Issuu on Google+

Antalya Literary Express Cilt: 1

Sayı: 3

7 Şubat 2013

Antalya Chess Express Cilt: 8

Sayı: 57

7 Şubat 2013

Yayın Kurulundan Değerli okuyucular, üçüncü sayımızı beğeninize sunuyor, uğraşlarınızda kolaylıklar diliyoruz.

Afyon Haşhaş Yıllar önce göller yöresi ve yurdumuzda afyon ekimi de yapılırdı. Afyonun ekimi, bakımı, sütünün (sakızının) alımı, hasat yapılışı, tüketimi vb bazı ayrı özellikleri vardı. Tohumuna haşhaş, bitkisine afyon denirdi.

Afyon ve haşhaş çok tüketilirdi. İnsanlara hiçbir etkisi olmazdı. Esas etkili ve zararlı zamanı vardır ama o, ileride anlatılacak. Güz gelince daha önceden hazırlanmış tarlaya, tarla tavlı iken, tohum ekilir. Tohumu, aynen incir çekirdeği gibidir. Hatta daha da küçüktür. Çok küçük olduğu için, ekerken toprakla karıştırılır. Tarlaya saçılır. Toprakla karıştırılmazsa çok sık olur. İlkbahar mevsiminde çapa keseri (küçük çapa) ile çapalanır, seyrekleşir. İki afyon arasının bir karış kadar olması sağlanır.

Bu zamanda afyonların sık olanları, çapa ile kesilir (kazılır). Bu kazılanlar, tere, ıspanak gibi. Taze olarak tüketilir. Yufka ile dürüm yapılır, erik ekşisi ile ekşilenir yenir. Salata, börek (gözleme) yapılır. Daha da çok olursa hayvanlara verilir. Bir müddet sonra afyon acır. Yenmez hale gelir. Marulda gözüken acıma gibidir. Acıma başlayınca yenmez. Nasıl acı salatalık, badem, marul, yenmiyorsa acıyan afyon da yenmez. Bunun acılığı biberin acısı kadar değildir. İşte insan için zararlı an yavaş yavaş gelmektedir. Acıma, aynı zamanda zararlı dönemin başlamak üzere olduğunu belirtir. Bu zaman afyon sütünün alım zamanına kadar (ileride anlatılan) devam eder. Eskilerin anlattıklarına göre, bu mevsimde afyonları yiyen güvercinler sersemleşirler insanlardan kaçmazlarmış. Hatta yabandomuzları, bu mevsimde, afyon tarlasına saldırıp, afyonları yedikleri günlerde kolay avlanırmış. Çünkü onlarda sersemleşirmiş. Belki bu anda insanlar yese aynı etki onlarda da gözükür. Zaten acılık artar. Tamamen yenmez hal alır. Afyon tüm özellikleri ile kırlarda, tarlalarda ve Bahçelerde çiçek açan gelincik çiçeklerine benzer. Ancak tohumu, bitkisi, yaprakları, boyu, ondan bir hayli büyüktür. Yaz mevsimi başlarında boyu bir metre civarında olur. Çiçek açar. Çoğunlukla bir afyonda bir tane olur. Fakat afyon iyi gelişkin olursa bazen çatallanır ve birkaç çiçek açar. Çiçekleri iki yeşil çanak yaprak ve dört taçyapraktan oluşur.


Antalya Literary Express cilt 1 sayı 3

Taçyapraklar çoğunlukla beyaz, nadir olarak ise mor olur. Bu renk ayrımı ilerde afyon tohumuna, haşhaşa da yansır. Mor çiçek açan afyonların haşhaşı da mor olur. Beyaz çiçek açanların rengi siyah olur.

Sıra kuruyan sütleri kazıyarak alma işine geldi. Bu iş için, aşağı yukarı,*5x9x12 santimetrelik dikdörtgenler prizması şeklinde ağaçtan yapılma bir alet kullanılırdı. Bu aletin küçük bir sapı olur, içi çukur kap gibidir. Sapının yakınında küçük bir ağzı olur. Buraya yarım jilet ya da bunun gibi, küçük bir bıçak takılır.

Bir müddet sonra çiçek açan yerde afyon kozalakları oluşur. Kozalaklar büyük cevizden büyük, orta boy bir elma büyüklüğüne gelip, belirli bir olgunluğa ulaşınca afyon kozalağının dilimi ve sütünün alım zamanı gelir.

Kozalakların çizilen yerlerindeki kuruyan afyon sütü, elma soyar gibi algı ile alınır. Alınan sütler toplanıp top haline getirilir. Bunun kıvamı aynen sakız gibidir. Elde edilen afyon sakızı top haline getirilerek satışa hazır olurdu. Satış için Burdur’a gidilir. Orada satılırdı.

Dilme ve süt alma, afyon kozalaklarının sırayla, ayrı ayrı zamanlarda birer birer elden geçmesidir.

Dilme ve alma işi yaz mevsiminin ilk ve sıcak günlerinde günlerce devam eder. İnsanlar akşama kadar ayakta, sıkılırlar. Bu işler büyük sabır ve zaman ister. Sıkılan insanlar:

Küçük ve ucu kesik bir bıçağa benzer özel bir kozalak dilme aleti olur. Adı dilgidir, demirciler yapar. Tarlanın bir kenarından başlanır. Sırayla, kozalakların en şişman yerinden, çevresi, daire şeklinde dilinir. Çizilir.

-Kafası kopasıcalar, bunların bir de kafası kopacak diyerek hem çalışır hem şakalaşırlar.

Dilinen kozalaklardan belirli bir miktar ve bir süre süt çıkar. Bu miktar tarlanın nemine, besin değerine, afyonun gelişmişliğine göre az veya çok olur. İncir dalı, sütleğen otu vb bazı otlardan, kırılınca veya kesince süt akar, aynen onlar gibi dilinen kozalaklardan da akar. Akan süt birkaç gün sonra kurur. Bu ara yağış olursa afyon sütü siyahlaşır kalitesini kaybeder.

Evet, sıra kafalarının koparılmasına geldi. Olgunlaşan kozalakların kafaları koparılır. Hasat yapılır. Bu dilme ve çizmeye göre kolaydır. Fazla itina da istemediği için bu işi çocuklarda yaparlardı.

2834


Antalya Literary Express cilt 1 sayı 3

Yağın ayrı bir özelliği, atların kuyruk altında çok olan at sineklerinden korumada kullanılırdı. Bir bez veya çöple o kısma dokununca, yağın etkisi geçinceye kadar, bir veya iki gün atsinekleri at ve eşeklere yaklaşamazlardı. Afyondan üreticiler güzel ürün, afyon sütü elde ederlerdi. Dolayısıyla iyi kazanırlardı. Herkes memnundu. Kaçak yapanlar yakalanırsa mahkemelere havale edilirdi. Koparılan kozalaklar ezilir. Rüzgârla savrulur. Ürün hasat edilirdi. Bu ara afyon sütü satılır parası peşin olarak alınırdı. Artık yaz harçlığı çıkmıştır. Bu para üreticiler için can simididir. İşte bazı kötü niyetli kişiler afyon sakızının bir kısmını ayrı ve kaçak olarak pazarlarlar, alanlarda uyuşturucu vb kötü emellerde kullanırlarmış.

Fakat ne olduysa onların yüzünden oldu. Çocukluğumda bir gün akşam yemeği hazırlandı, tam o ara dedem akşam namazı için gittiği camide, namazını kıldı eve geldi. O anda evde annem, dedem ve ben varım. Ninem, babam ve kardeşlerim bahçedeler. Yemek yiyeceğiz. Dedem dedi ki: -Artık afyon ekilmeyecek yasak oldu.

Elde edilen haşhaş ise çeşitli şekillerde tüketilirdi. Tavada kavrulur, iki taş arasında, havanda ya da dibekte ezilirdi. Ezilen haşhaş, yufkaya sarılır dürüm yapılır, pekmezin üzerine ekilir, baklavaya karıştırılır, çeşitli şekillerde börek, kek, solutmaz (haşhaşlı bulgur) vs vs yapılır. Tüketilirdi.

