kişinin, köle , sinmiş, sindirilmiş, devamlı korkuyu

yaşayan ezik kişiliğini öldürüyor. İlk kurşunla birlikte kişi

yepyeni bir insan olarak yeniden doğuyor. Bu, kendine ve ailesine, hemşerilerine ve ulusuna güvenen bir kişidir. Artık,

kendini ve ulusunu olağanüstü derecede küçük görmez. Sö-.

mürgeci güçleri olağanüstü derecede büyük görmez. Her şe­

yi yerli yerine koyar. Kendi gücünü ve düşmanının gücünü 68


hesaplar, ona göre tavır ve davranış geliştirir.

Aslında

"İlk kurşun " u bir silah

olarak yorumlamamak,

sürece daha geniş bir açıdan bakmak gerekir.

·"iık kur­

şun"un içeriği yerine ve zamamna göre değişebilir. Antisö­ mürgeci bir yayın orgam da yerine ve zamanına göre bu işle­

vi görmüş olabilir.

Kürdistan 'da Devlet Terörü Bugün Kürdistan'da yeni bir nesil yetişiyor. Bu nesil ,

dedelerinin ve babalanmn ordu, polis ve j andarma güçleri

tarafından iteklendiğini, dövüldüğünü, horlandığını , hakare­ te uğratıldığım gördü. Bu nesil, amcalannın. ağabeylerinin, dayılarının işkencelerle öldürüldüğünü gördü, yaşadı.

Bu

nesil ağabeylerinin, abialarının zindanlara tıkıldığım. işken­ celerle öldürü ldüklerini gördü . Büyük analanmn, analan­

mn, bacılarının, teyzelerinin. halalannın. yengelerinin saçla­ nndan

sürüklenerek götürüldüğünü ,

itilip

kakıldıklanm,

horlandıklanm, ır.danna geçildiğini görd ü . yaşadı. Bugün

Kürdistan'da yetişen bu ne s il, ağabeylerine, ablalanna, ba­

basına,

"eşkıya" ,

amcasına, "

ailesine.

köyüne ,

akrabalarına "hain" .

h ay d u t" , "kansız" dendiğini gördü, duydu . Bunları

her gün görd ü , her gün duydu , her gün yaşadı. Bu neslin,

bu çocukların gelecekte , kısa bir zaman sonra bütün bunla­

rı sorgulamaması mümkün değildir. Olup bitenlerin unutul­

masının, unutturulmasımn hiçbir olanağı yoktur.

Bunun

ise, tek bir anlamı vardır. Kölelik zincirlerinin kırılması, öz­

gürlükler için, insanca yaşamak için dövüşülmesi. Kimlik için dövüşülmesi. Sömürge toplumlan yaralı toplumlardır ve sömürgeetlik

döneminde bu yara, günden güne, yıldan yıla artarak, derin­ leşerek,

ağnlaşarak sürüp gitmektedir.

felç durumuna getirmektedir.

Sonunda vücudu

Bu yarayı iyileştirecek en

önemli tedavi, en önemli ilaç özgürlükler için, insanca yaşa­

mak için, herkesle eşit bir şekilde yaşamak için yapılan kav­

gadır. Bu kavga kısa zamanda istenen başanya ulaşamasa

bile, kölelik zincirlerinin kırılmasında, insaniann yepyeni bir kişilik olarak yeniden doğmasında büyük bir aşama olduğu

kuşkusuzdur.

69


1 968 yılında, Devrimci D oğu Kültür Ocaklan'nı kuran­ lar, 1 97 1 yılında Doğu Duru şmaları'nın sanığı ve malıkumu olanlar, 1 950'li yılların karnı şiş, başı kabak, ayağı çıplak, gözü çapaklı, burnu sümüklü çocuklan değil miydi? Bugün Kürdistan dağlannda döne döne savaşan gerillalar, 1 960'lı yıllarda, okullarda, "Büyük Türk" efsaneleriyle yetiştirilmiş, karnı şiş, başı kabak, gözü çapaklı çocuklar değil mi? Bu­ gün dağlarda, köylerde, şehirlerde büyük bir kararlılıkla vu ­ ruşan Kürt gerillalar, tan'da

uygulanan

1 960'lı yılların sonlarında,

komando

zulmünü

gören,

bu

Kürdis­ zulmü

yaşayan çocuklar değil mi? Bu gerillala , çocukluk dönemle­ rinde, analarının, bacılannın. teyzelerinin . . . saçlarından sü­ rüklenip götürüldüklerini görmedi mi? Dedelerinin, babala­ rının,

erkeklik

organlarına

ip

bağlanıp ,

kanlannın,

kızlannın önünde, bütün köyün önünde dolaştınldıklarını görmedi mi? Türk basını, Türk aydınları, karnı şiş, başı kabak, gözü çapak, ayağı çıplak, burnu sümüklü . . . bu çocukların sergi­ lediği sefalete pek h ayrandır. Onların resimlerini çeke çeke bitiremezler. Gazeteler, gazeteciler Kürdistan'daki bu sefaleti sergilemek için yarışa girerler. Bu sefaleti ve yoksulluğu çe­ şitli yerlerde, çeşitli zamanlarda pazarlarlar. Ödüller kaza­ nırlar. Fakat aynı çocukların, miz? " ,

"neden

özgür

değiliz?" ,

10- 1 5 sene "Neden

sonra,

köleyiz?"

"biz ki­ ...

diye

sonnalannı, kendilerini, ailelerini sorgulamaya başlamaları­ nı, özgürlükler için ve insanca yaşamak için mücadeleye gi­ rişmelerini, "eşkıyalar azdı" , "haydutlar işi azıtıyor" , "hainle­ rin gizli planları", "hainlerin, kansıziann ardındaki düşman güçleri açıklıyoruz" . . . diye hezeyanla karşılıyorlar. Onları devletin emniyet güçlerine, gizli güçlerine ihbar ediyorlar. . . Halbuki bu gerillalar, 1 0- 1 5 sene önce, sefaletlerini, yoksul­ luklarını sergiledikleri, resimlerini çeke çeke bitiremedJkleri çocuklardır. Türk basını, Türk aydırılan, bu çocukların sefaletierine ve yoksulluklarına pek hayran, özgürlük isteklerine, özgür­ lük kavgalanna pek düşmandır, ihbarcıdır. 1 9 7 1 Doğu Duruşmaları'nda ne söyleniyordu? "Bugün bizleri duruşma salonlarınıza bile sığdıramıyorsunuz. Gele­ cekte. öyle kalabalık olacağız ki, spor salorılanna, spor sa­ halarına bile sığdıramayacaksınız . " Salonlar, cezaevleri yine

70


dolu . Tıklım tıklım dolu . Fakat mücadele, artık kırlara taş­ mış, dağlarda, ovalarda yanlulanıyor. Kürtler eskiden, öldürüldükleri, horlandıkları halde, kendilerini öldürenieri bilmemeye , görmezden gelmeye özen gösteıirlerdi. Şimdi olanı biteni sorguluyorlar. Ölrnemcnin, yaşamanın mücadelesini veriyorlar. Kürdistan artık, eski Kürdistan değildir. Değişmeyen resmi ideolojilerle böylesine hızla değişen bir toplumu yönetmek olası değildir.

Gerilla Şiddetinin Maddi ve Ruhsal Temelleri Yukarıda, yeni yetişen KürL nesillerinden, bunların dü­ şüncelerinden söz ettik. Bu sözlerden gerilla hareketlerinin bir tepki olarak, bir intikam için olu ştuğunu düşünmemek gerekir. Gerilla hareketlerini, sömürgeciliği yok etmenin bir yolu olarak değerlendirmenin daha doğru olacağı kamsında­ yım. Böyle aşağılarnalara ve bakaretiere uğramanın nedeni­ nin sömürgecilik olduğu, bundan kurtulmak gerektiği, bu­ nun için gerilla faaliyetine başlandığı biçiminde anlamak gerekir. Sömürgecilik ve sömürge uygulamaları konusurıda siyasal bilincin yükselişi gerilla mücadelesini kendiliğinden ortaya çıkarıyor. Yaşanan zulümler de, elbette , böyle bir ör­ gütlenmenin maddi ve manevi temellerini oluşturuyor. Fa­ kat. amaç, sadece tepki göstem1ek değildir. Amaç, sömürge­ ci zulmünü tamamen yıkmak, ortadan kaldınnaklır. Kaldı ki Kürdistan'ın sömürge bir ülke bile olmadığını, Kürt u lusu­ nun sömürge bir ulus bile alamadığını bu incelemenin baş­ larında ifade etmeye çalışmıştık Mao , halk yığınları tarafından benimsenıniş, yığınlada organik bağlar kurmuş bir düşüncenin çok büyük bir güç olduğunu söylüyord u . En büyük maddi güç, bir düşüncenin halk yığınları tarafından benimsenmesidiL Bu gücü, topla, tüfekle ortadan kaldırmak mümkün değildir, diyordu . Bir ulusun, bugününü ve dününü sorgulaması bu balr..ımdan önemlidir. Bu sorgulama ulusal bilincin, siyasal ve toplum­ sal bilincin yükselişini de getirir. Tarih bilinci ve toplum bi­ linci, ancak, "biz kimiz?" sorusunu soran bir toplumda geli­ şebilir. Geçmişte yaşanan zulümler, baskılar, horlam11alar, aşağılanmalar toplumsal ve siyasal gelişmenin belli bir aşa­ masında "biz kimiz?" sorusunu sordurur. Bu soruyu soran, 71


kimliğini sorgulayan halk, ulusal kurtuluş yolunda epeyce mesafe almış demektir. ·

Resmi İdeolojinin Olumsuz Etkileri Burada sözü edilmesi gereken başka ı..ir konu da, ideo­

lojilerlll olumsuz etkileıi kavramıyla ilgili olabilir. Sık sık,

"Büyük Türk" efsaneleıinden, bir Türk'i'in dünyaya bedel ol­

duğundan, Türk olmanın büyük bir mutluluk olduğundan,

Kürtler'in her zaman köle ve başkalanna bağlı yaşadığın­

dan, eşkıya, hain, haydut, kansız , ilkel. . . olduklarından söz

eden resmi ideoloji, elbette, bu ideoloj inin dayatıldığı kişiler­

de olumsuz bir etki yaratır. Hele bu resmi ideoloji, baskıyla,

zorla. copla, işkenceyle kabul ettirilmeye çalışılıyorsa . . . Res­ mi ideolojinin olumsuz etkisi, kölelik zincirlerinin kınlması­ na yardım edecek olan başka bir etkendir.

Bütün bunlar, Kürdistan'ın artık. eski Kürdistan olma­ dığını göstermektedir. Bunları, Kürdistan'ı ortak sömürge

olarak, devletlerarası sömürge olarak kullanan devletlerin

de anlaması gerekir. Bunları insan haklarını korumayı ve

geliştirmeyi amaçlayan Birleşmiş Milletler, Avrupa Konseyi,

Avrupa Parlamentosu, Helsinki Nihai Senedi (Avrupa Gü ­

venlik ve İşbirliği Konferansı) gibi kururnların da anlaması

gerekir. Bu çerçevede, Birleşmiş Milletler'ın önemi kuşkusuz büyüktür. Fakat böyle bir sorunu gömezden gelen Birleşmiş Milletler, aslında, sömürgeden çok daha aşağı bir statüyü benimsemek ve savunmak durumunda kalıyor. Bu da Bir­

leşmiş Milletler'in çürürnesine, işlevsiz kalmasına neden olu ­

yor.

İslam Konferansı'nı yine aynı çerçeve içinde değerlendir­

rnek gerekir. İslam Konferansı, İsrail ' e karşı çok yoğu n bir eleştiri yöneltiyor. Filistinliler'e karşı sürdürdüğü baskılar­ dan dolayı İsrail'i kınıyor.

İsrail'e yaptırımlar uyguluyor.

Uluslararası kurumlarda İsrail'e yaptırımlar uygulanmasını

öneriyor. Türkiye, Irak, İran, Suriye gibi İslam ülkelerinin

Kürtler'e karşı uyguladığı çok daha ağır politikaları ise gör­

mezden geliyor. �öylesi çtfte standartlı bir tutumun başarılı

bir sonuç almasının olasılığı yoktur. Çünkü böyle bir tutum,

başta İsrail tarafindan ciddiye alınmaz. İsrail, "İsrail'de Filis­

tinliler'in sahip olduğu pek çok haklara, Kürtler, Irak, İran,

Türkiye, Suriye gibi ülkelerde sahip değildir. Örneğin Türki72


ye'de Kürtler'in ulusal varlığı bile inkar edilmektedir. Kürt­ ler'e çeşitli devletler tarafından soykırım uygulanmıştır. Kürtler'e karşı kimyasal silahlar kullanılmaktadır. . . " vs. der­ se, Müslüman devletler bunlara ne gibi bir cevap verebilir­ ler? Çifte standartlı bu tutum ve davranışlar ise, örgütlerin çürümelerine ve işlevsiz kalmalanna neden o�maktadır. Bütün bunlarm ötesinde, Kürt toplumunun bir İslam toplumu olduğunu da unutmamak gerekir. İslam Konferan­ sı gibi örgütler Kürt sorununu görmezden gelmek için olağa­ nüstü bir gayret içindedirler. Fakat bu örgütlerin, Kürt ulu­ suna karşı, bizzat İslam devletleri tarafından, ortaklaşa bir şekilde sömürgecilik yapmalanna sağır ve dilsiz kalması da giderek zorlaşmaktadır. Zira, çelişkiler, çifte standartlı dü­ şünceler ve uygulamalar daha belirgin bir hale geliyor. Ko­ nuşuluyor, sorgulanıyor.

Çürikü örneğin, Türkiye'nin Kuzey Kürdistan'da yaptığı tahribat. örneğin İngiltere'nin Hindistan'da veya başka sö­ mürgesinde yaptığı tahribattan çok daha ağırdır. İngiliere gi­ bi gelişmiş ekonomiler, sömürgelerini, para-banka sistemiy­ le, ticari ve sınai ilişkileriyle kontrol edebilmektedir. Gelişmiş bir buıj uvazi kontrolu rahatça kurmakta ve sür­ dürmektedir. ı;ürkiye, İran, Irak, Suriye gibi devletler ise, Kürdistan'ı ancak, devlet terörü uygulayarak. polis, jandar­ ma, ordu gibi güçlerle denetleyebilmektedirler. Bu devletler, örneğin Irak, İran, Kürt halkına karşı gayet kolay bir şekilde kimyasal silahlar kullanabilmektedir. Hem Kürt nüfusu hem de Kürdistan'ın coğrafyasını tahrip etmektedir. Orman­ ları yakınakta, toprağı kullanılmaz hale getirmekte , şehirleri yıkmaktadır. Bu politikanın amacı kişilerin düşünce yapılarını ve ruhsal yapılarını bozmak, arilan kişiliksizleştimıek, köleleş­ Urmektir. Onlarda sürekli olarak, korku ve panik duygusu­ nu egemen kılmaya çalışmaktır. Onları, kendilerine, ulusla­ rma ve yarmlarma güvenemeyen, zayıf bir ruhsal yapı içinde tutmaktır. Bu uygulamanın amacı, Kürt toplumunun top­ lumsal ve kültürel kurumlarını, Kürt insanının ruhsal ve düşünsel yapısını bozmak, onları tam anlamıyla köleleştir­ mektir. Kürtlerin örf ve adetlerini yok etmek, Kürt dilini, ya­ ni Kürtçe'yi unutturmaktır. Onları teslim olmuş, dirençsiz bir hale getirmektir. Çünkü köleleşen, teslim olan kişiler ulusal hak ve isteklerde bulunamazlar. Efendilerinin irade­ lerine boyun eğmekten başka bir şey yapamazlar. 73


Sömürg;eciler, sömürge halkların ın devamlı olarak bu duygular içinde yaşamalarını isterler. "Sizi biz yönetiyoruz, bunu bilin. Bizden korkun. " Sömürge-sömürgeci ilişkilerin­ de görülen en temel boyutlar bunlardır. Sömürge-sömürgeci ilişkilerini incelerken bu ruhsal ve zihinsel yaşantılar üze­ rinde önemle du rulması, bu konuların hiç ihmal edilmemesi gerekir. Bunların incelenmesi en az, e konomik etkenler ka­ dar, ekonomik boyutlar kadar önemlidir. Çünkü ekonomik sömürü ancak, böylesine yılgın, ruhsal ve zihinsel bir or­ tamda sürdürülebilir. Türkiye, Kürt gerillalarının artan ve önü alınamaz ey­ lemleri karşısında , "Köy korucuları" sistemi uygulayarak böl yönet ve yok et politikasını daha da derinleştirme gayreti içindedir. Koruculada birlikte, sömürge toplumunda çeşitli nedenlerle oluşan şiddet eğilimlerini de gerillalara. onların ailelerine, akrabalanna, köylerine karşı yönlendirmiş olmak­ tadır. Böylece hem sömürgeci devleti tehdit' eden gerilla faa­ liyeti denetlenmiş olmakta, hem de toplumda mevcut şiddet eğilimleri, kendisine, boşalacak bir kanal bulmaktadır. Bu süreçte , böl yönet ve yok et uygulama. ın daha da derinleşe­ rek, yoğunlaşarak sürüp gitmektedir. İşte Birleşmiş Millet­ ler'in, Kürt ulusal ve demokratik hakları karşısında, Türki­ ye , Irak, İran gibi sömürgeci güçlerin istekleri doğrultusunda, savunmaya ve korumaya çalıştığı düzen böyle bir düzendir. Bu tavır ise, Birleşmiş Milletler'i çürütür, işlevsiz kılar. İslam Konferansı gibi kurumlan da. Bu bakımdan bu incelemenin başlannda belirttiğimiz bir özelliği tekrarlamakta yarar görüyoruz. Klasik sömürge­ lerde görülen "böl yönet" politikası, Kürdistan'da "böl yönet ve yok et" biçimini almaktadır. Yo� edilen, soykınına uğratı­ lan elbette, Kürt kişiliği ve Kürdistan kişiliğidir. Kürtler'in ulusal değerleri ve ulusal özellikleridir.. Her türlü devlet terö­ rüne rağmen. zulme, işkenceye, baskıya rağmen, Kürt kimli­ ğini hala savunanlar varsa, onları da fizik olarak imha et­ mektir. Fizik varlıklanm ortadan kaldırrnaktır. Sömürge ordulannın vahşeti ve saldırganlığı günden gü­ ne artmaktadır. Devletler her türlü terörü düşünmekte ve uygulamaktadır. Köyleri. kuşatma, toplu köy aramaları, top­ lu işkenceler uygulama, insan avına çıkma, toplama kamp74


ları oluştunna, yerleşme alanlarına ve su kaynaklanna ze­ hirli gazlar dökme, sık sık sürgün uygulamalarına girişrne vs . , yerine ve zamanına göre bunları birer birer veya birkaçı­ nı yürürlüğe

koyma her zaman rastlanan

olaylardandır.

Köylüler arasında, kadınlar arasında kışkırtıcı aj anlar besle­ mekte, bozguncular, casuslar barındırmaktadır. Yakalandık­ ları zaman da bunları görmezden gelmektedir. Sömürgeci

devletler.

Kürtler'in mallanna, mülklertne ,

ürünlerine, davarlanna, samanlarına, otlarına çeşitli baha­ nelerle her zaman el koyabilmektedirler. Köye tepeden tırna­ ğa silahlarıyla gelen askerler, köylülerin evlerine ve toprak­ larına

yerleşebilrnektedirler.

Köylüleri

kendileri

için

ekip

biçmeye zorlayabilrnektedirler. Köyün güvenliğinin köylüler tarafından sağlanmasını, köylülerin nöbet tutmafarını iste­ yebilmektedirler. Bir genç gerillalara katılırsa, ailesinden, onu yakalayıp devlete teslim etmesini isteyebilmektedirler. Aksi halde ailenin tarnamını göz altına alabilmektedirler. Köy için güvenlik konusunda yapılan masralların tamamını ,köylülerden almaya büyük özen göst ermektedirler. vs. Bu tür dayatmalara karşı iki tür tavır takınılabilir: Karşı konu­ labilir. Bu taktirde askerler ateş açar, insanlar ölür. Veya dayatma aynen kabul edilir, yalvarma , yakarına söz konusu olabilir. Bu taktirde de kişiler alçalırlar, insanlıklarını kay­ bederler. Utanç ve korku kişiliği parçalar, yüreğini, benliğini yaralar. Ordu ve polis gücü her iki halde de amacına ulaş­ mış sayılır. Bu bakımdan sömürge toplumlan yaralı toplum­ lardır, diyoruz. Kürdistan ise sömürge bile değildir. Bütün bunlar,

uzmanlarla, hatta yabancı uzmanlada

yürütülen eğitim faaliyetleridir. Karşı gerilla faaliyetleridir.

Resmi İdeolojinin iflası Türkiye'nin Kürdistan'da uyguladığı en geçerli politika devlet terörüdür. Türkiye'nin Kürt sorunu karşısındaki tek

politikası budur. Türkiye'nin Kürt sorununa karşı devlet te­

rörü uygulamaktan başka bir politikası yoktur. Yani, "öyle bir baskı uygulayayım ki, hiç kimse Kürt sözünü ağzına ala­ masın, Kürt ulusal ve demokratik haklanndan söz edeme­ sin.

Öyle

bir cezalandırma ve yıldırma sistemi uygulayayım

ki, Kürt sorunundan söz edenler, bu cezanın, sadece kendi-

75


leriyle bitmeyeceğini, aileleıini, köyleıini, aşiretlerini de kap­ samı içine alacağını bilsinler, korksunlar, bu işlerden uzak dursunlar. . . " anlayışıyla hareket edilmektedir. Fakat bütün bu

işkencelere,

katliamlara,

sürgünlere

rağmen,

mahkfımiyetlere; yok&ulluklara rağmen, Kürdistan hakkın­ daki incelemeler,

araştırmalar günden güne

artmaktadır.

Kürt dili ve Kürt kültürü üzerindeki incelemeler günden gü­ ne çoğalmaktadır. Kürt ulusal ve demokratik hakları konu ­ sundaki istemler çoğalmaktadır, yoğunlaşmaktadır. Ve bu istekler çeşitli biçimlerde ifade edilmektedir. Asimilasyon ise , D evrimci Doğu Kültür Ocakları'nın kurulu şuyla durdu­ rulmuştur. Kapitalistleşme ve demokratikleşme Kürt ulusal gelişmesini

daha

da

yoğunlaştıracaktır,

hızlandıracaktır,

yaygınlaştıracaktır. Yoğun ve kapsamlı devlet terörüne rağ­ men. Kürtler ulusal ve demokratik hakları konusunda ısrar­ lıdırlar. Devlet terörünü göğüsleyip, her türlü riski göze alıp ulusal ve demokratik haklarını kazanmanın mücadelesini sürdürmektedirler. Buysa devlet terörünün, yani terör poli­ tikasının iflası demektir. Çünkü devletin terörü artık, işlev­ siz kalmaktadır. Türkiye'de devletin bnndan başka da bir politikası yoktur. Ortadoğu 'da son 8- 10 yıllık siyasal ve toplumsal geliş­ melen izlediğimiz zaman bütün devletlelin bir Kürt politika­ lan olduğunu görüyoruz. Sovyetler Birliği'nin 'var, ABD'nin var. Fransa,

Almanya, İngiltere gibi devletlerin Kürt politi­

kaları var. İran'ın, Suıiye 'nin, Arapların var. Çünkü artık, Kürtler, Ortadoğu'da siyasal ve askeri gelişmelen etkileyen önemli bir dinamiktir. Dikkate alınması gereken bir güçtür . . B u politikaların Kürtler'in lehine olup olmadığının, hangile­ Iinin lehte, hangilerinin Kürt isteklerine karşı durduğunun araştırılması ayrı bir konudur. Fakat böyle bir saptamanın yapılması da önemlidir. Kürtler, artık, Ortadoğu'da uluslara­ rası ilişkilerin yeni bir dinamiğidir. Devlet terörüyle, sorunun yok edilebileceğini düşünenler ise, Irak, Türkiye gibi devletlerdir. Yani Kürdistan üzerinde devletlerarası sömürge sistemini uygulayan devletlerdir.

76


Gerilla Şiddetinin izlenebilir Sonuçlan Kuzey

Kürdistan'da,

PKK

tarafından

1 4- 1 5

Ağustos

1984'de , Eruh Şeİndinli'de başlatılan gerilla eylemleri iki şe­ yi köklü bir şekilde değiştirdi.

Birinci olarak

gerilla kendi

kendini değiştirdi. Korkuyu, paniği, yılgınlığı attı. mücadele­ de kararlı, ısrarlı ve bilinçli bir unsur, militan haline geldi. Kararlı, ısrarlı ve bilinçli tutumu onu, mücadelede önemli ' bir taraf haline getirdi. Bu hem gerillayı hem de mücadeleyi kurumlaştırdı.

Bugün mücadelede gerilla hareketi önemli

bir taraftır. Kürt halk yığınları. Türk güvenlik güçleri karşı­

sında, ordu ve jandarma k;ırşısında, PKK'yı bir taraf olarak değerlendiriyor. Gerillalarm korkuyu ,

paniği,

yılgınlığı

nasıl kırdığını.

bunun günlük hayata nasıl yansıdığını şu örneklerle göster­ mek mümkündür. Radyoda , 1V'de sık duyduğumuz ve izle­ diğimiz haberler var: " . . . güvenlik güçleri falan yerde, bir grup terörtstle karşılaştı. Etraftarının sarıldığını bildirdi, tes­ lim ol çağrısı yaptı. Teröristler buna ateşle karşılık verdi, ça­ tışma çıktı . " Kanımca. korkunu n, paniğin, yılgınlığın kınl­ nıasının,

mü cadeledeki

kararlılığın

vurgulanmasının,

gerillaların önemli bir taraf olarak ortaya çıkınasının en önemli göstergesi budur. 12 Eylül'den sonra. özel tip cezaevlerinde , siyasal tutuk­ lular ve hükümlüler, baskılan ve zulmü protesto etmek için, insanca yaşamak için, olumsuz koşulları kamuoyuna duyu­ rabilmek için! açlık grevleri· yapmaya başladılar. Açlık grevle­ ri karşısında. cezaevinin iç güvenliğinden sorumlu subaylar ve astsubaylar tutuklulara ve hükümlülülere şöyle söylerler­ di: "Ordu. devlet, size aş veriyor. ekmek veriyor. almıyorsu­ nuz. almayacağınızı 'söylüyorsunuz. Bu cesareti nereden bu­ luyorsunuz?" Bunlar öfkeyle, hışımla, kinle söylenirdi. "Türk Ordusu, Türk Devleti, size ekmek veriyor, aş veriyor, alma­

yız, diyorsunuz. Bunları alın, ister yiyin , ister yemeyin, bu bizi ilgilendirmez. Ordunun ve devletin emirlerine karşı gel­ mek affedilemez." Aslında, tutukluların ve hükümlülertn du­ rumları onların uruurunda bile değildi. Bunlar. malıkurnlara aş-ekmek verilmesini emir-komuta ilişkileri çerçevesinde de­ ğerlendiriyordu. Önemli olan devletin veya ordunun verdiği emrin yerine getirilmesiydi, emirlere itaatın sağlanm asıydı.

77


Devlet, ord u , mahkumlara mademki aş veriyordu, ekmek veriyordu , bunun nıuhakkak alınması, aldırılması, ernre ita­ at edilmesi , ettirilmesi gerekiyordu . Önemli olan bunlann alınması veya aldınlması idi. Bunlann yenmesi veya yenme­ mesi hiç önemli değildi. Hatta "ekmeği alın, aşı alın" diyen sivil gardiyanlar, başgardiyanlar, cezaevi müdürü veya ceza­ evi savcısı olsa, bunlann alınmamasından dolayı yine önem­ li bir sonuç çıkmazdı. Ama bu emri verenler veya bu ilişkile­ ri emir-komuta ilişkileri çerçevesinde değerlendirenler subay veya asisubaylar olunca, yani ordu olunca durum değişiyor­ du.

Bir

ordu

mensubu

emrını

nasıl

dinletemezdi,

mahkumlar böyle bir emre nasıl iteatsizlik ederlerdi? Bunlar anlaşılır şeyler değildi. Bu bakırndan açlık grevi yapanlar, tüzükleri, yönetmelikleri ihlal yanında, ordunun prestijine karşı ayrıca bir suç işlemiş sayılıyorlardı . Teslim o l , çağrısına karşı ateşle karşılık vermek. çatış­ maya girmek, bu çatışmayı günlerce. haftalarca büyük bir kararlılıkla sürdürmek, geriBalann kendilerini değiştirdikle­ rinin en önemli göstergesi olsa gerekir. Gerilla eylemleri,

ikinci olarak

çevre, �eki halkı, değiştir-

di. H alkın ruhsal yapısını değiştirdi. Korku içindeki , panik içindeki, yılgınlık içindeki halk, sinmiş sindirilmiş halk, ken­ dine güvenemeyen halk dirilmeye , ayağa kalkmaya başladı, hakkını arar oldu. Gerilla eylemleri, kısa zamanda istenen somut başanlara ulaşmayabilir. Fakat halkın bu ruhsal ya­ pısının değişmesi, bu yapıyı değiştirmesi son derece önemli bir gelişmedir. Küçümsenmeyecek bir gelişmedir. Artık halk kendine verilenle yetinmeyecektir. Daha çok şey isteyecektir. Halk artık, Kürdistan' ın bazı yörelerinde eşitlik istemeye, de­ mokrasi

istemeye başlamıştır.

"Önce

demokrasi�

demeye

başlamıştır. Kürt halkı kendi durumunu Türkiye'deki, dün­ yadaki, Ortadoğu'daki öteki halklarla karşılaştırmaya başla­ mıştır.

Kürtler

kendi

durumlanrıı,

Türklerle ,

Araplarla.

Acemlerle karşılaştırmaktadırlar. Bu karşılaştırma, siyasal. ekonomik, kültürel, askeri, toplumsal. . . her alanda yapıl­ maktadır. Kürtler, bu karşılaştırmalar sonunda, ne kadar olumsuz ve perişan koşullar içinde olduklarını fark etmişler­ dir. Bütün bu dönüşümler, büyük bir ısrarla, kararlılıkla ve bilinçli bir şekilde sürdürülen gerilla faaliyetlerinin sonucu

78


olmuştur. Bu arada, gerilla eylemleriyle birlikte sürdürülen politik ve ideoloj ik çalışmalan da küçümsemernek gerekir. Gerek Türkiye dışında, gerek Türkiye 'de , Kürt sorunu etra­ fında sürdürülen çalışmalann bu dönüşümlerin meydana gelmesindeki katkısı çok büyüktür. Bundan 20-30 yıl kadar önce, B itlis'te, Diyarbakır'da veya benzer yörelerde, herhangi bir Kürt köylüsüne, Kürt ulusal haklanndan söz edildiği zaman şöyle derdi: "Beyim,

h ep

Müslümanız.

din

kardeşiyiz.

Kürtçe

konuşmak

da

önemli değildir. Devlet Kürtlere bu haklarını vermek istemi­ yor. Vermez de. Çünkü Kürtler zayıftır, devlet çok güçlüdür. Bunun için uğraşmak bizleri yıpratır, yok eder. Devlet yolu­ muzu , okulumuzu yapsın , suyumuzu getirsin yeter. " "Ma­ demki, devlet Kürtlerin haklarını banş içinde vermiyor, o za­ man mücadele etmek gerekir. Çünkü insanın ana diliyle konuşma ve yazma hakkı onun en temel haklanndan biri ol­ sa gerektir. Ve bunlar elde edilmesi için mücadele etmeye

değer olan haklardır" denildiği zaman, köylülerin reaksiyonu daha güçlü olurdu. "Beyim, devlet ile mücadeleye devlet ge­ rekir. Biz yoksul, cahil bir halkız. Türk Devleti'yse büyüktür, güçlüdür. Büyük bir ordusu vardır. Uçakları , tankları, top­ lan, tüfekleri vardır. Polisi var, hapishanesi var, karakolu var, mektebi var, gazetesi var, radyosu var, her şeyi var. Bi­ zim neyimiz var? Hiçbir şeyimiz yok. Böyle bir mücadele yü ­ rümez. En iyisi oturun ot urduğunuz yerde . . . " denirdi. "Kürt­ ler'in ulusal ve demokratik hakları" konusunda ısrar edildiği zaman da, "Biz haklıyız, çok haklıyız ama, gücümüz yok, sa­ hibimiz yok, dostumuz yok" derlerdi. İşte gerilla eylemlerinin yıktığı, yıkma sürecine soktuğu, bu ezik ruhsal ve zihinsel yapıdır. Güvenlik güçlerinin "teslim olun" çağrıianna karşı, tes­ lim olmayan, vuruşarak ölen, öldüren gerillalar, halkın ken­ dine, ulusuna ve köyüne, akrabalarına güvenmesinde , güve­ nir bir hale gelmesinde çok önemli bir rol oynamışlardır. Halk, gerillaların çok büyük bir fedakarlık ve özveri içinde dövüştüklerini düşünmektedir. Geriilaların güvenlik güçleri­ ne karşı önemli bir taraf olduğunu görmektedir.

"Talebe­

ler"e, "çocuklar"a duyulan güven günden güne artarak, yo­ ğunlaşarak, yaygınlaşarak sürüp gitmektedir.

79


Halkın ordu tarafından ve öteki güvenlik güçleri tarafın­ dan öldürülen gerillaların cesetlerine sahip çıkması, bu ge­ rillalar için cenaze törenieli düzenlemesi, kornşulann, akra­ baların, öldürülen gerillanın ailesine taziyeye , başsağlığı dileğini iletıneye gelmeleri ve bu ziyaretierin b azen haftalar­ ca sürmesi, ruhsal yapının değişiminin başka bir göstergesi­ dir. Gerilla eylemlerinden önce ve gerilla eylemlerinin başla­ dığı ilk yıllarda, halk, öldürülen çocuklarını, ordudan, gü ­ venlik güçlerinden soramazdı, korkardı. Yılgındı. Baskıdan, işkenceden çekinirdi. "Madem sen o hainin , o anarşistin ba­ basısın, sen de suçlusun" denmesinden, işkence görme ola­ sılığından, aklına hayaline gelmeyen daha başka kötülükler­ le karşı karşıya kalacağından çekinirdi. Bunun iç ı, aileler, çocuklarını, yakınlarını soramazlardı. Cesetler dağlarda, de­ relerde kalırdı. .. Güvenlik güçleri onları taparlar, çukurlara doldururdu. Aslında ordu ve güvenlik güçleri de, ailelerin cesetlere sahip çıkmalarını hiç isternezdi. Bu sayede "üç-beş çapul­ cu"nun halkla hiçbir bağları olmadığı, ailelerin bile onları reddettiği imaj ını yaratmaya çalışırdı. "Eşkıyalara hiçbir halk desteği yok. Halk devletin yanında. Çapulculann ceset­ lerine bile kimse sahip Çıkmıyor" propagandası yapılırdı. Son yıllarda bu durum değişti. Artık, halk, güvenlik güçlerine, orduya başvurup cesetleri istiyor. "Eşkıya", "hain" suçlamalan karşısında oğlunun veya yakınlarının yurtsever olduğunu söylüyor. Cesedi alabilirse alıp köyüne getiriyor. Tören yapıp gömüyor. Kürdistan'da artık şu tür olaylara sık sık rastlanıyor: Örneğin bir korucu öldürüldüğü zaman, köyde onuri cena­ zesini taşıyacak birkaç kişi bile bulunamıyor. Hiç kimse onun evine taziyeye , başsağlığı dileği iletıneye gitmiyor. Fa­ kat bir gerillanın toprağa verilmesi büyük kalabalıklar ara­ sında cereyan ediyor. Taziyeye gelenlerin ardı arkası kesilmi­ yor. Çatışmalarda öldürülenlerden şehit diye söz ediliyor. Yılmaz Güney'in Yol filminde çarpıcı bir sahne var. Jan­ darmalada kaçakçılar çatışıyor. Kaçakçılann büyük bir kıs­ mı öldürülüyor. Öldürülen kaçakçıların cesetleri bir römor­ ka daldurularak köye getiriliyor. Jandarma birliğinin 80


komutanı köylüleri römorkun etrafına topluyor ve soruyor: �Bu cesetler içinde tarudıklannız var mı? Herkes kendi tanı­ dığını seçsin" diyor. Hiç kimse �şu benim tanıdığırndır" de­ miyor. Kendilerine gösterilenleri bilmediklerini, tanımadıkla­ rını söylüyorlar. "Bu çehrelerle hiçbir zaman karşılaşmadık" diyorlar. Aslında. kaçakçılık yaptıkları iddiasıyla, j andarma tarafından öldürülen kişilerin hepsi de köyden ve cesetleri araştıraniann yakınları. Fakat herkes. onların suçlanna bu­ laşmamak kaygısıyla . "sen kaçakçının yakınısın. sen de ka­ çakçısın" deneceği endişesiyle böyle hareket etmek gerektiği­ ni

hissediyorlar.

İşte

sömürgecilik

insanları.

kendilerine

karşı, kendi öz benFklertne karşı böylesine yabancılaştırıyor. Kürt halkının. Kürt gerillalarının cesetlerine sahip çık­ ması, onlara şehit demesi, kasabalarda, köylerde şehitlikler kurulması. son yılların en önemli toplumsal ve siyasal geliş­ melerindendir. Gerillalara sağlanan bu desteğin devleti çok rahatsız et­ tiği açıktır. Bunun için devlet bugün önemli bir taktik deği­ şikliği içindedir. Devlet bugün PKK'cılardan çok, onlara des­ tek

veren,

onları

barındıran.

yediren

içiren

kitleleri

yakalamaya çalışmaktadır. Gerillalan kitlelerden tecrit et­ meye gayret etmektedir. Gerillaların arasına kışkırtıcı ajan­ lar koymaya çalışarak, itirafçılar yaratarak. bunları konuş­ turarak.

yüzlerce,

bazen

binlerce

insanın

göz

altına

alınmasım veya tutuklanmasını sağlamaktadır. Böylece köy­ lü ve esnaf yığınları arasında gertUalann itibarını düşürmeye çaba göstermektedir. Bunun ötesinde köylülere çok yoğun işkenceler yaparak onların gözünü }t.orkutmaya çalışmakta­ dır. Kitle halinde göz altına almalar, tutuklamalar yapmak­ tadır. Bok yedirme gibi insanlık haysiyetini renelde edici iş­ kencelere

başvurmaktadır.

Bu

işkencelertn

amacı,

insanların ruhsal ve zihinsel yapılanru parçalamak, onları panik içine solmıak, direnme güçlerini yok etmektir. Korucular yoğun bir işkence makinesi olarak çalıştınl­ maktadır. PKK'cılan ve PKK yandaşı köylüleri, esnafı izleme­ de korucularm olağanüstü yetkileri vardır. Maaşlannın dı­ şında öldürdükleri insanın örgüt içindeki önemine göre, kelle başına milyonlarca lira para almaktadırlar. GertUalann

ve gerilla yandaşlarının evleİini yalana, eşyalarını tahrip et� 81


me, hayvanlarını öldürme, ekinlerini, sarnanlannı, otlarını yakma, genç kızlan kaçırma gibi pek çok yetkilerle donatıl­ ·

mışlardır. Zaten korucular arasında önemli miktarda, adi suçlar işlediğinden dolayı firarda olan, yine aynı nedenler­ den dolayı cezaevinde olan insanlar da vardır: Kendilerine, devlet tarafından , PKK ile savaştıklan takdirde , silah verile­ ceği, cezaevinden çıkanlacakları, firarla ilgili dosyalannın kapatılacağı ve kaldırılacağı söylenmiştir. Bütün bu zulü 1:1lere rağmen gerilla eylemleri de. yoğunlaşarak ve · yaygınlaşa­ rak sürmektedir. Gerilla eylemlerinin halkın ruhsal yapısını büyük ölçüde değiştirdiğini ifade etmiştik. Halkın zihinsel yapısı da değiş: mektedir. Kürt halkının, kendi durumunu çevresindeki top­ lumlarla karşılaştırma yeteneği günden güne artmaktadır. Örneğin Kürtler, 1 989 yılı Haziran ayında TV'de gösterilen Belene dizisini, Bulgaristan'daki Türklerin yerine kendilerini

koyarak izlemektedirler. 1 2 Eylül'den sonra Diyarbakır Ce­ zaevi'nde yaşanarı1an birer birer göz önüne getirmektedirler. Belene dizisi, bir köy öğretmeninin kimliğinin polisler tara­ fından alınması, başka polislerin de "kimliğin neredeT diye sormasıyla başlamıştır. Kimliğe el koyma, bütün bir köy hal­

kının kimliğine el koyma , Kürdistan'da her zaman rastlanan bir olaydır. Belene dizisinde hücreye kapatılan bir kişi ka­ nallarda farelerin dalaştığını görünce çıldırarak can vermiş­ ·

tir. Diyarbakır'da mahkümlara fare yedirilmiştir. Tahliyeden sonra ağzındaki tüm dişleri bu yüzden çektiren mahkümlan hatırlayalım. Belene dizisinde subaylar, gizli servis görevlileri, sık sık "birlik, birlik, birlik" diye bağırmaktadırlar. "Birlik ve bera­ berlik" sloganının 12 Eylül'ün en önemli sloganlanndan ol­ duğu bilinmektedir. Sadece

12 Eylül'ün değil, Cumhuriyet

kurulduğundan beri devletin ve hükümetlerin seslendirdiği en önemli slogandır. Belene dizisi Türkler'in sünnet törenini

gizli gizli yaptıklarını arı1atmaktadır. 12 Eylül'den sonra özel tip cezaevlerinde, Ermeni yurttaşlanmızı sünnet etmek için pek çok çaba harcanmıştır. Belene

dizisi Bulgar askerlerinin ve

köy polislerinin

Türk köylerine sık sık baskınlar düzenlediklerini göstermek­ tedir. Köy baskınları, köy kuşatmalan, toplu köy aramaları,

82


Kürdistan'da her gün rastlanah, yaşanan bir olaydır. . . Bu baskınlarda ve kuşatmalarda Kürtlere insan baku bile yedi­ rilmek:tedir. Belene dizisi Türklerin mallanna, servetlerine Bulgarlar tarafından el konulduğunu vurgulamak:tadır. As­ kerler, özel Uınler, korucular Kürt köylülerinin mallannı her zaman gasp etmektedirler. Belene dizisinde Türklerin adları­ nın değiştirildiği, Türklere Bulgar ismi verildiği sık .sık ifade edilmektedir. Kürt çocuklanna Kürtçe isiınler koymayı ya­ saklamak, Kürt köy isiinierini Türkçeleşttrmek, Türk devlet politikasının en önemli boyutlarındandır. Belene'de. Türkle­ rin ibadetlerini gizli yaptıkları. gizli yapabildikleri ifade edil­ mektedir. 12 Eylül rej imi Alevi yurttaŞlanmızı camilere gön­ dermek için az mı baskı ve zulüm yapmıştır? Belene'de şunlar da vurgulanınaktadır: Bulgar isimlerini kabul edenlere her türlü olanak sağlanmaktadır. Demekki Türklerin Bulgarlada eşit muamele görmeleri, Türk kimlikle­ rini inkar etmelerine, Bulgarlaşmalan koşuluna bağlanmış­ tır. Halbuki bu , Türk' e has demokrasinin, Türk' e has eşitlik anlayışının odak noktasıdır, en temel noktasıdır. Kürt :iİısanı artık, şunun da bilincine vanyor. Türk devlet ve hükümet adamları, Türk basını, Türk siyasal partileri, Türk-İş gibi iş­ çi teşekkülleri, Barolar Birliği gibi hukuk kurumlan vs. Bulgaristan'daki Türkler söz konusu olduğunda soruna yo­ ğun bir biçimde sahip çıkıyorlar. Kürtler söz konusu oldu­ ğunda görmezden, duymazdan geliyorlar. İşte, gerilla eylemleri, halk yığınlannın ruhsal yapılarını olduğu gibi, zihinsel yapılarını da değiştirmiş, çeşitli mekan­ larda ve çeşitli zamarılarda cereyan eden olgusal süreçleri karşılaştırma yeteneği gelişmeye başlamıştır. Kürt halkının bu ruhsal ve zihinsel uyanışı, kuşkusuz Ankara'daki temsil­ cilerinin tavır ve davranışlannı ve düşünüşlerini de etkile­ mektedir. Kürt asıllı milletvekilleri, halk yıığınlannın ulusal ve demokratik istemlerini dile getirmeye çalışmaktadırlar. Kürt halkının isteklerine değil. daha çok ordu gibi, MiT gibi kurumların düşünce ve davranışıanna dikkat eden ve dü­ şünce ve tavırlannı buna göre belirleyen SHP, DYP. ANAP gi­ bi siyasal partiler ise, tabandan gelen bu istekleri boğmanın savaşımı içindedirler. Bunun yolunu yardamını da zaten çok iyi biliyorlar. 83


Sömürgecl Uygulamalar ve Türk Aydınlan Burada, kısaca, aydınlann tavır ve davranışlanndan da sôz etmek gerekir. Cezayir Ulusal Kurtuluş Savaşı, dünya­ daki en kanlı ulusal kurtuluş mücadelelerinden biridir. Bir milyonun üzerinde ölü vardır. Fakat bu savşata, Fransız ay­ dınının düşüncesi, tavır ve davranış insanlık için büyük bir onurdur. Cezayir Ulusal Kurtuluş Savaşı, 1 954- 1 960 yıllan ara­ sında cereyan etmiştir.

Bu

savaşta Fransız aydınlarının

önemli bir kesimi, Cezayir Ulusal Kurtuluş Cephesi'nin ya­ nında yer almıştır. Fransız aydınlan kendi hükümetlerinin. Cezayir'de uyguladığı sömürge politikalannı, bu konudaki düşüncelert ve eylemiert yoğun bir biçimde eleştirmişlerdir. Frantz Fanon'un düşüncelerinin ve eylemlerinin Fransızlar tarafından bilinmesinden sonra, bu eleştiriler daha da art­ mıştır. Frantz Fanon'un

Dünyanın Lanetllleri

kitabına, Je­

an Paul Sartre tarafından yazılan Önsöz Fransızlarm düşün­ celerini allak bullak etmiştir. Bu sözleri bütün Fransızların düşünceleri ve tavırlan olarak değerlendirmernek gerekir. Fakat güçlü bir akını ol­ duğu da kuşkusuzdur. Nicelik bakımdan çok geniş ve yay­ gın değilse bile, etkili. ses veren, ses getiren bir muhalefet odağıdır. Örneğin Fransız üniversitelerinde Cezayir Ulusal Kurtuluş Cephesi'ne yardım demekleri kurulabilrniştir. Bu demekiert kuranlar, bu demeklerde çalışanlar çok büyük baskılarla karşı karşıya kalsalar da, üniversiteden atılsalar da bu demekler kurulmuştur. Ve bu · demeklerde çalışan pek çok öğretim üyesi vardır. "Cezayir'de sömürgecilik ya­ pan, Cezayir'de köpek gibi insan öldüren bir ülkenin üniver­ sitesinde rektörlük yapmaktan utanç duyuyorum. Bu olay­ lan

protesto

etmek

için

profesörlük

cüppemi

çıkanp

atıyorum ve rektörlükten istifa ediyorum" diyen profesörler görülmüştür. Fransız basını sık sık Cezayir Ulusal Kurtuluş Cephesi lehine yazılar yayınlamıştır. Kendi devletini ve hü­ kümetin! eleştirmiştir. Fransa'nın Cezayir'de bulunuşunun haksızlığını vurgulamıştır. Siyasal partiler arasında yine ay­ nı süreci izleyenler vardır. Sık sık yapılan göstertlerle, mitinglerle, konferanslarla, panell�rle,

84

açık oturumlarla,

Fransız �ükümetinin Ceza-


yir'de uyguladığı emperyalist ve sömürgeci politika ve uygu­ lamalar dile getirilmiştir. Doktor olarak, müh endis olarak,

öğretmen olarak, teknisyen olarak. . . Cezayir Ulusal Kurtu­

luş Cephesi'ne katılan Fransızlar vardır, pek çqk. . .

Cezayir Ulusal Kurtuluş Savaşı sürecinde Fransız kilise,

lerinin tutumu yine onur vericidir. Ulusal kurtuluşçulara açıktan ve gizliden yardım eden pek çok kilise ve kilise men­ subu vardır.

Ulusal kurtuluşçulara karşı sürdürülen olumlu yakla­

şım , sadece Fransızlara has değildir. 1 960'lı yıllarda cereyan eden Vietnam Ulusal Kurtuluş Savaşı'nda, kendi devletinin

ve hükümetinin Vietnam politikasını eleştiren, Vietkong'un haklılığını vurgulayan Amerikan aydınlan da vardır.

İsrail halkı bu konuda başka bir örnektir. 1 982 yaz ay­

lannda, İsrail'in Lübnan'a ve FKÖ'ne saldınsı, bir kısım Ya­

hudi tarafından büyük tepkilerle karşılanmıştır. İsrail'in bu

işgalci politikası aleyhinde, Tel-Aviv, Kudüs gibi şehirlerde

büyük gösteriler yapılmıştır. Kendi devletinin ve hükümeti­ nin işgalci politikasını eleştiren, eleştirebilen, FKÖ'nün dü­ şünce ve eylemlerini savunabilen, haklı bulabilen Yahudi­ ler'in de varolması insanlık için büyük bir onurdur.

Bu tür Yahudiler'in vatan haini olarak değerlendirilme­

mesi, işkence görmemeleri, hapse konuimamalan ise, İsrail

adına kaydedilmesi gereken bir puandır.

Günümüzde, işgal altındaki Arap topraklarında, yani

Batı Şeria ve Gazze'de, Filistinliler ve İsrail güvenlik güçleri arasında yine önemli mücadeleler vardır. Bazı Yahudiler, yi­

ne kendi devletlerinin ve hükümetlerinin Filistin politikasını eleştirmekte ,

Filistiniiierden yana

tavırlar ve

davranışlar

koymaktadır. Bunun için gösteriler yapılmakta, mitingler düzenlenmektedir.

Bu tutum ve davranışlann, örneğin Türk üniversitele­

rinden ne kadar uzak olduğu açık bir gerçektir. Türk üniver­

sitesi, yalana dayalı Türk resmi ideolojisini üreten ve yaygın­

laştıran

kurumlarm

başında

gelir.

Türk

üniversitesi

Kürdistan sorunu karşısında bir bilim kurumu gibi çalış­

maz. Milli istihbarat Teşkilatı'nın bir şubesi gibi çalışır. Kür­

distan sorunu konusunda incelemeler yapmak kuşkusuz

Türk üniversitesinin işi, görevi değildir. Böyle bir incelemeye 85


girişen kişinin üniversitesiyle ilişkisi kesilir. Türk üniversite­ si hep, Kürtlelin aslının Türk olduğu , Kürtçe diye bilinen bir dilin mevcut olmadığı konusunda incelemeler, propaganda­ lar yapar. Türk basını için, Türk siyasal partileli için de aynı şey söylenebilir. Kürdistan sorunu söz konusu edildiği zaman bu kurumlar da. Milli istihbarat Teşkilatı'nın bir şubesi gibi çalışmaktadırlar. Örneğin köy okullan işkence merkezi ola­ rak kullanıldığı zaman Türk basını bu olaylardan hiç söz et­ memektedir. Köylünün tümÜnün, kadın, erkek, çoluk ço­ cuk,

genç-ihtiyar,

köy

okullanna

doldurulduğundan,

b uralarda herkese işkence uygulandığından hiç söz etme­ mektedir. Fakat bu işkence merkezlerine bir saldın olursa, bu işkence merkezleri yakılırsa , "PKK yine okul yaktı" diye kıyametler kopanlmaktadır. ·

Türkiye'de resmi kurumlarda oluşturulmuş insan hak­ lan demekleri vardır. Örneğin Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgller Fakültesi İnsan Haklan Derneği, Türkiye ve Ortado­ ğu Amme İdaresi İnsan Haklan Derneği gibi. Bu demekler de Kürtler'in insan haklan konusunda Türk üniversitelerin­ den, Türk siyasal partilerinden, Türk basınından farklı bir davranış içinde değildirler. Resmi kurumların dışında aydın­ lar tarafından oluşturulmuş İnsan Haklan Derneği de henüz bu konuda bir açıklama yapmamıştır. Bu konuyu görmez­ den, duymazdan gelmektedir. Türk aydınları ulusal kurtu­ luşçu Kürtler'in yanında olmak şöyle dursun, hükümetin ve devletin ırkçı ve sömürgeci politikalarını şiddetle alkışlamak­ tadır. Türkiye'deki İnsan Haklan Demekieli Türk Devleti'nin kutsal saydığı değerlere bağlı olmayı büyük bir erdem sayı­ yorlar. Sanki Kürt sorunu diye bir sorunu olmayan bir ülke­ de yaşıyorlarmış gibi düşünüyorlar. Böyle bir tavır ve davra­ nış içinde bulunuyorlar. FKÖ için, Bulgaristan'daki Türkler için gösterdildeli Ilginin çok küçük bir kısmını bile Kürtler için göstermiyorlar. Bu nedenle de FKÖ için, veya Bulgaristan'daki Türkler için gösterdikleri Ilginin de önemli ve somut bir sonucu olmuyor. Çünkü çifte standartlı düşün­ ce ve davranışlar karşı tarafta istenen etkiyi yaratmıyor. Bu tavır ve davranış karşı tarafın beyanları ve iddialan karşısın­ da onları güçlü kılınıyor. 86


Fransız aydınlan bir sömürgelerinin olduğunu biliyor­

lardı. Ve bu olguya karşı devletielini ve hükümetlertni eleşti­

rtyorlardı. Sömürgenin kurtuluşundan yana tavır koyuyor­

lardı. Zira bu, Fransa'run da kurtuluşu demekti.

insancıl, özgürlük düşkünü ve kültür aşığı "Türk aydın­

lan.. da artık, bir sömürgelertnin, hatta sömürge statüsün­ den bile çok daha aşağılarda duran bir egemenlik alanları­

nın

olduğunu

h erhalde

bilrnek

durumundadırlar.

Ve

o

sömürgede, Türk aydınları, Jürk halkı, Türk ulusu daha öz­

gür olsun diye, Türk dili ve Türk kültüiü daha gelişsin diye, her gün cinayetler işlenmektedir, Kürtler öldürülmektedir.

Blllmsel incelemelerin GerekUUği Bilim, doğa, toplum ve tarth hakkında bilgi elde etmenin

en geçerli, en sağlıklı yöntemidir. Bilim, olguları, olgusal iliş­

kileri ele alış, kavrayış ve yansıtış yöntemidir. İnsan düşün­

cesinin dünyayı algılamak ve kavramak yolunda geliştirdiği en önemli bir yöntemdir. Bu yönüyle bilimin en temel özelli­

ği olgusal olmasıdır. Bilim olgulardan hareket eder. Bilim adamları doğa. tarih, toplum ve insan hakkında sürekli göz­

lem yaparlar. Olguları, olguların birbiri arasındaki ilişkilert izlerler, gözlerler. Böylece, doğayı, tarihi, toplumu , bizzat in­ sanın kendisini algılamaya, kavramaya çalışırlar.

Ondan

sonra zihinsel bir süreç başlar. Akıl yürütme süreci. Zihin­ sel süreçte olgulara dayanılarak hipotezler kurulur. Bu hi­

potezlerle olgular ve olgular arasındaki ilişkilere açıklık geti­

rilir. Olgular arasında neden sonuç ilişkileri kurulur. Daha sonra hipotezler · ·tne olgular aracılığıyla sınanır. Hipotezle­

rin doğru veya yanlış olduklan ortaya çıkarılır. Bu yolla da­ ha kesin. rl ;:ı h ;:ı P"ecerli. daha kalıcı bilgilere ulaşılır. ' , öz.lemlP başlayan .

ı ütme ile hipotezler kuran,

yuı� olguların gözleıni ile sınanarak sonuçlara ulaşınaya ça­ lışan bir düşünce yöntemi karşısındayız. Bu yöntemin hare­

ket noktası olgulardır. Yöntemin en temel özelliği olgulara dayalı olmasıdır. Olgulardan kopuk bir bilimsel faaliyet dü­

şünülemez. O halde bilimsel faaliyeti sürdürenler olgulan

birinci derecede dikkate almak durumundadırlar. Olguların izleminden, gözleminden ve anlatımından taviz verilemez.

Bazı olgulan yok saymak, görmezden gelmek, olmamış say87


mak yetkisine sahip olamayız. Bilim adamlan olmasını arzu ettikleri şeyleri değil, olanlan değerlendinn ek zorundadırlar. Kendi kafalannda yarattıkları. oluşturmaya çalıştıklan "ger­ çek"i değil, somut gerçeği ·dikkate almak zorundadırlar. Bi­ lim adamları hazır yargılara kapılamazlar. Ön yargılan oldu­ ğu

gibi

almazlar,

onları

eleştirerek,

eleştiri

süzgecinden

geçirerek ele alırlar. kendilerine hazır olarak sunulmuş bilgi­ leri kuşku ile karşılarlar. Onlan eleştirirler. İşte düşüncenin ceza davasına konu olması bu noktada başlamaktadır. O da şu : Türkiye'nin toplumsal ve siyasal hayatıyla ilgili bir temel konunun yok sayılması. görmezden gelinmesi, dikkate alınmaması istenmektedir. Devletin, res­ mi ideoloj inin bazı tabular koyduğu, herkesin bu tabnlara azami ölçüde uyması gerektiği vurgulanmaktadır. Bazı ko­ nuların. bazı olguların nesnel gerçek de olsalar yazılamaya­ cağı vurgulanmaktadır, emredilmektedir. Olgular ve olgular arasındaki ilişkiler üzerinde, düşünülmemesi istenmektedir. Bu konularda devlet tarafından üretilmiş bilgilerin tekrar edilmesi

istenmektedir.

bilgilerdir . . Bu

Bunlar

eleştirilemez,

tartışılamaz

bilgilerin doğruluklanndan kuşku

duyula­

maz. Bu saptanmış bilgilerin dışında yeni bilgilere ihtiyaç ol­ madığı ısrarla öne sürülmektedir. Bu görüşleri eleştirenle­ rin,

aksini

ileri

sürenlerin

yargılanacağı.

cezaevine

konulacağı belirtilmektedir. Türk resmi ideoloj isine göre bu tür konulardan yani Kürt sorunundan. Kürdistan sorunundan söz etmek suçtur. Hem de bunlar çok ağır suçlardır. Halbuki bu tür baskılar. bilim yöntemine çok zıt tavır ve davranışlardır. Bu baskılar. bu müdahaleler, Türkiye'de bilimi üretmenin ortamının ol­ madığını da göstermektedir. Eğer siz bir görüş ileri sürüyorsanız. herhangi bir kişi de sizin görüşünüzü rahatça eleştirebiliyorsa ve o eleştiriden dolayı cezai yaptınınlada karşılaşmıyorsa, o toplumda bilimi üretmenin ortamı vardır demektir. Aksi halde ise hayır. Ken­ di görüşünü kitlelere benimsetmek için her turlü devlet ola­ naklarını kullanıyorsanız, sizi eleştiren düşünceyi ise ceza­ landınyorsanız, sizin düşüncenizin de hiçbir inandmcılığı olmaz. Fikir mücadelesi böyle olmaz. Bunun adı, düşüneeye karşı devlet terörü uygulamaktır. Bu, kaleciyi kale direğille

88


bağlayıp gol atmaya benzer. Türk resmi ideolojisinin kendi­

sini eleştiren düşüneeye karşı tavır ve davraruşı daima böyle

olmuştur. O bakımdan inandirıcılığı yoktur.

Bütün bunlara rağmen, burada , düşüncenin, tavır ve

davraruşın yöntemi şu olmalıdır:

Eğer dünya dönüyorsa ve biz dünyarun döndüğünü ol­

gulara dayanarak kanıtlayabiliyorsak, fakat, dünyanın dön­ düğünü ifade etmeyi yasaklayan bir resmi ideoloj i varsa. ör­

neğin, "dünyanın döndüğünü söylemek, savunmak, vatan hainliğidir; dış düşmanlarla işbirliği yapmaktır. Dünyanın

döndüğünü söylemek ulusun çıkarianna aykındır. Dünya­

nın döndüğünü söyleyenler halkın mutluluğunu ve refaha kavuşmasını istemeyenlerdir. Bu tür kişi ve kurumlar mut­

laka en ağır bir şekilde cezalandırılacaklardır. Dünyanın döndüğünü söyleyenierin başlan ezilecektir . . . " huyuran bir

resmi ideoloj i varsa, bu koşullarda toplumu ve tarihi incele­

yen kişiler nasıl düşünmelidirler, nasıl tavır ve davraruş gös­ termelidirle r? Bilimsel d ü şüncenin özü budur.

Bu konu da fazla alternatif yoktur. Ya resmi ideolojinin

buyruklarına uyup dünyarun dönmediği söylenecektir, ya da

dünyarun döndüğü ısrarla vurgularup bunun sonuçlarına

da katlarulacaktır. Çünkü dünyarun döndüğünü söylemek

boş bir inancı. kör bir inancı tekrarlayıp durmak değildir.

Her zaman olgularla kamUanabilen bir düşünceyi ileri sür­

mekt ir.

Birinci seçime uygun tavır ve davranışla bilimi üretmek

mümkün değildir. Bilim, resmi ideolojiyi eleştirebilmelidir.

Toplumsal bilimler resmi ideoloj iyi eleştiremedikleri sürece saygınlık kazanamazlar.

Aydınlanma resmi ideolojiyi eleştirmekle başlar. Resmi

ideolojiye yaslanarak, resmi ideoloj inin şemsiyesi altında ay­

dınlanma başlatmarun olanağı yoktur. Bu olsa olsa sigartah

bir mücadeledir. Böyle bir çabarun resmi ideolojiyi tekrar tekrar üretmekten başka bir sonucu olamaz. Resmi ideoloj iyle birlikte yaşamak uygarlık kavramıyla

çelişen bir süreçtir. Resmi ideolojiyi eleştirmeden uygarlık

gelişmez. Uygarlık, devletin her türlü politikasıru. iç politika­ sını, dış politikasını vs. eleştirebilmek, bundan dolayı da ce­

za! yaptırımlada karşılaşmamak demektir. Batı medeniyeti 89


kavrarnımn temelinde yatan anlayış da budur. İnsan haklan

ve kamu özgürlüklert, ancak böyle bir yaşama biçiminde ga­ ranti altına alınabilir. Bilim ancak, böyle bir ortamda üreti­ lebilir. Bu ise, resmi ideoloji kurumunun olmadığı bir siya­ sal düzen: bir toplum ve devlet düzeni demektir.


n.

BÖLÜM

"KÜRT EGEMEN SlNlFLARI" ÜZERİNE DÜŞÜNCELER Bilime kimin ihtiyacı varsa o üretir. Kürtler'in bilimsel bilgiye ihtiyaçlan çok büyük. Çünkü Kürtler'i denetim altın­ d a , tutan devletler, konunun sağlıklı bir şekilde bilinmemesi içiİı her türlü önlerni almışlardır. Belgeleri yok etmişler veya herkesin kolayca ulaşamayacağı yerlerde kilit altına almış­ ·

lardır. Karnuoyıı,na sunulan belgelerin ise belirli bir tahrifat­ tan geçtikleri açıktır. Öte yandan yapılan çalışmalann bü­ yük bir kısmı resmi ideolojinin çerçevesini aşrnarnaktadır. Türkler tarafından yapılan çalışmalar genel olarak böyledir. Bu bakımdan Kürtlerle ilgili sağlıklı incelerneler ve araştır­ malar elbette Kürtler tarafından yapılacaktır. Kürt toplumunun geçmişi ve bugünü etraflı bir şekilde incelenmelidir.

Toplumsal,

politik,

kültürel

kurumlarda

meydana gelen değişmeler zaman ve mekan içerisinde etraflı bir şekilde incele

nlı,ıelidir.

Toplumun iç dinamikleri, dış et­

kenler olabildiğince olgusal zenginlik içinde ele alınmalıdır. Bu incelemede Kürt egemen sınıflanna ilişkin bazı düşünce­ ler ileri sürmeye çalışıyoruz.

Bir Slogan TÜrkiye'de, özell1kle sol siyasal düşüncede kabul gör­ müş bir anlayış var: Türkiye, Türk egemen sınıflan ve Kürt 91


egemen sınıDan tarafından birlikte yönetilmektedir. 1 960'lı yıllarda Türkiye İşçi Partisi ve Milli Demokratik Devrim programlarında, 1 970'li yıllarda. sosyalist partilerin. ve siya­ sal hareketlerin programlarında , toprak ağaları, şeyhler, aşi­ ret reisieri gibi Doğulu zümreler egemen sınıflar kategorisi içinde değerlendirilmlşlerdir. Bu anlayışın yanlış olduğu ka­ nısındayım. Toprak ağalan, şeyhler, aşiret reisieri gibi ege­ men sınıflar bloku içinde yer alabilecek kategorilere, egemen sınıf denemeyeceğini. bunların düşünce ve eylemlerinin an­ cak "ajanlık" kavramıyla ifade edilebileceğini düşünüyorum. Ticaret, sanayi gibi sektörlerde uğraşanlar için de aynı şey­ ler söylenebilir. Bu , kısaca . ulusal kimliğini inkar ederek, bunun ötesinde de aj anlaşarak yaşamını ve fonksiyonlarıru surdürme

faaliyetidir.

Bu

kategorilerden

hiçbiri

Kürdis­

tan'da uygulanan ekonomik ve toplumsal ·politikaların belir­ lenmesinde karar verici yetkilere sahip değildir. Bunların, sadece, Türk Devleti'nin kendi devlet çıkarianna uygun ola­ rak verdiği kararlan uygulama ve o kararların gereklerini ye­ rine getirme görevleri vardır. Bu görevleri istenilen biçimde yerine getirdikleri ölçüde de maddi ve manevi olarak ödül­ lendirilirler. Bunlardan dolayı bu kategorilerin düşüncesinin ve eyleminin içeriği egemen sınıf kavramıyla ifade edilemi­ yor. Btİ düşüncelerin ve eylemlerin içeriğini aj an sınıf kavra­ mı daha iyi açıklıyor. Bu inceleme "Kürt egemen sınıfları"nın nasıl aj anlaştığı­ nı, ajaniaşmanın oluşumunu ve sonuçlarım konu almakta­ dır. Bu konu, Kürdistan'ın ekonomik ve toplumsal tarihinde en önemli konulardan biridir. Bölünme ve paylaşılma, ufa­ lanma, Kürt tarihinin en önemli boyutlarından biri olarak ortaya çıkmaktadır. Kürdistan'a egemen olan devletler, her zaman, kendilerine başkaldıran odaklan yok etmişler, ken­ dileriyle işbirliği yapan bir sınıfın oluşumu için de çaba har­ camışlardır. Direnmeyi düşünen ve gerçekleştiren kesimle­ rin toplumun en güçlü,

en dinamik kesimleri olduğunu

söyleyebiliriz. Bu bakımdan bu süreç , toplumun gücünün azalması sonucunu doğurmaktadır. işbirlikçi kesim ise, çe­ şitli nedenlerin etkisiyle zamanla güçlenmekte ve yeni bir di­ renme odağı oluşturmaktadır. Fakat, Kürdistan'a egemen olan devletler. bu odağın da daha fazla güçlenmesine olanak tanımamakta, onu da parçalamakta, dağıtmakta ve yok et92


mektedir. Buysa toplumun gücünü biraz daha azaltmakta, işbirlikçiliğin güçlenmesi için elverişli bir ortam hazırlamak­ tadır. Bu noktada sınıf kavramıyla ilgili küçük bir açıklama yapmak gereği vardır. Sınıf üretimle, üretim araçlannın mülkiyetiyle ilgili bir kavramdır. Çağunızda iki ana sınıf bur­ juva sınıfı ve işçi sınıfıdır. Bunlann yanında örneğin bürok­ ratlar, aydınlar, köylüler vs. birer sınıfı değildir'. Bunlara, grup, kesim, katman vs. deniyor. Kürdistan'daki işbirlikçiler de bu anlamda bir sıriıf değildir. Çünkü , bunlann sınıf kav­ ramında olduğu gibi bir sürekliliği yoktur, kalıcı ve sağlam değerleri yoktur. Çoğu kez, oğullar, yeni nesiller, dedeleri­ nin, babalaorun fonksiyonlanru, yani ajan rollerini artık, be­ nimsememektedirler. Hatta aniann bu fonksiyonlarından dolayı utanç duymaktadırlar. Fakat, Türkçe'de günlük ko­ nuşma dilinde, örneğin "teknokratlar sınıfı" denebildiği gibi, beri de bunlara "ajan sınıf' dedim, "aj an kesim" falan diye­ mezdim. Çünkü içinde, toprak ağası, şeyh, aşiret reisi, tüc­ car, müteahhit, yüksek bürokrat, memur, öğrenci, yazar, gazeteci. . . gibi çeşitli kesimlerden insanlar vardır. "J\jan sı­ nıf' bu rolü benimseyenlerin tümünü kapsıyor. Öte yandan Kürdistan, kapitalizmden önceki üretim iliş­ kilerini daha çok banndınyor. Kapitalizmin hızla gelişmesi dolayısıyla bir feodal sınıftan söz edilemese bile, "feodal ka­ lıntılar"dan söz etmek mümkündür. Şunu da vurgulamak gerekir. Aj anlaşma feodal ilişkilerin çözülmesi, kapitalist iliş­ kilerin gelişmesiyle meydana gelen bir süreç değildir. Kapita­ lizm öncesi sınıfiann aj anlaştığıru vurgulamaya Ç alışıyorum. Kapitalist ilişkilerin kurulup gelişmesinde de bu süreç yo­ ğunlaşarak sürüyor. Veya . ancak böyle bir süreçle birlikte kapitalizmin gelişmesi söz konusu olabiliyor. Kürt tarihinin çok önemli olan başka bir boyutu da Kür­ distan'ın istila yollan üzerinde önemli bir kavşakta olması­ dır. Arka arkaya gelen istilalar, bölünmeler ve parçalanma­ lar, paylaşılmalar güçlü bir Kürt merkezi otoritesinin oluşumunu ve bunun istikrar kazanmasını engellemektedir. Yakın zamanlarda Kürt tarihini etkileyen önemli bir neden de Kürdistan'ın sahip olduğu doğal kaynaklardır, özellikle petrol kaynaklandır. 93


Osmanlı Devleti, 1 9 . yüzyılda, Kürdistan'a ilişkin bu oluşumların bilincine vannıştır. Bti bilinç gittikçe daha da belirgin bir hale gelmiş, Jön Türkler hareketiyle iyice güçlen­ miştir. Osmanlılar, 19. yüzyılın sonlarına doğru, artık Bal­ kanlar'da tutunamayacaklarırun farkına vartnışlardır. Bal­ kanlar'da yavaş yavaş geri çekilme söz konusudur. ı 789 Fransız Devrimi'nin getirdiği fikirler, bu fikirterin Avru­ pa'daki etkileri, Osmanlılar'ın geri çekilmesini hızlandırmak­ tadır. Fakat Osmanlı Devleti, Kürdistan, Ermenistan, Ara­ bistan gibi ülkeler için aynı esnekliği göstermemektedir. Bu ülkeleri devletin bünyesine organik olarak almak için yeni planlar ve programlar oluşturmaktadır. Bu planlan ve prog­ ramlan hayata geçirme çabası içindedir. Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra Kürdistan üzerinde emperyalist bölüşüm mücadelesi yapıldığına şahit olmakta­ yız. Bu mücadele, Kürdistan'ın tekrar bölürunesi, parçalan­ ması ve payiaşılmasıyla sonuçlanmıştır. Emperyalist bölü­ şüm mücadelesinin esas taraflan İngiliz emperyalizmi ve Kemalistlerdir. Mücadele Kürdistan üzerinde yapılmaktadır. Kürdistan'dan daha büyük bir pay alabilmek için sürdürü­ len bir mücadeledir. O halde tarafların esas olarak ingiliz emperyalizmi ve Kemalistlerle yani bu nesnel ittifakla Kürt­ ler olması gerekir. Ve öyledir. Fakat İngiliz emperyalizmiyle Kemalistlerin ittifakı sanıldığından çok güçlüdür Sürdürü­ len siyasal ve ideolojik propaganda ise bu konunun temel boyutlarını ve ilişkilert gizlemektedir. Yüzeydeki bazı görün­ tüler bu ilişkilert belirleyen esas nedenlermiş ,gibi görülmek­ tedir. Kürtler'in özgürlük ve bağımsızlık istekleri kanla bo­ ğulmaktadır. Kemalistler'in Kürdistan'dan daha büyük pay almak için İngiliz emperyalizmiyle karşı karşıya gelmesi ise antiemperyalist bir mücadele olarak değerlendirtlmektedir. r

Kürdistan üzerindeki empeıyalist bölüşüm ıpücadele­ sinde ikinci derecede rol alaniarsa Fransız emperyalizmi ve öteki emperyalist güçler, İran ve Arap sömürgecilertdir. Kür­ distan, Uluslarm Kendi Kaderlerini Tayin Hakkı ilkesinin, bütün Asya'yı. Ortadoğu 'yu , Kuzey Afrika'yı sanp sarmala­ maya başladığı bir zamanda parçalanmış ve paylaşılmıştır. Bolşevikler, Sovyetler bu sürecin seyircileridir. Zaman za­ man Kemalistlere arka çıkmaktadırlar. 94


Kürdistan üzerindeki bu mücadele,

1 9 1 5- 1925 yıllan

arasında Ortadoğu'da cereyan etmiş en önemli süreçlerden

biridir. Buna rağmen Kemalistler, 1 9 19- 1 922 yıllan arasın­

da Emıenilerle ve Yunanlılada yapılan savaşlarda, Kürtler'in de desteğini alabilmek için onlara bazı tavizler vermek zo­

runda kalmışlardır. "Gavur"a karşı kazanılan zaferden son­

ra, Kürtler'in de milli haklan olacağı konusunda vaatlerde

bulunmuşlardır. Kanunca bu bir taktiktir. Taktik olduğu için de zaferden sonra gerekleri yerine getirilmemiştir. Vaat­

ler unutulmuştur, hatırlanmamıştır.

Kürt ulusuna uygulana böl yönet politikasının nedenle­

ri, uygulamanın nasıl gerçekleştirildiği, sonuçlan bu incele­

menin kapsamı dışındadır. Biz, yalnız bu uygulamanın orta­

ya

çıkardığı

bazı

ilişkileri,

egemen

sınıflar,

ulusalcı

düşüncenin gelişimi ve ulusal hareketlerin sınıfsal tabanlan açısından incelemeye çalışacağız.

Yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti için en önemli konu ­

lardan biri, Kuzey Kürdistan'ı tam olarak dev'letın bünyesi içine almaktır. Bu, Jön Türk düşünce ve eyleminin, İttihat

ve Terakki uygulamalarının en üst noktalara vardinlması

demektir. Bunun için, 1 920'li yıllann ortalanndan itibaren

Kürtler'in ulusal istekleri kanla boğulmaya başlanmıştır.

Koçgirt'de görüldüğü gibi bunu, 1 920 yılının sonundan iti­

baren başlatmak da mümkündür. Ulusal istekler ileri süre­

rek başkaldıran Kürtler, savaş sürecinde darağaçlanyla, iç

ve dış sürgünlerle, katliamlarla, soykınmlarla zayıflatıldılar,

güçsüzleştirildiler. Bunlar, kuşkusuz bir anda olmadı. Şeyh Said Kürt ayaklanması ( 1 925) başlangıçtı. 1 927, 1930- 1 93 2 ,

1 934, 1935 yıllarında çeşitli yerlerde pek çok ayaklanmalar

oldu . Hepsi de kanla bastınldı. Hepsinde katliamlar, sür­

günler oldu. Dersim ayaklanması bu ayaklanmaların sonun­

cusuydu. Tam anlamıyla bir soykırun yaşandı. Soykınrn,

1 929'da, 1 930- 1 932 arasında Zilan Deresi'nde gerçekleştiril­

di.

Aynı dönemde Güney Kürdistan'da-, Doğu Kürdistan'da,

ingiliz, Arap ve Fars sömürgecilerine lGlrşı da sürekli bir di­

renme vardı.

95


Devlet Dayatması Karşısında Kürtler 1937- 1 938 Dersim ayaklanması soykırım uygulamala­ rıyla bastırıldı. Böylece Kuzey Kürdistan'daki bütün muhale­ fet odaklan kırıldı. Başkaldırı potansiyeli taşıyan bütün merkezler dağıtıldı, Bundan sonra Kürdistan organik olarak devletin bünyesine alınmaya başlandı. Bunun yolu da kuş­ kusuz asker almak ve vergi almaktır ve bunu düzenli aralık­ larla gerçekleştirebilmektir. Türk Devleti'nin varlığını toplu­ mun en küçük birimlerine kadar hissettirmek, Türk eğitim sistemini uygulayabilmek ve Türk kültürünü yaygınlaştıra­ bilmek için her türlü kanalı açmaktır. Kitleleri Kürt kimli­ ğinden koparmak ve asirnilasyonu gerçekleştirmektir. Bu süreçte devlet. Kürt egemen sınıflarına, yani şeyhlere, aşiret reislerine, büyük toprak ağalarına şöyle bir dayatmada bu­ lunuyor: Ya Kürtlükten tamamen vazgeçeceksiniz, Kürt ol­ mayı inkar edeceksiniz ve Türkleşeceksiniz, ya da Şeyh Said gibi, Seyid Rıza gibi veya benzerleri gibi darağacına gıdecek­ siniz. Üçüncü bir şık yok. Yaşamak için Türk olmaktan, Türkleşmekten başka bir çıkar yol olmadığını, hiçbir çare ol­ madığını bilmek zorundasınız.

Kürt olmayı inkar etmek, Kürt olmaktan vazgeçmek ve Türkleşrnek pasif bir durumu ifade etmemektedir. Bu aynı zamanda aktif bir süreçtir. Türk Milli Güvenlik Teşkilatı'yla birlikte çalışmayı, devletin ajanı olmayı gerektirir. Türkleş­ mek, Kürt benliğin! inkar etmek yetmez, aynı zamanda Kürt ulusal haklarını savunanları, Türkleşmeyenleri devlete ihbar etmeyi, bunlarla yerine ve zamanina göre çeşitli biçimlerde mücadele etmeyi de gerektirir. Kürt egemen sınıflannın böyle bir dayatmayla karşı kar­ şıya kalmalarının, Kürdistan'daki bütün muhalefet odakları­ nın dağıtılmasından. Kürt ulusunun tamamen teslim alın­ masından sonraki bir döneme rastladığını bir kere daha belirtmekte yarar var. Bu dayatmanın sözlü olarak yapıldığı ise kuşkusuzdur. Buna ilişkin yazılı bir belge elbette olma­ yacaktır. Bunlar daha çok, devletin gizli güçlerinin yürüttü­ ğü bir faaliyettir. Bir taraftan tehdit, bir taraftan da maddi olanaklar, manevi olanaklar, özellikle para olanaklan kulla­ nılarak yürütülmüştür. Aynı taktikler bugün de uygulanı­ yor. 96


1940' lı yıllardan sonra, büyük toprak sahiplerinin, ağa­ ların, aşiret reisierinin ve şeyhlerin çok bü yük bir kısmının

aj anlaştıkl annı ve Kürt ulusal h areketine

düştüklerini görüyoruz.

tamame n ters

İki şeyh tipini, iki aşire t reisi tipin i ve ya geniş toprak sa­

hibi tipini birbirle rinde n ayınnakta büyük yarar vardır. B i­

rinci kategoridekiler Kürdistan iç in bir şe yler düşüne n ve söyleyen, bir şe yler yap maya çalışan ve bu nun için de ya­

şamlarını darağaçlarında yitirenlerdir. İkinci kategoridekiler ise Kürdistan sorununu tamamen inkar edenler, Türkleşen­

ler, bunun propagandasını yapanlar, ajanlaşanlardır. Böyle bir süreç, kuşkusuz 1920'li yıllardan iti bare n, h atta Osman­ lı İmp aratorluğu'nun son dönemlerinden itibare n vardı. Ve bu insanlar Türk Devleti'nin yanlış tutumlanndan dolayı,

yani aj an yapılanndan dolayı ödülle ndiril iyorlardı. Örneğin,

Cumh uriye t Halk Fırkası Gene l B aşkanı ve Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal- tarafından, Türkiye JJüyük Millet Meclisi'ne milletvekili tayin edil iyorlardı. Fakat bu süreç 1940'lı yı llar­

dan sonra dah a sistematik ve dah a kararlı bir biç imde ve

devlet terörü eşliğinde , sürgünlerle, müsadere lerle uygulan­ maya baş landı.

Örne ğin Şe yh Said ile Şeyh İbrahim Arvasi h iç bir zaman aynı kefe ye konamaz. Şeyh Said Kürdistan davası için idam

edilmiş, asılırken Kürdistan özlemini ifade etmiş bir şe yhtir. Asıldıktan sonra da ailesi sürgüne gönderilmiş , mal varlıkla­

n

müsadere edilmiştir. Şe yh İbrahim Arvasi ise, ulusal be n­

liğini inkar ettiği için, resmi ideoloj i ile bütünleştiği ve bu­ nun prop agandasını yaptığı iç in, 1927, 1 93 1, 193 5, 1 93 9, 1943, 1946 yıllarında, Cumhuriye t Halk Fırkası Gene l Baş­ kanı ve Cumhurbaşkanı Mustafa Ke mal ve dah a sonra da İsmet İnönü tarafından Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne mil­ let vekili tayin edilmiş, aynca maddi ve manevi olarak çeşitli yollardan göze tilmiştir. Ermenilerden kalan taşınmaz malla­ ra, sürgüne gönderile n Kürtler'in maddi varlıklarına bu in­ sanların el koymalanna göz yumulmuş, hatta bu tutumları teşvik edilmiş tir. Şeyh İbrahim Ar vasi'yi 1920 ve 1923 Mec­ lislerinde de görüyoruz.

Yukanda kısaca belirtildiği gibi Tek Parti döne minde

ulusal benliğini inkar eden, Türkleşeli ve bunun propagan-

97


dasını yapan, Kürt tdusal h areketini engellemeye çalışan

Kürt egemen sınıflan. yani büyük toprak ağalari, şeyhler ve aşiret reisiert milletvekili tayin ediliyorlardı. Bu, onlarm böl­

gedeki etkinliklerini artınyordu. Böyle kişilerin yani büyük toprak sahiplerinin, şeyhlerin ve aşiret reisiertnin bölgedeki etkinlikleri arttıkça, resmi ideoloj i . Türkçülük propagandası,

bölgede daha fazla gelişme ve yaygınlaşma olanaklarına sa

·

hip oluyordu. Bu tür ilişkiler devletin güvenlik güçlerinin maddi ve manevi desteğini aldıkça, Kürtlüğü, Kürt ulusal

özelliklerini inkar süreci daha da hızlanıyor, yoğunlaşıyor­ du.

Bu

süreci

başlatmak ve sürdürmek devlet

için

çok

önemli. Çünkü ömeğin, herhangi bir şeyhi kendi adamınız

yapıp onu gizli güvenlik teşkilatınızın bir un�uru haline geti­ riyorsanız, bunu başarabiliyorsanı:z, artık, onbinlerce insan­ la uğraşmanı:z gerekmiyor. Artık onbinlerce insanı resmi ide­ olojinin çerçevesi içinde eğitmeye gerek kalmıyor. Çünkü , bu insanlar artık, şeyh-mürid ilişkilert çerçevesinde, şeyh tara­

fından kontrol ediliyor. Şeyh dinsel sloganlan da kullanarak müridierini resmi ideoloj i doğrultusunda eğitmeye çalışıyor.

Müridierin tavır ve davranışlann.i. resmi ideoloj inin gerekleri­

ne göre oluşmasını sağlıyor. Aynı şeyleri aşiret reisliği · ve

toprak ağalığı kurumlan için de söylemek mümkündür. Ata­

türk döneminde de görülebilen bu olaylar 1 940'lı yıllardan

sonra daha bilinçli, daha kararlı, daha sistematik bir biçim­ de uygu lanmaya başlamıştır.

Büyük toprak sahipliği, aşiret reisliği, şeyhlik gibi gele­

neksel kurumlar, günümüze kadar neden gelmişlerdir? Feo­

daliziDin bu geri ve gerici kurumlan, günümüzde varlıklannı

neden hala sürdürüyorlar? Bu kurumlarm bugüne kadar

gelmelerinin, varlıklarını canlı bir şekilde sürdürmelerinin temel nedeninin Küit sorunu olduğu kanısındayım. Kema­

listler, baŞka bir söyleyişle resmi ideoloji, bu kurumlarm ya­

şamasını istiyor. Bu kurumların etkinliklerinin azalmaması

için gerekli her türlü önlemi alıyor. Yerine ve zamanına göre aldığı bu önlemlerle bu kurumların yaşamasını teşvik edi­

yor. Çünkü bu kurumlar çözüldüğü , demokratikleşme süre­ ci hızlandığı zaman yığınlar, ke:Qdi kimliklerinin farkına da­

ha çabuk varıyorlar. Ve ulusal haklannı talep ediyorlar. 98


Ulusal hak isteklelinin takipçisi oluyorlar. Kendi durumla­ rıyla öteki ulusların durumlanın karşılaştınyörlar. Kendile­ Iinin çok geri bir siyasal ve sosyal statüde bulunduklanmn bilincine varıyorlar. İşte, böyle bir akını güçlenınesin diye, resmi ideoloji, geleneksel kurumların etkinliğinin ve canlılı­ ğımn devam etmesini istiyor. Bugün Hakkari çevresinde ko­ ruculuk kurumunun daha etkin olduğunu görüyoruz. Çün­ kü aşiret sistemi daha canlı. Henüz çözülmemiş. Aşiret reisi, aşiretindeki bütün insanların silah alıp korucu olmasını ko­ layca sağlayabiliyor. Bunun için de sadece aşiret reisinin el­ de edilmesi ve aj anlaştınlması yeterli oluyor. Bir de şunu düşünelim: Aşiret sistemi çözülüyor, de­ mokratikleşme gelişiyor, hızlanıyor. Aynı şekilde demokra­ tikleşme şeyhlik-müridlik ilişkilerini çözüyor. Büyük toprak sahibi-maraba ilişkilerini p arçalıyor. Bu kurumların elkin­ liklert azalıyor. İnsanlar, artık, aşiret reislertnin, şeyhlerin, toprak sahiplerinin isteklerinin dışında da düşünebiliyorlar, tavır ve davranış gösterebiliyorlar. Böyle bir süreçte korucu ­ ların derlenip taparlanabilmesi herhalde pek kolay olmaya .: caktır. Yukarıda, feodaliziDin bu kurumlannın varlıklarını ne­ den hala sürdürebildiklertni sorduk. Bunun Kürt sorunuyla çok yakın bir ilişkisinin olduğunu da belirttik. Örneğin Kürt­ çe'nin yasaklanması, bu kurumların varlıklarını sürdürebil­ mesinin önemli nedenlelinden biri olarak değerlendirtlebilir. Dili yasaklanan Kürt insanı, devlet dairelertnde, j andanna vt� polis karakollarında resmi ilişkilelini nasıl sürdürebile­ cekı ir? Elbette Türkçe bilen birt aracılığıyla. Cumhuriyetin ilk yıllarını, Tek Parti dönemini, 1 9 50'li yıllan hatırlayalım. Kinıler Türkçe biliyorlar? Yanm-yamalak da olsa daha çok, toprak ağaları, aşiret reisieri ve şeyhler. . . Tapu dairesiyle , vergi dairesiyle, nüfus dairesiyle , kaymakamla, polisle, jan­ darmayla, savcıyla, mahkemeyle, avukatla işiert olanlar, Türkçe bildiklert için bu tür insanlan aracı yapmak zorunda kalıyorlar. Bu insanlar toplumsal ve ekonomik fonksiyonlan yanında, Türkçe bilgilert sayesinde, bir kere daha, devielle halk arasında köprü oluyorlar. "Sen merak etme ben savcıy­ la görüşürüm, senin sorununu anlatırım. " ''Tapu daki işini ben anlatırım. Müdürlerle konuşur tartışınm. " "Nüfus mü99


dürüne bir kere uğradım mı senin işini anında yaptırım. Sen bu işi bitmiş bil. " Ağa. şeyh ve aşiret reisierinin bu fonksiyonlarının halk açısından ve devlet açısından ayrı ayrı sonuçlan oluyor. Halk açısından bir kere daha kururnlaşıyorlar. Çünkü, Kürt insanını, Türk.çe bilmernenin, Kürtçe konuşmanın ortaya çı­ karabileceği olası felaketlerden koruyorlar. Bu kurumlarm etkinliğinin artması ise resmi ideolojinin yaygınlık ve delin­ lik kazanması açısından önemli oluyor. Öte yandan, bu insanlar, Türkçeleri zaten yanm­ yamalak olduğu için, bazen de, bilinçli bir şekilde yanlış ya­ parak, kendi öz çıkarlannı gözeterek. yoksul Kürt insanının dertlerini doğru dürüst aktarmıyorlar. Bu yolla ömeğin, ta­ pu . dairesinde yaptıklan bir aracılık ile, taşınmaz mallannı bile büyütüyorlar, artınyorlar. Devlet ise, resmi ideolojiyi yaygıiılaştırıcı rollerinden dolayı, bunların yasadışı istekleli­ ne göz yumuyor, onlan karşılamaya çalışıyor. Onlarla ortak­ lık yapıyor. Devlet için temel sorun Kürt ulusal hareketinin engel­ lenmesidir. Bu bir devlet politikasıdır. Hükümet politikaları­ nın çok üstünde durmaktadır. Hükümetieli bağlayıcıdır. Şeyhlik Kürt ulusal hareketini İslam entemasyonalizmi için­ de eritJTle gücüne sahip olduğu için resmi ideoloji bakımın­ dan çok önemli bir k,.urumdur. Varlığını sürdürmesi bunun için istenmektedir. Aşiret reisliği belirli bir hiyerarşi içinde emir-kumanda ilişkilerinin işlerlik kazanmasını sağlıyor. Aşiretteki toplumsal ilişkiler çerçevesi içinde insanlan belirli yönlere kanalize etmek kolaylaşıyor. Aşiret sistemindeki kan bağı bu yönlendirmenin kolayca gerçekleşmesini sağlıyor. Büyük toprak sahipliği-maraba ilişkilelinin oluşturduğu ekonomik ve toplumsal baskı, marabanın veya topraksız köylünün özgürce düşünmesini ve hareket etmesini engelli­ yor. Ulusal kurtuluş hareketi açısından aşiret ve şeyhlik ku­ rumları çok önemli kururnlar olarak karşımıza çıkmaktadır. Deniyor ki, ulusal kurtuluşu başanyla sürdürrnek için aşi­ ret kurumunu veya şeyhlik kurumunu ya kazanacaksın ve­ ya yok edeceksin. Yukanda ifade edilmeye çalışılan ilişkiler çerçevesinde yerine ve zamanına göre farklı tavırlar sergilen100


mesi gerektiği ileri sürülebilir. Ve bu tavır ve davranışın kısa

vadede bazı yararları gözlenebilir. Fakat bu konudaki tavır açık ve kesin olmalıdır. Ve elbette, b u tür geri ve gerici ku­

rumların yıkılması yönünde çaba harcanmalıdır. Çünkü bu tür kurumları devletin çekip çevirmesi daha kolaydır. Devle­

tin bu tür kurumlan ajanlaştırabilmek için dağıtaeağı rüş­

vet, ileri sürdüğü maddi ve manevi olanaklar daha geniştir.

Kaldı ki benzer kurumlarla yapılan mücadele uzun vadeli, sağlıklı, toplumsal ilişkilerin kurulmasını ve gelişmesini sağ­ layacaktır. Demokratikleşmenin sağlayacağı yararlar kuşku­

suz çok büyüktür. Bu kurumlarsa, toplumsal ve siyasal ge­

lişmelerin önündeki en büyük engeiıerden biridir.

·

Ulusal benliğini inkar eden, Kürt ulusalcılığını suç sa­

yan; kendi ulusal özüne ihanet ettiği sürece maddi olanak­

lar bakımından zenginleşen bir ajan sınıfın oluşması sadece

Kuzey Kürdistan'ın tarihinde değil, genel olarak Kürdistan'ın tarihinde gözlenen önemli bir süreçtir. Önemli bir dönüm noktasıdır.

19. Yüzyılda Kürdistan'da Sınıf Yapısının Dönüşmesi Kürdistan'daki ekonomik ve toplumsal düzen çeşitli dö­ nemlerde incelenebilir. Örneğin, Müslümanlıktan önceki dö­ nem, Müslümanlığın kabulüyle ortaya çıkan değişmeler,

Oğuz Türklerinin istilası sıra'sında ve sonrasında oluşan ye­

ni yapı vs. Daha sonra, Selçuklula;r döneminde, 1 5 1 4'den sonra, Osmanlı İmparatorluğu-İran İmparatorluğu sırasın­ da . . . sosyoekonomik yapı ve siyasal yapı ayn ayn incelenebi­

lir.

Bütün bu dönemlerde , Kürdistan'daki toplumsal, eko­ nomik ve siyasal yapının önemli bir özelliğini gözden uzak t utmamak gerekir. Klasik Avrupa feodalizmiyle Şark-İslam feodalizmi, bu

arada Kürt-İslam feodal�i arasında önemli farklar vardır.

Avrupa feodalizminde, kiliseyle senyörün, ya da benzer feo­ dal otoritelerin fonksiyonlan farklıdır. Avrupa feodalitesinde üretim ilişkilerinden doğan fonksiyonlar ve dinsel fonksiyon­ lar aynı elde toplanmamıştır. Kürt-İslam feodalizminde ise 101


dinsel fonksiyonlarla üretim ilişkilerinde n doğan fonksiyon­ ların aynı ellerde toplandığını görüyoruz. Kürdistan'da Mir (Bey) din ilişkilerinin de başında b u lunan adamdır. Üretim sü recinin, şeyhliğin , aşiret reisliğinin zaman zaman aynı el­ lerde toplandığını da görüyoruz. Bunlar tanrı adına din işlerini yürütürler.

Camilerde

hutbe okurlar. Kendi adiarına hutbe okuturlar. Tanrı'nın yeryüzündeki temsilcisidirler.

Batı'da kiliseyle

senyörlerin

görevleri ve sorumluluklan farklı olduğu için, kilise ü retim ilişkilerini meşrulaştıran bir ku rum değildir. Dolayısıyla Ba­ tı'da feodal ilişkilerin çözülmesi ve tasfiyesi sırasında kilise , feodalizmin meşruluğu nu , en iyi düzen olduğun u , ezeli ve ' ebedi bir düzen olduğunu savunmamıştır. Şark-İslam feoda­ lizminde. bu arada Kürt-İslam feodalizmindeyse dinsel ku ­ rumlar MiTler'in (Beylerin) veya feodallerin denetiminde ol­ duğu

ıçın,

üretim

ilişkilerinin

daha

ileri

bir

düzeye

geçişinde, din tutucu bir fonksiyon ifa etmiştir. Din feodal sömürüyü meşru göstermeye çalışmıştır. Din işleriyle üre­ tim ilişkilerini kontrol edenlerin ayrılığı , Avrupa'da feodaliz­ min daha kısa bir sürede yıkılmasına neden olmuştur. Kürt­ İslam feodalizmindeyse sürekliliğini sağlamıştır. Kürdistan'da aşiretler bağımsız birliklerdir. Fakat aşiret­ lerin herhangi bir Mirlik (Beylik) içinde bağımlı dönemleri de vardır. Mirlerin kudret kaynakları ya aşiret reisliğidir, ya da dinsel fonksiyonlardır. Veya Abbasi, İran ve Osmanlı h ü ­ kümdarlannın herhangi bir Kürt beyine verdiği beratlar ve femıanlardır. Bu berat ve fermanlarla, herhangi bir bölgenin topraklarının işletilmesi, geliri, Mir'e bırakılır. Bu t am anla� mıyla toprağa sahiplik değildir. Fakat toprak üzerinde geniş ve etkili bir kontrol vardır. Ve bu kontrol hakkı babadan oğula intikal edebilmektedir. Toprağı denetleme h akkı olma­ yan Mirler güçlerini vergi ve öşü rden alırlaı;. w'lirlikler bağımsız hükümetlerdir. Burada Mirlcr çok ge­ niş si_yasal ':e dinsel fonksiyonlara sahip oldu kları iç in. ayrı­ ca toprak m Cı i ki�·f:'t ine de sahip olmalan gerekmiyordu .

1 9 . yüzyıla kadar durum aşağı yu kan ana hatlarıyla hö)·leycl i. Kürdist an'da önemli sınıfsal dönLışüm 1 9 . yüzyılda gerçekleşmiştir.

1 9. yüzyıl d a , yüzyılın başından beri Osman­

lı D evlet i'yle K ü rtler arasında çok yoğun bir mücadelenin olı o�:


duğunu görüyoruz. Balkanlardaki topraklanndan yavaş ya­ vaş geri çekilen ve oralarda daha fazla tutunamayacağını anlayan Osmanlı Devleti, Kürdistan, Ermenistan, Arabistan, Anadolu gibi coğrafi bölgelerde iyice yerleşmenin yollanru aramaktadır. Kürdistan organik olarak imparatorluğun bün­ yesine aJırunak isteniyor. Bunun yolu da vergi almak ve as­ ker almak. Bu iki konuya önem veren Osmanlı Devleti, bun­ ları gerçekleştirebiirnek için Kürdistan'a arka arkaya, bitmez tü kenmez seferler düzenlemektedir.

Bu

seferler Kürtler'in

büyük tepkisiyle karşılaşmaktadır. İki taraf arasında bitmez tü kenmez, çok yoğun savaşlar vardır. Bu savaşı Kürt feodal­ leri yönetmektedir. Ve bu feodaller Mir (Bey) olarak adlandı­ rılmaktadır. M irler Kürdistan'ın toprak aristokrasisine daya­

nan sınıfıdır. Ve Mir'lik babadan oğu la geçmektedir. Mir'ler

Osmanlı ve İran devletleri arasında geniş özerkliğe sahiptir­ ler. Özerkliğin derecesi "Kürt hükümetleri", "bağımsız san­ caklar·· . "bağlı sancaklar" olma durumuna göre değişmekte­ dir.

Fakat

Kürdistan'daki bütün yapılar genel

olarak iç

özerkliğe sahiptirler. Osmanlı Devleti'nin hedefi de bu özerk yapıların varlığına mümkü n olduğu kadar son vererek, bu bölgeyi tamamen organik bir şekilde devletin bünyesine al­ maktır. Savaşlar, sürgünler, darağaçlan ve bunların yerine ve zamanına göre sürekli uygulanıyor olması Kürt egemen sınıflarını yani Mirler'i sarstı. zayıflattı. Osmanlı Ord u su 'nda g.örev ·yapan Alman Generali Molthke 'nin, "Türkiye'deki D u ­ rum v e Olaylar Üzerine Mektuplar ( 1835- 1 839)"' (Çev. Hay­

rullah Örs . İş Ban�ası Yayını, Ankara ı 960) . isimli eserinde

bu savaşların bir bölümü nü , savaşların bazı cephelerini izle­ mek mümkündür.

Uzun süren sürgün yılları ve müsadere uygu lamaları so­ nunda, çevrede rnirlerin görevlerini yapan, onların bıraktığı boşluğu dolduran yeni yeni insanlar ortaya çıktılar. Bunlar genel olarak Mirler'in kapısında veya Mirler'in çevresinde yer alan kimselerdi. Osmanlı Devidi'yle çelişki içindeki veya sürgündeki Mirler'in, veya savaşta öldürülmüş, idam edil­ miş Mirler'in topraklarını bunlar denetlerneye başladılar. Mir-Osmanlı çelişkisinden yararlanarak güçlerini artırdılar. Mirler'e karşı ağalar böyle doğdU . Mirler'in toprak aristokra­ sisine dayanan bir sınıf olmasına karşın, ağaların kökeninde ticaret. çiftçilik, h ayvancılık . . . vardı. Bugün "ağa" dediğimiz

103


in san lar geçmişte, Mirler' in topraklarında çiftçili k yapıyor­ lardı veya Mirler' in çevresinde ufak- tefek ticaret yapıyorlar­

dı. Hayv aneli ıld a uğraşıyorlardı. Bugün ağa denen kategori­ lerin

ancak,

1 50-160

yıllık

b ir

t arih leri

vardır.

Ve

Kürdistan'ın eko nomik ve toplumsal tarihinde Mir-Ağa kate­

gorileri üzerinde durmak, Mirler'in yok oluşunu, ağalann

güçleninesini izlemek ço k önemlidir.

Osmanlı devlet düzeni içinde, 1848'de Kürdistan eyaleti

adı altında bir eyal�t kurulmasının

esas

amacı Kürdis­

tan' daki özerk yapıl an daha kolay b ir şeki lde o rtadan kaldı­

rabilmektir.

Kürdistan eyaJetinin kurulmasını, b u amacı

gerçekleştirrn eyi kolaylaştıracak b ir idari düzenleme olarak anlamak gerekir. Osmanlı salnamelerinde 20 yı la yakın bir

süre b öyle b ir eyaletin varolduğu nu görüyoruz. 185 8'deki

Osmanlı Arazi Kanunu'nun önemli bir amacı da b udur. Yani Osmanlı toprak düzenini Kürdistan'da da uygulamaya çalış­

mak, Kürdistan'daki özerk yapılara son vererek bölgeyi, or­

ganik o larak devlet yapısı içinde eritmek.

Mirler zayıf ladıkça ağalar güçlenmiştir. Osmanlı Devleti

de Mirler'e karşı ağalann güçlenınesini teşvik etmiş, b unları

' kendine b ağlayıcı önlemler almıştır. Osmanlı ve İran sömür­

gecileri, Kürdistan'da benzer politikaları hayata geçi rmeye

özen gösterm işlerdir. Kendilerine başkaldırabilecek diri güç­ leri, sav aşlarla, idamlarl a, sürgünlerle yok etmiş, onlan n ye­

line geçmeye çalışan, onlardan b oşalan yerleri doldurmaya çalışan yeni unsurlan da kendine b ağlamanın yollarını ara­ ' mıştır. Böylece b öl yönet politikası bir kere daha ve çok can­

lı b ir şekilde yürürlüğe konulmuş olmaktadır. Mirlerle ağa­

lar arasında bir çelişki yaratılmış,

ağalar destek lenerek,

Kürdistan güçleri etkisiz hale getirilmeye özen gösterilmiştir.

19. yüzyıl sonlannda, 1 891 yılında kurulan Hamidiye Al ay­ ları b öl yönet politikasının en önemli uygulamalanndan biri­

dir. Hamidiye Alaylan 'nın ku ruluşuyla he m Kürtler'le Erme­

nil�r arasındaki çelişki ler hızlandırılmış, hem de Kürtlerin kendi · aralarındaki

çelişkiler

derinleştirilmiştir.

Hamidiye

Alaylan genel olarak Osmanlı Devletine bağlı kalmış Mir­

ler'den ve yeni yeni oluşan ağa ailelerinden meydana getiril­

miştir.

Bu süreçte Kürdistan'ın sınıf yapısı öne mli ölçüde değiş1 04


miştir. 1940'lı yıllarda başlayan yeni süreç ise Kürt egemen sınflannın tamamen çökmesi anlamına gelmektedir.

19.

yüzyılın sonlannda v e yirminci yüzyılın başlarında ağa aile­ leri de güçlenmeye başladılar. Aynı zamanda, Osmarılı Dev­ leti'yle mücadelelerini sürdüren Mir aileleri de vardı. Mir ai­ lelerine "hanedan aileleri" de denilmektedir.

20. yüzyıl başlarında ve Kürdistan üzerinde emperyalist

bölüşüm mücadeleleri sırasında ve Lozan'da gerçekleştirilen emperyalist bölüşüm antiaşmasından sonra, Kürtlerin ulu­

sal haklan için başkaldırarılar, Kürtler için ulusal haklar is­ teyenler burılardı. Bu ayaklanmalann kanla bastırılmasın­ dan,

bütün

muhalefet

odaklannın

dağıtılmasından

sonraysa, yukanda ana hatlanyla ifade etmeye çalıştığımız dayatma süreci başladı ve Türk Devleti adına başanlı sonuç­

lar alındı. Böylece ajan bir sınıf yaratılmış oldu. Buna artık

"Kürt: egemen sınıfı" demek çok zordur. Zira aj anlar hiçbir zaman egemen olamazlar. Temel görevleri resmi ideoloj iyi ta­ şımak, yaygıniaştırmak. Kürt ulusal gelişimini engellemek­

tir. Katliamlarda, sürgünlerde, işkencelerde. soykırımda hü­ kümete yardımcılık etmektir.

Resmi İdeolojinin Hizmetinde Şeyhler 1 968'de Cizre'de, Şeyh Seyda isimli bir şeyh yaşıyordu. Şeyh Seyda, müridierine şunlan empoze etmeye çalışıyordu:

Önemli olan Müslüman olmaktır. kardeş olmaktır. Önemli olan insan olmaktır. Kavmiyet gütmek İslam'a aykırıdır. Al­

lah kavmiyet güdenleri bağışlamaz. Hz. Muhammed, kavmi­

yet gücterıleri içinizde banndırmayın, der. Biz Hz. Muham­ med'in torurılanyız . . .

O zaman Güney Kürdistan'da Kürtler'le Irak arasında spahlı mücadele vardı. Güney Kürdistan'daki ulusal kurtu­

luş mücadelesi Hakkari, Siirt, M ardin, Van gibi yörelerde.

özellikle gençler arasında derin etkiler yaratıyordu. Ve bazı

irisarılar ulusal kurtuluş mücadelesini şu veya bu oranda desteklemeye çalışıyorlardı. Aynca Kuzey Kürdistan'da da

bu konuda önemli gelişmeler, filizlenmeler, yeşermeler vardı Şeyh Seyda'nın müridierine karşı yaptığı konuşmalar bu ba­

kımdan önemliydi. Amaç ulusal uyanışı engellemek, durdur­ mak. Önemli olan İslam olmaktır, Müslüman olmaktır, cteni105


yor. islama vurgulama yaptığınız zaman artık, etnik sorun önemini kaybediyor. Zaten "kavmiyet gütmek islama aykırı­ dır" elenerek, Allah'ın ve Hz. Mu h ammed in buna karşı '

oldu­

ğu vurgulanarak. Kürt sorunu i l e meşgul olmanın, Kürtler için u lu sa l ve demokratik haklar i stemenin günah b elirtiliyor.

Burada,

"kavmiyet"

sözcüğü

elbette,

olduğu

sadece,

Kürtler için kullanılıyor. Yoksa Arap ulusçuluğu , Türk ulus­ çuluğu, Fars ulusçuluğu . . . konularında, gerek Şeyh Seyda,

gerekse ö t eki şeyhler aleyhte bir t u tum sergil em iy o rla r . Res­

mi ideolojinin istediği de bu . Kürt ulusal gelişmesini e ngell e

­

diği sürece , b azı olumsuz durumların ortaya çıkmasına da

göz yumuluyor. "Laiklik prensibi zedeleniyor" gibi serzeniş­ ler de kulak ardı ediliyor. Burada şu ilişkiyi de gömıek gerekir: Şeyh Seyda'yı bi­ raz daha yakından inceleyinc e , O 'nu n , Milli istihbarat Teşki­ la'yla çok yakın ilişkiler içi nd e olduğunu da görüyoruz. D e ­

mekki

şeyhler

İslam

ent ernasyonalizmi

ileri

sürerken

a s l ı n d a , resmi ideoloj inin p ropagandasını yapıyorlar. Ulusal

ııyanışı, u lusal canlanış ı . Kürt h alkının bilincinin açılmasını engellt?meye çalışıyorlar. Şeyhlerin çok büyük bir kısmı böy­

l e . B u nu n için de devlet tarafından, maddi, manevi, her yön­ den destekleniyorlar. Devlet bunların ekonomik

ol arak

güç­

lenmesini ist iyor. teşvik ediyor. Çünkü ekonomik bakımdan güçlendikleri orand a . şeyhler yığınlar üzerindeki denetimle­ rini daha fazla art ırıyorlar. Banka kredileri daha çok bu in­

sanlara ve bu: ıl arın adaııılanna veriliyor. Traktör kredileri,

t o h u ml u k kredileri, çeşitli ticari ve t arımsal krediler b u nlara

veriliyor. B u nların

Benzin is! asyon u açılacaksa iş bu nlara veriliyor. t opra klanııı g e niş le t mel e rine göz yumuluyor vs.

Şeyh Seyda öl ünce yerine oğlu Nurullah geçti . Fakat o

devletle babası gibi çok yoğun ilişkilere g irmed i . Devielin ve hükümetin bu konu ile ilgili olarak her dediğini yapmadı. B u kişinin

l)irkaç yıl önce bir t rafik kazasında öldüğünü gö­

rüyonız. Nejeni nasılı pek belli olmayan bir ölüm. İlhan Selçuk, Nadirc M a t cr ile yapt ığı bir söyleşide , Tür­

kiye B üy u k M i llet M eclisi'ne Doğu ' dan gelen milletvekilleri için şöyle diyor: " . . . Çok paıiili rej imden sonra Arıkara'daki

h ü kümet ile aşiret beyleri ve şeyhler a ra s ınd a bir uzlaşma

gerçekleşiyor. Doğu ' dan ve Gü neydoğu 'dan gelen aşiret reis1 06


leıi, doğrudan doğruya çok partili rejimin kalıplarına sığmış­ lardır. Doğu'daki halkın ulusal tavırlarından değil, demokra­

tik tavırlanndan bile bahsetmemişlerdir. Bir tek aşiret reisi çıksa ve deseydi ki parlamentoda: 'Halkımız eziliyor, demok­ ratik ·

haklarımızı

istiyoruz.'

1 9 50'ler,

1 960'lar,

hatta

1 970'lerin ikinci yansına kadar bir şey duymadık." (Dünün ve Bugünün Defterleri, Türkiye Sonıniarı

I: Temmuz 1 988,

Alan Yayınları. s. 1 4)

Tek partili dönernde TBM M 'ne milletvekili olarak tayin edilen. çok partili dönemde d e seçim mekanizmalan sonucu M eclis'e gelen toprak ağası, şeyh , aşiret reisi p;ibi u n s u rla rın u lusal haklar talep e tm emele ri çok d oğaldır . Ç ü nkü

b u n lar

.

zaten. u lu sal haklar talep etmedikleri için, ulu sal kimlikleri­ ni inkar e t likle ri için. bölgelerinde Ttı rkleşme politikasının uygulanmasını teşvik eden aj anlar oldukları için milletvekili t ayin ediliyorlardı. C u mhuriye t Halk Fırkası'nın Genel Baş­ kanı M u stafa Kemal At a t ü rk ve daha sonralan İsmet İnönü dönernlerinde böyle olmuş tu r. Çok part ili döneme geçişle b u

siyasal ve toplumsal i liş kil er aynen d evarn etmişt ir. Çok par­

ii li dönem bu konuda önemli bir fa rkl ıl a şma getim 1emiştir. Ulusal kiml ikle rini t amamen irıkar edenlerin, Türkle şt inne politikasını ve uygulama sını savunanların milletvekili seçil­ m e le ri teşvik ediliyordu . B u nların mil l e tv e kili seçilmeleri is­

teniyordu . Ulusal kimliklerin i savu nanların çeşitli yoll ardan imh a

edildikleri,

gü çsüzl eşt irildiklcri,

zayıfla l ıldıklan

b ü y ü k bir

gerçektir. O ha ld e b u , Kema l izmin Kürdistan'a ilişkin temel b ir p o lil ikası dır Öte

t arafl a n bu bir d evlet polit ikasıdır. Tür­ kiye ' de Kü rd i s t a n' a i li ş ki n bü l ün p o l it i k a l a r devlet p o l i t ik a s ı ­ d ı r. Dev le t tarJfından çizilen bu polit ikalar h ü k ü me t polit i­ k:ılarının çok ç ok üzerinde d u rrn akta ci ı r . H ü kümetler devlet l aralindan üre t ilm iş polit ikaların uyp;ulayıcısıdırlar. Bu ba­ kımd an TBM M ' ne D o ğu ' d a n geleıı i"ıyderin t avı r ve d a vranış .

­

l <' nyla . ul usal haklarını ve dem o kr<1 l ik b a k larını l ı iç sav u n­ nıad ıklanyla il gl i bazı sapl amalar yapııı ak yet m iy or .

.

Bu t avır

ve davranışları. kendi özlerine sah i p �� ıkmamaların ın neden­ l e rini de açıklamak gere kiy or . Kemaliznıin Kürdisl aıı'a ilişkin p o l i ! ikaları dikkal e alın­ m a dan böyle

bir aç ıkl a nı ayı yapmak oiası değildir. Bir taraf1 07


tan Kemalizme toz kondurrnamaya, onu haklı göstermeye

çalışmanın, öte yandan Kürt toplumuna ilişkin ekonomik,

toplumsal ve siyasal süreçlere sağlıklı , bilimsel açıklamalar

getirmenin hiçbir olanağı yoktur. Şimdiye kadar Kemalizmin

propagandasını yapmış Türk aydınlannın onunla hesaplaş­

maya girişmelen ise çok zordur. Dikkat edilirse görülecektir.

İlhan Selçuk'un, Kürt ayaklanmalarına ilişkin görüşleri de

resmi ideolojinin anlatımlanyla aynıdır. ı

1 . Bu söyleşide gerek ilhan Selçuk'un, gerekse Nad ire Mater'in başka bir konudaki tavırları üzerinde d u rmak istiyorum . Nadire Mater, ilhan Sel­ çuk'a, "PKK olay ı na nas ı l bakıyorsunuz?" d iye bir soru soruyor. ilhan Selçuk da iyi bakmad ığın ı söylüyor ve gerekçelerini s ı ralıyor. (s. 1 7) Bu soru-cevap bilimsel bir tav ı r sergilerriemekted ir. Türkiye'nin bugü nkü resmi ideolojisi ve hukuk uygu laması açı s ı ndan, "PKK Olay ı " h akkı nda sağlıklı açıklamalar yapmak olası değildir. B u konudaki açıklamalar res­ mi görüş ü , devlet görüşün ü açıklamakta(ı, onu tekrarlamaktan başka bir şey değild i r. Bu da kısaca, PKK'yı suçlamak, karalamak, "cinayet şebekesi", "eli kan l ı örgüt", "kad ı n-erkek, çoluk-çocuk, yaşlı , g enç de­ m eden katliam yapan örgüt", "eşkıya", "haydutlar çetesi" vs. demekten ibarettir. PKK' n ı n lehinde olabilecek şeyler söyle menin ağır bir cezai m üeyyideyle karşılaştığı bir yerde, PKK hakk ı nd a ağız dolusu küfürler yapmak bili msel bir tavır değildir. Hiçbir şey açıklamış olmaz s ı n ız. Res­ mi ideolojiyi, devletin görüşlerini tekrarlam ış olursu nuz. Devlet nelerin söylen m asini istiyorsa onu söylemiş olursunuz. Bu, ayn ı zamanda ah­ laki bir tavır da değildir. O halde, Türk ayd ı n larına, Türk bas ı nına dü­ şen, PKK lehinde şeyler söylemenin de suç teşkil etmeyeceği bir siya­ sal ve toplumsal ortamın yaratı lması için m ücadele etmektir. Atatürk ve Atatürkçülük aleyhinde açıklamalar yapman ı n s uç teşkil etmeyeceği bir· ortam ı n yaratılması için mücadele etmektir. Genelkurmay Başkanı Orgeneral Necip Torumtay'ın 1 7 Ağustos 1 989 g ü nü yaptığı açıklamasını yine bu çerçeve içinde değerlendirmek gere­ kir. Org. Torumtay, her ne suretle olursa olsun, PKK'yı destekleyenleri, onun yanında yer alanları "düşman" ilan etmiştir. (Cumhuriyet, 1 8 Ağustos 1989) Bu durumda, birtakı m riskleri göze almadan, bazı bedel­ leri ödemeden, Doğu'daki toplumsal olaylar konusunda, PKK. konusun­ d a sağlık l ı açı klamalar yapmak olası değildir. Burada, Voltaire'i hatıriamamak mümkün değild ir. "Senin söylediğin h içbir şeye kat ı lmıyorum. Ama, senin de d üş üncelerini ifade edebilman için her türlü savaşı vermeye hazırı m . " Nadire Mater, böyle b i r soruyu sormakla hata etmiştir. Cevabı zaten belli olan bir soru sormuştur. ilhan Selçuk da, bu soruyu geri çevirme108


Cumhuriyet'in ilk yıllannda, Tek Parti döneminde, dev­ let ve hükümet yöneticileri, basın, yazarlar, Kürt halkını, "il­ kel bir sürü", "insanlığı idrak etmemiş bir kitle" gibi kavram­ larla anlatıyor, şeyhleri, hocalan da bunlan sömüren zümreler olai-ak değerlendiriyordu. Resmi yazarlardan Behm ekle, "lehinde konuşamadığımız, lehinde konuşmanın suç teşkil ettiği örgütler hakkında sorular sormak yanlıştır" uyarısında bulunmadığı için hatalıdır. PKK'nın lehinde konuşma n ı n ne büyük bir suç oluşturduğunu görmek içi n bk. Mehdi Zana hakkı nda yürütülen dava. (Cumhuriyet, 3. 8.1 988) Diyarbakır Eski Belediye Başkanı Mehdi Zana 1 987yılı Ağustos ayında Cum huriyet Gazetesi'ne verdiği demeçte, "PKK'nın ulusal kurtuluş ha­ reketini destekliyorum" dem işti. Bundan dolayı askeri mahkemede yar­ g ı lanıyor. 5-1 O yıl arasında hapsi isteniyor. Üzerinde durulması gereken bir konu daha var. ilhan Se lçuk, Doğu'dan gelen milletvekilleri hakkı nda, ulusal demokratik haklarına i lişkin bir is­ tekte bulunmuyorlard ı , diyerek on ları kınamaktadır. Küçüksemektedir. Halbuki, Türk yazarları, aydınlar, Kürt kökenliler, ulusal talepler ileri sür­ m edikleri zaman, asi milasyona karşı direnmedikleri zaman, "Türk Dev­ leti'nin, Türk .ulusunun çıkarlarını en az Türkler kadar savunuyorlar, Türklerden daha çok savunuyorlar" diyerek, onları övüyorlardı. Onların bu tutumları n ı teşvik ediyorlardı. Bu tutumun , ilerici, devrimci ve demok­ ratik bir tutum olduğunu söylüyorlard ı . Tahsin Saraç g ibi insanlar, Kürt benliklerini inkar ettikleri, Türk olduklarını söyledikleri zaman çok mem­ nun oluyorlard ı. Benzer insan ları hiç eleştirmiyorlardı. Ulusal kimliğin inkar edilmesi, asimilasyonun teşvik ed ilmesi, elbette, ilerici, devrimci ve demokratik bir tutum değildir. Egemen ulusa men­ sup olanların bu tutumu övmesi, teşvik etmesi sahtedir, !uzaktır. Bu, ırkçı ve sömürgeci politikaları n bir gereğidir. Ulusal gelişme toplumda hız kazandığı, önü a l ı n am az bir durum ortaya çıkmaya başladığı zaman Kürt kökenli bu insanların geçm işteki düşünpeleri, tav ı r ve davranışları kınanmaktad ı r,ayıplan m aktadır. Ulusal kimliğin inkar edilmesi, egemen ulusun yazarları, . gazetecileri, yöneticileri tarafından ne kadar övülürse övülsün, tarihte, gelecekte, daima nefretle anılacaktır. Küçüm senerek, aşağ ılanarak, kı nanarak an­ latılacaktır. Övgüler, pohpohlamalar, h içbir zaman sürekli olmayacaktır. Çeşitli partilerde yer alan Kürt kökenli milletvekilleri , bü rokratlar ... çok kısa bir zaman süresi içinde bu sü reci yaşayacaklardır. Zira Kürdis­ tan'daki toplumsal ve siyasal d i namikler, sanıldığından daha h ızlı bir şe­ kilde gelişmekte ve insan ları şu veya bu doğrultuda tavır almaya zorla­ maktadır. 109


çel Cemal bu durumu şöyle anlatıyor: " . . . Tanzimal'ı Hayri­ ye'nin ilanı ile beraber bir Kürtlük propagandası başlamış, fakat hiçbir zaman halk arasına girmemişti. Çünkü sırasıyla Tanzimat'ın ve Meşrutiyet'in Kürtlerin yaşayışı üzerinde ya­ pacağı değişiklik, doğrudan doğruya, ağa, bey, reis, şeyh ve hocaların bu ilkel sürüler üzerindeki nüfuzlarını kıracak ni­ telikte idi. insanlığı bile idrak etmemiş olan bu kitleye ise, Kürtlük telkin etmeye imkan yoktu. Bu kitle varlığının ma­ nasını bir avuç gulgul (dan), bir avuç arpa yemekten ibaret zanneden, Cumhuriyet nedir, yaşadığı dağın arkasında ne vardır, bilmez ve bilmek de istemezdi. Hemen hemen hepsi bu bilgilerden yoksun bu killeyi tahrik için propagandayı din yönünden yapmak lazımdı. Gerçekte de öyle oldu . " "Cumhuriyet'in ilanından önceki Milli Mücadele döne­ minde ve ondan sonra Türkiye'nin siyasal ve sosyal teşkilatı­ nı hükmü alt.ına alan de\rrimin hükümette meydana getirdi­ ği

eğilim,

Tanzimat-ı

Hayriye

devrinde

uyanmış,

fakat

gerçekleşememiş olan kişisel özgürlük ve bağımsızlığın Kürt­ ler'e de muhakkak surette sağlanacağını göstermeye başla­ dığı andan itibaren, yüzyıllarca kanlarını ve alınterlerini sö­ mürerek

geçindikleri

Kürt

halkını

kaybetmek

tasasma

düşenler arasında inemnuniyetsizlik başgöstennişt i . " (Beh­

çet Cemal, Şeyh Said İsyanı, Hisar Matbaası, 1 95 5 , s.

19;

Türkiye Cumhuriyeti'nde Ayaklanmalar, 1 924- 1 938, Hazır­ layan: Em. Kur. Alb. Reşat Hallı, Genelkurmay Başkanlığı

Yay. , Ankara 1 97 2 , s. 79)

G6rü.ldüğü gibi burada, Kürt hareketlerinin hiçbir ulu ­ sal yönünün, yani Kürtlükle ilgili bir yönünün bulunmadıği belirtiliyor. "İlkel sürüler"in, "insanlığı daha idrak edememiş kitleler"in, "hayatın manasını bir avuç gulgul (dan), bir avuç arpa yemekten ibaret zanneden" insanların, nedir bilmez"lerin,

"Cumhuriyet

"yaşadığı dağın ardında ne vardır bil­

mez"lerin, "bilmek istemeyenler"in ulusal duygular ileri sü­ rebilecek seviyede olmadıklan ifade ediliyor. Ağa, şeyh , reis, bey, hocalarm bu ilkel kitlelerin kanlarını emdikleri belirtili­ yor. Onlarla mücadele edilmesi ve onların ortadan kaldıni­ malan isteniyor. Bunların milli duyguları olan, bu duygulan doğrultu­ sunda mücadele etmeye çalışan şeyhler, reisler, ağalar oldu-

1 10


ğu açıktır. Bu bakımdan da, devletin. yazarların. basının yo­ ğun bir saldınsına uğruyorlar. Bugünün şeyhlerinin çok bü­ yük bir kısmıysa. kendi özüne ters düşmüş. aj anlaşmıştır.

Bu bakımdan da devletin en büyük yarduncılanndan biri olarak

kabul

ediliyorlar.

Devletin,

· yazarların.

basının,

1 920'li ve 1 980'li yıllardaki düşüncelerinin karşılaştınlması.

Türkiye'nin politik ve toplumsal düzeni hakkında önemli ipuçları vermektedir.

1971 Doğu Duruşmalan 1 97 1 'de . Diyarbakır'da. D oğu Duruşmalan sırasında ce­ reyan eden olaylar yine incelenmeye değer niteliktedir. O yıl­

larda. ziyaret haftada bir gün yapılıyordu. Görüşmeler açık alanda cereyan ediyordu . Ziyaretçilerle tutuklulan kalın bir tel örgü ayınyordu. Tel örgünün bir tarafında ziyaretçiler.

bir: tarafında da tutuklular sıralanıyordu. Ziyaretçilerin sayı­ sı azsa. görüşmelerin süresi uzatılabiliyordu. Herkes herke­

sin ziyaretçisiyle görüşebiliyordu . Bu görüşmelerden sonra

bazı arkadaşlardan şunları duyardun: "Falancanın babası MİT'de çalışıyor". "Falancanın amcasının MİT ile ilişkisi var".

"Falancanın dayısı uzun süreden beri MİT görevlisidir." Bazı

arkadaşlar da ziyarete gelen kendi yakınlarıyla ilgili olarak

benzer açıklamalarda bulunurlardı.

Bu ilişkilerden dolayı ne övünmek. ne de yerinmek ge­ rekmiyor. Bunlar nesnel ilişkilerdir. Kürdistan'ın siyasal ve toplumsal tarihinin incelenmesinde epeyce açıklayıcı olmak­

tadır. 1 960'lı yıllarda Kuzey Kürdistan'da gelişen devrimci ve demokr;:ı.tik hareket içinde etkili olan önemli bir kesim feo­

dal sınıflarm bugünkü nPsilleriydi. Ve bu nesil. dedelerin in,

babalannın devletle ve hükümetle kurduğu bu tür ilişkilere kesinlikle karşıydılar . Bundan dolayı da aile içinde önemli s ürtüşmeler söz konusuydu.

Devrimci Doğu Kültür Ocaklan Davası'nda çok önemli

bir olay yaşandı. Askeri savcılar. 1 9 7 1 yılında. Doğu Duruş­

maları sırasında hazırladıkları bütün iddianamelerde. tarih­

te Kürt adıyla bilinen bir ulusun olmadığını. bunların aslı­ nın

Türk

olduğunu.

Kürtçe'nin

Türkçe'nin

bir

şivesi

olduğunu yazıyorlardı. Tutukluların. · "ben Kürdüm" diyerek suç işlediklerini vurguluyorlardı. Askeri mahkemeler de, aslll


keri savcıların iddiaları doğrultusunda karar veriyor, tutuk­

lulan cezalandırıyordu. Böylece Kürt diye bilinen bir ulusun olmadığı, asıllannın Türk olduğu, Kürtçe diye bilinen bir di­

lin olmadığı, bunun Türkçe'nin bir şivesi olduğu karar altına

alınmış oluyordu. Askeri Yargıtay da hüküm mahkemesinin­ kararlarını aynen onaylıyor, böylece Kürtlerin Türk olduğu

kesinleşmiş oluyordu.

Askeri savcılar bu iddialarını, aynı · kavramlan kullana­

rak ve aynı terminoloj i içinde bütün iddianamelerde belirti­

yorlardı. Malıkernelerin ve Askeri Yargıtay'ın tutumlan da böyleydi . Aynı görüşler Devrimci Doğu Kültür Ocaklan iddi­

anames�nde biraz daha etraflı bir biçimde yer alıyordu .

Devrimci Doğu Kültür Ocaklan'nın bazı genç tutuklula­

rı, bu iddianameye cevap vermek istediler. Bunun için, tutu­

kevinde, tutukevi olanakları çerçevesinde yoğun bir çalışma­

ya girdiler. Askeri savcılar Kürt diye bilinen bir ulusun olmadığını, Genç

asıllarının

arkadaşlar da

Türk

olduğunu

"İddiana:meye

iddia

ediyorlardı.

Cevap" dilekçelerinde,

Kürtlerin Ortadoğu'nun yerli halklanndan biri olduğunu,

Türklel)n Anadolu'ya Orta Asya'dan l l . yüzyılda geldikleri­ ni, halbuki, Kürtlerin çok daha. eskiden beri bölgede yaşa­

dıklarını vurguluyorlardı. Kürtler, dilleriyle , tarihleriyle, kül­

türleriyle ,

gelenek ve

göreneklertyle

Türklerden ayn bir

ulustu. Türkler Turani bir ırktan geliyorlardı. Kürtler ise Ari ırka mensup idiler.

Askeri savcıların iddialarına karşı genç arkadaşlar da . "İddianameye Cevap" dilekçelerinde bunlan anlatmaya çalı­ şıyorlardı. Askeri savcılar iddianamelerinde, Kürtçe diye bili­

nen bağımsız bir dilin olmadığını, Kürtçe'rıin, Türkçe'nin bir şivesi olduğunu yazıyorlardı. Askeri savcılara göre , Kürt­

çe'de bulunan sözcüklerden % 40'ı Türkçe, % 30'u Arapça, % 28'i Farsça, geriye kalanlar da Ermerıice, Gürcüce, Sürya­

nice gibi dillerden alınmaydı. G enç arkadaşlar da "İddiana- . meye Cevap" dilekçelerinde , bu iddiaların bilimsel olmadığı­

nı, son . derece gayrı ciddi olduğu anlatıyorlardı. Kürtçe'nin

gramer, sentaks ve fonetik olarak Türkçe'den ayn bir dil ol­ duğunu

ifade

ediyorlardı.

Türkçe

Ural-Altay

dil

ailesine

mensup idi. Kürtçe ise Ari dil ailesi içinde Hint Avrupa Dil ailesi içinde yer alıyordu . · 1 12


"İddianameye Cevap" dtlekçesi 1 9 7 1 yılı yaz aylannda

Sıkıyönetim tutukevinde büyük bir sorumluluk ve ciddiyet içinde hazırlandı. · Bunu hazırlayan gençlerdeki coşkuyu ve heyecanı izlemek çok kolaydı. Böyle bir metnin hazırlanma­ sı, bunun dllekçe olarak verllecegi, tutukevindeki öteki tu­ tuklulan da heyecanlandınyordu. Çalışmalar daha çok ye­ mekhane bölümünde sürdürülüyordu. Arkadaşlar gece geç

vakitlere kadar çalışıyorlardı.

Bu çalışmalar ispiyoncular

aracılığıyla sıkıyönetim tutukevi yönetimine de duyuruluyor­ du . "Falan falan sanıklar gece geç vakitlere kadar oturuyor­ lar, çalışıyorlar. Okuyorlar, yazıyorlar, tartışıyorlar . . . " Yöne-· ttm böyle bir çalışmayı engellemeye çalışıyordu . İnceleme içni gerekli kitaplarm ve dergilerin . tutukevine alınmasına engel oluyordu . Koğuşlarda sık sık arama yapıyor, yazılan ele geçirmeye çalışıyordu. Bunlara rağmen, "İddianameye

Cevap" dtlekçesinin hazırlıkları da hızla sürüyordu. Fakat en önemli engelleme aUelerin araya konulmasıydı. Ve artık,

devreye MiT giriyordu.

Genç arkadaşların yakınlan, babaları, dedeleri, amcala­ n, dayılan vs . . . ziyaret günlerinde şunları söylüyorlardı: "Sa­ vunma yazdığınızı haber aldık, bundan vazgeçin. " Arkadaş­ lar,

·

askeri

savcıların

iddianamelerine

ve

mahkemelerin

kararianna karşı muhakkak savunma yapmak gerektiğini, Kürt kimliğinin .ve Kürtçe'nin savunulması gerektiğini anla­

tıyorlardı. Arkadaşlarm yakınları tse büyük bir endişe göste­

riyorlar, savunma dilekçesinden vazgeçilmesi gerektiğini ıs­

rarla vurguluyorlardı. En azından kendi yakınlarının bu faaliyette yer almamasını, böyle bir dilekçeyt imzalamaması­

nı kesinlikle istiyorlardı. Ailelerinin bu tutum ve davramşlan konuşuluyor, tartışılıyor, fakat çalışmah;tr da büyük bir so­ rumluluk içinde sürüp gidiyordu. Arkadaşlarm yakınları, daha sonraki ziyarette, muhak­

kak yine geliyorlardı. Bu sefer daha kararlı, daha ısrarlı olu­ yorlardı. "Savunma dilekçesi yazmayıil, Kürtier'den söz et­ meyin.

Kürtler

ayn

bir millettir,

Kürtçe

ayrı bir dildir

demeyin. Kürtler eziliyor demeyin . . . " Genç arkadaşlar da yi­ ne makul bir biçimde düşüncelerini ve eylemlerini savunu­

yorlardı. Bu arada, dedelerini, babalanm, öteki yakınlanm da eleştiriyorlardı. Onların geçmişte Kürtler için hiçbir şey 1 13


yapmadıklannı, köleleşmeye boyun eğdiklerini ifade ediyor­ lardı. Gençlerin yakınlan. ". .. Siz haklısınız, sizi anlıyoruz, fakat elirnizden ne gelir, bazı şeylere boyun eğmeliyiz, bazı şeylere katlanmalıyız, çok güçsüzüz " diyorlardı. Endişele­ rini, huzursuzluklarını, belirtiyorlardı. Ziyaretlere, zaman zaman, aile içinde itiban olan kişiler, devlet bürokrasisinde yükselmiş arnirler-memurlar· da geli­ yordu. Onlar da gençleri ikna etmeye . çalışıyorlardı. "Ham­ dolsun hepimiz Müslümanız, Türküz, diye ayrılığı hiç önemli değil, siz de bu işlerle uğraşmayın, gününüzü gün etmeye bakın, gençliğinizi yaşayın, savcının istediği gibi konuşun" diyorlardı. Ailelerin yakınlan üzerindeki baskıları her ziya­ rette daha da artarak sürüp gidiyordu. Bu arada çocuklan­ na rüşvet teklif edenler de vardı. Eğer bu işleri bırakırsan sana araba alacağım, ev alacağım, evlen, ayrı bir evin olsun, diyorlardı. Çoluk-çocuk sahibi ol, yaşamaya bak. . . Genç ar­ kadaşlar makul ifadelerle bunlann çözüm olmadığını anlatı­ yorlardı. Tu tukİulann yakınlan bir ziyarette şunlan söylediler: Müşterek savunma yapmayın, Kürtlerden söz etmeyin. ı;:ğer siyasi savunma yaparsanız, Kürtlerden söz ederseniz, bütün Kürt köylerini uçaklarla bombalayacaklar. Siz Kürtler'in mutluluğu için mücadele ettiğinizi söylüyorsunuz. Fakat pek çok yeni yeni acılara sebep olacaksınız. Sizin bu tavırla­ nnız ve düşünceniz yüzünden köyler bcimbalanacak. Bunun için müşterek savunma yapmaktan vazgeçin. . . Herkes kendi yakınına, "Başkaları imzalasa bile sen böyle bir dilekçeyi im­ zalama. Sen bu işin dışında kal". demeyi de ihmal etmiyor� du. Ve bütün bunlar, korkular, endişeler, tehditlerle kanşık duygulada ifade ediliyordu. 1 67 sayfalık bu dilekçe, bütün dayatmalara ve ısrarlara rağmen hazırlandı ve imzalandı. Bundan sonra yine Devrim­ ci Doğu Kültür Ocaklan Davası'nda yargılanan başka arka­ daşlar tarafından da 26 sayfalık ayn bir dilekçe hazırlandı ve imzalandı. (bk. Devrimci Doğu Kültür Ocaklan Dava Dos­ yası I, Kornal Yayınevi, Ankara 1975, s. ı 1 3-277, 305-3 1 7)2 • . .

'

2. 167 sayfalık " lddianameye Cevap" d ilekçesinin mahkemeye verilmesin­ de de çok büyük olaylar çıktı. Zira, Kürt kimliOini, Kürdistan kimliOini ve Kürtçe'yi savunan bir d ilakçenin mahkeme dosyası n a girmesini sıkıyö1 14

·


Burada amacımız 167 sayfalık dilekçenin hazırlanması­ nı ve savunulmasını açıklamak değil. Tutukevi yönetiminin, güvenlik örgütleri aracılığıyla, en azından bazı tutukluların yakınlanyla kurabildiği ilişkilert belirtrnek istiyorum. Bazı netim yetkilileri, dolayısıyla mahkeme heyeti kesin olarak istemiyordu. Çünkü dosyaya girmesiyle resmiyet kazanacak, ileride de bir belge ola­ rak kullanılabilecekti. Mahkeme heyeti bunun bilincinde olduğu için bel­ geyi almamakta, dosyaya koymamakta ısrar ediyordu. "Siz konuşun, konuşmalarınızı zapta geçireceğiz" diyordu. Aslı nd a söylenenlerin onda birini bile zapta geçirmiyordu. Sıkıyönetim mahkemeleri, Kürdistan'da Milli istihbarat Teşkilatı'nın bir şubesi gibi çalışıyorlardı. Bu bakımdan, dosyaya ne tür belgelerin gireceği, hangilerinin giremeyeceği, hukuksal olmaktan çok siyasal bir kon uydu. 1 971 'de gençler, Doğu Duruşmaları sırasında, mahkemelerin bu tavırla­ rıyla da m ücadele ·ettiler. "iddianameye Cevap" d ilekçesinin alı nması konusunda direndiler. Aksi halde ifade vermeyeceklerini vurguladılar. Öte yandan gençlerin geliştirdiği bu tav ı r, tam anlamıyla kafa tutma tav­ rıydı. Gençler, savcıların suç olarak gösterdikleri olguları, coşkuyla, ka­ rarlılıkla, bilinçle savunuyorlardı. Bu çok yeni bir tutumdu. Bu tutum sıkı­ yönetim yetkililerini,·askeri savcıları şaşırtmıştı . Mahkeme, "Kürt diyerek yanlış yaptık, suç işiediğimizi kabul ediyoruz. Bir daha yapmayız, bizleri bağışlayın. Kastırrıız Türklerden ayrı bir ırkın varlığını kabul etmek değil­ di. Biz de Türküz" vs. denmasini bekliyord u. Bunlar ifade edilse, e lbet­ te, dilakçeler dosyaya girecek, zapta da geçecekti. Halbuki durum hiç de düşünüldüğü gibi değildi. Bu bakımdan mahkeme, gençlere, daha sonraki genç nesillere, moral ve güç verecek böyle bir tavrı n ve davra­ nışın resmi nitelik kazanmasını istemiyordu. Buna engel olmaya çalışı­ yordu. Fakat çok uzun süren mücadelelerden sonra, mahkeme, 1 67 sayfalık dilekçayi almak zorunda kald ı. Dilakçe dosyaya girdi, tutanaklara kaydedildi. Bundan sonra yeni bir safha daha başladı. Arkadaşlar bu dilekçayi kendi ifadeleri olarak du� ruşmada okumak istiyorlardı. Mahkeme ise, okunmasını istemiyordu. "Metin uzun, biz okuruz, gereğini yaparız" diyorlardı. 1971 sonlarında, 1 972 başlarında careyan eden bu m ücadeleler de uzun sürdü. Çeşitli günlerde, çeşitli celselerde, haftalarca, aylarca sürdü. Sonunda duruş­ mada bu metin de okundu. 1 97 1 'de Doğu D uruşm aları'nda, Sıkıyönetim Komutanlığı'n ı n ve sıkıyö­ netim mahkemelerinin karar mantığı nı alla �-bullak eden olayların başlı­ calarından biri bu direnmeydi. Zira s ık ıyönetimin, askeri savcıla�ın suç saydığı şeyler, gençler tarafından bilinçle, bilgiyle, sistematik bir şekilde savunuluyordu. Komutanlık ve savcılık böyle bir direnme, böyle bir sa1 15


şeylerin olmasım sağlamak için, bazı şeylerin olmamasını sağlamak için aileler devreye koyulabiJmf.şUr. Aileler bu sü­

reçte etkin bir rol ·aıabtlm!şlerd!r.

vunma beklemiyordu.

"

Kürt oldu�umu söylemedim , "Kürtler ayrı bir "

ulustur" demedim, "Kürtçe konuşmadım, başkalarını da Kü rtçe konuş­ maya teşvik etmedim" gibi savunmalar yapılmasını istiyordu. Böyle ya­ panları da tahl iye ediyorlard ı . Bu ol ayları n şöyle bir sonucu oldu sanıyorum. Sıkıyönetim yetkitUeri, ar­ tık, kendi çocuklarına b ile h ükmü geçmeyen bazı gizli güvenlik görevli­ lerine güven m em eye, onları g üvenilir bulmamaya başladı. Önemli gö­ revlere asker leri geti rd i On ları ise, belirli düzeylerde ku llanm ayı kuşk us uz sü rdürd ü . 1 971 Do�u Duruşmaları'nın en önemli özell i!)i, Kürtlerin siyasal savun­ malar yaparak ke ndi kimlik l eri n i sav u nmala rıydı . Kürtçe ve Kürt toplu­ mu olmanın ortaya çıkardı�ı öteki özellikler coşkuyla savunulmuştu. Kürdistan'da, . 1 2 Eylül'den sonra yürütülen duruşmalar ise, çok daha bi­ linçli ve ve kararlı bir t utum u g ündem e getird i. Tutuklular ve hükümlü­ ler, mahkemede, savcılıkta, artık, Kürtçe konuşuyorlardı. Savunmalarını Kürtçe yapıyorlardı. Kürtçe konuşmak kuşkusuz her zaman vardı . Türk­ çe bilmeyen Kürtler için tercüman getirtiliyordu. Burada belirtilen konu bu de!)il. 1 2 Eylül de n son ra, özellikle, 1 980'Ii yılların ortalarından itiba­ ren Türkçe yi çok iyi konuşan ve yazan Kürtler, savunmalarını, artık, kendi ,ana dilleriyle, yani Kürtçe olarak yapıyorlard ı. 1 988'de bu süreç iyice hızlandı. Bilinçli ve kararlı bir biçimde sürdürülüyor. .

'

'

. Mahkemelerde Kürtçe savunma yapmak kolay sürdürülen bir olay de­ {lil.

Mahkemeler bu konuda büyük engeller çıkarıyorlar. Buna raomen. bu kararlı ve bilinçli tutumlar daha da yo!)unlaşarak sürüp gidiyor. Mah­ kemeler, Kürtçe konuşan lar Kürtçe konuşmakta ısrar edenler, "ana di­ lim Kürtçe'dir" diyenler hakkında suç duyurusunda bulunuyorlar. Bu ko­ nuda yüzlerce dosya birikmiş durumda. Üstelik, bu, sadece, D iya rbak ır da sürdürülen bir tutum d a de(jil Kürtçe konuşabilen ve ya­ iabilen her kişi, bulundu{lu yerde, aynı tavrı sürdürüyor. Diyarbakır Ce­ zaevi'nden Batı'daki çeşitli Özel Tip Cezaevlerine sevkedilen hükümlü­ ,

'

.

ler, mahkemelere, savcıilkiara gittikleri zaman, aynı tavrı oralarda da

sü rd ü rüyorlar. Pek çok hükOmlü, artık, savunmasını, savunmasının sa­ vunmasını Kürtçe yapıyor. Tutuklular da savunmalarını Kürtçe yapıyor­ lar .

Kürtler, 1 971 'de, Kü rtçe'n in ayrı bir dil olduOunu ispat etmeye u!:'Jraşı­ Şimdiyse bunu, tavır ve davranışlarıyla, KOrtçe konuşmalarıyla bizzat gösteriyorlar. Buna ra{l men savcılar bu konuşmalardan hiçbir şey anlamadıkları halde, konuşmaların yOzde yüzünü anlamadıkları yorlardı.

l 16


Alleler tarafından geliştirilen propagandanın, telkinin ta­ mamıyla etkisiz kaldığını söylemek de doğru değildir. 1 67

sayfalık ve 26 sayfalık dilekçeler hazırlanırken bazı arkadaş­

lar o dilekçelere kaWmayıp kendileri özel dilekçeler hazırla­

dılar. Bu şekilde 25 sayfalık, 5 1 sayfalık dUekçeler hazırlanhalde, iddianamelerini yine eskisi gibi yazmaya devam ediyorlar. Mah­ kemelerde Kürtçe konuştukları için yargı lanan yüzlerce kişi var. Bu nlar­ dan biri Mehdi Zana. Diyarbakı r Eski Belediye Başkanı. Gazetedeki ha­ ber

şöyle:

7. Kolord u Askeri Mahkemesi'nde, "Özgürlük Yolu"

davasından yargılanan Diyarbakır Eski Belediye Başkanı Mehdi Zana hakkında, "duruşmada Kürtçe savun ma yapmak" gerekçesiyle dava açıldı. Mehdi lana'nın yargılandığı davanı n son birkaç duruşmasında savun­ malarını Kürtçe olarak yapacağını belirtmesi üzerine, mahkeme heyeti, savcılığa �uç duyurusunda bulunulmasını kararlaştırdı.

Askeri Savcı Vedat Erkan, Türk Devleti'nin toprakları üzerinde Kürtçe diye bir dilin olmadığını belirtti. Askeri Savcı , "Kürtçe bir dil değil. Keli­ me yığınıdır. Çok eski Türkçe'nin diyalektik zaman içindeki gelişimi neti­ cesi özbeöz Türkçe'den üretilen kısıtlı kelimeler yıj)ınıdır. Cüz'i bir ke­ simce konuşulan ve adına, bilinçli, kasıtlı, dış mihrakların tesiriyle Kürtçe adının takılması, Türk vatanı üzerinde yaşayan Türk vatandaşla­ rı arasında, ayrı bir Kürt ırkının ve Kürt dilinin olduj)unu kat'i olarak gös­ termez. Bugün Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da konuşma aracı olarak kullanılıyor. Herhangi bir propaganda ve övmeye dönüşmedij)i sürece ve anadil olarak kullanılmasına ve yayımianmasına yönelik faaliyette bulunulmadığı sürece ses çıkarılmamıştır. Bu bir gerçektir. Ancak ger­

çe!}i saptırıp, Türkçe bilme y en kişileri Kürt ve konuştukları lehçeyi de Kürtçe diye

adiand ırmak, milli duyguları zayıflatmaktan başka bir anlam

taşımaz." (Cumhuriyet, 1 1 .8.1 988) Bu Kürdistan'daki Türk ırkçılığın ın ve sömürgeciliğinin boyutlarını göste­ ren önemli bir belgedir. lbret vesikas ıdır. Tutuklu ve hükümlüler Kürt ol­ duklarını söyiOyorlar. Savcılar, "Kürt diye bir ulus yoktur, herkes Türk­ türw diyorlar. Tutuklular ve hükümlüler Kürtçe konuşuyorlar. Savcılar bu konuşmaların tek bir cümlesini, tek bir kelimesini bile anlayamıyorlar. Buna r&Omen, " ... Kürtçe diye bir dil yoktur, çok eski Türkçe'nin kelime­ lerinden oluşmuş bir yıgındır" diyorlar. Ve bunların Türk milli duygularını zedelediğini söylüyorlar. Peki, saçma-sapan, kargaları bile güldürecek komikliklerle, Kürtçe'yi inkar etmek Kürtlere hakaret olm uyor mu? Bu inkarcılık Kürtleri incitmiyor mu? Şöyle bir konu daha gündeme gelebilir: Mahkemelerde, savcılıklarda, Kürtçe konuşanların ifadeleri tercümanla alınıyor. Peki, bu tercümanla-

1 17


dı. Fakat bu arkadaşlar bir yandan ailelerinden gelen baskı­

lar, öte yandan mahkeme heyetinin direnişi karşısında, ha­ zırhidıklan bu dilekçeleli mahkemeye verememişlerdir. Du­ ruşmalardaki

ifadelerinde

de,

dilekçelerde

yazdıklanru

vurgu layamamışlardır.

