Page 1


KÖŞE

İstanbul Üniversitesi Kültür, Sanat ve Edebiyat Dergisi

İmtiyaz Sahibi İstanbul Üniversitesi Dil Kulübü Kulüp Danışman Öğretim Üyesi Dr. Öğr. Üyesi Dilek İnal Kulüp Başkanı Batuhan Altınışık Grafik Tasarım, İllustarasyon & Kolaj Emine Basut İçerik Toplama Ebru Egyar Özde Laleoğlu Editör Ebru Egyar Kapak Tasarım Emine Basut Arka Kapak İllustrasyon Deniz Ali Ateş

Facebook/İstanbul Üniversitesi Dil Kulübü

Instagram/iudilkulubu

Twitter/iudilkulubu


3 Giriş 5 Sonra

İrem Yüm, Şiir

9 Bahar mı Bu Gelen?

Bilge Güral, Deneme

10 Gel(sen) de Bitsin Bu Çilem

Üzeyir Kav, Şiir

11 Bahar Geldi Biletleri Hazırlayın!

Gülçin Taşdemir, Gezi Yazısı

13 Shakespeare Kafası, Sone 23 Bremen

Sibel Can Acar, Gezi Yazısı

25 Beni Asla Bırakma

Dilek Pelin, Tavsiye

26 Vikipedi Yasağı Üzerine 27 Çok Yaşa Çok Gezenti

Metin Agaya, Güncel

Elif Molla, Tavsiye

29 Edabiyat Seferleri İçin Vapur Tarifeleri 30 Yaşamak

Elif Molla, Tavsiye

Ebru Egyar, Şiir

31 İstanbul Üniversitesi Engelsiz Bilgi Merkezi 32 Mannequin 33 Sen

Özde Laleoğlu, Anı

Muntaha Farrukh, Şiir

Fatma Karaca, Şiir

34 Yar’ a, İstanbul’ a

Fatma Karaca, Şiir

35 Vazgeçmek Fatma Karaca, Şiir 36 Aşikar Reyyan Baran Çil, Şiir 37 Gezdim Gördüm Öğrendim Ebru Egyar, Gezi Yazısı 41 İstanbul Oyuncak Müzesi ve Sunay Akın 44 Pera Müzesi Ziyaretim 47 Sizin Objektifinizden

Özde Laleoğlu, Gezi Yazısı

Suna Acar, Gezi Yazısı


Baharın İlk Sabahları Tüyden hafif olurum böyle sabahlar Karşı damda bir güneş parçası İçimde kuş cıvıltıları şarkılar; Bağıra çağıra düşerim yollara; Döner döner durur başım havalarda. *** Sanırım ki günler hep güzel gidecek; Her sabah böyle bahar; Ne iş güç gelir aklıma ne yoksulluğum. Derim ki: “Sıkıntılar duradursun!” Şairliğimle yetinir Avunurum. Orhan Veli Kanık

Sadece adının bile dilimizde farklı bir ezgisi olan ne güzel bir mevsimdir Bahar… Çağrıştırdığı hafiflik, yenilenme duygusu ve sevinçten olsa gerek hep özlediğimizdir… Bu KÖŞE de özlediğimiz baharla gelmiş olsun, okurlara sıkıntılarını unuttursun, şairliğe heveslendirsin. Bu KÖŞE Bahar köşesi olsun… Dr. Öğr. Üyesi Dilek İNAL Güneş artık yüzünü daha çok gösteriyor bize; erguvanlar baş veriyor dallarda.. Adeta yeniden bir doğuşun, varoluşun göstergesi değil midir bahar? Bir kelebeğin ömrü kadar kısa ama hissettirdikleriyle kendini her mevsim bize hatırlatan, içimizi mutluluk ve huzurla kaplayan Bahar’a selam olsun! KÖŞE Bahar sayımızla birlikte baharın güzelliklerini hep birlikte yaşamayı temenni ediyor, siz okuyucularımıza keyifli okumalar diliyoruz! Batuhan Altınışık İ.Ü. Dil Kulübü Kulüp Başkanı


Emine Basut


SONRA “Mesela” dedi. Bir çiçek düşürebilirdin içindeki çınardan düşlerime denk Her biri leylak kokabilirdi o bembeyaz çiçeklerin Mesela ben buzdanbir hırka örebilirdim sana Suyun altında sıcak tutsun diye. ŞİİR

5

Sonra çıktı Ama gitmedi Sonra ben Çıktığıma pişman olacağımı bildiğimden çıkmadığıma yandım Sonra iki Oturdu karşılıklı -Medeniyette her şey karşılıklı Ünvanlar, sayılar derken Unutturuldu Yalnız insanların konuştuğu Her yerde gözleri yalnız insanların koşuştuğu Sonra ben hep gözledim ama Toprağa gömmeye kıyamadım seni Yahut kıyamadım toprağımı harcamaya Şimdi de onun Mineralleri tükenirdi bilirsin ya İçimdeki minarelerden sonra Filizlenmedin pamuklar içinde Sanırım bir fasulye değildin Sonra Tâ eskilerimden Hiç tanımadığım bir şarkıya rastladım Tebessüm etmem lazımdı Ağlayabilirdim de aslında Sonra Varsak varırdık elbet Ya sonra? Unuttuk şimdiyi Hep şimdiye kadarı sakladık Sorma şimdi bana sonrayı Sonra? Sonra gün doğmadan doğmayız belki ama Bence korkma Daha kaç tanınacak gün vuracaktır Değil mi Bu kendine yabancı Çınar ağaçlarına.

İrem Yüm


6

İrem Yüm

niz

De

Al iA teş


ÖYKÜ

TERS DÜZ 7 Sabahın ilk ışıkları vuruyordu tenine, uyku mahmuru gözlerini araladı. Bembeyaz saçlarını savurdu rüzgâra, şimdi dört bir yanına açılmış parlıyordu bembeyaz saçları. Baharın ilk günleriydi, tatlı soğuk bir rüzgâr esiyordu hafif hafif. Kuş cıvıltıları sarmıştı bulunduğu küçük koruyu. Köşedeki büfenin sahibi yaşlı adam da gelmişti yine aynı saatinde. Sahile yakın kaldırımdaki çöpleri süpüren temizlik görevlisi de yine tam aynı noktadan süpürmeye başlamıştı kaldırımı, tam ortasından. Az ilerdeki sitede oturan genç kız da koşturarak geçmişti önünden yine aynı saatte, belli ki yine geç kalıyordu .”Demek yine sıradan bir gün olacak” diye geçirdi içinden, Burada daha bir kaç gündür bulunuyordu ama şimdiden alışmıştı bile bu sıradanlığa. Öğlene doğru yavaş yavaş insanlar gelmeye başlamıştı. O kadar çok insan geçti ki önünden ama hiç biri onu fark etmedi. İlk günler çok heyecanlıydı, insanların dünyasında onlarla vakit geçirip tanıyacaktı onları, muhabbet edip dertleri neymiş anlayacaktı, anlayacaktı da günlerdir bir kişi bile yanaşmamıştı yanına doğru düzgün. Fark etmemişlerdi bile onu. O yine de pes etmemiş uzaktan da olsa tanımıştı az çok onları. Garip varlıklardı vesselam; mesela aceleleri olmasa bile koşturup duruyorlardı, şu güzelim manzaraya bir kez bile bakmadan arkalarını dönüp ellerindeki o dikdörtgen şeyle kendi yansımalarını kaydedip, sonra bir de onu beğenmeyip tekrar tekrar aynı şeyi yapıyorlardı. Hatta geçenlerde bir tanesi onun üzerine bile tutmuştu o dikdörtgen şeyi, bir de gözüne bir ışık patlatıvermişti, sonra da “Ay çok güzel çıktı ya” diye cıyaklayıp arkadaşına göstermişti koştur koştur. Zaten o şeyin içinde ne olduğunu da çok merak ediyordu çünkü önünden geçen bütün insanlar hipnotize olmuş gibi sadece ona bakıyor ve etraflarındaki başka hiçbir şeyle ilgilenmiyorlardı. Böylesine burunları ona gömülmüş gibi yürürken, üstelik bir de koşturarak yürürken, yüz üstü kapaklanmadan gidecekleri yere ulaşabilmeleri de büyük meziyetti doğrusu.


E

eB min

t asu

O yine böyle uzun uzun insanların garip hareketlerini izlemeye dalmışken, mahallenin yılışık kedisi bir anda dibinde bitiverdi. Az daha ödü çıkacaktı korkudan. Bir iki kokladı, bir pati attı, sonra da burun kıvırıp kuyruğunu savura savura gitti. Rahatladı bir anda. Ya üstüne atlayıverseydi pat diye, yılışık ya bu, yapmayacağı iş değildi. Şu banklarda oturan süslü kızlar gibi çığlığı basıp kaçamazdı da. Bu kedilerin de gariplikte insanlardan aşağı kalır yanları yoktu hani, bu küçük dağları ben yarattım yürüyüşleri, bu burnu havada tavırları nereden geliyordu anlayamamıştı bir türlü. Öğlenin sıcağı bastırmış, uykusu da gelmiş, mayışmıştı iyece. Beyaz saçlarını etrafa saçmış, yayılmıştı çimlerin üzerine, hafif hafif esen rüzgâr da anne eli gibi okşuyordu, memnundu halinden, biraz insanlarla kaynaşmak isterdi tabi ama böyle de dokunan eden olmayınca huzuru yerindeydi hani. Yılışık kedi de görünmüyordu ortalarda. Arada demirden bir şeyin üstüne binen çocukların paldır küldür geçmeleri yüzünden her seferinde irkiliyordu biraz ama şimdilik bir sorun yoktu. Sonra birden bir gölge düştü üstüne, kocaman açtı gözlerini ne olduğunu anlamak için. Bir insan, genç bir kız, ona bakıyordu. Üzerine iyice eğilmişti. Korkmuştu ama sonunda fark edildiği için mutluydu da. Gülümsedi kız “ Sen ne kadar da güzelsin” dedi yumuşacık bir ses tonuyla. O da gülümsedi, evet, evet işte oluyordu. Belki de bu kız ilk insan arkadaşı olacaktı, bütün gün muhabbet edip hiç sıkılmayacaktı artık. Kız elini uzattı. O da hiç çekmedi kendini “Saçlarımı okşayacak herhalde” diye düşündü ama yanılmıştı küçük papatya, belki de fazla iyi niyetliydi insanların dünyası için. Son duyduğu bir “çıt” sesiydi sonra her şey karardı. Şimdi o kızın simsiyah saçlarının arasında bembeyaz parlıyordu saçları. Sonra oradan da kayıp gitti. Ertesi gün o temizlikçi kaldırımın tam ortasından süpürdü onu. Artık bembeyaz değildi saçları, çirkin kahverengi benek benek ele geçirmişti onları. Sonra da insanların çöplerinin sonsuzluğunda kayboldu gitti hiç var olmamış gibi.

Emine Basut

8


Bahar Mı Bu Gelen?

