Issuu on Google+

SAYFA

2

SAYFA

As›l biz medyay› uyuturuz Yap›lan bir araflt›rma yoksullar›n televizyon dünyas›na çok da kanmad›klar›n› gösterdi

9

Direnifli içinden öyküler Direniflteki Esenyurt iflçileri soruyor: ‘‹nsan yapt›¤› ifli anlatt›¤› için iflten at›l›r m›?’

SAYFA

11

Bafl›m›z› kald›rd›k bir defa Adana Balcal›’da tafleron çal›flmay› durduran sa¤l›k emekçileri anlat›yor...

SAYFA

14

Yabanc› m›? Uzayl› m›? Milli tak›m›n bafl›na getirilen Hiddink’i Terim’den kalan ›rkç› bir kültür bekliyor

5 Mart 2010 • 1 TL

Y›l 4 • Say› 101

Tekel direnifli sürüyor, güvencesizli¤e karfl› mücadele yay›l›yor

AKP’ye rahat yok



78 gün direnen Tekel iflçisi Dan›fltay karar›yla önemli bir zafer elde ederek mücadelesini yeni bir evreye tafl›d›

Gerilime sermaye operasyonu



1 Nisan’da Ankara’da buluflmak üzere çad›rlar›n› toplayan iflçiler ‘4/C kald›r›lmadan AKP’ye rahat yok’ dedi



Tekel atefli yay›l›yor. TAR‹fi’te, Marmaray’da, Balcal›’da emekçiler güvenceli ifl ve insanca yaflam için direniyor

‹srail savafla haz›rlan›yor

 Devletin zirvesindeki gerilim TÜS‹AD’› Çankaya’ya ç›kard›. Sermaye, sokaklar iflçi eylemleriyle ›s›n›rken egemenleri mutabakata ça¤›rd›  S. 9

 ‹srail’in bölge ülkelerine yönelik tehditleri art›yor. ‹srail, 2006 yenilgisinin etkilerini üzerinden atmak ve Lübnan üzerinden ‹ran’la savaflmak için Ortado¤u’da gerilimi t›rmand›r›yor.  S. 5

 Savc› Cihaner cemaate ‘dokununca’ yand›. Cemaat operasyonu nas›l engellendi? Savc› hangi bilgilere ulaflm›flt›?  S. 12

Foto raf: Ali Öz

İşin sırrı o kelimede gizli: Cemaat

ABD'nin “Sivilleri” hiç demokrat olmadı  Ferda Koç Balyoz operasyonuyla gündeme gelen askeri darbeleri ele al›yor, apertura rejimlerini anlat›yor

Mahkeme kadıya mülk değil

Mart›n yo¤un gündemlerinin zorlu¤una ra¤men bu bahar baflar›yla ve mücadeleyle geçecek... YOL YAZISI  S. 3

Madenci dosyas›  Bal›kesir’de yaflanan grizu patlamas›nda 14 iflçi hayat›n› kaybetti. Ölümlerin arkas›ndaki düflman tan›d›k. Özellefltirme ve güvencesiz çal›flt›rma  S. 8

 Sömürge tipi faflizm tezini an›msatan Koç, eski iktidar blokunun çözülmesini do¤ru okumal› diyor  S. 4

Belediye engelliye düflman  ‹stanbul Büyükflehir Belediyesi körlere ait rehabilitasyon merkezininin ard›ndan Türkiye Kas Hastal›klar› Derne¤ini de bulunduklar› binadan ç›kartmaya çal›flt›  S. 6

 Tarih sayfam›zda bugün oldu¤u gibi geçmiflte de s›n›f çat›flmalar› fliddetlendi¤inde yarg› içi çat›flmalar›n da fliddetlendi¤ini anlat›yoruz.  S. 13 Halk›n Sesi’nden / Sayfa 2

Süheyla E.Tezel / Sayfa 7

Tufan Sertlek / Sayfa 9

Ço¤alarak buluflal›m

Pencereden bakan çocuk... Mücadele ve hukuk

‘Hayal de¤il gerçek tafleronu durdurduk’  Dev Sa¤l›k-‹fl tafleron çal›flmaya karfl› verdi¤i mücadelede sesini duyurmak için büyük bir eylemle Baflbakanl›¤a yürüdü  S. 16

Hakan Bayhan / Sayfa 15

Bir kitap, bir belgesel...

El ele bir ad›m öne  Krizin y›k›m›na boyun e¤meyen, insanca bir yaflam ve eflit yurttafll›k için haklar›n› isteyen kad›nlar 8 Mart’ta bulufltu  S. 10


2

MEDYA 5 Mart 2010 / 18 Mart 2010

Halk›n Sesi

Halk›n Sesi’nden S›n›rlar›m›z› zorlayal›m ço¤alarak buluflal›m on sayıyı yayına hazırlarken bir sabah Halkın Sesi’nin telefonu çaldı. Konya’dan arayan bir okurumuz, bizleri tebrik etmek istediğini söyledi. Okurumuz gazetede önemli tespitlere yer verildiğini düşündüğünü, “Destek eğitimde Tek-el mücadele şart” başlıklı köşe yazısını beğenerek okuduğunu vs. söyledi. Yayın ekibine çalışmanın en sıkı ve yorucu zamanında vitamin gibi gelen bu telefonun ve son dönemde bizi azıcık da şımartan benzer pek çok övgü mesajının verdiği cesaretle soralım. Gazetemizin, temas edilmesi halinde çok daha geniş kitlelerce sahiplenileceği ortadayken, dar sınırlarımızı zorlamayarak kendimize haksızlık etmiyor muyuz? *** Bu gazete, büyük maddi olanaklarla ve bir profesyonel gazeteciler ordusuyla çıkarılmasa da, çeşitli hak mücadelelerinden süzülen gerçek bilgiye aracısız ulaşarak ve yabana atılmayacak düşünsel çabalarla özgün bir çizgi oluşturma yolunda çok yol kat etti. Bilgi vermeden bilinç taşımaya çalışan ya da ezberde var olan bilgiyi özetleyen bir bülten ya da bildiri çıkarmadığımız da okuyanların malumu. Milyonların yaşamını doğrudan ilgilendiren bazı haberleri, mesela İstanbullulara fazladan elektrik faturası ödeten sahte icra dolandırıcılığını ilk açığa çıkaran gazete Halkın Sesi oldu. Türkiye’nin en çok satan gazetesi olduğunu rivayet eden Zaman, pek çok yabancı aydının yazılarını, mesela “Immanuel Wallerstein, Zaman için yazdı” gibi yalanlarla sayfalarına basıp reklamını yaparken, Halkın Sesi bu yazarlarla doğrudan ilişki kurduğu halde pek sesini çıkarmayarak lüzumsuz bir tevazu sergilemiyor mu? Özellikle emek ve hak mücadeleleri alanındaki özel haberleriyle, söyleşileriyle, politik tartışmalarıyla, köşe yazılarıyla, dosyalarıyla şu an ulaştırıldığından çok daha geniş bir kitleye hitap ediyor. Özetle, herhangi bir şekilde ilişkide olmadığımız insanlara ulaştırdığımızda da kendini okutabilecek bir gazetemiz var ve bu potansiyel okur kitlesine ulaşmak için dağıtım kanallarımızı çeşitlendirmemiz gerekiyor. *** Bu gazete, dağıtım tekellerinin talep ettiği astronomik fiyatları ödeyemediği için gazete bayiilerine dağıtılamıyor ve gazeteyi kargo yoluyla ilettiğimiz gönüllü dağıtıcılar kanalıyla İstanbul’dan Sivas’a, Artvin’den Konya’ya, Bodrum’dan Diyarbakır’a onlarca kentte 5 bin okura ulaştırılıyor. Dağıtıcılarımıza doğrudan temas edemeyen birinin gazeteye ulaşması ise neredeyse imkansız. Bu konuda pek çok şikayet alıyoruz. Gazetemizin okuru olması işten bile olmayan pek çok kimse de, maalesef Halkın Sesi diye bir gazetenin varlığından bihaber. Bu durumu aşmak için bir dizi adım atılabilir: Düzenli olarak takip etmek ve/veya çevresine dağıtmak üzere gazeteye ulaşmak isteyen/isteyebilecek kişi ya da kişilerin gazete bürosuyla irtibatı kurulabilir. Böylece gazete dağıtımındaki gönüllülerin sayısı artırılabilir. Gazetemizin hala işlemekte olan bir abonelik sistemi var. Gönüllü dağıtıcılarımızın temas olanağına sahip olmadığı dostlarımıza gazetemizi posta yoluyla ulaştırabiliyoruz. Okurlarımız da kendi çevrelerinden dostlarını gazete bürosuyla irtibat kurarak gazetemize abone yapabilir. Her ilde sol yayınların takip edildiği belli kitabevleri bulunmaktadır. Okurlarımız/ gönüllü dağıtıcılarımız Halkın Sesi’ni bu kitabevlerine düzenli olarak ulaştırabilir. Kendilerinin olanağı yoksa, bu kitap evlerinin iletişim bilgilerini gazete bürosuna iletebilir. Mahalle ve semt esnafı içinden gazetemizi dükkan raflarına koyarak satabilecek olanlar mutlaka vardır. Gazetemizi takip etmelerinin önemli olduğunu düşündüğümüz kurumlar belirlenerek (ücretsiz) protokol dağıtımı yapılabilir. Yakın zamanda gazetemizin internet sitesini de yayına hazırlayacağız. Bu site ile hem gazetemiz tanıtılacak hem arşivden eski sayılara ulaşılabilecek hem de gazetenin dağıtım kanalları internet kullanıcılarının bilgisine sunulacak. Bu öneriler geliştirilmeye açık. Şu anda tirajı 5 bin olan gazetemizin, mevcut kanalların daha iyi kullanılmasıyla sınırlı bir çaba ile bile çok daha yüksek satış rakamlarına ulaşacağı ortada. Yeni kanalların oluşturulması ise basit bir tiraj artışının ötesinde, hayata ve mücadeleye ilişkin iddiamızı artırmamızla ilgili bir şey. Gazetemiz olumlu yönde bir ivme yakalamışken, kendimize haksızlık etmeyelim, sınırlarımızı zorlayalım. Her defasında daha da çoğalarak buluşmak dileğiyle…

S

Meğer medya uyutamıyormuş! MAHMUT HAMS‹C‹

İ

letişim alanına eleştirel bir bakışla yaklaşanlar açısından yoksullar ana akım medyanın pasif tüketicileri olarak anılır. Onlar küçük bir sınıfsal hakim kesim adına medyanın yeniden ve yeniden inşa ettiği gerçekliği kendi gerçekliği gibi algılayan kitlelerdir. Sokak diliyle konuşacak olursak, medya özellikle de televizyonlar tarafından mışıl mışıl uyutulan toplumsal yığınlardır onlar. Ancak Eskişehir’de yoksullar ve medya ilişkisiyle ilgili yapılan yeni bir saha araştırması bu tez üzerine yeniden düşünmeyi gündeme taşıyacak gibi görünüyor. Zira çalışma yoksulların yaygın medyadan üretilenleri tüketmede bağımlılık noktasına gelmiş bile olsa, kendilerine aktarılan gerçekliğin kendi hayatlarıyla uyuşmadığının sonuna kadar farkında olduğunu ortaya koyuyor. İnternet kullanımının yoksullar arasındaki müthiş artışı gibi çarpıcı başka sonuçları da olan araştırmanın detaylarını Eskişehir Üniversitesi’nden Doç. Dr. İncilay Cangöz’den dinledik... Çalışmanızdan biraz bahseder misiniz? Araştırmayı nasıl bir yöntemle, nerede ve kimlerle yaptınız? Toplam on sekiz ay süren ve 2009 yılı sonunda tamamlanan bir TÜBİTAK projesi. Araştırmamız Eskişehir kent merkezinde yoksulluğun derin biçimde yaşandığı Yıldıztepe ve Gültepe mahallelerinde gerçekleştirildi. Bu mahallelerin özelliği, hem kent çevresinden hem de Doğu ve Güneydoğu bölgelerinden ekonomik veya politik nedenlerle göç alması. Araştırmamızın tam adı “Yoksulların Günlük Yaşamında Medya: Eskişehir Bağlamında Bir Alan Araştırması”. Çalışmada temel olarak yoksul aile bireylerinin günlük yaşamlarında medyanın kültürel tüketimine odaklandık. Bu proje, Anadolu Üniversitesi İletişim Bilimleri Fakültesi’nden Hakan Ergül’ün yürütücülüğünde, aynı üniversitenin Sosyoloji bölümünden Emre Gökalp ve benim tarafımdan gerçekleştirildi. Galatasaray Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nden Ali Ergur da pro-

Eskişehir’de yoksullar arasında yapılan kapsamlı medya araştırması ezber bozacak sonuçlar ortaya çıkardı. Araştırmayı yürütenlerden Doç. Dr. İncilay Cangöz çalışmayı ve sonuçlarını Halkın Sesi’ne anlattı

jenin danışmanlığını üstlendi. Proje süresince 208 yoksul hane ve toplam 550 kişi ile anket yaptık, on beş hanede de iki ile altı ay süreyi kapsayan katılımlı gözlemler gerçekleştirdik ve söz konusu hanelerde ayrıca derinlemesine görüş alma tekniği kullandık. Sizin için ortaya çıkan en çarpıcı sonuç ne oldu? Tek bir çarpıcı sonuçtan söz etmek zor tabii ama özellikle çalışma kapsamına aldığımız iki geleneksel medya -gazete ve televizyon- ile iki yeni medya -cep telefonu ve internet- bağlamında kimi çarpıcı verileri paylaşmak isteriz: Öncelikte televizyona bakalım... Televizyon, yoksul aileler için eğlencenin, haberin, yakın ve uzak dünyaya ilişkin bilginin, fantastik olanla iletişime geçmenin temel kaynağı durumunda. Bu hanelerde temel yaşam koşulları olmadan ya da söz gelimi evde uygun bir mutfak bulunmadan da hayat bir şekilde

sürüyor. Ama yoksul hanelerin televizyonsuz bir hayata tahammülleri yok. Bir diğer çarpıcı veri internet kullanımında karşımıza çıkıyor. Araştırmaya katılan yoksul hanelerin neredeyse yarısına yakını (% 47) modem sahibi ve hane üyelerinin % 43’ü internet kullanıyor. İnternet, bütün aile üyelerinin bilgiye ve habere ücretsiz ulaşma, iletişim kurma, posta ve mesaj gönderme, iş ve indirim ilanlarını takip etme, film izleme, müzik dinleme, oyun oynama, bilgi edinme gibi gereksinimlerini karşılamada “kullandıkları” bir araç olarak karşımıza çıkmaktadır. İnternet, hanelerin yoksul olmalarına “karşın” değil, neredeyse yoksul oldukları “için” edindikleri bir iletişim ortamı konumunda. Mobil telefonu kullanımına gelince: Cep telefonu sahipliği % 70,1 ve yoksul hanelerdeki ortalama cep telefon sayısı 2,68’dir. Bu oran babalarda yüzde

89,6, annelerde yüzde 58,5 düzeyindedir. Araştırmada yoksulların TV programlarındaki gerçekliğin kendi gerçekliklerin farklı olduğunun farkında olduklarını anlıyoruz. Bu 'halk uyutuluyor' tezi bağlamında ne ifade ediyor? Burada kitlelerin belli bir alternatifsizlikten bu yapımları izlediklerini söyleyebilir miyiz? Söyleyebiliriz tabi. Aslında araştırma ekibi olarak bizlerin de bazı ezberleri bozuldu; bunlardan bir tanesi de medyanın geniş halk kesimlerini “uyuttuğu” savı. Yoksul bireyler, genel olarak medya özel olarak da televizyon aracılığıyla sürekli inşa edilen “gerçekliğin” kendi gerçekliklerinden farklı olduğuna ilişkin bir kanaate sahipler. Örneğin evlerde biz sıklıkla geçim sıkıntısı, çocukların geleceği, işsizlik gibi onlar için hayli yakıcı ve önemli konuların asıl gündemlerini oluşturduğunu gözlemledik. Yoksul bireylerin önemli bir

bölümü hem medyaya hem de mevcut ekonomik politikalara karşı oldukça eleştirel değerlendirmeler yapmaktadır. Ne var ki bu eleştirellik örgütsüzlük ve kendini ifade edebilecek mecraların olmaması nedeniyle dışa vurulamamaktadır. Elbette halk alternatifsizlikten medyanın sunduğu içerikleri tüketiyor. Ama bu noktada şunu da belirtmek isterim yoksullukların televizyon kanalları seçimi Türkiye’de anaakım medyayı oluşturan aynı 3-5 kanalda yoğunlaşıyor. Yoksullukla, zamla, işsizlikle ilgili haberlerde hiçbir habere olmadığı kadar tepki verdiklerini gördük ama evlerinde uydu anteni olmasına karşın, onlarca, yüzlerce seçenekleri olmasına karşın son gözlemde TV izleme içeriklerinde diğer toplumsal sınıflarla aralarında ciddi bir farklılık da görmedik. İnternetin önümüzdeki dönemlerde yoksullar açısından en önemli iletişim aracı haline geleceğini söyleyebilir miyiz? Bunu söylemenin güç olacağı kanaatindeyiz ama televizyonun bir süre daha merkezi kitle iletişim aracı olarak egemenliğini sürdüreceğini düşünüyoruz. Aynı şekilde internetin bizi şaşırtmaya devam edeceğini düşünüyoruz. İnternet yeni haliyle çok daha ucuz veya çok daha kullanımı kolay olduğunda en temel araç olarakta karşımıza çıkabilir tabii. İnternet, cep telefonu gibi yeni medyaların gelişimi özellikle kadınlar ve gençler açısından yeni bir bireysel-toplumsal özgürleşme alanı açabilir mi? Buna net olarak “evet” veya “hayır” demek güç. Çalıştığımız bölgelerdeki insanlar yoksul bölgelerden, çok daha geniş bir coğrafyaya açılabiliyorlar. Kadın ve kız çocukları evlerinin içinden kamusal alana hatta çok daha geniş bir alana uzanabiliyorlar. Evin içinde anneler, mesela, eğitim düzeyi çok düşük ama çocuklarının yardımıyla internet kullanabiliyor. Şimdilik çok az örnek var ama evde yapılan el işi ürünler internetten pazarlanabiliyor. Bir başka boyut ise, kız çocukları MSN’de erkek arkadaşlarıyla yazışabiliyor, cep telefonuyla haberleşebiliyor.

“Biz de işçi sınıfının parçasıyız” B

eyaz Yaka Mavi Hayat’ta mikrofonu bu kez gazetemizin yedinci sayfasındaki köşelerinden tanıdığımız Politeknik ekibine uzattık. Ekip adına Pınar Hocaoğulları’ndan çalışmalarını, mimar-mühedis-şehir plancılarının sorunlarını dinledik. Politeknik hangi amaçlarla, nasıl ortaya çıktı? Politeknik, yaklaşık üç sene önce mühendis, mimar ve şehir plancılarının toplumsal mücadelede kendi kimlikleri ile nasıl özne haline gelebileceği tartışmaları ile ortaya çıktı. Bilindiği üzere mühendis, mimar ve şehir plancılarının (MMŞP) 80 öncesinden günümüze kadar emekten yana, muhalif kimliğini kaybetmeyen TMMOB gibi bir örgütlülüğü var. TMMOB’un çeşitli komisyon ve kurullarında görev almış, çalışmış mühendis, mimar ve plancı arkadaşlarımızla beraber süren tartışmalar bu örgütlülüğün nasıl toplumsal muhalefetin sürük-

beyazyakakosesi@gmail.com

Beyaz Mavi Yaka Hayat

leyicilerinden biri haline gelebileceği üzerinden yürüdü ve bir web sitesi fikri ile somutlaştı. 2010 Mayıs ayında, yayın hayatının ikinci yılını dolduracak olan www.politeknik.org.tr sitesine teknik elemanların gündemlerini taşımaya çalışıyoruz. Bizler Politeknik’i bir haberleşme, tartışma ve müdahale platformu olarak tanımlıyoruz. 1973-1980 arası TMMOB Yönetim Kurulu Başkanlığı yapmış Teoman Öztürk’ün “bilimi ve tekniği halkın hizmetine sunma” çizgisini de kendimize kılavuz olarak alıyoruz. Bunu eskiye öykünmek olarak değil 21. yüzyıl toplumsal hareketlerinin içerisinde mühendis, mimar ve şehir plancılarının konumlanış mücadelesinin bir anahtarı olarak algılıyoruz. Bugüne kadar yaptığınız etkinliklerden ve günümüzdeki çalışmalarınızdan bahseder misiniz? Politeknik çalışmasına başlarken yaptığımız tartışmalarımız, konuyla ilgili çalışmaları olan akademisyenler, mühendis ve mimarlarla birlikte yaptığımız etkinliklerimiz oldu. Bunlardan ilki ‘Mühendisler, Mimarlar, Şehir Plancıları ve Toplumsal Hareketler’ konulu panelimizdi. Burada mühendis, mimar ve şehir plancılarının taşıdığı/barındırdığı toplumsal dinamikleri tartıştık. Bir etkinliğimizi de ikinci iktidar dönemini yaşayan AKP’nin yürütücülüğünü üstlendiği neoliberal politikaları bilimsel bilgimiz ve teknik formasyonumuzla masaya yatırdığımız ‘Mühendis, Mimar ve Şehir Plancıları AKP’yi Neden Aklamıyor?’ başlığıyla gerçekleştirdik. Akademisyen Ahmet Öncü ile kendi çalışması olan ‘devrimci bir özne olarak mühendisler’

söyleşinde biraraya geldik. MMŞP’lerin insanca bir yaşam ve güvenli bir gelecek mücadelesinin bir parçası olduğuna inanıyoruz. Bu sebeple düzenleyicisi olduğumuz etkinliklerin yanı sıra bugüne kadar yoğunluklu çabamızı TMMOB birimlerinin halkın hak mücadelelerinin içerisinde konumlanması için harcadık. Barınma, su, enerji, ulaşım hakkı gibi başlıklarda yürütülen mücadelenin bir parçası olmaya gayret gösterdik. Dikmen ve Mamak’taki barınma hakkı mücadelesinde, İstanbul’da 3. Köprüye karşı yürütülen mücadelede, Dünya Su Forumu’na karşı su hakkı mücadelesinin içerisinde yer aldık ve alıyoruz. Ayrıca MMŞP’lerin büyük çoğunluğunu oluşturan ücretli-işsiz kesimin çalışma yaşamında yaşadıkları sorunlara karşı mücadeleyi ve dayanışmayı merkezine koyan bir anlayışla hareket ediyoruz. Bu sebeple TMMOB’nin tarihinde ilk defa yapılan ‘TMMOB Ücretli-İşsiz Mühendis, Mimar ve

Şehir Plancıları Kurultayı’ çalışmalarına aktif bir şekilde katıldık. Aynı şekilde yine TMMOB tarihinde ilk defa yapılan ‘TMMOB Kadın MMŞP Kurultayı’ için de çalıştık. İki kurultay da başarılı geçti. Son olarak, Ankara’da sömürüye ve güvencesizliğe karşı kararlı bir şekilde haklarını savunan Tekel işçilerinin yanında halkın mühendisleri ve mimarları olarak yerimizi aldık. Mühendisleri, mimarlar, şehir plancılarını, teknikerleri sınıfsal olarak nasıl ele alıyorsunuz? Çoğu zaman ayrıcalıklı bir konuma sahip oldukları varsayılıyor. Ancak şu anki duruma baktığımızda % 80’inden fazlası ücretli olarak çalışıyor ya da işsiz. Yani diğer emekçi kesimlerin yaşadığı sorunlarla benzer sorunlar yaşanıyor. Haftalık 60 saate varan çalışma süreleri, ücreti ödenmeyen fazla mesailer, düşük ücretler MMŞP’lerin çalışma hayatlarında sıkça karşılaştıkları sorunlar arasında yer alıyor. Ayrıca güvence-

siz çalışma biçimleri de giderek yaygınlaşıyor. Büyük çoğunluğunu emeğini satarak yaşayan, sosyal, kültürel ve ekonomik haklardan yoksun çalışan MMŞP’ler bu sebeplerle işçi sınıfının bir parçasıdır. Bu kesimlerle mavi yakalı olarak anılan emekçilerle sınıfsal ilişkisi nasıl olmalı? Günümüzde ucuz işgücü ve güvencesizlik sermayenin en temel birikim yöntemi olarak karşımıza çıkıyor. Bu sebeple bu süreçten toplumun tüm kesimleri etkileniyor. Beyaz yakalı olarak anılan kesim içerisinde yer alan mühendis, mimar ve şehir plancılarının yaşadıkları sorunlar diğer emekçi kesimlerin yaşadığı sorunlarla ortak. Bu ortaklık, mavi yaka ve beyaz yaka olarak ayrıştırılan emekçi kesimlerin ortak mücadelesinin nesnel zeminini oluşturuyor. Yani güvenli bir gelecek ve insanca yaşam mücadelesi bugün toplumun tüm kesimleri için güncel bir taleptir. Mühendis, mimar ve şehir plancıları da bu talebin bir parçasıdır.


3

GÜNDEM 5 Mart 2010 / 18 Mart 2010

Halk›n Sesi

Yargı hükümete ‘kan ağlatıyor’ M

eclis ve hükümetin bugüne kadar verdiği ve ekonomik sonuçları olan çok sayıda kararı yargıdan döndü. İşte son dönemlerdeki kararlardan bazıları:

NÜKLEER SANTRAL DE DURDURULDU Mersin- Akkuyu'da nükleer enerji santrali kurulması için gerekli düzenlemeleri içeren yönetmeliğin yürütmesi, Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu'nca durduruldu.

ECZANE KARARI Danıştay, eczanelerle tek tek sözleşme yapılarak ilaç teminini düzenleyen protokolün yürütmesini durdurdu.

S‹NOP SANTRAL‹ Sinop'ta yapılması planlanan yaklaşık 2 milyar dolarlık ithal kömüre dayalı termik santral yatırımları, ÇED raporları nedeniyle durduruldu.

GENET‹⁄‹ DE⁄‹fiT‹R‹LM‹fi GIDALAR Danıştay 10 ve 13'üncü Dairesi, genetiği değiştirilmiş gıda maddelerinin ihracını düzenleyen yönetmeliğin yürütmesini durdurdu. Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu daha sonra itiraz üzerine bu kararı kaldırdı.

TÜRBAN GENELGES‹ YÖK'ün üniversitelere başörtüsüyle girilebilmesine olanak tanıyan genelgesi iptal edildi.

fiEKER ‹HALES‹ DURDU 13'üncü Daire, Türkiye Şeker Fabrikaları'na ait Kastamonu, Kırşehir, Turhal, Yozgat, Çorum ve Çarşamba şeker fabrikalarının bir bütün halinde özelleştirilmesini durdurdu.

H

AL‹A⁄A'YA DURDURMA Aliağa'da 49 yıllığına termik santral kurulması ve elektrik izni verilmesini içeren EPDK kararı durduruldu.

3. Ordu Komutanı Orgeneral Saldıray Berk 3. Ordu Komutanı. Berk, 2.Ordu Komutanı Orgeneral Necdet Özel’le birlikte, NATO’da görev yapmamış iki komutandan biri. NATO’da görev yapmadığı gibi, Moskova Kara Ataşeliği ve Bakü Silahlı Kuvvetler Ataşeliği görevlerinde de bulundu. TSK bünyesindeki Rusça bilen az sayıda yüksek rütbeliden biri. 2003 yılında korgeneralliğe terfi eden Berk, korgeneral rütbesi ile Genelkurmay Personel Başkanlığı ve 4'üncü Kolordu Komutanlığı görevlerinde bulundu. 30 Ağustos 2007 tarihinden geçerli olarak orgeneralliğe terfi eden Saldıray Berk, 3'üncü Ordu Komutanlığı'na atandı. Bilindiği gibi komutanlığı Erzincan'da bulunan 3.Ordu geçmişte Sovyetler Birliği’ne karşı kuruldu, şimdi ise Gürcistan ve Ermenistan sınırından sorumlu.

BO⁄AZ'A GEÇ‹T YOK Danıştay 13'üncü Dairesi, 9 otoyol ve 2 boğaz köprüsünün işletme hakkı devri yöntemiyle özelleştirilmesine ilişkin Özelleştirme Yüksek Kurulu kararının yürütmesini durdurdu KIfiLADA⁄ ALTININA DUR Danıştay 6'ncı Dairesi, Kışladağ'da altın madeni aranmasına ilişkin Çevre Bakanlığı kararını durdurdu. ‹ZM‹R L‹MANI İdari Dava Daireleri Kurulu, TCDD Genel Müdürlüğü'ne ait İzmir Limanı'nın özelleştirilmesi amacıyla açtığı ve 1 milyar 275 milyon dolara Global-Hutchison Whampoa Ltd-Ege İhracatçı Birliği ortaklığının kazandığı ihalenin yürütmesini durdurdu.

ükümetin aldığı çok sayıda kararının yürütmesi yargı kararları sonucu durdurulduğu için Erdoğan "Ciğerlerimize kadar kan ağlatıyorlar kan" dedi

ERDEM‹R'DE DURDURMA Erdemir'in OYAK'a devrine ilişkin Rekabet Kurulu kararı, Danıştay 13'üncü Dairesi'nce durduruldu. MADENC‹L‹KTE DEPREM 8'inci Daire, madencilik sektörünü yakından ilgilendiren ve orman sayılan alanlarda madencilik faaliyetlerine izin veren yönetmeliği

İlginç bir not; 1995'teki Azerbaycan darbe girişimi sırasında Saldıray Berk Bakü Silahlı Kuvvetler Ataşesi. Ergenekon örgütü kapsamında açılan davada 1 numaralı sanık olarak 3. Ordu Komutanı Orgenaral Saldıray Berk, 2. sırada Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı İlhan Cihaner var. Dava, Berk’in ifadesi alınmadan açıldı. Bir ilginçlik de soruşturma tutanaklarından; “Erzincan ve civarındaki alevi köyleri ile özel olarak ilgilenmekte” bilgisi not düşülmüş. AKP yanlılarının taraf olması için yeterli bir andıç. Türkiye’nin Kafkasya sınırlarının emanet edildiği ordunun NATO tezgahından geçmeyen bir paşa tarafından komuta edilmesi, “yeni dönem” ABD politikaları ile uyum sağlanamamış olmalı ki…

durdurma kararı verdi. PETK‹M'E DURDURMA İdari Dava Daireleri Kurulu, PETKİM'in yüzde 51 oranındaki hissesinin blok satışına ilişkin özelleştirme şartnamesinin yürütmesini durdurdu. PETKİM için 5 Temmuz 2007'de açık artırma yapılmış, 2 milyar 50 milyon TL teklif veren Rus-Kazak ortaklığı

yerine ihale, ikinci olan Azeri konsorsiyuma, Socar- Turcas-Injaz OGG'ye verilmişti. ‹GDAfi YETK‹S‹ 13. Daire, doğalgaz şirketi İGDAŞ'ın özelleştirilmesi için İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı'na yetki veren belediye meclis kararının yürütmesini durdurdu.

KATSAYI Üniversitelere girişte meslek ile düz liseler arasındaki katsayı farkını ortadan kaldıran yönetmeliğin yürütmesi, Danıştay 8'inci Dairesi'nce durduruldu. TELEFON D‹NLEME Danıştay 5'inci Dairesi, hâkimsavcıların telefonlarının dinlenmesine olanak tanıyan Teftiş Kurulu Yönetmeliği'nin yürütmesini durdurdu. TÜRBAN KARARI Anayasa Mahkemesi, üniversitelerde başörtüsünün serbest hale gelmesine olanak tanıyan Anayasa'nın 10 ve 42'nci maddelerindeki değişikliği Anayasa'ya aykırı bularak iptal etti. MADEN YASASI Anayasa Mahkemesi, orman niteliğini kaybetmiş alanlarda maden aranmasına olanak tanıyan yasa hükmünü iptal etti. Çanakkale İdare Mahkemesi, Gelibolu‘da huzurevi kurulması için verimli tarım arazilerinin katledilmesine “dur” dedi. ULAfiIM ZAMMI İstanbul ve Ankara belediyelerinin yaptığı ulaşım zamları Danıştay tarafından durduruldu.

Bindirilmiş kıtalar, indirilmiş kıtalar T

ayyip Erdoğan, bir televizyon programında Tekel işçilerinin eylemiyle ilgili olarak şunları söyledi: “Burada yapılan eylem mevzii bir eylem. Bindirilmiş kıtalarla yapılan bir eylem.” “Bindirilmiş kıta”, olayla ilgisi olmadığı halde olay yerine getirilmiş yapay kitle anlamına geliyor. Bu kitlenin, dile getirdiği sorunla gerçekte bir ilgisi olmuyor. Yani ne demiş oluyor Erdoğan? Eksi 15 dereceye varan soğuklarda 78 gün boyunca direnen binlerce Tekel işçisi, aslında olmayan bir sorundan dolayı, hükümet karşıtı kötü niyetli mihraklarca Sakarya’ya taşınmış, orada tutulmuştur. Dediğine kendisi de inanıyorsa, Erdoğan için gönül rahatlığıyla “patolojik vaka”, yani “tıbben incelenmesi gereken numune” tespitini koyabiliriz. Oysa, Erdoğan ve çevresi “bindirilmiş kıta”nın ne demek olduğunu bizzat yönettiği bindirme ve indirme operasyonları dolayısıyla çok iyi biliyor olmalı. Örneğin, 28 Şubat 1997 öncesinde Cuma namazı çıkışında binlerce kişinin Beyazıt Meydanı’na aktığı türban eylemleri. Vakti zamanında Erdoğan’ın da üyesi olduğu Refah Partisi’nin işaretiyle üniversitelerdeki türban yasağı gerekçesiyle başlayan eylemler, 28 Şubat’la birlikte kesilmişti. Türban yasağı kalkmadı ve AKP’nin 8 yıllık iktidarı boyunca da sürdü. Ancak vakti zamanında meydanları dolduran büyük kitlelerin şimdi esamesi okunmuyor. Anlaşılan vakti zamanında Refah Partisi tarafından bindirilen kıtalar, şimdi AKP tarafından indirilmiş. Bir de karikatürü andıran 28 Şubat’ı protesto gösterileri var. İHH, Özgür-Der, BAK gibi gruplar çeşitli illerde 28 Şubat’ı ve AKP’ye yönelik darbe girişimi iddialarını protesto etti. Eylemlerde 12 Eylül’e pek değinilmedi, teğet geçildi. Hem de 28 Şubatçıların tabiri caizse canı çıkmışken. Peki, darbelere karşı demokrasiyi savunduklarını iddia eden bu “kıtaları”, herhangi bir darbenin karşısında ya da demokrasi mücadelesinin içinde gören var mı? Bunlar türban eylemlerindeki o bindirilmiş kıtalar değil mi?

