Issuu on Google+

http://www.yoldaki.com/ TRANSASYA İLE YOLCULUK BAŞLADI! #001

Yolculuk TransAsya ekspresi’nin Ankara istasyonundan başladı. Düne ait korkularımı ve endişelerimi istasyonda bıraktım sanırım. Treni beklerken görevli bir abiyle kısa bir “memleket nire” muhabbeti yaptık, ardından 60 saati geçireceğim kompartımanı görmeye gittim. Beklediğimden ufaktı ama olsun, bu trenle ilgili duyduğum şeylerin hiçbiri kompartımanla alakalı değildi zaten :)

Girip çantaları yerleştirdikten sonra hemen ardımdan Ferid odaya girdi. Kendisi Azeri kökleri olan bir İran’lı. Ve hiç beklemediğim kadar iyi Türkçe konuşuyor! Anında erzaklarımız açıldı ve karşılıklı yiyecek alışverişi başladı. Ardından odaya dalan 2 Alman ve 1 İsviçreli benim odamda kalacak kişiler olduklarını söylediler ve malesef haklıydılar. Malesef diyorum çünkü Ferid’le aslında baya iyi kaynaşmıştık. Genelde çoğu Avrupalı, istisnalar hariç, bu kadar yakın muhabbet kurmayı başaramaz. Herneyse, kötü değiller tabiki. Futbol manyağı 3 eleman. Hatta bana Tahran’da önümüzdeki hafta yapılacak olan derbi maçına mutlaka gitmem gerektiğini de söylediler. 100.000 kişi olacakmış maçta ve pek bilinmese de dünyanın en büyük derbilerinden biriymiş. İlgimi çekmeyi fazlasıyla başardılar! Bunu düşünecem. 4 kişilik kompartmanımızda muhabbet sürerken içeriye bilet kontrolü için kondüktör girdi ve bilet kontrolü sonrası bana “Rizeli olan sendin değil mi?” dedi. “Evet” diyince , bizim trenin aşçısı da Rizeli, seni görmek istiyor dedi. Hem rizeli, hem aşçı, hem trende. Daha ne isteyebilirim ki? Macera başlıyor! :)


Suat abiyle tanışmak büyük bir şeref oldu benim için. Çok sıcakkanlı ve eğlenceli bir abimiz. Ağzı biraz bozuk olsa da dediklerinde haklı, isim vermek istemediğim kişilere çok sağlam giydiriyor ve giydirilenlerde bunu hakediyor :) Bilgisayar işi yaptığımı öğrenince utana sıkıla abisinin ona verdiği Iphone3’e bir hafıza kartındaki Türk Sanat Müziklerini atmamı rica etti ve telefonla youtube’a giremediğinden dert yandı. Tüm problemleri 5dk da çözüldü ve hayatımda ilk defa Bilgi İşlem tecrübemin birini bu kadar mutlu ettiğine şahit oldum. Suat abi, yamağı Tamer, Farid’den sonra grup hızla büyümeye başladı ve Ali bize katıldı. O da İran’lı ve Akhisar’da evlenmek istediği bir sevgilisi var. Dolayısıyla Ali’de güzel Türkçe konuşabiliyor. Görünümde badigardı andıran ve sert bir mizacı olan ama muhabbet edince çok kibar ve saygıda zerre kusur etmeyen bir adam. Ve sanırım hayatımda tanıdığım en ince ruhlu adamlardan biri. Beğendiği kızlara nasıl yaklaştığını anlatınca hakkatten ben çok öküzmüşüm onu anladım :) Ardından Norveç’li 4 kişilik mimarlık okuyan öğrenciler ve Ferid’in arkadaşı Cevad bize katıldı. Cevad sadece Farsça biliyor, Ferid Farsça-Türkçe, Ben Türkçe – İngilizce, Matt Norveççe – İngilizce. Dolayısıyla Cevad Matt’e bişe sormak istediği zaman Feride, Ferid bana ben Matt’e soruyorum. Yol uzun, vakit sıkıntımız yok, o yüzden gayet eğlenceli geçiyor. Arada bir diller birbirine giriyor ama kimse şikayet etmiyor :)

Irene’de katılıyor aramıza. Arjantin asıllı bir İtalyan kız. Tahran’a gitmek istiyor ancak kendisine Arjantin pasaportuyla vizesiz giremeyeceğini söylediğimde keyfi kaçıyor. Eh biraz araştıraydı iyidi, neyse şansımı deneyecem diyor. Belki sınırdan alabilirim diye umuyor. Yarın sabah beraber İran konsolosluğunu arayıp bilgi almaya çalışacaz. İtalyan pasaportunda İsrail vizesi olduğundan sınırdan geçemeyeceğini biliyor. Durum karşmaşık, yarın hallederiz umarım.


Akşam olunca Tahran’lı genç bir Udi olan Arsalan aldı eline udu ve çalmaya başladı. O da bir gezgin ve uduyla hemçalıp hem söyleyip hem geziyor. İstanbul’da öğrendiği Türk şarkılarından Üsküdar’a gideriken’i beraber söylüyoruz tüm tren. Kimse sözleri bilmiyor ama gerçektenşu anda en son problem bu olurdu muhtemelen :) Herkes katılıyor ve ortam gerçekten güzel.İran’lı bir amca neredeyse tüm gün trenin restoranında Farsça birşeyler anlatıyor. Ve enteresan bir şekilde o kadar güzel anlatıyor ki bazen kendimi yarım saattir adamı dinlerken buluyorum. Sanki anlıyormuşum gibi… Keşke anlayabilsem, etrafında onu dinleyenlerin hepsi pür dikkat. Ve dikkatimi çeken bir diğer şey de, biri birşey anlatırken diğerleri asla konuşmuyor ve konuşması bitene kadar dinliyor. Ya hepsi gerçekten çok güzel anlatıyor yada bu bir saygı olayı. Çözemedim. Bizde genelde daha çok bağırarak diğerini susturmaktır tüm olay malum. Gece olunca Suat abi’nin telefonuna yüklediğim müzikler ve içtiğimiz şaraplar eşliğinde uykum geliyor. Uzun süredir backpack taşımadığımdan bacaklarım alışmamış ve yorulmuş. Kompartman’da üst ranza benim, yatak rahat. Umarım horlayıp tüm treni ayağa kaldırmam :)

YOK BÖYLE BİR TREN YOLCULUĞU! #002

Çok eğlenceli geçen bir akşamın ertesi sabahında tamamen dinlenmiş ve rahat bir uyku çekmiş olarak uyandım. Benim Alman ve İsviçreli elemanlar halen uyurken ben restorana gitmek için yataktan fırladım. Bu arada yataklar biraz ufak olsa da gayet rahat, gece sallantı ve tıngır mıngır tren sesi şahsen bende ninni etkisi yaptı ve gayet mutlu mesut uyudum. Resotran yine Rizeli Suat abi ve saz ekibi tarafından domine edilmişti. Acıkmıştım ama daha girer girmez başlayan muhabbet neticesinde öğlen 2’ye kadar yemek yemeyi unutmuşum. Bir yandan İranlıların kolunun tavla veriyorum, bir yandan muhteşem kar ve dağ manzaralarını izliyorum, bir yandan şarap ve bira…Evet aç karnına güzel oluyormuş :)


Gün boyunca İranlılardan ve Hindistana gitmiş olanlardan tavsiye yer mekan bilgileri aldım. İran’da dev bir sürahi(6 kişilik) çayın 1 lira, nargileninde 2 lira olduğunu bilmek huzur verici :) Aramızda Bob Marley kıvamında relax bir arkadaş var, kendisi Mikail oluyor, Hindistanda fizik okumuş ve uzun süre orda kalmış. Tipine bakınca zaten gevşekliğinin sınır tanımıyor olması çok aşikar. En son 50+ yaşındaki bir Alman hatunu baştan çıkarma dansları yapıyordu. Yürü be Mikail! Italyan bacımız Maria Irene halen İran sınırında ona vize verileceği konusunda ısrarcı fakat kendisine Van’da inip bir şekilde uçak bulmasını öneriyoruz ancak arkadaş maceracı ruh olayını biraz aşmaya çalışıyor anladığım kadarıyla. Sınırda geri döndürülmesi söz konusu ama nereye geri döndürüleceği muamma çünkü cidden İran sınırında hiçbirşey yok. Ankarada’ki İran elçiliğini aradım ve onlar da sınırda vize almanın zor olduğunu ve alsa bile ancak 72 saatte alabileceğini söylediler. Dolayısıyla tüm bu zaman boyunca bomboş bir salonda beklemek durumunda kalabilir. Neyse, biz uyardık :) Akşama doğru Tatvan’a vardık ve iskeleden bizi Van’a götürecek olan vapura bindik. Vapur da ayrı bir eğlenceliydi yine. Burada tren’in diğer kompartımanlarında kalan ve

aralarında Faik abiyi en başa koyacağım birçok yeni insanla tanıştım. Faik abi, 40-45 yaşlarında felaket sıcak kanlı ve tur rehberliği yapan süper bi adam. Çok derin uzun uzun muhabbete daldık, kendi kafamda olan gezginlerle böyle uzun muhabbetlere girmenin, verdiğim bu yolculuk kararını iyice desteklediğini hissediyorum. Faik abinin de benim gibi bir dünya seyahati planı var. Fakat kendisi


2016 yılında bunu tek başına yat ile yapmayı planlıyor. Konuştuk anlaştık, bana varacağı kara noktalarını önceden söyleyecek ben de orada bekleyecem :) 10 sene sonra bende bu adam kadar dirençli ve enerjik olabilirsem ne mutlu bana diye düşündüm ve dile getirdim. Sonra da öğrendim ki abi aslında 58 yaşında ve dünya turunu kendine 60. Yaş hediyesi olarak planlıyor… Bunu öğrenince tren özel güvenliği Çeto abinin bana dediği “La sen nası 32 yaşındasın, en az 36 gösteriyon” demesi daha bi koydu. Eğlenceli ve 3-4 saat rötarlı geçen vapur seferinin ardınan Van’a vardık. Yeni kompartımanlarda birlikte oturmak istediğimiz 4 kişilik gruplarımızı belirleyip kompartımanımıza geçtik ve şu an itibariyle 7 kişiyiz :) Trende yeni insan tanıdıkça kopmak zorlaşıyor, şarkı türkü derken Ali trende bulduğu 21-22 yaşında ki iki Avusturalya’lı genci odaya getiriyor. Kıza sürekli evli misin, gözlerin çok güzel, yüzün çok güzel, çok tatlı bir insansın diyerek benim bunları çevirmemi istiyor ama yanlış olmasın Ali gerçekten bunları inanması güç biliyorum ama içinden geldiği için söylüyor. Başka hiçbir niyeti yok, ama tabi kız bunun farkında değil, gayet asıldığını düşünüyor. Irene’de öğleden sonra bir evlenme teklifi aldı ancak zaten evli olduğu için reddetmek zorunda kaldı. Evlenmeye meraklı bayanların hepsini İran’a davet ediyorum, kaynıyor burası! Bu gece pek uyumak yok, saat 3 de Türkiye’den çıkış damgası yiyecez, 4 civarı falan da İran’a giriş damgası yiyecez. Sabat Tebriz’de uyanmak üzere, ben yatar!

İRAN’IN GÜZEL İNSANLARI #003

Gece yarısı buz gibi soğukta çıkıp pasaportlarımıza damgaları bastırdık. İran sınırını geçtiğimiz Razi’de güleryüzlü, eğlenceli ve zıplayan bir memurda gelip pasaport kontrollerimizi yaptı. Tren baya sıcak, dışarısı buz gibi ama biz pencere açıyoruz yani o derece. Birkaç saat uykudan sonra sabah kalktığımda tam karşı yatağımda uyuyan ismini az sonra yazacaklarımdan dolayı ne olur ne olmaz diyerek vermek istemediğim birinin yüzünde dev bir sırıtma vardı. Ben, diğerleri bişey anlattı heralde ona gülüyor sandım fakat kendisi rüya görüyormuş, baya bir güldük ve kalkınca kendisine anlattık o da güldü ama işin altından çok acı bir durum ortaya çıktı. Kendisi, bir öğretmen ve eğitimi oldukça iyi biri. Ancak geçtiğimiz yıllarda hükümete karşı olan siyasi duruşu başına geri döndürülemeyecek kadar bela açmış. Düşünce suçundan girdiği hapisden çıkmış ancak içeride çok kötü işkence görmüş. İşin daha da kötü tarafı hem psikolojik hem de fiziksel işkence görmüş olması. Vücudunda ki eksik parçaların bir kaza eseri olmasını umuyordum fakat malesef değilmiş. Aynı zamanda hafızasını da önemli ölçüde zarara uğratmışlar. Daha önceden çok rahat konuşabildiği İngilizce’den şu anda hemen hemen hiçbirşey hatırlayamıyor. Akşam üstü sohbetlerinde Faik abi, Mustafa abi ve eşi Fatma hanım’ın kompartımanına misafir oldum. 40 yıldır dost olduklarını düşündüğüm bu abiler tanışalı sadece 1 sene olmuş. Kafalar aynı olunca 10 dk ile 10 yıl arasında hiçbir fark olmuyor, hemen kaynaşılıyor. Faik abi zaten bahsetmiştim, rehber ve yatla dünya turuna çıkmaya hazırlanan bir gezgin. Limitsiz anılara ve çok geniş bir kültür tecrübesine sahip.