9

Koskoca kış bitiyor da bahar hemencecik geliyor mu? O kadar kolay pes edip gidiyor mu kış yani? Ben pek öyle sanmıyorum. Bu söylediğimden kışı çok sevdiğim falan gelmesin akıllara, hiç hazzetmem kendilerinden. Ne kadar inatçıdır bilirim ama. Mart sonu, nisan başı gibi yolunu gözleriz baharın. Bekleriz gelsin de içimiz açılsın diye. Güneşi özleriz ya mesela, tatlı tatlı esen rüzgarı ya da, havanın daha geç kararır olmasını en turuncusundan işte özleme bir son isteriz bir bakıma. Tam vazgeçmişken beklemekten, bir gün bir bakarız çiçek açmış her yer. Yine siz fark edemeden gelmiş değil mi? O kadar bekle bekle birden geliver olacak şey mi? Geldi ya siz ona bakın. Kurtardı bizi grili siyahlı, öfkeli rüzgarlı, umutsuz, can sıkıcı günlerden. Aldı bizi yavaş yavaş, alıştıra alıştıra götürdü renklere. Yeşillere, mavilere, turunculara daha da fazlasına. Heyecan getirdi. Kıpır kıpır olduk, güç geldi her şeyi başarabilecek kadar. Pozitiflik dediğimiz çok hoş bir şey. İşte ondan bol bol var buralarda. Şarj olmaya bakın. Çok vaktiniz yok zira. Güzel şeyler kategorisi böyle biraz galiba, çabuk tükenenlerden. Bitmeden bu bahar, yenileyin kendinizi. Gülümseyin, başarın, hayal edin, çabalayın, koşun! Yakalayın siz de bir köşesinden baharın, çiçek açsın içiniz! Bilge Güral


GEL(SEN) DE BİTSİN ÇİLEM Gel sevgili, küçük odamızda O her zamanki köşemize oturup Hafif ney sesiyle elimizde kitap Kucağımızda kedi ve önümüzde şömine Birbirimize uzunca şiirler, kasideler Hatta açıp bir romandan sayfalar Okuyalım; sıcaklık gözlerimiz kapanana, Vücudumuz gevşeyip, göz kapaklarımız Barajda biriken suların kuvvetiyle O basınçla zorla kapatılıyormuşçasına Kadar okuyalım elimizdeki kitabı. Sonra dalalım uykuya ney sesiyle Rüyamızda kırlarda, yeşil çimenlerde, Ovalarda hatta Erciyes’in tepesinde Sarılıp, gökyüzüne çevirip yüzümüzü Allah’a yalvaralım tüm içtenliğimizle. Bir küçük kedi tırmalamasıyla birlikte Uyanıp yüzüne bir öpücük kondurayım Saçlarını kulağının arkasına yavaşça Şefkatle dokunarak saklayayım Yüzün gözüme saldırsın bütün güzelliğiyle Yakıcılığıyla kör etsin bu gözlerimi Bir daha asla bakamayayım hiçbir şeye Gözümün en son gördüğü şey Yüzünün güzelliği, yakıcılığı olsun Bundan sonra seni görmeden, göremeden Kokundan, nefes alıp vermenden Dokunuşundan, o şefkat dolu sesinden Ve en çok da kalp gözüyle bakarak Tüm hislerimle seni yaşamak, seni bulmak, Seni hissetmek, seninle dolmak, Seninle var olmak, seninle olmak, Seninle özdeşleşmek istiyorum… Seninle, seninle…

10

Üzeyir KAV

ŞİİR


GeZI YAZISI

BAHAR GELDİ, BİLETLERİ HAZIRLAYIN! AMSTERDAM’IN KASABALARINI GÖRMEYE Gülçin Taşdemir, instagram.com/venividilike

11

Geçtiğimiz yıl, birçok üniversite öğrencisinin arzuladığı gibi benim de arzuladığım şeylerden biriydi Erasmus programı ile yurt dışına çıkmak. Ve nihayet, Almanya’ya gideceğimin belli olması ile bu süreç başlamış oldu. Bahar döneminde Erasmus yapmanın vermiş olduğu şans ile pek de boş durdum sayılmaz :) Yaklaşan baharın tadını o zaman da kaçırmadım ve hemen bir tren bileti alarak doğru Amsterdam’a yolculuğa çıktım. Fakat bu yazıda Amsterdam’dan çok gördüğüm kasabalardan bahsedeceğim sizlere…

EDAM Kasabaya geldiğinizde sizi ‘Merhaba!’ diyerek karşılayacak olan manzaramız işte tam bu! Nasıl, çok güzel hatta huzurlu değil mi? Bir kasaba düşünün, her yeri yemyeşil, her yerinde birbirinden şirin küçük evler ve en önemlisi gezdiğiniz her sokakta, attığınız her adımda huzuru çekiyorsunuz içinize. İşte burası da kendi peyniri (Edam) ile ünlü olan Edam kasabası!

Sokaklarında gezdikçe karşılaşacağınız manzara sizi asla hayal kırıklığına uğratmayacaktır. Kanallardan, köprülerden geçtikçe bir kasabanın nasıl bu kadar huzur dolu olduğuna inanamayacaksınız.


Çok fazla turistin gelmediği bir kasaba Edam. Ama Çarşamba günleri giderseniz işte o zaman o sessizliği bulamayabilirsiniz Neden mi? Çünkü Çarşamba günleri, Edam’da peynir pazarı kuruluyor ve bu pazar bildiklerimizden çok daha farklı. Hem müzikli hem gösterili. Gittiğiniz de peynir almasanız bile, mutlaka tadına bakmayı unutmayın!

VOLENDAM Edam’dan biraz daha büyük ve hareketli bir kasaba Volendam. Kasabanın bir tarafı sakin, sessiz ve huzur dolu. Bu sessizlikte, bu manzaralar eşliğinde yürüyüş yapmak, baharın tadını çıkarmak belki de şöyle bir kendimizi keşfetmemiz için mükemmel bir fırsat değil mi sizce de? Diğer tarafı ise, yandaki resimdeki gibi evlerin arasından geçerek sahil kıyısına ulaştığımız kısım aslında. Çeşit çeşit balık restaurantları, kafeler, hediyelik eşya dükkanları ve bir sürü insan… Sahil boyunca, kalabalığın içinde yürüken sakın ünlü peynir fabrikasını (Cheese Factory) kaçırmayın! Burada girişte ünlü Amsterdam peyniri Gouda’nın nasıl yapıldığı gösteriliyor, diğer tarafta ise Gouda’nın pestolusundan, sarımsaklısına her çeşit sütten yapılmış türünü bulabilirsiniz. Hatta satın almadan önce hepsinin tadına da bakabilirsiniz Her biri muhteşem! Amsterdam waffle’nın da tadına bakmadan dönmeyin!

Cheese Factory

12


Feeling thee through my mortal skin Feeling thy soft heavinly glances Your soul cannot be compares to anything Everything about thee is like composers Every part of me Even my soul and desires Wants to dance with thee In the pale moonlight with silence When our feelings dance Watch them with thy heart See their timeless romance Feeling thee through my sight Sense thy love in me through my lips Find the endless heavenly peace and, kiss

Ayşe Acar

What is the meaning of love ? Looking admiringly in beloved’s eye Or escape from glance due to shy Belover´s eye blind and ear s deaf people say Couldnt see false or right by the way Is it really like that ? Perhaps people are right… Mankind dont know what did in that wrath Look, i am in a swirl with you To you; i am so jealous that I quake with fear in case others see which i see in you Even i envy the reflection of you in mirror ,just looking at you I know which i did ıt is a maddness But i am happy with you despite all these contradictions

14

Hilal Acar

SONNETS


SONNETS

Inside of me, a scream outbursts And you cannot hear, what hurts. Betimes my heart flutters to come my mouth To disclose my love like a lotus emersed. But, instead, thoughts flow in brain. Thoughts saying, your love, I cannot attain, Cause you have a lotus for someone else. Yet, deep down my love’s seeds remain. You are not far from me, but not near, You do not ignore me, nor hear. Losing you who never be with me Is woundingly my constant fear. That is the missing of absence, The missing is always in existence.

Fatma Atılmış 15

I own a thirst in my soul,whispers to spoil my joy I’m ignorant of allaying it and with what tool Does this sassy look for a love that is absymal? Or she desires an eternal knowledge store To give an end for this unbearable drouth I did cross paths,became a patient seeker If ask me,this journey is where I lost my youth But she says I’ll find all when I find my water This is the only relief in this hunting game Because I’m aware of what I’ll achieve It’s not gold nor throne nor fame It’s finding myself that worths this whole grief This is such a precious sake It fades away the harshment in the roads that i take.

Sueda Çakır


How strange that we all live a vacant life We do wear just not to be uncovered We eat for satiation but not delight Why we live? To experience endless tempest? Colors faded out from our grimful days No more happiness nothing entertaining Wake up-Go work-Go home-again and again Question; what makes our lifes worth living? May be it is time to wake up from now on This could be a day of escape from the chain One should enjoy his time starting from the dawn Like a three year old at park, playing around And do not surrender to your dumb routines Wisdom always says your time is precious.

Eyüp Deniz

16

I’ve walked, wandered, then run and run To search for a dark desert is all I can. You are still gazing at me under the sun. Wish you’ve been a real body of a man. In all the mirrors is you who I see So beautiful, playful, and naive Chained in one body never to be free When I touch the water how do you leave? My heart is burning with passion and anger, But I am stone cold in front of you dear. Zeus is striking with lightning and thunder, As you come to me near and near. And yet I do not fear in this last hour. We will soon bloom as the Narcissus flower.

Hürriyet Eren

SONNETS


SONNETS

17

I saw thee; shone like drops of blood in snow, And sang a song to birds of your desire How could a feather giveth me birth, I know! Ofcourse; when it arriveth from the Sky. I stopped to check mine eyes, the two old men A perfect flaw is there, they said to me No humans wear the wings and brighten Shall I believe or fall on your young knee? Yet birth was yesterday and death is close, Today is only chance to listen my chest Can’t be alone because thou see’st, time flows My stone will need to hear a song that blessed. O! Whether it be falling into gap For me,it is enough ev’n your clap-trap.

