Issuu on Google+

HARİCİYE

ODTÜ DIŞ POLİTİKA ve ULUSLARARASI İLİŞKİLER TOPLULUĞU AYLIK DÜŞÜNCE DERGİSİ * ARALIK 2010

Türk Dış Politikasında Değişim

CEHENNEMDEN KARTPOSTALLAR

BiR FENOMEN: SIMPSONLAR

BEŞERİYETİN KARANLIK TARAFLARINA DENEYSEL BİR BAKIŞ

GETULIO VARGAS: DİKTATÖRLER VE YARARLARI

REFORMUN GÖLGESİNDE BİR FRANSA

KUZEY ÜLKELERİNDE SİNEMAYA GİTTİNİZ Mİ?

 

 


HARİCİYE A Y L IK D Ü Ş Ü N C E D ER G İS İ ED İT Ö R U Ğ U R C EM G Ü R P IN A R G Ö R S EL T A S A R IM A . C EM Ç A KIR R ED A KS İY O N ÖZ G E B OZ T AŞ R ÖP OR T AJ SOR UM L USU N A İL EL H A N Y AZ AR L AR S İN A N A KT A N S ED EF A R D A B UR AK AY D OĞ D U ÖZ G E B OZ T AŞ U T KU C A N İKL İ A . C EM Ç A KIR C EY H A N Ç İÇ EK M E R VE D İ Y A R N A İL EL H A N B U R Ç A Y EN G Ü Z EL Y İĞ İT C A N ER D O Ğ A N A Y Ş EG Ü L ER Y İĞ İT U Ğ U R C EM G Ü R P IN A R F A T İH H A F IZ M EH M ET T U Ğ B A KA R A S EZ G İ KA R A C A N M U R A T KA Y A İP EK M İS C İO Ğ L U AB D UL L AH OR H AN C A N S IN Ö Z D O Ğ A N B A R IŞ O N U R Ş A H İN Ş EB N EM Ş A H İN Ö Z F U R KA N U S T A D İL EK U Y A N IK İL ET İŞ İM İ K T İ S A D İ VE İ D A R İ B İ L İ M L E R F A K Ü L T E S İ B B L O K K A T : 1 U L U S L A R A R A S I İ L İ Ş K İ L E R T O P L U L U K O D A S I T EL : ( 5 3 7 ) 5 1 3 0 1 3 1 w w w .h a r i c i y e d e r g i s i .b l o g s p o t .c o m h a r i c i y e d e r g i s i @ g m a i l .c o m Y A Y IN T Ü R Ü S Ü R EL İ, Y ER EL , Ü C R ET S İZ


DOSYA


Onlarca yıllık kalkınmadan sonra, aşikar olanı tekrar keşfediyoruz – gelişmenin aracı da amacı da insandır. (Mahbubu ul­Haq, 1995)

3 2010 İnsani Gelişim Raporu – Ulusların Gerçek Zenginliği: İnsani Gelişmenin Yolları Kasım ayı içerisinde yayınlanan Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı’nın hazırladığı İnsani Gelişim Raporu’nda Türkiye İnsani Gelişim Endeksi’ne göre 169 ülke içerisinde 83. sırada yer aldı. En üst sıradaki ülkeler Norveç, Avustralya ve Yeni Zelanda; en alt sıradakiler ise Nijerya, Kongo Demokratik Cumhuriyeti ve Zimbabwe oldu. Rapor sonuçlarına göre ülkeler 4 gruba ayrıldı: Çok Yüksek İnsani Gelişim, Yüksek İnsani Gelişim, Orta İnsani Gelişim ve Düşük İnsani Gelişim. Türkiye ise yüksek insani gelişme düzeyindeki ülkeler arasında yer aldı fakat bu kategori içerisinde sondan 3. sırada. İnsani gelişim fikri 1980lerde ortaya çıktı. Dönemin baskın gelişim anlayışı; neo­liberal politikaların ürettiği, Uluslararası Para Fonu gibi kuruluşların uyguladığı kalkınma anlayışıydı. Bu anlayışın ölçütü, ekonomik büyümeydi. İnsani gelişim fikri bu tek boyutlu gelişim anlayışına karşı olarak ortaya çıktı.

İnsani Gelişim Raporu’nun fikir sahibi Mahbub ul­ Haq ve aralarında Amartya Sen’in bulunduğu bir grup 1990’da ilk İnsani Gelişim Raporu’nu hazırladılar. Raporda insanların seçeneklerini arttırma süreci olarak görülen insani gelişimin odak noktasında yine insan vardır. Ölçümünde ekonomik faktörlerin yanında eğitim ve sağlık faktörleri de eklenir. Rapora göre tüm gelişme boyutları içinde en temel üç boyut; insanların uzun ve sağlıklı bir yaşam sürmesi, bilgiye erişimi ve kabul edilebilir bir yaşam standardı için gereken kaynaklara erişiminin olmasıdır. (Streeten, 1995) (Lind, 2009) (Chowdhury&Squire, 2006) (McNeill, 2007) (Schimell, 2007) (Sagar&Najam, 98) (Morse, 2003) 1990’dan günümüze kadar toplam 20 tane İnsani Gelişim Raporu hazırlanmıştır. Bu raporlardaki endekslerin ölçüm metotları ve göstergeleri zamanla değişmiş, ayrıca yeni endeksler eklenmiştir. Her yıl yapılan değişiklikler gelişimin ölçümünü daha iyi bir


4

şekilde yapmak için olsa da, bazıları tarafından yıllar arasında karşılaştırma yapılmasını olanaksızlaştırdığı için eleştirilmiştir (Morse, 2003).

ama diğer ülkelerle karşılaştırdığımızda Türkiye’nin insani gelişimde hiç de yeterli seviyeye ulaşamamış olduğunu görüyoruz.

İnsani Gelişim Endeksi (İGE), insani gelişimin 3 boyutunun ­ uzun ve sağlıklı bir yaşam, bilgiye erişim ve kabul edilebilir bir yaşam standardı – gelişiminin bir özetidir. Uzun ve sağlıklı bir yaşamın ölçümü doğumda yaşam beklentisi ile yapılmaktadır. Bilgiye erişim 2010’dan önce yetişkin okur­yazar oranı ile ölçülüyordu ama 2010 yılı raporunda göstergeler ortalama yetişkin eğitim süresi ve çocuklar için beklenen okula devam süresi olarak değiştirildi. Bunun nedeni ise bu verilerin belli bir yetişkin okur­ yazar seviyesine gelmiş ülkeler arasında daha iyi bir karşılaştırma olanağı sunması ve eğitimin durumunu daha iyi göstermesi. Ama tabi burada bu göstergelerin eğitimin kalitesini ölçmediği belirtilmeli. Kabul edilebilir bir yaşam standardı ise daha önce kişi başına düşen Gayri Safi Yurt İçi Hasıla ile ölçülüyordu; fakat bir ülkenin gelirini daha iyi yansıttığı düşünüldüğü için satın alma gücü paritesine göre kişi başına düşen Gayri Safi Milli Gelir ile değiştirildi.

Türkiye; 2010 İGE’de bütün AB üye ülkelerinin, AB’ye aday ülkelerin ve OECD ortalamasının çok altında kaldı. ‘İGE komşuları’yla karşılaştırdığımızda da durum iyileşmiyor. 1980 yılında bölgede Türkiye’nin İGE değerinin en yakın olduğu Bulgaristan, Letonya ve Romanya şu anda Türkiye’nin çok daha yukarısında yer alıyorlar. (Bulgaristan 58, Letonya 48 ve Romanya 50. sırada). Türkiye’nin İGE’si 0,679 ile Avrupa ve Orta Asya’nın ortalamasının da (0,717) altında.

***

Türkiye’nin milli gelirindeki yüksek artış, ölçümünde milli gelirin yanı sıra eğitim ve sağlığı da dikkate alan İGE’yi aynı derecede etkilemiyor. Türkiye’nin AB ve OECD standartlarını yakalaması için yaşam beklentisi ve ortalama eğitim süresine odaklanması gerekiyor.

Gösterge ve metodoloji farklılıkları bulunduğu için 2010 yılı raporunun önceki raporlarla karşılaştırılamadığından bahsetmiştim. Buna bir çözüm olarak, raporda, yeni gösterge ve ölçüm yöntemine uygun olarak 1980 yılından itibaren ulaşılabilen verilerle her yılın İGE’si tekrar hesaplanmış. 1980’den bu yana Türkiye’nin doğumda yaşam beklentisi 60,3 yıldan 72,2’ye yükselerek neredeyse 12 yıl, ortalama eğitim süresi 2,9’dan 6,5’e yükselerek yaklaşık 4 yıl, beklenen okula devam süresi ise 7,0’dan 11,8’e yükselerek yaklaşık 5 yıl artmış. Türkiye’nin en çok geliştiği nokta kişi başına düşen GSMG’nin %112’lik artışıyla ekonomik boyutta olmuş. Sonuç olarak minimum değeri 0 ve maksimum değeri 1 olarak alınan İGE’nin Türkiye puanına baktığımızda 0,467’den 0,679’a yükselerek %45’lik bir artış gösterdiğini görüyoruz. Bu da Türkiye’yi aynı bölgede (Avrupa ve Orta Asya) benzer İGE seviyesiyle başlayan ülkeler – “İGE komşuları” – arasında gelişimin hızı açısından 14. sıraya koyuyor. Artıştaki ilerleme Türkiye’nin iyi bir tablo çizdiği yanılsamasını yaratabilir. Tabii ki bu artış sevindirici

E ş i t s i z K a l k ı nm a – G e l i ş e n K i m ? 2010 yılı raporunda getirilen önemli değişikliklerden biri de yeni endeksler. Raporda üç tane yeni endeks var. Bunlar; Eşitsizliğe Uyarlanmış İnsani Gelişme Endeksi, Toplumsal Cinsiyet Eşitsizliği Endeksi ve Çok Boyutlu Yoksulluk Endeksi. E ş i t s i z l i ğ e U y a r l a nm ı ş İ ns a ni G e l i ş m e E nd e k s i Bir ülkenin yalnızca sağlık, eğitim ve gelir düzeyindeki ortalama başarısını değil bu kazanımların ülke içinde nasıl dağıldığını da dikkate alıyor. EUİGE için İGE puanından eşitsizliğin çıkarılmış hali diyebiliriz. Eşitsizliğin olmadığı ideal durumda EUİGE ve İGE aynı olacaktır. Eşitsizlik arttıkça EUİGE azalır. Ortalama kazanımları değil, kazanımların bir ülke içindeki dağılımının eşit olup olmadığını ölçtüğü için EUİGE’nin gerçek insani gelişim; İGE’nin ise potansiyel insani gelişim endeksi olduğu söylenebilir. İGE eşitsizlikleri maskelediği için bu ölçüm gerekli görülmüştür.


Türkiye’nin İGE’si (0,679) insani gelişimin eşitsiz dağılımı nedeniyle eşitsizlik eklendiğinde %24 düşerek 0.518’e geriliyor ki bu çok büyük bir kayıp. Karşılaştırmak gerekirse Bulgaristan’ın kaybı %11,3, Romanya’nın ise %12,1. Sırbistan’a baktığımızda %11lik, Azerbaycan’a baktığımızda ise %14lük bir düşüş görüyoruz. T o p l u m s a l C i ns i y e t E ş i t s i z l i ğ i E nd e k s i Eşitsizliğe Uyarlanmış İnsani Gelişim Endeksi’yle aynı çerçevede oluşturulan TCEE, insani gelişimde erkek ve kadınların kazanımları arasındaki farklılıkları üç boyutta incelemiş: üreme sağlığı, güçlendirme ve ekonomik faaliyet. Üreme sağlığının ölçülmesinde gösterge olarak anne ölümleri ve genç doğum oranları ve güçlendirmenin ölçülmesinde kadın ve erkeklerin parlamentodaki sandalye oranı ve orta ve yüksek öğretime katılım oranları kullanılmışken ekonomik faaliyetin ölçülmesinde ise erkek ve kadınların işgücüne katılım oranları kullanılmış. Endeks bu üç boyutta, kadın ve erkek arasındaki kazanım eşitsizliğinin yol açtığı insani gelişimdeki kayıpları gösteriyor. TCEE Türkiye’yi 138 ülke arasında 77. sıraya koyuyor. Daha detaylı incelemek gerekirse, TBMM’deki kadın oranı yalnızca %9. Erkeklerin

%47lik oranına kıyasla, kadınların sadece %27si orta ve yüksek öğretim görüyor. Her 100.000 doğumdan 44’ü kadınların hamilelikle ilgili ölümleriyle sonuçlanıyor. 1.000 doğumdan 39’unu genç doğumları oluşturuyor. İşgücüne katılıma baktığımızdaysa erkeklerin %75’lik oranına karşılık, kadınlarda bu oran %27. Bu rakamlar Türkiye’nin sosyal, ekonomik ve siyasi arenada toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlayacak olumlu faaliyetlerde bulunması gerektiğini gösteriyor. Ç o k B o y u t l u Y o k s u l l u k E nd e k s i Çok Boyutlu Yoksulluk Endeksi; aynı hane içerisindeki eğitim, sağlık ve yaşam standartları açısından birden

fazla boyuttaki yoksunlukları belirliyor. Eğitim ve sağlık ikişer göstergeyle, yaşam standardı ise 6 göstergeyle ölçülmüş. Bu 10 göstergeden 3’ünde yoksunluk çeken bir hane fakir olarak sayılıyor. Yoksullukları tek boyutta – gelir yoksulluğu boyutunda – incelemek diğer yoksullukları göz ardı etmektir. ÇBYE’ye baktığımızda gelir yoksulluğu sınırının üstünde olduğu halde başta eğitim ve sağlık olmak üzere başka birçok boyutta yoksulluk çeken insanlar olduğunu görüyoruz. Gelir yoksulluğu resmin yalnızca bir parçasını oluşturuyor. 2010 yılı raporuna göre Türkiye’nin %8’i birden fazla yoksunlukla karşı karşıya ve %19’u da çoklu yoksunluk koşulları sınırında. Türkiye 0,039’luk ÇBYE değeri ile yüksek insani gelişme düzeyindeki ülkeler arasında Peru ve Kolombiya’dan sonra Brezilya’yla birlikte en yüksek değere sahip. *** İnsani Gelişim Raporu’nda gördüğümüz endeksler, sorunlara dikkat çekmek ve onları basitleştirmek açısından oldukça yararlı. Raporların etkilerini sıkça görebiliyoruz. Örneğin; son yıllarda iktisadi tarihçiler İGE’den çokça yararlanıyorlar. Ayrıca ‘insani gelişim’ terimi akademik dergi ve kitaplar, popüler basın ve konferanslar da dâhil olmak üzere birçok yerde karşımıza çıkıyor (McNeill, 2007). Siyasi olarak da dikkat çekici olan UNDP’nin yayınladığı bu tip rakamlar siyasilere hangi politikaların daha çok işe yaradığını gösterme gayesi içeriyor (Economist, 1991). İGR’nin teknik, siyasi ve hatta ahlaki rehberlik sağladığı da söylenebilir (McNeill, 2007). Nasıl bir ulusun zenginliği otomatik olarak refaha yol açmıyorsa, yüksek devlet harcamaları da devletin vatandaşlarına iyi baktığı anlamına gelmiyor (Economist, 1991). İGR’yi kullanılabilir yapan en önemli özelliği, basit fakat çok boyutlu olması (Sagar&Najam, 1998). Fakat bazılarına göre basit görünse de karmaşık bir rapor ve bu, onun verimliliğini azaltıyor (Lind, 2009) (McNeill, 2007). Bazıları ise insani gelişimin daha çok boyutu olduğu ve İGR’nin bunu en aza indirgediği gerekçesiyle İGR’yi fazla basit olmakla suçluyorlar. Basitlik özelliğini koruduğunu ve bunun raporun kullanılabilir olması için en önemli özellik olduğunu düşünenler yine de karmaşık bir şeye dönüşme riskinin olduğunu düşünüyorlar (McNeill, 2007).

5


Sonuçta belki de en iyisi Mahbub ul­Haq’ın dediği gibi, İnsani Gelişim Endeksi’nin gerçeğin kısmi yansıması olduğunu düşünmek ve onu olabildiğince basit tutarak her şeyi İGE’ye katmaya çalışmaktansa diğer kaygıları ayrıca incelemek. (Haq, 1995)

2010 Raporu’nun Türkiye açısından sonuçlarına baktığımızdaysa insani gelişimde bir ilerleme olduğunu, fakat yine de AB standartlarının çok altında kalındığını; kalkınmanın eşitsiz ve dengesiz dağıldığını, ayrıca toplumsal cinsiyet eşitsizliklerini ortadan kaldırmadığını görüyoruz.

6

R e f e r a ns l a r ­ Chowdhury, Shyamal & Squire, Lyn (2006). Setting Weights for Aggregate Indices: An application to the Commitment to Development Index and Human Development Index, Journal of Development Studies, July 2006, Vol.42, No.5, 761­771 ­ Haq, Mahbub ul, Reflections on Human Development (1995). Oxford University Press, Oxford ­ Lind, Niels (2010). A Calibrated Index of Human Development, Social Indicators Research, Sept 2010, Vol. 98 Issue 2, p301­319 ­ McNeill, Desmond (2007). ‘Human Development’: The Power of the Idea, Journal of Human Development, March 2007, Vol.8, No.1 ­ Morse, Stephen (2003). For Better or Worse, Till The Human Development Index Do Us Part?, Ecological Economics, June 2003, Vol.45, Issue 2 ­ Sagar, Ambuj D. & Najam, Adil (1998). The Human Development Index: A Critical Review, Ecological Economics, June 1998, Vol.25, Issue 3, p249­264 ­ Schimmel, Jörg (2007). Development as Happiness: The Subjective Perception of Happiness and UNDP’s Analysis of Poverty, Wealth and Development, June 2007, Journal of Happiness Studies, Vol.10, No.1, p93­111 ­ Streeten, Paul (1995). Human Development: The Debate About The Index, International Social Science Journal, March 1995, Vol.47, Issue 1 ­ People Doing Better, Economist, 5/25/91, Vol.319, Issue 7703 ­ İstatistikler ve endekslerle ilgili bilgiler için: http://hdr.undp.org/en/reports/global/hdr2010 http://www.undp.org.tr/Gozlem3.aspx?WebSayfaNo=2730


Haiti, Pakistan ve Endonezya’nın yaraları sarılabilecek mi, yoksa cömertliğin sonu mu geldi?

2005 G8 zirvesine damgasını vuran mesele yoksul ülkelere yardımdı. Bu zirvede Rusya hariç herkes dünyanın en yoksul ülkeleri için 50milyar dolarlık yeni bir yardım paketi hazırlama vaadinde bulunmuştu. Bu yeni yardım dalgası, en yoksul ülkelerin BM 2015 Milenyum Gelişim Hedefleri’ne ulaşabilmesi için planlanmıştı. Bu hedefler arasında açlığı bitirmek ve ilköğretimin tüm çocuklara verilmesini sağlamak da vardı. Sonrasında düzenlenen kampanyalar, teşvikler ve bireysel olarak yapılan yardımlarla bu iyilik furyası ümit veriyordu. Ancak geçtiğimiz Haziran ayında yapılan son G8 zirvesinde bu konuya çok az değinildi. Üstelik G8 ülkeleri, açlık ve yoksullukla mücadele için kurulan L’Aguila Gıda Güvenliği Girişimi’ne söz verdikleri 20 milyar doların sadece 6,5milyarını verdiklerini kabul ettiler. Pek çok zengin ülkenin kendini ekonomik krizden kurtarmaya uğraştığı düşünülürse, belki bunda şaşılacak bir şey yok. Ancak 2010’un doğal afetlerle de yoksul ülkeleri kırıp geçirdiği akla gelince “cömertliğin ölümü” fikri korku veriyor.1 2010, Haiti’yi yerle bir eden 7 şiddetindeki depremle başlamıştı. 12 Ocak’ta meydana gelen deprem dünya kamuoyunda “halkın temel gıda kaynağının pişirilmiş çamurdan ibaret olduğuna” dair haberle2 gündeme

gelen yoksul Haiti’deki trajedinin doruğa ulaşmasına neden olmuştu. Bu durum dünyayı harekete geçirmiş ve yardım kampanyaları hemen başlamıştı hatta Twitter’da bile bu kampanyaların seyrini takip etmek mümkündü. Destekçiler acele etti fakat en iyi zamanlarda bile zayıf olan Haiti yönetimi ülkeyi yeniden inşa etmekle uğraşırken bağışçıların çoğu yılmıştı. Depremin üzerinden sadece yedi ay geçtiğinde, ülkeye söz verilen 5.3 milyar doların yalnızca 506 milyonu verilmişti.3 Geçen zaman Haiti için işleri daha da kolay kılmadı, ülke şimdi de kolera salgınıyla boğuşuyor. Kanalizasyonun karışmadığı temiz su sıkıntısının olduğu ve hastalığın da bu yolla hızlı ve kolayca yayıldığı dikkate alınınca can kaybı tahmin edildiği gibi 5 ile 20 bin arasında, belki de daha fazla olacak. Tıp öğrencileri ve sağlık uzmanları kolera ölümlerini önleyebilmek için adeta çırpınıyor ve BM’nin desteğini alan Haiti makamları düzeni sağlamaya çalışıyor. Fakat acil yardım olmaksızın bu çabalar yetersiz kalacak.4 2010’un Temmuz ayı ise başka bir felaketi getirdi. Muson yağmurlarının yol açtığı şiddetli sel Pakistan’ın beşte birini sular altında bıraktı. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Ban Ki­Moon ülkeyi dolaştıktan sonra 15 Ağustos’ta durumu ‘o ana kadar gördüğü en kötü

7


doğal afet’ olarak tanımladı. Ülkenin tamamını ve 15 milyon insanı ağır biçimde etkileyen felaket 2004’te yaşanan tsunamiyi, 2005’teki Pakistan depremini ve Ocak ayındaki Haiti depremini gölgede bıraktı. Pakistan Başbakanı Yusuf Raza Gilani, 9 Ağustos’ta durumun devletin kontrolünden çıktığını açıkladı; bu çok daha ciddi bir insani felaketin sinyalini veriyordu. Kötü hava koşulları, engebeli arazi ve harap olmuş ulaşım ağları yardım faaliyetlerini sekteye uğratıp işleri iyice zorlaştırıyordu.

8

Yardımların yetersizliğinin yanında birçok gıda stoğunun da ilk selde kaybolması çaresizliği artırıyordu. Felaketin bölgenin geçim kaynağı olan tarım alanlarını vurması da göz önüne alınırsa gerekli yardımın yapılması halinde bile ülkenin kendini toparlaması yıllar sürecekken, Pakistan’a yapılan yardım ve vaat edilen miktar, Haiti’ye yapılan 3,1 milyar dolarlık yardımla bile karşılaştırılamayacak kadar düşük kaldı!5 Selden sonra kaderine terk edilen Pakistan’da korkulan da oldu ve humma, sıtma gibi salgın hastalıklar hızla yayılmaya başladı. Halkın büyük çoğunluğunun susuz, elektriksiz, küçücük barakalarda yaşam mücadelesi verdiği düşünülürse yaklaşan kışın sonuçları korkutuyor. Batının Pakistan’ın sahip olduğu savaş teknolojisine karşı önyargısı ve gönderilecek yardımların şiddet yanlısı radikal grupların eline düşeceğine dair endişesi, ülkeye yapılacak yardımların seyrine dair korkuları iyice artırıyor.6 Ancak kuşkular ve

önyargılar bir yana bırakılır ve duruma yalnızca insan olarak bakılırsa, ülkede görülebilecek tek tablo bütün çaresizliğiyle sefalet! Dünya, Haiti’yi ve Pakistan’ı medyanın ilgisizliğine kurban edip görmezden gelmeye başlamıştı ki 25 Ekim’de Endonezya’da meydana gelen deprem, bundan kaynaklanan tsunami ve onun tetiklediği Merapi Yanardağı’nın patlamasıyla yeniden “insanlık ve yardım”dan konuşmaya başladı. Pasifik’in ateş çemberinde yer alan Endonezya için bu felaketler alışılmış belki ama hepsinin üst üste gelmesi, yaklaşan kış ve ülkenin ekonomik durumu yardım almaksızın yaraları sarmayı imkânsız kılıyor.7 Gelir durumları, dünya siyasetindeki rolleri ve G8 ülkelerinin verdiği sözler dünyanın gözünün gelişmiş ülkelere çevrilmesine neden olsa da bütün sorumluluğu onlara yüklemek elbette doğru değil. Haiti, Pakistan ve son olarak da Endonezya’da yaşanan felaketlerle 2010, tüm dünyayı ciddi bir insanlık sınavına sokmuş gibi. Aradan geçen zamanın medyanın ilgisini dağıtmasına bunun da zaten yeterli olmayan yardımları azaltmasına bakılırsa, endişelenmemek elde değil. Görünüşe bakılırsa sınıfı geçmenin yolu; bunu zenginlik, din ya da politika meselesine dönüştürmeden kim olursak olalım sadece insan olduğumuz için elimizden geleni yapmak.

R e f e r a ns l a r 1­ Görülmemiş Felaketin Merkezinden”, Joshua Kurlantzick “Cömertliğin Sonu”, Newsweek Türkiye, sayı: 96, s. 41 2­ Deprem Haiti’nin başkentini yok etti, Hürriyet, 14 Ocak 2010. Erişim: 23 Kasım 2010 3­ Görülmemiş Felaketin Merkezinden”, Joshua Kurlantzick “Cömertliğin Sonu”, Newsweek Türkiye, sayı: 96, s. 42 4­ Haiti can çekişiyor, dünya izliyor,Timeturk, 20 Kasım. Erişim: 24 Kasım 5­ Görülmemiş Felaketin Merkezinden”, Joshua Kurlantzick “Cömertliğin Sonu”, Newsweek Türkiye, sayı: 96, s. 37 6­ Pakistan selden sonra kendi kaderine terk edildi, Radikal, 10 Kasım. Erişim: 24 Kasım 7­ Endonezya'da tsunami: 113 ölü, Cnnturk, 26 Kasım. Erişim: 28 Kasım


Başarısız devlet kavramı, bir devletin genellikle bölücü şiddet veya aşırı yoksulluk nedeniyle artık güvenlik, yönetim ve eğitim gibi temel fonksiyonlarını yerine getiremez duruma gelmesidir. Ancak, devletler sadece iç unsurlar nedeniyle başarısız olmazlar, yabancı hükümetler de etnik savaşları körükleyerek ya da isyancı güçleri destekleyerek kasten bir devletin başarısızlığına neden olabilirler.1 Uluslararası toplumu oluşturan bazı devletlerdeki başarısızlığın getirdiği bu güç boşluğu bölgesel sonuçlar doğurmanın yanı sıra uluslararası toplumu da etkilemektedir.

şiddetin ve çatışmaların hafifletilmesinde etkili olamadı. Nitekim ülkede kalıcı hükümet kurulamadığından Ahmed şu anda Geçici Federal Hükümet'e başkanlık ediyor.3 Ne yazık ki kalıcı bir hükümet Somali'nin yakın geleceği için de öngörülebilir değil. 1991'de ulusal hükümetin çöküşünden bu yana Somali'yi devlet olarak yetersizliğe iten siyasi, ekonomik ve sosyal çatışmaların önüne geçilememesinin yanı sıra uluslararası toplumun ve Birleşmiş Milletler’in

9

ABD merkezli Dış Politika Dergi’si ve Barış Fonu’nun ortaklaşa hazırladıkları 2010 Başarısız Devletler Endeksi yayınlandı. İstikrarsızlığa en açık ülkeler listesi olarak tanımlanabilecek raporun tepesinde kanunsuzluk ve kaosa boğulmuş Somali yer alıyor.2 Sudan ve Yemen'in de listede Somali’yi izlemesi bu ülkelerdeki durumlar göz önüne alındığında pek de şaşırtıcı olmasa gerek.

saldırgan çabalarına rağmen, Somali'deki durum kötüleşmeye devam ediyor.

Somali yaklaşık yirmi yıldır işleyen hükümeti olmayan bir ülke ve bugün büyük ölçüde İslamcı militan grupların kontrolü altında. Bu gruplardan El­Shabab en kötü şöhretlisi ve güçlüsü, ikinci bir grup ise Hizbul İslam.

Neredeyse yirmi yıldır kalıcı bir ulusal hükümetin yokluğunun yol açtığı sivil şiddet, ekonomik sıkıntı, kötü sosyal şartları ülkedeki durumu derinden etkiledi ve birkaç milyon Somali vatandaşını yerinden etti. Son yıllarda artış gösteren korsanlık faaliyetleri ve yabancılara karşı düşmanlık nedenleriyle de Somali'ye yardım sağlamak uluslararası kuruluşlar için zor hale gelmiştir. Ayrıca 2009 yılı başında ulusun güneyinde başlayan sivil şiddette artış da ülkedeki istikrarsızlığı beslemekte ve meydana gelecek herhangi potansiyel gelişmeyi tehdit etmekte.

Şeyh Şerif Ahmed Ocak 2009'da dolaylı olarak Somali Cumhurbaşkanı seçildi ancak yolsuzluk kontrolü ve Somali nüfusunu oluşturan klanlar arasındaki sivil

Afrika kıtasında bulunan ülkeler arasında topraklarının büyüklüğü bakımından en önde gelen


Listenin hatırı sayılır başarısız devletlerinden bir diğeri de Yemen. Bir zamanlar mutlu Arap diyarı olarak adlandırılan Yemen son yıllarda fakirlik, iç çatışmalar ve terör örgütlerinin eğitim ve sığınak yeri olduğu iddiaları ile uluslararası toplumun gündemini işgal etmeye başladı.5 Bugünkü Yemen yarı­otokratik, gelişme ve bütünleşme sorunlarıyla uğraşan; Kuveyt’in işgalinde Saddam yönetimine destek verdiği için Ortadoğu’daki tüm ekonomik ve siyasi uyum süreçlerinden dışlanan fakir bir Arap ülkesi görünümündedir. Sudan, bulunduğu jeopolitik konumu dolayısıyla son zamanlarda gözlerin üzerine çevrildiği bir ülke oldu. Tüm dünyada kuzey­güney çatışması ile gündeme gelen ülke, son yıllarda Darfur problemiyle karşı karşıya. Çatışmalarda ölen insanların yanı sıra ülkede fakirlik had safhada.

10

200,000 insanın ölümüne neden olan 2003 Darfur Krizi ile dikkatleri üzerine çeken Sudan, 1955 yılından beri Kuzey ve Güney Sudan arasındaki etnik, dinsel ve ekonomik çatışmaların yol açtığı sivil savaşla karşı karşıya. Öte yandan özellikle Sudan’ın güneyinde petrol yataklarının varlığı ve söz konusu petrol rezervlerinin hiç de küçümsenmeyecek büyüklükte olduğunun ortaya çıkması, ülkenin jeopolitik önemini daha da artırmış, Sudan’da yaşanan karışıklıklara dışarıdan müdahalelerin artmasına neden olmuştur. Uzun yıllar iç savaşla uğraşan Sudan bugün problemli bir bölge olarak zihinlerde yer etmiştir.4 Şimdilerde Güney Sudanlılar özerk bir bölge olarak kalmak ya da bağımsız bir devlet olarak ayrılmak arasında seçim yapacakları bir referandum hazırlığı içindeler. Ocak 2011’de yapılması planlanan referandum ile Güney Sudan'ın kaderi belirlenecek ama bu gelişme Sudan'ı başarısız devlet unvanından ne derece kurtarır bilinmez.

ABD’nin askeri yardımına rağmen merkezi hükümet El­Kaide gibi militan grupların köklerinin kurutulması yeteneğine sahip değil. Ayrıca kuzeydeki isyancı Zeydi Husilerin şiddetli direnişleri ve giderek artan El­Kaide

terör gruplarının eylemleri Sana rejimini ve ülkenin 30 yıllık lideri Abdullah Salih’i zor durumda bırakmaktadır. Yemen'de son yıllarda mezhepsel gerginliklerde de artış yaşanmıştır. Hükümetin Kuzey El­Husi isyancıları ile önceki ve mevcut anlaşmaları sürdürmesi diğer yandan da özellikle çatışmaya eğilimli bölgelerde geliştirme planları izlemesi gerekmektedir. Sonuç olarak, yukarıdaki bilgiler ışığında, başarısız devlet kavramı bu devletlerde toplumun her alanına sinmiş ve bu devletlerin kaderini tayin edecek önemli bir etken haline gelmiştir.

R e f e r a ns l a r 1. The African Studies Centre, The Transnational Institute, The Peace Studies Groupand, The Peace Research Center, “Failed and Collapsed States in the International System”, http://www.ces.uc.pt/nucleos/nep/media/pdfs/failed_collapsedStates­Report.pdf (18 Kasım 2010) 2. Foreign Policy, “Failed States Index 2010”, http://www.foreignpolicy.com/failedstates (20 Kasım 2010) 3. Fund for PEACE, “Country Profile : Somalia”, http://www.fundforpeace.org/web/index.php?option=com_content&task=view&id=449&Itemid=901 (20 Kasım 2010) 4. Peter MARTELL, ”Sudan and Failed States Index”, http://www.petermartell.com/1/post/2010/7/postcards­from­hell­sudan­and­the­ failed­state­index.html (18 Kasım 2010) 5. Birol AKGÜN, “Yemen Nereye Gidiyor?”, http://www.sde.org.tr/tr/kose­yazilari/143/yemen­nereye­gidiyor.aspx


Geçtiğimiz ay ABD’den gelen bir haber Nazi tarihini yeniden gündeme taşıdı. Haberde Marc Jacobson adlı bir koleksiyoner, bir arkadaşından hediye alır. Hediye; bir abajur. Jacobson, Avrupa’dan gelen, tarihi değeri olan bu hediyeden çok mutlu olsa da, uyandırdığı garip hissi görmezden gelemez ve abajuru laboratuarda inceletmeye karar verir.

Sonuç; tüyler ürpertici… Abajurun hammaddesi insan derisi! Nazi kamplarında Yahudilere yapılan işkencelerin bir diğeri de böylece ortaya çıkmış oldu.1

Beşeriyetin Karanlık Taraflarına

Peki, nedir insanı böyle bir vahşeti yapmaya iten sebepler? Bunu anlamak için Nazi Almanyası’ndaki şartları bilmek ve Adolf Hitler’i tanımak gerekir. Nazizm, nasyonal sosyalizm anlamına gelen bir ideolojidir. Alman öncüsü Adolf Hitler 1921’de milliyetçi, kapitalizm karşıtı ve Yahudi aleyhtarı olarak bilinen Alman İşçi Partisi’nin başına geçti. O dönemde Versailles Antlaşması’nın ağır maddeleri ve savaş borçları nedeniyle Almanya ekonomik bunalımlar yaşıyordu. D a r be g i r i ş i m i v e i k t i d a r d a y ü k s el i ş i Ordunun desteğini yanına alan Hitler, Kasım 1923’te darbe girişiminde bulundu ancak tutuklanıp hapse mahkûm edildi. Afla çıkan Hitler, 9 aylık mahpus hayatında nasyonal sosyalizmin ideoloji kitabı olarak da görülen Büyük Alman İmparatorluğu’nu kurma düşüncesinden bahseden ve Hitler’in otobiyografisi niteliğini taşıyan Kavgam’ı yazmaya başlamıştı. Bu kitap Sosyalizm ve Marksizme karşı, aynı topraklarda yaşayan aşırı ırk birliğini savunur. Hitlere göre Almanlar, üstün ırktır ve başka bir ırkla karışması önlenmelidir. Başarısız darbe girişiminin ardından Hitler, yasal yolda iktidara gelmek için çalışmalarına başladı. Çöküş korkusundan, halkın milliyetçi duygularından

yararlanan Hitler ve yandaşları propaganda ve korkutma yöntemlerini kullanarak iktidara gelmeyi başardı. Ekonomik krize getirdiği çözüm önerileriyle halkın geniş desteğini kazanan Hitler, iş adamlarının da desteğini yanına aldı. Paul de Hindenburg tarafından başbakanlığa getirilen Hitler; tüm devlet organlarını ele geçirmeye başladı, güçler birliğini kendi elinde topladı ve parlamento binasının yangınından solcuları sorumlu tutarak Komünist Parti’yi yasadışı ilan etti. Mart seçimlerinde Hitler ve partisi oyların %44 ünü aldılar2. 1936’ya kadar işsizlik ciddi bir düşüş gösterdi. Bu süreçte temel özgürlükler askıya alındı. Katoliklerin ve muhafazakârların desteği Hitler’den yanaydı. Tutuklamalar arttı. Tüm partiler ve sendikalar tek tek kapatılmaya başlandı. Parti alt birimleri sayesinde ülkenin her yerinde Nazi temsilcileri baş gösteriyordu. Hitler, parti içindeki sesleri susturmayı da başarmıştı. To p l a m a k a m p l a r ı Hitler’in baskıcı rejimiyle Naziler ırkçı teorilerini hayata geçiyorlardı. Baskı ve şiddetten dolayı Yahudiler göçe yöneldiler. Irkın temizlenmesi ve üstün insanın doğumu için Yahudiler öldürülüyor, ırklar arası evlilikler yasaklanıyor, uygun olmayanlar kısırlaştırılıyor ve özürlüler yok ediliyordu.

11


1933 ve 1945 yılları arasında kurulan bu kamplarda önceleri devlete karşı gelenler tutuluyordu. Daha sonra tutukluların genel profili şöyle değişti: komünistler, sosyalistler, sosyal demokratlar, romanlar, Yehova şahitleri, eşcinseller, asosyaller ve sosyal açıdan sapkınlık gösterenler… Mayıs 1938’de Almanya’nın Avusturya’ya saldırmasının ardından Alman ve Avusturyalı Yahudiler Almanya’daki Dachau, Buchenwald ve Sachsenhausen kamplarına alındılar.3 Kamplar SS’ler(Savunma alt birliği) tarafından korunuyordu. Nazi kamp sistemi hızla genişletildi. Alman ırkının temizlenmesi politikası işliyordu. Yoğun çalışma şartları yüzünden, gaz odalarında ya da vurularak binlerce insan can veriyordu. İnsanlardan sabun, yağ ve hediyelik eşya yapma iddiaları da cabası…

12

1 9 4 5 v e s o nr a s ı İkinci dünya savaşından sonra yakalanan Nazi subayları İkinci Dünya Savaşı’nın galip devletleri tarafından Nürnberg mahkemelerinde yargılandılar. Kimi duruşmalar sürerken intihar etti. Kimi ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı. Kimi ise idama mahkûm edildi. Bir süre kaçmayı başardıktan sonra savaş suçlusu olarak yakalan Adolf Eichmann, adından en çok söz ettiren SS’lerden. Adolf Eichmann davası sırasında, yapılanları “görev” olarak nitelendirmişti. 6 milyona yakın insanın vahşice öldürülmelerinin ardından Eichmann bunlara görev diyordu. Arkasında bir��ok söylenti bırakan Eichmann, Ramleh hapishanesinde asılarak öldürüldü. G ö r ev ? İşte bu olay, Yale Üniversite’sinden Prof. Dr. Stanley Milgram’ın işkence deneyi olarak da bilinen “otoriteye itaat deney”ini yapmasına sebep olmuştur. Milgram deneyi, sıradan insanların, otorite karşısında otoriteye uyma/karşı çıkma eğilimlerini ölçen bir deneydir. 1961’de başlatılan deneyde farklı eğitim seviyelerinden 40 erkek katılımcı üzerinde bir otoriteden emir gelmesi durumunda işkence yapıp yapamayacakları araştırılmıştı.

