Page 1

HALKIN MÜHENDiS MiMARLARI Sayı 3 | Temmuz 2018

Düşman çizmesi altında yurdum Sürdüğüm toprakta gözü Öğüttüğüm unda, dokuduğum kumaşta

Çekip alıyor soframdan Uğrunda alın teri döktüğüm Ekmeğimi, tütünümü, ne varsa...


4-7 Mühendislik-Mimarlıkta Yeni-Sömürgeci Tahribat -2

24 CAN...

8-9 Kaza Değil, Katliam

10-13 Yavuz Hırsız Ev Sahibini Bastırırmış

KAZA DEĞİL,

14-19 Yalınayaklar Koleji

20-21 Bilim-Teknoloji Haberleri

22

KATLİAM!

Tutsaklarımızdan... Önceki sayılarımız için: http://issuu.com/halkinmuhendismimarlari /halkinmuhendismimarlari /halkinmuhendis

halkicinmuhendislikdergisi@gmail.com

Temmuz 2018 - Sayı 3

15 Günlük Mühendislik-Mimarlık dergisi


MÜHENDİSLİK-MİMARLIKTA Yeni sömürgeciliğin ne olduğu-

na, kimler eliyle neden ve nasıl geliştirildiğine geçen sayımızda değinmiştik. Bu sayımızda, esas olarak bilimde, teknikte, teknolojide, tarımda… Kısacası mühendislik alanında nasıl geliştirildiğini ele alacağız… Ülkemiz Kurtuluş Savaşı ile birlikte bağımsızlığını kazandı. Ve küçük burjuva diktatörlüğünün hüküm sürdüğü bağımsız bir ülke olarak yaşamaya başladı. Emperyalizmin etkin bir kontrolü kalmamıştı ülkemizde. Ancak bu bağımsızlık o kadar da uzun sürmedi. 2. Paylaşım savaşının ardından 1945’lerden itibaren ABD ile geliştirilen ilişkiler, bu bağımsızlığı adım adım yok etmeye başladı. Örneğin kazanılan bağımsızlıkla birlikte, ülkemizde ağır sanayi yavaş yavaş gelişmeye başlıyordu. Kendi teknolojimizi geliştirmek ulusal programda yer alıyordu. Kendi ulusal tarımımızı geliştirmek, her alanda kendi kendimize yeter hale gelmek, ulusal kalkınma programında yer alıyordu. Tarımda ve sanayide, bu kapsamda önemli adımlar atılmaya başlanmıştı. Kendi otomobilimizi, kendi televizyonumuzu, buzdolabımızı, telefonumuzu, uçağımızı, gemimizi… Hayatımızdaki ihtiyacımız olan neredeyse her şeyi hiç kimseye muhtaç kalmadan üretebilirdik. Bunun için esas olarak iki şeye ihtiyacınız vardı:

4

1 - Gerekli hammadde kaynaklarına, yani maden rezervlerine 2- Bu kaynakları işleyip ürüne dönüştürecek iş gücüne, teknolojik alt yapıya, bilimsel bilgiye… Yeraltı kaynakları bakımından hiç de küçümsenmeyecek bir ülkedir Türkiye. Yeraltı kaynaklarından, esas olarak madenleri anlıyoruz. Türkiye, maden çeşitliliği açısından dünyanın sayılı ülkeleri arasındadır. Türkiye’deki madenlerin başında bor mineralleri gelir. Cam, seramik, temizlik ve uzay sanayilerinde, yanmayı geciktirici maddelerin yapımında, tarım, metalUrji ve nükleer uygulamalarda, roket, uzay mekiği ve jet yakıtı üretiminde önemli bir yere sahip olan bor minerallerinin dünyadaki toplam rezervinin %72 kadarı Türkiye’dedir. Türkiye’nin işlenebilir demir rezervi 122 milyon ton civarındadır. İşlenebilir krom rezervi 26 milyon ton civarındadır. Türkiye, krom açısından zengin bir ülke olup dünya krom rezervlerinin %10 kadarına sahiptir. Türkiye’de bulunan diğer madenler ise şunlardır: Bakır, boksit, fosfat, manganez, kükürt, mermer, tuz, kömür, volfram, cıva, antimon, uranyum, çinko, kurşun, linyit, barit, asbest, gümüş, nikel, flüorit, manyezit, altın, molibden, perlit, bentonit, petrol… Görüldüğü gibi hiç de azımsan-

mayacak bir maden çeşitliliğine sahiptir Türkiye. Dolayısıyla ‘yer altı kaynakları’ bakımından zengin bir ülkeyiz. Buna rağmen ağır sanayi üretimimiz neredeyse yok. Bu madenleri işleyerek, onlardan makinalar, yedek parçalar, hayatımızı kolaylaştıracak ürünler yaratamıyoruz. Neden? Çünkü buna uygun bir teknolojik donanım, bilimsel bilgi ve eğitim yok. Dahası, artık böyle bir ulusal program yok. Peki ama neden? İşte yeni sömürgecilik tam da burada karşımıza çıkıyor. Dünyanın tüm ülkelerindeki hammadde kaynaklarında olduğu gibi, ülkemizdeki kaynakları da kendine ait kılmaya çalışan emperyalizm, bunları işlememizi istemez. İşleyeceksek de onlar için, onlar adına işlememizi ister. Ülkemizi, kendi ürünleri için bir pazar olarak gören emperyalizm, kendi ürünlerimizi yaratmamızı istemez. Arabaları, uçakları, telefonları, buzdolaplarını, çamaşır makinalarını, fırınları, bilgisayarları ve yüzlerce binlerce çeşit elektronik eşyayı onlardan almamızı ister. Kendi teknolojimizle geliştireceğimiz kendi ürünlerimiz, onların buradaki pazarlarını daraltabilir, hatta yok edebilir, hatta ve hatta onlara karşı diğer ülkelerde rakip olabilir! Böyle bakar emperyalizm. Bizdeki teknolojik gelişim, onlar için bir tehdittir: "İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra, ABD yardımlarına yön vermek üzere Amerikalı ekonomist


YENİ SÖMÜRGECİ TAHRİBAT -2 Thornburg Türk ekonomisini inceledi ve Türkiye'nin “Bugünkü Ekonomik Durumunun Eleştirisi” adlı bir rapor düzenledi. Atatürk dönemi ekonomik uygulamalarını eleştirmekle başlayan rapor, Türkiye'nin ağır sanayii kurma girişimlerine karşı çıkıyor, Karabük demir-çelik tesislerinin tasfiyesini istiyor ve 125 lokomotif imal edecek kapasitede bir fabrika kurma projesini reddediyordu. Thornburg, Türkiye’nin lokomotif fabrikası kurmak için istediği krediyi kastederek, Türkler böyle düşündükleri sürece dolarlarımızın ABD'de kalması daha iyi olacaktır' diyor ve Türkiye'nin makine, uçak ve dizel motoru yapımı projelerine kesin bir biçimde karşı çıkarak, Türkiye'yi bu tür düşüncelerden vazgeçmesi yönünde adeta tehdit ediyordu: Amerikalılar böyle düşünenleri iyi çalışma arkadaşı saymazlar." Emperyalizm,sömürge ülkelerde yerli teknolojinin gelişimine böyle bakar. Ve yeni sömürgeciliğin karakterine uygun olarak, tüm teknolojiyi kendisine bağımlı kılmak ister. Ülkemizde bir sanayi kurulmasına ‘izin verir’ ama bu sanayi bütünüyle onun kontrolünde olmalıdır. Yani teknolojiyi onlar verecek, üretimi sağlayacak olan makinaları onlar verecek, ürünün yedek parçalarını onlar verecek, bizdeki fabrikalarda da bu ürünler montajlanarak kullanıma hazır hale getirilecek. İşte ülkemizde tam olarak böy-

le bir sanayi vardır. Yedek parçasıyla, teknolojik alt yapısıyla, bilimsel bilgisiyle bir ağır sanayi değil, her şeyiyle emperyalizme bağımlı bir montaj sanayi… Aslında ülkemizin Kurtuluş Savaşı'ndan hemen sonra başlayan ve 1945’lere kadar süren çok kısa bir zaman diliminde, kendi ağır sanayimizi kurmak için çeşitli hamleler yapıldı. 1945’lerde trenlerin lokomotiflerini üreten bir ülkeydik. 8 kişilik küçük uçaklar yapıp bunu Danimarka gibi ülkelere satabilecek bir teknolojiye sahiptik. Otomobil yapımı için ciddi bir araştırma geliştirme faaliyeti başlamıştı, hatta ilk otomobillerimizi üretmeye başlamıştık. Üstelik şimdiki ‘yerli markaların’ yaptığı türden, motorunun dışarıdan alındığı, sadece kaplamasının bizde yapıldığı bir sahtekarlık yoktu. Motorundan tüm aksamına kadar biz üretiyorduk bunları. Ancak bu ülke 1945’lerden itibaren, hükümetler eliyle büyük ihanetini yaşamaya başladı. Neredeyse tüm hükümetler, ABD emperyalizmi ile yaptığı anlaşmalar çerçevesinde, yavaş yavaş gelişmekte olan ağır sanayimizi, tabiri caizse henüz kundaktayken boğdu. ABD, çeşitli krediler ve hibeler vermek bahanesiyle bir yığın ikili anlaşma yaptı hükümetlerle. Ki bu ikili anlaşmalar hiç bitmemiştir, günümüzde de sürmektedir. 1950’lerden günümüze yüzlerce, hatta binlerce ikili anlaşma yapılmıştır. Ancak