O camide duymuş. Bunu duyan annem üzüntüsünden, akşam yemek yemedi. Dedem söylediğine pişman oldu. Annem yemeyince o da yemedi: -Keşke yemekten sonra söyleseydim. Dedi. Ve bir dönem kapandı.

Ayrıca haşhaş yağı da çıkarılır. Çıkan yağ, çiçek yağı veya zeytinyağının kullanıldığı yerlerde aynen onlar gibi kullanılırdı. Yağ çıkarmak için önce özel olarak kavrulur. Kavrulan haşhaş, insan gücü ile çalışan özel aletinde, iki silindir arasında ezilir. Ezilen haşhaş özel torbaya yerleştirilerek bir mengene (prese) yerleştirilir. Yine insan gücü ile sıkılır. Bu sıkma işi uzun sırıklarla kaldıraç sistemine göre çalışır. O sebepten çok güzel sıkıştırır. Sıkıştırınca da yağını çıkarır. Yağ aşağıya akar. Bir kapta birikir.

O yıllarda dünyadaki kapitalist düzenin uygulayıcıları ile onların uyarılarıyla hareket edenler afyon ekimini yasakladı. Afyon ekilmedi. Yurdumuzda haşhaş ekimi yasaklandı. Afyon ve haşhaş ekilmedi. Yıllar sonra, bir babayiğit, çıktı. Benim halkım afyon ekebilir dedi. Afyon, Isparta, Burdur illerinde kontrollü olarak ekilmeye başladı. Oralarda şimdi kozalaklar dilinmeden, kafaları koparılıyor. Haşhaşı ayrı değerlendiriliyor. Kozalağının kabukları satılıyor. Kasabamızda afyon, haşhaş, haşhaş yağı sevenler bu ihtiyacını, Burdur’a bağlı, komşu köy ve kasabalardan temin ediyorlar.

Yağı alınan, torbada kalan haşhaşa küspe denir. Küspe hayvan yemi olarak kullanılır. Yağ sıkma teşkilatı olanlar haşhaş sahiplerinden, ücret yerine küspeyi alırlardı.

Adil Yüksel

2835


Antalya Literary Express cilt 1 sayı 3

Anma İletisi: Ahmet Mete Işıkara

Hocanın akademik kariyeri hakkında konuşmak benim haddime değil elbette ama onun bu toplum için yaptıklarını sokaktaki bir vatandaş olarak anmadan da geçemedim.

Sevgili Hidayet, Güzel anıların ve anlatımınla Deprem Dede'yi bir kez daha anmış belleklerimize iyice yerleştirmiş olduk. Eline, yüreğine sağlık. Birisi o aileye "ışığı ara" demiş olmalı ki soyadları "ışıkara" olmuş. Ahmet Mete de ışığı aramış bulmuş ve biliminin ışığı ile deprem konusunda halk kitlelerini aydınlatmış.

Deprem dede ne yaptı? (Bunu ilkokuldaki çocuklar bile söyleyebilir ama birileri hala öğrenmemekte, anlamamakta direniyor.) İki satır okumaktan aciz, “göbeğini kaşıyan, bidon kafalara” deprem diye bir gerçek olduğunu dilinde tüy bitercesine anlatıp durdu. Eğer toplumda depremle ilgili biraz bilinçlenme yeşerdiyse onun o saf, temiz, samimi vaazları ile oldu.

Işıklar içinde yatsın Işıkara. Galip

Ben bu çok önemli bilim adamını benim iki anımı naklederek anmak istiyorum. Yılını tam hatırlamıyorum, Boğaziçi Üniversitesinde “muhtemel İstanbul depremi ve olası sonuçları” filan gibi başlığı olan bir toplantı vardı. Ben de izleyici olarak oradaydım. Kahve molası sırasında fuayede Nuray ağabey (Prof. Nuray Aydınoğlu) ve Mustafa ağabey (Prof. Mustafa Erdik, Şimdi Kandilli Rasathane müdürü olarak görevde) sohbet ederken, Işıkara hoca yanımıza geldi. Nuray ağabeye sıkıntılı bir şekilde onu toplantıdan acilen çıkartan telefondan söz etti. Anlattığına göre hadise şu imiş;

Sevgili dostlar, Bugün günlerden bir büyük hocayı sonsuzluğa uğurlamak günüymüş meğer! Ahmet Mete Işıkara’dan söz ediyorum. “Deprem dede”den kısacası. Onu öyle anmak sanırım hepimizin tercihi idi. Ve de ne güzel yakıştı ona!

Polonya’da veya Romanya’da “modern medyum memiş”lerden birisi depremi iki saat evvelden öğrenebilecek bir teknoloji geliştirdiğini yumurtlamış. Hükümet erkânından birisi de hocayı arayıp "bu teknolojiyi biz de alabilir miyiz" diye fikrini sormuş. Hoca “yahu! Her gün her yerde böyle bir teknoloji olmadığını söylüyorum, bu adamlar hala hurafelere inanıyorlar!” diye bize dert yandı. Ben de “hocam, epey canınız sıkılmışa benziyor. En iyisi ben size bir “Ahmet Mete Işıkara” fıkrası anlatayım da neşeniz yerine gelsin dedim.” “Yok yahu! Benim fıkram da mı varmış, elbette anlat anlat” dedi.

Bir “kifayetsiz muhteris” adama yalaka rektörlerin yönetimindeki yalaka üniversitelerden birbirleri ile yarışırcasına “Fahri Prof”lukların verildiği, at izinin it izine karıştığı şu son yıllarda hocalık kimliğini bile kullanmayan bir halk adamından söz ediyorum. “Sanat, sanat için mi, yoksa toplum için mi” gibi yılların eskitemediği bir polemiği kestirmeden yerine oturtan ve “bilimi toplum için” yapıveren bir toplum profesöründen söz ediyorum.

Fıkra şu;

2836


Antalya Literary Express cilt 1 sayı 3

Bir gün Işıkara hoca asistanı ile üniversiteye giderken yol üstündeki tanıdığı bir berbere uğruyor, saçlarını kısalttırmak için. Daha oturur oturmaz, berber “hocam bu İstanbul depremi ne zaman olacak” vs. türünden sorular soruyor. Hoca da hiç cevap yok. Sonunda asistanı dayanamıyor; “yahu arkadaş, hoca bu sorulardan o kadar çok sıkıldı ki ben sana bir başka zaman geleyim, her soruna cevap veririm” diyor. Berber , “merakımdan sormuyorum, hocaya ne zaman “deprem” desem saçları diken diken oluyor, dolayısı ile traşı kolaylaşıyor”

küçük olduğu için ona anlatmamıştım ama size anlatabilirim. (Önce şu notu aktarmam gerekiyor. O günlerdeki bir gazetenin magazin haberine göre “Türkiye’deki en cazip erkek” sıralamasında Işıkara hoca birinci sırada oy almış ve bu olay da epey dillerde dolaşmıştı.) Hocaya dedim ki “Hocam, neden “en cazip erkek” seçildiğinizi biliyor musunuz?” “hayır” dedi, “bilmiyorum!” “hocam, dedim, her gün televizyonlarda “aletsel büyüklükten söz ederseniz olacağı buydu elbette!”

Hoca bu fıkraya çok gülmüştü.

Bu fıkraya da çok gülmüştü. Yanılmıyorsam karikatür dergilerinden birisinde okuduğum bir espri idi. Bu vesile ile Türk insanının espri yaratmaktaki muhteşem kıvraklığına da şapka çıkartıyorum. Hocanın hoşgörüsüne ve espri anlayışına da elbette! İşte böyle. Deprem dede, sevgi dolu bir bilim adamıydı. Mekânı cennet olsun.

Hidayet Saraç

Söyleşi: Ahmet Mete Işıkara Bir başka anım da şöyle;

Boğaziçi Üniversitesi, Kandilli Rasathanesi ve Deprem Araştırma Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Ahmet Mete Işıkara:

Beylikdüzü’ndeki Tüyap kitap fuarına kızım Denizle beraber gitmiştim. Hoca da bir standda kitaplarını imzalıyor. Kızıma “gel bak seni deprem dede ile tanıştırayım” dedim.