D e ne y d ü z e ne ğ i Katılımcı; deney için geldiğinde, deneyin asistanı olan diğer kişi ve deney yürütücüsüyle karşılaşır. Deney yürütücüsü, asistanı diğer katılımcı olarak tanıtır. Katılımcıya cezanın öğrenme üzerindeki etkisinin araştırıldığı söylenir. Yürütücü bir kâğıtta öğretmen, diğerinde de öğrenci yazdığını söylediği iki kâğıt parçasını denek ve asistan arasında oylar. Aslında her iki kâğıtta da öğretmen yazıyordur. Bu katılımcının seçimin şans eseri yapıldığına inanmasını sağlamak içindir. Öğretmen olarak atanan katılımcı ve öğrenci olarak atanan asistan farklı odaya alınır. Odaya girmeden önce asistan kalp rahatsızlığı olduğu söyler. Gerçek denek kendi odasına girdiğinde karşısında 15 volttan 450 (3 kez) volta kadar elektrik verebilen bir aletle karşılaşır. Asistana kelime çiftlerinden oluşan bir liste verilir ve öğrenmesi istenir. Deney başladığında katılımcı, bu kelime çiftlerinin ilkini söyler ve ikincisi için dört seçenek okur. Artık katılımcı, her yanlış cevap için gitgide yükselen elektrik şoklarını vermeye başlayacaktır. Asistanın bu şoklara maruz kaldığını düşünmektedir. Zira şok aletinin yanı sıra birde kayıt cihazı vardır ve bu cihazda daha önceden kaydedilen sesler, şoklar sonrasında katılımcıya eş zamanlı olarak dinletilmektedir. Voltajın artırılması sırasında, önceleri kısa çığlıklar; devamında duvara vurmalar, çıkmak için yalvarmalara dönüşür. Asistan kalp rahatsızlığını hatırlatır. Sonrasında ise ses kesilir.

K a t ı l ı m c ı l a r ne y a p t ı ? Şok verilenin ne halde olduğunu merak eden katılımcılar heyecana benzer tepkiler gösterdiler. Durumdan rahatsız olan ve merak eden katılımcılara deney yürütücüsü şokların tehlikesiz olduğunu söyledi. Katılımcılar bırakmak istediklerinde ise


sırasıyla “Lütfen devam edin. Deney için devam etmeniz lazım. Devam etmeniz mutlak suretle önemli. Başka alternatifimiz yok devam etmek zorundasınız.” Cevaplarını aldılar. Buna rağmen bırakmak isteyenlerin deneyi yarıda kesmelerine izin verildi. S o nu ç Deneye katılanların %65 i hiç tanımadıkları ve kendilerine herhangi bir zararı dokunmayan bu insanlara 450 volta kadar elektrik verdiler. 40 katılımcı durumdan rahatsız olsa da 300 volta kadar devam etti. 25 kişi 375 volta kadar çıktı. 26sı hiç durmadı.4 Deney, daha sonraları da küçük değişikliklerle tekrarlandı. Başka kültürlerle, kadınları deneye katarak, voltajı düşürerek… Sonuçlarda büyük farklılıklar yoktu. Emir altındayken göreve itaat, sosyal bir olgudur. 50 yıl öncesinde dünya bir savaştan yeni çıkmışken ve Nazi etkisi devam ediyorken tekrarlanması ile 2008 yılındayken tekrarlanması arasında bir fark olmamasını Prof. Dr. Çiğdem Kağıtçıbaşı “insan temelli davranış” olarak 10 nitelendiriyor. Ayrıca, deney yürütücüsü, katılımcılar sorduğunda, elektrik verilen kişi zarar gördüğünde sorumluluk bana ait diyor. Böylece katılımcı sorumluluk hissinden kurtulmuş oluyor. Almanya’da ise sonuç %85 çıkmıştır. Peki, bu bulgular Nazi Almanya’sında yapılan işkenceler için geçerli sebep olabilir mi? Eichmann bunu kendilerini temize çıkarmak için mi söyledi yoksa sadece gerçeği mi söyledi bilinmez ama yapılan bu araştırma sadece otoriteye itaat konusunda çevresel ve sosyal etkilerin önemini vurgulamaktadır. Örneğin; Milgram deneyi, iki asistanın katılımcıyla birlikte deneye girmesiyle tekrarlandığında katılımcıların %90’ı elektrik vermeye devam etmiyor. Bu durum gösteriyor ki insan tek başına olduğunda otoriteye karşı daha savunmasızdır. Ama dayanışma karşı gelme olasılığını güçlendiriyor. Bu durumda Nazilerin yaptığı kıyıma “Sadece görevdi” diyenler ya da Milgram deneyini göstererek maruz göstermeye

çalışanlara şu soru sorulabilir: İşkenceciler yalnız mıydı? Nazi kamplarından kurtulmayı başaran Ruth Webber söyle anlatıyor: “Her yerde, çok fazla ceset gördüm. Çok sayıda gördüğünüzde, üzerinde o kadar büyük bir etki yapmıyor sanırım. Ostrowiec Lagar’da (kamp) bir defasında ek binadaydım. Banyodaydım. Köşedeydi. Kampın ortasında yer alıyordu. Barakalar tam değilse de iki tarafında yer alıyordu. Ek bina köşedeydi. Ek binaya gittim ve bir defasında gürültü patırtı vardı. Herkes olması gereken yere barakalara koşuyordu. Ben banyoda kaldım. Ayağa kalktım. Yukarıdaki küçük camdan baktım ve bazı insanlar kaçmaya çalışırken, bazıları yakalandı. Yaralandılar sanırım. Ateş ediyordu birileri. Dört kişi de kampın etrafındaki dikenli telin dışında çukur kazıyordu. Kaçmaya çalışan, vurulmuş. Ancak henüz ölmemiş kişileri getirdiler. Diğer Yahudilerin henüz ölmemiş bu kişileri gömmesini istediler. Gömülmemek için yalvarıyorlardı. Hâlâ hayattaydılar ve onları öldürecek bir şeyler yapmalıydılar. Hiçbir şey yapmadılar. Canlı canlı gömmek dışında. Gömmek zorundaydılar. Çünkü onlar seçilen zavallı kişilerdi. Gömmezlerse, kendilerinin de sonu aynı olurdu. Çok travmatik bir olaydı. Hâlâ geceleri çığlık atarak uyanıyorum.”5 Ruth Webber ve milyonlarcası… Ruth Webber’ in tutukluları canlı canlı gömen askerler için söyledikleri hakkında tekrar düşünmek gerekebilir. “…onlar seçilen zavallı kişilerdi.” Bu durum “Savaşlarda halklar değil hükümetler ve yönetimler suçludur.” düşüncesini destekler nitelikte bir yorumdur ancak Ruth Webber’in sözlerinin duygusallığı bir yana, yakalanan Naziler hapishanede cezalarını çekerken, onlarla araştırma yapma fırsatı bulan bilim adamı Gustave Gilbert’ ın bulgularını dikkate almak gerekir. Gilbert, Nazilerin karakterleri için şunları diyor. “ Sadece SS’lerin öldürücü robotları olarak adlandırabileceğim yeni bir insanlık dışı kişilik tipine

13


rastladım. Bu kişilik tipi, olanları engellemek için bilinçli vicdan azabından ve acımadan yoksun aklın ve kalbin yerine sanki elektrik kabloları ve demirden oluşan ve zarar vermek için ne kadar korkunç olduğunu düşünmeden iğrenç işlerine devam eden yıkım emirlerinin hissiz ve mekanik cellâtlarıdır ki onları bir emirle harekete geçirmek için düğmeye basmak yeterlidir.6 Böyle bir insanlık dramının yaşandığı ortamda yapılanlara “görev” demeden önce empatinin önemini de vurgulamak gerekir. Çalışmalarının sonunda Milgram, elektrik şokunu vermeyi yarıda kesen katılımcıların gerekçelerinden şu sonucu çıkarmıştır. Bu katılımcılar tepkilerini empati, merhamet ve adalet anlayışı kaynaklı görmektedirler.4 Bundan da anlaşılacağı gibi empati insanın şiddet duygusunu engelleyebilmektedir. Empati üzerine yapılan diğer çalışmalarda da saldırganlık güdüsünün empati kurabilme yetisi doğrultusunda bastırılabildiği vurgulanmaktadır.

14

Almanya halkı o dönemde Hitler ve yandaşlarına destek vererek onların güç kullanımını meşrulaştırdılar. Tek bir kişinin gücü elinde tutması ve bunu güçler birliği ilkesini kendi elline alarak

gerçekleştirmesi, halkın Hitler’ e gücünü kullanacak fırsatı vermesiyle mümkün olmuştu. Güç kullanımı çok hasat bir olgudur. Modern toplumlarda anayasal kurallarla korunan insan hakları, Nazi Almanyası’nda damgalanan insanlar için tamamıyla hiçe sayılmıştır ve bunun en önemli nedeni onların karşılarındaki insanları ötekileştirmelerinden kaynaklanmıştır. Nazi Almanyası örneği insanlığa çok önemli bir ders veriyor aslında. Karşımızdakini öteki, başkası, farklı diye yargılamadan anlamaya çalışmak felaketleri önleyebilir. Toplumda bizden farklı olanı değersiz görmek, dışlamak, etiketlemek derin sosyal travmalara yol açar ve tarihte geçmez bir leke olarak yerini alacak şeylere zemin hazırlar. Tevekkeli değil, hapishane hücrelerinde Nazi savaş suçluları üzerinde araştırma yapan Kelley’in sözleri de bunu destekler niteliktedir. “Böyle kaoslara sebep olan zorlamalar hakkında düşünerek sonuçlar çıkarmazsak, Avrupa’nın görmüş olduğu zarar, milyonlarca talihsiz insanın ölümü ve neredeyse bütün dünya değerlerinin yıkımı boşa gidecektir. Herhangi bir gelecek zamanda bu kötülüğün tekrarlanmasını önlemek gayesiyle zekice adımlar atabilmek için 3. Reich (3. İmparatorluk: Nazilerinin kendilerine verdikleri isim) zamanının altındaki nedenleri öğrenmemiz gerekir.”7

R e f e r a ns l a r 1. Abajur değil nazi kabusu, http://www.milliyet.com.tr/abajur­degil­nazi­kabusu/yasam/sondakika/07.11.2010/1311035/default.htm (19.11.2010) 2. Adolf Hitler,http://www.biyografi.info/kisi/adolf­hitler/fotograflar/6.htm, (16.11.2010) 3. United States Holocaust Memorial Museum, “Nazi Kampları” Holocaust Encyclopedia, http://www.ushmm.org/wlc/tr/article.php?ModuleId=10005144 (8.11.2010) 4. Milgram, S.Obedience to Authority, an experimental view, http://www.google.com/books?hl=tr&lr=&id=U44OAAAAQAAJ&oi=fnd&pg=PR11&ots=KYhMm2­ bUj&sig=n5XDFfo10l5avzJP7HJkCIW1KB0#v=onepage&q&f=false (19.11.2010) 5. United States Holocaust Memorial Museum, Record Group 101­133/133 Oral History, Nazi Camps­Personal History, Interview with Ruth Webber, RG­101­150/537 ( 18.11.2010) 6. Brunner, J. (2002) “Oh Those Crazy Cards Again”: A History of the Debate on the Nazi Rorschachs, 1946–2001Political Psychology, doi: 10.1111/0162­895X.00237,p.233­261 7. Zillmer, E. The Quest for the Nazi Personality, a Psychological Investigation of Nazi, Interpreting Nazi Rorschachs, Kelley Records, http://books.google.com.tr/books?id=5AHjyqECQXMC&pg=PA79&lpg=PA79&dq=preliminary+studies+of+the+roschachs+records+of+the+ nazi+criminals&source=bl&ots=GXEIb­ zOx4&sig=9dfkK_lF3zcUOYvplKCkw8eexVo&hl=tr&ei=hnLmTMjHMYPKswaq56iiCw&sa=X&oi=book_result&ct=result&resnum=2&ved=0 CB8Q6AEwAQ#v=onepage&q&f=false (21.11.2010) 8. Stanley Milgram Experiment(1961), http://www.experiment­resources.com/stanley­milgram­experiment.html (15.11.2010) 9. Cherry, K. The Milgram Obedience Experiment,The Persils of Obedience http://psychology.about.com/od/historyofpsychology/a/milgram.htm (15.11.2010) 10. Aça, F.(2008) İşkenceci Maruz Görülebilir Mi?,http://arsiv.ntvmsnbc.com/news/469997.asp?cp1=1#storyContinues(16.11.2010) 11. Holokost Ansiklopedisi, http://www.ushmm.org/wlc/tr/media_ph.php?ModuleId=10005144&MediaId=547 (22.11.2010)


Aralık Dosyası

15

Türk Dış Politikasında Değişim


NATO Zirvesi ve Füze Savunma Sistemleri

E.H Carr, “Twenty Years Crisis” adlı kitabında

Obama döneminde çerçevesi daha da genişletilerek

düzenlemelerin, kolayca, diğerleri için de yararlı

kaynaklı tehdit algılaması sebebiyle biri Polonya ve

devletlerin kendileri için kabul edilebilir olan olduğuna inandıklarını ve kendi ulusal çıkarlarını evrensel çıkar adı altında sunarak gizlediklerini anlatır.2 Füze kalkanı konusunda da benzer bir

16

durum söz konusu olsa gerek, yalnız küresel çıkar olarak sunulanların kimin ulusal çıkarlarına hizmet ettiği ve kimlerin zararına oldukları konusu biraz sürüncemeli. Bu yazı bölgesel etkenler ve küresel siyaseti de göz

önüne

Türkiye’ye

yerleştirilmesi planlanan

alarak

Çek

Cumhuriyeti’ne

konuşlandırılması

düşünülen sistemler Amerikan Dış Politikası’nın 2000’li yıllar için tehditler stratejisinin temelini oluşturuyordu.

Bu

çerçevede

Kuzey

Kore’den

gelebilecek tehditlere karşı Alaska ve

Kaliforniya’da

saldırılarına

karşı

uzun

menzilli

savunma

füze

sistemleri

amacıyla bu kıta üzerinde kurulacaktı. Plana göre tüm çalışmalar 2013 yılında tamamlanacak ve 4

füze

milyar dolara mal olacaktı. 2008’de ayrıntıları büyük

ölçüde belli olan plana karşı adı geçen ülkelerde belli

ölçüde itiraz yükselmiş olsa bile, Çek Cumhuriyeti de

olası etkilerini ve ABD ile

bölge ülkelerinin savunma algılarındaki farklılaşmaları

ele alacaktır ve füze kalkanıyla ulaşılmak istenen uluslararası

de

sistemde, Avrupa’nın olası saldırılara karşı korunması

dış politikası üzerindeki

bir

biri

konuşlandırılarak önlem alınmıştı. Benzer bir

kalkanının Türkiye’nin

hedefi

sürdürülüyor. Bush döneminde Kuzey Kore ve İran

ilişkiler

öğrencisinin

objektifinden somutlaştırmaya çalışacaktır.

O b a m a D ö ne m i : D e ğ i ş e nl e r ­ D e ğ i ş m e y e nl e r

George W. Bush döneminde gündeme gelen anti­ balistik füze kalkanı sistemi çalışmaları, barışçıl bir dile ve uluslararası işbirliğine vurgu yapan Barack

Polonya da söz konusu düzenlemeyi içeren anlaşmayı

imzaladılar. Gerek Bush yönetiminin küresel imajının oldukça kötü olması ve gerekse böylesi bir planın Rusya’nın tepkisini çekme ihtimalinin yüksek olması

nedeniyle çoğu NATO üyesi Avrupa devleti söz konusu projeye karşı çıkmıştı. Bu muhtemel tepki nedeniyle de pratik nedenlerden ötürü Bush

yönetimi, projeye NATO’yu dâhil etmeksizin ikili anlaşmalar yolu ile uygulama kararı vermişti.3


İran ve Kuzey Kore’nin stratejik olarak birer tehdit

önemli bir tehdit ve olası bir nükleer güç olarak

yönetiminde olduğu gibi kabul edildi ancak yöntem ve

taraf pozisyonuna sokuluyor. Füze Kalkanı Projesi

oldukları, Obama yönetimi tarafından da Bush kapsamla ilgili olarak bazı değişikliklere uğrayarak. İlk

olarak, Bush yönetiminin savunma planlarının yetersiz olduğunu düşünen Obama yönetimi, İran kaynaklı tehdide karşı düşünülen projenin kapsamını ciddi şekilde genişletti. Askeri ve politik önlemlerin yanında ekonomik

önlemler

de

alındı.

BM

Güvenlik

Konseyi’nin aldığı ve Türkiye ile Brezilya’nın aleyhte görüş belirttiği İran’a karşı ekonomik yaptırımlar uygulanması kararıyla İran, ekonomik ve ticari olarak da çembere alınmaya çalışıldı. Haziran 2010’da

Kongre’ye hitaben konuşan Savunma Bakanı Robert

Gates, İran’ın füze saldırısının birkaç değil belki

yüzlerce füze fırlatılması şeklinde gerçekleşeceğini ve

bu nedenle de Bush döneminde tasarlanan planın son derece yetersiz olacağını ifade etmişti.

Bu değerlendirmenin ışığında Eylül ayında geniş

zamana yayılan ve esnek bir sistem tasarısı gündeme getirildi. Bu düşünceye göre füze önleyici sistemlerle donatılmış gemiler Akdeniz ve Karadeniz’de devriye

gezecek ve Güney Avrupa’nın savunulması için düşünülen füze kalkanı ile bütünleşik hareket

sunuluyor, “öcüleştiriliyor” ve saldırması beklenen siyasallaştırılıyor ve “teknik katakullilerle” sunuluyor.

ABD ve NATO yetkililerine göre hedef belli: “İran’ın nükleer programı var, 2 bin km menzilli balistik füzeleri

deniyor,

Avrupa’yı, İsrail’i tehdit

ediyor ve nükleer silah

yapmaya

çalışıyor”.

Ve böyle denilerek varsayımlar üzerinden bir

savunma algısı yaratılmaya çalışılıyor.5 Elbette ki İran da sütten çıkmış ak kaşık değil, mevcut İsrail algısı yüzünden füze teknolojisi geliştiriyor ve bunu da

savunma mantığıyla sunuyor. Tüm bunları göze aldığımızda

sorulması

gereken

soruyu

Radikal

Gazetesi’nin eski Dış Haberler Müdürü Ceyda Karan soruyor: Peki ya İsrail İran’ı vurursa ne olur?

edecekti. 2015’te Romanya ve 2018’de de Polonya’da

“…füze teknolojisine dair bildiklerimiz daha ziyade

ölçüde

‘doğrulamaya muhtaç’ ikazıyla sunulan teknik verilere

konuşlandırılacak savunma sistemiyle de plan büyük tamamlanacaktı.4

İkinci

olarak

Bush

yönetiminden farklı olarak Obama yönetimi projeye NATO’yu da dâhil etti. Böylece geniş çaplı bir kabul görecek ve izlenen politikalar daha etki olacaktı. Y a İ s r a i l İ r a n’ ı Vu r u r s a N e O l u r ?

Görüldüğü üzere Amerikan Dış Politikası tehdit

algılamaları, ortaya koyulan projeleri ve yönelimleri hep Kuzey Kore ve özellikle İran’dan gelebilecek bir saldırıya

karşı

yapılacaklar

ve

olası

saldırıları

engellemeye yönelik girişimleri ele alıyorlar. İran

İsrail/ABD

istihbaratına

dayalı.

Wikipedia’da

göre, İran’ın Şahab, Fecr, Aşure, Hadr, Siccil gibi füze tipleri var. Bir kısmı kısa (300­700 km), bir kısmı

orta menzilli (1300­2 bin km). Yani Avrupa’yı değil lakin İsrail’i vuracak kapasitede! Tabi taa 1997’de ilk

başbakanlığında Netanyahu’nun İran’ın tam 10 bin km. menzilli Şahab6 ürettiği (!) propagandasına

inanacak olsak, işimiz bitmiş!... ‘Yaratılan algılarla’ şekillenen reel politikte şu sorulara yer yok: ‘Madem

İran’ın balistik füze denemeleri başarısız, nasıl

Avrupa’yı vuracak?’, ‘2 bin km ile ancak Türkiye,

17


bilemediniz Romanya ve Bulgaristan vurulur. Peki,

tartışmalar hala sürüyor. Tüm bu karmaşa içerisinde

Türkiye’yi niye vursun?’ ‘Beyhude’ sorular! Zaten

genişlediği ve büyük ölçüde bölgeselleştiğidir. Bunda

Fransızlarla Almanlar niye kalkana hevesli?’, ‘İran Soğuk Savaş’ta savunma gücü olarak kurulmuş

NATO’nun artık ne kadar ‘savunma gücü’ olduğu, ‘kimi kime karşı savunduğunu’ da soran yok.

Kalkan ne Türkiye, ne Avrupa ne de ABD’yle alakalı, mesele İsrail’in ‘savunulması’. Tersinden bakarsak, İsrail’in

‘Size

kalkan

gerdik’

denilerek

‘dizginlenmesiyle’ de. ‘İsrail başka türlü korunamaz mı’ derseniz, mesele bir taşla birkaç kuş vurmaya

gelir: Yani Ortadoğu’daki kimi rejimleri ‘yıpratmaya’, ‘bağımsız karakter sergilemeye kalkışan’ kimilerini de ‘yola getirmeye.’”6

İsrail’in İran’a karşı yapacağı olası bir saldırı İran’a

18

muhakkak olan bir şey var ki o da dış ilişkilerimizin uluslararası konjonktürün değişen koşulları da büyük

ölçüde etkili oldu. Davutoğlu’nun “istikrarsızlık ve

güvensizliklerle dolu kendi bölgesinde, mümkün olan yerlerde

barış

kavramsallaştırdığı

havzaları

yaratma”

sıfır

sorun

şeklinde

politikasını

Ermenistan’la akdedilen protokoller, Suriye ve Irak’la

ve Libya ile vizelerin kaldırılması ve bu ülkelerle oluşturan ortak Bakanlar Konseyleri gibi gelişmelerle görüyoruz. Yönünü biraz daha kendi bölgesine dönmüş

bir

ekseninden

Türkiye,

kopmak

ve

öyle

olmasa

bile,

Doğululaşmakla

Batı

itham

ediliyor. Tabi burada önemli olan nokta, Türkiye üzerinde bir tehdit algısının varlığını vurgulamak.

kendini savunma hakkını verecektir ve bu senaryo,

19­20 Kasım günlerinde Lizbon’da yapılan NATO

yönetimi için hem de Türkiye Dış Politikası için.

bakıma. NATO'nun gelecek 10 yıl için stratejik belgesi

olması en az istenen senaryodur. Hem Obama

Obama yönetimi, son yerel seçimlerde de görüldüğü

üzere Cumhuriyetçilere karşı güç kaybetmektedir ve

Cumhuriyetçilerin özellikle de “şahinler” olarak anılan kanadı İran’a karşı bir savaşı desteklemektedirler. Cumhuriyetçilerin güç kazandığı bir dönemde Obama yönetiminin yapabileceği şey, savunma konusunda

İsrail’in elini rahatlatmak ve İran’a karşı yürüteceği

zirvesinde Batı, Türkiye’nin bağlılığını sorguladı bir

kabul edildi ve füze savunma sistemi konusunda ise uzlaşma

sağlandı.

NATO

Genel

Sekreteri

Rasmussen’in deyimiyle zirvede tarihi bir an yaşandı. “Birimize yapılmış bir saldırı hepimize yapılmış sayılır” felsefesi bir kez daha vurgulandı.

P e k i , T ü r k i y e N A T O z i r v e s i nd e n i s t e d i ğ i ni a l d ı m ı ?

bir savaşı engelleyebilmektir. Füze kalkanı sistemi de

Öncelikle

sunabilecektir.

bunun uzun vadede bölgede İran ve İsrail gibi füze

güvenlik

konusunda

Türkiye

İsrail’e

açısından

alternatifler

konuyu

ele

aldığımızda durumun “yukarı tükürsen bıyık, aşağı tükürsen sakal” şeklinde olduğunu söyleyebiliriz:

F ü z e K a l k a nı : S ı f ı r S o r u n P o l i t i k a s ı nd a n D ö nü ş M ü ?

Ahmet Davutoğlu’nun Dışişleri Bakanı olmasıyla

beraber gündeme gelen “komşularla sıfır sorun” politikasının Türkiye’nin dış politika ekseninde bir

kaymaya sebep olup olmadığı günlerce tartışıldı ve

belirtmek

gerekirse

Türkiye’nin

F­16

uçakları dışında bir savunma sistemi bulunmuyor ve sistemleri bulunan veya üreten ülkeler varken, iyi ilişkilere sahip olsak da olmasak da, Türkiye için bir

güvenlik problemine dönüşmeyeceğinin garantisi yok. Başka bir ifadeyle, Türkiye; komşuları ile sorunlarını çözmeye çalışan, bölgede barış ve istikrara katkı sağlayan bir ülke olarak ortaya çıkıyor olsa da, gerçek

olan önemli bir nokta var ki o da şudur: Bölgedeki kitle imha silahları ile donatılmış balistik füzeler


Türkiye’yi tehdit etmektedir. Bunlar hangi ülkede

Batı’nın İran’a karşı uyguladığı politikalarda, Türkiye

İran veya İsrail’de de olabilir. Bu ülkelerde bulunan

algı söz konusudur. NATO Zirvesi bir anlamda

olursa olsun tehdit olarak algılanmaktadır. Rusya, füzeler

Türkiye’ye

tehdit

olarak

yansıyacaktır.

Dolayısıyla bunların üretilmesi konusu ana tehdit

unsurunu oluşturmaktadır. Balistik füzeleri üreten ülkeler karşı tarafın savunma yapma hakkını eleştiremezler. Saldırı sistemi üretilirken savunma

sanki Batı ile beraber hareket etmiyormuş gibi bir Türkiye’nin Batı’ya olan sadakatini sınamıştır.

Zirveye katılmadan önce Türkiye’nin hassasiyetleri açıkça söylenmişti:

sistemlerinin oluşturulmasına karşı çıkma hakları

* Balistik füze tehdidinin tarifi yapılırken, tehdit

saldırı amaçlı sistemlerin üretilmemesi üzerine

* Füze kalkanı sahasının Türkiye toprakları ve hava

yoktur. Bu dile getirildiği zaman söylenebilecek söz, olacaktır. Yani “Siz bunları kaldırın, bulundurmayın, biz de füze savunma sistemini oluşturmayalım” denilebilecektir. Komşu ülkelere yerleştirilen bir nükleer silahın ilerleyen dönemde bir güç unsuru

garantisi

olarak

yoktur.

füzelerin

kullanılmayacağının Ayrıca

ateşlenerek

bu

füze kalkanının havasıyla ve karasıyla tüm Türkiye sahası üzerinde

kültürel güç getirir. Örneğin

söz

doğrudan Ankara’nın elinde olup

olmayacağıdır.

Modern güvenlik stratejileri, ülkeleri değil eylemleri olarak

algılar.7

olmasının

faktör de kalkanın komutasının

sahibi olmaya çalıştığını görürüz.

tehdit

etkisi

yanında bir başka önemli

geliştirdiği

Ortadoğu’da

üye ülkelerce kabul edildiğini görürüz. Türkiye

Diğer şarta bakıldığı zaman

siyasi güç hem de sosyo­

sistemlerle

Bunlardan ilkinin Fransa’nın karşı tutumuna rağmen

görmediğini açıkça belirtmiş oldu.

Silahlı güç beraberinde hem

bakarsak

sahasının tamamı üzerinde etkili olması

böylece komşularını bir tehdit olarak

kullanılması da şart değildir.

İran’a

kaynağı olarak ülke ismi verilmemesi

Ülkeleri

tehdit

olarak

algıladığımız zaman o ülke ile ilişkilerin geliştirilmesi

***

durumu tamamen ortadan kalkar. Eylemlere yönelik

Her ne kadar NATO Zirvesi’nde gelecek 10­15 yılın

caydırıcılık artar hem de karşı tarafın kozları elinden

uluslararası koşulların getirecekleri ve Türkiye’den

savunma

sistemlerinin

geliştirilmesi

ile

hem

alınmış olur.

Türkiye’nin şu anda sıkıştığı noktalardan birisi,

bölgede uygulanmaya çalışılan komşularla sıfır sorun tezinin

Batı

ile

ilişkilere

nasıl

eklemleneceği

konusudur. Bölge ülkeleri ile ilişkiler geliştirilirken

politikaları şekillenmiş olsa da, asıl önemli husus götürebilecekleri olmalıdır. Türkiye füze savunma

sistemine onay vererek ve birkaç tane isteğine olumlu cevap alarak bir kazanç mı sağlamıştır

veyahut kendini içerisinde İran’ın bulunduğu olası bir savaşta hedef ülke konumuna mı sokmuştur? Bu

soruların cevapları İsrail’in İran politikalarında ve

19


Amerikan Yönetimi’nin İsrail’i yatıştırmak amacıyla izlediği politikalarda yatmaktadır.

Türkiye ile Batı­NATO arasında sözde bir müttefiklik

ve dostluk ilişkisi vardır. Ancak builişki genellikle Batı çıkarlarının gözetildiği, Türkiye’nin ise PKK’ya karşı sözde

destek

(Körfez

Savaşı

esnasında

sözde

müttefiklerimiz Patriot’ların Türkiye’ye gelmemesi için elinden geleni yapmışlardır ve bu devletlerin pek çoğu

halen bölücü terör örgütünün açık veya örtülü

destekçisidir.8), Ermeni Soykırımı Yasası’nın bazı

aksine, İran, bu projeyi kendisine karşı yürütülmesi düşünülen veya planlanan bir saldırıya karşı, karşı atak

olarak cevap verme imkânlarının elinden alınmasını kapsayan bir

askeri operasyon hazırlığı olarak

algılayacaktır. Yani Tahran, projeyi, İran’a karşı ABD­ İsrail planlı ve Türkiye ortaklı bir saldırı planı olarak

düşünecektir. Burada dikkatlerinizi çekmek istediğim

nokta NATO’nun “savunma” adı altında yaptığının aynı zamanda bir “saldırı” planının parçası olduğudur.

ülkelerde bu sene de çıkmaması, Amerikan Başkanı’nın

Tüm bunlara rağmen Türkiye, “İran ile hiçbir

Ermenicesini kullanarak iki tarafı da hoşnut bırakması

Sıfır Sorun Politikası’ndan bahsetmek hem komşu ülke

açıkça

soykırım

dememesi

fakat

kelimenin

gibi sanal dostluklar ile yürüyegelmiştir.9 Batılı ülkeler, Türkiye

ile

olan

ilişkilerinde

“Janus

Siyaseti”10

izlemektedirler. Örneğin Türkiye’ye F­16 satan ABD, uçağın elektronik harp ve gece görüş sistemlerini

20

hareket olarak da değerlendirilmeyecektir. Bunun

vermez. Yıllardır Türkiye ABD’den hava savunma

sistemi almaya çalışmaktadır. Ancak bugün ABD

projesi olduğunda Türkiye’nin hava savunma ihtiyacı hatırlanmıştır. Sonuç

olarak

belirtmek

gerekirse;

Türkiye’nin

“çabaları” sonucu, İran NATO belgelerinde bir tehdit

olarak ilan edilmemiş olsa da, füze kalkanı sisteminin ülkemizde konuşlandırılması İran tarafından dostça bir

sorunumuz yok” diyebilir mi? Tüm bunlara rağmen İran’ın gözünde hem de uluslararası toplum nezdinde ciddi bir davranış olur mu? BM Güvenlik Konseyi’nde İran’a yaptırım uygulanması kararına “hayır” oyu

vermişken, Türkiye’nin Füze Kalkanı Projesi’nde merkezi bir rol üstlenmesi bir çelişkiye sebep olmaz mı?

Füze Kalkanı Projesi, bir yandan da İsrail’i İran’ın saldırılarından koruyacak bir “İsrail’i Savunma Projesi” halini alacaktır. Tüm bunlar ortadayken “Davos Fatihi”

bir Türkiye, Müslüman ülkelere karşı tutum ve eylemlerini şiddetle eleştirdiği İsrail’in savunmasına katkıda bulunan bir konuma gelmiş olmayacak mıdır?

R e f e r a ns l a r 1. Ahmet Davutoğlu, Stratejik Derinlik, Küre Yayınları, İstanbul, 38.Baskı, sf.93 2 .Uluslararası İlişkiler ve Siyaset Teorisi Üzerine Bir Derleme, Der. : Howard Williams, Moorhead Wright, Tony Evans, Siyasal Kitabevi, Ankara, 1996, sf.259 3. Cenap Çakmak, Türk Dış Politikasının Füze Kalkanı İmtihanı, www.bilgesam.org.tr, Erişim Tarihi: 17.10.10 4. a.g.m 5. Ceyda Karan, Peki Ya İsrail İran’ı Vurursa Ne Olur, Radikal Gazetesi, (21.10.2010) 6. a.g.m 7. http://www.bilgesam.org/tr/images/stories/bilgesoylesi/fuzesavunmaturkiye.pdf 8. Doç. Dr. Sait Yılmaz, Füze Kalkanı Projesi ve Türkiye: http://yeni.beykent.edu.tr/WebProjects/Uploads/F%DCZE%20KALKANI%20PROJES%DD%20VE%20T%DCRK%DDYE.pdf, ( Erişim Tarihi: 15.10.10) 9. Güncel haberler için aşağıdaki sitelere bakılmıştır: http://www.rferl.org, http://www.haberform.com, http://www.cnnturk.com/ 10. Janus: Bir yüzü o yana, bir yüzü bu yana bakan ikiyüzlü Roma tanrısıdır. Bu tanrının resmine Roma paralarında rastlanır. Burada Janus Siyaseti olarak kastedilen ikiyüzlü Amerikan ve Batı politikalarıdır.


Dışişleri Bakanımız Ahmet Davutoğlu’nun Harvard Üniversitesi’nde yapmış olduğu konuşmada belirttiği üzere, komşularıyla ilişkileri mükemmelleşme sürecinde olan Türkiye için konunun tek istisnasını Ermenistan oluşturuyor. Mevcut ilişkilerin geleceği için umutlu olan ve çaba sarfeden Türkiye için malum “soykırım iddiaları”yla beraber Ermeni sorunu üzerinde durulması gereken bir nokta. Hiç şüphe yok ki bir milletin adının “Millet­i Sadıka”dan sonra “sorun” kelimesiyle bir arada anılması incitici bir durum oluştursa da amacımız iki kardeş halkın arasını açmak değil. Ancak dün “tarihsel bir olgu” diye nitelenmek istenen sorunlu durumu ifade ederken bu kelimenin seçilmesi de önem arz ediyor. Bu yazıda Ermeni sorununun tarihsel ve hukuksal yönlerinden çok, sorunla birlikte ele alınması zaruri olan psikolojik boyuta ağırlık verip güncel gelişmeleri bu perspektifte incelemeye çalışacağız. Toplumsal olaylarda tamamen içinde olduğumuzdan dolayı adlandırmakta güçlük çektiğimiz bazı algılamaların, davranış ve hislerin, siyaseti ve hatta dünyayı etkilediği bir gerçek. Kurgusal ve baştan verili inançların, kuşaklar önce yaşanan olayları kişinin kendi başına gelmişçesine canlı tuttuğunu ve sorgusuz bir kabullenme neticesinde toplumun davranışlarını yönlendirdiğini, bununsa uluslararası toplum da dahil özellikle konuya taraf iki grubun politika ve stratejilerini belirlediğini görmekteyiz. Bu durum, psikolojik mikro analizin, devletin temel aktör olduğu makro analiz ile birleştirilmesi gerekliliğini ortaya çıkarıyor, disiplinler arası bir yaklaşımın konunun anlaşılması için elzem olduğunu gösteriyor. İnsan faktörünü merkeze alan bu yaklaşıma göre uluslararası çatışma, bir tarafın diğeri üzerinde güç kullanarak yarattığı büyük zarar yüzünden değil, iki tarafın arasında çok katmanlı fazları olan ve karşılıklı etkileşimle biçimlenen dönüşümlü bir süreçten

oluşuyor. Etki­tepki silsilesi içinde değil, kendi kendini çoğaltan, kışkırtıcı, çoğaltıcı dinamikleri olan etkileşimsel bir seyir izliyor[1]. Bu süreci incelemeden evvel “ne oldu?” sorusuna kısa bir cevap verelim. 19. yüzyılın üçüncü çeyreğinden itibaren Ruslarla işbirliği halinde ve temelde Taşnaklarca örgütlenip silahlanan Ermeni çetelerinin, Anadolu’nun doğusu başta olmak üzere büyük çoğunluğunda ayaklandığı biliniyor. Bölge Müslümanları açısından tehdit oluşturan Ermenilerin daha güneye, bugünkü Suriye ve Lübnan dolaylarına sevki ve iskânı meselesi, bu süreçte yaşananlar, hâlâ iki ülke arasındaki sorunun temelini oluşturuyor. Ermenistan’ın Sovyet Rusya’ya ilhakından sonra mareşalliğe kadar yükselen Ermeni kumandanlar ve sürekli cephede bulunan Ermeni askerler olmasına karşın, Azerilerin cephe gerisindeki görevleri ifa etmesi dolayısıyla askeri strateji ve tecrübeden yoksun kalmaları, Ermenilerin 1988’de Karabağ’a saldırıp başarılı bir etnik temizlik uygulamasına neden olduğu bir gerçek. Bu da mevcut ilişkilerin bir başka sorunlu kaynağını oluşturuyor. Önemli sayıda Ermeni lobisi mensubunun ABD ve AB parlamentolarında sözde soykırımı tanıyan kararlar aldırması, ilgili ülkelerin de olayın tarihi ve hukuki yanını bırakıp karara destek vermeleri, ilişkileri gittikçe daha fazla germekte. Son olarak belirtmek gerekir ki, 1990’da yayınlanan Ermenistan Bağımsızlık Bildirgesi, ülkemizin batıda Kayseri, kuzeyde Trabzon, güneyde Mersin ve Adana’ya kadar olan kısmından “Batı Ermenistan” olarak bahsediyor. Geçen yıllarda iki ülkenin de dış politikasında bazı iniş çıkışlar olsa da temelde Türkiye daha savunmacı, Ermenistan ise saldırgan bir politika izliyor. Ermenistan’ın bu tavrının kaynağını “mağduriyet psikolojisi” oluşturmakta. Peki, nedir bu mağduriyet psikolojisi? Travma yaşayan bireylerin uzun süreli psikolojik

21


22

sorunlarından biri, kendini zayıf, haksızlığa uğramış, mağdur olarak görürken, dünyanın geri kalanını güçlü, zalim ve düşman ilan eden, gerçeklikten kopuk bir kimlik tanımlamasına sahip olan insanların “mağduriyet psikolojisi” (victimization) olarak adlandırılan mental rahatsızlığıdır[2]. Bu rahatsızlık da Ermeni sorununda “sürdüren” bir faktör olarak karşımıza çıkıyor. Ulus­devlet anlayışında ortaya çıkan devlet­azınlık ya da marjinal gruplar arasındaki çatışmalar ve ayrılıkçı hareketler neticesinde gruplardan birinin kurban rolüne girdiği sıkça görülmektedir. Bu da uluslararası alanda mağdur eden­edilen, kurban­zalim ikiliğini meydana getirmektedir. Taraflardan birinin aşırı güç kullanması durumunu ABD Japonya’ya atom bombası atarken, etnik gruplar Balkanlar ve Kafkaslar’da çatışırken ve Naziler Yahudileri soykırıma maruz bırakırken sık sık tecrübe etmiş olan Batı dünyası, aşırı güç kullanımını bir gerçeklik olarak ezberleyip zarar gören tarafa mağdur sıfatını yakıştırmaya yatkındır. Bu durum uluslararası alanda zarar gören tarafın mağdur edildiği izlenimini oluşturmakta. Yahudi soykırımı neticesinde ortaya çıkan ve bazı sosyologların “insan hakları çağı” diye adlandırdıkları bu psikolojik atmosfer de Ermenilere prim veriyor. Mağdurmuş gibi yapmanın avantajlarından yararlanan Ermenilere karşın mağdur eden, zalim sıfatı yakıştırılan Türk insanı üstündeyse altından kalkılması güç bir psikolojik baskı oluşturuyor. Bu suçluluk duygusuyla baş etmenin yolunu “soykırım vardır” diyerek üstünden atmakta bulanların sayısı da maalesef artmakta. Mağdur edenin cezalandırılması ve edilenin kollanması şarttır, aksi halde dünya, gücü yeten yetene bir kaosa sürüklenir. Ancak, uluslararası hukuka sahte mağduriyetleri de cezalandıracak bir sistem (futbolda ceza sahası içinde kendini yere bırakan oyuncunun kırmızı kart görmesi gibi) eklenmelidir. Mağduriyet psikolojisine bu denli prim verilmesinin sebebi, şimdi insan hakları savunuculuğu yapan ve hâkim cüppesi giyen emperyalist emellere sahip ülkelerin, iki dünya savaşına neden olmanın verdiği suçluluk bilincini “mazuriyet psikolojisi” ile temize çıkarmak istemeleridir. Bu günahlardan arınma arzusunun boyutu, “Hitler soykırım yapmayı Türkler’den öğrendi” diyecekleri seviyeye varmış durumdadır. “Türkler mi Ermeniler mi daha suçlu?” sorusunu gündemde tutmanın amacı, gerçek suçluyu gizleme çabasından ibarettir[3].