bu ikili anlaşmalar, ne hikmetse hep Türkiye’nin aleyhine maddeler içermiştir. 1945'ten sonra motor ve ağır sanayi yatırımlarından vazgeçildi ve bu yöndeki eğilimler resmi politikadan çıkarıldı. Türkiye, yabancı sermayeye denetimsiz olarak açıldı; gübre ve tarım ürünleri dahil ithalata yönelindi; yoğun olarak dış borç alındı; Petrol Kanunu çıkarılarak petrol işletmeciliği devlet tekelinden çıkarıldı. Halkımıza karşı işlenen bu suçlar, sanıldığının aksine 1950’lerden sonraki Menderes hükümetleri sırasında değil, CHP hükümetleri sırasında başladı. Her ne kadar Adnan Menderes’le birlikte gerçek bir ihanete dönüşmüş ise de, CHP bu ihanetin bir parçası oldu: "CHP, 1947 yılında programını değiştirdi ve Demir Çelik Kombinaları, Genel Makine Fabrikası, Elektrolitik Bakır Kombinası gibi ağır sanayi projelerinden vazgeçildiğini açıkladı. MKE'nin (Makine Kimya Endüstrisi) gerçekleştirdiği ve Danimarka dahil birçok ülkeye ihraç edilen 8 kişilik yolcu uçağı üretimine son verildi." Ve bu programın değişmesiyle birlikte ülkedeki sanayi hamlelerinde ciddi ve hızlı değişiklikler yaşanmaya başladı: "Ulusal sanayi yatırımları durduruldu, dış yönlendirmelere bağlı olarak, tüketime yönelik montaj yatırımlarına yönelindi. Dışarı-

5


MÜHENDİSLİK-MİMARLIKTA dan alınan borçlar, teşvik kredisi adıyla, yerli ortak bularak yatırım yapan uluslararası şirketlere devredildi ve geleceğini Batıya bağlamış olan yeni bir işbirlikçi zümre yaratıldı." Bir yandan ulusal sanayi durdurulurken, bir yandan emperyalist şirketlerin ülkeye girişinin, hammadde kaynaklarına el koymasının önü açılmaya başlandı. Yabancılara hemen her alanda imtiyaz hakları tanındı. Petrol başta olmak üzere tüm stratejik madenler yabancı sermaye yatırımına açıldı: "Demokrat Parti döneminde, 1954 yılında petroldeki devlet tekelini kaldıran Petrol Yasası çıkarıldı. Bu yasanın 136. maddesi şöyleydi: Bu yasa yabancı şirketlerin izni olmadan değiştirilemez." 31 Mayıs 1968 tarihinde yapılan ve 12978 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan, Türkiye Cumhuriyeti ile ABD Arasında Kredi Anlaşması; Etibank'ın Ergani hariç tüm bakır işletmelerini ABD'nin denetimi altındaki Karadeniz Bakır İşletmeleri AŞ’ye devretmesini şarta bağlamıştı. Yeni sömürgeleşmeyle birlikte sadece sanayide değil, tarımda da benzer bir gerileme dönemi başladı. Tarımda dünyada kendi kendine yetebilecek 7 ülke arasında yer alan Türkiye, yapılan ikili anlaşmalar ve verilen imtiyazlar nedeniyle neredeyse her tarım ürününü ithal eden

6

bir ülke haline geldi. Başta ABD olmak üzere tüm emperyalistler, yaptıkları anlaşmalara gayet açık ve pişkin bir biçimde ‘size şu tarım ürününü yetiştirmeyi yasaklıyoruz, bu ürünü bizden alacaksınız’ diyebiliyordu. O ürünün üretilmesini ise ağır cezai şartlara bağlıyordu: "12 Kasım 1956 tarihli anlaşmanın dördüncü maddesinin dördüncü bölümünde Türkiye'nin tarım ürünleri ihracatının ABD tarafından kontrol edilebileceği kabul edilmişti. Bu notaların resmi gazetede yayınlanmasıyla Türk dış ticaretinin bir yabancı devlet tarafından kontrolü resmen ilan edilerek uygulanmaya geçilmektedir. Bu anlaşmaya göre Türkiye 1 Ağustos 1958 tarihine kadar Amerika'nın isteği üzerine buğday ihraç etmeyecektir. Türkiye bu yasağa uymazsa ihraç ettiği buğday kadar Amerikan buğdayını kendi kaynaklarından finanse edeceği dövizle Amerika'dan satın alma cezasına çarptırılacaktır ve Türkiye'de bu şartlara uymayı kabul ettiğini bildirerek resmi gazeteyle ilan ediyor." Bu anlaşmayla hem bir ülke, bir başka ülkenin neyi üreteceğine, neyi satacağına açıkça karar verebiliyordu; hem de ülkede en yaygın üretilen tarım ürünlerinden birinin üretimi sınırlandırılıyordu. Bu uygulama sadece buğday için de sınırlı değildi: "Tarım ürünleri anlaşmasının bir parçası olarak verilen notanın 1.

bölümünde Türkiye'nin zeytinyağı ihracatı, 1 Kasım 1962 - 31 Ekim 1963 tarihleri arasındaki 12 aylık devrede, 10.000 tonla sınırlanıyor. Eğer Türkiye'nin bu devredeki zeytinyağı ihracatı müsaade edilen miktarı aşarsa Türkiye kendi dövizi ile Amerika'dan aynı miktar nebati yağ satın almak suretiyle cezalandırılacaktır." ABD, bu anlaşmalarla bir yandan ulusal tarımımızın gelişimini durdururken, bir yandan da kendi ürünlerinin ülkeye girebilmesi ve yaygınlaştırılabilmesi için anlaşmalar yapıyordu: "ABD ile Türkiye arasında 12 Kasım 1956 tarihinde Tarım Ürünleri Anlaşması imzalandı. 24 Eylül 1963 gün ve 11513 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren bu anlaşmaya göre, ABD Türkiye'ye 46,3 milyon dolarlık (o zaman 1 dolar 10 liraydı) buğday, arpa, mısır, dondurulmuş et, konserve, sığır eti, don yağı ve soya yağı satacaktı. Ama daha vahim olanı anlaşmanın 2. ve 3. maddeleriydi. 2. madde şöyleydi: Türkiye'nin yetiştirdiği ve bu anlaşmada adı geçen ya da benzer ürünlerin Türkiye'den yapılacak ihracatı Birleşik Devletler tarafından denetlenecektir.' 3, maddenin b bendi ise, Türk ve Amerikan hükümetleri Türkiye'de Amerikan mallarına karşı talebi artırmak için birlikte hareket edeceklerdir' diyordu." Yani açık açık ‘sen bu ürünleri


