Issuu on Google+


Türk demek dil demektir. Milliyetin çok bariz vasıflarından birisi dildir. Türk milletindenim diyen insanlar her şeyden evvel ve mutlaka Türkçe konuşmalıdır. Türkçe konuşmayan bir insan Türk harsına, camiasına mensubiyetini iddia ederse buna inanmak doğru olmaz.

Nogaytürk – 0 2


NOGAY TÜRKLERİNİN SESİ OLMA ÇABASINDAYIZ

EDİTÖR Hakan BENLİ İrtibat e - postası : nogayturkdergisi@hotmail.com Adres : Plevne Mah. Pazar Sk. 34 / 9 Sincan – ANKARA İrtibat Telefonu : 0 532 561 14 09 Dergimiz Nogaytürk, basın ahlak ve ilkelerine uymaya söz vermiştir.

Yayınlanmayan yazılar iade edilmez.

Dergimizde yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.

Dergimizde yayınlanan reklamlardan ücret alınmamıştır.

NOGAYTÜRK DERGİSİ YURTİÇİ VE YURTDIŞI TEMSİLCİLİKLERİ Temsilcilerin iletişim bilgileri için – nogayturkdergisi@hotmail.com ADANA: İSTANBUL:

Dr.Fatih KARAYANDI Cemil AKDAĞ Emre ORAK

ANKARA Merkez : - Eryaman : - Batıkent: - Keçiören : – Balgat : – Demetevler : - Sincan : - Etlik : Ş.KOÇHİSAR ( merkez ) : - Akin Köyü : - Doğankaya Köyü : - Şeker Köyü : GÖLBAŞI ( merkez ) : - Ahiboz Köyü : HAYMANA-Cingirli Köyü :

Hakan BENLİ Erdem GÜNAY Elif YILMAZ Asım PEKCAN Erhan ÇAĞDAŞ Derya POLAT Eyüp TANATAR Yahya ALTINKAYA M.Burak TAŞKIRAN Turhan BAYAR Adem ESENBAY Elif YILMAZ Kasım KIZILTAŞ Abdulhamit ÖZCAN Z.Sebla ALSAÇ Yavuz ÇİFTÇİ

Nogaytürk – 0 3

Kevser KIZILDAĞ Özgür NAYMAN

POLATLI (Merkez) : -Tatlıkuyu Köyü :

KONYA Merkez :

Serkan TANDOĞDU

KULU ( merkez ) : Hakan BENLİ - Seyitahmetli Köyü : Murat BENLİ - Ağılbaşı – (Mandıra)Köyü : Recep DEĞİRMENCİ - Boğazören Köyü ( Köstengil ) : Engin GÜNER - Kırkkuyu Köyü : Selman YILMAZ

AMASYA : ESKİŞEHİR :

Kader TANATAR Cihan TANRIBAK

YURTDIŞI TEMSİLCİLİKLER K.K.T.C :

C.Giray ERGİN

HOLLANDA :

Mehmet PEKCAN

AVUSTURYA :

Hacer TAŞYARAN Rukiye TEKER Fatih POLAT

ALMANYA :


İÇİNDEKİLER NOGAYTÜRK DERGİSİ Künye ve Temsilcilikler

..………..……0 3

NOGAYTÜRK DERGİSİ İçindekiler ……..….…………...…...0 4 – 0 5 EDİTÖRDEN Hakan BENLİ ………..………................... .0 6 NOGAY KÜLTÜRÜ Nogay Atasözleri - 2 Hasan BENLİ ........…………..…0 8 - 1 0

RÖPORTAJ : Prof. Dr. Yusuf HALAÇOĞLU Türk Tarih Kurumu eski Başkanı Yusuf Halaçoğlu bizi Gazi üniversitesindeki makaımnda ağırladı. Halaçoğlu, Nogay Türkleri ve dergimiz hakkında görüşlerini dile getirdi. Sayfa :

15 -21

----------------------------------------------

YAZAR SAYFASI

Kendilerine özgü gelenek ve göreneklerini hâlen devam ettirmekte, aralarında kaybolmaya yüz tutmuş Nogay diliyle konuşmaktadırlar. Hamurlu içmeleri

sonra et

başvuranları

baş

korumaktadırlar. Sayfa :

suyu

geleneksel

Misafirperverdirler,

34–36

TARİH SAYFASI Kafkas Mehmet Usta ( Candevir – Candavur ) Dr. Fatih KARAYANDI …….…………2 2 – 2 3

MAKALE Türkiye’ de Kırım Tatarları ve Nogaylar - 2 Prof.Henryk JANKOWSKI M. Aziz SÜTBAŞ ……….…….……2 4 – 2 7

İsmail ÖZGÜN AKP Balıkesir Milletvekili

yemeklerden

MAKALE Kırım’dan Anadolu’ya Yapılan Göçler : Sebepler ve Sonuçları Dr. Hacı Murat ARABACI …………1 1 – 1 4

aman tacı

olan

YAZAR SAYFASI Yağmur Duası Necdet ÖZEN ………….…….……2 8 – 2 9

“Sorpa”

özelliklerindendir. dileyip

hanelerine

edip

ölümüne

ERTENGİ Kıs Kelmeden Hakan BENLİ

………….…….… 3 0 – 3 3

YAZAR SAYFASI Nogay Folklorü Celal ÇAĞDAŞ ………….……….3 7 – 3 8

Nogaytürk – 0 4


İÇİNDEKİLER YAZAR SAYFASI Nogaylar Kültür Zengini İdiler Akif KARA ….………………….… .3 9 – 4 0

YAZAR SAYFASI Nogay Kültüründe Büyük Mehmet TAŞKIRAN …………….4 1 – 4 2

MAKALE Prof. Dr. Ufuk TAVKUL Nogayların göç sahalarının geniş bir coğrafyaya yayıldığı bilinmektedir. Doğuda Altay dağları bölgesinden batıda Tuna nehri havzasına kadar uzanan geniş bir alan Nogayların göç sahasını oluşturmaktaydı. Nogayların esas kitlesi İdil ırmağının doğusunda, Yayık ve Emba ırmaklarının civarlarında yaşamaktaydı ve bunların bir kısmı daha doğuda Sır-Derya’ya kadar uzanırlardı Sayfa

:

44–47

NOGAY KÜLTÜRÜ Kavetoyun Sosyolojik Faydaları Celal ÇAĞDAŞ ..….…………..…… 4 3 ŞİİR Bizden Değil Mehmet TAŞKIRAN ..………………….......

56

ŞİİR Bizden Değil Mehmet TAŞKIRAN ..………………….......

57

MAKALE

AHLAK

Prof. Dr. Saadettin GÖMEÇ

Doç. Dr. Halil ALTUNTAŞ Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi

Kuban boylarının Rusların eline geçmesinden sonra, Nogayların büyük bir kısmı yukarıda belirttiğimiz üzere 1777’de, Suvorov’un komutasındaki kuvvetler tarafından öldürüldüler. Sağ kalanlar Yukarı Kuban ve Kama boylarına gittiler. Bir bölümü de Türkiye’ye göçtü. Diğer yandan Tuna bölgesindeki Nogaylar da, Trakya üzerinden Türkiye’ye girip, Eskişehir bölgesine yerleştiler Sayfa

:

49–52

“İman” ve “emanet” kelimelerinin aynı kökten gelmekte oluşu bile emanet konusunun din nazarında önemli bir yeri olduğunun işaretidir. Ey man edenler Allah ve peygamberlerine hainlik etmeyin. Bile bile aranızdaki emanetlere de hainlik etmeyin." ( Enfal, 27-28) ayetleri de bunu açıkça ortaya koyuyor. Sayfa

Nogaytürk – 0 5

:

53–55


EDİTÖRDEN Hakan B E N L İ Hayatta her bir şey için emek vermek gerekiyor. Her ne için uğraşıyorsanız ve emek veriyorsanız mutlaka maddi bir karşılığının olması da gerekmiyor. Sizin yaptığınız işten, üstlendiğiniz yükümlülükten aldığınız vicdani rahatlık yeterlidir. Sorumluluk üstlenerek, elinizden gelen her ne ise onu yapma gayreti azımsanacak bir özveri değildir. Bu dergi gerçekten hiç azımsanmayacak bir özverinin eseri !... O özveriyi yapan ben değilim ... Özveriyi yapanlar bu dergi için yazılar yazan, araştırmalar yapan, çizimler hazırlayan, fotoğraflar çeken; usanmadan bir şeyler yapma gayretinde olan genç arkadaşlar !… İnanın çoğu kere gereksiz yere bu dergiyi hazırladığımızı düşünüyorum. Boşa emek verdiğimizi, kimsenin okumadığını, ilgilenmediğini ve belkide alaya aldıklarını düşünüyorum. Ama her seferinde yanılıyorum. Buna seviniyorum. Yanıldığıma ... Aslında yanıldığım düşündüklerim değil… düşündüğüm gibi bize alayla yaklaşan pek çok kişi var.

Zira

Yanıldığım; emeklerimizi boşa çıkarmayan, dergiyi okuyan, ilgilenebilen, alaya almadan ciddi ciddi oturup yazılar, şiirler yazan, çizimler yapan birilerinin olduğuna seviniyorum. Ve sevindiğim şey, bunu alaya alanlara inat devam ettirebilmeleri… Bunlar her seferinde daha bir şevk veriyor bize, yine ve yeniden yapabiliriz diyoruz. Kültürümüz adına ne yapabilirsek, ne kurtarabilirsek azmiyle yeniden yola çıkıyoruz. İnanın artık çevremdeki hemen herkesin “ sana mı kaldı “ demesine aldırmıyorum. Biliyorum ki yüzbinler içinde yüz kişi olmasak, olamasak bile “ sana mı kaldı, sen mi kurtaracaksın “ diyenlere kulak tıkayanlar var. Bu bile başlıbaşına bir şevk kaynağı. Anlayabilene… Çok kişi olmamamız önemli değil. Haşa bile dinini yayarken tek başına mücadele eder.

bir peygamber

Bizim yaptığımız ise acizane, kendi kültürümüz adına , yaşana bilecek ne var ise yaşatmaya çalışmak, yaşananları mümkün mertebe kayıt altına almak ve bu dünyada biz de varız, biz Nogay Türküyüz diyebilmek adına. Sevgiyle kalın. Nogaytürk – 0 6


TEL : 0 332 641 41 93 CEP : 0 539 641 41 93 0 541 641 41 93 www.aluminyumkorkuluk.tr.gg

KONYA – KULU Nogaytürk – 0 7


NOGAY

KÜLTÜRÜ Hasan BENLİ

Calgızdın bir işi de yarımaydı, kosulganlar min işte de arımaydı.

Camandın tayagı segız, birevu tiymese bırevu tiyer.

Calgızdın künü karangı, cayavdın künün sorama.

Cangı elek şüyde bolur, cangı kelin üyde bolur.

Calgızdın yayı kalsa da tabılmas, ıruvludun ogu kalsa da tabılır.

Cangı şelektın bavu cogar Carımas yardan kulatır, atkan cerden uyatır.

Caman arba col bızar, caman adam üy bızar. Caman arba col bızar, caman elşi el bızar. Caman avıldın agası bolma, carlı avıldın bayı bolma.

Cartı teri cabınsam da sosu dunyada cüreyım. Catkandıkını turgan cer. Cavga iynanma, suvga tayanma.

Caman aygır anasına kas, caman adam coldasına kas.

Caz cennet, kıs kıyamet.

Caman aytkan, sözunu eki aytar.

Cazda cılandan korkkan, kısta arkandan korkar.