Mağduriyet psikolojisi Ermeni kimliğinin önemli bir parçasıdır, temeli ise Hz. Nuh’un torununun torunlarından Hayk’ın soyundan çoğalıp kavim haline gelen ve Nuh tufanı sonrası Ağrı Dağı’na çıkarak hayatta kalabilen, ciddi zorluklarla yüzleşmiş olduklarını anlatan bir Ermeni mitolojisidir. Bu yüzden kendilerini seçilmiş ulus olarak tanımlarlar. 1915 olaylarıyla da bu mitoloji arasında bağ kurarak mağdur ve seçilmiş ulus imajını güçlendirmek istemekteler. Nuh Tufanı ve sözde soykırım ile tarihte iki defa yeniden diriliş yaşadıklarına inanan Ermenilerin mağduriyet imajı, coğrafi konumu ile de pekişmektedir. Komşuları, temelde ortak etnik kültürel temelden gelmekte ve Ermenistan ile iyi ilişkileri bulunmamaktadır. Jeopolitik, demografik ya da ekonomik bir artısı olmadığı gibi güvenlik zafiyeti olan bir coğrafyada yaşamakta oldukları görüntüsü sayesinde sundukları mağduriyet imajından da, Rusya, Ermenilerin hamiliğini yaparak yararlanmaktadır. Ermeniler tarihlerinde Rusya tarafından birkaç kez aldatılmış olsalar da hala koruyucu olarak Rusya’ya sığınmaktalar[4]. İlginç olan, etnik ve kültürel bunca ortak noktamıza karşın dost ülke Azerbaycan’ın da aynı şeyi yapmasıdır. Güncel bazı gelişmeler bunu tekrar ortaya koymaktadır. 27 Ekim’de Rusya’da bir araya gelen Rus, Ermeni ve Azeri Devlet Başkanları Yukarı Karabağ için görüşmelerde bulunmuş, Türkiye’nin etkin rol oynadığı NATO’yu sürecin dışına iten kararlar alırken, Ermeni diasporasının güçlü olduğu Fransa, ABD ve Rusya’dan oluşan AGİT Minsk grubunu sürecin baş aktörü olarak gördüklerini belirtmişlerdir. Minsk Grubu’nun esir ve naaş değişimi gibi önerileri sorunun temeline inemediklerini gösterir niteliktedir. Rusya’nınsa, sanki geçmişte Karabağ’daki Azerileri yerlerinden edip, Ermenileri iskân ettiren ve daha sonra Sovyetler’in dağılmasına müteakip Karabağ’ı yoğun Ermeni nüfusuna rağmen bu kez Azerilere vererek çatışmayı tetikleyen devlet kendi değilmişçesine Astrahan’a Haydar Aliyev heykeli dikmesi Azerileri hiç endişelendiriyor gibi görünmemektedir. Azeriler Ruslarla yakınlaşırken Türkiye’den uzak durmaya devam etmektedirler. Ekim ayında, Azerbaycan’ın Rus yapımı tankların modernizasyonu için ASELSAN’ı değil İsrail şirketi Elbit’i tercih etmesi de düşündürücüdür. Bu olumsuz tabloya rağmen Türkiye’nin Bakü Büyükelçiliği eski diplomatı Turgut ER’in, Aliyev’e yönelik başarısız darbe girişiminde Türkiye’nin darbecilere değil, Aliyev’e destek verdiği


yönündeki beyanatı ve Dış Ticaretten Sorumlu Devlet Bakanımız Zafer ÇAĞLAYAN’ın beraberinde iş adamlarından oluşan heyet ile gerçekleştirdiği Nahcivan temasları, sürecin iyileşmesi için umutlu olmamız gerektiğini göstermekte. Soykırım tezini en çok körükleyen diaspora Ermenilerinin kimlik krizinin telafisi için Türk düşmanlığı ve mağduriyet psikolojisinden başka yol yoktur. Herkesçe malumdur ki zaferlerle dolu ortak bir belleğe sahip Türkler için Ermeni karşıtlığı, toplumsal psikolojide önemli bir yer tutmamaktadır. Her kuşakta biraz daha eriyen diasporadaki Ermeni kimliği, Türk kimliğinden farklı olarak, dil, yaşam tarzı, cemaat alışkanlıkları gibi önemli parçalarını yitirmeye başlamıştır. Ermeni kilisesi, Hınçak ve Taşnak Partileri bunun farkına vararak büyük grup kimliğini inşa edebilmek için soykırım tezini işlemeye başlamışlardır. Bu sayede, “soykırımın zihinsel imgesi”nin, hem duygusal olarak ortak kimlik inşasını, hem de nesiller arası Ermeni kimliğini pekiştiren güçlü bir zihinsel anavatan işlevi görmesini sağlamışlardır. Büyük grup kimliği, grubu oluşturan bireylerin sosyalleşme süreci içinde içselleştirerek sahip oldukları kodlardan ve bir tehdit anında bireylerin davranışlarını, düşünce ve duygularını belirleyen, toplumla ve toplumsalla ilişkilerini ayarlayan zihinsel temsillerden meydana gelir. Seçilmiş bir travma olarak 1915 tehcirinde yaşanan talihsiz olaylar Ermeni büyük grup kimliğinin temel yapı taşıdır. Grubun uyanık tutulup sosyal mobilizasyonun sağlanmasında “seçilmiş travma” en uygun araçtır. Bir sonraki nesile “ben aşağılandım sen bunu tersine çevir”, “bana uygulanan şiddetin intikamını al” gibi zihinsel imgelerle gereken mesaj verilir.

Türk Ekonomi ve Sosyal Etüdler Vakfı’nın (TESEV) Türkiye ve Ermenistan’da yaptığı araştırma, seçilmiş travmanın yeni nesillerdeki etkisini göstermektedir[5]. Araştırmaya göre Ermenilerde eğitim seviyesi arttıkça Türkiye’nin dini ya da siyasi sistemi hakkında yanlış cevap verme oranı artmakta, bu da Ermenistan resmi ideolojisinin toplumu Türkiye hakkında dezenformasyona tabi tuttuğunu göstermektedir. Ermeniler, Türk tarafının Ermenilerle ilgili düşüncelerini gerçekte olduğundan daha negatif tahmin ederken, Türkler, Ermenilerin Türkler hakkındaki görüşlerinin daha olumlu olduğu yönünde tahmin yürütmüşlerdir. 18­29 yaş grubu Ermenilerin, 30­44 yaş grubuna göre çok daha olumsuz düşüncelere sahip olduğu ortaya çıkmıştır. Tüm bu veriler Ermeni politikasının kitle iletişim araçlarıyla beraber Türk düşmanlığını topluma yaydığını gösterirken, Türkiye için bu durum söz konusu değildir. Ermeni sorunun, birtakım sözde aydınların karşı tarafı mazur gören soykırımı kabullenme anlayışı ile çözülemeyeceği böylece ortaya çıkmaktadır. Ermenileri farklı düşünmeye ve hissetmeye zorlayacak açılımların önemini göz ardı etmek mümkün değildir. Nitekim Akdamar’da izin verilen ayin, Ermenileri ikiye bölmüş ve barış yanlısı olanların sesinin yükselmesini sağlamıştır. Maalesef akabinde eski Katedral Kilisesi olan Ani Harabeleri’ndeki Fethiye Cami’nde Cuma namazı kılma şovu, bu barış yanlısı grubun sesini yeniden kısmış, kışkırtıcı bir nitelik arz etmiştir. Türkiye bu tehditle baş edebilmek ve bölgesinde huzuru tesis edebilmek için barışçıl politikalarına hız verirken, tarihi gerçekleri gün yüzüne çıkarmaya devam etmeli, konu soykırımı tanıma ya da reddetme ikileminden çıkarılmalı ve kışkırtıcı eylemlere izin verilmemelidir.

R e f e r a ns l a r 1. Herbert Kelman ve Ronald Fischer, “Conflict Analyses and Resolutions”. Newyork: Oxford University Pres, 2003. 2. F. Sevinç GÖRAL ALKAN, “Psikoloji ve Psikanaliz Penceresinden Türk Ermeni Meselesi”. 3. Doç Dr. Erol GÖKA, “Ermeni Sorununun (Gözden Kaçan) Psikolojik Boyutu”, Ermeni Araştırmaları Cilt I, 2001. 4. Sedat Laçiner, “Türkler ve Ermeniler”, İstanbul: Kaknüs Yayınları, 2004, ss. 237­246 5. Ferhat Kentel ve Gevorg Poghosyan, Ermenistan ve Türkiye Vatandaşları Karşılıklı Algılama Projesi, Erivan, İstanbul, 2005, TESEV İnternet sitesi, http://www.tesev.org.tr/etkinlik/Turk_ermeni_rapor.pdf. 6. Güncel Haberlerin tamamı http://www.timeturk.com/tr/kategori.asp?kaid=27 adresinden alınmıştır.

23


24

Türkiye gündemini yakın zamanda Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ile Türk Dış Politikası’nın yeni bir döneme girdiği, eksenin kaydığı konuları meşgul etti. Bu konuların konuşulmasından sonra Türkiye’nin diğer ülkelerle geliştirdiği ilişkiler ve izlediği politikalar üzerine daha çok dikkat edilmeye başlanılmıştır. Günümüzde Türkiye sadece kendi sorunları ile değil, çevre bölgelerde ya da küresel alanda var olan veya oluşabilecek sorunlar ile de ilgilenmek, onlara çözüm yolları bulunmasında ve bir çözüme ulaşılmasında bir payının olmasını istemesi üzerine vurgularda bulunulmuştu. Dünya barışına katkı sağlamak hatta buna ön ayak olmak istemektedir. Aynı zamanda Dışişleri Bakanı Davutoğlu, küresel düzene karşı Türkiye’nin “düzen kurucu bir aktör” olmasını istediğini de belirtiyor.2 Türkiye’nin çevre hatta “uzak diyardaki” ülkelerle ilişkiye girerek yeni ittifaklar, iş ortaklıkları kurarak bu hedefe ulaşmayı amaçladığını söyleyebilmektedir. Bu yazıda son zamanlarda

stratejik işbirliği noktasına kadar çıktığı açıklanan Türkiye­Çin ilişkilerini üzerinde durulmaya çalışılacaktır. S i y a s i İl i ş k i l e r Çin ile kurulan ilk diplomatik ilişki, 5 Ağustos 1971 tarihinde Türkiye Cumhuriyeti ile Çin Halk Cumhuriyeti’nin birbirini resmen tanıması ile başladı. Var olan ikili ilişkilerin boyutu, son dört yılda teknik düzeyde yürütülen altyapı çalışmaları ve son iki yılda atılan daha görülebilir adımlar –yapılan üst düzey diplomatik ziyaretler ile bu ziyaretler sonrası yapılan açıklamalar ve işbirliği konusunda yapılan anlaşmalar­ ile günümüz gündeminde sıklıkla yer alan stratejik işbirliğine kadar getirildi. İkili ilişkilerde en önemli siyasi sorun, Çin’in hassasiyetle yaklaştığı Doğu Türkistan meselesidir. Bu hassasiyetin sebebi Doç. Dr. Erkin Ekrem’e göre Doğu Türkistan’ın jeostratejik önemidir. Bu nedenle; Doğu Türkistan ile etnik Uygur meselesini bir tutan Çin, bölgedeki Uygurların durumuna değinildiğinde, bunu Doğu Türkistan’ın bağımsızlığının desteklenmesi olarak algılamaktadır.3 Türkiye her ne kadar Çin’in toprak bütünlüğüne ve egemenliğine saygı duyduğunu ifade ediyor ve iki ülkenin de terör ve ayrılıkçı hareketlerle uğraştığını söyleyerek aynı hassasiyeti paylaştıklarını belirtiyor olsa da Çin’e karşı güven telkin edilemediği görülmektedir. Bunun en belirgin örneği, 2009 yılında Urumçi’de meydana gelen olaylara Türkiye’nin verdiği tepkiyi, Çin’in kendi iç işlerine karışılıyormuş gibi algılamasıdır. Her ne kadar Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Çin’in iç işlerine karışmak gibi bir niyetlerinin olmadığını


vurgulasa da4 iki ülke arasındaki ilişkiler gerildi, fakat daha sonra yapılan üst düzey diplomatik ziyaretlerle ikili ilişkiler yeniden düzeldi. Türkiye, bölgedeki Uygurların ve Müslüman grupların ikili ilişkilerde köprü rolü üstlenmesi ile ilişkilerin daha da gelişeceğine inanmaktadır. Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun China Daily Gazetesi’ne gönderdiği mektubunda vurguladığı gibi; iki ülkenin birbiri ile zaman içinde etkileşime giren ve tarihi kökenlerinde yakın coğrafyalarda yaşamış olmaları, kültürel etkileşimde bulunmaları Çin ile Türkiye arasındaki işbirliğini güçlendireceği inancını taşıdığını 4 göstermektedir. Zaten sıklıkla belirtildiği üzere; oluşturulmaya çalışılan işbirliği modelinin sadece ekonomik ilişkileri değil aynı zamanda kültürel, sosyal, eğitim ve askeri alanlardaki ilişkileri de geliştirmeyi hedeflediği anlaşılmaktadır. Doğu Türkistan’ı köprü politikası ile gelişen ilişkilere dâhil etmeye çalışan Türkiye, Çin’in farklı bölgelerinde de konsolosluklar kurmayı planlamaktadır. E k o no m i k İ l i ş k i l e r Çin, hızlı bir şekilde gelişen ekonomisi ile dünya sıralamasında 2. büyük ekonomiye sahip olan ülke konumundadır. Öyle ki, Batılı devletler Çin ile ekonomik ilişkilerini geliştirmeye çalışmaktadır, örneğin Avrupa Birliği üyesi olan ve ekonomik krizin etkileri ile uğraşan Yunanistan ile Çin son 1 yılda birçok ekonomik işbirliği anlaşması imzaladı. Bunun yanında, Çin’in en çok ticaret yaptığı ülkeler arasında AB ülkeleri, Amerika ve Japonya bulunmaktadır. Küreselleşen dünyada ülkeler, Çin ile ekonomik ilişkilerini geliştirmek için uğraşırken Türkiye’nin bundan geri kalması beklenemez bir durumdur. Dışişleri Bakanı Davutoğlu, Dışişleri Bakanlığı’nın 2011 Mali Yılı Bütçe Tasarısı’nın TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu’na sunumu sırasında yaptığı konuşmada; Türk ekonomisinin batıda Almanya, Fransa ve İtalya, kuzeyde Rusya, doğuda Çin ve Hindistan’ın gerisinde kalan bütün Afro­Avrasya bölgesindeki en büyük ekonomisi olduğunu belirtti. Ayrıca bu bölgelerde ekonomik bir birleşme istediklerini açıkladı.5 Türkiye gelişen ekonomisinin potansiyelini ortaya koyarak çalışmalara başladı. Çin Halk Cumhuriyeti Başbakanı Wen Jiabo’nun Türkiye’ye yaptığı resmi ziyarette iki ülke arasında ulaştırma, ekonomi ve kültür konularında 8 anlaşma

imzalandı. Yapılan bu anlaşmalarla Çin’deki ucuz iş gücünden ve doğal kaynaklarından yararlanılması, Türk yatırımcılarının teşvik edilmesi, eski İpek Yolu’nun canlandırılması ve iki ülkenin müteahhit şirketlerinin başka bir ülkede işbirliği yapılması hedeflenmektedir. İkili dış ticaret hacminin 5 yıllık planlar dâhilinde 2015’te 50 milyon dolar, 2020’de ise 100 milyon dolara yükseltilmesi hedeflenmektedir. Ayrıca bütün ekonomik ilişkilerin Yuan­Türk Lirası bazında yürütülmesi kararı alınmış6 ve böylece Çin ile ikili ilişkilerde dolar saf dışı b��rakılmıştır. A s k e r i İl i ş k i l e r Türkiye, yaşanılan olaylardan sonra İsrail ile tüm tatbikatlarını askıya alırken, Çin ile askeri alanda da ilişkilerini geliştirmeye çalışmaktadır. Eylül ayında yapılan “Anadolu Kartalı” tatbikatına Çin’in de katılması bunun bir göstergesidir. Bu tatbikat 2000’li yıllardan beri Konya’da NATO üyesi olsun olmasın dost olarak tanımlanan ülkeler ile yapılmaktadır. Bilindiği üzere Türkiye, bütçesinin büyük bir bölümünü savunma harcamalarına ayırmakta, ordunun modernizasyonu için işbirlikleri yapıp projelere katılmaktadır. Çin ise kendisini füze teknolojisinden elektronik savaşa kadar pek çok alanda geliştirmeye devam etmektedir. Sait Yılmaz “Türkiye­Çin Askeri Tatbikatı” adlı makalesinde, savunma sanayisine önem veren ve Türk ordusunu modernleştirmek isteyen Türkiye’nin Çin ile yaptığı askeri tatbikat sayesinde ilişkilerinin yeni bir döneme girdiğini ifade ediyor. Yapılan ortak tatbikatın barışçıl amaçlar ile komuta­koordinasyon yöntemlerinin denenmesi amacıyla yapıldığını söylerken aynı

25


zamanda gelişecek savunma ilişkileri ile birlikte Çin’in havacılık ve hava savunması konusunda ABD’ye bağımlı olan Türkiye için alternatif oluşturacağından bahsetmektedir.7

Anadolu Kartalları tatbikatının yanı sıra Kasım ayında Türk Silahlı Kuvvetleri ile Çin Halk Kurtuluş Ordusu’nun kara komandoları arasında ortak eğitim yapıldı. Çin Uluslararası Radyosu’nun belirttiğine göre, bu eğitim ile iki ordu arasında karşılıklı güven ve anlayışın geliştirilmesi, yapılan işbirliklerinin ve orduların birlikte savaşma gücünün arttırılması amaçlanıyor.8

26

*** Küreselleşen bir dünya konjonktüründen bahsedilirken ülkelerin birbiri ile olan etkileşiminin, iletişiminin daha da derinleşmesi ve ülkeler arasında politika, ekonomi gibi alanlarda bağların gelişmesi beklenir. Türkiye­Çin ilişkilerine yüzeysel bir bakış açısı ile baktığımızda ilk gördüğümüz

küreselleşmenin etkisi olabilir; fakat realist bir bakış açısı ile baktığımızda, hiçbir ülke diğer ülkeler ile çıkarları uyuşmadığı sürece herhangi bir işbirliğine gitmediğini gözlemleyebiliriz. Dünyanın politik ve ekonomik geleceğinin Orta Asya üzerinden şekilleneceği sinyallerinin verildiği şu dönemde gelişen bu ilişkiler daha çok dikkat çekmektedir. Çin’in kendi hâkimiyet alanına ya da etki alanına dikkatlerin çevrilmesi ile yeni ittifaklar bulma yoluna gittiği söylenebilir. Çünkü Orta Asya ve Doğu Türkistan özellikle enerji bakımından zengin bir bölgedir. Türkiye kısmında ise, Türkiye uluslararası alanda daha fazla etkin olmak istiyor. Kendi çevre bölgesindeki ilişkileri “sıfır sorun politikası” ile güçlendirmeye çalışırken (ki bu politika taviz vermek olarak da yorumlanabilmektedir çünkü sıfır sorun için bir tarafın taviz vermesi beklenebilir.) , Çin ile kurulan ilişkiler gerek ekonomik gerek askeri işbirlikleri ile Türkiye bir yandan Amerika’ya olan bağımlılığını azaltmaya çalışıyor veya en azından alternatif bir yol oluşturuyor. Diğer yandan ise kurulan siyasi ilişkilerin giderek güçlenmesi ile Türkiye dünya konjonktüründe etken bir güç olma yolunda ilerliyor denilebilir. Karşılıklı geliştirilen ekonomik ilişkilerin bir denge oturtturulması, her iki ülkenin de yararına olacaktır. Çünkü yapılan yatırımlar dengesiz olursa bu durumdan en çok Türk ekonomisi kötü yönde etkilenecektir. Kültürel yönden ilişkilerin geliştirilmesi iki ülkenin en azından birbirini anlama ve algılama durumlarını değiştirecektir.

R e f e r a ns l a r 1. “Çin ile Stratejik İşbirliği”, http://www.stratejikboyut.com/haber/cin­ile­stratejik­isbirligi­­45612.html, (14 Kasım 2010) 2. “Davutoğlu Hedefini Açıkladı”, http://samanyoluhaber.com/h_470763_davutoglu­hedefini­acikladi.html, (14 Kasım 2010) 3. Doç. Dr. Erkin Ekrem, “Türkiye­Çin İlişkileri: Tanımak ve Anlamak”, http://www.sde.org.tr/tr/kose­yazilari/165/turkiye­cin­iliskileri­ tanimak­ve­anlamak.aspx, (19 Kasım 2010) 4. “Davutoğlu Çinli Meslektaşını Aradı”, http://www.trt.net.tr/Haber/HaberDetay.aspx?HaberKodu=f014e38d­0c84­4084­b3bf­ 66d035cf1ec6 (20 kasım 2010) 5. “Taking Sino­Turkish Relations Forward”, http://www.chinadaily.com.cn/opinion/2010­11/02/content_11488172.htm, (15 Kasım2010) 6. “Davutoğlu Hedefini Açıkladı”, http://samanyoluhaber.com/h_470763_davutoglu­hedefini­acikladi.html, (14 Kasım 2010) 7. “Çin­Türkiye Ticaret Artık TL ve Yuan’la Yapılacak”, http://www.stargazete.com/ekonomi/cin­turkiye­ticareti­artik­tl­ve­yuan­la­ yapilacak­haber­300486.htm, (18 Kasım 2010) 8. Yrd. Doç. Dr. Sait Yılmaz (2010), Türkiye­Çin Askeri Tatbikatı, http://www.21yyte.org/tr/yazi.aspx?ID=5615&kat1=1, (20 Kasım 2010) 9. “Türkiye 'Müttefiki' Amerikayı Yine Kızdıracak: Türk Ve Çin Ordularının Ortak Eğitimi Başladı” , http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetay&ArticleID=1028068&Date=27.11.2010&CategoryID=77, (19 Kasım 2010)


1959’da Türkiye’nin Avrupa Ekonomik Topluluğu’na adaylık başvurusuyla başlayan ve 50 yıllık bir geçmişe sahip olan Türkiye­AB ilişkileri iniş­çıkışlarla doludur. Türkiye 1959 yılında Yunanistan’la birlikte Avrupa Ekonomik Topluluğu’na üyelik için başvurmuş ancak Yunanistan 1981’de üye olmasına rağmen Türkiye, müzakerelere 2005 yılında başlayabilmiştir. Bu kıyaslama bile Türkiye’nin AB’ye üyelik sürecindeki uzamanın ve sıkıntıların göstergesidir. 1999 Helsinki Zirvesi’nde adaylığı kabul edilen ve 3 Ekim 2005’te üyelik müzakerelerine başlayan Türkiye, bu tarihten itibaren çeşitli sorunlarla karşı karşıya kalmış ve müzakere süreci tıkanma noktasına gelmiştir. Bu yazıda kısaca son dönemde Türkiye­AB ilişkilerindeki duraklama ve hatta tıkanmanın nedenleri üzerinde durulacaktır. AKP 2002 genel seçimlerinde tek başına iktidara geldiğinde ilk hedefini AB ile olan ilişkileri geliştirmek ve 2002 Kopenhag Zirvesi’nde müzakerelere başlangıç tarihi almak olarak belirlemişti. Siyasi İslam köklerinden gelen bir partinin Türkiye’deki en ateşli AB yanlısı parti olması, Türk siyasetinin paradokslarından biri olarak değerlendirilmiştir. Bu değişimin başlıca nedeni, 28 Şubat süreciyle birlikte Siyasi İslamcıların bir dönüşüme uğraması ve Türkiye’yi daha demokratik ve insan haklarına saygılı bir devlete dönüştürme çabası içinde AB’yi bir araç olarak görmeleridir. Hakan Yavuz’a göre 28 Şubat süreciyle beraber Siyasal İslamcılar, Avrupa’yı ve AB’yi insan haklarını ve hukuk devletini koruyan bir alan olarak yeniden keşfetmişlerdir.1 Bu değişim ve dönüşüm AKP ile devam etmiş ve parti, Türkiye’de en AB yanlısı parti konumuna gelmiştir. Kamuoyundaki yüksek AB taraftarlığını da iyi kullanan AKP, kendi siyasi geleceğini de garanti altına alacak demokratik reformlara imza atmıştır. Bu dönemde iktidar­ muhalefet çatışmasının çok yoğun olmadığının da altını çizmemiz gerekiyor. İç politikada önceki ve sonraki dönemlere göre nispeten istikrarlı ortamın

bulunması ve AKP iktidarının sağlamlığı partiye AB konusuna ve reformlara ağırlık vermesini sağlamıştır. Bu çabaların sonucunda Türkiye, gerekli reformları gerçekleştirmiş ve 3 Ekim 2005’te müzakerelere başlamıştır. AKP, iktidarının ilk 3 yılında AB sürecine bir ivme kazandırmış ve Türkiye’yi aday ülke konumundan müzakerelere başlayan ülke konumuna getirmiştir. Ancak 2005 yılından itibaren iç ve dış sebeplerden dolayı AKP’nin AB konusundaki hevesi ve isteği azalmış görünmektedir. Buna bağlı olarak da reform sürecinde yavaşlama olduğu AB İlerleme Raporlarında belirtilmiştir. Bugün gelinen noktaya baktığımızda ise Türkiye açısından pek parlak bir görüntü bulamamaktayız. Şu ana kadar 35 müzakere başlığından sadece 13 tanesi açılmış ve bir tanesi geçici olarak kapatılmıştır. Ancak Türkiye açısından en vahim olan konu ise toplam 18 başlığın siyasi nedenlerle askıya alınmış olmasıdır ki bu durum müzakereleri tıkanma noktasına getirmiştir. Bu durumun iki temel sebebi, Kıbrıs sorunu ve bazı üye ülkelerin tam üyelik konusundaki çekinceleridir. Kıbrıs konusunda Türkiye Ankara Anlaşması’nın bir gereği olarak Ek Protokolü imzalasa da henüz limanlarını ve hava sahasını Güney Kıbrıs’a açmadığı için 11 Aralık 2006’da toplam 8 başlığın askıya alınmasına ve diğer başlıkların da kapatılmamasına karar verilmişti.2 Güney Kıbrıs ise 6 başlığı tek taraflı olarak engellemiştir. Yani Kıbrıs konusu toplamda 14 başlığın dondurulmasına ve bu sebeple müzakerelerin ilerlemesini teknik olarak zorlaştırmasına yol açtığı için Türkiye’nin çözüm için öncelik vermesi gereken konudur. AKP hükümeti Kıbrıs konusunda daha önceki hükümetlere göre daha cesur ve çözüme yönelik politikalar uygulasa da henüz tam bir sonuç alabilmiş değildir. Nisan 2004’te Annan Planı’nın Rumlar tarafından reddedilmesi ve ardından Güney

27


Kıbrıs’ın 2005’te AB’ye üye olması Rum tarafına büyük avantajlar sağlamıştır ve Rumlar da bu avantajı şu ana kadar kullanmıştır. Bu kapsamda Güney Kıbrıs, Türkiye’nin AB sürecini yavaşlatmış ve bazı başlıkların dondurulmasıyla Türkiye’yi adeta köşeye sıkıştırmıştır. Kıbrıs sorunu çözülmedikçe AB konusunda ilerleme sağlanamayacağını bilen AKP hükümeti ise AB baskısı ve içerideki milliyetçi ve AB karşıtı eğilimler arasında sıkışıp kalmıştır. Sorunun çözümü ve özellikle limanlar ile hava sahasının açılması konularında AB’ye ve Rumlara öneriler götüren AKP hükümeti, ki bu önerilerin çoğu Kuzey Kıbrıs’a uygulanan izolasyonun kaldırılması sonucu Türkiye’nin Ek Protokolü uygulamasını içermektedir, Türkiye’deki milliyetçi cepheyi rahatsız etmemek ve oy kaybına uğramamak için Kıbrıs konusunda radikal kararlar alamamaktadır.

28

AB ve Türkiye arasındaki diğer bir önemli sorun ise başta Fransa ve Almanya olmak üzere bazı üye ülkelerin Türkiye’ye tam üyelik yerine alternatifler sunmak istemesidir. Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy başta olmak üzere bazı üye ülke liderleri, Türkiye’nin Avrupalılığını sorgulamakta ve Türkiye’ye farklı bir statü verilmesinde ısrar etmektedir. Bu bağlamda Fransa toplam 5 başlığın tam üyelikle ilgili olduğu gerekçesiyle açılmasını engellemiştir. Bu başlıklar arasında Tarım ve Kırsal Kalkınma başlığı daha önce askıya alınan başlıklardandır. Kıbrıs konusunda AB’nin kayıtsız kalması ve inisiyatif almaması ve bazı üye ülkelerden tam üyeliğe karşı olumsuz sinyaller Türkiye ile AB arasında bir güven bunalımı yaratmıştır. AB’den gelen olumsuz sinyaller Türk kamuoyunda da etkisini göstermiş ve AB karşıtlığı son yıllarda sürekli artmıştır. Türkiye’de kamuoyundaki AB desteği 2002 yılında %643 iken 2004­2005 yıllarında %85’e çıkmış fakat bu tarihten sonra bu destek şu anda %38’e4 kadar düşmüştür. Milliyetçi eğilimlerin artışıyla paralel bir şekilde yükselişe geçen AB karşıtlığı AKP’nin de politikalarını şekillendirmesine yol açmıştır. AKP, kamuoyundaki eğilimleri dikkate alarak toplumsal desteğini kaybetmemek için AB’ye karşı daha eleştirel bir tutum takınmıştır. İç siyasetle ilgili olarak AKP’nin AB politikasını değiştiren bir diğer etken de Türkiye’deki siyasi tansiyonun şiddetlenmesi ve tüm diğer partiler gibi iktidar partisinin de iç siyasete yoğunlaşmasıdır. 2007 yılındaki cumhurbaşkanlığı seçimleri, genel seçimler, anayasa tartışmaları ve daha sonrasında AKP’nin

kapatılma davası gibi konular iktidar ve muhalefet arasındaki gerginliği artırmıştır ve buna bağlı olarak da AKP, AB konusuna değil iç siyasete odaklanmıştır. Bu durum reformların yavaşlamasına neden olmuştur. Burada belirtilmesi gereken bir önemli nokta da AKP’nin gerçekleştirebileceği reformların tükenme noktasına gelmesidir. Özbudun ve Hale’e göre “Reform gündemindeki bazı sorunlar, mesela Kürt ve Kıbrıs sorunlarının barışçı çözümü ve silahlı kuvvetlerin siyasal nüfuzunun azaltılması, doğaları gereği, çözülmeleri daha önceki reformlardan daha güç sorunlardır”.5 Bu da reformların yavaşlamış olduğu kanısını uyandırmaktadır. Tüm bu sebepler Türkiye­AB ilişkilerinin son dönemde neden yavaşladığına bir yanıt oluşturabilir ancak genel anlamda Türk Dış Politikası’nın geçirdiği dönüşümü incelemeden AB ile olan ilişkiler konusunda sağlıklı yorum yapamayız. Ahmet Davutoğlu’nun önce Başdanışman daha sonra da Dışişleri Bakanı olmasıyla birlikte Türkiye’nin dış politikası bir dönüşüm içerisine girmiştir. Daha önce ABD ve AB ile ilişkilere ağırlık veren ve kendi bölgesindeki ülkelerle mesafeli duran Türkiye; son dönemde bölgesel dış politika vizyonunu benimsemiş, çok boyutlu ve aktif bir dış politika sürdürmüştür. Türkiye’nin bölgesel bir güç ve merkez ülke olması gerektiğini savunan Davutoğlu’na göre Ortadoğu, Kafkaslar ve Orta Asya’da güçlü olmayan bir ülke Avrupa’da da söz sahibi olamaz. Bir başka deyişle bölgesinde güçlü merkez ülke konumundaki Türkiye, AB için de bir artı değer olarak değerlendirilecek ve bu durum AB sürecine de katkı sağlayacaktır. Davutoğlu’nun kitabına ve söylemlerine baktığımızda da AB’ye daha önceki dışişleri bakanları kadar vurgu yapmadığını görmekteyiz. Davutoğlu’na göre Soğuk Savaş sonrası değişen parametreler ve özellikle Kafkasya­Ortadoğu­Asya, dünyanın geleceğinde söz sahibi olacaktır. Davutoğlu’na göre Türkiye’nin komşuları ve bölge ülkeleriyle kurmuş olduğu yakın ilişki, AB üyeliğine alternatif değil tam tersine AB üyeliğini tamamlayan bir politikadır.6 Davutoğlu vizyonunu ve AKP’nin genel politikasını birlikte değerlendirdiğimizde AB üyeliğinin hiçbir zaman nihai ve kaçınılmaz hedef olarak görülmediğini ileri sürebiliriz. AKP kurulduğu günden bu yana AB sürecine pragmatik yaklaşmış ve bu süreci kendi amaçları doğrultusunda faydalı bir araç olarak görmüştür. Zaten AKP lideri Erdoğan da defalarca AB sürecinin bir amaç değil araç olduğunu dile


getirmiştir. Erdoğan’a göre önemli olan süreç sona erdiğinde Türkiye’nin ekonomik ve demokratik standartlarının yükselmesi olacaktır. Sonuç olarak 1999’dan 2005 yılına kadar genelde olumlu seyreden Türkiye­AB ilişkileri yukarıda sözü edilen sebeplerden dolayı şu anda tıkanma noktasına gelmiştir. Müzakerelerde 13 başlık açılmış ve toplam 18 başlığın siyasi sebeplerden dolayı dondurulması ile birlikte mevcut şartlarda fiilen açılabilecek yalnızca 4 başlık bulunmaktadır. Tüm iç ve dış sebeplerden dolayı tıkanan Türkiye­AB ilişkilerinin canlanması için

AB’nin ve Türkiye’nin yeni politikalar ortaya koyması ve uygulaması gerekmektedir. Kabaalioğlu’nun da belirttiği gibi AB sürecinde yeni sözlere yeni politikalara ihtiyaç vardır. Kabaalioğlu’na göre AB ve özellikle Komisyon, bu konuda insiyatif almalı ve sürecin önünü tıkayan etkenleri ortadan kaldırmak için yeni programlar üretmelidir.7 Tüm bunların yanı sıra bu noktada öncelikle yapılması gereken AB ve Türkiye tarafında aktörlerin Türkiye’nin üyeliği hakkında ne kadar samimi oldukları konusunda yeniden düşünmeleri ve artık bir karara varmaları gerektiği kanısındayım.

29

R e f e r a ns l a r 1­ Hakan Yavuz, Islamic Political Identity in Turkey, Oxford University Pres, 2003, ss.248­263 2­ Council of the European Union, Brussels, 11 December 2006, http://www.consilium.europa.eu/uedocs/cms_Data/docs/pressdata/en/gena/92122.pdf 3­ Ali Çarkoğlu, “Who Wants Full membership? Characteristics of the Turkish Public Support for EU Membership”, Turkish Studies, vol. 4 No. 1 (Spring, 2003) 4­ CNN Türk, GMF anketi: "Türkiye'de AB'ye destek geriledi", http://www.cnnturk.com/2010/dunya/09/15/gmf.anketi.turkiyede.abye.destek.geriledi/589755.0/index.html, erişim tarihi (21.11.2010) 5­ Ergun Özbudun, William Hale, Türkiye’de İslamcılık, Demokrasi ve Liberalizm: AKP Olayı, Doğan Kitap: İstanbul, 2010, s. 120 6­ Ahmet Davutoğlu, Stratejik Derinlik, Küre Yayınları, 2009 7­ İktisadi ve Kalkınma Vakfı, http://www.ikv.org.tr/icerik.asp?konu=haberler&baslik=T%DCRK%DDYE%202010%20%DDLERLEME%20RAPORU%20HAKKINDA%20 %DDKV%20%20BA%DEKANI%20PROF.%20DR.%20HALUK%20KABAAL%DDO%D0LU%92NUN%20G%D6R%DC%DE%DC&id=279 9 , erişim tarihi (21.11.2010)


Sinan Oğan: Öncelikle şunu belirtmek isterim; Türkiye’de bir dış politika dergisi çıkartmak o kadar zor ki koca koca kurumlar dış politika dergisi çıkaramazken, bir öğrenci topluluğunun dış politika üzerine bir dergi çıkartması hakikaten takdire şayan. Sizleri tebrik ediyorum.