YENİ SÖMÜRGECİ TAHRİBAT -2 üretiyor olabilirsin, ama artık üretip dışarı satamayacaksın, hatta içeride de asıl olarak benim ürünlerimin tercih edilmesini sağlayacaksın’ diyordu. Yani düpedüz bu ürünleri artık üretmeyeceksin diyordu. ABD’nin böyle yüzsüz ve pişkince anlaşmalar yapması, girebildiği ülkelerin kendine ait dinamiklerini açık açık kırmaya çalışması, onun emperyalist özü ile açıklanabilir. Bununla birlikte bu anlaşmalara kendi ülkesi adına imza atarak sözüm ona ‘milliyetçi’, ‘devletçi’, ‘yerlici’, ‘millici’ geçinen yerli yöneticilerin durumunu ise ancak uşaklık ve işbirlikçilik ruh hali açıklar. On milyonlarca insanın gözlerinin içine baka baka yalan söyleyen bu kişiler, kapalı kapılar ardında bu halka etmedik ihanet bırakmamışlardır. Ülkemizde sanayi ve tarımsal bir gelişimin olmamasının nedeni ülke kaynaklarının sınırlılığı değil, ülke halkının beceriksizliği değil, yeni sömürgecilik ilişkilerini ülkemizde hakim kılan tüm unsurlardır. Hamadde kaynakları gibi, bilimsel bilgi de bu halkın çocuklarından çalınmıştır. Yeni sömürgecilik ilişkilerini hakim kılmak isteyen emperyalizm, beyni vızır vızır işleyen, bilimsel bilgiyle dolu kuşakların, nesillerin yetişmesini istemez. Bu nesiller onun potansiyel yok edicisidir çünkü. İster ki kafaları karma karışık olsun. Cehaletle dolu olsun. Bir özgüven olmasın. Yapabilirim duy-

gusu olmasın. İmkansızlık hissi olsun. Olanaksızlık hissi olsun. İtaat kültürü olsun. Her şeyden önemlisi her şeyi de bilmesin! Bununla birlikte işlerini yaptıracağı kadrolar da gerekli. Bu kadroların da yetiştirilmesi gerekli. Okullar öğrenci yetiştirsin ama bilimsel bilgiyle dolu mühendisler yetiştirmesin. Birer bilim insanı yetiştirmesin. Sadece büyük şirketlerin ihtiyaçları temelinde öğrenim gören, çok sınırlı alana sıkışıp kalan, bilgisi soyut, karışık, yavan, dara-

cık olan mühendisler mimarlar olsun. Sadece ihtiyaç duyulan kısmı ile ilgili kafa yorabilsin. İşte böyle düşündükleri için, mühendislik mimarlık eğitimini de baştan aşağı yeniden şekillendirdiler. Ağır sanayinin değil, montaj sanayinin ihtiyacını karşılayacak bir mühendis mimar tipi yarattılar. Bunu yapmak için de bir yandan nitelikli bilimsel eğitim veren kurumları kapatırken, yeni sömürgeci ihtiyaca uygun yeni eğitim kurumları açtılar. Bu kurumlar hangileriydi, bu değişiklik nasıl mühendis mimar nesli yaratıyor, bu yeni biçimin yeni sömürgeciliğin geliştirilmesine katkıları neler, gelecek sayımızda anlatmaya devam edeceğiz. Hoşçakalın… Kaynaklar İkili Anlaşmaların İçyüzü, Haydar Tunçkanat

7


ÇORLU'DA YAŞANAN 8

Temmuz günü, Uzunköprü-Halkalı seferini yapan yolcu treni, Tekirdağ'ın Muratlı ile Çorlu ilçeleri arasındaki Sarılar Mahallesi mevkiinde ray altında meydana gelen göçük nedeniyle raydan çıktı. Trenin beş vagonu devrildi, 24 yolcu hayatını kaybetti, 341 yolcu ise yaralandı. Kazadan hemen sonra RTÜK yayın yasağı getirirken, ikisi makinist olmak üzere 6 kişi gözaltına alındı. Kazayla ilgili Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanı Ahmet Arslan, "Rayların bakımı Nisan ayında yapıldı. Aşırı yağıştan menfez ile raylar arasında meydana gelen boşluk, suyun altında kaldığı için makinistler tarafından ilk bakışta görülememiş. Boşluk sonucu 5 vagon devrildi." derken, Tekirdağ Valisi Mehmet Ceylan da benzer şekilde kazanın hava muhalefeti nedeniyle meydana geldiğini ifade etti.

8

Olay Nasıl Gerçekleşti? İnşaat Mühendisleri Odası (EMO) ve Elektrik Mühendisleri Odası'nın (İMO) açıklamalarına göre; demiryolu hattı dere yatağını kestiği için, derenin akışını sağlamak amacıyla bu kesimde bir menfez inşa edilmiş ve menfezin üst kısmı doldurularak demiryolu hattının geçişi sağlanmıştı. Fakat yapılan bu dolgu, yetersiz ve güçsüzdü. Aynı zamanda bakımı yapılmadığı için, yoğun yağışın ardından demiryolu hattının iki kenarında da su göllenmeleri oluştu ve menfezler bu suyu boşaltım işlevini yerine getiremedi. Ardından menfezin üstündeki dolgu zemin boşaldı ve rayların altından kaydı. Rayların çökmesiyle de vagonlar raydan çıkarak devrildi.

Kaza mı, Katliam mı? • Ulaştırma, Denizcilik ve Haber-

leşme Bakanlığı verilerine göre 2003-2016 döneminde 20 milyar doların üzerinde demiryolu yatırımı yapıldı. Daha önceden TCDD, demiryolllarının bakım ve onarımını kendi personelleriyle yaparken; bu yatırımlarla birlikte demiryolu hatlarının altyapısı tamamen firmaların insafına bırakıldı. Firmalar, daha fazla kâr elde edebilmek için, ek maliyet olarak gördükleri malzemeden çaldılar. Yol bekçileri uygulmamasını "maliyet" gerekçesiyle kaldırdılar. Bakım, denetim işlerini, "eleman yetersizliği" gerekçesiyle kıstılar (TMMOB açıklaması, 9 Temmuz). Bunun sonucu olarak da, 2016-2017 yıllarında demiryollarında 112 ölümcül kaza meydana geldi ve 149 kişi hayatını kaybetti (soL, 9 Temmuz). • Meteoroloji Mühendisleri Odası'nın olay sonrası yaptığı açıklamaya göre; bölgeye en yakın ölçüm istasyonlarından biri olan Çorlu Meteoroloji İstasyonu'nun analizleri, bölgede meydana gelen yağışların 7 yılda bir görüldüğünü ortaya koyuyordu. Yani milyonda görülen bir yağış değildi yaşanan. • TMMOB'un açıklamasına göre; demiryolu altyapı yenileme çalışmaları, teknik gerekliliklere uygun olarak gerçekleştirilmedi. Olayın gerçekleştiği yerdeki menfez kesiti ve menfezin üzerine yapılan dolgu çok yetersizdi. -TCDD'nin 2016 yılı istatistiklerine göre; ülkemizde yaklaşık 90


KAZA DEĞİL, KATLİAM kilometre uzunluğunda toplam 25 bin 616 köprü ve menfez vardır. Bunların yüzde 88'i, 50 yılın üzerinde; yüzde 21'i ise 101 yılın üzerinde. Kazanın yaşandığı hat ise 150 yıllık. Yani sürekli bakım ve kontrol gerektiriyor. Buna rağmen hattın düzenli bakım ve kontrolü yapılmadı. Hat bekçileri aracılığıyla günlük olarak yapılması gereken kontrol, elektronik yöntemlerle haftada iki gün ile sınırlandı. Tüm bunlara baktığımız zaman görüyoruz ki; ülkemizde daha fazla kâr uğruna yapılan gerçekleşen tüm ölümlerde olduğu gibi, Çorlu'da yaşanan da çok açık bir katliamdır. TCDD'nin milyar dolarlık özelleştirme ihalelerinin sonucu olarak; yüz yıllık demir-

yollarının bakımı, kontrolü yapılmamıştır. Menfez üzerinde dayanıksız dolgu yapılmıştır. Yağış analizlerine bakılmamıştır. Tüm bunların sonucu olarak, katliam geliyorum demiştir. Fakat AKP, bu katliam ile ilgili yine "yoğun yağış", "hava muhalefeti", "fıtrat" demekten vazgeçmemiştir. Tıpkı bundan 18 yıl önce, 22 Temmuz 2004'te 41 kişinin öldüğü Sakarya-Pamukova'daki tren kazasının ardından, dönemin Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım'ın istifa çağrılarına karşı "Ben çok rahatım. O direksiyonu ben kullanmıyorum ki kardeşim" dediği gibi; bugün de Tayyip Erdoğan da, AKP'nin bakanları, valileri de "çok rahat" görünmektedirler. O kadar "rahatlar" ki;

Tayyip Erdoğan, 24 insanımızın katledilmesinin ertesi gününde, sarayında şaşalı bir başkanlık töreni düzenleyebiliyor. Ama katledilen insanlarımızın ahı, onların her zaman üzerlerinde olacak. Halk, tüm bu katliamların gerçek sorumlularından er ya da geç hesap soracak...

Sonuç olarak; Çorlu'da yaşanan, çok açık bir katliamdır. Devlet, 24 insanımızı göz göre göre katletmiş, 341 insanımızı da yaralamıştır. Ölen 24 kişinin ailelerine, yakınlarına başsağlığı diliyoruz. Acılarını da, öfkelerini de paylaşıyoruz. Çorlu katliamı için adalet istiyoruz, gerçek sorumlularının cezalandırılmasını istiyoruz...