Askeri Darbelerin İki ÖnemU FaaUyet Alanı ı 930'lu

yıllardan beri önemli bir tartışma var. Acaba,

Doğu 'ya yol götürelim mi, okul götürelim mi, su götürelim mi? vs. Yol, okul, su. elektrik, fabrika götürürsek. kariıu hiz­ metielini yoğunlaŞtınrsak, ulusal uyanışı hızlandırmış o. .r muyuz? Acaba bunlar "uyuyan Kürtler"in bilincini açan et­ kenler mi olur? Bu kuşkular ve endişeler çerçevesinde. Tek Parti döneminde, Doğu'ya önemli bir yatırım yapılmadığını görüyoruz. 1 9 50'li yıllarda bu tartışmanın kısmen bir sonu­ ca bağlandığı da görülp.yor. Yol, okul. . . benzer kamu hizmet­ leri götüıiilmeye başlanıyor. Bunların yaratabileceği ulusal uyanış da asimilasyon politikalanyla engellenıneye çalışılı­ yor. Zaten gerek düşüncede, gerek uygulamada var olan asi­ milasyon daha yoğun, daha planlı, daha kapsamlı bir şekil­ de yürürlüğe konuyor. Askeri darbe dönemlerinden sonra, bu uygulamalar gözden geçiriliyor, daha güçlü bir şekilde uygulanmaya çalışılıyor. Şeyhlik. toprak ağalığı gibi kurum­ lar bu çerçeve içinde. asimilasyon kurumlarından biri olarak değerlendirilmelidir. kanısındayım. Türkiye'deki

askeri

darbelerden

sonra.

iki

konuya

rın Kürtçe bildikleri nereden aniaşı lacak? Örneğin, Türkçe'den Fransız­ ca'ya, Fransızca'dan Türkçe'ye tercüme yapan bir tercüman ın Fransız­ ca bildiği, üniversitelerin, Fransız Dili ve edebiyatı, Fransız Filolojisi bö­ lümünü bitirmiş olmasıyla anlaşılıyor. Bu, Ingilizce, Almanca veya diğer dillerden tercüme yapanlar için de böyle. Bu, mahkemelerin arad ığı bir şart. Çok önemli bir usul şartı. Çünkü, ancak, sağlıklı ve · doğru bir ter­ cüme, sanığın konuşmalarını, ifadelerini doğru-dürüst aksettirebilir. O bakı mdan, örneğin, Fransı�ca kon uşabilen herhangi bir kişinin tercü­ manlığı yeterli görülmüyor. Tercümanın filolojiden diplamalı olması iste­ niyor. Peki, Kürtçe tercü man olarak getirilanierin Kürtçe'yi bildikleri ne­ reden anlaşılacak? Kürtçe konuşabilen herhangi bir insanın tercüm anlığ ı yeterli kabul edilecek mi? Burada d a Kürt Filolojisi'nden diplamalı olmak koşulunu aramak gerekmez mi?

1 18


önemli bir vurgulama yapılıyor. Birincisi, toprak reformu

düşünülmesi,

toprak

reformu

tartışmalannın

başlaması,

ikincisi ise asimilasyon sürecinin hızlandmiması ve yoğun­

laştınlması. Toprak reformunun düşünülmesi aslında bir

yanılgıdan kaynaklanıyor. Kürt hareketinin arkasında ağala­

mi olduğu

düşünülüyor. Kürt hareketini ağalarm kışkırttığı­

nı kabul eden bir anlayış vaz:. Şöyle düşünülüyor: Toprak ağalanyla, şeyhlerle, aşiret reisieriyle mücadele edelim. On­

lan sürgüne gönderelim. Topraklanna el koyalım. Böylece

Kürtçülüğü kışkırtan zümrenin kökünü kurutmuş oluruz.

Ve Kürtlerle ilgili düşüncenin gelişmesini engelleriz. 27 Ma­ yıs 1 960 askeri darbesinden sonra toprak reformu konusu,

üniversitelerde, basında, siyasal partilerde, uzun süre konu­

şulmuş ve tartışılmıştır. O sırada,

Güney Kürdistan'da Molla Mustafa Barza­

ni'nin önderliğinde, Kürdistan Demokrat Partisi, ulusal kur­

tuluş mücadelesi başlatmıştı. Ve Türkiye'de Milli Birlik Ko­

mitesi üyeleri, Irak'ta meydana gelen gelişmelerden dolayı

büyük bir endişe içindeydiler. Güney Kürdistan'daki müca­

dele, Hakkari, Van, Siirt, Mardin, Diyarbakır gibi yörelerde

de etkiler yaratıyordu. Bu yörelerde Güney Kürdistan'daki ulusal kurtuluş mi)cadelesi için yardım toplama faaliyeti de

başlamıştı. Molla Mustafa Barzani, toprak ağası, aşiret reisi

ve şeyh olarak değerlendiriliyor, Kuzeyde de benzer bir hare­

ketin başlayacağından korkuluyordu. Bunun için darbeden hemen sonra, toprak ağalarından, şeyhlerden ve aşiret reis­

Ierinden 485 insan, Sivas'ta kampa alınmıştı. Bunlardan ba­

zılanna çok ağır düzeyde işkenceler yapıldığını da biliyoruz.

Bazılannın dişleri kınldı. Bazılan boğazına kadar bok kuyu­

Ianna sokuldu vs. Bunlardan 55 ağa çok azılı bulunduğu

için sürgüne gönderildi. Edirne, Balıkesir, Aydın, Sakaıya, Kütahya, Çorum gibi yörelere sürgün edildiler. Gerek sürgü­ ne gönderilenlerin, gerek Sivas kampından evlerine gönderi­

lenlerin yaşamlan, faaliyetleri, başkalarıyla kurduğu ilişkile­

ri, düşünceleri vs. yönetim tarafından en ince ayrıntılarına

kadar izleniyordu. Fakat şu da gözleniyordu artık. Toprak ağaları, şeyhler aşiret reisieri bir bütün olarak ele alındığı

zaman zararlı insanlar değildir. Kürt ulusalcılığını, Kürtçü­ lüğü kışkırtanlar, hareketin içinde veya arkasında yer alan­

lar bunlar değildirler. Hatta bunlar devletin ve hükümetin 1 19


düşünce ve eylemlerinin, plan ve programlannın, bölgede yayılmasında etkin ve önemli roller üstlerıpı'ektedirler.

Öy­

leyse bunlan sürgün etmek, sürgünde tutmak doğru değil­ dir. Bunların mailanna el koymak yanlıştır. Bilakis kurum­

laşmalannı. maddi ve manevi yönlerden gelişmelerini teşvik etmek gerekiyor. Çünkü bunlar Kürt hareketinin içinde, ya­

nında veya arkasında yer almıyorlar, aksine, Kürt ulusalcılı­ ğının gelişmesine engel oluyorlar. Ve bu ilişkiler zamanla daha iyi gözleniyor. Toprak reformu gibi sözlerle bu zümrete­

rin rahatsız edilmemesi, tedirgin edilmemesi sonucuna van­

lıyor. Bunun için ağaların, şeyhlertn, aşiret reisierinin sür­

günden

kendi

evlerine,

köylerine

gönderilrneleri,

yani

affedilmeleri uzun sürmüyor. Bu bakundan, "askeri darbele­

rin iki önemli faaliyet alanı" ifadesi aslında doğru değildir.

Yukanda· açıklandığı gibi, birinci faaliyet tam bir faaliyet de­ ğil. Yarını. hatta çeyrek bir faaliyet bile değil. Bunun bir ya­ nılgıdan kaynaklandığını belirtmiştik.

Öyleyse toprak reformu sloganı 27 Mayıs 1 960'dan son­

ra neden gündeme geldi? Bu· anlayışın aslında, bir yanılgı olarak Kürt sorunuyla ilişkilendirildiğini yukanda ifade et­

meye çalışmıştım. Bu oluşumda, yani toprak reformunun konuşulmasında. genç Kemalist subaylann radikal düşün­

celerinin de kuşkusuz etkisi vardır. Bunlar toplumda, yok­

sullar ve topraksız köylüler lehine bazı yeni düzenlemeler

yapmak istiyorlar. Fakat, ağalann, şeyhlerin, aşiret reisiert­

nin Kürt Sorunu'ndaki yerleri iyice ortaya çıkınca ve bunun

devlet taraftan bir rol olduğu anlaşılınca toprak reformu slo­

ganı da yavaş yavaş gündemden çıkıyor. Ulusal

kurtuluş

hareket1nin

içinde yer

alan

ağalar.

şeyhler, aşiret reisieri yok mu? Var. Fakat sayılan son dere­

ce az. Çok çok az. Dolayısıyla bunların etkinlikleri devlet ve

hükümet tar�ından her zaman kınlabiliyor. Maddi ve ma­

nevi yönlerden gelişmeleri engellenebiliyor. Bu tür kişiler devletle devamlı sürtüşme içinde bulunduklanndan maddi zenginlikleri hep tehdit altında bulunuyor. 12 Mart döneminde göz altına alınan, tutuklanan. yargı­ lanan ve h üküm giyen toprak ağalannı. şeyhleri, aşiret reis­ Ierini bu çerçeve içinde değerlendirebilirtz.

Yukanda belirtilen. "55 ağa" içinde çok tutarlı ve . çok 120


sağlıklı olan toprak sahipleri vardı. Faik Bucak bunlardan biriydi. Öte yandan. 1 960'lı yıllann başlarında kurulan ve faaliyet gösteren Türkiye İşçi Partisi'nin içinde, hatta. Do­ ğu'daki il ve üçe başkanlıklannda bu türden bazı şeyhler, ağalar ve aşiret reisiert de yer almışlardır. Ve bunlardan bir kısmı 1967'deki Doğu Mitingleri'ne aktif olarak katılmıştır. Bunlar dilleriyle, konuşmalanyla. zevkleriyle, gelenekleriyle, yaşayışlanyla Kürt idiler. Kürt tavırlar ve davramşlar sergili­ yorlardı. Kürt toplumu olma ôzelliklertn.t. yani Kürtlüklerini bilinçli bir şekilde savunanlar da vardı. Fakat 1 960'lı yıllarm sonlannda iyice gelişen kapitalist ilişkiler bunlardan bir kıs­ mının daha ulusal değerlerini öğüttü . Bu süteçte bunlann bir kısmı bir yandan asimile oldular. bir yandan da asimi­ lasyonun acımasız bir aracı haline geldiler. Çünkü , kapita­ list illşkiler, eğer. Kürt ulusal hareketini savunan güçlü mu­ halefet odaklannın ideolojik ve politik faaliyetleri olmadan gelişme olanaklan buluyarsa ulusal değerleri yıkıcı etkiler yaratabillyor. Bugün ise, durum değiştktir. Kapitalist ilişki­ ler yine gelişiyor. Fakat Kürt ulusal değerlerini savunan güçlü muhalefet odaklan da var. Bu bakımdan kapitalıst ilişkilerin gelişmesi, eskiden olduğu gibi yıkıcı etkiler yarata­ mıyor. Bu konuyu lleride daha etraflı bir şekilde ele almak mümkün olacak. · Toprak reformu konusu 12 Mart 1 97 1 darbesinden son­

ra da gündeme geldi. O zaman }'ine Kürt sorunuyla 1lişk1len­ dirildi. Kuşkusuz bu da bir yarulgıydı. Fakat bu dönemde toprak reformu konusunun konuşulması ve tartışıl�sı çok kısa sürdü. Ağalann, şeyhler1n,

aşiret reisierinin gerçek

kimlikleri ve devlet yanlısı fonksiyonlan kısa zamanda anla­ şıldı. Burada, Kürt ulusal hareketine karşı. devrimci Türk gençleri, Türk aydınlan ve Türk basını arasında önemli bir cephe oluşturmak endişesini de görmek mümkündür. 1960'lı yıllarm sonlanlll düşünelim. Kürt sorunu dev­ rimci ve demokrat gençler arasında yoğun bir şekilde tartışı­ lıyor. Kürt sorununu konuşanlann, sorunun demokratik bir biçimde çözümüne taraftar olanlann sayısı gittikçe artıyor. 1 2 Mart cuntası ise. başka nedenlerin yanında, bu gelişme­ leri durdurmak, engellemek, mevcut örgütlenmeleri dağıt­ mak amacılll da taşıyor. Bu koşullar altında, Kürt sorunu-

121


nun arkasında, ağalar, şeyhler, aşiret reisleri, gerici sınıflar var, demek sorunun devrimciler ve demokratlar arasında ta­ raftar bulmasını önleyici önemli bir slogan olarak görülebi­ lir. Bu, inandırıcı olsun veya olmasın, resmi ideolojinin bu anlayışı ileri sürmesi, kendisi açısından önemli olmaktadır. Bu, aynı zamanda sorunun çarpıtılması, doğru kavranılma­ sının engellenmesi açısından da önemlidir. Sorunun arka­ sında, ağalar, şeyhler, aşiret reisieri var, denerek, diri, genç, gelecek vaat eden yığınlar, yoksul köylüler dikkatlerden uzat tutulmaya çalışılmaktadır. Halbuki sorunu esas konuşan­ lar, tartışanlar, sorunun taşıyıcısı olanlar bunlardır. 1 2 Mart 1 9 7 � rej iminde, toprak reformu konusunun ekonomik bir boyutu olduğunu görmek de mümkündür. Ba­ tı'da sanayinin, banka sektörünün,. ticaretin yoğun bir şekil­ de gelişmesi .istenmektedir. O halde, Batı'da üretilen mallar için geniş pazariann olması da gerekir. Doğu 'nun önemli bir pazar olacağı düşünülmektedir. Öyleyse Batı'da üretilen mallar için Doğu'daki vatandaşiann alun gücünün artırılma­ sı gerekmektedir. İşte, toprak reformu bu çerçeve içinde de düşünülmektedir. 1 2 Eylül 1 980 darbesinden sonra toprak reformu konu­ su yine gündeme geldi. Fakat toprak ağalığı sorunuyla, Kürt sorunuyla fazla ilişkilendirilmedi. Ve bu böyle çok kısa sür­ dü. Fakat yukanda belirtildiği gibi, sorunun ekonomik bo­ yutları bu dönemde de söz konusu edildi. Askeri darbe dönemlerinde gündeme getirilen ikinci ko­ nu asimilasyondur. Ne tür bir alfabe yapalun ki Kürt çocuk­ lara kolayca Türkçe öğretelim? Nasıl bir eğitim uygulayalun, nasıl bir politika izleyelim ki herkese Türkçe'yi öğretelim ve Kürtçe'yi unutturalnn? Kürt kimliğini yok etmek, herkesi, "Türküm, mutluyum" diye bağırtmak için nasıl davrarnnak gerekir? Askeıi darbe dönemlerinde bu konular daha coşku ­ lu bir biçimde gündeme geliyor. Bu konunun ele alınması ve tartışılması, zaman içinde, darbeden darbeye , kuşkusuz ba­ zı özellikler göstermektedir. Örneğin 1 960'da daha yüksek sesle, daha büyük bir coşkuyla gündeme gelmiştir. Basında. üniversitelerde, öğrenci demeklelinde uzun uzun konuşul­ muş, tartışılmıştır. 1 960'da Mehmet Şerif Fırat'ın 122

Doğu İlleri

ve

Varto Ta-


rlhl isimli kitabı yeniden basıhyor ve dağıtılıyor.

ve Varto Tarihi

Doğu İlleri

isimli kitap , Kürt diye bilinen bir kavmin ol­

madığını, asıllannın Türk olduğunu, Kürtçe diye bir dilin ol­ madığını, Türkçe'nin bir şivesi olduğunu anlatan belli başlı kitaplardan biridir.

1 948'de yazılmış.

1 960'da Milli Birlik

Komitesi Başkanı ve Devlet Başkani Orgeneral Cemal Gür­ sel'in Önsöz'üyle Milli Eğitim Bakanlığı tarafından yeniden basılmıştır. Ücretsiz olarak geniş bir biçimde dağıtılmıştır. Üniversitelerde profesörlere, doçentlere, asistanlara. öğrenci demeklerine verilmiştir. Basın mensuplanna, gazetecilere, yazariara dağıtılmıştır. Okul kitaplıklarına gönderilmiştir. Öğretmenler arasında geniş bir dağıtımı yapılmıştır. Kışlala­ ra, öğrenci yurtlanna yaygın olarak verilmiştir. Yi,ne aynı dönemde, basında, Kürtlerin Türk olduğunu anlatan birçok yazı yazıldı. Dil uzmanlan. Kürtçe'nin, Türk dilinin bir lehçesi olduğunu kanıtlamak için çok büyük gay­ retiere girdiler. Üniversite mensuplan. profesörler bu konu­ da yoğun bir çaba içinde oldular. Bu konulan dile getiren konferanslar, seminerler düzenlendi. Açık oturumlar yapıldı. 1 960'lı yıllann başlannı düşünelim. Bu çabalann büyük bir kabul gördüğünü de ifade etmek gerekir. Kürtlerin Türk olduğunun ispat edilmesi, Kürtçe diye bilinen bir bağımsız dilin olmadığının, onun, Türkçe'nin bir şivesi olduğunun is­ pat edilmesi en büyük devrimcilik ve ilericilik olarak değer­ lendiriliyordu . Kürt ulusalcılığının ifade edilmesi, "ben Kür­ düm", "Kürtçe bağımsız bir dildir" vs. denilmesi gericilik olarak kabul ediliyordu. Çünkü bu olayiann gerisinde, ağa­ lann, şeyhlerin, aşiret reisierinin olduğu düşünülüyordu. Bu

bakımdan.

Kürtlerin Türk olduklarının kanıtlanması

önemli bir yurtseverlik göreviydi. Doğu'da görevli olan dev­ rimci ve demokrat öğretmerıler. özellikle 'türkçe öğretmenleri böyle bir çalışmada baş rol oynuyorlardı: 1 960'lı yıllann başlannda bunlar yoğun bir biçimde ya­ şandı. 1 960, 1 96 1 , 1 962, 1 963 yıllarında bu kavrayış sürüp gitti. 1 960'lı yıllanri sonlarına doğru, Kürtleri Türk sayan, Kürtçe'yi Türkçe'nin bir şivesi sayan bu anlayış eleşUrilmeye başlandı. Kürtler arasında, daha sonra da Türk devrimelleri arasında yapılan eleştiriler giderek yoğurıluk kazandı. 1 967

yılının yaz aylannda Kürdistan'ın çeşitli il ve ilçelerinde ya123


pılan Doğu Mitingleri, 1 969'da. Devrimci Doğu Kültür Ocak­ lan'nın kuruluşu bu süreci iyice hızlandırdı. 1 965 yılında, Türkiye Kürdistan Demokrat Partisi'nin kurulması ise, kır­ sal bölgelerin derlenip topadanması bakınundan epeyce önemli oldu. Tartışmalar içerik kazandı. Artık, devrimci ve demokrat gruplar

1 960'lı yılların başlannda olduğu gibi

Kürtler'in Türk olduğunu. Kürtçe'nin Türkçe'nin bir şivesi olduğunu

iddia

etmiyorlardı.

"Emperyalizme

karşı omuz

omu7..a mücade1e"den söz ediyorlardı. 1 2 Mart 1 97 1 'e böyle gelindi. Fakat, Türkiye'de sağ kesim her zaman, Kürtlerin Türk olduğunu, Kürtçe'nin Türkçe'nin bir şivesi olduğunu savunmuştur. Sağın bütün kanatları, gerek radikal, dincl­ şeriatçı kanat, gerek Türkçü-ırkçı kanat, gerekse liberal ka­ nat aynı doğrultudadır. Askeri savcılar

12

Mart rejlminde,

iddtanamelerinde,

Kürtlerin Türk olduğu , Kürtçe diye bağımsız bir d111n olma­ dığı biçimindeki resmi görüşleri yoğun bir şekilde açıkladı­ lar. Bu görüşleri kabul etmeyenlerin, aksini iddia edenlerin suç işlediklerini vurguladılar. Sıkıyönetim mahkemeleri as­ keri savcıların iddialan doğrultusunda kararlar verdi. Askeri Yargıtay bu kararlan onayladı. Basında, asimilasyon konu­ sunda öneriler yayınlamaya başlandı. Konferanslar düzen­ lendi. Fakat 1 960'lı yılların başlarmda olduğu gibi yüksek sesle ve yaygın bir biçimde değil. Daha çok yayın düzeyinde oldu. Devlet teşvikiyle yayınlanan kitaplar, broşürler özellik­ le ok�llara, il ve ilçe kitaplıklanna, köy odalanıla gönderildi. Ücretsiz olarak. En çok da kuşkusuz Kürt bölgelerine. 1 2

"Doğu İUerl ve Varto Tari­ hi'' isimli kitap yeniden yayınlandı. Fakat bu konu lle ilgili

Mart askeri darbesinden sonra

olarak 1 97 1 darbesinin en önemli özelliği tutukluların aske­ ri savcıların iddianamelerindeki bu görüşleri yoğun bir bi­ çlmde eleştirmeleridir. Tutuklular, askeri savcıların suç say­ dıklan fUlleri kararlı, disiplinli, sistematik ve bilgili bir biçimde savunmuşlardır. 1.67 sayfalık "İddianameye Cevap" dilekçesinin nasıl hazırlandığını ve savunulduğunu yukan­ da kısaca anlatmaya çalışmıştim . . Başlıca asimilasyon araçları, radyo, basın-yayın. TV ve eğitim kurumları idi. Eğitim sisteminin, Türkçe eğitim yapan okulların Kürdistan'daki etkinliğini artırmak için her yol de-

124


neniyordu. Bu arada, 1 960'lı yıliann başlarından itibaren, Kürdistan'ın bazı şehtrlertnde Bölge Yatılı İlkokulları kurul­

maya başlandı. Bu okullarm kuruluşunun temel amacı asi­

milasyon idi. İlkokul çağına gelmiş çocuklar atlelertnden ve köylerinden alınıyor, bu okullara getiriliyor. Böylece çocuk­

lar aile ve köy ortamından, çevrelerinden tecrit ediliyor.

Türk Devleti Bölge Yatılı İlkokulları'nı asimilasyon tçin çok elverişli kurumlar olarak düşündü . Çünkü çocuklar dersa­

nenin dışında, yatakhanede, yemekhanede, okul bahçesin­

de. çarşıda-pazarda, her yerde, Türkçü ideolojinin denetimi altında tutuluyorlardı. Okul yönetimi çocuklan her an dene·

timi altında tutuyor, onlara yaşantılarının her anında Türk­

çü . ideolojiyi, resmi ideolojiyi şırınga etmeye çalışıyordu. Ço­

cuklar aile ve köy ortamından koparılıp alındığı, tecrit edildiği için, bunun önemli bir yöntem olduğu düşünülüyor­

du.

Bu yönüyle bu okullar, Osmanlı İmparatorluğu'ndaki

"Kapıkulu Ocaklan"na, "Acemi Oğlanlan Mekteplert"ne, yani

devşimıe sistemine benziyordu. Osmanlı İmparatorluğu dö­ neminde, özellikle Balkanlardan Hnstiyan çocuklar toplanı­

yor ve saray okullannda eğitime tabi tutuluyorlardı. Bu sü­ reç onların Müslümanlaşmalarını ve Türkleşmelerini sağlıyordu. Devştrme çocuklannın ailelertyle ilişkileri kuşku­ suz kesiliyordu.

Bölge Yatılı İlkokulları'nda da tecrit çok önemli bir poli­ tikadır. Herhangi bir çocuk okula kaydedildiği zaman, o ço­ cuğun babasının adını, hangi köyden olduğunu, babası hak­

kındaki öteki bilgileri sadece okul idaresi bilebilir. Çocuklar arkadaşlannın babaları hakkında hiçbir bilgiye sahip ola­

mazlar. Çocukların, babaları, akrabaları, yakınlan hakkında konuşmalan yasaktır. Herhangi bir baba sadece kendi oğlu­ nu ziyaret edebillr. Oğlunun okuldaki arkadaşları konusun­

da, oğluna hiçbir soru soramaz. Bunlar yasaktır. Örneğin

Bölge Yatılı İlkokullan'ndan birtnde okuyan bir öğrenci, 5 yıl arkadaşlık yaptığı bir kişinin akrabası olduğunu, ancak,

okuldan mezun olduktan sonra fark etmiştir. Bu tecritin

amacı, akrabalık çerçevesinde, köy veya aşiret çerçevesinde

meydana gelebilecek kümelenmelert önlemektir. Bu gruplaş­

maların Kürtçe'nin unutturulması sürecini gectkttrdfğt veya

125


engellediği düşünülüyor. Gruplaşmalann Kürt yaşarn tarzla­ nın sürdüreceği, resmi ideolojinin şırınga edilmesini engelle­ yeceği kabul ediliyor. Çocuklar Bölge Yatılı İlkokullan'nda büyük bir disiplin altında yetiştiriliyorlar. 1 2 Mart ve 1 2 Eylül dönemlerinde, bu okullara askerlerin ve emekli askerlerin müdür olarak atandığını görüyoruz. Zaten Bölge Yatılı İlkokulları'nın kuru­ luş olarak askeri disipline yatkın kurumlar olduğu h emen ·

göze çarpmaktadır.

12 Eylül 1 980 darbesinden sonra asimilasyon teknikle­ rtyle ilgili konular yine gündeme gelmiştir. Fakat bunlar da­ ha çok kitap, broşür yayını biçiminde gerçekleştirilmiştir. Basında bu konunun sık sık sıcak ve yoğun bir şekilde , he­ yecanlı bir şekilde tartışılmamasının, üniversitelerde sık sık konferanslar , verilmemesinin, seminerler düzenlenmemesi­ nin, yani sorunu yüksek sesle ifade etmemenin temel nede­ ni gayet açıktır: Sorunu kamuoyunun billncille çarptınna­ ınak. Çürıkü, artık, Kürt sorununu konuşanlar, tartışanlar çoğalmıştır. Sorunun demokratik bir şekilde çözümünü iste­ yenlerin sayıla,n günden güne

artmaktadır. Resmi görüş

eleştirilmektedir. inkarcılık sadece gülümsemeyle karşılan� maktadır. Bu koşullar altında asimilasyon tekniklerinin ba­ sında tartışılması, bu ihtiyacın belirtilmesi, sorunu kamuo­ yunun bilincine çarptınnaktan başka hiçbir işe yaramaz. Kamuoyunun önemli bir kesimi ise , resmi ideolojinin tutum ve davranışlannı eleştirmektedir. Bu bakımdan asimilasyon dar gruplar içinde, uzman gruplar arasında konuşulmuş,

tartışılmış, fiilen yürütülmüştür. Daha çok radyo ve 1V ola­ naklarının çoğaltılması, yaygınlaştınlması üzerinde durul­

muştur. Bölge Yatılı İlkokullan'nın etkinliklerini artırmak için yeni yeni önlemler alınmıştır. Bütün bunlara rağmen, Türk Kültürü Araştınna Ensti­ tüsü, Anadolu Basın Birliği gibi kurumlar, Kürtler'in Türk olduğu. Kürtçe'nin de bağımsız bir dil olmayıp Türkçe'nin bir lehçesi olduğu konusunda çok yoğun ve yaygın bir yayın yapmışlardır. Özellikle Kürt şehirlerinde, valilikler, askeri gamizonlar ve üniversitelerin işbirliğiyle "bilimsel toplan­ tı"lar düzenlenmiştir.

12 Eylül'den sonra Türkiye çapında

başlatılan okuma-yazma kurslannın, hizmet etmesi istenmiştir. 126

·

Doğu'da bu amaca


, Kürt Sorunu'na Karşı İslamcı İdeolojinin Kullanılması 1 973 ve 1977 Genel Seçimleri'nin karşılaştırılması çar­ pıcı sonuçlar veriyor. 1 973 seçimiertnde Milli Selamet Partisi 48 milletvekili çıkarmış. Türkiye ortalaması % 1 1 .8. Fakat Kürt bölgelerinde bu oy oranı çok yüksek. Adıyaman, Ağn, Bingöl, Diyarbakır, Elazığ, Malatya, Kahramanmaraş, Mar­ din, Urfa , Erzurum gibi yörelerde Türkiye ortalamasının iki katı yükseklikte oy oranları mevcut. 1 977 seçimlerinde ise, oy oranının ve milletvekili sayısının düştüğünü görüyoruz. 1 977 seçimleri sonunda milletvekili sayısı 24'e düşmüş. Oy oranlarmda ise, Türkiye genelinde 3.3 oranında düşme var. Fakat Kürt bölgelerinde düşme yok. Aksine, Bitlis, Hakkari, Mardin, Siirt, Van gibi yörelerde oy oranlannda çok büyük artışlar var, Kars, Muş, Urfa , Malatya gibi illerde yine artış­ lar var. Adıyaman, Bingöl, Diyarbakır illerinde ise, MSP ge­ nel olarak l 9 73'deki oy oranını korumuş. Sadece Erzu­ rum'da oy oranında düşme var. MSP burada oylarını büyük çapta Milliyetçi Hareket Partisi (MHP)'ne kaptınnış. (bk. İs­ mail Beşikçi, Bilim Yöntemi, Türkiye'deki Uygulama 3. Cum­ huriyet Halk Fırkası'nın Tüzüğü ( 1 927) ve Kürt Sorunu , Ko­ mal Yayınevi, İstanbul, 1 978, s. 243-278) Cumhuriyet Halk Partisi, 1977 seçimlerinde, 1973 se­ çimlerine nazaran, Türkiye çapında % 8. ı 'lik bir oy artışı sağlamıştır. Buna rağmen CHP Doğu'da, bazı yörelerde oy kaybetmiştir. MSP ise, l 9 77'de 1 973 seçimlerine nazaran % 3. 3'lük oy kaybına uğramıştır. Buna rağmen Kürdistan yö­ relerinde çok büyük oy artışı sağlamıştır. MSP'nin devamı olduğu söylenen Refah Partisi için de aynı şeyleri söyleyebili­ riz. RP 1 987 seçimlerinde, Diyarbakır, Bingöl, Bitlis, Elazığ, Siirt, Van, Muş, Adıyaman, Urfa , Ağn gibi yörelerde % 20 ci­ varında oy aldı. Halbuki RP'nin Türkiye çapındaki oy ortala­ ması % 7.8 idi. Buradan şunu çıkarmaya çalışıyorum. Böyle bir parti, yani İslam'ı vurgulayan, islamı ön planda tutan bir parti, resmi ideoloji için gerekli bir partidir. o bakımdan za­ man zaman, "Kemalizme karşı duruyor" iddiasıyla biraz bas­ kıyla karşılaşsa da, devletin gizli güçleri, İslam enternasyo­ nalini seslendiren böyle bir partinin yaşamasını, gelişmesini teşvik ediyorlar. Kürt bölgelerinde, MSP hareketinin veya benzer organizasyonlarm hiç zayıflamadığını görüyoruz. 127


197 1 .Askeı1 darbesi döneminde, Anayasa Mahkemesi, Türkiye İşçi Partisi'yle birlikte, Milli Nizarn Partisi'ni de ka­ pattı. Fakat Doğu'da gelişen süreç çok kısa bir zaman sonra şunu tekrar hatırlattı: Böyle bir parti gereklidir. Çünkü di­ ne, İsiama vurgulama yapan bir akını kitleler üzerinde ege­ men olduğu zaman. Kürt ulusal hareketinin hız kazanması daha rahat bir şekilde engellenebllmektedir. Onun için bu akım yaşaniası gereken bir akmıdır. Bu bakımdan teşvik görmelidfr. O dönemde, dava yüzünden yurt. dışına çılmıak zorunda kalmış Milli Nizarn Partisi yöneticilerinin tekrar yurda dö­ nüşleri bizzat askerler tarafından teşvik edilmiştir. Onlar da hemen dönrnüşler. Milli Selamet Partisi (MSP) adıyla yeni bir parti kurmuşlar ve 1 973 seçimlerine katılmışlardır. Bu, dev­ let kademelerinde açıklanmayan bir görüş. Yazılı olarak ifa­ de edilmiyor. Sözlü anlaturu olabilir. 1962 yılında, Amerikalı Prof. Frey, Milli Eğitim Bakanlığı Test ve Araştırma Bürosu ile AİD Teşkilatı'run işbirliği saye­ stnde Türkiye çapında bir araştırma yürütmüştür. Bu araş­ tınnanırt anketleri bile ABD'ne götürülmüştür. Gerek anket­ ler, . gerek sonuçlar. Türkiye'de kamuoyundan gizli tutulmaya çalışılmıştır. Buna rağmen araştırınayla ilgili bazı yayınlar da yapılmıştır. (bk. ismaU Beşikçt, y.a.g.e s. 275 vd.) Bu araştıniıa sonunda edinilen bilgilere göre, Arnertkan yöneticilerinin Türk yöneticilerine şöyle bir önerlde bulun­ duklan anlaşılıyor. Toplumsal sorunlarla, özellikle Kürt so­ runuyla mücadele edebilmenin en iyi yolu, dinci niteliklerty­ le belirlenen bir partinin kurulması, geltşttrllmesi ve etkin bir kurum haline getirilmesidir. Bu, özellikle Kürdistan böl­ gesi için çok önemli bir konudur. İşte bu tarihlerden sonra, Kemalistlerle yüksek rütbeli sivil ve asker bürokratlarla, Şeyhlik kurumu ve şeyhler arasındaki çelişıneler yok olma­ ya başlamıştır. ABD yöneticilerinin tavsiyelerinde o zaman­ lar Türkiye'nin çeşitli yörelerinde yaygın bir şekilde çalışan Banş Gönüllüleri'nin raporlarnun da dikkate alındığı açıktır. Burada iki noktaya daha değtnmekte yarar vardır. Bu� gün, Kürdistan'daki şeyhlerln tamamırun Kürt düşmanı ol­ duktan söylenemez. Bütün şeyhlerin, devletin gizli örgütle­ rtyle iç içe olduklan iddia edilemez. Ulusal niteliğini, yani ·

. •

128


Kürt kimliğini korumaya çalışanlar da olabilir. Fakat bu tür kişilerin şeyh olarak etkileri günden güne azalmaktadır. Öte

yandan bunlar, maddi bakınıdan da güçsüz ve zayıf aileler­ dir. Fakat kendi kendilerine yeten ekonomik güce sahiptir­

ler. Şu söylenebilir: Şeyhler maddi bakundan güçlendikçe,

devletin desteğini aldıkça; t anmda makınalaşmayı hızlandı­

np topraklanm genişlettikçe, petrol satış bayiliği, traktör ve t arını aletleri satış acentalan, tanker işletmeciliği gibi yollar­ ·

la ticari ilişkilerini genişlettikçe, banka kredilerinin çok bü­

yük bir kısmını kullandıkça, Kürt halkı karşısında şeyh ola­ rak

etkileri

daha

da

artmaktadır.

Şeyh

olarak

etkileri

arttıkça da maddi bakınıdan daha da güçlerunekte, zengin­

liklerini artımıaktadırlar. Bu ilişkiler devletin de desteği ve

teşvikiyle sürüp gitmektedir. Kürt niteliğini korumaya çalı­ şan �eyhlerin, şeyh olarak etkinliklerinin azalması ise nor­

maldir. Devlet bunlann maddi bakımdan güçlenınesini en­

gellemekte, bunlara karşı bazen açıktan açığa, bazen de gizli

bir biçimde mücadele yürütmektedir. Bunlan sindinneye ve korkutmaya çalışı:naktadır.

' Öte yandan şeyhler sadece seçim dönernlerinde değil,

yer ve zaman koşullarına göre, her an, Kürt karşıtı propa­

gandalannı sürdümıektedirler. Kürtlerin kurtuluşunu iste­

menin, Kürt sorunu ile ilgilenmenin ka.fırlik, komünistlik ve

vatan hainliği olduğunu her fırsatta söylemektedirler. 12 Ey­

lül 1980'den önce, sadece MSP'nde değil, AP, MHP, CHP gibi pariilerde de veya bağunsız olarak da bu tür pr�pagandalan

yürütüyorlardı. Çeşitli partilerde yer alan şeyhler çoğu za­ man akrabalık ilişkileriyle de birbirlerine bağlıydılar. Örne­

ğin, Muş'da 1 9 seçimlerinde MSP ve AP listelerinin birinci sı­

rasında yer alan şeyhler amca çocuklandır. Ve bunlar Bitlis MSP listesinin birinci sırasında yer alan kJşi ile yine akraba ­

dırlar. Bitlis'te birbirleriyle kardeş olan iki şeyh ise milletve­ kili ve senatör olarak "milli irade" temsilciliğini paylaşmışlar­

dır. Böylece Kürt halkı · yığınlan "milli irade" yoluyla, Kürt

karşıtı yapılanınayı geliştirecek, sömürgeciliği güçlendirecek

ve Kürdistan'ın devletlerarası sömürge statüsünü sürdüre­ cek şekilde kontrol edilmeye çalışılmaktadır.

Açıkça görüldüğü gibi Kemalist ideoloji şeyhleri merkezi

otorite ile yani Türk sömürgeciliğiyle olan ilişkilerinde, eko- ı29


nomik bakımdan kapitalistleştirmek istemektedir. Fakat on­ lann köylü yığınlanyla olan ilişkilelinin kesin olarak gele­

neksel ilişkiler çerçevesinde kalmasını istemekte ve · bu süre ­ ci teşvik etmektedir. Şeyh maddi olarak güçlendilillrken,

topraksız ve iı.z topraklı köylünün gelişmesi için tedbirler alınmaması, üstelik demokratik ve ulusal taleplelin devamlı

olarak devlet terörüyle sindiıilmeye çalışılınası bu amacı

gerçekleştirrnek içindir. Zira Kürt halk yığınlan geleneksel

ilişkiler çerçevesi içinde kaldığı zaman demokratik ve ulusal

isteklelini ileli süremiyorlar. Bu istekleli ileli sürebilecek bi­

lince ulaşamıyorlar. Başka bir ifadeyle resmi ideoloji tarafın­ dan daha iyi denetleniyorlar. Dolayısıyl;;ı. Kürdistan'daki sö­ mürge düzenini sürdürmek de mümkün oluyor. Kürt ulusal

hareketinin hız ve yoğunluk kazarunası, halk yığınlannın kendi kimliklerini sorgulamaya başİamalan ise bu düzenin sürmesine karşı büyük bir muhalefet olarak belirmektedir. Öte yandan, şehirlelin etkileri sadece, Kürt sorunuyla

sınırlı değildir. Bu kurumlar bütün toplumsal, ekonomik,

politik ve kültürel ilişkileli etkilenmektedir. Toplumun mev­

cut

sosyoekonomik ve

politik yapısını aynen

korumaya

amaçlamaktadırlar. İleliye dönük bütün gelişmeleli engelle­

mektedirler. Devrimci-demokratik potansiyeli parçalamaya ve yok etmeye çalışmaktadır. Irkçı ve sömürgeci Türk Devle­ ti ile sömürgeleştlrilen Kurt ulusunun dinin aynı olması et­ nik çelişkileri örtmekte ve gizlemektedir. Böylece şeyhlik sô­

mürgecilerin asla vaz geçemeyecekleli bir kurum olmuştur.

Bu durum Kürdistan'! devletlerarası sömürge düzeyinde tu­

tan öteki devletler için de söz konusudur. Kaldıki Kürt ulu­ su sömürge bile olamayan bir ulustur. Hiçbir siyasal statü­

ye sahip değildir. Kürt ülkesi de öyle .

Şeyhlik denince akla gelen isimlerden biıi Kanıran İnan

oluyor. Kürt olduğunu kati surette ifade etmeyen, Türkleş­

tirme politikalannın propagandasını yapan bir kişi. Bu poli­

tikalan coşkuyla savunduğu için iftihar eden bir kişi. Bugün Bulgaristan'da bir Türk'ün burnu kanasa, Kanıran İnan, Av­ rupa Konseyi'ne, "Bulgartstan'da Türklere baskı yapılıyor.

Türklerin insan haklan çiğneniyor. Avrupa Konseyi insanlık dışı bu muameleye karşı çıkmalıdır. Bulgartstan'a· baskı ya­

pılmalıdır" diye karar tasanları sunar. Avrupa Parlamento-

1 30


su'nu yine ayru doğrultuda harekete geçinneye çalışır. İran­ Irak Savaşı'ndan� İran'ın Herlerneleri durumunda, "Kerkük Türkleri ne olacak? Hükümet Kerkük Türkiertnin geleceği konusunda ne düşünüyor?" diye demeçler verir. Endişeleri­ ni, kaygılannı dile getirir. Batı Trakya Türklerine, Kıbns Türklerine baskı varsa ilk önce Kanıran İnan konuşur. Bas­ kıyı o dile getirir, protesto. eder. Fakat Kürtlere yapılan bas­ kılar karşısında hiç sesi çıkmaz. Bu baskılan görmezden, duymazdan gelir. Örneğin 1980'li yıllarda, Diyarbakır Askeri Cezaevi'nde 40'ın üzerinde devrimci genç işkencelerle öldü­ rüldü . Bunu kesinlikle konuşmaz. Bu konudan uzak durur. Veya Kürt köylerinde, baskı, işkence, zulüm var, köyler ab­ lukaya alınmış . . . Bunlan görmezden, duymazdan gelir. Ör­ neğin Güney Kürdistan'da, Halepçe'de 5000'in üzerinde Kürt insanı kimyasal silahlarla öldürüldü. Büyük bir soykı­ nın gerçekleştirildi. Çocuklar, kadınlar, ihtiyarlar, silahsız ve savunmasız insanlar öldürüldü. Irak'ı, Saddam Hüse­ yin'in ırkçı, faşist ve sömürgeci rejimini kınamak için hiçbir çaba harcamaz. Kerkük Türklerinin, Batı Trakya Türkleri­ nin, Bulgaristan Türklerinin acılari için yanar tutuşur. Fa­ kat, Kürtlerin uğradığı çok daha ağır, onlarla ölçülemeyecek kadar ağır olan muameleler karşısında hiç sesini çıkarmaz. Türk Devleti'nin bu tür şeyhlere ihtiyacı çok büyüktür. Resmi ideolojinin propagandasını yapan, ulusal kimliğini in­ kar eden, Türk kimliğini tavizsiz savunan bu tür şeyhler Türk Devleti için, devletin ırkçı ve sömürgeci politikalan için vazgeçilmezdir. Kanıran İnan'ın hangi partiden olduğunu belirtmeye ge­ rek yoktur. Her zaman iktidar partisinde veya iktidara gele­ ceği hesaplanan partide yer alır. Her zaman üst seviyede bir bürokrattır. 1 989 yılının Haziran ayını hatırlayalım. Bu ayın ilk haf­ tasından itibaren Bulgaristan hükümeti oradaki Türklere wrunlu pasaport vererek Türkiye'ye göndermeye başladı. Bulgaristan'dan zorunlu pasaport verilerek Türkiye'ye gön� dertlenlerin sayısı çok kısa zamanda, yüzleri, binleri, onbin­ leri buldu. Yüzbin, ikiyüzbin. . . oldu. Ağustos ayının başmda 230 bine ulaştı. Ağustos ayı sonunda 300 bini aştı ve Türk hükümeti sının kapamak zorunda kaldı. Bu konuda Türk

131


hükümetiyle Bulgaristan hükümeti arasında herhangi bir

göç anlaşması yoktu. Türkler eŞyalannın, mallarının, nakit paralarnun ancak, çok küçük bir kısmını getlrebiliyorlardı.

Bu durum Türk devlet ve hükümet yetkililerinin protestola­

nna neden oluyordu. Türkiye, Bulgaristan'ın zoraki göç uy­

gulamalarını uluslararası insan haklan kurumlanna, Batı kamuoyuna, Batı devletlerine duyurmaya ve onlann tepkile­

rini sağlamaya çalışıyordu. Türk devlet ve siyaset adamlan,

Türk basını, radyo, 1V, Türk siyasal partileri, Türk-İş gibi iş­ çi kuruluşlan, Barolar Birliği gibi hukuk kurumlan, üniver­ siteler vs. yeterli tepkiyi göstermedikleri için, Batı kamuoyu­

nu,

Avrupa

devletlerin!,

Avrupa

kurumlan şiddetle eleştiriyorlardı.

Parlamentosu

gibi

Devlet Bakanı Kmıuan İnan Paris'te bir basın toplantısı

yaptı. Türklere ilişkin politikasından dolayı Bulgartstan'a baskı yapmadıklan için Batı devletlerin!, Batı kamuoyunu,

insan haklan örgütlerini şiddetle eleştirdi. Onlan çifte stan­ dart uygulamakla suçladı. Bulgaristan'ı tehdit etti. "Sabn­

ınızı taşırmayın" dedi. (Milliyet. 27 6..1 989) .

Yine Haziran ayının ilk haftasında, Kızıltepe'deki Kürt

mülteci kampında zehirleruneler oldu. Yedikleri . elanekten dolayı binlerce insanın zehirlendiği, felç ve yaralanma olay­

lannın meydana geldiği belirlendi. Mülteci Kürtler:in ifadele­

rine göre, ekmeklerine kimyasal maddeler şınnga edilmişti.

Bu maddelerden biti fare zehiri idi. Ve daha etkili olmasının sağlamnası için de zehirler, ekmekler piştikten sonra şırınga

edilmişti. Pişme sırasında oluşan ısı nedeniyle zehtıin etkisi azalabilirdi.

Mülteci Kürtler, bu olayın Irak gizli selVis görevlileriyle,

Türk gizli selVis görevlilerinin işbirliği sonucu tezgahlandığı­

nı vurguladılar. Irak gizli ajanlan, Mardin merkez ilçeye bağ­ lı Kabala köylülerini kendi cinayetleri doğrultusunda kullan­

mış olabilirdi. Zira bunlar TIR'larla Irak'a sik sık gidip geliyorlar,

ticaret

yapıyorlardı.

(2000 ' e

1 8.6. 1 989, s. 24; Medya Güneş!, 1 989, s. 25)

Doğru ,

Sayı 9 ,

Sayı

25,

Mayıs-Haziran

OlaYın basma sızmasından sonra kampa girişler yasak­

landı. Kamptaki mülteci Kürtler'in Kızıltepe'ye ve Mardin'e,

alışverişe gitmeleri de yasaklandı. Hükümet yetkilileri zehir1 32


lenme olaylarını inkar etti. "Yapılan muayeneleri sonunda peşmergelerde hiçbir hastalık izine rastlanmadı.. biçiminde

açıklainalar yapıldı. (Tercüman, 10.6. 1 989) Irak'ın Ankara

büyükelçisi Abdülj abbar Cevad, Kızıltepe kampındaki Kürt­

leri Barzani'nin zehirlediğlni, Halepçe katliamının da Barza­

niler

tarafından

gerçekleştirildiğini

iddia

etti.

(Milliyet,

27.6. 1 989) Öte yandan Güney Kürdistan'da ırkçı, ·faşist ve sömür­

geci yönetim, Kürtlere karşı uygulamalan da sürdürüyordu .

Kürtlerin köylerini, şehirleiini yakıp yıkıyor, onlan yurtlann­

dan söküp atmaya, kitleler halinde, çöl bölgelerine sürgün

etmeye çalışıyordu . Kürtleri kamplarda toplamaya çalışıyor­

du. Saddam Hüseyin yönetimi Kürdistan'daki zulınünü bü­

yük bir yoğunlukla sürdürüyordu . "

Kızıltepe kampındaki Kürtleri zehirierne olayının meyda-

na geldiği zanian diliminin dikkate alınması elbette önemli. Bulgaristan'dan

Türkler

kitleler

halinde

gönderiliyorlar.

Bunlar, Türkiye'de çok sıcak bir şekilde karşılanıyorlar. Tür­ kiye, Bab kamuoyunu Bulgar zulınüyle ilgilenmediklerl ge­

rekçeşiyle yoğun bir şekilde eleştiriyor. iŞte, böyle bir ortam­ da, kendi

kimliğini

ısrarla inkar eden, inkar ettiği için de

önemli devlet görevlerinde bulunan Devlet Bakanı Kfunran

İnan, bu sıfatla, Paris'te bir basın toplantısı düzenliyor. Ba­

tılılara "Bulgar zulmü"nü anlatıyor. Güney Kürdistan'daki Kürtler'in karşı karşıya olduğu zulümlerden, Kızıltepe kam­

pındaki Kürtleri zehirierne girişiminden hiç söz etmiyor.

Ramran İnan'ın böyle sorunlan yok. İşte Türk Devleti'ne la­

zım olan "Doğulu yurttaş" böyle bir "Doğulu yurttaş"tır. Bu "Doğulu yurttaş .. ,

dünyanın neresinde

olursa olsun, bir

Türk'ün sorunlanna, bir Türk'den daha çok sahip çıkmalı­ dır. Kürtlerin sorunlarını ise, görmezden, duymazdan, bil­

mezden gelmelidir. Böyle sorunlar yokmuş gibi davranmalı­

dır. Bazı şeyleri konuşmak gerektiği zaman da herkesin

Türk ve Müslüman olduğunu söylemelidir. "Bin yıldır bera­ ber yaşıyoruz, din kardeşiyiz" demelidir.

Bulgaristan'ın ülkesindeki Türk azınlığa karşı uyguladı­

ğı politikalan onaylamak mümkün değildir. Bu süreç, elbet­ te en etkili bir biçimde eleştirilmelidir. Fakat şurası da bü­

yük bir gerçek ki,

Bulgaristan'dan gelenler,

kendilerine, 133


"soydaşlaruııız" diyen dost bir kitle tarafından karşılanıyor­

lar. Kendileıine her türlü ilgi gösteriliyor. Her türlü kolaylık

gösteriliyor. Başlanndan geçenleri istedikleri gibi anlatabili­

yorlar. Dertlerini, sıkıntılarını ortaya dökebiliyorlar. Güney Kürdistan'da,

yurtlarından zorla

sökülüp

çöl

bölgelerine

sürgün edilen Kürtler için aynı - şeyleri söyleyebilir miyiz? Bunlar düşman güçler tarafından yurtlarından sökülüyor­

lar. Kendilerine hiç de dost olmayan kitlelerin arasında sür­

gün

ediliyorlar. Sürgün yerlerinde kimler tarafından nasıl

karşılanacaklan belli değil. Oralarda da zulüm var. Zulüm sürüyor. İç sürgünün bu çeşidi çok daha yıkıcı ve yıpratıcı.

Ya kimyasal silahlardan kaçıp Türkiye'ye sığınmak zorunda olanlar?,. Türkler Bulgaristan'dan gelemert "soydaşlanmız "

diyerek karşılıyor. Güney Kürdistan'dan gelenlerin nasıl kar­

şılandığını ise yakından biliyoruz. Gelenler dikenli teller a:ıııa ­ sına alındı. Çevre halkın kendilerine yardım etmesi engellen­

di. En asgari ihtiyaçlar bile karşılarımadı. Uluslararası insan

haklan örgütlerinin Kürt mülteciler için verdikleri yardımlar kabul edilmedi, gümrükten geldikleri yerlere yeniden gönde­ rildi. Çocuklar soğuktan öldüler, süt bulamadıklan için öl­ düler. . . vs. Bütün bunlar; Kürtler'in karşılaştıkları zorlukla­ Bulgaristan'dan

rın,

gelenlerin karşılaştıkları

zorluklarla

mukayese edilemez derecede ağır olduğunu göstermektedir.

Bulgaristan'daki Türkler, eşyalannın küçük bir kısmını da

olsa Türkiye'ye getirebiliyorlar.

Kimyasal silahlar zoruyla

Güney Kürdistan'dan gelmek zorunda

olaruar ise ancak

canlarını getirebildiler. Eşyaları, malvarlıklan ise yakılıp yı­ kıldı, talan edildi. Durum buyken, Kamran İnan gibi "Doğu­

lu yurttaş"lar bu tür sorunlan görmemek için büyük bir be­ ceri

gösteriyorlar.

Türk

Devleti

bürokrasisinde

görevler sahibi olmalan bu becerileri sayesindedir.

yüksek

Kürt Sorunu AÇısından Türk-İslam Sentezinin Anlamı Türk-İslam Sentez!, resmi ideolojinin günümüzdeki ifa­

de biçimlerinden biridir. Kürt bölgelerinde Türkçülük propa­

gandası yapmak, artık, tepki çekiyor. Özellikle MHP düşün­ cesi

ve

eylemleri

dolayısıyla

Türklüğü

vurgulamak,

Türkçülük propagandası yapmak artık, kolay olmuyor. Öy1 34


leyse yine aynı işlevleri yerine getiren, fakat İslam kavramı··

na vurgulama yapan yeni bir slogana ihtiyaç vardır. Bu da

Türk-İslam Sentezi olarak karşımıza çıkıyor. Karumca bu gö� rüşün uygulama alanı daha çok Kürt bölgeleri oluyor. Örne­

ğin 1 984 yılından sonra şunları gördü.k: Diyanet İşleri Baş­ kanhğı'nda bir ekip oluşturuluyor. Buna irşad ekibi deniyor.

Mardin, Siirt, Hakkaıi. , Van, Elazığ, Bingöl,

Ağn,

Adıyaman.

Kahramamn araş, Urfa, Diyarbakır, Tunceli yörelerinde vaaz­

lar veriliyor. Köylerde, kasabalarda, kahvehanelerde, cami­

lerde, okullarda, garnizonlarda. . . her yerde. Bu vaazlarda

Atatürkçülük İslamla b�likte vurgulanıyor. PKK'nın yaptık­

lannın İslam'a ve insanlığa aykın olduğu belirtiliyor. Halkın

PKK ile mücadele etmesi için çağn yapılıyor.

Türk-İslam Sentezi görüşünü bu çerçeve içinde ele al­

mak gerekir. Üniversitelerde benzer heyetler oluşturuluyor.

Ayın bölgelerde ayın görüşler üniversite profesörleri tarafın­ dan da dile getiriliyor.3

3. Bu kon udaki gazete haberlerinden biri şöylo:

Din görevlileri 1 7 ile da(Jıtıldı. "lrşat ataQı" Din görevlilerinden oluşturulan 1 7 irşad (aydınlatma) ekibi çeşitli il­ lerde görev yapır,or. Bu ekipler camiierin yanı sıra ilk ve orta dere­ celi okullarla ü nivers�elerde ve askeri birliklerde dini konuşmalar yapıyor, soruları cevaplıyor. "lrşad ekibi" mensUpları "görev"den önce MIT ve Emniyet Genel Müdürlü(Jü personeli taraf.ından sıkı bir seminerden geçiriliyorlar. Her ekipte 2-3 din görevlisi bulunuyor.

1 7 il ve ekipler şunlar: 1 . ekip: Tekirdağ-Kırklareli 2. ekip: Ağrı-Kars

3. ekip: Erzurum- Erzincan 4. ekip: Van-Hakkari 5. ekip: Siirt-Muş-B�Iis 6.

ekip: Mardin-Diyarbakır

6.

ekip: Bingöl-Tunceli

8. ekip: Adıyaman-Şanlıurfa (Hü rriyet, 21 Nisan 1 987) Yine bu konuyla ilgili olarak gazetede ye( alan başka bir haber şöyle:

135


Kürdistan'ı ortak sömürge olarak kullanan devletlerle Kürtleıin aynı dinden olması. büyük yanılgılara neden ol­ maktadır. "Din kardeşliği" sloganı Kürtlerin sorunlarını, is­ teklerini ve amaçlannı ifade etmelerinde çarpıklıklara neden olabilmektedir. Bazen de "din kardeşliği" sloganı ulusal duy­ guların ifade edilmesini engellemektedir. Sömürgeci devlet­ ler, Alevilerle Sünn!ler arasındaki tarihsel çelişkileri de gü­ nün siyasal ye toplumsal koşullarına göre kışkırtmışlardır. Kürtler'in Alevilerini Sünİ:ıileıine, Sünnilerini Alevilerine kar­ şı kışkırtarak sorunun ulusal yönlerini gizlerneye çalışmış­ lardır. Sorunu bir mezhep kavgası olarak aniatma gayreti içine girmişlerdir. Dinsel ideolojiden ulusal duyguların ve ulusal hareketin gelişmesini frenlernesi isteniyor. Bu sadece Kürdistan'da gö­ ıiilen bir olaydrr. Yani resmi ideoloj i, Kürdistan'da, dine,

Yici

Kürt ulusal hareketini engelle

bir işlev yüklemektedir.

Bunda önemli başanlar elde ettiği de açıl�tır. Aslında, dün­ yanın çeşitli yerlerinde , ulusal kurtuluş hareketlerine baktı­ ğunız zaman . ulusal akımlann dinsel duygularla kanşık bir şekilde ifade edildiklerini görüyoruz. Örneğin, 1 9 . yüzyılın sonlarında, Sudan'da meydana gelen El-Mehdi hareketi, ta­ mamen dinsel bir amaç ifade. ediyordu. Fakat bunu biraz eşelediğimiz zaman, dinsel ideolojinin gerisindeki ulusal özü yakalamak mümkündür. Bu, aslında Sudan Araplanrun İn­ giliz emperyal�e karşı başkaldınsıyla Mussolini döne-

- Van 1 00. Yıl Üniversitesi Rektörü P rof. Dr. Nihat Baysun: Ü ni­ versitemizde vaaz verilmedi. "Birlik ve beraberlik konferansı" verildi. Konferans Diyarbakır Valiliği, Dicle Üniversitesi, Atatürk, Kültür, Dil, Tarih Yüksek Kurulu işbirliğiyle düzenlendi. öteki Doğu illerinde, Gaziantep, Şanlıurfa, Malatya, Kahramanmaraş gibi illerde de s ü r­ dürülecek konferans faaliyetine şu öğretim üyeleri katılıyor: Prof. Dr. Bahaeddin Ögel, Prof. Dr. Haluk Dursun Yıldız, Prof. Dr. Fah­ reddin Kırzıoğlu, Doç. Dr. Coşkun Alptekin, Doç. Dr. Abdülhaluk Çay, Yrd. Doç. Dr. l lhan Şahin (Hürriyet, 2 1 Nisan 1 987) Bu arada, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü tarafından, 1 985 yı­ lında, "Türk Milli Bütünlüğü içinde Doğ u Anadolu" adında bir kitap yayınlandı. Bu. kitabın hazırlanmasında görev alanlar şunlar: Prof. Dr. Bahaeddin Ögel, Prof. Dr. Haluk D u rs u n Yıldız, Prof. Dr. M. Fahreddin Kırzıoğlu, Prof. Dr. Mehmet Eröz, Prof. Dr. Bayram Ko­ daman, Doç. Dr. Abdülhaluk Çay. 1 36


millde Libya'da ortaya çıkan Ömer Muhtar hareketi için de aynı şöyleri söyleyebiliriz. Burada da İtalyanlara karşı Arap­ Iann başkaldınsı dinsel bir söylemle ifade ediliyordu .

Öte yandan, bütün ulusal kurtuluş hareketlerinin. be.,­

lirli bir dönem dinsel ideolojiyi_ kullandığı dünyanın hemen her yerinde görülmüştür. Anadolu'da Yunanlllara ve Erme­

nilere · karşı geliştirilen Mustafa Kemal hareketi bunun en

belirgin ve en çarpıcı örneklerinden biridir.

Türk-İslam Sentezi düşüncesinin, Kürdistan'da gelişen

silahlı hareketle çok yakın ilişkili olduğu açıktır. Geri1la ey­

lemleri yoğunluk kazandıktan sonra bölge halkını PKK ile mücadeleye çağıran bildiriler dağıtılıyor. Bunlar uçaklardan.

helikopterlerden atılan imzasız bildirilerdir. "PKK sizin kan­ nıza, kızınıza, namusunuza göz dikıniştir. Siz Müslümansı­

İıız .

İyi bir Müslüman olmaktan başka bir düşünceniz yok.

Devletimiz islamı korumaktadır. Bunun için bu' haydutlarla,

bu

sapıklada

mücadelede

sizin

yardıınınıza

ihtiyacımız

.var . . . " gibi bildiriler. Bu bildirileri uçaklarla. helikopterlerle kimler dağıtabilir? Bunlar kuşkusuz devlet güçleridir. Bu fa­

aliyetler devletin gizli güçlerinin faaliyetidir.

Gerilla eylemlerinin Kürt toplumu üzerinde en öneml i

etkilerinden biri, yoğunluğu giderek artan bir soruşturma' ve

tartışma sürecini başlatmış olmasıdır. Türkiye'nin Irak ile

anlaşıp Güney Kürdistan'a karşı sık sık hava · akınlan dü­

zerılerniş olması bu sfi.reci daha da hızlandırnuştır. "Biz ki­

miz?" "Irak'ın İran'ın, Tfi.rkiye'nin. Suriye'nin neden birer Kürdistan'ı var?" "Kürdistan neden bölünmüş ve paylaşıl­

mış?" "Kürt ulusuna böl yönet politikası uygulanmasının nedeni nedir?" "Kürt ulusu hangi zaaflan taşıdığı için böl yö­

net politikasının hedefi olmuştur?" . . . vs. Türk-İslam Sente­

zi'nin Kürt bölgelerindeki amacı bu tartışmalann daha içe­ rikli

bir

hale

gelmesini

ve

yeni

boyutlar

kazanmasını

engellemektedir. Bunun için gerillalara "'vatan haini". "ko­

münist eşkıya\ "gavur uşağı", "haydut", "kansız", "Ermeni maşası", "cinayet şebekesi", "eli kanlı örgüt" vs. denmekte, halk, devlet güçleri safıı1da onlara karşı cihada çağnlmakta­ dır.4

4. 2000'e DoQru Dergisi'nin 4-1 O Ocak 1 987 tarihli olan 1 . sayısının kapa­ ğ ı bu konuyu inceliyor.

137


Orta Anadolu'da ve Ege'de benzer sorunlar olmadığı için oralara, "İrşad heyeti" gönderilmesi gereği ortaya çıkmamak­ tadır. Oralarda bildirler, broşürler dağıtılınamaktadır, uçak­ larla ve helikopterlerle. "Laik Devlet Cihada Çağ ırıyor." "Doğu Bölgesinde asker ve polisin dağıttığ ı bildiriler. Resmi görevliler eliyle yay ılan bildiri ve afişlerde ayet ve hadisiere dayanılarak bölge halkı 'AIIah'a ve Resul'üne itaata' ve 'küfür cep­ hesi'ne karşı 'Allah yolunda savaş'a çağrılıyor. Bildiriler 1 985 y ı l ı n ı n sonlarından beri uçaklardan ve helikopterler­ den atılıyor. Zimmetli olarak cami duvarlarına ve kahvehane duvar­ ları na astırı laiı afişler de var. Bu bildirilerden ve afişlerden 4 tanesi şöyle:

1 . Vatandaşların , Bakın, Yüce islam D i n i size ne em rediyor. Sizinle savaşanlara karş ı allah yolunda siz de savaşın ız. Allah teca­ vüzkarları sevmez. (Kur'an-ı Kerim Bakara Suresi 1 90. ayet) Vatandaş, Bölücü çete mensupları, seni dininden, çocuklarından, eşinden, va­ tan, bayrak, ahlak gibi kutsal değerlerden koparmak istiyor. Onlara karşı savaşmak senin gibi her Müslüman ı n görevidir. Bu gö­ revi, savaşan g üvenlik kuwetlerine yardımcı olarak yap. 2. Vatandaş! Yüce Peygamberimiz (A.S.) Hadis-i Şeriflerinde, 'Bölücülüğe sebep olan, hizipçilik ve ayrıcalık yapan bizden değil­ dir.' buyuruyor. Yani sana, anana, babana, kardeşine, karına, çocuklarına silah çe­ ken, tehdit eden, öldüren ve ırzına geçen çete mensupları bizden değildir. Namusuna, haysiyetine, varlığına göz dikmiş, Ermeni uşağı bölücü çete mensuplarını gördüğün yerde güvenlik g üçlerine haber ver. Aksi halde sen de Allah indinde onların işlediği suçlara ortak olur­ sun.• 3. Vatandaş ! Mukaddes kitabımız Kur'an-ı Kerim diyor ki (El Enfal, 46): Allah ve O'nun Resulüne itaat edin. ' Birbirinizle çekişmeyin, Sonra zaafa düşersiniz. Rüzgarın ız kesilir gider. Sana 'Ulusal Kurtuluş Savaşı'ndan bahseden, 'özgürlük'ten bahse138


Tek Parti dönemindeyse. şeyhlerin, hocalann, ağalann, reisierin vs. devlet tarafından nasıl değerlendirildiğini, daha önceki bir bölümde, Behçet Cemal'in yazısını örnek vererek Ifade etmiştik. Bunlann ulusal haklar iddia eden, bunlar için mücadele edebilecek kategoriler olduğunu da belirtmiş­ tik. Ulusalcı Düşüncenin Sınıf Tabanının Çürütülmesl ve Bunun Sonuçlan Kürdistan'da büyük toprak sahiplerinin, şeyhlertn. aşi­ ret reisierinin ajanlaştırılması ulusalcı düşüncenin gelişme-

den eşkıya güruhu, senin birliğini ve bütünlüğünü parçalamak iste­ mektedir. Bu hainlerin, bu küfür cephesinir:ı oyununa gelme ! Çoluk-çocuk, genç-ihtiyar, kadın-erkek demeksizin halkımıza kur­ şun sıkan, öld üren, malı-mülkü gasp eden, kadınların namusuna göz diken bu vatan haini aşkıyanı n getirmek istediği düzen küfür d üzenidir. Onlarda din, namus, ahlak değerleri yoktur. Yalaniarına kapılma. Senin için mücadele veren güvenlik kuwetleri­ ne yard ımcı ol!

4. Vatandaş! Mukaddes kitabımız Kur'an-ı Kerim diyor ki (Al-i lmran, 1 05): 'Siz kendileri n e apaçık deliller, ayetler geldikten sonra parçalan ıp ayrı­ lanlar, ihtilafa düşenler gibi olmayın.' Bin yıldır küfür cephesine karş ı islam ın liderliğini yapan , bu uğurda m ilyonlarca eviad ı n ı şehit veren Türk milleti bugün emperyalist dev­ letlerin, Türk ve Islam düşmanların ı n hedefi durumundadır. Ailene bak. Anana babana sor! Bu topraklar uğrunda kaç tane şehit verdin, düşü n ! U n utma, bu hainleri yok eden Türk ordusu, Islam dünyas ı n ı n e n güçlü ve en son çıkaracağ ı ordudur. Bunu bilen Türk v e Islam düş­ manları aranıza soktukları PKK ve yandaşları gibi hainlerle sizleri kandırmayaçalışıyorlar: Ihanet şebekesinin bu oyunlarına gelmeyiniz." Görüldüğü gibi, kavmiyet gütmenin, ayrılmanın, Islama aykırı olduğu, Kur'andan ve Peygamber'in hadislerinden örnekler verilerek açıklan­ maktadı r. Bunlar Islam'ın Sünni yorumlarıdır. Fakat, Islam'ın Şii yorum­ ları da aşağ ı yukarı böyledir. lran'da, Iran Kürdistan Demokrat Parti­ si'nin, özerklik mücadelelerine karşı, Humeyni yönetimi de aşağı yukarı

139


mesi ve yaygınlaşmainasıyla çok yakından ilgili bir olaydır. Egemen sınıfın aj anlaştınlması, ulusalcı düşünceyi savuna­ cak, onu güçlendirecek, yaygınlaştıracak sınıfın çürütülmesi anlamına gelmektedir. Düşünelim ki Kürt toplumu kendi ta­ rihini yaşıyor olsa, toplumun iç dinamikleri rahatça çalışsa. dışandan gelen etkenler iç dinamikleri parçalamasa. yok et­ mese, daha sağlıklı bir kapitalist gelişme söz konusu olabi­

lir. Buıjuvazi yani Kürt buıj uvazisi ortaya çıkabilir. Buıjuböyle şeyleri söyleyerek, Kürt ulusal hareketini n gelişimine engel olma­ ya çal ışmaktad ır. Bütün bunlara rağm en, i ran' yönetiminin Mesud Barzani önderliğindeki Kürdistan Demokrat Partisi'yle kurduğu ilişkiler bu islami sloganların bir ölçüde yum uşamasına, kırılmas ı na neden olmuştur. (Bu ilişkilerin sami­ rniyet derecesini, içeriğini, ilişkilerinin kuruluşunun nedenlerini yakın­ dan biliyoruz. Sorun bu değil.) Kavmiyet gütmek Islama aykırıdı,r, sloganı yine tekrarlanıyorsa tla, Kürtlerin Güney Kürdistan'da Irak yönetimine karşı sürdürdüğü mücadelenin meşru olduğu da her za­ man söylenmiştir. Kürtlerin de ulusal haklara sahip olduğu, bunun için mücadelenin t!in gereği, Islamı n gereği olduğu söylenmiştir. Dörd üncü bildiride emperyalist devletlerin Türkiye üzerindeki emellerin­ den söz edilmekted ir. Islam ideolojisinin bu emel leri boşa çıkaracağ ı belirtilmektedir. Halbuki� Kürtler, artık, Kürdistan üzerinde gerçekleştiril­ miş, emperyalist bölüşüm mücadelesini yakından biliyorlar. Kürdis­ tan'ın emperyalist Ingiltere ve işbirlikçisi Kemalistler tarafı ndan bölün­ düğünü ve paylaşı ld ı ğ ı n ı biliyorlar. islami ideoloji artık, Kürtlerdeki bu bilincin oluşmas ı n ı engelleyici bir örtü olma g ücüne sahip değildir. Türk Devleti, Kürdistan'da, gerilla hareketinin boyutlanması karş ı sında, yine en önemli yöntem olarak dinsel propagandaya ağı rlık vermektedir. 1 989 Ağustos'unda yer gök, dağ, taş yine d insel propagandalar içeren afişlerle donat ılm ış, her yerde bildiriler dağ ıtılmıştır. (Bk. Günayd ın, Ter­ cüman, Güneş, 1 9 Ağustos 1 989, Propaganda Savaşı) Bu bildirilerde ve afişlerde, hep, birlikten ve beraberlikten, ayn ı kaderi ve kıvancı paylaşmaktan söz edilmektedir. Insanlara bok yedirerek bir­ lik ve beraberlik nasıl gerçekleşebilir? Tarlası nda çalışan köylüleri, "te­ rörist sandım" gerekçesiyle öldürerek, sonra delilleri ortadan kald ırmak için cesetleri yakarak birlik ve beraberlik gerçekleştirifebilir mi? Bir ta­ raftan dinsel duyguları n propagandası yapıl ıyor, öte yandan insanlara bok yediriliyor, insanlar öldürülüyor, cesetler yakılıyor. Bas ının bu konu­ larda haberler yayınlaması da yasaklanıyor. Islam'ın bu konularda söy­ leyebileceği bir sözü yok mu? 140

·


vazinin ise ldmliği vardır. Veya feodaller kendi kimliklerine sahip çıkarak buıjuvalaşmaktadırlar. "Alman buıjuvazisi", "İngiliz buıjuvazisi", "Rus buıj uvazisi", "Fransız buıjuvazisi", "Arap buıjuvazisi" , "Türk buıjuvazisi" , "Fars burjuvazisi'' . . . vs. Bu örneklerde hep etnik kimliğin ön planda olduğunu görüyoruz. Alman olmak, İngiliz .olmak, Fransız olmak, Rus olmak, Arap olmak, Türk olmak, Fars olmak. . . önemli ol­ maktadır. Bu unsurlar uluslararası ili kilere girerken kendi ldmliklerini inkar etmiyorlar. Örneğin Arap burjuvazisi veya Türk buıjuvazisi emperyalist güçlerle ilişkilere girerken ken­ di kimliklerini in.kar etmiyorlar.

Ş

Egemen Smıf Değil Ajan Sınıf Kürdistan'da 1 940'lı yıllardan itibaren hızlandırılan sü­ recin üç ana boyutunu görmek gerekir. Bunlardan birincisi toprak sahipleri ağalan, şeyhleri, aşiret reisierini ajarılaştır­ mak için sürdürülen çabalandır. İkincisi ise feodal kurumla­ rın aşaması için sürdürülen faaliyetlerdir, politikalardır. Fe­ odal kurumlarm ve feodal değerlerin sürdürülmesi teşvik edilmekte, kapitalistleşmenin mümkün olduğu kadar çarpık bir şekilde geliştirilmesi arnaçlanmaktadır. Bütün bunlara rağmen oluşacak sermaye birikiminin Batı'ya aktanlması için her türlü önlem alınmıştır. Sermaye birikimlerinin çok az' da olsa, Doğu'da yatınma dönüştürülmemesi, Batı'ya ak­ tarılması, devlet ve hükümet bakımından çok önemlidir. Do­ ğu'daki yatı.nmlar anealt devlet eliyle gerçekleştirilmelidir. Batı'dan Türk sermayesi gelebilir. Fakat. Kürt kökerılilerin buralara yatırım yapmalanna engel olurunalıdır. ilişkilerde görülen üçüncü boyut da budur. Ve bu da önemli bir devlet politikasıdır. Türk solu içinde yer alan çeşitli gruplar aşağı yukan ay­ m kavramlarla, aynı terminolojiyle bu konuyu şöyle açıkla­

maktadırlar: Türkiye Türk ve Kürt egemen sınıflan tarafın­ dan birlikte yönetilmektedir. Günümüzde artık, ulusal buıjuvazi yoktur. Burjuvazi emperyalizmle işbirliği yapmak­ tadır. işbirlikçi buıjuyazi vardır. Bu sözler büyük bir yanılgı ve kavram kargaşası içermektedir. Türk egemen sınıflanyla Kürt egemen sınıflannın Türkiye'yi birlikte yönettikleri kuş­ kusuz doğru değildir. Çok açık. Çünkü . böyle bir yönetici J41


blokta yer alan toprak sahipleri, şeyhler, aşiret reisleri, Kürt olarak yani Kürt buıjuvazisi olarak yer almıyorlar. Kürt kirn ­ liklerini inkar etmiş, Kürt toplumu olma özelliklerine kati surette sahip _ç ıkmayan, bunlan savunmayan, hatta, bunla­ ra sahip çıkmaya, bunlan savunmaya çalışanlarla, mücade­ le eden kategoriler olarak karşımıza çıkıyorlar. zaten bunlar kendi kimliklerini inkar ettikleri, Türk devlet ideolojisiyle bütünleşlikleri oranda Türk Devleti ve Türk egemen Slnıflan tarafından kabul ajanlığını

görüyorlar.

Türk

üstlendikleri sürece

Devleti'nin

bölgedeki

kabul görüyorlar.