Hadise ‘Toplumu aktarmak’

Tam vedalaşırken hoca Boğaziçi’ndeki anlattığım fıkrayı unutmamış, “ benimle ilgili başka fıkra var mı” diye sordu. Ben de var dedim. Ve anlattım. Kızım Deniz “baba ne anlattın ki deprem dede neredeyse koltuğundan düşecekti” dedi. O zaman kızım

korkutmak değil,

bilgi

Deprem ile birlikte Türkiye bir anda tanıdı onu. Başımıza geleni kavrayamaz, ne yapacağımızı bilemez şekilde bir pusula arar ve bulamazken, birisi TV ekranlarından ne yapacağımızı söyledi. Nitekim bir sözüyle o gece sokakta yattık. Diğer sözüyle eve girdik. Bir deprem

2837


Antalya Literary Express cilt 1 sayı 3

ülkesinde yaşadığımız halde isminden başka bir şey bilmediğimiz deprem hakkında can havliyle epey bilgilendik. Yaşadığımız bu toprakların deprem ülkesi olduğunu da algıladık sonunda. Kimimiz kızdık, kimimiz güvendik, kimimiz söylendik ona “Neredeydi bu vakte kadar?” diye, kimimizin ise umudu oldu.

Işıkara: Bu söylediğiniz beni rahatsız ediyor, ürkütüyor. Esasında tabii gündemi ben yapmadım, ama gündem beni bir noktaya getirdi. Önce Saros Körfezi halkının rahatsızlığı, ardından Balıkesir’de deprem fırtınası olması, onun arkasından muhteşem bir doğa olayını; güneş tutulmasını yaşamamız. Keşke her doğa olayı böyle güzel olsa. Maalesef değil. Sonra bu olay geldi. İnanır mısınız, geçen haftanın başında buraya işe geldiğim zaman “Benim için çok güzel bir hafta olacak, ne toplantı var, ne yönetim kurulu, ne senato var, biraz dinleneceğim.” dedim. Ama Salı sabahından beri buradayım, nefes alamıyorum. Dolayısıyla olaylar bu şekilde beni gündeme getirdi. Bu durumdan da çok rahatsızım. Mutlu olduğumu söyleyemem.

1991’den beri Boğaziçi Üniversitesi, Kandilli Rasathanesi ve Deprem Araştırma Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Ahmet Mete Işıkara. Depremle tanıdık, depremle anıyoruz onu. Bir bilim adamı, aynı zamanda bir yönetici. Ekranlardan insancıl ve sevecen gözüküyor. Peki, o ne hissediyor? Ne düşünüyor? Nasıl yönetiyor?

Çok geniş bir kesimin odak noktası haline geldiniz ister istemez. Bizim hissettiklerimiz malum, siz neler hissediyorsunuz? Işıkara: O gün, o geceyi hayatım boyunca hiçbir zaman unutmayacağım. Öyle bir şok yedik ki, hepimiz yedik, hepimizin sakin olması zorunluluğu vardı. Ben en başından beri sakin olmayı önerdim. Ve hala da aynı şeye inanıyorum. Bu gergin ortamın kimseye faydası yok. Buna çok özen göstermemiz lazım. Benim defalarca belirtmeme, “Biz 24 saat buradayız, bir şey görüldüğü zaman kesinlikle açıklarız.” dememize rağmen türlü söylentiye inanılıyor. Bakın kurumsal konuşuyorum, bireysel değil. Çünkü burada bir takım oyunu var. Bu ekip oyununda bana düşen, ekiplerin ihtiyaçlarını karşılamak ve bu depremin en iyi şekilde değerlendirilmesini sağlamaktır çıkarılabilecek dersler açısından.

Bu merakla Kandilli’nin yolunu tuttuk. Depremin dışında bir sohbete niyetlendik ama ne mümkün!

Okullarda deprem ilgili eğitim veriliyor mu? İpet Altınay Işıkara: 1996’dan beri İstanbul’daki Milli Eğitim Müdürlüğü’yle ortak yaptığımız ve üç yıldır uygulamada olan bir çalışma var. Okullarda deprem öncesi ve sonrasında neler yapılması gerektiğini öğretmeye, bu bilgilerin ailelere

Türkiye’nin gündemine olağandışı bir olayla girdiniz. Bir cümlenizle yaşam biçimimizi değiştirecek kadar üstelik. Bir anda lider, yönetici konumuna geldiniz.

2838


Antalya Literary Express cilt 1 sayı 3

taşınmasını sağlamaya çalıştık. Hedef kitleyi niye çocuk seçtik? Çocuk aslında 3 kişi diye seçtik: Anne, baba, çocuk… Bunu 3 sene İstanbul’da gayet ciddi bir şekilde uyguladık. Burada amaç özellikle başta deprem bölgeleri olmak üzere deprem öncesi, sonrası için çocuk ve öğretmenlere neler yapılması gerektiğinin öğretilmesiydi. Çocuklara yönelik bir kitap hazırlanıyor, son aşamasında. Bütün illere birden yetişemeyiz ama önce Erzincan, Van, Gaziantep, Adana, İzmir, İstanbul, Samsun, buna Balıkesir, Bursa’yı dâhil etmek gerekir.

çalışıyor. Ben hiçbir şekilde bu tip durumlarda hiyerarşiye gerek olmadığını düşünüyorum. Zaten çok işlevsel bir iç iletişimiz var. Herkes bir şey yapmaya çalışıyor, çok şeyler yapıldığını görüyorum. Bunun çok faydalı sonuçları olacaktır, fakat tüm sonuçlar hemen alınmaz. İş bitirici bir yönetici olduğunuz söyleniyor. İşi nasıl bitiriyorsunuz? Işıkara: Takipçilik, tamamen takipçilik. Takipçiliğin arkasında da yatan iyi niyet. Onun dışında başka bir şey değil. Toplumu ve insanları seviyorum. Topluma karşı bir görevim, bir borcum olduğunu düşünüyorum. Biz bütün bunları bekliyoruz, biliyoruz. 2-2,5 ay önce İstanbul Erken Uyarı ve Acil Kurtarma Projesi’ni devletimize sunduk ve inanır mısınız depremden bir hafta önce Yüksek Planlama Kurulu’nun önüne gelmişti. Devlet de onun ne kadar önemli bir proje olduğunu hissetti. Depremden sonra da, bu proje derhal uygulamaya konuldu. Başbakanlık’dan haber bekliyorum, bu projeyle ilgili detaylı açıklama daha sonra yapılacak. Gördüğünüz gibi Türkiye’de yetişmiş bir insan gücü var. Enstitümüzde çok değerli hocalar var, böyle önemli projeleri düşünebiliyorlar ve toplumun hizmetine de sunuyorlar. Zannedersem bu proje İstanbul’a çok büyük yararlar sağlayacak.

Takip edebildiniz mi bu çalışmaları? Işıkara: Evet, takipçisi olduk. İkinci dönemdeki uygulamada bazı okullarımızın olayı ciddiye almadığını, gayriciddî davrandığını da gördük. Ve bunu Milli Eğitim Müdürlüğü’ne de söyledik. Müdürlük de gerekenleri yaptı. Olayı çok ciddiye alanlar da oldu. Ne kadar ciddiye alınması gerektiğini hep birlikte gördük zaten. Dolayısıyla şimdi üçüncü dönem değerlendiriliyor ve üstelik daha da etkin bir biçimde. İstanbul içi uygulamalardan çok memnunuz. Okullar bütün aileleri çağırıp bir uzmana deprem olayını anlattırıyorlar. Uygulamalar, tatbikatlar yaptırıyorlar. İstanbul’da deprem olacaktan çok, bu deprem olursa o deprem esnasında, sonrasında nasıl davranmalıyım bilincine gelinmeliydi. Bu bilinci okullardaki faaliyetlerle sağlamaya çalışıyoruz. Korkunun ecele faydası yok! Sen hazırlıklı olursan, o şoku daha az zararla atlatmak mümkün olabilir.

Dört kişilik de bir ailenin reisisiniz galiba. Işıkara: Beş oldu damatla birlikte. Evde kimin sözü geçiyor? Işıkara: Hanımın dediği oluyor. Benim dediğim olmuyor.

Siz bilim adamısınız ve burada yaklaşık 150 kişiyi yönetiyorsunuz. Ekibinizle aranız, ilişkileriniz nasıl, hiyerarşi nasıl çalışıyor?