9


YAVUZ HIRSIZ

AKP İktidarının Bir Yanı Bilim ve Sanat Düşmanlığı, Bir Yanı Hırsızlık ve Rant

AKP iktidarı, bilime ve sanata

olan düşmanlığını her fırsatta ve hiç gizlemeden halkın gözü önünde sergiliyor. Memlekette boş arazi veya yapı kalmamış gibi üniversitelerin arazilerine, fakülte binalarına gözünü dikiyor. Çünkü AKP iktidarı yüzyıllar öncesi gericiliğe rahmet okutacak kadar bilim ve sanat düşmanı. Düşünceye ve üretime düşman. Sadece bilim ve sanata düşmanlığı değil AKP iktidarına bunu yaptıran, aynı zamanda rant ve hırsızlık. Çünkü tüm rant düşkünü hırsız iktidarlar gibi AKP’nin de gözü doymuyor ve çalıyor, çalıyor, daha fazla çalıyor... • 2013 yılında ODTÜ arazisinden yol geçireceğim diyerek, ODTÜ ormanlarını katleden AKP iktidarı, • 2017 yılında Yıldız Teknik Üniversitesi Beşiktaş Yerleşkesini (Yıldız) Cumhurbaşkanlığı Külliyesi yapacağım diyen AKP iktidarı,

10

• Geçtiğimiz aylarda Marmara Üniversitesi’nin Güzel Sanatlar Fakültesi bünyesindeki Müzik Bölümünü kapatıp, sonrasında gelen tepkiler sonucunda ‘yanlışlıkla’ kapatıldığını söyleyerek kararı geri alan AKP iktidarı, • Türkiye’nin ilk ve tek pandomim eğitimi veren fakültesi olan İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Pantomim Bölümüne öğrenci alımını durduran, öğrencilerin eğitim hakkını ellerinden alan AKP iktidarı, • Ardından 21 Haziran günü Mimar Sinan Üniversitesi İstanbul Devlet Konservatuarı’na yer göstermeden tahliyesini isteyen AKP iktidarı, - Şimdi de Balıkesir Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi bulunduğu binayı “müze” yapılacağı gerekçesiyle tahliye etmeye girişen AKP iktidarı... AKP iktidarının bilim ve sanat düşmanlığının kanıtları toplamakla bitmiyor... Tüm bunlar, akıl ürünü olmayan, olması da beklenmeyen girişimlerdir. Çünkü savunduğu ve oyuncağı olduğu düzen başlı başına akıl dışıdır. Bu akıl dışılığın kahrını ise halk olarak bizler çekiyoruz. Bu kahrı

da çekmeyelim diyerek, açık açık ifşa ediyoruz. Son döneme ait en bilinen örnek Mimar Sinan Üniversitesi Devlet Konservatuvarı üzerinden gelişen süreçtir. Ne oldu Mimar Sinan’da?

Mimar Sinan Üniversitesi Devlet Konservatuarı ve “Binayı Boşaltın” Emri 1882 yılında; sanat tarihçisi, arkeolog, müzeci, ressam, mimar Osman Hamdi Bey tarafından Mekteb-i Sanayi-i Nefise-i Şahane adıyla kurulan ve 2 Mart 1883’te 8 eğitmen ve 20 öğrencisi ile öğretime başlayan Mimar Sinan Üniversitesi Konservatuvarı, Dolmabahçe’deki Baltacılar Dairesi’ne 1986 yılında taşındı. 32 yıldır Dolmabahçe Sarayı müştemilatındaki Baltacılar Dairesi’nde hizmet veren 136 yıllık Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi (MSGSÜ) Devlet Konservatuvarı 21 Haziran 2018 tarihinde tahliye isteği ile karşı karşıya kaldı!

Yalancı, Riyakar, Hırsız AKP İstanbul Bölge İdare Mahkemesi 9. İdare Dava Dairesi’ne yapılan


EV SAHİBİNİ BASTIRIRMIŞ itirazın gerekçe gösterildiği talimat yazısında, binanın müze olarak hizmet vereceği gerekçe gösterildi. Ancak asıl nedeninin 24 Haziran’dan sonra Cumhurbaşkanlığı Ofisi’ne dönüştürülmesi olduğu iddia edildi. Dolmabahçe’deki Başbakanlık Ofisi’ni genişletmek için hemen yanıbaşındaki MSGSÜ Devlet Konservatuarı’na 5 gün içinde binadan çıkın” diye talimat yapıldı. Beşiktaş Kaymakamlığı’na da binanın boşaltılmaması durumunda; Salı günü binanın elektrik ve suyunun kesilmesi, polis eşliğinde tahliye işlemlerinin başlatılması için bildirim yapıldı. TBMM Milli Saraylar Daire Başkanlığı “KARAR HUKUKİ” diyerek bir açıklama yayınladı: “Mimar Sinan Üniversitesi Rektörlüğü'nün konuya ilişkin İstanbul 7. İdare Mahkemesine ve bilahare İstanbul Bölge İdare Mahkemesi 9. Dairesine yapmış olduğu yürütmeyi durdurma talepleri bu mahkemeler tarafından oy birliği ile reddedilmiştir. Bu nedenle tahliye sürecinin hukuksuz olduğuna yönelik açıklamalar tamimiyle gerçek dışıdır. Dolmabahçe Sarayı Baltacılar Dairesi de dâhil olmak üzere diğer kurumlara geçici olarak tahsis edilmiş tarihi miras ve eserleri en doğru şekilde korumak Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin görevidir. Bu meyanda daha önce tahliye edilmiş bulunan Dolmabahçe Sarayı Veliaht Dairesi, Kemalettin Efendi Köşkü,

Reşad Efendi Köşkü ve Maslak Kasrı Mabeyn Köşkü gibi Baltacılar Dairesi de tahliye işleminin ardından, restore edilerek tarihi mirasa yakışır hale getirilecek ve Dolmabahçe Sarayı Müzesi İhtisas Kütüphanesi ve Kültür Merkezi olarak yerli ve yabancı ziyaretçilerin hizmetine açılacaktır.” Mimar Sinan Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Karayağız ise yaptığı açıklamada tahliye kararı “HUKUKİ DEĞİLDİR” dedi. Prof. Dr. Karayağız, Dolmabahçe Sarayı Baltacılar Dairesi’nin mülkiyetinin TBMM Milli Saraylar Sekreterliği’ne ait olmadığını, bu nedenle kendilerini çıkarma yetkisi bulunmadığını savundu. Protokolde mülkiyetin kime ait olduğunun yazdığını, buraya takas yoluyla geldiklerini anlatan Karayağız, “Burası bizden önce de eğitim kurumuydu. Biz gelince de burası eğitim kurumu olarak devam etti.” dedi. Prof. Dr. Karayağız, binanın tahsisi ve yapılan protokol hakkında detaylı bilgi vererek, Baltacı Dairesi’nin Maliye Bakanlığı’na ait olduğunu söyledi. Protokol kapsamında binanın amacı dışında kullanılması veya eğitim faaliyetlerinin sona ermesi halinde dava açılarak tahliye etmelerinin istenebileceğini, şimdiye kadar da bu gerekçelerin hiçbirisinin oluşmadığını kaydetti. Maliye Bakanlığı tarafından aleyhlerine açılmış bir dava bulunmadığını belirten Karayağız, “Israrla ifade ediyorum, mülkiyet

hakkına sahip olmayan bir kurum, başka bir kurumun tahliyesini isteyemez.” diye konuştu. TBMM Milli Saraylar Daire Başkanlığı’nın “KARAR HUKUKİDİR” diyerek yaptığı açıklamanın da, Mimar Sinan Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Karayağız’ın tahliye kararı “HUKUKİ DEĞİLDİR” diyerek verdiği cevabın da hiçbir hükmü yok. Hükmü olan tek şey, öğrencilerin eğitimi ve AKP’nin değişmeyen yalan dolanlarıdır. AKP iktidarı tarihi miras ve eserleri en doğru şekilde korumaktan bahsederken yalan söylüyor. AKP iktidarının tarihi miras ve eserlerden, bunların kullanımından bahsederken düşündüğü tek şey rant ve tarihi çarpıtma çabasıdır. Bunun için gerektiğinde yıkar (AKM örneği), gerektiğinde restore eder (Taksim Meydanı örneği), gerektiğinde ise 3-5 kuruşa satar, peşkeş çeker. Ülkemizde emperyalistlere ve tekelci sermayeye satmadığı tarihi eser, tarihi yapı kalmamıştır. Bu “ulvi” çıkarlar nedeniyle halkı kültürel ve tarihi bir çürümeye sürüklemektedir AKP iktidarı. Çünkü AKP iktidarı tarih ve sınıf bilincini yok etmek, ruhsuz, duygusuz bir toplum yaratmak istemektedir. Çünkü bilim ve sanat insanı insan yapan emeği üretim sürecine katmanın, duyguları örgütlemenin ve aslen tüm hayatı örgütlemenin bir aracıdır. Bu yüzden bırakalım tarihi eserleri ve mirası korumayı, özel olarak bu değerleri yok etmek, geriye

11


YAVUZ HIRSIZ kalan salt biçimsel varoluşu ise sermayeye peşkeş çekmek istemektedir. AKP iktidarı “hem nalına, hem mıhına” diyerek bir yandan halkın değerlerini yok etmekte, bir yandan da bundan rant elde etmektedir. Yani AKP iktidarının halka karşı yürüttüğü bu savaş çift yönlü bir savaştır. Bu yüzden AKP iktidarı “dediğim dedik, hemen yapılsın” yüzsüzlüğü ile saldırmaktadır.