Beyza Gündoğdu

This is a love that mosses from its north Whereas, the southern is full of scorching heats Tis a water that thou can’t be sated even if thou drinkth All loves, eagerly starts and finishes Wait! Therein where people leave thee Do not go anywhere, wait no matter where thou are Pleasant days are so close, maybe Tis nonsense to follow ‘em, even it burns thy inner However, tis thy beauty refreshing, only and one This heart whose neighbor of hell It will continue till the Redeemer descend from the heaven Springtime winds mixed with your smell I see the heaven in thee, the stars can’t go and fade I think thou are my heaven where the compass but thou is baffled

Emre Karademir


Unconscious day we spent midsummer night The only thing that made the day was dare But we could see the garden all the white A happy magic loving garden there And two of us were only ones alive No winds are skilled to take our hearts apart In light of love, do nothing but we thrive Within the evil, what a gorgeous start Of sudden comes a rainy scenery near The seasons have some colour and despair September comes to leaves of tree of cheer Like everything that expires it lost its glare It’s known, to those not getting sick of love Above all, love is just a fearful dove

Gül Nalan Kaya

18

Don’t you think it hurts like burning alive Feeling the highest level of agony in my soul I thought our love was like mountains as high It was just my dream which couldn’t achieve the goal. These were the happiest days of my whole fate Went away faster than the sand in the hourglass Could not understand, babe there was no hate Your love made me royal, it was the upper class. Now it is useless to cry all night long My poor tears cannot bring you back It’s the bell shouting me ding-dong Lord, it’s me or him who you need to take. Indeed, I’m already in the arms of the death All you need to give me was the real faith. Nazlıcan Sobacı

SONNETS


SONNETS

19

I searched books but what I seek was nowhere For I am not content with what I’ve got No aught shall end my search, I shall stop ne’er ‘Tis the meaning of life, what has been sought Thine answer the flare I seek to light Yet here I cried just for thy mouth kept shut ‘Twas dark wondered when the brightness come might To enlighten me doth thee ever need what? Shall I write and ask to thee each morrow? Shall I see and demand sacred knowledge? And rot without progress, lost in sorrow, Until the time stops holding me hostage? At least, thou could answer and satisfy, Desperate I am to hear my love’s reply.

Ayberk Tokcanlı

Here is the best story ever been written in the world When you fall in love with someone at an unexpected time There can be some chapters you don’t read out loud These are probably nothing but the hidden paradise doors of mine I love the rainy days and the colour of her eyes Pretty blue, so beautiful, such a warm and full of shine It has made her kind because she’s known the sadness She is the one I do love in a bad time There’s more in the story than the page I state She is a storm not kind I run but chase I am a little different now because of her touches’ trace While she becomes soft with the loveless traces of someone else I look for her in a crowded room, holding a place Because I believe rhat she will return and fill that space

Seda Ural


As we all humans living edge of death, Why keep fighting with each other fiercely For what fight, money and greed but not truth. Why hard to stand together and be friendly, All forgot, death comes and takes away; Last begging may be for sins and salvation, Decree already made there is no exit way Too late to beg, you lost your good intention. Appears that death is punishment for some man; To the ones who forgot to care and love For lover death is sweet, he loved as he can Lover tastes heaven and hell in eyes of dove. When time is up the angel of death comes Be sure you loved and be loved at least ones.

Safa Yavaş

20 Why does the sun come every morning, Is it my darkness it wants to capture Any purpose and good in that turning? Or is it just the doing of rambling nature? Whatever,It does not complete its mission Unless your eyes do not reflect its light Rising sun is nothing but delusion Unless it brings your love’s delight. Like the earth without sun,my darkness is intense Thousands of stars shining bring no good, Only your presence enlightens me in the sense That thousand others have no use healing the mood, Lost counts of the days passed after your going when I turned blind to the sun rising so cannot see since then.

Evren Yüksel

SONNETS


SONNETS

‘Twas rainy day, I had seen a light so bright Shines elegantly, takes away all my care So much that sun would bow down in her might But finer than sun, I can handle the glare Make no mistake, ‘tis light not just for the eyes Thou art fill me with the will to live, my love Thou lights up my life, with her dazzle my gloom dies Whence doth this allure comes, from heavens above? The thought of losing this light drives me insane For my life is meaningless without her My love, your elegance is not mundane Every day I don’t see thou, I down liquor And one day I hope you can see my feelings Can’t contain, my serene love goes through ceilings

Berkay Yeksan 21

The world itself is bound to turn alone Apart from sun, its source of guide and light And thus the man is bound to burn alone Apart from the beloved black in night Yet no despair shall come to mind my lad As sun of art enlightens all night long Its source in neither maths nor foolish head Eternal love is human spirit’s song So now my friend, to sky shall turn your sight And call for mystery the sign that glows Telling the truth, togetherness of flight And properness that comes from how life flows Believe my dear that no one is alone The light dies not, this shall by all be known

İrem Yüm


Dilemma Love from earth to blood way is your karma Thee are thinking that it is a big war Do not forget to get your war armour It does not matter if you lose your heart Accept it! God seals the fate of everyone What people do is not important Thee and I know this, why? The only one Cries for me, the dead inside, is my mom I could write more but all of them nonsense Before I looked my pockets and non-pence

Berkay GÜç

*** A dream of you

Has never been gone from in front of my eyes In my mind, your shadow has been oscillating By surging Over the years, months Days an hours... Even each moment, Nothing has changed; everything is still fresh... But, the waiting killing me Consuming us Neither you can see nor you can understand And, the going is the best...

22

I saw your relevance And so we can never be Our worlds, our dreams, our expectations Were so different.. I waited unrequitedly, We live individually in our small worlds You and I With the different people Who am I? Who are you? Who are we? To be honest;We can never be...

Hasret Yaman POEM


BREMEN Sibel Can Acar

GeZI YAZISI

23

Bremen’den selamlar !!!

Ben İngilizce Öğretmenliği 3. Sınıf öğrencilerinden Sibel. Erasmus öğrencisi olarak Bremen Üniversitesi Bremen Üniversitesi’nde bahar dönemimi geçiriyorum. Erasmus maceramın daha çok başındayım ama sizinle paylaşabilecek birkaç anım da yok değil. Öncelikle Erasmus’a başvururken iyi düşünüp bu zorlu yola başlarken kararlı adımlarla ilerlemenizi tavsiye ederim çünkü bazı zorlu süreçlerden geçiyor olacaksınız. Ben ilk karar verdiğimde bütün sancılı sürecin sınava girmek ve hibe kazanabilmek olduğunu sanıyordum ama tabi ki yanılmıştım. Asıl süreç bundan sonra başlıyormuş. Uzun süren yazışmalar, ders seçmeler, imzalar ve bitmeyen vize başvuru evrakları hepsi insanı gerçekten çok yoran ve kafa karıştıran bir süreci meydana getiriyor. Fakat karalıysanız ve hayalinizin peşinden koşarken yılmıyorsanız her şeye değer olduğunu görüyorsunuz. Tabi ki bu süreçte daha önce bu deneyimi yaşamış insanların desteği de çok önemli. Ben bu konuda çok şanslıydım ve giden arkadaşlarımın yönlendirmeleri ve bilgileri sayesinde bu stresli süreci olabildiği kadar kolay atlattım. Bremen’i seçmemin ana nedenlerden bazıları Bremen Parlamentosuuluslar arası öğrenci nüfusun çok fazla olInternational Students ması, öğrencilerine değer vermesi ve kendi alanımda alabileceğim derslerin çeşitliliğiydi. Döneme Erasmus öğrencileri için düzenlenmiş eğlenceli aktivitelerle başlayıp ve 3 hafta süren yoğunlaştırılmış kurs ile beraber devam ediyorsunuz. Uluslar arası bir sınıfta okumanız size sadece dil anlamında değil aynı zamanda farklı kültürleri tanıyıp, çeşitli bakış açılarını görmenize de yardımcı oluyor.

Kaffeemühle

Bremen Üniversitesi- Kampüs

Bremen’e ilk geldiğimde benim ilk dikkatimi çeken şehrin dümdüz olmasıydı. Belki de İstanbul’un yokuşlu yollarına alıştığımızdandır bilinmez. Diğer bir yandan, her yere ulaşan aşırı dakik tren ve otobüs ağları var ki bu sizin işinize yarayabilecek mükemmel bir durum. İlk günümde yollardaki kırmızı kısımları fark etmedim fakat ufak bir ezilme tehlikesinden sonra anladım ki yollardaki o kısımlar bisikletler içinmiş. O yüzden siz siz olun Almanya’yı tercih edecekseniz kırmızı yollara dikkat edin. Gezi anlamında gidebileceğiniz müze, park ve çeşitli tarihi yapılar var.


Benim ilk gittiğim yer ise “Nerede buluşalım? “ diye sorulduğunda sizin veya arkadaşlarınızın size genel olarak cevap olarak vereceği “Hauptbahnhof “ oldu. Ana tren garı olan bu binanın içinde mağazalar ve trene gidiş noktaları var. İkinci olarak, “Alt Stadt” olarak adlandırılan gözünüzü alamayacağınız, kendinizi zamanda yolculuk yapıyormuş gibi hissedebileceğiniz mükemmel bir meydan. Bir tarafınızda Frauen Kirche, Bremen Parlamento Binası, Roland heykeli, diğer tarafınızda hikâyesiyle tüm dünyaya yayılmış Bremen Mızıkacıları, Saint Peter Katedrali, Böttcherstraße ve daha niceleri…

Böttcherstraße

Saint Peter Katedrali

Bremen Mızıkacıları heykelini görünce az da olsa bir hayal kırıklığına uğradım çünkü kendisi büyük tarihi binaların arasında küçük bir anıt ama mutlaka ziyaret edilmesi gereken yerlerden biri. Genel bir inanışa göre eşeğin burnuna ya da ayağına dokunan kişiye şans getiriyor. Tabi ki ben de bu iyi şans getirme ihtimalini kaçırmadım.

Bremen Mızıkacıları

Bremen Parlamento binası kendi halkı tarafından istenmeyen ama günümüzde koruma altına alınmış, gördüğünüzde diğer yapılar arasındaki en modern bulacağınız bina. İçinde aydınlatmanın çok kullanılmadığı, gün ışığının içeri daha rahat girmesi için camlarla çevrilmiş bir meclis binası. Böttcherstraße diğer sokaklara göre oldukça dar olan girdiğiniz anda büyülendiğiniz, çikolata, şeker ve kahve kokusunu hissedeceğiniz tarihi dar bir sokak. Bu bahsettiklerimin dışında görebileceğiniz farkına varacağınız ve öğrenmekten zevk alacağınız yerler var. Tek sorun yaşayacağınız nokta ise hava durumu. Bremen, İstanbul ‘a göre epey soğuk bir bölge. Bu yüzden burayı tercih edecekseniz mutlaka yanınızda sizi sıcak tutacak şeyler getirmeyi unutmayın.