Mustafa abi de 60larında bir dağcı. Bacağı yeni alçıdan çıktı ve bu sene Himalayalarda 5000 küsür metreye çıkamayacağı için baya sıkıntılı. Bu işler için altın çağın 40-60 yaş arası olduğunu düşünüyorlar. Şahsen ben de öyle düşünmek istiyorum tabi :)

Tanıştığım en iyi adamlardan biri, Farid. Ardından Ferid’de muhabbetimize ortak oluyor ve İran’ı daha yakından dinlemeye başlıyoruz. Sorular soruyor, onun görüşlerini alıyor ve genel kafa yapısının iskeletini çıkartmaya çalışıyoruz. Sağolsun Farid bu konuda fazlasıyla yardım aldı ve Fatma hanım kendisine katkılarından dolayı bir Türk kızı bulma sözü verdi. Ferid’in sevinci anlatılamaz, burada yazılamaz… :) Genel olarak söylemek gerekirse bizim yobaz diye nitelendirdiğimiz insanlar hakkında çok genelleme yapmak istemem ama kişisel gelişim yönünden bizden çok daha ileri bir seviyede olduklarını düşünüyorum. Bizde din ile ilgili bir espri yapıldığı zaman çoğu zaman sessiz kalınır yada tövbe de çarpılacan diyerek uyarılır. Bu yobaz diye bilinen insanlarda bizimkine on basacak nitelikte espri anlayışı var. İnançları insanlıklarının önlerine geçmiyor hiçbir koşulda. Yobazlıktan kasıt hükümetse eğer zaten bizden daha fazla şikayetçiler o konuda. Henüz siyasetçileri seven (zaten bir siyasetçi neden sevilir hiç anlamam) bir kişiye rastlamadım. Bazı konuları üstü kapalı ve sessiz konuşmak zorundalar ve çoğu zaman devletin yaptırımlarından korktuklarından dolayı seslerinin çok duyulmasını istemiyorlar. Sessiz kalmalarından dolayı suçlamıyorum çünkü yaptırımlar gerçekten çok kötü ve gerçekten korkutucu. Bu tarz sebepler yüzünden yaşanan ölümlerden gayet rahat bir şekilde bahsedilebiliyor ki bu da zaten hayatlarının bir parçası haline gelmiş demek oluyor. Ancak yine de bizdekinin aksine konuşabiliyorlar kendi aralarında, eleştirebiliyorlar, gizli de olsa bir bütünlük ve örgütlenme söz konusu. Tabi şu an bunları yazarken İran’ın Azerbaycan şehirlerinde bulunuyorum ve burada ki insanların görüşleri bunlar. Tahran ile başlayarak Fars şehirlerinde aynı şeylerin düşünülüp düşünülmediğini görecem. Onlara göre çok farketmeyecek, orada da insanlar aynı şeylerden şikayetçi. Geç saat olduğundan dolayı beni davetlisi olduğum Maryem’in evine gitmeyip geceyi Faik abi’lere takılıp bir hostel aramakla geçirecem diye düşünüyordum ancak son dakika değişikliğiyle tren’de arkadaş olduğum İskoçya’lı Ian ve Norveç’li 4lüyle daha önceden belirledikleri hostele gitmeye karar verdim. 11’de olmayı beklerken saat yaklaşık gece 1 de Tahran’a vardık. Çocuklarla toparlandık, Faik abilere veda ettim ve en kritik olaylardan biri olan taksi tutma muhabbetine giriştik. Kapıda bizim apaçilerin aynı modeli bir eleman “very great hotel! Very cheap taxi!” diye bize seslendi. O saatte başka şansımız olmadığından tabi mecbur gittik. Toplam 6 kişiyiz ve 3er 3er iki taksi tutacaz. Taksi başına 6$’a anlaştık. Adam başı 2$ düşecek, çok fazla pazarlık yapacak gücümüz de yoktu ve çok da birşey değildi zaten. Atladık ve gece bomboş olan trafikte


iki taksinin birbiriyle yarışmasına, 70le giderken arabalar arası sigara ve çakmak alışverişi yapılışına şahit olduk. Şahsen beni çok heyecanlandırmadı ama diğer elemanlar baya bi zıvanadan çıkmış ve keyiften 4 köşe olmuşlardı bile. Hostel’e vardığımızda 6$ karşılığı olan 150.000 Riyal’i verdiğimde tabiki beğenmedi ve parayı bana geri verdi. Bende parayı alıp cebime koydum ve teşekkür edip çocukları toplayıp hostele soktum. Peşimden geldiler ve iki araba için 15$ istediklerini söylediler. Diğer elemanlardan da 6$ karşılığı Riyal’i alıp 300.000RYL’i kendilerine takdim ettim. İngilizce bilmediğinden hosteldeki çocuk aracılığıyla bizden daha fazla para koparmaya çalışıyodu. Hosteldeki elemanla konuşurken ben bizimkilere asla masaya koyduğu paraya dokunmamalarını ve hiçbir şekilde tek kuruş fazla verilmeyeceğini tembihledim. Avrupalı bebeler, sözümü dinlediler. Yaklaşık yarım saat boyunca dil döken apaçi en sonunda parayı masaya koyup son sözünü söyler gibi birşeyler yaptı. Biz de kitaplarımızı çıkarıp okumaya ve muhabbet etmeye başladık ve sonrasında pes edip gitti :) Bebeler ilk pazarlık dersini almış oldular… Vardığımız hostelde ne rezervasyon nede boş oda vardı. Norveç’li ekibin elebaşını alıp gece Tahran sokaklarında boş bir hostel aramaya başladık. Fazla geçmeden bir tane bulduk ve yerleştik. İçerideki eleman kapıyı çaldığımızda uyuyordu, kapıyı tıklatınca uyandı gözleri faltaşı gibi açılmış ve bize bakıyordu ama halen uyanmıyordu garip bir şekilde. Sonra tekrar uykuya daldı, tekrar gürültü yaptık ve uyandı sonunda. Odalarımızı gösterdikten sonra yanına tekrar gidip internet şifresini alacaktım fakat çoktan uyumuştu, ben de şifreyi kırmak zorunda kaldım (çok hackervari konuştum ama cidden atla deve bi olay değil). Herneyse, 2,5 günlük tren yolculuğu ve apaçi taksicilerin ardından artık uyuyabiliriz sanırım. Yarın Maryem’in evine geçiyorum.

TAHRAN #004

Kaldığımız hostelin bulunduğu bölge sanırım (ve umarım) Tahran’ın endüstriyel bölgelerinden biri. Her tarafta oto tamircileri ve çok keskin bir egzoz gazı kokusu hakim. Deli gibi trafik var, motorlar tek yönlü trafiğin her iki yönüne de gidiyor ve kaldırımları da sıkça kullanıyorlar. Dün geceki oda arkadaşım Ian ile çantalarımızı hostele bırakıp biraz etrafı turlayıp bişeler atıştıralım dedik. Benim IranianCell simkartı almam gerekiyor ve onun da para bozdurması gerek zaten. Yarım saat içinde iki işi de hallettik ve Ian’ın ortadoğu macerası benden daha heyecanlı geçiyordu. Etrafında gördüğü her şey fazlasıyla heyecan yaratıyordu kendisinde. Arkadaş, bir insan soba borusu görünce neden heyecanlanır? Yani bişe demek istiyorum ama neyse demiyorum…


Yemek için bir yerlere aramaya başlıyoruz. Anladığımız kadarıyla İran’lılar pek dışarda yemeyi sevmiyor, restoran bulmak çok kolay değil. En azından bu bölge için böyle. Meydan’a yakın bir yerde devasa sandviçlere sahip “Dr. Azhdar Zapata Sandwich” dükkanını gördük. İsmi çok güven verici gözüktüğünden girdik. İçerisinin de İran’lılar la dolu olduğunu görünce muhtemelen iyi bir yerdir diyerek daldık ve pişman olmadık. 1,5 lira’ya iki insanı (veya bir tek beni) rahatlıkla doyurabilecek nitelikte bir biftekli peynirli mantarlı sandviç + su aldım. Ve sanırım aldığım sandviç aralarında ki en pahalı olandı. Kahvaltı için mükemmel bir seçim gibi gözükmesede yerken hissettiklerim tam tersiydi.

Maryem’i arayıp artık gelebileceğimi söyledim ve bana Metroyu kullanarak Sadegieh’e gitmemi ve oradan da dolmuşla onun bulunduğu bölgeye gelmemi söyledi. Sorduğumuz herkes metro köşeyi dönünce diye tarif etti ve döndüğümüz 17. köşeden sonra metroya ulaştık. Gayet güzel metroları var, şahsen sevdim. Ian durakların birinde arkadaşlarıyla buluşmak üzere indi ve kendi yoluna gitti. Ben son durakta inip yeşil taksilere binip Shahran’a doğru yola çıktım. Yeşil taksiler bizim bildiğimiz sarı dolmuşlar modeli ancak minibüs değil normal taksi. Sağımda solunda iki güzel İran’lı hatun, önde de yine İran’lı bir hatun. Şanslı günümdeyim heralde :) 15dk sonra indim ve Maryem’i aradım. Arabayle gelip beni aldı. Daha önceden tanışmamıştım ama facebook’da gördüğümden çok daha güleryüzlü ve eğlenceli biri :)

Eve gelmeden önce markete uğrayıp alışveriş yaptık. Marketlerde çalışanların çoğu Türk fakat benimle Türkçe konuşmaya çekiniyorlar. Enteresan bir durum, fazlasıyla çekingenler. Ardından eve geldik, küçük ve çok şirin bir evleri var. Mutfağına ayrıca hasta oldum. Hemen çaylar doldu ve gezipark olaylarından İran’da olan devrime kadar uzunca bir muhabbet başladı. Ayakkabı kutusunda para saklama


muhabbeti fazlasıyla testise alınmış durumda burda da, biz de devam ettirdik ve gül gül öldük (bu cümleyi de kullandım ya, seyahat hakkatten insanı değiştiriyomuş). Akşam, Maryem’in eşi Mehdi geldi. Fazlasıyla içine kapanık ve sessiz biri ama çok çok iyi biri olduğu belli. Fazla konuşmasa da iyi niyetini belli ederken hiç zorluk çekmiyor. Maryem ise tam aksine aşırı konuşkan ve susturulması zor bir kız :) Birbirlerini şahane tamamlamışlar yani. Bir yandan yemek hazırlanırken bende o arada bu yazıları ve diğer internetle ilgili olan

işlerimi halletmeye çalışıyordum. Facebook burada yasaklı olduğunda proxy kullanıyorum. Mükellef bir sofra kuruldu yere, ben öküz gibi fotoğrafını çektim tabi ama bu site dışında bir yerde paylaşmayacam! Nefis yemeğin ardından Fars dili ve Türkçe’nin ortak noktalarından konuşmaya başlamıştık ki konu Mevlana’ya, Hafız’a, Ömer Hayyam’a geldi. Burada mezhep, ırk veya herhangi bir kriter ayrılmaksızın herkes onlara tapıyor. Şiirlerin okunduğu geceler düzenleniyor veya organizasyonlar yapılıyor. Dünyanın her yerinden insanlar bu dinletilere katılıyor. Benim şiirle pek aram yok ama Meryem kitapları alıp getiriyor ve

birkaç şiiri Farsça okumaya başlıyor. Farsça okuyup ardından İngilizce bana çeviriyor tabi. Gerçekten edebi yönden Farsça’nın ne kadar güzel olduğuna şahit oldum. Ben bile buna şahit olabildiysem gerçekten edebiyatla ilgilenen ve şiirle ilgilenen biri için İran muhtemelen cennet gibi gelir. Bir ara öyle gitti ki kafam, resmen Farsça kursa falan mı gitsem diye düşündüm. Ben de bildiğim kadarıyla Can Yücel, Özdemir Asaf’dan birkaç bişeyler söyledim ve çok hoşuna gitti ama ne yalan söyleyeyim, özellikle Hafız’ın şiirleri baya bi etkiledi beni. Özellikle yatmadan önce baya bi ruhu dinlendirdi.