Caman evlat ataga sögus keltirır. Caman kisidın sözu aşşı, yabagı tondun biytı aşşı. Caman söz bas kazıgı, caksı söz can azıgı. Caman tamak carlı eter, caman nepis kor eter.

Cazda mıyın kaynatpagan, kısta kazanın kaynatpas. Cazda tentek oyga konar, kısta tentek kırga konar. Cazda tırnagan, küzde cırlar.

Caman ulga da caksı ulga da mal cıyma.

Cazlıktın künu, yarlılıktın künu. Cel espese, şöp bası kıymıldamas.

Camanda altın toktamas.

Cemistın iygisıne kurt tuser.

Camandan caksı tuvar, ozbaga; caksıdan caman tuvar, tozbaga.

Cetimdın karnı ceti kabat. Cetimge ceti kisi bas.

Camandı caksı desen, börku kara kazanday bolur. Camandı körmey, caksıdın basın bilip bolmas.

Cılagandan sorama, külgenden sora. Cibek tüyumune berk, cigit sözune berk. Cigit ölse de sözu ölmes.

Camandın avuzundan caksı söz şıkpas. Nogaytürk – 08


NOGAY KÜLTÜRÜ Hasan BENLİ Cigit ölur, danı kalar. Elde amanşılık bolsa, elşi avurur. Cigittın asılından sorama, işinden sora. Eldın avuzuna elli arşın böz cetpes. Col anası tuyak, suv anası bulak, söz anası kulak. Col kuvgan kaznaga colugur, söz kuvgan belege colugur.

Eldın işi altın besik. Elli cıldan el cangırır. Elşidin keşikkeni kayır.

Colavşı colda kalmas. Epsizdı elşilikke cibersen, soramay aytpas. Cuvurtun aşagan kutulur, şölmegın calagan tutulur.

Er aytpas, aytkanından kaytpas. Er iygisı burunlu bolur.

Dos asabı könulden. Dos bergendın tısına karama.

Er kadirin el biler.

Dos doska kerek, asabı durus kerek.

Er kayratlansa, ekev bolur. Er öturuk söylemes, ep öturuk söyler.

Dos üyunde olturup ket, duşpan üyunden turup ket.

Er şıragı eki köz.

Doska bergen borışka.

Er tamırından er tamırı köp bolur.

Dosun berse kım, uvusunga cım.

Er tarıkpay molıkpas.

Dosundun asını duşpanday ce.

Er yanılıp kolga tüser, kus yanılıp torga tüser.

Dosundun bekisimen müyüz kes, duşpanındın bekisimen kiyiz kes.

Er yanılmay bolmas, at sürinmey bolmas. Erden ozuv bar, elden ozuv cok.

Dosunga mungkir kazba, özun tüsersın. Erdin atını ya atı şıgarar, ya bikesı şıgarır. Duşpan ayakka, dos baska karar. Duşpan külüp üyretır, dos ursusup üyretır.

Erekte avızın cappagan, köpur avızda sözun tappagan.

Eki ölşe, bir kes.

Eri baydın eli bay.

Eki sıyırdın ayranı köp, eki bikedın vayranı köp.

Erinşektin ertengısı bıtpes. Erte turgan erdın ırıskı artık.

El agasız bolmas, ton yakasız bolmas. Esaplı dosttun malı bir, antlı dosttun canı bir. El almagan, elli cıl catar. El bolgan cerde batır da bolur. El kaznası eski söz.

Esitken yanlış, körgen kerti. Nogaytürk – 09


NOGAY KÜLTÜRÜ Hasan BENLİ

Et etke, sorpa betke

Kaderdın bergen attın tisine karanmas.

Et kanlı bolsun, cigit canlı bolsun.

Kadıdın kabırından kırk adım alıs.

Gemıge mingendın tilegı bir.

Kadir bilmes kardaştan, kedir bilgen yat caksı.

Hatun karıganın bilmes, eşek arıganın bilmes.

Kalgan işke kar cavar.

Hatundan hatun bar, torgay etinı as etken; hatundan hatun bar, baytal etin tas etken. Hatunlardan hatun bar, kara suvdu as eter; hatunlardan hatun bar, kumar közdi yaş eter.

Kamşıdı silke almagan, özüne tiygistır.

İnısı bardıng tınısı bar. İşip toymagan, calap toymas.

Kancıgadın batkanın, kaptal bilmes, at bılır; atadan caksı ul tuvganın kardaş bilmes, yat bılır.

İşlese kulday, tursa biydey.

Kar küregen aslık kürer.

İytlı konak oramga sıymas.

Karama özune kara sözune.

İyttey kabıp, attay tevip.

Kardaştın azarı bolsa da beteri bolmas.

Kan şıkkandı karga bılır, can şıkkandı molla biler.

Not : Burada yayınlanan atasözlerinin bir kısmı Hasan BENLİ tarafından derlenmiştir.

Nogaytürk – 10


MAKALE Dr. Hacı Murat ARABACI Kırım Mühendislik ve Pedagoji Üniversitesi Türkoloji Araştırmaları Merkezi Müdürü

1783 ‘ DEN 2. DÜNYA SAVAŞINA KADAR

( SEBEPLERİ VE SONUÇLARI )

Osmanlı Devleti ve Rusya açısından son derece mühim olan Kırım Harbi, neticeleri itibarıyla Kırım Türkleri için olağanüstü büyük bir felaket getirmiştir. Eğer savaşta ölenlerin, iç bölgelere göç edenlerin, Sibirya’ya sürülenlerin, açlık sırasında ölenlerin vb. sebeplerle kayıp olanların sayısını göz önünde bulundurursak, Kırım Savaşı sebebiyle yerli Tatar halkının 3/4’ünün yok olduğunu ya da evini terk ettiğini belirtmek mümkündür * Makalenin 1. Bölümü dergimizin 2. sayısında yayımlandı.

B. Kırım’dan Anadolu’ya Yapılan Göçler, Muhacirlerin İskanı ve Göçlerin Sonuçları

Göç etmeyip Kırım’da kalan Türk nüfusun asimile edilebilmesi için kültürel propagandaya ağırlık verilmiştir. Rus olmayanlara Ortodoks kilisesi vasıtasıyla Rus kültürü benimsetilmeye çalışılmış, özellikle din adamları üzerinde baskılar artırılmış ve bir çok camii ya tahrip edilmiş ya da kiliseye dönüştürülmüştür. Yerli halkın, yeni gelen Hıristiyan göçmenlere yardım etmeleri mecbur kılınmıştı.

1. II. Dünya Savaşı’na Kadar Yapılan Göçler Kırım’ın sömürgeleştirilmesi konusunda, Rusya’da iki farklı yaklaşım ortaya çıktı. Bunlardan, Kırım’ı ilk olarak işgal eden ve bu esnada 30 bin kişiyi katleden sertlik yanlısı general Potemkin ve taraftarlarının politikaları daha ağır bastı. Onlara göre Türkler temizlenirse bölge ancak “Rus Yurdu” olabilirdi. Bunun için öncelikle, 1785-88 yılları arasında deniz kıyıları, iskeleler ve limanlara yakın olan bölgelerdeki halk eza ve cefaya maruz kaldılar. Bunlar da dayanamayarak Osmanlı Devleti’ne göç etmek zorunda kaldı (Saydam, 1997; 64). Her ne kadar daha evvel göçlerin başlangıç tarihini 1783 olarak zikretmiş isek de, esasen halk daha evvelden yerlerini boşaltmaya yüz tutmuş ve Kırım’dan göçler bu tarihten önce başlamış idi. 1782’ye doğru Kırım’dan göç edenlerin sayısı 50 bin’i bulmuştu. Hollandalı seyyah Woonsel “Rusların Tatarlara ya ölmek, ya da gitmek” arasında tercihe zorladıklarını ifade eder. Öyle ki Kırım’ın ilhakı olan 1783 tarihinin hemen öncesinde 40 bin nüfuslu Bahçesaray şehri, 6 bin kişi kalmıştır. Seyyaha göre Sudak’ta ise sadece 37 aile kalmıştır (Vozgrin, 2000; 472)1.

1 Bazı yazarlara göre 1783 öncesi göç edenlerin sayısı 20 bin ila 30 bin arasında

olarak tahmin edilmektedir. Bkz. Justin McCarthy, “Kırım Tatarlarının Göçü”, http://www.vatankirim.net/tarih.asp?yazi=mccarthy#. 18.03.2006.


M AKALE Dr. Hacı Murat ARABACI Halkın topyekün fakirleştirilmesi, açlık tehlikesini ortaya çıkması gibi sebeplerin üzerine bir de, 1775’de Rus harbinde Ruslara yardım ettikleri için Osmanlı Devleti tarafından cezalandırılmaktan korkan Yunanlılar, Rusya tarafından Kırım’a yerleştirildi. Üstelik gelir gelmez de Türk’e ve İslam’a olan kinlerini Kırım Türklerinden çıkarmaya çalıştılar. Öyle ki Ruslar kendi halinde Türkleri Yunanlılardan korumak için tedbir almak zorunda kaldılar (Vozgrin, 2000; 472). Nihayet, Kırım Türkleri için “Ak Topraklar” dedikleri Anadolu’ya doğru yola çıkmaktan başka çare kalmadı. 1783-1800 yılları arasında 500.000 kişi yurdunu terk etti bu sayı yaklaşık olarak nüfusun %33’üne tekabül etmektedir (Bala, 1993; 757). Yalnızca Tavrida vilayetinden 1772-1782 arasında 120 bin Nogay Türk’ü tehcir edilmişti. Bu dönemde 1788-1792 Osmanlı-Rus harbinden sonra imzalanan Yaş anlaşmasıyla bir kısım toprakların Rusya’ya bırakılması göçleri tetikleyen başka bir unsurdur.“Felaketin görgü şahidi olan V. Zuyev şöyle yazıyordu: Son karışıklık Kırım’ı öyle bir hale soktu ki, kendi sakinleri ve köylerinin üçte ikisinden fazlasını kaybetti ve nereye gidersen git, yalnız kasaba ve köylerin enkazına rastlanıyordu” (Firuzoğlu, 1999; 688). Bu göçler esnasında yol emniyeti meselesi de ayrı bir husustur. Mesela Rus saldırıları yüzünden yerlerini terk etmek zorunda kalan Yedisan bölgesinden kara yoluyla göç edenlere Zaparak kazaklarının saldırıları yüzünden, Müslümanlar kara yolundan vazgeçerek, Kırım limanları, Tamaya ve Sucukkale’den deniz yoluyla hareket etmişlerdir (Firuzoğlu, 1999; 688). [31] Ayrancı Bucağı’nda olduğu gibi, Tatarların Türklere çok yakın olduğu güney Kırımdan geldiği söylenir. Önceki dipnotlara da bakınız.