İnanıyorum ki birçoğunuzun aklında nasıl gezerim diye sorular vardır. Bremen Üniversitesi’nin Erasmus öğrencilerine sağladığı Semester Ticket ile bulunduğunuz bölgede ücretsiz gezebiliyorsunuz ama tabi ki bu Semester Ticket’ı alabilmek için de bir ücret ödüyorsunuz. Yine Erasmus International Office’in düzenlemiş olduğu programlarla cüzi miktarlar ödeyerek Amsterdam, Brüksel gibi yerleri de görme imkânınız olabiliyor. Aynı zamanda buraya gelmeden önce “ESN card” alabilirsiniz. Bu kart size Rynair, Flixbus gibi gezerken kullanabileceğiniz şirketlerde indirim imkânı sunuyor. Birkaç cümleyle Erasmus’u size tanımlayacak olursam, “before the mobility” dediğimiz süreçte canınızı teslim ediyormuş gibi hissedeceğiniz, yeter artık diye bağırmak isteyeceğiniz, “during the mobility” de Erasmus ‘un güzelliklerini fark ettiğiniz ve size kattığı değerleri hissettiğiniz iyi kilerinizin olacağı güzel bir program. P.S: Hayallerinizin peşinden koşarken sınırlarınızı zorlayın eğer siz zorlamak için çaba harcamazsanız kimse size hayallerinizi vermez. Sağlıcakla kalın :)

24

Roland Heykeli


BENİ ASLA BIRAKMA tavsiye

25

Geçenlerde Taksim'deydim, yeni açılan YKY Kitabevi'ne de bakayım dedim. Kitabevi oldukça güzel olmuş, yenilemeleri süper bir fikirmiş gerçekten. Görüntüsü iç açıyor ve kitap dizilimi daha çok dikkat çekiyor. Kitaplara göz atarken Kazuo Ishiguro dikkatimi çekti. Belki biliyorsunuzdur kendisi bu yılın Nobel Edebiyat ödülünü kazanan yazarı. Hakkında da Ekşi Sözlük'te falan gayet güzel şeyler okudum fakat henüz bir kitabını alıp okuma fırsatım olmamıştı. Ve kitaplarının arasında en göze çarpan da tabii ki harika kapak tasarımıyla ve etkileyici ismiyle "Beni Asla Bırakma" oldu. Kapak tasarımını yapan, bunun için uğraşan kişiye gerçekten kocaman bir tebrik yolluyorum çünkü kapağına tutuldum resmen. Çok derin, çok anlamlı bir kapak hazırlanmış. Normalde yeni bir yazara başlarken çok korkarım diline alışamamaktan, tarzını sevememekten fakat bu kitabı biraz incelerken, biraz da satırlarını okurken almaya karar verdim. Bu tarz bir kitabın olur olmaz yerlerde okunmayacağını bildiğim için okumaya başladığımda bildiğiniz kendimi dışarıya kapattım. Sadece ona odaklandım. Ve daha ilk sayfalardan itibaren kitap beni içine çekti diyebilirim. Olaylar 1900'lü yılların ortalarında geçiyor. Konusu ise kısaca şöyle: İngiltere'de bir yatılı okul kurmuşlar, adı Hailsham (adını anınca bile tüylerim diken diken oldu!) Bu okulda öğrenciler çok sağlıklı bir şekilde, sporla, sanatla uğraşarak yetiştiriliyor. Sağlıklarına o kadar dikkat ediliyor ki sigara içmeleri katiyen yasak, çoğu zaman kamu spotu gibi görüntüler getirip öğrencilerin gözlerinin önüne seriliyor ki içmesinler. Bu öğrencilerin yetiştirilmesinin asıl amacı organ bağışı yapmaları. Yani bunlar birer donör. Belki de öldükten sonra bağışlanması gereken organları bile bu insanlar yaşarken bağışlıyor. Çünkü onlar gerçek insanlardan klonlanıyorlar. Klonlandıkları orijinal insanlar da aynı zamanda yaşıyor ama bu klonların tek amacı sağlıklı olup organlarını bağışlayabilmeleri. Bu okulda da 3 öğrenci arkadaşlık kuruyor. Kathy, Ruth ve Tommy. Asıl olay burdan sonra başlıyor. Kathy'nin sonsuz merhameti, Ruth'un iç huzursuzluğundan doğan kıskançlığı, Tommy'nin pasifliği ve hiçbir şeye etki edememesi... Kitabın her sayfasında olayları yaşıyormuşsunuz gibi olacaksınız. Birçok yerinde kalbinizde hissedeceksiniz duyguları sanki sizin başınıza gelmiş gibi. Bu kitabın en büyük başarısı bence çaresizliği bu kadar net ve somut bir şekilde vermesi bence. Elinden bir şey gelmemenin kesif acısını, olacak şeye karşı çıkamamanın verdiği sancıyı duyacaksınız. Kitabı okuduktan sonra olaylar gözünüzde canlansın istiyorsanız, filmini de izleyebilirsiniz. 2010 yılında çekilmiş. Hani bazı filmler kitapları yansıtamaz, başarısız kalır ya, bunda öyle olmamış. Gayet kaliteli bir film çekmişler, oyuncuları, mekanları, her şeyi tam oturmuş. Ekibi ayrı ayrı tebrik etmek lazım. Kitabı atlamamışlar hiç, hatta diyalogları bile olduğu gibi yansıtmışlar. Bu yüzden de kitabın başarısını filmde de koruyabilmişler Uzun lafın kısası, Beni Asla Bırakma'dan gerçekten çok etkilendim. Okuduktan sonra bir süre gerçek hayata dönemedim, aklımdan roman karakterlerini atamadım -ki bir kitabın asıl başarısı da bu değil midir zaten?- Filmini de ayrı efsaneydi, izlerken hüngür hüngür ağladım, yine çok etkilendim. Hatta film afişini de telefonumun kilit ekran fotoğrafı yaptım. Filminin afişi, kitabının kapağı bile kalite kokuyor. Hayatınıza dokunan bir hikaye arıyorsanız ya kitabı okuyun ya da filmi izleyin. Kaliteli günleriniz olsun!

Dilek Pelin


VİKİPEDİ YASAĞI ÜZERİNE Neye ve nasıl güveneceğimizi bilemediğimiz internet ortamında, güvenebildiğimiz kısıtlı kaynaklardan biri olan Vikipedi, Türkiye'de 11 aydır erişime kapalı. Bilgiye ulaşmanın tek yolu değil tabii ki, bu konuda bize yardımcı olabilen farklı kaynaklar da var, fakat büyük bir kitleye hitap eden ve araştırma yaparken bize kolay ve doğrudan veri sağlayan zengin bir kaynağın yasaklanması ülkemiz için çeşitli dezavantajlar doğuruyor. Bilgiye ulaşabilmenin kolay olduğu varsayılan bir dönemde, bunu yapabilmek için deveye hendek atlatmak da gerekebiliyormuş. Neden bu çoktan unutulmuş, çoktan kabullenilmiş öksüz konu hakkında yazmak istediğimi düşününce, geçen gün bir ödevim için araştırma yaparken Vikipedi'ye ihtiyaç duyduğumu hatırladım. Bilgisayardan Vikipedi'yi açamadım. Sonrasında gayet "kolay" bir şekilde, akıllı telefonuma bir VPN programı indirdim, VPN (telefonun internete bağlandığı adresi gizleyen bir program) sayesinde Vikipedi'ye erişebildim, bilgiyi kopyaladım, kendime e-mail olarak gönderdim, bilgisayardan mailime giriş yaptım ve bilgisayarda tekrar kopyala yapıştır yaparak bilgiyi kullanabildim. Yukarıda bahsettiğim deneyimden yola çıkacak olursam, alternatif erişim imkanları var, ama ben yapılacak çalışmanın üzerinde kafa yormak yerine kaynağa erişebil(eme)mek üzerine kafa yoruyor olmamızı zaman ve emek kaybı olarak görüyorum. Bilgiye erişimin kolaylığı veya zorluğu sadece bizi bağlar. Dünya bizim karşılaştığımız engellere değil, bu engellere rağmen ne kadar üretim yapabildiğimize bakıyor. Zaman kısıtlı ve yapacak işimiz çok, bu bağlamda bilgiye erişimin engellenmesi veya yavaşlatılması bizim faydamıza olmayacaktır.

Metin AGAYA 26

güncel


Çok Yaşa Çok Gezenti! tavsiye

Dünya ülkelerine seyahat edip onların tanıtımını yapan TV programı Çok Gezenti'nin, geçtiğimiz Haziran ayında yayınlanmış 50. bölümünün fragmanı şu sözlerle başlıyordu:

İmkanı olana gitme hevesi; olmayana oranın birebir resmi... 27 Çok Gezenti serüvenini en güzel ve yalın şekliyle anlatan bu ifade, elbette programı hazırlayıp sunan Burak Akkul'un ta kendisinden gelirdi zaten. Çok Gezenti'ye ilk sezonunda rastlamış ve ilk izleyişimden itibaren devamlı takipçisi olmuştum. İlk izlenimim, tüm Çok Gezenti takipçileri gibi şöyle olmuştu elbette: "Yahu programın sunucusunun ne kadar samimi ve kendine özgü

Burak Akkul'un seyirciye samimi yaklaşımı; kendine özgü dili, enerjisi, sunumuna katmayı hiçbir zaman ihmal etmediği mizah, Çok Gezenti'yi Çok Gezenti yapan özelliklerden...


Kamera arkasındaki, zaman zaman kamera karşısında da sunuma katkıda bulunan; Burak Akkul’un sevgili eşi Seda Akkul da programın vazgeçilmez bir rengi... Çok Gezenti serüveninde Burak Akkul ve Seda Akkul’un mükemmel uyumu, ara sıra aralarında geçen güldüren diyaloglar ve her bölümde seyirciye geçirmeyi başardıkları “Bu sefer X şehrindeyiz ve keşfedecek bir sürü yapı, tarih, sokaklar ve lezzetler var... Takıl peşimize!” enerjisinin de Çok Gezenti’ye duyulan ilgiye büyük katkısı var bence... Elbette, Burak Akkul'un sosyal medyada yöneltilen sorular doğrultusunda sık sık belirttiği gibi; Çok Gezenti' nin işi "gezmek" le bitmiyor... Seyahat öncesi ve sonrasında da sıkı bir çalışma var. Gidilecek yerle ilgili ön araştırma, planlar, bütçe ayarlaması gibi; sadece seyahat amaçlı yola çıkacak birinin bile gözünde dağ gibi büyüyebilecek işlerin, bir de belli bir iş kaygısı ve zaman kısıtlamasıyla, "Dur bir arkama yaslanayım, kafa dinleyeyim" arası verilmeden yapıldığını düşünün... İş bunla da bitmiyor tabii; Burak Akkul'un seyahat dönüşü başına oturduğu, bir de kurgu süreci var... Gerçekten de sevgili Burak Akkul, Çok Gezenti' deki azmine ve çalışkanlığına hayran olduğum, meraklanıp "Yahu şu iş nasıl oluyor? Nasıl yapıyorsun?" diye sorduğumda benimle çalışma şeklini, düzenini ve zaman kullanımı tüm detaylarıyla paylaşan biri olmuştur. Çok Gezenti' nin özellikle son sezonlarında; pek fazla bilinirliği olmayan şehirlere gittiği, daha önce TV'de tanıtılmamış yapıları ziyaret ettiği bölümler büyük ilgi gördü. Bunun en yakın örneği Moldova bölümü: (https://www.teve2.com.tr/programlar/guncel/cok-gezenti/bolumler/moldova). Beşinci sezonunda olan ve elliye yakın ülkeye seyahat edip onların tanıtımını yapan Çok Gezenti, her bölümünün seyri ayrı bir keyifli ve eğlenceli bir program... Programın planlamasını, yazarlığını, editörlüğünü ve sunuculuğunu yapan, biricik Çok Gezenti'nin yaratıcısı ve emekçisi sevgili Burak Akkul, alkışı sonuna kadar hak ediyor... Ne diyelim o zaman? Çok yaşa Çok Gezenti!