Öyleyse

bunlara egemen sınıf denemez. Ajan sınıf demek daha doğ­ rudur. zaten aj anlar egemen olamazlar. - Bu konuyu biraz daha açmakta yarar vardır. Türk ege­ men sınıflan, Türk buıj uvazisi dediğimiz sınıflar ne yapıyor­ lar? Sanayicilerin, bankacılann. ithalatçı ve ihracatçı tüc­ carlann Örneğin,

ekonomik,

siyasal

Sabancı'lar,

ve

Koç'lar,

kültürel

Uişkileri

Eczacıbaşı'lar.

nedir?

benzerleri,

Türk buıjuvazisi olarak ne yapıyorlar? Bunlann toplumsal ve kültürel konularla ilgili fonksiyonlan nedir? Birkaç örnek verelim. Türk diliyle çok iyi şiirler, romanlar yazan bir kişiy:­ seniz, size ödüller veriliyor. Türk diline ve Türk edebiyatına

p

ya tığınız katkılardan dolayı. Çeşitli devlet kurumlan yanın­ da, bankalann, sanayicilerin, tüccarlarm ve holdinglerin de böyle ödülleri var. Tiyatro, müzik, resim, spor dallannda da böyle ödüller konmuş. Önemli olan Türk şiirini, Türk edebi­ yatını, Türk resmini, Türk müziğini, Türk tiyatrosunu. Türk sporunu . . . geliştirmek, Türkiye'nin toplumsal ve siyasal iliş,. kileri konusunda bilimsel incelemeler yapılmasım sağlamak, Türk eğitim sisteminin, Türk dilinin ve kültürünün gelişme­ sine katkıda bulunmak. Bu onlann, Türk buıjuvazisi olarak vazgeçemeyecekleri bir görevdir. Aynı zamanda haklandır. Onlar, emperyalist de�letlerle hangi tür ilişkilere girederse girsinler bu kimliklerini daima koruyacaklardır. Emperyalist devletlerle ilişkilerini geliştirebilmek için bu kimliklerinden taviz vermeleri gerekmiyor. Durum bu kadar açık. Türkiye'yt, Türk edebiyatını, Türk resmini, Türk tiyatro­ sunu, Türk kültürünü . . . yurtdışında tamtaniara bu çabala­ nndan dolayı aynca maddi ve manevi ödüller veriliyor. Kürtler açısından ise durum hiç böyle değil. Kürt zen-

142


ginlertnin, toprak ağalannın, şeyhlertnin vs. Kürtçe'yi çok iyi kullanıyorlar diye Kürt yazarianna ödüller verdikleri, onlan destekledikleri, teşvik ettikleri görülmüş müdür? Ticaretle uğraşan, sanayiyle uğraşan ve Kürt toplumu olma özellikler­ ni savunan bir Kürt var mı? Bunlar Kürt dilinin gelişmesini, Kürt kültürünün gelişip yaygınlaşmasını teşvik ediyorlar mı? Kürt dilinin ve Kürt kültürünün gelişip, kökleşmesini, yaygınlaşmasıru isteyen başka unsurlar var rm? Kürt müzi­ ği, Kürt resmi, Kürt tiyatrosu . . . gibi konularda teşvik edici, destekleyici bir Kürt buıjuvazisi var rm? Bunların olmadığı açık. Kürtçe yazmanın teşvik edilmesi, desteklenmesi bir ya­ na, Kürtçe yazılmasını, Kürtçe konuşulmasını isteyen d�­ rtmci ve demokrat kişilerin ne IGı dar büyük baskılar karşı­ sında olduğu yalondan bilinen gerçeklerdir. Bütün bunlann ötesinde, toprak ağalannın , şeyhlerin, aşiret reisierinin Kürt dili ve kültürüyle ilgili taleplere nasıl karşı olduklan yine iyi bilinmektedir. Bunlar Kürt dilini iyi kullananlara. Kürt dili­ nin gelişmesine katloda bulunanlara ödüller vermek şöyle dursun, bu konularla ilgili taleplerde bulunanlara karşı mü­ cadele yürütmektedirler. Onları devlet güçlerine ihbar et­ mektedirler. Zaten devlet tarafından kabul görmelerinin te­ mel nedeni budur. Böyle bir sırufa egemen sınıf denemez. Bu aj an bir sınıftır. Böyle olmasına rağmen, Türkiye'yi Türk ve Kürt egemen sınıflarının birlikte yönettikleri söylenebil­ mektedir. Halbuki, toprak sahibi, şeyh. aşiret reisi olan bu insanlar, objektif bakımdan Kürt, sübjektif bakımdan ise Türk'tür. Yani Kürt anadan ve Kürt babadan doğmuşlardır, fakat kendilerini, resmi ideolojinin emrettiği biçimde Türk olarak değerlendirmektedirler. Bunların Türk Devleti'yle ve Türk egemen sınıflanyla ilişkilerinde kendi kimliklerini in­ kar ettiklerini, bütünleşmenin koşulunun bu olduğunu hiç­ bir zaman unutmamak gerekir. Bütün bunlann ötesinde şu da var. Herhangi bir Türk yazan veya Türk sanatçısı, Türk kimliğini ısrarla, iftaharla vurguluyor. Kürt kimliğini vurgulayan bir Kürt yazan, Kürt sanatçısı, Kürt politikacısı var rm? Burada, buıjuvazi kavrarm üze;rinde durmakta yarar vardır. Buıjuvazi kavramında, ekonomik içeriği ne olursa ol­ sun, etnik içerik kuşkusuz vardır. �rk buıjuvazisi", "Al-

143


man buıj uvazisi", "Arap buıjuvazisi" . . . gibi. Kendi kimliğini inkar eden, resmi ideolojinin propagandasını yapan ulusal harekete karşı aj anlık görevini üstlenen toprak ağalarına, ti­ caret ve sanayiyle uğraşanlara, şeyhlere , müteahhitlere vs. "Kürt buıjuvazisi" denemez. kanısındayım. "Kürt burjuvazi.:. si" demek Kürt toplumu olmaktan doğan haklara sahip çı­ kan bir buıj uvazi demektir. Kürt kimliğini vurgulamayan politikacılara Kürt politi­ kacısı, Kürt kimliğini vurgulamayan yazariara Kürt yazan, KÜrt kimliğini vurgulamayan sanatçılara Kürt sanatçısı de­ nemez. Görüldüğ)1 gibi "Kürt egemen sınıfı" tam anlamıyla çü­ liimüştür, çökmüştür. Bu , ulusalcı duygulan geliştirecek, bu duygularm gelişmesru teşvik edecek sınıfın çürütülmesi, bu sürecin sınfsal tabanının eritilmesi anlamına gelmekte­ dir. Sınıfsal temelden yoksun bir sürecin sağlıklı bir şekilde gelişmesi ise güçtür. Çarpık toplumsal ve siyasal ilişkiler ge­ lişmesinin temel nedenlerinden biri budur. Çağımızda buıjuvazinin ulusal karakterini yitirdiği, 'iş­ birlikçi burjuvazi haline dönüştüğü anlayışına gelince : bu tez, Kürdistan'daki toprak ağalarının, aşiret reislerinin, şeyhlerin, ticaret · ve sanayi ile uğraşanlann, müteahhitle­ rin. . . Türk egemen sınıflanyla bü.tünleşme sürecini açıklaya­ mamaktadır. Yani, onlar zaten işbirlikçidir, işbirlikçilik onla­ nn sınıf karakteridir, demek bu süreci açıklayamamaktadır. Her iki süreçte ulusal sözcüğüne yüklenen anlam değişiktir. "Çağımızda burjuvazi ulusal karakterini yitirmiştir" derken, burjuvazinin ulusal çıkarlannı ön planda tiıtmadığı, ülkenin emperyalistlerce sömürülmesine çanak tuttuğu ifade edil­ meye çalışılmaktadır. Fakat buıjuvazi, örneğin Türk buıju­ vazisi, bu ilişkilere girerken, kendi etnik kimliğini inkar et­ miyor. Etnik kimliğinden taviz vermiyor. Türk olarak, Arap olarak, Fars olarak. Yunan olarak vS. ilişkilerini sürdürüyor. Kürdistan'daki durum kuşkusuz böyle değildir. Bundan çok daha geri olan ilişkiler söz konusudur. Türk buıjuvazisiyle bütünleşen toprak ağaları. aşiret reisieri ve şeyhler, elbette, Kürt ulusunun çıkarlarını ön planda tutmuyorlar. Kürdis­ tan'ın Türk burjuvazisi tarafından sömürülmesi için, bu sö­ mürünün kolaylaştınlması için her türlü kolaylığı sağlıyor-

144


lar. Bu çok açık. Fakat, söylemek istediğim bu değil. Vurgu­ lamak istediğim konu bu değil. Bundan ötede olan bir şey. Bu unsurlar Türk egemen sınıflanyla ilişkilere girerken ken­ di etnik kimliklerini inkar etmektedirler. Yani Kürt olmaktan vazgeçmektedirler. Egemen ulusun, Türk ulusunun kimliği­ ni benimsemektedirler. Veya kendi öz kimliklerini inkar et­ tikleri sürece ve kimliklerini inkar ettikleri oranda böyle bir bütünleşme söz konusu olabilmektedir. Bunlar küçümsenecek toplumsal ve politik süreçler de­ ğildir. Bu inkar, dünyada, Kürt toplumuna çok farklı bir ya­ pi ve özellik vermektedir. Bu yönüyle, Türkiye'deki Kürt top­ lumuna benzer bir toplumun, dünyada bir eşi daha bulunmamaktadır. Bütün bunlara rağmen, devletin çeşitli güvenlik güçleri . zaman zaman, "Devlet yanlısı aşiretler-devlet karşıtı aşiret­ ler". "Devlet yanında yer alan toprak ağalan-devlete karşı olan ağalar" . . . vs. gibi sınıflandırmalar yapan raporlar hazır­ larlar. Bu raporlarda yazılanlar, yukanda ana hatlarıyla be­ lirtilen ilişkileri yadsıyıcı nitelikte değildir. Fakat şu da anla­ şılmaktadır: Bu unsurlar ne kadar ajanlaşırsa ajanlaşsın, devletin bunlara karşı bdirli bir güvensizlik duyacağı açık­ tır. 1 9 7 1 'de Doğu Duru şmaları sırasında, Devrimci Doğu Kültür Ocaklan Dava Dosyası'nda, 1 969 yılı sonlannda, İçişleri Bakanlığı Jandarına Genel Komutanlığı tarafından h azırlanmış bu tür raporlar yer almıştır. Bu "Çok gizli ra­ por"lar sanıkiann aleyhine deliller olarak kullanılıyordu. 2000'e Doğru Dergisi, 20-26 Aralık 1 987 tarihli 52 . sayısın­ da bu raporlardan bir tanesini yayınlamıştır. Çok Gizli Ra­ por. Devletin Gözüyle Hain ve Yandaş Aşiretler. Yukandaki açıklamalara uygun olarak Kürt şeyhlerinin, toprak ağalanrıın, aşiret reisierinin durumlarını iki ayn dö­ nemde ele almak mümkündür. Birincisi 1925- 1 938 dönemi­ dir. Bu tarihler arasında gelişen Kürt hareketlerinde, bazı toprak ağaları, şeyhler ve aşiret reisieri hareketin safında yer almışlardır. Hareketin safında yer alan bu kişierin çeşitli şekillerde ortadan kaldınldıklanrıı biliyoruz . . Savaş alanla­ rında imha, sorguda, işkence odalarında, gözaltında imha, idamlarla imha, iç sürgünlerle imha, yurt dışına kaçmaya zorlayarak imha vs. 145


Ayaklamnaya katılan şeyhlerden. aşiret reisiertnden ve toprak ağalanndan bir bölümü ise, rüşvet vererek, bundan böyle devletin yanında yer alacağına dair söz vererek, canla­ nnı kurtannışlan;tır. Fakat ayaklanmanın hastınlmasından hemen sonra, harekete katılanlada birlikte sürgüne gönde­ rildiler. Cumhuriyetten önce , Kürt toplumunuri belirgin bir özel­ liği var. Bu dönem üretim ilişkileri, üretim araçlan ve üretim biçimi bakımlanl}dan feodal olarak adlandınlabilir. Bu dö­ nemde, köyler, aşiretler kapalı, kendine yeter bir yapı arzet­ mektedirler. Bu yüzden dışanya açılma gereğini duymazlar. Kapalı ve kendine yeter yapı yüzünden emperyalistler ve sö­ mürgeciler onlan tam anlamıyla kontrol edememektedirler . .Bu dönemde şeyhlertn, toprak ağalannın, aşiret reisierinin önemli bir kısmı, ulusal düşünceye, en azından ulusal duy­ .guya sahiptirler. Bunlar Kürtçe konuşur ve medreseler açar­ lar. Medreselerde eğitim KürtÇe yapılır. Yanlannda hikayeler anlatan, şarkılar söyleyen "dengbej"ler vardır. Bazılannın konaklannda hakkabazlar da bulunur. Onlann tüm geçim­ leri ağalar, beyler, şeyhler ve aşiret reisieri tarafından karşı­ lanır. Kürt dilinin ve edebiyatının bu şekliyle günümüze kcl­ dar gelebilmesinin bir etkeni de bunlardJı:. Osmarılı İmparatorluğu'ndaki, Cumhuriyet'in ilk yıllanndaki hareket­ lerde, bunlardan bir kısmının ya ağırlıklı önderliğini, ya· da fiili öndetliğini görüyoruz. 1 984'de PKK'nın Eruh ve Şerndin­ li baskınıyla ise, Kürt hareketlerindeki önderlik konusunda çok önemli bir değişiklik olmuştur. İkinci dönem- 1 940'lı yıllardan sonra başlayan dönemdir. Bu, dönemde, ağalar, şeyhler ve aşiret reisieri merkezi otori­ tenin yönlendirmesiyle kabuk değiştiriyorlar. Buıj uvalaşma (!) ve kapitalistleşme başlıyor. 1\j anlaşma böyle bir süreçte gelişiyor. ·

Kürtçe'nin yasaklanmasının, ağaların, şeyhlertn ve aşi­ ret reisierinin lrurumlaşmalanna nasıl yardımcı olduğunu daha önce açıklamıştık "Kürt buıj uvaztsi" konusuyla birlik­ te, bu sürecin tekrar ele alınması ibret verici sonuçlar orta­ ya koymaktadır. Kendi öz kimliğini inkar eden, egemen ulu­ sun ulusal değerlerini yaygınlaştırmaya çalışan bir buıjuvazi dünyanın neresinde görülmüştür? _

146


Bütün bunlardan sonra şu söru sorulabilir: Mademki ulusalcı düşünceleri ve duygulan taşıyacak, destekleyecek, teşvik edecek sınıfın temeli' çürütülmüştür, o halde , bu dü­ şünceler ve bu duygular savunulmayacak mıdır, ifade edil­ meyecek midir? Kürt diline ve Kürt kültürone yapılan baskı­ lara karşı durolmayacak mıdır? Kürt dili ve Kürt kültürü kuşkusuz savunulacaktır. Dile ve kültüre, Kürt toplumu ol­ ma özelliklerine yapılan baslolara karşı durulacaktır: Kürt tarihi, Kürt edebiyatı, Kürt dili hakkında incelemeler yapıla­ caktır. · Kürt ulusal duygulannın gelişmesi için çaba gösteri­ lecektir. Bunlar artık, devrimcilerin ve demokratların bir gö­ revi

olarak

__

ortaya

çıkmaktadır.

Veya

bu

görevler

de

devrimcilerin ve demokratlarm üstlenmesi gereken görevler olmaktadır. Burada bir çarpıklık vardır·. Fakat bu çarpıklık devrimci­ lerin ve demokratlarm düşünceleriyle oluşturulmuş değildir. Kürt toplumunun yapısının bilinçli olarak çarpıtılmasından doğan bir sonuçtur. Bu olumsuzluklar yanında, sürecin önemli bir boyutunu da gözden kaçırmamak gerekir. Büyük toprak sahiplerinin, şeyhlertn, aşiret retslerinin, ticaret ve sanayiyle uğraşaniann yoğun bir biçimde yer almadığı bir hareket demokratik bir harekettir. Veya bu kesimlere karşı mücadelelerle gelişecek bir hareketin demokratlkliği ağır basmaktadır. Toprak ağalan, şeyhler, aşiret reisleri, bürok­ ratlar, ticaretle uğraş�ar . . . harekete zaten karşı olduklan için, demokratik nitelik, süreci her zaman belirleyecektir. Görüldüğü gibi Kürt devrimellerinin nesnel olarak üst­ le:runek zorunda olduklan bir görev vardır. Kürt dilini ve Kürt kültürünü, Kürt toplumu olma özelliklerinden çıkan unsurlan savumnak. Türk solu içinde yer alan akıınlann büyük çoğunluğu burada bir çarpıklık görmektedirler. Şöyle demektedirler: Devrimciler enternasyonalist olmalıdırlar, işçi sınıfı ideoloj isiyle hareket etmelidirler. Ulusal sorun devrim­ cllerin sorunu değildir. Devrim gerçekleştiğinde ve sosyalist iktidar kurulduğunda bu sorun kendiliğinden çözülecekttr. Onun için devrimellerin taviz vermemeleri gerekir. 1 980'li yıllardan önce daha çok vurgulanan ve Kürtlere ..devrimcilik budur" diye dayaWan bu tavır günümüzde de bazılan tara­ fından sürdürülmc:;ktedir. İlk bakışta doğru gibi gözükeblle147


cek bu durum, Kürdistan gerçekleri karşısında hiçbir şey ifade etmemektedir. Çünkü o zaman, ezilen ulusun diline ve kültürüne yapılan baskıya hiç karşı çıkmamak, bu baskılan görmezden gelmek gerekir.

Bu

ise, ancak, egemen sınıflann

düşüncelerine ve eylemlerine güç verir. Onlara moral kazan­ dırır'. Uluslann Kendi Kaderlerini Tayin Hakkı ilkesi konu­ sunda Lenin'in ve Stalin'in yazdıklannı durmadan teliTarla­ mak da somut sorunlara bir çözüm getirmiyor. Öte yandan asimilasyon gibi da onaylanamaz.

�R

erici bir süreç hiçbir zaman, hiçbir koşul·

5. Burada enternasyonalizm sözcüğü üzerinde bi raz daha. dikkatli d urmak gerekir. 1 974 y ı lı sonlar ında, Irak'taki Arap sömümecileriyle K ü rtler ara­ s ında yine savaş vard ı . Kürtler, Güney Kürdistan'da Saddam Hüseyi n yönetimine karşı ulusal kurtu luş mücadelesi y ürütüyorlardı. Peşmerge­ ler iki adet uçak düşürmüşler. Uçakların enkazı Kürdistan dağlarında yatıyor. Türkiye'de bir gazete, d üşürülen bu uçakların fotoğrafını yayın­ lamış. Uçaklar MiG uçakları. Kürt çocukları, bu uçak enkaziarının etrafı­ n ı çevirmiş seyrediyorlar. Hüzün verici bir manzara. Kürt çocuklar ne d üşünüyor olabilirler? . Kürdistan'ı yakıp y ıkan, suları n a zehir döken, arazi yapısını bozan MiG uçakları. Sovyetler Birliği'nin, dünyanın e n büyük sosyalist devletinin uçakları. Ormanları, ekin tarlalarını yakan, evleri-köprüleri yıkan, hay­ vanları, kuşları öldü ren silahlar. Çocuklara, kad ınlara, ihtiyarlara aman vermeyen teknoloji. O zaman 8-1 O yaşı ndaki bu çocuklar, şimdi yetişkin birer peşmergedir. Sömürgeci, faşist, ırkçı Baas yönetiminin Sovyetler Birliği tarafından desteklenmesi, arkalanması konular ı nda neler düşünüyorlar? Dü nyanın en güÇlü sosy�list devletinin ü rettiği binbir t ü rlü bombaların, dünyanın en muzlum halkı nın beyni üzerinde patlamas ını, Sovyet işçilerinin ü ret­ tiği s ilahların ilk defa Kürtlere karşı kullanılmasını nas ı l yorumlamak ge­ rekir? Bölün müş, parçalanmış, her türlü ulusal ve demokratik hakları g asp edilmiş, paylaşı lmış, doğal kaynakları hoyratça yağmalanan, yok edi­ len, kimyasal silahiara karşı yaşam mücadelesi s ü rdüren Kürt ulusu­ n u n, Japonya'daki, Almanya'daki, Arap ülkelerindeki, Türkiye'deki vs. işçi sınıfı n ı n m ücadelesine n e katkısı olabilir? Çoluk-çocuk, kad ın­ erkek, genç-ihtiyar, zehirli gazların tehdidi altında, çoğu m ü lteci olarak yaşamını sürdü rmeye çalışan, yerinden yurdundan devlet terörüyle sö­ külüp atılmış Kürt ulusunun, Sovyetler Birliği'ne, Çin Halk Cumhuriye­ ti'ne, Arnavutluk'a, Vietnam'a ne katkısı olabi ii r? Ama bütün bu devlet148


,Güney Kürdistan'daki ve Doğu Kürdistan'daki Durum Yukandaki düşüncelerin daha çok Kuzey Kürdistan'la ilgili olduğu açıktır. 'Doğu Kürdistan'da (İran) . Güney Kür­ distan'da (Irak) durum biraz daha farklıdır. Oralarda Kürtle­ ri Farslaştırma ve Araplaştırma politikalan başanlı sonuçlar elde edememiştir. Veya bu devletler Farslaştırma ve Araplaş­ tırma politikalannda ısrarcı olmamışlardır. Daha doğrusu olamamışlardır. İran'da öteki milliyetler, yani Azeriler, Kürt­ ler, Türkmenler, Beluciler, Araplar vs. dikkate alındığında lerin ve bunların işçi s ı n ıfların ın , Kürt ulusunun binbir güçlük içinde yü­ rüttüğü ulusal kurtuluş m ücadelesine katkıları elbette büyük olabilir. 1 988 yılında, Irak, G üney Kürdistan'da, çeşitli zaman larda ve çeşitli mekanlarda k imyasal silahlar kullanm ışt ı r. 1 6- 1 7 Mart 1 988'de Halep­ çe'de, 23-25 Ağustos 1 988'de de, im adiye, Baxdinan taraflarında, bu silahları kullanm ıştır. Irak'ın kimyasal s ilah üreten fabrikalarında 30'dan fazla Sovyet teknisyeni de çalışmaktad ı r. Kürtler bu durumu öğ renm iş­ lerdir. Sovyetler'den lrak'a yaptıkları bu yard ı m ı durdurmasını istem işler­ dir .. Kürdistan Yurtseverler Birliğ i'nin merkezi yayın organı olan "Al s ha­ ra" (Kıvı lcım) Nisan 1 988'de çıkan 3 Nu maralı yayında, 30 Sovyet teknisyenin adları birer birer açıklanmaktadır. Fakat, Sovyetler Kürt is­ teklerine karş ı kıllarını bile kıpırdatma m ışlard ır. Fakat 1 1 Eylül tarihli Pravda gazetesinde, "lrak'ın kimyasal s ilahlar kulland ığı yönündeki idd i­ a, Amerikal ı ların uydurm asıdır" denilm ektedir. Oysa Irak Savunma Ba­ kanı Hayrullah Teyfik, 1 5 Eylül 1 988 tarihinde Bağdat'ta yaptığı açikla­ mada, "kimyasal silahlar ü retiliyor, elbette kullanı lacaktır" deniyor. (M.edya Güneşi, Sayı 7, KOP Raporu) Bu bilgiler için bk. Emeğin Bayrağ ı, Sayı 1 6, Temmuz 1 988, s. 2 Kimyasal silahlar kullanı lmasını teşvik etmek, mazlu m uluslara karşı bu silahların kullanılmas ını önermek sosyalist düşünceyle, enternasyona­ list anlayışla nasıl bağdaşabiliyor? Enternasyonalizm hep Kürtlere hatı rlatılıyor. "Aman enternasyonalizm­ den taviz vermeyiniz." Bütün bunları n , işçi sın ıfları n ı n , sosyali�t veya komü nist olduklarını söyleyen devletlerin, Kürtlere karşı enternasyona­ list görevleri yok m u? Türk işçi sınıfı nın, Kürtlerin ulusal ve demokratik mücadelesine arka çı­ kan, bir bildirisi, bir göstergesi, bir çalışmas ı olmuş mudur? Öyleyse ne­ d ir enternasyonalizm? Öte yandan ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı ilkesi n in nas ı l uygu149


Farslann azınlık teşkil etmeleri bunun başlıca nedenlerin­ den biri olmalıdır. Irak ise uzun yıllar, hemen hemen İkinci

Dünya Savaşı'nın sonuna kadar ingiliz mandası (sömür­

ge)dır. İngilizler veya Fransızlar veya öteki emperyalist güç­

ler, sömürgelerinde etn,ik kimliği yok etmek gibi . bir. politika

izlemiyorlardı. Irak ingiliz sömürgesiyken, çok kısıtlı da olsa,

Kl)rt dili de gelişme olanaklan buldu. Kürt toplumu olma özellikleri az da olsa, çok az da olsa gelişti. Bu durum Kürt­

ler'in inkannı. inkarda ısrarcı olmayı engelliyordu.

Irak'ta ve İran'da merkezi devlet çok güçlü değildi. Irak,

Arap ulusunun bir parçası olarak ortaya çılanış yeni bir devletti. İran'da ise, çeşitli milliyetlere mensup halklar Fars­ lardan daha büyük bir çoğunluk oluşturuyordu. Bu durum­ da, Kürtler, fırsatını bulunca ulusal ve demokratik haklara

kavuşabilmek için silaha sanlıyorlardı. Silahlı mücadeleler

sonunda Kürtlerin bir çok kazanımlan oldu. Bu , filli bir du­

rumdur. Bunlar, Kürtlerin kolay kolay inkar edilerneyeceği

koşullan da yarattı;

Oralarda toprak ağalannın, aşiret re�slerinin ve şeyhle­

rin devletle ilişkilert şöyle oluyor: Gerek Doğu Kürdistari'da,

gerekse Güney Kürdistan'da devlete sadakat gösteren top­ rak ağaları, şeyhler, aşiret reisiert var. İran ve Irak bunlan

maddi ve manevi yollardan, her türlü olanaklannı seferber ederek destekliyorlar. Ve Kürt ulusal kurtul�ş savaşçılarının karşısına bunlan çıkanyorlar. Bunlara Irak'ta genel olarak

landı{lı da sloganların dışında, sa{llıklı ve soğukkanlı bir biçimde değer­ lendirilmelidir. Gerek Sovyetler Birli(li'nde, gerek Doğu Avrupa ülkele­ rinde, bu ilkenin nasıl hayata geçirildi{li ayrı ayrı incelenmelidir. Sovyet­ ler Birliği'nde, Ermenistan ve Azerbaycan Cumhuriyetleri arası ndaki sorunlar, Karaba{l sorunu, Gürcistan'da ve öteki Cumhuriyetlerde çıkan etnik çatışmalar, Baltık Cumhuriyetlerinde, Moldavya'da, Orta Asya Cumhuriyetlerinde ortaya çıkan çatışmalar bu soruna daha soğukkanlı bir şekilde bakmamızı gerektiriyor. Bulgaristan'da Türk azınlı(lı eritme çabaları, Romanya'n ın Macar asıllıların yaşad ı(lı köyleri yerle bir etme­ si, Macar kimliğ ini silmeye çalışması, yine üzerinde durulması gereken sorunlard ır. Yugoslavya'nın Arnavutluk'a yakın olan Kosova bölgesin­ de, Arnavutlarla, Sırplar arasında süregelen çatışmalar, Bulgaristan'daki Makedonya sorunu yi'ne bu ilkenin uygulanışıyla ilgili sorunları dikkatli bir biçimde ele.almamızı gerekli kılmaktadır. 1 50


"eaş" deniyor. "Savaşta büyük yararlılıklar gösterdiniz" diye bunlara sık · sık madalyalar takılıyor. Bunlar da kendi ulu­ sundan olan insanlarla hükümet kuvvetleri safında savaşı­ yorlar. Hükümet bunlan silah olarak ve para olarak destek­ liyor. Böylece Kürdistan yörelerindeki çatışmalar daha çok Kürtlerin kendi aralarmdaki çatışmalar oluyor. Ulusal kur­ tuluş mücadelesini sürdüreri Kürtler ve hükümete bağlı olan Kürtler arasında. Fakat ilişkilerin şu boyutıı çok önemlidir: Bu tür insan­ la�. gerek İran'da, gerekse Irak'ta devletle ilişkilerinde Küti toprak ağalandır. Kürt aşiret reisieridir, Kürt şeyhleridir. Kürt ticaret adamlandır. Veya Kürt bürokratlandır. Devlet onları bu nitelikleriyle kabul eder, onlarla ilişkilerini bu nite­ likleriyle sürdürür. Onlar da kendilerinin Kürt toprak ağası, Kürt aşiret reisi, Kürt şeyhi olduğunu bilirler. Ticaretle uğ­ raşan bir Kürt olduklarını, Kürt memur olduklannı bilirler. Örneğin İran'da Cihangir

Ağa,

Irak'ta

Abdullah

Beşir

Ağa (Erbil taraflan) Kürt kimlikleriyle Humeyni yönetilniyle ve Saddam Hüseyin yönetimiyle ilişki halindedirler. Bu sü­ reci Kürt ağalannın, aşiret reislerinin, Kürt şeyhlerinin, sa­ nayi ve ticaretle uğraşaniann Fars buıj uvazisiyle veya Arap buıjuvazisiyle iktidara ortak oldukları biçiminde yorumla­ mamak gerekir; Bu devletler, onların Kürt kimliklerini tanı-: yarak da böl yönet politikasını derinleştirebilmektedirler. İran ve Irak bu "aslan Kürtler"ini, "eşkıya Kürtler"ine karşı en yoğun ve en etkin bir biçimde kullanabilmektedirler. Bu­ nun için, "aslan Kürtler"ini maddi ve manevi olarak ödüllere boğmaktadırlar. Gerek İran'da, gerekse Irak'ta ağalann, şeyhlerin, aşiret reislerinin, ticaretle uğraşanlarm hepsi böyle değildir, kuş­ kusuz. Ulusal hareket içinde yer alanlar da vardır. Bunların sayılan da epeyce çoktur. Ulusal harekete

karşı

savaşanlar,

kendi sınıfsal çıkarlannın devlet tarafında daha iyi korundu­ ğu için oradadırlar.

Türk Solu ve Kürt Sorunu Burada, Kürt sorunu karşısında Türk solunun durumu­ na kısaca bakmakta yarar vardır. Sorunu iki boyutuyla ele

151


almak mümkündür. 1 960'h yıllarda. yani 27 Mayıs'tan son­

ra, Türk solunun gelişmesi sürecinde Kürt sorunu da yavaş

yavaş konuşulmaya başlanmıştır.

Solda yer

alan çeşitli

akımlar, bu konuyu ele almak zorunluluğunu duymuşlar­

dır. Sorunun konuşulması, tartışılması Kemalizmi mümkün

olduğu kadar rahatsız etmeyecek sınırlar içinde olumuşsa da bunun yine de olumlu bir çaba olarak değerlendirilmesi

gerekir. Fakat bu da fazla büyütülmemelidir. Bu, daha çok,

çeşitli siyasal hareketler içinde yer alan Kürtlerin, yani Kürt kökenli devrimcilerin varlığı nedeniyle olmuştur. 1 920'li ve

1 930'lu yıllardaki Türk solu ise, Kürt sorunu karşısirıda tam

anlamıyla Kemalisttir. Kürtlerin şu veya bu hareketine ke­

sinlikle karşıdır. Hatta Kürt düşmanı olduklan söylenebilir.

Sorunun ikinci b oyutu ise, Türk solunun Kürt ulusal

h areketi üzerindeki olumsuz etkileriyle ilgilidir. Bu, özellikle

"ulusçuluk" kavramına yüklenen anlamlarla ve değerlerle il­ gili bir sorundur. Türk ulusçuluğu ve Kürt ulusçuluğu kav­ ramları çok farklı toplumsal ve siyasal süreçlere tekabül et­

mektedir. Türkler egemen ulustur. Türkçe yazmak, Türkçe konuşmak elbette bir sorun değildir. Sorun olması bir tara­

fa , Türkçe'yi çok iyi kullandığınız, Türk diline ve Türk edebi­

yatma büyük katkıda bulunduğunuz gerekçesiyle, gerek devlet kurumlan tarafından, gerek özel kurumlar tarafından ödüllendirilebilirsiniz de. Devlet ilkokulundan üniversiteye

kadar eğitim kurumlarıyla, kamu yönetimiyle , mahkemele­

riyle, cezaevleriyle . ordusu ve polisiyle, basınıyla, radyo ve televizyonuyla, Türk dilinin ve Türk kültürünün gelişmesini

sağlamaya çalışmaktadır. Türk dilinin ve Türk kültürünün

geliştirilmesi resmi ideolojinin en önemli boyutlanndan biri­ dir.

Kürtler ise ezilen bir ulustur. Ulusal ve demokratik hak­

lan gasp edilmiştir. Ortadoğu'nun ortasında bölünmüş ve parçalanmış, paylaşılmış bir ulustur. Kürdistan devletlera­

rası bir sömürgedir. Kürtlerin ulusal ve demokratik talepleri bütün devletler tarafından baskı altında tutu lmaktadır. Kürt

dilinin ve Kürt kültürünün ortadan kaldırılması, Kürtlerin asimile edilmesi için her türlü önlem alınmaktadır. Devletin ideoloj ik baskı araçları, yani eğitim kurumları. üniversiteler,

siyasal partiler, din, aile, basın, radyo, TV hep bu amaç için 152


kullanılmaktadır. Bunlar yetmezse , devletin zorlayıcı baskı araçlan da gündeme gelmektedir. Polis, tutukevi, mahkeme, cezaevi, ordu, jandarma vs. hep Kürt ulusal hareketinin ezil­ mesi doğrultusunda kullanılmaktadır. Bütün bunların öte­ sinde , Kürtler'in varlıklı sınıfl?n da kendi kimliklerini inkar etmişler, aj anıaşmışlar ve bu nitelikleriyle Türk egemen sı­ nıflanyla bütünleşmeye başlamışlardır. Bu koşullarda bazı grupların Kürt toplumu olma özelliklerini savunmaları, bu konuyla ilgili haskılara karşı dunnalan gerekir. Burada, el­ bette, ulusal değerlere, ulusal özelliklere sahip çıkmak isteği vardır. Yukanda kısaca belirtilen çerçeve içinde bu değerlere sahip çıkmak, bunları savunmak devrimcilerin ve demokrat­ ların temel bir görevi olarak karşımıza çıkmaktadır. Türk sokulan ise ulusal değerlere sahip çıkmayı, bunlar için mü­ cadele etmeyi "milliyetçilik" diye küçümsemektedirler. Kürt devrimcilerini ve demokratlarını devrimci olmamakla, milli­ yetçilik yapmakla suçlamaktadırlar. Kürt devriniellerinin bu eleştirilerden büyük çapta etkilendikleri ise bir gerçektir. 1 960'lı yılları düşünelim. Kürtler, kendilerine, "milliyetçi" demesinler diye, kendi aralannda Kürtçe konuşmaktan bile çekiniyorlardı. Kürt olduklannı açık-seçik ifade edemiyorlar­ dı. Marksist-Leninist olduklarını gösterebilmek için binbir türlü keskinlik yapıyorlardı. Kürt toplumu olmaktan dolayı var olan özellikleri vurgulamamak için çaba sarf ediyorlardı. 1 980'li yıllardan önceki yıllan düşünelim. Bir Kürt dev­ rimcisine, "Sen Marksist-Leninist değilsin" demek büyük bir hakaretti. O da, "Ben sizden daha çok Marksist-Leninistim. Marksizmi Lenirıizmi en az sizin kadar bilirim" diye öfke gös­ terirdi. Aynı şekilde, "sen milliyetçisin" sözüyle karşılaşan kişi de kendini hakarete uğramış sayardı. Kürtçe konuş­ mak, Kürt dili ve kültürüne yapılan haskılara karşı çıkmak, Kürtçe konuşulmasını istemek, Kürtler için bağımsız devlet isternek "milliyetçilik" olarak değerlendirilirdi. Öte yandan. "milliyetçilik" içeriksiz, son derece soyut bir suçlama olarak kullanılıyordu. Ezen ı.ilus milliyetçiliği ile ezilen ulus milli­ yetçiliği arasında önemli bir aynm yapılmıyordu. Ömeğin Al­ paslan Türkeş ile Molla Mustafa Barzani aynı kefeye konu­ yordu . "Milliyetçilik" hangi toplumsal ve siyasal süreçlere tekabül ediyordu? Hangi istekler ileri sürüldüğü zaman, bu istekleri ileri süren kişilere "milliyetçi" denirdi? Ömeğin 153


MKürt dili ve kültürü üzerindeki baskılar kaldınlmalıdır". MKürtçe serbestçe konuşulmalıdır, yazılmalıdır" diyen kişiler Mrnilllyetçilik yapıyorlar" diye suçlanıyorlardı. Halbuki devlet­ lerin ırkçı, sömürgeci ve asirnilasyoncu politikalarına karşı Kürt dilini savunmak temel bir görevdi. Bu ise, ezilen ulus rnilliyetçiliğiyle ezen ulus milliyetçiliği arasında fark gözetil­ mesini gerektiriyordu. MBağrnsız Türkiye� diye slogan atmak devrirncilikti. Bunun devrimci bir düşünce ve eylem olduğu vurgulanıyordu. MBağımsız Kürdistan"dan söz edenler ise, Mrnilllyetçi"ydiler. Halbuki MBağırnsız Türkiye" sloganı. Kür­ distan üzerinde, l 920'li yıllarda yürütülmüş emperyalist bö­ lüşüm mücadelesini aynen benimsemek, kabul etmek anla­ mına geliyordu. Bu böl yönet politikası kuşkusuz ingiliz emperyalizminin ve Kemalistlerin müşterek eylemleri sonu­ cunda pişirildi ve kotanldı. Ve Kürdistan'ın önemli bir kesi­ mi de Türkiye 'nin payına düştü . İşte MBağırnsız Türkiye" em­ peryallst politikayı ve bu politikanın uygulamalarmı aynen benim�emek, desteklemek anlamına geliyordu. Kürt sorunu karşısında Türk solunun düşüncesini, ta­ ve davranışlarını ele alırken bir konu üzerinde önemle durmak gerekir. Türkiye'nin soruruanna sadece sınıf müca­ delesi açısından bakmak her zaman çözümleyici alamıyor. Sorunlan etnik gruplar açısından da irdelemek gerekiyor. Aslında, sorunlan sınıf mücadelesi açısından incelediklertni vurgulayan Marksistler de, sorunlan l:ıir Türk Marksisti qla­ rak ele alıyorlar. Halbuki toplumsal ve politik kurumlar, antlaşmalar, tarihsel olaylar vs. çeşitli etnik gruplar açısın­ dan çok farklı şeyler ifade edebilirler. Mihri Belll'nin düşün­ celeri bu bakırndan önemli bir örnektir. vır

Mihri Belll, Türk solunun tarihinde önemli yeri olan Marksist-Leninist önderlerden biridir. Çok genç yaşlarda, 1930'lu yıllarda, eğitim için ABD'ye gitmiştir. Orada iktisat eğitimi görmüştür. İkinci Dünya Savaşı başlar başlamaz da Türkiye'ye dönüp orduya katılmıştır. Mihri Belli o yıllarda orduyu , yani 19.50 yılından önceki orduyu ilerici, devrimci b� kurum olarak değerlendirrnektedir. Komünistlerin, sos­ yalistlerin ordu safianna katılıp muhtemel Nazi saldınlanna karşı lllkesini savunmasında rol alınaları gerekir, demekte­ dir. 1 950 yılından önceki ordunun henüz NATO ordusu ol154


rnadığını, Türkiye'nin henüz NATO'ya girmediğini de sık sık hatırlatrnaktadır. Türkiye'nin bağımsızlığını ve antiemperya­ list tavrını koruduğunu belirtmektedir. (Mihri Belli, Atıılar,

Yayma

hazırlayan

3.7. 1989)

Koray

Düzgören,

Milliyet.

20.6. 1 989-

Bir Türk, bir Türk Marksisti orduyu böyle değerlendire­

bilir. Türk Ordusu onun için çok şey ifade edebilir. Fakat bir

Kürt komünisti, Kürt solcusu , Kürt Marksisti benzer değer� lendirrneleri yapabilir mi? Cumhuriyet'in krulmasından iti­

baren çeşitli zamanlarda ve çeşitli rnekanlarda meydana ge­ len

ayaklanmaların

ordu

tarafından

nasıl

hastırıldığını

nm)

gerçekleştirilmiştir. Zilan Deresi'ndeki bütün köyler.

biliyoruz. Zilan'da, Dersim'de tamamıyla bir jenosit (soykı­ uçaklarla, toplada yakılmış, yıkılmış, insanlan belirli topla­

ma merkezlerine toplarup kurşuna dizilrniştir. Dersim'de de bu tür soykırımlar sık sık gerçekleştirilmiştir. Kürtlerin de­

mokratik isteklerini, ulusal haklarını yok etmek, bu istenile­

ri gündemden düşürmek, halkı sindirrn ek, yıldırmak için her türlü devlet terörü uygulanmıştır.

Halbuki bu ordu ,

Kuwa-i Milliyeı 1 9 1 9- 1 92 1 yıllanrıda, Kürtleri, Türk-Yunan

Savaşı'nda, Türk-Ermeni Savaşı'nda. Türklerin yanına çeke­

bilmek için, "zaferden sonra Kürtlere de milli haklan verile­ cektir. Misak-ı Milli Türklerin ve Kürtlerin oturduklan yer­ lerdir.

Mücadele

Türklerin

ve

Kürtlerin

birlikte

sürdürdükleri bir mücadeledir" diyordu. Cumhuriyet'in ku­

ruluşuyla birlikteyse, Kürtlerin ulusal varlığı inkar ediinieye

başlanmıştı.

Dünya tarihi sadece yazılı olaylardan, kitaplann yazdığı

olaylardan ibaret değildir. Yaşanan fakat yazılmayan, kitap'

larda yer almayan, dolayısıyla insanlann, inceleme ve araş-

tırma yapanların belleğine çarprnayan pek çok olay vardır. ·

Bazı olayiann mübalağa edilerek öne çıkanlması. vurgulan­

rnası, bazı olayların dikkatlerden uzak tutulmaya çalışılma­ sı, insanlarm bilincine çarpmaması için önlemler alınması,

ideolojilerle, resmi ideolojinin etkinliğiyle ilgili bir sorundur.

Bilim yönteminin olgulara ve olgusal ilişkilere bakışı kuşku­ suz böyle değildir.

Hitler'in Yahudilere karşı işlediği cinayetler yazıldığı. an­

laWdığı, belgelendiği için blinmektedir. Hitler yargılanmıştır,

1 55


mahkum edilmiştir. Yargılama sürecinde iddianame vardır,

sanıklar; taruklar, avukatlar vardır, mahkeme kararlan var­ dır . . . Bunlar olayları belgelemişlerdir. Kürtlere karşı sürdü­

rülen katliamların, soykırımlarm ise anlatımı yoktur. Bun­ larla ilgili belgeler büyük bir olasılıkla yok edilmişlerdir. Veya gizlenmektedirler, binbir türlü kilit altındadırlar. Her­ hangi bir araştıncının onlara u laşması olası değildir.

1 989 yılı Mart ayı ortalarında, Güney Kürdistan'da Ha­

lepçe'de yaşananlar ise, her türlü baskı ve teröre rağmen, yazıldığı. anlatıldığı için tarihin kayıtlan arasına geçmiştir.

Bütün bunlara rağmen yine Halepçe soykınmıyla ilgili ola­

rak şunu da dikkatlerden uzak tutmamak gerekir: 1 988 yılı . sonbahar aylarında. Fransız hü kümeti tarafından, kimyasal &ilahların sınırlamİıa sı, kullanılmasının engellenmesi, gide­ rek ortadan kaldırılmasıyla ilgili olarak uluslararası bir top­ lantı düzenlemiştir. Kürtler, kimyasal silahlara, yoğun ve yaygın biçimde hedef olan bir halk olarak bu u luslararası toplantıya katılmak istemişlerdir. Kürtlere karşı kimyasal si­ lah

kullanan,

soykırım uygulayan devletler,

Kürtlerin bu

toplantılarda temsilci bulundurmalarına şiddetle karşı çık-· mışlardır. Böyle bir toplantıda bile soykırım uygulayanların istekleri kabul

edilmiş,

soykınına

uğratılanlar toplant ıya

alınmamışlardır. Tek başına bu olay bile, insan haklarının, ulusların haklannın ne kadar büyük tehlikeler karşısında bulunduğunu çarpıcı bir şekilde göstermektedirler. O halde Kürtler tarihsel olaylara etnik gruplar açısından bakma yeteneğini kazanmalıdırlar. Zaten Türkler de öyle ya­ pıyor, Türk Marksistleri de. Türk Marksistleri zaman zaman, "mevzuat var, bazı konulan inceleyemiyoruz" diyorlar. Bu ifade yukanda belirtmeye çalıştığımız bakış açısının bir gös­ tergesinden başka bir şey değildir. Başka bir örnek, Şefik Hüsnü. O da İkinci Dünya Sava­ şı'nda orduya katılmış. Şefik Hüsnü de Türk solu için önem­ li olabilir. Türk solu , Türk Marksistleri, Şefik Hüsnü'yü ken­ disine tarihsel bir dayanak yapabilir.

Ona

önder olarak

bakabilir. Halbuki Şefik Hüsnü , Kürtler için, binlerce, on­ binlerce Kürt düşmanından sadece biridir. Kürt ayaklanma­ lannda, hep Kemalistlerin yanında yer almış, Kürtlere karşı sürdürülen katliamları, soykırımlan, hep ilericilik, devrimci-

1 56


lik. . . diye alkışlamıştır. O halde Türk solu nun Kürtlere, Ş e­

fik Hüsnü' yü tarihsel bir ö nder olrak kabul ettirmeye çalış­ m ası kadar yanlış bir şey olamaz.

Özgür Gelec ek Dergisi'nde yayınlanan, "Ölümünün 30. Yıldönümünde Dr. Şefik Hüsnü Deymer'l Anmaya 'Çağ­ n" dan sonra ( bk. sayı 3, Şubat 1 989, iç kapak) Medya Gü­

neşi ile Özgür Gelec ek arasındaki tartış malar bu bakı md an

anlamlıdır. Medya Güneşi'nde yazan Sinan Doğru, Ş efik Hüsnü'nün kendi buıjuvazisiyle birleşerek Kürtlere düş­ manlık ettiğini, bu bakımd an, Kürtlerin Şefik Hüsnü'yü an­

ma etkinl iklerine katılmaması gerektiğini belirtmektedir. Bu tartış mayla ilgili yazılar şöyledir: Sinan Doğru , Şefik Hüsnü ve Sosyal Şövenizm, Medya Güneşi, sayı 8, N isan 1989, s. 32-33; Zorunlu Bir Açıklama, Özgür Gelecek, sayı 8 , Tem­ muz 1 989, s. 1 4; Sinan Doğru, Özgür Gelecek'In "Zorunlu Açıklama"sı Üzerine, Medya Güneşi, sayı 10, Temmuz­ Ağu stos 1 989, s. 63-64. Lozan Antıaşması Türkler ve Kürtler açısından son dere­

ce farklı anlamlan olan bir tarihsel antlaşmadır.

Ubeydullah Nehri, Al işer, Ş eyh Said, İhsan Nu ri, Simko, Seyid Rıza, Kadı Muhammed, Molla Mustafa Barzani. . .

ö nemli Kürt yurtseverl eridir. Halbuki bu ö nderler Türkler tarafından, Türk solu tarafından gerici, İ ngil iz aj anı, şaki, haydu t vs. gibi terimlerle aniatılmaya ç alışılıyor.

"Azınlık Irkçılığı" Kavramı Prof. Turhan Feyzioğlu, Alpaslan Türkeş, İsmail Cem.

Coşku n Kırca, Rauf Tamer, Uğur Mumcu, Ergun Gö ze gibi bazı politikacılar ve gazetec i yazarlar Kürtleri "azınlık ırkçılı­

ğı" yapmakla suç lamaktadırlar. Gazetec i- yazar Uğur Mum­

c u, Saçak Dergisi'nden Halil Berktay'la yaptığı söyleşide, "Türk sosyalizminin üç koşulu" başlığı altında şunları sö ylü­ yor: ı . Türk solc uluğu azınlık ırkçılığına yani Kürtçülüğe

alet ed ilmemelidir. 2 . Türk sosyalizmi maceracı akımlarla

görüş birliği içinde olmadığı nı her fırsatta ortaya koymalıdır.

3 . Türk sosyalizmi ideoloj ik bağımsızlığını korumalıdır. (Sa­ ç ak, sayı 25, Şu bat 1 986, s. 3 0) Bu söyleş i üzerinde dikkatle durulmalıdır. Dergi 1 986 157


Şubat ayında yayınlandığına göre, söyleşinin 1 986 yılı baş­ lannda yapıldığı kabul edilebilir. Türk yazarlannın ve basın mensuplannın Kürt sorunu karşısındaki tavır ve davranışı denildiği zaman bu söyleşi üzerinde durmak gerekir. Kürtle­ rin var olma Jstekleri ve çabalan, asirnilasyoncu ve sömürge­ ct uygulamalara karşı Kürt kimliğini korumaya · çalışmalan "azınlık ırkçılığı" olarak değerlendirtlmektedir. Türk sosyaliz­ minin Kürt sorunuyla hiç ilgilenmemesi gerektiği vurgulan­ maktadır. Kendi devletinin ve hükümetinin Kürt kişiliğini yok etmeye çalışan ırkçı ve sömürgeci politikalarma en ufak bir eleştiri yöneltmeyen bir gazetecinin, bir yazann, Kürtle­ rin ulusal ve demokratik haklan konusundaki isteklerini ve bu uğurdaki mücadelelerini "azınlık ırkçılığı" diye nitelemesi .ibret verici bir olaydır. Eğer bir gazeteci, bir yazar, kendi devletinin ve hükümetinin ırkçı ve sömürgeci politikalarma ve uygulamalanna alkış tutuyorsa, bu uygulamalann dev­ rtınci ve demokratik bir tavır olduğunu ifade ediyorşa, Kürt­ lerin ulusal ve demokratik haklan konusundaki isteklerine karşı duracağı da açıktır. Kürtlerin yok olmamak için müca­ dele etmeleri, ulusal kimliklerini korumak için binbir türlü işkenceye göğüs germeleri neden "ırkçılık" oluyor acaba? Kürtler, "Bir Kürt dünyaya bedeldir" mi diyorlar? Kürtler "Ne

mutlu Kürdüm diyene" mi diyorlar? "Kürt öğün, çalış, gü­ · ven" mi diyorlar? Nedir Kürtleri ırkçı yapan? Kürtler, Arapla­

n, Türkleri, Farslan asimile etmek, onlan, Türk, Arap ve

Fars kimliğinden koparmak, Kürtleşttrmek için kururnlar mı geliştiriyorlar? Böyle bir ırkçılığı ve sömürgeciliği hayata ge­ çmnek için altyapı mı kurmuşlar? Radyo, 1V sistemi, basın, ·eğitim kurumlan, kamu yönetimi, ordu, polis, mahkeme, hapishane vs. Nedir Kürtleri ırkçı yapan? Burada, radyo, basın, 1V eğitim kurumlan, hukuk, üni­ versiteler, kamu yönetimi, siyasal partiler, din, aile, sendika­ lar gibi devletin ideolojik baskı araçlan üzerinde önemle durmak gerekiyor. Ordu, polis, mahkeme, nezarethane, ha­ pishane gibi devletin zorlayıcı baskı araçlan üzerinde de. Çünkü bunlann ırkçı ve sömürgeci politikalan hayata geçir­ mede, asimilasyonu gerçekleştirmede ne kadar önemli ku­ rumlar olduğu açıktır, yakından bilinmektedir. Bir ulusu asimile etmek için ısrarlı ve kararlı politikalar

158


üretmenin ve bunlan uygulamanın "ırkçılık" olduğu ve "em­ peryalizm" olduğu bizzat aynı yazar tarafından ileri süıill­ mektedir. Temel hak ve özgürlükler bir ülke için var, bir başka ülke için yok sayılamazlar. Böyle sayılırlarsa işte bu noktada "ırkçılık" ve "emperyalist" düşünceler de başlamış olur. Bir toplum başka toplumlan kendinden aşağı düzeyde görüp temel hak ve özgürlükleri ancak kendi toplumu için g·eçerli sayarsa, bu, uygarlık adına bağışlanmaz bir suç olur. Temel hak ve özgürlükleri toplumdan topluma, ülkeden ülkeye değiştirip "Şu toplum bu haklara sahip olmasa da olur" diye düşünemeyiz . " (Uğur Mumcu, Bu Ne Bencillik? Cumhuriyet. 1 9 Kasını 1 983) Eleştirilen Yunanistan'dır. Yunanistan'ın Batı Trakya Türklerine uyguladığı asimilasyon politikası. Demekki asimi­ lasyon, Türklere karşı uygulandığı zaman karşı çıkmak, in­ san olmanın ve demokrat olmanın bir gereğidir. Gerek Yu­ nanistan'da, gerek Bulgaristan'da gerek Kıbns'ta, gerekse Dünyanın başka ülkelerinde. Türklere karşı uygulandığı za­ man asimilasyona karşı çıkmak gerekir. Türk Devleti'nin Kürtlere karşı uyguladığı asimilasyon ise rahatça sürmeli­ dir. Buna karşı çıkmak "azınlık ırkçılığı" olur. İşte ırkçılık kı­ saca budur. Kendi ulusuna, yani Türk ulusuna layık gördü­ ğü haklan başka uluslara örneğin Kürtlere layık görmemek. Kürt kişiliğinin ve Kürdistan kişiliğinin yok edilmesi amacını taşıyan planlan ve uygulamalan alkışlamak. Uğur Mumcu, Maske başlıklı yazısında da şöyle diyor: "Dün, 'gerici' göıilntülerle sahneye konan dış destekli azın­ lık ırkçılığı, bugün 'sol' makyajlada beslenebilir. Maskeleri kaldınrsak olayın özü hiç değişmez: Dış destekli bölücülük ve azınlık ırkçılığı. Türkiye Cumhuriyeti, bu saldırganlan ezecek ve özgür­ lükçü demokrasi içinde her türlü terör eylemlerinin kökünü kazıyacaktır. Bunun için azınlık ırkçılığına ve her türlü terö­ re karşı olan yurttaşların el ve gönül birliği yapmalan zorun­ ludur." (Cumhuriyet, 13 Ekim 1984: Ayrıca bk. Uğur Mum­ cu, Azınlık Şövenizmi, Cumhuriyet, 2 Eylül 1 984) İsmail Cem ve Çağdaşlığa Karşı ırkçılık Tutar mı? (Gü­ neş, 6 Ekim 1 984 ve Aynlıkçılığın "Sağı", "Sol"u (Güneş, 1 8 Ekim 1 984) başlıklı yazılarında benzer görüşleri dile getir-

159'


mektedir. Kürtlerin düşünce ve eylemlerini ırkçı olarak suç­ lamakta, Türk Devleti'nin Kürdistan'da uyguladığı politikayı çağdaş kavramıyla değerlendirmektedir. Fakat aynı yazarlar, Bulgaristan'da isimlerinin değiştirilmesine karşı çıkan, Türk kimliğini savunan Türkleri, insanlık ve demokrasi mücade­ lesi yaptıklan için selamlamakta ve alkışlamaktadırlar. Türk sosyal demokrasisindeki bu çifte standart üzerinde, ileride, daha etraflı bir şekilde durulacaktır. Ancak sağcı politikacıların, yazarlarm ve gazetecilerin kullanabildiği "azınlık ırkçılığı" gibi kavramları, sosyalde­ mokrat olduklarını, solda yer aldıkiarım sık sık söyleyen bu yazarlar nasıl kullanabilmektedirler? Bu kavramı sık sık kullanırken, nasıl bu kadar rahat olabilirler? Bu yazıların hangi ortamda yazıldığı konusu üzerinde dikkatle durmak gerekir. 1 2 Eylül'den sonraki Diyarbakır Cezaevi'ni hatırlayalım. 40'ın üzerinde devrimci ve demokrat genç, devlet güçleri tarafından işkenceyle öldürülmüştür. Bunlar, "Türküm, mutluyum" diye bağırmadıklan için, ken­ di ulusal kimliklerini, yani Kürt kimliklerini savunduklan için, ırkçı, sömürgeci ve faşist dayatmalan kabul etmedikl�ri için öldürülmüşlerdir. Bunların dışında, Diyarbakır Askeri Cezaevi'nin gerek tutuklu ve mahkumlar için, gerekse, aile ­ leri için nasıl bir cehennem olduğu ·çok ya}Q.ndan bilinmek­ tedir. Buna rağmen Uğur Mumcu ve İsmail Cem gibi yazar­ lar, dünyada bir eşi daha bulunmayan bu ırkçı, sömürgeci ve faşist politikalar karşısında en ufak bir eleştiri getirme­ mişlerdiL Susmuşlardır'. Bu ırkçılığı ve sömürgeciliği, bu iş­ kenceleri, faşizmi susarak onaylamışlardır. Ama, Kürtlerin insanca, onurla yaşamak için mücadeleye girişmelerini, "azınlık ırkçılığı" diye suçlamaktadırlar. Yazarlar, Kürtlerin ulusal ve demokratik hakları konusunda istekler ileri sür­ meyi, "çağdışılık" olarak değerlendirmektedirler. Türk yazarlarırun, basının, Kürt sorunuyla ilgilenmedi­ ği, bu konuyu görmezden geldiği, Kürdistan'daki antidemok­ ratik uygulamalara karşı çıkmadığı bilinen bir gerçektir. Bu­ na gerekçe olarak da yasalar, "mevzuat" ileri sürülüyor. Resmi ideoloj i bu eleştirilerin yapılmasını istemiyor, mevzu­ at var, deniyor. Bunun önemli bir gerekçe olduğu açıktır. Fakat açıklanmayan, üzerinde durolmayan bir gerekçe daha

160


vardır. Ve bu ikincisi çok daha önemlidir. O da yazarların, basının, Kürtlere karşı sürdürülen bu antidemokratik uygu­ lamalan benimsemeleridir. Bu baskılan ve zulmü içlerine sindirmeleridir. Türk yazarlarının, basının, Kürt sorununa değinmemesiniıi en önemli nedeninin bu olduğu kanısında­ y� . 6 "Azınlık ırkçılığı"ndan söz edildiğinde söylenınesi gere­ ken bir konu daha vardır. Bir kere Kürtlerin azınlık olmadığı büyük bir gerçektir. Bu ayn bir konu. Farzedelim ki yazarla­ rın dediği gibi azınlıktır. O zaman "azınlık ırkçılığı" suçlama­ lanndan önce, Kürtlerin varlığını belirtmeleri, Kürtler için "azınlık haklan"nı savunmalan gerekmez mi? Halbuki bu yazarlar, Kürtler'in gasp edilmiş haklan konusunda, ulusal ve demokratik istekleri konusunda en ufak bir görüş belirt­ memişlerdir. Bu da sorunun ahlaki tarafıdır. Hak istekleri söz konusu olduğunda, bu yazarlar, bu gazeteciler yok, sus·

6. Bu kavram ı n veya benzer kavram ların kullan ı ldığı öteki yazılar için bk. Alpaslan Türkeş, Temel Görüşler, Dergah Yayınları, 3. bs. , 'istanbul 1 976, s. 35. Turhan Feyzioğlu, Milliyet, Dergah Yayınları, istanbul 1 975, s. 243-250, Ahmet Kabaklı, Komşu Hakkı, Tercüman, 6 . 1 0 . 1 985. Ahmet Kabakl ı , Eşkıya Alçaktır, Tercüman, 1 2- 1 3 . 1 0 . 1 985. i lhan Bardakçı, Çukurdaki Kahpe, Tercüman, 1 3. 1 0. 1 984. Ergun Göze, Hakkari'den ingiltere'ye Kadar, Yahut Yalancının Mumu, Tercüman, 1 5. 1 0 . 1 984. ·

Coşkun Kırca, Milli Birlik O,rt am ı, Hürriyet, 6.3 . 1 987.

Coşkun Kırca, Diller, Dilcikler, H ü rriyet, 1 1 .3.1 987. Rauf Tamer, Bu Adam Ne Diyor? Tercüm an, 7. 1 . 1 985. Rauf Tamer, Tepkiler, Tercüman, 1 2. 1 . 1 985. Coşkun Kırca, yukarıda belirtilen Milli Birlik Ortamı başlıklı yazısında şöyle diyor: " . . . Bağımsızlık heveslisi bölücü ler, ya d a özerklik hayaleisi bölücü yaltakçı ları , kimsenin Türk olm aktan ve Türklük içinde kaynaş­ maktan başka bir seçeneği olmadığını kahredilmak suretiyle görecek­ lerdir." Yine aynı yazar, Diller ve Dilcikler, başlıklı yazısı ndaysa, Kürt­ çe'nin çok ilkel bir dil olduğunu, kökünün kazınmas ı n ı n büyük bir ilericilik olacağı n ı vurguluyor. Asim ilasyon gerekir. Bu onların d a yararı­ nad ır, d iyor.

161


kun, ama suçlama söz konusu olduğu zaman kraldan daha

çok kralcı, polisten daha polis.

Öte yandan bu yazıların yazıldığı döneme ait olarak şu

ilişkileri de gözden uzak tutmamak gerekir. 1 984 yılı Ağus­

tos

ayından · sonraki gazeteler tarandığı zaman,

PKK'nın

Türk güvenlik güçlerine saldınlanyla ilgili haberlerin birinci planda yer alclığı görülmektedir, Fakat bu sürecin bir de ga­

zetelere yansımayan, fakat gazeteciler tarafından çok iyi bili­

nen yönleri vardır. Bu da Kürt gerillaların Türk güvenlik güçlerine saldınl�nyla birlikte ulusal ve demokratik istekle­

rini de açıkça ortaya koymuş olmalarıdır. Gerillalar, bölgede ,

halka dağıttıklan bildirilerle ve broşürlerle, pek çok istekler

yanında , Kürt toplumu olma özelliklerinden doğan hakların savunuculuğunu da yapmaktadırlar. Kürt dili ve Kürt kültü­

rü üzerindeki ırkçı ve sömürgeci haskılann kaldınlmasından söz etmektedirler. Ve bunlar Kürt halkı üzerinde çok olumlu

etkiler yapmaktadır. Gerillalarca dağıtılan bu bildiriler ve

broşürler, bunların içerikleri basma yansımamaktadır. Fa­ kat gazeteciler ve yazarlar tarafından, özellikle bazıları tara­

fından çok iyi bilinmektedir. Kanımca Türk yazariann ve ga­

zetecilerin

tepkilerinin

esası,

gerillaların

yazılı ve

sözlü

propagandalarına karşıdır. Fakat, bun�.ar ifade edilmemekte,

gerillaların Türk güvenlik güçleriyle çatışmalan ön plana çı­ karılmaktadır.

Fazla dağılmadan ana konuya bir kere daha değinelim.

Kürdistan'da toprak ağaları, şeyhler, aşiret reisieri gibi var­ lıklı sınıfların aj anlaştınlmasını, bu süreci ve bunun sonuç­ larını inceliyorduk. Türk sokulan ve Türk sosyal demokrat­

lan, Kürt ulusalcılığıyla ilgili duygu , düşünce ve eylemleri

küçümsüyorlardı. Kendileri "Türk milliyetçiliğinden hız ve il­ ham aldıkları" halde, Kürtlerdeki ulusalcı duygu ve düşün­

celerin küçümsenmesi, eleştirilmesi, kuşkusuz bir egoizinin

ve çifte standardın ürünüydü. İşte burada, Türk basınıiıın,

yazarların, üniversitelerin, aj anlaşmayı teşvik eden, benim­

seyen en önemli. u nsurlar olduklarını görüyoruz. Bu hedefi

gerçekleştirebiirnek için her şey yapılmıştır. C ezaevlerinde,

gayet rahat bir şekilde, hiç çekinmeden, kişiler öldürülebil­ miştir. Tutuklular en ağır işkencelerden geçirilmişlerdir.

Çünkü bu işleri. yapanlar, kendilerinin bu konularda eleşti162


rilmeyeceklerini bilmektedirler. Basın tarafından eleştirilece­ ğini, kendine bu konuda sorular sorulacağını bilen bir yöne­ tim bu kadar rahat, bu kadar fütursuz davranamaz. Türk basınıyla işkenceci yönetim arasında, sanki, ses­ sizce ve gizlice yapılmış sözlü bir anlaşma vardır. Yönetim işkence yapacaktır. Basın, yazarlar, bunu bilecek, fakat yaz­ mayacaktır. Yönetimin Kürdistan'daki uygulamalannı genel olarak övecektir. Solculann dikkatle üzerinde durduklan bir konu da, Kürtleri ırkçılıkla suçlarken, hep Milliyetçi Hareket Parti­ si'yle ve Milliyetçi Hareket Partililerle karşılaştırmak olmu ş­ tur. Halbuki, MHP'ni veya bu partide yer alanları ırkçı ya­ pan şey, dış Türklerle ilgilenmeleri, onlann Türk toplumu olma haklarını savunmalan değildir. Türkler için düşündük­ leri haklan başka uluslar için, özellikle Kürtler için layık görmemeleriı.;llr. Kürtleri muhakkak boyunduruk altında tut� maya çalışmalarıdır. Asimilasyonu kesinlikle sürdürmek is­ terneleridir. Bu bakımdan da öteki siyasal akımlarla olan farklan sanıldığı kadar fazla değildir. Örneğin, insanlar, Tür­ küm, mutluyum dedikten sonra, Kürt kimliğini inkar et.tik­ ten sonra, C umhuriyet Halk Partisi'nde yer alabildiği gibi, MHP'nde de yer alabiliyorlardı. MHP'nin, ille de saf kan Türkleri derleyip toparlamak gibi bir amacı yoktu. Günümüzde, Türk yazarlannın, gazeteci yazarların, Kürt sorununa bakışı artık değişmektedir. Özellikle solcula­ rın düşünce ve eylemlerinde önemli değişiklikler olmaktadır. bunlar Türk Devleti'nin Kürtlere karşı uyguladıği politikalan ve uygulamalan daha yakından izlemeye başlamışlardır. Ha­ pishanelerde cereyan eden olaylar, Doğu'daki silahlı müca­ dele, yazarlan, gazetecileri, bu konularda, daha etraflı ve da­ ha ciddi bir şekilde düşünmeye sevk etmiştir. Bulgaristan'daki Türkler, Bulgaristan'dan Türkiye'ye gelmek zorunda olan Türkler konusunda Türk hükümetinin demok­ ratik düşünce ve tavır geliştirmeye başlaması, basının bu şekilde tavır koyması, onların çifte standartını açık bir şekil­ de ortaya koymuştur. Çünkü bunlar, Türklerin isimlerini değiştirdiği için Bulgaristan hükümetini ırkçılık yapmakla suçladıklarını, fakat aynı işi Türk h ükümeti Kürtlere karşı yaptığı zaman sessiz kaldıklarını fark etmişlerdir. Bu konu1 63


lar üzerinde kafa yarma, düşüncenin demokratikleşmesini de gerektimlektedir. Resmi ideolojinin sınırlamalarmı sorgu­ layan, sfoganlan sorgulayan düşünce özgürleşmeye başla­ maktadır. Böylece Kürt sorununun gerçek niteliği daha açık bir şekilde görülebilmektedir.

Kürdistan'da Üretim hışkllerl Tartışmalannın Anlamı Kürt egemen sınıflannın ajan bir sınıf haline dönüşme­ sillin ve bunun Kürt ulusal hareketinin gelişmesi üzerindeki olumsuz etkilerini inc�lerken bir konu daha dikkati çekiyor. Bu, Kürdistan'da hakim üretim 'biçimi konusu üzerindeki yapılan tartışmalarla ilgilidir. Kürdistan'daki hakim üretim biçiminin feodal mi, yoksa kapitalist mi olduğu tartışılıyor. Bu tartışmanın Kürdistan'a ilişkin sağlıklı ve etraflı bilgiler üreteceği kanısında değilim. Zira üretim ilişkilerinin şu veya bu doğrultuda gelişmesini her zaman toplurnun iç dinarnik­ leri yönlendirerniyor. Bazı yerlerde ve bazı zamanlarda, top­ lurnun feodal olarak kalmasına da, kapitalist olarak geliş­ mesine de hep, dış etkenler karar veriyor. Bu, sömürge toplumlarda genel olarak böyledir. Çünkü bu ülkelerde top­ luma dışandan yapılan müdahaleler çok ağırdır. Bu rnüdac haleler toplurnun iç dinamiklerini parçalarnıştır. Ülke, top­ lum artık, kendi tarihini yaşayamarnaktadır. İç dinamikler gittikçe zayıflarnaktadır. Güçsüzdür. Rahatça çalışmamakta­ dır. Belirleyici olan dış etkenlerdir. Toplum artık, dışarıdan müdahale yapaniann isteklerine göre, onlaniı çıkarlan doğ­ rultusunda bir tarih yaşamaktadır. Öyleyse önemli olan dış etkenlerle iç dinamiklerin karşılaşma sürecini kavramaktır. Bu süreçte iç dınamikler nasıl parçalarııyor, toplumsal, eko­ nomik ve siyasal gelişmelerdeki belirleyiciliğini nasıl kaybe­ diyor, onu incelernek gerekir. Toplumun kendi tarihini değil, onlann tarihini yaşıyor olması kavranması gereken önemli bir süreçtir. Bütün sömürge ülkeler ve sömürge toplurnlar için geçerli olan bu ilişkiler Kürdistan iç1n çok daha böyle­ dir. Çünkü burada bir de egemen sınıfın tümüyle kimliğini yitimlesi, aj aniaşması söz konusudur. Bu koşullarda uretim ilişkilerinin feodal kalması, hep topluma, dışandan yapılan, müdahaleler tarafından, bu mü-

·

164


dahaleyi gerçekleştiren güçler tarafından belirlenmektedir. Belirleyici olan dış etkenlerdir ve her şey orılann istekleri doğrultusunda cereyan etmektedir. Çünkü iç dinamikler güçlü ve canlı olsaydı, dışandan gelen etkenler onları parça­ layamaz, dağıtamaz, etkisiz bir hale getiremezdi. Felç duru­ mu ortaya çıkmazdı. Ve bundan sonra ülkede uygulanan ekonomik, toplumsal ve kültürel politikalar emperyalizmin ve sömürgeciliğin gereklerine göre düzenlenemez, uygulana­ mazdı. İç dinamikler güçlü ve canlı olsaydı, bu tür ilişkilerde ülkenin çıkarlan daha ön planda tutulurdu. O halde üretim ilişkileri konusunu , ancak, böyle bir temel saptamadan son­ ra konuşmak, tartışmak gerekir. O zaman hakim üretim iliş­ kisinin neden feodal olduğu , veya neden kapitalizme doğru dönüştüğü daha iy-i anlaşılmaktadır.

İç Dinamikler-Dış Etkenler İç dinamikler-dış etkenler ilişkilerini etrafındaki düşün­ celerimizi üç ömek çerçevesinde daha somut bir hale getir­ mek istiyoruz.

a)

İspanya ve Portekiz Sömürgeclllğinin Amerika'daki Yerli Uygarlıkları Yok Etmesi

Birinci ömek, İspanya ve Portekiz sömürgeciliğiyle kar­ şılaşan Orta Amerika ve Güney Amerika uygarlıklanyla ilgili. Meksika'da Astek, Guatemala'da ve öbür Orta Amerika ülke­ lerinde İnka, Peru dolaylarında Maya uygarlıkları, 1 5 yüzyıl sonlarında ve 1 6. yüzyıl başlarında İspanyol ve Portekiz isti­ lacılann saldırgarılıklanyla karşılaştılar. İspanyollar ve Por­ tekiziller ateşli silahlarla geldiler. Orta Amerika'ya bulaşıcı hastalıkların mikroplannı taşıdılar. Hastalık getirdiler. As­ tek, İnka ve Maya uygarlıklan henüz ateşli silahiara sahip değildi. Yerliler komünal bir üretim düzeyinde yaşıyorlardı. Dışandan gelen saldırılar o · kadar ağır ve yıpratıcı' oldu ki, yerli topluluklar büyük bir darbe yediler. Astek, Maya ve İn­ ka topluluklannın iç dinamikleri, dışandan gelen fizik bas­ kılarla başedecek, bu saldırganlıkların üstesinden gelecek güçte değildi. Karşı koydular, fakat yenildiler. Fizik olarak yok oldular. Ateşli silahlar ve hastalıklar yerlileri kitleler ha..

1 65


linde yok etti. İstilacılar beraberlerinde 'at'ı da getiriyorlardı. Ve at çok önemli bir savaş aracı olarak kullanılıyordu. Zira yerliler henüz atı bilmiyorlardı. 7

Büyük kırımlar, soykınrnlar oldu. İnsanlar kitleler ha­

linde yok edildi. Bu üretirnde büyük düşrnelere neden oldu.

Tanmda , maden ocaklannda çalışacak nüfus kalmadı. Bü­

yük insan gücü açığı meydana geldi. İşte Afrika'dan zenci getirip üretimde yararlanmak bu ihtiyaçtan doğdu.

Bu yenilgilerden sonra Orta Amerika ve Güney Amerika

toplumlannın işleyişi, artık, Portekiz ve İspanyol sömürgeci­ lerinin ihtiyaçlanna göre yerıiden düzenlendi. Ekonomik ya­

pılar. siyasal ilişkiler, toplumsal ve kültürel kurumlar. din­ sel

inançlar.

hep

bu

sömürgeci gerekiere

göre yerıiden

organize edildi. Toplumlar kendi tarihlerini yaşayamaz oldu­

lar. İspanyollann ve Portekiziiierin kendilerine empoze ettiği

tarihi yani onların tarihini yaşarnaya başladılar. Kuzey Ame­

rika'daki Kızılderililer için de aynı şeyler söylenebilir. Bu ör­ neklerde belirleyici olan, kuşkusuz dışarıdan gelen etkenler­ dir.

Bu

etkenler

yerli

toplumların

dinamiklerini

7. ispanyol ve Portekiz istilac ılarla yerliler arası ndaki savaşlarda atın fonk­ siyonunu belirtmek için bir olay anlatıl ır. Trajik bir olay: işgalciler ve yer­ liler büyük bir savaş alanında karşı karşıya geli r. Her iki taraf da savaş d üzeni içindedir. Yerliler reisierinin etrafında kümelenmişlerdir. Savaş başlayınca yerli reisierden biri bir istilacı kumandana saldırır. Kuman­ dan at üzerindedir. Ku mandan ı n ateşli silahları vard ı r. K ı l ıcı vardır. Yerli reis ata sald ı rm ı şt ır. At yaralanıp yere yuvarla n m ı ş , savaş d ış ı kalmışt ı r. Atın üzerindeki ku mandansa attan yere inmiş, savaşa devam etmekte­ dir. Yerli reis bu olay karş ı s ı nda donar kal ı r. Zira öldürdüğü kişinin, sa­ vaşı yine sürdürdüğünü düşünür. Karş ı s ı ndaki savaş ı n ı n ilahi bir yara­ tık olduğuna karar verir. El indeki silah ı atar. Savaşı durdurur. Reisin bu eylemiyle öteki reisler, dolayıs ıyla bütün savaşçılar da savaşı durdurur­ lar. Büyük bir şaşkın l ı k, büyük bir panik başlam ı ştır. Bu f ı rsattan yarar­ lanan işgalciler ve istilacı lar savaş alan ı nda bulunan bütün savaşçıları kılıçtan geçirirler. H içbir canl ı , hiçbir yerli bı rakmazlar.