Devletin Görevsizliği; “Eğitim” AKP iktidarı giriştiği gayrimeşru tahliye saldırısıyla birlikte, “yavuz hırsız” misali üste çıkmak için bir de “Binadan 5 gün içerisinde çıkmazsanız, Salı günü binanın elektrik ve suyunun kesilmesi, polis eşliğinde tahliye işlemlerinin başlatılmasını” tebliğ ederek, açıkça tehditler savurmaktadır. Bunun üzerine açıklama yayınlayan MSGSÜ rektörlüğü; kendilerine herhangi bir yer gösterilmediğini, bürokratların keyfi istekleri için konservatuvarın tahliyesinin kabul edilebilir olmadığı, ayrıca bu tebligatın gelen ilk tebligat olmadığını, yargı süreci devam ederken haklarında tahliye davası açılmadan kaymakamlık tarafından kendilerine tahliye tebligatı gönderildiği belirtildi. Yaklaşık bir buçuk yıldır bina ile ilgili dava sürecinin devam ettiğini belirten MSGSÜ Rektörü Prof.

12

Yalçın Karayağız ise duruma tepki gösterdi. Rektör Karayağız gelişmeler için: “Kararın bizim için hiçbir hükmü yok. Gelirler kapıda bizi görürler. Biz binayı boşaltmayacağız. Türkiye Cumhuriyeti bize yeni bir yer göstermediği sürece buradan çıkmamız söz konusu olamaz. Kaldı ki hukuki süreç henüz bitmiş değil. Defalarca görüşme yaptık. Bırakın bize bir başka binayı, boş bir arazi bile göstermediler. Böyle bir keyfiliği kabul etmemiz mümkün değil” dedi. Açgözlülük AKP iktidarının gözünü kör etmiştir adeta. Üniversitede okuyan öğrencilerin nerede ve nasıl eğitim göreceğinden hiç sorumluluk duymaksızın hareket etmektedir AKP iktidarı. Öyle ya; eğitim AKP iktidarının yönettiği devletin görev alanı içerisinde yer almamaktadır! Bu düpedüz bilim ve sanat düşmanlığıdır. AKP iktidarı, Mimar Sinan Üniversitesi Devlet Konservatuarı öğrencileri ve öğretim görevlilerinden oluşan 1400 kişiyi, 32 yıllık eğitim binasından sokağa atmaktadır.

la çıkan yangına müdahale için itfaiye ekipleri sevk edildi. Yangın kısa sürede söndürüldü. Eskiden beri bilinen bir özellikleridir; bir yere el koymak, ya da ele geçirmek, ya da statüsünü değiştirmek için yangın çıkartırlar. Bu bazen bir tarihi bina, bir yalı olur, bazen bir orman olur, bazen bir koy olur... AKP iktidarı ile birlikte bu çok daha pervasız bir şekilde yapılmaya başlandı. 2010 yılından bu yana bu şekilde tam 10 yangın çıkarıldı. 2010'da Haydarpaşa Garı'nda, 2012'de Kapalıçarşı'da, 2013'te Galatasaray Üniversitesi'nde, 2017'de Sürmene ormanlarında çıkılan yangınlar, bu durumun birkaç örneği. Hiçbir hesap verme kaygıları olmadığından her yeri yakıp yıkıp yok ediyorlar. Tarihe de, doğaya da, halka da düşman bir iktidar var karşımızda... Mimar Sinan Üniversitesi’ndeki şüpheli yangın da tam üniversitenin zorla boşaltılması sürecinde çıktı. Çıkarılan bu yangının da öncekiler gibi masum olmadığını, tesadüfi olmadığını düşünüyoruz...

Üniversitede "Çıkan" Yangın

Saraylar, Saltanatlar Bir Gün Hepsi Halkın Olacak!

28 Haziran günü, Mimar Sinan Üniversitesi'nin Beyoğlu Fındıklı'daki ana kampüsündeki 3 katlı binanın çatı katında saat 14.00 sıralarında yangın çıktı. Çatıda yapılan çalışma sırasında izolasyon malzemelerinin tutuşmasıy-

Açıkça görülmektedir ki iktidar kendi istekleri uğruna sanatı, sanatçıyı engelleyebileceğini; öğrencileri okullarından atarak, eğitim haklarını ellerinden alabileceğini sanıyor. Bunu sadece akademiyi kendi keyfi için boşal-


EV SAHİBİNİ BASTIRIRMIŞ tarak yapmıyor; aynı zamanda birçok öğrenciyi sahte bahanelerle tutukluyor, tutsak öğrencilerin eğitim haklarını gasp ediyor. Tutsak öğrencileri sınavlara götürmüyor, çalışmaları-okumaları için kitaplarını dahi vermiyor. Bu devlet; eğitimin, bilimin, sanatın düşmanı! Bu yüzden hakkımız olanı korumak, eğitim görmek için bile direnmek zorundayız. AKP iktidarı veya başka iktidarlar... Ömürleri yettiğince halka, bilime ve sanata saldırdı, sal-

dırmaya da devam edecektir. Burada bizim üzerimize düşen görevde haklılığımızla ve meşruluğumuzda sonuna kadar mücadele etmektir. Gönül isterdi ki demokratik bir ülkede yaşayalım, devlet Mimar Sinan Üniversitesi Devlet Konservatuarı’nın tahliyesini hiç istememiş olsun. Fakat faşizm saldırıyor ve iradi olarak da saldırmaya devam edecek. Burada halk saflarının da bu mücadelede net ve kararlı olmasının, uzlaşmaz olmasının hayati önemde olduğunu düşünüyoruz. Bu yüzden Mimar

Sinan Üniversitesi Rektörü’nün “boş bir arazi bile göstermediler” yakarışı kabul edilebilir değildir. Mücadelenin muhtevası açısından kendine güvensiz bu açıklamanın karşısına “SARAYLAR, SALTANATLAR BİR GÜN HEPSİ HALKIN OLACAK” sloganıyla çıkmamız ve bu meşrulukta direnmemiz gerekir. Faşizm örgütlü bir şekilde halka saldırıyor. Biz de ancak örgütlenirsek ve savaşırsak kazanacağımız bir savaşın içerisindeyiz; ya yok olacağız, ya kazanacağız!

13


HALK İÇİN MÜHENDİSLİK

Hindistan'da Bir Halk Okulu: Yalınayaklar Koleji

Dünyanın

dört bir yanından halkçı çözümleri anlatmaya devam ediyoruz. Bu hafta Hindistan'ın kuzeybatısına, Racastan'a gideceğiz. Orada, halk çocuklarının, ev kadınlarının, okuma-yazma bilmeyen yoksul köylülerin bilim ve teknoloji adına neleri yarattığına hep birlikte tanık olacağız. Yalınayaklar Koleji'ni anlatacağız... "Hindistan'da çok elitist, züppece pahalı bir eğitim aldım, ve bu beni neredeyse mahvetti. Diplomat, öğretmen ya da doktor olmaya yönlendirilmiştim ve her şey planlanmıştı. Bütün dünya önümdeydi. Her şey ayaklarımın altındaydı. Hiçbir şeyi yanlış yapamazdım. 1965 yılında Hindistan'ın Bihar eyaletinde yaşanan kıtlığı görmeye gittim. Ve hayatımda ilk defa açlığı, ölümü, açlıktan ölen insanları gördüm. Bu benim hayatımı değiştirdi. Yoksul insanların sahip olduğu ve asla ortaya konmamış, hiçbir zaman tanınmamış, saygı duyulmamış, geniş alanlarda uygulanmamış en sıradışı bilgi ve becerilere eriştim. Ve yoksullar