Çizim : Ali Rıza AĞAR Nogaytürk – 12


M AKALE Dr. Hacı Murat ARABACI

19. Yüzyıla girildiğinde, 1812 ve 1828 yıllarında yine Rus baskısı ve Osmanlı Rus Harbi münasebetiyle yeni göç dalgaları yaşanmıştır. Rumeli bölgesinden gelenler de dahil olma üzere 1812 yılında Osmanlıya sığınan göçmenlerin sayısı 200 bini2 bulmaktadır (Eren, 1966; 33). Bu dönemde Osmanlı Devleti’nin kendisine sığınan bu muhacirlere yönelik müspet tutumu ve bir takım imkan ve imtiyazlar sağlaması, kendi vatanlarında mağdur ve mazlum durumuna düşen Müslümanlar için göç etmeyi cazip hale getirmiştir. 1856 Kırım Harbi öncesi ve sonrasında Kırım’dan ikinci büyük kitle göçü yaşandı. 1853 yılında yavaş bir seyirle başlayan göç, 1860 ve 1863 yılları da büyük bir dalga haline geldi. Savaş sonrasında Kırımlıların, ‘Osmanlılara sevgi besledikleri ve yardım ettikleri’ gerekçesiyle kuzeye sürgüne gönderilecekleri haber yayıldı. Böyle bir yardım söz konusu olmuş mudur diye bakıldığında, Aslında, Kırım Tatarlarının, Kırım Savaşı sırasında Osmanlılara ettiği yardım, olabilecek en düşük seviyede idi. Çünkü Tatarlar tümüyle silâhsızlandırılmış idiler ve Ruslara karşı etkin bir ayaklanmaya girişmek umutları yoktu. Böyle iken, savaştan hemen sonra, Rus hükümeti orada Tatar varlığını istemediğini açığa vurdu. 1856'da Çar Alexandr, Tatarların göç etmesinin kolaylaştırılmasını buyurdu. Başta psikolojik baskı olmak üzere, pek çok yıldırma taktiği Tatarlara uygulandı: Hıristiyanlığı yayma derneklerinin oluşturulması, kuzey illerine kitlesel sürgün uygulamalarına girişileceği dedikodularının yayılması, eğitimde ve yönetim işlerinde kullanılan dilde Ruslaştırma ve benzerleri. Daha da somut eylemler olarak, Tatar topraklarına yeni vergiler yüklendi, araziler zorla sahiplerinin elinden alındı (McCarthy, 2006; 1-2). 1854 yılında da bu konuda yeni bir emir geldi. İslam dinine inanan deniz kıyısı sakinlerinin tümünün iç vilayetlere göçürülmesi emredildi. “Kırımlılar bu emirname üzerine baskı ve soykırımdan korkarak büyük bir kaçışa başladılar. Tatarların bu göçü devlet adamları için son yılların en mutlu olaylarından biri idi” (Firuzoğlu, 1999; 689). Kitleler halinde Kırım’dan kaçış başlamış, “sadece 1860 yılında 784 Türk köyü boşalmıştı. Bütün Kırım’da boşalan köylerin toplam sayısı 687 olup bunların 315’i tamamen boşalmıştı. 1859-1864 yılları arasında toplam sayının 800 bini bulduğu bu sayının 200 bininin Nogay Türk’ü olduğu tespit edilmiştir” (Kazas, 1994; 19). Bu göçler sonucunda 1783’te Kırım’daki Türk nüfus %98 iken 1897’deki nüfus sayımına göre Türk nüfus % 35’e düşmüştür. Kırım Türkleri bu göç sırasında yollarda büyük kayıplar vermiştir (Firuzoğlu, 1999; 693-695). Osmanlı Devleti ve Rusya açısından son derece mühim olan Kırım Harbi, neticeleri itibarıyla Kırım Türkleri için olağanüstü büyük bir felaket getirmiştir. Eğer savaşta ölenlerin, iç bölgelere göç edenlerin, Sibirya’ya sürülenlerin, açlık sırasında ölenlerin vb. sebeplerle kayıp olanların sayısını göz önünde bulundurursak, Kırım Savaşı sebebiyle yerli Tatar halkının 3/4’ünün yok olduğunu ya da evini terk ettiğini belirtmek mümkündür (Vozgrin, 2000; 476). Ancak bu sayının tamamı Osmanlı topraklarına ulaşamamıştır. Göç edenlerin büyük bir bölümü yolda hayatını kaybetmiştir. Salgın hastalıklar bilhassa verem ve çiçek salgını, soğuk, açlık ve can güvenliğinin olmayışı bilhassa yaşlıların, çocukların ve kadınların yollarda hayatını kaybetmesine sebep olmuştur. Bir hatıratta şöyle denilmektedir; “…Çerkes ve Kırım Tatarı köylülerin anlattığına göre, devlet memurları muhacirleri gemilere bindirdikten sonra, gemi kaptanları göçmenlerin varını yoğunu soyup, gemiyi denizin ortasında batırır ve kendileri sağlam bir gemi ile kaçarlarmış…” (Özenbaşlı, 2004;70). Göç edenlerin sayısı itibarıyla konuya baktığımızda, bilhassa bu dönemde göç edenlerle ilgili kesin rakamlara ulaşmak pek mümkün değildir. Bunun en mühim sebepleri ise; bu insanların göç etmeden önceki kesin nüfuslarının bilinmemesi, Osmanlı Devletinin bu göçmenlere geldikleri yere ve etnik yapılarına bakmaksızın kayıtlarda hepsini toptan ‘muhacir’ olarak zikretmesi, 2 Elvira Kazas’a göre verilen bu rakamları ihtiyatla karşılamak gerekir. Çünkü bu rakamlar Rusya tarafından verilmekte olup,

maksatlı olarak az gösterilmektedir. Özenbaşlı da aynı kanaattedir. (Kazas, 1994; 12 ve Özenbaşlı, 2004; 59-60).


M AKALE Dr. Hacı Murat ARABACI

Foto Grafik : Ahmet ÖZİL

yahut Osmanlı kayıtlarında kişi sayısı değil de bazen ‘gemi sayısı’ olarak, bazen de hane sayısı olarak gelenlerin zikredilmesi, kesin sayı tespitini imkansızlaştırmaktadır. Bunun yanı sıra bir de Rusya’nın dünya kamuoyundan tepki almamak için göç edenlerin sayılarını mümkün olduğunca azaltarak ifade etmesi ve nihayet bu muhacirlerin Osmanlı topraklarına ulaşamadan yolda salgın hastalık, kaza vs. sebeplerden ölmeleri ve ölenlerin sayısının da bilinmemesi kesin sayı tespitini imkansız kılmaktadır (Saydam, 1999; 679-680 ve Kazas, 1994 ; 22). 1878’den sonra Kırım’dan yapılan göçler, karakteri itibarıyla artık kitle göçü değildir. Bu göçler daha çok öncekilerin devamı niteliğinde olup, hepsi aynı anda yekûn olarak yapılmış bir hadise değildir. Bundan sonraki göçler bir ya da birkaç yılda değil; az, ancak süreklilik arz eden bir yapıdadır. Şurası da var ki, bu göçlere bireysel göç demek de mümkün değildir. Muhacirler, bazen birkaç bin, bazen birkaç yüz, bazen de birkaç haneden oluşabilmektedir. Mütemadiyen oluşu sebebiyle zaman içerisinde bir yekun teşkil etmektedir. 1902 yılında Kırım’da Yalta, Akmescit, Gözleve bölgelerinden 150 binden fazla Tatar’ın aileleriyle birlikte Osmanlı Devleti’ne gitmek üzere, Rus idaresindeki Kırım valiliğinden pasaport talebinde bulunmuşlardır (Erkan, 1996; 44, 55 ve 72). Bu tarihten sonra Osmanlı Devleti’ne göç eden Kırım Türkleri, sayı itibarıyla daha çok Balkanlar dan bilhassa Romanya ve Bulgaristan’dan gelmişlerdir. 1878 Berlin Antlaşması ile, Dobruca (Köstence ve Tulca sancakları) Romanya’ya bırakılmıştır. Besarabya’nın kendisine verilmesine karşılık Rusya, Romanya’nın bağımsızlığını tanımayı kabul etmiş, Romanya’ya Dobruca ve ve güneyinde bir arazi parçası verilmiştir. Bu hadise bölge sakini Türkleri etkilemiştir. Şöyle ki, mevcut idare tarafından bölgeye yeni Rumen göçmenler iskan olunmuş, bu da Türklerin huzurunu bozmuştur. İlaveten toprak mülkiyeti rejiminde yapılan değişikliklerden sonra fakirlik ve sefaletin baş göstermesi ile, zaten gayrı Müslim bir idare altında yaşamak istemeyen Dobruca’daki Müslüman Türkler göç etmeye başlamıştır. Bunu takip eden yıllarda ise, Türklerin siyasi haklardan mahrum bırakılması, Türklere yapılan baskı ve zorlukların artması göçlerin devamına yol açmıştır. 1877 yılından 1886 yılına kadar Dobruca’dan göç eden Türklerin sayısı 100.000 kadardır (Kocacık, 1999; 657 ve Ülküsal, 1987; 42-43). Nogaytürk – 14


RÖPORTAJ NOGAYTÜRK

Dergilerinizi açtım, inceledim. Bu dergi onların kendi kimliklerini tam olarak öğrenmelerine yol açacak nitelikte.

Mesela siz koymuşsunuz, bir Nogayca deyişi koymuşsunuz. Onun yanına Türkiye Türkçesi ile açıklamasını koymuşsunuz. Zaten birbirinden farkı olmadığını gösteriyorsunuz siz. Bunları zaten yapmışsınız, o bakımdan iyi bir yoldasınız o yönüyle.

Fotoğraf : Hakan BENLİ

NOGAYTÜRK : Türk Tarih Kurumu’ nda başkanlık yaptığınız dönemler içerisinde Nogay Türklerine yönelik araştırmalar oldu mu ? Oldu ise bunları bizimle paylaşabilir misiniz ? HALAÇOĞLU : Türk Tarih Kurumu’ndayken hiçbir Türk grubuyla ilgili çalışmaya girmedik. Sadece eski Çin Han Hanedanlığı belgelerini Türkiye’ ye Türk Tarih Kurumu’ na getirttik. Ki, bu belgelerin tarihi M.Ö. 1200’ lü yıllara dayanır. Göktürklerin bile bilgisi vardır. Onların Türkçe’ ye çevirisini yaptık ekipler kurarak.. Bu bir, ikincisi, özellikle Tanrı Dağları’ nda , Türkistan’ da arkeolojik kazılar yaptık. Yine M.Ö. ait Türk Kurgan mezarları var. Kurganlar açtık. Dört yıl kadar orada çalıştıktan sonra Uş bölgesine geçtik. Dört yıl kadar da Uş bölgesinde arkeolojik kazılar yaptık. Nogaytürk – 15