O mu söyledi geceyi evde değil dışarıda geçirelim diye?

Işıkara: Burada dört ekip var; en başta Sismoloji ekibi ki depremle burun buruna gelenler, ilk değerlendirmeyi yapanlar, bilgiyi bana taşıyıp topluma aktaranlar onlar, Jeofizik ekibi, İznik ekibi, bir de Deprem Mühendisliği ekibi. Bu dört ekip akıl almaz bir yoğunlukta

Işıkara: Hayır tam tersini yaptı. İlk depremden sonra belli bir saate kadar dışarıda kaldı. Sonra girmiş içeri. Açtı bana telefon: “Ben içeri girdim, Ahmet!” dedi, ben de “İyi yapmışsın.” dedim. Ama ben bunu açıklarken de, benim

2839


Antalya Literary Express cilt 1 sayı 3

inisiyatifim kendimi bağlar, o gece hariç hiçbir geceyi dışarıda geçirmedim.

doğanın enerjisini açığa çıkarması çok acı sonuçlar meydana getiriyor.

Bilim adamı ve yöneticisiniz ama toplum bir de sizin insani tarafınızın fotoğrafını çekti.

Hepimiz bir enerjiyiz, her şey gibi. Enerji bütünü diye bakarsak yaşama ve evrene, hep birlikte uyum içinde yaşayamaz mıydık? Biz insanların yaptığı birtakım yanlışlar var mıydı?

Işıkara: Yaşamda tüm roller birbirinin içinde zaten. Hele bugünlerde hepten birbirinin içine girdi. Birleştirici olmak gibi bir niyetim var. Ama bazen de beceremiyorum, olmuyor. İnsanlar bazen kendi küçük çıkarlarını başka şeylerin üzerinde tutuyor. Ama onlara da elimizden geldiği kadar doğruyu göstermeye çalışıyoruz. Doğru dediğimiz hadise kurumsal çıkarlar, bireysel çıkarlar değil. Kurum yükselirse, siz de yükselirsiniz. Benim en baştan beri bu kuruma yansıtmak istediğim kavram bu.

Işıkara: Tabii vardı. Esasında toplumun bireylerinin yanlışları vardı. Ne olursa olsun bir evim olsun anlayışının yanlışıydı. Demin şunu söyledim, doğamız yaşayan bir doğa. Türkiye’deki doğa da çok güzel. Ama Türkiye’deki bu güzelliğin altında deprem oluyor. Biz bir deprem ülkesinde yaşadığımız bilincine, ki umarım artık ermişizdir, çok önceden gelmemiz gerekirdi. Ben Adapazarı’ndan geçerken yollarda gördüğüm yapılara inşallah bunlar ayakta kalır diye düşünürdüm. Dolayısıyla çarpık, kontrolsüz, usulsüz yapılaşma bizi bu hadiseye getirdi. Halbuki bizim toplum bireyleri olarak, olaya sahip çıkmamız gerekirdi. Her şeyi devletten bekleyemezsiniz. Nasıl çevreye sahip çıkılmışsa, yapılaşmaya da sahip çıkılmalı. Ve bunu da kim yapacak? İşte toplumun bireyleri ve bireylerin oluşturduğu sivil toplum örgütleri.

Size geniş bir kesim tarafından büyük güven duyuldu. Siz neye güveniyorsunuz yaşamda? Işıkara: Ben insanlara çok güveniyorum. Saflık derecesinde üstelik. Pişmanlık duyuyor musunuz bunun için? Işıkara: Arada bazen duyuyorum, ama ne yapayım huyum böyle. Peki, sizce bilimin açıklayamadığı şeyler var mı?

Ama zaman zaman sivil toplum örgütlerine de tepkiyi yaşadık, izledik. Devlete de tepki oldu.

Işıkara: Var.

Işıkara: Bu büyük bir şoktu, büyük bir depremdi. Yaygındı. Dolayısıyla biraz da afet yönetimi kavramlarının gündeme girmesi lazım. Bu konuda da bizlerin devlete yardımcı olması lazım, afet yönetimi kuralları çerçevesinde. Bu çok yeni bir olay, yeni yeni konuşulmaya başlanan bir olay. Çok acımasızca eleştiriler yapılabiliyor. Ben kişisel olarak buna katılmıyorum. Burada herkesin sakin olması, kenetlenmesi ve birbirine yardımcı olması lazım.

Bilimin açıklayamadığı yerde neye sığınacağız? Işıkara: Akıl diyeceğiz. Aklımıza sığınacağız. Sabırlı olacağız. Bilimin bunu da çözeceğini düşüneceğiz. Bilim adamları olarak depremi sıkışmış bir enerjinin kendine çıkacak, serbest kalacak bir yol bulması olarak açıklıyorsunuz halkın anlayacağı bir dille. Işıkara: Doğa yaşıyor efendim. Biz insanlar yaşayan bir doğanın üstünde bulunuyoruz. Ve

Kendinizi sürekli gazetede, görmek nasıl bir duygu?

2840

televizyonda


Antalya Literary Express cilt 1 sayı 3

Işıkara: Zor bir durum. Şöyle diyorum; bu noktada durayım, kalayım. Çok zor bir durum benim için. Nasıl çözümlüyorsunuz bu gerginliği? Işıkara: Sakin olmaya davet ediyorum kendimi. “Sakin ol, sakin ol!” Ama sorumluluğumu da taşıyorum. Meseleyi bilgi aktarmak şeklinde almak lazım, ama bizim toplumumuzun da o bilgileri doğal karşılaması lazım. Hadise toplumu korkutmak değil, bilgi aktarmak. Bir deprem ülkesinde yaşıyoruz, depreme sırtımızı dönüp gidemeyiz. Dolayısıyla medyaya düşen ciddi görevler var toplumun bilinçlendirilmesi açısından.

Bilgisayar Yaşamından PDF dosyalar nasıl okunur?

Sizin de bu felaketten öğrendiğiniz şeyler oldu mu?

PDF uzantılı Adobe taşınabilir dosya formatındaki dosyaları okumak için Adobe Reader programını

Işıkara: Tabii, bu bizim de yaşadığımız en büyük deprem. Her deprem bize bir şey öğretiyor. Medyadan akıl almaz bir taleple karşılaştık. İlk yapmamız gereken şey medyayı buraya davet edip, buradan canlı yayına geçmelerini sağlamaktı. Bunu önermek, bir basın odası düzenlemesi daha doğru olurdu ki, medyaya bölünemiyorsunuz, sayısı çok fazla. Birine konuşup birine konuşmamak olmuyor. Hep bunun azabını duydum. Daha sonra biraz durulma olunca bu yöntemin daha iyi olacağını düşündük. Bundan sonra da böyle olacak. Medyaya burası açık, gizli saklı hiçbir şey yok. Ne görüyorsak açıkça söyleyeceğiz.

http://get.adobe.com/reader/ Adresinden indirip bilgisayarınıza kurunuz. Alternatif olarak foxit pdf reader programını yeğleyebilirsiniz: http://www.foxitsoftware.com/downloads/

PPS dosyalar nasıl okunur? PPS uzantılı Microsoft PowerPoint sunum/sunuş dosyalarını bilgisayarınızda izlemek için şu adresten

http://www.plan-pr.com/roportaj/ahmet_isikara_rop.htm

http://www.microsoft.com/en-us/download/details.aspx?id=13

Antalya Kitap Fuarı

Microsoft PowerPoint Viewer dosyasını indirip bilgisayarınıza kurunuz.

2. Antalya Kitap Fuarı 13-17 şubat günleri arasında Cam Piramit Kongre Merkezinde yapılacak. TÜYAP tarafından düzenlenen fuarın bu yılki teması Kitap Akdeniz’e yelken açıyor.