14

için bir Yalınayaklar Koleji açmaya karar verdim." İşte okulun kurucusu Sanjit "Bunker" Roy isimli Hintli adam, böyle bir okul kurma nedenini böyle anlatıyor. Halk için bir şey yapmasına imkan vermeyen eğitim sistemini o da "elitist, züppece" olarak tanımlıyor, kendisini mahvettiğini söylüyor. Ta ki kendi ülkesindeki halk gerçeğini, kendi insanlarının açlıktan ne hale geldiğini görünceye kadar. Ve bu da onun hayatının geri kalanında, tüm bilgisini ve becerisini kendi halkına sunmasını beraberinde getiriyor. "Okulda sadece yoksulların önemli olduğunu düşündüğü şeyler öğretilecek" diyerek, yoksul halkın kendi ihtiyaçlarını ve sorunlarını temel alan bir oku-

lu, Yalınayaklar Koleji'ni 1986'da kuruyor. Bu okulda değer ve başarı kavramları, emek ve halk için üretim üzerinden tanımlanıyor: "Ellerinizle ve haysiyetinizle çalışmak zorundasınız. Topluma sunacağınız bir yeteneğiniz olduğunu ve onlara hizmet edeceğinizi göstermek zorundasınız." Roy, bu okulu "kağıt üzerinde" uzmanlara değil, halkın engin bilgisine ve deneyimine güvenerek büyütüyor, geliştiriyor: "Oldukça etkili, kağıt üstünde işinin uzmanı olan bir çiftçiye 'Burada nasıl bir şey yetiştirebilirsin?' diye sordum. Toprağa şöyle bir baktı ve 'Unut bunu, buradan bir şey çıkmaz. Değmez. Su yok, sadece taşlı toprak.' dedi. Sonra köydeki yaşlı adama gidip burada ne yetiştirebileceğimi sordum. Sessizce bana bakıp 'Şunları, şunları


MİMARLIK ÖRNEKLERİ ve şunları ekersen yetişecektir.' dedi. Bu resim oranın şu anda neye benzediğini gösteriyor." Roy, bir okulda bir çalışmadan sonuç alınamasa da pes etmemek, yeniden denemek gerektiğini söylüyor: "Başarısız olmanız hiç önemli değil. Yaralı bereli tekrar başlayın." Ve asıl diplomayı halk verir diyerek önemli olanın yıllarca düzenin tornasından geçip bir kağıt parçası almak değil, halkın gözbebeklerindeki umut ışığı olabilmek olduğunu ifade ediyor. Hindistan'ın yoksul çocuklarına eğitim verirken, koşullara teslim olmuyorlar. Gerektiğinde ders saatlerini çocuklara göre, geç saatlere ayarlıyorlar; çünkü hangi koşulda olursa olsun çocukları eğitmeyi gerçekten istiyorlar, ve bu isteklerini pratiğe geçiriyorlar: "Çocukların yüzde 60'ı okula gitmiyor, çünkü koyunlara, keçilere ve diğer hayvanlara bakmaları gerekiyor. Biz de bu çocuklar için geceleri ders yapılacak bir okul kurmaya karar verdik. Tilonia'nın gece okulları sayesinde 75.000'den fazla çocuk eğitim aldı. Okul çocukların hayatlarına uygun hale gelmişti, öğretmenlerinkine değil." Yalınayaklar kolejinde; düzendeki gibi tekdüze, ezberci, çoğu çocukların hayatında bir karşılığı olmadığı için unutulan dersler yok. Bunun yerine, onların ihtiyaçları doğrultusunda, hayatın içinden, pratiğe dönük konular öğretiliyor. Bu konulara ör-

nekler: Demokrasi, yurttaşlık, tarlanızı nasıl ölçebilirsiniz, tutuklanırsanız ne yapmalısınız, hayvanınız hastalanırsa ne yapmalısınız... Yalınayaklar Koleji, aynı zamanda kendi kendisini yöneten, kararlar alan, denetleyen bir mekanizmaya sahip. Bu sayede çocuklar, küçük yaştan itibaren yönetme deneyimine sahip oluyorlar, kendilerine güvenleri artıyor: "Her beş yılda bir seçimler düzenliyoruz. 6-14 yaş arası çocukları demokratik bir sürece dahil ediyoruz, ve bir başkan seçiyorlar. Başkanları 12 yaşında. Gündüzleri 20 keçi güdüyor ama akşamları başkanlık yapıyor. Kabinesi var, eğitim bakanı, enerji bakanı, sağlık bakanı var. 7 bin çocuğun eğitim gördüğü 150 okulu gözlemliyor ve denetliyorlar. 5 yıl önce Dünya Çocukları Ödülü'nü kazandı ve İsveç'e gitti. Hayatında ilk defa köyünden dışarı çıkmıştı, ama köyün dışında gördüklerinden dolayı gözleri büyülenmedi. Orada bulunan İsveç Kraliçesi bana döndü ve şöyle dedi: "Bu çocuğa kendine güveninin nereden geldiğini sorar mısın? Sadece 12 yaşında ama hiçbir şey gözlerini kamaştıramadı." İşte bu halk okulunun öğrencilerinin, "diplomalı"lara taş çıkartarak yaptıkları üretimlerden örnekler: • Kolej, okuma yazması olmayan 12 "yalınayak mimar" tarafından metrekaresi 16,5 dolara inşa

edildi. Okul, mimarisiyle 2002 yılında Ağa Han Mimarlık Ödülü'nü kazandı. • Okulun su geçirmez çatısı; palmiye özü, bir miktar idrar vb. malzemelerden oluşan, halkın bulduğu bir karışımla yapılmış. Ve binanın çatısı 1986'dan beri su sızdırmıyor. • Okulun tüm enerjisi güneşten sağlanıyor. Çatıda 45 kilowattlık paneller var ve bu paneller 25 yıl daha kullanılabilir. Güneş paneli sistemi; liseye gitmemiş, sadece 8 yıllık temel eğitim almış bir Hindu din adamı tarafından kurulmuş. Roy, bu adamın güneş enerjisi hakkında herkesten daha fazla bilgi sahibi olduğunu söylüyor. • Okulda yemekler güneş enerjisiyle pişiyor. Güneş enerjisiyle çalışan parabolik fırınlar var. Okuma yazması olmayan kadınlar bu sofistike fırın sistemini kurdular. Bu fırını baştan sona üretebilme bilgisine ve becerisine sahipler. • Okulun diş hekimi, okuma yazması olmayan bir büyükannne. Tam 7 bin çocuğun diş sağlığı ile ilgileniyor. • 1986'dan beri okulun çatısında biriken yağmur sularını topluyorlar. Çatıda biriken sular, yeraltında bulunan 400.000 litrelik bir tanka akıyor ve böylece suyu israf etmemiş oluyorlar. Bu sayede 4 yıllık kuraklık olsa bile hala yeterli içme suları olacak. Bunu, hiçbir mühendis veya mimarın

15


HALK İÇİN MÜHENDİSLİK toparlarsak;

önerisi olmadan kendileri bulmuşlar. • 60'lı yaşlardaki büyükanneleri eğiterek 6 ay içinde güneş enerjisi uzmanı haline getirdiler. Sadece Hindistan'da değil, Güneydoğu Asya'nın ve Afrika'nın birçok ülkesinde; Afganistan'da, Bhutan'da, Sierra Leone'de, Gambiya'da, Etiyopya'da, Tanzanya'da, Uganda'da, Malavi'de, Ruanda'da, Zanzibar'da, Togo'da güneş enerjisi sistemlerini, "güneş anneleri" adını verdikleri bu büyükanneler kurdular. Sadece Afganistan'da tam 100 köyü güneş enerjisiyle aydınlattılar. Bu sistemi sadece kendileri kurmakla sınırlı kalmadılar, aynı zamanda yüzlerce başka "büyükanne"leri de güneş sistemi konusunda eğittiler. Roy, sorunların çözümünün bizde olduğunu, halkta olduğunu şöyle ifade ediyor: "Çözümleri

16

dışınızda aramayın, içinizde arayın. Ve daha önce bu sorunları çözmüş insanları dinleyin. Onlar dünyanın her yerindeler. Sahadaki insanları dinleyin. Dünyadaki tüm çözümler onların ellerinde." Yalınayaklar Koleji ile ilgili tüm bu anlattıklarımızı 5 maddede

• Uzmanlardan öğrendikleri kadar yoksul halktan da öğreniyorlar. Halkın söylediklerini önemsiyorlar, esas alıyorlar. Onların deneyimleri, birçok sorunu çözmelerinde anahtar oluyor. Ve geliştirdikleri çok basit yöntemlerle; yoksul halkın, kapitalizmin dayattığı üretimlere bağımlılığını ortadan kaldırıyorlar. • Halkın eğitim seviyesine bakıp "bunlardan adam olmaz, bunlara bir şey öğretilmez" demiyorlar. Onlara güveniyor, değişeceklerine, öğreneceklerine, eğitileceklerine inanıyorlar. Bu sayede okuma yazma bilmeyen, cahil diye aşağılanan insanlardaki büyük potansiyelleri ortaya çıkarıp onları mimarlardan, mühendislerden daha uzman hale getirebiliyorlar. "Güneş anneleri" bunlara en güzel örnek. • Başarısızlıklardan ötürü yılmı-