Bitmedi o kavga sürüyor ve sürecek… O

rtalık yine toz duman. Belgeler, olaylar, açıklamalar, yorumlar, suçlamalar… An be an izleyenler için bile yorucu, zor bir takip. Fethullahağa mıydı, İsmail Gülen mi? Balyoz muydu, çekiç mi? Birbirinden ayrı gibi duran iki farklı alandaki (yargıda ve darbe planında) gelişmeleri kısaca özetleyelim. Erzincan başsavcısı, İsmailağa cemaatine örgüt davası açtı. Erzurum özel yetkili savcısı ise “bu cemaat (örgüt) silahlıdır, o yüzden de benim yetki alanıma giriyor” diyerek açılmış davayı Erzurum’a aldı. İlk iş olarak da bu davadan tutuklanmış olanları salıverdi. Bununla da yetinmeyip Erzincan savcısını, hakkında Ergenekon örgütüne üye olmaktan dava açıp tutuklattı. Bu icraatlar üzerine Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu devreye girerek (Adalet Bakanı Müsteşarını nasıl kandırıp da kattıkları belli olmayan bir toplantı sonucunda) Erzurum özel yetkili savcısının yetkilerini elinden aldı. Bu noktadan sonra gelişmeler icra aşamasından tartışma aşamasına sıçradı. Başta Adalet Bakanı ve yargının yüksek irtifasındakiler dâhil olmak üzere bilumum siyasetçi, hukukçu, yazar, çizer sahaya girdi. Ve sonunda “taraflı uzlaştırıcı” Abdullah Gül bile rol icabı sahne aldı. Ve süreç, odağında “yargı reformu” olan bir anayasa değişikliği paketinin hazırlanıp Meclis’e sunulması ve Meclis’te gerekli olan 2/3 yani 367 oyun nasıl alınacağı, alınamaması durumunda ise referanduma gidecek süreçte vatandaşlara oylattırılacak paketin içinde nelerin olacağı tartışmalarına evrildi. Tüm bu karmaşık (gibi görünen) sürecin içinde merkezi öneme sahip kurum HSYK ve bu kurumun varlığı değil ama bileşimi. Yargı erkinin nasıl ve kimler tarafından kullanılacağı konusunda belirleyici olan bu kurum gerek AKP’ye

gerekse emperyalist yeni dönem politikalarına uyum sağlayamadı. AKP, yargı alanına müdahaleyi ve değişimi (şimdilik) iki biçimde yapabilmekte; ilki, büyük olasılıkla çoğu Fethullah ilişkilerinden yetişmiş “yeni dönem mezunlar” olan genç yargı kadroları aracılığıyla (ki dikkat edilirse Büyükanıt’a dava açan Şemdinli savcısından Erzurum ve Ergenekon savcılarına kadar neredeyse bu dönemin yargı aktörleri yıllanmış yargı kadroları içinden çıkmış değiller). İkinci biçim ise cumhurbaşkanlığı aracılığıyla Anayasa Mahkemesi üyelerinin seçimine yapılan müdahale. Bu müdahale sayesindedir ki AKP kapatılmaktan kıl payı kurtuldu. HSYK’ya doğrudan müdahale için AKP’nin elindeki tek araç ise Adalet Bakanı ve müsteşarını HSYK toplantılarına göndermemek ve dolayısıyla kurumun karar almasını engellemek. Hatırlanacağı gibi bu yöntemle uzun bir süre hâkim ve savcı atamalarını çıkmaza sokmuş ve neredeyse hâkim ve savcıların çocuklarının hangi okula gideceği belirsiz olduğundan okulların açılma tarihinin ertelenmesi gündeme gelmişti. HSYK’nın şu anki halinden tekelci sermayenin de hoşnut olduğu söylenemez. Yargıtay ve Danıştay’ın (ki üyeleri HSYK tarafından atanıyor) özelleştirmelerden zamlara, nükleer santralden GDO yönetmeliğine birçok “kritik” dönüşümü engellemesi yeni dönem liberal politikaları baltalıyor. Erdoğan’ın "Ciğerlerimize kadar kan ağlatıyorlar kan" demesi her iki yön için geçerli. Ayrıca bu gelişmelere AKP’ye yeni bir kapatma davasının açılacağı söylentilerini de eklemek gerek. Bu konuda da Erdoğan, “Siyasetçinin yargılanmasına da parlamento müsaade etsin. Bir siyasi partinin kapatılıp kapatılmaması için müsaadeyi parlamento versin” diyerek sıkıntısını gösterdi. Tüm bunların gösterdiği şudur ki

Erzincan-Erzurum hattında yaşananlar sadece bahanedir. Bunlar olmasa başka iki ilin savcısı ya da başka bir dava konusu bu ateşi büyütecekti. Asıl sorun; yargı erkinin kullanım biçiminin değişme zorunluluğudur. AKP’nin ideolojik ve örgütsel ihtiyacı bu konuda tekelci sermayenin ihtiyaçları ile tam olarak örtüşmektedir. Ayrıca kapitalizmin yeni dönem tercihleri; yargı, yasama ve yürütme erklerinin birbirinden bu kadar bağımsız şekilde işlemesinden yana değildir. Yönetişim modelleriyle yasama erkini Meclis iradesinden çıkarmaya çalışan yeni anlayış, aynı zamanda yürütme erkinin diğer erkler üzerinde baskın ve belirleyici olmasından yanadır. HSYK’nın ya da Anayasa Mahkemesi’nin üyelerinin bir kısmının meclis tarafından yani hükümet tarafından seçilmesi isteği bunun kanıtıdır. Bir başka işareti de yine Erdoğan veriyor: “Kurumlar arası çatışma yoktur, bunun adı normalleşmedir.” Erzurum-Erzincan hattında yaşanan bu karmaşada bir başka ilginç nokta, 3. Ordu’nun ve bölge MİT’inin olaya müdahil edilmesi. Ergenekon kapsamında açılan yeni davanın 1 numaralı sanığı, hakkında dava açılan görevdeki (muvazzaf) en yüksek rütbeli subay olarak, 3. Ordu komutanı Orgeneral Saldıray Berk oldu. Kafkasya sınırını “bekleyen” ordu, komutanının hedef tahtasına konduğunu gördü. Emekli orgeneraller (Fırtına, Örnek ve Saygun) için aracı olan İlker Başbuğ’un Berk için aynı şeyi yapmadığı ortada. Berk’in bu şekilde ayrı tutulmasından anlaşıldığı kadarıyla devrede üçüncü bir aktör daha mevcut; ABD. Durumu tersten okursak; bölgeye ilgisinin çok fazla olduğu bilinen Amerika’nın kendisiyle uyumlu çalışacak üst düzey bir askeri kişiliği ne olursa olsun “çizdirmeyeceği” kesin olsa gerekti.

*** Yargıda ortalık toza dumana karışmışken bir başka kargaşa zaten uzun zamandır gündemde olan askerlerin alanında çıktı. Üstelik bu seferki şimdiye kadar olanların içinde en güçlüleri, en apoletlileri kapsadı. Söz konusu olan; 1. Ordu Komutanı emekli Orgeneral Çetin Doğan'ın direktifleriyle 5-7 Mart 2003 tarihlerinde 29'u general 121 subayla gerçekleşen “Balyoz Güvenlik Harekât Planı” adlı seminer. Balyoz Darbe Planı: ‘hazırlık’, ’harekât ortamının şekillendirilmesi’, ‘icra’ ve ‘yeniden yapılanma’ diye 4 aşamadan oluşuyor. Darbe planını destekleyen Çarşaf, Sakal, Suga ve Oraj başlıklı eylem planları, mevcut 12 Eylül 1980 askeri müdahalesini model alıyor. Soruşturma kapsamında aralarında Çetin Doğan’ın da olduğu tutuklanan subay sayısı (şimdilik) 38 oldu. Eski kuvvet komutanları Fırtına, Örnek ve Saygun (şimdilik) yırttı. Kolay olmadı tabii. Genelkurmay’da bütün üst düzey komutanlar uzun toplantılar yaptı, “istifa edecekler” söylentileri çıkarıldı, Cemil Çiçek ayağa çağrıldı, Gül ve Erdoğan ile üçlü görüşme yapıldı. Bunlar yetmedi, İlker Başbuğ “Türk Silahlı Kuvvetleri 2010 Kış Tatbikatı”na katılacağı gerekçesiyle başbakanla yapacağı görüşmeyi öne aldı (Oysaki bir süre önce bu tatbikata Başbuğ’un, Erdoğan’ın ve Gül’ün katılmayacağı açıklanmıştı. Katılmayacakları tatbikatın komutanı ise o zamandan belli idi; Saldıray Berk). Bu seferki operasyon ise AKP açısından “biraz” sancılı geçti. Kuvvet komutanlarını içeri tıktıramadı. Fırsattan istifade edenler borsayı %6,5 düşürdü. TÜSİAD bile panik yapıp Çankaya yollarına düştü. Ama her şeye rağmen her iki taraf bu aşamayı da “az hasarlı” atlatmayı başardı. Bu operasyonun artçı

karşılığı tam olarak 30 Ağustos’taki YAŞ kararlarında görülecek. Yine bunların gösterdiği şudur ki “balyoz” da bir bahanedir. Balyoz olmasa çekiç, İstanbul’daki seminer olmasa İskenderun’daki olacaktı. Anlaşıldığı üzere AKP, tüm bu “askeri operasyonlarda” ABD ile çıkar örtüşmesine sahip. Yeni dönemin yeni ordusunu yaratmak ABD’nin yardımıyla gerçekleşecek. AKP de hem kendisi için müzmin bir tehlikeyi bertaraf edecek hem de ne kadar işlevsel bir partner olduğunu kanıtlayacak. Bir ilginç not da buraya; Fethullahçılar tarafından hazırlanan ve büyük önem verilen “Yeni Türkiye: Bölge ve ABD İçin Ne Anlama Geliyor?” konulu panel ABD Kongresi’nde 25 Şubat günü yapıldı. Tüm bu süreç aslında Türkiye’de ilk kez yaşanmıyor. Benzerini Turgut Özal döneminde yaşadık. Üstelik bazı gelişmeler daha sert yaşandı. Bu süreçte bir tehdit olarak ileri sürülen “istifa” o dönem kullanılmıştı. 1990’da Genelkurmay Başkanı Necip Torumtay, Körfez savaşında Türkiye’nin konumuyla ilgili, Cumhurbaşkanı Turgut Özal ile ters düşüp istifa etmişti. Yürütmenin gücünün artması Özal’ın “Anayasayı bir kez delmekle bir şey olmaz” lafıyla özdeşti. Erdoğan’ın kendisini Özal’la özdeşleştirme çabaları boşuna değildir. Misyon aynıdır: yeni dönem liberal politikalara mutlak bir uyum ve dönemin cüretkâr tetikçisi olmak. Bu benzerlikteki farkları da belirtmek gerek. Erdoğan’ın Özal’a göre çok daha “çapsız” olduğu ortada ancak Özal’da olmayan örgütsel kadrolar ve “bindirilmiş kıtalar” Erdoğan tarafında mevcut. Bu toz duman içerisinde bir taraf seçilebilir mi? Bu sorunun yanıtı için olayların günlük karmaşasından biraz çıkıp kendi mihenk taşımıza başvurmamız gerek. Sosyalizme giden yolda bunlardan hangisi ya da hangileri

veya hangi çizgi katkıda bulanabilir, yararlanılabilir? Yanıt belli, HİÇBİRİ. Oysa sosyalizme giden yolun kimlerle ve hangi çizgide ilerleyeceği çok açık. Tekel işçilerinin yaklaşık 80 gün boyunca sürdürdüğü mücadele bunu bir kez daha “herkese” kanıtlar nitelikte. Danıştay, “4-C’ye geçiş için konan süre sınırlamasının” yürütmesini durdurdu. Ve çadırlar kaldırıldı. Bu durumu mücadele bitti ya da mücadeleye ara verildi biçiminde değerlendirmek doğru olmaz. Mücadelenin önemli bir aşaması başarıyla geçilmiştir. Ve buradaki başarı asıl olarak Danıştay’ın aldığı karar değildir. Başarı sürdürülen mücadelenin kendisidir. Ve de sürdürülecek olanın… Tekel işçileri mücadeleyi yaymak ve 1 Nisan’da Ankara’da tekrar buluşmak üzere ayrıldı. Bu günden belli olan bir başka tarih ise Türkİş’in belirleyiciliğindeki ekibin 26 Mayıs’a aldığı eylem kararıdır (Türkİş’in bu sürecin destekçisi değil köstekçisi olduğunu belirtmeye gerek var mı?) ve elbette arada 1 Mayıs. Bu yılki 1 Mayıs’a “güvencesizliğe karşı mücadele”nin damgasını vuracağı aşikâr. Ancak unutulmamalıdır ki “insanca yaşam” talebinin birlikte anılmadığı bir “güvencesizliğe karşı mücadele” damgası eksiktir. Enflasyonun yeniden çift haneli rakamlara (yüzde 10’un üstüne) çıktığı, zam yapmak için fırsat kollanan, eğitim, sağlık, barınma, beslenme, ulaşım haklarının gasp edilmesi için sürekli atakta olunan bir ortamda sadece güvenceli iş talebi yetersizdir, sınırlayıcıdır. Mart ayının yoğun ve birbirinden farklı görünen gündemlerinin zorluğuna rağmen bu bahar başarıyla (mücadeleyle) geçecek. Bitmedi o kavga sürüyor ve sürecek…


4

GÜNDEM 5 Mart 2010 / 18 Mart 2010

Halk›n Sesi

ABD'nin ‘sivil’i demokrat olmaz kavramında yatmaktadır. Türkiye’de “kerameti kendinden menkul”, devlet iktidarını kendi kafasından elinde tutan bir “silahlı kuvvet” yoktur. “Askeri vesayet”, “derin devlet” gibi kavramlar, sömürge tipi faşizmin eksenindeki zor aygıtlarını gizlemeye yönelik çarpıtmalardır. “Askeri vesayet” adıyla tanımlanan, ordunun (yani “bizim çocukların”) devlet iktidarındaki belirleyici rolü ve “derin devlet” olarak adlandırılan “kontrgerilla” yapılanması, ABD’nin devlete ana nüfuz kanallarıdır. ABD’yi arkasından çektiğiniz anda, bütün bu kurumların “iktidar”larının eridiğini görürsünüz.

FERDA KOÇ

İ

ki yıl önce başlayan ve her geçen gün yeni bir hamlesini yaşadığımız siyasi sürecin küreselleşmeci-liberal destekçileri olaylara hemen hemen şöyle bakıyorlar: “Küreselleşen dünyamızda artık askeri darbelere, gladiolara, oligarşilere yer yok. Sivilleşme, demokratikleşme ve hukukun egemenliği bugünün dünyasının olmazsa olmazları. Ülkeler, devletler, eğer kendileri bu yolda ilerlemezlerse, dünya sisteminin etkili merkezleri, ABD ve AB tarafından kaçınılmaz olarak ilerlemeye zorlanacaklardır. Tıpkı Orta ve Güney Amerika ile Asya ülkelerinde olduğu gibi, Türkiye'ye de nihayet sıra gelmiştir. Askeri darbelerin hukuki ve toplumsal meşruiyeti ortadan kaldırılmakta; askeri vesayet rejiminin sonunu getirecek bir siyasi ortam hazırlanmaktadır. Bu süreç, 1980 sonrası Türkiye'sinin yeni jenerasyon siyasi liberalizminin, Turgut Özal'dan sonraki ikinci büyük temsilcisi Tayyip Erdoğan hükümetinin siyasi kararlılığı ve ABD'nin aktif desteği ile yürütülmektedir.”

O DED‹KLER‹N‹Z ÖYLE M‹ OLDU ? Güney Amerika’da 1980’li yılların başından itibaren sivil yönetimlere geçişle (“apertura”) başlayan ve yakın dönemde sol, sosyalist parti ve koalisyonların iktidara gelişleriyle tamamlanan “demokratikleşme” süreçleri ABD’nin ve neoliberal yeni sömürgecilik sisteminin “hediyesi” olarak gelmedi. ABD’nin de parmağı olmakla birlikte, askeri diktatörlüklerin doğrudan veya dolaylı denetimi altında hazırlanan “sivil” Anayasaların öngördüğü bir geçiş süreciyle, ağır bir askeri vesayet altında oluşturulan ve demokratik olmayan bu “sivil” yönetimlerin asıl marifetleri, dizginsiz bir neoliberal “yapısal uyum” şampiyonluğu oldu. Ekonomiler ihracata yönelik “yeniden yapılandırıldılar”, kamusal olan her şey özelleştirildi, son derece yıkıcı yoksullaştırma ve proleterleştirme süreçlerinin

Bugünlerde ‘askeri vesayet’ olarak tanımlanan ‘oligarşik-faşist’ iktidar organizasyonu, Türk aperturasının ‘marazı’ değil, temelidir. ABD, egemenliğinibu kurumsal yapı aracılığıyla sürdürmektedir.”

önü açıldı. “Sivilleştirilen” siyaset alanında ise iki veya iki buçuk düzen partisine yer bırakan sözde temsili sistemler kuruldu. Neoliberal sömürgecilik politikalarını uygulamak üzere öne çıkarılan “sivil” yönetimler, faşist diktatörlüklerin “iç güvenlik” aygıtlarını, yeni “sivil” diktatörlüklere” eklemlediler. Güney Amerika “Apertura”ları, ABD’nin ve askeri diktatörlüklerin kontrolü altında olduğu ölçüde “askeri vesayet”i kurumlaştırdı; temsili rejimi açıkça büyük sermayenin manipülasyonuna soktu. ABD’nin himayesi altındaki “sivil” görünümlü yönetimler, neoliberal politikalarının iflası ve gelişen halk muhalefeti sonucunda şirazelerinden çıktılar. Brezilya’da işçi sınıfı hareketi, Arjantin’de süreklilik kazanan

AKP, fişlemeye devam ediyor AKP ‘fişliyorum’ diyen vekilini sözlü uyarıyor; fişlemenin üzerine gitmiyor ve fişleme, AKP’yle tam gaz devam ediyor

A

KP milletvekili Avni Doğan, Maraş’ta yaptığı bir konuşmada AKP iktidarının sürdürdüğü antidemokratik ‘bir devlet geleneğini’ itiraf etti. Konuşmasında, “Kırk yıl onlar bizi fişledi, şimdi biz onları fişliyoruz.” diyen Doğan, ‘demokrasi’ vaatleriyle halkın desteğini alan AKP’yi zor durumda bıraktı. Kendisine AKP’nin içindeki “çatlak ses” muamelesi yapılan Avni Doğan hakkında ciddi bir yasal işlem yapılmadı, sadece “parti disiplinine aykırı davranış”tan disiplin soruşturması başlatıldı. Hakkında tutulan fişlerden dolayı yaşamını yitiren, işkence gören, işini kaybeden, iş bulamayan milyonlarca insanın mağduriyeti, halkı ‘demokrasi ve darbe yanlıları’ olarak saflaştırmaya çalışan AKP için demokrasi sorunu olarak görülmüyor. Bu sorunun üzerine ciddi biçimde gidilmediği gibi, AKP’nin fişleme dosyaları kabarıyor.

L‹SEL‹LERE F‹fiLEME Artvin AKP il binası önünde Tekel işçileriyle dayanışma eylemine katılan

Liseli Genç Umutçu öğrenciler daha önce kendilerini tehdit eden bir AKP’liyi isimlerini not alırken yakaladı. Konuyla ilgili görüştüğümüz bir öğrenci “Bizi fişleyen Aytekin Keskin, okul müdürünün sekreteri. Okulda da bizi tehdit ediyor. ‘Bu işlerle uğraşmayın, sizin için kötü olur, ben AKPliyim, kanımda var’ gibi şeyler söylüyor. İsimlerimizi müdüre veriyor. Müdür de bizi okuldan atmakla tehdit ediyor. Abim okula gelerek bu kişiyi uyardı. Abim okuldan çıkınca polisler okula gelerek bu kişiyle görüştü.” dedi. İsimlerinin ne amaçla kullanılacağını bilmediklerini söyleyen öğrenciler, Aytekin Keskin’in kime ve neye hizmet ettiğini anlayamadıklarını belirtti.

F‹fiLEME NED‹R? Fişleme, devletin tehdit olarak algıladığı kişileri takip etme sistemidir; emniyet ve istihbarat tarafından yapılır. ‘Tehdit’ olarak görülen kişi hakkında bir dosya açılır ve kişiye dair her şey kayıt altına alınır. Fişlenen kişi şehir değiştirse de takip sürer.

halk “huzursuzluğu”, Uruguay’da mali iflasın tetiklediği işçi sınıfı önderliğindeki halk hareketi ve Bolivya’daki köylü ve madenci hareketleri, Amerikancı “apertura”ların hastalıklı yapılarını deşifre etti, köşeye sıkıştırdı. İşçi sınıfı hareketleri ve yerli-köylü hareketleri Güney Amerika’nın tümünde sol için bir yeniden oluşum sürecini tetikledi. Bu gelişmeler, Venezuela’da ortaya çıkan Bolivarcı süreçle birleşince, kıta çapında bir “demokratikleşme dalgası” patlak verdi. Amerikancı Apertura’ların yalıtılabildiği, sol gelişmenin önünün kesilebildiği ülkelerde ve coğrafyalarda oluşan “sivil” rejimlerin evrim biçimleri Güney Amerika’daki “sivilleşme” süreçlerinin demokratikleşme doğrul-

tusundaki gelişmelerinin ABD’ye değil, işçi sınıfı ve halk hareketiyle birleşen sol ve sosyalist hareketlerin eseri olduğunu göstermeye yeterlidir.

B‹ZDE “APERTURA” YOK MU? Bugünlerde “askeri vesayet” olarak tanımlanan “oligarşikfaşist” iktidar organizasyonu, Türk aperturasının “marazı” değil, temelidir. ABD Türkiye’deki yeni sömürgeci egemenliğini, bu kurumsal yapı aracılığıyla sürdürmektedir. 1983’den bugüne Türkiye’nin siyasi hayatına defalarca açık, örtük, “post modern”, “muhtırasal” biçimlerle müdahale eden Askerlerin arkasında hep ABD vardı. 12 Eylül sonrasının “sivil” iktidarlarının hepsi bu Amerikan

postalının üzerine oturdular. Kenan Evren, Turgut Özal ve Tayyip Erdoğan arasındaki “doğal devamlılık” işte bunu ifade etmektedir. Erdoğan’ın “demokratikleşme” kavramının, ‘82 Anayasası’nın 12 Eylül suçlularına ve 12 Eylül yasalarına dokunulmazlık kazandıran Geçici 15. Maddesi’nin semtine uğramaması bu bakımdan karakteristiktir. Bugün, bu dönemin başarılı “darbeleri” ve “operasyonları”, Özal suikastları, Refahyol hükümetinin 28 Şubat’la devrilmesi, Ecevit Suikastı, 27 Nisan muhtırası, çeşitli aydınlara yönelik suikastların, bombalamaların değil de “başarısız” (siz “ABD’nin desteğini almayan” olarak okuyun) darbe tasavvurlarının ön plana çıkarılmasının sırrı, “gizli işgal”

B‹ZE GELEN NE? Bugün her gün bir yenisi ortaya çıkan darbeci rezaletleri de bu gerçeğin bir tezahürü. ABD, “Büyük Ortadoğu Alanı”na ilişkin stratejik gereksinimlerine bağlı olarak TSK’yı ve devlet organizasyonunu yeniden biçimlendirme yolundaki en stratejik operasyonlarını gerçekleştiriyor. Mevcut Genelkurmay çekirdeği, bu geçiş sürecinin hedeflediği yeni “yüksek teknolojili ve şirketleşmiş” ordu modelinin sürükleyicisi rolünü benimsediği ölçüde “kalıcı” olabilecek. Kimsenin kuşkusu olmasın, ABD’nin “asimetrik savaş doktrini”ne göre yapılanacak olan bu yeni ordunun, devletin tepesindeki “fırtına dinip”, yeni iktidar yapısı şekillendikten sonra, yeni devlet içindeki “nüfuzu”, darbecilik ve kontrgerillacılık performansı, Anayasa ve yasalar ne derse desin en az eskisi kadar güçlü olacaktır. İçinde bulunduğumuz an bir “geçiş anı”dır. Eski “iktidar bloku”nun çözüldüğü, yeni iktidar bloğunun “oluşum halinde” bulunduğu bir dönemden geçiyoruz. Dolayısıyla, yeni iktidar bloğunun oluşum sürecini “demistifiye etmek”, sırrını dökmek bu dönemin sol politikasının temel sorunudur. Örgütlü işçi hareketindeki “otoriter-milliyetçi” yönelimlerin, demokratözgürlükçü aydınlar içindeki ve Kürt özgürlük hareketindeki “liberal” yönelimlerin isabetsizliği artık ayan beyan ortaya çıkmıştır.

Heronlar geldi İsrail’den yapılan açıklamaya göre 6 Heron ve iki yer kontrol istasyonu 26 Şubat’ta Türk ordusuna teslim edildi. Kalan 4 uçağın sevkiyatının mayıs ya da haziranda yapılacağı duyurulurken, yer kontrol istasyonları, veri terminalleri ve yedek parçaların da aynı tarihlerde teslim edileceği açıklandı. AKP hükümeti, 100 milyon dolarları insansız uçak (Heron) alımlarıyla İsrail'e aktararak yeni katliamların finansmanına da katkı sunuyor. Davos’ta Erdoğan’ın “one minute”le araya girmesinden sonra İsrail Cumhurbaşkanı’na “bebek katili demesi” ve daha sonra yaşanan büyükelçi krizleri ilişkileri etkilemedi. Böylelikle Tayyip Erdoğan bir kez daha haklı çıkmış oldu. Erdoğan, İsrail ile zaman zaman yaşanan gerilimlerin ilişkileri zedelemeyeceğini, ilişkilerin bir günde kurulmayıp yine bir günde bozulmayacağını söylemişti. İsrail'deki Türkiye elçisinin alçak koltuğa oturtulmasıyla patlak veren koltuk krizi sırasında, AKP hükümetinin müsteşarları Heron uçaklarının alımıyla ilgili son pürüzleri gidermekle meşguldü.

‘Madımak müze olacak’ kilip yeniden bir çatışma alanına dönüştürülmesine Sivaslıların rıza göstermeyeceğini söyledi. Faruk Çelik açıklamasını “umarım kısa sürede bu konu herkesin gündeminden çıkmış olur ve herkes huzur içerisinde, diyalog içerisinde, birbirleriyle dayanışmasını daha da güçlendirerek yaşamını sürdürür.” sözleriyle bitirdi.

D

evlet Bakanı Faruk Çelik sonunda ağzındaki baklayı çıkardı. Alevi çalıştaylarını değerlendirmek için Sivas’ta bulunan Çelik, Madımak Oteli’nin kütüphane yapılacağını duyurduktan sonra, asıl niyetini “umarım bu konu herkesin gündeminden çıkmış olur.” sözleriyle özetledi.

S‹LMEK ‹ST‹YORLAR Madımak Oteli’nin çok amaçlı kullanıma açılması için uzlaşmaya vardıklarını söyleyen Çelik “katliam” sözcüğünü kullanmaktan imtina ederek “2 Temmuz’la ilgili bir anı bölümünün de yer almasıyla ilgili ittifaka vardık.” dedi. Sivas’ın haketmediği bir

biçimde ülke gündemine oturduğunu söyleyen Çelik, konuyu çözerek Türkiye’nin gündeminden kaldırma niyetinde olduklarını ifade

etti. “Olayın” bir provakasyon sonucunda meydana geldiğini iddia eden Çelik, Madımak katliamının farklı alanlara çe-

KOfiULSUZ MÜZE Alevi örgütleri Madımak Oteli’nin kütüphane yapılması tasarılarına karşı, “Sivas Katliamı’nın unutulmaması için, katliama imza atanları yıllar sonra da lanetlemek için tek şart: Madımak koşulsuz müze olmalıdır.” dediler.

Doğramacı son görevini yaptı Y İhsan Doğramacı’nın cenazesi birbirleriyle gerilim içerisindeki devletin zirvesinin ‘biraradayız’ mesajı vermesi için önemli bir fırsat oldu

üksek Öğretim Kurulu’nun (YÖK) Kurucu Başkanı İhsan Doğramacı, 25 Şubat Perşembe günü ‘çoklu organ yetmezliği’ nedeniyle Hacettepe Üniversitesi’nde öldü. Doğramacı’nın ölümü birbirleri arasında gerilimleri olan devletin zirvesini de biraraya getirdi. Devlet protokolüne dönüşen İhsan Doğramacı’nın cenaze töreninde; Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, TBMM Başkanı Mehmet Ali Şahin, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, 9’uncu Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli,

Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ, Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç, YÖK Başkanı Yusuf Ziya Özcan ve KOÇ Holding Şeref Başkanı Rahmi Koç hazır bulundu. Cenaze töreniyle devletin zirvesi, bir süredir ülkedeki Yargı-TSK-AKP geriliminden rahatsız olan ve rahatsızlığını çeşitli şekillerde ifade eden uluslararası sermayeye ‘kavga etmiyoruz biraradayız’ mesajı verdi.

‹CRAATIN ‹Ç‹NDEN Doğramacı’nın en çok bilinen icraatı 12 Eylül askeri faşist darbesinden sonra YÖK’ü kurması oldu. Doğramacı’nın

YÖK’ü, birçok bilim insanını üniversiteden uzaklaştırmış ya da öğretim üyelerinin atamalarını engellemişti ve YÖK anti demokratik uygulmalarını günümüzde de sürdürüyor. Doğramacı’nın ikinci icraatı ise Türkiye’nin ilk özel üniversitesi olan Bilkent’i kurması oldu. Doğramacı, Bilkent’i ODTÜ Ormanları olarak bilinen kamu arazisini zimmetine geçirerek kurdu. Doğramacı bu ormanlara bir alışveriş merkezi ve kendisine ait Meteksan Holding’in yerleşkesini de kurdu. Bir dönem İhsan Doğramacı’nın adı intihal olaylarına da karıştı.

Anayasa paketi yolda

B

aşbakan Erdoğan bu ay içerisinde Anayasa değişikliğini meclise getireceklerini açıkladı. Daha önce de gündeme gelen Anayasa değişikliğinin meclisteki ilk adımıysa, AKP milletvekili Bekir Bozdağ’ın Anayasa değişikliklerinin referanduma sunulmasındaki sürenin yüz yirmi günden altmış güne indirilmesi yönünde Meclis’e verdiği önerge olmuştu. Son yapılan Bakanlar Kurulu toplantısı sonrasında bakanlar değişiklik için çalışmalarına hız verdi. Daha önce CHP ve MHP ile uzlaşmaya çalışan AKP bu iki partiden olumsuz yanıt almıştı. Bu konuya ilişkin, Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın “Muhalefetle mutabakat arayışını bıraktık, artık düğmeye basılmıştır.” demesi AKP’nin Anayasa değişikliği konusunda geri adım atmayacağını gösteriyor. Gündeme gelecek değişiklik paketi konusunda net bir bilgi yok, ancak AKP’li kurmayların açıklamalarına göre paket; parti kapatma kararının Meclis’e bırakılması, HSYK ve Yüksek Askeri Şûra kararlarının yargı denetimine açılması, askerlere sivil yargı yolunun açılması, memurlara grev hakkı gibi değişiklikleri getiriyor.


5

DÜNYA 5 Mart 2010 / 18 Mart 2010

Halk›n Sesi

İsrail savaşa hazırlanıyor 7 İ

srail’in bölge ülkelerine yönelik tehditleri artıyor. Neredeyse her gün Gazze’ye dönük hava saldırısı düzenleyen İsrail başta Lübnan olmak üzere Suriye ve İran’a dönük askeri müdahale tehditleriyle bölgedeki gerilimi tırmandırıyor. Karşı cephede bulunan ülkelerin son günlerdeki yakınlaşması ise dikkat çekerken bölgede yaşanan hareketlilik, “yeni bir savaş için hazırlıklar mı yapılıyor?” sorusunu gündeme getiriyor. 2006’da aldığı yenilgiyi üzerinden atamayan İsrail’in intikam için fırsat aradığı da sıkça dile getiriliyor. ‹SRA‹L GER‹L‹M‹ TIRMANDIRIYOR Geçtiğimiz haftalarda BBC ile bir röportaj yapan Lübnan Başbakanı Saad Hariri İsrail’in bölgede gerilimi tırmandırdığını söyleyerek İsrail’in yeni bir savaş hazırlığı içinde olduğundan endişe ettiklerini belirtmişti. İsrail savaş uçaklarının sık sık Lübnan hava sahasını ihlal ettiğini belirten Hariri, İsrail’in Hizbullah’a karşı başlatacağı bir savaşta Lübnan halkının Hizbullah’ın yanında yer alacağını söylemişti. Bölgede son birkaç haftadır yaşananlar da Hariri’yi doğrular nitelikte gelişti. 20 Ocak günü Dubai’de öldürülen Hamas’ın askeri lideri Mahmud El Mebhu’nun Mossad ajanları tarafından öldürüldüğünü gösteren video kayıtları ortaya çıktı. İsrail suikastı üstlenmezken

karşısında İran’ın Suriye ve Lübnan üzerindeki etkisi azalmak bir yana daha da arttı. Geçtiğimiz günlerde Suriye’nin başkenti Şam’da biraraya gelen Ahmedinejad, Esad ve Nasrallah İsrail’e karşı ortak tavır alacaklarını açıkladılar. Hizbullah’a yönelik herhangi bir saldırıda Suriye’nin Hizbullah’ın yanında taraf olacağını söyleyen Esad, İsrail’in böyle bir akılsızlık yapmamasını tavsiye etti. İran ve Suriye arasındaki vizelerin kaldırılmasıyla perçinlenen yakınlaşma sonrası İsrail, ABD’deki lobi faaliyetini hızlandırdı. Ahmedinejad, Esad ve Nasrallah’ın Şam’da bir araya gelmesinden rahatsız olan İsrail, Ehud Barak aracılığıyla ABD’ye Şam’a ‘büyükelçi atama yapmaması’ çağrısında bulundu.