Elif Molla

28


tavsiye

29

Edebiyat Seferleri İçin Vapur Tarifeleri Metis Yayınları etiketiyle çıkan bir Murathan Mungan seçkisi "Edebiyat Seferleri için Vapur Tarifeleri"; Sait Faik Abasıyanık, Leyla Erbil, Oktay Akbal, Sabahattin Ali, Cemil Kavukçu, Haldun Taner ve daha birçok yazarın öykülerini içeriyor. Kiminin içinden gemi, kiminin içinden vapur geçen bu öykülerin en büyük ortak noktası "yolculuk". Ya eve dönme telaşıyla ya da bir tür kaçış için çıkılan yolculuklar... Okur da beraberinde bir yolculuğa çıkıyor tabii... Bu yolculukta hafıza tazelemek ya da genç bir okur için konuşmak gerekirse, kötülüklerine kulak tıkayıp geçmişe imrenmek mümkün. Öykülerin yoldaşlığı iyidir; bir de içlerinden vapurlar geçiyorsa, yolculuk sonunda okura "iskeleden hoşnut ayrılmak" kalıyor.

Elif Molla


Yaşamak... Sen. Evet, sen. Sana söylüyorum. Diyeceklerimi üstüne alın ve bir düşün, Düşün ki nasıl geçiyor günlerin Bugün kendin için ne yaptığını şöyle bir geçir aklından Her geçen gün senin için aynı mı, anlamsız mı? Yoksa yaşadığın her güne, her an'a yeni bir heyecan mı katıyorsun? Bitse de gitsek modunda yaşayanlardan mısın, yoksa hayatına zevk katmak için çabalar mısın? Yaşarım da fırsatım yok, zamanım mı var sanki dediğini duyar gibiyim. Eğer öyle diyorsan sen de beni dinle! Hayatta çoğu fırsat bizi es geçer, öyle tıpış tıpış gelmez ayağımıza. Ama o gelmiyor diye, sen gitmeyecek, peşinden koşup kovalamayacaksın da değil ya. Eğer gerçekten istersen her şeyi yapabilme gücüne de sahipsin sen, bunu unutma! Ne diyorduk, yaşamak.. Mesela koskocaman bir şehirdesin, Hem de öyle bir şehir ki sana her lezzeti aynı anda tattıracak, Her an yeni bir yerini keşfettirip, yeni insanlarla tanıştıracak.. Peki sen, ne duruyorsun? Haydi kalk, gez, dolaş, tadını çıkart. Hem nerden biliyorsun, belki yarın hiç olmayacak. Bir tavsiye vereyim muhtemelen işine yaracak: Dert etme kendine her şeyi, hatta canını sıkılıyorsa bırak umursama. Bırak rüzgar saçlarını savursun soldan sağa, ya da bir anda başlayan hani o bardaktan boşalırcasına yağan yağmur var ya ıslatsın seni tepeden tırnağa. Ya da bir kar tanesinin ağzında erimesine izin ver mesela. Küçücük şeylerden de mutlu olunabileceğini öğren. Her an'ının tadını çıkar ve doyasıya gül hala gülebiliyorken. E hadi artık, ne duruyorsun! Kalk oturduğun yerden, At şu ölü toprağını üzerinden! Bak bahar da geldi bile bekliyor kapıda, Kuş cıvıltıları, açmaya çalışan körpe çiçekler var her tarafta. Söylesene, doğa bile yeniden dirilmeye, canlanmaya çalışıyorken Senin bu tembelliğin, hayattan vazgeçmişliğin neden?

30

Ebru Egyar

SIIR


ANI

İstanbul Üniversitesi Engelsiz Bilgi Merkezi 31

Toplumumuzda bulunan engelli vatandaşlarımızın, ne yazık ki çok azı üniversite eğitiminden ve öğretiminden yararlanabildiği için buna bir çözüm getirmek adına, engelleri aşmayı misyon edinen ve her daim sorunun değil çözümün bir parçası olan İstanbul Üniversitesi, böylesine önem arz eden ve her yerde olması gereken bir birimi ülkemize,18 Ocak 2012 yılında kazandırmayı başarmıştır. Sadece İstanbul Üniversitesi’nden değil, aziz şehrimiz İstanbul’da yaşayan her engelli vatandaşımız buraya gelip talep ettikleri eğitim ve kitap desteğini alabiliyorlar. Bilgiye erişimi, normal vatandaşlarımızın yanı sıra özel durumlarından ötürü buna ulaşmakta zorluk çeken insanlarımız için kolaylaştıran İstanbul Üniversitesi, edindikleri bilgilerle engelleri kaldırarak bu özel insanlarımızı topluma kazandırmaya yardım etmekle kalmıyor, bu insanlarımızın üretkenliklerini arttırmalarına da destek oluyor.

Bilgi çağında yaşıyor oluşumuzu göz önüne alırsak, bu vatandaşlarımızın bilgiye erişimini kolaylaştırmak hepimizin edinmesi gereken bir misyon olmalıdır zannımca. İlk olarak bölümümüz hocalarından Tuncer Can’ın yönlendirmesi ile ikinci sınıfta Dil Bilim dersi kapsamında, bu kurumda kitap seslendirmeye başladım.

Bu süreci üçüncü sınıfta bölümümüz hocalarından Şükran Güvenç’in Topluma Hizmet Uygulamaları dersi kapsamında yaptığım seslendirmeler izledi. Yaptığım şey bana o kadar mutluluk verdi ve anlamlı geldi ki, son sınıfta da gönüllü olarak seslendirmelere devam etmeyi bırakamadım.

Engelleri kaldırmak adına parçası olduğum bu güzel kurum bana çok şey öğretti ve anladım ki üniversiteler sadece meslek edinimine yardımcı olan ve sadece yoklama almaktan ibaret olan, dört duvardan oluşan yapılar değiller. Bizler üniversite öğrencileri olarak bilgiyi, yani ışığı alıp karanlığa taşımakla mükellefiz. Ancak şu kesindir ki asıl olan ışığı taşıyan el değil, ışığın kendisidir. O el ancak bir vesiledir bilginin yayılmasına. Ben de bu etkinliğin içinde yer alarak kitapların içindeki ışığı, karanlığa taşımaktan ve bu özel insanlarımızın dünyasına bir ses olmaktan dolayı mutluluk duyuyorum!

Özde Laleoğlu


MANNEQUIN

E.bst

She sits by the sea, All day long, Watching the sunset, watching it be, Looking at the waves, listening to their song. She listens to the wind, As it plays around her ears, But try as she might, It would not take away her fears. She stands in the rain, And feels for the sky, Pretends to be sane, Spun of lies. She gazes at the moon, She counts the stars, Let her daydream, And she’ll stay like that for hours. She waits for Nature, To cure her pain, She begs Nature, To wipe away the stains. But neither Nature nor time, Ease her scars, And so her life seems dark and despairing, Like one behind bars. She’s still in the shadows; looking for a light, She’s still hoping she can heal, But doesn’t know if she’ll turn the light on, Because she’s scared what it’ll reveal.

32 Muntaha Farrukh

SIIR


#Sen#

ŞİİR

Fatma Karaca

33

Sen,körpe dudaklarda saklanmış,buğulu gözlerden ödünç, Beyaz ve soğuk bir ölü teni misali, Bir öpücük vermeli belki, tüm beyazlara mukabil, Yalnız sen,tüm öpücüklerin intihar sebebisin.. Mürekkebin fedakarlığın dalında süzülen, Sonunu her gördüğünde,nedametine kağıtları öldüren yaşamı, Sen ki her saniyesine bin bir ah adanmış, bir mazlumun yaşı, Tel tel erimiş azaların arasında sıkışıp kalmış bir iniltisin sen. Bir padişah,ardında imparatorluklar devirmiş,önünde başlar ram, Yaşanmışlıkların bir bir solduğu düzenekler,nefesi dahi haram, Muhayyel bir maksadın çırpınışları, ve sen,ölümün getirdiği selam, Uçsuz beldelerden gelen,sonlar oraklamaya atanmış mektubum, Her harfinde bir sırrın parçalandığı, zulmetin kahrında ketum Pervanelerin abı hayatına zehirler damıtan küfürsün. Sen, Fenafillahlara kan kusturmuş müstekreh bir teşebbüssün.. Hiç akıtamadığım kadar yaşımsın sen. Hiç yaşayamayacağım kadar yaşam, Kutup donduruculuğunda sıcacık bir mayışmam, Bedeviliğimin torbasındaki, son çaremdin sen, belki de, Yüreğimde çatırdayan son kırık, boncuk boncuk terler içinde.. Söylesene nasıl bi’ âdap, karşı duruş bu tüm perşembelere? Geride bükük bir boyun, bir sancılı şekva, mülakiliğe ilk adım, Sen ki okları menzilinden döndüren, kamışın dilindeki esrarım.. Baştan çıkarıcı kırmızıların endamını çomaklamış bir şehvarı muallak, Dört başı mamur şehirlerde, geceleri süsleyen zikri, Ermişlerin tesbihinde sonsuzluğu yoklayan bedayi, Sen, İlim anahtarlarının kalp gözlerinde sonsuzluğa istiğrak, Sen terennümlerimi çığlıklarında boğdun, ey hüsnü matem, Öyle muazzam bi istidatsın ki küs hem mürekkep hem kalem.. Sen mısralarımın uçurumusun sevdiğim, yârlarımın yadısın.. Sen, göz görmez dumanlar içinde, çıkmaz uzunca bir yol Bir milim güneş yakıcılığını sarıp sarmalayan bir sol, Her bir gözenekten söke söke koparan toprağın feryadı, Sağımda gördüğüm nurun, boğazlanmış mevtası, Maktullerin istikbalinin tüm insanlığa ret çektiği ıstırabı, Kutsaliyetlere çomak sokan, lanetlenmiş haya kapısı, Ardına bakmayı düstur saymayan azılı şeytanları, Yaşamak duygusuna inat ölümü dirilten yası, Kovulmuş ihanetlerden nankörlük direnen helallik payı, Bir gıdım uyuşturucunun yakalarda sinmeyen enkazı, Tüm bedenimi soğuran, izine kaderler sürdüğüm ateşim, Her bir günahını, parça parça, ömrümü biçerek ödediğim, Sen ki sevgilim buselerin ağıtlarını yakan şiirlerimsin. Sen yetim gecelerde büyütülmüş, puslu rüyalardan ödünç, Siyah ve soğuk bir ölü yası misali. Şimdi,bir öpücük daha vermeli belki,siyahlara mukabil, Senin büründüğün beyazlar zira, benim kara gecelerim..