MİMARLIK ÖRNEKLERİ

yorlar, tekrar tekrar deniyorlar. Sonuç alana kadar pes etmiyorlar. • Koşullara teslim olmuyorlar. "Yapamayız, olanağımız yok" demek yerine, koşullara uygun bir çözüm geliştiriyorlar. Örneğin gündüz hayvan gütmek zorunda oldukları için okula gidemeyen çocuklar için gece ders veriyorlar. 75 binden fazla çocuğa bu şekilde eğitim veriyorlar. • Kendi içlerinde örgütlüler. Bir yönetim mekanizması oluşturmuşlar, ve işbölümü yapmışlar. Kendi kendilerini yönetiyorlar, karar alıp denetliyorlar, yönetmede yetkinleşiyorlar.

niyoruz, halka güveniyoruz. İşte Hasan Ferit Gedik Rüzgar Türbini'ni ürettiğimiz süreçte yaşadığımız deneyimler: "Rüzgar türbinimizi yapmaya bize yardımcı olmaları, çözüm bulmaları için Anadolu’da ihtiyaçları doğrultusunda kendi rüzgar türbinlerini kendi imkanlarıyla üretmiş insanlarımızı bulduk. İlk durağımız Isparta ve Antalya’da rüzgar türbini için jeneratör üreten abi-kardeş idi.

Burada rüzgar türbininin alternatör kısmını inceledik. Pratik ve teorik bilgiler aldık. Ardından Hatay Samandağ'a gittik. Burada Dadük köyünde, enerji tekelleri tarafından kurulmuş büyük rüzgar türbinlerinin yanıbaşında bir eve gittik. Bu evde yaşayan amcamız o büyük türbinleri inceleyerek kendine küçük bir rüzgar türbini yapmıştı. Kanatları PVC borudan kesmiş, alternatörü çıkma bir elektrik motoruna mıknatıs yerleştirerek yapmıştı. Türbin, teknik bilgiden ziyade deneme-yanılma ile bu halini almıştı. Buna rağmen evin elektrik ihtiyacını karşılıyordu. Halkımız emperyalizmin sakladığı bilgileri ihtiyaçları doğrultusunda tekrar keşfetmişti. Bu keşfettiği bilgileri tümüyle paylaşıp çoğaltarak daha da geliştirmeyi seçiyordu... Üretimlerdeki en önemli kaynağımız halkımız. Halkımıza gittiğimizde ne konuda olursa olsun mutlaka bir çözüm bulunuyor. Çünkü bizim onlara güvendiğimiz kadar halkımız da bize güveniyor ve ne yapmaya çalıştığımızı anlıyor. Bildiği, keşfettiği

Bu boyutlarıyla Yalınayaklar Koleji'nde hayata geçirilen pratikler, bizim de hedeflediğimiz ve kısmen başardığımız şeyler. Biz de projelerimizde halktan öğre-

17


HALK İÇİN MÜHENDİSLİK şeyleri paylaşıyor, kendine saklamıyor." Koşullara teslim olmuyoruz, karşılaştığımız olumsuzluklara çözümler geliştiriyoruz. İstediğimiz sonucu alamadığımızda, başarılı olamadığımızda; çalışma biçimimizi gözden geçirip gerektiğinde sil baştan yapmaktan çekinmiyoruz: "Bir yandan da bir torna atölyesinde denemelerimizi yapıyorduk. Gündüzleri işlerimizde çalışıyor, geceleri üretim için bir araya geliyorduk. Başarısız olduğumuz anlar oldu. Ama yılmadık. Biz devrimciyiz. Belki o an çözümü bilmiyor olabiliriz, ama mutlaka bir çözümü vardır, devrimciler için çözülmeyecek bir şey yoktur, işte bunu biliyoruz. Bu düşüncelerle çalışmamızı tamamladık."

18

Elbette tek başına Yalınayaklar Koleji'ndeki örneklerle veya bizim halk için mühendislik mimarlık projelerimizle yoksulluğu tek başına ortadan kaldıramayız. Ama tüm bu çalışmaların halkta bir güven yarattığına eminiz. Biz halkın iktidarını, sosyalist iktidarını hedefliyor, bunun için mücadele ediyoruz. Buna dair teknik bilgimizi halk için kullanmayı da devrimden sonraya ertelemiyoruz. Bugün için de neyi ne kadar yapabiliyorsak hayata geçirmeye çalışıyoruz. Diğer yandan bu örneklerle aynı zamanda emperyalizmin ve işbirlikçilerinin halka düşman politikalarını teşhir ediyor, halkın sorunlarının çözümünün bu düzene karşı örgütlenmekte ve mücadele etmekte olduğunu, çözümün kendilerinde olduğunu söylüyoruz. Bu yanıyla projelerimizi, yal-

nızca halkın gündelik sorunlarını çözmek için değil; aynı zamanda halkın iktidarı alma mücadelesinin, devrim mücadelesinin bir parçası olarak ele alıyoruz. İşte asıl olarak Yalınayaklar Koleji'nden ayrıldığımız nokta da burası. Yalınayaklılar Koleji ile, Hindistan'daki açlığa, yoksulluğa karşı halkın kendi dişiyle, tırnağıyla ürettiği çok güzel çözümler var. Ama bunların gerçek ve sürekli bir çözüm haline gelebilmesi için tek yol; açlığa, yoksulluğa çözümler üretirken, bir yandan açlığın, yoksulluğun nedenlerini de sorgulamaktan geçer. İktidar mücadelesinden, devrim mücadelesinden geçer. İktidar için mücadele etmediğimiz, emperyalizmi karşımıza almadığımız ve fonlarla, hibelerle ondan destek aldığımız her pratikte; belki bulunduğumuz sınırlı bir bölge için bir çözüm üretebiliriz; ama göremediğimiz, ulaşamadığımız tüm insanların bu şekilde yaşamasını kabullenmiş oluruz. Roy, bir konuşmasında Mahatma Gandhi'den alıntı yaparak şöyle diyordu: "Önce sizi umursamazlar, sonra size gülerler, sonra savaş açarlar, sonra siz kazanırsınız." Yalınayaklar Koleji'ndeki tüm bu pratikler; emperyalizmi karşılarına aldıkları bir biçimde de hayata geçirilebilir, emperyalizme karşı halkın iktidarı mücadelesinin bir parçası olabilir. Elbette ki bunun bedelleri de kaçınılmaz olur; okul üzerindeki baskılar katbekat artar. Defalar-


MİMARLIK ÖRNEKLERİ ca yıkım saldırılarına uğrarlar. Okulun kurucuları ve emekçileri gözaltına alınır, işkenceler görür, belki de katledilirler. Çok büyük bedellere rağmen, emperyalizme karşı dünya halklarına çok daha görkemli bir eğitim örneği ve mücadele deneyimi bırakmış olurlar. İşte o zaman Gandhi'nin sözü gerçek anlamda doğrulanır. Biz ise "bu düzen sürdürülebilir değildir, her yıl milyonlarca çocuk ölüyor, milyarlarca insan yatağa aç giriyor" diyerek bir yandan açlığa, yoksulluğa karşı çözümler üretiyoruz. Diğer yandan da emperyalizme ve işbirlikçilerine karşı bağımsızlık kavgası veriyor, halkı bu kavgaya çağırıyoruz. Hasan Ferit Gedik Rüzgar Türbinimiz ile diyoruz ki; "Bu türbinde bir başka başarımız ise her şeyiyle bize ait olması. Dışarıdan hiçbir yedek parça kullanmadık. Yani dışa bağımlı değiliz. Emperyalizme bağımlı montaj sanayinin egemen olduğu bir ülkeyiz. Kendimize ait ağır sanayimiz yok. Teknolojide, yedek parçada dışa bağımlıyız. Sosyalist Türkiye'de buna son vereceğiz. Kendi ağır sanayimizi kuracak, üretimimizi dışa bağımlı olmaktan çıkarıp tamamen özgürleştireceğiz. İşte rüzgar türbinimiz bu yolda atılmış ilk adımımızdır. Bu adımları çoğaltacağız. Bir bir halkımızın yoksulluğuna çareler üreteceğiz, bir yandan da kendi teknolojimizi, kendi tekniğimizi geliştireceğiz. Bu halkın çocukları, kendilerinden çalınan bilimsel

bilgiye eriştiğinde, imkanlarını zorladığında bu ülkenin evlatlarının neleri başarabileceğini göreceğiz." İşte bu nedenle halk için mühendislik mimarlık projelerimizin tümü, hürriyet kavgamızın bir parçasıdır. Tüm mühendisleri, mimarları, halkın mucitlerini, projelerini bizimle paylaşmaya, birlikte üretmeye, hürriyet kavgamızın bir parçası olmaya çağırıyoruz... Başarısız olabiliriz, bize gülebilirler; biz ise yılmayız, daha iyisini yaparız. Daha iyisini yaptıkça bize saldırabilirler, savaş

açabilirler, teslim almaya çalışabilirler; biz ise baş eğmeyiz, onurumuzla, vatan sevgimizle direniriz. Ve sonunda da tüm haklılığımızla, doğruluğumuzla biz kazanırız... Kaynaklar [1] Bir Yalınayaklar hareketinden öğrenilenler, TED Talks [2] Halk için Mühendislik Mimarlık dergisi, Rüzgar Türbini Özel Sayısı, 2016 [3] Yalınayaklı Mühendisler ve Halkın Mühendisleri, Halk için Mühendislik Mimarlık dergisi, sayı 5, Haziran 2016 [4] Günebakan yalınayak kadınlar: Solar Mama, Yeşil Gazete