RÖPORTAJ NOGAYTÜRK Doğrudan doğruya öyle bir şeye girmedik. Fakat elimizde bunların çalışmaları vardı. Özellikle Kafkas halklarına ait. Karadeniz’ in kuzeyinden Avrupa tarafına gelip giden Türklerle ilgili bir takım çalışmalar planlamıştık fakat yasa sebebiyle yapamadık. Çünkü bu konunun uzmanları da çok fazla yok bizde. NOGAYTÜRK : Peki Hocam, T.T.K arşivlerinde Nogay Türkleri ile ilgili bir bölüm var mı dır ? Özel olarak açılmış veya Nogay Türklerine yönelik geçmişte yapılan araştırmalara ait bir departman diyebileceğimiz böyle bir yer var mı dır ? Var ise bu bölümde ne gibi çalışmalar yapılmaktadır. ? HALAÇOĞLU : T.T.K.’ nda öyle bir şey yok. T.T.K.’ nda Türk Tarih Atlası yapılıyordu ama bu tarih atlası M.Ö. yani Hunlardan başlayan ve günümüze kadar gelen bir atlas. Türk halklarının yaşadığı bölgeler işaretlenmiştir Tabi Kuban bölgesi de vardır, Nogaylar da vardır onun içerisinde. Haritalarda Nogayların da adı geçiyor yani. Kuban bölgesinde Kırım Tatarları da vardı, Nogaylar da vardı: Ama asıl Nogayların Anadolu’ da bulunduklarına dair herhangi bir kayıt yok. Eski Tarih, 16.yy.’ da falan, biliyorsunuz.. Nogaylar 19.yy.’ da Kırım harbinden sonra Anadolu’ ya geldiler, oradaki baskılar sebebiyle. Ki, bunları Anadolu’ nun değişik yerlerine yerleştirdiler ki, en büyük grubun zannediyorum ki, 1863’ lerde Ceyhan bölgesine geldiği şeklinde kayıtlı. Ahmet Cevdet Paşa, çünkü 1865 ‘ de oraya gittiğinde orada Kozanoğulları veya Davutağaoğulları olarak bilinen, Avanos Dağları bölgesindeki bir takım Türk aşiretlerinin ıslahına çalışmaktaydı. O sırada işte Ceyhan’ da Yılankale ile Hemitel Kalesi arasında, Ceyhan nehirinin iki tarafına 3000 ( Üç bin ) civarında Nogay muhacirlerinden yerleştirildiğine, Nogayların bu bölgede köyler kurarak o bölgeyi imar ettiklerine, ziraate açtıklarına, hatta ektikleri buğday ve arpadan çok büyük verim elde ettiklerine ; 1’ e 70 – 100 arasında ürün elde ettiklerini hatta bu ürünü kaldırmakta güçlük çektiklerini, ayrıca o bölgede bulunan diğer Türk aşiretlerinden, göçebe aşiretlerden, bazılarının

baskılarına maruz kaldıklarını, buna karşın kendilerini silahla koruduklarını, bunları kaydediyor yani. Buradan yola çıkacak olursak benim düşüncem Nogayların o tarihlerde, biliyorsunuz 1863’ lerde büyük göçler var. Diğer kafkasyadan göçler de var, Balkanlardan Tatarların yaptığı göçler de var. Bunların bütün hepsinin kaydının Osmanlı arşivlerinde olması lazım. Nogayların o tarihte, irade dediğimiz tasnifte, devlet arşivlerinde, dahili iradede bunlar yer almaktadır. NOGAYTÜRK : Bu durumda gerek Osmanlı gerekse cumhuriyet Türkiyesi içerisinde Nogayları kayıp bir toplum olarak kabul edebilir miyiz ? HALAÇOĞLU : Tabi… Şimdi şöyle, Nogaylar Türklerin Kıpçak koluna mensuptur, biliyorsunuz. Kırım Tatarlarıyla birlikte akıncı gurubunu oluşturan birlikler içerisinde yer alırlar. Yani neredeyse at üzerinde doğup, at üzerinde yaşadıkları için, hızlı hareket etmeleri gerektiğinden, Kırım’ dan Avusturya tarafına olsun Rusya tarafına olsun bir takım harekatların içerisinde yer aldıkları için o bölgeden pek fazla dışarı çıkamamışlardır. Ama Kırım’ ın kaybedilmesinden sonra 1774’ den itibaren direnmelerine rağmen, baskılara maruz kalmışlar. Kırım Tatarları da aynı şekilde sürgün edildiler biiyorsunuz. Muhtemelen oradaki baskılara dayanamayıp, önemli miktarda Türkiye’ ye göç etmek durumunda kaldılar. Ve bunların sayıları ne kadardır, sayı olarak bilemiyoruz ama Kuban bölgesinde yaşayan Nogayların da ne kadar olduğu pek bilinmiyor. Dolayısıyla Türkiye’ ye gelen Nogaylarla ilgili tek net bilgi Ahmet Cevdet Paşa tarafından veriliyor. O Ceyhan bölgesine üç bin aile ki , her birinde beş nüfus olduğunu düşünürseniz en azından on beş bin kişilik bir topluluğun geldiği ve aradan geçen yüz yirmi, yüz otuz yıl sonunda bu gün bunların aşağı yukarı bu günkü nüfusunu göz önüne alırsanız, en az yüz bin Nogay Türkü’ nün olması lazım. NOGAYTÜRK : Buna bağlantılı olarak bir sorumuz daha olacak; T.T.K. olarak, Nogay Türkleri ile ilgili bir araştırma yapılmak istenmesi

Nogaytürk – 16


RÖPORTAJ NOGAYTÜRK durumunda, özellikle gençlerin, istemesi durumunda, başvurabileceğimiz kaynaklar nelerdir ? HALAÇOĞLU : O dönemde yazılmış Osmanlı Vakaünistlerin yazmış oldukları kitaplara bakmak lazım. Tarih- i Cevdet’ e bakmak lazım, Fiki Zat- ı Maruzata bakmak gerekiyor. Onun dışında o dönemdeki diğer ülkelerdeki ve Osmanlı vakaünislerin yazdığı kitaplara, tarihçileri yazdığı kitaplara bakmak gerekiyor ama en önemlisi tabi ki Osmanlı arşivlerine bakmak gerekiyor. Osmanlı arşiv kayıtlarında kimlerin hangi bölgeden hangi sayılarda geldikleri vardır. Dolayısıyla Nogayların Kulu ve Ş.Koçhisar bölgesinde yedi köy var diyorsunuz, komin hayatı yaşamışlar belli ki , ama herhalde Ceyhandakilerde, bakın birbirinizden haberiniz olmuyor. Dernekler kurmuşsunuz, şimdi bu dernekler bunları ortaya çıkaracaktır. Ama biraz önce de baktım sizin dergilerinize, Nogaytürk’ e, Nogay türkçesi ile Türkiye türkçesi arasında çok fazla bir fark yok. Aslında çok büyük bir ayrıcalık yok çünkü sebebi de şuydu, Osmanlı döneminde zaten iç içe yaşandığı için aynı devlet içerisinde yaşandığı için, asyadaki mesela Kazak türkçesi ile Nogay türkçesi birbirine yakın olmasına rağmen Türkiye türkçesi ile de anlaşılabilecek bir nitelik taşıyor. Dolayısıyla bunların araştırılmasının tek en büyük kaynağı, bana göre, vakaünist tarihçileriyle Osmanlı devlet arşiv kayıtlarıdır. Osmanlı Cevdet – i İrade ‘ de muhtemelen bunların, bu gelenlerin, Kuban bölgesinden şu kadar Nogay muhaciri geldi ve şuralara yerleştirildi diye muhakkak kayıtları vardır. Bu konu ile ilgili araştırma yapacakların muhakkak İstanbul’ daki Osmanlı arşivlerindeki Cevdet – i İrade tasniflerine bakması gerekiyor. NOGAYTÜRK : Peki Hocam, tarihçi kimliğiniz ile şunu sormak istiyorum; Nogayları, Türkiye’ de gerek üniversite çevresinde, gerek T.T.K., gerek Türk toplumlarına yönelik araştırmalar yapan kurumların Nogay Türklerine yönelik araştırmalarını yeterli görüyor musunuz ? daha neler yapılabilir yani ?

HALAÇOĞLU : Böyle bir şey yapılmıyor zaten. Çünkü Türkiye’ de kimsenin Nogay’ dan haberi yoktur. Siz şimdi buradan gidin Ankara’ nın en merkezi yeri olan Kızılay’ a, sorun, “ Nogaylar kimdir? “ diye, “ Nogay ne demektir ? “ diye sor, kimse bilmez. NOGAYTÜRK : Doğru.. HALAÇOĞLU : Türkiye’ de bilim adamlarından çok azı, belki dilciler, bilirler ama Türkiye’ de ne kadar Nogay vardır, yoktur onu da bilmezler. Doğrusunu isterseniz ben de bilmiyorum Türkiye’ de ne kadar Nogay vardır. Ama sadece şu, o bölgede çalışma yaptığım için, Ceyhan bölgesine üç bin civarında Nogay yerleştirildiğini biliyorum ama başka bölgelerde ne kadar Nogay vardır onu da bilmiyorum. Haberim bile yok. NOGAYTÜRK : Afedersiniz Hocam, benim bahsettiğim demografik yapı olarak değil, kültürel olarak, araştırmalar yönünden… HALAÇOĞLU: Bunu sosyologlar ve halk bilimcilerin yapması gerekir ama onlarında böyle çalışması yok. Benim bildiğim bir iki küçük çalışma var bildiğim kadarıyla ama bu gün Türkiye’ de gerçekten yaşayan insanların, tabi çeşitli etnisiteler üzerine çalışmalar yapan batılılar da var, Türkiye’ den de var. Şimdi bunlara baktığınız zaman aslında Türkiye’ de etnisite üzerine yapılan, Nogaylar üzerine yapılan, içerisinde Nogaylarında olduğu çalışma hemen hemen hiç yoktur. Sadece bir çalışmada belli bir ölçüde Nogaylar belirtilmiş ama Türkiye aslında Türklerin değişik halklarının, guruplarının, boy ve aşiretlerinin, uruglarının, bunların harman olduğu yerdir. Yani dünyanın hiçbir Türk ülkesinde böyle bir harman yoktur. Yani burada Oğuzda çoktur Anadolu’ da ama Kıpçak’ ta çoktur.

Göktürklerde vardır hatta ta Cengiz zamanından kalma Moğollar’ da vardır ama tamamen Türkleşmiş onlar. Ancak Nogayların Türkleşecek bir şeyleri yoktur zaten, Türktür onlar. Ama kültürlerinde hangi ölçüdedirler, ikisini, Türkiye’ de yaşayan Nogayların kültürü ile Nogaytürk – 17


RÖPORTAJ NOGAYTÜRK bölge. Nogaylar o bakımdan orada bir sigorta, bir sibop olarak bulunuyor. Haliyle oradan Anadolu’ ya herhangi bir göç yok. Onun için kırk bir bin iki yüz doksan beş ( 41.295 ) cemaat ve aşiret ismi arasında Nogay hiç geçmiyor. NOGAYTÜRK : Hocam bu soruyu dolaylı olarak yanıtlamıştınız ancak ben yine de sormak istiyorum. Bir tarihçi bir araştırmacı kimliğiniz ile kaybolmakta olan bir kültürü araştırmak, kayıt altına almak isteyen amatör araştırmacılar için ne gİbi tavsiyelerde bulunursunuz ?. Fotograf : Hakan BENLİ

Kuban’ daki, Nogayların kültürünün karşılaştırmasını yapacak, araştıracak olan bilim, halk bilimidir. Bu da ancak gezerek, görerek yapılır. Bu saha çalışmasını yapacak elde veri tabanı yoktur. Hangi bölgelere giderek Nogayların gelenek ve göreneklerini devam ettirip ettirmediklerini inceleyeceksiniz ? .Önce bunu bileceksiniz. İşte sizin çıkardığınız Nogaytürk Dergisi, ayrıca derneklerinizin bu konuda ortaya koyacağı sonuçlar zannediyorum birçok araştırmacıya veri tabanı oluşturacaktır, malzeme olacaktır. Ondan sonra gündeme gelebilir, yani unutulmaması lazım. NOGAYTÜRK : Sizin son olarak yakın zamanda yayımlamış olduğunuz, boylarla ilgili altı ciltlik eserinizde tesadüfen de olsa Nogaylar ile ilgili yapmış olduğunuz bir saptama oldu mu acaba ? HALAÇOĞLU : Hayır. Benim yaptığım o çalışma 1453 ile 1650 yılları arasında olan bir çalışma. Yerleşik olanlarla da ilgili değil o, göçerler üzerine bir çalışma. O tarihte tabi Nogaylar orada yok. Çünkü zaten Kırım bölgesi stratejik bir bölge. O bölgeden herhangi bir şekilde içeriye göçün zaten istenmediği bir durum. O bakımdan Kuban Bölgesi’ de tam Kırım’ ın karşı tarafında Kafkasya tarafında biliyorsunuz. Kuban Nehrinin bulunduğu bölge ve Nogaylar orada yaşıyorlar. Yaşadıkları bölge, yurt orası. Haliyle çok stratejik bir bölge ve Rusların en çok baskı yaptıkları, Kafkasyaya doğru baskı yaptıkları