İsrail, 2006 yenilgisinin etkilerini üzerinden atmak ve Lübnan üzerinden İran’la savaşmak için Ortadoğu’da gerilimi tırmandırıyor

Mebhu’nun öldürülmesini sevindirici bir gelişme olarak değerlendirdi. Diğer taraftan Filistin’de operasyonlara da devam eden İsrail son olarak Gazze Şeridi’ni top ateşine tuttu. Saldırı sonucunda bir Filistinli ölürken biri de yaralandı. Öte yandan milyonlarca gaz

Tekel’le dayanışma Y eylemi

maskesi dağıtımına başlayan İsrail devleti iç siyaseti de savaş tehdidi üzerinden şekillendiriyor. Bir süreden beri Suriye-İsrail arasında yürütülen barış görüşmelerinin sonuçsuz kalması ve Suriye’nin İran’la yakınlaşmasının ardından söylemlerini sertleştiren İsrail “Suriye ile savaşabiliriz” diyerek

açık tehditte bulundu. Lübnan üzerindeki baskıyı da arttırmaya dönük çabalar harcayan İsrail, Lübnan yönetimini Hizbullah’a silah sağlamakla suçladı. ‹RAN, SUR‹YE, H‹ZBULLAH YAKINLAfiMASI İsrail’in açık tehditleri

‹SRA‹L BOYKOTTAN RAHATSIZ Diğer taraftan dünyada giderek yaygınlaşan “İsrail’i boykot çağrısı” İsrail’i oldukça rahatsız ediyor. Özellikle Fransa’da etkili olan çağrıya karşı İsrail lobisi yargı kozunu öne sürmüş durumda. İsrail mallarını boykot etmeyi ırkçılık olarak göstermeye çalışan lobi, boykot çağrısı yapanlara karşı davalar açıyor. Monde-diplomatique yazarı Dominique Vidal’e göre İsrail lobisi Fransa yasalarında bu konuda sert tedbirlerin alınması için değişiklikleri zorluyor.

Grev Yunanistan’ı felç etti

T

ekel direnişinin başlamasından kısa bir süre sonra Almanya’da kurulan Tekel İşçileriyle Dayanışma Komitesi 28 Şubat günü Berlin’de bir destek yürüyüşü gerçekleştirdi. Soğuk ve fırtınalı havaya rağmen kent merkezinde toplanan 700’den fazla kişi şarkılar, türküler söyleyerek, sloganlar atarak yürüyüşe geçtiler. Yürüyüş Kreuzberg’e kadar sürerken burada bir miting gerçekleştirildi. Ankara’da direnişte olan bir Tekel işçisiyle telefon bağlantısı yapılarak düşünceleri alındı. Yapılan konuşmalarda 4-C yasası Almanya’da sosyal adaletsizliğin simgesi olarak gösterilen Hartz-4’e benzetildi ve özelleştirmelere karşı ortak mücadele çağrısı yapıldı.

Total grevi sona erdi

unanistan’da 24 Şubat günü sendikaların öncülüğünde düzenlenen bir günlük genel grev hayatı durdurdu. Grev,Yunan hükümetinin “kemer sıkma” politikalarına karşı iş bırakan 2 milyondan fazla işçinin katılımıyla gerçekleştirildi. Taksi şoförlerinden gazetecilere kadar birçok alanda, çalışanlar 24 Şubat günü iş başı yapmadı. Uluslararası Atina Havalimanı’nda tüm uçuşlar grev nedeniyle iptal edilirken Atina ve Selanik sokaklarında ise on binlerce kişinin katıldığı yürüyüşler düzenlendi. “BU B‹Z‹M KADER‹M‹Z DE⁄‹L, BEDEL‹N‹ ÖDEMEYECE⁄‹Z” Ülkenin iki büyük sendikasından kamuda örgütlü ve yaklaşık 500.000 üyeye sahip ADEDY ve özel sektörde örgütlü, yaklaşık 1 milyon üyesi olan GSEE’nin ilan ettiği genel grev çağrısı güçlü bir şekilde karşılık buldu. Ülkede hava, deniz ve demiryolu trafiği neredeyse tamamen durdu; okullar, mahkemeler, kamu kuruluşları ve bankalar kapandı. Hastaneler acil durumlar dışında hizmet vermedi. Hem özel hem de kamu televizyon ve radyolarında da örgütlenen grev

P

etrol tekeli Total’in Fransa Dunkerque’de bulunan rafineriyi kapatma kararı alması ardından başlayan grev sona erdi. Ülke genelindeki beş rafineride çalışan işçilerin Dunkerque işçileriyle dayanışma amaçlı bir haftayı geçkin sürdürdüğü grev yapılan oylama ile sona erdirildi. Hükümetin rafinerinin kapanmaması için çalışacaklarına dair verdiği söz ve Total yetkililerinin işçilere rafinerinin kapanması halinde iş garantisi vermesi sonrası sendikalar grevin devamını oylama kararı aldılar. 6 rafineride gerçekleştirilen oylamada kapanma tehdidi ile karşı karşıya olan Dunkerque rafinerisi işçileri greve devam oyu kullanırken diğer rafinerilerde kurulan sandıklardan grevi sonlandırma eğilimi çıktı. Grevin sonlandırılması yönünde çıkan karar karşısında öfkelenen Dunkerque işçileri “hiç birimizin iş garantisi yok. Şirket 5 yıl garanti veriyormuş, beş yıldan sonra ne olacak?” diyerek kızgınlıklarını dile getirdiler.

Yunanistan’da işçiler krizin faturasını ödememekte kararlı. Hükümetin yeni tedbir paketleri için hazırlanması işçilerin öfkesini daha da arttırıyor

nedeniyle 6 saat boyunca ülkede haberleşme ağları tıkandı. Bazı sektörlerde %100’e varan katılımlar olurken en düşük katılım dahi %70 oranında gerçekleşti. Diğer taraftan grev ve gösterilere Komünist Parti ve Sendikal Mücadele Cephesi gibi partiler, Anarşistler, demokratik kitle

örgütleri ve öğrenciler de katıldı. KR‹ZE KARfiI SOSYAL‹ST HÜKÜMET Hükümetin krizden çıkış için önerdiği önlemlerin çalışanların sırtındaki yükü daha da arttırmaktan başka bir şey olmadığını söyleyen sendikalar Avrupa Birliği ve IMF’nin şartlarına

boyun eğmeyeceklerini söylüyorlar. Grev günü düzenlenen gösterilere katılanlar da “haklarımız için buradayız, hükümet AB ile el ele vererek pahalılık üzerine pahalılık empoze etmeye çalışıyor” sözleriyle hükümete karşı tepkilerini dile getirdiler. Genel grev günü tepkisini farklı şekillerde ifade edenler de vardı. “Krize karşı sosyalist hükümet” pankartı açan 500 kadar öğrenci yola barikat kuran polislere molotof kokteylleri attılar. Çıkan çatışmalarda çok sayıda genç gözaltına alınırken bir çoğu da yaralandı. Atina ve Selanik sokaklarında polis ve öğrenciler arasındaki çatışmalar akşam geç saatlere kadar devam etti. AB BASKIYI ARTTIRIYOR Toplumsal muhalefetin tepkileriyle sallanan hükümet AB ülkelerinin arttırdığı baskı altında da eziliyor. Hükümetin aldığı önlemleri yeterli bulmayan başta Fransa ve Almanya olmak üzere AB ülkeleri, Papandreou’dan daha sert önlemler almasını istiyor. Hükümetin vergi ve akaryakıt zammı, memur alacaklarında indirim gibi önlemleri yeterli bulmayan AB, hükümetin yardım alabilmesi için yeni önlem paketi açıklamasını bekliyor.

ABD’den İran’a ekonomik abluka A

BD İran üzerindeki ekonomik baskıyı arttırmak için çalışıyor. İran’ın nükleer programında geri adım atmamasını neden olarak gösteren ABD, Rusya ve Çin üzerindeki baskısını arttırırken Birleşmiş Milletler’den de ekonomik yaptırım kararı çıkartmak için çabalıyor. ABD bir süreden beri bölge ülkelerinde İran’a karşı ekonomik yaptırımların uygulanması için diplomasi faaliyetleri yürütüyor. İran’ın uranyum zenginleştirme programından geri adım atmamasını ve Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’nun önerilerini dikkate almamasını neden olarak gösteren ABD, İran’a yönelik yeni yaptırımlar uygulanması için özellikle Çin ve

Yemen’de A Güney isyanı

Rusya’yı ikna etmeye çalışıyor. “İran’ın nükleer silah elde etmesine izin vermeyeceğiz” diyen ABD Dışişleri Bakanı Clinton yeni yaptırımların uygulanmasının zorunlu olduğunu söylerken askeri bir operasyonun gündemde olmadığını da dile getirdi. Clinton, “siyasi ve ekonomik” çözümden yana olduklarını iddia etti. Diğer taraftan Rusya Devlet Başkanı Medvedev’in İran’a yönelik yaptırımlara destek verebileceklerini açıklaması yürütülen pazarlıkların bir nebze olsun işe yaradığını gösteriyor. ABD’nin İran’ı kontrol altına alma çabalarında kilit konuma sahip olan Rusya, bu konumunu her iki taraf açısından da pazarlık unsuru olarak kullanıyor. İran’a

BD’nin üçüncü cepheyi açacağı tartışılan Yemen’de son haftalarda Şii isyancılara karşı yürütülen operasyonlarda yüzlerce kişi öldü. Yemen’in kuzeyinde 2009’un son aylarında meydana gelen isyan sonrası çatışmalar hız kesmedi. Yüzlerce Şii militanın öldüğü çatışmalar sonrası Şii isyancıların lideri Abdülmelik elHusi hükümetin şartlarını kabul

zaman zaman karşıt zaman zaman yandaş olan Rusya’nın tarafını, çıkarları belirliyor. Çin ise petrol silahı kullanılarak ikna edilmeye çalışılıyor. ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı James Steinberg geçtiğimiz günlerde “bölgede yaşanacak bir istikrarsızlıktan en fazla Çin etkilenecektir” sözleriyle oluşabilecek bölgesel gerilim sonrası petrol fiyatlarının artabileceğine vurgu yaptı. Steinberg böylece, Çin’in yumuşak karnı olan enerji ihtiyacına gönderme yaparak örtülü bir tehditte bulunmuş oldu. Çin, ABD ve İran arasında bölgede yaşanan mücadelede doğrudan taraf olmamakla birlikte, vereceği kararla bu bakımdan oldukça önemli bir konumda bulunuyor.

ettiğini açıklayarak anlaşma istedi. Kuzey’de Şii isyancılara karşı savaşı kazanan Yemen hükümeti bu sefer Güney’de patlayan bağımsızlık hareketi ile sarsıldı. Bağımsızlık çağrısıyla başlayan isyanı bastırmak için Suudi Arabistan ve ABD destekli Yemen ordusu bölgeye yığınak yaparken sokak gösterilerinde onlarca Güney Yemenli tutuklandı. Yemen hükümeti gös-

terilerin yoğunlaştığı Ebyan, Dalea ve Lahic’da güvenlik önlemlerini arttırırken hükümet sıkıyönetim ilan etti. İsyanın önderi olan Yemen’in eski devlet başkanı yardımcısı Ami Salim el Baid Güneylilere karşı sistematik ayrımcılık uygulandığını, tüm yeraltı zenginliklerinin Kuzey tarafından sömürüldüğünü, bağımsızlıktan başka bir yol olmadığını söyledi.

iklim 5 kıta

Afganistan’a Alman takviyesi

A

lman Federal Meclisi’nde Afganistan’daki asker sayısının arttırılması için oylama yapıldı. Tasarıyı protesto eden Sol Parti milletvekilleri Meclis’e, geçtiğimiz sene Alman komutasında düzenlenen askeri operasyonda ölen 142 sivilin isimlerinin yazılı olduğu dövizlerle katıldı. Ancak çabalar yetmedi. Almanya Afganistan’daki asker sayısını arttırma kararı aldı. Yapılan oylama sonucu 586 milletvekilinden 429’unun “evet” oyu kullanmasıyla 4500 olan asker sayısı 5350’ye çıkarıldı.

Polonya’ya füze kalkan›

P

olonya Savunma Bakanı Janusz Sejmej nisan ayında ülkenin kuzeyine Patriot füze kalkanının kurulacağını duyurdu. Amerikan füzelerinin Rusya sınırının 60 km yakınındaki Morag askeri üssüne yerleştirilmesi planlanıyor. ABD bir süreden beri Çek Cumhuriyeti ve Polonya’ya füze kalkanı yerleştirmeyi tasarlıyor. Rusya ise ulusal güvenliğini tehdit ettiği gerekçesiyle ABD’ye şiddetli itirazlarda bulunuyordu. Son gelişmeler karşısında Rusya’nın sessizliği dikkat çekti.

fiili’de deprem

S

on günlerde dünya genelinde sıklaşan deprem felaketleri, Haiti, Japonya ve Nepal’in ardından Şili’yi de vurdu. Şili’de meydana gelen 8.8 büyüklüğünde deprem ülkeyi yerle bir ederken, 800’den fazla Şilili hayatını kaybetti. Devlet başkanı Michelle Bachelet’in dünyaya acil yardım çağrısı yaptığı Şili’de yiyecek bulmakta zorlanan halkın marketlere hücum etmesi sonrası askerler ve halk karşı karşıya geldi. Mallarını korumaya çalışan siviller de silahlan bireysel olarak silahlanıyor.

Uruguay’da Mujica göreve bafllad›

U

ruguay’da 29 Kasım 2009’da yapılan seçimlerde başkanlığa seçilen eski gerilla, Tupamaros hareketi lideri Jose Mujica, 1 Mart günü başkanlığı devralarak göreve başladı. 2015 yılına kadar başkanlık görevini sürdürecek olan Mujica “özgürlüğün bayrağını taşımaya devam edeceğiz” dedi. Kapitalizme karşı savaş vereceklerini belirten Mujica hem Uruguay solunu hem de tüm Uruguay halkını bu mücadelede birlik olmaya çağırdı.


6

İNSANCA YAŞAM 5 Mart 2010 / 18 Mart 2010

Halk›n Sesi

Müjde! Aciller para basacak Sa¤l›k emekçilerine göre hastalar›n acil servislere yönelmesinde sa¤l›k hizmetini alt›n de¤erine getiren SSGSS ysas›n›n getirdi¤i prim ve katk› pay› ödeme zorunlulu¤u etkili

Hastaneler mesai sonrası ve tatillerde de hasta kabul edecek, Amaç daha çok hizmet değil daha çok katkı payı ödemesi almak

Y

akında ya Başbakan’dan ya da Sağlık Bakanı’ndan müjdeyi alırsınız. Artık hastaneler gece 12’ye kadar hizmet verecek. Resmi tatiller ve hafta sonlarında tıpkı hafta içi gündüz olduğu gibi polikliniklere gidilip muayene olunabilecek. Sağlık Bakanlığı 28 Ocak’ta yayımladığı Mesai Dışı Poliklinik Uygulaması Genelgesi’yle hastanelerin çalışma saatlerinde yeni bir düzenlemeye gidiyor. Bakanlık, genelgede “yataklı tedavi kurumları bünyesindeki acil servislere mesai saatleri haricinde ve genel ve resmi tatil günlerinde; acil müdahale gerektirmeyen ve ayaktan tedavisi sağlanabilecek durumdaki hasta başvurusu sayısının oldukça yüksek olduğunu” tespit ederek bu yoğunluğa çözüm buldu. KATKI PAYINDAN KAÇILMAZ Genelgeye göre mesai dışı poliklinik uygulamasıyla “hafta içerisinde hasta müracaatının en yoğun olduğu mesai saati bitiminden saat 24:00’e kadar, hafta sonu ve resmi tatil günlerinde ise 08:00- 24:00 saatleri arasında, hasta yoğunluğu ve tabip mevcudu dikkate alınarak” hasta kabul edilecek. Pilot uygulama için şimdiden hazırlıklara başlandı. İzmir’de uygulama ilk olarak Trafik Hastanesi, Karşıyaka Devlet Hastanesi ve Alsancak Devlet Hastanesi’nde

belediye sınırları içerisindeki başka tabiplerin çalıştırılacağı belirtiliyor.

hayata geçirilecek. Hastalara tam gün hizmet verilmesi kulağa oldukça hoş gelse de genelgenin ve mesai dışı poliklinik uygulamasının ardında yatan sebep para. Uygulamayla beraber parası olmayanlar için acil servis çözümü ortadan kalkıyor. Hangi saatte muayene olursanız olun katkı payı ödemekten kurtulamıyorsunuz. SEBEP EKONOM‹K İstanbul Tabip Odası yöneticisi Hüseyin Demirdizen genelgeyi ve gerekçelerini gazetemize değerlendirdi. Demirdizen uygulamaya sebep olan acil servislerin acil hizmetler dışında kullanımının gerekçesinin önemli olduğuna dikkat çekiyor. “Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası (SSGSS) uygulamasıyla beraber getirilen kurallar halkın sağlık hizmeti almasını zorlaştırıyor” diyen Demirdizen acil servislerde katkı payı ve primlerin ödenmiş olması zorunluluğu aranmadığı için hastalık durumunda halkın buralara yöneldiğini ifade ediyor. Acil servislerinin yoğunluğunun sebebinin ekonomik olduğunun altını çizen Demirdizen söz konusu uygulamanın bu boşluktan yararlanan yoksulları mağdur edeceği kanısında. Demirdizen düzenlemenin, hekimler ve sağlık emekçileri için ise daha uzun mesai saatleri anlamına geleceği görüşünde.

Düzenlemeyle, normal poliklinik saatlerinin ardından da mesainin devam edeceğini kaydeden Demirdizen 8 saatlik çalışma gününün genelge ile beraber en az 16 saat olacağını ve bunun sağlık hizmetinin niteliğini etkileyeceğini ifade etti; hekimlerin uzun süre çalışmasının yaratacağı yorgunluğun ve hekim sürekliliği ilkesinin ihlal edilmesi gibi olası

sonuçların sağlık hizmetinin niteliğini düşüreceğini belirtti. ‹LK TAM GÜN ÖRNE⁄‹ Türk Tabipleri birliği (TTB) de genelgeyi tam gün çalıştırmanın ilk örneği olarak değerlendirirken acillere, tıbben acil olmayan vatandaşların başvuru sayısının artması gerekçesinin araştırılması gereken bir konu olduğunu ifade

etti. TTB açıklamasında insanların katkı payını vermemek için parasız olduğunu bildikleri acile başvurduklarını belirtti. TTB, genelgenin geçen ay yasalaşan tam gün yasasıyla çelişen yönlerine de dikkat çekti. Genelgede mesai dışı polikliniklerde hastanede aktif olarak çalışan pratisyen tabiplerle bu tabiplerin sayısının yetersiz kalması durumundaysa hastanenin bulunduğu

BAHANE BOL Hekimlerin tek bir işyerinde çalışması zorunluluğunu getiren Sağlık Personelinin Tam Gün Çalışmasına ve Sağlıkla İlgili Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’unda ise bu gerekçenin aksi söyleniyordu. Kanunda “Zor ve riskli bir mesleği üstlenmiş olan hekimlerin, yoğun ve stres dolu bir günün yorgunluğundan sonra, başka bir mekanda çalışarak hastalarını görmesi, bütün bunları takip eden tedavi ve kontrol sorumluluğunu üstlenmesi mesaisini ciddî bir şekilde bölmektedir. Bu durum hekimlerin görevine odaklanmasında sorunlara yol açabilmekte, zaman zaman kamudaki mesainin aksaması sonucunu doğurmakta, tam verimlilik sağlanamamakta, hatta böyle bir çalışma düzeni hasta güvenliği açısından da risk oluşturabilmektedir” deniliyordu. Genelge, tam aksini yapıyor ve Bakanlık bizzat kendi çıkardığı kanunun aksi bir gerekçe ile gün boyu çalışan hekimleri bir de akşam çalıştırıyor. Gerekçesi ‘halka hizmet’ olsa da katkı payı ve prim ödeme zorunluluğunu gerektirmeyen uygulama boşlukları da böylece yurttaşlar aleyhine ortadan kaldırılmış oluyor.

İşten çıkarılana sağlık hizmeti de yok İşsizlik oranının, krizle sarsılan bir önceki yıldan bile yüksek olduğu bir dönemde AKP, işsizlerin sağlık hizmetinden yararlanma süresini yüz günden on güne indirmeyi çalıştı

Ulaşım eskiye döndü A

nkara’da ulaşım fiyatları 6 yıl öncesine indi. 8 Mart Pazartesi günü otobüslerde tam bilet 90 kuruş, öğrenci 60 kuruş oldu. Ulaşıma 2004 ve 2008 yılında yapılan zamlar, Tüketici Dernekleri Federasyonu’nun (TÜDEF) açtığı davayla iptal edildi. Mahkemenin kararı üzerine 2 Mart’ta toplanan Ulaşım Koordinasyon Merkezi (UKOME) mahkeme kararını uygulayarak ulaşım zamlarının geri alınmasına karar verdi. İ. Melih Gökçek yönetimi döneminde ulaşım fiyatlarındaki artış tam bilette %350, öğrencide %400’ü bulmuştu. Ankara 9. İdare Mahkemesi toplu ulaşım hizmeti verilirken sosyal devlet ve hakkaniyet ilkelerinin göz önüne alınması gerektiğini vurgulayarak zam kararını iptal etti. Mahkemenin karar gerekçesinde toplu taşımanın bir kamu hizmeti olduğunun, zam kararının ise kamu yararına aykırı olduğunun altı çizildi.

H

ükümet sağlık hizmetleri konusunda işsizleri yokladı. İşsizlik oranının geçen yıllara göre arttığı bir dönemde AKP hükümeti işsizlerin sağlık hakkını gasp etmeye yeltendi. Sosyal Güvenlik ve Genel Sağlık Sigortası’na (SSGSS) göre “sağlık yardımı alma hakkı var iken işten çıkanlara her hal ve şartta 10 gün daha sağlık yardımı veriliyor. Eğer işten ayrıldığı günden geriye doğru bir tam yıl içinde 90 gün sigorta primi ödenmişse 10 güne 90 gün daha ilave edilerek 100 gün sağlık yardımı alınabiliyor.”

‹fiS‹ZL‹K TAVAN YAPTI Fakat SGK Kısa Vadeli Sigortalar Daire Başkanlığı, geçen ay il müdürlüklerine gönderdiği bir genelge ile işsiz kalanların sağlık hizmetinden yararlanacağı 10+90 günlük süreyi 10 güne indirdi. Genelge sonrası tüm işlemler 10 gün hesabına göre yeniden yapılandırıldı. İşsiz kalan binlerce insan, sağlık hizmetini parasız alma hakkından mahrum bırakıldı. Hastanelerde ve eczanelerde işlemleri yapılmayan işsizler uygulamaya

öfkelenince SGK geri adım attı. SGK bu girişimi Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre işsizlik oranının geçen yıla göre üç puan yükseldiği bir dönemde yaptı. Üstelik TÜİK altı aydan uzun süre işsiz kalanları bu orana dâhil etmiyor. Onların kendiliğinden iş aramaktan vazgeçerek işsiz olma vasfını yitirdiğini iddia ediyor. ‹fiS‹Z DE PARA ÖDEYECEK Çalışma Bakanı Ömer Dinçer uygulamanın maddi bir hatadan kaynaklandığını öne sürerek gönderilen genelgede

100 gün yerine 10 gün yazıldığını, hatanın ortaya çıkmasından sonra düzeltme yapıldığını iddia etti. Sosyal Güvenlik uzmanı Ali Tezel konuya dair yaptığı açıklamalarda işsizlere sağlık hizmetinde süre kısıtlaması kadar çarpıcı bir başka konuya da dikkat çekti. Tezel, “10+90 günlük süreler bittikten sonra işsiz kalan kişi eşi veya çocukları (ya da ana babası) üzerinden sağlık yardımı alamayacak durumda ise, ailenin gelir durumuna göre her ay GSS primi ödeyerek sağlık yardımı alabilir”

ilkesine dikkat çekti. GSS’nin prim ödeyen yurttaşları kapsadığını söyleyerek hükümetin yasal süre dolduktan sonra işsizlere sağlık hizmeti almak için prim zorunluluğu getirdiğini hatırlattı, uygulamayı gündeme getirenlerin işsizlerin parasına bile göz diktiğini ortaya koydu. AKP Hükümeti SSGSS’yi sağlıkta ‘devrim’ olarak sunsa da daha önce yürürlükte olan 506 sayılı Kanuna göre işten çıkarılanlar ilk önce 10 gün daha sonra da bir yıl içinde 120 günlük primleri varsa 6 ay sağlık hizmeti alabiliyordu.

Dikkat SGK’da hırsız var

S

osyal Güvenlik Kurumu, emeklileri Türkiye İşçi Emeklileri Derneği’ne habersizce üye yaparak 700 binden fazla SSK ve Bağ-Kur emeklisinin maaşlarından 12-18 lira aidat kesintisi yapmış. Sosyal güvenlik uzmanı Ali Tezel’in ortaya çıkardığı habere göre SGK, 770 bin emekliyi haberleri olmaksızın derneğe üye yaptı. Şubat ayında emeklilerin maaşından 1218 lira kesinti yapıldığını söyleyen Tezel, yılda bir kere olduğu ve zam verildiği için kesintinin fark edilmediğini vurguladı. SGK kimlerin maaşlarından kesinti yapıldığı bilgisini kimseyle paylaşmadığı için emekliler kuruma dilekçe ile başvurarak maaşlarından kesinti yapılıp yapılmadığını öğrenebilir. Kendilerinden habersiz kesinti yapılması durumunda kesintinin iadesini isteyebilirler. SGK’nın kesintiyi iade etmemesi durumunda mahkeme yoluna gidilebilir.

Kömür poşetiyle cevap

S

amsun Çevre Meclisi üyeleri ile Tekkeköylü kadınlar, ilçelerine kömür deposu açılmasına izin veren belediyeyi, kurumun bahçesine döktükleri bir poşet kömürle protesto etti. İlçe halkı 22 Şubat’ta 50 dönümlük araziyi kömür deposu olarak imara açan ve kararı imzalayan Büyükşehir Belediye Başkanı Yusuf Ziya Yılmaz'ı protesto amacıyla yaptıkları eylemde kömür tozu nedeniyle ilçenin yaşanılamaz hale geldiğini dile getirdiler. Tekkeköy'den Gülay Aydın, "Yusuf Ziya Yılmaz, biz çok kokladık bu kömürü. Al biraz da sen solu bakalım nasıl oluyormuş!" diyerek kurumun bahçesine kömür döktü. Aydın burada bir basın açıklaması yaparak tüm kentin kömür tozuyla beraber sağlıklı yaşam ve sağlıklı bir çevre hakkından mahrum bırakıldığını dile getirdi, depoların kapatılmasını istedi.

Topbaş engellilere kafayı taktı İstanbul Büyükşehir Belediyesi engelli yurttaşlara huzur vermiyor. İki yıl önce Altı Nokta Körler Derneği Rehabilitasyon Merkezi’ni tahliye etmek isteyen belediye şimdi de kas hastalarını sokağa atmaya çalışıyor

İ

stanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) engellilere adeta savaş açtı. İki yıl önce İstanbul Emirgan Reşitpaşa’da bulunan Altı Nokta Körler Rehabilitasyon Merkezi’ni bulunduğu binadan çıkartmaya çalışan Belediye şimdi de engellilere fizyoterapi hizmeti veren Türkiye Kas Hastalıkları Derneği’ni sokağa atmak istiyor. Tahliye kararına karşı direnen hastalar ve dernek üyeleri mücadeleyi kazandı. Topbaş tahliye kararını durduklarını açıkladı. EYLEMLER GER‹ ADIM ATTIRDI 2007 yılında Altı Nokta Körler Derneği’nin Emirgan’daki Rehabilitasyon Merkezi’ni tahliye etmesi için tebligat yollayan İstanbul Büyükşehir Belediyesi, engellilere hizmet veren kurumları sokağa atma huyundan vazgeçmedi. Türkiye’de körlere hizmet veren iki rehabilitasyon merkezinden biri olan Reşitpaşa için

‘Okuluma Dokunma Platformu’ kurulmuş, yapılan eylemler sonucu Belediye tahliye kararında ısrar etmekten vazgeçmişti. Belediye bu kez Türkiye Kas Hastalıkları Derneği’nin Yeşilköy’de bulunan Genel Merkezi’ne göz dikti. İBB, 1991’den beri aynı yerde kas hastalarına hizmet veren 32 yıllık dernekle her yıl yaptığı kira sözleşmesini yenilemeyerek binayı tahliye tebligatı yolladı. Derneğin 8 Ocak 2010’da dilekçe yoluyla yaptığı itirazı ise ‘engelliler için kamu hizmetini belediyeler de verebilir’ yanıtını vererek reddetti. Belediye bununla da yetinmeyerek derneğe tahliye için 2 Mart’a kadar süre vererek bu sürenin sonunda binanın boşalmaması durumunda kolluk kuvvetleri eşliğinde boşaltacağını bildirdi. Karar üzerine derneğin de bileşeni olduğu Sağlığıma Dokunma Platformu harekete geçti. Platform 26 Şubat’ta İstanbul Büyükşehir Belediyesi önünde

bir eylem yaparak Belediye’ye tahliye kararından vazgeçmeleri için seslendi. 28 Şubat günü yapılan eylemli bir şenliğin ardından ‘iyi haber’ geldi. Topbaş 1 Mart günü yapılan bir basın toplantısında kendine yöneltilen bir soru üzerine tahliye kararının durdurulduğunu belirtti. BELED‹YE T‹CAR‹ BAKIYOR Belediyenin tavrını Halkın Sesi’ne değerlendiren Halkevleri Engelli Atölyesi’nden Mahmut Keçeciler İBB’nin Emirgan Körler Okulu ve ardından KASDER’e dönük tahliye

kararının ardında toplumsal yaşam alanlarını siyaseten ve ticareten ele geçirmek isteyen bir iktidar profili olduğuna dikkat çekti. Keçeciler bu kararlara gerekçe olan kentsel dönüşüm sihirbazlığının da niteliklerine değindi. Emirgan Körler Okulu’nu tahliye girişiminde görünür aktörlere yön veren görünmeyen bir iradenin varlığını hissettiklerini anlatan Keçeciler, okula ilişkin tahliye kararının “Belediye Meclisi’nin yüksek oranlı ittifakına dayanıyor. Bu, neoliberal politikaların uygulanabilirliğine yönelik bir zorlamayı ve süreci yöneten aktörlerin

rolünü belirginleştiren göstergelerdir.” dedi. Türkiye Kas Hastalıkları Derneği’nin tahliyesine ilişkin süreçte gözetilenin kârlılık olduğunu kaydeden Keçeciler, derneğin mevcut iktidarla uyum içinde olmamasının da bu kararda etkili olabileceğine işaret etti. Keçeciler, İstanbul Bahçelievler Fizik Tedavi Rehabilitasyon Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nin onarılarak faaliyete sokulması amacıyla oluşturulan Sağlığıma Dokunma Platformu’nun tahliye kararı üzerine “derneğime dokunma” kampanyasını başlattığını aktardı.


7

İNSANCA YAŞAM 5 Mart 2010 / 18 Mart 2010

Halk›n Sesi

Pencereden bakan çocuk, senin için

‘Yetti gari! Bir daha asla’ G

ermiyan Köyü, İzmirÇeşme otoyolunun 80’inci kilometresinden sağa dönüldüğünde taşocağı kıvrımının devamındadır. Köylülerin geçimlerini zeytincilikle sağladığı Germiyan’da köyü tarif ederken yeşil zeytin ağaçları yerine taş ocağını kasten kullandık. Çünkü köye hayat veren yeşil zeytin ağaçları da dahil her şeye zarar veren bu ocaklar, köyün son 30 yılına damga vurdu. Evleri yaşanmaz hale, toprakları işlenmez hale gelen Germiyan köylülerinin bu gidişe ‘dur’ diyerek verdikleri mücadele sayesinde taş ocağının faaliyetinin durdurulması ise Ege köylüsünün yaşanabilir çevre mücadelesine yeni bir zafer ekledi. Şirketin taş ocağını tekrar açma girişimleri olduğunu öğrenen köylüler yeniden harekete geçti. 26 Ocak’ta köylerinde topladıkları imzaları ve hazırladıkları dosyayı valiliğe vermek için İzmir’in Konak ilçesine gelen Germiyan köylüleri dertlerini bir de Halkın Sesi’ne anlattı. Köyün muhtarı Şadan Kaya taş ocağının evveliyatının 1980’e dayandığını anlatıyor. Bu tarihte

Ege köylüsünün çevre mücadelesi İzmir Germiyan’da bulunan otuz yıllık taş ocağının köylülerin mücadelesi sonucu kapatılmasıyla yeni bir zafer daha kazandı. Halkın Sesi’ne konuşan köylüler ‘taş ocağı mı bir daha asla’ diyor köye gelen firma evvela taş çıkartıp satmaya başlamış. Bir yıl sonra taş kırmak için kullanılan konkrasör makinelerini getirmişler. Zamanla konkrasör makinelerinin sayısı beşe çıkmış, ocak köye, köylüye zarar vermeye başlamış. Muhtar Kaya “Konkrosör makinelerinden o kadar çok toz çıkıyordu ki toz altında kalıyorduk. Dinamit patlamalarında büyük sarsıntılar oluyordu evlerin camları kırılıyordu” diye anlatıyor.

Bembeyaz bir şeye dönüşüyor ağaç. Bu toz hep mikrop oluşturuyor. Biz zeytinin yağını sıkıyoruz, yıkamamızın mümkünatı yok. Zeytin tanesi gelişemiyor, bu çıkan toz resmen zeytini yiyor.” Kaya, rüzgar esince de evlerin çatılarındaki kırmızı kiremitlerin bembeyaz olduğunu anımsadığını söylüyor. “Biz o tozu yiyeceklerle alıyorduk, kendi tarlalarımızda bahçelerimizde ektiğimiz ürünlerle alıyorduk” diye ifade ediyor.

TOZ ZEYT‹N‹ Y‹YORDU Köylülerden Nusret Kaya da taş ocağının zeytinciliği durma noktasına getirdiğini ekleyerek devam ediyor söze: “Taş ocağının 300 500 metre açığında benim bir arsam var. Zeytin ağaçlarında, tanede ve yaprağında toz kabuğumsu bir şey oluşuyor.

fi‹RKET DESPOTLAfiTI Nihat Ünler de muhtarı ve hemşerisini destekleyerek taş ocağında kullanılan azot yüzünden tüm köyün kimyasal maddeye maruz kaldığını belirtiyor. Üstelik taş ocağında çalışan altı kişinin akciğer kanseri yüzünden hayatını kaybettiğini aktarıyor.

Tüm bu sorunları yıllarca yaşayanlardan birisi olan Şadan Kaya köye muhtar olunca taş ocağının gitmesi için kolları sıvamış Kaya, taş ocağının sahibi olan Niyazi Ersoyoğulları İnşaat Ticaret Şirketi ile konuşmaya gitmiş. Köye zarar verdiklerini söylemiş fakat işletme sahipleri despotça davranmaya başlamış. Bundan sonraki süreci muhtar Kaya şöyle anlatıyor: “Biz de şirketi kaymakamlığa, valiliğe, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı'na şikâyet ettik. Bunlardan sonuç alamayınca mahkemeye verdik. İşte o zamandan beri mücadelemiz sürüyor. Mahkeme bizi haklı buldu ve ocağı kapattı. Çevresel Etki Değerlenderme raporunu (ÇED) iptal etti. Tabi ÇED’i iptal edince ruhsatları da iptal oldu. 2009’un nisan ayında işletmeyi durdular, mühürlediler.”