Ç

Reis at ı i lk kez görmekted ir. Atı ve binicisini bir bütün olarak algılar. Atı öldürdüğü halde binicisinin hala savaşı sürdürmesini, ilahi bir güçle kar­ şı karşıya olduğu biçiminde yor umlar. ilahi güçle savaşılamayacağ ı n ı düşü n ür. ( B u olay için bk. Eduarda Galeano, Latin A merika'nı n Kesik Damarları (Karşı Tarih) Çevirenler: Attila Tokatlı, Roza Hakmen, Alan Yay ı ncılık, Kas ım 1 983, s. 29) 1 66


parçalamış, yok etmiştir. İç dinamikleri işlemez hale getir­ miş, felç olmalanın sağlamıştır. Toplumun iç dinamikleri dı­ şarıdan gelen bu saldırıların ve baskıların üstesinden gele­ memiştir, bu gücü gösterememiştir. Burada aslında bir sentezden söz etmenin daha doğru olacağı kamsındayım. Astek, İnka, Maya uygarlıklanm, Kızılderili topluluklan tez olarak alırsak, dışandan gelen etkenleri, yani İspanyollan, Portekizlileıi, Avrupalılan, antitez olarak alabiliriz. Dışan­ dan gelen taarnızlar, fizik baskılar ne kadar güçlü olursa ol­ sun, saldınlar ne kadar yıpratıcı olursa olsun, iç ilişkiler ne kadar zayıflarsa zayıflasın, belirli bir direnç olduğu kuşku­ suzdur. Bu etki-tepki ilişkileri toplumu yeni bir senteze doğ­ ru götürüyor. Giderek bu sentez yeni bir tez durumuna geli­ yor. Astek, İnka, Maya gibi Kızılderili topluluklan dış baskı­ lann ağırlığı dolayısıyla fizik olarak ortadan kalksalar da bu böyle oluyor. Zira bu toplulukların kültürü yaşıyor. Bu kül­ türü silah zoruyla yok etmek mümkün değil . Bu bakımdan, iç dinamiklerle dış etkenierin birbirleriyle etki-tepki ilişkile­ rine girdiklerinin, toplumu yeni bir senteze· doğru götürdük­ lerinin daha doğru bir açıklama olduğu kamsındayım. Bu süreçte istilacı ve işgalci güçler, kendi istek ve iradelerine karşı gelen kesimleri kesinlikle yok etmektedirler. Kendileri­ nin isteklerini yerli topluluklara taşıyacak, kendilerine bağlı yeni bir toplumsal gücü derleyip taparlamaya çalışmaktadır­ lar. Ve bunda başarılı oldukları zaman, bu gücün gelişmesi­ ni, yaygınlaşmasım maddi ve manevi yönlerden teşvik et­ mektedirler. Bu, onların bölgeyi daha iyi tanımalarına yardımcı olmaktadır. Fakat bu işbirlikçi kadrolar, her yerde ve her zaman rahatça devşirilemiyor. Ancak kişiler düzeyin­ de bazı kazanımlar olabilir. Artık, ekonomik, toplumsal ve siyasal ilişkileri belirleyici . ve yönlendirici olan dış etkenler olacaktır.

b)

Avrupa Emperyallzml-Mrlka İllşkllerl

ı 8. ve 1 9 . yüzyıllardaki Afrika bu konuyla ilgili olarak üzerinde durmak istediğimiz ikinci örnektir. Avrupa'da ı 7. ve ı8. yüzyıllarda kapitalizmin gelişmesi iki konuyu ortaya çıkardı. ı . Hammadde kaynaklan nasıl bulunacak, ham 167


madde · kaynaklarının metropol ülkelere akışı nasıl sağlana­

cak? 2. Üretilen mamul mallar için yeni pazarlar nasıl sağla­

nacak, nasıl artınlacak? Bu ihtiyaçlar kc:ı.pitalist. ülkeleri Av­ rupa'nın

dışına

doğru

yayılmaya

yağmalanması böyle başladı.

zorluyordu. ·

Afrika'nın

Sömürü ilişkileri b aşladığı zaman gündeme gelen önemli

bir konu da, emperyalist ülkelerin Afrika'ya gönderdiği tek­ nisyen seviyesindeki çeşitli açl.amların, yöneticilerin, misyo­

nerleri, din adamlannın vs. güverıliği sorunuydu . Bunun için de aynca örgütlenmek gerekiyordu . Avrupa

emperyalizmi-Afrika

ilişkileri

denildiği zaman

köle emeğinden söz etmekte yarar vardır. Zenci)er nasıl köle ­

leştirildiler? Afrika'nın zencileri Amerika'nın çeşitli yerlerin­ deki tanm üretiminde nasıl rol aldılar? İspanyolların ve Por­

tekiziiierin saldırılan ve yağmalan sonunda büyük bir insan

kırunı meydana geldiğini, üretimde düşüşler olduğunu v'ur­

gulamıştık. Afrika'nın zencilerinin üretimde kullanılması da

işte bu ihtiyaçtan ortaya çıktı. İç dina:gükler ve dış etkenler sorunu burada yine önemli bir konu olarak karşımıza çıkı­

yor. Zencilerin köleleştirilmesi süreci bu konuyu açıklıyor.

Bu yıllarda Afrika toplumları genel olarak avcı , toplayıcı

toplumlar. Oklan ve yaylan var. Kıyılarda ve nehir kenarla­

nnda balıkçılık yapıyorlar. Tarımla uğraşan, eken-biçen top­ lumlar da var. Avrupa'nın insan avcılan ateşli silahlarla geli­

yorlar. Toplurnun en dinamik unsurlarını, 10 yaş çağlarını,

20 yaş çağlarını yaşayan gençleri, genç insanları toplumun

bağrından söküp alıyorlar. Bu genç insanları toplumun bağ­ rından söküp alabilmek için hayvan avlar gibi insan avlıyor­

lar. İnsan avına çıkıyorlar. İnsanları carılı carılı yakalamak

için her türlü yöntemi kullanıyorlar. Yakaladıkları insarılan

birtakım merkezlerde topluyorlar.

Sonra burılan gemilere

bindirip Amerika'ya gönderiyorlar. Orada, şekerkamışı, pa­

muk, fıstık, narenciye üretiminde rnaden ocaklannda, inşa­ atlarda, silah üretiminde, saniyede en yoğn bir biçimde kul­

lanıyorlar. Afrika'da bu, biçimde Aın�rika'ya gönderilen genç

nüfusun sayısı inilyorılarla ifade edilmektedir.

·

Afrika toplumlarının bağrından · her türlü insanlık dışı

teknoloj i kullanılarakkoparılan bu nüfusun yanya yakın bir kısmı yakalanına sırasında öldürülmüştür. Büyük bir kısmı 1 6R


yolda, işkenceler, bakrmsJZlık,. hastalık, açlık ve susuzluktan

ölmüştür. Bu insan kınmında, birdenbire aile ve kabile iliş­

kilerinden kopanlmak da önemli bir rol oynamıştır. Gele­

neksel toplumun bu üyeleri Amerika yollarında ilk defa , be­

yaz

adamla,

beyaz · adamın

işkencesiyle

karşı

karşıya

kalmışlardır. Amerika'ya varabilenler ise, varır varmaz köle­

leştirilme sürecine sokulmuştur. 1 7. ve 1 8 . yüzyıllarda, 1 9.

yüzyıl başlannda Afrikalı zerreilelin Amerika'ya taşınmalan

olayını bütün açıklığıyla görüyoruz. Bu süreç genel olarak

köle ticareti olarak bilinmektedir. Afrika toplurolarına dışan­

dan gelen bu emperyalist ve sömürgeci müdahale onların iç

dinamiklerini parçalamıştır. Topluluklar dışandan gelen ve

beyaz insanlar tarafından gerçekleştirilen bu saldırılara ka'r­ şı koymaya, direnmeye çalışmışlardır. Bu saldırılan püs­

kürtme çabasına girtşmişlerdir. Fakat bu süreç onlann iç di­

namiklerini gittikçe zayıflatmıştır. Giderek Afrika toplumlan da kendi tarihlerini, kendi öz kültürlerini yaşayamaz hale

gelmişlerdir. Öte yandan topluluk üyeleri dışandan gelen bu müdahalelerle başetmek için üretimle yeteri kadar ilgilen­

memişlerdir. İlgilenememişlerdir. Bu topluluklar güçlerinin

önemli bir kısımını da güvenliklerini sağlamak için ayırmak

gereğini duymuşlardır. Çünkü dışandan gelen bu saldınlar

yeni bir güvenlik sorunu ortaya çıkarmıştır. Kabilelelin bir­

birlertyle mücadelelerini ise Afrika topluluklannın iç dinami­

ği olarak değerlendirmek gerekir.

Bunlar dışandan gelen emperyalist ve sömürgeci etken­

lelin ne kadar belirleyici olduğunu göstermektedir. Nitekim,

iç dinamikleri böylesine parçalanan, kendi tarihini ve kültü ­

rünü yaşayamayan, ancak emperyalist ve sömürgeci güçler

tarafından empoze edilen bir tarihi yaşayan Afrika, 1 885'te

bu güçler tarafından resmen bölünmüş ve paylaşılmıştır.

1 885'te ingiltere, Fransa , Belçika , Almanya, İspanya, Porte­

kiz, Hollanda gibi Avrupa'nın emperyalist ve sömürgeci dev­ letleri Afrika'yı hukuken ve fiilen bölmüş ve paylaşmışlardır.

Bu payiaşımda göz önünde tutulan en önemli kriter, "ilk iş­

gal hakkı", "ilk ayak basma" hakkı gibi terimlerle ifade edil­

mektedir. Herhangi bir toprağa, hangi devletin seyyahlan,

antropologlan, askeri güçleri ilk olarak ayak basmışsa, o

topraklar o devletin egemenliği altına sokulmuştur. O bölge­

nin ekonomisi artık, metropol ülkenin ekonomisine bağlan169


mıştır. Bu sömürüyü siyasal bakımdan meşru gösterebil­

mek için de , orada, metropoJe bağlı, sınrrlan önceden sap­ tanmış bir sömürge kurulmuştur.

Bu siyasal birime devlet demek çok zordur. Zira bu siya­

sal birimin üst düzey kadroları, yani genel vali ve çevresi

metropolden tayin edilen bir Batılıydı. Yönetim kadrolarını,

askeri ve sivil bü rokrasiyi oluşturan öteki kadrolar da, met­

ropolde, yani Batı'da. Batı kültürüyle eğitilmiş, Batı'nın çı­

karlarını ön planda tutan yerlilerden oluşuyordu. Emperya­

list

ve

sömürgeci

devletlerle

işbirliği

yapan,

ülkenin

sömürülmesine ve yağmalanmasına çanak tutan işbirlikçi

bir sınıf kuşkusuz vardı. Zaten emperyalistler ve sömürgeci­

ler herhangi bir bölgede kendilerine başkaldıranlan hemen

yok ediyorlardı. Başkaldırı potansiyeli taşıyanlan hediyeler­ le,

parayla, rüşvetle , benzer olanaklan kullanarak kendi

adamlan

haline

getiriyorlardı.

Muhalefeti

dağıtıyorlardı.

Eğer onları bu yollarla zararsız hale getirme , ikna etme ola­ nağını bulamazlarsa, fizik varlıklarını ortadan kaldınyorlar­ dı. Kendilerine bağlı bir sınıf oluştu rmaya özellikle çaba gös­

teriyorlardı .

Ve

bu

işbirlikçi

sınıfın

maddi

ve

manevi

yönlerden gelişmesi, güçlenmesi için her türlü önlemi alıyor­

lardı. işbirlikçi sınıfın etnik kimliğini inkar etmesi kuşkusuz

söz konusu değildi . Onları ingilizleştirmek, Fransızlaştırmak için çaba harcanmıyordu.

İspanyol kimliğini ve Portekiz

kimliğini benimsemezseniz şu şu haklardan yararlanamazsı­ nız, denmiyordu . Zaten bil fizik olarak da mümkün değildi.

Çünkü yerliler siyah deriliydiler. Dinsel inançları da değişik­

tL Animist idiler. Derilerinin rengi ve dinsel inançları, ania­

nn asimile edilmesini olanaksız kılıyordu. işbirlikçi sınıfın

gerek ekonomik olarak güçlenmesi, gerekse mekanda yay­

gınlaşması için ise her türlü olanak kullanılıyordu.

Topluma dışandan gelen etkilerin iç dinamiklerle karşı­

laşması sonucu yeni bir sentez oluşuyordu. Fakat dışarıdan dayatılan değerlerin ağrrlığı yüzünden bu sentez hep emper­

yalistlerin, sömürgecilerin çıkarlarını gözetiyordu. Öyleyse iç

dinamikler ve dış etkenler ve bunların birbirleriyle ilişkileri

söz konusu edildiği zaman Afrika örneği üzerinde de dur­

mak gerekir.

1 70


c)

Kürdistan Örneği

Bti konuda üçüncü örneğimiz Kürdistan'la ilgilidir. Bu Kürdistan'ın

1 920'li

yıllarda

emperalistlerle

ve

Ortado­

ğu 'daki işbirlikçilerince bölünmesi ve paylaşılması ve Kürt ulusuna böl, yönet politkası uygulanmasıyla ilgli bir sorun­ dur. Kürt Sorunu'nun temelinde böyle bir bölüşümün ve paylaşımın varolduğu açıktır. Kürt sorunu'nda belirleyici ve tayin edici süreç Kürdistan'ın bölünmesi ve paylaşılması sü­ recidir. Cünümüze kadar bir Kürdistan sorunu gelmişse, bunun tarihsel temelleri, 1 920'li yıllarda gerçekleştirilen bu olaylardır. Kürdistan'ın ve Kürt ulusunun tarihinde kuşkusuz, çok

Önemli başka dönüm noktalan da vardır. Örneğin, 7. yüzyıl­

da, Kürtlerin İslamiyetle ve Arap ordulanyla karşılaşması çok önemli bir dönüm noktasıdır. İslamiyetle karşılaşmadan önce Kürtlerin ekonomik ve topumsal düzenleri neydi? Kürt­ ler o zamanlar ne ekip ne biçiyorlardı? Üretim güçleri ve üret im ilişkileri neydi, nasıl dı? İslamiyetten önce Kürtler, ne tür ekonomik, toplumsal ve siyasal kurumlar oluşturmuş­ lardı? Hayvancılık ne durumdaydı? Nerede hayvancılık nere­ de tanm yapılıyordu? Yerleşik düzene geçmiş Kürtler var mıydı?

Neredeydi?

Kürtlerin

İslamiyet'ten

önceki

dinsel

inançları neydi? ibadet nasıl yapılıyordu? Kürtler hangi hak­ larla ilişki halindelerdi Kimlerle banş içindeydiler, kimlerle savaşıyorlardı? Ermenilerle, Araplarla, Farslarla, Sasaniler­ le, Süryanilerle , Asurilerle , Bizanslılarla , Ruslarla, Gürcüler­ le vs. ilişkileri var mıydı? Hıristiyarılarla, Yahudilerle nasıl geçiniyorlardı? . Kürtlerin kendi aralarındaki ilişkiler neydi? Örneğin Hı­ ristiyanlığın yayılması sırasında Kürtler'in içinde bulunduğu siyasal, ekonomik ve toplumsal ilişkiler neydi? Kürtler'in Hı­ ristiyanlığa karşı tavırları nasıl oldu? Örneğin, neden Hıristi­ yanlığı kabul etmediler? Müslümanlığı kabullenmeleri nasıl oldu? Arap-İslam ordulanyla yapilan, çok yoğun, uzun ve kanlı savaşlar sonucunda mı Müslümanlığı kabul ettiler? Yoksa bu süreç kolay mı gerçekleşti? Yani Müslümanlık Kürtlere zorla mı kabul ettirildi, yoksa Kürtler Müslümanlı­ ğa gönüllü mü benimsediler? Kürtler neden Hıristiyanlığı benimsemediler de Müslümanlığı kabul ettiler?

171


Mü slümanlık, Kürtlerin o zamana kadar ü r ettiği, ekono­

mik, toplumsal ve siyas al kuru mlan nasıl etkiled i? İ slamiyet

Kürt toplumunun gelişim d oğru ltusunun belirlenmesinde nasıl bir rol oynadı? Kürt lerin Arap-İslam ordulanyla karşı­

laşması İkinci Halife Hz. Ömer zamanına rastlamaktC!dır. Bütün bunl ard an d olayı bu tarih, Kü rtler iç in kuşkusuz çok ·

önemli bir dönüm noktasıdır.

Kü rtler ve Kü rd istan iç in çok önemli olan başka bir ta­

rihsel dönüm noktası Oğuz Tü rklerinin, Orta Asya'd an, H o­ rasan ve İran yoluyla, Kü rdistan'a ve Anadolu'ya gelmiş ol­

malandır. Bu ı 1 .

yüzyıla rastlamaktadır.

1 07 1

M alazgirt

Meydan Savaşı bölgede Biz ans egemen liğine son vermekte, Selçuklu Devleti güçlenmektedir. Oğuz Türklerinin H ora­ san' a,

İ ran' a,

Kürdistan'a

ve Anadolu' ya

geldiği

yıllarda

Kü rtler nasıl bir toplumsal ve siyasal düzen içind e yaşıyor­

lardı.? Ne ekip ne biç iyorlardı? Komşulanyla askeri, siyasi

ve ekonomik ilişkileri ne d urumd aydı? Din kurumu, öbü r toplumsal kurumlar , nasıl işl iyord u? Mü slüman olmayan

Kürtlerde var mıydı? Bunlar, . Mü slüman olan Küı,i lerle, Araplarla, öteki ha lklarla ne tür ilişkiler sürdü rüyorlardı?

Bu sorulann karşılıklarının aranması, ilişkilerin ortaya çıka­

nlması elbette önemlidir. Bunlar saptandıktan sonra d a Oğuz Tü rkleri' nin İran 'a, Kürd istan'a, Anad olu'ya, Irak'a, Suriye'ye gelişlerinlrı, bu bölgeleri istila etmelerin in, bu ku­

ru mlarda ve il işkilerde ne gibi d eğişikl ikler yaptığı inceleme­ ye ç alışılır. Oğuz Tü rkleriyle Kü rtler n asıl karşılaştıl ar? Bu karşılaşma,

işgal,

istila kaç yıl sürdü? Mü slü man Oğuz

Türkleriyle Mü slü man Kürtler birbirleriyle nasıl savaştılar?

Ne zaman savaştılar? Ne zaman işbirliği yaptılar? Henüz

Mü slü man olmayan Tü rkl erle Kü rt lerin ilişkileri nasıl geliş­ ti? Türkler ve Kü rtler H ıristiyan Bizans'a karşı nasıl mü ca­

dele geliştirdiler? Ve bü tün bunlar toplumsal, siyasal ve eko­ nomik

kurumlarda,

Kürt

toplumunun

d oğrultusunda ne gibi d eğişiklikler yaptı?

gelişimi

Kü rtler ve Kürd istan için önemil bir tarihsel dönü m

noktası da 13. yüzyıld a, İran 'ın, Kü rdistan'ın, Anadolu'nun,

Irak'ın ve Suriye' nin M oğo l istilasıyla karşılaşmış olmasıdır.

Moğol istil asın a kad ar ekonomik ve toplumsal hayat nedir? Moğol istilasına karşı Kürtler'in tavır ve d avranışı nasıl ol172


muştur? Bu istila sın;ısında Türk-Kürt-Moğol-Arap-Ermeni­

Fars ilişkileri nasıl gelişmiştir. Kim, kimlerle, kime karşı itti­

fak yapmıştır? Moğollann geriye çekilmesinin sonuçları ne­

ler olmuştur? işgalci ve istilacılara karşı gösterilen tavır ve

davranışın ana boyutu nedir? İşgalcileri ve istilacılan püs­

kürtrnek mi, yoksa onlarla uzlaşma yollan arayarak varlığını sürdürme çabası mı? Gerek Moğol istilası gerek daha önceki istilalar sırasında kaybedilen insan sayısı nedir? İstila ve iş­

gal savaşlan üretimi nasıl etkilemiştir?

Ortadoğu'nun ortasında yaşayan Kürt toplumu kendi

tarihini yaşayamamaktadır. Sık sık dışarıdan gelen müda­

halelerle karşılaşmaktadır. Bölge işgalcilerin ve istilacıların

yolu üzerindedir. Makedonyalı İskender'in Doğu 'ya ve Pers­

Ierin Batı'ya yaptığı seferler bu ülke üzerinde yapılmıştır. Bu

bölge seferlerde önemli bir uğrak naktasıdır. (İsa'dan önceki dördüncü ve birinci yüzyıllar arası) Daha sonra. Romalıla­

rın, Bizanslıların, Sasanilerin bu ülkeyi egemenlikleri altına almak isteyen seferleri vardır.

Öte yandan çeşitli devletlerin birbirleriyle hesaplaşmala­

n yine bu ülke üzerinde olmaktadır. Sasanilerin Araplada karşılaşmaları, Oğuz Türklerinin Bizanslılarla karşılaşmala­ n yine bu ülke üzerinde gerçekleşmiştir. Yavuz Sultan Se­

lim'in 1 5 1 4'de gerçekleştirdiği Çaldıran Seferinin esas amacı

Kürdistan'dır. İran'la yapılan

b u savaşın esas amacı Kürdis­

tan üzerinde dönetim kurabilmektir. 1 5 1 4'de Kürt Beyleriyle

Osmanlı yönetimi arasında yapılan anlaşmalar Kürdistan'a

ve Kürtlerin tarihinde önemli bir dönemin açılmasına neden olmuştur.

Tarihte Osmanlı İmparatorluğu'nun İran imparatorlu­

ğu_'yla yaptığı bütün savaşlar, bütün hesaplaşmçı.lar hep,

Kürtistan ülkesi üzerinde cereyan etmiştir. Nitekim Osman­

lı-İran hesaplaşması, 1 7 . yüzyılın ilk yarısında, Kürdistan'ın

bölünmesi ve payiaşılmasıyla sonuçlanmıştır. Bölünmeden

önceki Kürt toplumunun ekonomik, toplumsal, siyasal ve askeri kurumlannın incelenmesi önemli olmaktadır. Bölün­

me ve paylaşılma kurumlarda ne gibi değişiklikler yaratmış­

tır? Gerek İran, gerek Osmanlı, Kürtlerin hangi zaaflanndan

yararlanarak onlara karşı böl, yönet politkası uygulayabil­ mektedir? Bölünme ve paylaşmadan sonra Osmanlı tarafın173


da ve İran tarafında kalan Kürtler'in ilişkileri nasıl gelişmiş­ tir? ı 9 . Yüzyılın ilk yarısından İran İmparatorluğu ve Rus İmparatorluğu arasında yapılan savaşlar sonunda, İran ta­ rafındaki Kürdistan'a kuzey kesimlerinin Rus İmparatorlu ­ ğu 'nun egemenliğine geçmesi , yani Kürdistan'ın tekrar bö­ lünmesi yine önemlidir. ı9. yüzyıl boyunca Osmarılı-Kürt ilişkilerinin, Kürt-İran ilişkilerinin nasıl geliştiği, Ubeydullah Nehri'nin ı 88 ı yılındaki düzenli hareketi yine dikkatle ince­ lenmesi gereken olaylardır. Çünkü burılar Kürt tarihinin önemli olaylandır.

Yüzyılın İlk Çeyreğinde Kürdistan Üzerinde Emparyalist Bölüşüm Mücadelesi 20.

Yukanda ifade edilmeye çalışılan bütün bu olaylar da çok önemli tarihsel dönüm noktalan olmasına rağmen, bu­ günü belirleyen esas etken, ı 920'li yıllarda düşünülen ve uygulanan böl. yönet politikasıdır. Bugün, eğer Kürt sorunu diye bir sorun varsa. böyle bir sorun günümüze kadar gel� mişse, bunu belirleyen esas etkenin ı920'li yıllarda olup bi­ terıler olduğunu düşünüyorum. Daha açık bir ifadeyle bu dönemi ı 9 1 5 - ı 925 arasında olduğu söylenebilir. Daha doğ­ ru·su . 1 7. yüzyılda uygulanan böl yönet politikası ı 9. yüzyıl­ da sürdürülmüş, ı 920'li yıllarda ise derinleştirilmiş ve yay­ gınlaştınlmıştır. ı 9. yüzyılda Kürdistan üzerinde büyük bir mücadele vardır. 20. yüzyılın ilk çeyreğinde bu mücadelede emperyalistler açısından belirli bir sonuca ulaşılmıştır. Böl yönet politikası elbette emperyalizmin politikasıdır, sömürgeciliğin politikasıdır. Fakat bölünen ve paylaşılan kimdir? Böl, yönet politikasını kim düşünmüştür? Kimlerle işbirliği yapmıştır? Bu politika ne zaman düşünülmüş ve nasıl uygulamaya konulmuştur? Kürt ulusu h angi zaaflan taşımaktadır ki böyle bir politikanın hedefi olmuştur? Böyle bir uygulamaya karşı, neden, bu uygulamayı boşa çıkaracak şekilde direnememiştir? Direnişin başanya ulaşmamasının nederıleri nelerdir? Böl yönet ve yok et uygulamalannın ne gibi sonuçlan olmuştur?

174


Böl Yönet Politikasının Anlamı Böl yönet politikasırun hedefi olmak, bir ulusun tarihin­

de karşılaşabileceği en büyük felaketlerden biridir. Çünkü ,

böl, yönet politikası ulusun beynini dağıtmaktadır. iskeletini

parçalamaktadır. Böylesine güçlü darbe yiyen bii ulus bir daha kendini toparlayamamaktadır. Örneğin, İkinci Dünya

Savaşı'nın sonundari itibaren bütün sömürgeler yavaş yavaş

bağımsızlığına kavuşurken Kürdistan'da hiçbir statü deği­

şikliği olmamıştır.

1 946 yılında kurulan Mahabad Kürt

Cumhuriyeti, yine ayru yıl içinde yıkılmıştır. Kuruluşunda

da yıkılışında da Sovyetler Birliği önemli bir etkendir.

Böl, yönet politikasının en büyük sakıncısı, kuşkusuz,

her zaman kendini üretiyor olmasıdır. Bunun trajik örnekle­

rini günümüzde de her zaman yaşıyoruz. Ömeğin, Mesud

Barzani önderliğindeki Kürdistan Demokrat Partisi'nin ve Celal Talabani

önderliğindeki,

Kürdistan Yutsever

Birli­

ği'nin, İran tarafından şu veya bu ölçüde, şu veya bu neden­ lerle desteklendiğini biliyoruz. İran-Irak Savaşı süresince.

Fakat ayru İran yönetimi, Abdurrahman Gassemlu önderli­

ğindeki İran Kürdistan D emokrat Partisi'ne karşı çok büyük

bir düşmanlık içindedir, saldırı yürütmektedir. Bu koşullar altında bu Kürt önderlerinin bir araya gelip Kürdistan için

müşterek politikalar oluşturmalan söz konusu olabilir mi? Bu nesnel olarak mümkün değildir. İşte bu, günümüzde ,

böl, yönet politikasım derinleştirerek sürdürmekten başka

birşey değildir. Böl, yönet politikası kendi kendini tekrar tekrar üretmektedir. Yine aynı dönemde , İran Kürdistan De­

mokrat Partisi'nin de Irak tarafından desteklendiğini unut­

mamak gerekir.

Bu konuyla ilgili olarak günümüzde yaşadığımız ikinci

örnek PKK'run silahlı eylemleri nedeniyle ortaya çıkmakta­

dır. Güney Kürdistan'daki Kürt örgütlerinin önderleri zaman zaman şöyle söylemektedirler: Bizim Türkiye ile hiçbir ihtila­

fıınız yoktur. Biz Türkiye'yle dostluk politikası güdüyoruz.

PKK Türkiye'nin düşmanıdır. Türkiye'nin düşmanına bizim topra:Warımızda yer yoktur. PKK'lıları her gördüğümüz yerde

vuracağız. Yakalayıp sınırda Türk yetkililerirıe teslim edece­ ğiz . . . Güney Kürdistan'daki Kürt örgütlerinin, özellikle De­

mokrat Partisi'nin burılan söyleyip söylemedikleıinin, söyle-

175


diklerini uygulayıp uygulamadıklannı araştırılması kuşku­ suz önemli bir konudur. Fakat Türk gazetelerinde bunların yayırılanabiliyor olması bile çok önemli bir olaydır. Halbuki Güney Kürdistan'daki Kürt örgütlerinin, PKK ile hiçbir ciddi ihtilafı olmarnası gerekir. Güney Kürdistan'daki Kürt örgüt­ lerinin, özellikle Kürdistan Demokrat Partisi'nin Türkiye'yle çelişkileri ise açıktır. "Eşkiya kovalıyorurn" bahanesiyle Gü­ ney Kürdistan'a hava ve kara h arekatı düzenlernesi bu çeliş­ kinin en somut ömeklerinden biridir. Bunlar böl, yönet poli­ tikasını üretmekten, uygulamalan derinleştirmekten başka birşey değildir. Böl yönet politikalan her zaman. her yerde yeniden uy­ gulanabilir. Her zaman gündeme getirilebilir. Mevcut uygu­ lamalar derinleştirilebilir. Ömeğin farklı Kürt örgütlerine mensup kişiler olarak Suriye'ye geçrnek durumunda kalıyor­ sunuz. Suriye, bazı örgütlere mensup olanları kabul ediyor, bazılarını kabul etmiyor. Onların Türkiye'ye teslim edilmesi­ ne göz yumuyor. Irak'ta "Caş" denen gruplara çok geniş maddi olanaklar sağlanması, Türkiye'de "köy koruculuğu" uygulamalan yine böl yönet politikasının derinleştirilerek ve yaygınlaştınlarak sürdürülmesinden başka bir şey değildir. Hakkari, Siirt ve Van'daki bazı köy koruculannın 1 960'lı ve 1 970'li yılların Kürdistan Demokrat Partisi üyeleri olduğu da düşünülürse , böl yönet politikasının ne kadar yoğun ve yıkıcı bir şekilde kullanıldığı ortaya çıkar. Bu süreçte devlet terörü yanında para olanakları da en etkin bir biçimde kullanılmaktadır. Ulusal duygulan zayıf kişiler ve aileler para karşılığında ulusal kurtuluş hareketi­ ne düşman cephelerde yer alabilmektedirler. Sömürge yöne­ timleri zayıf kişilikleri kendi politikaları doğrultusunda aktif bir şekilde kullanabilrnektedirler. Böl yönet politikası daha küçük boyutlarda da sık sık uygulanmaktadır. Ailelerin ve aşiretlerin birbirlerine düşü­ rülmesi bu politakanın bir gereğidir. Kan davası adı altında cereyan eden olaylar bu politikanın farklı bir boyutta cereya­ nı olarak değerlendirilebilir. Bütün bunlar dış etkenierin ekonomik ve toplumsal gelişmeleri belirleyici ve tayin edici bir güç olduğunu ortaya koymaktadır. Kendi tarihini yaşa176


yamayan, ancak empeıyalistlerin ve sömürgecilerin kendile­ line dayattığı tarihi yaşayabilen toplumlarda iç dinamikler tayin edici ve belirleyici bir güç olmaktan uzaktır. Zaten iç dinamikler yeterince güçlü olsaydı, dışandan gelen saldırua­ n püskürtürdü. Bu etkenlerın etkilerini azaltırdı, onlan işle­ mez hale getirirdi. Dış etkenlerle baş etmenin ve onlan hü­ kümsüz kılmanın ve

kendi tarihini yaşamanın yollannı

bulurdu. Avrupa'da feodalizinin yıkılması, kapitalizmin gelişmesi, kapitalizmin empeıyalist bir aşamaya ulaşması ise, kuşku­ suz iç dinamiklerle ilgilidir. Bu süreçte belirleyici ve tayin edici olan iç dinamiklerdir. Fakat Avrupa'da kapitalizmin

ge­

lişmesi, emperyalist bir aşamaya ulaşınca ve dünyanın dört bir tarafına yayılması söz konusu olunca, artık, Avrupa için, iç dinamikleri olan unsurlar geri kalmış sömürge toplumlar için dıştan gelen etkenler olarak belirlenmektedir. Toplumun iç dinamikleri ve dış etkenlerle ilgili olarak bu konunun dikkatli bir şekilde irdelenmesi gerekiyor. Kürdis­ tan'ın tarihinde bölünmelerin ve paylaşılmalarm temel bir boyut olarak ortaya çıktığını açık bir şekilde görüyoruz. Bu­ gün ise, bu sürecin çok daha yıpratıcı ve yok edici sonuçlan ortaya çıkmaktadır. Yerleşim birimlerinin, köylerin, kasaba­ lann ve şehirlerin yakılıp yıkılmasından, Kürt insanlarının, kitleler halinde yurtlanndan koparılıp zorla, çöl bölgelerine sürgün edilmesinden, etrafı dikenli tellerle çevrilmiş toplama kampıanna kapatılmasından, sık sık ve yaygın ,bir şekilde kimyasal silahlar kullanılınasından, soykırun yapılmasından söz etmek istiyorum. Bugün Kürt ulusu çok büyük tehlikelerle karşı karşıya­ dır.

Bu

tehlikenin başlıca

kaynağı

kimyasal

silahlardır.

Kürtlere karşı bu silahiann sık sık ve yaygın bir şekilde kul­ lanılması Kürtleri soykınm tehlikesiyle , yok olma tehlikesiy­ le karşı karşıya bırakmıştır. Kimyasal silahiara sahip olmak maddi olanak sorunudur. Kürdistan'ı ortak sömürge olarak kullanan devletler bu olanaklara her zaman sahip olmuşlar­ dır. Kimyasal silahlar için gerekli hanunaddeyi, uluslararası pazarlardan her zaman temin edebilirler. Yine u luslararası şirketlerle , işbirliği yaparak kimyasal silahlar üreten fabri­ kalar kurabililer. Örneğin, Irak'ın · Kürdistan petrolünden 177


sağladığı gelirin çok küçük bir kısmını bu işe yatınnası bu­ nun için yeterli olabilmektedir. Geliye sadece bu silahiann kullanılması kalıyor. Kürdistan'ı ortak sömürge olarak kul­ lanan devletlerde bu silahlan yaygın ve etkili bir şekilde kul­ lanmak anlayışı her zaman vardır. İnsan haklannın önemli bir kavram olduğunu bilmelerine rağmen uluslararası ilişki­ leri belirleyen temel etkenin ticaret olduğunu anlamışlardır. Bu ülkelerde etkin bir kamuoyu, özgür ve etkili bir basın. hükümet ve devlet politikalarını etkileyecek baskı gruplan olmadığı için, uluslararası insan hakları kurumlarından ge­ lecek baskıları da kulak asmamaktadırlar. Bir etnik gruba karşı. bir ulusa karşı kimysal silahlar kullanmanın. soykırım gerÇekleştirmenin insanlık dışı bir uygulama olduğu. ırkçı, faşit ve sömürgeci bir uygulama ol­ duğu

açıktır.

Fakat

Kürdistan'ı

denetlemenin,

Kürdis­

tan'daki sömürgeci çıkarlan korumanın tek yolu olarak bu kalmışsa bu yol da sözü edilen devletler tarafından elbette kullanılacaktır. Klasik savaş yöntemlertyle Kürdistan'daki ulusal kurtu ­ luş mücadelesini durdurmanın artık, hiçbir olanağı yoktur. Kimyasal silahlar. işte böyle bir süreçte devreye giriyor ve Kürt halk kitlelerini çok büyük tehlikelerle karşı karşıya bı­ rakıyor. Çünkü geniş halk kitlelerinin, sivil halkın böyle bir silaha karşı korunması çok zordur. Kimyasal silahlar sadece insanlan değil, coğrafyayı da harap etmektedir. Arazinin do­ ğal dengesini bozmaktadır. Bitki örtüsünü, hayvanlan yok etmektedir. Kimyasal silahlar kulanılan araziler, tanin dışı kalmaktadır. Kimyasal silahlar olgusu, dış etkenielin çok önemli ql ­ duğunu bir kere daha göstermektedir. Kaldı ki, kimyasal si­ lahlar başka bir olguyla yakından ilgilidir. Bu , Kürt insanı­ nın yeıinden, yurdundan, yoğun bir şekilde, devlet terörü kullanılarak sökülüp atılması, sürgün edilmesidir. Kürtler'in tarihinde sürgünler her devirde görülen bir olaydır. Kürdis­ tan'ı ortak sömürge olarak kullanan devletler sürgünü sık sık yaygın bir şekilde uygulamışlardır. Sürgün yoluyla Kür­ distan'ın nüfus yapısını değiştirilmesi de amaçlanmaktadır. Sürgünün çeşitli yollan vardır. İç sürgün , ülke dışına sürgün, gizli sürgün vs. Yoğun ve yaygın bir devlet terörü

178


uygulayarak vatandaşı taciz etmek, onu hayalından bıktır­

mak, yerini yurdunu terk etmesini sağlamak gizli sürgün olarak değerlendirilebilir. Kürt halkı bugün gerek kimyasal silahlar, gerek yoğun

ve yaygın bir devlet terörü eşliğinde sürdürülen sürgünler yüzünden çok büyük tehlikelerle karşı karşıyadır. Şimdiye kadar uyguladıklan yöntemlerle Kürtleri asimile edemeyen ırkçı ve sömürgeci devletler, onlan fizik olarak yok etmenin, ortadan kaldırmanın yollannı aramaktadırlar. Dış etkenle­ rin, yani dış müdahalelerin bütün bu parçalayıcı, bölücü ve yok edici baskılan karşısında iç dinamikleri güçlendinci en büyük etken ise, Kürt insanının, kendi kemliği konusunda ve Küridistan kimliği konusunda sorgulamasını sürdürmesi­

dir. Aslında katliamlan, soykırımlan getiren de bu sorgula­

madır. Çünkü sömürgeci güçler, kendisine dayatılan kadere razı olmuş bir halk isterler. Dirençsiz, pısınk, hak arama­ yan, her türlü emre anında itaat eden bir halk isterler. Çün­

kü böylesi bir halkı yönetmek çok kolaydıt. Bu aslında bir trajedidir. Burada trajedi, emperyalist ve sömürgeci güçlerce dayatılan bir kadere karşı savaşma sü­ recinde ortaya çılrnıaktadır. Emperyalist ve sömürgeci güç­ ler, kimyasal ve biyolojik silahlar da dahil en modem, en öl­

dürücü silahlarla silahlaıimışlardır. Kürtleri boğmak, yok

etmek için kendi aralannda işbirliği yapmaktadırlar. Kürtler ise,

Ortadoğu 'nun

ortasında,

bölünmüş,

parçalanmış ve

paylaşılmış, her türlü ulusal ve demokratik haklan gasp edilmiş, sömürge bir ulustur. Sömürge bile olamayan bir ulustur. Etrafı tamamen düşmanlada çevrilmiş bir cehen­ nemde varlık mücadelesi vermeye çalışan bir ulustur. Bu

kısa

açıklamadan şöyle

bir

sonuç

çıkarmak da

mümkündür. Uluslarm Kendi Kaderlerini Tayin Hakkı pren­

sibi, sadece, Bolşevik liderler söylediği için, Lenin, Stalin

yazdığı için veya Amerikan Cumhurbaşkanı Wilson'un 1 4 maddesinde ifade edildiği için doğru bir prensip değildir. Ha­ yatın nesnel olarak değerlendirilmesini de bu prensibin var­ lığını ve uygulanmasını zorunlu kılmaktadır. Ulusal bilince sahip olan Kürtler, Kürdistan'ı ortak sömürge olarak kulla­ nan devletler tarafından, kimyasal ve biyolojik silahlar da kullanılarak etkin ve yaygın bir soykınrnla yok edilmeye çalı-

179


şılmaktadır. Öyleyse , burada, Kürtlerin kaderlerini kendile­ rinin tayin etmesi nesnel bir zorunluluk olarak ortaya çık­ maktadır. Kürtlere, ille de Saddam Hüseyin'le birlikte yaşa­ yacaksın demek, bu dayatmayı ileri sürmek, prensibi özünden zedelemektedir. Çünkü , Kürdistan'ı ortak sömürge olarak kullanan devletler, Kürtlere, zulümden, katliamdan, soykınmdan başka bir şey veremezler. . . Kürtlerin ulusal bi­ linci günden güne artarak sürdüğüne , göre, bu prensibin hayata geçirilmesi daha büyük bir zorunluluk olarak ortaya çılanaktadır.

Bürokratlann-Memurlann Durum u Kimlik kaybını toplumun başka kesimlerinde de görmek mümkündür. Toprak sahipleri, şeyhler, aşiret reisleri, tica­ ret ve sanayiyle uğraşanlar, hizmet sektöründe çalışanlar yanında, devlet bürokrasisinde görev alan bürokratlarda da bu süreci yakından izlemek mümkündür. Hem büyük bü­ rokratlarda hem de memurlarda. Bugüne kadar 4 önemli polis sorgusundan geçtim. Beni yakalayan ve sorgulayan polislerin büyük bir kısmı Kürt· kö­ kenli idi. işkence yapanlar da öyle . Bunlann "Ben Kürdüm" demesi gerekmiyor. Suratıanna bakınca Kürt kökenli olduk� lan zaten anlaşılıyor. Konuşmalanyla, tavır ve davranışlany­ la bu belli oluyor. Bunlar resmi ideoloj iyi tam manasıyla be­ nimsemişlerdi. Türkçülük propagandası yapıyorlardı. 198 1 yılı Haziran ayında, Ankara Emniyet Müdürlü­ ğü'nde bu polislerden birisi öfkeli bir şekilde ve hışırnla:

- Ulan sağ, sol yok, Atatürk var! diye yazsana . . . Bu memlekette yaşayan herkesin Türk olduğunu yazsana . . . di­ ye kükredi. Bu arada, öteki polislerle beraber, küfürlerini, hakaretlerini, işkencelerini de sürdürüyordu. Bjr ara yine büyük bir öfke ve hışırnla şöyle dedi: - Ben 27 yaşındayırn. Kürdüm. Ben bu işlere kanşmı­ yorum. Sen Çorum'lusun, Kürtlerle uğraşmak senin neyine gerek. Herkesin Türk olduğunu yazsana! Onun bu öfkesi ve hışırnı üzerine: - Kürt olduğunu kendin söylüyorsun. Herkesin Türk olduğunu söylemek inandıncı olamaz, demiştim. İşkenceci polis büyük bir öfkeye kapılmış, küplere binmişti. 1 80


- Beni niye istismar ediyorsun ulan! Benim söyledikle­ rimden o mu anlaşılır? Ben böyle bir şey söyledim mi diye söylenip duruyordu. Cezaevi yaşantımda gardiyanlarm büyük bir kısmının Kürt kökenli olduklarını gördüm. işkence yapan, işkencede aktif görev alan, gardiyanlann Çok büyük bir kesimi Kürt asıllıydı. Burada trajik bir öğe de kuşkusuz var. Siz Kürtle­ rin insanca yaşamasını, öteki uluslarla eşit haklara sahip olmasını istiyorsunuz. Sözü edilen bu "Kürtler" de bu dü­ şünceniz ve çabanızdan dolayı sizi suçluyor. Size işkence ya­ pıyor. Baskıda, zulümde, işkencede en ön saflarda yer alı­ yor. Cezaevlerindeki gardiyan kadrolannın daha çok Kürtler­ le daldurulmasının birçok nedenleri sıralanabilir. Bir kere çok yaygın olan işsizliğe bir ölçüde de olsa çözüm bulunu­ yor. İkinci neden, daha önemli. Sömürge koşullannda yeti­ şen kişiler genel olarak pısırık ve saldırgan oluyorlar. Bunlar kişiliklerini ispat edebilecekleri bir ortamda yetişemiyorlar. Kişiliklerini, ancak egemen ulusun kimliğini benimseyerek ve etraflarma saldırarak, kendilerini sömürge insammn, sö­ mürge yöneticilerinin yerine koyarak ispatlayabiliyorlar. Ge­ nel olarak cezaevleri, özel olarak da Özel Tip Cezaevleri bu konuda önemli bir alan oluyor. Bu gardiyanlar genel olarak toplumun en alt sınıflanndan geliyorlar. Cezaevlerinde ezil­ mişliklerine, geri kalmışlıklanna bir neden buluyorlar: Mahkümlar, siyasal mahkümlar. Bu kuşkusuz ideolojik bir neden, devlet propagandasıyla oluşturulmuş bir neden. Böy­ lece kin ve saldırganlık boşalacak bir nesne buluyor. Ve gar­ diyanlar, komünistlerle, dinsizlerle mücadele ederek kendi­ lerini ispatlama olanağı buluyorlar. Özel Tip Cezaevlerinde, genel olarak cezaevlerinde daha çok Kürt kökenli gardiyanlann kullanılmasının temel neden­ lerinin bunlar olduğu kanısındayım. Bu, Türkiye'nin Batı ta­ raflanndaki devrimcilerle Kürt sorunu arasında bir çelişki de yaratmış oluyor. işkence, cezaevleri, zulüm deyince , dev­ rimciler, hep, bu �Kürtleri" hatırlıyor. Her türlü kötü ve çağ­ dışı işin Kürtler'e yaptınlmasının doğal sonucu bu oluyor. Batı'lı devrimciler bunun neden böyle olduğunu kuşkusuz biliyorlar. Fakat devletin bu süreçten bir medet umduğu da açık. 181


Polisteki sorgulama sürecini daha etraflı bir şekilde dü­ şündüğümüz zaman. ihbarcı öğretim üyelerinin başında yi­ ne "Kürt" asıllı olanlan görüyoruz. Bunlar besbelli ki resmi ideolojiyi tam anlamıyla benimsemiş profesörler. Türk ol­ duklannı. herkesin de Türk olması gerektiğini söylüyorlar. Kürtlerden söz edenlerin suç işlemiş olacaklanrıı belirtiyor­ lar. Resmi ideolojinin bu boyutunu kesinlikle benimseyen bu profesörlerin sağ'da veya sol'da yer almalan hiç önemli değildir. Bu tür profesörler Miliyetçi Hareket Partisi çevre­ sinde de yer alabilir, devrimciyim, Marksistim de diyebilir. Sağda veya solda hiçbir siyasal akım içinde yer almayabilir de. Valiler, kaymakamlar. savcılar, yargıçlar yine böyle bir süreçtedir. 1 960'lı yılların sonlannda yaptığım inceleme ge­ zilerirn sırasında pek çok bu tür bürokratlara rastlarnıştırn. Bunlar resmi ideoloj iyi hararetli bir şekilde savunuyorlardı. Düşüncede de eylernde de. Burada, şu konunun incelenmesi elbette önemli: Kürtler kamu görvlerinde nasıl yer alıyorlar? Deniyor ki, Türkiye'de herkes eşittir. Kimseye dilinden ve dininden dolayı farklı muamele yapılmıyor. Herkes her mesleğe girebilir. Vali, kay­ makam, savcı, yargıç, öğretmen. asker, milletvekili. . . Türkle.r de Kürt denilen insanlar da. Bu konuda bir ayrım yapıla­ maz. Her isteyen her şey olur. Doktor da olur, avukat da olur. Yüzeysel olarak bakıldığında bunlar doğru. Fakat eşit­ likten yararlanınanın, Türklerle eşit olmanın önemli bir ko­ şulu da var: Bu çok açık. Kürt kimliğini inkar etmek. Türk kimliğini benimsernek Kürt kimliğini inkar ettiğiniz, Tür­ küm. mutluyum diye bağırdığınız. Türkleşrnek istemeyenler­ le çeşitli biçimlerde mücadele ettiğiniz sürece her şey olabi­ lirsiniz. Ama Kürt olarak hiçbir şey olamazsınız. Türkiye 'de Kürt olarak, Kürt kimliğini koruyarak olunabilecek tek şey vardır: Mahkum olmak. "Eşitlik" ilkesi, kuşkusuz demokra­ sinin en önemli ilkesidir. Fakat, �eşitlik"in böyle bir koşula bağlanması, bu ilkeyi tamamen çürütrnekte, ortadan kaldır­ maktadır. Antidemokratiktir, ırkçı bir uygulamadır. Türki­ ye'de eşitlik ilkesiyle ilgili bu uygulama, bu çifte standart sorgulanmamıştır. Bu, demokrasi ve insan haklan adına büyük bir eksikliktir. 182


Bulgaristan'ın oradaki Türklerin kimliğini inkar ettik­

ten, Türklerin isimlerini değiştirmesinden ve Bulgarlaştınn a

sürecini hızlandınn asından sonra iki standartlı bu anlayış

daha açık bir şekilde ortaya çılanıştır. Zira, Bulgaristan'da da, kimliklerini inkar eden, isimlerini değiştiren, Bulgarla­ şan Türklere Bulgaristan Devleti her türlü kolaylığı gösteri­

yor. Onlara çeşitli maddi ve manevi olanaklar sağlıyor. Bun­ . lar

her

türlü

devlet

görevinde

çalışabiliyodar.

�unlar

Bulgadann sahip olduğu her türlü hakka ve hukuka sahip olabiliyorlar. Halbuki isimlerini değiştirmeyeniere zulüm ya­

pılıyor. Onlara devlet görevleri verilmiyor. Türk devlet ve hü­ kümet yöneticileri, Türk basını, Türk üniversitesi, yazarlar, işçi

kurumları,

hukuk

kurumları

vs.

ise

Bulgaristan'ın

Türklere karşı sürdürdüğü bu politikamn ırkçı, faşist, em­ peryalist ve sömürgeci bir politika olduğunu vurguluyorlar.

Bulgaristan'da, Türkler'in Bulgarlada eşit olmasının Türk kimliklerini inkar koşuluna bağlanmasını çağ dışı bir davra­

nış olarak belirtiyorlar. Türk Devleti'nin. Kürtlere dayattığı aynı süreci ise, devrimci, ilerici, demokratik buluyorlar. Bu

bakımlardan, Bulgaristan Türkleri olayının Türk düşünce­

sindeki ve uygulamasındaki iki standardı, açık bir şekilde gösterdiğini ifade ediyoruz. Bütün bunlara rağmen bazı meslekleri Kürtlere kapalı

tutmak için büyük bir dikkat gösterilmektedir.

Ömeğih

Harp OkuHanna alınan Kürtler'in sayısı son derece azdır.

Genel olarak Kürt nüfusa oranlandığında, Harp Okullarına alınan Kürtler'in sayısının çok az olduğu görülmektedir. Ve

bu sayı yıldan yıla daha da azalmaktadır. Kürt ulusal hare­

ketinin günden güne daha da güçleniyor olması bu sayıyı daha da düşürecektir.

Devlet Planlama Teşkilatı, İller Bankası gibi kurumlar­

da, karar mevkilerinde ve yatırımcı dairelerde Kürt kökenli bürokratlara çok az rastlanmaktadır. Kısaca

şunu

söyleyebiliriz:

Kürt

egemen

sınıflannın

aj anıaşması yanında, devlet bürokrasisinde yer alan Kürtler

de aynı kategoride yer almaktadır. Fakat bunların çok bü ­

yük bir kısmı Kürdistan bölgesinde görev yapmadıklan için fonksiyonlan, toprak ağalan, şeyhler, aşiret reisleri, ticaret ve sanayiyle uğraşanlar kadar açık değildir.

183


Yine de bazı kategoriler üzerinde biraz daha ayrıntılı bir şekilde durmakta yarar vardır. Örneğin yazarlar, ses sanat­ çılan, folldor yapanlar vs. Bir Türk yaz�rı. her zaman, her fırsatta Türk olduğunu vurguluyor. Fakat bir Kürt yazan bu vurgulamayı yapamıyor. Kürt olduğunu söylediği zaman, kendisinin küçük görüleceğini, "milliyetçilik"le, "ırkçılık"la ve "şövenlik"le suçlanacağını düşünüyor. Bir Türk yazarının Türklüğünü ifade etmesi nötr bir olay olarak değerlendirilir­ ken, doğal bir süreç olarak ele alınırken bir Kürdün bunu ifade edememesinde, çekingenlik duymasında bir çelişki yok mu? Öte yandan kendi öz benliğine karşı böyle çekingen davranan Kürtlerin Türkçe yazması, Türk yazınma su taşı­ ması da ayn bir hüzün değil mi? Doktorlar, avukatlar, muhasebeciler, mühendisler . . . gibi kategoriler için de yanı şeyler söylenemez mi? Ses sanatçıla­ n için neler söylemek gerekir? Son yıllar, bu kategoriler ara­ sında da ulusal bilincin hızla geliştiğini gösteriyor. Ama güç­ lü bir akım olduğu, ana akım olduğu yine de söylenemez.

Mllletvekillerinln Durumu Bu çerçeve içinde, milletvekillerinin durumunu Anaya­ sa açısından ele alip incelemenin ayn bir önemi vardır.

1982 Anayasası'nın yer almaktadır.

Başlangıç

bölümünde şu ibareler

"Ebedi Türk vatan ve . milletinin bütünlüğüne ve kut­ sal Türk Devleti'nin varlığına karşı, Cumhuriyet devrin­ de benzeri görülmemiş bölücü ve yıkıcı kanlı bir iç sa­ vaşın gerçekleşme noktasına yaklaştığı sı rada, Türk milletinin ayrılmaz parçası olan Türk Silahlı Kuwetlerinin, milletin çağrısıyla gerçekleştirdiği 12 Ey­ lül 1980 harekatı sonucunda, Türk M illetinin meşru temsilcileri olan Danışma Meclisince hazırlanıp, Milli Güvenlek Konseyince son şekli verilerek Türk Milleti tarafından kabul ve tasvip ve doğrudan doğruya O'nun eliyle vazolunan bu Anayasa: - Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu, ölümsüz ö n ­ der ve eşsiz kahraman Atatürk'ün belirlediği milliyetçi­ lik anlayışı ve O'nun inkılap ve ilkeleri doğrultusunda; 1 84


- Dünya milletler ailesinin eşit haklara sahip şe­ refli bir üyesi olarak ; Türkiye Cumhuriyeti'nin ilelebet varlığı , refahı, maddi ve manevi mutluluğu ile çağdaş medeniyet düzenine ulaşma azmi yönünde ; ·

- Millet iradesinin mutlak üstünlüğü, egemenliği­ nin kayıtsız ve şartsız Türk milletine ait olduğu ve bu­ nu millet adına kullanmaya yetkili kılınan hiçbir kişi ve kuruluşun , bu anayasada gösterilen hü rriyetçi demok­ rasi ve bunun icaplarıyla belirlenmiş hukuk düzeni dı­ şına çıkamayacağı; - Kuvvetler ayrımının, Devlet organları arasında üstünlük sıralaması anlamına gelmeyip, belli devlet yetkilerinin kullanılmasından ibaret ve bununla sınırlı medeni bir işbölümü ve işbirliği olduğu ve üstünlüğün Anayasa ve kanunlarda bulunduğu; - Hiçbir düşünce ve mülahazanın Türk milli men­ faatlerinin , Tü rk varlığ ının devleti ve ülkesiyle bölün­ mezliği esasın ın, Türklüğün tarihi ve manevi değerleri­ nin, Atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkılaplan ve medeniyetçiliğinin karşısında korunma göremeyeceği ve laiklik ilkesinin gereği kutsal din duygularının, Dev­ let işlerine ve politikaya kesinlikle karıştırılmayacağı; - Her Tü rk vatandaşının bu anayasadaki temel hak ve hürriyetlerden eşitlik ve sosyal adalet gerekle­ rince yararlanarak milli kültür, medeniyet ve hukuk dü­ zeni içinde onurlu bir hayat sürdürme ve maddi ve manevi varlığını bu yönde geliştirme hak ve yetkisine doğuştan sahip olduğu; - Topluca Türk vatandaşlarının milli gurur ve ifti­ harlarda, milli sevinç ve kederlerde, milli ve varlığa karşı hak ve ödevlerde, nimet ve külfetlerde ve millet hayatının her . tü rlü tecellisinde ortak olduğu, birbirleri­ nin hak ve hürriyetine kesin saygı, karşılıklı içten sevgi ve kardeşlik duygularıyla ve 'Yurtta sulh, cihanda sulh ' arzu ve inancı içinde, huzurlu bir hayat tal!3bine hakla­ rı bulunduğu; Fikir, inanç ve kararlarıyla anlaşılmak, sözüne ve ruhuna bu yönde saygı ve mutlak sadakatle yorumla­ nıp uygulanmak üzere, 1 85


/

Türk milleti tarafından, demokrasiye aşık Türk ev­ latlarının vatan ve millet sevgisine emanet ve tevdi olunur."

Görüldüğü gibi Anayasa'nın Başlangıç kısmında, "Ebedi Türk vatanı ve milletinin bütünlüğü", "kutsal Türk Devle­ ti'nin varlığı", "egemenliğin kayıtsız şartsız Türk Milleti'ne ait olduğu", "Türk Milleti'nin menfaatlan", "Türk varlığımn dev­

leti ve ülkesiyle bölü nmezliği esası", "demokrasiye aşık Türk evlatlan" . . . gibi deyimler yer almaktadır. 1 96 1 Anayasasında olduğu gibi 1 982 Anayasası'nda da, anayasanın Türk milli­

yetçiliğinden hız ve ilham aldığı vurgulanrnaktadır. Anaya­ sa'nın sadece başlangıç bölümünde 1 4 yerde, Türk sözcüğü

geçmektedir. Benzer ifade biçimleri, anayasanın öteki mad­ delerinde de vardır.

ti"

Anayasanın

"Düşünceyi açıklama ve yayma hürriye­

bölümünde şöyle denilmektedir. (Md. 26/3-4)

"Düşüncelerin açıklanmasında ve yayılmasında ka­ nunla yasaklanmış olan herhangi bir dil kullanılamaz. Bu yasaya aykırı yazılı veya basılı kağıtlar, plaklar, ses ve görüntü bantları ile diğer anlatım araç ve gereçler.i, usulüne göre verilmiş hakim kararı üzerine veya ge­ cikmesinde sakınca bulunan hallerde kanunla yetkili kılınan merciin emriyle toplatt ırılır. Toplatma kararını veren merci bu kararını 24 saat içinde yetkili hakime bildirir. Hakim bu uygulamayı üç gün içinde karara bağlar." Açıkça görülmektedir. Anayasanın bu maddesi, Türk­

çe'den b aşka dillerle , yani Kürtçe'yle yayın yapılmasını ya­ saklamaktadır. Özel olarak Kürtçe 'yle yayın yapılmasını ya­

saklamaktadır. Zira, İngilizce. Fransızca, Almanca . Arapça. Ermenice, Rumca . Farsça . İbranice gibi dillerle gayet rahat

bir şekilde yayın yapılmaktadır. Anayasa'nın "Basın yıt vardır. (Md. 28/2)

Hürriyetl"

bölümünde şöyle bir ka­

"Kanunla yasaklanmış olan herhangi bir dille yayın yapılamaz."

"Eğitim ve öğrenim hakkı ve ödevl"

şöyle deniliyor. (Md. 42 / 9)

1 86

bölümündeyse


''Tü rkçe'den başka hiçbir dil, eğitim ve öğretim ku­ rumlarında Türk vatandaşlarının ana dilleri olarak oku­ tulamaz ve öğretilemez. Eğitim ve öğretim ku rumların­ da okuturacak yabancı dille eğitim ve öğretim yapan okulların tabi olacağı esaslar kanunla düzenlenir. Mil­ letlerarası antlaşma hükümleri saklıdır." Burada, Kürtçe'yi yasaklayan, "Türkçe'den Başka Dil­ lerde Yapılacak Yayınlar Hakkında Kanun"dan. da söz et­

mek gerekir. 19 Ekim 1 983 tarihli ve 2932 sayılı bu kanu­ nun "Amaç ve kapsam" başlıklı birinci maddesi şöyledir:

"Bu kanun; Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünün, egeme nliğin, Cumhu riyetin, milli gü­ venliğin, kamu düzeninin korunması amacıyla düşün­ celerin açıklanması ve yayılmasında yasaklanan dille­ re ilişkin esas ve usulleri düzenler." Bu kanunun. "Düşüncelerin Açıklanması ve Yayılma­ sında Kullanılamayacak Diller" başlıklı ikinci maddesi ise şudur:

"Tü rk Devleti tarafından tanınmış bulunan devletle­ rin birinci resmi dilleri dışındaki he rhangi bir dille dü­ şüncelerin açıklanması, yayılması ve yayınlanması ya­ saktır. Türkiye Devleti'inin taraf olduğu milletlerarası and­ laşma hükümleriyle eğitim, öğretim, bilimsel araştırma ve kamu kurum ve kuruluşlarının yayıniarına ilişkin mevzuat hükümleri saklıdı r." Kanunun üçüncü maddesi ise Anadlll ni göstermektedir.

"Türk Vatandaşlannın

"

"Türk vatandaşlarının anadili Türkçedir. a) Türkçeden başka dillerin anadil olarak kulanıl­ masına ve yayılmasına yönelik her türlü faaliyette bu­ lum.ılması, b) Toplantı ve gösteri yürüyüşlerinde, mahallin en büyük mülki amirinden izin alınmadıkça bu kanunla yasaklanmamış bile olsa Türkçeden başka dille yazıl­ mış afiş, pankart, döviz, levha ve benzerlerinin taşın­ ması, plak, ses ve görüntü bantları ve diğe r anlatım araç ve gereçleriyle yayım yapılması yasaktır." 187


Kanunun 4 . , 5. ve 6. maddeleri göstermektedir.

"Ceza Hükümlerl"ni

1 982 Anayasası, 1 34. maddesinde "Atatürk Kültür, Dil adı altında bir kurum oluştur­ muştur. Bu madde şöyledir:

ve Tarih Yüksek Kurumu"

"Atatürkçü düşünceyi, Atatürk ilke ve inkılaplarmı, Türk kültürünü, Türk tarihini ve Türk dilini bilimsel yol­ dan araştırmak, tanıtmak ve yaymak ve yayınlar yap­ mak amacıyla; Atatürk'ün manevi himayelerinde, Cumhurbaşkanı'nın gözetim ve desteğinde, Başba­ kanlığa bağlı; Atatürk Araştırma Merkezi, Türk Dil Ku­ rumu, Türk Tarih Kurumu ve Atatürk Kültür Merke­ zi'nden oluşan, kamu tüzel kişiliğine sahip 'Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu' kurulw... "

Bunlar Türk milliyetçiliğinden hız ve ilham alan Anaya­ sa'nın konumuzia ilgili olarak belirtmeye çalışacağımız bazı hükümleridir. Burada bir de "And İÇme" başlıklı 8 1 . mad­ deyi belirtmek gerekir. Bu madde şöyledir:

''Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri, göreve baş­ larken aşağıdaki şekilde and içerler. 'Devletin varlığı ve bağımsızlığını, vatanın ve mille­ tin bölünmez bütünlüğünü, milletin kayıtsız şartsız egemenliğini koruyacağıma, hukukun üstünlüğüne, demokratik ve lai k Cumhuriyete ve Atatürk ilke inkılap­ larına bağlı kalacağıma; toplumun huzur ve refahı, mil­ li dayanışma ve adalet anlayışı içinde herkesin insan haklarından ve temel hürriyetlerinden yararlanması ül­ küsünden ve Anayasa'ya sadakatten ayrılmayacağı­ ma; büyük Türk milleti önünde namusum ve şerefim üzerine ant içerim. · Öte yandan, Anayasa'da, UDevletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü" biçiminde formüle edilen bir ifade bi­ çimi var. Bu ifade biçimi anayasanın Başlangıç bölümünde · iki kere, "Devletin Bütünlüğü, Resmi Dlll, Bayrağı, Milli Marşı ve Başkenti" başlıklı 3 . maddesinde bir kere geçiyor.

"Devletin Temel Amaç ve Görevleri" başlıklı 5. mad­ desinde bir, "Temel Hak ve Hürriyetterin Sınırlanması" başlıklı 13. maddesinde bir kere ifade ediliyor. 188


"Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü" slo­

"Temel Hak ve Hürrlyetlerln Kötüye Kullanılmama­ "Basın Hürriyet!" başlıklı 28. maddede üç ; "Basın Araçlarının Korunması" başlıklı 30. maddede bir, "Demek Kurma Hürrlyetl" başlıklı 33. mad­ dede bir kere ifade ediliyor. "Gençliğin Korunması" başlıklı 58. maddede bir; ••parti Kurma, Partilere Girme ve Partl­ den Çıkma" başlıklı 68. maddede bir; "Siyasi Partllerin Uyacakları Esaslar" başlıklı 69. maddede bir kere yine bu ganı,

sı"

başlıklı 14. maddede bit;

ifade yer almaktadır.

"And İçme" başlıklı 8 1 . maddede bir1 "Cumhurbaşka­ nı'nın And Içmesi" başlıklı 103. maddede bir; "Milli Gü­ venlik Kurulu" başlıklı ı 18. maddede bir; "Sıkıyönetim, Seferberlik ve Savaş Hali" başlıklı 1 2 2 . maddede bir; "Yüksek Oğretlm Kurumları" başlıklı 130. maddede bir; ''Radyo ve Televizyon İdaresi ve Kamuyla İllşkill Haber Ajanslan" başlıklı 133. maddede bir; ••Kamu Kurumu Nlte­ llğlndeld Meslek Kuruluşlan" başlıklı 135. maddede bir; "Devlet Güvenlik Mahkemelerl" başlıklı 1 43. maddede bir ·

kere geçmektedir.

G örüldüğü gibi "Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü" ibaresi, anayasanın 22 ayrı yerinde geçmekte­ dir. Bu, Kürtleriri ulusal varlığını, etnik kimliğini yok sayan,

inkar eden en önemli söylem biçimlerinden biridir. Çeşitli kamu özgürlüklerinden, sosyal haklardan, ancak, Türk ola­

rak. Türkleşerek, yani Kürt kimliğini inkar ederek yararlanı­ labileceğini anlatmaktadır.

1 96 1 Anayasası'nda bu slogan sadece, anayasanın 3. maddesinde geçmektedir.

Başkent"

"Devletin Bütünlüğü, Resmi Dil,

başlıklı 3. maddede "Türkiye Devleti ülkesi ve mil­

letiyle bölünmez bir bütündür" denmektedir. Milletvekillerinin yeminlerini belirleyen 77. ve Cumhur­

başkanı'nın yeminini belirleyen 96. maddede ise, "Devletin bağımsızlığı, vatanın ve milletin bütünlüğü"

olarak ifade

edilmektedir. Fakat 1 96 1 Anayasası 12 Mart 1 97 1 rejimi sı­

rasında çok büyük değişikliklere uğramıştır. Bu değişiklikler sırasında "Devletin ü lkesi ve milletiyle bölünmezliği" sloganı

1 3 yerde ifade edilmiştir. Bazı maddelere bu sloganlar eklen­ miştir. Maddeler bu sloganlar doğrultusunda yeniden yazıl1 R9


mıştır. Örneğin

ll.

maddenin değişiklikten önceki başlığı

"Temel Hakiann Özü" biçimindeyken, değiştilrten sonray­ sa, "Temel Hak ve Hürrlyetlerin Özü, Sınırlanması ve Kötüye Kullanılmaması" biçimini almıştır. Bu slogan bu

maddede iki kere ifade edilmiştir.

1 9 6 1 Anayasası'nda bu slogan, "Basın Hürriyeti"nin dü­ zenlendiği �2. maddede üç ayrı yerde : "Basın D ışı Haberleş­ me Araçlarından FaydalariDla Hakkı"nı belirleyen 26. mad­ dede bir yerde; "Demek Kurma Hakkı"nı belirleyen 29. maddede iki ayrı yerde geçmektedir. "Sendika Kurma Hak­ kı" başlıklı 46. maddede bir; "Siyasi Partllerin Uyacakları Esaslar" başlıklı 57. maddede bir kere yine bu slogan ifade edilmiştir. "Radyo ve Televizyon İdaresi ve Haber Aj anslan" başlıklı 1 2 1 . maddede bir; "Mahkemelerln Kuruluşu" baş­ lıklı 136. maddede bir kere bu söylem biçiminin kullanıldığı­ nı görüyoruz.

Askeri darbelerden sonra, ya yeni bir anayasa yapılıyor, ya da, mevcut olan anayasa köklü bir değişikliğe uğruyor. Her iki durumda da Kürt sorununu baskı altında tutmak için yeni yeni önlemler almak, temel bir hareket noktası olu­ yor. Kürtlerin etRik kimliğini inkar etmek, Kürtlerin ulusal haklarını kabul etmemek için her yol deneniyor, her türlü önlernin alırunası mübah sayılıyor. Bu çaba ise darbelerin önemli bir nedenini de gösteriyor. Bütün bunlardan sonra şunu belirtmek istiyorum. Tür­ kiye'de Kürtler, kendi kimliklerini inkar ettikten sonra her şey olabilirler. Milletvekili de olabilirler. Ama anayasanın bu maddelerinden sonra, Kürt olduklannı söyleyen 'Doğu'lu milletvekillerinin, Kürt olduklanna nasıl inanılabilir? Bu maddeler karşısında, milletvekiliği de, Kürtlüğün inkar edil­ mesi, Türk olmanın kabul edilmesi, Türkçülüğün propagan­ dasının yapılması koşuluna bağlarnnış olmuyor mu? Böylesine bir yeminin anlamı nedir?

Kürt Küçük Burjuvazisi Bazı unsurların durumunu böylece saptadıktan sonra,

"O h alde ulusal duygular kimler tarafından işlenecek, kim­

ler tarafından savunulacak?" biçiminde bir soru sormuştuk. Bunun cevabını da vermiştik. Elbette devrimciler, demokrat­ lar tarafından. . . Kimler bu devrimciler, demokratlar? 190


Öğrenciler, Medreselerden yetişmiş din adamlan bu ka­ tegoriler içinde yer alabilirler. Bunlar Kürdistan'ın sorunlan­ nı Türkiye , Ortadoğu ve Dünya bağlaını içinde değerlendire­ bilen, bunları kendi halkına anlatabilen, ç(\züm yollan önerebilen beli başlı unsurlardır. Öğrenciler, Medreselerden yetişmiş din adamları, aldıklan eğitim dolayısıyla, Kürdis­ tan'ın Türkiye, Ortadoğu ve Dünyadaki konumunu, Kürdis­ tan'ın, devletlerarası sömürge statüsünü, Kürtler'in siyasal satatüsünü daha iyi kavrayabilirler. Bu konularda daha er­ ken bir bilince ulaşırlar. Bunları kendi çevrelerinde, giderek halk içinde konuşmaya başlarlar. Bu sorgulama ulusal bi­ lincin gittikçe gelişmesini yaygınlaşmasını sağlar. Medreselerin bu niteliği kavrandığından dolayı, 1 970'li yıllarm başlannda, yani 12 Mart'tan sonra, Medrese çıkışlı imall]lann işine son verilmiştir. İmamların, İmam-Hatip Okulu mezunu olmalan zorunlu tutulmuştur. Medreselerde yetişen imamların (mella) ulusal duygulara sahip olmaları­ nın temel nedeni, orada Kürtçe eğitim yapılmasıdır. Gerek Kur'an eğitimi, gerek Arapça eğitimin Kürtçe yapılmasıdır. Ayrıca, Kürt edebiyatına, Kürt tarihine ilişkin anlatırnlara da bu eğitimde yer veriliyor. Kürt kültürü üzerinde duruluyor. İmam-Hatip Okulannda böyle bir eğitim kuşkusuz söz ko­ nusu değil. Mellalar tipik bir Kürt intelligentsia'dır. İntelligentsia kendi toplumunun sorunlarını, toplumun ilişkiler içinde bu­ lunduğu öteki toplumlarla bağlantıları içinde kavrayabilen bir kişidir. Bilgisini, duygu ve düşüncelerini kendi halkına anlatabilen, onlara çözüm yollan öneren tek kişidir. Politik niteliği olan bir kişidir. İntelligentsia, "aydın"dan farklı bir kavramdır. (Bk. İsmail Beşikçi, Bilim Yöntemi, Türkiye'deki Uygulama I. Kürtlerin Mecburi İskanı, Kornal Yayınevi, İs­ tanbul 1 977, s. 79 vd.) Öğrenciler ise, Türk Milli Eğitimi'nin baskıcı kurallan içinde kendi öz sorunlarından, yani Kürt ulusal sorunundan mümkün olduğu kadar uzak tutulmaya çalışılmaktadır. Resmi ideolojinin yaptırımları, Atatürkçü eğitim sisteminin uygulamalan içinde , YÖK uygulamaları içinde, öğrencilerin Türklük sorunlarıyla haşır neşir olması, Kürt toplumuyla ve Kürdistan'la ilgili sorunlardan uzak durması istenir. Bütün bunlara rağmen dünya gittikçe küçülmektedir. 191


Kitle haberleşme araçlannın etkinliği gün geçtikçe artmakta­ dır. Kişilerin, grupların, birbirleriyle ilişkileri hızla yoğunluk kazanmaktadır. Kürt ulusal hareketi dal budak salmakta­ dır. Aşiret yapılan, şeyhlik, toprak ağalığı sorgulanmaktadır. Öğrencileri artık, bu süreçlerin dışında tutmanın hiçbir ola­ nağı yoktur. Feodal sınıflann bugünkü nesillerinin ulusal hareket içinde yer aldığını, devrimci ve demokrat süreçlerin önemli bir unsuru haline geldiğini yukanda belirtmiştik. Hatta şöy­ le söylenebilir: Geçmişte devlet safında yer alan, Kürt ayak­ lanınalarında devlet safında çarpışan aşiretlerin, şeyhlerin, toprak sahiplerinin bugünkü nesilleri genel olarak devrimci ve demokrat oluyor. Ulusal hareket içinde yer alıyor. Devlet­ le sürtüşme içinde bulunanıann yeni nesilleri ise, ulusal ha­ reketten uzak duruyor. Acaba, bu varsayunlar doğru mu? Bunların zaman ve mekan boyutunda olgulara dayalı olarak incelenmesinde büyük yarar vardır. Kürt küçük burj uvazisinin devrimci ve demokrat grup­ lar içinde yer aldığı söylenmelidir. Terziler, ayakkabıcılar, marangozlar gibi zanaatkarlar, berberler, boyacılar, şoförler gibi hizmet sektöründe çalışanlar, avukatlar, doktorlar, mü ­ teahhitler gibi serbest meslek sahipleri bu gruplar içinde yer almaktadır. Öğretmenler, bazı küçük memurlar yine böyle­ dir. Az topraklı köylüler, topraksız köylüler ulusal demokra­ tik hareketin çok önemli bir tabanıdır. Belirli bir tavır ve davranışı olan bir Kürt işçi sınıfından söz edebilir miyiz? Bunun incelenmesi gerekir. Örneğin Bat­ man'ın durumu , T.atvan'ın durumu nedir? Fakat bazı işçile­ rin, işçilerin bazı kesimlerinin, ulusal hareketin içinde önemli fonksiyonlara sahip olduğunu biliyoruz. Bu ilişkileri araştınrken, üzerinde durulması, açıklığa kavuşturulması gerekli en önemli konu şudur sanıyorum: 1 960'lı yıllardan itibaren Kuzey Kürdistan'da gelişen hare­ ketlerin sınıf tabanı nedir? Örneğin 49'lar ( 1 959 yılı sonla­ nnda tutuklananlar) 8 , 23'ler ( 1 963'de açılın dava) 9 kimler'

8. 49'1ar Davası i le ilgili olarak bk. Medya Güneşi, Sayı 1 N isan 1 988, s . 46-47. Fevzi Bilge tarafı ndan yazılan v e "Siyasal Tarih imizden B i r Ke­ sit" başl ı ğ ı n ı taşıyan yazıda 49 kişinin isimleri de verilmiştir. Listede 192


dir? Bunlann sınıf tabanlan nedir? 1 965 yılında kurulduğu

anlaşılan Kürdistan Demokrat Partisi'nin, üyelerinin sınıfsal

tabanı nedir? Bunlar iddianamelerden bile" araştınlabilir.