30

H A R İ C İ Y E : T e ş e k k ü r e d e r i z . İ s t e r s e ni z r ö p o r t a j ı m ı z a 1 9 ­ 2 0 K a s ı m g ü nl e r i nd e g e r ç e k l e ş t i r i l e n N A T O Z i r v e s i i l e b a ş l a y a l ı m . L i z b o n’ d a y a p ı l a n k r i t i k z i r v e d e N A T O ’ nu n g e l e c e k 1 0 ­ 1 5 y ı l ı nı e t k i l e y e b i l e c e k ç e ş i t l i k a r a r l a r a l ı nd ı . F a k a t b i z d a h a ç o k b u z i r v e ni n T ü r k i y e i l e i l g i l i k ı s m ı ü z e r i nd e d u r a c a ğ ı z . T ü r k i y e ’ y i i l g i l e nd i r e n a s ı l k o nu f ü z e s a v u nm a s i s t e m l e r i ni n t o p r a k l a r ı m ı z ü z e r i nd e k o nu ş l a nd ı r ı l m a s ı . T ü r k i y e , z i r v e ö nc e s i nd e N A T O ’ d a n b i r d i z i t a l e p t e b u l u nd u . Ö r ne ğ i n; İ r a n a d ı nı n b e l g e l e r d e y e r a l m a m a s ı nı i s t e d i . Z i r v e s o nr a s ı m e d y a y a b a k t ı ğ ı m ı z d a , b u t a m a m e n b i r b a ş a r ı y m ı ş g i b i y a ns ı t ı l d ı . B u r a d a n b a ş l a y a l ı m , s i z e g ö r e bu , g er ç ek t en bi r ba ş a r ı m ı d ı r ? S.O: Bir sanal durum yaratıldı, Türkiye yanlış şeyler üzerinden bir pazarlık yapıyor. Türkiye’nin neleri pazarlık unsuru yaptığını daha sonra konuşacağız ama önce şunu söyleyeyim. Pazarlıklar daha çok elle tutulur, somut şeyler üzerinden yapılmalıdır. Pazarlıkları yaparken daha çok sizin ülkenizin çıkarları neyi gerektiriyor ona bakacaksınız. Örneğin; İran’ın isminin orada geçip geçmemesi mi önemlidir, yoksa sizin sırtınıza yüklenecek milyarlarca dolarlık fatura mı önemlidir? Bana sorarsanız milyarlarca dolarlık fatura orada İran’ın isminin geçip geçmemesinden daha önemlidir. Çünkü Avrupalılar kediye zaten kedi diyorlar. Bizde bazen karaya ak diyebiliyorlar ama orada kediye kedi diyorlar. Yani İran adının orda geçmesi ya da geçmemesi fiiliyatta bir netice doğurmuyor. Çünkü tehdit İran’dır. Bölgede böyle başka bir ülke yok. Suriye’nin elinde mi nükleer başlıklı füze var, yoksa Suudi Arabistan’ın mı? Tehdit İran’dır, tehdit edilen İsrail’dir. Bazı şeylerin tespitini doğru yapmak lazım. Bu işin biraz netameli olduğu ve

özellikle seçmen nezdinde sıkıntılı yanlarının bulunduğu bilindiği için ilk olarak belirtmek gerekirse zirveye oy kaygısı olmayan Cumhurbaşkanı gönderildi. Oy kaygısı olan ve yürütmenin de başı olan Başbakan gitmedi. İkinci olarak, bir tane sanal talepler listesi yaratıldı. Mesela gazetelerden talepler listesinden zafer kazandığımız söylenen şeylere bakarsak ne deniliyor, Türkiye’nin şartı bunun bir NATO Zirvesi olması gerektiğiymiş deniliyor. Bu zaten bir NATO projesidir. Bu bir NATO projesiydi. Türkiye bunun bir NATO Zirvesi olmasını sağladı deniliyor ama böyle bir şey yok. İkincisi, ‘tehdit İran değil’ şartı. Tehdidin İran olduğu gün gibi ortadadır. Avrupalı liderler de bunu ifade ettiler. Diyelim ki siz oraya İran yazdırmadınız, böyle olunca tehdit İran olmaktan çıkıyor mu? Hayır. Kaldı ki NATO’yu az çok bilenler şunu da bilirler. Soğuk Savaş Dönemi’nde NATO’nun en büyük düşmanı SSCB olmasına rağmen, NATO kayıtlarının hangisinde “Düşmanımız SSCB’dir” diye yazılıdır? Biri bana göstersin. NATO kayıtlarında da yazmaz böyle bir şey. Burada sanal bir zafer görüyoruz. Başka sanal zaferlerimizden ne vardı? Türkiye’nin her yerinin koruma altına alınması olayı. Türkiye’nin her yeri koruma altında değildir. Çünkü tehdit eğer İran ise füzeleri tespit edecek radarlar İran sınırına yerleştirilecek ve füze bataryaları ister Türkiye de isterse başka yerde olsun bunlar sınırları korumaz. Yani İran’a yakın olan hiçbir yer koruma altında olamaz. Bu füzeler ya kısa menzillidir ya orta menzilli ya da uzun menzilli kıtalar arası füzelerdir. Uzun menzilli füzeler ateşlendiğinde onları öncelikle bulundukları yerde imha etmeniz gerekir. Çünkü o üç farklı aşamadan geçiyor, bulunduğu yerde imha edemezseniz atmosfere geçiyor. Uzayda bir süre ilerliyor, sonra tekrar atmosferden geçerek atıldığı ülkeye doğru ilerliyor . O füzelerin ilk vurulacağı nokta çok önemlidir. Çünkü daha hızını alamamış bölgededir. Eğer belli bir mesafeden geçerse hızı çok yükselir ve vurma şansı da azalır. Diyelim ki İran bir tane kıtalararası füze geliştirdi ve attı. Onu, İran’da


vuramadığınız takdirde gideceği güzergâhta vurmanız lazım. Ama İran’ın zaten böyle bir kıtalararası füzesi ve yakın gelecekte de bunu geliştirme ihtimali yok. H A R İ C İ Y E : E l i nd e k i f ü z e l e r i n m e nz i l i z a t e n b e l l i . A v r u p a ’ d a , R o m a ny a v e B u l g a r i s t a n’ ı v u r a b i l e c e k m e nz i l d e l e r . S.O: Kısa ve orta menzilli füzelerin hepsi Türkiye’den geçecek ve eğer hedef İsrail değilse Avrupa’ya gidecek. Füze nereden geçecek? Türkiye’den. Bunu nerde vuracaksınız? Türkiye üzerinde. Peki, deniliyor ki biz hedef değiliz, savaşan değiliz. Füze bizim toprağa yerleştiriliyor, radar bizim topraklara yerleştiriliyor ve serpinti de bizim topraklarımıza saçılıyor. Bizim burada zaferimiz ne? Acaba var da ben mi göremiyorum? Zafere ortak olmak, iyi bir şeydir. Hele ki ülkemiz adına bir zafere ortak olmak, büyük bir gurur kaynağıdır. Keşke böyle bir zafer olsa da biz de hep beraber gururlansak. Çünkü biz bir siyasi parti değiliz, bir düşünce kuruluşuyuz. Bizim için doğru her zaman doğrudur, yanlış her zaman yanlıştır. Doğruyu kim yaparsa onu savunuruz, yanlışı kim yaparsa onu eleştiririz. Dolayısıyla bizde yandaşlık veya candaşlık gibi bir durum olamaz. Zaten düşünce kuruluşlarının görevi de budur. Gelelim komuta meselesine. Sayın Başbakan bir hafta öncesinde “Komuta Türkiye’de olmalıdır.” diyor. “Düğmeye değil, butona biz basmalıyız.” diyor. Aradan bir hafta geçiyor ve açıklamasında “Komuta NATO’da olmalıdır.” diyor. Komutanın NATO’da olacağı belli zaten. İnsanlarımızın hepsi belki uluslararası ilişkiler mezunu ya da bu konuyla ilgili bireyler değildir. Ancak insanlar bu konuyu bilmiyor diyerek de onları kandırmanın bir manası yok. NATO sistemi içerisinde komutanın herhangi bir ülkeye devri diye de bir şey yok. Hiç kimse bunu Türkiye’ye devretmez. H A R İ C İ Y E : B u nu n i ç i n N A T O G e ne l K o m u t a nl ı ğ ı v a r z a t e n. S.O: NATO Genel Komutanlığı da ABD’nin etkisindedir. ABD’nin dışında hareket etmez. Bu füze savunma sistemi öyle bir şey ki burada saatler ve günler yok birkaç dakikayla iş halloluyor, çözülüyor veya çözülemiyor. Radarların füzeyi tespiti, bunun bildirilmesi ve bunu izleyen süreç otomatiğe bağlanmış bir NATO sistemidir ve bunun Türkiye’ye verilmesi de bu açıdan çok zor. Lizbon, bir siyasi mutabakat zirvesiydi. Burada genel hatlar belirlendi, ancak detaylar önemli. Önümüzdeki süreçte yapılacak

toplantılarda ve 2011 Haziranında gerçekleşecek yeni toplantıda bütün bu detaylar şekillenmiş olacak. Ancak bu detaylar öyle önemli ki Türkiye’nin bunlara gerçek anlamda vâkıf ve istenecek tavizlere karşı da hazırlıklı olması gerekir. Pazarlığımızı da Türkiye’ye yüklenecek faturanın ve Türkiye’nin savunma harcamalarının azaltılması üzerine yapmalıyız. Çünkü Türkiye bir risk aldı ve aldığı riskin karşılığı ağır bir ekonomik yük olmamalı, bu fatura hangi ülkeleri koruyorsak onlara yüklenmeli. Burada şunu ifade etmeliyim ki; bu proje açıkça kısa vadede İsrail’i korumaya, orta ve uzun vadede ise Çin’den gelen tehditleri önlemeye yöneliktir. Çünkü bölgede yükselen büyük bir Çin var ve ABD ister istemez Çin’le bir rekabete girecektir. Rusya’nın da bu projenin bir parçası haline gelmesindeki temel sebep, onun da Çin’in yükselişini görüyor olması ve bu güçle tek başına mücadele edemeyeceğini anlaması, bu nedenle de Batı’nın bir parçası olma yönünde koşmasıdır. Ben de yazılarımda ve konferanslarımda bunu ifade ediyordum. Yaklaşık 3­4 sene önce TÜRKSAM olarak biz, bir tez ortaya koyduk: “Yükselen bir Çin var ve Rusya’nın en büyük tehdit olarak kabul ettiği ülke Amerika değil, Çin’dir. Çin, öyle bir noktaya gelecektir ki Rusya Batı’ya yaklaşmak durumunda kalacaktır. Bölgede Batı, yani ABD­Rusya­ Türkiye­Japonya’dan oluşan yeni bir koalisyon olacak ve bunun karşısında da Çin yer alacaktır.” Bu bizim son yıllarda hem yazdığımız hem de konuştuğumuz bir hadise ve bugün görüyoruz ki doğru öngörülerde bulunmuşuz. H A R İ C İ Y E : B ü t ü n b u s ö y l e d i k l e r i ni z d e n f ü z e k a l k a nı nı n T ü r k i y e ’ y e y e r l e ş t i r i l m e s i ni n “ s ı f ı r s o r u n p o l i t i k a s ı na ” a y k ı r ı o l d u ğ u a nl a m ı nı ç ı k a r a b i l i r m i y i z ? S.O: Aslında böyle bir politika yoktur ve olması da pek mümkün değildir. Biz Türkiye’de yeni bir kavram oluşturma, bir politika üretme algısıyla karşı

31


karşıyayız ancak böyle bir politika olanaksız. Örneğin; “sıfır sorun” diye Ermenistan’a taviz verirseniz, Azerbaycan’la sorun yaşarsınız ki bugün görünen odur, “sıfır sorun” diye Yunanistan’a giderseniz, Ege’deki, Kıbrıs’taki çıkarlarınız tehlikeye girer çünkü taviz vermek zorunda kalırsınız; Ruhban Okulu, ekümeniklik gibi. Siz Sümela Manastırı’nı ibadete açarsınız ama Atina, Avrupa’nın camisiz tek başkenti olmaya devam eder; daha da fazlası Batı Trakya’daki Türk azınlığı ki onlar Türk bile demiyorlar; Müslüman azınlık diyorlar, hâlâ ibadetlerini Yunanlıların atadığı bir müftüyle devam ettirmek zorunda kalırlar. Dolayısıyla bu tür şeyler karşılıklılık esasına dayalıdır. “Sıfır sorun” mümkündür ancak sorun yaşadığınız ülkelerin istediklerini kabul ederseniz. Bu bütün sorunlarınızı halleder tabii eğer sorun çözme metodunuz bu ise. H A R İ C İ Y E : O z a m a n, s ı f ı r s o r u n p o l i t i k a s ı a y nı z a m a nd a b i r t a v i z v e r m e p o l i t i k a s ı m ı d ı r ?

32

S.O: Sıfır sorun diye bir şey olmaz. Eğer sıfır sorunda kastınız bir şeyler vererek çözüme ulaşmak ise dediğiniz doğru. Ama böyle bir şey olmaması lazım. Bir ülkeyle pazarlık yapabilirsiniz, bazen 2 alırsınız 3 verirsiniz, bazen de 5 alır 2 verirsiniz, bu değişir. Bizde sorunlar birikmiş, çözmeye de çok hevesliyiz; imparatorluktan geliyoruz, büyük bir milletiz. Büyüklük bizde kalsın diye bir deyim herhalde bir tek Türklerin lügatinde vardır. Büyüklük bizde kalsın; beş tavizi biz verelim, iki tanesini de karşı taraf versin diye düşünüyoruz. Neden sürekli taviz veren taraf biz olalım? Dolayısıyla bu anlamda sıfır sorun politikası doğru yerde değil. Kaldı ki biz ‘Kırmızı Kitap’ı değiştirdik. Yunanistan, Suriye, İran ve Rusya; bunların hiçbiri artık tehdit değil. Tabi ki komşularla iyi geçinmek iyi bir şeydir. Hiç kimse komşusuyla, sınırdaşıyla sorun yaşamak istemez. Bu anlamda sorunları çözmeye çalışmak lazım. Ama siz karşı tarafı ‘Kırmızı Kitap’ınızdan çıkarırken, o hâlâ sizi kendi ‘Kırmızı Kitap’ında tehdit olarak görmeye devam ediyorsa sizin ona karşı siyasetinizde bir karşılıksızlık var demektir. Bu ise onun siyasetinin hayata geçtiğini, sizin siyasetinizin ise tavize dönüştüğü manasına gelir ki bu karşı tarafı aynı zamanda masadan da kaçırır. Çünkü karşı taraf nasılsa istediğimi alıyorum, masada oturmama gerek yok diye düşünecek. Bu sizin önünüze başka başka sorunlar çıkarır. Karşı tarafta başka bir algı var. Demek ki sadece tâviz vermekle sorun çözülmüyor, eğer çözülseydi bu iyi niyet adımlarına karşılık olarak

diğer taraf da bekler ve bu açılışı bir ay sonra yapardı. Bunu düşünmediler ve geldiğimiz hafta orada heykeli açtılar. Bu füze savunma sisteminde bu anlamda İran bize tehdit değil, Suriye bize tehdit değil diyoruz fakat topraklarımıza İran ve Suriye’ye karşı radar ve füze yerleştiriyoruz. Burada bir çelişki var, inandırıcılığınız kalmıyor. One minute krizinden sonra İsrail ile ilişkiler tarihin en kötü dönemini yaşıyor; topraklarınızdaki radarlar, füzeler İsrail’i korumaya yönelik. Burada da bir çelişki var. İsrail’in kendi füze kalkan sistemi yok mu? Var. Ama füzeler öyle bir şey ki bir attığınızda bir tane değil onlarca füze atıyorsunuz. İsrail’in uzaklığı 45 dakika, yani coğrafi derinliği yok. İki füze ile İsrail’i yeryüzünden silersiniz. 100 füzeyi aynı anda attığınızı düşünün. Diyelim ki İsrail’i bunların 97 tanesini vurdu, 3 tanesi kaçırdı. İsrail diye bir şey kalmaz ortada. Bu yüzden İsrail’in öncelikle bu radarlardan elde edilen istihbarat bilgisine ihtiyacı var. O da nerden sağlanacak? Türkiye’den. Gelişmiş radarlar kurulacak, orada İran’dan bir füze fırlatıldığı anda tespit edilecek ve anında çekecekler İran’ı. İran'dan İsrail'e doğru bir füze ateşlendiğinde füzeyi daha o anda imha edebilecekleri için onun başka bir yere doğru gönderilmek istendiği, örneğin Almanya'ya doğru ateşlendiği, iddia edilemeyecek. Ancak biz Almanya'ya doğru ateşlenen füze anında vuruldu diye öğreneceğiz. Bunun peşinden kamuoyu öğrenecek ki İran'ın başka yerleri de bombalandı ki yeni füzeler atılmasın. Ama aslında İsrail'e doğru atılmış bir füzeydi. Bu yüzden İsrail yüzünden İran'la karşı karşıya gelebiliriz. H A R İ C İ Y E : İ r a n' ı n İ s r a i l ' e s a l d ı r a c a ğ ı v e A v r u p a ' y a f ü z e a t a c a ğ ı d ü ş ü nc e s i ni n s ü r e k l i l i ğ i s e b e b i y l e ' k o r k u i m p a r a t o r l u ğ u ' y a r a t ı l ı y o r . A m a İ s r a i l ' i n İ r a n' a s a l d ı r m a o l a s ı l ı ğ ı d ü ş ü nü l m ü y o r . B u s e na r y o h a k k ı nd a ne d ü ş ü nü y o r s u nu z ? S.O: Böyle bir senaryo daha gerçekçidir. İsrail'in İran'a saldıracağını hepimiz göreceğiz. Eğer bugünkü konjonktörün devam etmesinin yanında İran nükleer silah yapma yönünde füze teknolojisini geliştirirse İsrail, İran'a saldıracaktır. Korkarım ki, bu saldırı Türkiye üzerinden yapılacak ve biz İran'la karşı karşıya geleceğiz. Batılılarda olduğu gibi İsrail de işini kendi yapmak ister ancak böyle riskli durumlarda başka ülkeleri kullanmak ister. Ateşi maşayla tutmak ister. Korkarım ki oldubittiye getirilerek Türkiye maşa olarak kullanılabilir. Bu açıdan böyle bir risk mevcuttur.


H A R İ C İ Y E : B u g ü ne k a d a r y a p ı l a nl a r a b a k ı l ı r s a T ü r k D ı ş P o l i t i k a s ı ’ nd a b i r t e z a t l ı k g ö r ü nü y o r . E n s o n, e m e k l i b ü y ü k e l ç i m i z Ş ü k r ü El e k d a ğ ’ d a n b i r a ç ı k l a m a g el d i . D ı ş p o l i t i k a d a k i t ez a t l ı k l a r d a n s ö z et m ek l e b i r l i k t e T ü r k i y e ’ ni n N A T O s a v u nm a s i s t e m l e r i ni n ü l k e m i z d e k o nu ş l a nd ı r ı l m a s ı k o nu s u nd a i y i y a p t ı ğ ı nı d ü ş ü nü y o r ç ü nk ü İ r a n’ ı d e ng e l e m e p o l i t i k a s ı na b a k t ı ğ ı m ı z z a m a n b i z i m k o m ş u m u z o l a r a k İr a n nü k l e e r g ü ç o l u r s a T ü r k i y e ü z e r i nd e g e r ç e k t e n ç o k b ü y ü k b i r e t k i s i o l a c a k t ı r . B u b a ğ l a m d a ne l e r s ö y l ey ebi l i r i z ? S.O: Eğer Türkiye NATO’nun ve Batı’nın bir parçasıysa ona göre hareket etmek zorundadır. Yani burada “”Küstüm, oynamıyorum” veya “”Bugün keyfim yok maça çıkmayacağım” diyemiyorsunuz. Siz NATO’nun bir üyesisiniz; dolayısıyla da NATO sisteminin mümkün olduğunca bir parçası olmaya kararlıysanız, onun gereğini de yerine getirmeniz lazım. Burada sıkıntı, pazarlıkları yanlış şeyler üzerinden yapmamız. Türkiye Batı’nın bir parçası ise ona göre hareket etmelidir. Türkiye Batı’ya göre hareket edecek ama kendi çıkarını düşünerek pazarlık yapacak. Sorun Türkiye’nin bu sistemi kabul etmesi veya etmemesi değil, sorun; pazarlıkların doğru yapılmaması ve doğru yapılmayan ve iç politikaya malzeme edilen bu pazarlıklar neticesinde Türkiye’nin kayıplarının ortaya çıkması. Elbette ki Türkiye’nin bu anlamda ciddi bir şansı yoktu. Hele ki seçimlere yedi ay kalmış bir dönemde buna hayır diyen bir iktidarın, iktidarda kalma şansı da çok fazla olmazdı. Yani ABD’ye hayır demek kolaydır da NATO’ya hayır demek o kadar kolay bir iş değildir. Bir dış politika tercihi olarak NATO’dan çıkıyorum diyebilirsiniz. Ama hem içinde olup hem dışında kalıyor gibi yaptırmazlar. H A R İ C İ Y E : N A T O ’ y u b i r k e na r a b ı r a k ı r s a k , nü k l e e r e ne r j i y e s a h i p o l m a s ı , b u g ü n i ç i n h i ç b i r s o r u nu m u z o l m a y a n İ r a n' l a 1 0 ­ 2 0 y ı l s o nr a s ı nd a b i r p r o b l e m o l u şt u r a bi l i r . S.O: Hiçbir komşumuzda nükleer silah olmasın, Dünya’da nükleer silah olmasın. Hele ki bölgede Türkiye’yle denge halinde olan bir ülkenin nükleer silaha sahip olmasını istemeyiz çünkü Türkiye’yle İran arasındaki o tarihsel denge bozulur. Ama biz, İran’da bu sıkıntılar, bu şüpheler var diye İran’a bir müdahalede bulunup, İran’ı Irak’ın düştüğü duruma düşürüp, bölgemizde yeni bir istikrarsızlık alanı

yaratıp, oradan da farklı terör gruplarının yeniden bizim sınırımızda cirit atmasını da istemeyiz. Yani sınırımızda ne kadar çok istikrarsızlık alanı varsa Türkiye için o kadar çok büyük risk var demektir. H A R İ C İ Y E : S i na n B e y s o n o l a r a k T ü r k i y e , B a t ı v e İ r a n i l e g ö r ü ş m e l e r b a ş l a y a c a k y a k ı n b i r z a m a nd a . G ö r ü ş m e l e r d e n o l u m l u b i r s o nu ç b e k l i y o r m u s u nu z ? S.O: İran kontrollü gerginlik politikasını en başarılı biçimde uygulayan ülkelerden birisidir. Nasıl ki Rusya enerjiyi bir dış politika aracı olarak kullanıyorsa, İranlılar da kontrollü gerginliği kullanırlar. İran, Batı ile siyaseti kendisine karşı bir müdahale olana dek sürdürür. Eğer İran fiili olarak bu tehdidi bugün görmeye başlarsa adım atar. Böyle bir saldırı ihtimalini görmezse oyalama taktiğine devam eder. İran nükleer silaha ulaşıncaya kadar oyalamaya çalışıyor. Nükleer silaha ulaştığı gün “Ben dokunulmazım.” diyecek. H A R İC İY E: G ö r ü ş m el er d en b e k l e m i y o r s u nu z y a ni ?

bi r

s o nu ç

S.O: Ben görüşmelerin yeni görüşmelere kapı açacağını o yeni kapıların da daha yeni kapılar açacağını ama bu kapıların da İran’a müdahale oluncaya kadar bir türlü bitmeyeceğini düşünüyorum. H A R İ C İ Y E : G ü nl e r d i r b i r e k s e n k a y m a s ı nd a n b a h s e d i l i y o r . B u k o nu d a ne l e r s ö y l e r s i ni z ? S.O: İlk olarak bir eksen kaymasından bahsediyorsak, eksenimizin kaydığı yer doğru bir yer değil. Yani Dünya’ya baktığınızda onun farklı bir coğrafyaya doğru gittiğini görüyorsunuz. Bu coğrafya Orta Asya, Güney Asya coğrafyasıdır. Dünya oraya doğru giderken ve Çin’le Batı arasındaki rekabet o noktada kızışırken, bizim Ortadoğu çatışmalar çöplüğüne doğru eksenimizin kaymasının da doğru olmadığını düşünüyorum. Eksen kayması tartışmalarının haklılık payları da yok değil; ama Batı’da abartıldığı kadar büyük bir eksen kayması olmadığını görüyoruz. Bu son Lizbon zirvesiyle birlikte, kayıyor gibi gözüken Türkiye’nin ekseni, yerinden alınmış, Atlantik eksenine yeniden oturtulmuştur.

33


34

Avrupa Birliği, birkaç yıl içerisinde üye sayısının artmasından dolayı işleyişini düzenlemek için antlaşma yapmaya girişmişti. Bu girişimler sonuncunda Lizbon Antlaşması ortaya çıkmıştı. Genel olarak, AB Birliği’nin siyasi ve idari yapısını düzenlemek için yapılan Lizbon Antlaşması’nı ilk günden bu yana ele alırsak bu sürecin 2003 yılında Fransa’nın eski Cumhurbaşkanı Valery Giscard d’Estaing öncülüğündeki uzmanlar tarafından hazırlanan bir anayasa tasarısı sunumuyla başlamış olduğunu görürüz.1Fakat bu anayasanın Fransa ve Hollanda’da yapılan referandumlarla reddedilmesi, bu projenin kapsamının daraltılmasına ve bazı unsurlarından vazgeçilmesine yol açtı. Daha sonra oluşan metin, Reform Antlaşması veya son şeklini aldığı AB zirvesine istinaden Lizbon Antlaşması adını aldı. 13 Aralık 2007’de Lizbon Antlaşması imzalandı ama yürürlüğe girmeden önce 27 ülkenin onayı gerekliydi. Fakat 2008 yılında İrlanda, antlaşmayı referanduma soktu ve AB ‘hayır’ oyuyla karşılaştı. Daha sonra İrlandalı seçmenler askeri tarafsızlık, vergi ve kürtaj kanunları gibi birçok şeyde garanti aldıktan sonra ikinci oylamada anlaşmayı onayladı. Polonya‘nın onayının ve Prag’ın temel haklar konusunda dışarıda kalma hakkı almasının ardından, Avrupa’ya şüpheyle yaklaşan Çek Cumhurbaşkanı Vaclav Klaus, , uzun zamandır beklenen onayını verdi. Böylece Lizbon Antlaşması 1 Aralık 2009’da yürürlüğe girdi.

2007’de onaylanan bu antlaşmayla Avrupa Birliği, karar alma süreçlerini hızlandırmayı ve uluslararası arenadaki kendi rolünü daha da güçlendirmeyi amaçlıyor. Lizbon Antlaşması’nın kuramsal alanda getirmiş olduğu bazı yenilikleri şöyle sıralayabiliriz. Antlaşmaya göre, her üye ülkenin altı aylık görev süresiyle başkanlık yaptığı dönemsel başkanlık sisteminde, her üye ülke 2,5 yıllık süre için Avrupa Birliği Konseyi adayı atayacak.2 Atanacak Avrupa Birliği Konseyi Başkanı, yılda 4 kez toplanacak Avrupa Birliği zirvelerine de başkanlık edecek.2 Lizbon Antlaşması ile bir de Avrupa Birliği Dışişleri ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi getiriliyor. Bununla amaç, dış politikada tek sesliliğin sağlanması. Yüksek Temsilci, dışişleri bakanlarının buluştuğu Dış İlişkiler Konseyi toplantılarına da başkanlık edecek. 2 Antlaşmaya göre, Konsey kararlarında 2014’ten itibaren “çifte çoğunluk” şartı aranacak. Bu, Avrupa Birliği kararları için, üye ülkelerin yüzde 55’inin oyu ve toplam nüfusun yüzde 65’ine sahip ülkelerinin oyunun gerekliliğini şart koşuyor. Ancak “çifte çoğunluk“ sistemi, dış politika, Avrupa Birliği bütçesi


ve vergi gibi konularda geçerli olmayacak. Bu konularda üye ülkelerin oy birliği aranacak.2 Ayrıca bu antlaşmayla üye ülkelerin ulusal meclisleri Avrupa Komisyonu’nun hazırladığı yasa tasarısında etkin rol oynayacak.

Yukarıda belirttiğim antlaşmanın içeriğine bakacak olursak Lizbon Antlaşması’nın Avrupa Birliği için nasıl bir anlam taşıdığını olduğunu anlamış oluruz. Ayrıca bu antlaşmayla birlikte Avrupa Birliği daha demokratik, daha şeffaf bir Avrupa amaçlamaktadır. Vatandaşlar daha fazla söz hakkına sahip oluyor: ‘’Yurttaş Girişimi’ sayesinde birden fazla üye devletten bir milyon AB vatandaşı, Komisyondan yeni politika önerileri getirmelerini isteyebilecektir. Bu maddeyle vatandaş haklarının arttığını görmek mümkün.3 Bugün Lizbon Antlaşması’na baktığımızda sekiz­dokuz yıllık bir serüven yaşadığını görürüz. Son olarak geçtiğimiz Ekim ayında küresel krizle birlikte bozulmuş olan mali disiplini daha iyi konuma getirmek ve düzeltmek için bir araya gelen AB liderleri, Lizbon Anlaşması'nda cüzi değişiklik konusunda uzlaştı. AB zirvesi öncesinde Fransa

Cumhurbaşkanı Sarkozy’nin desteğini alan Almanya Başbakanı Merkel, uzun yıllar süren zorlu müzakerelerin ardından yürürlüğe giren Lizbon Antlaşması’nda değişiklik istedi. Merkel, eğer değişiklik yapılmazsa, Yunanistan gibi zora düşen avro ülkelerini kurtarmak için, 2013 yılına kadar geçerli olacak şekilde oluşturulan 750 milyar avroluk acil destek fonunun kalıcı hale gelmeyeceği tehdidinde bulunmuştu. 4 Zirve öncesinde, mali disipline uymayan üyelerin oy haklarından mahrum bırakılabilmesi için Lizbon Anlaşması'nda değişiklik yapılmasını isteyen Merkel, bu konuda istediğini yaptıramadı çünkü son günlerde mali krizler yaşayan Yunanistan ve İrlanda bu değişikliğe büyük direnç gösterdi. Merkel bu konudaki ısrarını sürdürmeye devam ettiği için zirve kararlarında, AB Konseyi Başkanı Herman Van Rompuy’ın oy hakkı mahrumiyeti konusunda üye ülkelerin de görüşünü alarak detaylı çalışma yapması istendi.5 Yapılan son değerlendirmelerde AB liderleri, Euro Bölgesi’nde oluşmuş olan yeni mali krizleri önlemek için tedbirler alınması amacıyla Fransa ve Almanya’nın Lizbon Antlaşması’nda değişiklik yapma fikrini kısmi olarak kabul etti. Mali krizler yaşayan üye ülkeleri için yeni bir kontrol mekanizması kurulmasında mutabakata vardılar. Yapılan bu revizyonla Merkel ve Fransa’nın istekleri kısmi olarak sağlanmış oldu. Bu antlaşmayı geniş bir şekilde ele aldığımızda belki de Lizbon Antlaşması birliğin karar alma süreçlerini kolaylaştıracağı için, AB’ye yeni üyelerin alınmasının önünün açılacağını söylemek mümkün.

R e f e r a ns l a r 1) ‘’Lizbon Antlaşması AB ‘ye Neler Getiriyor’’ , http://www.hurriyet.com.tr/planet/13082377.asp (3Aralık 2009) 2)’’ Lizbon Antlaşması Neden Önemli’’, http://www.turkiyeavrupavakfi.org/index.php/genel­haberler/1749­lizbon­antlasmasi.html (05.10.2009) 3) Serap Girgin Baykal, ‘’ Lizbon Antlaşması AB için ne ifade ediyor?’’ , http://www.abvizyonu.com/ab/lizbon­anlasmasi­ab­icin­ne­ ifade­ediyor.html (3 Ocak 2010) 4) ‘’Lizbon Abtlaşması’nda Değişikliğe Yeşil Işık’ , http://www.t24.com.tr/haberdetay/108240.aspx (29.10.2010) 5) ‘’Lizbon Antlaşması Değişiyor’’, http://www.haberturk.com/dunya/haber/566299­lizbon­antlasmasi­degisiyor (29 Ekim 2010) 6) ‘’ AB Zirvesinde Uzlaşma Sağlandı’’ , http://tr.euronews.net/2010/10/29/ab­zirvesinde­uzlasma­saglandi/ (29.10.2010)

35


36

Fransa birkaç aydır Sarkozy'nin emeklilik reformu ve halkın yoğun tepkileriyle çalkalanıyor. Kamuoyunun çetin direnişi Sarkozy'nin kırılmayan kararlılığıyla çatışıyor.

oylanan ve emeklilik yaşını 60, emekli olabilmek için prim ödeme süresini de 37,5 yıl olarak kararlaştırılan tarihi yasanın kabul edilişinden bu yana süregelen bir tartışma.2

Peki, nereden çıktı bu emeklilik reformu? Neleri kapsıyor? Bu pakete Fransa’nın ne kadar ihtiyacı var? Halkın tepkisi reforma mı yoksa muhafazakâr Cumhurbaşkanı Sarkozy'e mi?

O günden bu yana, özellikle de 1993 yılından itibaren, sağcı hükümetler yeni bir emeklilik reformunu yürürlüğe koymaya çalışsalar da başarılı olamadılar. Emeklilik reformuna gerekçe olarak, yaşlanan nüfus, prim ödeyen aktif insan sayısındaki düşüş ve mevcut sistemdeki bütçe açığı gösteriliyor.

Henüz bir üniversite öğrencisiyken politikayla ilgilenmeye başlayan Sarkozy, 2005 yılında İçişleri Bakanlığına getirildi. Görevi süresince göçmenlik konusunda sert siyasetleri savunmasıyla sivrildi ve ülkenin iç güvenliği konusu üzerinde titizlikle durdu. 2007'de düzenlenen seçimlerde % 53'lük yüksek bir oy oranıyla, iktidardaki muhafazakâr eğilimli Halk Hareketi Birliği UMP'den Cumhurbaşkanı seçildi. Görevi süresince piyasa ekonomisini pekiştirmeye yönelik reformlar yapmayı, böylece ekonomiyi canlandırmayı ve yüksek işsizlik oranlarına çare bulmayı hedefliyordu. Bunun ilk adımını 2007 Eylülünde hazırlanan bütçede, işverenlere çalışanların fazla mesai yapmasına izin verme ve yüksek gelirlilere vergi indirimleri gibi teşvik unsurları getirerek attı. Onun sosyal devletin altını oyan ve halkın refah düzeyini giderek daha da aşağı çeken politikaları yüzünden Fransa artık “Sarkozy'nin Fransası “ olarak adlandırılır oldu.1 Şu son dönemde ise emeklilik reformu seferine çıkan Sarkozy, yine halkın tepkisini çekmeyi başardı. Peki, bu reform yeni planlanan bir şey mi? İçeriğinde neler var? Aslında emeklilik reformu son zamanlarda birdenbire ortaya çıkmış bir gereklilik değil. 1981 yılında Sosyalist Cumhurbaşkanı François Mitterrand döneminde

Fransa'da bir ay öncesine kadar var olan hükümetle, François Fillon'un istifasından sonra yine Fillon başbakanlığında kurulan ve daha merkezci, sağa daha yakın yeni hükümet tarafından hazırlanan, kapsamlı, halk tarafından sertçe eleştirilen, iktidar tarafından sürekli savunulan emeklilik reformu yine bu çerçevede, 1945­1950 döneminde doğan "baby­boom" kuşağının 2010 yılında emekliye ayrılmasının, Sosyal Sigorta Kurumu'ndaki bütçe açığını 32 milyar Euro'ya çıkaracak olmasını gerekçe gösteriyor. Hükümetin hazırladığı yeni reform paketi, emekli olabilmek için yaş sınırının 2018'den itibaren 60'tan 62'ye, prim ödeme süresinin ise 43,5 yıla çıkarılmasını, yani tam emekli maaşını alma hakkını elde etme yaşının 65'ten 67'ye çıkarılmasını öngörüyor. Çalışmaya erken başlayan işçiler ise zorunlu yıllık çalışma sürelerini doldursalar bile 62 yaşından önce emekli olamayacaklar. Ayrıca çalıştıkları bu ek sürede maaşlarında da bir artış yaşanmayacak. Yasa tasarısı, kadınların haklarında da bazı kısıtlamalar getiriyor. Reformda halkın tepkisini çeken kısım apaçık ortada. Bunun farkında olan muhalefet, meclisteki tartışmalar sonucunda yasa üzerinde birtakım değişiklikler yapmayı başardı fakat bu değişiklikler yasanın adaletsizliğini değiştirmiyor.2 Buna ek olarak, sendikalar ve sol partiler nüfusla ilgili tespitlere karşı çıkmamakla birlikte, sorunun ülkede


yaratılan zenginliğin paylaşımındaki eşitsizlikten kaynaklandığını savunuyorlar. Bu kesimler zenginlere yüz milyonlarca euro tutarındaki vergi iadesi yapıldığı bir dönemde, bazı emeklilik haklarından vazgeçme talebinin kabul edilemeyeceğini söylüyorlar. Ülkenin sol liberal gazetesi La Repubblica'nın ise konuya yorumu şöyle: "Fransa'daki protestolar ilk bakışta emeklilik reformuna yönelik gibi görünüyor, ancak gösterilerin arkasındaki neden daha derinlere dayanıyor. Fransızların Cumhuriyetin temel değerlerinin tehlikede olduğunu gördüklerinde, iktidarın temsilcilerine tepkilerini göstermek için meydan ve bulvarlara akın etmesi boşuna değil. Emeklilik reformuna karşı düzenlenen geniş kapsamlı protesto gösterileri, sadece kazanılmış olanların savunulması değildir ve sembolik olarak şöyle anlaşılmalıdır: 'Belki de hükümetin savunduğu ve gerekli bulduğu emeklilik reformu halka, daha iyi bir geleceğe hizmet edecek gibi görünmüyor. Halk bunun Fransızların ilerleme sağlama düşüncesini, Fransız Cumhuriyeti’nin en temel fikirlerinden birini zedeleyeceğini düşünüyor.'" Halk hükümete olan tepkisini sert bir dille, türlü grevlerle, eylemlerle gösteriyor. Bu tepki Ekim ve Kasım aylarında (reformun parlamentodan geçmeye hazırlandığı aylarda) öyle bir noktaya ulaştı ki eylemler nedeniyle rafinerilerden, akaryakıt istasyonlarından düzenli akaryakıt nakliyalatı yapılamıyordu. Ülkedeki 12 bin 500 benzin istasyonunun yaklaşık 4 bininde benzin

bulunamıyordu. Enerji sektöründeki grevler nedeniyle, nükleer santralleriyle ünlü Fransa, elektrik ithal edecek konuma geldi. Belediye temizlik işçilerinin grevi nedeniyle ülkenin 3. büyük kenti Marsilya açık hava çöplüğüne döndü. Toplu ulaşım sektöründeki grevler nedeniyle metro, banliyö ve şehirlerarası tren seferlerinin hangi gün ve saatte gerçekleşeceği bilinmez olmuştu. İşte tüm bu grevlerin faturasının 1,6 ile 3,2 milyar euro arasında olduğu tahmin ediliyor.3 Ekonomideki bu büyük kayıp, Fransa’yla aynı maddi sıkıntıyı yaşayan İngiltere’yi yakınlaştırdı. Ekonomilerini düzeltmek için savunma bütçelerinde kısıtlamaya gidecek olan bu iki devlet, bir askeri işbirliği anlaşmasına imza attı. İki devleti elli yıl bağlayacak bu anlaşmaya göre, Fransa ve İngiltere on bin kişilik ortak bir askeri birlik kuracak, bir uçak gemisi paylaşacak ve nükleer silahlarının etki ve güvenliğini artırmak için işbirliğine gidecek. Böylece iki ülkenin de, özellikle Fransa’nın, son zamanlarda bozulan ekonomisi savunmadan kısılan bütçeyle bir nebze olsun rahatlayacak.4 Sarkozy baştan itibaren, reform kabul edilince eylemlerin duracağını düşünüyordu. Bu yüzden bu konuda her türlü diyaloğu reddetti. Emeklilik reformunu, sendikaları devre dışı bırakarak çıkarmayı hedefledi. Tam bir sağırlar diyaloğu oluşturarak, sendikaları birleştirdi. Hükümet, sendikaları oyun dışına iterek, bir tür sosyal uzlaşma olanağını ortadan kaldırdı. Üstelik, reform tasarısından bazı tavizler vermek için günbegün gösterilere katılımın belli olmasını bekledi. Bu durum ise "pahalıya satma" anlayışının gelişmesine neden oldu. Bütün bunlar, Sarkozy’nin sertliği bilinçli bir şekilde seçtiğini gösteriyor. Sokakla çatışmaya girmek Cumhurbaşkanını rahatsız etmiyor. Kamuoyunun dikkatini çeşitli söylemlerle, reformun yararlarıyla çekmeye çalışarak "her şeye rağmen, tüm zorluklara karşı, hayati önemde bir reformu gerçekleştiren lider" olarak Fransızların zihninde yer etmeyi planlıyor.5 Grevlere katılım, Cumhurbaşkanının da öngördüğü gibi, reform yasallaşınca düştü. Ancak

37


bu Sarkozy’nin tahmin ettiği gibi onun lehine değil, aksine aleyhine oldu. Son dönemlerde yapılan anketlere göre, Fransızların sadece %29'u Sarkozy’den memnun, bunların yalnız %5'i çok memnun. Toplumun geri kalan kısmı, emeklilik yaşının artırılması dışında, yasayı "adaletsiz ve eşitsiz" olarak görüyor. "İşçiler sıkıntı içinde yaşarken, hükümet sadece zenginleri düşünüyor." düşüncesi hakim. Sarkozy, yasaya kısmen olumlu yaklaşan kesimde bile beceriksizlikle, insanları 'çatışmaya ve blokaja' itmekle eleştiriliyor ki ısrarla sendikalarla oturup, fikir birliğine varmaya çalışmaması bu durumun bir göstergesi. Ayrıca hükümetin Romenlerle ilgili davranışı da işleyiş bozukluğunun bir sembolü olarak gösteriliyor. "Taslak emeklilik kasasının bugününü kurtarıyor. Emeklilik kesintilerini arttırmayarak, işçilerin alım gücünün düşmesine neden olmuyor. İşverenin katılım payı değişmediği için, işyerlerinin rekabet gücünü azaltmıyor." 6

38

Yasa genel olarak böyle savunuluyor. Ama akla yatkın görünen bu açıklama yasanın adaletsizliğini ortadan kaldırmaya yetmiyor. Buna ek olarak, yine tekrar etmek gerekirse, çalışmaya erken yaşta başlayanlar ile kadınlara karşı yapılan haksızlık görmezden geliniyor, yasada mağdurların haklarını koruyacak bir düzeltmeye gidilmiyor. Zenginlerin ceplerine dokunulmadığı gibi borsa­piyasa gelirlerine de çok az dokunulduğu apaçık ortada. Bu varılan sonuçlar doğrultusunda, demokratik bir ülke olan Fransa’da bu yasanın eşitlik ilkesine de aykırı olduğu görülüyor. Fransa 2012 Başkanlık Seçimleri’ne koşar adım giderken, Sarkozy, çok güvendiği emeklilik reformunu hayata geçirerek Fransızların zihninde "reformcu Cumhurbaşkanı" olarak yer edinmek istiyor. Ancak daha önce bahsettiğim gibi Cumhurbaşkanının halk arasında popülaritesi giderek düşüyor. Bu düşüşü sadece reforma bağlamak elbette hata olacaktır. Bunun yanı sıra yakın zamanda çıkan L'oreal skandalı, ülke içinde yaşayan yabancılara karşı Cumhurbaşkanının beslediği düşmanca tutum, Romenlerin sınır dışı edilmesi ve Sarkozy'nin özel yaşamı Fransız vatandaşların gözünde onun puanını iyice düşürüyor.