HALAÇOĞLU : Öncelikle sizlerle temas kurması lazım gelir. Bütün Nogaylar değil sadece, Türkiye’ deki diğer kültürlerde de öyle. Onlar da bilinmiyor. Kendileri de unutuyor neredeyse ama bu kimliksizlik anlamına gelir bir müddet sonra. Kimlik aslında kültürünüzdür. Bu kültürü yaşatmadığınız takdirde yavaş yavaş kozmopolit bir hüvviyete bürünür. Şimdi bizim Fransızlarla aramızdaki en büyük fark nedir ? kültür yapımızdır., anlayışımızdır, felsefemizdir, dünya görüşümüzdür. Bu dünya görüşünü devam etirmenin en önemli yolarından birisi de geleneklerini devam ettirebilir bir toplum olmak zorunda Türkiye. Şimdi her ne kadar Nogaylar Kafkasya’ dan göç etmiş olsalar da veya Tatarlar Kırım’ dan göç edip gelmiş olsalar da aslında Orta Asya’ dan daha önce gelmiş olan bizlerle kültür farklılığı çok fazla büyük boyutlarda değil. Osmanlı zamanında bile mesela Nevruz çok kutlanılan bir Türk bayramı. NOGAYTÜRK : Bizde “ Sabantoy “ deriz… HALAÇOĞLU : Ama Sabantoy zaten düğün anlamına gelir. Şimdi burada “ Saban “ nedir ? NOGAYTÜRK : Karasaban’ dan geliyor. HALAÇOĞLU : Aslında nedir ? Tarlaların sürülmeye başlandığı bir dönem anlamına gelir.Yeni bir gün, yeni bir

Nogaytürk – 18


RÖPORTAJ NOGAYTÜRK başlangıç anlamına geliyor muhtemelen çünkü ben pek bilmiyorum bunu. Şimdi bakın, Tamga olsun, sizin taşlarla ilgili düşünceleriniz olsun, tamgalarınız olsun hepsi aşağı yukarı aynı. Aynı tamgaları kullanıyorsunuz. Aynı yazılar olsun Kiril alfabesi kullanıldığına bakmayın, kirilden önce ne kullanıyordunuz harf olarak… Dolayısıyla Osmanlı’ da Arapça kullanmıştır zamanında ama geleneklerimize, adetlerimize baktığımız zaman hiçbir problem yaşamazsınız. Belki de bu yüzden Anadolu’ ya gelen bu değişik Türk gruplarını pek kimse dikkate almamış. Batılılar da şimdi bunu işlemek istemiyorlar. Anadolu’ da şu kadarda Nogay var dediğimiz zaman yüz bin de, iki yüz bin de Nogay var dediğiniz zaman batılılar için problem teşkil etmeyecek bir grup niye incelensin. Anadolu’ da etnisite meydana getirmeyecek bir grup , kendini Türk hisseden bir grup niye incelensin. Türklüğünü niye ortaya çıkarılsın adamların ?. Yani sizinle ilgili araştırma yapmak isteyen sizden başka yazılmış olan o dönemin tarihlerini, hatıratı, ondan sonra Osmanlı Arşivlerini muhakkak görmek zorundadır araştırmalarını bu yönde yapmak isteyen kişiler… NOGAYTÜRK : Az önceki cevaba istinaeden şunu da sormak istiyorum. Hocam madalyonun iki yüzü var. Tamam Nogaylar Türkiye içerisinde herhangi bir karışıklığa mahal vermeyecek bir toplum oldukları için batılılar tarafından araştırılmamışlar. Bu tür bir şeye maruz kalmadılar ama madalyonun diğer yüzünde Türkiye’ de gerek üniversiteler gerek toplum bilimciler, halk bilimciler, sosyologlar tarafından, akademik araştırmalar yapan çevreler tarafından Nogayların bilinmeyişinin nedeni sizce ne olabilir ? HALAÇOĞLU : Sadece Nogaylar değil ki, diğer gruplar için de aynı. NOGAYTÜRK : Onlar adına da sormuş olalım..

HALAÇOĞLU : Çünkü henüz yavaş yavaş bu konular Türkiye’ de revaç görmeye başladı, ilgilenilmeye başlandı. Arkadaşlarımız var, Mustafa Aksoy var Marmara Üniversitesi’ nden, güzel araştırmalar yapıyor, halk bilim yapıyor. Başka arkadaşlar var buna benzer. Düşünsenize yani, Anadolu aşiretleri ilk defa benim tarafımdan, büyük ölçüde araştırmalar yapan yayınlar oldu geçmişte, Yavuz Hoca “ Oğuzlar ve Türkmenler “ diye bir kitap yayınladı ama sonra Cevdet Türkay tarafından bir kitap çıkarıldı fakat daha köklü daha sistemli bir araştırma 2009 yılında çıktı. Türkiye Cumhuriyeti kurulalı 1923, 2009 yılında çıktı. Bir de bunun öncesi var yani. Osmanlı döneminde yaşanan, aldığı büyük göçler var yani Anadolu’ ya. Bunlarla ilgili hiçbir ciddi araştırma yapılmadı. Sanıyorum bu geçmiş dönemdeki, Osmanlı dönemindeki değişik etnisitelerin Anadolu’ da çıkardıkları bir takım isyan hareketleri ve devletin en zor döneminde bulunduğu dünya savaşı esnasında çıkardıkları isyanlar sebebiyle Anadolu’ da tek yapıya bağlı, tek kültüre bağlı, tek bir millet oluşturma çabası vardı. Türk Milleti bunun adı da. Bundan dolayı da Türkleri kendi içerisinde bir takım guruplara bağladığınız takdirde birliği ve millet olma şuurunu sağlayamayacağınız düşüncesi ile bunların üzerinde pek bir gidilmedi, araştırma yapılmadı. NOGAYTÜRK : Cumhuriyet dönemi içerisinde de sendrom yaşandı.

aynı

HALAÇOĞLU : Evet, cumhuriyet döneminde de aynı şey oldu. Haliyle ve dolayısıyla bir eğilme olmadı amaben şunun muhakkak incelenmesi düşüncesindeyim Türkiye’nin hangi köşesinde yaparsanız yapın kültür değerlerini muhakkak ortaya çıkarmak lazım. Bu kültür zaten ismi Nogay’ da olsa Tatar’ da olsa, ismi Avşar’ da olsa ismi genelde Türk’ de olsa, ne olursa olsun ister Karadeniz’ de deyin ister Akdeniz’ de deyin hatta Nogay’ dan geçmiş muhacir deyin adınıza, bunların kültürel geçmişlerini araştırdığınızda aynı köke dayandığını aynı kökten sulandığını ve çıktığını, aslında bunun bir bütün teşkil ettiğini, daha bir,

Nogaytürk – 19


RÖPORTAJ NOGAYTÜRK birbirlerine sarılmaları gerektiği sonucunu ortaya koyarsınız. NOGAYTÜRK : Şimdi size sormak istediğim bir soru daha var. Bunu da sizin ağzınızdan duymak istediğimiz için dile getirdik. Dergimiz mümkün olduğunca yeni yetişen genç nesillere kendi kültürlerini, kendi değerlerini, kendi kimliklerini öğrensinler; merak etsinler, araştırsınlar duygusunu aşılayabilmek için yayınlanıyor. Olaki, yayınlanacak olan – sizin sarf ettiğiniz değerli sözlerden sonra- araştırma yapmak isteyen bir genç arkadaşa, nerelere başvurmasını, hangi kurumlardan destek alabileceğini , nerelerden araştırma yapabileceğini, Türkiye’ nin bu konudaki en önemli kurumlarından birinin başkanlığını yapmış biri olarak belirtebilir misiniz ? HALAÇOĞLU : Şimdi bununla ilgili değişik kurumlarımız var elbette. Özellikle Halk bilimi açısından değerlendirirsek yani bunu, Tübitak dahil olmak üzere Türk Tarih Kurumu, bunun dışında bir takım dernekler var, vakıflar var. Bunların desteği ile yapılabileceği gibi asıl bunun yapılma alanı bana göre, üniversitelerde mastır ve doktora çerçevesinde olmalı. O takdirde hem tamamen bilimsel bir çalışma yapılır ortaya konulan çalışmalarda, sonuçlarda haliyle bu kültürü, Nogay kültürünü, Anadolu’ nun diğer kültürel; aynı kökten gelen kültürü ile mukayesesi de yapılmak suretiyle ortaya konabilir. Çünkü bu sıralarda Türkiye üzerinde çok değişik oyunlar oynanıyor ve gittikçe ayrılıkçılığa doğru… Türkiye’ de çeşitli halklar vardır, etnisiteler vardır gibi nitelendirilen politikalar var. Bunun önüne geçmek aslında çok önemli. Hepimiz biliyoruz, Kuban

Bölgesi’nden gelen Nogaylar Kıpçak ve kullandıkları Nogay Türkçesi de Türkçe. Onun ikinci bir şeyi yok. Ama ihtimal ki, bir takım kişilerin de yanlış yöne çekmelerininde önüne geçmek gerekir. Ve özellikle Nogayca yerine Nogay Türkçesi denmesi çok daha önemli. Fakat, ama dediğim gibi, doktora ve mastır bazında üniversitelerimizin Türk Dili ve Edebiyatı bölümlerinde, halk bilimi bölümlerinde, sosyoloji bölümlerinde rahatlıkla araştırması yapılabilir. NOGAYTÜRK : Daha ziyade ağız alışkanlığı bizimki, Nogayca olarak, kısaltma olarak… Şüphesiz ki, sizin vurguladığınız gibi bir durum da yoktur Nogayla ile ilgili.. Nogaylar, aslında bu cümleyi sarf etmekte pek doğru değil, biz zaten Türküz. Gerçekten tarihin kabul ettiği bir gerçek. HALAÇOĞLU : Zaten öyle bir durum söz konusu değil. NOGAYTÜRK : Allah’ a şükür zaten öyle bir durum söz konusu değil. HALAÇOĞLU : Ben bunu o açıdan söylemedim. Şimdi dışarıdan bazı kişilerin o yöne çekmemesi açısından… NOGAYTÜRK : Şimdi şöyle bir anekdot anlatayım olayı açıklamak açısından; internette, MSN’ de genç bir arkadaşla konuşuyoruz, kendisi lisede, lise son sınıfta okuyor. Ben buna sordum, dedim ki “ Seniz deden, baban nereden gelmiş? “ kendisi Nogay, “ Biz Kore’ den gelmişiz “ dedi. ………………………

Nogaytürk – 2 0


RÖPORTAJ NOGAYTÜRK HALAÇOĞLU : Kore’ den .. NOGAYTÜRK : Evet, yani bunu söyleyen bir lise öğrencisi, üniversiteye hazırlanan veya hazırlanacak olan birisi. Yani bizim kaygılarımız bunları giderebilmek, yani ben “ şuyum” diyebilsin.

NOGAYTÜRK : Yani Nogalar ile, ayrıca bunu henüz derneklere falan da açmış değiliz. Ayrıca dergiyi birkaç arkadaş çıkartıyoruz, derneklerden bağımsız olarak yayınlıyoruz. Amacımız da dernekleri ateşleyebilmek, hem muhalefet etmek hem de yaptıkları çalışmalara destek olabilmek.