B‹R DAHA ASLA Köylüler, kapatma kararının ardından taş ocağı sahibinin ‘rahat durmadığını’ ve ocağı açmak için uğraştığını anlattı. Şirketin tekrar ÇED raporu almak üzere Temmuz 2009’da harekete geçmesinin ardından sona yaklaşıldığını belirtti. Kaya “ÇED 2009’un temmuzunda çevresel etki değerlendirme toplantısı yapmak için köye geldi. Biz toplantıyı protesto ettik; toplantıyı yaptırmadık, geri döndüler. Ama tabi süreç Ankara’da devam ediyor. Ocağı yeniden açmamaları için itiraz dilekçemizi yazdık” diyor ve bizim söyleşiyi yaptığımız gün İzmir’e itiraz dilekçelerini mahkemeye sunmak üzere geldiklerini aktarıyor. Kaya’nın köyün yeni haliyle ilgili sözleri tüm bu mücadelenin ne denli haklı olduğunu ispatlıyor. “Taş ocağı kapandığından beri doğa düzelmeye başladı. Dinamit patlamıyor, yollar bozulmuyor, bitki örtüsü ölmüyor. Bir de gürültüsü vardı aşırı derecede, sabahtan akşama kadar korkunç bir gürültü oluyordu. Şimdi yok, hepimiz rahatız.” (Halkın Sesi / İzmir)

Yanl›fl olan baraj de¤il politikalar Barajlar ne ifle yarar? ‹nsanl›k tarihi su ile hep mücadele içinde olmufltur. Bir taraftan su yaflam›n en temel vazgeçilmeziyken di¤er taraftan da seller ve kurakl›k insanl›¤a birçok ac›lar yaflatm›flt›r ve yaflatmaya da devam ediyor. ‹nsanlar selleri önlemek ve suyu ihtiyac› oldu¤unda kullanmak amac›yla, akarsular›n önlerine kurduklar› barikatlarla ilk barajlar› infla etmifller. Günümüzde barajlar sulama, içme suyu, taflk›n önleme ve elektrik enerjisi üretmek amac›yla yap›lmaktad›r. Barajlar infla edilirken, bu özelliklerin biri ya da bir kaç›n› amaç edinebilir. Örne¤in Atatürk Baraj› sulama ve elektrik üretmek için infla edilmifltir ya da ‹zmit Yuvac›k Baraj› sadece içme suyu sa¤lamak amac›yla infla edilmifltir. Türkiye de irili ufakl› yaklafl›k 670 baraj bulunmaktad›r. Bunun 18 tanesi özel geriye kalan da Devlet Su ‹flleri (DS‹) taraf›ndan yap›lm›flt›r. Yaklafl›k 150 barajda yap›m ve planlama aflamas›ndad›r. Türkiye’de 172 barajda (elektrik üretim amaçl› barajlara HES yani Hidro Elektrik Santral› denir) elektrik enerjisi üretilmektedir. Bu barajlar›n toplam kapasitesi 13.700 MW (Mega Watt) olup, yaklafl›k 48 milyar kW/h elektrik

üretilmektedir. Bu toplam Türkiye Potansiyelinin yüzde 35’ine tekabül etmektedir. Yani ülkemizde fizibilitesi yap›lm›fl, baraj ya da akarsu santraline müsait su potansiyelinin üçte birinden faydalanabiliyoruz. HES’ler en temiz enerji kaynaklar›ndan biri olmas›na ra¤men, beraberinde baz› sorunlar› da bar›nd›rmaktad›r. Bunlar›ndan bafl›nda tarihsel dokunun ve çevrenin korunmas› geliyor. Hasankeyf ‘i sular alt›nda b›rakacak Il›su Baraj› ya da Karadeniz’de yap›lmas› düflünülen santraller bilimsellikten uzak çevre ve do¤aya y›k›m projeleri olarak karfl›m›zda durmaktad›r.

Barajlar›n içme suyu, sulama ve taflk›n önlemede kaç›n›lmaz olduklar›n› bir kez daha belirtmek gerekir. Ayr›ca en temiz elektrik enerjisi üretim biçimlerinden biri oldu¤unu da söylemek gerekir. Kuflkusuz barajlar›n olumsuz yanlar› da vard›r. ‹nsanlar› yaflad›klar› yerden eder, k›smen iklimin de¤iflmesine neden olur. Ancak bu zararlar› en aza indirmek de mümkündür. Süregelen ve AKP iktidar› ile doru¤a ulaflan yanl›fl politikalar ve kar h›rs›, barajlar› toplumun korkulu rüyas› haline dönüfltürmüfltür. Öyle ki Karadeniz’in güzel ve eflsiz yaylalar›ndan, Hasankeyif’teki binlerce y›ll›k kültürel mirasa kadar, Zeugma antik kentinden Dersim’in eflsiz gözelerine kadar bir çok proje bilimsellikten uzak ve kamusal alanlar› tamamen kar h›rs›na feda eden bir yaklafl›m›n ürünü olarak

karfl›m›za ç›km›fl durumda. Kullan›labilir su kaynaklar› üzerine yap›labilecek çevreye - do¤aya zarar vermeyen ve kendi yöresinin elektrik ihtiyac›n› kolayl›kla karfl›layacak birçok enerji üretim

Yüreği odayla tekerlekli sandalye arasına sıkışmış çocuk, bakma pencereden parka, utanıyorum. Ama yetmez, yetmez sadece benim utancım. Yürüyebildiğini, koşabildiğini, konuşabildiğini, gülebildiğini ve hatta nefes alabildiğini fark etmeyen, evlere, odalara, sandalyelere, yataklara bağlı insanları fark edebilir mi? Dünyada milyonlarca, ülkemizde yüz binlerce insan kas hastası. Onları çoğu zaman görmüyoruz, fark etmiyoruz bile. Bir yerlere, bir şeylere tutsak olmalarında hepimizin, tüm toplumun suçu, utancı yok mu? Türkiye Kas Hastalıkları Derneği 1978 yılında kurulduğunda kas hastalığı olanların herkesle eşit yaşam koşullarına, haklara sahip olmasını amaçlamıştı. Süheyla Dernek evlerden sokağa, sosyal hayata, çalışma E. Tezel hayatına sokmak istemişti Halk›n Sa¤l›k engellileri. 32 yılda aldığı yol Hakk› Meclisi ile de bunu çok güzel başardı, binlerce insanın yaşamını değiştirdi. Bugün Türkiye Kas Hastalıkları Derneği dünya çapında gurur duyabileceğimiz nadir kurumlarımızdan biri oldu. Çok sayıda uluslararası ödül aldı. Gelgelelim yaklaşık 3 ay önce yıllardır hizmet verdiği binasından tahliye edilmek istendi dernek, anlamak mümkün değil. İnsan neden böyle bir yeri zora koşar, yerinden etmek ister, hizmet vermesini engellemek ister? Sağlık alanında son zamanlarda yaşanan ve anlayamadığımız o kadar çok şey var ki. Neden? Nedenin çok önemi yok aslında. Neden her şey olabilir, birilerinden olmamak, birilerini yazdıklarınızla ya da söylediklerinizle kızdırmak, rantı çok getirecek olan bir yerde hizmet veriyor olmak, bunlardan biri ya da hepsi. Önemli olan nedenler değil, önemli olan yapılan haksız-hukuksuz eylem ve bu eyleme karşı bizim bilincimiz, bu haksızlığa karşı dik duruşumuz. Türkiye Kas Hastalıkları Derneği için hepimiz ayağı kalktık, kalkmalıydık da. Tüm sağlık örgütleri, tüm engelli dernekleri, sendikalar, demokratik kitle örgütleri, herkes, duyarlı herkes bu işe dur dedi. Ne oldu? Olması gereken. Mesnetsiz tahliye kararı geri çekildi ama zaten geri çekilmeseydi bile hukuk bu haksız duruma dur demişti; İstanbul 4. İdare Mahkemesi ‘yürütmeyi durdurma’ kararı verdi. Ne oldu? Hak haklının oldu. Türkiye Kas Hastalıkları Derneği bugün için üstlendiği ve yürüttüğü bir sürü faydalı işin yanında başka bir misyonu daha edindi. Birlikte hareket etmenin, haksızlığa karşı tek yumruk olmanın, ne olursa olsun vazgeçmemenin, yılmamanın, hak kazanımının temel yolu olduğunu gösterdi. Sağlık alanındaki tüm haksız uygulamalara karşı aynı şekilde, aynı dirençle hep birlikte durmak boynumuzun borcu. Biat ve sadaka kültürünü yerleştirmeye çalışanlara inat hakkımızı koruyacağımızın, hakkımızı alacağımızın sembolüdür Kas Hastalıkları Derneği. Daha yapılması gereken çok yürüyüş var, direniş var. Hak mücadelesinde verilecek kavga var. Çocuklarımız için, çocuklarımızın sağlıklı yarınları için. Pencereden parka bakan çocuk, sen tekerlekli sandalyenle özgürce, dilediğin her yerde olabildiğin, kendini dilediğin gibi ifade edebildiğin, hüzünlü değil yaşam sevinci ve coşkusuyla dolu olduğun güne kadar, söyleyecek çok sözümüz var.

biçimi var. Ancak buradaki amaç yörenin ihtiyac› olan enerjiyi sa¤lamak de¤il, çok uluslu flirketlerin kirli sanayileri için gerekli enerjiyi sa¤lamay› hedefliyor.

Faydas› patrona zarar› halka Enerji üretiminin özellefltirilmesi yani kamusal alanlar›n sermayeye yeni kar alanlar› olarak aç›lmas› süreci beraberinde yeni do¤a katliamlar› ve çevresel y›k›m› getirmifl-getirecektir. Çokuluslu flirketler ve yerli iflbirlikçileri, enerji üretiminin özellefltirilmesi ile beraber ülkenin dört bir yan›ndaki derelere, ›rmaklara talip oldular. Binlerce akarsuyumuz art›k ortak de¤er olmaktan ç›kmaktad›r. E¤er engelleyemezsek çok yak›nda ne deremiz kalacak ne de do¤am›z. Öyle ki binlerce flirket bu derelere sahip olmak için birbirleri ile yar›fl›yor. ‹hale süreçleri h›zla ilerliyor. Talibi olmayan dere-tepe kalmad›. Bu flirketler derelere kuracaklar› kurals›z –bilimsel-

likten uzak infla edilmifl barajlarla do¤ay› katledecekler. ‹flin en ac› yan› zaten lüks tüketim arac› haline gelen elektrik enerjisi fiyatlar› yeni zamlarla daha da yükselecek. Kamu santrallerinde 0,07 kurufla elde etti¤imiz elektri¤i, bu flirketler devlete 20-25 kurufla satacak ve bize dönüflü ise 40-50 kurufllar› bulacak. Yani hem derelerimizi, ›rmaklar›m›z›, göllerimizi elimizden alacaklar; hem de buradan elde edecekleri elektri¤i bize fahifl fiyatlarla satacaklar. ‹flte kapitalizmin en aç›k yüzü… Yaflam alanlar›m›za kasteden barajlar de¤il, barajlar› kurals›z -bilimden uzak infla edilmesine onay veren AKP’nin zihniyetidir.

Halk›n Sesi Sahibi ve Sorumlu Yaz› ‹flleri Müdürü Ali Ergin Demirhan Telefon / Faks 0212 245 90 37 Adres Tomtom Mahallesi Örtmealt› Sokak No: 6/3 BEYO⁄LU/‹STANBUL Bas›ld›¤› Yer Taflbask› Matbaac›l›k Yay. ve Amb. San. Tic. Ltd. fiti. Bask› Tesisleri Kocaeli /‹ZM‹T (0262 335 45 29) www. halkinsesigazetesi.net / iletisim.halkinsesigazetesi.net 15 günlük Yayg›n, Süreli, Türkçe yay›nd›r.


8

MADEN 5 Mart 2010 / 18 Mart 2010

Halk›n Sesi

Madencinin ocağı söner sermayenin bacası tüter Y

er, Balıkesir’in Dursunbey ilçesi Odaköy mevkii Erhan Ortaköy’ün sahibi olduğu Şentaş Madencilik’e ait kömür madenleri. Zaman, 23 Şubat akşam altıya doğru. Madende biriken grizu patladı. 12 işçi ve 1 maden mühendisi hayatını kaybetti, 6’sı ağır 20 işçi yaralandı. Yaralılar hastanelere kaldırıldı. Balıkesir ve Bursa bölgesinde yanık ünitesi bulunmadığı için ağır yaralılar İzmir ve Denizli’ye sevk edildi. Yaralanan işçilerden biri 26 Şubat günü tedavi gördüğü hastanede yaşamını yitirdi. Başbakan kazanın ardından yaptığı açıklamada, madenin Çalışma Bakanlığı tarafından 20 gün önce denetlendiğini söyledi. ÖRNEK MADEN PATLADI Aynı madenlerde 2006 yılının haziranında meydana gelen grizu patlamasında 17 işçi, 24 Şubat 2007’de ise yine grizu patlaması sonucu 3 işçi yaşamını yitirmişti. Yetkililere göre madenler, patlamanın ardından son teknolojiyle yeniden yapılmıştı. Bu madenler, 11 Aralık günü 19 işçinin hayatını kaybettiği Bükköy madenlerinde meydana gelen grizu faciasının ardından örnek maden ocağı olarak basına tanıtılmıştı. EKONOM‹K BASKI Patlamanın ardından ölenlerin yakınları herhangi bir dava açmayacaklarını söylediler. Balıkesir Valisi Yılmaz Arslan, “vatandaş sağduyulu davrandı” diyerek şikayette bulunmadıkları için Dursunbeylilere teşekkür etti. Dursunbeylilerin sağduyusunun kaynağı, ilçenin en önemli iş kapısı olan madenlerin kapanacağı endişesinde ve geçmiş dönemlerdeki tecrübelerinde gizli. Maden sahibi Erhan Ortaköylü, 2006’da meydana gelen kaza sonrasında

Grizu patlaması nedir? M

aden işletmeciliğinde, çalışma koşulları çok ağır ve meşakkatli. Kömür madenleri yerin yüzlerce metre dibine uzanan kuyular ve bu kuyulardan kömürün bulunduğu damarlara uzanan tünellerde yapılıyor. Yüzeye yakın kömür damarları bittikçe, alt tabakalardaki kömüre ulaşmak için kuyular derinleştiriliyor. Kuyular derinleştikçe havalandırma sağlanması güçleşiyor böylece kömür damarları içinde biriken grizunun havadaki oranı yükseliyor. Grizu havada yüzde 4-16 oranında bulunduğunda patlama riski oluşuyor. Metan ve diğer gazlardan oluşan grizu yanıcı bir gazdır. Grizunun patlaması için iki taşın birbirine sürtmesi gibi çok ufak bir kıvılcım kaynağı bile yeterlidir. Grizu patlaması büyük tahrip gücüne ve yıkım etkisine sahiptir. Ülkemizdeki kömür damarlarının grizu riski yüksektir. Bu yüzden madenlerdeki metan oranı yüzde 1 olduğunda bile maden boşaltılır. 20. yüzyıla kadar Avrupa’daki madenlerde grizuyu anlamak için kanaryalar kullanılıyordu. Kanaryalar ölürse grizu var demekti. Günümüzde madenlerde grizu birikmesini ve metanın havadaki oranını izleyen teknolojiler kullanılıyor.

Madenlerin özelleştirilmesi ve taşeron, madenciye ölüm getiriyor, devlet özel sektörü teşvik ediyor. Özel maden sahipleri grizu patlamalarında yaşanan ölümler için ‘kader’ diyor

Grizu patlamas›n›n oldu¤u madende iflçileri çal›flt›ran fien Madencilik Sanayi ve Ticaret Anonim fiirketi’nin (fiENTAfi) sahibi Erhan Ortaköylü ayn› zamanda Bal›kesir Ticaret Odas› Meclisi Baflkan›. Ortaköylü’nün madenlerinde 600 iflçi 800-1250 lira ücretle çal›fl›yor. ölenlerin aileleriyle anlaşarak 2.3 milyon lira para vermişti. MADENLER KARLI PAZAR Dursunbeyliler patlamaya ‘madencinin kaderi’ dedikçe valilik alkışlıyor; ‘sağduyu’ diyor, ama tarih ve veriler böyle demiyor. Türkiye’de linyit sektörünün 1,8 milyar liralık bir üretim değeri var. Linyit üretiminin yüzde 90’ını Elektrik Üretim A.Ş ve Türkiye Kömür İşletmeleri (TKİ) yapıyor, geri kalan üretim ise özel sektör tarafından açılan madenlerde

B

ir madenin üretim yapabilmesi için, Maden İşleri Genel Müdürlüğü’nden maden ruhsatı, Çevre Bakanlığı’ndan ÇED raporu ve depolama izni, Sağlık Bakanlığı’ndan emisyon izinleriyle birlikte yer seçimi, tesis ve açma izinleri, arazi sahibinden ya da Köy İşleri Genel Müdürlüğü’nden arazi kullanım izni, Bayındırlık Bakanlığı’ndan imar ve inşaat izni, İçişleri Bakanlığı’ndan patlayıcı kullanma izni,

yapılıyor. Ülkemizdeki madenlerde üretilen linyitin yüzde 78’i elektrik üretiminde, yüzde 9’u sanayide, yüzde 13’ü ısınma alanında kullanılıyor. Türkiye’deki linyit üretimi ülke ihtiyacını karşılayamıyor. 2008 temmuz ayı istatistiklerine göre madenlerde 137 bin 726 işçi çalışıyor. Bu işçilerin 26 bin 545’i kamuya ait 594 işyerinde çalışırken, 111 bin 181’i özel sektöre ait 8 bin 543 işyerinde çalışıyor. Ülkemizde kamuya ait kömür madenlerinde 15 bin 51 işçi çalışırken,

özel şirkete ait kömür madenlerinde 38 bin 492 işçi çalışıyor. MADENLER‹N SATIfiI Cumhuriyet öncesinde Galatalı tüccarlara kiralanan zaman zaman İngiltere, Almanya gibi ülkelerin yönettiği madenler cumhuriyetle birlikte devletleştirildi. 1970’lerdeki enerji krizine kadar ülke kömür üretiminin ağırlıklı bölümünü taşkömürü oluşturdu. 1967’de Afşin-Elbistan sahasında büyük bir linyit damarı bulundu. 1970’li yıllardaki enerji krizi sonrasında liny-

itin elektrik üretiminde kullanımının teşvikiyle kısa sürede aramalar hızlandı ve yeni linyit havzaları keşfedildi. 1978 yılına gelindiğinde ülkedeki linyit sahaları devletleştirildi. Aynı dönemde ithalatın teşvik edilmesi madenleri olumsuz etkileyip zarara sokuyordu. ETİ’ye devredilen bor madenleri de o yıllarda özelleştirilmeye başlandı ve böylece maden alanında ilk özelleştirmeler de başlamış oldu. 1980’lere gelindiğinde ihracata dönük ekonomi önem

Kirli işler, kirli ilişkiler Belediye ya da DSİ’den su ruhsatı, TEDAŞ’tan elektrik ruhsatı alması gerekli. Ruhsat ve izinlerin yanı sıra Çalışma Bakanlığı’na işyeri bildirimi yapılması ve Kültür Bakanlığı’nın görüşü alınması da gerekiyor. Buna rağmen özel madenlerde işçilerin güvenliği “göz-

den” kaçıyor. Madenlerin sahipleri ise ceza almıyor. Özel madenlerde yaşananlar, işçileri güvencesiz çalıştırılmasında devlet kurumları ve özel maden sahiplerinin dirsek temasında olduklarını gösteriyor. Özel şirketlere ait kömür madenleri jandarmanın görev sahasında

ve ücra yerlerde. Hemen hemen hepsi güvencesiz ve insanlık dışı koşullarda işçi çalıştıran, sendika düşmanı özel maden sahipleri grizu patlamalarıyla gündeme geliyor. Bu özel maden sahiplerinden biri de özelleştirmeler sürecinde palazlanan Nurullah Ercan.

kazanmaya başladı. 1990’larda ise hemen hemen tüm maden sahaları özelleştirme kapsamına alındı. Aynı dönemde kamuya ait madenler teknolojik donanımlarının eksikliği gerekçe gösterilerek işlemez hale getirildi. Kar eden madenler ise özelleştirilmeye başlandı. ADIM ADIM TAfiERON Büyük kamu işletmeleri olan madenlerin özelleştirilmesi süreci 1990’lı yılların başında yükselen muhalefet ve mevcut yasalara aykırı olması sebebiyle uzadı. O yıllarda özelleştirmelerin önünü açmak için redevans (rödövans) yöntemi kullanıldı. Telif hakkı karşılığında kiralama anlamına gelen redevans feodal dönem Fransa’sında haraç anlamına geliyor. 1970’li yıllarda Taşkömürü madenlerindeki kaçak madenleri önlemek adına kullanılan redevans, taşeronlara ve kaçak maden işletenlere verildi. 1990’lı yıllara kadar madenler üçüncü kişiye verilemiyor ve tek bir tüzel ya da gerçek kişi tarafından işletilebiliyordu. 1990’da Maden Kanununun Uygulanmasına Dair Yönetmelik’in 32. maddesinin son fıkrası değiştirilerek, üçüncü kişi ve kuruluşların ruhsat sahipleriyle yaptığı redevans, kira, taşeron vb. sözleşmelerle faaliyette bulunabilmesi Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nın iznine bağlandı. Redevans ve taşronlaştırma bu yıldan itibaren artmaya başladı. 1990’larda redevansın önü açılırken, 2000’lerin başında linyit işletmelerinin büyük bölümü Elektrik Üretim A.Ş.’ye devredildi. Redevans, AKP tarafından 2005’te çıkartılan yeni maden kanunuyla yasal hale geldi. Madenler giderek ucuz işçi cenneti haline gelirken hükümet yandaşı Ciner, AK Enerji gibi firmalar da madenciliğe yatırım yapmaya başladı.

Gökçesu madenlerindeki işten atmalarla bilinen Ercan, 11 Aralık’ta Bursa Bükköy madenlerinde 19 işçinin öldüğü faciayla bir kez daha gündeme gelmişti. KÖMÜR ‹HALES‹ Ercan’ın şirketi, Bükköy Madencilik, TKİ’nin kömür alımı ihalelerinin müdavimi. TKİ, kömür alımı için en çok ihaleyi seçim dönemlerinde açıyor ve ihaleleri tek başına giren firmalar kazanıyor.

Yine özel maden, yine ölüm

Z

onguldak’ın Dilaver Mahallesi’nde Şenol Demir’in sahibi olduğu Demiro Madencilik’te 1 Mart akşamı meydana gelen göçükte 20 yıllık maden işçisi Metin Köseoğlu hayatını kaybetti. Maden sahibi, kazanın ardından gazetecilerin ocakta görüntü almalarını engelledi. Hastaneye gelmeyen maden sahibine tepki gösteren ölen işçinin eşi Emine Köseoğlu, “O madenin şefi yok mu? Benim kocamın ekmeğiyle oynadılar, hayatıyla oynadılar” dedi.

Özel sektör enerjisi

E

nerji Bakanlığı ve Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu, elektrik, doğalgaz, petrol ve yenilenebilir enerji alanındaki yasalarda yeni düzenlemeler yapmak için ortak bir çalışma başlattı. Yılın ilk yarısında hayata geçirilmesi düşünülen düzenlemeler arz güvenliği ve özel sektörün enerji alanında önünü açacak politikalardan oluşuyor. Düzenlemelerle özel sektörün enerji piyasalarındaki ağrılığının en az yüzde 51’e çıkartılması planlanıyor.

Madenci kelle koltukta yeraltında H

er maden kazasından sonra iş güvenliği yasaları konuşuluyor. Sosyal-İş sendikasının hazırladığı rapora göre maden alanında özel sektörün ağırlığı arttıkça ölümlü iş kazaları da artıyor. 1995’ten bu yana özel sektöre ait madenlerde çalışan işçi sayısı 4 kat artmasına rağmen iş güvenliği konusunda hiçbir adım atılmaması ve özel sektörün madenlerinde çalışan işçilerin neredeyse tamamının

Taşeron şirketler ve özel maden sahipleri iş güvenliğini fazla masraf olarak görüyor, madenciler kelle koltukta yeraltında çalışıyor, iş güvenliği kazalardan sonra hatırlanıyor sendikasız olması iş kazalarının önünü açıyor. Türkiye 1999’dan bu yana maden sektöründe en çok ölümlü kazanın yaşandığı ülke olma özelliğini taşıyor. İş Yasası’na göre 50’den az işçi çalıştıran yerlerde, İşyeri Hekimi bulunmuyor.

Bu konuda görüşlerini bizlimle paylaşan Dev MadenSen Yönetim Kurulu üyesi Yılmaz Kızılırmak, özel maden sahiplerinin işçi çavuşlarını 2025 işçi çalıştıran şahıs şirketi gibi gösterdiği için binlerce işçinin çalıştığı madenlerde

işyeri güvenliği birimlerini kurulamadığını söylüyor. Kızılırmak bu yöntemle işverenin asgari düzeyde vergi ödediğini de belirtiyor. Kızılırmak, işverenlerin işçi sağlığını fazla masraf olarak gördüğünü, bu yüzden de iş güvenliğini şart koşan sendikaları işyerlerinde istemediklerini sözlerine ekliyor. Görüştüğümüz Madenİş Eğitim Müdürü Fikret Sazak, mevcut yasalarda parçalı halde bulunan iş güvenliği ile ilgili yasaların yeni oluşturulacak bir işçi sağlığı ve güvenliği yasasında birleştirilmesi gerektiğini söyledi. Madenlerdeki grizu ölçümlerini yapan ve tehlike anında işçileri uyaran teknik nezaretçinin ücret bakımından işverene bağlı olduğunu söyleyen Sazak,

teknik nezaretçilerin işçilerden ziyade işverenin menfaatine göre davrandığını belirtiyor. Sazak, madenlerdeki denetimlerin ise uzun aralıklarla yapıldığını ifade ediyor. Türkiye’de 670 iş müfettişinin 10 binlerce kurumu denetlemeye çalıştığını belirten Sazak, müfettişlerin yetmediğini ifade ediyor. Madenlerdeki kazaların önüne geçilebilmesi için yerinde ve sürekli denetim yapılması gerektiğine deyinen Sazak, bunun için iş kanununda geçen, 50 ve daha fazla işçi çalıştıran işyerlerinde olması gereken işçi sağlığı ve güvenliğinden sorumlu birimlerinin harekete geçmesi gerektiğini belirtiyor. Sazak’ın tecrübelerine göre, sendikanın olmadığı işyerlerinde işverenler işçi sağlığı ve güvenliği birimlerini kurmuyor. Sazak, işyeri güvenliği birimlerini çalıştırmayan işverenlere caydırıcı olmayan cezalar kesildiğini söylüyor.

Hangimiz daha işsiz?

İ

statistik Kurumu meslek gruplarına göre işsizlik oranlarını açıkladı. Buna göre, sosyal hizmet okuyanların 3’te 1’i, sanat eğitimi alanların yüzde 24’ü ve bilgisayar eğitimi alanların yüzde 20’si potansiyel işsiz kalırken, güvenlik eğitimi alanların yüzde 1,6’sı işsiz kalıyor. Raporda, eğitim seviyesi yükseldikçe işsizlik artıyor. İlkokul mezunlarında işsizlik oranı yüzde 12 olurken, orta öğretim mezunlarında yüzde 17, meslek lisesi mezunlarında da yüzde 18 oldu.


9

EMEK 5 Mart 2010 / 18 Mart 2010

Halk›n Sesi

Sa¤l›k örgütleri soka¤a ç›kacak

T

TB, (SES), Dev Sağlıkİş, Türk Hemşireler Derneği, Türk Psikologlar Derneği, Sosyal Hizmet Uzmanları Derneği, Tüm Radyoloji Teknisyenleri ve Teknikerleri Derneği, Türk Medikal Radyoteknoloji Derneği, Çevre ve Sağlık Derneği ve Söz-Sen 25 Şubat günü gerçekleştirdikleri basın toplantısında 14 Mart Tıp Haftası eylem programını

IBM emekçileri kazand›

açıkladı. Sağlık örgütleri; 10 Mart’ta tüm işyerlerinde katkı payına karşı basın açıklamaları yapacak. 12 Mart’ta taşerona, tam gün yasasına karşı sağlık hakkının güvence altına alınması için sağlık müdürlüklerine yürüyecek. 14 Mart’ta Ankara’da Sağlık Bakanlığı’na siyah çelenk bırakacak ve diğer illerde sağlık hakkı yürüyüşleri yapacak.

I

BM çalışanları 2 yıldan beri verdikleri sendikalaşma mücadelesinde zafere ulaştı. IBM’in sendikaya karşı açtığı dava 3 Mart günü emekçiler lehine sonuçlandı. Tez Koop İş şirketle toplu iş sözleşmesi yapmaya hazırlanıyor. 5 yıldır maaşlarına zam alamayan İBM çalışanları 2008’de Tez Koop-İş sendikasında örgütlenmeye başlamış ve

Gerilime sermaye operasyonu Balyoz Harekatı gerilimiyle birleşince 21 Şubat’tan beri düşüşte olan Borsa 10 Aralık 2009’dan beri ilk kez 48 bin seviyesini gördü ve günü yüzde 3,42’lik düşüşle kapadı. Borsa düşerken 19 Şubat’ta yükselişe başlayan ABD doları son 7 ayın en yüksek seviyesine ulaşarak günü 1,55 liradan kapadı. TÜSİAD’ın Ankara ziyaretleri hükümete yakın basın kuruluşları tarafından ‘Yeni başkan Ümit Boyner ve ekibinin rutin ziyareti’ gibi gösterilmeye çalışıldı. Ümit Boyner TÜSİAD Başkanlığı’na 21 Ocak’ta seçilmişti.

İ

smailağa cemaatine karşı soruşturma yürüten Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı İlhan Cihaner’in 16 Şubat’ta gözaltına alınmasının ardından yargı ile AKP arasında bir gerilim başladı. Hakimler Savcılar Yüksek Kurulu’nun (HSYK) Cihaner’in gözaltına alınmasına karar veren Erzurum Cumhuriyet Başsavcısını yetkilerini elinden alması yargı gerilimi ve reform tartışmalarını beraberinde getirdi. TÜSİAD 16 Şubat günü gerilime dair ilk açıklamasını yaptı. Gerilim atmosferinin sürdürülebilir büyümeye ket vurduğunu açıklayan TÜSİAD Başkanı Ümit Boyner gerilimin taraflarını itidale davet etti. 18 Şubat’ta da Başbkanla görüşen TÜSİAD yargı reformu konusunda hükümete destek mesajı verdi. TÜS‹AD KÖfiK’E ÇIKTI Yargı-AKP gerilimi bitti derken Balyoz Harekatı soruşturmasıyla birlikte, 22 Şubat günü ikisi tuğamiral 7 askerin gözaltına alınmasının ardından TSK-AKP arasında bir gerilim başladı. TSKAKP gerilimi üzerine TÜSİAD 24 Şubat günü Ankara’ya çıkartma yaptı. TÜSİAD, ilk olarak Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç ile görüştü. TÜSİAD görüşmede yargı reformu çağrısını yinelerken, gerilimden duydukları rahatsızlıkları da dile getirdi. Arınç’ın ardından TÜSİAD, 2001 krizinden bu yana ilk defa siyasi bir gerilim konusunda Cumhurbaşkanıyla görüştü.

T

ÜSİAD, AKP-TSK gerilimi için Çankaya’ya çıkarma yaptı, uluslararası sermaye “kredi notu düşer” diyerek gerilimin sınırlarını çizdi

Görüşmenin ardından TÜSİAD Başkanı Boyner “Şu noktada ben Türkiye’nin geleceği ile ilgili planlar adına kimsenin çok farklı noktalarda durduğunu düşünmüyorum. Bir siyasi söylem sorunu yaşadığımızı düşünüyorum. Algılama olarak, Türkiye bir güç

kavgası varmış gibi bir noktada gözüküyor. Hukuk güvenliği konusunda hem kamuoyunda hem de uluslararası platformda kuşkular oluşuyor. Bütün bunlar Türkiye için dezavantajlı gelişmeler. Türkiye yönetiminde söz sahibi olan herkes bunun

Belediye at›yor direnifl topluyor ALP TEK‹N BABAÇ - GÖKSU CIKIT

Bir iflçi, yapt›¤› ifli anlatt›¤› için iflten at›l›r m›? Esenyurt Belediyesi’nde at›l›yor. ‹flten at›ld›ktan sonra 19 A¤ustos 2009’da direnifle geçen Esenyurt Belediyesi iflçileriyle görüfltük Bas›na demeç verdikleri için bafllar›na gelenlerden dolay› iflçilerin isimlerini kullanmad›k. ‹flten ç›kart›lan iflçilerin hepsi 29 Mart yerel seçimlerinden önce Esenyurt’a dahil edilen Yakuplu Belediyesi’nden devredilen iflçiler. ‹flçilere “Belediye’nin Yakuplululara bir garezi mi var?” diye sordu¤umuzda hemen yan›t geliyor. “Belediyenin garezi sendikaya.” Yakuplu’da Belediye-‹fl’e üye olan iflçiler haklar›yla birlikte Esenyurt’a devredildikten 2 gün sonra Esenyurt Belediyesi “Sendikadan istifa edin, sizinle bu flekilde çal›flamay›z. Aksi takdirde kurumu kollamak ad›na her türlü önlemi alaca¤›z” diyor. ‹flçiler sendikalar›ndan isti-

farkına varmalı, o anlamda da diyalog başlatılmalı” dedi. Ümit Boyner’in bu açıklamalarının hemen ardından İstanbul Menkul Kıymetler Borsası (İMKB)’ndan düşüş haberleri geldi. Yunanistan’da başlayan ve Avrupayı etkisi altına alan kriz

KRED‹ NOTU KORKUSU TÜSİAD Gül görüşmesinden bir gün sonra Gül bu sefer Başabakan ve Genelkurmay Başkanı’nı kabul etti. Zirve, gerilimi biraz olsun yumuşatırken sermayeyi rahatlatmadı. Citigroup, Türk hisse senetleri için verdiği tavsiyeyi “al”dan “nötür”e çevirdi. Türkiye’de ofisi bulunan tek uluslararsı reyting kuruluşu olan Fitch de Türkiye’nin kredi notunu düşürebileceğini açıkladı. Rating kuruluşları, ülkelerin yatırımcılar için uygun olup olmadıklarını verdikleri notlarla belirliyor. Bir ülkenin kredi notu cari açık, bütçe açığı, kamu borç yükü gibi ekonomik parametrelerin yanısıra siyasal göstergelere de bağlı. Ülkenin ekonomik ve siyasal göstergeleri, yaptığı borçlanmayı zamanında geri ödeyeceğine işaret ediyorsa o ülkenin notu yükseliyor, tersi durumda da düşüyor.