TAHRAN VE COUCHSURFİNG #005 Maryam’in evinden ayrıldıktan sonra bir başka CouchSurfer olan Roksareh’in evine doğru yol aldım. 15-20dk lık bir taksi yolculuğundan sonra evin kapısına kadar geldim ve 4$’lık taksi ücretini ödeyip kendisini beklemeye başladım. 10dk sürmedi gelmesi zaten ve artık yeni evimdeydim. Söylemem gerek, muhtemelen Couchsurfing’in en kolay yapıldığı yerlerden biri burası. Ben sadece Tahran’a geldiğimi CS’de güncelledim ve ben kimseye sormadan onlardan teklifler gelmeye başladı. İlk günden 6-7 kişi evinde


davet etti. Misafirperverlik konusunda iyi olduklarını biliyodum ama bu kadar beklemiyordu açıkçası. Rokshareh, belgesel tarzı filmler çeken bir film yapımcısı. Uluslararası birçok film ödülüne de sahip. Kendisi daha önce İstanbul’da çok iyi ağırlandığı için beni de onlara bir teşekkür mahiyetinde host etmek istemiş. İyi de etmiş :) Kaldığı yer baya janjanlı bir bölge, bizim Ataşehir’e baya benziyor. Dev rus tarzı evler ve alışveriş dükkanları vs. herşey bir arada. Kısaca Rox diye bahsedecem kendisinden, Rox dini konuları ve Türkiye’nin bakış açısını çok merak ediyor. Ben de elimden geldiğince anlattım. Birçok ilginç hikayesi var, onları yazsam burda benimhikayelerim yalan olur.

Rokshareh Tahran’dan tren ile İstanbul’a gelen bir kızdan bahsetti. Kız lezbiyen ama kimseye söyleyemiyor ve İstanbul’a başka lezbiyenler ile tanışmak için gidiyor çünkü İran’da tahmin edilebileceği gibi bu imkansız. Bana İran’lıları tanıtışı ise ayrı bi olay :) Çünkü bir İran’lının yabancı biriyle muhabbet açmak isterken kullandığı ilk cümle genelde “Burdaki İslam rejiminden nefret ediyorum!” olur dedi. Aslında haklı, çünkü hemen hemen konuştuğum tüm İran’lıların en ortak sıkıntısı bu ve genelde muhabbet buradan başlıyor. Rox’un en büyük dileği bizim “gerçek islam”ı yaşamamız. Tabi ki gerçek İslam’dan kastı İran’da ki rejimin aynısı. İnsanların ancak o zaman bazı şeylerinfarkına varabileceğini ve din’in bir araç olarak nasıl kullanıldığını ancak o zaman anlayabileceğimizi düşünüyor. Karizmam(!) öylesine güçlü ki bugün İran’lı hem de evli bir kız benden numaramı istedi :) E tabiki tek derdinin elindeki İngilizce kurs kitabından anladığım kadarıyla pratik yapmak olduğu belli. Verdim telefonumu, mailleşerek konuşabiliriz yazışabiliriz vs. bir şekilde pratik yapabiliriz dedim, deli gibi sevindi. İngilizce öğrenmek için bu kadar hevesli olduklarını bilmek güzel aslında. İran Kadınları İlla bizim kadınlarımızla kıyaslamak gerekirse daha sıcak kanlılar. Ve bizim tahmin ettiğimiz gibi bir çarşaf veya hijab tutkuları yok. Çoğunun saçı kısmen açık, sadece saçların arka tarafına doladıkları bir eşarp var o kadar.


Genel olarak bu şekilde örtünüyorlar Genelde zaten yürürken saçları açılıyor ve hafiften tekrar toplayıp devam ediyorlar. Kesin olarak yasak olan şey bacakların görünmesi. Kot veya herhangi uzun birşey giyilmesi gerekiyor. Bununla ilgili yaptırımlar da oldukça saçma aslında, tutuklama kararı çıkartıyolar giyenlere ve alıp karakola götürüp “mugshot” diye tabir edilen suçlu gibi fotoğraflarını çekiyorlar ve sonra salıyorlar. Bizdeki bazılarının tahmin ettikleri üzere kafaları kesilmiyor veya taşlanmıyorlar. Özgürlüklerinin kısıtlanmasından son derece şikayetçiler ama henüz fazla sesleri çıkmıyor fakat diğer yazımda da belirttiğim gibi, sanki yakında bişeyler olacak gibi.

İnternet problemi

Şifre patlatmaca

Geçici odam İran’da internet ciddi problem. Evlere verilen max 2mbit’lik internet bağlantıları genelde 1mbit’in üzerine zor çıkıyor. Cep telefonuyla da 3g’yi unutun, heryer edge ve


çok yavaş bağlantı. Facebook’u zaten unutun, ancak proxy veya vpn ile girilebiliyor ve zaten yavaş olan internet iyice yavaşlıyor. Büyük şirketlerin ancak 8mbit’e ulaşan özel bağlantıları oluyormuş. Evinizdeki internetin kıymetini bilin :) Rox’un evinde de internet yoktu fakat artık komşunun internetini kullanabiliyor ;) Salonda rahat bir kanepem var, doğalgaz nerdeyse bedava olduğundan ev ateş gibi. Yarın kuzey Tehran’a bir uğrayacaz ve ertesi gün İsfahan.

TAHRAN’DA SON AKŞAM #006 Kuzey Tehran

Şehrin kuzey kısmı coğrafik olarak çok daha güzel. Tam dağların dibinde bulunuyor ve biraz daha renkli bir hayata sahip. Gerçekten Tehran’ın merkezi hiçbir halta benzemiyor. En meşhur meydanlarından biri olan Imam Humeyni’ye gittiğimde oraya vardığımı bile anlamadım. Trafiğin ortasında kalmış bir yer, diğer meydanların da çok farkı yok. Sadece üniversitenin bulunduğu bölgelerde gençlerin takıldığı kafeler var onun dışında doğru dürüst yemek yenilebilecek bir yer bile yok gerçekten.

Hello! Nice to meet you! Good luck! Kuzey kısım güzel ancak bana biraz fazla turistik geldi. Gerçi Tehran’ın diğer bölgelerini düşündüğümüzde tabiki gayet güzel kalıyor. Beni görenler genelde iki tepki veriyor. Birincisi üzerimde giydiğim montta bulunan Norveç bayrağından dolayı yabancı zannettiklerinden bildikleri tüm İngilizce kelimeleri ard arda sıralıyorlar, bizde ki gibi. Hey welcome! Good luck! Nice to meet you!. İkincisi de sakal ve tip olarak İran’lılara biraz benzediğimden dolayı direk Farsça birşeyler soruyorlar ve ben konuşmaya başlayınca suratlarında eblek bir sırıtma ve yonca görmüş eşşek mutluluğu beliriyor. Anında utangaçlaşıyorlar ve konuşmaktan kaçıyorlar. Tabiki bu konuşmak istemediklerinden değil sadece alışık değiller böyle bir duruma o yüzden. Bu arada bu

muhabbet turistik bölgelerdeki satıcılar için geçerli değil tahmin edersiniz ki. Dağ eteklerinde biraz


dolanıyoruz ancak Rox biraz yorgun ve hasta olacak gibi gözüküyor, ben de daha fazla yormak istemiyorum ve geri dönüyoruz. Dönüşte yemek için yol üstünde ucuz bir yer bildiğini söylüyor bende asla itiraz etmiyorum! :) Ufacık bir lokanta ve “Dizi” adında bir yiyecek, bir diğer adıyla “Abguş”. İçi yemeğin kendisiyle dolu ufak bir alüminyum bardak, bir tas ve bolca pide ile geliyor. Tadı şahane, deli gibi doyurucu. Günde tek öğün bunu yesem yeter açıkçası. İki kişi için 10 lira ödedik. Gayet şahane yani ;) İkimizde baya yorgunduk eve geldik, eve dönerken internete uzun süredir giremediğimden hemen evin yanındaki internet cafe’ye uğradım. Tüm internet cafeler VPN kullanıyor (facebook vb. siteler yasaklı olduğu için VPN denilen hizmetle bu sıkıntı aşılıyor). Mailler, Isfahan ve Shiraz için couchsurfing ayarlamaları vs derken eve döndüğümde Rox yemeği çoktan hazırlamış ve akşamki misafirimiz Sırbistan’lı Sergey’i beklemeye başladık. Fazla gecikmeden geldi. 50 yaşlarında bir gezgin o da, hemen hemen dünyanın yarısını gezmiş. Ayrıca Big Lebowski’ye çok benziyor.

Ben ve Sergey İsfahan’da yine akranı bir adam geldip “yüzün çok güzel, istersen beraber tuvalete gidebiliriz” şeklinde bir iltifatta(!) bulunmuş kendisine. Sergey’de topuklayarak uzaklaşmış haliyle. Hoş sohbet bir adam ve baya iyi anlaştık. Hep beraber yemek ve yanında Rox’un vodkasını içmeye başladık. İçki olayı İran’da karaborsa, her yerde bulunmuyor tabiki ama isteyen istediği zaman ulaşabiliyor ve makul fiyatlara. Hatta bizden daha ucuza ulaşıyorlar :) Sergey’e veda ettik, eşyalarımı ertesi gün için hazırladım ve fazla geç olmadan otogar’a gidip İsfahan’a doğru yol almam gerekiyor. Orda görüşürüz :)

İSFAHAN! #007 Tehran’dan ayrılışım da ayrı bir koşturmaca içinde oldu. Rox beni bir yere kadar getirdi ve oradan sonra yürüyerek gidebileceğimi söyledi. Bir 15-20dk yürüdükten sonra pek bir yere gidemeyeceğimi anladığımdan yoldan geçen bir “deliğanlıya” usulca yanaşıp “seleeeem” dedim. Henüz farsçam burdan öteye pek gidememiş olsa da onun da İngilizcesi pek yoktu zaten. Come please diyerek beni bir taksinin yanına götürdü ve taksiciyle konuştuktan sonra cebinden para çıkarıp verdi. Ben lan hop dur demeye kalmadan çoktan parayı ödemişti benim yerime ve hiçbir şekilde almayı kabul etmedi. İran’lı diyip geçmemek, gördüğünüz yerde sarılmanız gerek. Henüz taksi şoförleri dışında dandik bir adama rastlamadım. Neyse taksi beni döndü dolaştı ve tam olarak Rox ile ayrıldığım yere kadar getirdi :) Burada taksiler bizdeki gibi değil. Yani kendi güzergahları dışında çalışmıyolar, ancak korsan taksi oldukça yaygın ve ancak onlar aracılığıyla bizim bildiğimiz taksi şekline dönüşüyorlar. O da daha pahalı oluyor tabi, bütün koltukları kiralamış oluyorsunuz bir bakıma. Fiyatı önceden konuştuk ve şehrin


diğer tarafındaki otobüs garına gitmem gerektiğini söylediler, biraz uzun bir yol ama İsfahan otobüsleri sadece oradan kalkıyor. Arjantin garı dedikleri yere türk parasıyla 12 liralık bir taksi ücreti ödeyip gittim ve otobüs biletimi aldım. Otobüsler normal ve VIP olarak ikiye ayrılıyor. Normal otobüsün ücreti 10 lira, VIP ise 16 lira. Arada %60’lık devasa(!) bir fark olduğu için normal olanı seçtim :) İyiki de seçmişim sebebini sonra anlayacaksınız. Otobüs biraz eski meski ama iyi, kliması yok ama sıkıntı yok hava zaten soğuk. İçerisi

sıcak olursa üst kapakları açıyoruz. Her zamanki gibi yanıma kimin oturacağı konusunda bir merak içindeydim. Normal şartlarda doğam gereği her zaman devasa cüsseli tipleri kendi yanıma çekmeyi başarabilen bir insanım. 6-7 saatlik yolculukta yanındaki kişinin karakteri cidden önemli. Umarım sıkıntısız biri olur derken otobüse 120 kiloluk uzun boylu bir adam girdi. Aha dedim işte geliyor benim adam. Yavaş yavaş ön koltukları geçerken üstteki koltuk numaralarına bakmayışından benim gibi arkadalarda olacağını zaten biliyor gibi bir hali vardı. Ve dibime kadar gelip pencere kenarını gösterdi. İşte yine başarmıştım! Ben bu işi biliyorum hacı.