HALAÇOĞLU : Oradaki problem nereden kaynaklanıyor ? Liseye giden bir genç kendisinin Nogay olduğunu biliyor fakat nereden geldiğini bilmiyor. Bu ailenin suçu.

HALAÇOĞLU . Herkes uğraşabilmeli. Şu an hali vakti yerinde olan kişiler de vardır, zengin olan kişiler de vardır. Bu derneklere onların da katkısı olmalı muhakak ki… Niye olmasın yani..

NOGAYTÜRK : O merakın, bilginin aşılanması gerekiyor…

NOGAYTÜRK : Müzede en azından Nogayların el sanatları, üzerinde tamga işaretleri olan mezar taşları gibi…

HALAÇOĞLU : Dergilerinizi açtım, inceledim. Bu dergi onların kendi kimliklerini tam olarak öğrenmelerine yol açacak nitelikte. Mesela siz koymuşsunuz, bir Nogayca deyişi koymuşsunuz. Onun yanına Türkiye Türkçesi ile açıklamasını koymuşsunuz. Zaten birbirinden farkı olmadığını gösteriyorsunuz siz. Bunları zaten yapmışsınız, o bakımdan iyi bir yoldasınız o yönüyle. Dolayısıyla o yönde bir sıkıntı yok ama dediğim gibi “ Nogaylar kimdir, nereden geldiler ? “ Bunların bilinmesinin, özellikle gençler tarafından bilinmesinde fayda var. Sadece Nogaylar tarafından değil, birinin Avşar ötekinin bilmem ne olduğu, bunların hepsinin aynı kökten olduğunun muhakkak bilinmesi lazım ve öteki kişinin de Nogayı kendisinden ayrı görmemesi için bilmesi lazım. NOGAYTÜRK : Hocam aslında konumuz ile direkt ilgisi yok ama kısmet olursa bizim şöyle bir hedefimiz de var. Nogaylarla, bizim bir köyümüz var, Seyitahmetli Köyü, bir Nogay Köyü. Orada eski bir okul var, şu an kullanılmıyor. Kısmet olursa orayı müze haline getirmek yönünde bir düşüncemiz var.

HALAÇOĞLU : Eski dönemde yaptıkları işlemeler eşyalarda orada sergilenebilir

veya

NOGAYTÜRK : İnşallah kısmet olursa yapmayı düşünüyoruz Hocam. HALAÇOĞLU : İnşallah… NOGAYTÜRK : Hocam ben gerçekten çok vaktinizi aldım neredeyse üç saattir sohbet ediyoruz. Bizi kırmadınız, teveccühünüz için teşekkür ediyorum. HALAÇOĞLU : Estağfurullah, başarılar diliyorum. NOGAYTÜRK : Teşekkür ediyorum. HALAÇOĞLU : En önemlisi gençlerimizin hepsinin iyi bir eğitim görmesi, ülkelerine faydalı olmalarıdır.

HALAÇOĞLU : Çok da güzel olur.

Nogaytürk – 2 1


TARİH

SAYFASI Dr. Fatih KARAYANDI

Ölüm döşeğindeyken çocuklarını toplar ve onlara ''Buradan gideceksiniz. Ağabeyiniz sizi, o Türk ve Müslüman memleketine götürecek. Yoksa burada yaptığınız silahlar onları vuracak, ben günah kazanacağım'' der. Aile bu vasiyet üzerine evlerini, tarlalarını olduğu gibi bırakıp Ceyhan bölgesine gelir ve buraya yerleşiyor. Bakınız 1907 Ceyhan doğumlu Halil Candevir, babası Kafkas Mehmet ustanın işgal günlerinde Kuvay-i Milliye ye olan katkılarını nasıl anlatmaktadır. (1) Kaymakam İbrahim Bey ile babam giderek Kurtkulağı'ndaki topu görmüşler. Babam çalışabileceğini söylüyor ve ray demirlerinden topa kızak yapıyor. Topu öküzleri koşup Papak'ta Topraktepe'ye getiriyorlar. Topun üzerine oturtulan iskeleti yoktu. Onu da babam yaptı. Babamın top başına gittiğini ihbar etmişler. O bir daha Ceyhan'a dönmedi. Çokçapınar'dan Mahmut diye jandarma yazılan bir tanıdığımız vardı. O dışarı haber götürüp getiriyordu. O bizi aldı, Ceyhan'dan dışarı kaçırdı. Önce Çiftlikat, Papak, oradan da Cihanbekirli'ye götürdüler.

Kafkas Mehmet Usta ailece demircilik ve silah ustalığı ile uğraşan bir Nogay sülaleden gelir. Babası Kafkasya'nın Oğluş suyunun kenarında yaşamakta ve silah fabrikasında usta olarak görev yapmaktaymış. Bir ara gelip Ceyhan ve yöresini gezmiş ve bu bölgeyi görmüştür.

Öteki top Kürekgediği'ndeydi. Osmaniye'deki Fransızlar Kürekgediği'ne gelecekmiş. Akşam üzeri Fransız geliyor diye haber geldi. Dürbünle Osmaniye'den çıktığını görüyorlar. Oradan top sıkınca, Fransız gelmedi. Babam beni de götürmüştü, topun başında bir çavuş vardı. Topun üzerine biniyor, ileri geri oturarak topu hedefe ayarlıyordu. Hedefi bulunca ''tamam'' diyorlar, hemen atlıyor topun üzerinden ateşliyorlar. Bir zaman sonra Fransız çıkarma yaptı. Papaktaki topu aldı. Ağzına mermi koyup bozdu. Biz oradan kaçtık. Cihanbekirli'ye geldik. Cihanbekirli'den sonra Mercimekteki Abdulhamit'in çiftliğine gittik. Çiftlikte bize yer verdiler. Babam işe başladı. Patosları çeviren islim makineleri vardı. Onları tamir etti. Ekinleri biçtiler. Ağabeyim (İbrahim Canver) islim makinesinin direksiyonunda durur, makineye kumanda ederdi. Ben ateşçiydim. İstopları açar kapatırdım. Küçüktüm ama babam öğretmişti. Çeteler Ceyhan yakınlarına gidip silah sıkarlardı. Nogay İnce Ali, Dayım Battal Gazi Davut Fransızları taciz ederdi.

Nogaytürk – 22


TARİH SAYFASI Dr. Fatih KARAYANDI Mercin Harbine bütün çeteler gelmişti. Mercin değirmeninin orada boğaz var. Fransız süvarisi Mercin'de daraldı mı çukura inerdi. Babam da siperde otomatik silahıyla çıkanı vurdu. Kafkas Mehmet Efendi'nin diğer oğlu olan 1903 doğumlu İbrahim Canver kardeşi Halil Candevir'in söylediklerine ek olarak şunları anlatmıştır; Oradaki (Mercimek) bütün makineleri yapan, tamir eden babamdı. Bir zaman bende ona yardım ettim. Un öğüttük, oradaki fırını onarıp çetelere ekmek çıkardık. Babam çok iyi ustaydı. Yeni tüfek bile yapabilecek kabiliyetteydi. Çetelerin silahının da bakımını yapıyordu.

Nogayca soyadı Candavur ( Yanda- vur) olan Kafkas Mehmet Usta Ceyhan Kuvay-i Miliye hareketine yukarıda anlatıldığı üzere hem lojistik hem de savaş gücü olarak katkı koymuş, tamir ettiği Topraktepe topuyla da o zamanlarda Ceyhan'da yankı uyandırmıştır. Ancak topun nişangahı olmadığından gelişigüzel atışlar yapmaktadır. Hatta bir atış sırasında Yılankaleyi vurmuştur. Bu nedenle topa Ceyhanlılar tarafından ''Deli Top'' adı verilmiştir. 1- Fatma Sayman ve ark, Anılarla Milli Mücadelede Ceyhan, Ceyhan Belediyesi Yayınları,s:168-120, Ceyhan-1987

Nogaytürk – 23


MAKALE Dr. Aziz SÜTBAŞ

Professor Henryk Jankowski tarafından yapılan çalışma aynı başlıkla Türk Dilleri Araştırmalarında görülenin biraz eklenmiş bir versiyonudur. [Türkçe Diller Üzerine Araştırmalar] 10 (2000): 113-131, Yayınlayan: Sanat Kitabevi, Ankara, Türkiye. Bu yazının bir Polanyaca versiyonu Rocznik Tatarów Polskich’de yayınlanmıştır. (Polonyalı Tatarlar Dergisi), sayı. 6, 2000, 118-126. İzin alınarak Şubat 2002’de ICC Web sitesine gönderilmiştir Ankara ili a) Şereflikoçhisar ilçesi -Akin, Agın, 232 yaşayan, 75 hane -Şeker Köyü, Şeker, bazı Nogaylar da Seker derler -Doğankaya, aynı zamanda Karakaya ve Abdülgedigi. b) Ankara merkez ilçesi -Ahiboz, Ayboz ~ Aboz şeklinde telaffuz edilir (kısmen Nogay) [26] -Ballık -Taşpınar [27] -Günalan, diğer adı Koloz ~ Holos [28] c) Bâlâ ilçesi -Ahmetçayırı [29] d) Haymana ilçesi -Cıngırlı (önceleri Nogay köyü iken, şimdi Nogaylar dört hanede yaşamaktadır) Birkaç ailenin Cihanbeyli’nin Böğrüdelik (Konya İli) köyünden geldiği söylenir. Aksaray ili Aksaray merkez ilçesi -Alaca, eski Hamidiye. [30] Teberdar (1994: 27) Ayrancı Bucağındaki yaşlı insanlar tarafından hala işe yarar bir şekilde Kırım Tatarcası konuştuğunu rapor etmiştir. Bu bölgenin Ereğli ilçesinin batısında Karaman'ın doğusu, Karapınar’ın güneyi ve Mersin’in kuzeyinde yerleşik olduğunu söylemektedir. [26] Bavbek’e göre (1993:8), köy 1860’tan beri vardı. [27] Bavbek’e göre (ibid), köy Romanya’dan gelen Tatarlar tarafından 1306-1324 (i.e. 1890-1908) yılları arasında kurulmuştur. [28] Bavbek’in görüşüne göre (ibid), Günalan 1908 yılında Romanya’dan gelen yerleşimciler tarafından kurulmuştur. Bu köyün Taşpınar ve Ballık gibi Gölbaşı gölü üzerinde, Ankara’ya yakın ve çekici bir yerde olması, şehirleşme ve ikamet edenlerin değişmesinin hızlı bir sürecini getirmiştir. [29] Köy hakkında bakınız Elmacı (1996:30-31). [30] 1899 yılında kurulan köy hakkında, bakınız Doğan ve Gökdemir (1995: 39-40). Köyde yerleşik Tatarlar Güney Kırımdan gelmiş olması nedeniyle, Türkçeye çok yakın olan dilleri hızla Türkçe ile yer değiştirmiştir. Sadece birkaç yaşlının ana dillerini hatırladıkları bildirildi