‘Lan gardafl bu nas›l yara’ AYCAN TEK‹N

fa etmiyor ve ‘önlem paketi’ aç›l›yor. Belediye sendikal› tüm iflçileri çöp toplamaya yolluyor. Yapt›klar› ifli bas›na anlatmak suçunu iflleyen iflçilerden biri, “10’u kad›n 40 iflçiydik ve bize çöp toplatt›lar, bu s›rada bir televizyonun ilgisini çekmifliz ve bize ne yapt›¤›m›z› sordu” diyor. Belediyenin kendilerine çöp toplama görevi verdi¤ini söyleyen iflçilerin çok geçmeden “kurumu küçük düflüren beyanat verdikleri” için, ‹fl Yasas›’n›n 25’inci maddesi gere¤i ifl akitleri feshediliyor. ‹flçilerden biri, yaflad›klar›n› anlat›rken “Niye kurumu y›pratal›m. Onlar›n oldu¤u kadar bizim de kurumumuz, çal›flanlar da bizim emekçi arkadafllar›m›z” diyor. Direnifllerinin 193’üncü gününde ziyaret etti¤imiz iflçiler, direnifl süresince birçok defa polis sald›r›s›na u¤rad›klar›n› söylüyor. Ziyaret ettikleri Tekel iflçilerinin kendilerine büyük bir moral verdi¤ini tüm iflçiler söylüyor. Ankara’y› anlat›rken gözlerinin içi parl›yor ve sesleri titriyor. Sohbetimiz s›ras›nda iflçilerin her çarflamba, Cumhuriyet Meydan›’nda bas›n aç›klamas› yaparak direnifllerini Esenyurt’a duyurduklar›n› ö¤reniyoruz. Belediye-‹fl 2 No’lu fiube Baflkan› Hasan Gülüm’e desteklerinden dolay› teflekkür eden iflçilerin sendikalar›na güvenleri tam. ‹flten ç›kart›lan 16 iflçiden 7’sinin ifl mahkemesine açt›klar› davay› kazan›p 9 fiubat’ta iflbafl› yapt›¤›n› hat›rlatan iflçiler en son mahkemenin nisanda oldu¤unu söylüyor. Hepsi haklar›yla birlikte ifle al›nana kadar direnifllerini sürdüreceklerini belirtiyor. Esenyurt’tan ayr›ld›ktan 2 saat sonra 10 iflçinin daha iflten at›ld›¤›n› ö¤rendik. Belediye, sendikal› olan iflçilerden 10’unu “sözleflme süresinin dolmas›” sebebiyle iflten ç›kartm›fl. Bu sefer hepsi sendikal› olan Yakuplulular›n aras›na bir sendikas›z K›raçl› kar›flm›fl. Çok geçmeden Belediye’nin yapt›¤› yanl›fltan geri döndü¤ünü K›raçl› iflçiyi ifle ald›¤›n› ö¤reniyoruz tabii at›lan iflçilerin hemen direnifle kat›ld›¤›n› ve direniflin devam etti¤ini de.

TAR‹fi Pamuk ve Ya¤l› Tohumlar Kooperatifleri Birli¤i ‹fltiraki Çi¤li ‹plik Fabrikas›’n›n tasfiye edilmesiyle iflçiler TAR‹fi Genel Müdürlü¤ü önünde oturma eylemine bafllad›. Eylemin ikinci gününde iflçilerle görüfltük. Oturma eylemi yapan iflçiler 1 y›ld›r fabrikalar›n›n üretim yapmad›¤›n›, kendilerine iflsizlik ödene¤inden brüt maafllar›n›n yar›s›n›n verildi¤ini ve sigortalar›n›n emeklilik fonuna para yatmad›¤›n› söylüyorlar. 1 Mart”tan itibaren sosyal güvencelerinin de kalkt›¤›n› belirten iflçiler haklar›n› alana kadar oturma eylemini sürdüreceklerini belirtiyorlar. Eylem asl›nda pek de oturma havas›nda geçmiyor. Herkes ayakta, kah slogan at›yorlar kah Harmandal› oynuyorlar, ‹zmirli olduklar›n› dosta düflmana gösteriyorlar. Eylem boyunca at›lan sloganlar Tekel etkisini bir kez daha gösteriyor. “Ölmek var dönmek yok”, “Biz hakl›y›z biz kazanaca¤›z” iflçiler taraf›ndan en çok at›lan sloganlar. ‹flçiler “gerekirse Tekel iflçileri gibi çad›r açar›z” diyorlar ve ekliyorlar: “Onlar Ankara'n›n so¤u¤unda 77 gün direndilerse biz de ‹zmir'de direniriz. Eylem s›ras›nda bir ara eline megafonu alan iflçilerden biri

Ahmet Kaya'n›n bir flark›s›n› kendilerine uydurarak söylüyor. “Lan gardafl bu nas›l yara... ...kendi fabrikamdan kovolmuflum” ‹flçilerin bu flark›y› hep bir a¤›zdan söylemesi ve sloganlar› hep birlikte atabilmeleri için ö¤renmeleri, dolay›s›yla da oturma eylemini uzatmalar› gerekiyor. TAR‹fi müdürlerinin akflam iflçilerle görüflece¤ini söylemesi üzerine hareketlenen iflçiler Harmandal› ekipleri kurup oynamaya bafllad›lar. Akflam saatlerinde sendika yöneticileri ile TAR‹fi aras›nda yap›lan görüflmede ç›kan sonuç; “makinalardan hacizli olmayanlardan birkaç tanesini iflçileirin üzerine geçirelim ve makinalar sat›ld›kça iflçilerin tazminatlar›n› ödeyelim” oldu. Bu teklife iflçilerin verdi¤i cevap, “hakk›m›z› alana kadar burda olaca¤›z.”

çalışanların yüzde 80’i sendikaya üye olmuştu. Tez Koop-İş toplu iş sözleşmesi için Çalışma Bakanlığı’na yetki başvurusunda bulunmuştu. IBM, çalışanları başka şirkete kaydırmış, çalışanlar üzerindeki baskıyı arttırmıştı. Şirket sendikanın bilişim iş kolunda örgütlenmesi için gerekli yetki sayısına ulaşmadığı gerekçesiyle dava açmıştı.

Mücadele ve hukuk ekel işçilerinin mücadelesinde bir dönem bitti. Bundan sonras›nda Ankara’da bir işçi işgali yaşanmad›ğ› koşullarda konfederasyonlar›n alm›ş olduğu kararlar›n ne kadar etkin biçimde yerine getirileceğini birlikte göreceğiz. Tekel direnişi pek çok yönden hem işçi mücadelesini yürütenlere hem de sermaye s›n›f›na ve iktidar›na önemli dersler b›rakarak geride kald›. Herkes bu süreci kendisi aç›s›ndan değerlendirecektir. Görünürde Tekel direnişini bitiren karar Dan›ştay’dan geldi. Yarg› henüz 4/C üzerine kesin bir şey söylememiş olsa da işçileri k›sa vadede s›k›nt›ya sokan başvuru tarihindeki s›n›rlamay› iptal etti. Bu durum tersten şöyle okunabilir: “Madem bütün mesele yarg›da bitiyordu da ne diye 3 ayd›r kendinizi telef ettiniz oralarda? Bu, egemen s›n›flar›n veya temsilcilerinin de s›k s›k dillerine dolad›klar› bir söylemdir: “Haks›zl›ğa uğrad›ysan›z yarg›ya başvurun, ne diye eylem yap›yorsunuz, buras› bir hukuk devleti!” Oysa hukuk denilen şeyin Tufan toplumsal ilişkilerden soyut Sertlek ve kendi baş›na, kendi hukuk doğrular›yla hareket eden bir Dev Sa¤l›k-‹fl işleyişe sahip olmad›ğ›n› çok Genel Sekreteri iyi biliyoruz. Özellikle bugünlerde yarg› bağ›ms›zl›ğ›, tarafs›z yarg›, bağ›ml› yarg› vs. tart›şmalar›n›n g›rla gittiği bir dönemde bu gerçeğin alt›n› bir kez daha çizmek önemlidir. Tekel direnişini desteklemek için yap›lan genel eylemden sonra Dan›ştay’a dava aç›lacağ›n›n söylenmesi bende 15-16 Haziran olaylar›n› çağr›şt›rm›şt›. Bildiğiniz üzere 15-16 Haziran olaylar› DİSK’i zay›flatmak için getirilen bir yasal düzenlemeyi engellemek amac›yla DİSK’in çağr›s›yla başlayan ve k›sa sürede on binlerce işçinin Trakya ve İzmit taraf›ndan İstanbul’a akt›ğ› tarihsel bir eylemdi. Hükümet bu ayağa kalk›ş› engellemek için s›k›yönetim ilan etmiş, DİSK yöneticilerini tutuklam›ş ve olağanüstü bir bask› siyaseti gütmüştü. Bu yasal düzenlemeye karş› önce Türkiye İşçi Partisi sonra CHP Anayasa Mahkemesi’ne dava açm›ş ve Mahkeme başvuruyu hakl› bularak söz konusu yasal düzenlemeyi iptal etmişti. Görünüşe bak›l›rsa onbinlerce işçinin, Türkiye tarihinin en büyük işçi kalk›şmas›n›n başaramad›ğ›n›, Anayasa Mahkemesi bir dilekçeyle halletmişti! Ayn› şekilde sendikam›z Devrimci Sağl›k İşçileri Sendikas› da yaklaş›k 5 y›ld›r sağl›k kurumlar›ndaki taşeron çal›şmaya kafay› takm›ş ve “taşeronu sağl›ktan süpüreceğiz” diye üyeleriyle birlikte dişe diş bir mücadele başlatm›şt›. En sonunda Çukurova Üniversitesi Hastanesi’ndeki taşeron uygulamas›yla ilgili Bölge Çal›şma Müdürlüğü’ne yap›lan başvuru sonucu kamu sağl›k kurumlar›nda taşeron sağl›k emekçisinin çal›şt›r›lmas›n›n yasalara uygun olmad›ğ› karar› verildi ve taşeronun işletme sicili fesih edilerek işçilerin kayd› as›l işveren olan üniversite rektörlüğüne geçirildi. Bu durum asl›nda bu alandaki sendikal mücadelenin birincil hedefine ulaş›ld›ğ›n› gösteriyor. Burada da asl›nda taşeron sağl›k işçileri DevSağl›k İş’in önderliğinde oldukça zorlu ve bedeller ödenerek yaşan›lan mücadele süreçleri yerine uysal bir vatandaş gibi bölge çal›şma müdürlüklerine birer dilekçe verselerdi de yine ayn› sonucu alabilirdi diye düşünenler olabilir. Yukar›da sayd›ğ›m üç örnekte de çok aç›k ki hukuk, ezilenlerin mücadelesinin önünde boyun eğmiştir. Üç örnek de hak arama mücadelesinin ister sokakta ister mahkeme kap›s›nda tek tek değil s›n›f kardeşleriyle birlikte yap›ld›ğ›nda ancak başar›ya ulaşabileceğini en iyi şekilde göstermiştir. Eğer Tekel direnişi yaşand›ğ› gibi herkesi şaş›rtan bir kararl›l›kla gerçekleşmesiydi, eğer 15-16 Haziran olaylar› ezilenlerin tarihine alt›n harflerle yaz›lacak kadar görkemli olmasayd›, eğer taşeron sağl›k emekçileri ellerinde dilekçelerle yetkili mercie gidip sonra s›rtüstü yatmak yerine mücadelelerini yurdun dört bir yan›nda taşeron köleliğine göz yuman herkese “illallah” dedirten bir sab›r ve kararl›l›kla sürdürüp “bizden kurtuluş yok” mesaj›n› bu kadar netlikle vermeseydi söz konusu hukuk kararlar›n›n hiçbiri işçi s›n›f›n›n lehine ç›kmayacakt›. Öyle anlaş›l›yor ki en güvenilir hukuk mücadelesi sokakta yap›land›r. Sokakta kazan›lamayan hiçbir davan›n mahkeme kap›s›nda kazan›lamayacağ› gerçeği hukuk fakültelerinin birinci s›n›f›na başlayan öğrencilerin ders kitaplar›na girmeyi çoktan hak etmiş olsa gerek.

T


10

KİBELE 5 Mart 2010 / 18 Mart 2010

Halk›n Sesi

Nezihe Muhiddin

K

Portre Tütüncü kad›nlara borçland›k Mart bu yıl is kokuyor. Gülün ve ekmeğin kokusuna ağır bir is kokusu sindi. Henüz kaldırılan çadır yerlerindeki sobalardan hala inceden inceye is tütüyor, ateş hala çok sıcak, demek ki tütüncü kadınlar hala çok yakınımızdalar. Biz hepimiz tütüncü kadınlara borçlandık. Onların yorgun çehreleriyle anlattıkları direniş öykülerine ve anlatamadıkları acılarına borçlandık. Attıkları sloganlara, evlerinde bıraktıkları çocuklarına, direniş çadırında öğrendikleri sloganlara, söyledikleri türkülere borçlandık. Günlerce süren uykusuzluklarına; açlıklarına, ama her şeyden çok, gülün ve ekmeğin kokusunu ağır bir is kokusuna bulayarak yaktıkları ateşe borçlandık. Çünkü o ateşten tüten is kokusu bu ülkenin kadınlarının üstüne bir zamandır çökmekte olan kan kokusunu bastırdı. Çünkü toplumsal yıkımın en acınası kurbanları, o ateşin başında en umut verici isyancılar Çi¤dem haline geldiler. Üçüncü sayfa Çidaml› cinayet haberlerinin nesneleri, cigdem@ toplumsal muhalefete yönünü sendika.org gösteren öznelere dönüştüler. Dilin görünmezleştirdiği “ablalar”, kendi dillerini kazanıp kanlı canlı kadın işçiler olarak görünürleştiler. En eski işçinin bile yarısının kadın olduğunu en paslanmış kulaklara duyurdular. O en eski işçiler, bir yarılarının kadın olmasının da gücüyle, bu ülkenin en ilerici, umut verici, birleştirici ve yeni gücünün hala işçiler olduğunu bütün ezberleri boza boza anlatabildiler. Gül ve ekmek, ezilen bir cinsi ve ezilen bir dili emekle birleştiren is kokusuyla yeniden sahici bir talebe ve güce dönüştü. Tütüncü kadınlara en çok sahiciliği ve ciddiyeti borçlandık. Daha yanlarında hiç kimse yokken bile attıkları “Ölmek var dönmek yok” sloganıyla anlattıkları da bu sahicilikten başka bir şey değildi. “Ocağın altını kapatıp sokağa çıktılar” ve o sokakta yetmiş küsur gün kaldılar. Onlar sokakta “güvenceli iş” mücadelesini sürdürürken, gecekondu mahallelerindeki temizlik işçisi kadınların feri kaçmış gözlerinde küçük bir parıltı yandı. Onların arkada kalan çocuklarını düşünüp içleri sızlarken, bütün kadınların ve çocukların “kreşi” olsun istediler. Onların soğuktan uyuşan ayaklarını düşünürken, sağlıksız bacaklarındaki varisler biraz daha sızladı. Onlar sokaktayken, içinden hiç çıkmak istemedikleri evleri biraz olsun dar gelmeye başladı ve “bir gün olur da bu mahallede şiddeti konuşursak bütün yediğim dayakları yüksek sesle herkese anlatacağım” diye içlerini döktüler. Sakarya’dan uzak mahallelere kadar yayılan is kokusu, kadınlara kendi taleplerinin ve kararlarının arkasında durma özgüveni ve cesaretinin güzelliğiyle sıcaklığını; ve kız kardeşlikten yayılan özgürleşme duygusunu hatırlattı. Tütüncü kadınlara erkek yarımız biraz susmayı, kadın yarımız biraz daha kendi sesiyle konuşmayı borçlandık. Tütüncü kadınlara en çok özgüven, cesaret ve kız kardeşlik borçlandık. Yaktıkları ateş hala çok sıcak, tütüncü kadınlar hala çok yakınımızdalar, hala borcumuzu ödeyecek vaktimiz var.

8

ahvehane köşelerinde esrar çeken birine verilen bir hak, kendini müdrik(idrak etmiş) bir kadından esirgenebilir mi?" Nezihe Muhiddin Osmanlı’ nın son yıllarından başlayarak Cumhuriyet dönemine uzanan ve yaşamının sonuna kadar kendisini kadın hakları mücadelesine adamış bir yazar, şair, eylemci ve bir kadın düşünür. Bu kadar üretken ve mücadeleci bir kadın olmasına rağmen Nezihe Muhiddin ismi neden bu kadar az bilinmektedir? Nezihe Muhiddin 1889 yılında İstanbul, Kandilli’ de bir hakimin

Türkiye’nin ilk feministi

kızı olarak dünyaya geldi. Ne öğretmenliğiyle ne de yazdığı eserlerle anıldı. Çünkü Nezihe Muhiddin Osmanlı’nın en radikal feministi olarak tanındı. Resmi tarih kaynakları her zaman kadınlara dönük hakların Cumhuriyetle birlikte verildiğini öğretir. Oysa Osmanlı’dan günümüze kadınlar seçme-seçilme hakkından, kılık-kıyafet serbestisine kadar tüm haklarını mücadele ile kazanmıştır. Kadınlar için sistemin ‘lütufları’ gibi gösterilen tüm bu gelişmeler aslında Nezihe Muhiddin gibi kadınların mücadeleleri ile kazanılmıştır.

İsminin siyasi alandaki duyuluşu kadınların oy hakkı için verdiği mücadele ile birlikte olur. Muhiddin önderliğindeki oy hakkı mücadelesi zaman zaman dernekler zaman zaman ise parti kurma girişimleriyle sürmüştür. 1913'te Osmanlı Türk Hanımları Esirgeme Derneği, 1923'te kurucuları arasında bulunduğu Kadınlar Halk Fırkası ve 1924'te Türk Kadın Birliği’nin kurulması için çalışmalarına hiç ara vermeden devam eder. Muhiddin 1924’te Kadınlar Halk Fırkası’nın kurulması için başvurular yapar ve böylece

kadınların da siyasi arenaya çıkmasının yollarını arar. Parti programında kadınların milletvekili ve asker olması gibi talepler vardır. Dönemin hükümeti talepleri “aşırı” bulduğu için partinin kurulmasına izin vermez. Muhiddin, talepleri daraltarak Türk Kadın Birliği’ni kurar ve TKB kadınların seçme seçilme hakkı olmamasına rağmen ilk seçimlerde inadına Nezihe Muhiddini aday gösterir. Bununla da yetinmez camilerde kadınlar için konferanslar verilmesini talep eder. TKB sadece yurt genelinde değil, ilerici talepleri sebebiyle uluslararası kadın

Kadınlar el ele, bir adım öne 8

Mart’ın yüzüncü yılındayız. Sosyalist yazar Clara Zetkin’in 1907’de 2. Enternasyonal’e yaptığı eşit işe eşit ücret ve tüm kadınlara oy hakkı talepleriyle her yıl uluslararası bir kadın gösterisi yapılmasını önermesinin üzerinden yüz üç yıl, 1910 yılında Kophenag’da toplanan Uluslararası Sosyalist Kadın Kongresi’nde yine Zetkin’in önerisiyle her yıl 8 Mart tarihinin Uluslararası Kadın Günü ilan edilmesinin üzerinden yüz yıl geçti. KAZANDIK, KAZANACA⁄IZ Kadın mücadelesi açısından bu tarihin bir öncesi vardı ve bir sonrası da oldu. Geçen yüzyılda dünyanın kadınları eşit işe eşit ücret mücadelesinde önemli kazanımlar elde ettiler, seçme ve seçilme haklarını kazandılar, kendi bedenleri üzerinde söz sahibi oldular sözün kısası eşit yurttaşlık mücadelesinde önemli mevziler elde ettiler. Ama kadınların daha yürüyecek çok yolu var. Dünyada halen her üç kadından biri yaşamı boyunca şiddete maruz kalıyor. Her iki kadından biri hayatında mutlaka bir kere zorla cinsel ilişkiye giriyor. Türkiye’de kadınların yüzde 41’i şiddete uğruyor ve her gün üç kadın öldürülüyor. Buna rağmen Türkiye’de sadece 52 kadın sığınmaevi bulunuyor. Yoksulların yüzde 70’inin kadın olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Türkiye’de halen yetişkin 5

D

8

Mart Dünya Kadınlar Günü’nün yüzüncü yılında kadın mücadelesi geçmişin birikimiyle yoluna devam ediyor ve gidilecek çok yol olduğunu biliyor

kadından biri okuryazar değil ve okur yazar olmayanların yüzde 79’unu kadınlar oluşturuyor. Her beş gebe kadından biri hiçbir sağlık hizmeti alamıyor. Bebek ve anne ölümleri, depresyon, kadın

ünya Kadınlar Günü’nün ilan edilmesinin 100. yılında TTB, DİSK ve KESK’li kadınlar 8 Mart’ın resmi tatil ilan edilmesi için çalışma başlattı. Kadınların hazırladığı kanun teklifi DSP’li milletvekili Ayşe Jale Ağırbaş tarafından Meclis Başkanlığı’na sunuldu. KESK Kadın Sekreteri Songül Morsümbül Halkın Sesi’ne resmi tatil girişimi konusunda yürüttükleri çalışmaları anlattı. Morsümbül, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nün yüzüncü yıl dönümü yaklaşırken geçmiş yıllarda da dile getirdikleri 8 Mart’ın resmi tatil ilan

ölümü, hastalıklar, yoksullukla doğru orantılı olarak artıyor. Üstelik kadınların yüzde 60’ı sosyal güvenceden yoksun. Türkiye’de kadınların istihdama katılım oranı yüzde 24. Bu oran

erkekler için yüzde 74’ün üstünde. Kırda çalışan kadınların çoğunluğu tarımda çalışıyor ve onların yüzde 77’si ücretsiz aile işçisi olarak çalışıyor. Kadınların yüzde 58’i ise kayıt dışı çalışıyor. Yani sigortasız

8 Mart resmi tatil olsun edilmesi talebini bu yıl daha güçlü bir biçimde ve diyalog kanallarını işleterek gündeme getirmeye karar verdiklerini belirtti. KESK’li kadınlar olarak emek ve meslek örgütlerine yaptıkları çağrıya DİSK ve TTB’nin olumlu yaklaşması üzerine üç örgüt olarak harekete geçtiklerini aktardı. Bu kararın ardından 8 Şubat’ta TTB, DİSK ve KESK’in kadın yöneticileri Dünya Kadınlar Günü’nün resmi tatil ilan edilmesini talep eden yasa tasarılarını

DSP, BDP ve CHP’li yetkililere götürdü. Morsümbül meclisteki görüşmeler için TBMM’de grubu bulunan kadın vekillerle görüşme talep ettiklerini, CHP, BDP ve DSP’li kadın vekillerin görüşme talebine cevap verdiğini anlattı. AKP’li kadın vekillerin ve Kadından Sorumlu Devlet Bakanı Selma Aliye Kavaf’ın taleplerine yanıt vermediğini dile getirdi. Yalnızca Kadın Erkek Fırsat Eşitliği Komisyonu Başkanı Güldal Akşit’in kendileriyle görüştüğünü

‹fiTE BU YÜZDEN TALEPLER‹M‹Z Kadın mücadelesi uzun bir yoldan geliyor ve uzun bir yola gidiyor. Tüm verilerin de gösterdiği üzere 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nün yüzüncü yılını kutlarken mücadele güçlenerek sürmeli. Şimdi kadınlar; I Güvenceli bir işte çalışmayı, kayıtsız şartsız sosyal güvenceye sahip olmayı I Tüm mahallelerde ve işyerlerinde parasız ve nitelikli eğitim veren çocuk bakım evleri ve kreşler açılmasını I Sağlıkta piyasalaştırmaya son verilmesini, her kadının sağlık hakkının güvence altına alınmasını ve her mahalleye sağlık ocağı açılmasını I Kadına karşı şiddeti durduracak yasal düzenlemelerle ilçeye ihtiyaç oranında sığınmaevi açılmasını I Yaşadıkları topraklarda barışın hüküm sürmesini I Geleceklerinin gerici bir karanlığa boğulmamasını istiyor. Bu yüzden Tekel direnişinde tütüncü kadınların açtığı yoldan ilerleyerek 8 Mart alanlarında krizin yıkımına boyun eğmemek, insanca koşullarda yaşayabilmek ve güvenli bir gelecek kurabilmek için el ele verdiler, bir adım öne çıktılar ve “mücadele” dediler.

ve taleplerine olumlu yaklaştığını kaydetti. Görüşmeler sonrası DSP Kadın Kolları Genel Başkanı ve İstanbul Milletvekili Ayşe Jale Ağırbaş kanun tasarısını yasalaşması için Meclis’e sundu. Morsümbül kanun tasarısında yapılacak değişiklikle çalışan kadınların o gün patronlara, amirlere boyun eğmeden alanlara çıkabilmesi, o günkü etkinliklere daha etkili katılabilmesini hedeflediklerini söyledi. Yasa teklifinde 1 Mayıs’ın resmi tatil ilan edildiği kanun tasarısında yapılacak değişiklikle 8 Mart’ın da bu kapsama alınması önerisinde bulunduklarını ekledi.

Cinsel Şiddete Karşı Kadın Platformu, Tecavüz Kriz Merkezi kurulması için kampanya başlattı

Bursa’da 8 Mart yasağı ursa Valiliği, 8 Mart eylemini yasa dışı ilan etti. Valilik, Bursa Kadın Platformu’nun 8 Mart’ta Altıparmak Stadyumu önünde buluşarak Orhangazi Parkı’na yapacağı yürüyüşe yasak getirdi. Valilik 8 Mart etkinlikleri kapsamında Kadın Platformu tarafından dağıtılan bildirileri de yasakladı. 8 Mart günü etkinliklerin başlayacağı Altıparmak Stadyumu önündeki buluşma çağrısına itiraz eden Valilik, alanı da yasaklı ilan etmeyi ihmal etmedi. Kadınlara da bu alanda hiçbir etkinliğe izin verilmeyeceğini bildirdi. Konuyla ilgili görüştüğümüz Bursa Yıldırım Halkevi yöneticisi ve Platform üyesi Pınar Koyuncular söz konusu alanın son iki yıldır 8 Mart mitinglerine ev sahipliği yaptığını ve kadınların eylemiyle mitinglere açıldığını belirtti. Koyuncular, Valiliğin yasağı karşısında geri adım atmayacaklarını ve geçmiş yıllarda olduğu üzere 8 Mart yürüyüşünü Altıparmak Stadyumu önünden başlatmakta kararlı olduklarını ifade etti.

ve güvencesiz. Kadınların istihdama katılımının önündeki en büyük engellerden birini de çocuk bakım sorumluluğunun onların üstüne kalması oluşturuyor.

Kriz merkezi istiyoruz C

B

hareketiyle de bağlarını güçlendirmektedir. İlerici kadın taleplerinin bu kadar kabul görmesi ve kitleselleşmesi karşısında yeni rejim durumdan rahatsızlık duyar. İlk önce bir polis baskını ile TKB geçici olarak kapatılır. Yeniden açıldığında ise Muhiddin “usulsüzlükle” suçlanarak ihraç edilir. Kadın mücadelesi dışına atılan Nezihe Muhiddin adı böylece tarihten silinir. 1908’den beri verdiği mücadeleyi ve her şeyi bir kenara bırakarak köşesine çekilir. Muhiddin, 1958 yılında İstanbul'da bir akıl hastanesinde yapayalnız vefat eder.

‘Güvenceli iş haktır’ 8

Mart Dünya Kadınlar Günü’nün yüzüncü yılı yaklaşırken kadınlar sokaklara çıkmaya başladı. Halkevci kadınlar İstanbul Bahçelievler ve İzmir’de krize karşı kadınların 4 acil talebinden biri olan güvenceli iş için eylem yaptılar. ‹STANBUL Aylardır yürüttükleri kreş hakkı mücadelesi ile belediyenin kapısını aşındıran Bahçelievler Halkevi’nden kadınlar 26 Şubat Cuma günü güvenceli iş talebiyle Türkiye İş Kurumu (İş-Kur) önünde eylem yaptı. Kadınlar bir hafta önce İş-Kur’a iş başvurusunda bulunmuşlardı. Bahçelievler Halkevi yöneticisi

Pelin Fidan, İş-Kur’un Şirinevler şubesi önünde yaptığı açıklamada mahallelerinde yaşayan çok sayıda kadının çalışma koşullarının ağırlığına ve aldıkları ücretlerin düşüklüğüne vurgu yaptı. “Patronumuz kim, iş yerimiz belli değil, cam silerken düşsek, merdivenlerden yuvarlansak iş kazası denmez adına” diyen Fidan, binlerce kadının sigorta, ikramiye, fazla mesai gibi haklardan mahrum kaldığına değindi, tüm kadınlara sigortalı, güvenceli iş istedi. ‹ZM‹R Halkevci kadınlar 27 Şubat Cuma günü Basmane Garı’nda toplanarak buradan AKP il

binasına yürüdü. Kendilerini işsizliğe mahkûm eden AKP önünde kadınların güvenceli iş talebini dile getirdi. Yürüyüş boyunca kadınların güvencesiz, merdiven altı atölyelerde, ev işlerinde çalışmaya zorlandığını ve ev içi emeğinin görülmediğini anlatan konuşmalar yapan kadınlar basın açıklamasında kriz dönemlerinde kadın emeği sömürüsünün yoğunlaştığına dikkat çektiler. Açıklamada krizle beraber patronların ilk vazgeçtiği işçilerin kadınlar olduğuna dikkat çekildi. Kadınlar, krizin yıkımına karşı kreş, sığınmaevi, parasız sağlık hizmeti ve güvenceli iş talep ettiklerini dile getirdiler.

insel Şiddete Karşı Kadın Platformu tüm kadınların mağdur olduğu cinsel şiddetle mücadele etmek üzere Meclis’e Tecavüz Kriz Merkezi kurulmasını öngören kanun teklifi vermeye hazırlanıyor. Cinsel Şiddete Karşı Kadın Platformu, özellikle kadınlara yönelik cinsel şiddetle mücadele konusunda gerekli önlemlerin alınması, cinsel saldırı ve sonrası ortaya çıkan bireysel ve toplumsal ihtiyaçların giderilmesine yönelik hizmetleri yürütmek üzere Başbakanlık’a bağlı Cinsel Şiddetle Mücadele Başkanlığı’nın kurulmasını öngören bir kanun tasarısı hazırladı. Platformun teklif ettiği kanun maddesi gerekçesinde, kadınlara yönelik cinsel şiddetin gün geçtikçe yaygınlaştığı belirtilerek, konuyu bilince çıkartmanın önemine vurgu yapıldı. Cinsel şiddete uğrayan kadınların cinsel şiddet sonrasındaki süreci ruh ve vücut sağlıklarına en kısa zamanda kavuşacakları biçimde

yaşamalarının, kadın-erkek ayrımı olmaksızın eşitliğin ve adaletin sağlanması için önemli olduğu vurgulanıyor. Kurulması önerilen Cinsel Şiddetle Mücadele Başkanlığı ve Merkezleri’nin kadınlara yönelik mücadelede önemli bir rol oynayacağı düşünülüyor. Platform, Tecavüz Kriz Merkezi Kurulması için internet ortamndan imza kampanyasına devam ediyor. Cinsel şiddet kavramı istenmeyen herhangi bir şekildeki cinsel ilişkiye zorlama, cinsel sömürü, gizli telefon sapıklığı ve cinsel tacizi içeriyor. Bu tanım, hemen her kadının aslında cinsel şiddete maruz kaldığını gösteriyor. Dünyada her üç kadından en az biri cinsel şiddete maruz kalıyor. Fakat cinsel şiddet bu denli yaygın bir sorun olmasına rağmen yalnızca 16 ülkede cinsel saldırıyla ilgili özel yasa bulunuyor ve sadece üç ülkede cinsel saldırı kadına yönelik şiddet suçu olarak tanımlanıyor.


11

YÜZ YÜZE 5 Mart 2010 / 18 Mart 2010

Halk›n Sesi

Tekel direnişi sürerken, aslında Türkiye işçi sınıfı açısından çok önemli bir gelişme de Adana Balcalı Hastanesi’nde yaşanıyordu. Dev Sağlık-İş sendikasında örgütlenerek, taşeron çalışmaya karşı 4 yıldır mücadele eden Balcalı işçileri en sonunda kazandı ve Çalışma Bakanlığı Balcalı’da taşeron şirkete bağlı çalıştırılan 1200 işçinin aslında hastanenin işçisi olduğunu tescilledi.

İmkansızı başaranlar anlatıyor

Balcalı işçisi imkansızı gerçekleştirdi. Hem de birden çok imkansızı... Taşeron işçiler başarılı bir şekilde sendikalaştı. Hastane çalışanları profesörle temizlik işçisinin birlikte mücadele ettiği ortak bir mücadele sürecinde birleşti. Taşeron şirket durduruldu. Hakın Sesi, Balcalı emekçileriyle, imkansızı başaranların gerçek öyküsü üzerine konuştu.