Tüm bunları toparlamak gerekirse; Fransa giderek yaşlanan bir nüfusa sahip olduğu için, var olan eski çalışma yasaları ülkenin ekonomisine oldukça zarar verebilirdi, bu yüzden Fransa’nın gerçekten kapsamlı bir reforma ihtiyacı vardı. Sarkozy, reformu yasallaştırmaya çalışırken zorlu bir direnişle karşılaştı. Eylemlerin birinde liselerden hayli yüksek bir katılım olduğu gözlendi ve bu akıllara "60lar kuşağı geri mi dönüyor?" sorusunu getirdi. Dikkat edilmesi gereken nokta şudur ki; 60 kuşağı gençler daha demokratik bir düzen isterlerken, bu kuşak tamamen kendi çıkarlarını gözettiği için grevlere bu denli fazla katılım gösterdi. Fakat parlamento, sendikaların, sokağa dökülen onca insanın dikkat çektiği adaletsizliği ve eşitsizliği ortadan kaldırmaya, yasayı daha adaletli hale getirmeye çalışan muhalefet karşısında reform üzerinde ufak tefek değişiklikler yaparak ama asıl karşı çıkılan kısımlara hiç dokunmadan onu yasallaştırarak bu işten sıyrıldı. Halkın tepkisi biraz da muhafazakâr hükümete. Sağcı hükümetlerin sosyal devletin karşısında duran hareketleri veya kararları, halk tarafından hep eleştirilmiştir. Burada da sosyalist bir hükümetin yasasını değiştirmek insanlarda haklarının yenileceği, cumhuriyetin darbe alacağı düşüncesini doğuruyor. Bunun yanı sıra Sarkozy döneminde ortaya çıkan skandallar, Cumhurbaşkanının Fransız olmayanlara karşı gösterdiği hoşgörüsüzlük son zamanlarda halk arasında Sarkozy’nin popülaritesinin %30’lara kadar düşmesine neden oldu. O ise yasayı geçirerek ve hükümeti değiştirerek “yenilikçi Cumhurbaşkanı” olarak anılıp 2012 Başkanlık Seçimleri’nde oyları bu şekilde toplamaya çalışıyor. Yasanın insanlarda oluşturduğu olumsuz düşüncelerin yanı sıra Fillon başbakanlığında kurulan yeni hükümet daha sağa yakın, daha güçlü olup seçimlerde Cumhurbaşkanına rakip olacak adaylar çıkaracağa benziyor. Sonuç olarak, yasanın ekonomiye katkısı yadsınamaz, ama siyasete aynı derecede katkı mı sağlayacak yoksa Fransa’da muhafazakâr sağa bir darbe mi vuracak, önümüzdeki günlerde hep birlikte göreceğiz.

R e f e r a ns l a r 1. http://www.bbc.co.uk/turkish/news/story/2004/01/040112_fransa_rehber.shtml (15 Kasım2010) 2. Fransa’daki isyan neyin habercisi?, Kayhan KARACA www.dw­world.de/dw/article/0,,6136039,00.html (15 Kasım 2010) 3. Fransa’da sendikalar mücadeleyi bırakmıyor, tr.euronews.net/2010/10/27/fransa­da­sendikalar­mucadeleyi­birakmiyor (15 Kasım 2010) 4. Yenal Bilgici “Bir Ordu İki Devlet” Newsweek­Türkiye (14 Kasım 2010) 5. Fransa: Sarkozy Emekçilerle Çatışmayı Seçti, Selami Şakiroğlu, bianet.org (15 Kasım 2010) 6. Fransa'da Sendikalar Kamuoyu Mücadelesini Kazandı mı?, S. Şakiroğlu, bianet.org (15 Kasım 2010)


Beyaz bir anne ve Kenyalı bir babanın çocuğu olan Barack Hussein Obama 4 Kasım 2008’de yapılan ABD Başkanlık Seçimleri sonucunda Amerika Birleşik Devletleri’nin Devlet Başkanı olmuştur. Yapılan bu seçimlerle beraber, bir Devlet Başkanının zenci olmasıyla, Amerika tarihinde bir ilk yaşanmıştır. Seçimlerden sonra ortaya çıkan bu tablo tüm dünya tarafından ilgiyle izlenmiş ve Amerika’nın gelecek politikaları hakkında umut doğmasına sebep olmuştur. Özellikle Amerika’daki ırkçılık konusunda beyazların ırka dayalı üstünlüğü, zencilerin ezilmiş, haksızlığa uğramış ve mağduriyet psikolojisinin ortadan kalkması konusunda büyük umutlar doğmuş ve dış politika alanında da Irak ve Afganistan konularında yeni umutlar baş göstermiştir.1 2008’de yapılan seçimlerle hem Temsilciler Meclisi’nde hem de Senatoda çoğunluğu Obama’nın partisi elinde bulundurmuş ve aradan 2 yıl geçip de 2 Kasım 2010 tarihinde yapılan ara seçimlerde 112. meclisin yepyeni kompozisyonu belli olmuştur. Bu seçimler Obama için bir test niteliğinde olmuştur. 2 yıllık başkanlık döneminden sonra seçimlerden çıkacak sonuç bu süre zarfında nereye varıldığını gösterme bakımından önem taşımaktadır. Seçimler öncesi yapılan anketlerde Obama’nın büyük oranda oy kaybedeceği ön görülmüş ve Obama da tabi ki bu konuda kayıtsız kalmayıp seçim çalışmalarına hızla devam etmiştir. Nitekim yapılan bu tahminler seçim sonrası kısmen gerçekleşmiştir. Yapılan anketlerde Obama’nın partisi Demokratların, Temsilciler Meclisi’nde ve Senatoda çoğunluğu kaybedeceği sonucu çıkmıştır. Ancak seçim sonrası Demokratlar 435 üyeli Temsilciler Meclisi’ndeki üstünlüklerini Cumhuriyetçilere kaybederken, 100 üyeli Senatodaki üstünlüklerini ise kıl payı korumayabilmişler ve

toplamda 60 civarı sandalye kaybetmişlerdir. Bu sonucun, ABD siyasetinde son 60 yıldır görülen en büyük iktidar kayması olduğu söylenmektedir.2 Ayrıca Senato ve Temsilciler Meclisi’nin kompozisyonuna bakarsak, Senatoda Demokratların, Temsilciler Meclisinde Cumhuriyetçilerin kontrolü ellerinde bulundurması ve böylece kongrenin iki kanadının farklı partilerin çoğunluğuna şahit olması da Amerika tarihinde bir ilktir. Seçim sonrası, Obama Cumhuriyetçileri tebrik ederken, Boehner de çıkan sonucu ‘halkı dinlemeyi reddeden politikacıların reddedilmesi’ olarak yorumlamıştır.3 Obama’nın 2 yıl içerisinde bu kadar oy kaybetmesi şaşırtıcı ancak beklendik bir sonuç teşkil etmektedir. Elbette ki bu düşüşün birçok nedeni bulunmaktadır. ABD ekonomisinin içinde bulunduğu zayıflık ve bunun sonucu oluşan hoşnutsuzluk bunun nedenleri arasında ilk sırayı alacaktır. Bir diğer neden ise işsizlik oranının %10 civarında olmasıdır. Bu oranın ABD standartlarına göre yüksek bir oran olmasının insanları rahatsız etmesi, insanların yeni istihdam olanakları ve ceplerine para girmesi isteği de verilen oylarla beraber seçim sonuçlarına büyük ölçüde yansımıştır. Diğer bir yandan, Obama’nın Başkan olmasıyla oluşan yüksek beklentilerin karşılanamaması da Demokratlara yönelik bir memnuniyetsizliğe yol açarak partinin oy kaybetmesine neden olmuştur. Obama ise Cumhuriyetçilerin seçimden başarıyla çıkmalarını ekonomik krizden çıkma sürecinin yavaş olmasına bağlamaktadır.4 Seçim sonrası konuşan Boehner, seçmenlerin Obama’ya açıkça ‘gittiğin yolu değiştir’ mesajı verdiğini söylemiştir.5 Bir diğer neden olarak da hızlı bir yükseliş yaşayan ve ABD siyasetinde önemli yer tutan Çay Partisi

39


sayılmaktadır. Bu parti adını o dönemde İngiliz sömürgesi olan Amerika’nın, Boston’daki sömürgecilerin 1773’te İngiltere yönetimine karşı başlattığı hareketten almaktadır. Bu muhafazakâr hareketi destekleyenler, Obama’nın Amerikan değerlerini zayıflattığını düşünmekte ve ayrıca Obama’nın sosyalizm işareti olarak algılanan girişimlerine ve ülkenin içinde bulunulan ekonomik duruma karşı çıkmaktadırlar.6

40

Bu seçim sonucu ne ifade etmekte diye düşündüğümüzde akla gelen ilk cevap, benim için, dengelerin bir hayli değişmiş olmasıdır. Yeni seçilen üyeler Ocak ayında göreve başlayacaklardır. Obama yönetimi, Cumhuriyetçilerin çoğunlukta olduğu bir meclisle çalışmak zorundadır. Obama’nın kararlarını Kongreden geçirmesi zorlaşmıştır. Çünkü karşısında ikna edilmesi hiç de kolay olmayan ve genel olarak zıt fikirlere sahip olan bir meclis bulunmaktadır. Obama yönetimi yasama ve dış politika konusunda zorluklarla karşılaşmaya hazır olmalıdır. Vergi politikası ve sağlık reformu gibi ulusal konularda Demokratlar Cumhuriyetçilerle uzlaşmak için bazı tavizler verebilir. Bu tavizleri belki de dış politika konularında vererek Obama yönetimi ülke içi kararlarda Cumhuriyetçilerin desteğini kazanabilir. Senatonun, yapılan uluslararası anlaşmaları onaylaması sorunu da gündemde bulunmaktadır. Bunun nedeni onaylamada Senatonun oylarının üçte ikilik bir çoğunluğa sahip olması gerekliliğidir. Bu konuda gözler özellikle Rusya ile yeni yapılan stratejik silahsızlanma anlaşmasının onaylanmasına dönmüştür. Seçim sonuçlarının Türkiye üzerindeki etkisine bakarsak, özellikle Ermeni meselesi konusunda bunun bizim için pozitif etkileri olacağı söylenebilir. Bunun nedeni, Cumhuriyetçilerin Ermeni meselesine daha

mesafeli durmalarıdır. Seçimlerden yenilgiyle çıkan Pelosi ve Berman, Ermeni lobisi tarafından desteklenmekteydiler. Ancak seçimlerden sonra onların yerine Türkiye’yi etkileyecek Boehner ve Lehtinen’in geçmesi işleri değiştirmiştir çünkü ikisi de Türkiye dostu olarak bilinmektedirler. Amerika Türk Koalisyonu Başkanı Lincoln McCurdy de, Boehner ile birlikte Türk­Amerikan ilişkilerinin daha iyiye gideceğini düşünmektedir. Ayrıca, Boehner Ermeni tasarısı konusunda, bu konunun tarihçilere bırakılması gerektiğini düşünmektedir ve hem Boehner hem de Lehtinen bu tasarıya karşı çıkmaktadırlar. Ancak, Türkiye’nin İran üzerinde uygulanacak yaptırımlara ‘hayır’ oyu vermesi bu iki milletvekilinin de tepkisine neden olmuştur.7 Yani genel olarak baktığımızda Ermeni konusunda ve Türk­Amerikan ilişkileri konusunda olumlu adımlar atılması beklenirken İran ve İsrail konusunda negatif gelişmeler yaşanabilir. Diğer bir taraftan da, gelişmelere ekonomik açıdan bakarsak, seçimleri Cumhuriyetçilerin kazanmasıyla Obama Kongrede sandalye kaybetmiş ve artık ekonomiyi düzenleyen kendi gevşek para politikasını sağlayacak yasal düzenlemeleri yapması zorlaşmıştır. Bu da demek oluyor ki Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelere gerçekleşen sıcak para akımı yavaşlayacaktır. Geçtiğimiz ay yaşanan bu ara sınav niteliğindeki seçim sonuçlarına baktığımızda aslında Obama için tekrar Başkan seçilme olasılığının ortadan kalkmadığını görebilmekteyiz. Çünkü aynı durumu ara seçimlerde Reagon ve Clinton da yaşamıştır ve sonrasında durumu tersine çevirmeyi başarmışlardır. Obama’nın ne denli başarılı olacağı şüphesiz ki izleyeceği politikalara bağlı olarak belirlenecektir. Bunu önümüzdeki 2 yıl içerisinde bekleyip göreceğiz.

R e f e r a ns l a r 1­ Mustafa Gökçek, “Amerika’da Irkçılık ve Obama”, Radikal, (25 Haziran 2008) Erişim Tarihi: 22 Kasım 2010 2­ “ABD’de Cumhuriyetçilerin Zaferi”, BBC, (3 Kasım 2010) Erişim Tarihi: 18 Kasım 2010 3­ “ABD’de Seçimlere Cumhuriyetçiler Damgasını Vurdu”, CNNTURK, (03 Kasım 2010) Erişim Tarihi: 19 Kasım 2010 4­ “Obama: Ekonomi Halkta Hayal Kırıklığı Yarattı”, BBC Türkçe, , (4 Kasım 2010) Erişim Tarihi: 22 Kasım 2010 5­ Kamer Kasım, “ABD İzlenimleri ve Kongre Seçimleri”, USAK, , (4 Kasım 2010) Erişim Tarihi: 20 Kasım 2010 6­ Süleyman Yaşar, “Yarınki Amerikan Seçimleri Türkiye’yi Nasıl Etkiler”, Sabah, (1 Kasım 2010) Erişim Tarihi: 20 Kasım 2010 7­ WOA NEws, “McCurdy: Amerikan Kongresi’nde Türk Dostluk Grubu Güçlenecek”, Turkishny, (5 Kasım 2010) Erişim Tarihi: 21 Kasım 2010


Günümüz uluslararası sisteminde, bir devletin, uluslararası alanda, rasyonel bir mantık doğrultusunda hareket etmesi beklenir ama bu, Amerika’nın izlediği dış politikaya gelince değişen bir nitelik arz ediyor. Bu en temel devlet özelliğinin değişmesi büyük ölçüde Amerika’daki lobilerin sayesinde oluyor. Günümüzde, demokratik sistemin bütünleyici ve meşru bir parçası olarak görülen lobicilik, karar alma mekanizmasındaki kişileri, çeşitli yollardan etkilemek, böylece istenilen yönde kararların çıkmasını veya çıkmamasını sağlamak amacını gütmektedir. Lobicilik, ilk olarak, 1800’lerde Amerikan Başkanı Ulyses Grant’ın sigara merakından dolayı ortaya çıkmıştır. Beyaz Saray’da sigara içilmesine kızan karısından dolayı, Başkan, her öğle arasını, yakınlardaki bir otelin lobisinde sigara ve kahvesi ile birlikte dinlenerek geçirirmiş. Zamanla, insanlar, Başkanın bu boş vakitlerini bir fırsat bilip, onun yanında kendi isteklerini ve düşüncelerini aktarmaya ve bu yönde kararlar alınmasını teşvik etmeye başlamışlar. Otelde yapılan bu görüşmelerin zamanla sistemli bir hale gelmesiyle lobicilik, demokratik bir yapının işlevselliğinin en önemli argümanlarından biri olagelmiştir. Günümüzde 8000’in üstünde kişi, Amerika’da lobicilik faaliyetleri ile uğraşmaktadır. Lobiciler, büyük paralar harcayarak yemekli

toplantılar düzenlemekte, ünlü konuşmacılar getirtmekte, yazılan makaleler ve yayınlarla kendi argümanlarını desteklemekte ve kamuoyundaki bilgi boşluğunu doldurmaktadırlar. Lobicilik uygulanırken hedef kitle çok önemlidir yani karar alma mekanizmasında, ülkenin siyasi yapısına göre hangi siyasi yapının daha etkili olduğu. Amerika’daki parlamenter siyasi yapı, karar alma mekanizmasında Amerikan Kongresi’ni daha güçlü kılmaktadır. Kongre; toplanan vergilerin harcamasında, federal kanunların düzenlenmesinde ve dış politika kararlarının alınmasında en etkili siyasi yapıdır. Günlük hayatlarında her kanun tasarısını araştırmaya vakti olmayan Amerikan Kongre üyeleri, büyük oranda danışmanlarından ve lobilerden gelen bilgilerle kararlarını verirler. Lobilerin bir diğer faaliyeti seçim kampanyaları üzerinde olmaktadır. Bu seçim kampanyaları büyük paralara mal olmakta ve bir Kongre üyesinin karşılayamayacağı miktardadır. Lobiler bu anlamda, Kongre üyelerine büyük destek sağlamakta ve karşılığını Kongre’de almaktadır. Para desteği önemli çünkü en zengin lobi, bir anlamda en güçlü lobi olmakta. 2004’teki senato seçimlerinde, New York eyaletinin Rochester kentindeki dört bin Türk, Hillary Clinton’ı bir konuşma yapması için burada bulunan Türk evine davet ediyor ve Clinton,

41


konuşma için 200 bin dolar istiyor. Yeterli kaynak bulunamamasından dolayı, Clinton konuşma yapmaya gelmiyor ve bu miktar parayı verecek başka bir lobide konuşma yapmaya gidiyor. Sonuç olarak, Türk lobisi, Clinton üzerinden, Amerikan Senatosu’da etkili olma şansını kaybediyor. Amerika’daki lobilerin içinde, bu anlamda en güçlü lobi, İsrail lobisi. Bu lobinin Amerikan Kongresi ve kamuoyu üzerindeki etkisini bilmeden, Amerika’nın dış politikasını, “Devletler her zaman kendi çıkarları doğrultusunda hareket eder” ilkesiyle açıklamak ve sağlıklı bir biçimde analiz etmek mümkün değildir.

42

Amerika’daki Yahudi algısı büyük ölçüde, İkinci Dünya Savaşı’nda Yahudilerin Naziler tarafından katledilmesi ve Amerika’nın o dönemde sessiz kalması, bu yüzden Yahudilerin kendi devletlerini kurmalarının onların en temel hakları olduğu temeline dayanır. Böylelikle Amerikan halkının da desteğinin alan Yahudiler, sahip oldukları zenginlik ve güçle Amerika’nın ekonomi ve siyaset alanında, etnik anlamda en güçlü halkı olmaktadırlar. Lobi denildiğinde tek bir yapı anlaşılmamalı çünkü Amerikan Dış Politikası’nı İsrail yönünde etkilemeye çalışan birçok kişi, grup ve kuruluş bu lobiyi oluşturmakta. En etkilileri AIPAC(American­Israel Public Affairs Comittee), WINEP(Washington Institute for Near East Policy), CUFI(Christians United for Israel) gibi kuruluşlar. Bu kuruluşlar, Amerika’daki Yahudilerin lobisi olmaktan çok İsrail Devleti’nin lobileri olarak çalışıyorlar. Bu lobiler sadece Kongre üyelerini direkt olarak etkilemiyorlar aynı zamanda bir kamuoyu oluşturarak olası İsrail karşıtı düşünce ve hareketleri de engelliyorlar. New York Times, Wall Street Journal gibi gazetelerdeki yazarlara bakıldığında, son yıllarda hiçbirinin İsrail’i eleştiren bir yazı kaleme aldığı veya o yönde bir beyanda bulunduğu görülmez. Hudson Enstitüsü, Brooking Enstitüsü gibi düşünce kuruluşlarında, her zaman için İsrail yanlısı düşünceler üretilir. Bu düşünceler de, devamlı surette, Amerika ile olan stratejik ortaklığın yaşamsal önemi üzerinde durmaktadır. Ortaya çıkacak herhangi bir karşıt görüşe ya da Kongre üyelerinden birinin İsrail aleyhinde göstereceği herhangi bir olumsuz tepkiye karşı, İsrail lobisinin etkisinde oluşmuş kamuoyu ve lobi taraftarı Kongre üyeleri, bu hareketlere derhal

anti­semitist, faşist olarak karşı çıkar. İsrail’in ve İsrail lobisinin aktiviteleri, Evangelist Hıristiyanlar tarafından da ekonomik ve siyasi alanlarda aktif bir biçimde desteklenmektedir. Evangelistlerin inancına göre, dünyada Hıristiyanlığı tekrar diriltecek olan Mesih, Yahudilerin, kutsal topraklarda tekrar hâkimiyet kurmasından sonra dünyaya gelecektir. Dini temellerle birlikte, bu Evangelist destek, Amerikan politik ve ekonomik yaşamında daha radikal ve daha etkili bir hal almaktadır. İsrail lobisi üniversitelerdeki aktif çalışmalarıyla da etki alanını arttırmaya çalışmaktadır. Amerika’ya dışarıdan gelen öğrenciler ve akademik personelle birlikte artan İsrail aleyhtarı algılamaya karşı, özellikle AIPAC, 1970li yıllardan itibaren üniversitelerdeki hareketleri izlemektedir. Son yıllarda öğrencilerin İsrail hakkındaki algılarının değişmesi amacıyla düzenlenen konuşmalar ve David Program gibi birçok eğitim programı ile birlikte, İsrail hakkındaki görüşlerin olumlu yönde değişmesini sağlanmaktadır. İsrail lobisinin içeride bu denli güçlü olması, lobiye, Amerikan Dış Politikası’nı İsrail etrafında şekillendirme gücünü vermektedir ki bu, lobinin en büyük amacıdır. Lobinin en büyük özelliği, her fırsatta İsrail çıkarlarının Amerika’nınkilerle aynı olduğunu ileri sürmesidir ve bu yöndeki kararların Kongre’den çıkmasını sağlamasıdır. Her yıl İsrail’e yapılan yaklaşık 3 milyar dolarlık yardımın yanı sıra, lobi, Amerika’dan, İsrail’in güvenliğinin bölgede korunması açısından askeri ve diplomatik önlemlerin de alınmasını istiyor. Burada asıl önemli olan nokta, özellikle Ortadoğu politikasının büyük ölçüde İsrail lobisi tarafından şekillendirildiği Amerika’nın, bu politikasının gerçekte kendi çıkarına olup olmadığıdır. Soğuk Savaş döneminde, Mısır, Irak ve Suriye’nin Sovyetler tarafına geçmesiyle, İsrail’i, bu üç devleti bölgede dengeleyecek bir güç olarak kullanan Amerika, Arap dünyasını Sovyetlere kaptırmakla kalmayıp Soğuk Savaş’tan sonra da İsrail’in bölgedeki varlığını ekonomik, askeri, diplomatik olarak desteklemeye devam etmiştir. Mantıksal nedenlerle açıklanamayacak bu destek, büyük oranda, İsrail lobisinin Amerika’daki etkili çalışmalarının ürünüdür. Bugün, en azından Amerika’nın Suriye ile olan ilişkilerine baktığımızda bile, bu ilişkinin nasıl


zamanla Amerika aleyhine döndüğünü ve sorunların ne kadar derinleştiğini görebiliriz. Suriye­İsrail ilişkileri 1967 yılındaki 6 Gün Savaşları ile bozulmuş ve Golan Tepeleri İsrail’in eline geçmişti. Günümüze gelene kadar, Suriye, her zaman Golan tepelerini geri almanın bir yolunu aramış fakat askeri gücünün zayıflığından dolayı Hizbullah ve Hamas’ı İsrail’e karşı desteklemiştir. Bu ortamda, Suriye karşıtı politikalar izleyen İsrail, Amerika’nın da Suriye’ye yakınlaşmasına İsrail lobisi yoluyla engel olmuştur. Suriye ile ilişkileri bu yüzden yakın seviyede olmayan Amerika, İsrail’e olan desteğinden dolayı da Suriye yönetimi tarafından, El­Kaide terör örgütünün faaliyetleri hakkında bilgilendirilmemektedir. Ayrıca, Suriye bir yandan İran gibi anti­Amerikan ülkelerle de yakın temaslarda bulunmakta ve Amerika’nın bölgedeki etki alanını daraltmaktadır. Filistin sorunun halen bir çözüme kavuşturulamaması, Irak’ın işgal edilerek, durumun hem siyasi hem insani bakımdan içinden çıkılamaz bir durum alması, İran’ın daha agresif politikalar izleyerek bölgedeki tansiyonu daha da arttırması gibi sorunların oluşumunda, İsrail hep başı çeken devlet olmuştur. Amerika’nın Ortadoğu’da İsrail’i kendine hem askeri hem de siyasi bakımdan stratejik ortak olarak görmesi, Amerika’ya ve bölge barışına büyük zararlar vermektedir. Özellikle 11 Eylül’den sonra, Bush yönetimi ile birlikte daha radikal dış politikalar izleyen Amerika’nın yanında, İsrail, kendini Amerika ile birlikte teröre karşı stratejik iki ortak olarak konumlayarak, önemini daha da arttırmıştır. Bu

pozisyonunun güçlendirilmesi; Irak Savaşı’ndan artan terör olaylarına, bölgedeki istikrarsızlıktan İran’ın daha agresif politikalar izlemesine kadar, Ortadoğu’yu ve dünyayı daha da içinden çıkılmaz bir duruma sokmaya devam etmektedir. İsrail lobisi, Amerika’nın dış politika kararlarının alımında, her zaman için, İsrail lehine alınacak kararların Amerika’nın da lehine olduğu savına dayanarak, alınacak alternatif kararları engellemektedir. Bu noktada diyebiliriz ki Amerikan demokrasisinin bütünleyici ve güçlendirici bir parçası olarak görülen lobilerin gücü, Amerikan demokrasinin sağlıklı işleyiş mekanizmasını büyük oranda sekteye uğratmıştır. Mavi Marmara saldırısından hemen sonra, İsrail’in, yapılan harekâtın aslında meşru bir nitelikte olduğu görüşü, İsrail lobisi tarafından Amerikan senatörlerine dikte edilmiş ve bu saldırının hemen ardından, kongre üyelerinin nerdeyse tamamı, yayınladıkları bir bildiride, İsrail’i, yaptığı harekattan dolayı desteklemiştir. Lobinin bu denli etkili bir güce sahip olması, Amerikan demokrasisinin güvenilirliği hakkında büyük şüpheler doğurmaktadır. Dış politika kararlarının özgür Amerikan iradesi ile değil de, lobilerin kendi çıkarları doğrultusunda alınması, Amerika’yı, kendi çıkarları doğrultusunda yürümekten alıkoymakta ve böyle bir askeri, ekonomik gücü, birtakım çevrelerin kendi çıkarlarını gerçekleştirmesine araç yapmaktadır

R e f e r a ns l a r 1­ Mearsheimer, John.C; Stephen, M.Walt (2007) Israel Lobby and U.S Foreign Policy; Farrar, Straus and Giroux 2­ http://www.pusula.tv/modul_haber/tammetin.asp?Gundem=1594 3­ www.siyasaliletisim.org/pdf/Turkiyeninkullanamadigiguclobicilik.pdf

43


Yunanistan’da 2004 yılında iktidara gelen Yeni

vermek açıklayıcı olacaktır: Yunanistan’da ortaokul ve

seçimlerinde bu konumunu PASOK’a (Panhelenik

bedavadır. Hele üniversitede ise öğrenci, başka bir

Demokrasi (Nea Dimokratia) partisi, 2009 genel Sosyalist Partisi) devrederken, arkasında ekonomik bir

enkaz bırakıyordu. Beş yıllık bu süreçte sadece ekonomik göstergeler kötüye gitmekle kalmamış çeşitli skandallar patlak vermiş, yolsuzluk ve rüşvet

vakaları artmış ekonomik veriler kasıtlı bir biçimde

44

olduğundan iyi gösterilerek kamuoyu yanıltılmıştır.

2009’da iktidara gelen PASOK kurmaylarının yeniden yaptığı hesaplamalar, bütçe açığının GSMH’ YA oranının

%6

civarında

değil,

%12,7

olduğunu

göstermiş ve Yunanistan bir anda Avrupa’nın gündemine oturmuştu. Elbette bu durumdan yalnız sorumlu olan YD partisi değildi. 20 yıldan beri

duyduğumuz “bu ülke nasıl hala ayakta duruyor” sorusunu soran kişilerin şaka yapmadığını, biz genç

lisedeki

bütün

öğrencilere

kitaplar

ve

ulaşım

ülkede eşine zor rastlanır bir seviyede avantajlıdır: Harç

ödemek

diye

bir

şey

zaten

yoktur,

yükseköğretim tamamen ücretsizdir, bütün kitaplar da yine ücretsiz ve orijinaldir. Her türlü ulaşımda

%50 indirim vardır, hele ailenizin yıllık geliri otuz bin avronun altındaysa, tek kişilik yurt odanız ve iki öğün yemek ücretsizdir ayrıca yıllık bin avro devlet bursu

alırsınız. Avrupa’nın en gelişmiş ülkelerinde bile olmayan bu eğitim örneğinden de anlaşıldığı gibi

Yunanistan, sosyal devleti biraz abartmıştır. Buradan yola çıkılarak da, bence, şöyle bir fikre varılabilir: Hem

sosyalizm

hem

de

liberalizmin

bütün

nimetlerinden böyle faydalanılmaya çalışıldığında , en sonunda kaçınılmaz olarak kriz patlak verir.

nesil ilk defa anlıyorduk. Yunanistan’ın gelişmiş sosyal

İşte bu şartlar altında PASOK hükümeti sert önlemler

harcamaları,

rağmen ironik olarak tam da en liberal önlemlerin

devlet

mekanizması,

yüksek

hükümetin

kamu

yanlış

ve

askeri

politikaları

ile

birleşince krize dönüşmüştü. Kamu harcamalarının yüksek olmasının bir sebebi de, devlet sektörünün hala çok güçlü olup gereğinden fazla memur

barındırması ve artık çağın gerekliliği haline gelmiş özelleştirmelerin yapılamamış olmasıydı. Sosyal devlet mekanizması da, her ne kadar büyük hizmet ve fayda sağlasa da, devleti zarara sokan bir uygulama olmaktan kurtulamıyordu. Sosyal devletin ne çapta

güçlü olduğunu göstermek için, eğitimden örnek

almak durumunda kaldı. Sol bir parti olmasına alınması gerektiği bir dönemde seçilmişti,

güçlü

devlet sektörü ve yüksek kamu harcamaları devlete zarar ettiriyordu,

ama elbette ideolojisi olaya

gerçekçi yaklaşmasını engellemedi. Maaş artışları bir

süreliğine durdu, vergiler arttırıldı, sosyal devletten tavizler verildi. Özellikle gereğinden çok fazla memur

barındıran devlet sektöründe, sayıyı azaltmak için, emekli olan beş memurun yerine bir kişi alınması gibi, çeşitli önlemlere başvuruldu. Ülkenin kötü


durumdan hala çıkamamış ve kredi notu düşürülmüş

Daha

önce

dayatmaları sonucu alınan önlemler yavaş yavaş

belediye

başkanı

olmasına rağmen, IMF ve AB’nin tavsiyeleri hatta

meyvelerini vermeye başlıyordu. Yunanistan Ekonomi Bakanlığının açıkladığına göre 2010 Ocak­Kasım

döneminde bütçe açığı yüzde otuz oranında azalmış durumdaydı1 ve göstergeler iyiye doğru bir gidişi gösteriyordu. Ancak bu, tehlikenin geçtiği anlamına

gelmiyordu çünkü Yunanistan ekonomisi yapısal sorunlarla doluydu.

belediyede seçilirken,

yedi

Türk

yeni

düzenlemeyle üç yerde

seçilebilecekti. sebepten

Bu

dolayı

azınlıktan yeni plana karşı

sert

eleştiriler

yöneltenler olsa da, aslında bu Türk

belediyeleri

birbirleriyle

birleştiği için, ortaya daha güçlü üç belediye çıkacak, bu da bölge halkının daha iyi hizmet almasına ve fazla bürokrasiden kurtulmasına yarayacaktı, yani plan, azınlık için de faydalıydı. Her ne kadar bu yeni planla azınlığın temsil hakkı azaltılmamışsa da, daha

önceki düzenlemelerde bunun o kadar masum

olmadığını görürüz. Zira azınlık mensupları sadece o Yerel yönetim reformu da (Kallikratis planı) aslında

PASOK’ un krizden çıkma planının bir parçasıydı, fakat daha önceki yıllarda da benzer planlar yapılmış ve zaten daha verimli yerel yönetimler için bazı değişikliklere gidilmesi düşünülmüştü. Çünkü artık

mesafeler kısalmıştı, bir sürü küçük belediye hem

üç belediyede yaşamamaktadır ve diğer bölgelerde yaşayanlar Türk belediye başkanı seçmesin diye yunanlı yetkililer özenle Yunanlıları çoğunluk yapacak

haritalar çizmişlerdir, kalan Türk belediyelerini de

orada Yunanlı olmadığı ya da çok az olduğu için mecburen bırakmışlardır.

ekonomik olarak köstek oluyor, hem de iyi hizmet

Böylece yeni planın ilk kez uygulanacak olduğu Kasım

gideri azaltacak, daha iyi hizmet verecek, üstelik

PASOK yönetimi için onca sert önlemden sonra bir

veremiyordu. Daha büyük belediyeler ve valilikler hem merkezle bağlantıyı daha iyi sağlayacaktı. Krizin patlak

vermesi ve hükümetin değişmesi hızlandırıcı sebepler

oldu ve yerel yönetim reformunun Kasım 2010 seçimlerinde uygulanması kararı alındı. Bu planla

birlikte bütün Yunanistan’da 1034 olan belediye sayısı

374’e iniyor, 76 valilik de 13 eyalet valiliğine dönüştürülüyordu.2 Böylece kamu maliyesi düzene

sokulacak, ekonomik etkinlik ve verimlilik çağın gereklerine göre sağlanmış olacaktı.

Burada yerel yönetim reformunun Batı Trakya Türk

Azınlığı üzerine etkisini tartışmakta da yarar var.

2010 yerel seçimlerine gidildi. Seçimler aynı zamanda

güvenoyu yoklaması niteliği de taşıyordu. PASOK

adaylarının 13 eyaletin 8inde galip gelmesi, hükümetin sert önlemler konusunda halkı ikna ettiğinin de bir

göstergesiydi ve bu konudaki sağduyuyu yansıtıyordu. Fakat seçimler başka önemli bir sorunu da açığa

çıkarmıştı: katılım oranı. Seçime katılım oranı %50lerde

kaldı.

Bu

da,

yönetimden

memnun

olmayanların çareyi artık başka siyasi partilerde aramadığını,

siyasetin

bulacağı

çözümlerden

ümitlerini kestiklerini kanıtlıyordu. Elbette bu oranda

Yunanistan’da yükselen anarşizmin de etkisi vardır. Her türlü çözümü reddedip çareyi yakıp yıkmakta

45


bulan bu grup, polisin giremediği üniversitelerde

sıkma politikaları uygulamakta, bunun sonuçlarını da

daha önemli bir problem haline gelmektedir. Bazı

reformu Kallikratis planı da bu politikaların bir

yuvalanmakta ve her geçen gün sayılarını arttırıp milletvekili çocuklarının bile anarşizme karıştığı düşünülürse, konunun ne kadar ilginç ve vahim bir boyuta ulaştığı anlaşılacaktır.3

Sonuç olarak, ekonomik krizin en çok vurduğu AB

ülkesi olan Yunanistan, 2009 Ekim’de iktidara gelen PASOK hükümetinden beri, yaklaşık bir yıldır, kemer

46

daha yeni yeni almaya başlamaktadır. Yerel yönetim parçası olup, aynı zamanda daha kaliteli bir yerel

yönetimi de hedeflemektedir ve 2010 seçimleriyle plan uygulamaya konmuştur. Şu ana kadar başarılı

denebilecek seviyede olan ekonomik düzelme hareketi, ülkeyi kriz ve borç batağından çıkarabilecek mi, bunu zaman gösterecektir.


1930. Tüm dünyayı sarsan o ekonomik krize, Büyük Buhran’a kadar Güney Amerika’da “uyuyan bir dev” kabul edilen Brezilya için karışık zamanlar. Bir yanda Nazi Almanyası’ndan yayılmış faşist partiler, öteki yanda kahve oligarşilerine karşı birleşmenin dayanılmaz çekimi. Bir adam çıkıyor tüm bu karmaşanın içinden. 1883’te Rio de Grando’da Sul eyaletinin Sao Borja kentinde, nispeten varlıklı bir aileye doğmuş bir adam. Kendi başkanlığını, kendi diplomatik manevralarıyla karmaşa yaratsın diye getirdiği adamın üzerinden ilan ediyor ve sakince, kimse ne olduğunu anlamadan art arda “olağanüstü koşullar” ve “zamanın gerektirdikleri” gibi sebeplerle bir diktatörlüğe dönüyor bu başkanlık. Önce 34’te kendi anayasasını getiriyor Brezilya’ya, ardından da 37’de her şeyi silip baştan yaratıyor. “Estado Novo”, yani “Yeni Devlet” adını alıyor Vargas’ın hükmü. 45 senesinde geldiği gibi sessiz bir darbeyle gidiyor başkanlık sarayından. Kurşun atılmıyor, kan akmıyor. Sadece sarayın elektriklerinin ve suyunun kesilmesi tehdidi ve ondan daha da çok o tehdidi bir alay olarak alan Vargas’ın asker gururu. Buraya kadar her şey normal. Ama beş sene sonra tekrar seçiliyor Vargas. 24 Ağustos 1954’te de, adının karıştığı bir muhalefet suikastinin ardından istifası istenince kendi politikalarına yapabileceği son büyük katkıyı yapıyor. Kendini göğsünden vuruyor. Bir mektup bırakıyor arkasında; “Carta Testamento”, “İradenin Mektubu”. Bu mektup okunduğunda bir anomali daha çıkıyor biz politik bilim adamları için, o mektup muhalefeti susturup halkın sesini arttırıyor. Ve tek bir şey bağırıyor halk: “Queremos Getulio!”. “Biz Getulio’yu istiyoruz!”. Vargas Carta Testamento’suyla kendini dokunulmaz hale getiriyor halkın gözünde. Bir Tanrı oluyor. Ne Amerikan yanlıları dokunabiliyor onun son zamanlarda sosyalistleşmiş politikalarına, ne de diktatörlüğüne bir laf gelebiliyor. İnsan doğan, Tanrı ölüyor. “O Pai dos Pobres”. Getulio’nun lakabı bu, “Fakirlerin babası”. Başı 1943’te getirilen reformlar çeker bu lakabın sebepleri söz konusu olduğunda. Aynı şirkette on yıl boyunca çalışan bir işçinin işten atılmasını yasaklaması, azınlıkların ve kadınların işe alınmasını teşvik etmesi, işçilerin çalışma koşullarında yapılan düzenlemeler... Hayatına şirketçi bir politikayla başlayan bir lider için pek bir garip. Bugün “yararlı diktatör” olarak anılır Getulio Vargas. Yararı tüm analistlere göre halkın ihtiyacı olan reformları yapan adam olmasıdır, öyledir de. Ama “o zamanın şartları öyle gerektirdiği için” diktatör bir şekilde yapar bunu Vargas. Halkın seçmediği bir adamdır o. Halka seçmemeyi öğretir. Yararlı diktatör budur işte, tüm politik analizlerde çıkan sonuç budur. Bir insan sadece ve sadece “koşullar onu gerektiriyor diye” tüm gücü kendinde toplar, böyle başlar, halk da mutludur belki, uzun süre unutmaz onu, mahlasını, yaptıklarını. Öldüğü günde bir dakika susar her sene, her devlet dairesine resmini asar. Ama en sonunda o devletin elinde demokrasiyi öğrenmeye isteksiz bir halk kalır. Seçimlerini ideolojiler üzerinden değil de bilinçsiz bir şekilde ikonlar ve imgeler üzerinden yapan bir halk. Ve birden fark edersiniz ki, fakirlere en büyük kötülüktür babalarının yaptığı. “Yarar” değildir, “yararı” halkın kendini yararlanmış sanmasına yol açmasıdır. O zaman fark edersiniz ki kendini göğsünden vuran adamın gölgesidir sizi karanlıkta tutan. Geçecek midir, geçmeyecek midir bilinmez.