19


DÜ NYA DAN

BİL İM

Teknoloji devleri istemeseniz de sizi yakından izliyor

Cep telefonunuzu elinizde nasıl tuttuğunuza dair bilgiler, mesajlarınızı taranması , bilgilerinizin üçüncü taraflara ve şirketlere aktarılması... Bunlar, bazı teknoloji devlerinin sitelerine ve uygulamalarına kaydolurken kabul ettiğiniz şeylerden sadece üçü. Teknoloji devleri kişisel verilerinizi nasıl toplayıp kullanıyor? 1. Nerede olduğunuz, izin vermeseniz bile izleniyor Çoğu uygulama, cep telefonunuzun Küresel Yer Belirleme (GPS) sistemini kullanarak nerede olduğunuzu izleme izni istiyor. Kullanıcılar isterlerse bu talebi reddebiliyor. Ancak izin vermeseniz de nerede olduğunuzu görebiliyorlar. Örneğin Facebook, telefonunuzun GPS'i dışında nerede olduğunuzu ele veren bilgileri topluyor. Nerede olduğunuz hala kullandığınız IP adresi ve yaptığınız "check-inler ve katıldığınız etkinlikler" üzerinden izleniyor. Twitter da bulunduğunuz yerle ilgili bilgilere "ihtiyaç duyuyor" ve bunu "IP adresi ya da cihaz ayarlarından alınan sinyaller üzerinden" yaptıklarını belirtiyor. Şirket bunun "hesabınızı güvenli bir şekilde kurmanız ve korunmanız için gerektiğini" söylüyor. 2. Verilerinizi üçüncü taraflara ileten şirketler var Kullanım koşullarını kabul ettiğinizde, sıklıkla verilerinizi kullandığınız uygulamaya

20

vermiyorsunuz. Gruplar arası birçok veri paylaşımı yapılıyor. Örneğin, çöpçatan uygulaması Tinder topladığı verileri Match Grubu'yla paylaşıyor. Bu grup, OkCupid, Plenty of Fish ve Match.com gibi çöpçatan sitelerinin sahibi. Tinder bunun "bakım, müşteri hizmetleri, pazarlama ve hedefli reklamlar için yapıldığını" ve kullanım koşullarını ihlal eden kullanıcıların uygulamadan çıkartılacağını söylüyor. Microsoft'un iki yıl önce satın aldığı LinkedIn'in mahremiyet politikasında "Microsoft da dahil ortaklarımızın sağladığı hizmetleri kullandığınızda da verilerinizi alıyoruz" deniyor. 3. Üçüncü tarafların kullanım koşullarına da tabiisiniz Teknoloji devlerinin kullanım koşullarını okumak da yeterli olmayabilir. Verilerinizi alan diğer şirketlerinkini de okumanız gerekebilir. Amazon verilerinizi üçüncü taraflarla da paylaşabileceğini söylüyor ve kullanıcıların kendi kullanım koşullarıyla birlikte "üçüncü tarafların da mahremiyet politikalarını ve kullanım koşullarını dikkatle incelemeniz gerektiğini" söylüyor. Ya da Apple ürünlerini kullanıyorsanız, kişisel verileriniz Apple'a "bilgi işleme, taksitlendirme için kredi açma ve Apple ürün ve hizmetlerine olan ilginizi değerlendirme servisi sunan şirketlerle" paylaşılıyor. 4. Tinder, jiroskop verilerinizi de topluyor Bazen verilerin toplanması isim, yaş ve yerin ötesine de gidiyor. Tinder, uygulamanın telefonun ivme ölçerini (hareketleri ölçmek için) jiroskopunu (telefonunuzu tuttuğunuz açıyı ölçen sistem) ve pusulanızın sağladığı verileri de topladığını söylüyor. Ancak bu verilerin tam olarak ne amaçla toplandığı ve kullanıldığı açıklanmıyor. 5. Facebook sildiğiniz aramaları da kayıt altında

-


- TEK NOLO Jİ HABER L ER İ tutuyor Facebook size, geçmişte yaptığınız aramaları silme seçeneği sunuyor ve kullanıcılar bu şekilde arama geçmişlerinin tamamen silindiğini sanıyor. Ancak sorun şu ki, aramalar silinmiyor. Veri politikasında arama geçmişinin istendiği zaman silinebileceği ancak arama kayıtlarının 6 ay sonra sileneceği belirtiliyor. 6. Facebook sizi uygulamayı kullanmıyorken bile izliyor Facebook, sizi uygulamayı kullanmıyorken, hatta bir Facebook hesabınız olmasa bile izliyor. Şirketin veri politikasına göre şirket "reklamcılar, uygulama geliştiricileri ve yayıncılarla çalışıyor" ve bunlar Facebook İş Aracı denilen sistemle "Facebook dışındaki faaliyetleriniz hakkında bilgi gönderebiliyor". Facebook'a bu ortakları aracılığıyla iletilen bilgiler arasında, telefon cihazınız hakkındaki bilgiler, girdiğiniz internet siteleri, internet üzerinden yaptığınız alışverişler ve gördüğünüz reklamlar da dahil. Bir Facebook hesabınız olsa da olmasa da, ya da hesabınıza girseniz de girmeseniz de bu bilgiler iletiliyor. 7. LinkedIn özel mesajlarınızı tarıyor Özel mesajlarınızın gerçekten özel olduğunu sanıyorsanız, bir daha düşünün. Mahremiyet politikasına göre LinkedIn mesajlarda "otomoatik tarama teknolojisi" kullanıyor. Bu arada Twittter da mesajlarınızı saklıyor ve işliyor. Twitter, "Kiminle ve ne zaman iletişim kurduğunuza dair verileri (ancak mesajların içeriğini değil) hizmetlerinin kullanımını daha iyi anlamak ve platformun güvenliğini korumak için kullandığını" söylüyor. (BBC Türkçe, 7 Temmuz)

Bakteriler ile enerji üreten güneş paneli geliştirildi Güneş panellerinin kullanımında yaşanan genel sorun; güneşli havalarda yüksek verimlilik alınırken, bulutlu havalarda yaşanan verim düşüşünün çok yüksek olması. Buna çözüm olarak British Columbia Üniversitesi araştırmacıları, panellerin bulutlu havalarda da enerji üretebilmesi için ışığı enerjiye çeviren bakteriler kullanıyor. Buna benzer daha önceki yöntemlerde, bakterilerin fotosentez için kullandıkları doğal boyayı çıkarmaya odaklanılmaktaydı. Yeni yöntemde ise bakteriler, yarı iletken olarak davranabileceği bir mineralle kaplandı. Bu karışım bir cam yüzeye uygulandı. Bu yöntem ile sanmetrekare başına 0.686 miliamper akım oluşturulabildi. Bu değer, bir biyojenik panelde elde edilen en yüksek akım yoğunluğu olarak kayda geçti. Geliştiriciler, bu panellerin diğer biyojenik panellere kıyasla onda bir maliyette olacağını tahmin ediyor. Ancak panellerin ticarileşmesi için yoğun geliştirme çalışmalarının devam etmesi gerekiyor. (Techinside.com, 6 Temmuz)

Nissan emisyon verilerinde oynadığını kabul etti Nissan açıklamasında Japonya'daki fabrikaların "neredeyse tümünde" emisyon testlerinde hile yapıldığı belirtildi. Yapılan hile, yakıt kullanımı miktarının ve salınan zehirli gazların gizlenmesine yol açıyor. Volkswagen'in ardından pek çok otomobil devinin dizel araçların salınım testlerinde hile yaptığı ortaya çıkmış, milyarlarca dolarlık cezalar kesilmişti. (soL, 9 Temmuz)

21


tutsaklarIMIZDAN...

Halkın Mühendis Mimarları e-bülteni 3.sayısı  
Halkın Mühendis Mimarları e-bülteni 3.sayısı  
Advertisement