Houssain Arkamdaki kızlar cep telefonundan müzik dinleyip karaoke yaparken yanımdaki herif bişeler homurdandı bana doğru. Bende “ne diyon lan?” der gibi baktım. O da bana farsça “‫ ”ه س ت ند احمق خ تراند ای ن‬gibi birşey dedi. Bende turist moduna girdim hemen, do you speak English?’i yapıştırdım alnına. Şakır şakır ötmeye başladı İngilizce. Arkadaki kızların gerizekalılığından bahsetmiş bana. Ordan açıldı konu ve 6 saat boyunca neredeyse aralıksız konuştuk. Houssein Isfahan’da turist rehberliği yapan bir öğrenci. Yuh dedim, bu kadar mı ballı olurum lan. Farsça’dan, dinden, siyesetten, kızlardan vs. bulunabilecek her türlü konudan bahsettik. Dil konusunda çok hassas ve Farsça’yı çok severek konuşuyor. Öyle ki Fars edebiyatı alanında birincilikleri var. Ona göre Almanca mantık ile ilgili konular için güzel bir dil, Farsça şiir için güzel bir dil, Azerice ve tabiki Türkçe küfür ve kavga için güzel bir dil. Bu arada otobüslerde emniyet kemeri takma zorunluluğu var, ilk moladan sonra döndüğümüzde takmamıştık, laaaps diye polis girip kontrol yaptı ve otobüsün yarısı bağlamamış olduğundan cezayı çaktı. Muhabbet süper giderken ben Isfahan’da kalacağım elemandan tam adresi istedim


çünkü Houssam’ın arkadaşı gelip bizi alacak ve beni de oraya kadar bırakacak. Arkadaş ben İran’lı insanları fazla sevmeye başladım, sıkıntı olabilir. İndiğimizde arkadaşının arabasında yine eğlenceli bir muhabbet başlıyor çünkü başka bir İran’lı olan Ali ile tanışıyorum. Evin kapısına kadar bıraktılar beni ve ertesi gün yada sonraki gün için sözleştik. Şimdiden Isfahan’ı sevdim diyebilirim… Eve geldiğimde Polonya’lı bir eleman, Adam, aynı şekilde couchsurfing yapıyordu. Bu gece ikimiz de misafiriz. Misafir misafiri sevmez derler ama Adam ile baya iyi anlaşıyoruz. Yavaş yavaş evin gençleri toplanmaya başlıyor. Herkes işten çıkıp geliyor. Toplamda evde 10 sap sayısına kadarulaşıyoruz. Yani öyle bir ortam var ki bir kadının hayatta kalma şansı %yok

civarınd a. Nargile kuruluyor, çaylar geliyor, televizyonda neidüğü belirsiz pop müzik vs derken baya bi kakara kikiri oluyor. Evdekilerin bi kısmı öğrenci bi kısmı çalışıyor. Birkaç tanesi gayet iyi İngilizce biliyor ve muhabbet eğlenceli. Yine muhabbet derinleşiyor ve her İran’lının bana sorduğu soru onlardan yine geliyor. Sizin hükümetle olan probleminiz tam olarak ne? Gerçekten oradan gözükmüyoruz. Nerelisin sorusuna İstanbul diyorum ama tam hatırlayamayıp “bi köprü var, iki kıta arasında olan şehir neresi?” diye soruyorlar. İstanbul konusunda da aydınlandıklarına göre politika muhabbeti devam edebilir. Genel olarak durumu açıklıyorum zaten artık alışkanlık oldu otomatik şekilde hızlı özet geçebiliyorum. Akşam yemeği için bikaç parça bişeler almaya gidiyorum bakkala, eve dönüp yemek hazırlıyoruz ve akabinde biraz daha muhabbetin ardından yatışa geçiyorum. Evde yatak olmadığından yastık ve yorganı yere atıp yerde yatıyoruz. Yarın ne olacak hiç bilmiyorum, 1-2 gün burdayım o kesin.

İSFAHAN’DA HAREKETLİ SAATLER! #008 İnternet bulmak çok kolay değil, bulduğun zamanda uygulanan sansürler sebebiyle çoğu zaman proxy kullanmak zorunda kalıyorum ve zaten yavaş olan internet iyice yavaşlıyor. Kaldığım evdeki internet 1gb limitli ve geldiğim gün malesef bitti, dolayısıyla siteyi güncellemem zor oluyor. Sabah kalkıp bir şehir merkezine yürüyeyim dedim ve ev sahiplerim Meysam ve

Ahmed’den İsfahan haritasını alıp çıktım. Hemen yakınımızda bulunan benzin istasyonunda deli kuyruk var. Son zamanlarda zam gelmiş ve 3 katına çıkan benzin fiyatına rağmen insanlar arabayla dolaşmaktan pek


vazgeçmiyor. Bu arada zam gelmiş hali bizden yine 3-4 kat ucuz. Kaldığım yer şehir merkezinin biraz dışında ve yürüyerek yaklaşık 40dk’da merkeze ulaştım. Hava şahane, tam benlik. Sıcak zaten değil tabiki ama dondurucu bir soğuk da yok, tam yürümelik. Tehran’dan sonra burası baya yeşil geliyor gözüme. Tüm caddelerde ağaçlar var ve muhtemelen baharda gelmiş olsaydım şahane olurdu. Buranın en ikon yerlerinden biri olan 33 kemerli köprüye ulaştım. Eskiden altından akan koca nehir şu anda kurumuş durumda ve artık insanlar dolaşıyor üzerinde. Araştırmadım ama köprü yapımında tuğlaları birbirlerine yapıştırmak için yumurtanın beyazını katık maddesi olarak kullanmışlar diye duydum. Güzel bir köprü ve hem üstten hem altından geçebiliyoruz. Genelde alt geçit içinde bağırınca hafif bir yankı yaptığından dolayı insanlar ya bağırıyor ya şarkı söylüyor. Yada seslerinin güzel olduklarını düşünüyorlar bir şekilde, keşke Farsça bilsem de anlatsam olmadığını :) Köprünün oralarda dolanırken Hussein arıyor ve “Akşama maç var, oynar mısın?” diyor. Oha! Ayakkabım yok diyorum, ayarlarız diyor. Üstüm yok diyorum, buluruz diyor. Maçtan sonra çıktığımda eve dönüşüm zor olur diyorum, biz bırakırız yada bizle kalırsın diyor. Ben bu Hussein’i başbakan yapmak istiyorum, adamda her türlü çözüm var!

3 saat kadar vaktim var, daha da merkeze Imam Humeyni meydanına gideyim madem. Oralarda takılırım sonra zaten gelip beni alacaklar yakın bir yerlerden. Humeyni meydanı baya büyük ve güzel. Aileler gelip çimlerde çekirdek çitliyor, meydanın çevresinde faytonlar turluyor (ama pek hoşuma gitmiyor, atların halen bu şekilde kullanılması canımı sıkıyor şahsen), meydan’ı çevreleyen taş örme bölge ise tamamen bizdeki kapalı çarşının aynısı. İçeride bir sürü dükkan var, ilgimi çekmiyor haliyle. Dolaşırken bir amca tişört satmaya çalışıyor bana, yok param yok diyince peki tamam teşekkürler diyip gidiyor. Hiç ısrar etmedi hayret diyorum. Sonra bir ses duyuyorum uzaktan… Gohan! Gohan! Beyefendi! Arkamı dönüyorum ve trende ki Bob Marley abimiz ve yanında yine trendeki Alman hatun :) İran küçükmüş meğerse. Yanlarında değişik gözlüklü bir kız, Pegah, benimle Türkçe konuşmaya başlıyor. Nerelerdesin, ne yaptın, trenden sonra göremedik seni hiç. Nasıl geçti falan filan, Hindistan’a aldın mı biletini vs. öyle böyle konuşuyoruz ama anlamadığım tek küçük bir detay var o da bu kızın kim olduğu… Hiçbir fikrim yok, daha önce gördüm de unuttum desem imkansız çünkü henüz kimse benimle Türkçe konuşmamıştı. Konuşsa hatırlardım heralde. Sanki


tüm tren boyunca beraber gelmişiz gibi bişeler anlattı konuştu bende bozuntuya vermedim. Ama halen hatırlayabilmiş değilim, kimdi lan o?

Ardından her halinden turistleri soymaya çalıştığı belli olan biri yanıma yaklaşıp, helooo welcome! Where are you from, Spain? diyor. Hayır, daha doğuya git diyorum, Polonya diyor. Yuh! Destekli salla bari. Tipimde nasıl bir Polonya’lı gördüyse artık. Ardından biraz muhabbet vs. beni “uçan halı” sattıkları dükkanına davet ediyor çay için. Diyorum ben Türk’üm, bana bu halı numaraları sökmez haberin olsun. Yok diyor, sadece çay için. Ok diyorum, çay içiyoruz muhabbet ediyoruz ve gerçekten bana hiçbirşey satmaya da çalışmıyor. Yine ön yargımın kurbanı olduğum için utanıyorum kendimden ve itiraf ediyorum. O da biz de turistlere bunları satarak para kazanıyoruz ama sizdeki gibi ısrar ve zorlama asla yok diyor. Gerçekten de öyle, içeri turistler geliyor bakıyorlar, normal bir şekilde ilgileniyorlar çay ikram ediyorlar ve turistler birşey almasalar da el sallayıp gönderiyorlar. Couchsurfing muhabbetini yapıyoruz, meğersem o da bir couchsurfingciymiş. Hatta daha 2 gün önce Polonya’lı bir çocuk bende kalıyordu dedi. Heh kesin ismi Adam’dır dedim. Şaşırıp kaldı nerden biliyorum diye? Dedim ben dün onunla aynı evde kalıyodum. Sonradan da anlaşılıyor ki şu anda kaldığım Ahmed, bu adamın yakın arkadaşıymış ve Polonya’lıyı da ona bu yönlendirmiş. Güzel tesadüf :) Teşekkür edip kalkıyorum ve çocuklarla buluşacağımız yere doğru ilerliyorum ve ardından şu ana kadar geçirdiğim en güzel akşam başlıyor. Trafik yoğun olduğundan yolda durma şansları pek yok o yüzden yol üzerinde beklememi söylüyorlar. Ardından camdan çıkmış 3 kafa bana bağırıyor koş koş diye. Arabaya paralel koşarken kapıyı açıyorlar ve bende içine atlıyorum. Tamam filmlerdeki kadar hızlı değildi ama yine de fena sayılmazdı :) Hussein’in arkadaşları Ali ve Beyrouz ile tanışıyorum. Hemen kültürel konulara girip öğrendiğim tüm Persçe küfürleri söylemeye başlıyorum ve gülmekten yarılıyorlar. Yenilerini öğretiyolar, karşılıklı güzel bir bilgi alışverişimiz

oluyor, daha aydınlanıyorum. Ardından maçta giyeceğim ayakkabıları deniyorum, cuk oturuyor, süper!. Futbol topuna bakıyorum, bizim oynadıklarımıza nazaran çok daha ağır ve fazla sekmeyen bir top. Bu nası bişe diye incelerken soruyorum kaçarlıktan olacak maç, saha büyük mü vs. Ve anlıyorum ki maç halı saha değil, Futsal oynayacaz. Futsal, yani kısaca salon futbolu. Brezilya’da oldukça yaygın olan bu oyun burda da bolca oynanıyor. Fizik, hız ve uzun


top atma gibi alışık olduğum stillere nazaran çok daha tekniğe dayalı bir oyun. Salona gidiyoruz ve ortam güzel, 90dk lık bir maç beni bekliyor. Bu arada ev sahibim olan çocuk mesaj atıyor ve bu akşam için evi boşaltmamız gerekiyor çünkü arkadaşlarından biri bir kızla gelecekmiş eve :) Yaptıkları anlaşmaya göre evde kimse kalmayacak ve herkes yatacak başka bir yer bulacak ve benden bu akşam için hostelde kalmamı rica ediyor, kalamazsam da ailesinin evinde misafir edebileceğini söylüyor. Ardından başbakan adayım Hussein, “hallederiz sıkıntı yok şşş” şeklinde kendinden emin bir tavır koyuyor. Daha fazla düşünmeme gerek kalmadı, hallederiz derse halleder. Güzel bir maç oluyor, 1 gol birkaç asistle oynuyorum. Rakibin kilo ortalaması 55 bizimki 90 civarıydı. Hafif kevgir olduk ama yine de eğlenceliydi. Maç çıkışı harala

gürele şekilde benim nerede kalacağımı konuşmaya başlıyorlar ve 10dk sonra bir planla geliyorlar. Plana göre burdan çıkıp her zaman yemek yedikleri “Reisi” diye bir yere gidip yemeklerimizi alıp ardından Ali’nin evine gidip yiyelim ve akabinde bir başka arkadaşından Poker pullarını alıp okudukları üniversite’nin yurduna beni gizlice sokup geceyi orada sabaha kadar poker oynayarak geçirmeyi teklif ediyolar. Ben de iyice İsfahan’a yerleşmeyi düşündüğümü söylüyorum. Gayet mutlu olup ve ciddiye alıp bana ev fiyatlarından bahsetmeye başlıyorlar. Yemekleri alıyoruz, diğer yeni çocuklarla kaynaşıyorum. Beyrouz inanılmaz güleç bir mizaca sahip, sevimli bir herif. Kürt ve çat pat İngilizce konuşabiliyor. Ali ise şarkı sözü yazarı ve birçok şarkıya sahip. Her İran’lı gibi o da bir Hafız aşığı. Hepsi Isfahan Üniversitesinde yazılım mühendisliği okuyor. Poker pulları bende, çantama saklamamı ve güvenlikten geçerken tek kelime etmemem tembihleniyor. İlk güvenlik bahçe girişinde, Ali ve diğerleri güvenliğe hal hatır sorarken

biz de yanlarından çaktırmadan sızıyoruz. İlk etabı

hallettik… İkinci etap yurt girişinde ki güvenlik, normalde orada olmazdı ama bugün şansımıza oradaymış. Aynı taktiği uyguluyoruz ve içeri girer girmez


bayağı bir gürültü çıkartarak güvenliği selamlıyorlar bende aralarında kaynayıp içeri girmeyi başarıyorum. Öğrenciler 4 kişilik odalarda kalıyorlar ve gayet sıcak bir ortamları var. Hemen kartlar hazırlanıyor ve oyun başlıyor. 4’e kadar oynuyoruz, normalde gerçek parayla oynuyorlar(ufak miktarlarda) ama benim durumumu bildiklerinden bu seferlik parasız oynuyoruz. Elemanalar pokerde bayağı iyiler bu arada. Hussein’in dediğine göre parasının yarısı kumara gidiyor :) Kendimden 10 yaş küçük adamlarla girdiğim tüm yarışları kaybetmiş durumdayım :) Onlar sabaha kadar poker’e devam edecekler ben ise yorgun düşüyorum ve ranza’nın alt katını bana veriyorlar ve bu yazıları yazdıktan sonra sızıyorum.