Örneğin 1 9 7 1 yılında, Diyarbakır'da Sıkıyönetim Mahkeme­

lerinde görülen Türkiye Kürdistan Demokrat Partisi Davası.

Askeri savcılık tarafından bu partiye üye olduklan iddia edi­

len kişilerin sınıfsal tabanlan için ne söylenebilir? 1 969 yı­

lında, kurulduğu yine askeri savcılann iddianamelerinde be­ lirtilen Türkiye'de Kürdistan sorular yine sorulmalıdır.

Demokrat

Partisi için aynı

1 960'lı yıllarm başlannda kurulan Türkiye İşçi Parti­

si'nin "Doğu Grubu"nda yer alanlar kimlerdi? Bunlar hangi

sınıflara mensuptular? Türkiye İşçi Partisi, Türkiye'nin Do­

ğu'sunda nasıl örgütlendi? Öteki -bölgelerde nasıl örgütlen­ di? Türkiye İşçi Partisi'nin Doğu'daki üyeleri Kürt toplumu­

nun hangi sınıf ve tabakalanndan devşirlliyordu? 1975'de,

Türkiye İşçi Partisi yeniden kurulduğu zaman bu ilişkiler nasıl gelişti?

1 969'da Ankara'da ve İstanbul'da, daha sonra da D iyar­

bakır, Silvan, Kozluk, Batman gibi Doğu şehirlerinde kuru­

lan Devrimci Doğu KültQr Ocaklan'nın üyeleri olan öğrenci­

lerin ve öteki kişilerin sınıfsal yapılan neyi göstemiektedir? 1970'li yıllarm ortalanndan itibaren gerek Türk solunun çe­

şitli örgütlerinde, gerekse Kürt örgütlerinde yer alan Kürtle­

rin mensubu olduğu sınıflada olan ilişkilerinin_ inq�lenmesi elbette önemlidir. Bunlann sınıfsal ilişkilerinin ana boyutu

nedir? 1 97 1 'de Diyarbakır'da Sıkıyönetim Mahkemelerinde

yargılanan öteki devrimci ve demokrat insanlar hangi sınf­ lardaiı geliyorlar?

Bütün bürılann ötesinde, PKK'nın (Kürdistan İşçi Parti­

si) çok dikkatli bir şekilde incelenmesi gerekir. 1 970'li yılla-

önemli bir eksiklik var. Şerafettin Elçi de 49'1ar arasında yer alıyor. Fa­ kat listede ad ı görülmüyor. Listede bir kişinin adı iki kere yaz ı lmış. 49'1ar i le ilgili ciddi bir incelemeyi, kendisi de 49'1ardan olan Dr. Naci Kutlay yapm ış. Bu yazıda 49'1ar hakkında ciddi incelemeler yapılması gerektiği vurgulan ıyor, (Dr. Naci Kutlay, 30. Yılında 49'1ar Olayı, Bergeh l/1 989; s. 29-41 Bergeh, lsveç'te yayı nlanan Kürtçe-Türkçe bir dergidir. 9. 23'1er Davası ile ilgili olarak bk. Bir Kürt Devrimeisi Edip Karahan'ın anı­ sına, Kornal Yayın ları, lstanbul 1 977, s. 89- 1 36.

1 93


nn ortalarında kurulduğu anlaşılan bu örgüt çok kısa bir zamanda nasıl yaygınlaşabilmiştiı:? PKK hem mekanda yay­ gınlaşnuş, hem de toplumsal sınıflar arasında deiinliğine ör­ gütlenebilmiştir. Bu, öteki Kürt örgütlelinin gerçekleştireme­ diği bir başandır. Öyleyse PKK üyeJelinin sııufsal tabanlarının incelenmesi önemli bir konu olarak belirmekte­ dir. 1980'lı yıllarda Diyarbakır'da, PKK ile ilgili olarak görü ­ len davaların bu konuda önemli bir kaynak olması gerekir. İddianameler, sorgu tutanaklan, savunmalar, mahkeme ka­ rarlan vs. 1 980'li yıllarda Diyarbakır'da yargılanan öteki Kürt örgütlerine mensup kişiler ve çeşitli nedenler dolayısıy­ la yargılanan kişiler için de aynı incelemeler yapılmalıdır. Yaş gruplan, yerleşme bölgeleii, babanın mesleği, kadınıann siyasal hareketlerde görev almaları vs. dikkatli .bir şekilde incelenmelidir. Örneğin sadece bu son kanunun incelenmesi bile Kürdistan'ın toplumsal ve siyasal bakımlardan gelişmesi konusunda önemli ipuçlan vermektedir.

Sömürge Ülkelerde Aydınlar Sömürge Aydınlan-Sömürgecl Devletin Aydınlan (Bir Örnek Olay) Tahsin Saraç , 26.6. 1989 tatibinde ölmüştür. Ölümünün ardından, Dil Derneği Başkanı Cevat Geray, Ozan-Yazar Ve­ cihi Timuroğlu, Ozan-yazar Muzaffer İlhan Erdost, Gazeteci­ Yazar Ahmet Kahraman, Yazar Ahmet Say, Dilci Yazar Sevgi Özel, Ozan Ahmet Telli, Ozan Gülten Akın, Ozan-Dilci Ali Püsküllüoğlu, Ozan Mehmet Özgüçlü, Yazar Haluk Gerger, Gazeteci-Yazar Orhan Tokatlı, Ozan Ahmet Artf, Ozan Özde­ mir İnce, Yazar Remzi İnanç , Yazar Mustafa Şerif Onaran, Ozan C ah it Külebi, Ozan Refik Durbaş . . . Tahsin Saraç'a iliş­ kin görüşlertni yazdılar. (Bk. Milliyet, ı . 7. 1 989; Cumhurtyet, 2 . 7. 1 989, Aynca bk. Cemal Süreyya, Tahsin Saraç, 2000'e Doğru, sayı 27, 2. 7. 1 989, s. l 9; Soner Yalçın, Tahsin Sa­ raç'la Son Görüşme, 2000'e Doğru, y.a.g. dergi, s. 27; Mus­ tafa Ekmekçi, Parisfen Form Muş, Cumhurtyet , 4. 7. 1 989; Oktay Akbal , Tahsin Saraç İçin, Cumhurtyet, 4 . 7 . 1 989) Bu yazılarda Tahsin Saraç'ın Öztürkçe yazdığı, Türk di194


line ve Türk kültürüne büyük katkılarda bulunduğu vurgu­

lanmaktadır. O'nun şiirleriyle Türkçe'nin, Öztürkçe'nin bü­

yük bir derinlik kazandığı ifade edilmektedir. Örneğin Vecihi

Timuroğlu , ". . . O'nun büyük bir çabayla , yabancı kökenli sözcüklere Türkçe karşılıklar araması, büyük bir bilinç ürü­

nüdür. Türkçe konuşmak, Türkçe yazmak, . empeıyalizme

karşı savaşmanın b�şka bir yoluydu" demektedir. Ali Püs­ küllüoğlu ,

". . .

şiirleri Türkçe'nin,

Öztürkçe'nin şiirleriydi.

Öztürkçe kullanma eğilirrti diyebilirim ki şürinin en büyük özelliğiydi . Yeni sözcükler bularak dilimiz söz dağarcığına

katkılarda bulundu" diyor. Refik Durbaş, " . . . Öztürkçe'nin şairi. An Türkçeyi şiir diline dönüştürmede bir usta. Bu dil, Türkmenlerin

konuştuğu

Türkçe'den

süzüldükten

sonra

onun ödün vermez şair duyarlığıyla yoğrularak 'haykıran'

bir sese ulaşıyor" diyor; Tahsin Saraç bir Kürt idi. Fakat Kürt olduğunu kati su­ rette söylemiyordu. Kürt olduğunu inkar ediyordu . Kürt ol­

maktan utanıyordu . Ailemiz Orta Asyadan geldi. Muş'a Ho­

rasan'dan geldik . . . diyordu . (Türkiye Yazılan, Sayı l l , Şubat

1 978, Tahsin Saraç , Yaşam Öyküsünden Değinmeler, s. 2229) '

Bu sömürge aydınlarında görülen en temel tavır ve dav­

ranışlardan biridir. Sömürge insanı kendini her zaman sö­ mürgecinin yerine koyar. Bu okumuşlar için de böyledir. Sö­ mürge

aydını

biliyor

ki,

toplumda

itibar

kazanmanın,

sömürgeci devletin aydın çevreleri arasında önemli bir yer

elde etmenin yolu , onlar gibi olmaktan, onlann etnik kimli­ ğine bürünmekten geçer. Çünkü eğitim sisteminin aşıladığı

düşünce, geliştirmeye çalıştığı tavır ve davranış budur. . Ba­ sın yayın çevreleri, üniversite çevreleri aynı tutumun ve dav­ ranışın gelişmesini istiyorlar. Kamu bürokrasisinde görev al­

mak için zaten bu zorunlu . Öte yandan Kürt olmak zaten yasak. Kürtçe konuşmak, Kürtçe yazmak, Kürt haklannı sa­

vunmak ödül değil, yeni yeni dertler getiriyor. Kürt olmanın faturası büyük. Fakat burada belirtilmesi gereken, yine de önemli bir

çelişme var. Tahsin Saraç dünyayı en çok dolaşan, çeşitli

yazarlarla, çeşitli kültürlerle karşılaşan bir yazardı. Katıldığı uluslararası toplantılarda, daha çok.

dil,

kültür, evrensel 195


kültür konulan konuşuluyordu . Bu tür toplantılarda baskı altında tutulan diller ve kültürler üzerinde de çeşitli konuş­ malar yapılıyor kararlar alınıyordu . Bu toplantılann da Tah ­ sin Saraç'a kendi ulusal kimliğini hatırlatmarnış olması doğ­ rusu anlaşılır bir şey değildir. Bugün, Türkiye'de oturan herhangi bir Türk yazannın, İngilizce, Fransızca, Almanca, Arapça vs. yazması önemli bir sorun yaratmaz. İngilizl�rin. Fransızlann, Almarılann, Arap­ lann, bu Türk yazannı, çok iyi İngilizce, Fransızca. Almanca veya Arapça yazdığı için övmeleri, "İngiliz dilini en iyi kulla­ nan yazar" vs. demeleri de önemli değildir. Burılar kanımca nötr durumlardır. Ama, Türkiye'nin bugünkü toplumsal, si­ yasal ve kültürel ortamında bu böyledir. Bir de şöyle bir ortam düşünelim. Türkiye'nin herhangi bir X devleti tarafından işgal edildiğini varsayalım. X işgalcil­

ri buyurmuştur ki, Türk adlı bir millet yoktur. Türklerin aslı X ırkandandır. Türkçe de X dilinin bir şubesidir. Bundan sonra X dilinden başka bir dil ile konuşmak ve yazmak ya­ saktır. Ağır cezai müeyyidelere tabidir . . . vs. İşte bu koşullar­ da 1ürk yazarlarının X ulusundan olduklarını, Türk olma­ dıklannı söylemeleri, Türk olduklannı , inkar etmeleri, X diliyle konuşup X diliyle yazmalan hoş karşılanabilir mi? Bu, sorunun birinci yönüdür. Sorunun ikinci yönü, ise, X ulusundan aydınların bu sürece ilişkin değerlendirmelerin­ de ortaya çıkmaktadır. X ulusundan aydınların, X'leşen, X diliyle yazılar yazan Türkler için "Gerçek X diliyle yazıyor­ lar". "X dilini en iyi bir şekilde kullanıyorlar" biçiminde öv­ güler düzmelen hoş karşılanabilir mi? X ulusundan aydırıla­ nu X'leşme sürecine, X'leştinne sürecine karşı çıkmalan gerekmez mi? Bu koşullarda Türkler için en iyi protesto X dlliyle ko­ nuşmamak, X diliyle yazmamak değil midir? X ulusundan aydınların da böyle bir protestoyu desteklemeleri, teşvik et­ melen gerekmez mi? Veeibi Timuroğlu , Tahsin Saraç'ı arıla­ tırken, "Türkçe konuşmak, Türkçe yazmak emperyalizme karşı savaşmanın en etkili bir yoluydu" diyor. İşte ancak, bu koşullarda, Türkçe yazmak ve Türkçe konuşmak baskıya karşı direnme yolu olabilir. Günümüz Türkiyesindeyse ha­

yır. Çünkü, günümüz Türkiyesinde, Türkçe yazmayı, Türkçe 196


konuşmayı kısıtlayan, yasaklayan bir yasa. bir ideoloj i yok­ tur. Bilakis Türkçe konuşmayı ve Türkçe yazmayı yaygıntaş­

tırmak için ne kadar özendirici tedbirler alındığı bilinmekte­

dir. Halbuki günümüz Türkiyesinde Kürtçe konuşmak ve Kürtçe yazmak, Türk sömürgeciliğine, Türk kültür emperya­

lizmine karşı sürdürülen mücadelenin en etkin� en kalıcı, en

verimli yollanndan biridir.

Çünkü Kürtçe konuşmaya ve

Kürtçe yazmaya karşı çok yoğun bir baskı vardır. Bu konu­

larda çok yoğun ve yaygın bir devlet terörü uygulanmakta­

dır.

Bugün Bulgaristan'daki koşullan biliyoruz. TUrk azınlı­

ğın ulusal varlığı inkar ediliyor. Türkçe isimler değiştiriliyor,

Bulgarlaştıuna kampanyası yürütülüyor. Türkçe konuşmak

ve yazmak yasaklanmış durumda. Bu koşullarda . Bulgar di­

liyle şiirler yazan, romanlar yazan bir Türk düşünelim. Her­

hangi bir Bulgar aydınının, bu "Türk"e övgüler düzmesi,

"Bulgar dilini ve Bulgar kültürünü geliştiriyor. " "Bulgarca'yı en iyi kullanan yazar" demesi hoş mu? Gerek Btilgarlaşan,

"Türk"ü, gerekse bu sürece ve bu sürecin ürünlerine övgüler

düzen Bulgar aydınının tavrı çağdaş inıdı.r? Evrensel midir?

Aydınca bir tavır mıdır? Bulgar aydınının böylesine bir Bul-, gadaştırma sürecine karşı olıiıası gerekmez mi? Bu koşul­

larda, yani, dayatmalarla karşı karşıya olan Türkler için en iyi protesto Bulgar diliyle yazmamak. Bulgar diliyle konuş­

mamak değil midir?

İsrail'de, Batı Şeria'daki veya Gazze'deki bir Filistinliyi

düşünelim. Bu Filistinliyle, Arapça ve İbranice arasında yu­

kandakine benzer ilişkiler kurahm. Bu ilişkileri irdeleyelim.

Yukandaki sorulara benzer sorular soralım.

Bu sorular aslında, cevabı belli olan sorulardrr. Dayat­

malar ve baskılar karşısında X'leşme elbette kabul edilemez.

X diliyle yazılan yazılara. şiiriere övgüler düzülmesi, kültür emperyalizmi savunuculuğundan başka bir şey

değildir.

Böyle bir sürecin hiçbir evrensel yönü yoktur. Ve kimliğini inkar eden. Bulgarlaşan bir Türk'ün yazılan kuşkusuz hoş

karşılanmaz. Bu süreci öven Bulgann yazılan da.

Fakat Kürtler söz konusu olduğu zaman Türkleşme ve

Kürt Qlmayı inkar süreci çok doğal karşılanıyor. Hatta, her­

hangi bir Kürt'ün Türkleşmesi, kendi etnik kimliğine ters

1 97


düşmesi, ilerici, devrimci ve demokratik bir eylem olarak ka­ bul ediliyor. Bu, Türkiye'de resmi ideolojinin ne kadar etkin

bir kurum olduğunu gösterir. Resmi ideoloj iyi o kadar etkin­ dir ki, böyle bir sorunun varlığını bile gizleyebilmiştir. insan­ Iann bilincine bu sorunun çarpmasını önlemiştir.

Tahsin Saraç, "Kürt olmadığıma göre, Kürtlerin ezilmiş­

liklerine karşı çıkmak · ve Kürtlerin haklanrıı savunmak da benim görevim değildir" diyordu . Tarihe resmi ideoloj i çere­

vesinde ve resmi ideolojinin kavramlanyla bakıyordu. Örne­ ğin.

"

. . . 1 926. İngiliz parmağı ve 'din elden gidiyor' yaygara­ (y.a.g. anlatım. s. 22)

sıyla Şeyh Said İsyarıı" diyordu. . .

Kürtler'i kendi dışında bir varlık olarak anlatıyordu . " . . . Ör­ neğin yine asılmış bir Kürt seyrediyordum, çarşı başında" (s.

24) ifadesini kullanıyordu . " . . . vergi salmasırıı , asker alması­

nı bilen devlet bu yurttaşiara Türkçe öğretmeyi hiç düşün­ memişti" (s. 25) . "dil bilmez Kürt köylüleri egemen sınıfa güç yetiremiyordu . " (s. 2 5) Görüldüğü gibi, Tahsin Saraç, tam anlamıyla resmi ideolojinin bakış açısına sahip bir insandır.

Devletin Kürtler'e Türkçe öğretmesi gerektiğini vurgulmakta­ dır. Başka bir alternatife, örneğin Kürtçe'nin serbestçe ko­ nuşulup yazılmasına, öğretilmesine ve öğrenilmesille gönlü

ve beyni kördür. Acaba, neden, "devlet, Kürtçe'ye karşı uy­ guladığı baskıyı kaldırmalıdır. Herkes rahatça Kürtçe ko­ nuşmalıdır,

yazmalıdır"

diyemiyor? Kaldı ki, Tahsin Sa­

raç'ın, devlete karşı sistemi içerik olarak da yanlıştır. Devlet,

Kürtlere , Türkçe öğretmek, Kürtçe'yi unutturmak için her

yolu denemiştir, demektedir. Aşiret reisi, şeyh , ağa gibi kate­

gorilerin "egemen sınıf' olarak değerlendirilmesi de resmi ideolojinin bir görüşüdür.

Tahsin Saraç gibi, kültürlü, yazınla ilgili bir insanın,

pek çok ulu slararası toplantılara katılmış bir insanın, kendi kimliğini inkar etmesi, üzerinde etraflı bir şekilde durulması

gereken bir olaydır. Fakat bu süreci eleştirmeyen. -bunu des­

tekleyen, teşvik eden Türk aydınlarının düşünceleri, tavır ve davranışlan da etraflı bir şekilde incelenmelidir. İki stan­

dartlı düşünce, tavır ve davranış nasıl ortaya çıkmıştır, ko­ nusu üzerinde etraflı bir şekilde durulmalıdır.

Bu süreç, Türk düşüncesinin evrensel olmadığını, sığ

bir milliyetçi tavır ve davranıştan besJendiğinin en açık bir 198


delilidir. Ve bu tutum, "Türk'ün Türk'ten başka dostu yok­ tur" anlayışına göre sürdürülrnektedir. Türk düşüncesine göre, insan haklan Türklerin haklarıdır. Dünyanın neresin­ de Türklerin hakianna bir saldın söz konusuysa, o hemen protesto edilmelidir. Türklelin hakianna saldınyı yapanlar kınanrnalıdır. Bu konuda, çeşitli uluslararası kururnların desteği aranmalıdİr. Uluslararası kurumlar ilgili devleti eleş­ tirse de, baskı yapsa da, yine, "Türk'ün Türk'ten başka dos­ tu yoktur" anlayışı ısrarla dile getirilmektedir. Fakat kendisi, ömeğfu, Kürtlere karşı sürdürdüğü baskıyı, Kürt diline ve kültürüne yaptığı baskıyı artırmaktadır. Kendisi, Kürtlere, dünyaya şikayet etmeye çalıştığı devletlerin, Türklere yaptığı baskıdan çok daha ağınnı yapmaktadır. Katlı katlı fazlasını yapmaktadır. Bunu da kimsenin görmesini, konuşmasını is­ tememektedir. Eğer Türklere bir baskı söz konusuysa, dün­ yanın buna aşırı ilgi göstermesini, bu konuda duyarlı 'olma­ sını istiyor. Kendisinin Kürtlere yaptığı baskıya ise dünya kamuoyunun kayıtsız kalmasını arzu ediyor. Kürtlere karşı sürdürdüğü baskı politikasının sonucu olarak da, dünyanın başka yerlerindeki baskıları, işkenceleri, insan hakları mü­ cadelelerini görmezden geliyor. Bu da onu evrensel ilkeler­ den uzaklaştırıyor, sığ, milliyetçi bir çember içine alıyor. Devletin, Türk basınının, siyasal partiler gibi kurumla­ kullandığı, "soydaşlanmız" sözünü yine bir çerçeve için­ de değerlendirmek gerekir. Bulgaristan'dan gönderilenlere, "zulüm gören insanlar" olduklan için değil, "soydaşlarımız" olduklan için sahip çıkılmaktadır. Halbuki, insan haklarını savunan herkes, dünyanın neresinde olursa olsun, bir zu­ lüm varsa karşı çıkmalıdır. Güney Kürdistan'dan, kimyasal silahlar kullanımı sonucu, Türkiye'ye iltica etmek zorunda olan Kürtlere ilgi gösterilmernesi, onlara siyasal mülteci sıfa­ tının tanınrnarnası, "soydaş" olmamaları, bilakis düşman kabul edilen bir grup olmalarıyla ilgilidir. Sosyal Demokrat Halkçı Parti Genel Başkanı Erdal İnönü 'ye , Doğu gezisi izle­ nimleriyle ilgili bazı sorular soruluyor. Gazeteciler, Kürt rnültecilerin, dikenli teller arasında, kamplarda tutulmaları­ na karşılık, Afganistan'dan getirilen insanlara çok ·geniş ola­ naklar . sağlandığını belirtiyor! aT. Erdal İnönü , "onlar Türk'tür, soydaşımızdır" diyor. (Cumhuriyet, 7 .8. 1989) rın

1 99


Bu konuda kısaca şunu söylemek gerekir: Tahsin Saraç ve benzer insanlar, sömürge ülkenin "aydınlar"ı, Kürt olduk­ Iamu

kabul

etmiyorlar.

Türk

olduklanm

vurguluyorlar.

Bunlar Türkleşmişler, Kürt dilinin ve kültürünün dışına düşmüşlerdir.

Bu yüzden

de

sömürgeci devletin "aydın­

lar"ının sempatilerini ve itibar duygularını kazanrnışlardır.

Ses Sanatçılan Resmi ideoloj inin en önemli politikalarından biri de Kürt

kültürünü, Kürt müziğin! dej enere etmektir.

Bunun için

şöyle bir yol izlenmektedir. Önce Kürt şarkıları ve türküleri otantik halleriyle

saptanmaktadır.

Bunu

gerçekleştirecek

heyet içinde. müzik uzmanları yamnda. üı.alk edebiyatı uz­

manlan. falklor 'uzmanlan ve sub;;ıylar da görev almaktadır.

Sorıra Kürt şarkılannın ve türkülerinin söz;leri Türkçeleştiril­

mektedir. Bu sırada şarkıların ve türkülerin sözlerine bazı

değişiklikler de yapılmaktadır. Melodi de Türk makamıanna uygun bir hale getirilmektedir. Ve parça üzerinde bir müd­

det çalışılmaktadır. Bu süreçte Mehmet Özpek gibi Türk

halk müziği uzmanlan ve ses sanatçılan büyük rol 9yna­

maktadır, Ondan sorıra radyo ve televizyonlarda tera edil­

mektedir. Bu türkülerin lerasında "Kürt" kökerıli ses sanat­ çılan kullanılmaktadır.

Celal Güzelses, Muazzez Türüng,

İbrahim Tatlıses, İzzet Altınmeşe, Selahattiİl Alpay, Hüsa­

mettin Subaşı. Bedri Ayseli, KüçÜk Emrah, Burhan Çaçan,

Celal Yargıcı, Hülya Süer. Ali Rıza Gündoğdu, Nuray Hafif­

taş vs. Kürt kökenli ses sanatçılarının kullamlmasımn iki

yörılü

bir yaran vardır.

Kürt türkülerinin söylenmesine

Kürtler'in gırtlak yapılarının daha elverişli olduğu ifade edil­

mektedir. İkinci olarak bu müziğin, bu tür ses sanatçılan aracılığıyla Türkçe olarak söylenınesi Türkleşme ve Türleş­

tiriDe çabalarına daha iyi hizmet etmektedir.

Bu ses sanatçılarının yaptığı iş kısaca , Kürdistan'a kül­

tür emperyalizmini taşımak olarak değerlendirilebilir. Bura­

da bir folklör ürününün gasp edilmesi de vardır. Örneğin Mehmet Özbek. "Beyaz Gül, Kırmızı Gül" derlemesinden do­

layı ödül kazanmıştır. Çünkü bu türkü , yılın "Türk Halk

Müziği Parçası" seçilmiştir. Halbuki bu bir Kürt türküsüdür.

Ve Iraklı Ozan Tahsin Taha tarafından derlenip plağa okun200


muştur. Bağdat Radyosu tarafından sık sık çalınmaktadır.

Türkünün Kürtçe'si "Rab� cotyar de hılo rabe"dir. Fakat Kürtçesi yasaktır. Türkleştrilmişi ise ısrarla "Türk müziği parçası" olarak sunulmaktadır. Bundan daha iyi bir gasp örneği bulunabilir mi?

Tempo Dergisi, 9- 1 5 Nisan 1 989 tarihli 1 5 . sayısında,

bu olayı kapak konusu yapmıştır. �Dili Yasak, Müziği Ser­ best Kürdübesk".

"Çifte Standardın Adı Kürdübesk, Özü

Kürt, Sözü Türk" ibareleıini kullanmaktadır. (s. 24-30)

Bugün hala popüler olan, "Bahçeye Gel ki Görem" tür­

küsünü Celal Güzelses derlemiştir. Bu da "Türk Halk Müzi­

ği" parçası olarak sunulmaktadır. Halbuki bu Bağdat Rad­

yosu sanatçılanndan Cizre kökenli Arif Cizravi'nin "De Rabe Güla Biçinin" (Kalkın Gül Koparalım) adlı bir derlemesidir.

Bir Kürt türküsüdür. Bugün bu da "Türk Halk Müziği" par­ çası olarak, İzze t Altınrneşe'den Hülya Süer'e, Selahattin Al­

pay'dan İbrahim Tatlıses'e pek çok sanatçı tarafından söyle­

niyor.

Malatyalı sanatçı Selahattin Alpay Kürtçe'yi çok az bildi­

ğini, ancak, "Hamayli Boynundadır", "Diyarbakır Düzdedir". "Hele Yar Zalım Yar", "Altın Yüzüğüm Kırıldı Hey" türküleri­

nin Kürt kökenli olduğunu bildiğini söylüyor. Celal Yarıcı ise "Vur

Davulcu"

türküsünün

(Tempo, s. 27-28)

Kürtçe

·

olduğunu

söylüyor.

Yukanda sözü edilen Tempo dergisi, "Türk Halk Müziği"

parçası olarak sunulan fakat aslı Kürtçe olan türkülerin ba­ zılanndan �üçük bir liste de yapmış. "Ünlü Kürdübesk Ör­ ' nekleri" adı altında sunulan bu liste şöyle: ·

Yek Momik (Anonim) , Bir mumdur (Bedri Ayseli, lb­ rahim Tatlıses) Le Dotmam (Muhammed Şexo), Ben Yetim (lbra­ him Tatlıses, Küçük Emrah) Güle Raba Sübeye (Anonim), Güle Uyan Sabahtır (Atakan Çelik) şe)

Oy Fırat Fırat (Şivan), Oy Fırat Fırat ( lzzet Altınme­

Ez Kowokım Le le ( Hasan Cizravi), Hele Yar Zalım Yar (Selahattin Alpay, lzzet Altınmeşe) 201


Welle Govend Aanabe (Anonim) , Can Mercan (Burhan Çaçan) Diyarbakır Paytxte (Saide Hamo) , Ben De Gidem Paytahta (izzet Altınmeşe) Gülizer, derdemin Yek Bu Buye Set Hezar (Ano­ nim), Gülizar (izzet Altınmeşe) Daykarnın (Anonim) , Maden Dağı Dumandı r (izzet Altınmeşe) Ende Vere Paytahte (Eno Dino), Mardin Kapı Şen Olur (Anonim) Hat Kervane Madine (Fahri Bamıme) , Mektebin Sacaları (M uazzez Türü ng) Sallama Salmamak M eçe Berawe (Tü rkçe-Kü rtçe Karışık Türkü), (Emin Turgay) Le Naze Le Nazliye (Anonim) , Le Naze (izzet Altı n­ meşe) Aeka Midyate Kaşe (JXnonom), Karanfil Eker Mi­ sin? (Celal Güzelses) Berçem Ber Çem Diçume (Anonim) , Esrnerim Bi­ çim Biçim (Zeki M ü ren, Bülent Ersoy, Emel Sayın, "iz­ zet Altınmeşe) C otyar (Tahsin Taha), Beyaz Gül Kırmızı Gül (ibra­ him Tatlıses, Hü samettin Subaşı, Ali Rıza Gündoğdu. Hülya Süer, Nuray Hafiftaş) Le Le Hane (Eno Dino), Hayde Hane Göreyim Se­ ni (Anonim) ·

Hey Hey Gıdiye Heyroke (Şivan) , Hey Hey Gidiye Güzel Yar (Atilla Kaya) Eware Eware Aabe Narine (Anonim) , Ay Doğdu Suya Düştü Narine (Celal Yarı cı . Sinerne (Anon im) , Zap Suyu (Celal Yarıcı) Coşkun Kırca gibi bazı ırkçı ve sörn·ürgeci yazarlar,

Kürtçe'nin çok ilkel bir dil olduğunu , yeryüzünden silinrne­

sinin, insanlann, bu arada Kürtlerin de yararına olacağını

yazıyorlar. Bu konuyu sık sık yazıyorlar. (Coşkun Kırca, Ba­

yan Mitterand. Milliyet, 3 . 5 . 1 989; Olacak Gibi Değil, Milli­ yet, 5.6. 1 989; Maksatlan Ne? Çare Ne? Milliyet, 2 1 . 8 . 1989) 202


Burada rnekanizmaya dikkat etmek gerek. Önce Kürt

falklor ürünleri, Kürt müziği vs. gasp ediliyor. Gasp edilen bu ürünler "Türk folkloru, Türk müziği" olarak sunuluyor.

Sonra, Kürt folkloru , Kürt müziği yasaklanıyor. Daha sonra

da adı bile anılmadan, "ilkel bir dildir, yok edilmelidir" deni­

yor.

Aslı Kürtçe olan türküleri radyodan ve 1V den kaldırın

bakalnn, geriye ne kalıyor?

Öte yandan bu ırkçı düşünce ve eylem eleştirildiği, bu

gasp deşifre edildiği zaman, "Devlete, millete hakaret var.

Devletin ve milletin manevi şahsiyeti tahkir ediliyor" denerek ceza davası açılıyor. Peki gasp işine ne diyeceğiz? Fakat gasp

konusundaki bilinç bundan sonra daha çok gelişecektir. Ve Kürtler, falklor ve müzik ürürılerine sahip olmanın mücade­

lesini de vereceklerdir. Türk ırkçılannın ve sömürgecilerinin

düşünce ve eylemlerini birer birer deşifre edecek, aniann

çirkin yüzlerini ortaya çıkaracaklardır.

Kürdistan'da Kapita.llzmln Gelişmesi ve Kürt Ulusal Hareketleri Kürdistan'da kapitalizmin gelişmesiyle ulusal hareketle­

rin gelişmesi arasında bir bağ olduğu açıktır. Fakat bu bağ teorinin gösterdiği ilişki biçimlerinden çok farklıdır. Teori kı­

saca şöyle söylüyor: Ezilen ulusun egemen sınıflan kendi

pazanna sahip olmak için kendi sınıf çıkarlannı tüm ulusun

çıkarlan gibi gösterir. Böylece egemen sınıflar etrafında bir ulusal hareket gelişir. Kuzey Kürdistan'da toprak ağalannın,

şeyhlerin, aşiret reislerinin, sanayi ve ticaretle uğraşanların ulusal kimliklerini inkar ettiklerini, aj anlaştıklarını belirt­

miştik. Bu bakundan teorinin gösterdiği gelişmeleri burada

görmek olası değil . Kapitalizm, bu ajan sınıfı elbette geliştiri­

yor. Çarpık gelişmeyi derinleştiriyor, yaygınlaştınyor, fakat kapitalizm devrimci unsurlara , küçük buıj uva kateg()rilere

de, hareketlilik veriyor. Yol şebekelerinin yoğunlaşması, kit-:

le haberleşme araçlannın etkilerinin gittikçe artması , eğitim olanaklannın yaygınlaşması, kırsal kesimden şehirlere (Kürt şehirlerine)

nüfus akını,

şehirleşmenin hızlanması. . .

gibi

olaylar, kitleleri eskiye nazaran daha çok yüzyüze getiriyor.

Bu süreç ulusal harekete de dinamizm kazandırıyor.

203


Yol şebekelerinin attınlmasının. TV, radyo. gazete gibi

kitle

haberleşme

araçlarının

yaygırılaştınlmasının.

eğitim

olanaklarının geliştirilmesinin esas amacının asimilasyon ol­

duğu açıkbr. Fakat. bütün bunların Kürt ulusal hareketinin gelişmesini de şu veya bu oranda etkilediği kuş];t.u götürmez.

Örneğin, Bulgaristan'da Türk azınlığa yapılan baskılarla ilgi­

li haberler, Filistinlllerin direnişiyle ilgili haberler, Kürtler

arasında yoğun bir sorgulamanın ve tartışmanın başlaması­

na . da neden olabilmektedir. Yollar elbette askerler için, as­

keri araçlan için düşünülüyor. Fakat geniş halk kitlelerinin belirli merkezlerde buluşmalarını da sağlıyor. Eğitim olanak­

lan genişledikçe, Kürtler. kendi siyasal statülerinin daha

çok farkına varıyorlar. Barajlar, sulama kanallan az da olsa az topraklı köylülerin ürünlerini de artırıyor. Gelişen tekno­

lojiden onlar da yararlanıyor. Ücretli emek yaygınlaşıyor. Fe­

odal bağlar çözülüyor. Makinalaşma bu gelişimi hızlandırı­

yor.

Kapitalizmin

gelişmesi

bu

önemli

sonuçlan

da

beraberinde getiriyor. Demokratikleşmeyle birlikte bu geliş­

meler daha da hızlanıyor, yaygınlaşıyor. , Bilinç

konusu

üzerinde

ayrıca

durmak

gerekiyor.

Bulgaristan'daki Türklere yapılan basKılardan söz ediliyor.

Siz de başka bir zaman ve başka bir mekanda Kürtlere yapı­

lan baskılardan söz edebilirsiniz. Bu çok büyük bir tepki

çekmez. Fakat bu iki konuyu birlikte ele alıp değerlendir­ mek, düşüncelerdeki ve davranışlardaki çifte standardı gös­

termek bir bilinç sorunudur. Devlet böyle bir bilincin oluş­

masını kati surette istemez. olur.

Bu bilinçlenmeden rahatsız

Gazeteler. radyo, TV İsrail'de. halkın kendi hükümetleri­

ni eleştirdiklerini, Filistinlllere karşı uygulanan politikalan

onaylamadıklarını, bunun için gösteri düzenlediklerini yaz­ maktadır. Başka bir zamanda ve başka bir mekanda. Türki­

ye'de Kürtlere yapılan baskıların,

gösterilerle, mitinglerle

protesto edilemediği söylenebilir. Fakat bu iki konuyu birlik­

te ele alarak düşünce üretmeye çalışmak, İsrail'de yapılıyor

da Türkiye'de neden yapılamıyor diye düşünmek, hiç affedl­

lemeyecek bir husustur. Zira artık, bllinçlenme söz konusu­

dur. Toplum bilincinin gelişmesi ise ulusal hareketlere bü­

yük bir ivme kazındınr. 204


"Irak'tan sığınanlar", "Kuzey Irak'tan geçenler" , "Iraklı ·

sığınmacılar" . . . gibi sözler basında, 1V de tekrarlanıp duru­

yor. Güney Kürdistan'dan Türkiye'ye sığınrnak zorunda ka­ lan

bu

kişilere

neden

"Kürtler"

denilmediği,

örneğin,

"Irak'tan Türkiye'ye sığınan Kürtler", "Iraklı Kürtler" gibi ifa­

deler kullanılmadığı üzerinde düşünmeye başlamanız affedi­

lir bir hata değildir. Çünkü bu noktadan itibaren artık, bi­

linçlenrne başlamıştır. "Kuzey Ira�ı Kürtler"in, "Türkiye'li

Kürtler"in neden .bölündüklerini düşünürsünüz. Ailelerin, aşiretlerin neden bölündüklerini, parçalandıklarını, paylaşıl­

dıklarını düşünürsünüz.

İran'daki,

Surtye'deki,

Sovyetler

Birliği'ndeki Kürtler'! düşünürsünüz. Bu bölünrnelerin, pay­ laşılrnaların, nedeni neydi diye düşündüğünüz zaman artık, önü alınamaz bir süreç başlamış demektir. Bu, devletin, en­

gellemek için, her türlü olanağı kullandığı fakat başarama­ dığı bir gelişmedir.

KapitaliZmin gelişmesinin bilinçlenmenin hızlanmasında

ve yoğunlaşmasında büyük bir etken olduğu çok açık bir

gerçektir. Kapitalizm, durağan toplurnun maddi yapısını, in­

san-toprak ilişkilerini harekete getirdiği gibi, yoğun bir nü­

fus hareketi başlattığı gibi, insanların zihinsel yapılarını da

harekete getirir. Bazı tabular, ister istemez yıkilmaya başlar.

Gizli tutulmaya çalışılan bazı olgular tartışılır hale gelir. Bu

da sisternin kendi kendisini deşifre etmesini sağlar. Sistem

zaaflarını itiraf eder bir hale gelir.

ingiliz tiyatro yazan Harold Pinter'in

Dağ Dlll

isimli bir

oyunu var. (Çev. Bilgesu Erenus- Candan Baysan, Dünya Solu, Sayı 1 Bahar 89, s. 107- ı ı 7) Harold Pinter bu oyunu,

Türkiye'de Kürtlerin durumunu gördükten sonra kalerne alındığını söylüyor. (Tempo , sayı 2 ı . 2 ı -27 Mayıs ı 989, s. 66-67 Milana Ergen'in Harold Pinter ile yaptığı söyleşi, Ya­

sak diller'in Yazan Harold Pinter ile Son oyunu üzerine; ay­ nca bk. Harold Pinter, Bir Tek Daha, Dağ Oili, Çev Aziz Ça­

lışlar, Kavram Yayınlan, İstanbul 1 989, s. 5- ı3, Bir oyun ve

onun Politikası, Nicholas Her'nin Harold Pinter ile Yaptığı

s ��

.

oyun, devlet dilini bilmeyen bir kadının, cezaevindeki

oğlunu ziyaret etmesini konu almış. Kadının oğluyla konuş­

rn;:ı.sı gardiyanlar tarafından engelleniyor. Gardiyanlar, bü-

205


yük bir terörle kadına, "sizin diliniz yok oldu, sizin diliniz yasak, artık dağ dili konuşmak yok. Devlet dili konuşacak­ sm" diyorlar. Kadın oğluyla konuşamıyor. Başka bir ziyaret­ te , kadına, dağ dilinin konuşulmasının ikinci bir emre kadar serbet bırakıldığı, oğluyla dağ diliyle konuşabileceği söyleni­ yor. Oğlu da anasına, "artık dilimiz serbest, dilimizle konu­ şabiliriz" diyor. Fakat. kadın oğlunun yalvarmalanna ve ya­ karmalarına

rağmen

konuşmuyor.

Öfkesini,

kinini,

bakışlaoyla belli etmeye çalışıyor. Sessizlik, öfke, bazı şeyle­ ri fark edişin, bilinç oluşumunun tahumlarının atıldığı bir dönem olarak kabul edilebilir. Bilincin gelişmesi protestoyu da getiriyor. Ana protestosunu sessiz kalarak ifade etmeye çalışıyor. 1 950'li yıllarda, Kürdistan'da kapitalizmi geliştirici bazı alt yapı yatırımıanna girişirken, bunların doğurabileceği ba­ zı "milliyetçi" gelişmeler asimilasyon politikalarıyla önlerı­ rnek istenmiştir. Bu politikanın 1 9 50'li yıllarda başarılı ol­ duğu da görülüyor. ı 960'lı yıllardaysa durum çok değişiktir. l 969'da D evrimci Doğu Kültür Ocaklan'nın kurulması asi­ milasyonu durdurmuştur. Çünkü burada önemli olan. top­ lumsal ve siyasal muhalefetin başlamış olmasıdır. Bugünse asimilasyonun hiçbir başarı olanağı yoktur. Toplumsal ve si­ yasal muhalefet gün geçtikçe güçlenrnektedir. Türkçe'yi de çok iyi b ilenler, mahkemelerde, artık kendi ana dilleriyle ya­ ni Kürtçe'yle savunma yapmaktadırlar. Her türlü ceza tehdi­ dille rağmen bu tavır yoğunlaşarak sürüp gitmektedir. Tarih bilinci ve toplum bilinci hızla gelişmektedir. Kapitalizmi dur­ durmak nasıl olanaklı değilse, bu gelişmeleri durdurmak da olanaklı değildir artık. Bütün bunlar "Doğu"nun kalkınına sorunlarıyla da çok yakından ilgilidir.

"Doğu"nun Kalkınması Üzerine Görüşler "Kürt sorunu" devlet tarafında, Türk basını, yazarlar, üniversiteler, siyasal partiler, işçi kuruluşlan vs. tarafından "Doğu sorunu" olarak ifade edilir. Sorunun ekonomik oldu­ ğu özellikle vurgulanır. Coğrafi nedenlerle, Doğu'nun feodal kurumlan ve feodal özellikleri hala barındırınasından dolayı, halkın cahilliği nedeniyle, Doğu geri kalmıştır, denir. Fakat bu geri kalmışlık olayı üstesinden gelinemeyecek bir olay de­ ğildir. 206


"Doğu"nun kalkınması için ön�rilen çözümlere kısaca

bakmalrta yarar vardır. Birinci çözüm, "Devletin öncülüğün­

de" kavramıyla ifade edilmektedir. "Devlet kuruluşlarının gi­

rişirnciliği", "Devletin özendiriciliği" kavramlan yine bu çer­

çeve içinde kullanılmaktadır. Bu, "Doğu"da özel girişimcili­

ğin gelişemeyeceğini varsayan bir görüşti,ir.

Cumhuıiyet

· Halk Partisi'nin ve o geleneği �ürdüren siyasal kurumların ve kuruluşların görüşü budur. Bu görüş belli derecelerde ,

diğer partiler tarafından da savunulmaktadır. Veya; Do­

ğu'da, fazla bir şeyi:n yapılmadığı bir ortamda. halka, en azından, bazı şeylerin yapılabileceği vaad edilmektedir.

Bu önerinin temel yaniışı şudur. Türkiye genelinde, ka­

pitalist bir ekonomik gelişme sürerken, Doğu 'da devletin ağırlıkta olduğu bir ekonomik düzeni sürdüqrıek çok zor­

dur. Öte yandan, Devlet, "Doğu"ya yönelirken, "Doğu"ya iliş­

kin plarılannda hep askeri amaçlan dikkate almaktadır.

Bunları odak noktasına koymaktadır. Zira devlet için temel sorun, Kürt sorununun ortadan kaldırılabilmesidir. Kürt so­

rununun ortaya çıkarabileceği tehlikelerin giderilebilmesi­

dir. Devlet bu sorunun varlığını açıkça ifade edememektedir,

sorunun varlığını inkar etmektedir. Fiili olarak ise, hep bu­

nu düşünmektedir. İşte devlet, "Doğu"ya yol, su, elektrik,

baraj , fabrika, telefon gibi yatırımlan düşünürken, bu yatı­ rımların, hep, Kürt sorununun çözümüne, yani asimilasya­

na ne kadar katkısının olacağını hesaplamaktadır. "Bu yatı­ rım

acaba,

Kürtlerin

asimilasyonunu

ne

ölçüde

kolaylaştırabilir?" diye sormaktadır. Bunun için de Kürtlerin asimilasyonunu

kolaylaştıracak,

hızlandıracak yatırımlan

h ayata geçirmeye çalışmaktadır. Örneğin, yollar yapılırken,

bu yollardan tankların, topların, askerlerin de geçebileceği hesaplanmaktadır. Okullar yapılırken, karakol olarak, ceza­

evi olarak kullanılıp kullanılmayacağı da düşünülmektedir.

Zira nüfusun "Doğu"da kaldığı, Batı bölgelerine nüfus akışı­ nın önlendiği zaman asimilasyonun gerçekleşmeyeceği dü­

şünülmektedir. Bütün bunlardan dolayı askeri amaçlarla

düşünülen ve uygulanan bu yatırırnların kalkınınayı sağla­

yacağı kuşkuludur.

Öte yandan, devlet yatırımları, devlet işletmeleri, rüşve­

tin, yolsuzluğun, adam kayırmaların gırla gittiği alanlardır.

207


Devlet işletmeleri hantal işletmelerdir. Çok ağır çalışırlar. Verimli değildirler. Doğu'nun kalkınması için düşünülen ikinci yol, "özel te� şebbüsün öncülüğünde" , "özel teşebbüsün girtşimciliği", "özel teşebbüsün özendiricUJ.ği" kavramlan etrafında düşü­ nülmektedir. Bu çözüm, 12 Eylül'den sonra, özellikle Turgut Özal'ın Başbakanlık yaptığı hükümetlerde düşünülmüş ve yürürlü­ ğe konmuştur. Batılı özel teşebbüsün Doğu'ya yatınm yap­ ması için her türlü teşvik planlanmakta ve uygulanmakta­ dır. Tuğla fabrikaları, Çırçır fabrikalan, hazır beton santrallan kurulmasında, süt ve besi hayvancılığı alanlann­ da çok geniş krediler sağlanmaktadır. Gıda sanayinin kurul­ masında, ihracata dönük sanayiler ve şirketler kurulmasın­ da, imalat sanayine dönük olarak çalışan atelyelerin kurulmasında yine çok geniş Iq-edi olanakları sağlanmakta­ dır. Yol, su, elektrik, kanalizasyon g�bi alt yapı yatırımlanna dönük devlet ihalelerinde yine Batılı sanayiciler desteklen­ mekte ve kayınlmaktadır. Kredi olanaklarından ayrı olarak, teşvik verilen işlerde şu kolaylıklar da sağlanmaktadır. Bir kere ithal edilen maki­ nalar için gümrük alınmıyor. Yerli makinalar alındığı zaman % 25'e kadar geri ödeme yapılıyor. Her türlü makina ithala­ tında fon muafiyeti var. Yatırım kadar vergi indirimi yapılı­ yor, vs. Bütün bunlar Batılı sanayicinin "Doğu"ya yatırun yapması için düşünülen ve uygulanan teşvikler, Batı'da yatı­ rım yapıp Batılı veya Doğulu sanayleiye bu olanaklar tanın­ mıyor. Bütün bu teşvikiere rağmen, Batılı sanayicinin, Doğu'da yatırım yapmadığını görüyoruz. 1 980'li yıllar bize açıkça gösterdi. Çünkü , Batılı sanayiciler, "Kürt sorunu"n<kı.n dola­ yı, Doğu'ya yatırım yapmayı riskli buluyorlar. Bu bakundan özel teşebbüs de Doğu'nun kalkınınasına yardımcı alamıyor. (2000'e Doğru, Sayı 46, 6 Kasun 1988, Neyyir Kalaycıoğ­ lu'nun Sakıp Sabancı'yla yaptığı konuşma, "Doğu'ya Neden Özel Sektör Yatırımı Yok?") Kanımca, "Doğu"yu kalkındıracak, "Doğu"nun kalkın­ masına yardımcı olacak esas güç, "Doğu"dan yetişmiş tica­ ret ve sanayi erbabıdır. Yani, "Doğu"nun kalkınma çabalan208


na ancak, Kürt unsur yani ulusal kimliğinin bilincine var­ mış, ulusal kimliğini savunan iş adamlan yani Kürt burju­ vazisi yarduncı

olabilir.

Yukarıda,

devletin,

"Doğu"lu

adamlannın, "Doğu"ya yatınm yapmasını mümkün olduğu kadar engellediğini, Kürdistan'da üretilen g�lirin, sermayeyi Batı'ya yönlendirmeye teşvik ettiğini belirtmiştim. Kürt sa­ nayicilerin, "Doğu"ya yatırım yapmaları ve bunun güçlü, ka­ lıcı ve sürekli bir akım olarak ortaya çıkması, ancak, diren­ me ve mücadele sonunda olacaktır. Burada önemli bir sorun daha var. Yukanda "Kürt ege­ men sınıflan"nın aj anlaştığını vurguladık. Böyle bir aj an sı­ nıftan sağlıklı bir Kürt buıj uvazisi nasıl çıkabilir? Bu bir bi­ linç sorunudur.

Şeyh, aşiret reisi, toprak ağası, ticaret

erbabı vs. gibi geleneksel sınıflann yeni nesilleri babalannın, dedelerinin, amcalannın, dayılannın vs. ajan fönksiyonlannı benimsemiyorlar. Bu sürece tepki gösteriyorlar. Bunun ken­ dileri için, aileleri için, ulusları için onursuz bir iş olduğunu biliyorlar. Yeni nesiller, Kürt toplumunun, bugününü ve geçmişini sorguluyorla�. Bu sorgulama sırasında, ajanlaş­ mayı ve bunun ne anlama geldiğini de fark ediyorlar. Buna tepki gösteriyorlar. Doğru dürüst bir yaşam sürdürmenin mücadelesine giriyorlar. Kürt toplumunun, Türkiye'deki, Or­ tadoğu'daki, Dünyadaki statüsü üzerinde düşünmeye, sor­ gulamaya başlayan bir Kürt'Ün bu sonuçlara ulaşması son derece kolaydır. Çağının özgürlük mücadelelerini izleyen, Fi­ listin'de, Güney Afrtka'da, Eritre'de, Orta Amerika'da, Afga­ nistan'da, Filipinler'de, Bulgaristan'da vs. özgürlük mücade­ leletinin gelişmesini izleyen, ' bir de Kürdistan'ı düşünen bir Kürt'ün bu sonuçlara ulaşmaması olanaksızdır. Öte yandan, yine 1 980'11 yıllar bu ·düşünce ve duygular­ la hareket eden bir Kürt burjuvazisinin gelişmeye başladığı­ nı, bunun tohumlannın atıldığını da göstermektedir. Kürdistan'ın kalkınması konusunda, elbette, sosyalistle­ rin de düşünceleri, planları vardır. Bunlar, sosyalist partile­ rin programlannda geniş ölçüde yer almaktadır. Burada, "Doğu"nun kalkınmasına ilişkin olarak, geçmişteki düşünce ve uygulamalarla, günümüzde olup bitenlerin bazı yönlerine değinıneye çalıştık. Bu arada, devlet tarafından ve bir kısmı basın tarafın209


dan sürdürülen bir propagandaya da dikkat çekmek gerekir. Bütçe'de, Doğu'ya yatın'mlann artınldığı, Doği.ı için kullanı­ Ian ödenekierin artınidığı sık sık söylenmektedir. Devletin Doğu'ya çok büyük masraflar yaptığı vurgulanrnaktadır. . . B u masraf kalemlerine baktığımız zaman belli başlılannın şunlar olduğunu görüyoruz. Jandarma karakollan, polis merkezleri, cezaevleri, askeri amaçlı yollar, askerler için loj ­ manlar, polisler için lojrnanlar. haberleşme sisteminin geliş­ tirilmesi vs. Hem karakoliann sayısı, hem de içinde görev yapacak personelin sayısı artmaktadır. Örneğin son yıllarda. Kürdistan'ın çeşitli yerlerirıe, yüzün üzerinde karakol yapıl­ mıştır. Ellinin üzerinde karakol da inşa halindedir. Yeni ka­ rakollar da planlanmaktadır. Önceden 8-9 askerle görev ya­ pan karakollar, şimdi 60-70 askerle çalışmaktadırlar. Polis merkezlerinin sayısı da hızla artmaktadır. Buna bağlı olarak lojrnan yapımlan da çoğalmaktadır. Yine son yıllarda bölge­ ye elli kadar yeni cezaevi yapılmıştır. Yenileri planlanmakta­ dır. "Kürdü Kürde kırdırma operasyonlarını daha etkili bir şekilde gerçekleştirebiirnek için koruculanrt .sayısı artınima­ ya çalışılmaktadır. Bunun için de koruculara ödenen ücret günden güne yükseltilmektedir. Özel vurucu timlerin, muh­ birlerin vs. sayılan artınimaya çalışılmaktadır. Bunlar için devlet bütçesinden çok büyük ödenekler ayrılması gerektiği açıktır. Zira bütün bu işler ancak, para ile gerçekleştirilebi­ lecek işlerdir. Aksi halde koruculuk gibi kurumlan cazip ha­ le getirmek mümkün değildir. İşte Doğu'ya yapılan yatırırn­ Iann belli başlı kalemleri bunlardır. Bir de GAP için yapılan ödemeler var. GAP ise, Doğu için olmaktan çok Batı için düşünülmüş bir proj e olduğu besbel­ lidir. Halbuki, Kürdistan çok zengin doğal kaynaklara sahip bir ülkedir. Petrol, kömür, fosfat, krom, bakır, demir, vs. ya­ taklan, zengin su kaynaklan vardır. Kürdistan'ı ortak sö­ mürge olarak kullanan devletler, bu doğal zenginlikleri sö­ mürebilmek, yağmalayabilmek için ve koruyabilmek için elbette , bazı yatırımlan da gerçekleştirmek zorundadırlar.

210


Kürt Toplumunun Zaaflannın Maddi Temelleri Yukarıda, böl yönet politikalarına hedef olmanın bir ulu­ sun tarihinde karşılaşabileceği en büyük felaketierden biri olduğunu belirtmiştik. Bugün Kürtler, Ortadoğu'nun orta­

sında, bölünmüş, parçalanmış, paylaşılmış, hiçbir siyasal statüye sahip olmayan, sömürge bile olmayan bir ulustur.

Birbirlerinden mayın tarlalanyla, katlı katlı dikenli tellerle,

iz tarlalanyla, gözetierne kuleleriyle, casus uçaklanyla, tepe­

den tımağa silahlı güçler aynlmışlardır. Kürdistan'ı bölüp

parçalayan bu güçler, Kürtlerin birbirleriyle organik ilişkiler kurmasını engellerneyi temel bir görev saymaktadırlar. Bir ulusun. böyle bir böl yönet politikasının hedefi olma­

sı için çok büyük bir zaaf içinde olması gerekir. Bu zaaf ne­

dir? Bu zaafın maddi dayanaklan neler olabilir? Bu zaafı araştırmadan önce birbirine zıt gibi görünen, aslında, birbi­

rini bütünleyen üç anlatım üzerinde durmayı yararlı görüyo­ rum.

a)

Ehmede Xanl. P. Auryanof ve Clgerxwin'un Yazdıkları

Bunlardan birincisi, Ehmede Xani'nin Mem-fı Zin isimli

eseridir. (Ehmede Xani, Mem-fı Zin, Türkçesi Mehmet Emin

Bozarslan, 2 . bs. Kornal Yayınevi, İstanbul 1 975)

Ehmede Xani'nin bu eserinde coşkun bir ulusal duygu

vardır. Eserin, "Derdimiz" başlıklı 5. bölümünde (s. 52-59) ve "Kitabın Kürtçe Yazılış Nedeni" başlıklı 6. bölümünde (s.

60-67) Kürtlerden ve Kürtçe'den söz edilmektedir. Kürtlerin

neden mahkum bir kavim olduğu derin ve etkili bir ulusal duyguyla, hatta duygudan da öte bir ulusal bilinçle anlatıl­

maktadır. Kürtlerin Osmanlı ve İr.an İmparatorluğu arasında

bölünmüş, parçalanmış ve paylaşılmış durumu Ehmede Xa­

ni'ye büyük bir hüzün vermektedir. Kürtlerin bir kısmı İran için, bir kısmı da Osmanlı için kılıç sallamaktadır. Fakat,

Kürtler kendi toplumlarını güçlendirmek, gelecek kuşaklara sağlıklı bir miras bırakmak için hiçbir şey yapmamaktadır­ lar. Birbirlerine itaat etmemeleri, aralarında bir ittifak yap­

mamalan Kürtler için hiç de iyi sonuçlar vermemektedir.

Burada, Ehmede Xani sitemkardır. Ehmede Xani, esertni,

yabancılarm Kürtlere, irfansız, asılsız, temelsiz dememelert 211


için Kürtçe yazdığım belirtmektedir. Daha önceki yüzyıllarda Kürtçe şiirler yazmış olan Harirli Ali ( l l . yüzyıl) . Şeyh Ah­ med Mala-i Zivri ( 12. yüzyıl), Feki Teyran ( 1 4. yüzyıl) gibi şa ­ irleri saygıyla anmaktadır. Ehmede Xani, 1648 yılında yazdı­ ğı Nübara Bıcukan ' (Küçüklerin Turlandasıl isimli Arapça­ Kürtçe sözlüğünü Kürt çocuklan için yazdığını belirtmekte­ dir. Ehmede Xani'nin Mem-ü Zin isimli eserinin yukanda sözü edilen "Derdimiz" isimli 5. bölümünde , kitabın aslında bulunan fakat Türkçe'sinde yer almayan 1 2 beyit vardır. Bu beyttıerde Kürtlerin içinde bulunduğu olumsuz koşullar ve kürtlerin ne yapmalan gerektiği daha çarpıcı ifadelerle vur­ gulanmıştır. 1 0 1 O Mem-0 Zin'in ilk baskısı yine Mehmet E m i n Bozarslan tarafı ndan 1 968'de yapıl m ıştır. (Gün Yayı n evi, istanbul) Kitabın bir sayfas ı nd a Kürtçe m etni, kerşı sayfada i s e Türkçesi y e r a lıyordu. Yukarıda sözü edilen 1 2 beyit bu baskıda d a yer almam ı şt ı . B u 1 2 beyiti, bu çal ışmaya almayı çok isterdim. Fakat bu olanağa sahip de!:jilim. Metin elimde yok. Bu kon uyla ilgill bir an ı m ı anlatmadan geçemeyece!:jim. Bu anın ı n , Kürt Sorunu'nun çok farklı boyutları na da açıklık getireceğini u m uyorum. 1 971 y ı l ı yaz ayları. 12 Mart rejimi h ü km ün ü sürdürüyor. Diyarbakır'da s ıkıyönetim tutukevindeyiz. Mehmet Emin Bozarslan da tutu Riular ara­ s ında. Devrimci Do!:ju Kültür Ocakları'yla ilgili olarak O'nun hakkında da soruştu rma açı lmış. Bir gün öğleden sonra, Mehmet Emin Bozarslan' ı askeri savcılığa çağı r­ d ılar. Hoca orada iki saat kadar kald ı , geri geldi. Gelir gelmez de ben i bu ldu v e şunları söyledi: - Mem-ü Zin hakkında tekrar soruşturma açı lmış. Bu sefer soruştur­ mayı s ıkıyönetim savcılığı açm ış. Me m-ü Zin'in "Derdimiz" başlıklı beşin­ ci bölü münde ve "Kitabın Kürtçe Yazılış Sebebi" başlıklı altıncı bölü­ m ü nde Kürtçül ü k propagandas ı , bölücülük propagandası yaptığ ı m iddia ediliyor. Milli duyguları zayıflatt ığ ı m söyleniyor. Mehmet Emin Hoca da­ h a sonra şöyle devam etti. - Propaganda kastı rn ı n olmad ı ğ ı n ı söyledim. Eğer öyle olsayd ı, bu bö­ lümdeki 1 2 beyili de yayınlard ı m . Kitapta çok açık bir şekilde görüleceği g ibi, bu beyilieri nokta nokta çizgilerle atlad ı m . Bu benim suç işiemek kast ıyla hareket etmediğimi gösterir, dedim . "Bunu biliyoruz. Bu iyi, gü­ zel de, ls m ail Beşikçi'ye posta aracılığıyla, imzalı olarak gönderdiğin ki­ tapta, bu naklalı yerleri, kendi el yazıların la ·do id urdun" dediler. Böyle bir şey yapmad ı !:j ı m ı söyledim. ilgili sayfaları n fotokopisini gösterdiler. , El yazıları n ı n bana ait olmad ı ğ ı n ı söy led i m . El yaz ı m ın örneğini ald ılar. 212


Ehmede Xani'nin eserini okuduktan sonra insan kendi kendine sonnadan edememektedir:

ı 7.

yüzyılda,, saf, coş­

kun, ulusal duygulan ifade eden şairler vardır. Böyle şairleri

Adli Tıp Enstitüsü'ne gönderdiler. Mehmet Emin Hoca, kitabı n yayı n lanması ndan sonra bir adet de, imzalı olarak bana göndermişti. Postayla. O zaman Erzurum'da Atatü�k Üni­ versitesi'nde çal ışıyordum. Yayınlanmayan 12 beyitte çok çarpıcı anlatımlar vard ı . Bu, kişileri he­ men etkileyen, sarıp sarmalayan bir anlatım idL Üniversitedeki MIT gö­ revlileri, kitap paketini açm ışlar, ilgili sahifelerin fotokopilerini çekmişler, kitabı tekrar paketlemişler. Bu arada kitap hakkında, Istanbul Toplu Bakın Asliye Ceza Mahkeme­ si'nde de dava açı lm ışt ı , Uzun bir dava sürecinden sonra beraat kararı verilmiştL 1 91 'de Atatürk Üniversitesi Rektörü, baz ı dekanlar, profesörler, benim­ le ilgili olarak açılan davada tan ık olarak dinleniyorlard ı . (Kuşkusuz aleyhte tanık Duruşma yargıcı n ı n bi r sorusu üzerine, Rektör Prof.Dr. Kemal Bıyıkoğlu, "ismail Beşikçi'yle gelen ve Beşikçi'nin gönderdiği postay ı kontrol etmek benim görevimdi." demiştL Olayın bir boyutu bu. Ikinci boyutu daha dramatik. Mehmet Emin Hoca, ' bu konuşmadan sonra, bana şunları da söyledi: - Ankara!ya bir haber göndersen, o kitap kütüphaneden çıkarı lsa, baş­ ka bir yere saklansa, gizlense, çok iyi olur. Zira sizin evde, şu günlerde yeni bir arama yapılabilir. Kitabın ele geçmesi iyi olmaz. Ankara'ya hemen haber gönderd i m . Her şeyin yolunda g ittiğ i n i d üşünüyordum. Sanıyorum, Hoca hakkında açılan dava da sürüncemeda bırak ı l m ış, sonra da dosya kapatılmıştı. Zaten Hoca, Devrimci Doğu Kültür Ocakları dosyası nda yarg ı lanıyordu. 1 94 Tem muz ayında, genel af sonucu tahliye olup eve geldim. Külüp­ haneyi karıştırırken şunları gördüm. Kürdistan'la, Kürt toplu m uyla, Kürt­ çe'yle ilgili hiçbir kitap yok. Bu konularla ilgili gazete küpürlerin in, dergi­ lerin, dergi koleksiyonlarını hiçbiri yok. Halbuki bu konularla i lgili epeyce zengin kaynaklar vardı. Karıma bunların ne olduklarını sordum. Şöyle dedi: - 1 92 senesinde, gönderdiğin haber üzerine paniğe kapıld ım. Hemen arama yapılacağ ı n ı düşündü m . Bunun üzerine, sadece, söylediğin kita­ bı değil, Kürtlerle ilgili bütün kitapları , dergileri, gazete küpürlerini yok ettim. Arama da yapı lmad ı . Büyük bir yıkıma uğrad ı m . 1 2 Mart'lta, 1 99'da, 1 2 Eylül döneminde pek çok kitab ı m ı kaybettim. Dergi koleksiyonlarını, gazete kupürlerini, arşivin önemli bir kısm ı n ı kay213


yetiştiren bir toplum neden derlenip toparlanamamıştır? Bö­ lünmeler, parçalanmalar, paylaşılınalar. neden. derinleşerek ve yaygınlaşarak sürüp gitmişttr? Bu konuda siyasal bir bi­ linç neden oluşamamıştır? l l

bettim. Bir kısmı polisin eline geçti. Önemli bir kısmı, evde o rtaya çıkan panik dolay ısıyla yok edildi. Bunları hangileri hangilerinden daha değer­ lidir, diye bir s ı ralama yakmak olanaklı değil. Fakat, Mem-ü Zin deyin­ ce, polis aram ası deyince, hem en bu olay aklıma geliyor. Bu, y ü reğimin başında s ürekli bir sancı, yaşayıp gidiyor. Bu olaydan sonra, sözü edilen 12 beyite tekrar sahip olmak için çok uğraştım . Arkadaşların yard ı m ı n ı isted i m . Sord u m , soruştu rdu m . Fakat bu 1 2 beyiti elde edemedim. Not:

Bu incelerneyi okuyup değerlendirmeliri için bazı arkadaşlara ver­ miştim. Arkadaşlardan biri, yukarıdaki anlatımdan çok etkilan miş ve kendi özel çabalarıyla yeni bir araşt ı rmaya girişmiş. Mem-ü Zin'in Kürt­ çe'sini bulmuş. Eksik 12 beyiti saptam ış. Bu beyillerin Kürtçe'lerini ve , Türkçe çev i rilerini bana gönderd i . Türkçe çevirileri kitaptaki s ıraya göre şöyle: Bizden de bir alem sığınağı çıksın Bir padişah ı m ız bulunsun Eğre bir padişahımız olsaydı Allah bir külah layık görseydi Ona bir taht tayin olsayd ı Açıkça bize bir tali h açı lı rd ı O n a bir taç h asi l olsaydı elbette bizim d e bir geçerliliğ imiz olurd u . Bu R u m üstüm üze galip olmaz d ı Baykuşu n elinde harabe olmazd ık. Davayı kayıp eden ve perişan olmazd ık Türk ve Taeikierin yenileni ve mutii olmazdık Fakat ezelden Tanrı öyle yaptı Bu Rum ve Acemieri üstümüze kald ı rd ı . Her ne kadar onların uyrukluğu utançt ı r O utanç, ünlü, şan l ı kişilere aittir. Egemeniere ve amiriere namustur Fakiriere ve şairlere ne cerem ed i r (günah) Bu Rum Kulzümü ve Tacik Denizi Ne kadar ayaklansa ve karnı ıdasalar Kurmançlar kana bulan ır o l u rlar Onları berzah g ibi biri birinden ay ı rı rlar Bütün Ru m , Arap ve Acem ler. Hepsi olurdu, bize hizmetkar 1 1 . Mem-u Zin'in yay ınlanmasından hemen sonra, başka bir Mem-u Zin 214


Sözünü edeceğimiz ikinci kitap bir Rus subayı tarafın­

dan yazılmış. Kitabın yazan hakkında, Erkan-ı Harbiye Yüz­

başılanndan P. Auryanof şeklinde bir bilgi var. Kitabın adı şöyle: 1 9 . Asırda , Rusya, Türkiye , İran Muharebeleri, Türk­

İran-Rus Kürtlerinin Vaziyet-i Hazıralan. Kitap Kafkas Aske­

ri Dairesi tarafından yayınlanmış. Kitapta, Hamidiye Alayla­

n'nın 1 899 yılına kadar gerçekleştirdiği faaliyetler anlatılı­

yor. Kitap Mülazım Adil Efendi, Yüzbaşı Mustafa Efendi tarafından Türkçe'ye çevrilmiş, 1 926 yılında, Arıkara'da Ha­

kimiyet-i Milliye Matbaasında basılmış, 209 sayfa.

Bu kitapta, Rus subayının çok ilgi çekici gözlemleri var:

Rus subayı P. Auryanof, "Kürtlerde milli duygu çok cılızdır, hatta yoktur" diyor. Kanıt olarak da şu tür olaylan anlatı­

yor: Birlikleiimiz Aras Nehri kıyılarında bir Kürt aşiretine

saldırmıştı. ( 1 890'lı yıllar olmalı. Ve Hamidiye Alaylanndan biri.) Birliklerimizle, saldırdığımız Kürt aşireU arasında şid­

detli çarpışmalar oluyordu. Öteki aşiretlere bağlı Kürtler bu

savaşı seyrediyorlardı. Fakat soydaşlan Kürtlere yardım et­

meyi hiç düşünmüyorlardı. Hatta savaştığımız Kürtleri daha

kolay bir şekilde yenelim diye bize yardım bile ediyorlardı.

Halbuki bir hafta kadar sonra biz onların da defterini dür­

ıneye hazırlamyorduk Ve bu durum çok açıktı. P. Auı)ranof kitabında, sadece, Kürtler ulusal duyguları cılız bir toplum­

dur, demiyor. Aynı zamanda, Kürtler hakkında, vahşi, cşki­

ya, talancı gibi nitelemeler de yapıyor. (s. 1 29- 1 30)

daha yayınland ı . Bu sefer ad ı Mem-o Zin idi. BUrada kitab ı n yazarı n ı n ad ı Ahmet Faik olarak belirtiliyordu. Tü rkçe'ydi v e bir Türk destanı oldu­ ğ u vurgulanıyordu. Ahmet Faik, Mem-o Zi n, Tü rkçeleştiren: S ı rrı Dadaş Bilge, istanbul, 1 969. Bu ikinci kitapta, E h mede Hani'nin hiç ad ı geçmiyordu. Olayın geçtiği yer olan Cizde hakkında da, Fahrettin Kırzıoğlu'na .dayanılarak, "Daryüs zamanı nda bu bölgede Bohtan adl ı Türk aşiretlerinin yaşad ığ ı ve Doğu Dicle suyuna kendi adları nı verdikleri ileri sürülmektedir." deni­ yordu. (s. VII) Bu kitap çok kısa bi r zaman sonra ortadan kald ırıld ı . Sanıyoru m , yay ın­ lanması da, ortadan kald ı r ı lması da MiT'in işiydi. Kürdistan'da uygula­ nan kültür emperyalizminin boyutları n ı göstermesi bakı m ından üzerinde dikkatle durulması gereken bir örnek. öte yandan, her iki Mem-ü Zin karşılaştırmalı olarak incelenerek, ikinci­ sinde yapılan tah rifat da saptanmal ı . 215


P. Auryanofun Kürtlerin ulusal duygulanyla ilgili sapta­ malarında önemli gerçek payları olduğunu düşünüyorum. Kürt Ulusal Kurtuluş Hareketine karşı "Caş"lann (Irak) . "Ko­ rucular"ın kolayca ve yaygın bir biçimde organize ediliver­ mesi ulusal duygu eksikliğinin başka örnekleri olarak görü­ lebilir. I 2 Bütün bu tavır ve davranışlarm maddi bir temeli

var mıdır? Bu konunun düşünülmesinde yarar vardır. Hay­ vancılığa dayalı, iş güç biçimi bu konuda önemli bir ipucu olarak değerlendirilebilir. Aşiret yapılan da öyle. Bu konuda söz etmeyi gerekli gördüğümüz üçüncü an­

latım Cigerxwin'e aittir. Cigerxwin 20. yüzyılda yaşamış bü­ yük bir Kürt ozanı. Kürdistan'ın her tarafında yaşamış . Gü­ ney

Kürdistan'da,

Kuzey

Kürdistan'da,

Kuzeybatı

Kürdistan'da, her yerde.