# İstanbul’a # Susma be İstanbul, haykır: Gerçeklerle inatlaşan inşaların, Tatsız tuzsuz kalmış sarılmaların, Şiirlerin bağrına sığınan, Ki seven, ki bekleyen, ki çırpınan, Ki aşkı alan, Gitti. Sustu bağrışmaların. Puslu bir sessizlikte içmek lazım şimdi, Dolunayın masum kül rengini. Sabahı beklemek lazım, ki varken, Unutsan da unutmayanların: Hani sıcacık sohbetlerden kucakladıkların. Hani çizdiğin çabucak fısıltılarına, Yavaş yavaş silikleşip kayboluverirken. Sabah olsa be İstanbul, Sevenler kavuşuverse yine, Günaydın desek, tebessümlerimizle dostlara, Gün "aydın" olsa yeniden.. Sen, ağlamasan artık bu kadar? Heyhat... Gecelerin pusu sindi gündüzlere, Kalplerin pası değdi, yüz-lere... Islanmasın artık İstanbul, Pak gönüllere yaş düşmesin, Özlemeyelim sabahları, neme lazım, Sonra içlenirsin de apaçık gördüklerine, Üzülmez misin?

Fatma Karaca

# Yâr’a # Ayrılık var diye ah etme dildâşım. Yollar uzaksa, yârlar yakındır.. Hani "Güneş"ini kaybetmişti Rûmi, Halvetlere kederler sürülmüştü, Alnına mühürler; "Semai" Gönlü ınkîyad etmedi er-mişliğe de, Bi-r-çare vuslatı beklemedi mi? Sen de yaşlanma, dildaşım, yaşlanma, Gözlerinden yaş gelmesin firkati duydukca, Bil ki,"tuz" bastıkça, Yar-a iyileşmez, Gönülde olana, göz derman vermez.. Gözlerimizde gönül gördük senle ben, Dillerimizde dildâr olduk senle ben, Gülüşlerimizde Gülizar olduk senle ben, Çaylarımız(d)a Aşk demledik senle ben, Sâki usandı doldurmaktan mey'i Aşkhaneler yoruldu ağı(r)lamaktan bizi, Sevdamız "Semai" olunca dildâşım, Fezalar aldı döngüsüne bizi.. "Fenâ" ettik Dildaşım " Fenâ".. Yârlar bir olup râm oldu sarhoşluğumuza.. Ayrılık var diye, sen, âh etme dildâş'ım, Şerbet tükenmez, Aşk var oldukça..

34

ŞİİR


ŞİİR

Vazgeçmek..

35

Bir yudumda; elinin tersiyle, hazinle Uçsuz beldelere umut beslemek,imkansız mutluluklara gebe. İçmek bir nefeste güneşin rengini, Deniz mavisi rüyalarda gezinmek Ne hoş olurdu.. Yalnız, Kanatlısın ama uçamazsın,hani bunca emek?

Fatma Karaca

Huzurun doruklarında verdiğin soluğun göz kırpışlarında çırpınan, Bir ufak yaşanmışlığın ödeneği midir bu elem? Kahırdan. Yoksa avuçlarındaki, tutamadıklarının kapına dayanıvermesi mi? Yitmiş bir muhayyel edasıyla, yok olmuş dostlarla açmak mı yelkeni? Payıyla mutlu olmalıymış meğer insan, tükenmeliymiş bu keder. Yöneldiği her ışıkta, zulmet dehlizlerinde boğulmamalı gemiler! Ruhlar dirilmeli birer birer.. Lal yürekleri demlemeli yeni umutlara.. Kanatlar tekrar takılsın, sarılsın yaralar, yitirmek yok bir daha! Şırıltıların şarkısını hissetmek şimdi bu yolculukta, ne hoş olurdu. Artık tekme de atıyor bebek, enise kuşlar sanki kocaman bir ordu! ötede haşrolan devasa bir mutluluk diyarı varken, nedir ki, Yere bakamayıp, bilinmez beldelere uçmanın bedeli? Unuttun mu? Geride kalanlar bir ah etmez mi? Ya o badem gözler, ya sesi bebeğinin.. Hissetmez misin sırt çevirince o dem Düşünmez misin, taş kesilirmiş bir gün seven de, vazgeçermiş aşktan.. Düşünmez misin bir gün ne olur sen de kanatsız kalırsan? Sus.. Söyleme, haykırma biçare. Neşter değil bu attığın nale, kadere Yalnız bir fısıltı, genzini yaka yaka sürükler seni eleme, Umduğunu bulamadın. Hayali bile kötüymüş, yutkunamadın, kuşları sofradan aç kaldırmak değildi fakat amacın, Boyundan büyük aşkların beldesiymiş bu meğer, Seni acımasızca kandırırken, Attığın bıçakları ters yüz edip, günahsız bebeğini bile alırmış elinden…


AŞİKAR Ne gökteyim Ne yerde... Ne gönülde Ne sözde... Ne aşikâr Ne giz ‘de... Can kahrolur... Gönül yanar... Sırlar erir... Giz kaybolur... Yarınlar bugüne hasret Arar durur yangınları... Kalp alışır acı çekmelere... Bana sorsalar hayat garip bir oyun... Durulur belki içimdeki kımıltılar... Silinir belki ezberime çakılı bakışlar... Alışamadık İnsanca sevmeye, Hep kaçak hep korkak... Alışamadık

Reyyan Baran Çil

36

SIIR


GEZDİM GÖRDÜM ÖĞRENDİM!!!

37

İstanbul’un tarihinden, doğal zenginliklerinden, kültüründen ve geçmişten günümüze değişmeyen öneminden bahsetmeye elbette gerek yok aslında. Çünkü bizler bu şehirde yaşarken, bu gerçeğin farkına gayet iyi varabiliyoruz. Öyle bir şehir ki İstanbul iyiyi ve kötüyü, güzel ve çirkini, eski ve yeniyi aynı anda yan yana da görebiliyoruz. Aynı zamanda birçok farklı kültürün geçmişten kalan izlerini görme imkanı da bulabiliyoruz. Dünyanın en büyük medeniyetlerine ev sahipliği yapmış olan, “Dünyanın merkezi” İstanbul, bizlere gezip görmemiz, onu keşfetmemiz için birçok seçenek sunuyor. Gelin bugün de onun görülmesi gereken saray ve müzelerine bir göz atalım.

1-PANORAMA 1453 FETİH MÜZESİ İstanbul dediğimizde, onun fethinin nasıl zor şartlarda gerçekleştiğini, fatihini ve kazanılan gururlu zaferi hepimiz biliriz. Fakat, bu atmosferi yaşama, bu fethe yeniden tanık olma, patlayan toplara şahit olup Mehter Marşı’na eşlik ederek kendimizi savaş meydanında hissedebileceğiniz bu müzeyi biliyor muydunuz ya da ziyaret etme fırsatını oldu mu? Eğer olmadıysa haftanın her günü 09.00-19.00 arasında yalnızca 3tl gibi bir ücret karşılığında ziyaret edebilirsiniz. 2-DOLMABAHÇE SARAYI MÜZESİ Kabataş’tan başlayıp da Beşiktaş’a doğru yürüdüğünüzde boğazın kıyısında yer alan hatta denizin doldurulmasıyla inşa edilen bu görkemli sarayı henüz ziyaret edemediyseniz, biran önce kendinize bunun için fırsat yaratmanızı öneririm. Osmanlı döneminin son dönemlerini yansıtan iç dekorasyonu, ihtişamlı bahçe ve mimarisi, içerisinde bulunan tablo ve döneme ait eserleri, odaları gezerken aldığınız o tarihi dokunun kokusu ve sahip olduğu manzarası ile sizi geldiğinize asla pişman etmeyecek bir müze-saraydır Dolmabahçe. Pazartesi ve Perşembe günleri hariç 09.00-16.00 arasında ziyarete açıktır ve kısımlara göre giriş ücreti değişiklik göstermektedir.


3-BEYLERBEYİ SARAYI MÜZESİ İstanbul’un Anadolu yakasındaki boğazın kıyılarına kurulan bu saray da yine muhteşem manzarası, eşsiz işçiliği ve bir döneme tanıklık eden önemli miraslarımız arasında yer almaktadır. Bu güzelliğe şahit olmak istiyorsanız tek yapmanız gereken gidip görmek. Ziyarete ek olarak, sizlere saray bahçesinde muhteşem manzaraya karşı kahvaltı yapabilme ya da çayınızı, kahvenizi o atmosferin tadını çıkararak yudumlayabilme imkanı da sunuyor Beylerbeyi. Hadi o zaman ne duruyorsunuz, böyle bir sarayda kahvaltı yapmak istemez misiniz güzel bir turun ardından? 4-İSLAM BİLİM VE TEKNOLOJİ TARİHİ MÜZESİ Aslında şimdi bu müzeyi dolaşmanın tam da mevsimi. Neden böyle söylediğimi biliyor musunuz? Çünkü şimdi İstanbul’da lale zamanı, lale denildiği zaman ise akla ilk gelen yerlerdendir Gülhane. İslam Bilim ve Teknoloji Tarihi Müzesi de Gülhane Parkı’ndan kendinizi kaptırıp yürüdüğünüzde sol tarafınızda kalıyor. Önce güzel bir açık hava turunun ardından; bu güzel, anlamlı ve ilgi çekici müzeyi gezmeniz inanın sonrasında sizi pişman etmeyecektir. Bu müze size Arap-İslam dünyasına dair astronomi, coğrafya, gemicilik, zaman ölçümü, geometri, optik, tıp, kimya ve daha fazla alandaki eserleri, büyük keşif ve buluşları sunmaktadır bizlere. Gülhane’ye yolunuz düşerse eğer, ki düşürmeye çalışın bu mevsimde, bu müzeyi de ziyaret etmeden geçmeyin. Zaten daha giriş kapısının önündeki yerküre sizi içeri davet edecektir. 5-SAKIP SABANCI MÜZESİ Sabancı ailesinin İstanbul’a kazandırdığı önemli müzelerden biridir, Sakıp Sabancı Müzesi. Güzel ve etkileyici olan sürekli ve süreli sergiler ile kültürümüzü genişletmemiz mümkündür burada. Atlı Köşk, Kitap Sanatları ve Hat Koleksiyonu ve daha fazlası eşsiz manzarayla birlikte ziyaret etmeniz için size sunulmaktadır. Ayrıca müzede kalıcı ve geçici sergilerin gösteriminin yanında; konser, konferans, seminer gibi çeşitli kültürel faaliyetler de düzenlenmektedir. Yani çok yönlü bir müzecilik ortamı sunduğunu söyleyebiliriz ziyaretçiler için. Üstelik çarşamba günleri ücretsiz ziyarete de açıktır Sakıp Sabancı Müzesi.