BU ŞEHRİN İNSANLARINI ÖZLEYECEM #009 Saat öğlen 12’ye geliyor. Uyanıyoruz ve oda sahiplerinden biri olan Aref heyecanla

fırlıyor yataktan. D ışarıda kar var! Deli gibi yağıyor! Hakkatten güzel yağmış ama İran’a en son kar yağmasının üzerinden 6-7 yıl geçmiş. Elemanların yaşlarınında 20-21 olduğunu hesaba katınca oldukça heyecanlı bi olay tabi :). Ben şehir merkezine nasıl gideceğimi soruyorum, onlar da eğer biraz daha beklersem arabayla bırakabileceklerini söylüyorlar. Yemek için ineceklermiş zaten ve beni de davet ediyorlar. Her türlü daveti reddetme şansım var ama yemek olayını bir türlü reddedebilmiş değilim henüz.

Arabada yazılım mühendisi olarak kurdukları hayallerden bahsediyorlar. Bir firmaya girip çalışmak istemiyorlar, kendi şirketlerini kurmak istiyorlar. Hayaller öyle büyük ki şu anda hemen hemen dünyanın her yerinde şube açtılar ve binlerce çalışanları var, Beyrouz’da CEO :) Yaşadıkları en büyük sıkıntı son dönemlerde olan enflasyon. Herşeyin fiyatı 3-4 kat artmış ve Riyal, Dolar karşısında inanılmaz bir çöküş yaşıyor. Eskiden 4000 liraya alabildikleri bir arabayı şu anda 15000 liraya alabiliyorlar. Fiyatlar 1-2 hafta içinde inanılmaz değişebiliyor, zamanında bizim de yaşadığımız durum gibi. Arabaların hepsi çok eski ve yeni araba neredeyse hiç yok. Amerika ambargo uyguladığından beri çok büyük sıkıntı var. Yurtdışından araba getirmenin maliyeti çok yük


sek o yüzden kimse tercih edemiyor. Getirdiğin arabanın ücretinden daha fazlasını vergi olarak ödemek zorundasın. Vergisiz getirmen durumunda ise arabayı sadece 1 ay kullanabiliyorsun, sonrası yasak. Sadece birkaç ada için bu kural geçersiz. O adalarda vergi vermeden kullanılabiliyor her türlü araba. Land Rover jip sahibi bir adamın hikayesini anlattılar. Adam jipi satmaya götürürken polis tarafından aşırı hızdan dolayı durduruluyor ve arabayı bağlıyorlar. 1 hafta kadar sonra ancak alabiliyor arabayı ama bu cezayı yediği için mutluluktan havaya uçuyor çünkü arabanın yattığı o 1 hafta içinde fiyat 2 katına çıkmıştı. Şu aralar burada enflasyon %10-20 arası ve böyle kalmaları için dua ediyorlar. Daha önce %40’ın altında pek inmemiş. Ahmedinejad döneminde yapılan saçmalıklar ve iyice çamura batan ülke şu anda en azından bu batma durumunu durdurmuş görünüyor. Onlara göre memnun olmasalarda mevcut hükümet Ahmedinejad’ın pisliklerini temizlemeye çalışıyor ve hiç ama hiç kolay kolay olacak birşey değilmiş bu. Muhabbet sıkı fıkı giderken beni yemek için “Beryani” lokantasına getiriyorlar. Evet ben de “Büryan” diye düşündüm sizin gibi ama değil, alakası yok. Fakat nefisti :)

Facebook adreslerimizi alıp, tekrar görüşebilmek umuduyla ayrılıyoruz. Cidden ayrıldığım için üzülüyorum. Hatta Ali’nin evine gittiğimizde filmlerden, oyunlardan bahsederken “Ya sen neden burada yaşamıyosun? Tam aradığımız adamsın!” dediklerinde baya bi mutlu oluyorum açıkçası. Daha dün tanıştığın insanlardan bu kadar güzel tepkiler almak gerçekten farklı bir olay. Çok büyük konuşmak istemiyorum ama dünya’da acaba bunlar kadar iyi adamlarla yine karşılaşabilecek miyim diye çok merak ediyorum.


Host’um Ahmed’in evine geliyorum. Amerikalı ancak ikinci pasaport olarak İngiliz

vatandaşlığı da bulunan Graham bu geceki konuğumuz. 21 yaşında ve Pers diline duyduğu ilgiden dolayı gelmiş İran’a fakat baya yanlış gelmiş arkadaş :) Yani ülke doğru da mekan yanlış, en azından onun için. Ahmed’in enteresan arkadaşları geldi bugün, niyetleri afyon içmek. Tipten direk 15 yıl müebbet yerler ama komik ve iyi elemanlar. Graham pek konuşacak gibi gözükmüyor çünkü ilk Couchsurfing deneyimi ve böyle bir ortamın içinde kaldı. Biraz muhabbet edip normalde her CS deneyiminde böyle bir ortamla karşılaşmayacağını anlatmaya çalışıyorum. Anladı mı bilemiyorum açıkçası ama biraz tırstığı aşikar :) Yarın sabah Şiraz yolu gözüküyor. Selaameti! (burda öyle diyolar)

SHİRAZ’A DOĞRU #010 Dün akşam Graham’le konuştuğumuzda eğer 23 Ocak’ta halen Shiraz’da olursam belki beraber Persepolis’e gidebileceğimizi düşünmüştük. Sabah uyandığımda Graham gitmiş, bana da telefon numarasını ve muhabbet için teşekkür ettiğini yazan bir not bırakmış. Eğer 23’ünde halen Shiraz’da olursam ararım muhtemelen. Ahmed ben kalktığımda daha yeni yeni yatıyor gibiydi, ben internette maillerime bakarken o çoktan yorgan altına girip uyuya kalmıştı bile. Veda edemeden eşyaları topladım çıktım. Ahmed’in bana verdiği harita’da otobüs durağının yakın olduğu gözüküyordu, pek zor olmadı bulmak zaten. Yürüyerek 15dk da vardım. 4,5$’a biletimi aldım ve şansıma tam yarım saat sonra otobüs Shiraz’a hareket etti. Bugünkü rotam tam olarak Shiraz’ın merkezi değil, yaklaşık 100km kadar dışında bulunan Saadetisehr. 1-2 gün kadar burada Mehran’ın misafiri olduktan sonra merkeze inmeyi düşünüyorum. Otobüs yine klasik, ne lüks ne rahat orta kıvamda düşük bütçeli seyahat severlerin tüm isteklerini karşılayacak nitelikte. Üstüne üstlük koydukları “Bodyguard” isimli film muhteşem. İran’lı bir Wing Chun ustası kalantor bir herifin motorla giderken arabanın sürücüsüne tekme atması vb. birçok muhteşem efektlerle dolu bir film. Nefes almadan izledim.


Bir ara benzin almak için durduk ve litresi 1,3 liradan 300 litre benzin aldık. Şahane değil mi? :) Bir de bu fiyat şu anda protesto ettikleri zamlı fiyat. Daha önceden litresi yaklaşık 0,45 kuruş gibi birşeymiş. Mehran otobüsün muaviniyle telefonda konuştu ve beni indirmelerini istedikleri yere beni almak için geldi sağolsun. Özel bir İngilizce kursuna sahip ve kendi kursunda öğretmenlik yapıyor. İşleri bu aralar pek iyi gitmiyor o yüzden iki işte çalışmak zorunda. Eve geldiğimde komple aile beni karşılıyor. Hepsi utangaç ve kıkır kıkır gülüyolar. Sevimli bir aile. Meyve, çekirdek çay derken hemen sofra hazırlanıyor zaten ve ikinci kez Abguş, başka bir deyişle “dizi” yeme şerefine nail oluyorum. Evde karısı, iki yeğeni, kız kardeşi ve onun eşi var. Kardeşinin eşi utana sıkıla bana bişe

sormaya çalışıyor, Mehran’ın el hareketlerinden ve Farsça da olsa içinde “doktor” kelimesi geçtiğinden bi sıkıntısı olduğunu anlıyorum ve soruyorum. Meğersem dişi ağrıyormuş ve bende bunu dindirebilecek birşey var mı diye sormuş, bizimki de adam doktor mu nerden bilsin diye cevap verdi sanırsam. Dedim az dur, bi majezik patlat iyi gelir. Pek bi sevindi, cidden gariban da biri. Yarım saat sonra ağrı geçince baya bi mutlu oldu, bende birkaç tane daha verdim sonra ağrır belki diye. Ailece baya müteşekkir oldular, o kadar oldular ki ben utandım lan noluyo tamam diye. Mehran az sonra hepsinin gideceğini o yüzden rahat olmamı söyledi. Anlaşmalarına göre eğer couchsurfing’den biri evde kalırsa karısı dahil herkes ailesinin evine geçiyor. Kötü hissediyorum bu yüzden kendimi ama Mehran pek oralı değil gibi. Koku sonradan çıkıyor ortaya, zorunlu yapılmış bir evlilik… Detaylara girmeyecem ama baya uzun konuştuk, İran’da kimseyle bu konuları rahat konuşamadığı için baya bi döktü içini. Tüm konuşulanların aramızda sır olması konusunda söz verdim. Global düşünüp lokal yaşamak isteyen biri ama maalesef İran’da bu mümkün değilmiş. Diğer İran’lılar ile aynı problemler genelde ama burda işin içinde evlilik ve aile meseleleri de var o yüzden diğerlerinden biraz daha ayrılıyor. Uzun bir süreden sonra hızlı bir internete sahibim bu arada, tam 2mbps!

SAADET-İ SEHR VE SHİRAZ #011


Son birkaç gündür hem internet hem zaman konusunda ufak sıkıntılar oldu ve sayfayı güncelleyemedim. O yüzden tek tek yapmak yerine son 3 günü tek bir sayfada toplayayım dedim. Aslında bundan sonra da böyle mi yapsam diye düşünüyorum. Hergün güncelleme yapmak biraz abartı gibi gelmeye başladı bana :)

Persepolis’e yazık oluyor

Tarihi bir eser oyularak su kanalı yapılmış Bugün Mehran’ın ısrar etmesi ve eşinin de çok istemesi üzerine Persepolis’e gitmeye karar verdik. Normalde Shiraz’a gidip belki ordan giderim diye düşünmüştüm ama beleş arabayı bulunca anında vazgeçtim :) Persepolis, baya uzun ve derin bir geçmişe sahip ve açıkçası ne kadar derin olduğunu burada yazacak değilim. İsteyen zaten internette kıyamet gibi bilgi bulabilir. Ancak şunu söylemem gerekiyor ki bu kadar önemli bir yere sahip olan bu antik bölge çok çok ciddi tehlike altında. 2500 yıllık bir yapı halen iyi sayılabilecek durumda ancak açıkçası sözde korumaya çalışmasalar daha iyi durumda kalacak. Üstte biriken suyun aşağı akması için bu tarihi taşların üzerine oyuk açacak kadar öküz insanlar var. Gayet iyi durumdaki heykellerin ise etrafına cam geçirilmiş durumda, sebebi insanlar dokunmasın diye. Ancak üstü açık, yağmur kar problem değil nasılsa. Önemli olan insan eli değmesin! Bu dünya mirasıyla birazcık ilgiliyseniz bir zahmet kalkıp gelin ve yok olmadan görün. Bugün’ün en ilgimi çeken kısmı Mehran’ın karısı ve eltisi mi görümcesi mi bilimsel açıklaması neyse işte kardeşinin eşi neyi oluyosa osuyla beraber bizimle gelmesi oldu. Gelmesinde bişe yok ama ben bu kadar sıkıcı bir yerde bu kadar eğlenen tipler görmedim. Sürekli bir gülüşme, eğleşme, benimle hatıra fotoğrafı çektirme ve ama öyle böyle eğlenmiyolar. Ben çocukken lunapark’da bu kadar eğlenmedim şahsen. Meğersem kadın kısmının çok fazla dışarı gezmeye götürülmesi caiz değilmiş çoğunlukla. Neyse ki Mehran o kadar katı değil ve arada sırada götürüyor ve kızlar da tadını çıkarıyor. Hatta Persepolis’den


çıkarken eşini zorla ata bindirmesi baya eğlenceliydi :)

Sıkı takipçisi olduğum ve yazılarını çok beğendiğim Güneş’in olay yaratan Pegasus yazısını Mehran’a okudum. Mehran’ın tepkisi, “Eğer Güneş İran’lı olsaydı ve bir İran firmasını böyle eleştirseydi, şu anda hapisteydi!”. Neyse ki bizde böyle bir olay yok, henüz!