1 2. Bu gelişmeleri olumlu görmeyen, aksi bir süreci gösteren olgular da var.. PKK'n ı n eylemleri dolayısıyla bunu her gün yaşıyoruz. Örneğin, Türk güvenlik g üçleriyle yapılan çatış m alarda ölen gerillalara halk "şe­ hid" diyor. Her kasabada bir "şehidlik" var. Halk gerillaları n cesetlerine sahip çıkıyor. Onları törenlerle toprağa veriyor. Şehit gerillale3:r ı n aileleri­ ne yapılan taziyet bazan haftalarca sürüyor. Bunlar kuşkusuz, jandar­ ma ve polis bakıni arına rağmen gerçekleştiriliyor, Zira jandarma ve po­ lis bu tür törenleri, "eşkiya"ların, "haydutlar"ın cesetlerine, halkın, ailelerin sahip çıkmasını katiyat istemiyor. Casetiere sahip çıkanlara da gözdağı veriyor. Onları zaman zaman gözaltına alıyor. Gerillaların ce­ setlerinin ortada kalmasını istiyor. "Cesetlere kimse sahip çıkmad ı , ha­ reketin hiçbir halk tabanı yok" izlenimini yaratmak istiyor. Fakat çat ı şmalarda ölen korucuları n cenaze merasimlerine ise, halk h iç ilgi duymuyor, katılm ıyor. Korucu aileleri bazan bu ilgisizlikten şika· yet ediyorlar. Cenazelerinin ortada kald ığından şikayet ediyorlar. Burada, "eaş" (eşek sıpası kavram ı üzerinde durmak gereği vardır. Caş Güney Kürdistan'daki u lusal kurtuluş m ücadelesi sürecinde ü retilmiş bir kavram. Ulus<;ı.l kurtuluşçulara karşı savaşan, yani kendi ulusuna ihanet ede n ler için söyleniyor. , Caş asl ında, doğan ı n sistematik bir biçimde .izlenmesinden ve gözlen­ mesinden elde edilmiş bir kavram. Çok önemli bir gerçeğe tekabül edi­ yor. Eşek s ı paları atiağa çıkarıldığı zaman analarının yanında dolaş­ mazlar. Daha çok, başka hayvanların içine . karışmaya çalışırlar. Örneğin atların. katı rların arasında dolaşırlar, tekmelenirler. Veya öküz­ lerin arasına dalarlar, boynuzlanırlar. l neklerin, tavukların arası nda bile dolaşı rlar. Fakat analarından hep uzaktadı rlar. ·

216


Cigerxwin'in Şehr-i Jin (Hayat Şehri) isimli eseri konu­ muz açısından incelenmesi gereken bir eser. Cigerxwin'm anlatımı ilk iki anlatırndan farklı. Çünkü . soruna bir çözüm de öneriyor. Şehr-i Jin'in konusu kısaca şöyle: Hoyrat. at sırtından inrneyen, dağdan dağa at süren, fi­ yaka yapan, etrafındakilerin dikkatini çekrnek için binbir türlü gösteri icad eden bir genç var. Yaşarnında kimseye , karşı hiçbir sorumluluk duyhıuyor. Yaşayıp gidiyor . . . Deli­ kanlı bir serüven yaşarken bir gün dağların arasında, çok perişan dururnda olan yaşlı bir kadınla karşılaşıyor. Kadın düşmanlar elinde esirdir. Ellerinden, ayaklanndan zincirler­ le bağlanmıştır. Çirkinleşrniştir. Çok büyük bir azap ve ızdı­ rap içindedir. Pek çok düşmanı vardır. Delikanlı kadıılın bu haline çok üzülür. Ona doğru yaklaşmak ve kim olduğunu, neden bu hallere düştüğünü sormak ister. Delikanlı ihtiyar kadına doğru yaklaşırken kadın genç­ leşrneye ve güzelleşrneye başlar. Bir mutluluk yaşar. Fakat kadını esir tutanlar, delikanlının ona yaklaşmasına katiyen izin vermezler. Delikaniıyı kadından uzak tutmak için büyük çaba harcarlar. Bu sırada kadının vücudunda büyük sarsıl­ malar olur. Kasılır. Çeşitli uzuvlarında patlamalar, çatlama­ lar olur. Kadını esir tutanlar onu daha çok hırpalarnaya baş­ larlar. Kadın yine ihtiyarlaşır, çirkinleşir. Delikanlı olayın arkasını bırakmaz. İhtiyar kadının kim olduğunu , neden bu hallere düştüğünü muhakkak öğrene­ cektir. Her türlü önlemlere, nöbetçilere rağmen, gizli yollar kullanarak ona ulaşır. Kim olduğunu öğrenir. Öğrenir ki, kadın anasıdır. O anda, delikanlının zihnin­ de şimşek gibi bir düşünce oluşur. Onun da bir anası olma­ lıdır. Fakat anası olduğunu şimdiye kadar hiç düşünrnerniş­ tir.

Anası

nerdedir,

nasıldır,

l:ı,iç

düşünrnerniştir.

Bu

ilgisizliğine karşı hayretler içinde kalır. Derin derin düşü­ nür. Anasını, kendisini. . . Anasını, kardeşleri olup olmadığını şimdiye kadar neden hiç düşünrnerniştir? Düşündükçe ne kadar büyük zorluklar içinde olduğunu farkeder. Delikanlı, ihtiyar, perişan, zincirlerle bağlarunış anasını bu zor dururndan kurtarmaya karar verir. Artık, becerilerini fiyaka için kullanınayacaktır. Başkalan için kılıç sallarnaya217


caktır. Bütün gücünü anasını kurtarmak için harcayacaktır. Sık sık anasıyla buluşur. Buluşmanın yollannı arar, bulur.

Bu buluşmalarda başka kardeşleri olduğunu da öğrenir. Delikp.nlının, Ağa.

Şıh, Aşir,

Baj ari,

Hakim,

Rençber

adı�da kardeşleri vardır. Bunlan aramaya çıkar. Birer birer

arar, bulur. Analannın vaziyetinin çok kötü olduğunu, kur­ tarmak gerektiğini anlatır. Ağa, . Şıh , Aşir, Bajari, ·

Hakim

analannın varlığından bile haberdar değildirler. Şimdiye ka­ dar bir analannın var olduğunu bile

düşünmemişlerdir.

Analannın olup olmadığı onlan hiç ilgilendirmemiştir. 'Kendi

hayatlannı

yaşamaktadırlar.

Zengindirler.

Mutludurlar.

Zevk ve safa içindedirler. Analannı esir edenlerle. analannı

zinciriere bağlayanlada birliktedirler. Onlann en sadık yar­

dımcısıdırlar. Delikaniıyı da kardeşliğe kabul etmezler. Böyle

bir kardeşin varlığından da haberdar değildirler. Aynca bu

kardeşler birbirlerinden de haberdar değildirler. Hepsi de

birbirlerini suçlamaktadırlar.

Delikanlı kardeşlerinin bu vurdumduymazlığı ve sorum�

suzluğu karşısında büyük bir üzüntüye ve hüzüne kapılır.

Fakat analarını kurtarma yönünde onlardan herhangi bir

yardım alamayacağını da öğrenir. En son olarak öteki karde� şi Rençber'e gider. Rençber son derece yoksul bir kişidir.

Toprakla, karasabanla uğraşıp durmaktadır. Hayattan h iç­ bir beklentisi yoktur. Ve çok ahmak bir kişidir. Kafası taş gi­

bi kalındır. Kafasına bir şey girmemektedir. Konuşulanlan anlamamaktadır.

Fakat delikanlı anasını kurtarmaya kararlıdır. Ve bu ko­

nuda, çok. olumsuz koşullar içinde olmasına rağmen, kendi­

sine ancak, Rençber'in yardım edebileceğini düşünür. Renç­

berle ilişkisini hiç kesmez. Sonra anlaşılır ki, Rençber, hiç de göründüğü kadar ahmak değildir. Küskündür ve hüzün­

lüdür. Anasından da öteki kardeşlerinden de haberdardır.

Öteki kardeşlerinden birer birer söz eder. Kendisini onların

yoksul bıraktığını anlatır. Kendisine yapılan haksızlıklan sı­ ralar. l 3

1 3. Anayı kurtarmaya karar verirler. Ana elbette kurtarı lacaktır. Fakat düş­ manlar elinde ana kurtarılırken, ananın bu hallere düşmesine elverişli ortam lar hazırlayan, Ağa, Şıh- Bajari, Aşi ve Hakim'e karşı da savaş 218


Cigerxwin'in Kürdistan'qaki sınıfların durumunu çok iyi

kavradığını düşünüyorum. Büyük toprak sahiplerinin, şeyh­

lerin,

aşiret reislerinin,

bürokratlann kendi özlerine ters

düşmelennin önemli bir maddi nedeni muhakkak olmalıdır.

Bunu aramaya çalışmak gerekir.

b)

Hayvancılığa Dayalı İş-Güç BiÇimi ve Aşiret Yapısının Özeillideri

Kürdistan Ortadoğu'nun ortasında bir yerdedir. Genel

olarak dağlık bir alandır. Kürtler bu bölgede h ayvancılık

yapmaktadırlar. · Hayvancılık Kürtler için önemli bir iş-güç biçimidir. En önemli geçim kaynağı hayvancılıktır. Hayvan­

cılık geniş yayiaklarda gerçekleştirilen bir faaliyettir. Geniş

yaylaklar ve otlaklar aileler ve aşiretler tarafından kullanıl­

maktadır. Ve bu aileler veya aşiretler hayvancılık yaptıklan bölgelere başkalannın müdahale etmesini, başkalarının da buralardan faydalanmasını kati surette istemezler. Çünkü

yaylak daraldıkça hayvan sürülennin sayısını artırmak, sü­ rüdeki hayvanlan çağaltmak mümkün değildir. O halde hay­

vancılıkta esas, yayiakları genişletmektir. Mevcut yayiaklar­ dan başkalannın da faydalanmak için çaba göstermesi ise.

otlaklann daralması anlamına gelmektedir. Bu durum Kürt aşiretlerini birbirlerinden epeyce tecrit etmiştir. Aynı zaman­ da aşiretleri, kendi içine kapalı yapılar haline getirmiştir.

Aşiretler birbirlerine karşı mesafelidir. Herkes kendi otlağını öteki aşiretlere karşı dikkatli bir şekilde koruma savaşımı

içindedir. Bunun için silahlı bir güç de oluşturmuşlardır.

Zaten aşiretlerin hiyerarşik yapısı silahlı gücün oluşturul­

ması için elverişli bir zemin hazırlamaktadır. Öte yandan,

hayvancılık geliştikçe hayvan sürülerinin miktarı sayı olarak arttıkça otlaklan genişletmek gereği de ortaya çıkmaktadır.

Bu ise komşu aşiretlerle savaş demektir. Öteki aşiretlere

başlatılacaktır. Veya ana, ancak, böyle bir süreç sonunda özgürlüğek kavuşabilecektir. Burada kısaca anlatılan Şeh-i Jin çok uzun bir destand ır. Destan ı n her bölümünde, saf, coşkun bir ulusal duygu görülm ektedir. Ulusal duygu­ larla birlikte devrimci bir kavrayış da vard ır. Başkaldırı nesnel bir süreç olarak ortaya çıkmaktad ır. 219


karşı yağma akınlan düzenlemek, aşiret ilişkilerinin önemli

bir boyut udur.

Otlak endişesi, aşiretler arası birliğini nkolayca oluşa­

mamasının önemli bir nedeni olmalıdır. ' Bu kuşkusuz sade­ ce Kürtlerin karşılaştığı bir sorun değildir. Temel iş-güç biçi­

mi hayvancılık olan bütün halklar bu tür sorunlarla karşı karşıya kalmışlardır. Halbuki tarım daha emek-yoğun bir fa­ aliyettir. Çeşitli aileler tanm arazilerinde , tarlalarda, birbirle­ riyle komşuluk, dostluk ilişkilerine girebilirler. Tarım insan­

lar, aileler, aşiretler arasındaki ilişkileri, haberleşmeleri ­ yoğunlaştınr. Bu ise, ulusal duyguların gelişmesinde, yaygınlaşmasında önemli bir ortam demektir. Hayvancılık, be­

lirli, kapalı bir çevrede, ötekilere karşı "biz" duygusunu ge­

liştirmesine, ilişkileri daraltmasına rağmen, tarım, ilişkileri

genişletici özelliklere sahiptir.

Böyle bir ilişki çerçevesinde kişilerin egoist olacakları,

sadece kendi ailelerin!, aşiretlerini düşünecekleri açıktır. Bu tek başına "özgür" bii" yaşam biçimidir. Aşiretin iç düzenine , iç ilişkilerine dışandan yapılan müdahaleler kesinlikle karşı­

lık görür. Zaten istilacılarla yapılan uzlaşmaların temel ko­

şulu aşiretteki iç ilişkilere müdahale edilmemesi, iç düzenin

aynen sürmesidir. Başka bir ifadeyle, aşiret, istilacılara veya

yağınacılara karşı iç düzenini koruyamazsa istilacıların veya yağın� yapan öteki aşiretlerin kölesi olur. Aşiret kişiliğini kaybeder.

c)

İstila ve Göç Yollan Üzerindeki Kürdistan

Bu tür bir "özgür" yaşamda, dışandan bölgeye karşı bir

baskı gelmesi söz konusu olduğunda, çevredeki öteki aşiret­

lerle birlikte bölgeyi savunma, bu konuda dayanışmaya gir­

me değil, kendi aşiretini, kendi otlağını tek başına koruma

daha önemli bir tavır olarak belirmektedir. Kendi otlağını

koruyabildiği ölçüde dışandan gelen baskıcı güçle uzlaşma

veya işbirliğine girme gerçekleşebilmektedir. Bu ise, ancak,

öteki aşiretlerin aleyhine gelişebilecek bir süreçtir. Dışan­

dan gelen müdahaleler. baskılar yani istilacı güçler çok güç­

lüyse; o güce bağlı olarak, varlığını sürdürmek önemli bir ta­ vır

olarak

belirmektedir.

Bu

koşullarda

aşiret

"özgür"

yaşamıni sürdürebilmektedir. Köleleşmemektedir. Fakat dı-

220


şandan gelen istilacı güçlere karşı öteki aşiretler birleşip

güçlü bir merkezi yapı oluşturamamaktadır. Ve istilacılan, işgalcileri def edememektedir.

O halde hayvancılıkla istila kurumunu birlikte ele al­

mak gerekir. Belirli bir yerde hayvancılık yapan aşiretler

var. Aşiretlerin yaylak ve kışiakları önceden belirlenmiş.

Herkes kendi otlağını ötekilere karşı koruyor. Kürtler Arap

istilası. yani Müslümanlığın yayılması sırasında (1. yüzyıl) böyle bir ekonomik ve · toplumsal bir düzen . içindeydiler.

Arap istilası karşısında Kürtlerin bir bütün olarak istilayıl karşı durmadıklan. birbirleriyle dayanışmaya girerek istilayı def etmeye çalışmadıklan kanısındayım. Her aşiret kendi

bölgesini korumaya çalıştı. Bu da güçlü istilacılarla işbirliği

yapıp komşu ve hasım aşireti zay�atmak. yıpratmak sonu­ cunu doğurdu . Buysa, giderek, Kürtleri, kendileri için değil.

başkalan için kılıç sallayan, varlığını bu yolla kanıtlayan bir halk durumuna getirdi.

Bu görüşü bentmsemeyen anlatımlar da var. Şöyle den­

mekte: Kürtlerin Arap-İslam istilasına karşı bir bütün ola­

rak direnmedikleri doğru değildir. ' Arap-İslam işgal güçleri

Kürdistan'a girdiklerinde. o günün koşullarına uygun olarak

Kürt ordularıyla karşılaştılar ve onlarla savaştılar. Savaşlar çok kq.nlı geçti. Araplar galip geldi. Esir düşen yaşlı Kürtleri

orada öldürdüler. Genç kız ve erkekleri köle ve cariye olarak

Medine pazarmda sattılar. ·

ı ı.

yüzyılda, Orta Asya'dan gelen Oğuz Türklerinin ıstı­

lası sırasında da benzer şeyler oldu. O halde, istilalar, Kür­

distan'da Kürt aşiretleri arasında çelişkileri ve çatışmalan artıncı ve derinleştirici bir etken olarak ortaya çıktı. Aşiret­

ler arasında zaten çelişkiler vardı. İstilacı güç bölgeyi ege­

menliği altına alabilmek için bu çelişkilerden elbette yararla­

nacaktı. Aynı zamanda. aşiret de ötekilere karşı kendini daha güçlü kılabiirnek için istilacı gücün yardımını arıyor­

du. Bunu , Kürt tarihiyle ilgili çalışmalar yapmış. kitaplar

yazmış kişilerin anlatımlannda da görüyoruz. Örneğin, ya­ zarlar. Kürtlerin özelliklerini, Kürtleri öteki halklardan ayı­

ran farklan vurgulayacakları yerde, Kürtleri, yerine ve za­

manına göre, Arap soyuna, Fars soyuna veya Turani bir

soya bağlamaya çalışıyorlar. Bu , o kişilerin, Arap. Fars veya 221


Türk devletleriyle olan ilişkilerine göre farklılık gösteriyor. Örneğin, İran'la yakın ilişkiler içindeyse İran'ı övüyor, Kürt­ leri İran soyuna bağlıyor. Bunlar kuşkusuz efsaneler düze­ yinde anlatımlar oluyor. Fakat düşüncenin, tavır ve davranı­ şın önemli bir boyutunu göstermesi bakımından önemlidir, kanısındayım. Bunun dışında iStilalar, merkezi eğilimleri de tamamen dağıtıyor, yok ediyordu . Kürdistan'ın Batı'dan Doğu'ya, Do­ ğu 'dan Batı'ya yapılan istilalarda önemli geçiş yolları üzerin­ de bulunması, derlenip toparlanma ve rnerkezileşme eğilirn­ lerini de yok ediyordu. 7. yüzyılda Arap istilası, l l . yüzyılda Oğuz Türklerinin istilası, 1 3 . yüzyılda Moğol istilası, 1 5. yüzyıl başlannda Tirnur tstilası, Kürdistan'daki ekonomik, toplumsal ve siyasal yapıları çok yakından etkiliyordu. 1 5 1 4'de Yavuz Sultan Selim'in Çaldıran Seferi'nin esas ama­ cı, Kürdistan idi. Bundan sonraki, Osmanlı-İran savaşlan­ nın trajik bir yönü de var. Bir kere bu savaşlar, hep Kürdis­ tan'da yani Kürtlerin ülkesinde yapılıyor. Her ikisi de Kürdistan'da karşılaşıyor. İkinci olarak, her iki devlet de Kürtlerden devşirdiği ordulada savaşmaya çalışıyor. Bütün bunlar Kürt toplumunun yapısında kuşkusuz önemli sonuç­ lar ortaya çıkarıyor. Bir konu daha var. Hayvancılık yapan Kürtler aynı za­ manda göçebeydiler. Herhangi bir istila karşısında istilacı ve işgalci güçlerden sakınmanın, onlarla karşılaşmamanın yol­ larını kolayca buluyorlardı. Bazı aşiretlerin istilacı ve işgalel­ lerle çatışması, bazılarının onlarla karşılaşmamak için dağ­ lık ve tenha yerlere çekilmesi, bazılannın uzlaşma içine girmesi, aşiretlerarası rnerkezileşme eğilimlerini azaltıyordu. Ayn ayn "özgürce" yaşamak isteyen, fakat bir ittifaka yanaş­ mayan aşiretler. . . Temel iş-güç biçimi hayvancılık olan aşi­ retler işgal ve istilacılarla karşılaştıkları zaman böyle bir sentez ortaya çıkıyor. Amacım, Kürtlerin binlerce yıl önceki tarihlerini aydın­ latmak, bununla ilgili açıklamalar yapmak değil . Bu benim haddirn de değil . Önemli bir sorunun, bölünmenin ve payla­ şılmanın maddi temelleriyle ilgili bazı varsayımlar geliştirmeye çalışıyorum. ·

Örneğin, Kürtlerin neden Hıristiyanlığı kabul etrnedikle222


ri, fakat, Müslümanlığı kabul ettikleri veya kendi dinlerini, Zerdüşt dinini sürdürmelde neden ısrarcı olmadıkları her zaman zihin kurcalayan bir soru olmuştur. Kürtlerin Müslü­ manlığı kabu l etmelerinin zor olmadığım, uzun savaşlara ge­ rek kalmadan Müslümanhğı kabul ettiklerini düşünüyorum. Bazı yerlerde Müslüman Araplada Kürtler arasında çetin sa­ vaşlar olmuş olabilir. Fakat genel olarak Müslümanlaşma­ nın kolay gerçekleştirildiği söylenebilir. Çünkü İslamiyet devlet dini olarak gelişiyordu. Müslüman istilacılar çok güç­ lüydüler. Böyle güçlü istila ordulan karşısında birbirlerin­ den tecrit olmuş bir şekilde, aşiret yapıları içinde yaşayan topluluklarm tavır ve davraruşı aşağı yukarı bellidir. Güçlü istilacılarla uzlaşarak yaşamlarını sürdürmek. Bu iki gru­ bun karşılaşmasından oluşan sentez şöyle bir sonuç ortaya çıkarıyor. İstilacılarla uzlaşma veya aniara itaat sonunda grup kendi varlığını sürdürebiliyor. İstHacılar da bu grubun özelliğinden, silahlı yapısından yararlaruyorlar. Ve bu özel­ likleri kendi çıkarlan doğrultusunda seferber ediyorlar. Böy­ lece yerli gruplar kendilerini istilacılar safında kılıç kullana­ rak karutlamış oluyorlar. Bu kanıtlama kuşkusuz daha çok öteki aşiretlere karşı oluyor. Bu koşullarda, Kürtlerin neden Hıristiyanlığı kabul etmedikleri anlaşılan bir şeydir. Çünkü Hıristiyanlık, yoksullarm dini, düzene karşı başkaldıranların dini olarak gelişiyordu. Böyle olduğu için, Hıristiyanlığın başlangıcında bir istila söz konusu değildi. Hıristiyanlık, Kürt düzenlerini tehdit etmiyordu. Böyle bir süreçte, Kürtle­ rin kendilerini kanıtlamalan da olası değildi. Hıristiyanlık ve Müslümanlık arasında, ortaya çıkma ve gelişme koşullan açısından: ve devletle olan ilişkilert açısından önemli farklar olduğunu düşünüyorum. l 4 Göçebelik, hayvancılık, aşiret yapılan ve Kürtlerin İsla­ miyet öncesi yerleşim biçimiyle ilgili olarak şöyle bir anlatım da var: İslamiyetten çok önceleri, Kürtler, aşiretçilik, göçebe­ lik ve bu ikisinin türevi biçimindeki hayvancılığı bıraktılar. Mezopotamya'da toprağa dayalı birimler oluşturdular. Bu bi1 4. Kürtlerin geçmişe ilişkin tarihlerinin incelenmesi önemli bir u�raştır. Gu­ tiler'in, Asurlular'ın, Urartular'l ı n ve Medler'in birbirleriyle ilişkileri ayd ınlı­ �a kavuşturulmalıdır. Gutiler.'in ve daha sonra Medler'in, Kürtlerin atala­ rı oldu�unu biliyoruz. Ermeniler'in ise Urartularla çok yakın ba�ları var. 223


Iimler üzerinde çeşitli uygarlıklar yükseldi. Bu dönemde yer­ leşim bölgelert Araplarla yan yana ve hatta yer yer iç içedir. İslamiyetten sonra Emeviler Devrine kadar da Kürtlerin bü­ yük bir bölümü toprağa bağlıydı. Ama sözü edilen Arap aşi­ retlert, Emeviler Devrinde, devlet gücünü de desteğine ala­ rak,

Kürtlere

karşı

amansız

bir

savaş

açtılar.

Devlet

tarafından korunmayan Kürtler, kendilerini koruma güdü­ süyle dağlara çıkmak zorunda kaldılar. Böylece göçebe ya­ şam, aşiret ilişkileri ve buna dayalı olarak hayvancılık yeni­ den başladı. Bu görüşü Ziya Gökalp de paylaşıyor. (Ziya Gökalp,

Kürt

Aşiretleri

Üzelinde Sosyolojik Araştırmalar,

Kornal Yayınları, İstanbul 1 976) Öte yandan Kürtleıin önemli bir kısmının Hıristiyanlığı kabul

ettiklert de

söylenmektedir.

Daha

sonraları,

diğer

Kürtler, İslamiyeti kabul ettikten sonra , Hıristiyan Kürtleıin bir bölümü de bunlara katılmıştır. Bir bölümüyse, Hıristi­ yanlığı sürdürüp Ermenilerle bütünleşmiştir. Söz konusu Hıristiyan Kürtler, Hıristiyan olduklannı ve Kürt olduklannı belirtiyorlar. Bunlar daha çok, Erivan taraflarında yaşıyor­ lar.

1 O ve l l . yüzyıllarda Kürtler arasında ıiıerkezileşme eği­ limlerinin arttığını görüyoruz. Abbasi İmparatorluğu'nun za­ yıflaması, Kürtlerdeki merkezileşme eğilimlerini de artırıyor. Diyarbakır ve Cizre yöreleıinde Mervaniler, bugünkü Güney Kürdistan yörelerinde H asanveyhiler önemli bir merkezileş­ me süreci içindeydiler. Ayrıca Doğu Kürdistan 'taraflannda, Büyük Lor ve Küçük Lor bölgelerinde de . merkezileşme yaşa­ nıyordu . Yine aynı dönemde, Eyyubi Devleti de bir Kürt ha­ nedanlığı tarafından kurulmuştu . Fakat Orta Asya'dan gelen Oğuz akınlan, merkezileşme sürecini durdurdu . Kürtler is­ tikrarlı siyasal yapılar oluşturaniadılar. Merkezileşmeyi güç­ lendiremediler. Yine birbirlerinden tecrit olmuş bir biçimde, kapalı aşiret yapılan içinde yaşamlarını sürdürdüler. Daha sonra gelen Moğol ve Timur istilaları da bu dağınıklığın ve istikrarsızlığın sürmesinde çok önemli roller oynadılar.

d)

Kürdistan'ın Zengin Doğal Kaynaklan

Sahip oldukları doğal kaynaklar da Kürdistan'ın ve Kürt toplumunun önemli bir zaafı olarak ortaya çıkmıştır. 224

19.


yüzyılın sonundan itibaren. özellikle yirminci yüzyılın başla­ rında, Kürdistan'ın yeraltı kaynaklan bakımından son dere­ ce zengin bir ülke olduğu, Batılı devletler tarafından anlaşıl­ mıştır. Kürdistan'ın zengin petrol yataklanna sahip bir ülke olduğu anlaşılınca emperyalist devletler arasında, bu kay­ naklara sahip olma konusunda büyük bir yanş başlamıştır. Giderek, Kürdistan'ın sahip olduğu bu zenginlikler onun en büyük düşmanı haline gelmiştir. Kürdistan'a bir bütün ola­ rak sahip olamayacaklannı anlayan emperyalist ve sömür­ geci devletler onu bölüp parçalamayı ve paylaşmayı en sağ­ lıklı yol olarak düşünmüşlerdir. Böylece, hayvancılığa dayalı aşiret yapılanna sahip olma, istila yollan üzerinde önemli

bir yerde olma boyutlanna, zengin doğal kaynaklara sahip olma boyutu da eklenmiştir. Bu etken de bölünmeyi ve pay­ Iaşılmayı kolaylaştırmıştır. Ufalanma sürecini hızlandırmış­ tır, derinleştirmiştir. Zengin doğal kaynaklara sahip olma, bir toplumun eko­ nomik bakımdan zenginleşmesini sağlayan, ona refah geti­ ren önemli bir etkendir. Fakat. bu, Kürtler için hiç de böyle bir sonuç doğumıamaktadır. Çünkü Kürtler kendi ülkeleri­ ne , kendi yurtlanna sahip çıkamamışlardır. O kaynaklara sahip olma konusunda emperyalist ve sömürgeci devletler arasında yapılan mücadeleler de hep Kürtlerin aleyhine ge­ lişmiştir. Kürtlerin kendi ülkelerine sahip olmak için yaptık­ lan mücadeleler. bu devletlerin işbirliğiyle hep kanla boğul­

muştur.

e)

Siyasal Bir Yapı Olarak Kürt Aşiretleri

Kürt toplumunun en büyük zaafı, kuşkusuz aşiret yapı­ lan nedeniyle ve aşiret yapılanyla ilgili olarak ortaya çık­ maktadır. Kürtler hayvancılıkla uğraşan göçebe bir halktır. Aşiret­ ler halinde örgütlenmişlerdir. Aşiret sadece Kürtlere has bir örgütlenme değildir. Orta Asya'daki Türkler ve Moğollar, Or­ tadoğu'daki Araplar, Kuzey Afrika'daki Berberiler vs. de aşi­ retler halinde örgütlenmişlerdir. Aşiret ortak bir atadan ge­ len

veya

ortak

bir

atadan

geldiklerine

inanan,

kan

akrabalığına dayanan konar göçer bir toplumdur. Aynı dili veya lehçeyi konuşurlar. Aynı gelenekiere veya ortak kültür 225


vasıflanna sahiptirler. Aşiret. Kürt toplumunda gittikçe bü­

yüyen üçlü bir organizasyonun son halkasıdır. En alt basa­

makta aile ondan sonra kabile yer alır. Her iki organizasyon da kandaşlık ve nesep üzerine kurulduğu için kabile ve aşi­

ret toplumlan soy üzerine kuruludurlar. Kürtlerde bu soy,

öteki göçebe toplumlarda , yani Araplar'da, Türkler'de, Her­

beriler'de vs. olduğu gibi en son kuşaktan geriye doğru gi­

den şecerelere dayanır. Soyu en eski yani şeceresi en büyük

olanlara en şerefli gözüyle bakılır. Burada da doğal olarak soyun eskiliği ile övünmek ad eti ortaya çıkar. Soyun eskiliği

ile övümne Kürt aşiretlerinin en önemli geleneklerinden biri­ dir.

Aşiretler genel olarak toprağa yerleşmemişlerdir. Geçim

şekilleri hayvancılıktır. Fakat toprağa yerleştikle ri zaman da

bu temel karakterlerini muhafaza ederler. Bununla beraber toprağa yerleşmekle birlikte tarınısal faaliyetler de başlar.

Aşiretler genel olarak aynı kökten geldiklerini yani kandaş olduklannı kabul ederler. Fakat zaman içinde başka halk­

lardan, başka aşiretlerden gelenleri de içlerine almışlardır.

Hatta başka halklardan, öteki aşiretlerden kaçı_rdıklan ka­ dınlan, savaş esirlerini, köleleri, toprak kölelerini vs. de ara­

lanna almışlardır. Onlarla kanşmışlardır. Ömeğin aşiret.ler arasındaki savaşlarda , mücadelelerde , gücünü yitiren, dağı­

lan bir aşiretin üyeleri, güçlü aşiretlere reaya olarak katıl­

mış, giderek o aşiretin şeceresiyle övünür hale gelmiştir.

Kabile , üyelerinin birbirlerine kan bağı ile bağlı oldukla­

n bir topluluktur. Kabile, üretim ve geçim zorunluluklarm­

dan ortaya çıkmıştır. Bu bakımdan kabilenin ekonomik bir

temeli vardır. Kabile, hayvancılıkta, tanmda, düşman aşiret.­ lerle rekabette, yayıaklara ve kışlaklar göçte, çevreden gele­

cek tehlikeler karşısında korurunada, aileleri, aşireti güçlü

kılma ihtiyacından doğmuştur. Ve kabilede genellikle dışan­

dan evlenme geleneği vardır. Bazı durumlarda, kabile içinde

de evlenme olabilir. Veya buna mecbur kalınabilir.

Kabilelerde soy, nesep, akrabalık, evlenmeyle ortaya çık­

maz, doğuma göre olur. Yani nesebi, soyu, baba tarafı belir­ ler. Ad, şeref ve mülk veraseti babanın soyuna, babamn ne­ sebine göre belirlenir.

Kabiledeki üretim araçlan üzerinde sosyal mülkiyet var226


dır. Kabile kollektif çalışma temeli üzerine kurulmuş bir bi­ rimdir. Kabileyi seçimle gelen yaşlı üyelerden biri yönetir. Erginleşmiş bütün kadınlar ve erkekler kendi aralarında toplanıdar ve kabilenin . işlerini karara bağlarlar. Kabilenin bütünlüğünün bozulmasının nedeni , toplumsal işbölümü­ nün·, özel mülkiyetın ortaya çıkması ve yaygınlık kazanmasıdır. ·

Göçebe Kürtler'de aileyi , ana-baba ve evlenmemiş ço­ cuklardan ibaret küçük bir grup olarak almamak gerekir. Aileler genel olarak bir büyük baba, oğullar ve torunlardan meydana gelirler. Çok nadir olarak bir ailede iki büyük ba­ ba, onlann oğulları, torunları da bulunabilir. Bunlar genel­ likle aynı çatı altında oturan, birbirlerine bağlı küçük evler �topluluğunda yaşayan, birçok özel ve çekirdek ailelerden ku ­ rulu zümrelerdir. au şekilde ailelerin sayısı arttığı zaman kabileler meydana gelir. Bir aşiret organizasyonu içinde 3-4 kabile olabildiği gibi, 8- 1 0 kabile de vardır. Nüfus ne kadar artarsa, yaylak ve olanaklan ne kadar genişlerse, aşirete, aşiret dışındaki unsurlar da ne kadar çok katılırsa, kabHele­ rin sayısı artar. Aşiret coğrafi alanda genişler, yaygınlaşır. Bu, öteki aşiretlerin aleyhine olan bir süreçtir. Aşiretleri bü­ yük babalar, büyük dedeler, kabileleri de oğullar torunlar olarak kavramak mümkündür. Ne kadar çok geçmişe gidilir­ se, büyük dedelere vanlırsa, aşiretin şeceresinin o kadar es­ ki olduğu söylenir. Aşiretin adı, şerefi o nispette artar. Hızlı nüfus artışı ve ekonomik bir uğraş biçimi olarak hayvancılık, Kürt aşiretlerinin sayısını oldukça artırmıştır. Coğrafi koşullar, mera, yaylak, kışlak ihtiyacı bu sayının da­ ha da artmasına neden olmuştur. Aşireti bir idari ve siyasi birlik olarak ele almak da mümkündür. Aşiret çok küçük çaplı bir devlettir. Devlet or­ ganizasyonunun çekirdeğidir. Aşiret sisteminde, aşiret rei­ sinden ailelere, çadırıara kadar inen bir hiyerarşi vardır. Bir taraftan akrabalık bağlan, yani kan bağlan, öte yandan emir kumanda kurumunun çalışıyor olması, aşiret! disipline yatkın bir kurum haline getirmektedir. Fakat bu tür disiplin aşiretin iç işlerinde geçerli bir disiplindir. Aşiretin öteki aşi­ retlerle, kendisi dışındaki halklada ilişkilerinde ise daha çok anarşi egemendir. Dışandan gelebilecek tehlikelere karşı her 227


zaman tetikte olmak durumundadır. Ç evredeki halklarm ve­

ya aşiretlerin zayıf taraflarını yakaladığı zaman kendisi · de

saldın, talan düşünmektedir. Tarım yapan yerleşik halkların

artı ürünlerini yağınalayabilmek için her yolu denemeye ça­ lışmaktadır.

Aşiretl�rden daha ileri bir siyasal birim ise. aşiretlerin

birleşmesinden meydana gelen aşiretler konfederasyonudur.

Böyle bir konfederasyonun oluşması için aşiret reislerinin,

birtakım

yetkilerini,

aşiretler

konfederasyonu

başkanına

devretmeleri gerekir. Bu da aşiret biçimindeki bir organizas­ yonda son derece zordur. Aşiretler arasındaki ad, şecere ve şeref mücadelesi buna engeldir. Bu da ancak, bu aşiretler­

den birinin çok güçlenerek, ötekileri vergiye bağlamasıyla mümkün olabilir. Bu da devletleşmenin, merkezi bir devlet oluşturmanın önemli bir aşamasıdır.

Ortadoğu'da Bir Kürt Devleti Neden Ortaya Çıkamadı? Böl Yönet Politikası Neden Kürtler İçin Uygulandı? Aşiret sisteminde rant yok. Emek-rant, .angarya-rant olabilir. Ürün-rant çok az veya yok. Aşiretin kendi iç siste­

minde rant olmaması, onu daima, dışarıya karşı yöneltmiş­

tir. Böyle bir aşiret kendi dışındaki aşiretlere saldınlar dü­ zenlemiş,

o

aşiretin

artı

savaşlan,

mücadeleleri

ürünlerine

el

koymaya,

onlan

yağmalamaya çalışmıştır. Bu ise sürekli olarak aşiretlerarası kaçınılmaz

kılmıştır.

Şerefname,

baştan sona, bu anarşiyi anlatmaktadır. Bu olaylarm ekono­

mik temeli ise, aşiretlerin yarattığı artı ÖrÜnün çok az olma­ sı, ancak, kendine yeter derecede olmasıdır. Böyle olunca, ister istemez başkalannın ürettikleri mallara göz dikiliyor.

Toprağın yoğunlaşması da böyle bir kıtlığı ortaya koyuyor.

Aşiret sisteminde rant olmamasının önemli bir nedeni

de aşiret reisi ile üyelerinin aynı kandan olması, aynı soy­

dan gelmesidir. Aralanndaki kan bağı, akrabalık bağı, aşiret

üyelerinin kabile reisille veya aşiret reisine karşı mücadele geliştirmelerini engellemektedir. Batı Avrupa feodalizminde

böyle bir durum yoktur. Orada, se;rf var, senyör var. Serf senyörün toprağından çalışıyor. Emek-rant. ürün-rant, pa­

ra-rant söz konusu. Dolayısıyla serf ile senyör arasında bir

çatışma ortaya çıkabiliyor. 228


Bu tür toplumlarda mülkiyet duygusu, mülkiyete saygı

anlayışı pek gelişmiyor. Mülkiyet duygusunun ve mülkiyete saygı duygusunun gelişınediği toplumlarda, adalet duygusu

da gelişmiyor. Orta Asya'daki Türk toplumlarında ve Moğ'ol

toplumlannda da durum böyle. Silahnun gücünün yettiği

yerleri işgal ediyor. Bura benim diyor. Başkalannın o bölge üzerindeki hukukunu inkar ediyor.

Başka bir görüşe göre, aşiret sisteminde de rant var. Bu

rant dolayısıyla özel mülkiyet ortaya çıkıyor. Ve mücadele başlıyor. Bu aşiretlerin toprağa yerleşmesi ve tarımsal faali­

yetlerin başlamasıyla ortaya çıkan ve güçlenen bir durum­

dur. Fakat, ad, şecere ve şeref iddiaları, toprağa yerleştikten

sonra da devam etmektedir. Bu durum Kürt toplumunun

önemli zaaflannan biridir. Çünkü aşiretlerin sayı olarak bu kadar çokluğu, ad, şecere ve şeref iddialannın sürdürüldü­

ğü toplumlarda merkezi bir yapı oluşturmak oldukça güç bir. iştir. Çünkü aşiretlerin sevk ve idaresine ilişkin olarak pek çok görüş ve arzu vardır. Bunları uyuşturmak olası değildir.

Zaten bir uzlaşma, uyuşma ortamı da mevcut değildir. Dev­

letleşme ise, ancak, merkezi bir otoritenin oluşumu ve bu­ nun güçlenmesiyle

yaygınlık

kazanmasıyla

ortaya

çıkar.

Kü rdistan'ın coğrafyası da merkezi otoritenin oluşmasını en­

gellemişHr. Yüksek dağlar, derin vadiler, büyük nehirler,

ulaşun sisteminin yetersizliği, mahalli özerk yapıların kendi

kendilerini sürdürmelerini teşvik etmektedir.

İbn Haldun bu durumu şöyle ifade etmektedir: "Çok sa­

yıda kabileler · ve çeşit çeşit cemaatların bulunduğu toprak­

larda kuvvetli ve sağlam bir devletin kurulması az vakidir."

(Mukaddima ı . 2 . bs. H azırlayan Süleyman Uludağ, Dergah

Yayınları, İstanbul 1 988, s. 496-499)

Pek çok aşiretin bir arada yan yana yaşadığı Kürdis­

tan'da daha üstün bir otoriteye "boyun eğmeme" ve "tabiyyet kabul etmeme" olağan bir durum olarak ortaya çıkmaktadır.

Kürtlerde aşiret sisteminin dışında kalmış gruplar da vardır.

aşiret özelliği göstermeyen bu gruplar daha ziyade, dağlık, sarp yerlerde, yerleşme birimlerinin uzaklannda yaşıyorlar­ dı. Bunlar, yerleşme birimlerinden, ana yollardan çok uzuk­

larda olduklan için Arap , Selçuklu ve Cengiz ordularıyla da­ ha az temas etmiş veya hiç temas etmemiş gruplardı.

229


Bunların ötesinde, Kürdistanın çeşitli yerlertnde, Kürt­ lerden başka, Ermeniler, Süryaniler, daha sonra Türkler, Çerkesler vs. de yaşıyorlardı. Dinsel bakrrn dan büyük çeşit­ lilik vardı. Müslümanlar, Hıristiyanlar, Yahudiler, Zerdüşt dinine bağlı Yezidi Kürtler, Alevi Kürtler, Sünni Kürtler, Şafii Kürtler, Hanefi Kürtler vs. Aşiret yapılannın önemli bir özelliği de çalışmayı, çaba­ lamayı teşvik etmeyen bir ortamı ü retmesidir. Aşiret siste­ minde toplumsal derecelenme vardır. Aşir olanlann, yani bir aşirete bağlı olanıann çalışnialan, emek harcamaları ayıp sayılır. Örneğin herhangi bir aŞirtn odun toplamaya gitmesi, qdun taşıması, odun kırması ayıp sayılır. Aşir olan kişi, top­ lumsal bakımdan kendinden aşağı olan kişileri reaya olarak kabul eder. Çalışmak, çabalamak, emek harcamak, ancak reayanın görevi olabilir. Aşir olanlar ise, ancak, aya giderler, savaşa giderler vs. Aşiret sisteminde, çalışmanın ayıp sayıl­ ması, sistemin kendi kendisini kırmamasının, durgun bir toplum yapısının sürdürülmesinin önemli bir nedenidir. Ka­ pitalist ilişkilerin gelişmesinin de bir nedenidir. Aşiret yapılannın merkezi bir otoritenin oluşumunu en­ gellemesi bakrrnından, Kürt toplumunun önemli bir zaafı ol­ duğunu belirtmiştik. Fakat, bu sadece Kürtlerin bir özelliği değildir. Bütün göçebe toplumlann, Arapların, Türklerin vs. de bu tür özellikleıi vardır. Örneğin 20. yüzyılın ilk çeyreğin­ de, İngiliz emperyalizmi, Arap ulusuna karşı böl yönet politi­ kası uygularken, bu özelliklerden geniş ölçüde yararlanmış­ tır. Bir tane Arap devletinin değil, manda (sömürge) birçok Arap devletinin ortaya çıkması bu durumla da ilgilidir. Arap aşiretleri de birbirieline boyun eğmeme, birbirieline tabi ol­ mama konusunda epey duyarlıdırlar. Bu koşullarda çeşitli devletlerin ortaya çıkması en kolay yol olarak görünmüştür. Kürtleıin devlet kuramaması, sürekli ve kalıcı bir mer­ kezi otolitenin ortaya çıkmaması, toplumun öteki dinamikle­ Iiyle ve dışandan gelen öteki etkenlerle yakından ilgilidir. Bunun başlıca nedenlerinden biıinin, kürdistan'ın Batı'dan Doğu 'ya, Doğu'dan Batı'ya doğru yapılan istilaların yolu üze­ linde , kavşak noktalannda olduğunu daha önceleri belirt­ miştik. İslamiyetten çok önceleri, Kürtlerin yaşantılanyla il­ gili çok kısa bir değerlendirmeyi daha yukanda ifade etmeye çalışmıştık. 230


Oğuz Türklerinin Orta Asya'dan,

Horasan üzerinden

İran, Kürdistan, Irak ve Anadolu'ya geldiği dönemlerde de

benzer yapılar var. Mervaniler. Hasanveyhiler, Şeddadiler,

Revaniler gibi. Bunlar devlet düşüncesine en yakın olan ya­ pılar. Bu yapıların da devlete benzeyen özelliklerini, Oğuzla­

rın istilalan sürecinde, zamanla kaybettiklerini görüyoruz.

İç özerklikleri devam etmek koşuluyla, Selçukluların ege­

menliği kabul ediliyor.

O halde, hayvancılığa dayalı, ekonomik yapılar, ad. şe­

cere ve şerefe dayalı aşiret yapıları yanında, istilalar da Kür­ distan'da tek bir merkezi otoritenin oluşmasını engelliyor.

Daha sonraki dönemlerde de, Kürdistan'ın Osmanlı İm­

paratorluğu ile İran İıpparatorluğu arasında sıkışıp kaldığı­

nı, her iki imparatorluk için de tampon bir bölge olarak algı­

landığını

görüyoruz.

Osmanlı-İran

savaşlannın

hep

Kürdistan topraklan üzerinde yapılması, her iki tarafın da Kürtlerden devşirtlmiş askerler de kullanmalan bu düşence­

nin önemli bir kanıtı oluyor. Sünni Kürtler ve Alevi Kürtler,

bu çerçevede, sorunun farklı bir boyutu olarak ortaya çıkı­

yor.

Kürdistan'ın çok zengin doğal kaynaklara sahip olması,

özellikle zengin petrol yataklarına sahip olması, çeşitli güçle­

rin bölge üzerinde emperyalist ve sömürgeci bir mücadeleye

ginneleıine neden oluyor.

Öte yandan, Kürtlerin savaşçı bir toplum olarak örgüt­

leruniş

olmaları,

onların

yönetilmesini,

yönlendirilmesiili

zorlaştırmaktadır. Bu son iki faktör, Kürdistan'ın bölürune­ sini, parçalarunasını ve paylaşılmasını, elbirliğiyle yönetil­

mesini, doğal zenginliklerinin birlikte sömürülmesini gerek­

tirmektedir.

Bütün bu etkenler, iç dinamikler, dış etkenler, bir araya

geldiği zaman, Ortadoğu'da kalıcı, güçlü bir Kürt merkezi otoritesi ortaya çıkmamıştır.

"Kürtler Özgürlüklerine Pek Düşkündür" Sözünden Ne anlamak Gerekir? Kürtlerin özgürlüklerine pek düşkün olduğu, özgür ya­

şamayı, bağınısız yaşamayı, başkalarına boyun egemeden 23 1


yaşamayı en temel amaç edindiği her zaman söylenir, tekrar edilir.

Bu sözü bireysel alanda kavramak gerekir. Bir de

Kürtlerin kendi aralanndaki ilişkiler çerçevesinde. kavramak gerekic Kürtler özgürlüklerini birbirlerine karşı koruyorlar. Fakat kendilerini yöneten devletlerin baskı ve zulümlerine karşı özgürlüklerini, ulusal onurlannı koruyabiliyorlar mı? Özgürlüklerini korumalan bir tarafa, bu devletlere karşı öz­ gürlük isteklerini ileri sürebiliyorlar mı? Toplumda, yukandaki klişe ·sözleri yalanlayan. · çürüten pek çok olay yaşanmaktadır. Sık sık yaşanmaktadır. Örne­ ğin bir kan davası olayını ele alalun. Bu olaylarda Kürtlerin ne kadar yiğit (!) ne kadar kahraman (!) ne kadar cesur ( !) ol­ dukları yakından bilinir. Taraflar birbirlerini göz kıpmadan rahatça öldürebilirler. Bu olaylar sonunda pek çok ölü yaralı olur. Taraflar birbirlerini kırar geçirirler. Aslında, bunlar ak­ rabadırlar da. Aynı aşiretten veya komşu

aşirettendir.ler.

"Namus meselesi" derler, "namusumuzu temizledik" derler, "haysiyetimizi çiğnetmedik" derler. Taraflar birbirleriyle çatışmada yorgun düştükleri za­ man jandarma olaya müdahale eder. Biraz önce birbirleriyle vuruşan, birbirlerini öldürmek için ellerinden gelen her şeyi yapan, birbirlerine karşı aslan kesilen bu insaniann asker karşısındaki tavır ve davranışları son derece zavallıdır, acık­ lıdır. Jandarma onlan kolayca kelepçeler, zincirler, dizi dizi nezarete doğru yola çıkarır. Bu işi, bir onbaşı, bir er bile ya­ pabilir.

Yalvar-yakar olurlar.

Kendilerine

acındırmak için

her şeyi yaparlar. Çoğu zaman nezarete kendileriyle birlikte, kadınları, çocuklan da götürülür. Kuşkusuz onlar da kelep­ çeli ve zincirli olarak. . . Ve dizi dizi. Kara:kolda, nezarethanede kadınlar, özellikle genç ka­ dınlar ayrı ayn yerlere kapatılırlar. Askerler, polisler onlara tecavüze yeltenirler. "Namus meselesi" yüzünden "haysiyet meselesi" yüzünden kan davası başlatan, sürdüren bu yiğit

(!) insanlar bu durumlan yakından bilirler, fakat ses çıkara­

mazlar. Birbirlerini korkusuzca öldüren, birbirlerine karşı aslan kesilen bu ins:;ınlar, askerlere, polislere kadınlarının durumlan hakkında soru bile soramazlar. Bu nasıl bir öz­ gürlük anlayışıdır? Özgürlüğe, bağımsızlığa, onura, haysiye­ te düşkün olmak böyle mi olur?

232


Bu tavır ve davranışların elbette bir maddi nedeni olma­

lıdır. Bunu kavramaya çalışıyoruz.

Burada, önemli bir konuyu vurgulamaya özen gösteriyo­

rum. Bireysel özgürlük ile ulusun özgürlüğü, bağımsızlığı arasında bir çelişki var. Bunlar birbirlerini çürütüyor, bir­

birlerini boğuyor, yok ediyor. Yukarıda, Kürtlerin aşiret dü­

zenleri içinde, hayvancılık yaparak yaşadıklarını belirtmeye ç alışmıştım. Bu sosyal organizasyon, aşiretleri, insanlan bir­

birlerinden tecrit ediyordu. Herkesin kendi topraklarını, yay­ lak ve kışiaklarını diğerlerine karşı korumaya çalışması tec­

ridi yaygınl;;ı.ştınyor, derinleştiriyordu. Bu süreç insanlarm

birbirleriyle iletişim kurmalamu engelliyordu . İnsanların kit­

leselleşriıesini engelliyordu . Coğrafi faktörler ve bunlara bağ­ lı olarak yerleşim düzenleri de insanlar ve aşiretler arasında­ ki kopukluğu artırıyordu .

Bütün bunlar milli duygularm

gelişmesini engelleyen esas nedenler olarak karşımıza çık­ maktadır. Yerleşim biçimlerinin dağınık olduğu yerlerde , ev­ lerin dağ eteklerine, vadi içlerine, boğazlara , dağ yamaçları­

na üçer beşer serpiştirilmiş olduğu mekanlarda, ınsanlar

arasındaki ekonomik ve toplumsal ilişkilerin çok cılız kaldığı

mekanlarda, iletişimirı eksik olduğu yerlerde milli duygular güçlü bir şekilde gelişemiyor. Bu tür ekonomik ve toplumsal

ortamlar milli duygularm gelişmesirıe, güçlenmesille engel

oluyor. Aşirete sadakat, aşiret reisirie sadakat olayı, aşiretler arasında yıkılmaz, yüksek duvarlar örüyor. Bu duvarlar yı­

kılmadan milli duygularm gelişmesi olası görülmüyor. Veya,

bu duvarlar ancak, milli duyguların gelişmesi sürecillde yı­ kılabilir.

Buysa sadakat odağının aşiretten millete doğru

çevtildiği anlamına gelmektedir.

İşte bu şekilde, ekonomik, toplumsal ve ruhsal bir or­

tamda yetişen isanların egoist olacakları, kendi bireysel öz­

gürlüklerirıi düşünecekleri açıktır. Bireysel özgürl9ğü koru­ ma

yollandan

biri

de,

dışandan

gelen

müdahalelere,

haskılara karşı uzlaşma yollan aramaktır. Kürtlerin tarihin­ de egemen olan bazı temel boyutlar üzerinde durmuştuk.

Burada bir boyuttan daha söz etmek gerekiyor. Bu da Kürt­

lerin hep uzlaşma yollarını tercih ettiğidir. Tarih boyunca

Kürtler. ülkelerine yapılan istilalar ve işgaller karşısında hep uzlaşmayı seçmişlerdir. Bu istilalan ve işgalleri uzaklaştır-

233


maya çalışan, ülkeyi tümüyle savunan bir mekanizmayı ku­ rarnamışlardır. Aşiretin özgürlüğü , bireysel özgürlük sağlan­ dığı sürece, yani aşiretin iç işlerine kanşılrnadığı sürece, Kürtler istilacı ve işgalci güçlere boyun eğmişlerdir. Aşireti,

bireysel özgürlüğü koruma o kadar güçlenmiştir ki, bu , gi­ derek, u lusun tamamen köleleşmesi sonucunu doğurmuş­ tur. Çünkü aşiretler, insanlar, dışarıdan gelen düşman güç­ lere karşı, yani istilacı ve işgalci güçlere karşı güçlü bir

ittifak oluşturamamışlardır. Kendilerini ayn ayn korumaya çalışmışlardır. İstilacı ve işgalci güçler ise, toplurnun bu zaa­ fından yararlanarak böl yönet politikasından yararlanma yo­ luna gitmişlerdir. Daha doğru su , bütün bunlar böl yönet po­ litikasımn uygulanması için elverişli bir ortam hazırlamıştır. Bu politikalar sonucu Kürt toplumu parça parça yutulmuş, yok edilmiştir. Köleleştirilmiştir. Bugün, Kürt toplumu köle bir toplumdur. Dünyada, nüfusu 30 milyonu aşkın olan fa­ kat köleleştirilmiş sömürge bile olmayan bir başka toplum daha yoktur. Demekki bireysel özgürlüğe , aşiretin özgürlüğüne düş­ kün olmakla ulusal kölelik arasında büyük bir mesafe yok­ tur. Bu iki olgu madaly<>nun iki yüzü gibidir. Ulusal özgür­ lük, bireysel özgürlükten taviz verilerek ulusun özgürlüğüne ağırlık konularak kazanılır. Burada, bireysel özgürlük kavramı daha çok tavır ve davranışları içermektedir. Düşünce özgürlüğünü kuşkusuz içermemektedir. Kendine buyruk olmamayı, başkalarıyla bir araya gelip konuşabilmeyi, müşterek politikalar oluşturabil­ meyi, başkalanna karşı üstünlük iddiası ileri sürmemeyi. başkalarından ila at istememeyi, başkalanna tahammül et­ meyi, kısaca, demokratik davranma sürecini içerir. Kürtler şimdiye kadar ulusal özgürlükleri için, uiusal bağımsızlıklan için ölmesini bilmediler.

Kan davalannda,

devletler tarafından kışkırtılan kan davalannda birbirlerini­ kırıp geçirdiler. Fakat ulusal bağımsızlık söz konusu olduğu zaman, bireysel özgürlüklerini düşünüp köleliğe boyun eğd i ­ ler. Aslında, ulusal bakımdan köle olanlarm bireysel özgü ­ rüklerinin kalmadığı da besbellidir. Bugün ulusal bağımsız­ lığa.

ulusal

özgürlüğe

sahip

olmayanların

özgürlüklerini de korumalan olası değildir.

234

bireysel


Kan

davalarında

ölmeyi

bilmek

hiç

önemli

değildir.

Önemli olan ulusal özgürlük için, köle olmaktan kurtulmak

için ölmeyi bilmektir.

PKK'run ortaya çıkışı, Kürtlerin tarihinde, Kuzey Kürdis­ tanlı Kürtlerin tarihinde bu bakırndan da önemli bir dönüm noktasıdır. PKK bize şunu öğretmektedir: Ulusal özgürlük için, ulusal bağımsızlık için ölmesini bilrnek gerekir. Irkçı ve sÖrnürgeci Türk Devleti'ni endişelere garkeden de, PKK'nın

bu kararlı, bilinçli, bilgili tavndır.

Kürt hareketlerine karşı, gerek Kürdistan'ı ve Kürtleri

ortaklaşa yöneten devletler gerek sol akımlar, özellikle Türk solu , hep, "milliyetçilik" suçlamalan yaparlar. "Hareket rnil­ liyetçidir"

derler.

Marksist-Leninist

olduğunu

iddia

eden

Kürt hareketlerine karşı da aynı suçlamayı yaparlar. Bu suçlarnalann son derece haksız olduğunu düşünüyorum.

Kürt hareketlerinin en büyük eksikliğini "milli duygu eksik­ liği"nde görüyorum. Milli duygu kısaca, ulusu ve vatanı sev­ mek, ulusa ve vatana bağlı olmak, ulusun değerlerini koru­

mak ve yüceltrnek _ diye anlatılabilir. Kürtler için durum böyle midir? O zaman, Kürtler, Kürt diline ve Kürt kültürü­ ne karşı gerekli özeili neden göstermiyorlar? Kürlçe konuşa­ na ve Kürtçe konuşmak isteyene "milliyetçi" deniyor. Türkçe konuşan veya Kürtçe konuşmak istemeyen bir insan nasıl

sosyalist olabiliyor? Oğluna "Bürüsk" adı verene "milliyetçi" deniyor. Oğluna Alpaslan, Cengiz gibi isimler koyanlar hangi gerekçeyle enternasyonalist oluyorlar? Filistinli devrimciler,

acaba, İbranice diliyle mi yazıyorlar ve konuşuyorlar? Arap­ ça konuştuklan ve yazdıklan için, acaba, onlara da "milli­

yetçi" deniyor mu?

Türkiye'de, Türk sosyal demokrasisi ve Marksist solun büyük bir bölümü, politikalarını, Kürt halkının gelişen öz­ lem ve isteklerine göre oluşturmamaktadır. Daha çok "has­ sas çevreler"in düşüncelerine , tavır ve davraruşlanna göre oluşturmaktadır. B u , anlaşılır bir şeydir. Anlaşılır olmayan ise, Kürtlerin de politikalarını bu çevrelere bağımlı olarak ge­ liştirmeye

çalışmalandır.

Kürtler düşünce

ve

eylemlerini

Türk soluna ve Türk sosyaldemokrasisine göre oluşturmaya çılışmaktadırlar. Halbuki, Kürtler, birtakım şeylere haklan olduklarına önce kendileri inanmalıdırlar. Eğer bu inanç, bu

235


güven varsa, hiç kimsenin, h içbir çevrenin tavır ve davranışı

Kürtleri. etkilemez. Kürtler, h erhangi 'bir konuda bir düşün­

ce ileri sürerken veya eylem yap;;ırken, falanca sol akım bize

ne der diye düşünmez. Kürtler, eğer, Kürtçe konuşmanın ve

yazmanın son derece doğal bir hak olduğuna inanıyorlarsa,

bu haklarını kullanırlar. Bunun için falan filan yasaların de­

ğişmesini veya yürürlükten kaldınlmasını beklemezler. Bü­ lent Ecevit gibi, Erdal İnönü gibi, Prof. M ümtaz Soysal gibi,

Uğur Mumcu gibi, İsmail Cem gibi, Prof. Toktamış Ateş gibi

Türk ırkçılığının ve -sömürgeciliğinin en has isimlerine, Kürt­

çe konuşmanın ve yazmanın çok doğal bir hak olduğunu

anlatmaya, onları ikna etmeye çalışmazlar. Düşüncelerin­

den ve tavırlanndan dolayı bir cezai takibat ile karşı karşıya

kalırlarsa, bunları savunmak için de her türlü çabayı göste­ rirler.

Kürt Toplumunun Zaafının Bir Göstergesi: Korucular Türkiye'de

1 984 yılı Ağustos ayı ortalarında. Enih ve

Şemdinli baskınlarıyla yeni bir durum ortaya çıkmıştır. Kür­

distan'da gerilla mücadelesi başlamıştır. Türkiye, geriliayla

mücadele etmenin en iyi yolu olarak koruculuğu görmekte­

dir. Köylerin güvenliği korucular tarafından sağlanmaktadır.

Korucular halk arasından seçilmekte ve devlet eliyle silah­

landınlmaktadır. Çoğu zaman da köylüler. baskıyla, zorla

korucu yapılmaktadır. Devlet koruculuğu teşvik etmek için,

h alkı koruculuğa özendirmek için çok çeşitli yollan kullan­

maktadır. Korucular maddi olarak, manevi olarak ödüllendi­

rilmektedir. M aaşından ayn olarak, öldürdüğü, kafasıpı ke- ­ sip getirdiği gerilla için milyonlarca lira para ödenmektedir.

Bu paranın veya ödülün kaç milyon olacağını, öldürülen ve

kafası kesilen gerillanın örgüt içindeki yeri belirlemektedir.

Bütün bunların ötesinde, koruculuğu teşvik için, koru­

cuların sayısını çağaltmak için adi suç işlemiş , özellikle ci­ nayet

suçunu

işlemiş insanlarla

pazarlık yapılmaktadır.

PKK -ile mücadeleyi kabul ettikleri zaman, onlan cezaevin­ den çıkaracaklarını, firardaysalar aranrnayacaklannı, hakla­

nndaki dosyanın kapatılacağını söylemektedirler. Devletin

yüksek görevlileriyle aşiret reisieri arasında bu konuda çok

ciddi pazarlıklar yapılmaktadır. Pazarlık başanya ulaştİğı 236


zaman da uygulanmaktadır. ı 985 yılından itibaren, devletle bu tür cinayet suçlulan arasında pazarlıklar sonucu pek çok korucu devşirilmiştir. Bu pazarlıklar kuşkusuz sözlü olarak yapılmıştır. Böyle kanun dışı işlerin, pazarlıkların b�lgelere bağlanmayacağı açıktır. Örneğin, Beytüşşe­ bap'daki, Jirki Aşireti'nin durumunu ele alalım. Jirki .Aşireti Reisi Tahir Adıyaman, ı 975 yılında, oğluna bir sünnet dü­ ğünü yapıyor. Sünnet düğününde kaymakam ve savcıyla tartışıyor. Kaymakam aşiret mensuplannın gözü önünde, Tahir Adıyaman'ı tokatlıyor. Bunun üzerine silahlar patlıyor, altı jandarma öldürülüyor. Kaymakam ve savCı canlarını ka­ çarak kurtarabiliyorlar. Jirki Aşireti de dağa çıkıyor. ı o yıl dağda kalıyor. ı 985 yılı Mayıs ayında, yukanda sözü edilen anlaşma gereğince dağdan iniyor. (bk. 2000'e Doğru, Yıl 2, Sayı 22 , 2 2 Mayıs ı 988, Doğu'da Jirkilerle Anlaşma, Devle­ tin Umudu Kanun Kaçaklan, s. 8- ı 5 ; Milliyet, 1 0 Ağustos 1 987, SHP'nin koruculada ilgili raporu ; Yalçın Doğan, Do­ ğu'da Kürdü Kürde Kırdırma Operasyonu ! , Sabah, ı5 Ağus­ tos ı 989) Korucular Kürt toplumunun en önemli zaaflarından biri olsa gerektir. Zira bazı yetkililerin de çok açık bir şekilde be­ lirttiği gibi korculuk, "Doğu'da Kürdü Kürde Kırdırma Ope­ rasyonu"nun adıdır. Bunu artık, Türk basını bile yazmakta­ dır. (Yalçın Doğan'ın Röportajı, Doğu Kalplerde Yaradır, Sabah, ı 3 - ı 9 Ağustos ı 989) Türk basınının bu uyarmaları­ na rağmen, böyle bir kurumun hala uygulanabiliyor olması, ancak, toplumun taşıdığı bazı hastalıklar ve zaaflarla ilgili­ dir. Korucular büyük bir zulüm makinesidir. Bazı yörelerde polis, jandarma ve asker, yakaladıklan insanları koruculara teslim etmektedirler. Korucular işkenceyi en ağır bir biçimde uygulamaktadırlar. Burun kulak keserek, göz çıkararak, in­ sanları 4-5 parçaya bölerek. . . Fakat korucular, gerillalardan çok, gerillalara, yaşamlarını ve faaliyetlerini sürdürmelerine elverişli bir ortam hazırlayan halkın yıldınlmasında, sindiril­ mesinde kullanılmaktadır. (bk. 2000'e Doğru , Sayı 24, ı ı Haziran ı 989, Siirt, . Adıyaman Korucuları, Kelle Avcılan, Evin Aydar, Selami İnce, Ökkeş Tavus'un röportajı, s. 20-23; 2000'e Doğru , Sayı 26, 25 Haziran ı 989, Siirt'te Korucu Te­ rörü , Eruh'da Parçalanmış Ceset, Evin Aydar ve Selami İn­ ce'nin haber röportajı, s. 1 6- ı 8) 237


Bazı insanların, devlete kazandınlıp, korucu yapılmalan için büyük paralar harcandığı, olann maddi ve manevi ola­ rak ödüllendirildiği büyük bir gerçektir. İşsizlik durumu , ya­ şam koşullannın ve geçim olanaklarının çok kıt olduğu ya­ kından bilinmektedir. Zorla, baskıyla korucu yapılanların, eline silah verilenierin çok fazla olduğu da bilinmektedir. Devletin Kürdistan'da böl yönet ve yok et politikasını yeni bir içerikle sürdürebilmesi, mevcut politikalan derinleştire­ bilmesi ve yaygınlaştırabilmesi için bu durumun önemli bir fırsat olarak değerlendirildiği de açıktır. Bütün bunlara rağ­ men binlerce korucunun ortaya çıkabilmesinin Kürt toplu­ munun zaafının önemli bir göstergesi olduğunu düşünüyo­ rum. Korucular nihayet Kürttür. Ve eşitlik isteyen, özgürlük isteyen, insanca yaşamak isteyen Kürtleri korkutmaya, yıl­ dınnaya, öldürmeye çalışmaktadırlar. Bütün ulusal kurtu­ luş mücadelelerinde emperyalist ve sömürgeci güçlerle işbir­ liği yapan kadrolar vardır. Hindistan'da, Cezayir'de, Güney Afrika'da, Angola'da, Filistin'de vs. işbirlikçi olan insanlar görülmektedir. Fakat bu durum Kürdistan'da farklıdır. Kitle­ sellik göstermektedir. Bu da ancak, Kürtlerde, en azından Kürtlerin bazı kesimlerinde milli duygu eksikliğiyle anlatıla­ bilecek bir olaydır. Güney Kürdistan'da Caş'lar, Kuzey Kür­ distan'da korucular bu bakımlardan, üzerlerinde etraflı bir şekilde durulması gereken önemli olgulardır. Şu konu da çok önemlidir. Korucular her ne kadar dev­ letin işbirlikçisi, aj anı. yardımcısı vs. olarak ortaya çıkıyor­ larsa da devletin devamlı gözetimi ve denetimi altında bulu­ nan gruplardır. Bizzat devlet tarafından ortadan kaldınlmalan, yok edilmeleri zaruret haline gelen gruplardır. Bu en azından bazı korucular için böyledir. Çünkü bunlar, güvenlik güçlerinin giriştiği kanunsuz muameleleri, işkence­ leri, toplu kıyımlan çok yakından görmüşlerdir. Bu, operas­ yanlara güvenlik güçleriyle beraber katılmışlardır. Ömeğin toplu mezarlar olayını, benzer olaylan yakından bilebilirler. (bk. 2000'e Doğru, Sayı 9, 26 Şubat 1 989, Sosyalist Parti Heyeti Sürt'te, Kasaplar Deresi Açılsın, Güney Aslan'ın Ha­ beri, s. 27; 2000'e Doğru , Sayı 1 2 , 19 Mart 1 989, Baskı bir Yandan Yoksulluk Bir Yandan, Siirt Göç Ediyor, Kasaplar Deresi Açılıyor. Pasaportianna el konan Çevremtepe köylüle­ ri. Köyler basılıyor, insanlar sorgusuz sualsiz gözaltına alını238


yor. Devlet Siirt'te 66 yılda bir yem fabrikası yapmış, Olağa­

nüstü Hal Uygulamasının ilk 1 6 ayında ise 24 jandarma ka­

rakolu , s. 26; 2000'e Doğru, Sayı 1 9 , 7 Mayıs 1 989, Kasap­ lar Deresi-Demokrasi Parkı,

Dereye Atılmış

46-69

ceset

olduğu sanılıyor. Dört tam ceset çıkarıldı iki eksik ceset.

Sonra · Kasaplar Deresi'nin açılması durduruldu. Kasaplar D eresi şimdi yine yasak bölge . s. 24; 2000'e Doğru , sayı 23,

4 Haziran 1 989, Şırnak'da iki toplu mezar daha; Evin Aydar

ve Hüseyin Şfn?.şek'i:n haberi, s. 8- 1 4)

Korucuların devletin giriştiği bu tür kıyımlan, ileride an­

latmalan da mümkündür. Bu da devletin entrikacı ve işken­

ceci yüzünü iyice açığa çıkarır. Bu bakımdan çok şey bilen

bu kişilerin ilk fırsatta ortadan kaldınlmaları gerekir. Ölüm gerekçesi zaten hazırdır: PKK ile çatışmaya girdi, vuruldu.

Bununla ilgili olarak Kürt tarihinden birkaç örnek ver­

mek istiyorum. Birincisi 1925 Şeyh Said Kürt ayaklanması ile ilgili.

1 925 sırasında , Kürt ayaklanmasına katılan veya katıl­

mayan, aşiret reisi, şeyh , toprak ağası gibi unsurlan dört grupta toplayabiliriz. ı. Harekete doğrudan doğruya katılan­ lar,

2. Merkezi otorite yanında yer alanlar, 3. Hareketle

uzak, yakın hiçbir ilı:ı;isi olmayıp hareket bölgesi içinde olan­

lar, 4. Hareketle ilgisi olmayıp hareket bölgesi dışında olan­

lar.

Birinci grupta 5-6'sı hariç olmak üzere Hamidiye Alayla­

rı'nın hepsi vardır. İkinci grupta, Norşin şeyhleri, Küfrevi şeyhleri, ve Hizan şeyhleri vardır. Garzan'da Cemil Çeto,

Batman'da Emin Ramanlı vs. Üçüncü grupta örneğin Zilan

bölgesi yer almaktadır. Dördüncü bölgede, Anadolu 'nun ve Kürdistan'ın öteki yerlerinde yer alan Kürt toplulukları var­ dır.

Burada üzerinde durulması gereken son derece ibret ve­

rici bir olay vardrr. Gerek harekete, organik bir biçimde, di­ şiyle tırnağıyla, beyniyle yüreğiyle katılan, gerek katılmayan,

karşı duran ve devlete yardımcılık eden aşiret reislerinin,

şeyhlerin vs. hepsinin de idam edildikleri veya sürgün edil­

dikleridiL Örneğin Cemil Çeto Kürt ayaklanması sırasında

merkezi otoriteye çok büyük yardımlarda bulunmuştur.

Mustafa 'Kemal, kendisine (Kardeşim) diye mektuplar yaz239


mıştır. O da Mustafa Kemal'e (Kardeşim) diye mektuplar yazmıştır. Fakat kendisi idamdan, ailesi de sürgünden kur­ tulamamıştır. Ayru şekilde Emin Ramanlı da devlet kuvvetle­ ri yanında yer aldığı halde, daha sonra devlet kuvvetleri ta­ rafından vurulrnuştur. Bu olay aşağıda daha etraflı bir şekilde anlatılacaktır. Narşin ve Küfrevi Şeyhleri de devlet yanında yer alınala­ nna rağmen sürgün edilmekten kurtulamarnışlardır. Bu olay da aşağıda biraz daha etraflı bir şekilde anlatılacaktır. İkinci kategoride yer alanlarla ilgili çok çarpıcı ve ibret verici bir olay yaşanmıştır. Olay şudur: 1 92 5 Kürt ayaklan­ ması, Bitlis'te de gelişir. Hareket o kadar gelişir ki, Bitlis va­ lisi bile ayaklarunaya katılanların elinde kalır. Fakat Narşin ve Küfrevi şeyhleri 'ortaklaşa çalışmalar sonunda Kürt ayak­ lanmasını kırarlar. Valiyi de kurtarırlar. Fakat hareket bas­ tırıldıktan sonra, bu unsurlar da sürgüne gönderilir. Ve Konya'da mecburi iskana tabi tutulurlar. Çok üzülürler. Devlete yaptıklan yardımıann karşılığını bu şekilde almala­ nru hazmedemezler. Durumu bütün yetkililere anlatmaya çalışırlar. Mecburi iskanları sırasında zamanın Bitlis valisi bu se­ fer Konya'ya vali olarak atanmıştır. O zaman mecburi iskan­ cılar birlikte bir heyet yaparak valiye çıkarlar. Heyette Şeyh Kasım'ın babası Şeyh Abdülbaki, Şeyh Masum, Şeyh Sela­ haddin ve O 'nun amcası oğullanndan Şeyh Ahmet vardır. Heyet üyeleriyle vali arasında şöyle bir konuşina geçer: - Vali Bey, biz falanca kişileriz. Sizin bizlerin Konya'ya sürgün edildiğimizden haberiniz olduğunu sanıyoruz. - Valr. 1

- BiZim isyana katılmadığımızı, devlet kuvvetleriyle birlikte isyanı bastırdığımızı biliyorsunuz. - Biliyorum. - Hatta ayaklanan Kürtlerin elinden sizi bizler kurtarmaştık. - Biliyorum. - Bunlan Ankara'ya rapor etmediniz mi? - Ettim. - Siz bildiğinize göre, Ankara da bildiğine göre, bizi neden sürgün ettiniz? 240


- Ettik. Sizi sürgün etmekle devletimiz sizlere en büyük

lütfu göstermiştir. Siziert idam etmemiştir. Devlet şunu da düşündü. O zaman güçlüydünüz. Gücünüzle, kuvvetinizle ayaklanmayı bastırdınız. O kuvvetiniz hala var. ileriki bir za­

manda, o kuvvetinizi aynlıkçılık safında kullanmayacağınızı nereden bilelim? Bu bakımdan sizleri de sürgün etmek ge­

rekti. Öte yandan siz. kendi halkımza karşı savaştınız. Kendi halkına karşı savaşana devlet nasıl güvenebilir?

Üçüncü kategorideki bölgelerde yer alan insanlar da

hem katliama ve soykırıma uğramışlar, hem de sürgün edil­

mişlerdir: Zilan Deresi ayaklanma bölgesi olmadığı halde,

büyük bir soykınmla karşılaşmıştır. Soykırımdan geriye ka­ lanlar da sürgün edilmişlerdir. Bunun yanında, dördüncü

gruptan da sürgün edilenler ve cezalandırılanlar vardır.

Burada, sürgünlerle yargılanmalan birbilinden ayırmak

gerekir. Ayaklanmalar sırasında, devlet tarafından suçlu gö­ rülen Kürt ileri gelenlerinden bir kısmı Suriye'ye kaçmışlar­ dır. İstihlal Mahkemeleri onlar hakkında da dava açmıştır.

Fakat bu insanlar Suriye'de olduğu için yargılanamamışlar­ dır. Çeto'larda, Kılıçaslan'larda bu şekilde insanlar vardır.

Bunlar 1 950'de DP'nin iktidara gelmesinden sonra çıkanlan af sayesinde Türkiye'ye gelmişlerdir�

Sürgün edilenler ise 1 947'de çıkanlan bir karamame ve­

ya kanunla tekrar evlerine, memleketlerine dönmüşlerdir. O zaman, Batı Anadolu'ya -sürgün edijenlere üç şık gösteril­ miştir.

�) Ya burada yani Batı'da kalırsın,

b)

Ya buradaki toprağını hazineye devredip gittiğın yer­

c)

Veya buradaki toprağım satıp gittiğin yerde toprak

de, hazineye ait arazi alırsın, alırsın.

Bu , köylüler için böyleydi. Ömeğin Mutki'de Baban Aşi­

reti, Batı Anadolu 'da sürgündeyken, Nemrut Dağı'nın ete­

ğinde, hazineye ait yer istemiş ve Sogurt köyü (Tatvan) böyle kurulmuştur. Ağa, şeyh , aşiret reisi gibi feodal unsurlar ise 1 947 yılında, memleketlerine döndükleıi zaman, eski top­

raklarına yeniden kavuşmuşlardır.