Başımızı kaldırdık bir defa T

aşeron çalıştırmaya karşı 4 yıl boyunca mücadele eden Balcalı işçisi, bunu basit bir ekonomik mücadele değil bir onur mücadelesi olarak tanımlıyor

B

alcalı, basitçe sağlıkta taşeronu durduran bir mücadeleye sahne olmadı. Bu, bir dönem rüya gibi algılanan, çalışanların ortak mücadelesiydi

SEV‹L ULAfi

D

ev Sağlık-İş’in taşeron çalıştırmaya karşı mücadelesinin ilk ateşini 4 yıl önce Balcalı Hastanesi’nde yakanlar anlatıyor. Dev Sağlık-İş’ten Mustafa Hotlar, Kurtuluş Küçük, Ali Ekber Takmaz, Osman Akmeşe, Ethem Karslı, Adana Tabip Odası’ndan Osman Küçüosmanoğlu ve Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası’ndan Mehmet Antmen’e kulak veriyoruz. Mustafa Hotlar (Dev Sağlık-İş Çukurova Bölge Şubesi Başkanı): Yaklaşık 8 yıldır Balcalı’da hastabakıcı olarak çalışıyorum. Yıllardır çalışmamıza rağmen asıl işveren olan hastane yönetimi bizleri kendi işçisi olarak görmüyordu. Temizlik ihalesi altında alarak bizleri temizlik işçisi olarak gösteriyordu. Yıllarca asgari ücretle çalışmamıza rağmen bunu sorun etmedik ama en ağırımıza giden şey adam yerine konmamak oldu. En büyük tepkimiz bunaydı. Bu nedenle örgütlenme kararı aldık. BU B‹R HAK, Efi‹TL‹K VE VAR OLMA MÜCADELES‹YD‹ 4 yıllık mücadele sürecimizde belki ekonomik anlamda çok büyük kazanımlar elde etmedik ama bir defa başımızı kaldırdık. Sendikaya üye olduktan sonra hastane içerisinde daha gururlu, daha onurlu bir şekilde dolaşmaya başladık. Yasal haklarımız yavaş yavaş verilmeye başlandı. Yıllardır aynı hastanede çalışmamıza rağmen birbirini tanımayan işçilerdik. Dayanışma, birlik, beraberlik ve kaynaşmayı yaşadık. Evet, bu bir hak, eşitlik, var olma mücadelesiydi. 4 yıl bu şekilde geçti. Sürecin başından bu yana anayasa ve iş kanunundaki haklarımıza dayanarak asıl işverenin işçileri olduğumuzda ve sağlık işçisi olduğumuzda ısrarcıydık. Hastane yönetiminin kendi asli işini bir başka şirkete veremeyeceğini, temizlik işçilerini de hastanedeki başka işlerde çalıştıramayacağını belirttik. Örgütlülüğümüzden ve haklılığımızdan aldığımız güçle Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’ndan ne iş yaptığımız ve kimin işçisi olduğumuzun tespit edilmesini istedik. Bakanlığın yapmış olduğu incelemeler ve denetlemelerin sonucunda bizlerin işe giriş tarihimizden itibaren asıl işverenin işçileri olduğumuz, yani sağlık işçisi olduğumuz tespit edildi. Ekim sonunda bakanlığın kesinleşmiş kararını elimize aldık. Dedik ki “Hadi tescil işlemlerini yapın.” Bakanlık tescil SGK’nın işi dedi. Bu sefer SGK ile irtibata geçtik. İki kurum arasındaki ikilemden kaynaklanan sıkıntılar yüzünden bu 3 aylık sürede tescil işlemlerimiz yapılmadı. Bu süreçte birtakım eylem ve etkinlikler yaptık. Avukatımız, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Kurulu Başkanlığı’na tescil işlemlerinin yapılmasına dair bir uyarı yazısı yazdı. Bakanlıktan gelen cevapla hastanemizde bulunan 1000 kişilik temizlik ve 200 kişilik biyomedikal ve malzemelerin bakım ve onarımı ihalesi kanun kapsamı dışarısında bırakılıp, çalışan 1200 işçi arkadaşımız asıl işverenin siciline devredildi. Yani bizim üniversitenin asli işçileri olduğumuzu Çalışma Bakanlığı belgelemiş oldu. Bu karar

13 Ocak 2010 tarihinde elimize ulaştı. Daha sonra üniversite yönetimiyle görüşmek ve kararın bir an önce hayata geçirilmesini sağlamak için bir randevu talep ettik. Bir aydır tüm girişimlerimize rağmen üniversite yönetimi sessizliğini koruyor. Bakanlığın kararına da uymuyor. Çalışma Bakanlığı’nın kanun kapsamı dışında bıraktığı iki şirket üzerinden tescil işlemlerimizi yürütüyor. SEN‹N HAK ARAMAN YASADIfiI Bilim yuvası olarak bildiğimiz üniversite, örgütlenmeye başladığımızda “sizlerin hak araması yasadışıdır, bu sendika yasadışıdır” deyip örgütlenmemizi bölmeye çalışmıştı. Bugün görüyoruz ki bizler tüm bu süreç içerisinde yaşadışı bir şeyi değil hakkımızı aradık ama üniversite yönetimi hala yasalara uymadı. Bu süreç içinde şunu öğrendik ki hastanenin tüm değerlerini ve güzelliklerini üreten sağlık emekçileri olarak bizler hakkımızı aramadıkça hiçbir yönetim hakkımızı gümüş tepsiye koyup bize sunmayacak. Bu yüzden üniversite yönetimi Bakanlığın kararını uygulayana dek mücadelemize devam edeceğiz. Taşeron çalıştırma idari anlamda da hukuksal anlamda da iflas etmiştir. Artık AKP’nin yapacağı tek bir şey var. Taşeronda çalışan tüm sağlık emekçilerini kadroya almak. Ali Ekber Takmaz (Dev Sağlık-İş üyesi): 15 yıldır hastanede çalışıyorum. Şirket buraya 1997 yılında yerleştiği zaman, bizi topladılar yukarıda konferans salonuna, dediler ki “Bundan sonra şirkette çalışacaksınız.” Üniversiteye bağlı olarak 250 işçi çalışıyorduk. O zaman ilk homurdanmalar oldu, “Biz şirkette çalışmak istemiyoruz” diye. Buna karşı işçi arkadaşlarla bir şeyler yapalım dedik fakat o zaman da başhekim, şirket müdürleri biz-

Sendikaya üye olduktan sonra hastanede daha gururlu, daha onurlu bir şekilde dolaşmaya başladık. Bu bir var olma mücadelesiydi leri tehdit etti. ‘BUNLAR PKK’LI, KOMÜN‹ST’ Bu olaylar yaşanınca açıkça söylüyorum sendika işleriyle hiç uğraşmak istemedim. Ama bundan 4 yıl önce, “Dev Sağlık-İş sendikası gelmiş hastaneye” dediler. Sendika temsilcileriyle yapılan toplantılar sonrası bende yine bir şeyler kabarmaya başladı. Buraya noteri getirdik, büyük bir bölümüz üye olduk. Tabii sonra saldırılar başladı. Sendikanın isminden dolayı işçileri bölmeye çalıştılar. “Bunlar PKK’lı, bunlar komünisttir” denildi. Sendika aidatlarının başka yerlere gittiği iddia edildi. MHP’li, CHP’li, AKP’li başka görüşlerden de arkadaşlarımız var. Farklı görüşlere rağmen, emeğin ortak çıkarları için burada olacağımızı anlatmaya çalıştık. Rektörlükten, şirketten yine tehditler aldık. Dört arkadaşımız işten çıkarıldı. İki gün hastane kapısında protesto ettik ve arkadaşlarımızı işe geri aldırdık. Bizleri işsizlikle tehdit ettiler, birbirimize düşürmek istediler. Şu anki durumumu açıkça ifade etmek isterim ki ben dört sene öncekinden çok

daha rahatım, kendimi güvende hissediyorum. Hele şu iki aydır çok daha rahatım. Biz burada sendikayla birlikte bayram tatillerimizi, fazla mesailerimizi alıyoruz, kurum doktorumuz geldi. Bunları sendikalı olarak kazandık. Şimdi Çalışma Bakanlığı kararının uygulanması için eylemlerimize başladık. Her sabah 1 saat işe geç giriyoruz. Rektörlük kararı uygulamıyor ve görüşme talebimizi kabul etmiyor. Biz karar hayata geçene kadar tüm gücümüzle ve örgütümüzle mücadeleyi sürdüreceğiz, 4 yılı geçen bu zamanda yaptığımız gibi. Osman Akmeşe (Dev Sağlık-İş üyesi): Bu hastanede 15 yıldır hizmet veriyorum. İlk 6 yıl yine geçici olarak güvenlikte çalıştım. Yaptığım iş asla hata kabul etmeyen bir iş. Sağlık hizmeti veriyorum, sağlık işçisiyim. Bu Sağlık Bakanlığı’nca da tescil edildi. BURASI B‹R UMUT OLDU Facebook’ta gruplar kurulmuş. Herkes buradaki kazanımı konuşuyor. Mücadelenin yayılması gerektiği söyleniyor. Burası bir umut oldu. Geçen gün Konya Devlet Hastanesi’nden bir arkadaş geldi ve bu kazanımı nasıl elde ettiğimizi sordu. Biz de 4 yıllık mücadelemizi anlattık. Kazanmanın koşulunun sendikalaşma ve örgütlenme olduğunu söyledik. Mücadele sürecinde karşılaşacakları zorluk ve baskıları anlattık. Hiçbir sendika bizi örgütlemeye gelmemişti. Bir tek Dev Sağlık İş geldi. Aynı zamanda Türkiye’nin en şeffaf sendikalarından biri. Şu anda Çukurova Bölge Yönetiminde de varım ben. Hiçbir zaman gizli kapılar arkasında görüşme yapmayan, her kararı işçiyle birlikte alan, işçinin vermiş olduğu karara uyan bir sendika. İşçi meclisimiz var, her çarşamba toplanıyoruz. Burada

‘Mümkün değil örgütlenemezsiniz’

E

them Karslı, örgütlenmek istediklerinde kendilerine kimsenin şans tanımadığını anlatıyor. “Memur arkadaşlara ‘örgütlenemez miyiz?’ diye sorduğumuzda ‘Hayır, siz taşeron şirkete bağlısınız. Öyle bir şey mümkün değil. Örgütlenemezsiniz’ derlerdi ve bunu diyen arkadaşlar da sendikalıydı. Sonra Dev Sağlık İş’le tanıştık. Başta çok az kişiydik, 10 kişi falandık. Hastanede toplantılar

yapamıyorduk, Genel-İş, SES gibi sendikalarda toplantılar aldık. Daha sonra bu yayıldı. Baskılar da aynı dönemde arttı. Açıktan sendikal mücadeleyi örgütlemeye başladık. Eskiden yöneticilerden çok korkardık. Ağzımızı açıp bir şey diyemezdik. Örgütlenme büyüdükçe ‘hava döndü işçiden yana’. Korkmamaya başladık. Mücadeleye başladıktan sonra baskı yapamadılar, gücümüzü gösterdik.

aldığımız kararları uyguluyoruz. Osman Küçükosmanoğlu (örgütlenmenin ilk yıllarında Tabip Odası başkanı): Samimi olarak anlatmak gerekirse, kişisel yönü de var bu mücadelenin. Aynı ortamda birlikte çalışıyor olmanın bir payı var. Bizim bölümde 7 kişi çalışıyor 4’ü taşeron işçi. Onların sorunlarını biliyoruz, yanımızdaki arkadaşın aldığı ücreti, geçinme koşullarını, bunların olumsuzluklarını hep hissettik. Bunun insani olmadığını herkes söylüyor zaten. İnsanlar 10 yıl, 15 yıl, 20 yıl çalışıyorlar hiçbir sosyal hakları ve güvenceleri yok. Değişikliğin yapılabileceği bir yılbaşı yaşadık. Kıdeme dayalı bir artış, ücretlerde iyileştirme yapılabilir mi diye arkadaşlarda bir beklenti vardı. Bu olmayınca bir hayal kırıklığı yaşandı. Aynı dönemde 5 işçi işten atıldı. Bu iş nasıl olur, idareyle konuşarak mı, sendikayla mı olur diye konuşuluyordu. ORTAK MÜCADELEN‹N GÜCÜ Dev Sağlık-İş’e üye olmak ve işten atılan arkadaşların işe dönüşlerin sağlamak için ortak bir direniş yapıldı. Çok hızlı örgütlenen ve yoğun katılımlı 2 günlük bir tepki örgütlendi. Böyle ortak bir tepkiyi idare de beklemiyordu. Bu onları korkuttu. İşten atılan arkadaşlarımızı geri aldırdık, bir yandan da üyelikler hızla devam ediyordu. Tabip odasının elbette rolü var ama esas destek benim de üyesi olduğum SES’ten geldi. SES’in burada büyük bir örgütlülüğü var. Mücadele sürecinde çok duygusal, çok özel şeyler paylaştık işçi arkadaşlarla. Bu bile çok değerli benim için. İşçiler sizi yanında hissetti mi, samimi hissetti mi bir yakınlık oluyor işin doğallığında. İşçilerin geri alınması örgütlülüğün büyük bir başarısı olarak yansıdı, çok hoş bir duyguydu. Burada panolarımızı, bildirilerimizi, eylemlerimizi hep üç örgüt ortak yaptık. Bu sendikal sürece güç verdi, önümüzü açtı. Diğer taraftan işçi arkadaşların içerisinde bu sendikayı burada kuracak, örgütleyecek öncü arkadaşların olduğunu da gördük, bu da çok önemliydi. Çok kararlı bir sendikal işçi ekibi bu işi baştan sona götürdü. Bundan sonra Adana’da bir işçi eylemi ya da toplumsal mücadele eylemi varsa Dev Sağlık-İş orda hep oldu. Ölü toprağı serilmişken bu örgütlülük bize bir hareket sağladı ve sağlamaya devam ediyor. 4-C, TAfiERON FARK ETMEZ 4-C gündemi ile birlikte taşeron çalıştırmanın ortak bir gündemle mücadele konusu haline getirilmesi lazım. Çalışma Bakanlığı hukuksuzluğu tespit etmiş ama devlet kendisi yapıyor. 4-C aynı şey aslında. Geçici işçi denilerek herkes aynı çalışma biçimlerine çekiliyor ama bakıyoruz yapılan işin kendisi geçici değil. Cümle alem de biliyor iş de işi yapan da geçici değil. Bu alanda daha başka yeni direnişler örgütlemek gerekiyor. Bu sırf mahkeme işiyle de olacak bir şey değil. Özelde çalışan hekimlerin sayısı arttı. Tam gün yasası da esnek çalışmayı dayatıyor. Tüm çalışma sistemini esnek ve güvencesiz çalışma biçimiyle tekleştirecekler. Güvencesizliğe karşı bu ortak mücadele deneyimini yükseltmek ve etkili fiili bir sürece taşımak

SES Adana fib. Bflk. Mehmet Antmen

Taşeron ucuz değil ki B

alcalı Hastanesi ve Çukurova Üniversitesi rektörlüğü taşeron işçilerin kadroya alınmasıyla daha az masraflı bir iş çıkarabilir. Taşeron firmaya ödenen para, geçenlerde bir hesap yapmıştık, yaklaşık 2 milyon TL bütçe ayrılıyor, bunun 1 milyon 200 bin lirası işçilere ödeniyor. 100-150 bin lirada masraflara gitse ortalama 750-800 bin lira taşeron şirketin cebine gidiyor. Bu rakamı şu açıdan verdim. Rektörlük işçileri kendi kadrosuna alsa ve maaşını ödese, daha karlı çıkacak. Ama bunun sonucunda ne olacak, işçiler daha rahat sendikalaşacak, örgütlenebilecek. İnsanca yaşanacak ücret ve iş ortamı taleplerinde bulunacaklar. Önü alınamaz bir örgütlülük olacak. İşte sermayenin esas yıkmaya çalıştığı şey bu. Bu anlamda biz aslında SES olarak, şu anda kadrolu, güvenceli olarak görülen sağlık çalışanları olarak bunu görmemiz gerekiyor. Bunu görmemizin yararı bugün için Balcalı işçisi, yarın için Tekel işçisi için değil. Bizzat kendimiz için görmemiz gerekiyor.

Dev Sa¤l›k-‹fl üyesi Kurtulufl Küçük

‘En aşağılık mahluk gibi’ 1

7 yıldır çalışıyorum. Çamaşırhanedeyim. Mücadelenin ilk başladığı dönemlerde üye oldum sendikaya. Taşeron çalıştırma insanı en aşağılık bir mahluk gibi hissettiren bir şey. Herkesin azarladığı, yok saydığı bir insanı gözünüzün önüne getirin. Kötü koşullar, emeğinin görünmediği, iş tanımı belli olmayan, güvencesiz bir çalıştırma biçimi. Neticede ortak bir mücadele dinamiğini 4 sene önce yakaladık ve mücadeleye başladık. Büyük de bir yol kat ettik. Olmayan haklarımızı yavaş yavaş elde etmeye başladık. Fiili gücünü ortaya koymazsan bazı şeyler bu ülkede olmuyor, haklar gasp ediliyor maalesef. Biz 4 sene önce bir araya geldiğimizde “Taşeronu Balcalı’dan süpüreceğiz” demiştik, kararlıydık. Şu anda kazanılmış bir hak var ama rektörlük nedense bu kararı uygulamamakta ısrar ediyor. Uygulatmak için yine fiili gücümüzü göstermemiz gerekiyor. Bir mücadele programı oluşturduk, bunu uyguluyoruz. Hakkımızı alıncaya kadar sürdüreceğiz. Sonra mücadele bitecek mi? Hayır. Diğer haklarımız için devam edecek.


12

DOSYA 5 Mart 2010 / 18 Mart 2010

Halk›n Sesi

E R Z U R U M - E R Z ‹ N C A N

G E R ‹ L ‹ M ‹ N ‹ N

P E R D E

A R K A S I

İşin sırrı o kelimede gizli: Cemaat maatiyle ilgili önceden hazırlanmış dosyaları istedi.

MAHMUT HAMS‹C‹ / GÖKSU CIKIT

T

ürkiye’nin yüksek siyaset gündemi şubat ayının ikinci yarısında merkez üssü Erzincan olan depremle sarsıldı. Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı’nın 16 Şubat’ta Erzurum Özel Yetkili Cumhuriyet Başsavcısı Osman Şanal tarafından gözaltına alınması, yargı kurumları içindeki AKP karşıtı otoriter çevrelerle AKP yandaşlarının çatışmasında yeni bir aşamaya girilmesine ön ayak oldu. Cihaner’in etkisizleştirilme girişimi AKP’nin bürokrasideki etkinliğini artırıp, tarikatların önünü açarken ne kadar pervasızlaşabileceğini gösteren çok somut bir örnek yarattı. Demokratik kamuoyunun belli bir bölümü açısından bu olayın AKP’nin gerçek siyasal niyetleriyle ilgili yeni bir ‘farkındalık’ sıçraması yaratması boşuna değil. Bunun bir nedeni savcının cemaatlerin üzerine gitmesine mevcut hukuku ihlal ederek cevap verilmesiyse, bir nedeni de Cihaner’in çizdiği bugüne kadarki kalıplara tam anlamıyla uymayan profili. Halkın Sesi olarak süreci ayrıntılı biçimde inceledik. Ortadaki bilgi kirliliğinden sıyrılıp mevcut tarafların politik etkisinden de bağımsız bir bakış açısıyla hem süreci, hem Cihaner’in profilini, hem de Cihaner’e arka çıkan kurumların gerçek yapılarını mercek altına aldık. ‹SMA‹LA⁄A SORUfiTURMASIYLA F‹T‹L ATEfiLEN‹YOR Bugünkü çatışmanın fitili temmuz 2007’de Erzincan’a atanan Cumhuriyet Başsavcısı Cihaner’in kentte İsmailağa tarikatının etkinliğini artırdığını tespit etmesi ve bunun üzerine kasım başında Jandarma’dan bilgi istemesiyle başladı. Gelen yanıtta yasaya aykırı yardım toplamak, izinsiz eğitim kurumu açmak gibi bilgilerin yer alması üzerine Cihaner ‘suç işlemek için örgüt kurmak’ suçlamasıyla tarikata yönelik soruşturma başlattı. 1,5 yıllık soruşturma ve dinleme sürecinde tarikatın Erzincan ayağının Erzurum’a bunun da İstanbul’a bağlı olduğu ve tüm Türkiye’de faaliyette olduğu saptandı. OPERASYON ÖNCES‹ TAR‹KATA UYARI Cihaner kapsamlı bir operasyona hazırlanırken Erzurum Emniyeti 4 Aralık 2008’de kentteki şüphelilerin adreslerine baskın yaptı, gözaltına alı-

S

avcı Cihaner’in etkisizleştirilme girişimi AKP’nin bürokrasideki hegemonyasını arttırıp tarikatların önünü açarken ne kadar pervasızlaşabileceğini ortaya koyan çok somut bir örnek oldu

fiANAL OPERASYONLARI GEN‹fiLET‹YOR Haziran 2009’da ‘İrtica ile Mücadele Eylem Planı’ metni kamuoyuna yansıdı. Yeni Şafak planın Erzincan’da cemaatler üzerinde uygulandığını yazdı. Erzincan barajında bulunan mühimmat ve gizli tanıkların anlatımları doğrultusunda bazı rütbeli subaylar tutuklandı. Cihaner’e 26 yıl hapis istemiyle dava açıldı. İddianamede cemaatlere yönelik soruşturmaları Erzurum’dan gizlemek, Gülen taraftarlarının silahlı ayaklanma planladığı yönündeki ihbarı dikkate almayarak soruşturmayı sürdürmek gibi suçlamalar vardı. Bu arada Şanal, Erzincan MİT’i basıp MİT Şube Müdürü ve iki MİT’çiyi tutukladı. Bunu eski Erzincan İl Jandarma Komutanı Recep Gençoğlu dahil bir grup subayın tutuklanması izledi.

nanlar bırakıldı. Böylece delillerin saklanması için işaret verildi. Cihaner 18 Şubat 2009’da bu kez 20 ili kapsayan bir operasyona karar verdi. Ancak operasyon bilgisi tarikata aktarıldı. Tarikattakiler, tarikatın Erzurum liderini arayıp ‘badanıcılar gelecek’ şifresiyle operasyonu haber verdi. A⁄A-01 UYGULAMADA TEHD‹TLER GEC‹KM‹YOR Cihaner bu gelişmeler üzerine AĞA-01 adını koyduğu operasyonu Erzincan ile sınırlayıp uygulamaya koydu. Aralarında çocuklara parasız din eğitimi verenlerin de olduğu 21 kişi sorguya alındı. İddialara göre bunun üzerine dönemin Başbakan yardımcısı Cemil Çiçek Cihaner’i aradı ve cezaevlerinin dolu olduğunu, se-

çimler öncesi kendilerini zorda bırakacağını belirtip şüphelilerin tutuklanmamasını istedi. Yine bir iddiaya göre de dönemin Ceza İşleri Genel Müdür Yardımcısı Çetin Şen Cihaner’i arayıp “Bu soruşturmalar insanın başını derde sokar. Ergenekon’a misilleme olarak algılanıyor” dedi. Cihaner bunlara rağmen dokuz şüphelinin tutuklanmasını sağladı.

lunmadığını iletti. Şanal 17 Mart’ta dosyayı üzerine alırken Cihaner Adalet Bakanlığı’na başvurup yerindelik denetimi istedi. Cihaner çeşitli kentlerde aralarında tarikat lideri Mahmut Ustaosmanoğlu’nun da bulunduğu 69 kişiye operasyona hazırlanırken Şanal Erzincan Valiliği’ne bir yazı yazıp Cihaner’in emirlerinin dinlenilmemesini istedi

TAR‹KATI ‘S‹LAHLANDIRIP KURTARMA’ PLANI Mart ayında Erzurum ve Erzincan’a giden isimsiz ihbar mektubunda cemaatin silahlı olduğu bildirildi. Osman Şanal buna dayanarak dosyanın kendi yetki alanına girdiğini belirtip Erzincan’dan istedi. Cihaner tarikatın şiddet kullandığına dair bir bilgi bu-

AHMET ALBAYRAK VE KAD‹R TOPBAfi FEZLEKEDE Cihaner ilgili kurumlara Şanal’ın bu yetkisinin olmadığını belirtti, HSYK’ye şikayette bulundu ve dosyayı Şanal’a gönderdi. Cihaner’in fezlekesinde 235 şüpheli vardı. Yeni Şafak’ın sahibi Ahmet Albayrak örgüt üyesi sayılıyor, İstanbul Belediye Baş-

kanı Kadir Topbaş ise örgüte yardımla suçlanıyordu. SORUfiTURMA YOK ED‹L‹YOR Şanal, kendisine gönderilen dosyayı önce 16 sanıklı bir davaya dönüştürdü. Suç mahalini üç kentle sınırlayıp Albayrak ve Topbaş gibi isimleri akladı. Tutuklu yargılanan dokuz sanık tahliye edildi. Böylece İsmailağa tarikatı kurtarılmış oldu. ‹K‹NC‹ SORUfiTURMA GÜLEN’E Cihaner’le Şanal’ın çatışması burada bitmedi. Cihaner Gülen grubunu da takibe alınca bu kez ikinci bir kriz doğdu. Cihaner İsmailağa soruşturmasını sürdürürken bir yandan Gülen grubunun çalışmalarına da yoğunlaştı. Ankara’dan ve Kayseri’den Gülen ce-

Şablonlara sığmayan savcı: İlhan Cihaner Y

aşanan ve yaşandığı iddia edilen gelişmelerin yargı-emniyet-ordu gibi gizli kapılar ardındaki bürokrasi arenasında gerçekleşmesi, hukuk alanının iktidar çekişmesi bağlamında politikleşmiş olması, hükümetin manipülasyonları ve medyada yaratılan bilgi kirliliği göz önüne alındığında Cihaner’in hukuki anlayışı ve siyasi yönelimleriyle ilgili net bir görüş bildirmek kolay değil. Ancak yaygın medyanın yayınladıkları dışında eldeki tüm bilgileri tutarlılık çerçevesinde bir araya getirip çözdüğümüzde karşımıza şablonlara uymayan bir savcı portresi çıkıyor. Bu yalnızca Cihaner’in; CHP’nin, ordu ve yargıdaki ulusalcı-laik unsurların bir bölümünün bile artık barışık olduğu İsmailağa-Gülen gibi İslami yapıların üzerine gitmesinden kaynaklanmıyor. Ama daha çok Cihaner’in Şırnak İdil’de görev yaptığı dönemdeki sicilinden kaynaklanıyor. Zira bugün Ergenekon üyeliğiyle suçlanan Cihaner JİTEM’le ilgili Türkiye’de ilk soruşturmayı açmış, o yıllarda bugün Ergenekon’dan tutuklu yargılanan Arif Doğan gibi JİTEM lideri askerleri yargılamak için uğraşmıştı. J‹TEM’E YÖNEL‹K ‹LK DAVA 1998’de İdil’e atanan Cihaner Radikal gazetesinde İdil’de yaşanan faili meçhul cinayetlerle ilgili bir haberi görünce 1989’da Cizre’ye giderken gözaltına alınıp işkence gördükten sonra kafalarına kurşun sıkılarak cesetleri Cizre-Nusaybin Karayolu’na bırakılan üç kişiyle ilgili dosyayı yıllar sonra tozlu raflardan indirdi. İnsan Hakları Derneği’nden de bilgi isteme dahil uzun araştırmaları sonunda altı kişiyi sorumlu olarak belirledi: Binbaşı Cem Ersever, Albay Arif Doğan, Kıdemli Yüzbaşı Sinan Yaşar, itirafçı İbrahim Babat, korucu Faysal Şanlı, Başçavuş

BU KEZ GÜLENC‹LER KURTARILIYOR Tıpkı İsmailağa dosyasında olduğu gibi gönderilen Gülen cemaatinin silahlı ayaklanmaya hazırlandığı yönündeki ihbar mektubu üzerine Erzurum yine dosyayı istedi. Cihaner dosyayı göndermedi. Bu arada çalışmalarla ilgili bilgiler cemaate ‘sızdırıldı’. Soruşturma sonrası Adalet Bakanlığı kovuşturma izni verdi.

‹lhan Cihaner’in fi›rnak ‹dil savc›s›yken faili meçhul cinayetleri ayd›nlatma yönünde yürüttü¤ü çal›flmalar dikkat çekiyor Şaban Bayram. (Burada Cihaner’in kimsesizler mezarlığına dönemin İHD Diyarbakır Başkanı, şimdiki belediye başkanı Osman Baydemir, İHD’liler ve gazetecilerin de bulunduğu bir heyetle gidip öldürülen üç kişiden birinin mezarını açtırıp teşhis ettirmesi ilginç bir detay). Cihaner İstanbul DGM’den o sırada hapiste bulunan Babat’ın itiraflarını istedi, belge gelmedi. Bunun üzerine Adalet Bakanlığı’ndan Babat’ın Midyat’a naklini istedi kabul edilmedi. Kırklareli’ndeki cezaevine gidip Babat’ın ifadesini almak istedi ona da izin verilmedi. Bunun üzerine Babat’a sorulması için 60 soruluk liste hazırladı. Buradaki sorular çok kritikti zira JİTEM’in adı verilmiyor ama sorularla JİTEM’in cinayeti yöntemlerinin ve üst kadrosunun peşinde olduğu görülüyordu. Ancak Kırklareli Cumhuriyet Başsavcılığı sorgulamayı bir türlü gerçekleştiremedi. Bu arada

Jandarma Genel Komutanlığı’ndan ve Emniyet’ten istediği bilgiler de gelmedi. Cihaner bunun üzerine dosyasını hazırladı, sıralanan isimlerin işlediği suçları çete kapsamında değerlendirdi. O dönemde çete suçlarına DGM’ler baktığı için dosyayı Diyarbakır DGM Başsavcılığı’na gönderdi. Cihaner dosyanın sonuç bölümünde JİTEM’in adını anmıyor ancak ilk kez JİTEM’i deşifre eden bir sonuca ulaşıyordu. Gazeteci Ecevit Kılıç’ın Timaş Yayınları’ndan çıkan JİTEM adlı kitabında Cihaner’i anlattığı ‘JİTEM’i keşfeden cesur savcı’ bölümünde, dosyadaki sonuç bilgisi de yer alıyor: “Sonuç olarak açık kimlikleri yukarıda yazılı olan şahısların suç işlemek amacı ile çete oluşturdukları, sanık Arif Doğan’ın daha sonra farklı bölgelerde de birçok suç işleyen çetenin Diyarbakır grubunun başında olduğu, bu şahsa bağlı Silopi grubunun başında ise

Ahmet Cem Ersever’in olduğu ve Ersever, Babat, Bayram ve Şanlı’nın maktulleri önce sorgulayıp sonra CizreNusaybin karayolunda öldürüldükleri tüm evrak kapsamına alınmıştır.” BAKANLI⁄I UYARDI: OLAYLARIN ÜZER‹NE G‹D‹LMEL‹ Cihaner dosyayı DGM’ye yolladığı gün Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğü’ne de bir yazı göndererek 1990’larda bölgede işlenen faili meçhul cinayetlere dikkat çekti. Bunları sıralayan Cihaner cinayetlerin hep aynı ekip tarafından işlendiğini de belirtti (yine Kılıç’ın kitabından aktarıyoruz) “Öldürme olaylarında genellikle maktullerin el ve ağızlarınını koli bandı ile bağlandığı, kafalarına sıkılan kurşunlar sonucu öldürüldükleri, maktulleri kaçıran şahısların kendilerini polis olarak tanıttıkları, ellerinde telsiz olduğu, görünür olarak silah taşıdıkları…” Cihaner metinde

bölgedeki cinayetlerle ilgili çarpıcı tespitler yaptı: “Olağanüstü hal bölgesinde kanunsuz işlere katılan kişilerin diğer bölgelerde de kanunsuz ilişkilerini sürdürdükleri, bu haliyle ülke genelindeki birçok suçun altyapısının olağanüstü hal bölgesine dönüştüğü… (…) Kaçırma olaylarının yoğunlukla işlendiği ve güvenlik önlemlerinin üst düzeyde olduğu Diyarbakır gibi bir ilde açıkta silah ve telsiz taşıyan kişilerin gündüz kalabalık yerlerden hiçbir gizlenme ihtiyacı duymadan kaçırma olaylarını gerçekleştirmelerinin bu suçu işleyen şahısların en azından korunduklarının göstergesi olduğu…” Cihaner yalnızca şikâyetle kalmadı, somut önerilerde de bulundu, o önerilerden bazıları şunlardı: “Tüm faili meçhul cinayetlerle ilgili soruşturmalar tek elden yürütmeli, TBMM’deki ilgili komisyonların raporlarını incelenmeli, suçlara katılan, katıldıkları iddia edilen kamu görevlilelirinin mal varlıkları, telefon kayıtları, banka hesapları incelenmeli.” B‹LG‹ K‹RL‹L‹⁄‹ MAKSATLI MI? Savcı Cihaner’in İdil’de yaptıkları belli ki bugün bilinçli olarak gündeme getirilmiyor, gündeme getirilen bu tür bilgilerle ilgiliyse yeni iddialar gecikmiyor. Örneğin 25 Şubat’ta hem Zaman hem de Taraf gazetelerinde çıkan haberlerde Cihaner’in bu girişimlerinin, devletin emriyle JİTEM dosyasının üzerini örtme amacı taşıdığı iddia edildi. Bu iddiaya en sert tepki daha önce de Radikal İki’de Cihaner’in İdil’de yaptıklarını öven eski Diyarbakır Baro Başkanı Sezgin Tanrıkulu ve Ahmet İnsel’den geldi. Tanrıkulu ve İnsel 1 Mart’ta yayımladıkları ‘Tahrifatla demokrat olunmaz’ başlıklı yazılarında bu iddiaların bilgi kirliliğini amaçladığını belirttiler ve Cihaner’in o dönemki çabalarının çok değerli olduğunun altını çizdiler.

C‹HANER TUTUKLANIYOR, fiANAL DOSYAYI KAPTIRMIYOR 16 Şubat’ta Şanal, ‘yetkilerini aşarak’ makamında, evinde arama yaptıktan sonra Cihaner’i tutuklattı. Bir gün sonra HSYK Şanal’la üç savcının ‘özel yetki’lerini kaldırdı. Şanal karar kendisine ulaşmadan dosyayı ‘yetkisizlik’ kararıyla İstanbul’a gönderdi. ‘ETÖ ÜYEL‹⁄‹ SUÇLAMASI’ Cihaner hakkında göreviyle ilgili suçların yer aldığı dosyanın Yargıtay'a gönderilmesine, diğer suçların Erzurum'daki dosya kapsamında Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülmesine karar verildi. 1 Mart’ta yeni savcıların hazırladığı iddianame, Ağır Ceza Mahkemesi'nce kabul edildi. İddianamede Orgeneral Saldıray Berk birinci şüpheli, Cihaner ikinci şüpheli olarak Ergenekon örgütü üyeliğiyle suçlanıyor. Suçlamalar arasında ‘İrtica ile Mücadele Eylem Planı’nı Erzincan’da uygulamaya sokmak da var.

HSY K= 9/12 H

akimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) son olarak Şanal’ın yetkisini kaldırmasıyla gündeme geldi. Kimi kesimler HSYK’yı siyasete karışmakla suçlarken kimi kesimler de AKP’nin yargıdaki kadrolaşması karşısında direnen kahraman bir kurum olarak ilan etti. Peki, HSYK’nın görülmesi gereken yüzünde neler var? 12 Eylül darbesinden sonra kurulan ve yetkileri 1982 Anayasası’yla belirlenen HSYK darbe sonrası yaşanan antidemokratik uygulamalara karşı yaptırımdan uzak duruyor, hatta cunta yanlısı kararlar alan bir kurum olarak göze çarpıyor. Öyle ki 2000 yılında Kenan Evren hakkında bir iddianame hazırlayan ve cuntacıların suç işlediğini belirten Savcı Sacit Kayasu’yu HSYK meslekten ihraç etti. Kurulduğu 1981 yılından beri hakkında işkenceden dava açılan kişiler hakkında beraat kararı veren yargıç ve savcılara HSYK’nın hiçbir yaptırımı olmadı. Demokratik tepkileri nedeniyle ‘düşünce suçu işlemek’le suçlanan öğrencilere ve aydınlara hapis cezaları veren yargıçlar da HSYK’nın bir yaptırımıyla karşılaşmadı. HSYK kurulduğu yıllardan bu yana özelleştirme kararlarını da hep savunan bir tutum takındı. Tüm bunlardan sonra bir kez daha görmek gerekiyor: AKP’nin ve cemaatlerin alternatifi bu otoriter kurumlar olamaz!