47


48

Tarihten günümüze toplum içerisinde bir entelektüel, yani düşünür­aydın olmanın ne anlama geldiği konusunda, kelimenin gerçek anlamıyla entelektüel olan insanlardan, geçmişin ve günümüzün entelektüelini açıklayan, karşılaştığı zorlukları anlatan, tabii bunlarla da yetinmeyip döneminin entelektüelini ağır bir dille eleştiren çeşitli açıklamalar gelmiştir. Örneğin Antonio Gramsci, bütün insanların entelektüel olduğundan fakat herkesin toplumda entelektüel işlevi göremeyeceğinden bahseder. Ona göre iki tip entelektüel vardır: Geleneksel ve organik entelektüel. Nesilden nesile aynı işi yapan öğretmenler, idareciler gibi insanlar geleneksel entelektüellerdir. Organik entelektüeller ise belirli sınıflara ve/veya kuruluşlara dolaylı ya da direkt hizmet eden ve onların toplum üzerinde daha fazla iktidar ve baskı kurmalarını sağlayan kişilerdir. Julien Benda ise entelektüelleri, insanlığın vicdanı olan süperyetenekli, ahlâki donanımları yüksek filozof­ krallardan oluşan bir avuç insan olarak açıklar. Aydınların İhaneti adlı kitabında, Benda, gerçek entelektüel için şu tanımlamayı yapar: “özünde pratik amaçlar gütmeyen faaliyetler yürüten, bir sanat ya da bir bilimle ya da metafizik spekülasyonla ilgilenmekten, özetle manevi avantajlara sahip olmaktan keyif alan, yani bir bakıma şöyle diyen kişidir: Benim krallığım bu dünyanın krallığı değil.” 1Amerikalı sosyolog Alvin Gouldner, entelektüellerin artık yeni bir sınıfı oluştuduklarını savunur. Ona göre entelektüeller geniş bir halk kesimine seslenen insanlar olmayıp eleştirel söylem kültürü adını verdiği bir kültürün üyeleri haline gelmişlerdir. Artık onlar uzmanlaşmışlardır ve sadece alanın diğer uzmanlarının anlayabileceği bir dil kullanmaktadırlar. Yukarıda bahsedilen entelektüel tanımlamalarının satır aralarında rahatsızlık, endişe verici bir durum mevcuttur. Kelimenin gerçek anlamıyla entelektüel

olan bu insanların açıklamalarında entelektüel olmakla ilintili entelektüelin kendisine, toplum ve dünyaya dair bir tatminsizlik, huzursuz edici bir yan vardır. Bu entelektüeller farklı dönem ve toplumlarda yaşamış olmalarına rağmen aynı sıkıntıları paylaşırlar ve bu ortak payda bize günümüz entelektüelini değerlendirmede yardımcı olur. Örneklerini bugün çok daha rahat görebileceğimiz Gramsci’nin dile getirdiği endişe, toplumda kendisinin organik entelektüel dediği insanların sayısının artmasıdır. Bir entelektüelin, belirli bir iktidarın, sınıfın ya da kuruluşun etkisi altında kalması, onu gerçekten entelektüel yapan değerlerin ortadan kalkması anlamına gelir. Eğer bu durum gerçekleşirse entelektüel, toplumda sadece belli bir işleve sahip etrafı sınırlarla çevrili bir insana dönüşür. Bugün, özellikle yirminci yüzyılın sonlarında ortaya çıkan birçok meslek bize bu durumu anlatır: radyo ve televizyoncular, profesyonel akademisyenler, uzmanlaşmış hukukçular, işletme­siyaset­hükümet danışmanları, kitle gazeteciliği... Bu mesleklerdeki insanlar için entelektüel kelimesini gerçek anlamıyla kolay kolay kullanamayız. Bu insanlar artık birer profesyonel olmuşlardır. Profesyonel olmak ile entelektüel olmak ise kolay kolay yan yana gelecek şeyler değildirler. Profesonel olmak ticarileşmeyle birlikte geçim kaygısını taşır. Bir masa memuru gibi davranmaya iter insanı. Belirli kalıpları ortaya çıkarır: Çalışma saatleri ve uyulması gereken kurallar gibi. Bu noktada artık entelektüelden değil, nesnel ve apolitik bir canlıdan bahsedebiliriz. Yani Edward Said’in deyimiyle artık salt kendi işine bakan bir sınıfın yetenekli bir üyesinden. Fakat gerçek entelektüel bu değildir. Onun entelektüel birey olarak kamusal bir rolü de vardır. Bunun hakkında Said şöyle der: “Bu rolün özel, ayrıcalıklı bir boyutu vardır ve kamunun gündemine sıkıntı verici sorular getiren, ortodoksi ve


dogma üretmektense bunlara karşı çıkan, kolay kolay hükümetlerin veya büyük şirketlerin adamı yapılamayan, devamlı unutulan ya da sumenaltı edilen insanları ve meseleleri temsil etmek için var olan biri olma duygusu hissedilmeden oynamamaz.”2 İşte, günümüzde gerçekten de bu özelliklere sahip gerçek entelektüellere ihtiyaç vardır, organik entelektüellere değil. Çünkü onlardan onlarcası, yüzlercesi zaten ekranlarda ve/veya gazetelerde günün her saatinde karşımıza çıkar. Gerçek entelektüelin karşılaştığı en büyük zorluk işte bu noktadır. Günümüzde medya inanılmaz boyutlara ulaşmıştır. Sahip olduğu her organıyla hayatın bütün alanlarını kaplamış ve elinde belki de siyasilerden, iş adamlarında olandan daha fazla güç toplamıştır. Bunun sebebi ise medyanın artık her alanda bağlantısının olmasındandır. Bugün bir medya patronunun gücünden bahsediyorsak artık onun gücü kelimenin gerçek anlamındaki gücün çok ötesine geçmiştir. Kendisine ait televizyonlarla, gazetelerle, yayınevleriyle, bunun yanında iş adamı kimliğiyle, yurtdışı ve yurtiçi bağlantılarıyla günümüz medya patronu, onun kitlesel iletişim organlarıyla toplumda büyük, çok büyük bir etkiye sahiptir. İşte bugünün entelektüeli hayatını böyle bir ortamda idame ettirmek zorunda kalır. Önünde sadece iki seçenek vardır: ya gerçekten bağımsız bir entelektüel olarak marjinal kalıp, umutsuzluk ve güçsüzlük duygusuna kapılma, ya da bu düzene yön veren küçük azınlığın çarkına katılarak kitle iletişim araçlarıyla tedavüle dahil olma. Bugün karşımızda gerçekten umutsuz bir tablo vardır. Artık birçok entelektüel, kendi entelektüel kimliklerinden vazgeçerek gazeteci, talk show konuğu ya da sunucusu, danışman ve yönetici olarak kitle iletişim araçlarını seçmişlerdir. Belki akla hemen şu gelebilir: Böylece seslerini artık eskisinden farklı olarak çok daha geniş bir kitleye ulaştırabiliyorlar. Ama asıl tehlike işte tam da bu noktada. Yaşadığımız çağda, insanı insan yapan temel özellikleri, değerleri, insanı özgür kılan unsurlarını ancak medyanın klişileştirdiği değer yargılarıyla değerlendirmek zorunda kalıyoruz. Bu medyaya teslimiyet anlamına gelir. Ve medya bunu ekranlara “entelektüelleri” çıkartarak yapar ve bu durumu meşru hale getirmeye çalışır. Turhan Ilgaz’ın dediği gibi “Medya entelektüellere muhtaçtır, onların doğrulamasına muhtaçtır.” 3Artık sorgu sual yoktur. Fark etmeden fütursuzca boyun eğme vardır. Entelektüelin temel amacı düşünceleriyle toplumu rahatsız etmek, onu düşünmeye, sorgulamaya, harekete geçirmeye çalışmakken o tamamen statükoya teslim olmuş duruma gelir. “Artık muazzam bir

izleyeci kitlesine sahip oldukları gibi, ömürleri boyu entelektüel olarak yaptıkları çalışmalar da seyircilerine, oralarda bir yerde bulunan ve çehreleri seçilmeyen tüketiciler haline gelmiş “ötekiler”in onları onaylayıp onaylamamasına veya unutuluşa terk edip terk etmemesine bağlı olmaya başlamıştır.” 4 iş, ekran başındaki insanların mutlu olmalarını sağlamak, onları tatmin etmektir. Ancak entelektüel tam olarak bunun zıttı bir konumdadır. Onun görevi­ Bourdieu’nun deyimiyle “fast­thinker”­ ekran aydını olmak değildir. Ekran aydınlarının yaptıkları iki kötü tercih arasında seçim yapmaktır sadece. Gerçekleşen olayların bir geçmişinin, yaşanmışlıklarının olduklarından bihaberdirler. Durumu sadece tam da o ana uygun olarak değerlendirirler. Belki o değerlendirme o anda çok canlı gözükebilir fakat yarına dair, olayın özüne ve toplumu sorgulamaya, düşünmeye dair içinde hiçbir şey barındırmaz. Artık ortada güncel olmakla ilintili bir sınır vardır ve kimse bu sınırın dışına çıkamaz. Günümüzde entelektüelin yapması gereken şey statükoyu rahatsız etmektir. Örneğin statüko gereği devamlı bir tartışmaya katılmak yerine, tartışmanın tarihten gelen özelliklerine, nasıl evrilerek bu hale geldiğini ve şu andaki haliyle kimlere nasıl bir hizmet sağladığını, süregelen bu tartışmayla gerçekten tartışılması gereken hangi konuların sumenaltı edildiğini keşfetmesi gerekir. Yukarıdaki tanımlamalar belki entelektüeli toplumsal hayatın üstünde yer alan, ilahi bir konuma yerleştirmiş gösterebilir fakat entelektüeller en başta bugünün insanlarıdır. İnsanların maruz kaldıkları her türlü kitlesel baskıyı onlar da yaşamaktadırlar. Bu yüzden en başta bugünün insanı olmak zorundadırlar ki buradan bir çözüm yolu çıkagelsin. Statükoyu koruyan her şeye kendilerine ait eleştirel bir tonda karşı çıkmaları gerekir. Belki bu konumlarında, çeşitli iktidar kurumlarıyla işbirliği içine girmedikleri için yalnız kalacaklardır­ Gramsci’nin deyimiyle organik entelektüel olmadıkları için­ ya da üzerlerinde belli bir konuda uzmanlaşmadıkları için bir baskı oluşacaktır. Bu uzmanlık ki kendi alanı dışındaki diğer alanlarla ilişiğini kesmek anlamına gelecektir. Artık entelektüelden sadece uzman olduğu konuda fikir yürütmesi beklenecektir ve enformasyon sanayiinin geçici bir çalışanı olarak ancak bu şekilde kitle iletişim araçlarında yer alacaktır. Fakat entelektüelin her alanda söylecek sözü olmalıdır. Daha kapsayıcı ve evrensel değerlerden bahsetmesi gerekirken, sadece

49


uzmanı olduğu konuyla kendini sınırlarsa bu kendi içinde çelişmesi anlamına gelir. Siyasetin artık yaşamın her alanında olduğu bir dünyada entelektüel, uzmanı olduğu konuda nesnellik adına birtakım açıklamalar yapıp köşesine çekilemez. Durum ne kadar ümitsiz görünürse görünsün modern medya organlarının bize dayattıklarının maskesini indirmesi

gerekir. Hatta, entelektüel dünya üzerinde bir etki yaratmayı bir kenara itip, tam da Adorno’nun söylediği gibi bir gün, bir yerde birilerinin onun yazdıklarını tam da onun yazdığı gibi okuyacağını umarak aslında bir sürgün, arada kalmış bir hayatı devam ettirmeyi seçmelidir.

PENCERE ÖNÜ ÇİÇEĞİ Pencere önünde arkadastan ayrı Porselen saksıda bir süs çiçeği Evin hanımı her akşamüstü su ve güneş sunar entellektüel... Pencere önü çiçeğine Ne ansızın yağmur ne gökkuşağı Ne dipdiri sabah, gökkuşağı

50

Ne şebnem görmüştür Ne kırağı tanır Ama iyi konuşur kitap gibi... Rastgele çiçeklere arada bir bakar Cansız cam ardından Tül perdelerden... Pencere önü çiçeğine Ne mecburen güneş Ne kara kış Ne dopdolu bahar ürpertisi... Zorlu bir rüzgarla boynu hiç kıvrılmaz Haylaz çocuklarca hiç koparılmaz Gece çökünce açılır lambalar Öteki çiçekler ayışığındalar... Pencere önü çiçeğine Ne ansızın yağmur ne gökkuşağı Ne dipdiri sabah, gözyaşı... Bülent Ortaçgil

R e f e r a ns l a r 1­ Julien Benda, The Reason of the Intellectuals, İng. Çev. Richard Aldington (Londra: Norton, 1980), s.43 2­ Edward Said, Entelektüel: Sürgün, Marjinal, Yabancı (Ayrıntı Yayınları : 2009), s.27 3­ Pierre Bourdieu, Televizyon Üzerine, Fra. Çev. Turhan Ilgaz ( Yapı Kredi Yayınları: 2000), s.8 4­ Edward Said, Entelektüel: Sürgün, Marjinal, Yabancı (Ayrıntı Yayınları : 2009), s.70


Soğuk ve uzak ülkelerin, sıra dışı konuların ve cesur yönetmenlerin dünyasına hoş geldiniz. İskandinav sinemasından­hadi İzlanda’yı da katalım­ bir film izlemek, hiç gitmediğiniz yerler ve hiç bilmediğiniz insanlara dair o kadar çok şey sunuyor ki, izledikten sonra oralara aşina oluyor, hatta abartıp oralara gitme isteğine kapılıyorsunuz (101 Reykjavik’i izlediğimden beri yegâne amacım İzlanda’ya gitmek). Pek çok kişinin üstünde konuşmaya pek yeltenmediği konuların çarpıcı bir şekilde yüzünüze vurulduğunu görünce ise tek yaptığınız bir film daha seçip izlemeye koyulmak oluyor. Lafı uzatmaya gerek yok, buyurun seyrimize başlayalım. B e r g m a n’ ı n Ü l k e s i "My intentions may be stupid, but when i make films i become smarter than i am in real life’’ Moodysson. 1920’lerle beraber İsveç sineması Victör Sjöström ve Mauritz Stiller gibi iki önemli yönetmeninin Hollywood’a transfer olup MGM’de çalışmasıyla uluslararası arenada etkili olmaya başlamış. 1970­80’lerde Lasse Hallström çektiği ABBA klipleri ve aldığı Academy Awards ve Golden Globe ödülleri ile en önemli yönetmenler arasına adını yazdırmış. 1990lar ve 2000ler ise yaramaz bir çocuğu yönetmenlik koltuğuna oturtmuş: Lukas Moodysson. Filmlerine şöyle bir göz atalım: Show me Love (1998), toplumdan dışlanmış 15 yaşında bir lezbiyenin kasabanın en popüler kızına âşık olmasını konu alıyor. Yeryüzündeki tüm önemli film festivallerini gezmiş olduğu söylenen bir film aynı zamanda. Together (2000), 1970’lerde annesi ve annesinin sevgilisiyle her şeyin serbest olduğu bir komünde yaşamış olan

Moodysson’un aileye bakış açısını anlatıyor. Lilya 4­ ever (2002)’da toplumdaki ahlaki çöküşü insan kaçakçılığı üzerinden anlatmış. 2004 tarihli A Hole In My Heart ise Moodysson’un en çarpıcı ve tartışmaya yol açmış filmi olabilir. Yeraltı porno dünyasını anlatan ve İsveç toplumundaki bireyselliği eleştiren film, pek ticari getiri elde edememiş. Hatta bu filmden bir sitede amatör bir porno denemesi olarak bahsedildiğini bile gördüğümü söyleyebilirm. En iyisi izlemek ve kendi yorumumuzu yapmak. Jan Troel, Lasse Hallström, Roy Andersson, Sven Nykvist, Vilgot Sjöman göz atılabilecek önemli İsveçli yönetmenler. İ s v e ç S i ne m a s ı ’ nd a G ö ç m e nl e r Göçmenler İsveç sinema külliyatında önemli bir yere sahip. 1930’lar anti­semitizmin İsveç sinemasının önemli yansımalarından biri. Neyse ki bu durum İkinci Dünya Savaşı sonrasında yavaş yavaş ortadan kalkmış. Ander Henrikso ‘nun Dangerous Ways (1942)’i bunun işaretlerinden biri. 1960’larla başlayarak göçmenlere karşı pozitif bit tutum yükselişe geçmiş. Bergman’ın Fanny and Alexander (1982)’ı Yahudi kimliğine oldukça olumlu yaklaşıyor. 1970’lere gelindiğinde artık filmler göçmenlerin gözünden anlatılmaya, yaşanan uyum süreçlerine ve karşılaşılan problemlere değinilmeye başlanmış. Örneğin; Johan Bergernstrahle, Foreigner (1972)’da Yunanlı göçmenlerin yaşamlarına göz atmış. Son dönem göçmen temalı filmlerin en önemli özelliklerinden biri de toplumdaki etnik yaklaşımlara karşı takınılan eleştirel tutum. 2000lerde ise göçmen filmleri bambaşka bir boyut kazanıyor ve yönetmen koltuğuna Orta Doğulu göçmenlerin kendileri geçiyor. Josef Fares’ in Jalla Jalla’sı ve Roza Parsa’nın Before the Storm’u izlemeye değer.

51


52

E f s a ne ‘Film has dream, film has music. No form of art goes beyond ordinary consciousness as film does, straight to our emotions, deep into the twilight room of the soul..’ Ingmar Bergman

Fridriksson(Cildren of the Nature), genç yönetmen Baltasar Kormakur(101 Reykjavík ,Englar Alheimsins),ayrıca müzisyen de olan Dagur Kari (Noi Albinoi, Dark Horse) ve Berthelsson (Deep Winter, A New Life) izlemenin oldukça zevkli olacağı yönetmenler.

Tarkovski, Woody Allen ve Jean­Luc Godard gibi önemli yönetmenleri etkilemiş Bergman’ın bir deha olduğu söylenebilir. Yaşam­ ölüm, iyi­kötü, kadın

Vi k i ng l e r v e S i ne m a Kraliyet ailesi ta Vikingler’e kadar uzanan Danimarka, sinemaya oldukça düşkün. New Danish Cinema akımının ortaya çıkması, Dogma 95 akımı ve yeni nesil sinemacıların ortaya çıkışıyla Danimarka sineması adını küresel olarak duyurmayı başarmış. Gabriel Axel’ın Babette’s Feast (1987)’ı ve Bille August’un Pelle the Conqueror (1987)’ı kazandıkları Oscar ödülleri ile geleceğin müjdecileri olmuşlar. Ayrıca 1997’de kurulan Danish Film Institute, film sektörünün bir devlet politikası olarak da desteklendiğinin göstergesi. New Danish Cinema akımı toplumun demokratik değerlerini, ulusal değerleri ve küreselleşmenin etkisiyle Danimarka toplumundaki değişimleri içselleştirici bir bakış açısıyla izleyiciye sunuyor. Tüm bunların yanında çeşitli festivallerle Danimarka toplumunu film izlemeye teşvik ediliyor: CPH:PIX Festivali insanları bir araya getirerek dünya filmlerinin gösterimini sağlıyor. CPH:DOX ise İskandinavya’nın en büyük belgesel film festivali. 22­31 Ekim tarihlerinde de dünyanın en uzun gay ve lezbiyen film festivali olan Copenhagen Gay&Lesbian Film Festival izyicilerle buluştu.

psikolojisi ve kişi­tanrı ilişkisi gibi konular Bergman’ın en çok değindiklerinden. Sadece birkaç filme değinmek Bergman için imkânsız, her bir filmini izleyip günlerce etkisinde kalmak gerek. Göze çarpan Bergman filmleri başlığı altında ise kocaman bir liste var: Summer Interlude, Wild Strawberries, Through A Glass Darkly, Face to Face, Fanny and Alexander, The Silence, Persona, The Magician , The Seventh Seal, Smiles of a Summer Night... Ayrıca Büyülü Fener adlı bir kitapta kendi yazdığı anıları derlenmiştir. E l f l e r ’ e G e r ç e k t e n İ na na n B i r Ü l k e "Böcek yok, ağaç yok, hiçbir şey yok. İnsanların burada yaşamalarının tek nedeni burada doğmuş olmaları" 101 Reykjavik Doğaüstü güçlere ve Elfler’e oldukça bağlı İzlandalılar 1900’lerin başından beri filmler çekiyorlar. Bize çok uzak görünen ve %12’si buzullarla kaplı bu ülkenin sineması küresel arenada aldığı ödüllerle çoktan kendini göstermiş. Genellikle güncel konular, İzlanda’da sosyal hayat ve bireylerin yaşamları üzerine oldukça başarılı filmleri mevcut. Ayrıca İzlanda filmleri izlemek, dünyanın ta öteki ucunda insanlar nasıl yaşıyor merakını gidermenin en eğlenceli yolu olabilir. Academy Awards ödüllü Fridrik Thor

Anders Thomas Jensen, Ole Bornedal, Johan Jacobsen, Carl Dreyer, Jorgen Leth ve Erik Klausen Danimarka Sineması’nı yakından tanımak isteyenlerce bilinebilecek önemli yönetmenler. D a ni m a r k a S i ne m a s ı v e D o g m a 9 5 : L a r s Vo n T r i e r ‘’İyi bir film ayakkabının içinde kalmış taşa benzer’’ Lars Von Trier Bu iki fenomenden habersiz olmak sinema adına çok şeyler kaçırmak demek olabilir! 1995 yılında Lars Von Trier ve Thomas Vinterberg tarafından kurulmuş avangart bir akımdır kendisi. İçi boşaltılmış, albeni ve eğlence kaygısıyla sanattan uzaklaşmış, gerçek duygu ve tutkuları yakalayamayan sinemaya karşı tepkisel bir duruştur. Bir filmin Dogma 95 olarak kabul edilmesi için bazı prensipler belirlenmiştir ve hatta yönetmenler bunlara uyacaklarına dair yemin bile etmişler:


1. Çekimler stüdyo dışında yapılmalıdır. Sahne donanımı ve setler içeri taşınmamalıdır. 2. Ses, kesinlikle görüntülerden ayrı olarak üretilmemelidir ya da tersi. 3. Kamera, elde taşınıyor olmalıdır. Elde taşınan kamera ile elde edilecek hareketlilik ya da hareketsizlikler serbesttir. 4. Film, renkli olmalıdır. Özel ışıklandırma kullanılamaz. 5. Optik numaralar ve filtreler kesinlikle yasaktır. 6. Film, gelişigüzel aksiyon içermemelidir. (Öldürme, silahlar, vs. bulunmamalıdır.) 7. Zamansal ve coğrafi yabancılaştırmalar yasaktır. (Kısaca film, şimdi ve burada geçmelidir.) 8. Tür filmleri kabul edilemez. 9. Film formatı 35 mm olmalıdır. 10. Yönetmen, jenerikte belirtilmemelidir.

L a r s Vo n T r i e r Danish Film School’da okurken ‘Von’ ismini kazanmış (‘Von’ Almanca’da soyluluk belirten bir ektir) Trier daha mezun olduğu 1983 yılında kısa filmi Images of a Relief ile Münih Film Festivali’nde en iyi film ödülünü kazanmıştır. 1984 yapımı Element of Crime dönüm noktası olmuş ve Cannes Film Festivali’nde Technical Grand Prize almıştır. Sürrealist temalar, derin bir huzursuzluk, zaman zaman misantrofi ve direkt anlatım bir Trier filmi izledikten sonraki birkaç gün sıkıntılı bir ruh haline sahip olmanıza yol açar. Bilim­kurgu, modern­noir, avante­garde ve deneysel sinema gibi birçok janrıda filmler çekmiştir. Depresif bir döneminde senaryosunu yazdığı Anti­ christ, Cannes’da Ekümenik Jüri tarafından dünyanın en kadın düşmanı filmi ilan edilmiş. Bir deneysel sinema örneğini de, Dimension adlı filmini 1991­2024 yılları süresince her yıl 3 dakikayı Avrupa’nın farklı yerlerinde çekerek vermektedir. Dancer In the Rain, Dogville, Europa, Manderlay önemli filmlerinden bazılarıdır.

Oldukça iddiali görünen bu ilkeler zamanla bazı eleştirilere de maruz kalmış. Dogma 95’in yeni dalga realizm olarak algılanmasına karşılık, realizmden kasıt tam olarak nedir? Dogma 95 realizmi de kapsayan bir film türü müdür, yoksa Dogma 95 realizmin alt kümesinde bir film akımı mıdır? Ayrıca, akımın çok yapay olduğu, amacı doğru olsa bile kullandığı araçların yerinde olmadığı ve anti­burjuva değerlerinin savunulmasına rağmen yola çıkışın burjuva sanat anlayışıyla olması altı çizilecek eleştiriler. Son dönemde Trier’in de kendi yarattığı kriterlerin dışına çıkması kafalarda soru işaretleri uyandırmış olsa gerek. Lars Von Trier’in The Idiots ve Thomas Vinterberg’in The Celebration adlı yapımları Dogma 95’e başlangıç için güzel birer adım olabilir.

N o r d i k S i ne m a s ı 1918 önce Rusya ile karışık bir politik durumda olan Finlandiya’da sinema bir süreliğine durmuş, ancak bağımsızlıklarını elde edince sinema dünyasına geri dönmüş Nordik halkı. 1930­1980 arası dönemde Suami­Filmi ve Suamen Filmiteallisus gibi film şirketlerinin tekelinde olan Fin sineması, 1980’lerde Kaurismaki kardeşlerin statükoyu kırıp yaratıcılığı ve küçük bütçeli filmleri öne çıkarmasıyla daha aktif bir yapıya kavuşmuş. Finlandiya ve Türkiye arasında iletişim de oldukça yüksek. Geçtiğimiz Mayıs ayında Finlandiya Büyükelçiliği ve İstanbul Modern işbirliği ile yeni Fin sinemasına dair bir film haftası düzenlenmiş. Ayrıca Eylül 2002’de de Türsak, Ankara Sinema Derneği, Fin Büyükelçiliği ve Beşiktaş Belediyesi bir film şenliği düzenlemiş ve burada 5 Nordik filmi gösterilmiş. Bir dahaki etkinliği yakalamak dileğiyle!

53


Aki­Mika Kaurismaki kardeşler, Erik Blomberg, Mikko Niskanen, Taru Makela, Saara Cantell ve Lenka Hellstedt filmleri Nordik sinemasının çeşitli dönemlerine dair güzel ipuçlarına sahip olabilir.

54

R e f e r a ns l a r • Esra Demirkıran, ‘Dogma Akımı’, http://www.kameraarkasi.org/sinema/sinemadaakimlar/dogma/ma kale_01.html , (19 Kasım 2010) • John Patterson , ‘ It’s grim up Norse: Scandinavian Cinema’ ,http://www.guardian.co.uk/film/2010/apr/24/john­patterson­ valhalla­rising­scandinavia , ( 19 Kasım 2010) • Transnational cinema in a global north: Nordic cinema in transition, Yazar: Andrew K. Nestingen,Trevor Glen Elkington,

http://books.google.com.tr/books?id=OjKad6rDXwsC&printsec=fr ontcover&dq=nordic+cinema&source=bl&ots=hMCnruNkAq&sig= 3wz1sLFMs8zb­ RikFrJq7igzdyI&hl=tr&ei=Dw7jTIzDBsWKswaJifX2Cw&sa=X&oi=b ook_result&ct=result&resnum=5&ved=0CEAQ6AEwBA#v=onepag e&q&f , (19 Kasım 2010) • http://en.wikipedia.org/wiki/Cinema_of_Sweden , (21 Kasım 2010) • Swedish Institute,’Film: Swedish Films in Focus’ ,http://www.sweden.se/eng/Home/Lifestyle/Film/Facts/Swedish­ film­in­focus/ , (17 Kasım 2010) • Swedish Intitute, ‘Discover Sweden in Films’, http://www.si.se/English/Navigation/Swedish­Films/ , (20 Kasım 2010) • Andrew K. Nestingen, Trevor Glen Elkington Transnational Cinema in a global North: Nordic Cinema ın Transition s.55­70, 111­124 , (21 Kasım 2010) • ‘Danish Cinema’, http://www.visitdenmark.com/usa/en­ us/menu/turist/inspiration/detkulturelledanmark/kunst/danskfilm. htm , (20 Kasım 2010) • Danish Film Institute,http://www.denmark.dk/en/menu/Lifestyle/ArtsAndCultu re/Film/ , (20 Kasım 2010) • Anne Jerslev .Realism and Danish Cinema • Mette Hjort,Small nation, global cinema: the new Danish cinema,s.15­18 • http://www.martweiss.com/film/dogma95.shtml (16 Kasım 2010) • Mette Hjort, Scott Mackenzie ‘Purity and Provocation’ , http://archive.sensesofcinema.com/contents/books/04/33/purity_a nd_provocation.htm(21 Kasım 2010) • http://tr.wikipedia.org/wiki/Dogma_95 ( 21 Kasım 2010) • Michael Brooke, ‘ Mini Biography’, http://www.imdb.com/name/nm0001885/bio (19 Kasım 2010) • ‘Lars Von Trier’ ,http://www.biyografi.info/kisi/lars­von­trier (18 Kasım 2010) • Ercan Dalkılıç, ‘Bir Antichrist ve Lars Von Trier savunması: Film salt kadın düşmanı bir hatta seyretmiyor!’, http://www.tersninja.com/bir­antichrist­ve­lars­von­trier­ savunmasi­film­salt­kadin­dusmani­bir­hatta­seyretmiyor (18 Kasım 2010) • ‘Finlandiya Film Şenliği’ , http://www.intersinema.com/sinema­ haberleri/haber_1377.asp (20 Kasım 2010) • http://en.wikipedia.org/wiki/Cinema_of_Finland#1934.E2.80.93193 9:_The_Golden_Age (17 Kasım 2010) • Finnish Film Foundation ,’New Finnish Cinema at the Istanbul Modern Art Museum’ http://www.ses.fi/en/ (20 Kasım 2010) • Ephraim Katz ,‘Biography’ ,http://bergmanoroma.webs.com/profile.htm ,(16 Kasım 2010)


Masalların tahtına geçen çizgi filmler, bilgisayar sistemlerinin geliştirilmesi ve olay kurgusunun karmaşıklaşmasıyla çocuklardan çok yetişkinlere hitap ederek onların en çok ekran karşısına geçtiği 'prime time' diye tabir edilen akşam saatlerine alındı. Güldürünün yanında toplumsal eleştiri de içeren yetişkinler için çizgi film Simpsonlar' da olduğu gibi. Karikatürist Matt Groening'in1 kaleminden çıkan ekranın sarı kahramanları Simpsonlar, ilk olarak küçük skeçler halinde izleyici karşısına çıktı. Her bölümü 1.5 milyon dolara1­2 mal olan ve yapım süreci 8 ayı1­3 bulan bu çizgi dizindeki tipik Amerikan ailesi Springfield şehrindeki diğer karakterlerle birlikte 1987'den beri izleyiciyi güldürmeye devam ediyor. 23 yıllık serüveninde 10 kez Emmy Ödülü2 alan ve sinema filmi olarak da izleyiciyle buluşan Simpsonlar en uzun süre izlenen çizgi dizi olma özelliğini kaptıracak gibi görünmüyor. İzleyicinin dikkatini çekebilmek için sarı olarak resmedilen Simpson ailesinin yaşadığı Springfield şehrinde zenciler de yaşamakta elbette. Ancak onlar siyah tenli olarak hayatlarını sürdürmeye devam etti. Etnik bakımdan dikkat çekilmek istenilen beyaz Amerikan ailesiyken, sosyoekonomik olarak Amerikan işçi sınıfına ait çekirdek aile resmediliyor. Temelinde Amerikan ailesini konu alsa da 6o ülkede 20 farklı dilde yayınlanması3 bu ailenin diğer ülkelerdeki toplumsal yapıları da yansıtabildiğini gösteriyor. Suudi Arabistan'da yayınlanan versiyonunda Simpsonlar 'Şamşun' olurken 'Ömer Şamşun'4 diye adlandırılan Homer bira yerine sürekli soda içen bir karakter olarak izleniyor. Birtakım ufak değişiklerle yerel değerlere uygun hale getirilerek farklı coğrafyalara da hitap eden bir dizi oldu. Dizideki her kahramanın toplumdaki farklı yapıları temsil ettiği düşünüldüğünde, Springfield şehrindeki toplumsal yapı büyük oranda dünyanın diğer şehirlerindeki toplumsal dinamiklerle benzeşiyor. Yerel farklılıklar olsa da yerküredeki bölge ve şehirlerdeki farklılıklar ne kadar da benzer. Homer aile babası ve eş rolünün yanında bir fabrika işçisi figürüyken yemekten ve televizyon izlemekten başka farklı gayeleri bulunmayan bir adam olarak toplumdaki dar gelirli ve

düşük kültür seviyesindeki bireyleri yansıtıyor. Marge'ın ise en önemli rolleri sadık bir eş ve çocuklarıyla ilgili bir anne olmasıdır. O her zaman mantıklı ve sevgi dolu, vaktinin çoğunu eşi, çocukları ve ev işleri için harcayan eşinin düşük geliriyle yaşayan ev emekçisi bir ev hanımı. Yaramaz çocuk Bart ise toplumsal değerlere karşı muhalif bir karakterdir. Lisa zekası, bilgisi ve kültürel birikimiyle toplumun entelektüel kesimini yansıtıyor. Toplumsal konulara duyarlılığı ve çevre bilinci ile takdir edilse de çoğu zaman çevresindekiler tarafından anlaşılamadığı için diğer bireylerle aynı dili konuşamayarak iletişim sorunu yaşıyor. Bu bağlamda Lisa karakteri entelektüelin toplumdaki konumunu göstermektedir. Bebek olduğu için henüz konuşamayan ve genelde varlığı unutulan Maggie, dizideki karakterlerin yaşlanmadığı göz önüne alınırsa toplumdaki sesi duyulmayan, isteklerini yansıtamayan ve ihmal edilen kitleleri temsil etmeye devam edecektir. Toplumlardaki farklı sınıflar ve statülerin küresel benzeşmesinde televizyonunun rolünü göz önüne almakta fayda var. Televizyon karşısında yemeğini yiyen, günlük rutinini dizilere göre belirleyenler için televizyona büyük önem veren Simpsonlar hiç de yabancı bir figür değildir. Simpsonlar televizyona çok şey borçludur. Bilgiye ve kültüre ulaşmak için gereken ekonomik kıstaslar düşünüldüğünde bireyler ekonomik düzeylerine göre bu değerlere ulaşabilme imkânı bulmaktadır. Ancak ekonomik düzeyleri ne olursa olsun, hemen herkesin evinde bir televizyon vardır. Bilgiye ulaşmak için ekonomik güç tek gereklilik değildir elbette ama önemli bir etkendir. Televizyon, 'sokaktaki adam' olarak tabir edilen düşük ve orta gelirli bireylere belirli bir kültür seviyesini en düşük maliyetle izleyicilerine sunma olanağı sağlaması açısından önemlidir. Ancak kültüre

55


ulaşmanın maliyetinin düşmesi televizyonda yansıtılan seviyesinin düşmesine ve kültür yozlaşmasına sebep oldu. ' İnsanlar bunu istiyor.' fikri yaratılarak programların hazırlanma sürecinde sarf edilen emek azaltıldı. İnsanların ne zaman gülmesi gerektiği gösterilen kahkaha fonlu, 'sitcom' diye adlandırılan durum komedileri bu tarz programlara örnektir. Anlaşılması büyük kültürel birikim gerektirmeyen esprilerin yanında çeşitli tarihi ve güncel olaylara, kült sanatsal eserlere göndermeler yapan bu dizi aynı zamanda bilgi ve kültüre ulaşabilme imkânı bulan yüksek kültüre de hitap edebiliyor. Simpsonlar, popüler kültürün kültürel yozlaşmaya ve kalitesizliğe mahkûm olmadığına örnek teşkil ederken, popüler ve yüksek kültür arasında uçurum olmadığını da gösteriyor. Güldürüyle birlikte farklı kültürel seviyeleri aynı paydada buluşturuyor. Bu bağlamda farklı statüleri yansıtan karakterler içererek çoğunluk tarafından benimsenmeyi başarıyor.

56

Simpsonlar'ın izleyici potansiyeli, kendi mesajlarını çoğunluklara ulaştırmak isteyen çeşitli grupların dikkatinden kaçmadı. Dizinin jeneriğini alışılagelmişin dışında tasarlayarak kapitalizm eleştirisi yapan sokak sanatçısı Banksy5, komedi izlemeye hazırlanan izleyiciyi bir anda ekranın kararmasıyla birlikte Çin'e götürdü. Ucuz iş gücünün sömürüsü üzerinde yükselen Çin ekonomisini gösterirken sadece insanların değil hayvanların da sömürüye maruz kaldığını gözler önüne serdi. Lisa'nın çevreciliği, yapımcılığını 20 th Fox şirketinin yaptığı diziyi eleştirilmekten kurtaramadı. Ürünlere talebi arttırmak için popüler kültür öğesi karakterlerin tüketim amaçlı kullanılması Simpsonlar'ın kendi endüstrisini yarattı. Aynı zamanda çevreci bir aktivist olan Banksy, endüstriyel üretim adına hem iş gücünün sömürüsü hem de doğal kaynakların fütursuzca tüketimini eleştirdi.