İkinci ömek, yine, Şeyh Said Kürt ayaklanması ile ilgili24 1


dir. Şeyh Said'in toruııu A. Melik Fırat, bölgenin valisi Kazun

Dirik'e atfen bir olay anlatrnaktadır. (Giıişim, Sayı 47, Ağus­

tos 1 989, s. 2 1)

M elik Fırat, Trakya'da sürgünde olduklan sırada ( 1 936-

1 947) Kaznn Dirik'in, amcası Şeyh Ali Rıza Efendi'yi ziyarete

geldiğini ve ona ayaklanmayla ilgili bazı şeyler anlattığını söylemektedir. Bu anlatıma göre, Şeyh Said Kürt ayaklah­

ması sırasında bölgede valilik yapan Kazım Dirik şunları söylemiştir: "Şeyh Said hadisesi olduğu zaman Hoyti Aşireti

Reisi Hacı M usa: Şeyh Malısun ve bir de Küfrevi ailesinden

Şeyh Abdülbaki bana gelip, 'eğer bize 50 bin altın verirseniz bu işin karşısındayız' dediler. Ben bu meseleyi merkezi hü­

kümete intikal ettirdim. 'Hükümet önce, kabul etmek iste­

medi. Fakat. şeyhler önerilerinde ısrar ettiler. H ükümete bir

kere daha bildirdim. Hükümet bu sefer onayladı. Kendileri­

ne bu parayı verdim. Onlar da karşı koydular. Mesele çözü ­

me ulaşınca, hepsini çağırdun. Ve onlara verdiğim paranın iki katını geri aldnn. Onları da sürgüne gönderdim."

Konuyla ilgili üçüncü örnek şudur: B u , 1 930'lu yıllarda.

Sason olaylan sırasında cereyan etmiştir. Raman Aşiretin­

den Emin-i Periliani devletle yoğun bir işbirliğine giriyor. B u

işbirliğinde o kadar ileri gidiyor ki , Kürt hareketi içinde yer

alan kardeşlerini bile devlete ihbar etmekten çekinmiyor.

Onların tutuklanmalarına, asılm�lanna neden oluyor. Hatta.

kardeşlerinden birisi bir arama sırasında kümese saklan­

mak zorunda kalıyor. Emin-i Perihani, onun kümese sak­

landığım biliyor ve onu saklandığı kümesten çıkarıp komu­

tana

teslim

etmek

istiyor.

Bu

sırada,

kardeşinin

ona

söylediği söz çok çarpıcıdır. "Ez fırawın bım, tı şiwi" (Ben öğ­

le yemeği isem sen akşam yemeği olacaksın) .

Gerçekten

ayaklanma bastırıldıktan sonra, devletin ilk yaptığı işlerden biri, Emin-i Perihani'yi kurşuna dizrnek oluyor. Çünkü , dev­ let safında operasyanlara katılmıştır. Ve gizli kalması gere­

ken pek çok şey bilmektedir. Aynca·. kardeşini bile devlete teslim edip idamına neden olan adama devlet güvenemez. Bu

konuda

vereceğimiz

dördüncü

örnek

1 93 7- 1 938

Dersim Kürt ayaklanmasına ilişkin. Bu ayaklanma sırasın­ da da devlet pek büyük maddi ve manevi ödüller kullana­

rak, Kürtleri, özellikle ayaklanmayı yürüten kadrolara yakın 242


olan Kürtleri devletin gizli örgütlerine kazandırmak istemiş.J' tir. Bunlardan biri Rehber'dir. Rehber. hareketin lideri Seyid Rıza'nın yeğenidir. Hareketin başından itibaren bir askert yetkili onunla ilişki kurmuştur. Verdiği bilgiler karşılığında. onu maddi ödüllerle beslemektedir. Nakit para, altın tabaka­ lar, ağızlıklar, çalanaklar, altın kolyeler, inciler vs. Seyid Rı­ za'ya yakın bir kişi olduğu için getirdiği haberielin önemli olduğu açıkbr. Hareket planlan hakkında, harekete katılan­ lar hakkında, hareket bölgesi içindeki güç kaydınnaları hak. kında edillebildiği bilgileri kısa zamanda, devletin gizli güçlerine ulaştırmakt�dır. Alişer'in bulunduğu yerin ihbar edilmesi, bu eve baskın düzenlenmesi, tamamen onun eseridir. Bilindiği gibi, Alişer, Koçgiri Kürt ayaklanmasına da katılmıştır. Dersim ayaklan­ masında da hareketin önde gelen kadrolqnndan biridir. Ali­ şer bulunduğu yerde, ıstirahat halindeyken, güvenlik güçle­ rinin bir baskınına hedef olmuş ve uyurken öldürülrhüştür. Karısı duruma anında müdahale etmiş, çatışmada o ve be­ şikteki çocuğu da öldürülmüştür. "Qare mer jibo ker" (Erkek kuzu bıçak içindir) sözü bu sırada söylenmiştir. Rehber'in bunun gibi, devlete pek çok. iyilikleri, kendi halkına karşı da sayılamayacak kadar çok ihanetiert vardır. Bu ihanetierin karşılığında elde ettiği maddi ve manevi ödül­ leri pek büyüktür. 1 938 yılı içinde, Dersim'de Kürt hareketi iyice bastınldıktan, bütün direnme odakları kırıldıktan, da­ ğıtıldıktan sonra, Türk güvenlik güçleri son bir operasyon daha gerçekleştiriyorlar. Son derece gizli, ani ve hızlı bir bi­ çimde Rehber'in oturduğu eve baskın düzenleniyor. Rehber, baskının farkına bile varmasına fırsat verilı:Qeden öldürülü­ yor. Evinde dikkatli bir şekilde arama yapılıyor. Her yer en ince teferruatına kadar didik didik aramyor. Ona çeşitli ha­ berlert karşılığında verilen bütün ödüller teker teker ele geçi­ riliyor. Deste deste nakit paralar, altın tabakalar, altın ağız­ lıklar, altın çakmaklar. kolyeler, inciler. bilezikler vs. Rehber, ağız tadıyla bunları kullanmasına fırsat verilmeden öldürülüyor. Rehber'in şakiler, haydutlar tarafından öldü­ rüldüğü h;;ıberleri yayılıyor. Bunun. aslında. doğal bir olay olduğu açıktır. Bu kadar çok şey bilen, devletin işkencelertni, yasa dışı faaliyetlerini ·

243


yakından izleyen, operasyanlara katılan, insanların yaşatıl­ mayacağı, uzun süre yaşarnalanna izin verilmeyeceği açık­ tır. Ne kadar çok şey biliyorsa, o kadar kısa zamanda yok edilecektir. Ve öldürülmesine de, "şakilertn düzenlediği bir pusu, bir baskın" süsü verilecektir. Bu olaydan sonra Kürtler, çocuklanna, artık Rehber is­ mi koymadılar. İsmi Rehber olanlarm isimlerini de değiştir­ diler. Benzer olayların korucular arasında da yaşanmasının pek çok nedenleri vardır. Devletin gerilla hareketine karşı koruculan örgütlernesi de, hareketin gelişmesini engelleyememiştir. Bu durumda, devlet, koruculara daha başka görevler, anlaşmanın dışında görevler vermek istemektedir. Anlaşmaya göre, korucular, sadece, köylerini korumakla görevlidir. "Eşkıya" köye geldiği zaman veya gelmek istediği zaman, onu engellemeye çalışa­ caklardır. Durumu güvenlik güçlerine haber vereceklerdir. Veya güvenlik güçlerine rehberlik edip köye giriş-çıkış yolla­ nnı, mağaraları vs. göstereceklerdir. Halbuki, devlet, koru­ cuyu , artık, bizzat dağa çıkıp "eşkıya" ile çatışmaya zorla­ maktadır. Ve korucuyu , kendi köyünün, kendi bölgesinin dışındaki bir alanda istihdam etmeye gayret etmektedir. Ko­ rucuların bunlan kabul etmemesi halinde ödediği maaşlan geri istemektedir. Devletin son zamanlarda düşünmeye başladığı bir ön­ lem de aşiretlerin silahlandırılmasıdır. Aşireti silahlandınp PKK'ya karşı savaşması istenmektedir. Bu feodal kurumla­ nn, devlet tarafından korunmasının, varlığının sürdürolrnek istenmesinin son örneklerinden biridir. Çünkü , aşiret gibi, şeyhlik gibi, büyük toprak sahipliği gibi feodal kurumların yaşamasının, ulusal hareketi engelleyeceği düşünülmekte­ dir. Bu konuyu daha önceki bölümlerde de ifade etmeye ça­ lışmıştık.

Sonuç: Bölünmüşlüğün ve Paylaşılmışlığın Üstesinden Nasıl Gellnebillr? Kürdistan'ın bölünmesi ve paylaşılması, Kürt ulusuna böl yönet politikası uygulanması konulanyla ilgili bazı açık-

244


lamalar yaptık. Böl yönet ve yok et politikasına hedef olma­

nın bir ulusun tarihinde uğrayabileceği en büyük felaketler­ den biri olduğunu vurguladık. Kürt ulusal düşünce ve eyle­

minin sınıfsal temellerinin çürütüldüğünü, şeyhlerin, toprak

sahiplerinin, aşiret reislerinin. ticaret ve sanayi ile uğraşan­ lann, bürokratlann, memurlann ajanlaştınldığını belirttik.

Bunlar kendi köklerinden koparıldılar. Kendi özlerine ya­

bancılaştınldılar. Kendi özlerine düşman edildiler. 20. yüzyı­

lın son çeyreğinde, Kürtler, artık böyle bir yaşama biçiminin çok onursuz bir yaşam olduğunun farkına varmışlardır.

Ulusal varlıklarını, ispat etmenin, öteki uluslarla eşit olarak

yaşamanın mücadelesi içine girmişlerdir.

Ortadoğu'da - Kürtlerin nüfusunun otuz milyonun üze­

rinde olduğu bilinmektedir. Fakat bu büyük nüfusa rağmen,

Kürtler en ufak bir siyasal statüye sahip değildir. Fakat,

dünyada, 50 bin nüfuslu , 2 5 bin nüfuslu devletler vardır.

Kürtlerin daha onurlu bir yaşam için verdiği mücadeleler

kanla boğulmaktadır. Kürtlerin daha onurlu bir yaşam sür­

meleri, Kürdistan'ı ortak sömürge olarak kullanan devletle­

rin işbirliğiyle engellenn ıektedir.

Deniyor ki. Kü rtlerin başanya ulaşmamalarının, sık sık

soykınmlan:i., katHarnla ra uğramalarının temel nedeni ilerici

bir önderliğe sahip olmamalandır. Örgütlerde feodal zihniyet hala varlığını sürdürmektedir. Şeyhler, toprak ağaları, aşiret reisieri Kürtlerin ulusal kurtuluş mücadelelerinin başanya

ulaşmasına engel olmaktadırlar. Kürtler "özgüç"lerine da­

yanmamaktadırlar. Kürtleri birbirlerine karşı kullanmayı te­

mel politika haline getirmiş devletlerden birine dayanarak mücadele yün1tmektedirler. Bunun da başansızlıkla sonuç­

lanması doğaldır. Örgütlerde Marksist-LeninisOerin ağırlığı arttıkça başan oraru da yükselmektedir.

Bu ve benzer açıklamalann çok yüzeysel olduğunu dü­

şünüyorum.

Ulusal

kurtuluş

hareketinin

tıkanınalarma

önemli bir açıklama getirmediği kanısındayım. Burada, te­

mel olumsuzluk, Kürdistan'ın emperyalist bir bölümüşe tabi tutulmasıdır. Dünyada böyle bir bölünmenin ve paylaşılma­

nın bir örneği daha yoktur. En son, en öldürücü silahlar

Kürdistan'da denenmektedir. Örneğin dünyada hiçbir yerde kullamlmayan kimyasal silahlar Kürtlere karşı yoğun bir bi-

245


çimde, yaygın olarak kullanıhibilmektedir. Bu konuda dev­ letler arasında işbölümü de vardır. Devletlerde birisi bu si­

lahlari' kullanmakta , öt eki de "bu silahiann kullanıldığına

dair bir iz yoktur" demektedir. Ve her ikisi de Birleşmiş Mil­

letler gibi uluslararası kurumlann, bu konularda, bölgede

inceleme yapmasını "içişlerine müdahale diyerek engelle­

mektedir. l 5

Kürdistan'ın empeıyalist bölüşüme tabi tutulması, dev­

letlerarası sömürge olması bu tür silahlarm kullanılmasına

büyük bir kolaylık sağlamaktadır. Düşünelim ki Kürdistan Ulusal Kurtuluş Mücadelesi tamamen düşman güçler ara­

sında cereyan etmektedir. Bu bakımdan örneğin, Filistin so-

1 5. i ran-Irak savaş ıncia ateşkes ilan ad ilince (20 Ağustos 1 988) daha doğ­ rusu ateşkes ilan edilir edilmez, Irak, Kimyasal silahlarla Kürdistan'a sald ırm ıştır. Zehirli gazlardan ve sinir gazlarından bi n lerce kişi ölmüş­ tür. Gü ney Kürdistan'da büyük bir soykırım yaşanmıştır. Yüzbinlerce ki­ şi yerini yurdunu terkederek Türkiye'ye ve l ran'a s ığ ı n mak zorunda kal­ m ışlardır. · ABD Bölgedeki askeri üsleri ve radarları aracılığ ıyla bu silahların kulla­ n ıldığına dai r kesin kan ıtlar elde etmiştir. Ve kimyasal silah lar kullan ıldı­ ğ ı için Irak h ükümetini kınamıştır. ABD Kongresi'nde Seriato, lrak'a kar­ şı bazı yaptı rımlar uyg ulanmas ı n a karar vermiştir. (Cu m hu riyet, 1 1 Eylül 1 988) Irak hükümeti bu silahları kullandığı yolundaki iddiaları reddet­ m iştir. Barzani ve Talabani çetelerinin hain olduklarını söylemiştir. (Cum huriyet, 1 2 Eylül 1 988) Türkiye Cumhuriyet H ü kümeti de, "yapılan tıbbi muayeneler sonucu, Kuzey Irak'tan Türkiye'ye geçenler üzerinde herhangi bir kimyasal sil,ah izine rastlanmam ıştır" biçiminde açıklamalar yapm ıştır. (Milliyet, 1 4- 1 5 Eylül 1 988) Daha sonra 12 Bat ı l ı Devlet Birleşmiş Milletler'e başvurarak lrak'da, .Kürtlerin yaşad ığı Kuzey bölgelerinde incelemeler yapmak üzere bir uz­ manlar heyetinin gönderilmesini istemişlerdir. Birleşmiş Milletler bir uz­ manlar heyetinin sözü edilen bölgede araştırma yapması için lrak'a başvurmuştur. Irak'tan heyetin ülkeye girmesi için izin verilmesini iste­ miştir. (Cumhuriyet, 1 4 Eylül 1 988) Irak, " içişlerimize m üdahaledir" ge­ rekçesiyle bu isteği reddetmiştir. "Türkiye, kimyasal silah kullan ıld ı ğ ı n a d a i r b i r i z bulamam ıştır" biçiminde b i r açıklama yayınlanm ıştır. Türki. ye'nin koruyuculuğuna sığınrn ıştır. (Cumhuriyet, 15 Eylül 1 988) Birleş­ miş Milletler uzmanlar heyetinin, Türkiye'ye s ı ğ ı nan Kürtler üzerindeki inceleme isteği, Türkiye tarafından da reddedilmiştir. (Milliyet, 16 Eylül 1 988)

·

�46


rununa hiç benzememektedir. Durum buyken olumsuz ko­ şullann sonucu olarak ortaya çıkan tıkanı.khkJarı. Kürt Ör­ gütlerine fatura etmek büyük bir haksızlıktır. Aynı zamanda k.olaycılıktır. "Özgüç" sorununa gelince. Kürtler elbette ken­ dileri için savaşmaktadırlar. kendi zenginliklerine

sahip

Kendi yurtlarını kurtam1ak. olmak için savaşmaktadırlar.

Kürdistan'ı birilerinden alıp birilerine teslim etmek için sa­ vaş olmaz. Hiç bir halk, . böyle bir şey için savaş yapmaz. Kürtler de yapmıyor. Fakat, Kürtler savaşmaktadırlar. Bu­ nun için müttefik. aramalan doğaldır� İttifak ilişkilerinin sağ­ lam olmaması Kürdistan'ın bölünmesi ve payiaşılmasıyla il­ gili bir sorundur. Şu sorular ise muhakkak sorulmalıdır. Sovyetler Birliği. Çin, Arnavutluk gibi devletler, Doğu Avrupa devletleri, ne­ den, uluslarm kendi kaderlerini tayin ilkesi doğrultusunda, Kürt ulusunun ulusal kurtuluş mücadelesine yardımcı ol­ mamışlardır? Kürdistan'ın bölüiıüp paylaşılması emperyaliz­ · min işine yaradığı halde, emperyalizmin politikasını ürettiği h alde , neden, bu devletler, Kürt sorunu karşısında, görmez­ den, duymazdan gelen bir tavır izlemişlerdir? Bu komünist ve sosyalist devletler, Kürtlere yardım etmek şöyle dursun, neden. gerici, faşist, sömürgeci ve ı.tkçı devletleri silahlandır-

Türkiye, Türk doktorları , bizim doktorlarım ız, gerekli incelemeleri yap­ m ı ş ve kimyasal silahlar kul lanı!d ı ğ ı na dair herhangi bir bulguya rastla­ mamışlardır. Birleşmiş M illetler Uzmanlar Heyeti'nin incelemelerini ka­ bul etmek Türk doktodarına güvensizlik ifade eder, demektedir. 1 989 yılı Haziran ayı başları n ı hatırlayalım. Bulgaristan, ülkesind eki , Türkleri zorunlu göçe tabi tutuyordu. O zaman Türk hükü meti, Türklere, "niteliği belirsiz bir aşı" yapı ldığ ı n ı iddia ediyordu. Bunun için Birleşmiş Milletler'den bir heyetin Türkiye'de ve Bulgaristan'da gerekli inceleme­ ler yapmasını istiyordu. Heyet geldi. Türkiye'de ve Bulgaristan'da ince­ lemeler yaptı. "Niteliği belirsiz aşı" konusu da böylece kapanıp gitti. I ki standartlı düşünme ve davranma, insanlığın en çirkin yönlerinden bi­ ri olsa gerekir. Kürt mülteciler söz konusu olduğu zaman, "Türk doktor­ ların ı n onuru var" diyerek Birleşmiş Milletler Uzmanlar Heyeti'nin incele­ melerini reddeden Türkiye, Bulgaristan Türkleri söz konusu olduğu zaman, Birlişmiş Milletler Uzmanlar Heyeti'ni kendisi davet· ediyor. Ken­ di doktorların ın, Türk doktorları nın incelernelerini yeterli görmüyor. Kürt mülteciler söz konusu olduğu zaman tavrı açık: Irak'ın çirkin yüzü­ nü gizlemek. Irak'la suç ortaklığı yapmak.

247


maya çalışmışlardır? Bu silahların Kürdistan'da kullanıldığı­ nı bile bile. Bütün bunların ötesinde , Irak'ta, Irak ordusuna kimyasal silahiann kullamlmasıyla ilgili danışmanlık yapan 30 kadar Sovyet uzmanın olduğu bilinen bir gerçektir. Bu, Sovyetler Birliği'nin, Kürtlere karşı, sık sık kimyasal silah kullanan Saddam H üseyin yönetimini neden kınamadığını da açıklamaktadır. Bunlara benzer daha pek çok soru soru­ labilir. Sorulmalıdır. Kürdistan, Ortadoğu'nun ortasında bir trajedidir. Bö­ lünmüş, parçalanmış ve paylaşılmış, her türlü ulusal vf! de­ mokratik haklan gasp edilmiş 30 milyonun üzerinde bir top­ lum. Sömürge bile olmayan bir ulus. Sürekli soykırunlara uğrayan bir ulus. Kürtlerin yaşadığı bu traj edi, aslında, As­ teklerin, Mayalann, İnkalann, 1 6 . yüzyıl başlannda karşı­ laştığı felaketlerden , soykırımıardan daha ağırdır. Çünkü, .Astekler, Mayalar, İnkalar çok kısa bir zaman dönemi için­ de, sömürgeci güçlerle karşılaşmışlar ve onlar taralindan soykırıma uğratılmışlardır. Bu, tarihin belirli bir dömeminde başlamış ve bitmiştir. Kürtler ise, 20. yüzyılın başlanndan beli, sık sık katliamlarla, soykınmlarla karşılaşmışlardır. Soykırım bugün de sürmektedir. Üstelik, Kürtler, artık, böy­ lesine bir yaşama biçiminin, onursuz bir yaşama biçimi ol­ duğunu biliyorlar. Bunun bilincine ulaşmışlar. Fakat. Kür­ distan'ı ortak sömürge olarak kullanan devletler, öldürücü silahlarla o kaçlar donatılmışlardır ki, Kürtler, bu güçlerle mücadelede yetersiz kalmaktadırlar. Traj ik olan da burada belirmektedir. Klınyasal silah1ar, zehirli gazlar, kullanılmak için üretiliyor. Kulla�ılıyor. Fakat bu sadece Kürt savaşçıla­ rın sorunu değildir. İnsanlığın sorunudur. Bu silahların böylesine fütursuz bir şekilde kullanılabilmesi insanlığın bir ayıbıdır. Her yıl. 6 Ağustos'da Hiroşima'yı, 9 Ağustos'da Na­ gazaki'yi anmak, duygu dolu sözler etmek, yapanlan laneUe­ mek, bu silahların kullanılmasını engellememiştir. ı 7 Mart 1 988'de , kimyasal silahlar, Güney Kürdistan'da, Halepçe'de, Kürtlere karşı kullanılmıştır. Aynı yılın Ağustos ayının son­ larında, yine Güney Kürdistan'da ve yine Kürtlere karşı kul­ lanılmıştır. Yaygın bir şekilde. 45 yıl önce olanlan anmak, yapanlan lanetlemek, fakat günümüzde olanlan görmezden gelmek, ancak, bir insanlık ayıbı olarak değerlendirilebilir. O halde bölünmüşlüğün ve paylaşılmışlığın üstesinden 248


nasıl gelinebilir? Kanımca bunun üç önemli yolu vardır. Bi­ rincisi Kürt toplumu ve Kürdistan hakkında bililnsel çalış­

malan artınnaktır. Bilime kirnin ihtiyacı varsa o üretir. Kürtlerin bilime ihtiyaçlan çok büyük. Ortadoğu'nun tarihi, Türkiye'nin, Irak'ın, İran'ın, Suriye'nin tarihi elbette yeniden yazılmalıdır. Ama bu , başta Kürtlerin duyduğu bir ihtiyaçtır. Bilimsel araştırmaların gelişmesi . ulusal bilincin gelişmesini de hızlandırafaktır. İkinci yol Kürtçe yazma ve Kürtçe ko­ nuşma olanaklaoru geliştirmek ve yaygınlaştırmaktır. Kürt­ çe yazma konusu özellikle önemlidir. Tek bir alfabeyle , örne­ ğin Latin alfabesiyle Kürtçe yazma alışkarılığının

kazanılması, emperyalizrrl ve bölgedeki işbirlikçileri tarafın­ dan çizilen sınırıann eritilmesini sağlayacak en önemli yol­ d u r. Bunun üçüncü yolu Kürt sorunununuluslararası bir sorundur. Fakat. hep. ikili ilişkiler içinde ele alnımaya ve çö­ züınlenmeye · çalışılmaktadır. Bunlar. kuşkusuz, "Kürtlerin kökünü kazımak" yönünde düşünülen çözümlerdir. Türki­

ye-Irak. Türkiye-İran, Türkiye-Suriye. İran-Irak vs. ilişkileri içinde. Bunlann gizli görüşmeler olduğu açıktır. Ve bu gizli görüşmelerde, Kürtlerin başına yeni yeni çoraplar örülmek­ tedir.

Alfabe sorununu incelediğimiz zaman, Kürdistan'da uy­ gulanan devletlerarası sömürge sisteminin ne kadar derin ve kapsamlı olduğu:r:ıp görmek mümkündür. Türkiye'de Latin alfabest, Irak'ta, Suriye'de , İran'da Arap alfabesi, Sovyetler Birliği'ndeyse Kril alfabesi kullanılmaktadır. Bu durum Kürtlerin. Kürtçe konuşma ve yazma yeteneklerini artırsa

bile, farklı alfabe kullanılması, bu konulardaki birliğin oluş­ masını yine engelleyecektiL Kürt ulusuna karşı böl yönet ve yok et politikası, bütün kurumlarla, dört başı ınaınur bir şe­ kilde uygulanmaktadır. Bütün bu olumsuzluklarm daha da derinleşmesini ve yaygınlaşmasını önlemenin en önemli yo­ lu. yine, bu konularda bilincin gelişmesidir. Uzmanlar, Latin alfabesinin, Kürtçe'nin yazılmasında en

iyi alfabe olduğunu söylüyorlar.

1 930'lu yıllarda, İran' da , büyükelçilikyapan Hüsrev Ge­ rede , İran Şahı'yla yaptığı görüşmelerde, Kürtlerin "müştec

rek düşman" olduğunu anlatmaya çalışmıştır. Görüşmeler­ de "müşterek düşman" Kürtlere karşı, dostluğun geliştirilmesi, güçlendirilmesi gereği üzerinde durulmuştur. 249


Kürtlere karşı müşterek askeri hareket planlanmıştır. (Hüs­

rev Gerede, Siyasi Hatıralarını I, İran ( 1 930- 1 934), Vakit Ba­

sımevi, İstanbul 1 952 , s. 68-69)

·

Türkiye'nin Irak'la yaptığı anlaşmalar da hep böyledir. İkili düzeyde, hatta üçlü düzeyde sürdürülen görüşmelerin bu tür sonuçlan vermesi kaçınılmazdır. Halbuki, Kürt soru­ nu uluslararası bir sorundur. M ümkün olduğu kadar ulus­

lararası kurumlarda görüşülmesi için çaba sa� e dilmelidir.

Böyle bir kurumda, elbette, Kürt temsilcilerine de yer verile­ cektir. Bu gelişmelerde, Kürdistan'ı ortak sömürge olarak kullanan devletler "içişlerimize müdahale ediliyor� ibareleri­ ni sılc sık kullanacaklardır. Fakat. bu , çok göreceli sübjektif bir kavramdır. Örneğin, Irak, Türk Ordusu'nun, sık sık sını­ n geçip Irak sınırlan içinde operasyonlar yapmasını içişleri � ne müdahale saymamaktadır. Fakat kimyasal silahlar kul­ lamnası

sonucu

Birleşmiş

Milletler'den

bir

uzmanlar

heyetinin, Güney Kürdistan'da incelemeler yapması isteğini içişlerine müdahale olduğu gerekçesiyle reddetmiştir. Öte

yandan, insan hakları sorunlan, ulusların haklan s orunları.

artık, "içişlerine müdahale" kavramının ifade ettiği sürecin dışına çıkmaya başlamıştır.

·

Kürt sorununda emperyalizm etkeni 1 920'li yıllarda çok etkindir. Ve emperyalizm Kürdistan'a büyük bir yıkım getir­ miştir. Kürdistan'ı baskı altında tutabilmek, en ufak bir kı­ pırdanınayı anında boğabilmek için her türlü modem tekno­ loji, her türlü modern silah kullanılmıştır. Kürtlerin adeta, soluk almalarına yasak getirilmiştir . Bu olumsuz koşullan değlştirebilrneriin en önemli koşulu bilimsel incelemeleri yo­ ğunlaştırmaktır. Kürtçe konuşma ve Kürtçe yazma olanakla­

nın geliştirmek yine çok önemlidir. Sorunun uluslararası

düzeylerde ele alırunasını sağlamak yine öyle . . . Bilim, Kürdistan'ı daha sağlıklı bit şekilde kavramamızı sağlar. Bilimsel Çalışmayı yoğunlaştınnak siyasal bilinci de geliştirir. Bilimsel çalışmalar etrafında oluşturulan tartışma­ lar siyasal bilinci derinleştiTir ve yaygınlaştınr. Giderek. bi­ linç büyük bir maddi güç haline gelir. Toplum, ulus, kişilik kazanır. l 6

1 6. Kürdistan'ı klasik sömürgelerden ayıran önemli farklardan birinin kişilik­ le ilgili olduğunu belirtmiştik.· Kürt kişiliğinin ve Kürdistan kişiliğinin ta250


Bu nedenlerden dolayı sorunun bilimsel çalışmalar bo­ yutu üzerinde dikkatle durmak gerekir. Prof. Fuat Köprülü , tarihte, bilim ile ideoloji arasında ilişkileri şöyle belirtiyor:

" ... Tarihi siyasi menfaatıer uğruna yahut marazi ideolojileri müdafaa maksadıyla bir yalancı şahit gibi n ı nmadığını ve bun ların yok edilmeye çalışıldığını belirtmiştik. Bunu, özellikle Radyo ve TV haberlerinde her gün yaşıyoruz. Güney Kürdis­ tan'da I rak tarafından kimyasal silahlar kullanılması sonucu, 1 988 yılı Ağustos ay ırt ı n sonlarından itibaren Türkiye'ye sığı nmak zorunda kalan Kürt mültecilere, "lrak'tan kaçanlar", "Kuzey Irak'tan gelenler", "lrak'tan sığınanlar", "Iraklı kaçaklar" gibi tan ı mlamalar yapı lıyor. Fakat Kürtler denmiyor. Çünkü Kürtler denildiği zaman, onlara bir kişi lik verilmiş o lu­ yor. Güney Afrikalı yazar J . M. Coetzee'nin "Barbarlar,ı Beklerken" isimli bir romanı var. (Çev. Bariy Eyüboğ!u, 2. bs. Adam Yay ınları, Istanbul 1 985) Romanda, sömürge toplumuyla beyaz yönetim aras ındaki ilişki­ ler söz kon usu edil iyor. Gerillalara yatakl ık ettikleri gerekçesiyle bir köy halk ı n ı n, daha doğrusu göçebelik yapan bir grubun tamamı tutuklanıyor. Tutuklular bir askeri karargaha getiriliyorlar ve sorgulamaya al m ıyorlar. Tutuklulara, konuş­ maları, gerillaların faaliyetleri hakkında bilgi vermeleri için işkence yapı­ l ıyor. Yerliler kon uşmuyorlar. I şkenceler sırası nda pek çoğu öldürülü­ yor. Veya ağ ı r yaralanıyor. Yerliler horlanıyorlar. Ağ ır hakareilere uğruyorlar. ·

Tutuklu yerliler arasında bir baba ve kızı var. Sorgu sırasında çok ağ ır işkenceler altı nda, baba, kız ı n ı n gözü önünde öld ürülüyor. Cesedi, gün­ lerce, barakada kızın gözü önünde kalıyor. Kıza da işkence yapı lıyor. Kızın bir gözü çıkartılm ıştır. Öteki gözünde ağ ır yaralar açı lm ıştır. Ayak­ larında, kollarında, kırıklar vardır. Diz kapağında ağ ı r bir yara. Ancak sürünerek kım ıldayabiliyor. Bu durum sorgu s ı rası nda ırkçı beyaz yönetimin yarg ıcı n ı n acıma duy­ gularını harekete geçiriyor. Sonra bu duygular giderek sevgiye dönüşü­ yor... Roman böyle başlıyor. Etkili, çarpıcı bir anlatımı var. Bu etki romanın okunması ndan sonra da sürüyor. Bir gün kendi kendime bu romandaki insan ilişkileri üzerinde düşünüyordum. Kızın ismini hazırlamaya çalış­ tım. Hatırlayamad ı m . Romanı tekrar incelediğimda şunu gördüm. Kızın ismi yoktu. Yazar, "Kızın ayağ ı ndaki yara kangren olmaya başlamıştı", "Kız birdenbire, babası nın, barakadaki, yaralı , dağ ı lm ış, dağ ıtılm ış, kıvrı­ l ıp kalm ış cesed ini hat ı rladı" vs. Bu durum beni h iç şaşı rtmadı. Zira sö­ mürgecilerin yönettikleri insanlara. kişilik vermemaya özen göstermele251


kullanmak ilmin ve insanlığın haysiyeti namına çok acı ve faydası z bir şeydir. Fakat bu gibi hareketlerin geçici olduğunu, 'her şeye rağmen tam objektif surette tarihi realiteyi arayan ilim adamlarının dünyanın her tarafın­ da çoğalmakta olduğunu memnuniyetle söyleyelim." (W. Barthold-F. Köprülü, islam Medeniyeti Tarihi, 2 . bs. Diyanet Işleri Başkanlığı Yayınları, Ankara 1963, s . XXI I-XXI I I) Prof. Fuad Köprülü 'n ün bu ifadeleıi bilirnin yöntemiyle ilgilidir. Fakat bir kimsenin bu ilkeyi ifade etmesi, onu sa­ vunması, o ilkeye ıiayet ettiği anlamına gelmiyor. Prof. Fuad Köprülü , bu ifadeleıiyle, sanıyorum, Doğu Bloku ü lkelerinin araştırmacılannı eleştiıiyor. Fakat Türkiye'de de durum böy­ ledir. Nitekim, Türkiye'de gerek kendisi, gerek benzerleri, ta­ rihi, "siyasi menfaatler uğruna�. resmi ideoloj iyi savunma ve doğru çıkarma amacıyla, yalancı şahit gibi kullanrnışlardır. Kürtleıin tarihteki varlığını gizlemek, Kürtleri küçük. önem­ siz bir grup olarak göstermek için her şey yapılmıştır. Ve bu süreç gün geçtikçe bilimin aleyhine , resmi ideoloj inin lehine gelişmektedir. Prof. Köprülü'nün dediği gibi, bu tür faaliyet­ ler azalmamaktadır. Aksine çoğalmaktadır. Türkiye gibi res­ mi ideoloj inin egemen olduğu, resmi ideolojinin kabullerinin bilimsel bilgi kabul edildiği ülkelerde , üniversitelerin, bilimi ri, onların kişilik kazan malarını engellemeleri, söm ürgeciliğin önemli bir boyutudur. Söm ü rgeci ler insanları , deniz kıyısındaki kum tanecikleri g i­ bi ele al ıyorlar. Birbirleri nin tıpatıp benzeri, birbirlerinden en ufak bir farkl ı l ı k göstermeyen bir g rup, bir sürü olarak ele alıyorlar. I nsanları, ba­ zı arzuları, istekleri, iradeleri olan bir varlık olarak, özne olarak değer­ lendirm iyorlar. Nesne olarak değerlendi riyorlar. I radeler baskıyla, zu­ lümle, dağıtılmaya, parçalan maya çal ış ılıyor. J.M. Coetzee bu bakımdan büyük bir yazar. Söm ürge toplum­ söm ürgeci toplum ilişkilerinin ruhsal yönlerini derin sezgilerle kavrama­ ya çal ış ıyor. ·

Bilimsel çalışm aları n ulusal kişilik kazand ırmas ı n ı n yan ı nda; önemli bir siyasal sonucu daha vard ır. Çeşitli Kürt örgütleri, Kürdistan'ın neden bölündüğ ü n ü , nasıl paylaş ı ld ı ğ ı n ı bilirlerse, bu konuda bir. bilinç sahibi olurlarsa, sömü rgeci devletlerin kendilerini kullanma olas ı l ı ğ ı n ı azaltabi­ lirler. Veya çeşitli devletlerin neden bu tür olayları tezgahlad ı kları konu­ sund a bilinç sahibi olurlarsa, bunun ortaya çı karacağ ı sakı nca mümkün old uğu kadar aza indirilebilir. 252


üretmeye çalışaq. merkezlerin asla vazgeçemeyecekleıi bir

tavır haline gelmektedir.

·

'

Bütün bunlara rağmen, esas olan elbette, bilimsel faali­

yeti gerektiği gibi sürdürmektir. Şimdiye kadarki tecrübeler şunu açıkça ortaya koymuştur, Kürdistaı'l'la, Kürt toplu­

niuyla ilgili incelemeler yapan . kişi son derece özgür olmalı­ dır. Özgür düşünmeli, özgür hareket etmelidir. Kişi , incele ­

meleri

için.

ortamın

demokratikleşmesini,

özgürlük

ortamının gelişmesini beklememelidir. Düşünceleriyle , dav­

ranışlanyla özgür olmalıdır. Resmi ideolojiyi, yasaları, yönet­

melikleri dikkate alan, devamlı onların kuşatması altında

bulunan ve onlann gereklerine göre hareket eden kişi, özgür düşünen, özgürce davranan bir kişi olamaz. Kişi incelemele­

rini böyle bir kuşatmayı dikkate almadan yapmalıdır. Kuş­

kusuz, incelemeleıj.nin sonuçlarına da katlanmalıdır.

Bu konuda somut bir örnek vermek mümkün. Örneğin

Cumhuriyet döneminden sonraki Kürt haraketleriyle ilgili

bir inceleme yapıyorsunuz. Kullandığınız kaynaklann hepsi de resmi kaynaklar. Resmi ideolojinin anlatımını içeren yazı­

lar. . . Size şunu hatırlatıyorlar: Bu konularda, Kürtlerin de çalışmalan var. Avrupa'da yayın yapan çeşitli Kürt kurumla­

nnın değerlendirmeleri, konuyu ele alış biçimleri çok farklı.

Sağlıklı bir sonuca ulaşmak için onları da incelemek gerek­

mez mi? Ama, bu gruptaki çalışmalan ele almak, onlardan

yararlanmak mevzuat karşısında suç teşkil edebilir. Bu ko­ şullarda nasıl bir tavır ve davranış göstermek gerekir?

Öte yandan, resmi kaynaklara dayanarak yaptığınız ça­

lışmalar eleştirilebilir. Bu eleştiriler olgulara dayalı olarak

yürütülebilir. Falan falan kaynaklar olaylan daha farklı bir şekilde değerlendiriyor, onlara: da bakmak gerekir, denebilir.

Olgulann resmi anlatrrnlan çürüttüğü ileri sürülebilir. Onla­

n incelemenin, kanunlar karşısında sizi suçlu duruma dü­

şürmesi olasılığı, o eleştirilere kulak asmanız sonucunu do­

ğurur mu? Eğer öyleyse , yani o eleştirileri

duymazdan,

görmezden geliyorsanız, siz eleştirilemez, aksi iddia edile­

mez, aksinin söylenmesi suç kabul edilen bir alanda çalışı­

yor olmuyor musunuz? Bu ise, dogmatik bir tutum değil mi? Böyle bir süreçle bilim üretilebilir mi? Bu koşullarda nasıl düşünmek, nasıl davranmak gerekir?

25 3


İşte özgürlük burada gerekli oluyor. Özgürce düşünce, özgürce davranış burada gerekli oluyor. Bilimsel sürecin te­ mel niteliği budur. Bilim adamırun, araştırıcının temel niteli­ ği budur. Özgürce düşünmek, özgürce davranmak araştıncı­ nın görevi değil, temel niteliğidir. Araştıncıyı niteleyen en önemli boyut budur. Özgürce düşünmek, özgürce davran­ mak, kişinin kavrayışıyla ilgili bir sorundur. Araştıncının onsuz olunamaz bir özelliği, onsuz olunamaz bir parçasıdır. Araştıncı ancak, bu niteliğiyle araştırıcıdır. Onun için görev, yani araştıncıya dışandan verilmiş bir görev değildir. Özgürce düşünmek,

özgürce davranmak, Kürtler için

büyük bir zarurettir. Çü;nkü şimdiye kadar, Kürdistan hak­ kında, Kürt toplumu hakkında. üretilmiş bilgiler _ eksiktir, yanlıştır. Bu durum Kürdistan'ı ortak sömürge olarak kulla­ nan devletlerin uyguladıklan politikalann bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Onlar, Kürt toplumu h akkında üretilen bil­ gilerin eksik olmasını, yanlış olmasım istememektedirler. Bunun için her türlü önlemi almışlardır. Kürtlere ilişkin önemli belgeleri ,

arutları yok etmişler veya herhangi bir

araştırİcının kolayca ulaşamayacağı yerlere gizlerpişlerdir. Orada, kilit altında tutmaktadırlar. Onlar, Kürt sorununun, insaniann ve kuıumların bilincine çaq)masını istemektedir­ ler. Bunun için de her türlü çabayı harcamaktadırlar. Buna engel olamıyorlarsa, süreci çarpıtmayı temel bir devlet görevi olarak b enimsemişlerdiL Öyleyse, Kürdistan ve Kürt toplu­ mu hakkında daha sağlıklı, daha ışıklı bilgilere ihtiyacımız var. Bunlar da özgürce, her türlü ideoloj ik kısıtlamalar kın­ larak ü retilebilir. Bu noktada önemli bir konu daha ortaya çıkmaktadır. Özgürlük, sadece, devlete karşı, polis, savcı, mahkeme gibi devlet kururolanna karşı ileri sürülen bir kategori değildir. Özgürlükler çeşitli siyasal akımlara karşı da korunahUmeli­ dir. Kürtler bu konu üzerinde daha hassas bir şekilde dur­ mak

durumundadırlar.

Çünkü ,

Kürdistan,

bölünmüş ve

paylaşılmış bir ülkedir. Kürt ulusuna emperyalistler ve Or­ tadoğu'daki işbirlikçileri tarafından böl yönet politikası uy­ gulanmıştır. Ve günümüzde bazı Kürt siyasal partileri veya Kürt siyasal gruplan, bazı devletler tarafından, şu veya bu ölçüde, şu veya bu nedenlerle, şu veya bu biçimde destekle-

254


nebilmektedir. Bu-koşullarda o siyasete mensup kişiler, yar­ dımlanndan dolayı, 'o devleti eleştirmekten kaçınmaktadır­ lar. Bu ise, bilimin üretilmesi sürecine zıt bir davranıştır. Kürdistan hakkında sağlıklı bilgiler elde etmemize engel ol­ maktadır. Kürdistan, 1 920'li yıllarda, uluslarm kendi kaderlerini tayin ilkesinin Asya'da, Ortadoğu'da, Kuzey Afrika'da, halk­ lan coşturduğu , sanp sarmalamaya başladığı bir dönemde, bu ilkenin en etkin bir şekilde konuşulduğu ve uygulandığı bir dönemde bölüşülmüş ve paylaşılmıştır. Bu konuyla ilgili olarak,

1 9 1 7 Devrimi'nin, Bolşeviklerin düşünce ve davra­

nışlannın, elbette sorgulanması, incelenmesi gerekir. Kür­ distan'ın bölünmesi ve paylaşılmasının emperyalizmin dü­ şüncesi

ve

eylemi

olduğu,

emperyalizmin

iŞini

kolaylaştırdığı, onun politıkasmı ürettiği de bilinmektedir. Sorgulama bu yönden de gerekli olmaktadır.

1 946 yılında

Mahabad Kürdistan Cumhuriyeti'nin kuıuluşu ve yıkllışı yi­ ne incelenmelidir. Bunlar, Ortadoğu hakkındaki ve Kürdis­ tan hakkındaki bilgilerimizi zenginleştirtel bir süreçtir. Ulus­ Iann kendi kaderlerini tayin hakkı konusunda, duımadan, Stalin'in veya Lenin'in yazdıklannı tekrarlamak, fakat yuka­ ndaki sorulan hiç sonTıamak bilgilerimizi hiç artımıaz. So­ runa çözüm yolu da göstemıez. Şurası b üyük bir gerçektir: Stalin'in ve Lenin'in bu konu ile ilgili plarak yazdıkları, tam arılannyla hayata geçiıilememiştir. Sovyetler Birliği'nde, Ro­

rrıanya'da, Bulgaristan'da, Yugoslavya'da, Çin'de vs. gelişen olaylar bunu açık bir şekilde göstermektedir. O halde, prati­ ğ in t eoriden sapması nederıleri etraflı bir şekilde incelenme­ lidir. Bu, sosyalistlerin önemli bir görevi olmalıdır. Bilgileri­ mizi zenginleştirici kaynaklardan biri de, pratiğin teoriden sapması nedeniert konusu ile ilgili incelemelerdir. Kürtlere, " . . . işçi sııufı öncülüğünde . . . " diye öneriler sun­ mak da bir çözüm yolu değildir. Fakat Türk işçi sınıfının, Kürdistan sorunu karşısında, neden hep devlet ve hükümet politikalan yarıında yer aldığı, Kürtlerin devrimci ve demok­ ratik isteklerini hiçbir zaman desteklemediği kuşkusuz ince­ lenmelidir. Türkiye'de

hala,

Kemalizmin

Doğu'nun bütün

ezilen

uluslannın, dünyamn bütün köle ve sömürge uluslannın _

255


kurtuluşlan için önder olduğu, onlann kurtuluşianna ışık tuttuğu söylenebilmektedir. Kürdistan sorunu ortadayken, }5:emalistler Kürdistan'ın bölünmesi ve paylaşılmasında İngi­ liz emperyalizmiyle işbirliği yapmışken, bu "mazlum millet­ ler" propagandası nasıl sürdürülebilrnektedir? Saddam Hüseyin'in kimyasal silahlan neden bu kadar rahat bir şekilde , fütursuzca kullanabildiği düşünülmelidir. Aynı silahlann, örneğin İsrail tarafından Filistiniiiere karşı kullanılıp kullanılmayacağı, neden kullanılamadığı düşünül­ melidir. Saddam Hüseyin'in faşist, sömürgeci ve ırkçı rejimi­ ne Sovyetler Birliği'nin neden destek verdiği incelenmelidir. ABD'nin scm yıllara kadar görmezden geldiği, ilişkilerini an­ cak gizli örgütler aracılığıyla sürdürdüğü, "Ortadoğu'da Kürtler" konusunda arka arkaya raporlar hazırlamasının, bu konuda daha aktif davranmasının bir nedeni olmalıdır. Irak'ta kimyasal silahiann nasıl kullarulacağını öğreten 30 kadar Sovyet uzmanı vardır. Neden? Ayrıca şu önemli bir konudur: Kürt halkına karşı kim­ yasal silah kullanan Irak yönetlmi, dünyanın çeşitli yerlerirı­ de, gösterilerle. toplantılarla kınanmıştır. Türkiye'deyse Irak yönetimini kınayan gösteriler yapılmasına izin verilmemiştir. Toplantılar polis aracılığıyla dağıtılınaya çalışılmıştır. Anka­ ra'daki Irak büyükelçilik binasının kapısına siyah çelenk ko­ yanlar, polisçe gözaltına alınmıştır. Irak'a karşı bildiri yayın­ layanlar işkence görmüş, tutuklanmışlardır. Bunlar, Irak'a karşı, Saddam Hüseyin yönetimine karşı duygulann, h is l e ­ rin açıklanmasının bile engellenmesi anlamına gelir. Irak ile Türkiye arasındaki bu işbirliğinin ve dayanışmanın irıcelen­ mesi, sorgulanması gerekir. Filistin halkına yaptıklanndan dolayı, her gün bir iki Filistinliyi öldürdüğünden, yaralad ı ­ ğından dolayı, İsrail yönetimi kınanırken, b u konuda, birbiri ardına gösteri, miting, panel düzenlenirken, kimyasal silah­ larla Kürt halkını soykınına uğratan Saddam Hüseyin yöne­ timi neden kınanmamakt_adır? Şunu söylemeye çalışıyorum. Bilim ve politika çok farklı uğraşlardır. Bilirnde taviz olmamalıdır. Bilimsel incelemeler yapmaya uğraşan kişiler kavramlan yerli yerinde kullanma­ lıdır. Resmi ideolojinin, kanunlann , tüzüklerin istediği tavizi vermemelidir. Politika ise farklı bir uğraştır. Politikayla uğra-

256


şanlar başka gruplara karşı, yerine ve zamanına göre taviz verirler, yerine ve zamanına göre, onlardan taviz koparırlar. Politikayı sürdürmek ancak böyle mümkün olur. Öyleyse . politikayla uğraşanlar v e bilimle uğraşanlar farklılaşmalıdır. Veya politikayla uğraşan her kişi veya kurum bağımsız bir araştırma odağının gerekli olduğunun bilincine varmalıdır. Bu uzun vadede Kürdistan için, çok büyük yararlar sağlaya­ cak bir süreçtir. Böyle kişiler veya kurumlar teşvik edilmeli­ dir. Bilime kimin ihtiyacı varsa o üretir, Kürtlerin bilime ih­ tiyacı çok büyük. Öte yandan, Kürdistan hakkında üretilen bilgilerle Kürt sorununun çözümü konusunda getirilen önerileri birbirle­ riyle kanştırmamak gerekir.

Örneğin.

"sömürge" kavramı

Kürt toplumunun tarihsel gelişmesini aç ıklayıcı önemli bir kavram olarak kullanılmaktadır. Türk sol siyasetlerinin bir kısmı ise, ayn örgütlenmeye maddi t emel h azırlıyor, diye bu kavramı

reddediyorlar.

söylüyorlar.

Kürdistan'ın

Yanlış yapıyorlar.

sömürge

olmadığını

Kürt toplumunun yapısını

açıklayıcı bir kavramı kullanmaktan vazgeçiyorlar. Halbuki ,

Kürdistan, sömürge bile olmayan bir toplum . I ?

Kürtler konusunda yapılan incelemeler farklı amaçlar için kullanılabilir. Kürt sorununun devrimci ve demokratik bir çözümü kuşkusuz önemli bir amaçtır. Fakat, bu incele­ meler, Kü rtlerin toplumsal ve siyasal bir muhalefet oluştur­ malarını engellemek, "Kürtlerin kökünü kazımak" , asimilas­ yon u gerçekleştirmek doğru ltusunda da kullanılabilir . Araştıncılann dü şünceleri, tavır ve davranışlan her iki ama­ ca göre elbette değişecektir. Öte yandan ik.irıci amaç doğru I ­ tusunda kullanılacak bir inceleme gizli yapilacaktır ve her-

1 7. Kürdistan konusunda incelemeler yapmakla, Kürt soru nunun çöz ü m ü konusunda öneriler sunmak birbirlerinden çok farklı süreçlerdir. Bu ba­ kımdan, Kürdistan konusund a yapı lan bir çal ışmay ı , hemen, sorunun çözüm ü konusunda ileri sürü!en bir öneriye bağlamamak gerekir. Soru­ nun çözümü konusunda öneriler sunmak, bu önerileri fiili olarak hayata geçirmeye çal ışmak siyasal ve ideolojik bir faaliyet1ir. Bu ise, bu öneriyi ileri süren örgütlerin top l u m sal ve siyasal güçleriyle ilgili bir sorundur. Toplumsal ve siyasal bakı mdan ne kadar güçlüysaniz i leri sürdüğünüz öneriler d e o kadar güçlüdü r, sağlamdır. Kürdistan konusunda bilgi üretmek ise bilimsel bir faaliyettir. Bunun için toplumsal ve siyasal bir güce g e rek yoktur. Kişi böyle bir çalışmayı tek baş ına da sürdürebilir. 257


halde açıklanmayacaktır. Kamuoyunun eleştirisine sunul­

mayacaktır. Burada, en sağlıklı yoL yine, bilim yönteminin gereklerini yerine getirmektir. Bilimin. önemli özelliklerinden

Bu kon uda bir anı mı aniatmayı gerekli görüyorum . 1 98 1 y ı l ı Haziran ay ında, Ankara E m n iyet Müdürlüğü tarafından gözalt ı­ n a a l ı nd ım . O gü nlerde, yoğ u n bir devlet terörü vard ı . Terör, gözalt ı n a alı nan lara karşı d a yoğ un bir biçimde s ü rdürülüyordu. Ankara Emniyet Müdü rlüğü'nde, üç gece kald ı m . Üçüncü gecenin ortalarında, aniden, Adapazarı'ndan gelen bir ekip taraf ı ndan a l ı nd ı m . Adapazarı'na doğ ru yola çıktık. Arabada, şoförden ayr ı iki po lis var. Sivil polis. Polislerden ikisi de Kürt. Yüz hatları nda n , konuşmalar ı ndan, bu durum hemen anla­ ş ı l ıyor. Zaten "Doğulu" o ldu klar ı n ı kendi leri de söyled iler. Pol islerden bi­ ri, önde, şoförün yan ında, öteki, arkada, benim yan ı mda oturuyordu. Yan ımda otu ran polis birdenbire, - Peki bu sorun nas ı l çözüm lenecek.. diye bir soru sordu. - Ne soru n u , hangi sor u n .. g ibi bir şeyler söyledim. - Senin yazd ı ğ ı n , çizd iğin soru n , K ü rtler soru nu, dedi. Benim dosyam hakk ı nda bilgi sahibı olduğ u n u anlad ı m . Karanlık bir gece. Ankara'dan Adapazarı'na doğru g idiyoruz. Yollar ten­ ha. 'üstelik Adapazarı'na göt ü rü ld üğümden h iç kimsenin haberi yok. Tutukland ığırndan da Endışe ve korku ıçi nde ne söylemem gerektiği­ ni düşünüyord u m . Polıs aynı soruyu tekrar sord u : . . .

- Soyle baka l ı m , b u sorun n as ı l çözümlenecek? Senin bu konudaki düşüncelerin ne? dedi. - Kü rt topl u m u kon usunda araşt ırm alar yapmaya çal ışıyorum . Kürt so­ ru n u n u anlamcıya. k::vramaya çal ı ş ıyor.um . Araştı rıcıların, toplumsal ve sıyasal soru nların çözü m u ko nusunda öneriler su nması şart değildir, dec . �- P c : : s yıne, - Se n i n düş ünce lerin ne, bu sorun nasıl çöz ü m lenecek, diyerek soru­ sunda ı s rarcı old u . __:_ Araşt ı rm alar yapıyoru m . Kürt toplum u n u an lamaya, kavramaya çal ı­ ş ıyoru m . Kürt sorununu enine boyuna i ncelemeye çalış ıyoru m , dedim. Fakat bu cevap onu hiç tatmin etmiyord u . Sorusuna somut yan ıtlar al­ maya çalış ıyordu. - Peki araşt ı rd ıri, araştı rd ı n , araştı rd ı n . Her şey[ bildin, öğrendin. So­ run nas ı � çözü mlenecek, dedi. Öndeki şoför ve polis h iç kon uşmuyor­ du. Yan ımda otu ran da sorusunun cevabı n ı alabilmek için baskı s ı nı. artı­ rıyordu. - Henüz araşt ı rmalar ı m ı tamamlamad ı m . Kald ı ki, bunu tamamlayacak vakit de bulamıyoru m . Sık sık tutuklanıyorum, dedim. O da sorusu ay258


biri de vanlan sonuçları açıklamak, kamu oyunun eleştirisi­ ne sunmaktır. Bili:mde obj ektill iği sağlayacak en önemli sü­ reçlerden biri de budur. George Washıngton Üniversitesi'nde görevli, uluslararası politika ve terör uzmanı Prof. Dr. Yona Alexander, Kürtler için "başka patronlar için çarpışan bir ulus" tabirini kullanı­

yor. The Nation Dergisi'nde yazan Jill Hamburg'da, "Unutu­ lan Halk, Dünya ve Kürtler" başlıklı yazısında, Kürtlerin hep başkalan için askerlik yaptıklarını, güçlü bir ulusal kurtu­ luş savaşı sergileyemediklertni ifade ediyor. Kürtlere "Herke­ stil askerleri" diyor. Prof. Dr. Yana Alexander, "Ortadoğu 'da Terör ve Kuvvet

nan tekrarladı . Ve bu soru lu cevaplı , fakat; birbirin i n tekrarı olan konuş­ malar bir müddet daha sürd ü . Daha sonra şun ları söyled i m . - K ü rt soru n u kon usunda çözüm ileri s ü rm ek siyasal bir uğraştır. Bu ise siyasal partilerin, örg ütlerin işid ir. Ve bu da örgütlerin, siyasal parti­ lerin, toplumsal ve siyasal g üçleriyle yak ı ndan ilgilidir. Baz ıları, K ü rt dili, Kürt kültürü üzerindeki baskı kald ı rılsın, Kü rtçe serbestçe konuşulsun, yazılsı n, Kürtçe gazeteler yay ı n lansın, Kürtçe yay ı n yapan radyolar, TV o ls u n , eğitim Kürtçe olsu n , diyebilirler. B u , onlar içi n soru n u n çözü m ü o larak kabul edilebilir. Baz ı ları ise, bunları yetersiz görebilir. Bun larla beraber, K ü rt lerin yaşad ığı bölgelerin de Kürt valiler tarafı ndan yönetil­ mesi gerektiğini ileri sürebilir. Bu da o g rubun ileri sürdüğü bir çözüm­ d ü r. Başka bir grup, neden Türklerle bir arada yaşıyoruz, ayrı bir devle­ timiz olsun deyip bu uğurda çaba .sarfedebilir. Bu da onun Için bir çözüm önerisidir. Daha başka bir g rup da, n eden, Iran, Irak, Suriye, Türkiye arası nda paylaşı l m ı ş bir d u rumdayız, bağ ı m s ız, birleşik, d emok. ratik bir devlet kuralı m , d iyebilirler. Bu da onlar için bir çözü m d ü r. Bü­ tün bunlar soru n u n çözü m ü için i leri sürülebilecek önerilerdir. Fakat bu önerilerin g ücü ancak, örgütleri n , siyasal ve toplumsal güçleriyle orant ı­ l ı olarak artar veya azalı r. Eğer g üçlüyseniz, ileri sürdüğünüz öneriler de g üçlüdür. Benimse bu konularda söyleyebileceğim fazla bir şey yok. Hangi örgütün ne kadar g üçlü olduğunu bil m iyoru m . Bana gelince: Kişi olarak şöyle düşünüyoru m : Bugün d ünyada, 1 66 tane devlet var. Ben 1 67. d evletin de Kürdistan olmas ını istiyorum. Dü nyadaki 1 67. devlet d e Kürdistan olsa yer yerinden oynamaz. Bu benim kişisel isteğim, ar­ z u m . Fakat politik sorunlar kişisel isıekierin d ile getirilmesiyle çözü mle­ nemiyor. Bugün Kürd istan üzerinde pek çok devletin çıkarı vard ır. Ve Kürdistan'ı ortak söm ü rge olarak kullanan devletler bu gelişmelerden, bu ö nerilerd e n rahatsız olurlar ve böy le bir gelişmeyi, her n e pahas ı n a olurs a olsun e ngellemeye çal ı ş ı rlar. Kişisel özlemierinize g ö r e inceleme 25 9


Dengeleri" seminerinde yaptığı konuşmada , Kürt sorununu

çözümlemek, bu tehlikeyi ortadan kaldırmak için , Türkiye­

Irak ve İsrail arasında bir pakt kurulmasını da öneriyor. (Sa­ bah, 28 Ağustos 1 989)

Bu b ilgilerden iki doğrultuda da yararlanılabilir. Birinci­ si şudur: Şöyle denebilir, mademki Kürtler şimdiye kadar hep başka patranlar hesabına çarpışmışlardır, hep başkala­ n için askerlik yapmışlardır, bu güçten biraz da biz yararla­

nalım. Onlan silahlandıralım, kışkırtalliİl, düşmanımız olan

gi.içlere karşı savaşmasını teşvik edelim. Böyle bir süreci di­ namik kılabiirnek için her türlü yolu deneyelim . Böl yönet politikasını, her türlü önlemi düşünelim, hayata geçir'elim.

Bu , kuşkusuz insan haklarına, ulusların hakJ anna say­

gılı bir görüş değildir. Çağdaş bir görüş değildir. Fakat Kür­

distan sorunu konusunda devletlerin , çok büyük bir kısmı­

nın, o devletlere bağlı istihbarat servislerinin politikalan da

genel olarak budur. Koruculuk da böyle bir bilgiden yararla­

nılarak h ayata geçirilmiş bir sistemdir.

Fakat. yukanda ifade edilen bilgi, başka bir doğru ltuda

daha kullanılabilir. Bu, Kürtlerdeki insanca yaşam istekleri­

ni teşvik etmektir, geliştirmektiL Onurlu yaşam isteklerinin

gelişebilmesi için gerekli ortamın hazırlanmasına katkıda

buiunm aktır. Çağdaş düşünce ve uygulama budur. İnsan h aklarına, uluslann h aklarına uygun olan anlayış budur.

Öte yandan, "başka palranlar için çarpışan bir ulus" ol­

mak, "herkesin askerleri" olmak, kendileri için hiçbir şey yapmamak, Kürtler için onı..ı.r verici bir tavır ve davranış de­ ğildir. Bir züldür. Kürtlerin bu zülden kurtulmalan gerekir. Bunun yolunu yardamını düşünmeleri, bulmalan gerekir.

Böl yönet politikası elbette, emperyalizmin politikasıdır. Fa­ kat, bölünen ve paylaşılan Kürdistan'dır. Kürt ulusudur.

"Ortadoğu'da Terör ve Kuvvet Dengeleri" seminerindeki ve

Türkiye , Irak, İsrail arasında pakt öneren konuşmalann 28 Ağustos 1 989 tarihli Sabah gazetesinde yayırılandığını be­

lirtmiştim. Aynı tarihli G ü naydın gazetesinde de Kürdistan

yapamazs ı n ı z. Soru nları mevcut o lg u ları dikkate al arak, bazı olguları ve olgusal i lişkileri inkara kalkışmadan kavramak durum unday ız. Bu sözlerden sonra, karşılıklı kon uşma da bitti. Adapazarı'na kadar da­ ha başka h içbir şey kon uşulmadı. Bu konuşma s ı rası nda polisler sade­ ce d i n lediler. Hiç m üdahaleci olmad ı lar. Öfke de göstermediler.

260


sorununun niteliğini açıklayan önemli bir haber ya)'ln1an­

mıştır.

Manşette,

1 989 Haziran aYJ başlannda, Kızıltepe

(Mardin) kampındaki zehirierne olayı yer almaktadrr. Gazete ,

"İngilizler ısrarlı: Mardin'deki 2000 peşmergeyi Irak zehirle­

di" demektedir. Bora Paran'ın, Londra'dan bildirdiği haber.

"Müthiş iddia" ifadeleriyle manşet yapılmaktadrr. ingiliz iNT

Televizyonunun, Uluslararası Tıblıi Yardım Kuruluşu (Inter­ national Medical RelieO ile ortaklaşa gerçekleştirdiği bir ça­

lışma sonunda, peşmergelerin Irak ajnaları tarafından zehir­ lendiği ortaya çıkarıldı.

Guyune Robert'in verdiği habere göre , KıZıltepe'den geti­

rilen kan, ekmek ve idrar örneklerinin tahlillerinde "organo­

fosfat" bileşiklerine rastlanmıştır. Bu bileşiklerin oluşumuna Mercury zehirinin yol açtığı da ifade edilmiştir. Irak aj anı

Glazi Atro ushi'nin kamplarda rahat bir şekilde dolaştığı da

önemle belirtilmiştir.

Kürtlerin. Güney Kürdistan'dan kimyasal silahların kul­

lanılması sonucu, can1annı kurtarmak için Türkiye'ye sığın­

mak zorunda olduklannı unutmamak gerekir. Gelir gelmez

kamplarda yaşamaya zorlandılar. Kampların etrafı dikenli

tellerle, gözetierne kuleleriyle. karakollada çevrildi. Kuzey Kürdistan'lı Kürtlerin onlarla görüşmeleri yasaklandı, onlara

yardım etmeleri yasaklandı. Kamplardan izinsiz dışarı çık­

maları. herhangi bir işte çalışmaları yasaklandı. Su, elunek,

çadır, battaniye . . . gibi temel ihtiyaçlan karşılanmadı. Sağlık sorunlarına, çocuklannın yetiştiıilmelerine, beslenmelerine

hiç ilgi gösterilmedi. İşte bu koşullarda Irak aj anları kamp­

larda vızır vızrr dolaşmaya başlıyor. Mülteci Kürtler için ek­

mek pişiren fırın sahipleriyle ilişkiye geçiyor ve pişirildikleri sırada ekmeklerin içine zehir atıyor. Binlerce kişiyi zehirle­

rnek kolay bir iş mi? Tü rk Devleti'nin, Türk istihbarat servis­ lerinin yardımlan olmazsa, böyle ciddi bir eylem gerçekleşe­

bilir mi? Nitekim, zehirli ekmekler üreten fabrika sahibi

hakkında da en ufak bir soruşturma açılmamıştır. Dosya kapanmıştrr.

Bütün

burılar,

Kürdistan'ın

bölünmesinin,

parçalanmasının ve paylaşılmasının ortaya çıkardığı sonuç­ lardır. Bölünmenin ve paylaşılmanın , Kürdistan'ı ortak sö­

mürge olarak kullanan devletlere sağladığı kolaylıklardır.

Bölünme, parçalanma ve paylaşılmanın h edefi olma, böl

yönet politikasının hedefi olma, bir ulusun, tarihinde, uğra­

yabileceği en büyük felaketlerden biridir. "Başka patranlar

26 1


için çarpışan ulus" olmak, "herkesin askerleri olmak" da bu

felaketlerden biridir. Bu, elbette, bir ulus için züldür. Bu

zülden kurtulmarun yolu ise, böl yönet ve yok et p olitikalan

ve uygulamalan konusunda yoğun bir soruşturma sürdür­

mektir. Toplum bilincinin ve tarih bilincinin oluşmasını sağ­

lamaktır. Kürtler, mülteci kamplannda, gizli servis aj anları tarafından

zehirlenmelerine

karşı

koyamayabilirler,

ama,

başkaları için, özellikle kendilerini ezenler için çarpışma­

mak, kendileri için çarpışmak, kendileri için çalışıp çabala­

mak konusunda direnebilirler. Bu konuda kararlılık göstere­ bilirler.

B ü tü n , bu açıklamalardan sonra , Ulusların Kendi Kader­

lerini Tayin Hakkı ilkesi üzerinde de durmak gerekir. G ü n ü ­

müz koşullannda b u ilkenin uygulanması Kürtler için bir

zorunluluk

olarak

ortaya

çıkmaktadır.

Çünkü ,

Arap l 'l r.

Farslar, Türkler. . . Kürtleri iyi yönetmiyorlar. Kimyasal silah­

larla, biyoloj ik silahlarla, zehirli gazlarla , baskıyla , zulümle

yönetiyorlar. Kürtleri sık sık, köylerinden, yerlerinden yurt­ lanndan söküp çöl bölgelerine, Kürdistan'ın dışındaki a l<ı n­

lara sürgün ediyorlar. Kürt kimliğini ve Kürdistan kimliğini

yok etmek için

her türlü

uygulamayı gerçekleştiriyorlar.

Sürgün politikalarıyla, aileleri parçalıyorlar. Çocuklan

ku

içind e ,

panik

içinde

yaşatmaya

çalışıyorlar.

kor­

Kürtleri

kamplarda, dikenli teller arasında, polis ve asker gözetimi altında

yaşatıyorlar.

Kimyasal

silahlarla,

zehirli gazlarla,

Kürdistan'ın coğrafyasını bozuyorlar. Ormanlan , yakıyorlar, hayvanlan öldürüyorlar.

Kuşlan yok ediyorlar.

Ormanlık

alanlan "ot bitmez" yerler haline getiriyorlar. Casuslanyla,

aj anlanyla, Kürtleri birbirlerine kışkırtıyorlar, böl yönet poli­

tikasım d erinleştiriyorlar. En küçük ihtilaflan büyütüp kan davalan oluşturuyorlar.

Bunların devlet terörüne dayanan kanlı bir yönetim ol­

duğu açıktır. O halde, Kürtleri, neden, ille de Araplar yöne­

tecek, Farslar yönetecek, Türkler yönetecek. . . diye ısrar edil­

mektedir? Kaldı ki, bundan sonra, Kürtleri yönetmek çok daha zorlaşacaktır. Zira, Kürtler arasında hızlı ve yaygın bir ulusal bilinç gelişmektedir. 20. yüzyılın son yıllarında, artık,

kimseyi köle düzeyinde tu tmanın olanağı yoktur. Bu bilinç; ancak, çok kanlı yöntemlerle bastınlabilir. Öyleyse , Kürtle­

rin kendi kaderlerini kendilerinin tayin etmesi nesnel bir zo­

runluluktur. Sürgünler, göçler, mülteci hayatı, dikenli teller

262


arasında geçen kamp hayatı, açlık, susuzluk, hastalık an­

cak böyle sona erebilir.

Yukarıda , Kürtlerin, dikenli teller arasında, karakollar

ve gözetierne kuleleriyle çevrili mü l l eci kampl annda bile ra­ hat olmadıklarını ifad e etmeye çalıştık. Kürtlerin kamplar­

dan çıkışı yasaklanrnışken , Irak aj anları kampların içinde

vızır vızır geziyorlardı. I rak gizli servislerinin, Türk gizli ser­ visleriyle yaptıklan işbirliği sonucu,

2 bin Kürt'ü zehirleme ­

ye çalıştıklarını anialmaya çalıştım. Bunlar, Arapların , Fars­

Iann ve Türklerin, Kürtleri iyi yönetmediklerini ancak baskı.

zulüm ve

teröre

dayanarak yönettiklerini göstermektedir.

Kürtlerin kendi kaderlerini kendilerinin tayin etmesi yine bir

zorunluluk olarak ortaya çıkmaktadır.

Kaldı ki, çok kısa dönem içinde olsa bile, Kürtlerin ken­

di kendilerini yönettikleri zamanlar vardır. Ve bu zamanlar­ da Kürdistan'a barış ve h uzur gelmeye başlamıştır.

ı 9 60'lı

yılların sonlarını, ı 9 70'11 yılların başlarını hatırlayalım. Mol­

la M u stafa Sanani'nin önderlik ettiği, G üney Kü rdistan' daki

u l u sal kurtuluş mücadelesini. Bu dönemde Kürdistan'a h u ­

z u r ve barış gelmeye başladığını herkes saptayabilir. Top ­ lumsal ihtilafların , silahlı çatışmalara varmadan çözümlene­

lıi ldi{j;ini h erkt's gözlenıleyebilir.

Kürtlerin G üney Kürdistan'a

fiilen hakim olduP:u bu dönem bütün kurumlarıyla incelen­ m es i

p:ereken b i r döııeındir. Çok kısa bir dönem olmasına

rağmen,

1 94 6 yılınd a . Mahabad Kürt Cumhu ıiyeU'nin yaşa­

mı sırasında, Doğu Kürdistan'da huzur ve barış ortamının oluşumunu izlemek m ü mkündür. Bütün bunlar, Kürtlerin .

kendilerini çok daha dirayetli , çok daha adaletli ve insan haklarına uygun bir şekilde yönettiğini göstermektedir. Kür­

distan'ı karıştıranlar, Kürtleri ezerek yönetmeye çalışanlar­

dır. ı 840- ı 848 yıllan arasında. Cizre Emiri Bedirhan'ın yö­

netimindeki Kürdistan yine sulh ve sükun içindedir. Adalet

vardır. B u d üzeni bozanlar ve devamını istemeyenler. Os­

ınanlılar ve onlarla işbirliği h alinde ·olan İngiltere, Fransa ve Rusya'dır.

Kürdistan'ı ortak sömürge olarak kullanan devletlerl e ,

Kürtlerin, barış v e huzurdan anladıklan ç o k farklı şeylerdir .

Bu devletler yoğun baskı ve terör kullanarak, Kürtleri soluk alamaz hale getirmelerine . "barış� diyorlar. "Huzur� diyorlar.

Halbuki, banş ve huzur, ancak, · devlet terörünün olmadığı.

263


özgürlüklerin ve eşitliğin geliştiği bir ortamda, yani d emok­

ratik bir ortamda gelişebilir. Deniyor ki,

Irak'ı zaten Araplarla

Kürtler,

Türkiye'yi

Türklerle Kürtler birlikte yönetmektedirler vs. Kürtler yöne­

time ortak olsa, Kürtlere karşı kimyasal silahlar kullanılır

mı? Sürgünler olur mu? "Kimyasal silahlar kullanınz, kökü­

nüzü kazınz, buralarda ot bile bitmez" diyen kumandanlar olur mu? Kürtleri kitleler halinde zehirlernek olur mu?

Bulgaristan'daki Türkleri düşünelim. Bulgaristan hükü­

metince kendilerine dayatılan Bulgar isimlerini kabul ettik­ lerini, giderek Bulgarlaştıklannı düşünelim. Böyle bir kişi­

nin veya grubun, Bulgaristan'ın her türlü maddi ve manevi olanaklarından yararlanacağı açıktır. Kendi öz kimliğini in­

kar eden, Bulgarlaşan bu "Türk"lerin her türlü devlet iŞle­ rinde çalışabileceği, politikada. partide görev alabileceği bes­

bellidir. Bu durumda, ü lkeyi "B ulgarlar ve Türkler beraberce

yönetiyorlar" denebilir mi? Kürtler için de durum böyledir.

Bütün bunlar Ulusların Kendi Kaderlerini Tayin Hakkı ilke­

sinin kullanılması Kürtler için büyük bir zorunluluk olarak

belirmektedir.

Türkiye'de de, ülkeyi Türklerin ve Kürtlerin birlikte yö­

nettikleri sık sık ifade edilmektedir. Bu anlayışm çok yanlış

olduğunu , "Kürt egemen sınıll an"nın ajanlaştıklarını vurp;u ­

lamaya Ç'alışmıştık. Bu incelemenin t emel konulanndan biri de bu idi.

Kürtler konusunda , sık sık, hep başkalarının. emperya­

list güçlerin oyuncağı olmuşlardır, şeklinde bir anlatını da

vardır.

Ortadoğu'daki devletler, Kürtleri birb irlerine karşı

kışkırtmışlardır, kendi içlerindeki Kürtleri, komşularına kar­ şı kullanmışlardır, denir. Bu nlar, tirnsalım göz yaşları

bi( i ·

minde anlatılır. Fakat b u anlatımların özü , alaydır, horlama­ dır.

aşağılamadır.

Ulusal

onuru

zedelemedir.

Böyle

bir

anlatım sırasında böl yönet politikasına hiç dokunmazlar.

Halbuki, b ütün bu zül durumları, başkaları tarafından kul­

lanılmalar, böl yönet politikasının doğal sonuçlan olarak or­

taya çılmıaktadır. Öyleyse, Kürtler bütün bu politikalar ko­

nusunda,

kendileriyle

alay

edenler

ve

ulusal

onuru

aşağılayanlar konusunda ve başkaları tarafından kullanıl­ mamak için . . . bir·kere daha bilinçlenmek durumundadırlar.

264


İsmail beşikçi devletler arası sömürge kürdistan yurt yayınları  
İsmail beşikçi devletler arası sömürge kürdistan yurt yayınları  
Advertisement