38


39

6-MİNİATÜRK 60.000 metrekarelik bir alana yayılmış olan, “Büyük ülkenin küçük bir modeli : Miniatürk”; gerek İstanbul gerekse Anadolu’nun diğer bölgelerinden kervansaraylar, camiler, medreseler, köprüler, kaleler, surlar, türbeler ve daha fazlasını görme fırsatı sunuyor sizlere. Hatta öyle ki Peribacalarını ya da Artemis Tapınağı’nı bile görebilirsiniz burada. Ayrıca gezerken eserler hakkında farklı dillerde bilgi alabilmeniz de mümkündür “Sesli Rehber Mobil Uygulama” sayesinde. Tek seferde birçok güzelliğin gerçeğe yansımasını görmek istiyorsanız ziyaret listenizin başına ekleyebilirsiniz Miniatürk’ü. Ne kadar köklü bir uygarlıkla beslendiklerini görmek isteyen genç nesiller, kültürlenmek isteyenler ve kısa sürede muhteşem bir Türkiye turu atmak isteyenler için, Miniatürk Türkiye’nin vitrinidir.

7-YEREBATAN SARNICI MÜZESİ Tarihi yarımadada bulunan bu müzeyi çok önceleri ziyaret etme fırsatım olmuştu. Normal bir müze anlayışından ve içeriğinden farklı bir yapıya sahip olduğunu söylemek yanlış olmasa gerek. Mesela suyun içinden yükselen ve sayısız gibi görülen hatta sanki bir ormandaki ağaçları anımsatan mermer sütunları muhtemelen başka bir müzede görmeniz mümkün olmayacaktır; zaten tabanının suyla kaplı olması, sudaki balıklar, loş ışıkları ve ambiyansı size burasını bir müzeden daha fazlasıymış gibi hissetmeye yetecektir. Ancak şüphesiz müzenin en çok ilgi gören eseri; mitoloji tarihinde gözlerine bakanı taşa çevirdiğine inanılan, yılan saçlı, keskin dişli, dişi canavar Medusa’nın yer aldığı sütundur. Siz de sarnıcın bu büyülü büyülü atmosferini kendiniz yaşamak isterseniz haftanın her günü 09.00-18.30 arasında 5tl bir ücret ile ziyaret edebilirsiniz Yerebatan Sarnıcı’nı.


8-İSTANBUL MODERN İstanbul’da ziyaret ettiğim ilk sanat müzesi olmasından dolayı ayrı bir yeri olduğunu söyleyebilirim benim için. Şu an yeri taşınıyor olduğu için eski yerindeki ziyaretimden bahsedeceğim. Daha bahçesine girdiğinizde başlıyorsunuz sanat havasını solumaya ve içerisine doğru ilerledikçe, koridorlarda ve katlarda dolaştıkça ruhunuza işliyor sanatın eşsiz güzelliği. Her köşesinde ayrı bir tarz eser bulabilir, baktığınız her fotoğrafta başka bir temanın yansımasını görebilirsiniz Modern Sanat’ta. Muhtemelen çoğu ziyaretçinin olduğu gibi, zemin katta tavanında kitaplar asılı olan salon sizin de favoriniz olabilir. Yeni yerinde günleri veya saatleri değişir mi bilemiyorum ancak eski bilgilerine göre burayı Perşembe günleri ücretsiz ziyaret etmeniz mümkün.

Ebru Egyar

40


İstanbul Oyuncak Müzesi ve Sunay Akın Kitaplarını “Oyuncaksız çocukların düşleriyle…” diye imzalayan bu güzel yürekli insanın sergilediği oyuncaklar sayesinde,oyuncaklara ve oyuncak kültürüne dair bakış açınızın değişmemesi içten bile değildir.Ben de bu yazımda sizlerle Oyuncak Müzesi’nden arda kalan o güzel anılarımı paylaşacağım.

41

Yolunuz Göztepe’ye düştüğünde, Göztepe ile Erenköy’ü birbirini bağlayan bir sokağa ve sokak arasında duran zürafalara rastlarsanız sakın ola şaşırmayın. O zürafaların ardında bembeyaz bir konak vardır.İşte orasıdır hayaller ülkesi olarak adlandırdığım yer: İstanbul Oyuncak Müzesi… Her gün onlarca insanın akın ettiği ve gezdikçe aydınlandığı bir müzedir Oyuncak Müzesi. Çünkü oradaki oyuncaklar öyle sıradan oyuncaklar değillerdir. Her birinin bir tarihi ve bir hikayesi vardır. Onları okudukça,hele biraz da şanslıysanız o güzel koleksiyonerin ağzından dinledikçe adete bir masaldaymış hissine kapılırsınız. İşte o koleksiyoner Sunay Akın’dan başkası değildir!

“Çocuklarını seven ama çocukluğu sevmeyen bir toplumuz” diyor Sunay Akın müzeyi gezerken. “Bizlere hep ‘çocukluk yapma,bana masal anlatma’ gibi şeyler söylendi evvelden beridir.Çünkü çocukluğu sevmiyoruz ve küçümsüyoruz. Oysaki Hitler,1933 yılında Almanya’da iktidara geldiğinde ilk işi savaşan asker oyuncaklar yaptırmak oldu” diye söze devam ediyor. Tarihçiler II.Dünya Savaşını, Hitler’in 1 Eylül 1933 tarihinde Polonya’yı işgaliyle başlatır. Ancak bu durum onun için böyle değildir kesinlikle.


Dünyada sadece bir yerde ve Oyuncak Müzesi’nde. “Hem de Louvre Müzesi’ndeki gibi yarım değil, bakın tamamı!” diye kulaklarımızda çınlanıyor Sunay Akın’ın sesi. Ses demişken, gerçek bir tren koltuğunda oturarak oyuncak trenlerin tarihine yine tren sesleri eşliğinde bakabilirsiniz. Belki o trenlere dokunamazsınız ama bir tren yolculuğu yaşamış kadar olursunuz…

“Hitler önce oyuncakları yaptırdı ve bu oyuncaklarla oynayan çocuklar savaş başladığında, bu oyuncakların yerine geçtiler” diyor… Ve siz bu sözler eşliğinde o küçük asker oyuncaklarına, ellerindeki süngülere baktıkça, arka fonda çalan Schindler’in Listesi filmindeki tema müziği eşliğinde o savaş sahnelerini zihninizde yaşıyorsunuz…

Müzeyi gezmeye devam ettikçe pek çok farklı bağlamda bir sürü oyuncak olduğunu fark ediyoruz. Bu oyuncaklar farklı farklı ülkelerin sahaflarından bin bir ısrar sonucu satın alınıyor ve yine bin bir emekle ülkemize getirilip bu güzel konakta sergileniyor… Yüz yıllık oyuncak bir kafeteryadan tutun, Mona Lisa’ya kadar birçok oyuncağı görmeniz mümkün. Evet evet yanlış okumadınız. Mona Lisa’nın oyuncağı da var!

Aaa dokunmak demişken, Sunay Akın’ın elinde bir Mickey Mouse oyuncağı görüyoruz. Biraz eski bir Mickey bu. 1927’de üretilen ilk Mickey Mouse oyuncağı olduğunu öğrendiğim andan sonra dokunmaktan vazgeçiyorum ancak işte o anda “Al tut! Camın arkasına konduktan sonra istesen de dokunamayacaksın” diyor gülümseyerek ve ben de bir dönem çantamdan eteğime kadar kendimi nasıl da Mickeylediğimi hatırlayarak, çocukluğumun en güzel detaylarından biri olan ve tarihte üretilen ilk Mickey Mouse oyuncağını avuçlarım arasında tutup Sunay Akın ile fotoğraf çektirmeyi atlamıyorum elbette, hem de Oyuncak Müzesi’nde…

42


43

Ardından devam ediyoruz. Japonya’da üretilen ilk oyuncak robotu gördükten sonra 1927 yılında yapılan ilk uzay konulu oyuncaklara bakıyoruz ve ekliyor sonra “İnsanoğlu önce hayal etti, sonra gerçekleştirdi” diyor. Hadi kabul edin. Siz de içinizden şöyle en kallavisinden bir “Vay be!” dediniz değil mi? Bu oyuncakların hepsiyle sadece çocuklar mı oynadı demekten alıkoyamıyor insan kendini ama söyleyeyim, cevap: evet! Bu soruyu kendisine sorduğumuzda yarı nükteli bir şekilde acı gerçeği yüzümüze vurmaktan da aslı geri durmuyor “Gelişmiş ve uygar ülkelerde, oyuncak çocuklara daha çok oynasın, daha güzel oynasın ve hayaller kursun diye alınır.Geri kalmış ülkelerde oyuncaklar, çocuklara oyalansın diye alınır.Oyuncakları çocuklarına hayalleri çoğalsın diye alan ülkeler dünyayı yönetirken,oyuncakları çocuklarına oyalansın diye alan milletler onların kapılarında oyalanmaya mahkumdur.” Eee halen Oyuncak Müzesi’ne gitmeyecek misiniz? Göztepe ile Erenköy’ü birbirine bağlayan zürafalı sokaktaki beyaz konak. Akşamları karanlığı aydınlatan zürafaların olduğu sokaktan bahsediyorum. Onun değişiyle “Bilimin ışığının karanlığı aydınlattığı sokak”ta. Zürafalarla bilim ne alaka diye sorduğunuzu duyar gibiyim. Her şeyi en başta bir bilmeceymiş gibi anlatan ama en sonunda anlamlı bir hikayeyle sonlandıran Sunay Akın’ın elbette bu zürafalar ve bilim konusunda da ettiği iki çift lafı var. Onu da ziyaretiniz sırasında siz kendisine sorarsınız. Nasıl olur?