13

TARİH 5 Mart 2010 / 18 Mart 2010

Halk›n Sesi

T A R ‹ H T E

Y A R G I

‹ Ç ‹

‹ K T ‹ D A R

Ç A T I fi M A L A R I

Mahkeme kadıya mülk değil A

daleti temsil eden tanrıça Themis, bir elinde terazi öteki elinde kılıç tutan gözleri bağlı bir bakire kadın olarak simgelenmiş. ‘Terazi’, adaletin dengeli dağıtılmasını; ‘kılıç’, adaletin keskinliğini, gücünü ve cezaların caydırıcılığını simgeler. ‘Bakire kadın’ adaletin bağımsızlığını; ‘gözlerinin bağlı olması’ tarafsızlığını simgeler. Son zamanlarda fırtınaların koptuğu yargı sisteminin temelini oluşturan bu simgeler, hukukun evrensel ilkelerini temsil eder. Hukuksal ilkelerin “evrensel” olması, “her zaman ve her yerde geçerli olması” anlamına gelir. Ne var ki tarih öyle demiyor. Tarihsel olaylar hep, egemen sınıfların yargıyı bir iktidar aracı olarak kullandıklarını gösteriyor. İktidar çatışmaları yargıya doğrudan yansıyor. Güçlenen sınıflar yargıyı ele geçirmeye, baskı altına almaya, yargı kararlarını etkilemeye çalışıyor. MAHKEME KADIYA MÜLK “Mahkeme kadıya mülk değil!” diye ünlenen atasözü, devlet görevlerinin geçiciliğini anlatır. Oysa Osmanlı İmparatorluğu’nun kuruluşundan yükselme döneminin sonlarına dek ‘kadılık’ bir geçim kapısı olur. Kadılık, Divan ve padişahın temsil ettiği ilk kademe merkezi idareden sonra en önemli siyasal yapıyı temsil eder. İmparatorluk yüzlerce kazaya bölünür. Kazaların başına, doğrudan Divan’a ve padişaha bağlı kadılar atanır. Kadı (hakim), hem sivil idareyi, hem belediye işlerini hem de yargı işlerini yönetir. Kazasker tarafından atanan kadı, doğrudan mahkeme başkanlığı yapar. Yeri ve durumuna göre vekil (naip) görevlendirir. Yargı kadrosu, tepede şeyhülislam, kazasker, kadı, naip, katip, hademe, muhzır (adli polis) ve tanıklar kurulundan oluşur. Tanıklar kurulu bir nevi jüri gibi yargı sürecini denetler. Bir de doğrudan duruşmalara katılmayan müftü var ki, fetvalarıyla kararda belirleyici olur. Ayrıca, asayişi sağlamakla görevli polis gücünü oluşturan subaşı ve asesleri de yargı sistemin temel unsuru sayılır. Kadı, hükümdarın temsilcisi ve siyasal egemenliğin simgesi kabul edilir. Otoritesi tartışılmaz. Aslında merkezi idare, toplumsal düzeni ve halkın yönetimini kadılar aracılığıyla sağlar. Kadılık bir kamu görevi-ödevi olmasına karşın, sağlam ve kalıcı bir geçim kapısı da olmuş. Bu işi yapanlar çok paralar kazanmış. Çünkü kadı, cezai ve idari görevlerine bağlı olarak aynı zamanda vergi toplayıcısı (zaim) olduğundan, kendi maaşının da kaynağı olan büyük paraları yönetir. KADILAR ‹SYANCI KÖYLÜLERLE B‹RL‹KTE SAVAfiIR 1500’lerin sonu ve 1600’lerde imparatorlukta işler kötüye gider. Uzun savaş ve krizler toplumsal düzeni altüst eder. Toprak, para ve

B

ugün olduğu gibi dün de yargı sistemi, bir adalet aygıtı olmaktan çok bir Ekmeklerden iktidar aracı oldu. Sınıf çatışmaları şiddetlendiğinde yargı içi çatışmalar da sonra şiddetlendi. İktidar el değiştirince yargı da el değiştirdi. Tek bir şey zaptiyeler değişmedi, o da yargının, devletin halk üzerindeki baskı aracı olması bozulur

K

‹ngiltere elçisi Stratford Canning. Mülkiyet suçlar›na karfl› ‘güvenlik reformu’ için Osmanl›’ya bask› yapt›.

Kad›, siyasal iktidar›n kuruluflunda “can al›c›” rol oynar. Halk›n denetlenmesi, flehrin temizli¤i, belediye hizmetleri, hatta vergi adaleti Kad›’dan sorulur. Bu ifllev ve misyonlar›yla kad›lar›n, iktidar hesaplar›ndan uzak durmas› düflünülemez. vergi rejimi bozulur, egemenlik ilişkileri sarsılır. Köylünün (reaya) üzerinde sancakbeylerinin (ikinci dereceden feodaller) baskı ve sömürüsü artar. Merkezi idare, sancakbeyleri ve köylüler arasında şiddetlenen sınıf savaşımında kadılar köylünün yanında yer alır. Aslında klasik bir sınıf mücadelesi pratiği gerçekleşir. Merkezi idareyi ve kendi özgül çıkarlarını temsilen kadılar,

köylünün isyancı gücüne dayanarak yerel iktidarlar üzerinde baskı kurar. Buna karşı güçlenen sancakbeyleri de yargı sistemini denetim altına almaya, kadılara hükmetmeye başlar. Halk bu çatışmalara taraf olur. Ağır vergiler, ücretsiz işçi çalıştırma, angaryacılık, rüşvet, adam kayırma halkı canından bezdirir. Vergi tahsildarlarına ve idarecilere isyan eden halk, yeri gelir yeniçeri müfrezelerini

toptan yok eden saldırılara girişir (İstanbul-İran askeri yolu, 1500’lerin sonu). Kadılar, zaman zaman bu çatışmalara doğrudan katılır. Örneğin, Haymanalı Aydın Yazıcı’ya karşı Ankara kadısı il erlerinin başında çarpışmaya katılır. ‘FETVA S‹Z‹N OLSUN, KAP‹TÜLASYON ‹STER‹Z!’ İmparatorluğa yeni topluluklar

“katıldıkça”, yargılama gücünü İslam’dan alan ‘fetva sistemi’ Müslüman olmayan topluluklar için geçerli olmaz. Müslüman olmayan halklar için özel hukuksal ölçüler devreye girer. Bundan başka, yabancı devletlerle ilişkilerde verilen ayrıcalıklı haklar (kapitülasyonlar) yargıda da geçerlidir. İlk sistematik hükümler içeren kapitülasyon 1535’te Fransızlara verilir. 19. yüzyılın sonlarında Avrupa emperyalizmi Osmanlı’yı yarı-sömürgeleştirdiğinde artık kapitülasyonlar yetmez. Gelişen yeni ekonomik, siyasal ve toplumsal ilişkilere bağlı olarak başta ordu olmak üzere, devlet ve yargıda yenilenme hareketleri görülür. Bu tür sancılı süreçler karşı hareketlerle ezilir. Örneğin IV. Mustafa’nın Nizamı Cedit reformuna karşı Şer’i Sözleşme’yi imzalaması gibi. Buna göre, ‘fetva sistemi’ ve ‘halk iradesi’ne aykırı kanunsuz işlemlerde ordu temel güvenceyi oluşturur. Tanzimat’tan sonraki yıllarda Mecelle oluşturulur. Mecelle, 18681878 yılları arasında Ahmet Cevdet Paşa başkanlığındaki bir komisyon tarafından derlenen İslami özel hukuk (ilk medeni hukuk) kurallarıdır. Mecelle’ye göre, zamanla yaşam biçimi değişirken hukuk da buna uyum gösterir. Osmanlı’nın son yarım yüzyılında şer'i mahkemelerde hukuksal dayanak olarak kullanılan Mecelle, Cumhuriyetle birlikte, köklü reform süreçlerine yerini bırakır. Bu dönemde doğrudan emperyalist iktidar odaklarının da katıldığı sınıf çatışmaları, devletin tamamında olduğu gibi yargı sisteminde de karşılık bulur.

‘Acele etme cellât ağa, lezzetine varayım’ Devletin nizam altına almaya çalıştığı belli tarihsel özneler, deli, suçlu, işçi, köylü, kadın, hepsi yok sayılıyorlar. Yok sayılanlar, kimi zaman halk isyanına dönüşmüş direnişlerle, kimi zaman gündelik yaşama sızan örtük direnişlerle iktidarları kuşatıyor

1

“Kad›lar, müftüler fetva yazarlar; dönen dönsün ben dönmezem yolumdan”

638’de, Padişah 4. Murat’ın Bağdat seferi öncesinde iktidar çatışmaları şiddetlenmişti. Önderliğini Şeyh Ahmet’in yaptığı halk ordusu, Anadolu Beylerbeyi Vardar Ali Paşa komutasındaki Osmanlı ordusunu yenilgiye uğrattı. Epey kan döküldü, bazı paşalar öldürüldü. Ne var ki, Osman Ağa komutasındaki kuvvetlerle giriştiği ikinci savaşta “halk ordusu” yenildi. Şeyh Ahmet, "İsa Rûhullah" ya da “ahir zaman mehdisi” olduğunu iddia etmekle suçlanarak gözden düşürülmeye çalışıldı. Şeyh Ahmet 22 Haziran 1638’de Konya Ovası’ndaki padişahın huzuruna getirildi. 12 savaşçısı Şeyh’in önünde Padişah emriyle işkence edilerek öldürüldü. Şeyh’in tüm kemikleri kırıldı, göğsünden ve omuzlarından ince ince derisi yüzüldü, parmakları mafsal mafsal kesildi. Şeyh Ahmet’in bu işkenceye karşı direnç göstermesi ünlüdür. Derisini yüzen meşhur cellat Kara Ali’ye “Acele etme cellât ağa,

elini yavaş tut; lezzetine varayım (ya da hoşça vakit geçir)” diye seslenerek asla boyun eğmeyeceğini ve işkenceyi önemsemediğini gösterdi. Şeyh Ahmet seyredenleri kendine hayran bıraktı. Osmanlı’da yargı siteminin bir gereği olarak, işkence ve infaz ibret için seyirlik bir olaydı. Ama bazen ibret yerine, zulme karşı direniş efsaneleştiriliyordu. KADIN “SUÇ ‹fiLEYEREK” ÖZNE OLUYOR İlk 1852 tarihli ‘Nizamname-i Eczacıyan Der Memalik-i Osmaniye’ ile başlar, yüzyılın sonuna dek defalarca nizamname çıkarılır. Bu nizamnamelerde en çok “hamız arseniği” denilen sıçanotunun üretimi ve satışıyla ilgili kısıtlamalar, eczanelerin ve aktarların denetimi yer alır. Çeşitli yasal düzenlemelerle denetim altına alınmaya çalışılan zehir satışı, kadınlara özgü bir cinayet yöntemini gündeme getirir.

Tek tek adi vaka gibi görünen “kocasını zehirleme olaylarının” yaygınlığı ve sistematikliği başka bir gerçeği gösterir. Kocasını zehirleyen kadınlar, bu yolla, hane içi otoriteyi erkeğin temsil ettiği, çatışmaların erkeğin lehine çözüldüğü, kadınların boşanmalarının erkeklerinki kadar kolay olmadığı bir toplumsal düzende ‘suç işleyerek’ ve ‘şiddet yoluyla’ kaderlerine müdahale edebildikleri bir eylem alanı yaratıyor. Böylece iktidar ilişkilerine meydan okurken ‘özne konumu’ kazanıyorlar. Fakat bu o kadar da kolay değil. Mahkemelerde sırf kadın olmak bile “akıl noksanlığı”yla eş tutulup hafifletici sebep sayılıyor. Örneğin kadın olmak, idam cezasının affedilmesi için önemli bir gerekçe. Böylece, “şeytana uyduğu” ya da “cinayetin arkasında başka birilerinin olduğu” varsayılarak, kadının özneliği, kendi iradeleriyle eyleme ve direnme kapasitelerini yok sayılıyor. (Toplumsal Tarih, 194)

irli iktidar hesapları, devlette çürümelere yol açıyor. Çürüme en fazla yargıda kendini gösteriyor. Hani “önce ekmekler bozuldu” denir ya, ondan sonra yargı bozuldu. Çünkü yargı yaptırım gücü yüksek bir iktidar aracı. Bu gücü kullanan da, bu güce sahip olan da hızla bozuluyor. Tıpkı 19. yüzyılın sonlarında, özellikle Sultan Abdülaziz ve II. Abdülhamit zamanlarının İstanbul’unda olduğu gibi. Konu, yargının temel bileşenlerinden Zaptiye Teşkilatı. Bu dönem, idari ve yargısal merkezileşmeyi sağlamak için ardı sıra reformlar yapılır. Reformların sürükleyici gücünü, ticareti ve mülkiyeti güvenceye alma çabasındaki büyük tüccarlar ve emperyalist devletlerin elçileri oluşturur. İstanbul büyük kitlesel göçler alır. Kırım Savaşı ve Avrupa devrimlerinden kaçanlar İstanbul’a yerleşir. Sırf 1878-1879’da Balkanlar’dan 387 bin 804 kişi İstanbul’a göçer. Farklı sınıfsal ve kültürel topluluklar kentin yapısını değiştirir. Toplumsal eşitsizlikler daha görünür hale gelir, kentsel yoksulluk ciddi oranlarda artar. Yeni hukuksal ve beledi düzenlemelerle adil olmayan güçler dengesi ortaya çıkar. Birbiriyle çatışan mülkiyet ve suç algı ve pratikleri oluşur. Özellikle Galata ve Beyoğlu gibi bölgelerde hırsızlık ve cinayet gibi olaylar artar. Hırsızlık, gasp, dolandırıcılık gibi mülkiyet suçları ve dilencilik, serserilik, fahişelik gibi üst tabakaları rahatsız eden eylemler çoğalır. ZAPT‹YELER, YEMEYE GEL‹R, YEN‹LENMEYE GELMEZ Elbette o zamanlarda da ilkin akla, polis örgütünü güçlendirmek gelir. Asayişi sağlamakla görevli Zaptiye Teşkilatı iç huzursuzluk ve düzensizlik içinde bocalarken, düzenleme ve yenileme çabaları sonuçsuz kalır. Tanzimat’tan sonra merkezi güvenlik yapılanması çalışmaları başlar. Uzmanlaşma ve kurumsallaşma için Zaptiye Müşiriyeti kurulur. 1846’da Anadolu’da ve Rumeli’de ‘Zaptiye Askerine Dair Nizamat’; 186970’te yeni bir nizamname hazırlanır. Ancak bütün bu girişimler başarısız olur. Doğal olarak polis teşkilatı güvenliği sağlamakta yetersiz kalır. Soruna, polis maaşlarına zam yapılarak çözüm aranır. Böylelikle güvenlik görevlileri arasındaki perişanlık ortadan kalkacak “arzu ve edeple çalışacak” kişiler görev başına gelecekti. Ayrıca zaptiyelere üniforma da verilerek, görevi kötüye kullanarak yol kesen, hırsızlık yapan, kadınlara tecavüz eden, sarhoş olup yoldan geçenlere sarkıntılık eden zaptiye, eşkıyadan kolaylıkla ayrılabilecekti. Büyük tüccarlar ve yabancı elçiler duruma müdahale ettiler. Güvenlik raporları hazırlayarak, “uygunsuz ve fena şöhretli kişilerin bölgeden uzaklaştırılmadıkça” mülkiyet ve ticaret güvenliğinin sağlanamayacağını belirttiler. Bunlardan biri de ünlü İngiltere elçisi Lord Stratford Canning’dir. Bu durum, iktidarı, sağlık, eğitim, temizlik gibi kamu hizmetleri ve en önemlisi güvenlik alanında tedbirler almaya yöneltti. Ancak artan toplumsal eşitsizlik ve kentsel yoksulluk karşısında yetersiz kalan kamusal hizmetler, güvenlik sorunlarını daha da derinleştirdi. Beyoğlu ve Galata gibi tüccarların ve yabancı elçilerin bulunduğu yerlere kamu hizmetleri verilmişti. Ancak Taksim ve Kasımpaşa’nın dere yolu üzerinde ve Pangaltı’nın arka sokaklarında yaşayan Rum, Ermeni ve Türk ahaliye bu hizmetler ulaştırılamamıştı.


SPOR BİLİM

14

5 Mart 2010 / 18 Mart 2010

Halk›n Sesi

Yabancı mı, uzaylı mı? T

ürkiye Futbol Federasyonu (TFF), Fatih Terim’in istifasıyla boşalan Milli Takım Teknik Direktörlüğü’ne Hollandalı teknik adam Guus Hiddink’i getirdi. Terim’in istifasından sonra aylarca milli takımın başına ‘Yerli mi yabancı mı getirilsin?’ konusu tartışılmış, birçok ünlü isimle sözleşme imzalanacağı iddiaları gündeme gelmişti. ‘UZAYLI OLSUN’ Milli takıma uzun süredir ‘milli mücadele ruhuyla’ savaşan, kavga eden ve onu futboldan uzaklaştıran bir yapı hakimdi. Milli takım bir zamanlar ‘aynı ruhla’ ‘Çanakkale geçilmez’i oynuyordu. 2000’lerle gelen başarıyla yine ‘aynı ruhla’ ‘yok ediciliği’ oynamaya başlamıştı. Türkiye futbolunu futboldan çıkaran ve geçmişte nice çirkin olaya neden olan bu yapının en önemli temsilcisi milliyetçi ve megaloman Terim’in istifası birçok futbolseveri sevindirmişti. Terim, farklı kültürlerin savaşmadığı aksine temsil edildiği tatlı bir rekabetten oldukça uzaktı. Türkiye’yi Dünya Kupası’na taşıyamamış ve başarısızlığın arkasından kendisinin Türkiye futbolu için ne kadar önemli olduğunu anlatan bir basın açıklamasıyla istifa etmişti. Terim’in ardından başlayan ‘yerli mi yabancı’ mı tartışması Terim’de simgeleşen düşüncenin sonucuydu. Yeni bir Terim olmaya aday Yılmaz Vural ise teknik direktörlüğe talip olduğunu, kendisi olmasa bile mutlaka yerli bir ismin teknik direktör olması gerektiğini savunuyordu. Bu tartışmalara en çarpıcı yaklaşımı Kayserispor’u

Kış oyunları bitti

S

olda Guus Hiddink, sağda Fatih Terim. İkisi de itiraz ediyor ama farklı tarzlara ve sistemlere sahipler. Tehditkar Terim’in yerinde artık Hiddink var

çalıştıran Tolunay Kafkas, “uzaylı getirelim” diyerek sergiledi. “Yerli yabancı teknik direktör yoktur, iyi veya kötü teknik direktör vardır” diyen Kafkas, futbol camiası içinde aklı başında birileri olduğunu göstermişti. Şimdi ise ‘Türko’ların (2008 Avrupa Şampiyonası’nda terminatöre benzeyen futbolcular yaratan Garanti Bankası reklamında futbolculara verilen isim) başında bir Hollandalı var. Hollandalı, farklı futbol kültürleri arasındaki iletişim ve kaynaşma için çabalarken birçok sorunla karşılaşacak. Fakat Türklük ile gurur duyan futbolcuların ve ‘milli hassasiyetleri’ oldukça gelişmiş bir

K

toplumun milli takımının bir Hollandalının kontrolünde olması Terim’in bıraktığı futbol kültürünü de zorlayacak. Milli başarılarda en büyük payın bir Hollandalı’da olması ‘Türklükle övünmemizi’ anlamsız kılabilir mi? H‹DD‹NK’‹N ‹K‹NC‹ TÜRK‹YE MACERASI 18 Şubat’ta TFF, Hiddink’le 2 yılı opsiyonlu 4 yıllık sözleşme imzalandığını duyurdu. İki sene sonra yapılacak Avrupa Şampiyonası Hiddink’in Türkiye’deki geleceğini belirleyecek. Eğer Türkiye, Avrupa Şampiyonası’na katılamazsa sözleşmenin uzatılması

anada’nın Vancouver kentinde düzenlenen 2010 Kış Olimpiyat Oyunları sona erdi. Türkiye’nin madalyasız döndüğü oyunlara, Gürcü kızakçı Nodar Kumaritaşvili’nin ölümü ve organizasyondaki aksaklıklar damgasını vurdu. Oyunların ardından madalya sıralamasında 14 altın, 7 gümüş ve 5 bronz madalya kazanan Kanada birinci oldu. Kanada’yı

Bilimsel düflüncenin do¤uflu - 2 B‹L‹M‹N BABASI THALES:

Thales, bilimsel ve felsefi düflüncenin bilinen ilk temsilcisidir. MÖ, 625-545 y›llar› aras›nda yaflad›¤› tahmin ediliyor. Yaflad›¤› bölge eski ad›yla Miletos olan Milet’tir. Milet bugünkü SökeMilas yolu aras›ndaki Balat köyüdür. Thales’i , önceki düflünürlerden ay›ran ve ona bilimin ve felsefenin babas› unvan›n› yak›flt›ran fley düflüncelerini deneyler ile ispat etmeye yönelmesi ve deneylerinden elde etti¤i düflünceleri genellefltirme yani teorize etme çabas›d›r. Thales’i ilk ilgilendiren olaylar yeryüzündeki ve gökyüzündeki olaylard›r. Bunlar› incelerken öncelikle suyu önemser. Thales, “Hiç’ten hiçbir fley meydana gelmez” düflüncesinden hareket ederek “kendisi meydana gelmemifl ve yok olmayacak” bir varl›¤›n aray›fl›na girer. Bu, her fleyin ilk nedenidir Thales’e göre ve buna “ana madde” (arkhe) ad›n› koyar. Thales’e göre “ana madde” sudur. Çünkü her fley sudan oluflmaktad›r. Heredot'a göre, Thales kendisinde pek çok özellik toplam›fl birisidir. Devlet adam›, mühendis ve flehir planlamac›s›d›r. Yaflad›¤› y›llarda M›s›r'da bulunmufl ve suyun her fleyin kayna¤› oldu¤unu onlardan ö¤renmifltir. ‹lk Yunan geometricisidir. Piramitlerin yüksekli¤ini gölgelerini ölçerek hesaplam›flt›r. Gemilerin k›y›dan ne kadar uzakta olduklar›n› ölçebilmek için geometrik yöntemler gelifltirmifltir. Küçük ay› tak›m y›ld›z›n› keflfetmifltir. Ayr›ca depremin nedenleri hakk›nda gelifltirilen ilk teori de Thales'e aittir. Geminin, dalgalar üzerinde hareket edifline benzer bir biçimde, karalar su üstünde yüzer ve bu nedenle depremler oluflur. Ona göre, bize cans›z gibi görünen her fley canl›d›r ve dünya tanr›larla doludur. M›knat›s›n ve amberin (elektron) çekici gücünü aç›klamaya çal›flm›flt›r. Aristoteles, Thales için flöyle diyor: “Onu yoksul biri oldu¤u için küçümsemifllerdi. Bu da felsefenin, ilmin, hiçbir yarar› olmad›¤›n› gösteren bir özellikti. Oysa o, gök cisimlerinin hareketlerini inceleyip, onlar› önceden tahmin edebildi��i için, ne zaman büyük bir zeytin hasad› elde edilebilece¤ini bilebilirdi. Bundan dolay› epeyce para kazanabilir, k›fl›n paras›n› Milet ve Khios'taki bütün zeytinya¤› mengenelerine yat›r›p, tümünü ucuza kiralayabilirdi. Zaman› gelip de, bu zeytinya¤› mengenelerine gereksinme duyulunca, diledi¤i fiyata onlar› kiraya vererek çok büyük kazançlar sa¤layabilirdi. Böylece bir filozofun, bir bilginin, isterse nas›l zengin olabilece¤ini herkese göstermifl olurdu. Oysa felsefecinin ifli bu de¤ildi. O, bilgiyi bir ç›kar amac›yla de¤il, yaln›zca bilmek için istiyordu.”

Almanya ve ABD takip etti. Türkiye ise 5 sporcuyla katıldığı oyunlardan madalya elde edemedi. Türkiye’yi artistik patinaj bayanlarda Tuğba Karademir, bayanlar dev slalomda kayakçı Tuğba Daşdemir, kayaklı koşu bayanlarda Kelime Çetinkaya, Alp disiplini büyük slalomda kayakçı Erdinç Türksever ve kayaklı koşu dalında Sabahattin

Bilim: Aksi ispat edilene kadar...

beklenmiyor. Hiddink’in Türkiye’ye ilk gelişi hüsranla sonuçlanmıştı. 1990’da Fenerbahçe’ye gelen Hiddink, alınan kötü sonuçlar neticesinde sadece 9 ay bu görevde kalabilmişti. Hollandalı teknik direktörün kariyeri aslında başarılarla dolu. Hiddink’in kariyerinde 1 Şampiyonlar Ligi şampiyonluğu, 6 Hollanda Ligi şampiyonluğu, 1 İngiltere FA Kupası, 3 Hollanda Kupası, 1 Kıtalararası Kupa, Dünya Kupası’nda iki dördüncülük ve Avrupa Şampiyonası’nda üçüncülük bulunuyor. Türkiye’nin üçüncü olduğu 2002 Dünya Kupası ve 2008 Avrupa Şampiyonası’nda

Oglago temsil etmişti. Türkiye adına en iyi dereceyi artistik patinaj bayanlarda 23. olan Tuğba Karademir yaptı. TAR‹H‹N EN KÖTÜSÜ Olimpiyatların açılışından kısa bir süre önce Gürcü kızakçı Kumaritaşvili antreman sırasında kaza yapmış ve hayatını kaybetmişti. Olimpiyat Komitesi Gürcü sporcunun hata

ise ilginç bir ayrıntı var. Hiddink, 2002’de Güney Kore’yi çalıştırırken üçüncülük maçında Türkiye’ye yenilmişti. 2008’de ise Rusya’yı çalıştıran Hiddink yarı finalde İspanya’ya elendi. Türkiye de yarı finalde elenince üçüncülüğü bu iki takım paylaştı. Hiddink’in Rusya’sı çeyrek finalde ise İspanya ile birlikte kupanın en iyi takımı olarak gösterilen Hollanda’yı elemişti. Hollanda futbolu seyir zevki yüksek bir ekoldür. 1970’lerin Cruyff’lu Neeskens’li takımından beri böyledir. Dünya Kupası’nı çok önemsemeyen, sadece futbol oynamak isteyen ‘hippi’ gençlerden oluşan Hollanda Milli Takımı, çok başarılı olduğu 1974 ve 1978 Dünya Kupası’nda ikinci olmuştu. Hiddink, 1994-1998 yılları arasında Hollanda’yı çalıştırırken de zevkli bir futbol vardı. 1998 Dünya Kupası’nda Overmans, Berkamp, Kluivert ve Van der Sar’ın yıldızlaştığı Hollanda, Brezilya’ya penaltılarla elenmişti. Fakat Hollanda kadar güçlü kadrosu olmayan takımların başında önemli başarılar yakalayan Hiddink, bunu savunmaya önem göstererek yakaladı. Önlibero ve tek forvetle oynayan Hiddink, Türkiye’den Hollanda futbolu bekleyenleri yanıltabilir. Hiddink’in kaderini belirleyecek Avrupa Şampiyonası Elemeleri’nde Türkiye’yi zorlu maçlar bekliyor. Favori Almanya’nın yanında Belçika, Dick Advocaat’la toparlanma dönemine girdi. Sert ve mücadeleci Avusturya ise ilk ikiyi zorlayacak güçte olmasa bile puan durumunu değiştirecek sürprizlere imza atabilir.

yaptığını iddia etti fakat pistle ilgili ciddi şüpheler var. Bazı sporcular, pistin yeterli olmadığını ve kazaya davetiye çıkarıldığını belirtiyor. Bazı bölgelerde karın erimesi ve yarışmalar sırasında yapılan zamanlama hataları Vancouver 2010’un tarihin en kötü olimpiyat organizasyonları arasında gösterilmesine neden oldu.

Küresel ›s›nma zengine yarayacak, yoksulu vuracak Stanford Üniversitesi’nin araflt›rmas›na göre önümüzdeki 20 y›l boyunca açl›k ve g›da fiyatlar› yüksek olacak. Araflt›rmac›lar yüksek s›cakl›klar›n bu¤day, pirinç gibi temel besin maddelerinin üretimini düflürece¤ini ve bunun özellikle günde 1$’dan daha az gelirle yaflayan on milyonlarca insan› vuraca¤›n› söylüyor. Di¤er yandan ise g›da fiyatlar›n›n yükselmesi ve yoksullaflma da zenginlerin, özellikle de g›da üreticilerinin ifline yarayacak.

Hava bas›nc› ne kadar kuvvetlidir? Bu deney için elimizdeki mumlar›, oyun hamuru yard›m›yla bardaklar›n taban›na yap›flt›r›n. Bundan sonra mumlar› yakmak gerekiyor. Ancak bu ifl için bir yetiflkinden yard›m isteyin. Bir süre bekleyin. Bu arada bir karton parças›n› suyla ›slat›n. Islak kartonu bardaklardan birinin üzerine yerlefltirin. Di¤er

barda¤› da ters çevirip kartonun üzerine kapat›n. ‹ki barda¤›n a¤z›n› tam olarak birbiri üzerine denk gelecek flekilde yerlefltirin. K›sa sürede mumlar›n söndü¤ünü göreceksiniz. Birkaç dakika sonra iki barda¤› birbirinden ay›rmaya çal›fl›n. Ayr›l›yorlar m›? Bardaklar›n birbirinden ayr›lmad›klar›n› göreceksiniz. Peki, bunun nedeni ne? Mumlar›n yayd›¤› ›s› nedeniyle bardaklar›n içindeki hava genleflecek ve azalacak. Bu flekilde bardaklar bir biri üzerine kapat›ld›klar›nda, içlerindeki hava bas›nc›, d›flar›dakinden düflük olacak. Bu da bardaklar› bir arada tutacak bir kuvvet oluflturacak. Hava bas›nc›n›n ne büyük bir kuvvet oldu¤unu görüyor musunuz?

Görelilik kuram›m baflar›yla kan›tlan›rsa Almanya benim bir Alman oldu¤umu iddia edecek, Fransa ise dünya vatandafl› oldu¤umu aç›klayacakt›r. Kuram›m gerçek d›fl› ç›kt›¤›nda ise, Fransa bir Alman oldu¤umu söyleyecek, Almanya ise bir Yahudi oldu¤umu aç›klayacakt›r. ALBERT EINSTEIN

Juventus: 0 Fiat işçileri: 2 İ

talya Seria A’da 28 Şubat Pazar günü yapılan maçta Palermo, deplasmanda Juventus’u 2-0 yendi. Maç, Palermolu futbolcu Miccoli’nin ‘işten çıkarılan Fiat işçileri için Juventus’u yeneceğiz’ açıklamasıyla farklı bir anlam kazanmıştı. Fiat ve Juventus’un sahibi Agnelli ailesi, giderleri kısmak için 30 bin işçiyi işten çıkaracaklarını açıklamıştı. Palermolu futbolcu Fabrizio Miccoli, maçtan birkaç gün önce yaptığı açıklamada Juventus’u Fiat’ın işten çıkardığı 30.000 Fiat işçisi için yeneceklerini vurgulamıştı. Juventus maçına ekstra motivasyonla çıkacaklarını belirten Miccoli, "Sezon başından beri her maça kazanmak için çıktık ama bu sefer daha farklı. Fabrika işçileri bizden, Juventus'u onlar için yenmemizi istediler. Bu bizi daha da hırslandırdı. Biz de halkın içindeyiz. O fabrikadan hayatlarını kazanan, ailelerini geçindiren insanlar da bizim dostumuz. Juventus karşısında onlar için galip geleceğiz" demişti. Torino Olimpiyat Stadı'nda oynanan karşılaşmada konuk ekip Palermo'ya galibiyeti getiren golleri de 60. dakikada Fabrizio Miccoli ile 81. dakikada Igor Budan kaydetti. Bu sonuçla Palermo 6. sıradan 4. sıraya yükselirken Juventus 4. sıradan 5. sıraya geriledi. 1979 doğumlu Fabrizio Miccoli daha önce Milan, Fiorentina, Benfica ve Ternana’da oynadı. Bir dönem Juventus’a gelen Miccoli burada hiç forma şansı bulamadı. Sol görüşlü olduğunu her zaman söyleyen Miccoli bir zamanlar Ternana’nın devrimci tribünlerinin sevgilisiydi. Miccoli 10 kez de İtalya milli takımı formasını giydi ve iki gol attı.

Ekoloji sorunu kapitalizm içersinde çözülebilir mi? Sermaye, ekonomiyi, toplumu ve insan yaflam›n› de¤iflim de¤erinin ve bunun en soyut ifadesi olan paran›n egemenli¤ine tabi k›lar. Dolay›s›yla kapitalizm insan türünün ve gezegenin gelece¤ini önemsemez. Gelinen noktada ekoloji problemi art›k insanl›¤›n var olma mücadelesidir. Kapitalizmin do¤as› gere¤i bu sorunun kapitalizmin içerisinde çözülmesi mümkün de¤ildir. Bugünkü üretim ve da¤›t›m yöntemi korunurken sadece bireylerin çevreye sayg› duyma ve israf etmeme yönünde e¤itilmesi sonuç vermeyecektir. Marks sahip olma yerine insanca var olmay› savunuyordu. Ekoloji problemlerini çözmek için de yaln›zca iyi niyetli bireyler dlmak yetmiyor, ekonominin ve toplumun dönüfltürülmesi gereklidir. Michael Löwy ekoloji sorununun bu yönüne vurgu yap›yor: “ileri kapitalist ülkelerin, s›n›rs›z birikim mant›¤›na, kaynak israf›na, gösteriflçi tüketime, çevrenin h›zland›r›lm›fl y›k›m›na dayal› bugünkü üretim ve tüketim biçiminin, büyük çapta bir ekolojik krize sebep olmaks›z›n gezegenin

bütününe yay›lmas› kesinlikle mümkün de¤ildir. Dolay›s›yla bu sistem zorunlu olarak Kuzey ve Güney aras›ndaki apaç›k eflitsizli¤in muhafazas›na ve derinlefltirilmesine dayal›d›r.” Di¤er bir ihtiyaç ise ilerlemeyi salt üretimin artmas› fleklinde alg›layan gelene¤in terk edilmesi gibi gözüküyor. Marks’›n ve di¤er birçok Marksist kuramc›n›n yaflad›¤› dönemde bir ekoloji problemi olmad›¤› düflünülürse bu sorumluluk Marks’›n ö¤retisinin güncel takipçilerine düflmektedir. Reel sosyalist deneyimlerde bürokratikleflmeye dair yap›lan elefltirilerin neticesinde art›k herkesin önemle vurgulad›¤› ekonominin demokratik planlanmas› gereklili¤i, ekolojinin korunmas› için de kritik bir rol oynayacakt›r. Gezegenimizin bu hale gelmesinin nedeni üretimi ve da¤›t›m›, sermayenin ve bankac›lar›n yönetmesidir. Çünkü sermaye gezegenin veya toplumun menfaatinin de¤il sadece kar›n peflindedir. Çözüm üretici güçlerin toplumsallaflmas›n› gerektiren ekonomik demokratikleflmedir, yani üretim araçlar›n›n toplumsal mülkiyetidir.