Sesini duyurmak için Simpsonlar’ı araç edinen sadece Banksy olmadı. Evanjelik komşusu Ned Flanders ile dalga geçen Homer'dan, Vatikan'ın resmi gazetesi L' Osservatore Romano’da yayınlanan 'Homer ve Bart Katolik' başlıklı haberde övgüyle söz edildi.6 Vatiakan'a göre Simpsonlar, çocuklara yönelik olan, Hıristiyan inancı, din ve Tanrı ile ilgili sorular içeren çok az programdan biri. Okuldan atılan Bart'ın Katolik okuluna yazdırılması ve çevre baskısından çekinen Homer'ın Katolik olması ise Bart ve Homer'ı Katolik Kilisesinin gözünde 'gerçek birer Katolik' yaptı. Geçtiğimiz üç yılda popüler kültürün dine yaklaşımıyla ilgili değerlendirmelerde bulunmaya başlayan L' Osservatore Romano Gazetesi daha önce Beatles, Avatar ve Harry Potter gibi popüler yapımlar hakkında da çeşitli yorumlarda bulunmuştu. Bu bakımdan Simpsonlar, Katolik Kilisesi tarafından dini mesajların yayılması için kullanılan ilk popüler yapım değil. Ancak ailesini her Pazar kiliseye götürmeye çalışan ahlaki kurallara, evine ve ailesine bağlı Marge yerine, kilise neden Homer'ı seçti? 'Tanrı kilisede yemek yememizi istemeseydi bunun yasaklardı.'7 diyerek kilisede bile yemek yemeye devam eden ve eşinin zorlamasıyla geldiği Pazar Ayini sırasından kaçırmak istemediği futbol maçını kulaklıktan takip eden Homer örnek Katolik ilan edildi. Homer daha popüler bir karakter olarak görülmüş olabilir. Ancak bu tutumu erkeğe kadından daha çok önem veren katı kurallı kilisenin cinsiyet konusundaki bakış açısını da yansıtıyor. Katolik kilisesi kadını görmezden gelirken, onu sadece cinsel bir öge olarak erkek beğenisine sunan Playboy Dergisi Simpsonlar'ın 20. yılına özel sayı çıkardı. Dünyaca ünlü kadınları kapak yapan bu erkek dergisi, hayatı çocukları ve eşinin mutluluğu üzerine kurulu olan, sadık bir eş ve anne figürü Marge’ı kapak yaptı. Ailesi dışında sadece kız kardeşleriyle görüşen, ev


işleri ve ailesiyle ilgilenmek dışında farklı bir meşgalesi olmayan bir kadındır. 'You Only Move Twice' adlı bölümde Homer'ın iyi gelir getiren yeni bir iş bulmasıyla her şeyin otomatik olduğu bir eve taşındıklarında kendine yapacak bir iş kalmadığı için deprosyana girdi.8 İşçi sınıfı ailesinin ev kadını birçok üyesi gibi o da vaktinin büyük kısmını evdeki işlerle uğraşarak geçirir ve hayat gayesi eşi ve çocuklarıdır. Eşi fabrika işçisiyken o ev emekçisi ve sürekli ailesiyle ilgilenen kadın figürünü çiziyor. Toplumsal statüleri değiştiğinde onun bu rolünü otomatik makineler alıyor. Playboy Dergisi onun bu imajınının tam aksine arka planda kalan cinselliğini ön plana çıkararak anne imajı altında gizli kalan bu yanını erkek tüketimine sundu. Erkeklere yönelik olan dergi, bu popüler dizinin kadın üyesini kullanarak hem daha fazla erkeğe ulaştı hem de kadınların da ilgisini çekti.

Birbirine taban tabana zıt olan sokak sanatçısı aktivist Bansy, sıkı dini kuralları olan Katolik kilisesi yayını L' Osservatore Ramone Gazetesi ve kadın cinselliğini erkek tüketimine sunan Playboy Dergisi Simpsonlar'ın popülerliğini kullanmak amacıyla aynı masada yer aldı. Popüler kültürün yüksek kültürle bir paydada buluşarak kalitesini arttırmasını ve böylece farklı sosyoekonomik düzeylerdeki izleyicilere hitap edebileceğini gösteren Simpsonlar, fikirlerini kitlelere ulaştırmak isteyen farklı gruplar için 'soft power' oldu. 23 yıllık geçmişi ve izleyici potansiyeli düşünüldüğünde bu durum devam edecek gibi görünüyor.

R e f e r a ns l a r 1­ Gürel.E Ve Alem.J ,'Postmodern Bir Durum Komedisi Üzerine İçerik Analizi: Simpsonlar', http://www.sosyalarastirmalar.com/cilt3/sayi10pdf/gurel_emet_alemjale.pdf , (2010) 2­ 'Simpson Ailesine 10. Ödül' http://arsiv.ntvmsnbc.com/news/459302.asp, (2008, 17 Eylül) 3­ 'Simpsonlar Sinema Filmi' http://arsiv.ntvmsnbc.com/news/414975.asp ,(2007, 27 Temmuz), 4­ 'The Simpsons come to Saudi arabia' http://www.liveleak.com/viewi=6d0_1193956121 ,(2007, 1 Kasım) 5­ 'Banksy bu kez Simpsonlar'a sızdı.' http://www.ntvmsnbc.com/id/25140397/ ,(2010, 12 Ekim) 6­ 'Homer Simpson is a true Catholic', http://www.telegraph.co.uk/news/worldnews/europe/vaticancityandholysee/8069472/Homer­ Simpson­is­a­true­Catholic.html , (2020, 17 Ekim), 7­ Halwani,R. , 'Homer ve Aristotales', Simpsonlar ve Felsefe, syf :29 , (2001) 8­ Erion,G. Ve Zeccardı,J. , 'Marge'in Ahlaki Güdüleri', syf : 70, (2001)

57


58

Web sitelerini erişime kapatmak ve yanlı bir medya oluşturmak, 21. yüzyılda Orta Çağ’ı yaşatmaya çalışmaktan başka bir şey değildir. Düşünce ve fikirlerini özgürce paylaşması, insanın en önemli haklarından biridir. Her insan kendini özgürce ifade edebilmeli ve kanunların izin verdiği ölçüde özgürlüğünün çiğnenmesine karşı tepkisini ortaya koymalıdır. Peki biz, niçin 2 yılı aşkın süredir gün geçtikçe sayıları katlanarak artan erişimi engellenmiş internet sitelerine karşı sesimizi biraz olsun yükseltme gereği duymadık? “Aman..! Nasıl olsa proxyler yoluyla ya da DNS’imi değiştirerek girebiliyorum istediğim siteye, şimdi bir de yok kanunmuş yok davaymış bununla mı uğraşacağım? “ Evet, aynen böyle düşündük de o yüzden. Kabullendik, olağan karşıladık. Biz böyle sessiz kaldıkça yetkililer artık 2009 Mayıs’ından bu yana erişim engelleme istatistiklerini dahi yayınlama gereği duymaz oldular.

ülkelerden ulaşıldığında sayfanın en üstünde “Türkiye’de Yasaklı ” notu görülür. Bu durum Türkiye’nin uluslararası arenadaki itibarını zedeler ve Türkiye pek çok insanın gözünde “yasakçı bir ülke” imajına bürünür.1

İnsan var olduğundan bu yana karşıt görüşler de varlığını sürdürmüştür evrende. İşte bu nedenle ‘herkesin aynı görüşte ve aynı inançta olmasını beklemek’ ya da bizim fikirlerimizle uyuşmayan tüm düşüncelere erişimi sınırlandırmak ve onları yok saymaya çalışmak, başını kuma gömmektir. Çok sesli ve çok renkli bir dünyada da pek çok ülkenin yadırgadığı, hiç de hoş karşılamadığı bir durumdur. Örneğin; Prof. Richard Dawkins’in internet sitesi. Yaradılış teorisinin savunucusu ve herhangi bir akademik geçmişi bulunmayan bir din liderinin “evrim teorisini savunuyor, dine iftira ediyor” diye açtığı dava üzerine kapatılmıştır ve siteye başka

Bir ülkede gerçek bir özgürlükten bahsedebilmek için söz ve düşünce hürriyetlerinin bulunuyor olması gerekir. Türkiye; Doğu ile Batı’nın, modern ile gelenekselin bu derece birbiriyle yakın durduğu, içerisinde pek çok farklı özellikleri, farklı düşünce ve renkleri barındıran bir ülke iken bu çeşitliliği bilerek ya da farklı bazı amaçlarla kısıtlamaya, yok etmeye çalışırsa kendine büyük ölçüde zarar vermiş olur.

Ya basın özgürlüğü? Avrupa Birliği Komisyonu’nun 2010 yılı için hazırlamış olduğu İlerleme Raporu’na göre Türkiye’de gazeteciler sansür baskısı altındalar. Yani Avrupa Birliği’nin gözünde de ‘basın özgürlüğünden sınıfta kaldık’.2 Özellikle Doğan Yayın Grubu’na açılan davadan sonra gazeteciler bile, sırf birilerini kızdırmamak için kendilerine otosansür uyguladıklarını kabul etmeye başladılar.3 Yüklü miktarlarda tazminat ödeme tehdidiyle karşı karşıya kalan gazeteler, yıllarca kendilerine sayısız hizmetlerde bulunmuş değerli gazetecilerinin bile işlerine son verebilir oldular.

Y o u T u be G er ç eğ i YouTube, üç PayPal çalışanı tarafından 15 Şubat 2005’te kurulmuş ve 9 Ekim 2006 tarihinde Google tarafından satın alınmış bir video paylaşım sitesidir.


Türkiye açısından bakıldığında ise YouTube, 5 Mayıs 2008 tarihinde erişiminin engellenmiş olmasıyla öne çıkar. Her şey Almanya’dan bazı kimselerin YouTube’a Atatürk aleyhinde bazı videolar yüklemesiyle başladı. 2008 yılında bu durum fark edildiğinde YouTube yetkililerinden bu videoları kaldırmaları istendi fakat onlar, videoların sitenin koyduğu genel kurallara aykırı olmadığını belirterek bu isteği reddettiler. Bunun üzerine de Türk hükümeti sadece Atatürk’e hareket içeren videoların olduğu sayfayı kapatması teknik olarak mümkünken YouTube’u tamamen kapatma kararı aldı.4 Bunun yanında YouTube yöneticilerinin davranışında bir tutarsızlık da mevcuttur: Geçtiğimiz günlerde New York Times’ta çıkan bir habere göre ABD ve İngiltere, YouTube yetkililerinden El Kaide bağlantılı dini bir liderin videolarını siteden kaldırmalarını istemiş ve onlar da bunu diretmeden kabul etmiş, videolar siteden sessiz sedasız kaldırılmıştır. YouTube, Türk hükümetinin 2.5 yıl boyunca devam ettirdiği baskılarına direnerek Atatürk’e hakaret içeren videoları silmezken; bu tip bir istek ABD ve İngiltere’den geldiğinde çok fazla düşünmeye gerek görmeden videoları kolaylıkla kaldırabiliyorsa burada ricada bulunan tarafa göre değişken bir tutuma sahip olunduğu açıkça görülür.5 Her ne kadar erişimi engellenmiş desek de Başbakanımız bile YouTube’a değişik yollardan ulaşabildiğini ve diğer insanların da böyle yapmasında bir sakınca görmediğini belirtmiştir. Diğer bir deyişle YouTube’a karşı yürütülen erişimi engelleme politikası amacına ulaşamamış; yalnızca Türkiye’ye uluslararası arenada ‘yasakçı bir ülke’ imajı çizmiştir.6 Bir de şu açıdan bakabiliriz ki Atatürk’e hakaret içeren herhangi bir şey, bizim Atatürk’e olan bağlılığımızı azaltmaz aksine daha da güçlendirir. O videolar diğer ülkelerde herhangi bir sınır olmaksızın izlenebiliyorken, bizim ülkemizde izlenememesi videoları koyanların dünyada yapmak istedikleri propagandaları engellemediği gibi bizim onlara karşı çıkma, kendimizi ifade edip doğruyu anlatabilme özgürlüğümüzü de kısıtlar.

Şu anda YouTube açık ve bir daha da kapatılması kolay görünmüyor. Bunun sebebi ise Dışişleri Bakanımız Ahmet Davutoğlu’ nun geçtiğimiz günlerde imzalamış olduğu Sanal Suçlar Sözleşmesi. Bu sözleşmeyle artık siteleri kapatmak uluslararası alanda belirlenmiş yasalara bağlı olarak mümkün olabilecek ve tabi ki zorlaşacak.7 İ nt e r ne t Y a s a k l a r ı v e B u Y a s a k l a r ı n Y a s a l G e r e k ç e s i : 5 6 5 1 S a y ı l ı K a nu n Dünyada 1980li yıllardan itibaren kullanılmaya başlamış olsa da Türkiye’ye ancak 1994 yılında ulaşan internet, doğuşundan bugüne kadar pek çok amaç için kullanıldı. Özellikle günümüzde insanlar internet üzerinden para kazanır dahi oldular. Örneğin; iki yılın ardından ülkemizdeki YouTube yasağının kalkmasından sonra gazetelerde “YouTube’un Açılmasına En Çok Üzülen Adam” manşetleri altında karşımıza çıkan, Gabriel Ramuglia. O Türkiye’den binlerce kilometre uzakta yaşayan bir Amerikalı olmasına rağmen üzülmüştü Türkiye’de YouTube’un açılmasına. Sebebi ise sanıldığı gibi duygusal değil, maddi kaygılardı. Türk hükümeti 2008 yılında YouTube’a erişimi engellediğinde pek çok insan Ramuglia’nın sahibi olduğu proxy sitelerine akın etmeye başladı. O da Türkiye’den gelen bu talebe yetişebilmek için birçok proxy sitesi daha kurdu ve bu yolla iyi bir gelir elde etti. İşleri bu kadar iyi giderken Türk hükümetinden gelen haber, ülkemizde sevinçle karşılanırken onda hayal kırıklığı yarattı.8 İnternet, diğer bir adıyla sanal dünya, oldukça yeni bir oluşum olduğundan yararlı etkileri gibi zararlı yönleri de yeni yeni ortaya çıkmaya başlamıştır. Devletler de vatandaşlarını bu zararlı etkilerden uzak tutmak için mutlaka bazı önlemler almalıdır fakat bunlar, insanların özgürlüklerini kısıtlamama ölçüsünde tutulmalıdır.9 Türkiye’de de bu amaçla 4 Mayıs 2007 tarihinde içerisinde internete yönelik yasakların kapsamını ve bunların engellenmesi için olası sebepleri barındıran 5651 sayılı İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkındaki Kanun yürürlüğe

59


girmiştir. Sözünü ettiğimiz kanuna göre internet üzerindeki engellemeye neden olabilecek suçlar şunlardır: 1. İntihara yönlendirme 2. Çocukların cinsel istismarı 3. Uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanılmasını kolaylaştırma 4. Sağlık için tehlikeli madde temini 5. Müstehcenlik 6. Fuhuş 7. Kumar oynanması için yer ve imkân sağlama 8. 25.7.1951 tarihli ve 5816 sayılı Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Hakkında Kanunda yer alan suçlar10

Kanunda 8 madde ile belirtilen bu suçlar ile pek çok sitenin kapatılma nedenini karşılaştırdığımızda ise karşımıza bazı farklılıklar çıkar. Pek çok sitenin kanunda belirtilmemiş nedenlerle kapatılmış olduğunu görürüz. Dahası siteleri kapatmak için açılan davaları yürüten hâkim ve savcılar da teknoloji ve onun getirileri konusunda yetkin kişiler değildirler. Bu durum da ortaya çıkarmıştır ki Türkiye’de düşünce ve ifade özgürlüklerini ihlâl etmeden internetin kontrol edilebilmesi için öncelikle 5651 sayılı kanun çağın gereklerine ve uluslararası standartlara uygun olarak düzenlenmeli ve bu türden davalara bakacak mahkemelerdeki kişiler teknoloji ve internet konularında yeterli bilgiye sahip olmalıdır.

60

R e f e r a ns l a r 1. BULUT, Eduard Alan ;Türkiye’de İnternet Yasakları, Bu yazı 22­23 Aralık 2008 tarihlerinde Orta Doğu Teknik Üniversitesinde düzenlenen 13. Türkiye’de İnternet Konferansında sunulmuştur. ( Erişim Tarihi: 9 Aralık 2010) 2. Zeynel Lüle;“Basına özgürlükten AB sınıfında kaldık” http://www.hurriyet.com.tr/dunya/16259344.asp (10 Kasım 2010) 3. “The Economist:’Gazetelciler Erdoğan korkusuyla otosansür”uyguluyor’http://www.euractiv.com.tr/ab­ve­turkiye/article/the­ economist­gazeteciler­erdogan­korkusuyla­otosansur­uyguluyor­013345 (14 Kasım 2010) 4. Cüneyt Özdemir ;“YouTube yasağının perde arkası” http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalYazar&Date=&ArticleID=1027059(03 Kasım 2010) 5. “ABD­İngiltere bastırdı, YouTube kaldırıyor” http://www.hurriyetkampus.com/abd­ingiltere­bastirdi­youtube­kaldiriyor­ .aspx?PageID=238&nID=3509 ( 4 Kasım 2010) 6. BİLİŞİM/BİLGİ SİVİL TOPLUM KURULUŞLARI “İnternet Yasakları Türkiye Zarar Veriyor” Bildirgesi (23 Mart 2008) 7. Zeynep Gürcanlı; “YouTube’u yasaklamak artık çok zor” http://www.hurriyet.com.tr/gundem/16256679.asp?top=1 (9 Kasım 2010) 8. Taylan Bilgiç; “YouTube’un Türkiye’de tekrar açılmasına en çok üzülen adam” http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetay&Date=&ArticleID=1026934 ( 2 Kasım 2010) 9. Şahin BAYZAN; “Türkiye Ve Dünyada Internet Yasakları Ve Sansür Kavramı İle Zararlı İçeriğe Karşı Yaptırım Ve Uygulamalara Genel Bir Bakış” (Erişim Tarihi: 10 Aralık 2010) 10. 5651 Sayılı İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi Ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun (Kabul Tarihi: 04.05.2007)


Göçmen Türk futbolcular veya halk arasındaki ismiyle “Gurbetçiler”, özellikle 1980’lerden sonra ülkenin futbol gündemindeki önemlerini belli bir düzeyde korumuşlardır. Özellikle, önümüzdeki yıl Almanya’daki gurbetçilerimizin orayı fethetmelerinin(!) 50. yılına gireceğimiz de düşünülürse, bu süreçten bahsetmek lazım. S p o r m u Fu t bo l m u ? 2. Dünya Savaşı’ndan sonra kendi çapında bir sanayi devrimi yapan Almanya, artan iş gücünü karşılamak için birçok ülkeden değişik iş kolları için işçi talep etti ve bu ülkelerden biri de Türkiye oldu. Şunu belirtmek gerek ki Türk’ün hiperaktivitesi 1961’de sadece Almanya ile başlayan serüveni, ilerleyen yıllarda Avusturya’ya, Fransa’ya, Belçika’ya ve bilumum Avrupa ülkelerine taşımakta zorlanmadı. Spor ve futbol özeline indiğimizde ise ilk neslin normal hayatta zaten yaşadığı entegrasyon problemi, bu konularda katlanarak artıyordu. Aslında gurbetçiler konusunda spor ve futbolu ayrı tutmak daha iyi olacaktır çünkü futbol, gurbetçi veya anavatandaki Türk ayrımı gözetmeksizin Türkler için her zaman üst düzeyde önem arz etmiştir. Hatta 1. nesil için bu spor­futbol karmaşası öyle bir hal almıştı ki Almanların o dönemki mottosu “ Türk spor yapmaz ama futbolu çok sever ” di. Takvimler 2. neslin ortaya çıkmaya başladığı 1980’leri gösterdiğinde işin futbol kısmında gözle görülür bir iyileşme sağlandı. Alman altyapısı ve Türk hammaddesi(!) ortaya münferit de olsa kendinden söz ettirmeyi başaran gurbetçi gençleri çıkardı. İlk neferlerden en önce akla gelenleri, yakın bir zamanda göreve getirilen çiçeği burnunda Milli Takımlar Altyapı sorumlularından Erdal Keser ve İlyas Tüfekçi’ydi. Aslında ne Keser Borussia Dortmund’daki ne de Tüfekçi Schalke 04’teki kariyerleriyle adlarından söz ettirmişlerdi. İkisinin de yolu anavatandaki iki ezeli rakipte kesişti: Galatasaray ve Fenerbahçe. Bu iki isim de kariyerlerini bu kulüplerde parlatacaklardı.

Bu ikilinin Türkiye’de başarılı olmaları transfer dönemlerinde gurbetçilerin ön sıralarda tercih edilmelerinin önünü açtı. 90’larda yükselişe geçen gurbetçi akını, 2000’lerle beraber adeta bir furya halini aldı. 1990’lı dönemler için öne çıkan isimler olarak Kubilay Türkyılmaz, Mustafa Doğan ve İlhan Mansız’ı belirtmek pek de yanlış olmayacaktır. 90’ların ilk yarısında Türkyılmaz, İsviçre’de birçok başarıya imza attıktan sonra geldiği Galatasaray’da kulüp tarihinin unutulmazları arasındaki yerini almıştı. A Milli Takım’daki öyküsüyse daha farklıydı Türkyılmaz’ın. Performansının zirvede olduğu zamanlarda milli takım sorumluları tarafından ihmal edilmesi onu İsviçre Milli Takımı’na yöneltti. Fakat iş

Türk Milli Takımı’nın karşısında oynamaya gelince bunu kesin bir dille reddetti. 90’ların sonlarında ise Mustafa Doğan’ın hikâyesi gerçekten de bahsetmeye değer. Çünkü Doğan, o dönemler için Almanya’da yetişip oranın genç ve ümit milli takımlarında oynamıştı ve daha 20 yaşında bir delikanlıyken Fenerbahçe’ye transfer olmuştu. Ayrıca o zamanki kuraldan dolayı A Milli Takım’da oynamıyordu. Fakat Alman Milli Takımı’nda oynamasına rağmen kendini tam manasıyla bir Türk olarak hissettiğini her fırsatta dile getiriyordu. Zaten onun akıllarda kalan en önemli demeçlerinden biri de 1998 yılında Bursa‘da

61


Almanya ile oynayıp 1–0 kazandığımız maç sonrasında gelmişti. Doğan net bir şekilde “Ben Almanya forması giyiyorum. Ama bu yenilgiye üzüldüm diyemem ” açıklamasını yapmıştı.

62

2000’lere gelindiğinde ise karşımıza çok sayıda isim çıkıyor. Yıldıray Baştürk, Hamit­Halil Altıntop kardeşlerin milli takıma kattıklarını ve katacaklarını her zaman takdir ediyoruz. Örnek vermek gerekirse, Baştürk’ün Bayer Leverkusen’e transfer olduğu ilk sezonunda (2001–2002) gösterdiği performans, takımının Şampiyonlar Ligi finaline kadar yükselmesinde önemli rol oynamıştı. Bu başarısı, onun aynı yaz düzenlenen 2002 Dünya Kupası sahnesinde yeteneklerini milli takım formasıyla göstermesine olanak sağladı. Baştürk’ün bir dinamo gibi Türk orta sahasında çalışarak A Milli Takım’ı dünya üçüncülüğüne taşıyan aktörlerin başında geldiğini çoğu Türk’ün kolay kolay unutamayacağı çok açıktır. İkizlerin özellikle Hamit Altıntop’un milli formayla parladığı anlarsa 2008 Avrupa Futbol Şampiyonası’na denk gelecekti. Zihinlerden uzun süreler çıkmayacak olan o şampiyonanın efsane maçlarından(aslında hepsi öyle) Çek Cumhuriyeti maçındaki üç golün de asistini yapması onu Euro 2008’de Cesc Fabregas ile birlikte turnuvanın en çok asist yapan oyuncusu yapmıştı. Aslında hala bu süper ikizlerin milli formayla yapacakları işler olduğu da gün gibi aşikâr. T a z el er Bu üçlüden sonra bir gurbetçi kazandırıldı ki milli takıma, önce çokları tipik Türk anlayışıyla onu bir futbolcudan çok çömeze benzetti. 2005 senesi onun futbol sahnesine çıktığı yıl olduğu için kariyerinin ilk dönüm noktası olarak sayılabilir. Öncelikle U–17 Dünya Şampiyonası’nda FIFA tarafından şampiyonanın en heyecan verici oyuncusu seçilmesiyle Almanya’nın ilgisi ona iyice yoğunlaştı. Ama o, bu ilgiyi görmezden gelmekle kalmadı daha 17 yaşındayken A Milli Takım forması giyip formayı sırtına geçirdiği ilk maçta bir de gol atarak o yaşta elde edilmesi güç bir rekorun da sahibi olacaktı. Tabii ki en önemli detayı da atlamamak gerek. Buna kaderin şaşırtıcı bir cilvesi mi denir yoksa sıradan bir tesadüf mü bilinmez ama o golü attığı takım da Almanya’ydı. Bahsettiğimiz isim şu ana kadar defalarca tahmin edilse de açıklamakta fayda var: Nuri Şahin. Aslında geçen beş yıl onun için fırtınalı bir sürece sahne olmuştu. Borussia Dortmund’da bir türlü düzenli forma şansı bulamaması 2007’de

Feyenoord’a kiralanmasına neden oldu. 2008’de tekrar Dortmund’a döndü ama bu sezona kadar

rüştünü ispatlayacak şansı bulamadı. Fakat bu sezon kendisinden beklenen patlamayı yapıp Bundesliga’nın en çok konuşulan oyuncuları arasındaki yerini aldı. Son olarak da Şahin’in daha 22 yaşında olduğunu akıllardan çıkarmamak gerek. Milli Takım tarihine baktığımızda her dönemde belli bölgelerde oyuncu sıkıntılarımız hep olmuştur. Ama bir bölgede neredeyse hiç sıkıntı yaşamadık demek çok da yanlış olmaz herhalde: Kaleci. Taze yeteneklerden biri de Liege kaplanı Sinan Bolat. 22 yaşındaki Bolat’ın kurtardıkları onun olsun ama attığı bir gol var ki bahsetmeden olmaz. Zaten genel kural, “Kaleci net bir pozisyon kurtarınca haber olmaz ama gol atınca haberin en alası olur” değil midir? Gol hem de öyle sıradan bir gol de değil. Geçtiğimiz sezon takımı Standard Liege’in AZ Alkmaar ile oynadığı ve Liege’in bir puan dahi alsa UEFA Avrupa Ligi’ne kalacağı maçta 90+5’te altın değerindeki kafa vuruşuyla skoru 1­1’e getirdiği maç, kolay kolay hafızalardan silinmeyecek tipte bir maçtı kesinlikle. Fakat maalesef şu anda özellikle Milli Takımlar Yardımcı Antrenörü Oğuz Çetin’le yaşadığı iddia edilen sorunlar yüzünden milli formadan uzak . Ama önündeki kariyerin uzunluğu da hesaba katıldığında defalarca o formayı sırtına geçireceğini öngörmek bir Nostradamus kehaneti olmayacaktır. Son olarak da bir Fransız gurbetçisi olan Mevlüt Erdinç’ten veya Fransızların deyimiyle Mevlüt


Erding’den söz etmek gerekir. Hâlihazırda en pahalı bonservis bedeli ödenerek transfer edilen Türk futbolcu unvanına sahip Erdinç’e ülkemizde çok sıcak bakılmasa da Fransa’da durum tam tersi. Bunun en çarpıcı örneği geçen yıl Paris Saint Germain ile kazandığı Fransa Lig Kupası Seremonisi’nde Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy ile arasında geçen

diyalogdu. Maç boyunca kolunda ay yıldızlı bantla mücadele eden Erdinç’i Sarkozy, “başarılı Türk” diye tebrik ederek “Ülkenle gurur duy” şeklinde onore etti . En T a z e l e r En son gelişmelerden biri olduğu için yer vermek iyi olacaktır. Almanlardan Mesut Özil’in ufak bir rövanşı olarak alındığı addedilen 1. FC Nürnbergli Mehmet Ekici. 1990 doğumlu Ekici’nin Türk Milli Takımı’nı

seçmesi Almanları çok üzdü çünkü Ekici istisnasız bütün Alman Genç Milli Takımları’nda (U–17, U–19,

U–21) forma giymişti . Yine bir Türk kökenli Mehmet Scholl’ün yoğun ısrarları ve hatta tehdit kokan açıklamaları sonucunda Bayern Münih altyapısına katılan ve orada yetişip 1. FC Nürnberg’e bu sezon kiralanan genç gurbetçi, düzenli forma giymesiyle yaptığı çıkıştan sonra Milli Takımlar Teknik Direktörü Guus Hiddink’in dikkatini çekti ve 17 Kasım’da Hollanda ile oynanan milli maçta ilk kez A milli oldu. Hollandalı hoca, son zamanlarda özellikle İngiliz takımlarında ve onların altyapısında forma giyen genç oyuncularla yakın temasa geçti. Bu isimlerden en çok gelecek vaat edenleri ise Arsenalli Oğuzhan Özyakup(18), Chelseali Gökhan Töre(18) ve Readingli Jem Paul Karacan(22). Örneğin Özyakup Hollandalıların adeta el üstünde tuttuğu bir isim. Önce Hollanda U–17 şimdi de U–19 Milli Takımları’nın kaptanlığını yaptığını söylersek herhalde ona verilen değer daha iyi anlaşılacaktır. Chelsea altyapısındaki Töre ise otoritelere göre saf bir yetenek. Zaten sürekli kendi yaş kategorisinin üstünde oynaması, onun müthiş fiziği ve muhteşem oyun zekâsına bağlanıyor . Bu genç yetenekleri A Milli Takım’a kazandırmanın geleceğe ne kadar büyük bir yatırım olacağını sanırsak söylemeye gerek yok. As l ı T ü r k a m a Fo r m a B a ş k a Spor haberlerine biraz kulak kabartmış herkes mutlaka tanık olmuştur şöyle bir söyleme: Türk asıllı futbolcu. Evet, aslı Türk ama Avrupa’nın farklı ülkelerinin milli takımlarında oynayan futbolcularımıza da yer ayırmak lazım. Aslında doğal tepkilerimizi kestirmek çok da zor olmasa gerek. Hele bir de oyuncu sahada iyi işler yapıyorsa hepimiz mutlaka bir iç geçirir ve böyle bir değeri kaçırdığımıza hayıflanırız; hatta bazen de kendimizi tutamaz ve oyuncuya da yükleniriz neden Türk Milli Takımı’nı seçmedi diye. Bu ‘aslı Türk ama forma başka’ların ilk örneği olarak Mehmet Scholl’ü verebiliriz. Scholl; annesi Alman, babası Türk bir çiftin oğlu ama çelişkili açıklamaları onun hakkında net bir fikir ortaya koymayı güçleştiriyor. 90’lı yıllarda aktif futbol kariyeri zirvedeyken verdiği demeçlerde genel anlamda “Babam Türk ama ben onu hiç tanımıyorum. Türk kanı da taşımıyorum. Türk değil Alman’ım ” mealinde sözler sarfederken, kariyerinin son demlerinde 2006’da Zaman Gazetesi ile yaptığı röportajda ise “Kamuoyunda Türklere biraz mesafeli durduğum yönünde imajım olduğu söyleniyor. Ancak ben

63


kendimi bildim bileli Türk olmaktan gurur duydum. Mehmet adını hakkıyla taşımaya çalıştım ” cümlelerini kullanmıştı. Fakat Scholl’ün futbolculuğu konusunda

neredeyse hiçbir çelişki olmadığını da söylemeliyiz çünkü Bundesliga’da 15 sene Bayern Münih forması giyip 8 şampiyonluk görmesi onu başlı başına bir istikrar abidesi yapmıştı.

64

Şimdi de sıra son zamanlarda “Türk asıllı Alman futbolcu” tabiri kullanıldığında akla gelen tartışmasız ilk isim Mesut Özil’e geldi. Özil, 1970’lerde Almanya’ya göçen Zonguldaklı bir ailenin çocuğu. Fakat Mesut’un hayat hikâyesiyle kimseyi boğmaya gerek yok. Onun yerine Özil’le ilgili birkaç ilginç enstantaneyi paylaşmak daha yerinde olacaktır. Örneğin, Mesut’un yolu anavatanı Türkiye ile genç yaşta kesişmişti aslında. Yani gurbetçi bir genç olarak Türk takımlarında kariyer yapan bir Mustafa Doğan olabilirdi mesela. Ama buna bizim futbol kompetanlarımız(!) izin vermediler. 2005’te Mesut, Galatasaray’ın idmanına götürülmüş fakat yöneticiler, “Bu çocuk çok cılız. Solucan gibi. Bundan futbolcu olmaz. Denemeye bile gerek yok” diye terslemişlerdi. Sonra Beşiktaş’ın kapısını da çalmışlar ama onlar da “Futbolcu tipi yok” diyerek benzer bir tavır sergilemiş. Bu yaşananlardan sonra F.Bahçe’nin yolunu tutmaya ise cesaret edememişler. Diğer bir durum da Mesut Özil’in Almanlar tarafından adeta

örnek bir entegrasyon başarısı şeklinde sunulup adeta kullanılmasıdır. İngiliz The Guardian Gazetesi de bu duruma geniş yer verirken Özil’in başarısının reklam için kullanıldığını belirterek onun geldiği yer olan Ruhr bölgesinde yaşayan göçmenler için durumun hiç de pembe olmadığını ifade ediyor . Ayrıca, entegrasyon konusunda Almanya’da ödüllere de layık görülen Mesut Özil, son olarak Almanya’nın en önemli medya ödülü olarak kabul edilen Bambi ‘de ‘uyum’ dalında ödül aldı . Tabii ki Özil, Türkiye’de de en az Almanya’da konuşulduğu kadar konuşuluyor. Hatta Cumhurbaşkanı Abdullah Gül de bu konuya değinmeden geçemedi. Alman Süddeutsche Zeitung’a verdiği röportajda, “Bana hangi takımda oynaması gerektiğini sorsaydı, onu Alman takımında oynaması için cesaretlendirirdim. Onu destekliyorum. Yaptığı, uyum için çok başarılı bir örnek ve Alman­Türk dostluğuna da katkı sağlıyor” şeklindeki sözleriyle genç futbolcuya destek verdi . En başta belirttiğimiz gibi Türk asıllı futbolcular, Avrupa’nın değişik milli takımlarında forma giyiyorlar yani bu işin yalnızca Almanya ayağı yok. Örneğin; İsviçre’nin 2010 Dünya Kupası kadrosunda üç Türk asıllı oyuncu da kendilerine yer bulmuştu. Bunlar Hakan Yakın, Eren Derdiyok ve Gökhan İnler’di. Hakan Yakın ve şu sıralar teknik direktörlük yapan ağabeyi Murat Yakın bir önceki jenerasyonun temsilcileri olsalar da Bayer Leverkusenli Derdiyok ve Udinese forması giyen İnler, Avrupa’nın önemli kulüpleri tarafından dikkatle takip edilen yetenekli oyuncular. Mesela Derdiyok, milli takım seçimiyle ilgili olarak pek de alışık olunmayan bir neden öne sürüyor: “Benim Türk Milli Takımı’nda forma giymem imkânsız. Orada çok iyi oyuncular var ve ben formayı onlardan kapabileceğimi sanmıyorum. Bu nedenle de şansımı İsviçre Milli Takımı’ndan yana denemek istedim”. Ayrıca, bu iki oyuncu da İsviçre Milli Takımı’nın yükünü çekenlerin başlarında geliyorlar.


Bunlara ek olarak, şu anda Beşiktaş’ta top koşturan Ekrem Dağ da Avusturya Milli Takımı’nın formasını giyiyor.

“Gurbetçi” olgusu yarım asrı devirirken işin en göze çarpan tarafı, gurbetçi futbolcuların daima bir önceki döneme göre ülkemizin futbol gündeminde kendilerine daha fazla yer bulmalarıdır. Tarihsel döneme de bakıldığında bir iki diye başlayan yabancı ülke temelli oyuncularımızın sayısı devamlı surette artış gösterdi. Şimdiki futbol politikamıza da bakıldığında, bu futbolcuların A Milli Takım’daki rolleri itibariyle giderek artan ve artması da pek muhtemel önemlerini de gözden kaçırmamak gerekir.

65 R e f e r a ns l a r 1­ Rıza Almalı, “Göç Tarihi, Göçmen Türk Sporcular ve Entegrasyon”, http://ha­ ber.net/index.php?option=com_content&task=view&id=9571&Itemid=10, (10 Kasım 2010) 2­ “Bizden Olmak”, http://www.scugnizzi.org/2010/10/bizden­olmak.html, (9 Kasım 2010) 3­ “Sinan Bolat’tan Şok Eden Karar”, http://www.internetspor.com/spor/gurbetciler/sinan­bolattan­sok­eden­karar­45574.html, (12 Kasım 2010) 4­ “Sarkozy Mevlüt’e Ne Dedi?”, http://www.spordabugun.com/h_413630_sarkozy­mevlute­ne­dedi.html, (14 Kasım 2010) 5­ “Mehmet Ekici Türk milli takımını seçti”, http://www.cnnturk.com/2010/spor/futbol/10/29/mehmet.ekici.turk.milli.takimini.secti/594747.0/index.html, (11 Kasım 2010) 6­ Uğur Karakullukçu, “Hiddink’in gurbetçi açılımı”, http://taraf.com.tr/ugur­karakullukcu/makale­hiddink­in­gurbetci­acilimi.htm, (10 Kasım 2010) 7­ “Bizden Olmak”, http://www.scugnizzi.org/2010/10/bizden­olmak.html, (9 Kasım 2010) 8­ Seyfi Alp, “Mehmet Scholl: Türklüğümle gurur duyuyorum”, http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=253204, (9 Kasım 2010) 9­ Hasan Cücük, “Solucan(!) Real Madrid’de”, http://www.aksiyon.com.tr/aksiyon/haber­27417­solucan­real­madridde.html, (15 Kasım 2010) 10­ “ ‘Çokkültürlü golcü’ The Guardian’da”, http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalEklerDetay&ArticleID=1029168&Date=17.11.2010&CategoryID=41,, (13 Kasım 2010) 11­ “En ‘uyum’lu Bambi Mesut”, http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetay&ArticleID=1028818&Date=13.11.2010&CategoryID=84, (13 Kasım 2010) 12­ Gülin Yıldırımkaya, “Almanya mı Türkiye mi?, http://www.htspor.com/futbol/haber/562362/­almanya­mi­turkiye­mi, (11 Kasım 2010)


66

Mevlana’ya sormuşlar “Aşk nedir?” diye, “Yaşa da gör” demiş. Şüphesiz ki aşk tarif üstü bir duygu; ama tarif etmeye çalışmamak da elde değil. Bu ağır yükü, şairler almış omuzlarına ve kalemleri asırlar boyunca işlemiş. Âşıklar düştükleri bu ateşi şiirlerle anlatmaya çalışmışlar, biriktirdikleri duygunun akarak israf olmasını ancak böyle engelleyebilmişler; fakat şairlerimizden çok azı Cemal Safi kadar aşkı başarıyla anlatmıştır.

yazmak zordur ve Cemal Safi, bunu başarabilen şairlerden. Şairler her söyleyeceklerini şiirle dile getirdikleri için, üstat, bu konudaki düşüncesini şu dörtlükle belirtir:

İlkokul yıllarından beri şiir yazdığını düşünürsek, üstat Cemal Safi’nin yaklaşık 65 yıllık bir şair olduğunu söyleyebiliriz. Bazıları şairliğin doğuştan geldiğini, bazılarıysa sonradan yaşanarak kazanıldığını söyler. Cemal Safi’nin 6 yaşında yazdığı bir dörtlüğe bakarak ilk görüşün akla daha yatkın olduğunu söylemek mümkün:

Üstadın şiirlerinde ana tema aşktır; fakat bunun yanında şiirlerinde tasavvuf ve yergi de bulmak mümkün. Şimdiye kadar yaklaşık 160 şiiri bestelenen Cemal Safi’nin her şiiri yaşanmış duygularla yazıldığı için, sizi derinden etkiler. Zekai Tunca’nın bestelediği “İmkansız”, Türk sanat müziğinde önemli bir başyapıttır. Orhan Gencebay’ın bestelediği “Ya Evde Yoksan”ı dinleyip de etkilenmemek mümkün mü:

“Geleneği yaşatmak görevim kadar arzum, Aruz sünneti arzım, hece vezniyse farzım. Zordan vazgeçemedim, kolaya kaçamadım, Ecdadıma saygımdır, şiirde nazım tarzım.”

“Aşkınla ne garip hallere düştüm, Her şeyim tamam da bir sendin noksan, Yağmur yaş demeden yollara düştüm, İçim ürperiyor, ya evde yoksan!”