Yasaklar İran’da birçok şey yasak. Bazıları gerçekten enteresan. Mesela, TV’da müzik aletleri

göstermek yasak. Kadın’ın şarkı söylemesinin yasak olduğu zaten muhtemelen çoğunuzca biliniyordur. Sadece devletin izin verdiği müziklerin yayınlanması yasal ve dansın her türlüsü tabiki yasak! Kadınların bisiklete binmesi yasak. Aynı evde evli olmayan karşı cinslerin yaşaması yasak ve gay olmak da yasak :) Mehran’ın öğrencilerinden biri olan Mina ile tanıştım. İran’daki çoğu yeni jenerasyon kızlar gibi o da İngilizce öğrenmeye çok meraklı. 3-5 kelime parçaladı benimle ama hem tam olarak kendine güvenememesi hemde çok çekingen olması nedeniyle pek fazla konuşamadı. Mehran’ın ders verdiği diğer öğrenciler arasında da çoğunluk kızlardan


oluşuyor ve işin kötü yanı aileler bu konuda pek sıcak değil çünkü kursa erkek öğrenciler de geliyor. Hatta kurstaki en başarılı öğrenci olan bir kız sırf aynı sınıftaki bir çocuk ondan hoşlandı diye dersi bırakmak zorunda kalmış. Aslında onun için bir problem değil bu ama ailesi bir şekilde bunu öğrendiği için zorla bıraktırılmış ki zaten karma eğitimin her türlüsü yasak. Can sıkıcı bir durum ama benim şahsi düşüncem bu kadar baskının sonunda kömürün elmasa dönüşmesi misali bir durum ortaya çıkacak ve tüm bu rejimi yıkacak bir gençlik gelecek. Umudum da, tahminim de bu yönde. Bu konuda Mehran çocuklara oldukça yardımcı oluyor. Benimle konuştukça açılıyor,

açıldıkça içini döküyor. Ve itiraflar başlıyor. .. Mesela lisedeki çocukları alıp Persepolis gibi yerlere geziye götürüyor ve buralarda kız ve erkek çocukların birbirleriyle yakınlaşmalarını sağlıyor. Yakınlaşmadan kastım da dip dibe rahat rahat konuşabilmeleri, bizdeki gibi bir yakınlaşma değil :) Adamsın Mehran! Saadeti Sehr’de son akşama doğru Mehran’ın kardeşinin evine yemeğe davetliyim. Yine şahane yemekler ve muhabbet. Yemek masasında değişen birşey yok. Evin küçük elemanı Ali kafesteki muhabbet kuşunu getiriyor salona bana göstermek için. İsmi ne diyorum, cevap yok…Evet bildiniz, hayvanlara isim koymak da yasak! Küçük kız kardeşi de oturup ödevini yapıyor uslu uslu, sevimli tipler ikisi de :)

Shiraz’ın kalbine inme vakti

Soroush ve Saeed Shiraz’da kalacak birini bulma şansım yok heralde diye düşünürken 90. Dakika golünü Saeed kaydediyor. Normalde sınavları dolayısıyla kimseyi kabul etmiyor ancak benim profilim ilgisini çekiyor ve kalmam için bir davetiye gönderiyor. Seve seve kabul ediyorum tabiki. Profilimde ilgisini çeken kısım ise şu ana kadar çoğunlukla insanları evimde ağırlamış olduğum ve ona oranla çok fazla kişinin evinde kalmamış olduğum. Yaptığım bu iyiliğin karşılığını bu şekilde almam gerektiğini düşünüyor ve müsait olmamasına rağmen evinin kapılarını bana açıyor. Çok garip bir duygu, ilk defa karşılıksız yaptığım birşey için gerçekten takdir edildiğimi hissettim. 6-7 saatlik bir yol sonunda Shiraz’a ulaştığımda tam bir otogar’ın ortasındayım. Yanıma bir taksici usulca sokulup sırf turistim diye, helöv dedi. Sırtçantamı ve tüm giysilerimi süzmesinden anladığım kadarıyla kafasında bana sokmak üzere hazırladığı fiyat teklifini sunmak


üzereydi. Merakımdan sordum kaç para diye, bikbikbik bişeler saydı kafasında 40.000 tuman dedi, bizim parayla 35 lira civarı. Öyle umut dolu gözlerle bakıyodu ki bana… Kabul edeceğimi düşünüp kimbilir ne hayallere dalmıştı o kahverengi gözler. Otobüsle gidecem ben diyince yıkıldı adeta karşımda. Peşimden gelmeye başladı. O ara başka bir taksici amca farsça bişeler anlatmaya başladı bana. Tipi daha sevecen bişeydi. Tam o arada Saeed’i aradım ve taksiciyle konuşmak istedi. 7.000 tuman’dan açılan kapıyı 6.000 tuman’a kapadı sağolsun Saeed. Her zaman söylerim, bir ülkenin insanı’nı yargılarken asla ve asla taksicileri baz almayın. (aslında ilk defa söyledim şimdi, daha önce içimden söylüyodum)

Çok yönlü süper genç Saeed Gördüğüm en cana yakın ve samimi adamlardan biri. Keşke herkesin bu adamı tanıma şansı olsa. İlk dakikadan itibaren zerre kadar yabancılık hissetmediğim ve anında paldır küldür daldık muhabbete. Benim gibi dünyayı gezmek istiyor ama askerliği yapmadan devlet dışarı çıkmasına izin vermiyor. Eğer çıkacaksa da 7,000$’ı bankaya yatırıp belirttiği tarihde geri dönüp alabiliyor. Sıkıntılı bir durum ama o hiç yılmam

ış. 1 hafta önce başladığı joglörlükte baya ustalaşmış. Bunun yanında kick-box yapıyor yıllardır. BMX hareket bisikletiyle Shiraz’da ondan daha usta hareketler yapan yok ve ayrıca İran’ı otostop yaparak köşe bucak gezmeyi seviyor. Aynı zamanda üniversite’de grafik tasarım eğitimine devam ediyor ve rubik küpü’nü 2dk’nın altında tamamlayabiliyor :) . Aslında milli bir sporcu ama çağrıldığı uluslararası turnuvalara parasızlık nedeniyle gidemiyor. Bizdeki duruma çok benziyor aslında. Yetenek var ama destek yok. Sadece olimpiyatlara katılma koşuluyla devlet desteğini arkalarına alabiliyorlar. Sürekli mükemmeli hedefleyen ve daha altını kabul etmeyen bu çocuk için gerçekten elimden birşey gelmiyor olması canımı sıktı açıkçası.

İran’da kızlar bildiğiniz gibi değil! Bunu bugün ilk defa duyduğumdan değil, sadece artık gerçekten böyle olduğuna kesin kanaat getirdiğim için yazıyorum. Daha önce de birçok kişiyle bu konu hakkında

konuştum ve hepsi aynı şeyleri söyledi. Bugün de uzun uzun ilişkiler hakkında konuştuk ve Saeed’in söyledikleri de öncekileri doğrulayınca artık yazmaya karar verdim. İran’da yeni nesil ilişkiler kızların elinde. Öyle ki kimi seçip


kimi seçmeyeceğine şu anda kızlar karar veriyor. Biraz daha derinlere iniyorum ve detaylara girmesini istiyorum. Şöyle ki; İran’da tek eşli yaşayan pek kız yok anladığım kadarıyla. Bir kızın genelde 3-4 sevgilisi oluyor :) ve zaman içinde kendini yeterince gösteremeyen erkekler yavaş yavaş eleniyor. Doğal seçilim yolu gibi kızlar sürekli hoşuna giden erkekleri hayatlarına alıyor ve bildiğin dayanıklılık testine tabi tutuyor. Dayanabilen kazanıyor ki ben buna ne kadar kazanmak diyebilirim o ayrı :). Peki bu duruma erkekler ne diyor? Sonuçta bizde birlikte olunan kızın başka bir erkekle birlikte olduğunu bilmek akla hemen beyzbol sopası, kahvedeki arkadaşlar ve muşta gibi terimleri çağrıştırır. Onlarda ise başta biraz kıskançlıktan sonra zorunlu kabullenme durumu söz konusu. Pek bir seçenekleri yok açıkçası, burda ilişkiler kızların parmaklarının ucunda dönüyor. Herkesin merak ettiği bir başka konu da tabiki seks. Seks oldukça yaygın, hatta abartmak gibi olmasın ama bizden daha yaygın. Yasaklar insanları nasıl sıkmışsa binbir çeşit yolunu bulabiliyorlar. O bizim ülkeden görünen İran’lı kadın imajını unutun. Kadınlıklarını sonuna kadar yaşıyolar ve bunu yaparken dominant ve seçici taraf oluyorlar. Kağıt üzerinde güçleri olmayabilir ama iş pratiğe döndüğü zaman öyle böyle değiller. Aşık oldukları zaman da ayrıca fenalar. Telefonla tacizden ev basmaya kadar gidebiliyor durum :) Erkek istemediğini söylese de kız bir şekilde ikna olmadığı sürece istediği erkeği elde etmek için yapmadığı şey yok. Evlilik konusu ise pek önemli değil. 90 kuşağı gençlik yasaklı olmasına rağmen bir şekilde bulunup izlenen batı filmlerinin fazlasıyla etkisi altında ve örnek aldıkları hayat tarzı da bu. Önceki kuşaklar ve kırsal kesimde kalanlar için tabiki bu geçerli değil, yine bizdeki gibi orda da eski kurallar örf ve adetler geçerli.

Shiraz’da ki son günler

Soroush Saeed’in arkadaşı Soroush ile tanıştım. O da dünya iyisi ve gezme meraklısı bi adam. Beraber çantalarını alıp Güney’de körfez kıyılarında kamp yapıp otostoplar gezmeyi seviyolar. Öyle bir anlattılar ki bana o kamp alanlarını, Hindistan biletimi yakmayı bile düşündüm. Eğer bileti almamış olsaydım muhtemelen 1 ay kadar daha buralardaydım. Elektronik okuyor ve en az Saeed kadar canayakın biri. Saatlerce süren konuşmalar sonunda saatin 3 olduğunun farkına bile varmıyoruz. Ertesi gün Saeed beni “makaroni” yemeye götürüyor. İlk defa halk otobüslerini kullanıyorum. Eski püskü ama her zamanki gibi, sıkıntı yok :). Makaroni dediği salçalı makarna ve içinde ufak tefek bikaç et parçacıkları var. Ama sabahtan beri bişe yemediğimden mi yoksa gerçekten çok mu lezzetli bilemiyorum. Çok da önemli değil, şahane mutlu oluyorum yiyip doyunca. 1$’dan daha az fiyatı. Shiraz şehri genel olarak çok sıcak ve güzel. Baya turistik zaten, etrafta İngilizce tabelalar var dolu. Bir sürü de tarihi mekanları var ama ben pek buralarda zaman harcamıyorum. Ayrıca bunlara ayıracak pek bir param da yok, hoş


olsa da verir miydim bilmiyorum. Malesef tarih merakım ortaokuldaki nefret ettiğim Tarih öğretmenim yüzünden yok oldu. Eve doğru seyirtirken yine bir muhabbettir alıp başını giderken Ahmedinejad’ın “İran’da tek bir tane bile gay yok” açıklaması geliyor aklıma ve Saeed’e soruyorum. Baya bi gülüyor o da, haberi yokmuş böyle bişey olduğundan daha önceleri ve daha yeni geçenlerde başka bir yabancı söylemiş ona da. İran’da gay sayısı pek de azımsanacak kadar değil. Tabiki diğer ülkelerden çok daha sıkı şekilde saklanıyorlar ama geçen sene çalıştığı yere bir grup gay gelmiş. 8-10 kişi ve hepsi çok bariz bir şekilde belli etmişler. İnsanlar kötü tepki göstermiyor zaten sadece polis görmesin yeter. Burada ne olursa olsun halk her zaman polis ve devlete karşı kenetlenmiş durumda. Düşmanımın düşmanı benim dostumdur demek biraz yanlış kaçar, normal şartlarda da yadırganmıyormuş bu durum. İran halkı nasıl bu kadar mütevazi ve anlayışlı bir toplum haline gelmiş anlamak mümkün değil, ileri demokrasi henüz buraya ulaşmamış ondan olabilir diye düşünüyorum! Akşam eve geldiğimizde hemen hemen herkese seyrettirdiğim The Way filmini onlara da seyrettiriyorum gitmeden. Pek bir seviyolar, malum Into the Wild ile birlikte gezgin adamın filmidir. Yarın Yazd yolcusuyum, couchsurfing’den yer bulmak imkansız gibi. Sebebi ise otellerin polise bu durumu şikayet etmeleri ve evinde insanları ağırlayanlara ağır cezalar vermeleriymiş. Bunu da sonradan öğrenmiş oldum. Meshed’den önceki son durağım Yazd’a yarın yola çıkıyorum. Host bulamadığımdan ucuz ve güzel bir hostel olan Silk Road’a gidiyorum.