Nogaytürk – 24


M AKALE Dr. Aziz SÜTBAŞ Türkiye’nin güneyinde Adana civarında Ceyhan ilçesinde de Kırım Tatar köylerinin bulunduğu bildirilmiştir: Çakaldere, Toktamış, Küçük Kırım ve Büyük Kırım. Kırım Tataları tamamen unutulmuş olduğu söylendiğinden oralara gitmedim. [31] Ankara’nın doğusundaki Kırıkkale ilindeki birkaç bölgede dilin kaldığına dair herhangi bir delil yoktur. Tatar köyleri Keskin'de (Yoncalı, Polatyurtu ve Üçkuyu) ve Karakeçili ilçesinde (Sulubük) tür. Bunun için bak (1994: 26-27). Ersoy ve Aydın (1998) Tatar ve Nogayların Kırşehir ili Kaman ilçesi Darıözü köyünde iyi korunduğunu iddia etmektedirler. İlaveten bir Tatar köyü olan Derince Kocaeli (İzmit) ilinin Gebze ilçesinde bulunmaktadır. Geçmişte İstanbul yakınlarında üç Tatar köyü vardı: İzzettinköy, Sazlıbosna ve İmrahor. Buna karşın, günümüzde Sazlıbosna’daki yaşlı neslin sadece birkaçı hala dili konuşmaktadır. İstanbul’un kenar mahallelerinin kontrolsüz yayılması ve burayı içine alması sonuçta büyük bir gecekondu bölgesine çevirmesi nedeniyle İmrahor’da Tatar bulamadık. Günümüzde Tatarların çoğu köylerinin yakın olduğu, iş ve okul bulabildikleri ilçe ve şehir merkezlerinde yaşmaktadırlar. Dağılım ilçeden ilçeye değişmektedir. Yeni yerlerinde Tatarca sadece evde özellikle yaşlı insanlar tarafından konuşulmaktadır. 1997 yılında, Eskişehir ilindeki onbir köye (Karaçay, Güneli, Aktepe, Esence, Şerefiye, Yıldızören, Mesudiye, Işıkören, Ilıcabaşı, Karakaya ve Yaverören) ve 1998’de diğer üçüne (Kalkanlı, Aksaklı ve Canköy (Yenikent)) gittim. Başlangıçta daha önce oldukça iyi çalışılmış olduğundan Polatlı’da geniş bir çalışma yapmayı düşünmüyordum. Aynı zamanda Eskişehir’deki insanlar Polatlı’nın küçük, hepsinin bir arada ve dilin diğer bölgelere göre daha iyi korunmuş bir bölge olduğunu söylediler. Sonuçta bölgeyi ziyaret etmeye ve bu önerileri detaylandırmaya karar verdim. Bulduklarım söylenenlere oldukça tersti. Bütün köyler boşaltılmış, evler yarı terk edilmiş ve hiçbir hayat işareti yokmuş gibi görünüyordu. Şehirde oturan Tatarlar, memleketlerinde bıraktıklarını sadece bazen ziyaret ediyorlardı. Asimilasyon belki de Ankara’ya olan yakın mesafeden (bir saatlik yol) ve elverişsiz tarım şartlarından dolayı Eskişehir’dekinden daha güçlü görünüyordu. Ankara yakınındaki Tatar köylerinden Ballık ve Taşpınar'a (Polatlı’daki Taşpınarla karıştırılmamalıdır) gittim, orada Tatarca konuşabilen birisi ile karşılaşmak oldukça zordu. Köylülerin yakın ilçe olan Kulu’da oturduğu, Kırkkuyu hariç tüm Nogay köylerine gittim. Son olarak benim çalışmamda İzettinköy, Sazlıbosna, ve İmrahora ilaveten Çorum ili Alacahüyük yakınında küçük bir köy olan Kalecikaya ele alınmıştır. İlaveten Eskişehir, Alpu, Mahmudiye, Çifteler, Polatlı, Kulu, Ankara ve İstanbul olmak üzere bütün şehirlerdeki rehberlerimle birlikte çalıştım. 3. Türkiye’deki Tatarların Etnik Kökeni Benim çalışmamdaki topluluk Tatarlar, Nogaylar ve Gipsiler olarak ayrılabilir. Tatar topluluğu en genişidir. Onlar kendilerine tatar demektedirler, örneğin: Men Tatarman 'Ben Tatarım', dilleri Tatarcadır. Dobruca veya Kırım’dan gelmişlerdir. Sadece birkaçı Türkiye’ye başka ülkelerden gelmişlerdir, örneğin bir tanesi Almanya’dan gelen eski Alman askeri. Kökeni ve alışkanlıkları ayrıt edilmeksizin çoğunluğu kendilerini Kırım veya Tatar olarak görmekte ve her ikisinin de bir millet olduğunu düşünmektedirler. Sadece birkaçı için daha geniş bir duygu olarak Türk olmak daha önemlidir.

[31] Ayrancı Bucağı’nda olduğu gibi, Tatarların Türklere çok yakın olduğu güney Kırımdan geldiği söylenir. Önceki dipnotlara da bakınız.

Nogaytürk – 25


M AKALE Dr. Aziz SÜTBAŞ

Foto Grafik : Ahmet ÖZİL

Temas halindeki Tatarlar ve Nogaylar arasındaki ilişkiler ulasal olarak belirgin değildir. Zararlı, saldırgan türden yaklaşımlar yoktur. [32] Çoğunluk olarak Alpu’da yaşayan Gipsilerin durumu farklıdır. Onlar şehir merkezinin ayrı bir bölgesinde yaşamaktadırlar. Başkaları ile kendileri hakkında konuşurlarken Tatar olduklarını söylerler. Tatar Gibsileri tarif ederken Gipsilerin kendilerinin bu terimi kabul etmedikleri iddiası ile beni uyardılar. Gipsiler ve Tatarlar iş sahasında birbirleri ile temas halindedirler ve normalde davetlerinde ve sosyal olaylarında birbirlerini davet etmemektedirler. Her iki etnik grup arasındaki ilişkiler iyidir. Tatar dilini oldukça iyi sürdürdükleri için Gipsilere gitme konusunda Tatarlar tarafından cesaretlendirildim ve onlarla konuştum.

4. Dil İncelenen topluluk yukarıda açıklanan gruplar açısından dil olarak homojendir denilebilir. Eskişehir Tatarları ve Nogaylarının konuştukları dil çok farklı değildir. Bunun yanında Nogayların söyledikleri şiirlerin dili Nogayların bazı farklı karakterlerini göstermektedir. Nogay özellikleri Tuz Gölü Nogaylarının günlük konuşmalarında oldukça belirgindir. Halen topluluğun büyük çoğunluğu çift dil kullanmaktadır. Sadece yaşlılar Türkçelerinin iyi olmadığını söylerler, ancak doğrusu Türkçe oldukça iyi anlaşmaktadırlar. Tatarlar nispeten Tatarcadan Türkçeye kaymaktadırlar. İletişim durumu dil kayması açısından tipiktir. Dil karışması olayında olduğu gibi büyükanne ve büyükbaba kuşağı dilin en iyi yorumuna sahiptir. Onlar normalde kendi aralarında ve çocukları ile konuşurken tatarca konuşurlar. Onların çocukları olan Kırk-elli veya daha fazla yaşlardaki ve çoğunluğu emekli toplum ebeveynlerini hedef almadıkça Türkçeyi tercih ederler, onlara öncelikle tatarca konuşurlar. Onların çocukları ve torunları birçoğu tatarca anladıkları halde bazı yaygın tatarca ifadeler, selamlamalar ve yemek isimleri hariç, birbirleri ile ve ebeveynleri ile konuşurken sadece Türkçe konuşurlar. Bu durum tatil boyunca köyde ne kadar süre ile kaldıkları vb. gibi aile durumlarına göre değişir. Büyük ve büyük büyük ebeveynlerinin Türkçe yorumlarının sınırlı olması ve gençlerle Türkçe konuşmaya çalışmalarının bir önemi yoktur. Bunu tatarca konuşmaktan dolayı okullarda engellenmemeleri amacıyla yaptıklarını söylemektedirler. Doğal olarak dil tercihi sosyal faktörlere de bağlıdır. Eğitimli insanlar tüccar, zanaatkâr ve işçilere göre daha fazla asimile olmuştur. Onların sadece bir kaçı Tatarca konuşmayı tercih etmektedir. İletişim dili tatarca olan sadece birkaç aile ile karşılaştım. Bu ailelerin üyeleri Tatarca konuşamayan ve zorlukla anlayan ileri gelenlerine konuşurken Türkçeyi kullanan gençler hariç, diğer tatarlarında Tatarca konuştuğunu ifade etmektedirler.

32] İleri gelenlere göre büyük şehirlerde politik ve etnik görüşlerin belirgin bir şekilde değişebilmesi açısından bu kabul edilemez.

Nogaytürk – 26


M AKALE Dr. Aziz SÜTBAŞ Öğretmenler de dahil bir tek Tatar bile dil kaymasını durduracak veya geri çevirecek bir çalışma yapmamıştır. Tatarca dil kursu sağlayan hiçbir okul veya diğer bir kuruluş yoktur. Bu durumda hiç kimsenin dil öğretimi için yazı kitapları, sözlükler ve diğer araçları düşünme ihtiyacı olmadığı görülmektedir Sonuç olarak, Tatarca sadece evde ve yaşlı Tatar nesil arasında konuşulmaktadır. Hiçbir yazılı standart yoktur. Türkçeye kayma gönüllü ve herhangi bir politik yüklenme olmaksızındır. Tatarlar başka alternatiflerinin olmadığını ve daha önce kendilerinin olduğu gibi çocuklarının da profesyonel kariyerlerinin engellenmiş olmasını istemediklerini söylemektedirler. Bayar ve Bayara göre insanlar çocuklarını daha iyi okullarda okutabilmek için köylerini terk etmiştir. Günümüzde bu sadece bir tercih değil aynı zamanda zorunluluktur. Çünkü ayrılan genç nüfus ile okullar kapanmıştır. [33] Köy okullarındaki eğitim standartlarının oldukça düşük olması açısından hiç kimse buna itiraz etmemektedir. Genç Tatar ve Nogayların çoğunluğu mezuniyetten sonra köylerine dönmemektedirler. Özellikle Tatarcanın daha prestijli ve baskın Türkçe tarafından oldukça etkilenmiş olduğu güncel durumda Tatarca ve Türkçe benzer dillerdir. Konuşma esnasında kaymanın her şekli olmakta ve görülmektedir. Kayma; bir kelime, deyim, cümle ile sınırlı olabilir veya daha uzun bir konuyu içerebilir. Türkçeden kalıpsal veya pragmatik birçok kopya vardır. Türkçe etkisinin en az görüldüğü Tatarcaya televizyon veya Tatarca konuşmayan diğer insanlar tarafından bozulmayan yaşlılarla konuşma esnasında karşılaşılmaktadır. Köylerde yaşlı insanlar, normalde anlayan ve bazılarının cevap bile veren bazı yöresel tatar olmayanları da tatar olarak göstermektedirler. Bunun yanında bilinmeyen birisi ancak Tatarcadan döndükten sonra Tatar olarak gösterilirdi. Benzer durumlar Nogaylar arasında da görülmektedir Günümüzdeki Kırım Tatarlarcasının lokal diyalektten oldukça farklı olduğu yaygın bir görüştür. Anlaşılamama durumları sıktır. Tatarlar, ne Rusçadan (Kırım’da olduğu gibi) ne de Türkçe’den (Türkiye’de olduğu gibi) etkilenmediği için en iyi Tatarcanın Dobruca’da konuşulan olduğunu söylemektedirler. Elbette ki bu fikir, Kırım’dan Dobruca’ya olan geçmişteki göçlerin yarımadanın kuzey ve orta kısımlarından ve Kerç’ten olmasına rağmen, konuşulan dilin Kırım’ın kuzeyinden oldukça farklı olması nedeniyle biraz yanıltıcıdır. Bunu ispatlamak için Ayrancı Bucağındaki durumu gösterebiliriz (yukarıya bakınız). Kısacası, dil kaymasının devam eden ve kaçınılmaz bir süreç olduğunun söylenmesi gerekir. Güncel hayat ve olayların bütün şekillerinden etkilenmektedir. Tatarca dilinin kalanları örnek Tatar mutfağı içeren kültürün kalanları süresinde yaşayacaktır. [34] Tatar dili festivallerde ve sahnelerde duyulan şarkılarda ve söylemlerde yaşayabilir.