Antalya Literary Express Yayın Kurulu Adil Yüksel Aziz Serhat Kural Galip Büyükyıldırım

2841

tsf_korkuteli@hotmail.com askuralchess@gmail.com galipbm@hotmail.com


Antalya Literary Express cilt 1 sayı 3

Harun Taner

harun.taner.antalya@gmail.com

Kaya Büyükataman Murat Akdağ Sati Emre Güner Süleyman Özel

kbuyukataman@gmail.com fm.akdag@superonline.com guner emr e79@mynet.com

ozelsuleyman13@hotmail.com

Koyu Hıristiyan Huibers, İncil’in Genesis (Varoluş) bölümünden aldığı ilhamla, Tanrı’nın Nuh Peygamber’e verdiği talimatların aynısını uyguladı. Geminin uzunluğu 135, genişliği 29, yüksekliğiyse 23 metre. Çam ağacından yaptığı gemiye buffalo, zebra, goril, aslan, kaplan, ayı ve aklınıza gelebilecek her türlü hayvan maketinden çifter çifter koyan Johan Huibers, 1992’de bir kâbus görmüş. Sel, Hollanda’yı yerle bir ediyormuş. İşte bu işe de bu kâbusun ardından girişmiş.

Antalya Chess Express Yayıncı/Editör: Dr mult Harun Taner, DSc PTT Güzeloba Şubesi PK 4 Antalya 07230 Posta Çeki Hesabı: 09962820

“Sebebi küresel iklim değişikliği olmayan yeni seller yaşanabilir” diyen Huibers, Amerikan televizyonuna yaptığı açıklamada: “Gemiyi inşa etmemin Maya takvimi ve 21 Aralık’la bir alakası yok. Dini sebeplerle yaptım, herkesin yaşam amacını bilmesi gerek” dedi. Aynı zamanda geminin en üst bölümünde 50 kişilik bir restoran ve yağmur suyunu toplayabilen bir havuz da var.

Nuh’un Gemisi 1 Dizi yazılarımızdan bir yenisine Nuh’un Gemisi adıyla başlıyoruz. Bu başlık altında dünya tarihindeki, dinsel metinlerde ve değişik uygarlıkların söylencelerinde yer verilen büyük tufanları, bunların meydana geliş tarihlerini incelemeye çalışacağız. Dizinin ilk yazısı güncel bir haber:

Şimdilik 2 soru sormakla yetinelim: 1. O devirde dünya üzerinde bilinen hayvanlar hangileriydi? 2. Bu boyutlarda bir gemiye, bugün dünyada bildiğimiz bütün hayvan türlerinden birer çift yerleştirsek sığar mı?  Ne dersiniz? İleti ve görüşlerinizi bekliyoruz.

Nuh’un gemisi hazır

Hollandalı Johan Huibers, 20 yıldır uğraştığı Nuh’un Gemisi projesini bitirdi. Gemi, İncil’de geçen özelliklere göre inşa edildi.

2842


Antalya Literary Express cilt 1 sayı 3

Anma İletisi: Uğur Mumcu

yaşıyoruz. Karanlık güçlere karşı çağdaş, özgür, demokratik bir Türkiye için mücadele eden, bu yolda canını veren Uğur Mumcu'yu ve öldürülen tüm meslektaşlarımızı sevgi ve saygıyla anıyoruz. Uğur Mumcu cinayetinde tetiği çektiren güçlerin ortaya çıkarılması için iktidarı göreve çağırıyoruz.'' 24 Ocak 2013

Uğur Mumcu’nun öldürülüşünün 20. Yılında anısına bir yazı yazayım dediydim. 1 Ocaktan bu yana hafifleşen ayak ve diz ağrılarım yeniden nüksetmeseydi, bunu gerçekleştirmiş ve aklımdakilerin tümünü kâğıda dökmüş olacaktım. Ek olarak, birkaç ay önce çıkan Güldal Mumcu’nun, Mumcu’nun öldürüldüğü günden sonraki on yıldaki gelişmeleri kendi penceresinden anlattığı, İçimden Geçen Zaman’ın eleştirisini de yapacaktım. İki düşüncemi de daha az ağrılı bir zamana erteledim. Okuduklarımdan bazı metinleri alıntılamak duygularıma tercüman olacaktır sanırım.

Basın Konseyi: “Karanlık odaklar gücünü koruyor” Basın Konseyi, gazeteci Uğur Mumcu'nun ölümünün 20. yılında yayınladığı mesajda, ''Halen daha faillere ulaşılamamış olması, ülkemizdeki karanlık odakların gücünü koruduğunu göstermektedir'' denildi. AA İstanbul- Basın Konseyi'nin mesajında, gazeteci Uğur Mumcu'nun ''kalleşçe katledilmesi''nin üzerinden 20 yıl geçtiği hatırlatılarak, çözüleceğine ilişkin ''namus sözü'' verilen cinayetle bugüne kadar hiçbir somut gelişme yaşanmadığı, faillerin yakalanamadığı kaydedildi. Mesajda, şu ifadelere yer verildi:

"Uğur Mumcu cinayeti için iktidarı göreve çağırıyoruz!" Türkiye Gazeteciler Cemiyeti (TGC) Yönetim Kurulu'nun gazeteci Uğur Mumcu'nun ölümünün 20. yılı nedeniyle yayımladığı mesajda, ''Gazetecilere yönelik saldırıların ve cinayetlerin asıl tetikçileri hiçbir zaman bulunamıyor. Bu da gazetecilere yönelik saldırıların cesaretlendirilmesine neden oluyor'' denildi. AA

''Uğur Mumcu'nun katillerinin cezasız kalması, demokrasimizin alnında bir kara lekedir. Mumcu'nun öldürülmesinin üzerinden geçen 20 yılda halen daha faillere ulaşılamamış olması, ülkemizdeki karanlık odakların gücünü koruduğunu göstermektedir. Basın Konseyi olarak, karanlık güçlerin hâkim olduğu günlerin sona ermesini, Uğur Mumcu cinayetinin faillerinin ortaya çıkarılmasını bekliyoruz. O güne kadar demokrasimiz yaralı kalmaya devam edecektir.'' 24 Ocak 2013

İstanbul- TGC'nin mesajında, vatandaşların gerçekleri öğrenme hakkına hizmet eden gazetecilerin ''güç odakları'' tarafından hedef seçildiği belirtildi. Gazetecilerin sözlü, yazılı ve fiziksel saldırılara maruz kaldığı kaydedilen mesajda, şu ifadelere yer verildi: ''Kamu aleyhine olan gerçekleri ortaya çıkaran gazeteciler öldürülerek, gazetecilik mesleğine gözdağı veriliyor. Gazeteciler, açılan binlerce dava ile cezaevine konulma tehdidi altında tutuluyor. Gazetecilere yönelik saldırıların ve cinayetlerin asıl tetikçileri hiçbir zaman bulunamıyor. Bu da gazetecilere yönelik saldırıların cesaretlendirilmesine neden oluyor. Uğur Mumcu'nun araştırmacı gazeteciliğine çok fazla ihtiyaç duyulan günleri

ÖZGÜR MUMCU ozgur.mumcu@radikal.com.tr İnsanın öldürülmüş babasının arkasından annesinin yazdığı bir kitap hakkında yazması benim becerebileceğim bir iş değil. İçimden Geçen Zaman

2843


Antalya Literary Express cilt 1 sayı 3

yaşanan o an, bir ülkeyi kedere boğduğu kadar, ailemizin dünyasını da bir bilinmezliğe sürükledi. Tüm dünya yeniden yerinden oynadı; bir deprem gibi, bildiğimiz, inandığımız her değer teker teker yıkılıverdi. Yaşamaya devam edebilmek için terör örgütlerinin yanımızda cirit attığını ve çoğu zaman okula giderken bizleri de gözlediğini unutmamız gerekti. (...) Çünkü hayata olağan akışında devam edebilmek için hiçbir şey olmamış gibi yaşamak gerekiyordu. Bir yandan okulu bitirmek ve bir gelecek kurmak gerekirdi. (...) Bir geleceğe inanabilmek gerekirdi. (...) İçimden Geçen Zaman Annem, uzun zamandır bu kitap üzerine çalışıyordu. Olayın yaşandığı ilk zamanlarda aile dostumuz Demet Börtücene, olanların üzerine unutma perdesi inmemesi için anneme anlattırmıştı; ne oldu, nasıl oldu diye. Kasetleri deşifre ederek başladık önceleri. Hatta zorlandığı zamanlar, sen konuş, bir teybe anlat, nasılsa yazı diline aktarırız, dediğimi de hatırlıyorum. O kadar zordu ki tüm o kasetlerin yeniden deşifre edilmesi ve tüm bunları yeniden hatırlamak; üstelik unutmak mümkün değilken. Kaç yumru defalarca oturdu boğazıma.