YAZD’DAN MASHED’E GECE YOLCULUĞU #012

Hokkaido’lu arkadaş baya bir uyku sorunu çekiyor. Gece uyuyamıyorum diyip 5dk sonra horlamaya başlıyor sonra 1 de uyanıyor yine aynı şeyden şikayet ediyor ve ardından uyuyup sabah 5 de dikiliyor ayağa. Jetlag olayını pek çözebilmiş değil anladığım kadarıyla, nasıl 6 aydır yolda anlamadım. Sabah çok ince bir ses duyuyorum… “Yokaaaan….yogona siliiiiip? Yokkaaaaan…yogona siliiiip?” Alnımdan öpüp uyandırsa tam olacak, arkadaş bi dürt bi düzgün ses çıkar, ne zormuş kibar Japon tarafından uyandırılmak. Belli ki kahvaltı yapacak yanına adam arıyor, he dedim az dur hazırlanayım da gidelim.

Aki Kawai ile son günümüz, kendisi Isfahan’a doğru yol olacak bende Meshed’e doğru. Telefonlarımız ve maillerimiz karşılıklı alınıyor ve sen sağ ben selamet ayrılıyoruz. Yolculuk yaparken en çok yaşanan şey işte bu. 2 günlük yakın arkadaşlıklar. Gezgin’in arkadaşlık kurma rehberinde normal tanışma esaslarının tahminen ilk 20 maddesi bulunmaz. Öyle hızlı bir şekilde muhabbete girilir ve olaylar gelişir ki birçok badireler atlatıldıktan ve artık neredeyse


birkaç saat içinde beraber ayrı eve çıkacak kadar yakınlaşıldıktan sonra isim sorulur. Başlarda bu çok garip geliyor çünkü özellikle yalnız seyahat etmenin dezavantajlarından biri olan “yalnız olma” durumu benim çok alışık olduğum bir durum değil. Bazı insanlar nispeten içe kapanık, “introvert” denilen kişiliklere sahiptir ve uzun süreli yalnızlık onlara pek koymaz. Bazı insanlarda dışa dönük “extravert” denilen kişiliklere sahiptir ve her daim yanlarında biri olsun isterler, yoksa da hemen hızlı bir şekilde edinirler. Bende ise ikisinden de biraz var ve sanırım seyahat için en uygun karakter bu olurdu. Şahsen sürekli yanımda aşırı derece sosyal ve herşeye lapin gibi atlayan biri istemem. Veya tam tersi sürekli yalnız kalmak isteyen biri. Herneyse, işin psikolojik tarafı çok uzun, başka bir yazıda kısmetse :)

Yazd, diğer İran şehirlerine göre daha küçük ve daha turistik bir yer. Gezilip görülecek çok fazla şey var ama benim aradığım insan profiline burada rastlamak biraz zor. En azından kaldığımız bölge için durum bu. Çok fazla şehrin yerlisiyle muhabbet etme şansım olmuyor. Herkes turist görmeye alışık ve çok muhabbet canlısı değiller. Burada

Hostel çalışanları sıcakkanlı ve eğlenceli Couchsurfing yapamadığımdan dolayı hostel’de kalıyoruz. İkimiz de buranın en meşhur hosteli olan Silk Road’a geldik fakat fazla rezervasyon yaptıklarından yatak bulamadık ve hemen karşısındaki Orient Hostel’e yönlendirildik. Sıkıntı yok, hemen hemen aynı zaten hiçbir farkı yok sadece geceliği 1$ daha pahalı (Silk Road 5$, Orient 6$). Yalnız


burada önemli bir noktaya dikkatinizi çekmek istiyorum. Ertesi günlerde hostel çalışanlarıyla yaptığım samimi muhabbet sonucunda bir itiraf geliyor. Silk Road ve Orient hostel sahipleri aynı, ve bazen bilerek fazla rezervasyon yapıyorlar. Gelen müşteri yatak bulamayınca hemen hemen aynı olan ve sadece 1$’lık fark olan Orient hostel’i tercih ediyor, aynı bizim gibi. Bu bir pazarlama stratejisi ve bu şekilde normalde 5$ olan odayı 6$’a vermiş oluyor. O yüzden birbirine yakın hosteller için özellikle her zaman pazarlık edin ve eğer ekstra bir özellikleri yoksa önceki hostelle aynı ücrete kalmak istediğiniz konusunda ısrar edin. Ben çıkışımı yaparken bu bilgiyi koz olarak kullandım ve fiyatı 5$’a indirdim :). Akşam Meshed’e gitmek için bilet almam gerek ve geç saate almam gerekiyor ki geceyi otobüste geçirebileyim. Hostel bilet konusunda yardımcı olabileceğini, buradan bileti aldırıp 5,000 tümen (1,5$) karşılığı bileti hostele göndertebileceklerini söylüyorlar. Normalde gidip alırdım ama saat henüz 12 ve bileti akşam 8’e almayı düşünüyorum. Terminalin bulunduğu yer merkezden çok uzak ve üzerimdeki eşyalarla oraya kadar git gel yapmak istemiyorum. Ok diyorum ve birkaç saat sonra bilet geliyor. Akşam vaktine kadar hostel’in restoran bölgesinde oturup internette dolanıyorum. Çalışanlarla muhabbet ediyorum vs derken ufak ufak yola çıkmaya başlıyorum. Yine, yeniden… Terminale geldiğimde daha vaktim var fakat en azından otobüsün nereden kalkacağını öğrenmek için yeri aramaya başlıyorum. Aldığım kesin tarifler sonucu 8-10 farklı yere yönlendiriliyorum. En sonunda biletin hangi yazahaneden alındığını buluyorum ve oranın adamı beni perona yönlendiriyor. Bilet saat 8 ancak benim binmemi istediği otobüs 7 otobüsü. Eleman ile otobüs muavini arasında baya bi tartışma çıkıyor ve sonuç olarak beni otobüse kabul etmiyorlar. Benim için hava hoş, Meshed’e ne kadar geç varırsam o kadar iyi benim için çünkü oradaki arkadaşım Mehrdad’ın dersi saat öğlen 1 de bitecek ve ben saat 11 de orda olacam. Ailesi evde beni bekliyor ancak yine de Mehrdad ile önce buluşma şansım olsa daha iyi olurdu. Bir oraya bir buraya koşturuyor beni, ardından 8 otobüsünün yanına geliyoruz ve burada beklememi söylüyor. Gene bişe çıkacak, elemanın suratında ki “yaaa bi şekilde hallederiz sıkıntı yok” ifadesinden belli. Ve tabiki o otobüse girerken de sıkıntı çıkıyor. Bu seferki sıkıntı bu otobüsün VIP olması ve benim biletimin VIP olmaması. Tekrar yazaneye gidiyoruz ve VIP bilet ücret farkını veriyorum. Bu sırada İngilizce bilen devasa bir adam olan Hasan devreye giriyor ve bana yardımcı oluyor. Otobüste beraber otururuz hem muhabbet ederiz, benim biraz İngilizce pratiğe ihtiyacım var diyor. Eyvallah diyorum, nasıl olsa önceki hikayelerden de bilindiği gibi yanıma devasa insanların oturması artık bir rutin halini almış durumda. Benden daha çelimsiz biri otursa sırf keyifden dövecem yemin ediyorum. Hasan, İngilizce öğretmenliği okuyor ama öğretmen olmak için İngilizcesi gerçekten çok yetersiz. Çok fazla pratiğe ve kelime haznesine ihtiyacı var. İran’da çok sık yaşanan bir durum insanların üniversiteye çok geç yaşta girmesi ve İngilizce öğrenmeye çok sonradan başlamaları. Kendi ülkelerinden umudu fazlasıyla kestikleri için en azından İngilizce öğrenip bir şekilde kaçma çabası içindeler. Benimle tanıştığı için çok mutlu oldu gerçekten ve bunu görünce ben de mutlu oldum tabi. Cüssesiyle orantılı olarak sesi de çok yüksek çıkıyor ve muhtemelen konuşmamızı tüm otobüs duyuyor ancak buradaki otobüslerde kimse kimseye ses çıkartmıyor pek. İstersen müzik aç bangır bangır dinle, istersen bağıra çağıra konuş kimse pek bişey demiyor. Hatta bir ara çok sevdiği “Gönül” isimli bir Türk şarkıcının şarkısını dinletiyor, bu kız İbrahim Tatlıses’in kızıymış. Hiçbir fikrim yok açıkçası diyorum, ilk defa senden duyuyuorum dediğimde baya bi şaşırıyor. Çok büyük hayranıymış bu kızın.


En arka koltukta oturuyoruz, bizim arkamızda da yatılabilecek bir bölüm var oraya da bir apaçi grubu yerleşiyor. Ara ara birkaç yolcuyla takışıp kargaşa çıkartmaları dışında bir sıkıntıları yok ama Hasan kendilerini pek sevmedi. Bana da dikkat etmem konusunda uyarıda bulundu, değerli eşyalarımı vs açıkta bırakmamam için. Muhabbet tabiki siyasete geldi ve yine her zamanki muhabbetleri anlattım. Politikacılar hakkında en güzel tanımlamayı yine kendisi yapıyor ve bozuk İran’lı Amerikan aksanıyla “Maadafakıırs” diyor. Sonra yoldaki hayatımda ilk iş teklifini alıyorum. Yazd Üniversitesinde İngilizce ve Bilgisayar öğretmenliği! :) Şakayla karışık olduğu için olur tabi neden olmasın diyorum belki bir gün olabilir. Kuzeni Yazd üniversitesinde profesör ve birkaç bölümün başkanıymış anladığım kadarıyla. Ona telefon ediyor ve biraz konuştuktan sonra bana veriyor telefonu. Profesör’ün İngilizcesi gerçekten çok iyi ve biraz konuştuktan sonra bana işi anlatmaya başlıyor. Bir dakika diyorum, benim ne diplomam var ne öğretmenlik tecrübem hiçbişeyim yok diyorum. Önemli değil, kimsenin taktığı yok onları burda. İngilizce öğretecek hiçkimse yok zaten, sen gelmek iste yeter herşeyi hallederiz diyor. Baya ciddi ciddi öğretmenlik teklifi aldım resmen! Çok teşekkür edip şu an için kabul edemeyeceğimi söylüyorum, belki seneye :). Yol uzun ve VIP otobüse binmiş olduğum için kendimi şanslı sayıyorum. 15 saat yol normal koltukta zor geçerdi, burda daha rahat kesinlikle. Az da olsa uyuma imkanım oluyor, 10dk 20dk aralıklarla uyuyup uyanıyorum. Ardından gece saat 1 gibi Hasan, bir ton çapati ekmeği ve 2 soslu tavuk but çıkartıyor önümüze ve hadi yiyelim

ben acıktım diyor. Çok fazla yiyesim yok ama çok güzel koktu mübarek. Az atıştırıyorum bende ve tekrar uykuya dalıyorum. Sabaha karşı saat 4-5 civarı otobüs durduruluyor ve arama yapılacak içeride. Afgan uyruklu adam varsa onları ayıklayıp baya bi sorguya çekiyolarmış, pek sevilmiyorlar burda. Hepimiz inip baraka gibi bir yere girip bekliyoruz, dışarısı baya soğuk. Süper sevimli bir köpek fırlayıp aramızda dolaşmaya başlıyor ve uyuşturucu arıyor. Ulan diyorum kesin şimdi gelir bana bişe yapar bu hayvan, her zaman köpeklerle ilgili bişeler olur bana zaten. Hiç kötü bişe olmadı ama bir köpek bana geldiğinde her zaman farklı tepki verir, herkesi sırayla koklaya koklaya geçiyor ve bana geldiğinde zıplayıp yanağıma bir öpücük kondurup koklamaya devam ediyor :) . Herkes gülüyor ve polis bunu yaptığı için baya bi bağırıyor hayvana malesef. Neyse ki şiddet yok, bağırmasını pek kafaya takmış gibi durmuyor. Bunun dışında herhangi bir ekşın çıkmıyor, asayiş berkemal. Yola devam… Sabah 10:30 civarı Mashad’e varıyoruz. Hasan benden 15-20dk önce iniyor ve herhangi bir problemde mutlaka onu aramamı istiyor. Vedalaştıktan sonra otobüs terminale ulaşıyor ve yine bir başka sıkıntı olan taksi muhabbeti başlıyor. Elimde adres var, taksiciye gösterince “ooooo çook uzakmış burasııı” şeklinde ıslık çalıyor, hehe yersen tabi. İçeride bir banko arkasında bir güruh taksici var, adresi onlara gösteriyor ve hani filmlerde borsacılar olur ya ellerinde kağıtlar olan kalabalık bir topluluk sürekli bağırır onu al bunu al şunu sat falan diye, işte aynı muhabbet oluyor. Adresi gören herkes 25! 30! 20! 45! diye bağırıyor. Ben de kalem kağıt çıkartıyorum ve 10 yazıyorum :) Pazarlıklar sonucu 15’e kadar iniyorlar ama kabul etmiyorum ve 10’da ısrar ediyorum,