“Yazmakta epeyce olmuşum mahir, Yalan yanlış düzme beyit vesair, Muhitimde ehli yoktu ki zahir, Ben gibi cahili ettiler şair.” Üstat Cemal Safi, şiirlerini hece ölçüsüyle yazar ve içinde uyak ve vezin barındırmayan yazı şiir olamaz ona göre. Hece veznini başarıyla uygular şiirlerine. Serbest vezinle yazarken, önünüzdeki alan geniştir, söylemek istediklerinizi çok kolay dile getirebilirsiniz; fakat üstatlara has bir özellik olan serbest vezinle yazıyormuş gibi rahat bir şekilde hece vezniyle

Cemal Safi’nin şiirlerindeki aşka gıpta etmemek elde değildir. Hele ki aşk dediğimiz hadisenin günümüzde çok değişik hale geldiğini ve en basit ilişkilerin bile aşk olarak adlandırılmasında sakınca görülmediğini


düşünürsek, üstadın mısralarındaki aşkı daha iyi anlarız ve eski aşkları özleriz: “Sevgim var Karun’un serveti kadar, Hepsini yoluna sermeye geldim, Sen harca harcayabildiğin kadar, Ben senin zevkine sermaye geldim.” “Sanma ki bir arzu, sanma ki nefis, Sanma ki sadece bir buselik his, Bir surat asışın bir ömür hapis, Gülüşün zindandan çıkıştır bana” Cemal Safi’yi yeri gelir bir telefon konuşmasını şiire aktarmış halde görürsünüz. “Telefon konuşmasından şiir mi olur?” demeyin sakın. Telefonun diğer ucundaki kişi uzun zamandır görüşmediğiniz sevdiğinizse, konuşulan her kelime destan mahiyetindedir şaire: “Bundan daha güzel müjde mi olur? Merhaba, diyorsun telefonda sen, Sen ki konuşursun derdim mi kalır? Nasılsın, diyorsun telefonda sen... Bu gece misketi çaldırmaz mıyım, Başkenti ayağa kaldırmaz mıyım, Sesini duyup da çıldırmaz mıyım? Delisin, diyorsun telefonda sen... … Sabrımı yenmese hasret nöbetim, Arayıp sormaya yoktu niyetim. O anda hapşırdın, çok yaşa dedim, Beraber, diyorsun telefonda sen” … Hiçbir şair gösteriş olsun, okunsun diye şiir yazmaz, yazan varsa şair taklidi yapıyor demektir. Şairin amacı rahatlamaktır yazarken; o istemese de eli kaleme gider. Ünlü olmak için yola çıkan şairlerin bu nafile çabası, çok çabuk nihayete erer. Cemal Safi yaşamadığı hiçbir olayı kaleme almamış ve bu yüzden okuyucusunun kalbinde önemli bir yere sahip. Her şiiri bir olayın neticesi, her şiirinin bir hikâyesi var. Aşk şarabını içen ve onun nasıl sarhoş ettiğini anlatan nadide şairlerden: “Ne yaman işret ki gönül iksiri, Bir katre içmeyle olduk esiri,

Va’dolan kevserin budur tefsiri, Ahiret gününü beklemek ihmal, Sen bir çiçek, ben bir arı, sevgi bal.” Âşık, her türlü çileye razıdır, yeter ki içinde sevdiği olsun. Bu düstur Cemal Safi şiirlerinde çokça görülür. Yeri gelir Saddam’ın işgal ettiği Kuveyt, yeri gelir, Yavuz’un üstüne gittiği İran olur: “Sarhoşunum nasıl ayakta kalayım? Aşk şarabın doldu gönül testime, Sen İran ol, ben de şahın olayım, Varsın Sultan Selim gelsin üstüme.” Bir kadını, bir erkeğin kırk yıl sevmesindense, bir şairin beş dakika sevmesi daha iyidir derler. Bu sözün doğruluğunu Cemal Safi bize açıkça ispat ediyor. Sevgilinizin sizi terk ettiğini düşünün. Normal bir insanın söyleyeceği en dokunaklı söz, “sensiz olmuyor, geri dön” olurken; terk edilen bir şairse, sevgilinin yokluğunu tasvir etmede kullanılan kelimelere öyle anlam kazandırılır ki, lisanın sınırları nasıl zorlanır görürüz: “Bilmiyorum nerdeyim, ne haldeyim, ben kimim, Ayrılırken kimliğim, adresim sende kalmış. Tebessümü yüzüme çok görüyor matemim Güldüğümü gösteren tek resim sende kalmış.” Cemal Safi’ye göre, her şey sevgilinin gidişiyle gitmiştir, yaşama sevinci, umutlar, planlar, her şey… Şairin ikinci kitabına da adını veren “Sende Kalmış” şiiri, aslında tüm terk edilenlerin dudaklarında da kalmıştır: … Ayıplama, kınama, kahveye gidiyorsam, Avunabilmek için bir tavla atıyorsam, Garson çay uzatırken ben “aklımda” diyorsam, Sende kalmış demektir, lâdesim sende kalmış. … Allah'ım düşmanımı düşürmesin bu zaafa, Sanki her noksanımı mecburum itirafa, Hangi şarkıya girsem, notalar do, re, mi, fa Sôl diyorum sana sôl, lâ sesim sende kalmış. Gel Tanrı’ya borcunu teslim etsin bu yürek, Tez gel ki enkazımı kapatsın kazma kürek, Kelime­i şahadet getirmem için gerek, Son diyorum sana, son nefesim sende kalmış.

67


Selçuk Tekay tarafından bestelenen ve Muazzez Abacı tarafından yorumlanan, “Vurgun” şiiri, her dinleyişte sizi alır, başka diyarlara götürür. Üstat, bu şarkının güftekârı olarak 1990 yılında Milliyet ve Hürriyet Gazeteleri tarafından yılın şairi seçildi. Vurgun şiirinin son dörtlüğü vardır ki şair sevdiğiyle cehenneme de razıdır. Aşkı yaşadıktan sonra şair olmak, yandıktan sonra kaleme sarılmak, üstadın her şiirinde olduğu gibi burada da karşımıza çıkar: “Ne kadar zulmetsen ah etmem sana, Her iki cihanda gül kana kana, Seninle cehennem ödüldür bana Sensiz cennet bile sürgün sayılır.”

O nasıl kalça ki taylardan diri? Hele isyan eden o iki iri, Acep dar bluza nasıl sığmış ki?” “Şefkat beklemezler mi koynundaki öksüzler? Okşanmak istemez mi o nur topu ikizler? İnsan bir özrü varsa, bir suçu varsa gizler, Madem utanıyorsun, neden dar giyiyorsun? Tanrı’nın verdiğini kuldan esirgiyorsun.” Sevdiğini şiirleriyle eşi görülmemiş bir şekilde öven şair, yeri geldiğinde aynı şiddette yermede de ustadır. En güzel sevgi sözcükleriyle donatılan şiirleri, en ağır eleştiri sözcükleriyle yer değiştirebilir:

“Kahrını çektiysem vardır bir neden, Sensin bu duyguyu bende üreten, Gübredir toprağı verimli eden, Kim kimi kullanmış şöyle bir düşün, O senin aslına rücu edişin.”

68

“Bir asi rüzgâr ki ruhumda esen, Gönlümde salınıp gezemezsin sen, Adımı aklına yazamazsın sen, Ben küçük yerlere layık değilim” Cemal Safi şiirlerinden bahsederken, bazı şiirlerinde kullandığı erotizmden de bahsetmek gerek; fakat üstat, erotizmi şiirlerine uyak ve vezinle o kadar ustaca yerleştirir ki, okurken, şairin amacının mizah olduğunu hemen anlayıverirsiniz. Cemal Safi’nin erotik şiirleri moralinizin en bozuk olduğu anda imdadınıza yetişir, okurken hem dilin ne kadar ustaca kullanıldığını görür ve hayran kalırsınız, hem de gülümsersiniz: “Senden bir ricam var makul görürsen, Koynunda kuğular beslermişsin sen, Düğmeni çözmeme izin verirsen, Bir taşla iki kuş vurmaya geldim” Cemal Safi’nin şiirlerinde kullandığı erotizm, sansürlenemez cinstendir. Erotizmi sanatıyla birleştiren usta şairin dizeleri gülümsemenize yardımcı oluyorsa kâfidir: “Bacak mı görmedik doğalı beri?

Şiirlerinde tasavvufi ve milli konulara da yer veren Cemal Safi’nin methiye ve naatları da bulunur. “Kâinatın Ulu İmparatoru”, Türk şiirindeki kaliteli methiyelerden biridir: “Cemâline sığındım haşmet­i celâlinden, Sana meftun gönlümü fani sevdadan koru, Nar­ı hicranla yandım memnu aşk melâlinden, Son olsun, Kâinatın Ulu imparatoru … Sedası son verecek kuşlakların pasına, İsrafil’in üfleyip çaldığı anda sur’u, Günahımızı sildir Firdevs’in paspasına, Medet ya Kâinatın Ulu imparatoru! Affet ya Kâinatın Ulu imparatoru! Rahmet Kâinatın Ulu imparatoru! İlham­ı ilahi sende okyanus, Damlana talibim ey yüce Yunus”


Şimdiye kadar “Sende Kalmış”, “Vurgun”, “Kıyamete Kırk Kala” ve “Ya Evde Yoksan” adlı 4 kitap çıkaran Cemal Safi, sayısız ödül almıştır. 1989 yılında Milliyet Gazetesi’nin açmış olduğu ‘”Yılın en sevilen şarkıları” yarışmasında “Rüyalarım Olmasa (İmkansız)” şiiriyle Birincilik ödülü aldı. Yine 1989 yılında Hürriyet Gazetesi tarafından Altın Kelebek Ödülü’ne layık görüldü. 2003 yılında Türk Dil Kurumu tarafından Türkçeyi en iyi kullanan şair olarak seçildi. 2004 yılında

Romanya’nın en büyük sanat nişanı olan Eminescu nişanı ve daha sayısız ödül ve plaketler aldı. Şiirleri Romence, Arnavutça ve İtalyanca’ya çevrildi. Yaşayan en büyük hece şairi olarak görülen üstat Cemal Safi, Ankara’da ikamet etmektedir. Aydınlıkevler’de ofisi bulunan şair, her yıl çeşitli şiir geceleri düzenlemekte ve sanata katkısını devam ettirmektedir.

69


Son zamanlarda çokça duyduğumuz ve klasik enerji üretim yöntemlerinden oldukça farklı olan bir alandır. Yeşil enerji, en basit haliyle yenilenebilir enerji kaynaklarından üretilen enerji olarak tanımlanır. Ayrıca, yenilenemeyen enerji türüne giren kömür, petrol, doğal gazın aksine, üretim esnasında çevreye zararlı olabilecek bir etkisi de yoktur. Çevreye hiç emisyon yaymaz. Günümüzde de yaygın olarak kullanılan, yenilenemeyen enerjilere alternatif olarak geliştirilmiştir. Güneş, rüzgâr, jeotermal ve biokütle enerjilerinden, elektrik enerjisi üretilmesiyle sonuçlanır. Su enerjisi yenilenebilir bir enerji olmasına rağmen üretim sonucunda toprağın ve canlı varlıkların yaşam alanlarının yok olmasına sebebiyet verdiği için yeşil enerji türüne giremez.

70

G Ü N E Ş E N E R Jİ S İ Elektrik enerjisine dönüştürmede 2 farklı sistem uygulanır. Bunlar; termal ve fotovoltaik uygulamalardır. Termal sistemde güneşten gelen enerji suyu ısıtırken, fotovoltaik sistemde güneş enerjisi elektrik enerjisine dönüşür. 1970'te Amerikalı programcılar tarafından bulunan ve hayata geçirilen uygulama o yıllarda 1 watt güç için 300 $ seviyesindeyken, son yıllarda 4 $’ a kadar inmiştir. Güneş enerjisi, coğrafik, mevsim ve hava koşullarına göre değişim göstermektedir. G ü ne ş P a ne l i / G ü ne ş P i l i : E l e k t r i ğ i N a s ı l Ü r e t e c e ğ i z ? Fotovoltaik hücre yapısı silikon maddeden yapılmıştır. Akımı (+ ve – kutupları) yaratacak nitelikteki bor ve fosfor maddelerin ilave edilmesiyle fotovoltaik hücre tamamlanır. Güneş ışığının, yarı iletken maddenin üzerine düşmesiyle plaka tarafından emilen enerji, maddenin yapısındaki elektronları serbest hale getirir. Serbest durumdaki elektronların hareketi elektrik akımını oluşturur. Işığın bu şekildeki enerji dönüşümüne fotovoltaik etki denir. Ayrıca tüm sistemin güneş ışığı alması zorunlu olmadığı gibi aydınlık dahi olması yeterlidir. 40 adet hücrenin birleşmesiyle oluşan yapıya modül, birkaç modülün bir arada bulunduğu düzeneğe de fotovoltaik panel adı verilir. Panellerin birleşmesiyle de fotovoltaik sıralar oluşur. Güneş panelleri DC gerilim üretir. Evlerde veya üretim safhasında kullanılabilmeleri için invertör gerekir. Böylece AC gerilime dönüşür. Şarj kontrol devresi ise akünün tamamen dolmasını önlemek amacıyla yerleştirilir. Güneş panelleri ince film, monokristal ve polikristal olarak 3 gruba ayrılır. Solar hücrenin performansı tüm panelin verimliliği açısından çok önemlidir. Bir elektronu maddeden kurtarabilmek ancak belli bir enerji seviyesine gelmiş bir güneş ışığı tarafından


sağlanabilir. Bu sebeple bir kısım enerji ya emilir ya da boşa gider. Verimliliği düşük olan bu fotovoltaik hücreler ancak sayısı artırılarak istenilen miktarda elektrik enerjisi üretebilir. O yüzden oldukça alan ve maliyete yol açmaktadır. Bu hücrelerin çeşitleri verimlilik açısından sırasıyla %6, %9, %15’tir. Sanyo adlı kuruluş son zamanlarda “Güneş enerjili bisiklet park yeri” buluşunu tanıttı. Böylece elektrikli bisiklete geçiş de gerçekleşmiş oldu. Bisiklet ağacı (bike tree) olarak bilinen bu icat, bisikletleri akıllı kart uygulamasıyla 5 metre yükseğe kadar çıkarıyor ve şarj ediyor.

T E R M A L E N E R Jİ Yerin binlerce metre altında yerkabuğundaki sıcak su ve buharların birleşmesiyle ortaya çıkan enerjidir. Jeotermal enerji, yenilenebilir, tükenmez, ucuz ve güvenilir bir enerji türüdür. Ayrıca, bu enerji güneş ve rüzgâr enerjisinin aksine hiç bitmez. İ z l a nd a ’ d a j e o t e r m a l e ne r j i 2008 yılında Avrupa’dan gelen birçok jeolog ve enerji uzmanın katıldığı bu jeotermal enerji istasyonu kurma projesi Münih’te gerçekleşti. InnovaRig’te 52 metre yükseklikteki yüzeyden 5000 metre derinliğe dalarak delik açıldı. Bu sistem 100 metreye kadar delme gerçekleştirebiliyor. Böylece, yeryüzüne yaza kadar 4400 metre derinlikten 140 derecede 150 lt/sn hızla su çıkması planlanıyor. Jeotermal enerji, Almanya’da yeşil enerji türleri içinde kullanılan enerji kaynakları arasında yüzde birlik paya sahip, ancak delme alanındaki bu teknolojik gelişmeler ışığında bu yüzdenin artacağı bekleniyor. R Ü Z G A R E N E R Jİ S İ Rüzgâr türbini, rüzgâr enerjisinin etkisiyle pervanenin döner, sonrasında düşük hızlı şaft dönmeye başlar ve kinetik enerji elde edilir. Şanzıman, hareketin, şaft ve pervane arasındaki hızını artırarak jeneratöre daha yüksek enerjiyle gelmesine sebep olur. Böylece, motora iletilen bu kuvvet etrafındaki mıknatıslar yardımıyla motorun içindeki ince tellerin bulunduğu sarım bölgesini döndürerek alternatif akım oluşturur. Bu sayede çalışması tamamlanır. Fren bölgesi ise mekanizmayı aşırı yüklenmeye karşı durdurmak için tasarlanmıştır. Genelde 2­3 kanatlı olurlar. Tipik rüzgar türbini yılda 5.2 milyon kwh enerji üretir. Almanya, Belçika, Danimarka, Fransa, Hollanda, İngiltere, İrlanda, İsveç ve Lüksemburg’un bulunduğu dokuz Avrupa ülkesi Kuzey Denizi’nde kurulan rüzgâr santrallerini denizin derinliklerindeki bir yüksek gerilim şebekesiyle birleştirmeyi planlıyor. Bu santrallerden üretilen elektrik enerjisinin birçok enerji kaynağını

71


birbirine bağlaması planlanıyor. Bu ağ, İskandinavya’daki su enerjisi santrallerini bağlayarak enerjinin daha etkin şekilde depolanmasına, Belçika ve Danimarka’da kıyılardaki med­cezir hareketleriyle oluşan enerji hattı da Avrupa kıtasındaki rüzgâr ve güneş enerjisini dönüştüren istasyonları çevreliyor. Bu sayede, rüzgâr ve güneş enerjisinden elektrik üretimi esnasında yaşanabilecek hava durumundan kaynaklanan aksamalar en aza indiriliyor. B İO KÜ T L E Odun, tarımsal ve hayvansal atıkların yakılmasından elde edilir. Bu enerji iki şekilde elektriğe çevrilir. İlki, katı atıklar yakıldıktan sonra elde edilen ısıyla oluşan buhar, türbinlerden geçerken elektrik enerjisine dönüşür. Diğeri de biofuel olarak çevrede çokça geçen biokütle atıklarının yakılmasıyla gaz haline gelen yakıtların, araçlarda yakıt kaynağı olarak kullanılması yoluyla elde edilir. Bu çeşit enerji dönüşümü toplamda Amerika’da %4’lük paya sahiptir, ancak yenilenebilir türde %45’tir. E ne r j i k G ö r ü ş l e r Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız, bir dergiye verdiği demeçte bazı tespitlerde bulundu. Mevcut iklim değişikliğinin yarattığı tehditler ve en az masrafla üretilen enerjiye ihtiyacın zorunluluğu düşünülünce ülkelerin temiz enerjiye bağımlılığı her geçen gün artıyor. Türkiye’nin ve tüm Dünya’nın öncelikli amaçları sera gazlarının atmosfere yayılımını alınacak önlemlerle büyük ölçüde azaltmak, enerjiye olan talebin güvenliğini sağlamak ve bunları ucuz şekilde gerçekleştirebilmektir. Ayrıca, bu yeni enerji üretim kaynakları birçok kolda iş istihdamı yaratacaktır. Avrupa 2020 yılına kadar temiz enerji üretimini %20’den % 30’a çıkarmayı planlamaktadır.

72

2009 yılında elektrik enerjisinin %19.56’sı yenilenebilir enerjiden karşılandı. Türkiye 2004 ve 2009 yılları arasında temiz enerjiye en çok yatırım yapan G­20 ülkeleri arasında ilk sırada bulunmaktadır. 2009 yılında 1.6 milyar dolar olan yatırım Türkiye’yi 12. sıraya yerleştirdi. Türkiye, yenilenebilir enerji kaynaklarına bakıldığında diğer ülkelere oranla oldukça zengin bir ülke. Jeotermal kaynaklara bakıldığında Avrupa’da birinci, Dünya’da ise yedinci sırada bulunuyor. 2002 yılında 20MW olan rüzgâr enerjisi kapasitesi bugün 1000 MW civarındadır. Türkiye, rüzgâr enerjisinin kullanımında, Dünya Rüzgâr Sanayi Birliği’ne göre 2008 ve 2009 yılları arasında %132’lik bir artış göstererek Dünya’da ikinci sıraya yükseldi. Güneş enerjisinin kullanımında Türkiye diğer rakiplerine göre kıyaslandığında aynı oranda güneş ışığı almaktadır. Türkiye bulunduğu coğrafyada yılda en az 248 KWh miktarda enerji almaktadır. 2023 yılına kadar temiz enerji üretimi %30 oranına kadar çıkması planlanmaktadır. Rüzgar enerjisinde 10.000 MW kurulu kapasite, jeotermal enerjide 300 MW kurulu kapasite ve 5000 MW küçük hidroelektrik santral kapasitesini tedarik etmek gelecek yıllardaki enerji hedefleridir. Türkiye, bu zaman diliminde temiz enerjinin hak ettiği yere gelmesini sağlamak için, gümrük vergilerini artıran, çeşitlendiren ve yatırımcılara teşvik sağlayan bir enerji kanununu uygulamaya sokmayı tasarlıyor. Nükleer enerjinin gerçek manada var olan enerji talebini azaltmada ve yakıt enerjisi açısından dışarıya bağımlılığı indirgemede kullanılması amaçlanıyor. Ayrıca, nükleer enerji karbon salınımını oldukça


düşürmektedir. Nükleer enerji üretiminde verimliliğin, piyasada rekabet ortamının ve bu enerjiden değişik pazarlar bulma imkânının sağlanması planlanıyor. Diğer taraftan, Yenilenebilir Enerji Politikaları ve Teknoloji Uzmanı Dr. Baha Kuban paneldeki konuşmasında güneş enerjisinden ekonomik boyutta oldukça yararlanacaklarını ve birçok kişiye iş imkânı yaratılacağını söyledi. Güneş enerjisi, yapılan araştırmalar sonucunda 2030 yılından sonraki senelerde en çok yatırımın yapılacağı enerji türü olarak görülüyor. Dağınık bir enerji türü olmasıyla birlikte birçok yerde kurulabilecek iş sahalarıyla dikkat çekiyor. Aynı zamanda, uzun vadede düşünülürse, elektrik fiyatlarını da ciddi ölçüde azaltacağı da bir gerçek. Ayrıca, Güneş Enerjisi Sanayicileri ve Endüstrisi Derneği (GENSED) İletişim Komisyonu Başkanı ve CleanGlobe Kurucu Ortağı Ateş Uğurel, nükleer enerjiye kıyasla 4 kat daha düşük masraflarla temiz enerji üretiminin, güneş enerjisiyle sağlanabileceğini belirtti. Bu konuyla ilgili yasanın da 4 yıldır beklendiğini de sözlerine ekledi. Elektrik üretiminde, 1 MW’ lik güneş enerjisi kurulumu sayesinde 50 kişiye iş alanı açılmasının mümkün olduğunu bu sayede, ekonomik canlanmanın önünün de oldukça açılacağını söyledi.

R e f e r a ns l a r 1) http://powerfulenergy.bizhosting.com/yenilenebilir_enerji.html ­ Yenilenebilir Enerji­27.11.2010 2) http://yesilenerji.wordpress.com/2010/05/07/yesil­enerji­nedir/­ Yeşil Enerji Nedir?­05.07.2010­27.11.2010 3) http://www.limitsizenerji.com/makaleler/523­yeil­enerji ­ Yeşil Enerji­27.11.2010 4) http://www.dinolog.com/2009/04/15/gunes­enerjisi­sarj­istasyonlari ­Yeşil Enerji Nedir?­27.11.2010 5) http://www.limitsizenerji.com/makaleler/510­fotovoltaik­sistemler­solar­huecre­sistemleri ­ Fotovoltaik Sistemler( solar hücre sistemleri)­ 27.11.2010 6) http://www.dinolog.com/2009/04/15/gunes­enerjisi­sarj­istasyonlari ­ Dinçer Başdemir­ Güneş enerjisi şarj istasyonları­ 15.04.2009­ 27.11.2010 7) http://tr.wikipedia.org/wiki/Yenilenebilir_enerji ­ Yenilenebilir Enerji­ 10.11.2010­27.11.2010 8) http://www.magazine­deutschland.de/tr/artikel­tu/yazilar/article/energie­aus­der­erde.html ­ Reiner Stumpf­ Yeraltından gelen enerji­ 17.10.2008­ 27.11.2010 9) http://www.magazine­deutschland.de/tr/artikel­tu/yazilar/article/sprung­in­ein­neues­energiezeitalter.html ­ Oliver Sefrin­ Yeni bir enerji çağına sıçrama­ 12.01.2010­27.11.2010 10) http://www.bilgiustam.com/ruzgar­enerjisi­nedir­nasil­calisir ­ Rüzgar Türbini Nedir?,Rüzgar Türbinleri Nasıl Çalışır?­ 13.01.2008­ 27.11.2010 11) http://muhendisturkiye.wordpress.com/2010/03/03/ruzgar­enerjisi­2 ­ İsmail Caner Yayla­ Rüzgar Enerjisi­2­ 03.03.2010­ 27.11.2010 12) http://www.dogal­enerji.net/energy/category/gunes­pilleriyle­elektrik­uretimi ­ Prof. Dr. Necdet Altıntop­ Dünya’da ve Türkiye’de Güneş Pilleri ile Elektrik Üretimi­Bölüm 1­ 19.10.2010­ 27.11.2010 13) http://www.guneshaber.net/haber/906­guncel­haberler­turkiye39nin­2023­yili­yenilenebilir­enerji­hedefi.html ­ Mustafa Fazlıoğlu­ Türkiye’nin 2023 yılı enerji hedefi yüzde 30­30.10.2010­ 28­11­2010 14) http://www.onduline.com/tr/ondusolar_konferans ­ Türkiye Güneş Enerjisi ile Zirveye Çıkabilir ­28.11.2010 15) http://www.solar­santral.com/menu_detay.asp?id=777 –Dünya’da ve Türkiye’de Yenilenebilir Enerji­ Tuba İlze­ 26.08.2010­ 27.11.2010

73


Otobüsten henüz inmiş, yürüyorum o sırada ve edebiyatın karın doyurmadığı derecede açım. Amacım yol üzerinde bir kitapçıya rastlayıp incecik kül gibi bir şairin yeni kitabını almak, sonra da eve gidip bir an önce yemeğe oturmak. Çünkü böyle zamanlarda aklım hep kitapta olur. Oysa biz yemek yerken yanımıza oturup bize şiir okuyacak kimseler de olmalı hayatımızda, diye kendi kendime söylenirken, bir el tutuyor kolumdan. Önüme geçip birkaç saniye soluklanıyor. Aa, Psikoloğum Hanım! Nasılsınız? Yine yolda kendimle konuşurken yakalandım size, ama bunu bütün insanlar yapmıyor mu! ­ Duymuyor musun, canım çıktı sesleneceğim diye. ­ Duymadım Serim Hanım.

74

Serim Hanım, bir yılı aşkın süredir psikoloğum. Bazen bir kafeye gidiyoruz, bazen kitapçıları geziyoruz. Haftada bir muhakkak sinemaya tabii.. Bir keresinde maça bile gittik. Evli olmasına rağmen bunda bir sakınca görmüyor. Yanlış anlaşılmasın, tek yaptığımız konuşmak ve bu konuşmalarımıza terapi değilmiş süsü vermek. Serim Hanım böyle süslü seviyor.. Daha tanıştığımız gün demişti ki: '..eğer herhangi bir konuda öyle değil de böyle davranıyorsak mutlaka altında bir neden olmalı.' ­ Ta caddenin diğer tarafından koşturdum, diyor Serim Hanım. Kuşkusuz bunun için sağlam bir nedeniniz olmalı, demek yerine: ­ Kusura bakmayın, gerçekten duymadım, diyorum. Koluma girip bana eşlik etmeye başlıyor. ­ Geçen hafta da gelmedin zaten. Merak ettim. ­ Bir düşüneyim.. Geçen hafta!? Geçen hafta!? Evet, gelmedim geçen hafta. Doğru. Evdeydim geçen hafta. Bir süre eylemsizlik kararı almıştım. Serim Hanım'la son buluşmamızda o lunaparka gitmeyi istedi, bense hayvanat bahçesine. Ben hayvanat bahçesine gitmemiz konusunda direttikçe o

da giderek çirkinleşen ısrarıyla lunapark alternatifini itekledi önüme. Ve sonunda dedi ki: 'Neden hayvanat bahçesine gidelim ki? Neden yani? Hayır, ne var ki bu tercihinin altında? Evet, gerçekten anlamak istiyorum seni.' İşte Serim Hanım'ın hep atladığı nokta: Her şeyin altında bir şey varsa, en alttaki şeyin altında ne var o zaman? Bu saçma soruyu aylar önce, tamamen ondan korunmak amacıyla sorduğumdan beri bana karşı çok daha temkinliydi. Bu iyi olmuştu, ama bir yandan da sıradışı düşüncelerim olduğu yanılsamasına kapılmıştı.. O son buluşmamızda, tanıştığımız günden beri farklı zamanlarda, farklı konular için söylediği şeyi ­muhakkak altında bir neden olmalı, muhakkak altında bir şey vardır­ yine ısıtıp önüme koyması artık sabrımı taşırdı. Kendi kendime dedim ki, biz bu kadınla neredeyse bir yıldır terapi halindeyiz ve hala diyor ki onun altında ne var, bunun altında ne var.. Bir insan bunca terapiye rağmen hiç mi yol almaz, hiç mi değişim göstermez! O gün kendisine de söyledim: 'Serim Hanım, her şeyin altında başka bir şeyler arıyor olmanız bence son derece yanlış bir tutum. Zira o röfleli kafanıza taktığınız birçok konu, bilakis, altsız şeyler oluyor genelde.' Ama Serim Hanım beni dinlemedi. Büyük ihtimalle onun ortaya çıkarmak istediği şey şuydu: Ben hayvanat bahçesine gitmek istemekteydim, çünkü gizli bir amacım vardı. Hayvanat bahçesindeki gezintimiz sırasında lafı, kolayca, Serim Hanım'ın veteriner eşine ve bir kadının bir veterinerle evli kalmak konusunda daha ne kadar ısrarcı olabileceğine getirecektim. Ah Serim Hanım, gerçek hiç de böyle değildi. Hayvanat bahçesine gidelim diyordum, çünkü ben hayvanları severim. Güzel, gerçekçi canlılardır bir kere. Onlarda, olamadığımızı görürüz. Bir hayvan, canı istediğinde yanınıza gelir ve kolunuzu ısırıp sakin sakin yerine dönebilir. Sizse onun hangi davranışında samimi olduğunu, yattığı yerden sevecen bir ifadeyle sizi izlerken mi, yoksa kolunuzu dişleyip kemirirken mi, asla anlayamazsınız. Çünkü samimiyet diye bir şey gerçekte asla varolmamıştır. Yanılsamadır. Bir çeşit yalan yani. Yalanlar da konuşanlara özgü şeyler sonuçta, değil mi? Biz insanlar çok konuştuğumuz


için muhabbet bir ara samimiyete de gelmiştir ve, yine biz insanlar, böyle bir şeyin muhabbetini edebildiğimiz için onu var sanmışızdır. Bu kadar açık işte. Örneğin bir maymun bize kendi iç dünyasına ait hiçbir şey söylemez. Hasta gibi davranıyorsa, karnını kulağını tutuyorsa, o bizim için hasta demektir. Oysa bu maymun sırf geyik olsun diye hasta taklidi yapıyor olabilir. Belki de tarih sadece kıçını elletmeyi sevdiği için veterinere gitmeye can atan hayvanlarla doludur. Şimdi, şu söylediklerimden benim herhangi bir veterinerle sorunum olduğu anlamı çıkabilir mi? Ne münasebet. Tek istediğim gidip biraz hayvan görmek! Gidelim, ve, biraz, hayvan görelim! İtiraf ediyorum, maymunluklarının arasında veterinere kıçını elletip, içinden kıs kıs gülmek olan maymunlar, bana daha bir sempatik geliyor olabilirler. Ama çirkin bir veterinerin aile hayatı beni asla ilgilendirmiyor. Asla! ­ Görüşmeyecek miyiz yani, nedir o eylemsizlik, diyor Serim Hanım. ­ Görüşüyoruz ya, diyorum. ­ Önceki gibi demek istiyorum. Geçen hafta bir kere bile uğramadığına, aramadığına göre artık görüşmek istemediğini düşündüm. ­ Ben daha böyle bir şey düşünmedim Serim Hanım. Yürümeyi sürdürüyoruz. Onu yakın aralıklarla, allak bullak edici sorulara maruz bırakıyorum: ­ Serim Hanım, memelilerin sadece yüzde 2­3 gibi bir kısmının tek eşli olduğunu biliyor muydunuz? Bazı kurt ve şebek türleri dışında bütün memeliler çok eşliymiş. Bir de, biz insanlarda yaygın tek eşlilik. Tabii, resmiyetteki tek eşlilik. Şüphesiz toplum baskısından korkulduğu için böyledir. Tabii, bir yandan da boşanmak yorucu geliyor olmalı. Malum, mahkemelerde sürüm sürüm sürünmemiz gerekiyor. Öteki memelilerde böyle şeyler yok ki. İş üzerinde yakaladığımız bir ayıya yaklaşıp, 'gül gibi eşin varken zina yapmaya utanmıyor musun sen' dediğimizde ayının bizi anlamasına imkan mı var? Ayının o sırada elinde bulundurduğu tek imkan, ortada bizi yememesi için hiçbir sebep olmadığını ayan beyan görebilme imkanı.. Serim Hanım, boşanmak sizce de yorucu bir şey mi? ­ Serim Hanım, oto­terapi gerçekten mümkün mü? Bir ayna karşısına geçiyorsunuz ve biraz da kendinize terapi yapıyorsunuz. Kendi sorunlarınızla ilgileniyorsunuz. Hani şu neyin altında ne var meselesi.. Ne umdun, ne buldun diye soruyorsunuz aynadaki mutsuz psikologa ve sonra onun hayatını

değiştirmeye çalışıyorsunuz.. Deliliği deli taklidi yaparak çözmeye benziyor biraz. Çünkü aynayla konuşmak nereden baksanız delice. Ve o halde sizi kim görse ­emin olun, ben bile­ size yardımcı olmak ister. Ben bile diyorum, çünkü tek yardımım size tanıdığım çok iyi bir psikologu önermek olurdu. ­ Serim Hanım, yalnız kalmaktan korkuyor musunuz? Bir marangozun ya da bir terzinin yalnızlıktan korkması çok anlaşılır olmayabilir ilk aşamada. Ama siz psikologlar bence bu konuda ayrıcalıklısınız. Çünkü siz yalnız kaldığınız zaman bir psikologla yalnız kalmış oluyorsunuz ve ne zaman bir psikologla yalnız kalsak hep bir terapi başlamaz mı? Belki bir de deliler ayrıcalıklıdır bu yalnızlıktan korkma meselesinde. Takdir edersiniz ki bir deli bile bir deliyle yalnız kalmak istemez. Sonuç çoğu zaman kötü düetlere benzer. Delilikte harmoni yoktur çünkü.. O zaman şunu diyebiliriz. Bir deliyi bir psikologla aynı odaya kapatırsak cem­i cümle rahat eder. ­ Serim Hanım, hiç hastalarınızdan birinin intihar ettiği oldu mu? Hem de her şey, sizin deyişinizle, 'tıkırında' giderken. Yani hasta iyileşirken.. Ama bir sabah uyanıyor ve diyor ki, şimdi daha iyiyim, evet, şimdi her şeyi daha iyi anlıyorum. Ve bu onu yaralıyor. Her şeyi daha iyi anlamak.. Bir kitap okuyorum bugünlerde Serim Hanım. Diyor ki, sonuna kadar vardırılmış hiçbir düşüncenin sonu eyleme çıkmaz. Yani insan her şeyi çok iyi anladığında, her şeyin özündeki anlamsızlığı kavrar ve böyle bir dünyaya anlam olmaya da çalışmaz. Böyle kirli bir dünyaya, evet Serim Hanım. Ne yapmalı peki? Kimseyi tamamen iyileştirmemeli mi? Ya da biraz yorgunluğu göze almak mı lazım? Sorularım herhalde biraz da evrenin oluşumuna dairdi. O yüzden olmalı ki çok net bir cevap alamadım kendisinden. Ara sıra dediklerime güldü, pek sevgili Düğüm Hanım. Yürümekten usanınca da bir yerlerde yemek yemeyi teklif etti. ­ Akşam yemeği için bir şaire söz verdim Serim Hanım. Gerçekten! Serim Hanım durup yüzüme baktı. Aşkla mı bakıyor, pişmanlıkla mı, yoksa tamamen mesleki bir acıma ve yardım etme duygusuyla mı, çözemedim. * Bu öykü 21/11/2010 tarihinde OKUNAKLI'da yayımlanmıştır: www.okunakli.co.cc

75


Erasmus'tan Mektup Var

Almanya Duisburg şehrinden selamlar… Maden ocaklarının ve sanayinin yoğun olması sebebiyle Türk nüfusunun kalabalık olduğu Ruhr bölgesinin bir şehri olan Duisburg ve diğer çevre şehirlerde, yabancı olduğunuzu hissetmeniz çok zor. Hemen her alanda aktif olan Türkler sizi Türkiye’nin herhangi bir şehrinde yaşıyormuş gibi hissettirebiliyor. Buradaki gurbetçilerin hala kendi dünyalarında yaşamaları ve Almanya’ya kendilerini ait gerçekten düşündürücü!

görmemeleri

2003 yılında Duisburg ve Essen Üniversitelerinin birleştirilmesiyle Duisburg-Essen Üniversitesi adını alarak tek bir çatı altında toplanan okul, soğuk binaları ve sosyal imkânların kısıtlılığı ile sizi ODTÜ’den sonra hayal kırıklığına uğratıyor. Ama yine de ‘misafir umduğunu değil, bulduğunu yer’ diyerek hayatınıza devam ediyorsunuz. Biraz etrafı tanımaya, gezmeye ve insanlarla iletişime geçmeye başladıktan sonra hayal kırıklığınızın sadece üniversite yerleşkesi ile sınırlı kalmadığını göreceksiniz. Birçoklarımızın kafasındaki demokratik, mutlu, zengin, huzurlu Almanya fotoğrafının, gerçeği pek de yansıtmadığını buraları tanıdıkça anlamak mümkün. Lüks arabaları ve konforlu evleri, toplumun birçok kısmı sadece umut etmekle yetiniyor. Genelde insanların, iş ve ev arasında mekik dokudukları, yoğun ve monoton bir hayatları var.

Fakat hayat biz Erasmus öğrencileri için o kadar da karamsar değil. O yüzden paniğe kapılmaya gerek yok! Burada kendimizi bir turist, bir misafir gibi hissettiğimiz için zamanımızı ders çalışmaktan ziyade partilere, gezilere, eğlenceye ayırdığımızı söylesek yalan olmaz. Buradaki yabancı öğrenciler adeta birbirleriyle ülke, şehir, müze ve benzeri yerleri gezme rekabetinde. Özellikle biz Türk öğrenciler vize engelini bir kez daha aşmamızın garantisi olmadığı için bu rekabette başı çekiyoruz. “Bir daha ya geliriz ya gelemeyiz”, Her şey gençlikte oluyor” benzeri cümlelerle bu yarışta motivasyonumuzu hep üst seviyede tutmaya çalışıyoruz. Erasmusla özdeşleşen bir diğer unsur da Erasmus partileri. Olmazsa olmaz! Öyle bir parti çılgınlığı var ki; kendi adıma o hıza yetişmekte çok zorlanıyorum. İsimleri değişik, zaten isimlerini pek de umursayan yok ama mantığı hep aynı olan partiler birçok farklı milletten öğrencinin ortak bir paydada buluştuğu evrensel bir gerçeği yansıtıyor. Kazandığınız yeni arkadaşlarla birlikte neredeyse tüm dünyada çalacak bir kapınız olduğu düşüncesi içinizi sarıyor. Etiyopyalı bir arkadaşınız sizi ülkesine davet edince bir anda içinizde sanki hep Etiyopya‘ya gitmek istemişsiniz de, fırsat bulamamış olduğunuz ve kaderin size bu arkadaşı hediye ettiği hissi oluşuyor ve kendinizi internette oraları araştırırken buluyorsunuz. Fakat memleket özlemi ne kadar bastırmak isteseniz de bir yerlerden hep karşınıza çıkıyor. Geride bıraktığınız alışkanlıklarınız, sevdikleriniz aklınıza geldikçe moraliniz bozuluyor. Bazı geceler Almanya‘nın dinmek bilmeyen yağmurları arkadaşınız oluyor.Takvime defalarca bakarken buluyorsunuz kendinizi bazen. Ama giderek de alıştığınız bu ortam sizin bu hüzünlü havadan uzaklaşmanızı sağlıyor.Yaşadığımız bu yurtdışı macerası birçok konuda tecrübe sahibi olmamız açısından bulunmaz bir fırsat.Denemek isteyen arkadaşlar hiç durmasınlar..!Hepinize sevgiler…. Abdullah Orhan



Hariciye / Aralık 2010