İnsanın babası hakkında bir yazı yazması güç iş. İnsanın annesi hakkında yazı yazması da keza öyle. İnsanın öldürülmüş babasının arkasından annesinin yazdığı bir kitap hakkında yazması ise benim becerebileceğim bir iş hiç değil. İyi ki kardeş diye bir şey var. Kardeşim Özge yazdı, bana sadece yazdıklarını paylaşmak kaldı: “Hayata devam edebilmek için unutmak gerekir. Arkasında bir dolu tatsız anıyı bırakarak yolunuza devam etmeniz gereklidir. İnsan hafızası, iki ayrı ‘ceza’ ile örülmüştür; biri hatırlamak, diğeri de unutmak ya da unutabilmek.

Ardından defterlere günbegün aldığı notlar geldi. Çeşitli anekdotları anlattığı dostlarımız soruyordu: ‘Bu insanlar neden sana bu kadar açık konuşuyor?’ Annem de acı tatlı gülerek yanıtlıyordu: ‘Beni itiraf.com sanıyorlar galiba.’

Yaşanan olaylar, hafızanızın en derinine itilmiş olsa dahi, bir ufak anıyla yeniden çıkabilecek denli bugünün dünyasıyla etkileşim içinde yer alır. Bugün yaşadığınız ufak bir olay, bir şekliyle dünü hatırlatır ve bugün ile bu anların yaşanmasının önüne de geçer. (...)

Kitabın yazımı bitene kadar elimi sürmedim. ‘İçimden Geçen Zaman’ dosyasını da birkaç hafta önce bir uçak yolculuğunda okudum. Elimde mendillerle, olayın ufak tefek detaylarını yeniden hissederek. Yaşadığımız olayları ne kadar yalın ve sade anlattığını iliklerimde hissettim.

Bu uzun girişi, annem Güldal Mumcu’nun yazdığı kitap üzerine kaleme aldım. Hayatımın büyük bir kısmı, babamın öldürülmesi ve babamın öldürülmesinden sonra onu en azından hafızalarda da olsa yaşatma inancı ile onu yaşatmamak için uğraşan zihniyetin garip dansıyla geçti. Hayatlarımızın, diyelim. Çünkü

2844


Antalya Literary Express cilt 1 sayı 3

Bu kitap, babam Uğur Mumcu’nun öldürülmesinin ardından annem Güldal Mumcu’nun yazdığı çok önemli bir kitap. Çünkü adım adım bir cinayetin kimler tarafından hasıraltı edilmeye çalışıldığını anlatıyor. Cinayeti örtbas etmeye çalışan tarafın, yakınları öldürülen ve bu cinayeti sorgulayan bir aileyle hangi psikolojik savaşlarla uğraştığını da satır satır ve isim isim okuyacaksınız. Araştırmacı gazetecilik üzerine çalışmak için kurulan bir vakfın temellerinin nasıl atıldığını da okuyacaksınız. Geçtiğimiz 20 yılın acı bir özetini...

karanlık tarihine götürüp aslında her şeyin pırıl pırıl gün gibi aleniyet içinde geliştiğini anlatıyor. Kitap 24 Ocak 1993 Pazar günü başlıyor. Yani Uğur Mumcu’nun elbirliğiyle katledildiği günün sabahından… Soruşturmayı mümkün olduğunca yüzeyden yürüten dönemin Cumhuriyet Savcısı Ülkü Coşkun ile Güldal Mumcu arasında sinir bozucu tartışma 18 Şubat’93 Perşembe günü yaşanıyor. Ülkü Coşkun, “Uğur Beyi tanırım, takdir ederim, hatta birlikte içki içerken fotoğraflarımız vardır” diyor.

‘Yapmak zorunda kaldığım bu görüşme ve tartışmalar, bana, olayın ağırlığını ve ciddiyetini farklı yönlere taşımak niyetinin her kesimde olabileceğini gösteriyordu. O’nun ardından yapılacak her şeye karşı dikkat etmemin gerekebileceğini de...’ (s. 61)

Güldal Mumcu bu içkili fotoğraf meselesini şöyle anlatıyor: “12 Eylül döneminde Uğur sıkıyönetime gitmiş, koridorda karşısına Ü. Coşkun çıkmış. Israr ederek odasına davet etmiş. Öğle saati olmasına ve Uğur’un ‘ben içki içmem’ demesine karşın odasına içki getirtmiş, sonra birlikte fotoğraf çektirmiş. Uğur bunlara bana hayretle anlatmıştı!”

Bir insanın hayata devam etmesi için unutması gerekir, başta dediğim gibi. Ama yaşadığınız travma toplumsal bir travmayken bu travma sonucu yaşananları geçmişin sisli duvarlarına mı gömmek gerekir? Her şeyi açıkça söylemek, babamın onun için uğraştığı topluma ödenmesi gereken bir borç değil midir? Duvarların arkasında hangi duvar varsa artık yıkılmasının zamanı gelmedi mi? (...)

Güldal Mumcu, “Uğur’u tanıyorum dediniz, söyler misiniz, saçları ne renkti?” diye sorunca Coşkun “siyahtı” yanıtını veriyor. -Peki, o zaman ne demeye saçları ak, gözleri mavi yazan otopsi raporunu imzaladınız? -Raporun altında üç kişinin daha imzası var, onlara neden sormuyorsunuz?

‘Bu kitapta yazılanların hepsi gerçektir’ diyor ya. Evet, bu kitapta yazılan her şeyin birebir tanığıyım/tanığıyız.

-Bu rapor sizin yönetiminizde sorumluluğunuzda hazırlardı. Siz buradasınız, size soruyorum!

Mumcu ailesi olarak ise ayrıcalıklı değiliz, sadece tüm bunları yaşadık ve Güldal Mumcu da aktardı. Ve elbette, ortalık biraz karışacak. Ne de olsa ‘denizler durulmaz dalgalanmadan’...”

ve de

Savcı, hukuki bir soruşturmayı yürütecek bağımsız ve de tarafsız bir yetkiliden çok cinayeti işleyen şebekenin üzerinde kan lekesiyle yakalanmış elemanı ruh haliyle sürekli olarak itişmeyi tercih ediyor.

Güldal Mumcu’nun İçinden Geçen Zaman: Rugan ayakkabılı savcı 08 ARA 2012

Güldal Mumcu “arka arkaya üç patlama oldu” diyor, savcı “yaz kızım” diyor:

Güldal Mumcu eşi Uğur Mumcu’nun ölümünden 19 yıl sonra yazdığı İçimden Geçen Zaman adlı kitapta okurlarını, Türkiye’nin

2845


Antalya Literary Express cilt 1 sayı 3

-Patlama oldu!

gerçekleştirdiklerini ileri sürdüğü bazı emniyet görevlilerinin adlarını verdi:

-Bir değil üç patlama oldu diye yazın…

-Siyasi Şube Müdür Yardımcısı Şükrü Açıkbaş, eski Hassas Bölgeler Müdürü Fahrettin Kaçar, Pasaport Şubesinden Başkomiser Ahmet Düşünmez, emekli başkomiser Nihat Demir!

-Bu bir ayrıntı, ne önemi var? -Cinayet davaları ayrıntılarla çözülür! Güldal Mumcu acısına karşın soğukkanlı duruşuyla Ülkü Coşkun’u “pes” ettiriyor:

Mumcu’nun soru sormasına fırsat vermeden telefonu kapatıyor.

-Güldal Hanım üstüme gelmeyin, namus borcu dediler, Hükümetin hiçbir üyesi dosyanın ne olduğunu bana sormadılar! Ülkü Coşkun en patlatıyor:

Bu bir iftira olabilir. Ama bir an için durup, Hrant Dink cinayeti dosyasında kaç devlet memurunun “zanlı” olarak geçtiğine bakalım… Sonra Uğur Mumcu cinayetini titiz ayrıntılarla anlatan Güldal Mumcu’yu yeniden okuyalım.

sonunda bombayı da

-Bu işi devlet yapmıştır, siyasi iktidar isterse çözer!