onlar da kabul etmiyor bende dışarıdaki taksimetreyle çalışan taksicilere yöneliyorum. Yaklaşık 15-20dk sonra tam olarak adresin önündeyim, taksimetrede yazan miktar 12,000 tuman. Bu sefer başardım! :) Eve geldiğimde babası kapıyı açıyor ve çok sevimli bir gülümseme oluşuyor yüzünde. Çok yaşlı ve diabet hastası. Yürümekte bile zorluk çekiyor ama bana çay getirmek, yiyecek bişeyler getirmek için sürekli bir çaba içinde. Durdurmaya çalışıyorum ama nafile. Biraz yardım edebiliyorum ancak ve odaya çekilip en azından benim için daha fazla bişeyler yapmamaları için inzivaya çekiliyorum. Ardından Mehrdad geliyor ve uzun süreden sonra tekrar görüştüğümüz için baya bi hasret gideriyoruz. En son sanırım 4-5 yıl önce İstanbul’da görüşmüştük. Yemek hazırlanıyor ve yemeklerin muhteşem olduğunu artık söylememe gerek yok sanırım.

İran’da çalışma saatleri ve yemek saatleri bizden çok farklı. Saat sabah 9 öğlen 2’ye kadar çalışıp eve dönülüyor ve akşam 5’de tekrar işe gidilip 9’da çıkılıyor. Sanırım bu şekilde insanların sosyal olarak gelişmesi önlenmeye çalışılıyor. Sabah trafik çok yoğun olduğundan insanlar en geç 6’da evden çıkmak zorunda ve saatlerce trafik içinde işlerine ulaşmaya çalışıyorlar. Biz de İstanbul’da aynı şeyden şikayetçiyiz ancak buradaki durum beterin beteri durumunda gerçekten. Öğlen 3 saatlik bir yemek ve dinlenme için evleri yakın olanlar evlerine gidiyor, evleri uzak olanlar içinse ayrı bir sıkıntı. Tekrar işe dönüp akşam 9’da eve geliniyor ve bu yüzden akşam yemeği genellikle saat 10 civarı yeniliyor. Öyle bir sistem ki aslında hayatın baştan sonra işte geçiyor gibi. Ev dediğin yer sadece yemek yediğin ve uyuduğun yer olmuş durumda.

KUTSAL ŞEHİR MASHAD #013 Mashad tartışmasız İran’ın en kutsal kenti. Açıkçası gelirken kafamda bir sürü soru vardı bu yüzden. Her kime söylediysem herkes en kutsal kent, en dindar bölge vs. diyip duruyodu. Dedim acaba baskının en yoğun olduğu bölgeye mi gidiyorum ve mollalardan başka birşey göremeyecek miyim acaba diye düşünüyordum ki bu düşüncemin paramparça olması fazla vakit almadı. Mehrdad sağolsun özellikle sadece onda kalmam ve başka hiçbir evde kalmamam konusunda beni baya bi sıkıştırdı ve söz verdirtti. Yaklaşık 8 gün burada kalacağımdan dolayı biraz rahatsız olmadım değil çünkü tüm ailesi burada kalıyor ve aşırı derecede iyi niyetli olduklarından ve sürekli olarak her saniye benim rahatımı düşündüklerinden dolayı biraz baskı altında hissediyorum. Mehrdad ile olan tanışıklığımız 2010’a dayanıyor. İstanbul’a her yaz birkaç günlüğüne geliyor ve bende kalıyordu. Burada İngilizce öğretmenliği yapıyor ve her normal İran’lı


gibi o da kısıtlamalardan şikayetçi. Başka bir ülkede iş bulmak istiyor ve Asya’da olan İngilizce öğretmeni açığından bahsettiğimde gayet mutlu oldu. Bakması ve araştırması gereken websitelerini verince en azından ufak bir umut doğmuş oldu kendisine. 50 yaşında, boşanmış ve 14 yaşında bir kızı var. Burada çok ileri görüşlü olmak ve islam kurallarına uymak arasında gidip geliyor anladığım kadarıyla. Ne orası ne burası, bir türlü örf ve adetlerden kopamıyor ama diğer taraftan da bu sıkıcı rejimden kurtulmak istiyor. İran’da insanlar sürekli olarak Türkiye ile kıyaslıyolar kendilerini, orda böyle yapılıyor mu, burdaki gibi sıkıntı var mı vs. diye. Genel olarak herşeyin güllük gülistanlık olduğunu düşünüyorlar İstanbul’da ve orada yaşamak istiyorlar. Ancak ne zaman ki yaşamak için gerekli olan minimum para miktarından, kira’dan ve giderlerden bahsedince hepsinin gözünün feri kaçıyor. Özellikle benzin ve doğalgaz fiyatları pek inanabilecekleri seviyelerde değil. En çok yakındığı şey ise, ellerinde çok büyük kaynaklarda gaz ve petrol olmasına rağmen ve bu zenginlikten zerre kadar pay alamıyor olmaları. Vergiler çok yüksek ve sürekli olarak da artmaya devam ediyor. Şu sıralar yeni bir benzin zammı kapıda ve herkes sıkıntılı bir şekilde onu bekliyor. Mashad’de hayat oldukça üst seviyelerde gibi gözüküyor ama tabi bu orta direkler için geçerli değil. Şu anda burada inanılmaz bir yapılanma var ve aklıma Dubai’nin 90’larda ki haliyle şu anki hali arasındaki fark geliyor. Dev alışveriş merkezleri, spor kompleksleri, modern tasarımlı binalar yapım aşamasında ve diğer hiçbir şehirde görmediğim kadar zengin duruyor. Bunun sebebi ise Arap turistlerin Imam Reza türbesini görmek için buraya yoğun bir şekilde akın ediyor olması. Bunu anlamak çok zor değil, kısaca PARA > DİN .


Dükkanlarda satılan elbiseler, eşyalar ve hemen hemen tüm yaşam batıya çok benziyor ve tahmin edileceği üzere bunlar aşırı pahalı fiyatlardan satılıyor. Hatta şöyle ki İmam Reza türbesinin bir bölümünde mezarlık bulunuyor ve eğer bu mezarlığa gömülmek istiyorsanız ölmeden birkaç yıl önce rezervasyon yaptırmanız gerekiyor. Fiyatlar ise oldukça makul ve güzel olanaklar sunuluyor. Mesela tek bir mezar 3 katlı olarak inşa ediliyor ve dibine indikçe fiyat’da değişiyor. Burada yatmak isteyen bir meftanın kefeninin cebinden çıkacak para ortalama 30.000$ kadar. Bu standart ücret ve belirtmekte fayda görüyorum, bu parayı verince mezarı satın almamış, 30 yıllığına kiralamış oluyorsunuz. 30 yıl sonunda isterseniz seni çok seven çocukların varsa düşünmeden bir 30.000$ daha bayılıp huzur içinde yatmana devam edebilirsin.

Kısaca görüleceği üzerine din üzerinden deli bir para sömürüsü var ve sömürülen kısım ekseriyetle Araplar. Mehrdad ve kardeşi beni bu arapların takıldığı mekanlara götürüyor ve müze gezer gibi geziyoruz. Pek ahım şahım bir tarafı yok ancak 4 bardak çay 300$’a satılıyor.


Meşhur İmam Reza türbesi’ne gidiyoruz ve inanılmaz bir kalabalık var. Şansıma bugün hac günü olduğu için ülkenin her yanından akın ediliyor. Yabancılara oldukça yüksek fiyata satılan biletlerden tipim gereği yırtıyorum ve normal biletle giriş yapıyorum. Girişte üstümü ararken fotoğraf makinasını gören abi birşeyler söyleme başlıyor ve biletten dolayı enselendik diye düşünüyorum ancak söylediği cümle içinden “dürbün” ve “emanet” kelimelerini seçmeyi başarıyor ve hafif sinirlenmiş gibi yaparak fotoğraf makinasını bırakmak üzere emanetin yolunu tutuyorum :) İçerisi olağanüstü büyük bir yer ve hemen hemen her tarafında altın kaplamalar var. Hatta kapılardan birinin üzerinde sadece 240kg altın kaplama bulunuyor. Altın kaplama kubbeler, tavanlar ve daha birçok şey. Türk olarak ilk aklıma gelen şey zaten bunları satsak kaç para eder düşüncesiydi ama o kadar fazla varki artık ilkokul 1′den terk olan matematiğimin arıza vermesi fazla vakit almıyor. Devasa bir müzeye de sahip ve müze tüm İran’da ki tartışmasız en iyi müze. Para koleksiyonlarından savaş araçlarına, astronomiden deniz canlılarına kadar her türden koleksiyon var. Bu arada Kuran’ın orjinali de yine burada bulunuyor ama her ne sebeple olursa olsun müzeler pek ilgimi çekmediğinden çok fazla kalmıyorum içeride.

Çıkmadan önce yaklaşık 40bin metrekare büyüklüğündeki mekanın alt katındaki ibadethaneden geçiyoruz. Tüm duvarlar küçük parça aynalarla kaplanmış ve bu aynaların her biri tek tek yerleştirilmiş. Neden böyle gereksiz bir uğrata bulunulmuş bilmiyorum açıkçası ama baya bi zaman ve emek harcanmış. İçeride insanlar dua ediyor, oturuyor ve Kuran okuyor. Şehir merkezinden çıkıp biraz daha dışarılara doğru yol alıyoruz. Şehrin çok dışında ve etrafında hiçbirşey olmayan yerlerde tek tük villalar gözüme çarpıyor. Ve cidden öyle ufak tefek değil, bildiğin havuzlu dubleks süper lüks görünen villalar. Gitmek istesen yol


bile yok o derece! Az çok tahmin edebiliyorum tabi bu villaların ne olduğunu. Zengin abiler şehrin ortasında yapamayacakları şeyleri muhtemelen burada kendilerine özel ve rahatsız edilemeyecekleri yerlerde yapıyorlar diye tahmin ediyorum. E mantıklı tabi… Para var huzur var, değil mi? Daha önceki yazımda belirttiğim gibi çalışma saatlerinden dolayı evdeki yaşam çok aktif değil. Her evde aynı değildir tabi ama özellikle bu evde canlı olmasına pek imkan yok. İnanılmaz samimi ve iyi bir ortam var o ayrı. Hatta beni rahatsız eden konulardan biri de onlar kadar iyi olamıyor olmam. Hiçbirşey yapmama izin verilmiyor. Normalde gittiğim yerlerde ya ufak da olsa mutfak alışverişine yardım eder, bulaşıkları yıkar veya genel olarak yapılması gereken şeylere yardımcı olurum ama bu evde gerçekten imkansız. Sabahları erken kalkmaya çalışıyorum, sırf Mehrdad’ın babası kapımı çalıp bana tepside çay ve kahvaltı getirmesin diye. Hastalığından dolayı doğru düzgün yürüyemiyor bile ama yüzünden o gülümseme hiç eksik olmuyor ve sürekli birşeyler yapmak istiyor benim için. Mehrdad’a başka bir yerde de kalmayı düşündüğümü söylediğimde buna en fazla karşı çıkan da babası olmuş. Zamanında ben ona yardım ettiğim için şu anda burda bulunuyor olmam onlar için bunun karşılığını vermek için bir fırsat gibi. Tek tük İngilizce kelime biliyor ben de bi o kadar Persçe, ancak anlaşmakta pek zorluk çekmiyoruz. Bugün ufaklıklarla doldu burası. Mehrdad’ın yeğenleri. Cuma günleri genelde tüm ailenin toplandığı ve birlikte yemek yediği gün. Ben de aralarına katılıyorum ve önceki gün yediğim nefis İran Spagettisi’nin ardından bugün daha önce Tehran’da yediğim “dizi” yada bir diğer adıyla “abguş” geliyor önüme. Kilo almaya devam, durmadan…


İran seyahat