KÜLTÜR SANAT

15

5 Mart 2010 / 18 Mart 2010

Halk›n Sesi

‹lk Kürtçe müzikal Tiyatro sanatçısı Haldun Dormen'in Kürtçe olarak sahnelediği 'Çirokek Zivistane - Bir Kış Öyküsü' adlı müzikalin prömiyeri Diyarbakır'da yapıldı. Müzikal, kış koşulları nedeniyle yolların kapanmasından dolayı dünyadan kopan bir kasabayı anlatıyor.

T A R ‹ H ‹

Chopin 200 yafl›nda

Naz›m’la 35 y›l

Polonya’nın en önemli piyano virtüözü Frederick Chopin’in 200. doğum yıldönümü Polonya’nın başkenti Varşova’da konserle kutlandı. 22 Şubat veya 1 Mart’ta doğduğu tahmin edilen Chopin için bu sekiz gün boyunca 171 saatlik konser verildi.

Dostlar Tiyatrosu’nun ‘Kerem Gibi, Nazım Hikmet'le 35 Yıl’ oyunu Muammer Karaca Tiyatrosu’nda 5 Mart’ta başlıyor. Nâzım’ın şiirlerinden oluşan tek kişilik oyunda, Nazım’ın hayatı sahneye taşınacak. Oyun Genco Erkal’ın Nazım oyunlarıyla ilgili anıları da anlatacak.

A L K A Z A R

Alt›n Bamya adaylar› belli Filmmor Kadın Filmleri Festivali çerçevesinde simgesel olarak verilen Altın Bamya Ödülleri'nin adayları açıklandı. Cinsiyet ayrımcılığına karşı verilen ödüllerde ‘En Cinsiyetçi Film’ ödülünün adayları, Acı Aşk, Yedi Kocalı Hürmüz ve Güz Sancısı.

S ‹ N E M A S I

K A P A N D I

Ama büyülü fener yanıyor durumu açıklıyor: “Seyirci eğlence ve rahatlık istiyor. Daha çok komik filmleri seviyor, komedi ve aşk filmleri her zaman bizde daha çok iş yapar.”

İ

stanbul’un ve Türkiye’nin en eski sinemalarından tarihi Alkazar Sineması kapandı. Alkazar Sineması 1923’te kuruldu ve tarihi boyunca önce kovboy filmlerinin daha sonra da 1970’lerde başlayan erotik film furyasının etkisi altında kaldı. Sinema Onat Kutlar’ın desteğiyle 1994’te ‘nitelikli filmleri’ göstermek üzerine yeniden kurulmuştu. Açılış töreninde Emile Zola’nın aynı adlı kitabından uyarlanan ‘Germinal’ filmini gösteren Alkazar, 1994’ten beri ticari kaygı gütmeyen filmleri gösteriyordu. Alkazar yönetimi adına veda mektubunu yazan Adalet Dinamit, ‘Kahraman Bakkal Süpermarkete Karşı’ oyununa atıfta bulunarak ‘alışveriş merkezlerinde son derece yüksek yatırımlarla yapılan, teknolojik olanaklarla donatılmış olan ve popüler, ticari filmleri seyirciye sunan 8-10 perdeli sinema salonlarına karşı dayanacak güçleri kalmadığını’ belirtti.

S

AVM KÜLTÜRÜ Alkazar’ın vedasıyla birlikte Türkiye’de son iki yılda kapanan sinema sayısı 37'ye ulaştı. Bunların çoğu bağımsız filmleri gösteren küçük sinemalar. Bu filmler, onu yapanların herhangi bir şirket veya siyasi iktidarın etkisi ve baskısına uğramadığı ve içerik ve bütçe açısından bağımsız filmler. Doğal olarak kapanan her küçük sinema, Hollywood’da simgeleşen popüler

inema tekelleri ve dağıtım şirketleri bir yandan bağımsız sinemanın seyirciyle buluşmasına engel oluyor, diğer yandan sinemayı popüler sinemadan ibaret hale getiriyor

sinemanın bir zaferi olarak yorumlanabilir. Popüler sinemanın parayla ilişkisi filmin piyasaya çıktığı alanda yani sinemalarda ciddi bir rekabete yol açıyor. Bu rekabet büyük sinema salonlarını giderek daha yeni teknolojilerle donatıyor. Bu büyük sinemalar farklı yerlere şubeler açarak genişlerken, daha

küçük sinemaların kaderi kapanmak oluyor. Küçük sinemaların kapanması ile toplumdaki sinema kültürü de ciddi bir değişime uğruyor. Alışveriş merkezleri (AVM) sosyalkültürel hayatın bir parçası gibi örgütleniyor. Toplumsal yaşamın mahalle ve semtlerden AVM’lere

doğru kayması buranın çarşılarıyla birlikte küçük sinemaları da yokediyor. Eskiden sadece film seyredilen bir mekândan çok insanların ortak bir yaşam alanı olan sinemalar artık alışverişin yanında bir eğlencelik oluyor. AVM sinemalarından Megaplex’in müdürü Muhammed Özmen’in sözleri

DA⁄ITIM TEKELLERi Oldukça popüler ve çok fazla gişe yapan filmler yerine bağımsız filmleri göstermek, küçük sinemaların para kazanmak için varolmadığını ortaya koyuyor. Fakat buralar devlet tarafından bir eğlence mekânı olarak yorumlanıyor ve bu sinemalar eğlence vergileri ile boğuşuyor. Piyasaya dayanamayan sinemaların kapanması çok kötü bir sonucu da doğuracak: Sinemanın dağıtım şirketlerinin insafına kalması. Dağıtım şirketleri için bir filmin değeri yalnızca fazla gişe yapıp yapmamasıyla ilgili. Gişe yapmayacağına inanılan filmler dağıtım şirketleri için karlı bir iş değil. Bal filmiyle Altın Ayı ödülünü kazanan Semih Kaplanoğlu, gösterim konusunda yaşanan sıkıntıya dikkat çekmişti. Reha Erdem’in Kosmos filmi de uzun süre gösterime girecek yer bulamamıştı. Olumsuzluklara rağmen farklı bir sinema kültürünü yaşatan yönetmen, oyuncu ve onların seyirciyle buluşabileceği salonları bulmak şu an mümkün. Amatöründen profesyoneline, oyuncusundan izleyicisine bağımsız film sevdalıları için henüz geç değil.

Sanat için değil, açılım için sanat B

aşbakan Erdoğan açılımı tartışmak için 20 Şubat Cumartesi günü ses sanatçılarıyla buluştu. Oldukça farklı alanlardan ve görüşlerden yaklaşık 60 sanatçının katıldığı toplantıya Edip Akbayram ve Sabahat Akkiraz davetli olmalarına rağmen katılmadı. Hükümet yetkilileri üç ayrı grup halinde sanatçılarla buluşulacağını ve açılımın sanatçılara

PEN ödülü Selek’in

U

luslararası Yazarlar Birliği (PEN) Türkiye’nin her yıl gazeteci-yazar Duygu Asena adına verdiği Duygu Asena Ödülü’nü sosyolog Pınar Selek aldı. “Sürüne Sürüne Erkek Olmak” kitabıyla ödül kazanan Selek, yurtdışında olduğu için törene katılamadı. PEN Türkiye, ödülü Selek’in aldığını ‘Uğradığı büyük haksızlıklara rağmen kadın hakları, demokrasi ve barış için yılmadan çalışan ve yeni eseri 'Sürüne Sürüne Erkek Olmak' ile uluslararası alanda da ilgi uyandıran değerli sosyologyazar Pınar Selek'e sunmaya oybirliği ile karar verdik’ ifadeleriyle duyurdu. Ödülü Selek adına babası Alp Selek aldı. Ödül töreninde konuşan Selek "İkisi de barış, adalet, demokrasi ve kadın haklarına gönül vermiş iki kadın. Duygu Asena da çok çekti. Pınar da öyle. PEN'e bu iki kadını, bütünleştirerek bu ödülü verdikleri için teşekkür ediyorum" dedi.

anlatılacağını açıklamıştı. Bunların ilki ses sanatçıları olurken ikincisini sinema ve tiyatrocular, üçüncüsünü ise yazarlar oluşturacaktı. Hükümet, ressam, karikatürist veya heykeltıraş gibi farkli sanat dallarından isimlerin görüşünü almayı ise tercih etmemişti. Böylece hükümet, hem muhafazakâr İslamcı düşüncesinin resim ve plastik sanatlara olan tavrını gün yüzüne çıkardı hem de daha

popüler olan sanatları kullanarak kendini sanatçı üzerinden meşrulaştırmaya çalıştı. Bu gerçeklerle beraber yapılan ilk toplantıda ilginç olaylar meydana geldi. Toplantıya katılanlardan Ferdi Tayfur vize sorunlarıyla ilgili konuşurken Safiye Soyman kriz nedeniyle şenlik olmamasını eleştirdi. En büyük sürpriz ise Taraf’ın haberine göre ‘Açılım yapıyorum deyip belediye başkan-

larını tutukluyorsunuz’ diyen Hakan Peker’den geldi. Bir grup sanatçı ise Beşiktaş Meydanı’nda kahvaltıya dair basın açıklaması yaptı. Barış için Sanat Girişimi adına basın açıklamasını okuyan Yasemin Göksu toplantıya ‘barışın dilinin egemen olması gerektiği’ temennisini dile getirdi ve Kürt çocuklarının ve seçilmiş Kürt yöneticilerin tutuklanmasını protesto etti.

Katliamın izleri küçük kızların yüzünde alıkonulmasından sonra onlardan bir daha haber alamıyor. İki kızından geriye kalan iki tutam saçı hayatı boyunca saklıyor ve öldükten sonra mezarına koyulmasını istiyor.

N

ezahat Gündoğan’ın yönetmenliğini ve yapımcılığını üstlendiği “İki Tutam SaçDersim’in Kayıp Kızları” adlı belgesel filmin galası 2 Mart’ta İstanbul’daki Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda gerçekleştirildi. Gösterimden önce kısa bir konuşma yapan yönetmen Nezahat Gündoğan şunları söyledi: “Bugün burada filme konu olan Fatma teyze ve diğer teyzelerimiz de aramızda. Çok önemli tarihsel bir sürecin tanıklığını yapacağız. Medenileştirme adı altında yapılanları göreceğiz. Bugüne kadar onlar sustu, şimdi onlar konuşacak biz dinleyeceğiz. ” Galaya katılanlar arasında Rakel Dink, 1980 öncesinde faşistlerce öldürülen Ümit Kaftancıoğlu'nun kızı Canan Kaftancıoğlu, Sırrı Süreyya Önder, Şevval Sam, Ferhat Tunç Gürbüz Çapan ve Alevi Dernekleri temsilcileri vardı. Hikayelerinin anlatıldığı galaya Fatma İçin ve Huriye Aslan ile birlikte dönemi yaşayan çok sayıda Dersimli de katıldı. KAYIP KIZLAR 1938 Dersim İsyanı sırasında

askerler tarafından ailelerinden koparılan ve başka ailelere evlatlık verilen Dersimli kız çocuklarını anlatan belgesel, savaş döneminde yaşanan zulmü gözler önüne seriyor. Belgesel, Dersim isyanını yaşayan Fatma İçin ve Huriye Aslan’ın askerler tarafından alınışı ve daha hayatlarının başlarında yaşadıkları travma etrafında şekilleniyor. O zamanlar 10 yaşlarında

olan kayıp kızların 70 yıl önce yaşadıkları acılar akıllarında hala capcanlı duruyor. Belgesel, kaybolan ve bir daha haber alınamayan akrabalarını arayan ailelerin sesini de duyuruyor. Belgesele ‘İki tutam saç’ adını veren olay da kaybolan iki kızının saçını saklayan bir anneyi anlatıyor. Katliamdan önce kızlarının saçlarını kesen anne, kızlarının askerler tarafından

BELGESEL‹N H‹KAYES‹ Kendisi de Dersimli olan yönetmen Nezahat Akdoğan’ın hayatı 1938 katliamının anılarıyla geçiyor. Belgeselin yapılış sürecine oldukça güçlü bir sanatçı kadrosu destek vermiş. Belgesele Şevval Sam bir bestesiyle, Sema Kaygusuz metinleriyle katılıyor. Seslendirmede ise Jülide Kural’ın imzası var. Yaklaşık 3 yıl süren hazırlıklar sonucu yapılan belgeselde şimdiye kadar gün yüzüne çıkmayan pek çok belge ve fotoğraf da yer alıyor. Belgesel Adıyaman, Dersim, Bursa ve İstanbul’da çekildi. Belgesel hala yakınları tarafından aranan kızların isimleriyle biterken Sema Kaygusuz’un kaleminden ve Jülide Kural’ın sesinden çıkan sözler herkesi etkiliyor: “Yanınıza yörenize iyi bakın. Tanıdığınız ihtiyar bir kadın, asimile edilen Dersimli bir kızın son hali olabilir.”

Bir kitap, bir belgesel ve bir albüm... izde olur mu bilmiyorum ama bende hep olur. Kitaplıkta bir kitabı ararken başka bir kitaba takılıp “niye ben bunu daha önce okumamışım” diye iç geçirmek ve sonrasında o kitabı bir solukta okumak. İşte yine o kitapların bir tanesi karşıma çıktı. 2008 yılında çıkmış ancak hak ettiği ilgiyi görmemiş “Unutulmuş Sosyalist Esat Adil” kitabından bahsetmek istiyorum. Yazar Emin Karaca bu titiz çalışmasında Türkiye devrimci hareketi içinde önemli bir kilometre taşı olan Esat Adil Müstecaplıoğlu’nun hayatını ve mücadelesini anlatıyor. Esat Adil’in 1904 – 1958 arasında 54 yıllık ömrüne sığdırdığı o kadar önemli ve yoğun işleri olmuş ki onlardan burada bir kaçını anlatmadan geçmeyelim. Ankara Hukuk Fakültesi’nin ilk mezunlarından olan Esat Adil, doktora yapmak üzere Hakan Belçika’ya gider ve orada II. Bayhan Enternasyonal’in önderlerinden Emile Vandervelde’in bayhanhakan@ görüşlerinden etkilenir… gmail.com Esat Adil Türkiye’ye döndükten sonra 1933 yılında Balıkesir’de Halkevi’nin kuruluş çalışmalarını yürütür ve başkanı olur… Yıl 1941’dir... Nazi orduları Türkiye’nin batısına dayandığında Esat Adil, İmralı Mahkumları ve dışarıdaki yurtseverlerle birlikte Alman saldırısı ihtimaline karşı Mudanya dağlarında “gerilla harbi”ne hazırlanır… 1945 yılında dönemin tek sol muhalif gazetesi Tan’da Esat Adil “Adiloğlu” takma adıyla yazdığı yazı yüzünden Milli Şef İsmet Paşa’nın sert tepkisiyle karşılaşır. İsmet Paşa “Susturun şu köpeği!” diye etrafındakilere bağırır… Daha fazla söze gerek olmadığını düşünerek Esat Adil Müstecaplıoğlu’nu burada sevgiyle anarken sizlere kitabın sayfalarını çevirmeyi öneriyorum. Nerden mi çıkmış kitap? Söylemedim mi? Belge Yayınları’ndan… Bir albümü, daha çok aslında bir belgeseli sizlerle paylaşmak istiyorum… Nezih Ünen’in çalışması olan “Anadolu’nun Kayıp Şarkıları” belgeselinin çekimleri 6 yıl, montajı ise 4 yıl sürmüş. 350 saate yakın kamera çekimlerinin yapıldığı, 40 bin kilometrelik yol katedildiği ve Anadolu’nun hemen her kültürünün, Bektaşi müziğinden, Çoban şarkısına, Kartal dansından, Dengbej’e, Süryani ilahilerinden, Urfa gazellerinin olduğu belgeselden… Batılı değerlerin pik yaptığı, bizim olanın ötekileştiği ve küreselleşme telaşıyla unutulmaya bırakılmış bu toprakların, Anadolu’nun aslında 10 bin yıldır orada duran değerlerinin biraz eşelenince, biraz işlenince nasıl günışığına çıktığının filmini yapmış Nezih Ünen. İşte yukarıda anlatmaya çalıştığım “Anadolu’nun Kayıp Şarkıları” belgeselinin film müziklerinin albümü sabırsızlıkla ne zaman çıkacak derken geçen günlerde çıktı. Albümdeki solo şarkılar icra edenlerin doğal ortamında çekilerek daha sonra stüdyoda orkestralandırılmış. Albümdeki “Kalktı Göç Eyledi Avşar Elleri” parçası ise Kalan Müzik arşiv serisinden çıkan Muharrem Ertaş’ın “Kalktı Göç Eyledi” albümündeki sesi kullanılarak yapılmış. İlginçtir, 1984 yılında hayata veda eden Anadolu’nun bu olağanüstü sesi hayatı boyunca hiç stüdyoya girememiş, söz konusu albümde portatif cihazlarla kayıt yapılmış. Anadolu’nun Kayıp Şarkıları albümünde pamuk işçilerinin tarlada çalışırken söylediği “Pamuk Tarla” adlı bir “iş şarkısı” var ki, o da çok ‘ilginç’. Bu şarkı ise teknik nedenlerden yeniden stüdyoda seslendirilmiş. Bu tarla pamuk tarla yola gel Bu tarla pamuk ister yola gel İşçiler para ister yola gel Patronlar sopa ister yola gel Çavuşlar sopa ister sola gel Ne dersiniz parça çok manidar değil mi? Sanki Tekel işçilerinin hislerine tercüman oluyor.

S


SOKAĞIN SESİ

ÜRETEN B‹Z‹Z YÖNETEN DE B‹Z OLACA⁄IZ

5 Mart 2010 / 18 Mart 2010

16 Halk›n Sesi

Zafer coşkusu ülkeye yayıldı T

ekel direnişi boyunca tüm Türkiye’nin gözü kulağı Ankara’da oldu. İşçilerin yaktığı ‘çoban ateşi’ dalga dalga tüm ülkeye yayıldı. Danıştay kararı sonrası Ankara Sakarya’da zafer çığlıkları kısa süre sonra farklı kentlerde yankılanmaya başladı.

A

nkara’nın 26 Şubat günü TEKEL işçilerinin dışında yeni misafirleri vardı. TEKEL işçilerine milyonlarca işsizi ve asgari ücretle geçinenleri örnek göstererek “4-C’ye şükredin!” diyen AKP’nin korktuğu başına geldi. Tayyip Erdoğan’ın “isyan etmeyen, şükreden vatandaş” kabilinden örnek bellediği ve gösterdiği güvencesiz işçiler sabah erken saatlerde kırmızı atkıları ve çoluk çocuklarıyla Ankara sokaklarında boy gösterdi. Taşeron sağlık işçileri,DİSK’e bağlı Devrimci Sağlık İşçileri Sendikası’nın (Dev Sağlık-İş) öncülüğünde sağlıkta taşeron çalıştırmanın yasaklanması ve güvenceli iş talepleriyle Başbakanlık’a yürümek için Ankara’ya geldi. İşçiler, TEKEL direnişinde çadırların kaldırılmasını dört gözle bekleyen AKP’ye güvencesizlerin ne kadar da “tekinsiz” olabileceğini gösterdi. GÜVENCES‹ZLER BULUfiTU İstanbul, Kocaeli, Bursa, Ankara, Mersin, Antalya, Adana, Diyarbakır, Van, Ağrı, Samsun ve Zonguldak’tan gelen 500 kadar Dev Sağlık-İş üyesi işçinin ilk adresi çadırkent oldu. Sağlık işçileri kendileri gibi güvencesizleştirmeye karşı direnen TEKEL işçileriyle birlikte sabah çorbalarını içtiler. Öğlen saatlerine kadar birbirleriyle mücadele deneyimlerini paylaşan işçiler, Türkiye işçi sınıfı mücadelesinde uzun süredir görülmemiş olan bir tablo yarattı. Bir tarafta var olan haklarını korumaya çalışan TEKEL işçileri diğer tarafta ise hiçbir güvenceye sahip olmayan taşeron sağlık işçileri. Güvencesizliğe karşı mücadelenin yanyana getirdiği iki farklı Konfederasyonun, işçi sınıfının iki farklı yüzünün üyelerinin bu teması, AKP’yi de tedirgin etti. POL‹S‹N BAR‹KATINDAN GÜVENCES‹ZLER‹N HAREKET‹NE Demirtepe’de kortej oluşturan Dev Sağlık-İş, yürüyüş başladıktan kısa bir süre sonra GMK bulvarının bir şeridini kesince yoldan yürünmesini engellemek için barikat kuran Ankara polisi ilginç bir şekilde hem GMK bulvarının bir şeridini trafiğe kapadı hem de yürüyüşün devam etmesini engellemeye çalıştı. Barikatı güçlendirerek, gaz bombaları ve “TOMA” adı verilen panzer-su sıkma araçlarıyla işçilere saldırma hazırlıkları yapan Ankara

Güvencesizlerin baskını korkuttu

A

nkara sokakları güvencesizliğe karşı mücadele edenlere mesken oldu. Tekel direnişinin 74’üncü gününde Dev Sağlık-İş üyeleri taşeronu sağlıkan süpürmek için Başbakanlık’a yürüdü

polisi, "trafiği engelliyorsunuz, müdahale edeceğiz" diyerek tehditlerini artırdı. Buna karşılık Devrimci Sağlıkİş Genel Başkanı Dr. Arzu Çerkezoğlu “Asıl siz trafiği engelliyorsunuz, kaldırın barikatı yürüyelim! Burada kamu düzenini bozan, trafiği engelleyen biz değil, şu anda sizsiniz! Biz güvencesizliğe karşı ve insanca

yaşam için yürüyoruz. Kurduğunuz barikat bu politikaları korumak içindir, kaldırın barikatı!” şeklinde bir cevap verirken işçiler hep bir ağızdan ıslık, alkış ve sloganlarla dakikalarca polisin tavrına tepki gösterdi. “Tayyip kork bizden örgütlendik geliyoruz!”, “Biz haklıyız biz kazanacağız”, “Güvenceli iş güvenceli gelecek istiyoruz!”, “AKP

elini cebimizden çek!” şeklinde sloganların atıldığı bekleyiş yaklaşık yarım saat sürdü. İşçilerin kararlı bekleyişinin ardından polis barikatı açmak zorunda kaldı ve işçiler Başbakalık’a doğru yürüyüşe devam etti. Bu esnada trafiğin kesilmiş olması ise polisin tavrının “bahane” olduğunu açık etmiş oldu.

26 Şubat itibariyle TEKEL işçilerine “müdahale” konusu belirsizliğini korurken, polisin göstermiş olduğu bu tavır hem TEKEL işçilerine AKP’nin mesajı hem de bundan sonra AKP’yi sıkıştıran hak mücadelelerine gözdağı olarak yorumlandı. “SA⁄LIKTA TAfiERON ÇALIfiTIRMAYA DEVAM ED‹LEREK SUÇ ‹fiLEN‹YOR” Yürüyüşün bitmesinin ardından bir konuşma yapan Devrimci Sağlık-İş Genel Başkanı Arzu Çerkezoğlu 4 yılı aşkın bir süredir mücadele yürüttükleri Çukurova Üniversitesi Balcalı Tıp Fakültesi Hastanesi’nde taşeron işçi olarak çalıştırılan 1200 işçinin hastanenin işçisi olduğu kararının tescil ettirildiğini belirtti. Çerkezoğlu, Çukurova Üniversitesi yönetimini, Çalışma Bakanlığı ve mahkeme kararlarını uygulamaya çağırdı. Adana, Bursa ve İstanbul’da üniversite hastanelerinde taşeron çalışanların asıl işverenlerinin hastane yönetimleri olduğunun Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı müfettişleri tarafından tespit edildiğinin altını çizen Çerkezoğlu, “Bakanlık da bizlerin yıllardır söylediği gerçekleri belgeledi” dedi. “Sendikalı olamazlar” denilen taşeron sağlık emekçilerinin örgütlü bir mücadeleyle taşeron sisteminin karşısına dikildiğini ifade eden Çerkezoğlu, sağlık alanından taşeronu silinceye kadar mücadelenin devam edeceğini vurguladı. “ARTIK H‹ÇB‹R fiEY 74 GÜN ÖNCES‹NDEK‹ G‹B‹ OLMAYACAK!” TEKEL işçileri ve Halkevleri başta olmak üzere pek çok kurum ve kişi Dev Sağlık-İş’in mitingine destek verdi. KESK’e bağlı sendikalar ile TTB’den üst düzey katılımın dikkat çektiği eyleme Tek Gıda-İş Başkanı Mustafa Türkel ve sendika yöneticileri de katıldı. Eylemde bir konuşma yapan Türkel, TEKEL işçilerinin direnişine başından beri destek veren Devrimci Sağlık-İş’e teşekkür ederken Devrimci Sağlık-İş Sendikasının güvencesizliğe karşı mücadelede çok önemli kazanımlara imza attığını ve tüm güvencesizler için mücadele ettiğini dile getirdi. Türkel ayrıca ülkemizde işçi sınıfı mücadelesinin 74 gün öncesindeki şekliyle devam etmeyeceğini söyledi.

TEKEL’de kavga bitmedi, daha yeni başlıyor 7

8 gün süren Tekel direnişi Danıştay’dan gelen haberle yeni bir evreye girdi. Bakanlar Kurulu’nun 4 Şubat’ta direnişi kırmak için aldığı 4/C'ye geçiş için ‘30 günlük süre kısıtlaması’ kararının yürütmesi Danıştay tarafından durduruldu. Tek Gıda İş sendikası işçilerin kısa bir dinlenme süresinin ardından mücadeleye nasıl devam edeceklerine karar vermek üzere 1 Nisan’da buluşacaklarını söyledi. Danıştay kararı sonrası işçiler Sakarya’daki çadırları kutlama töreni eşliğinde söktü, Sakarya esnafıyla ve Ankaralılarla vedalaştı ve “4/C kalkana kadar hükümete rahat yok” diyerek mücadelenin yeni bir dönemecine doğru yola çıktı. DAHA G‹DECEK YOLUMUZ ÇOK 78 gün süren eylem için son on beş günde dayanışma eylemleri hız kazanmış, AKP’nin eylemi bitirmeleri için işçilere verdiği süre sona ererken ne işçiler ne de onlara destek verenler umutlarını kaybetmemişti. Danıştay kararı ile hükümetin Tekel işçilerine tanıdığı 4/C’ye geçiş için 30 günlük süre kısıtlaması ortadan kalkmış oldu. Böylece hükümetin direnişin ana gerekçesini yok etme manevrası da boşa düştü. Danıştay 12. Dairesi’nin yürütmeyi durdurma kararı sonrası

işçiler mücadelelerine devam etme kararı verdi. Yeni mücadele programı mart ayı boyunca şubelerde yapılacak toplantıların ardından 1 Nisan günü gerçekleştirilecek kitlesel bir toplantı sonrası netleştirilerek kamuoyuna açıklanacak. ON B‹NLER NÖBET TUTTU Direnişte zafer haberi gelmeden on gün önce h��kümetin restine karşılık tüm ülke tek yumruk olmuş, Türk-İş, KESK, DİSK ve Kamu Sen’in çağrısıyla 20 Şubat’ta on binler Ankara’da buluşmuştu. Ankara’daki büyük buluşmaya Türkiye’nin her yerinden gelen otobüslerle binlerce kişi katılırken, Kolej Meydanı’nda saat 11.00’da başlayan yürüyüşe ise 30 bine yakın kişi katıldı. On binlerce kişinin tek yürek olduğu eylemde direniş çadırlarına kadar yürüyen emekçiler Sakarya Meydanı’nı doldurdu. On binlerin Tekel işçileriyle direniş alanında sabahladığı 24 saatlik oturma eylemi yapıldı. Konfederasyonların 22 Şubat günü yaptığı toplantı sonrası aldığı kararlarla 25 Şubat ve 27 Şubat tarihlerinde Türkiye’nin her yerinde meşaleli yürüyüş ve oturma eylemleri yapıldı. 25 Şubat günü binlerce emekçi meşalelerini Tekel için yaktı. Tekel işçilerine

destek için Türkiye’nin dört bir tarafında yapılan meşaleli yürüyüşlerde, yaşamını yitiren 14 madenci ve Tekel işçisi Hamdullah Uysal da unutulmadı. İstanbul, Ankara, İzmir’in yanı sıra Afyon, Çaycuma, Konya, Akhisar ve Niğde’de kitlesel yürüyüş ve basın açıklamaları yapıldı. Afyon ve Konya’da polis eylemleri engellemek istedi. 27 Şubat günü tüm Türkiye Tekel için meydanlara aktı. AKP’nin işçilere saldıracağını söylediği 28 Şubat günü öncesi yapılan iki saatlik oturma eylemleri Ankara’da, direniş alanında ise kesintisiz sürdü.

Aynı tarihte İstanbul’da yüzlerce kişi Tekel’le dayanışma için Taksim Meydanı’nda eylemdeydi. Halkevleri Tekel direnişine destek için, oturma eylemi öncesinde üç koldan Taksim’e yürüdü. Şişli, Saraçhane ve Beşiktaş’tan yürüyen Halkevciler Taksim’de “Güvenceli iş güvenli gelecek insanca yaşam / Tekel - Marmaray - Halk kazanacak AKP yenilecek” pankartının arkasında buluşarak bir basın açıklaması gerçekleştirdi. Basın açıklamasını okuyan Halkevleri Genel Sekreteri Oya Ersoy “AKP iktidarının Tekel işçilerine saldırmaya, Tekel işçileri direnmeye

devam ettiğini, AKP’nin kulu ve sermayenin kölesi olmayacaklarını, sonuna kadar direneceklerini” söyledi. Taksim Meydanı’nda Türk-İş, KESK ve DİSK’in çağrısıyla toplanan emekçiler, Tekel direnişine saldırı olursa her yeri Tekel yapacaklarını vurguladı. Oturma eyleminde konuşan Hava-İş Genel Başkanı Atilay Ayçin Tekel direnişine saldırı olursa “İlk önce Beyazıt Meydanı’na, sonra Kızılay meydanına çıkarız, gerekirse Meclis’i işgal ederiz” dedi. Ankara’daki oturma eyleminde direniş alanında nöbet tutma çağrısı vardı. Yüksel Caddesi’nde saat 11.00’da KESK’in çağrısıyla toplanan 300 emekçi buradan direnişteki Tekel işçilerinin yanına yürüdü. Tekel işçileriyle buluşan emekçiler burada tüm Ankaralılara direniş alanını boş bırakmama çağrısı yaptı. KESK Danışma Meclisi üyeleri oturma eylemi sonrası üç günlük kesintisiz nöbet eylemine başladı. Başta İzmir, Eskişehir, Bursa, Zonguldak Çaycuma, Niğde, Afyon, Trabzon, Çanakkale olmak üzere bir çok il ve ilçede yapılan oturma eylemlerinde, güvencesiz çalışmaya karşı Tekel işçilerinin mücadelesinin yanında olduğunu gösteren emekçiler Tekel direnişinin ruhunu alanlara taşıdı.

‹ZM‹R İzmir Halkevleri, Tekel işçilerinin başarısını kutlamak için 2 Mart günü Kemeraltı’nda bir basın açıklaması yaptı. Yapılan basın açıklamasında; Tekel işçilerinin güvenceli iş ve güvenli gelecek için inatla, kararlılıkla sürdürdükleri mücadelelerinde büyük bir kazanım elde ettikleri vurgulandı. Ankara'da başlayıp büyüyen güvenceli iş mücadelesinin Türkiye'nin her yerine yayılacağı belirtildi. ‹STANBUL İstanbul’da 3 Mart akşamı Dev Sağlık-İş sendikası ve KESK İstanbul Şubeler Platformu tarafından Taksim tramvay durağında art arda yapılan basın açıklamalarıyla Danıştay kararı değerlendirildi. Dev Sağlık-İş tarafından yapılan açıklamada güvencesizliğe karşı mücadeleyi büyütme kararlılığı dile getirildi. ESK‹fiEH‹R Aynı gün Eskişehir’de İKP, ÖDP,TKP, Halkevleri ve EHP tarafından bir kutlama yapıldı. Adalar mevkiindeki eylemde türküler söylendi halaylar çekildi, mücadele sürecek mesajı verildi.

‘Mücadeleyi topyekûn sürdürme vakti’

H

alkevleri Genel Başkanı İlknur Birol bir basın açıklaması yaparak Danıştay’ın Tekel kararını değerlendirdi. Birol açıklamasında Tekel işçilerinin güvencesizliğe karşı mücadeleye ilham verdiğini ifade ederek, ilk etabı kazanılan bu mücadeleyi topyekûn sürdürme vaktidir” dedi. Açıklamada Danıştay kararının AKP’nin işçiye yönelik tehdidini boşa çıkarırken güvencesizliğe karşı mücadeleyi de yeni bir evreye soktuğu ifade edildi. Birol açıklamasında “77 günlük büyük direnişin ilk etabını kazandık. Bugün mücadeleyi büyütmek, güvencesizliği yok etmek için ileriye doğru adımlar atmanın vaktidir. Tekel işçisinin direnişi güvencesiz çalıştırılan milyonlara ilham kaynağı olmuştur. Şimdi topyekûn direniş vaktidir. Taşeron, 4C, istihdam büroları gibi çeşitli biçimlerde karşımıza çıkartılan güvencesiz çalıştırma biçimlerine karşı mücadeleyi büyütmenin tam zamanıdır” diyerek tüm emekçileri “güvenceli iş, insanca yaşam” kavgasını büyütmeye çağırdı.


101