Umut Operasyonu Davası Av. Halil Sevinç …

Güldal Mumcu savcının arkasından bakarken aklında kalan bir ayrıntıyı da not etmiş:

Biraz sonra emniyet yetkilileri de ortalığı çalı süpürgesiyle temizlediler. Güya delil topladılar. Devlet görevlileri art arda demeçler verdiler. cinayetin aydınlatılmasının “namus borcu” olduğunu söylediler.

-Siyah rugan ayakkabılarını anımsıyorum salon kapısından çıkarken gözüme ilişen!.. Uğur Mumcu yazmıştı: Tanrı Devleti!

Bu arada televizyoncularımız boş durmadı, buldukları kişileri televizyona çıkarıp öldürme fiilini işleyip işlemediği konusunda yemin bile ettirdiler. Birileri çıktı, öldürenlere Uğur’u nasıl öldüreceklerini öğrettiğini söyledi. Ciddiye aldılar, meclis soruşturma komisyonunda ve televizyonlarda dinlediler. Hatta aslı failler ortada yokken bu kişi hakkında Ankara 2 No’lu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde dava bile açtılar.

“Uğur (Mumcu) Türkiye’nin 15-20 yıl içinde imam hatipliler tarafından yönetileceğini, hakimlerin de imam hatipliler arasından çıkacağını yazıyordu, çalışmalarını bu konular üzerine yoğunlaştırmıştı!” Güldal Mumcu böyle yazıyor… Hıristiyanlıkta bunun adı vardı: -Tanrı Devleti! Katilleri bildiriyorum! İçimden Geçen Zaman’ın içinde öyle ayrıntılar var ki, yıllardır “içinde devletin olmadığı hiçbir büyük eylem başarıya ulaşmaz” tezinin kanıtlarını sergiliyor.

Derken İstanbul Beykoz’da Hizbullah lideri Hüseyin Velioğlu'nun kaldığı eve emniyet güçlerince yapılan baskında bir kısım bilgisayar kayıtları ele geçti. Bu kayıtlar içerisinde örgüte özgeçmiş veren birisinin Uğur Mumcu cinayetinden de söz ettiği ortaya çıktı. Ele geçen belge ve bilgilerden hareket eden Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcılığı Tevhit-Selam Örgütü / Kudüs Ordusu diye bir yapılanmaya ulaştı. Bu yapılanmanın

Kitaba dönelim, Güldal Mumcu’nun Haziran notlarına bakalım: “14 Haziran sabahı saat 08.00 civarında telefon çaldı. Ben açtım. Tok bir erkek sesi, suikastın içinde olup cinayeti

2846


Antalya Literary Express cilt 1 sayı 3

liderlerinden birisinin Uğur’un katline yönelik sorgusunda “Ankara’dan Tekin ve grubuna bakın” demesi üzerine, savcılık Ferhan Özmen ve arkadaşlarına ulaşır.

örgütsel amaç için gerçekleştirenlerin mensubu olduğu örgüt elamanlarının yargılanmasına da katledilen kişinin yakınlarının müdahil olması gerekir.

Verilen namus sözlerine rağmen Uğur’un katlinden yaklaşık 7,5 yıl sonra 11.07.2000 tarihli iddianameyle Ankara 2. No’lu Devlet Güvenlik Mahkemesi’ne 2000 / 102 esas numarasıyla ilk dava açılır.

Örgüt mensuplarına yönelik ikinci bozma kararı üzerine Ankara 11 Ağır Ceza Mahkemesi Selam ve Tevhit - Kudüs Ordusu Örgütü sanıklarından Mehmet Ali Tekin, Hasan Kılıç ve Ekrem Baytap, “silahlı suç örgütü kurma ve yönetme” eylemlerinden 15’er yıl hapis cezasına mahkûm etti. Sanıkların yargılama aşamasındaki iyi halleri nedeniyle takdiri indirim uygulayan mahkeme, cezalarını 12 yıl 6’şar ay olarak belirledi.

Dosya sanıklarının anlatımlarının ortak yanı, hepsi de değişik tarihlerde eğitim için İran’a gitmiş olmalarıdır. Yine sanık anlatımlarına göre eylemlerde kullanılan silah ve patlayıcılar değişik zamanlarda İranlı kişilerce Türkiye’de sanıklara teslim edilmiştir.

Sanıklar Abdulhamit Çelik, Fatih Aydın, Yusuf Karakuş, Mehmet Şahin ve Recep Aydın da “silahlı suç örgütü üyesi olmak” suçundan 7 yıl 6’şar ay hapis cezasına çarptırıldı. Mahkeme, bu sanıkların yargılama aşamasındaki iyi hallerini dikkate alarak, cezalarını 6 yıl 3’er ay olarak belirledi.

Yargılama sonunda Uğur’un katline bir fiil katıldığı belirlenen Ferhan Özmen, Nejdet Yüksel ve Rüştü Aytufan’ın, “idam cezası” ile cezalandırılmalarına karar verildi. Uğur’un arabasına bizzat bombayı koyduğu iddia edilen firari sanık Oğuz Demir’in dosyası ise ayrıldı.

Firari sanık Oğuz Demir hakkında açılan dava devam etmektedir. 24 Ocak 2013

… Yargılama Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi’nin 2004 / 216 esasından yürütüldü. Sonuçta bozma kararında gösterilen eksiklikler giderilerek tekrar karar oluşturuldu. Bu kararla Ferhan Özmen ağırlaştırılmış müebbet hapse mahkûm edildi. Karar Yargıtay tarafından onadı. Ancak örgütsel yapılanmada yer alan sanıklar yönünden bozuldu.

Satranç Geçmiş zaman olur ki: Hey gidi günler hey

İkinci bozmadan sonra Yargıtay’ın yanlış bir değerlendirmesi sonucu Uğur’u katledenlerin cezaları kesinleştiği için dosyada bizim müdahillik sıfatımız kalmadı. Yanlış değerlendirme diyoruz, çünkü öldürme ve bombalama olayları davada yargılanan örgütün kuruluş amaçlarını gerçekleştirmek için yapılmış eylemler olduğu zaten kararda kabul edilmektedir. Sadece öldürenlerin yargılanmasına değil öldürme eylemini

Değişik bir outlook: Uzun saç, uzun bıyık ile satranç masasında tam yoğunlaşma

2847


Antalya Literary Express cilt 1 sayı 3

Çay Nasıl Demlenir? (2)

Büyük çaydanlıktaki suyun 3 dakika kaynaması beklenir. Sonra ocaktan alınır ve fokurdaması geçinceye kadar bekletilir. Daha sonra küçük çaydanlıktaki rutubetli çayın üzerinde gezdirilerek küçük çaydanlık doldurulur.

Çay demleme usulleri Aşağıda çay demleme usullerinden üçünü sunuyoruz. Bunlar oldukça basittir. Ama dikkatsizlik yüzünden o güzelim çay tam demini alamaz. İçenlere de tam bir işkence olur. Bu nedenle çay demlerken anılan ince ayrıntılara dikkat etmenizi öneriyoruz.

Büyük çaydanlığa su ilâve edilerek tekrar ocak üstüne konulur. Küçük çaydanlık da onun üstüne konur ve küçük çaydanlığın kapağı yine hafif eğik bırakılır; ocak biraz kısılır. Büyük çaydanlık kaynadığında çay da demini almak üzeredir. Bir müddet bekledikten sonra bardaklar da sıcak su ile çalkalandıktan sonra afiyetle demini iyi almış bir çay içilebilir.

Misafiriniz geldi ama hemen gidecek, acil pratik kaliteli çay nasıl demlenir? Takla aşırma usulü çay bunun için en pratik yoldur. TAKLA AŞIRMA USULÜ Bu usulde tek çaydanlık kullanılır. Çaydanlık su ile doldurulur ve ocağın üzerinde kaynamaya bırakılır. Yine 3 dakika kaynadıktan sonra ocaktan indirilir. Fokurdaması dinince üzerine yeterli miktarda çay konur ve tekrar çaydanlık ocak üstüne konur ve çayın bir iki takla atması beklenir. Bundan sonra çaydanlığın ağzı bir kâğıt ile tıkanır ve çaydanlık uygun bir bezle sarılarak bir müddet beklenilir. Artık çay hazırdır.