Özde Laleoğlu


PERA MÜZESİ ZİYARETİM Arkadaşlarımla Cuma son dersimizden çıktıktan sonra beraber bir müzeye gitmeye karar verdik. Ben sanat müzelerine hayran biriyimdir. Bir ressamın yaptığı resmin, eserin ya da çektiği bir fotoğrafın önünde dakikalarca oturup anlam yüklerim kendimce. Bir de eser sürrealistse biraz değmeyin keyfime Eserin o müzeye gelene kadar kat ettiği yolu, sanatçının nasıl bir backgroundla eserini ortaya çıkardığını, ya da bir portre çizilmişse o portredeki yüzü sanatçının yaşadığı tarihle, zamanla, büyüdüğü yerle, kültürüyle bağdaştırmaya çalışıp birbiriyle hiç de tutarlı olmayan yorumlar atarım ortaya. Her esere kendini de katar insan aslında. E ne yapalım biz kendimiz olmadan, kendi kültürümüzden ve zihniyetimizden, hayatımızdan bağımsız bir eseri inceleyemeyiz ki. Sadece kendine dönük bir aynayla at gözlüğünden bakar gibi de olmaz ama. Sanatçının ve kendimizin psikolojik durumundan sosyokültürel durumuna kadar bir ipin farklı iki ucunu birbirine uluyormuş gibi iki farklı bakış açısını da harmanlamak gerek. Bu yüzden müzeye varmadan önce bunu kabullenerek yola çıktım ve her eseri önce kendi çerçevemden değerlendirip sonrasında sanatçının açıklamalarına odaklanmayı, böylece bir eser üzerinde (arkadaşlarım da dâhil olmak üzere) ne kadar farklı gözler dolanacağına şahit olmak ve öğrenmek istedim.
 Pera Müzesine, Beyoğlu’nda istiklal Caddesi boyunca yürüyerek (Şişhane Metro Durağına henüz varmadan) ulaşabilirsiniz. Müze, Cuma günleri 18.00’dan sonra ücretsiz gezilebiliyor saat 22.00’a kadar. Toplamda 5 kattan oluşuyor ve her katta ayrı bir içerik saklı. İlk kat, “Anadolu Ağırlık ve Ölçüleri Koleksiyonu ile Kahve Molası” kısmından oluşuyor. Koleksiyon yaklaşık dört bin yıl boyunca Anadolu’da kullanılan ağırlık ve ölçü aletlerini kapsıyor. Günümüze kadar olan süreçte ticaretten mimarlığa, denizcilikten eczacılığa, alışverişten sarraflığa kadar kullanılan ölçüm birimleriyle aslında bir nevi dönemler ve kültürlerarası sistem ilişkilerini görmek kaçınılmaz oluyor. Benim bu kısımda dikkatimi çeken, erken bir bilgisayar denemesi olan Rubu Tahtası. Mimarlar da dahil olmak üzere 20. yüzyıla kadar her türlü ölçüm ve hesaplamalar için bir küçük tahta parçasından yararlanmak oldukça ilginç geliyordu kulağa çünkü. Kahve Molası kısmında kahvenin serüveni ve kültürü çeşitli Kütahya seramikleri ile ziyaretçiler önüne sunuluyor. Serginin kahve taneleriyle renklendirilmesi de ayrı bir hava katmış ortama.
İkinci kat, ”Kesişen Dünyalar: Elçiler ve Ressamlar” kısmından oluşuyor ve kat boyunca 17. Yüzyıldan 19. Yüzyıla elçi portreleri ve elçilerin sanat koruyuculuğu resmediliyor. Bazı Osmanlı padişahlarının yabancı elçileri kabulünü resmeden eserler yapılmış yabancı sanatçılarca, yabancı büyükelçilerin portreleriyle birlikte( kesişen dünyalardan kasıt bu olsa gerek). Sanırım elçiliği yetkin bir görev olarak düşünüp portreleri ünlerine ün katmak amaçlı ve kuşaktan kuşağa aktarılmasını sağlayan eserler olarak değerlendirmek tam isabet olur. Ayrıca bu katta Osman Hamdi Bey’in eserleri de sergileniyor başta devasa( herkesçe bilinen) “Kaplumbağa Terbiyecisi” olmak üzere.

44


45

Eserde mekân olarak Bursa Yeşil Camii’nin üst katı kullanılmış ve pencerenin üstünde yer alan sivri kemerli alınlıkta(Türkçe tercümesiyle) ‘ Kalplerin şifası, sevgiliyle( Hz. Muhammed) buluşmaktır’ yazılı. Daha öncesinde ne kadar bu ayrıntıyı göremesem de…
Üçüncü kat, “Louis Khan’ a Yeniden Bakış” adı altında Amerikalı dünyaca tanınmış mimarın eser ve çizimlerinden oluşuyor. Khan hakkında çoğu önde gelen Türk mimarların söyleşileri aktarılıyor duvarlara projeksiyon yardımıyla. Ayrıca mimarın kitapları da ziyaretçiler için sergileniyor. Çizimlerine bir mimar gözüyle bakabilseydim keşke ama direkt olarak bütüne odaklandığım için eserlerindeki inceliği ve ustalığı pek yakalayamadım. Sanırım, bu katı mimarlık okuyan bir arkadaşınızla gezerseniz daha verimli olur ve her çizimi için daha çok şaşırırsınız. Dört ve beşinci katlar,” Bana Bak La Caixa Çağdaş Sanat Koleksiyonu’ndan Portreler ve Diğer Kurmacalar” başlığı altında toplanmış. Sanırım bu kat beni en çok cezbeden, içine çeken kısım oldu. Birileriyle ilk karşılaştığımızda o kişinin bakışlarını, jestlerini izler; ifadelerine dikkat kesiliriz. Çünkü ana hedef noktamız onun yüzü olur ve diğer insanlardan ayırıcı olan özelliklerine odaklanırız. Sergi bu konuyu portre etrafında farklı sanatçıların resim, heykel, fotoğraf gibi farklı türde sanatsal eserleriyle ele alıyor. Maskeler ve diğer kurmacalar kısmı Gillian Wearing’in aile portrelerinden oluşuyor. Maskeler, yüzü gizleyerek ona yeni bir imaj sunar ve bazen bu teşvik edilen ve toplumca dayatılan bir imajdır. Çoğu maskelerin kurmacalara aracılık ettiğine ve fotoğraflarda yer aldığında bizi kolayca tuzağa düşürebildiğine odaklanıyor Wearing. Aslında Wearing, tüm aile üyelerinin kimliğine bürünmüştür her portrede ve kendi gözleri o ürettiği maskelerin ardındaki kimliği ele verir portreler boyunca. Sanatçının sözleriyle “ hepsinde kelimenin tam anlamıyla benden bir parça var, hepimiz birbirimize bağlıyız ama aynı zamanda birbirimizden çok farklıyız.” Şöyle bir çıkarım oluşmuştu bende portreleri izlerken: ‘Hepimiz ne kadar aynı genden gelsek de, ne kadar aynı değer ve normlar üzerinde şekillensek de zamanla toplumun bize giydirdiği bir maske ile değerlerimiz, kimliğimiz farklı bir bedene bürünebilir ve bazen bu maskeyi reddetme şansımız dahi olmayabilir. Böylece birbirini tanıyamayan ya da tamamıyla farklılaşan bireyler haline gelebiliriz.'

 Salona girişte sağ tarafta duvara asılı bu iki insan figürüyle karşılaştım. Stefan Hablützel, “1962-1929” isimli bu çalışmasında biri 1962’de diğeri 1929’da 31 yaşına basan babasını ve büyükbabasını o dönemki halleriyle bir arada heykelleştirmiş. Sanatçı, aynı anda var olması mümkün olmayan iki gerçekliği bir araya getiriyor ve böylelikle gerçek dışılık ile inandırıcılık arasındaki ince çizgiyi sorguluyor. Bütün gerçekçi imgelerin bir ölçüde içinde barındırdığı kurmacı boyuta dikkat çekiliyor aslında. Düşünsenize babanız ve dedeniz otuzlu yaşlarında karşınızda beliriyor. Yan yanalar. Ve siz de gerçekler mi değiller mi, bir rüyanın içinde misiniz değil misiniz kestiremiyorsunuz. Aslında zamane teknoloji çağını ve giderek de gelişmekte olan bu çağı göz önüne alırsak pek de uzak bir distopik konu olmasa gerek. Gen aktarımıyla vesaire bu tür var olmaların gerçekleşebileceğini farz ettim heykelleri izlerken…
Fazla uzatmadan bu bölümde benim en ilgimi çeken ve bir şekilde istemsizce ayaklarımı oraya doğru sürükleyen, doğrudan doğruya izleyiciyi muhatap alan iki oyuncunun farklı versiyonlarıyla söylediği cümleler oldu.


Video boyunca (biri beyaz bir kadın, diğeri siyahi bir erkek olmak üzere) bu cümleler cevap lanması imkânsız hale gelen varoluşsal sorulara dönüşüyor ve zamanla izleyici kendini sorguda hissetmeye başlıyor. Aslında söylenen tüm cümleler evrenselliğini koruyan herkesçe benimsenen eylemler içermesine rağmen, başta nötr ve duygusuzca söylenen cümleler video ilerledikçe öfkeli, saldırgan ses tonunu alıyor ve seyirciyi suçlamaya başlıyor. Günümüz toplumunda, aslında tolum var oldukça her zaman yürürlükte olan cinsel ve ırksal ayrımcılığa bir gönderme olduğu aşikâr. ‘Good Boy, Bad Boy’ adı altındaki bu konuşmayı (video aslında İngilizce)paylaşmak istiyorum ki farklı duygularla okunduğunda nasıl anlamlar çıkabileceğini fark edelim Bu metinden birçok farklı yorum çıkabilir aslında; 
1: (sanatçının yorumu) Ne olursak, hangi kimlikte olursak olalım tüm insanlık ortak bir paydadan oluşur, hepsinin ortak bir ihtiyaçlar tablosu vardır. Irkçılığa ve daha insanlar arasındaki birçok ayrımcılığa vurgu amaçlı bir fikir.
 2: ( birinci yoruma ilaveten benim yorumum) Toplumu edilgen hale getiren, uyuşturan ve onların üzerinde kimlik belirsizliği yaratmak isteyen ezenler kategorisindeki sömürgecilerin, toplumun hayatlarını sorgulamasına engel olmak. Çünkü söylenenlere bakıldığında videoyu izledikten sonra iyi insanlarız, yemeyi seviyoruz, eğlenmeyi seviyoruz ve sıkılabiliyoruz gibi robotik, düşünmeye dayanmayan, herkesçe geçerliliğini koruyup kendi özgünlüğünüzü bulduramayan gelişigüzel cümleler dökülüyor ağzımızdan.


Yukarıda fazlaca anlattığım gibi algılanan nesneleri kelimelere dökebilmek, izah edebilmek zor bir süreçtir. Müzenin bu beş katı boyunca ilgi alanıma girip beni kendine çeken çoğu görsel eseri sözlü bir dile çevirmek beyin fırtınası için büyük bir velinimet. Tabii ki de müze sonrasında ölçü birimleri olsun, kahve tarihi olsun, Mimar Khan olsun, Osman Hamdi Bey olsun bir sürü konuda bilgi sahibi olmuş oldum. Bu kısım müzeye giden herkesin edinebileceği bir yeti. İkinci kısım ise bu eserlerle günümüz toplumunu merkeze alıp eleştiriler ortaya atabilmek, sezgi gücümüze güvenebilmek, öz kimliğimizi sorgulayabilmek ve sanatçıların da iç dünyasını aralayabilmek olsa gerek.


Suna Acar

46


Sizin Objektifinizden “The earth is art, the photographer is only a withness.” Yann Arthus-Bertrand

MUNTAHA FARRUKH

Muntaha Farrukh

Muntaha Farrukh

Muntaha Farrukh

Ebrar Akçay, İnstagram /livinginphotos._


Ebrar Akçay, İnstagram /livinginphotos._ Elif İbişoğlu

Ebru Ünlü

Sinan Haktan Çetinkaya


ÖĞRETMENLER GÜNÜMÜZ “Toplumun düşmanı cehalet,cehaletin düşmanı öğretmenlerdir.” diyor Başöğretmen Mustafa Kemal Atatürk. Şu gök kubbenin altında,üniversite hayatımızda,sizin gibi değerli öğretmenlerle tanıştığımız için çok şanslıyız.Işığı karanlığa taşıyan siz kıymetli öğretmenlerimize minnetlerimizi ve saygılarımızı sunuyor ve ışığı yarına taşıyacak olan öğretmen adayı arkadaşlarımıza da selam olsun diyoruz…


KÖ?E 2018-Bahar  
KÖ?E 2018-Bahar  
Advertisement