ERZURUM USULÜ Bu usulde biraz tüpe acımayacaksınız! (Yanlış anlaşılmasın, israf edin demiyoruz!) ‘Tavşankanı’ tabir edilen türde çay isteyenler bunu tatbik edebilirler

EN GÜZEL USUL Büyük çaydanlığa su doldurulur ve ocağa konur. Aynı zamanda küçük çaydanlığın (demlik) içine de yeteri kadar çay konulur (Burada kullandığınız çayın kalitesinin önemli olduğunu belirtelim!).

Her iki çaydanlık da su ile doldurulur. Küçük çaydanlığın içindeki soğuk suyun üzerine yetecek kadar çay konur. Büyük çaydanlık ocağın üzerine yerleştirilir, küçük çaydanlık da hemen üzerine hafif eğik olarak bırakılır. Bu usulde alttaki çaydanlık sürekli kaynamalı, su azaldıkça üzerine su ilâve edilmelidir.

Hafif ılımış olan büyük çaydanlıktaki su ile küçük çaydanlığa konulan çay güzelce yıkanır. Küçük çaydanlık ocak üstündeki büyük çaydanlığın üzerine hafif eğik olarak konulur. Küçük çaydanlığın kapağı da hafif eğik olarak üzerine konulur.

Ne zaman küçük çaydanlıktaki çay çökerse çayımız hazır demektir. Alttaki suyun buharıyla küçük çaydanlık ısıtıldığından bu usulde biraz zamana ve sabra ihtiyaç vardır. Çayı içince emeğinizin boşa gitmediğini anlayacaksınız.

2848


Antalya Literary Express cilt 1 sayı 3

Mutluluk... Mutluluğun sırrı insanın içinde bulunur... Bir Kızılderili masalında denir ki;

Onu dışarıda arayanlar önünde sonunda; hep mutsuz olurlar...

Kâinatın yaratılışı tamamlanmış, sıra insanı yaratmaya gelmiştir...

Yaratıcı insanı yaratmadan önce, varlıklara seslendi:

Dışarıda saklanmış bir mutluluk yoktur... Mutluluğun şifreleri saklanmıştır...

bütün

ve

sırları

içimizde

Mutluluk yolculuğunu içinize doğru yapmazsanız, dışarıda neye sahip olursanız olun, mutlu olamazsınız...

-"İnsanlar; mutluluğun sırrını ancak ona hazır olduklarında öğrensinler istiyorum... Sizce bu sırrı nereye saklayayım?"

Esasen dışarıda bizi mutlu edecek şeyler bulunmuyor...

Kartal söz aldı... -"Bana ver Tanrım, onu Ay'a götüreyim..."

Yolculuk içimizdedir...

Yaratıcı;

Mutluluk da...

-"Hayır" dedi, "Bir gün gelir oraya da giderler ve onu kolayca bulabilirler..."

Hayat da...

Yunus balığı; -"Onu Okyanus'un derinliklerine gömeyim Tanrım..." diye teklif etti... Yaratıcı; -"Orada da onu rahatlıkla bulabilirler..." dedi... Aslan ormanın derinliklerini önerdi... Koyunlar ıssız meraları... Tanrı hiçbirisinin önerisini kabul etmiyordu...

Anna Kostenko

En sonunda köstebeğin önerisi geldi;

Nazire:

-"Allah'ım bu sırrı insanların içine koy...

"Her ne arar isen kendinde ara

Mutluluk onların içinde saklı olsun...

Hasırda, kasırda, nasırda değil!"

Hazır olan kendi içinde mutluluğu bulabilsin..." dedi...

2849


Antalya Literary Express cilt 1 sayı 3

Briç

3.

Haftanın Eli – İmparator Çıldırmış! 4.

ALE03 Dağıtan Kuzey Zonda Hiçbiri

♠ 98 ♥ AK Q

5. ♦ J62 ♣ K7642

♠ ♥

6.

J52

♠ A 10 7 K

♥ J 10 8 7 6 5 3 2 B

D

7.

♦ A 10

Q3

G

8.

♣ —

♣ A Q J 10 9 8 5 3 ♠ K Q6 4 3

9.

♥ 94 ♦ K98754

10.

♣ —

Kontrat: 3 SA – Güney 11. 12.

Batı trefl asını çekti ve trefl damıyla sürdürdü. Seyircilerin şaşkın bakışları altında doğuda oturan son Vietnam İmparatoru (Annam Kıralı) Bao Dai ilk iki elde pik asını ve karo asını yedi. Seyircilerden “İmparator çıldırmış olmalı” fısıltıları duyuldu. Oysa İmparator ne yaptığını gayet iyi biliyordu; masada 3 SA kontratını batıracak savunmayı bulmuştu! İnanmazsanız güneyde 3 SA oynadığınızı düşününüz ve kontratı yapmaya çabalayınız.

13.

14.

15.

16. 17.

Briççilere Öğütler 2 - Briç Prensipleri 1.

2.

Briç, teknik bilgi ve hüner gerektirmesinin yanında, bir kişisel karakter meselesidir. Kişinin masadaki tavırları, ortağa ve rakiplere karşı davranışları karakterinin adeta aynasıdır. Briç, kaliteli kişilerin kaliteli ortamlarda yaptıkları kaliteli bir spordur. Kalitesiz briç ortamlarından uzak durulmalıdır.

Briçte başarı, soğukkanlılık ve sürekli konsantrasyon, uygulanan sisteme tam hâkimiyet, kurallarla yasalarla, ortama saygıyla ve neşeli davranışlar sergilenmesine bağlı olarak artar. Briçte konuşmaların ve oyunun her aşamasında açık bir zihinle, sağlam şekilde düşünmenin yerini alabilecek bir başka husus yoktur. Teknik konuların yanında, briçte insanların da var olduğu ve insan davranışlarının (egoistlik, sevecenlik, temkinlilik, agresiflik,) oyunun sonucunu etkileyeceği iyi anlaşılmalıdır. Konuşmalarda ve oyunda aceleci davranışlar gösterilmemeli, mevcut konuşma ya da oyun alternatiflerini değerlendirmek için zaman iyi kullanılmalıdır. Briçte hırs (ego) kontrol edilmeli, salt rakibi oynatmamak için yarışılmamalıdır. BRİÇ HESAP İŞİDİR. Alınacak skordaki kâr/zarar hesaplarını zihnen süratle yapabilmek için maçta uygulanan skor sistemi iyi bilinmelidir. Maçtaki molalarda gerçekten dinlenmeli ve bir sonraki seansa dinlenmiş olarak girilmelidir. Molalarda briç dışı konular konuşulması önerilir. Önceki ellerde yaşanan başarılar ya da felaketler o elde bırakılmış olmalı bir sonraki ele taşınmamalı, eski olaylar ile gereksiz tartışmalar konsantrasyon kaybına neden olmamalıdır. Canlılık ve dinginliğin, gerginlik ve sinirliliği yenec eği iyi bilinmelidir. Masada ufak tefek şeylerin konsantrasyonu bozmasına izin verilmemelidir. Oynanmakta olan oyundan keyif alacak derecede heyecan duymak iyidir, aşırı heyecan zararlıdır. Briçte sistem esastır. Cin fikirlilik yaparak sistemde önceden tanımlanmamış konuşmalar icat edilmemelidir. Siz Yer (Dummy) iken, zihnînizi dinlendirmeye bakın. Ortağınızın ya da rakiplerin oyununa yoğunlaşıp kendininiz yormayın. Olası felaketler karşısında ne yapmanız gerekeceğine önc eden karar verin. Rakiplerin oynadıkları farklı sistemler hakkında da bilgi sahibi olunmalıdır. Briç bir savaş oyunu kabul edilmelidir. Rakibin stratejileri ve taktikleri hakkında savaş öncesinde bilgi edinmek ve savaşa hazırlanmak esastır.

Briç Köşesi İletişim bilgileri: Süleyman Özel eposta: ozelsuleyman13@hotmail.com

2850


Antalya Literary Express 3