[33] Akin, ziyaret edilen köylerden çocuklar için okulun açık olduğu tek köydür. [34] 16. yüzyılın sonlarında etnik dilleri Yerel Slav dili ile yer değiştiren Polanya-Litvanya Tatarları tarafından kullanılan bazı yemek adlarının korunması iyi bir paralelliktir (Cazma ve bielusz, et vb. ile doldurulmuş bir çeşit pasta).

Nogaytürk – 27


YAZAR

SAYFASI Necdet ÖZEN

Bu halkların bunlar ve benzeri gelenekleri olduğunu öğrendikten sonra bir anda on yaşlarında çocukluğumun o güzel günlerinde köyümde yine kurak giden bir mevsimde yaşadığım bir yağmur duası uygulaması gözümün önüne geldi. Tarihte en az beş kez soykırıma uğramış biz Nogay Türk’leri Önasya ve Avrupa coğrafyasının birçok yerleşim yerlerinde dağınık olarak yaşamaktayız.Yaşadığımız güzel yurdumuza atalarımızın gelerek yerleşmeleri ortalama yüz yirmi yılı geçmiş veya bir kısmının gelişi daha da fazla olmuş ise de bazı geleneklerimizi devam ettirmekte olduğumuzu düşünerek Karadeniz ve Hazar denizi kuzeyi ile bu iki deniz arasında kalan coğrafyada yaşamakta olan ve bu gün için bilebildiğimiz en çok Nogay’ ın bulunduğu bölgedeki halkımızın da bizim dinimize göre dua ve yemek verme gibi yöntemlerin dışında yağmur duasını nasıl yaptıklarını merak edip öğrenmek istedim. Çünkü yurdumuzun İç Anadolu bölgesinde olan kendi köyüm ve diğer Nogay Türk’lerinin yerleştikleri köylerin kurak iklim kuşağında olmaları ve her yıl bahar aylarında mutlaka yağışa bağımlı bulunmaları nedeniyle yağmur duasına çıktıkları görüldüğünden ve yine Nogay bozkırı olarak adlandırılan Karadeniz kuzeyi bölgesinde yoğun olarak yerleşen soydaşlarımızın da adı üstünde bozkır kuşağında bulunmaları nedeniyle İslam öncesi inançları devam ettirmiş olabilecekleri düşüncesi ile mevcut yayınları okuduğumda, Nogay’lar ve Nogay olmayanlarında, biz Nogay’ larda olduğu gibi İslamiyet’in kabulünden önceki dönemlerden kalma inançları olup bunları çeşitli etkinliklerle uyguladıkları anlaşılıyor. İşte bunlardan biride kurak ve yağışsız geçen ilkbahar mevsiminde dinimize göre yapılan yağmur duasının dışında uygulanan

etkinliklerdir.Bunun örnekleri halen yurdumuzdaki topluluklarda ve orta asyadaki diğer Türk topluluklarında da çeşitli şekillerde görülmektedir. Örneğin; Başkurt ve Uygur’larda birbirlerine su serpme, okunmuş küçük taşların akarsuya bırakılması gibi. Yine Karadeniz kuzeyi halklarından Adige’ler ile Karaçay, Malkar ve Kumuk’larda, yaşlı kadın ve çocukların bir küreğe kadın elbisesi giydirip güzelce süsledikleri ve bu kuklaya Karaçay ’ların (kürek biyçe) adını verdikleri.Bu kuklanın çocuklar tarafında köy içinde dolaştırılıp her evin avlusuna girişte, kuklanın yere vurularak şöyle söyledikleri: Biz küyebiz,ölebiz (Biz yanıyoruz,ölüyoruz) Cavun cavsa süyebiz (Yağmur yağarsa seviyoruz) Kürek biyçeden cavun tileybiz (Kürek bikeden yağmur diliyoruz) Her evden de et,ekmek,yumurta gibi yiyecekler toplayıp güle oynaya akarsu kıyısına gelip kuklayı suya atıp birbirlerine su serptikleri anlaşılmaktadır. Bu halkların bunlar ve benzeri gelenekleri olduğunu öğrendikten sonra bir anda on yaşlarında çocukluğumun o güzel günlerinde köyümde yine kurak giden bir mevsimde yaşadığım bir yağmur duası uygulaması gözümün önüne geldi. Sanırım Mayıs ayının ilk haftası ve oldukça sıcak bir gündü.Benim yaşımdaki çocuklar ve kızlar köyümüz camisinin avlusunda toplandık.İçimizde en büyüğü on iki,en

Nogaytürk – 28


YAZAR SAYFASI Necdet ÖZEN küçüğü de dokuz yaşlarında idi. Öğlen namazından çıkmış yaşlılardan bir tanesi bize hitaben: -Havalar kurak gitti iki gün sonra yağmur duasına çıkacağız,sizde bu gün (Sıtkadım) söyleyeceksiniz dedi.İçimizde bulunan kızlardan o ailenin ilk çocuklarını (tonguş) bir kenara ayırıp onlara gittiğiniz her evde sıtkadım söylerken sizlere kova ile su atarak ıslatacaklar diğerleri sıtkadım söylerken sizlerden bir tanesi ıslatılacağı için her evde sadece biriniz öne çıkarsınız, geriye kalanlarda yine hep birlikte sıtkadım söyleyecekler ve şimdi size vereceğim bu torbaya da o evden verilen un,yumurta gibi yiyecekleri dolduracaksınız diye tembihliyerek bizi gönderdi.Biz çocuklar hep birlikte evlerin avlusuna girdik ve kızlardan birisi öne çıktı ve biz hep bir ağızdan, bu gün sadece bir kıt’sı aklımda kalan şu tekerlemeyi uyumlu,türkü şeklinde seslendirip söyledik . Kökte bulut kaynaydı (Gökte bulut kaynıyor) Cerde şeşek caynaydı (Yerde çiçekler dalgalanıyor) Ne dep ne dep kaynaydı (Ne diye,ne diye kaynıyor) Cavaman dep kaynaydı (Yağacağım diye kaynıyor) Abilim sıtkadım (Abilim sıtkadım) Sıtkadım keldi körünüz (Sıtkadım geldi görünüz) Körümlüğün beriniz (Göz hakkını veriniz) Abilim sıtkadım (Abilim sıtkadım) Bu şekilde her evde hep bir ağızdan söylediğimizde,o evin hanımı veya yetişkin kızı evden su kovası ile çıkarak öne çıkan kıza kovadaki suyu serperek ıslattı.Sonrada yumurta ,un,buğday gibi yiyecekleri getirdiğimiz torbaya koydu.Köyü dolaşıp bitirdikten sonra cami avlusuna geldik ve oradaki yaşlı amca ıslanan kızları evlerine gönderip entarilerini değiştirip gelmelerini söyledi.Toplanılan gıdaları da köyün korucusuna verip bakkala gönderdi ve korucu

bu gıdaları bakkala satmış olacak ki bir torba kuruyemişle geldi. Bu sırada tonguş kızlarda entarilerini değiştirip kurulanmış olarak geldiler.Korucu bir çay bardağını alıp torbadaki kuru yemişleri birer bardak doldurarak hepimize dağıttı.Yemişleri daha sonra yiyebileceğimiz söylenerek yine bu yaşlı kişi ve köyün hocası başımızda olduğu halde topluca köyün mezarlığına gittik. Mezarlığın etrafını üç defa dolaştıktan sonra hoca dua okudu ve bizde ellerimizi avuçlarımız yere bakacak şekilde kaldırıp duaya hep bir ağızdan amin dedik.Sonrada verilen kuruyemişleri yiyerek güle oynaya evlerimize gittik. Aradan iki gün geçtikten sonra köyümüzün çeşmelerinden birinin yakınına adamlar tarafından küçük bir kanal kazıldı.Bunun içine odunlar konulup ateş yakılarak üzerine arana tabir ettiğimiz büyük kazanlar yerleştirilip kesilen koyun etleri ile yemekler pişirildi ve bu yemekler hep birlikte yenildi. Köyün yukarısındaki bayıra çıkılıp yine saf tutarak bütün köyün erkekleri dizildi ve hocanın yağmur duasını okumasını müteakip biz küçük çocuklar tarafından toplanılan okunmuş küçük çakıl taşlarını alarak köyün merasından akan Porsuk çayına götürüp attık. Kurak bir iklim kuşağındaki köyüm ile civar köylerde yağmur duası her yıl yapılmakta ise de bu sözünü ettiğim ve Kafkas milletlerinde yapılan ve yine benim köyümde uygulanan gelenekle nerdeyse birebir örtüşen bu geleneğin bizde artık uygulanmadığı görülmektedir. Bu gün dahi özlemini derinden duyduğum bu geleneğimiz yarım asırdır uygulanmamaktadır.Acaba onlarda yağmur yağdırma etkinlikleri halen yapılmakta mıdır ? Bir geleneğin özlemi ile kaleme aldığım bu kısa yazımı tüm Nogay Türk’lerine ithaf eder,sav bolup savlukman kalsınlar derim. NOT = Sıtkadım sözcüğünün ne anlama geldiğini bu gün dahi bilemediğim için yurdumuz Türkçe’si karşılığını belirtemedim. Aynı sözcük Romanya Nogay ’larında SÜTKADIM olarak telaffuz edilmektedir.

Nogaytürk – 29


ERTENGİ Hakan BENLİ

Kıs boldumu en caman şiy üydün şatısının akmasıydı. Karda cavunda persan etetandı. Onun üşün havalar aruv ekende üydün şatısını çorak akelip cangıdan aktarırdık. Arandın,samanlıktın, agıldın, aşenedin sonra anbardın şatılarınıda aktarıp şıgardık. Bakşada terin bir kuyuga kireşlerdi töküp üstüne su kuyup onu aruv etip tinlendirirdik.Bu kireşminende üylerdi sıvap appaşık eterdik. Birde bu kireşti agaşlardın , tereklerdin üstüne cagardık, tırtıllar böcükler agaşga şıgıp meyvelerdi cemesin dep…

Fotoğraf : Doğan BENLİ

Sıyakta aruv bir ayaz bardı. Terezeler şıgır şıngır sallanıbyatırdı. Belli ki tavlarga kar cavyatırı. Bir eki künge kalmaz avılga da cavardı. Avıldın colları kapanır, şeşmeler tonmaga baslardı. Cazdın sıcak künlerinde hem harmanmınan uğraşatandılar hem de kıslık kereşlerini casaytandılar.

kürep bakşada tüz bir cerge tögetandılar. Bu töktükleri pislik cerden bir karıs cogarda bolyaktay tüzeltip cayatandılar. Bütün bir kıs, bahar ve cazda tökülgen pislikler cazın küneşte aruv etip kuruganda bunu belmen dört köşe etip kesetandılar. Bu tezekleridi kıs boldumu cagatandılar. Cazın bundan baska,taze pisliklerdi bikeler kollarını sıvazlap tasga, duvarga capıştırıp kurutatandılar.

Kıstan baslap agıldaki, arandaki mallardın astındaki pisliklerdi kolarbalarına

Nogaytürk – 30


ERTENGİ Hakan BENLİ Bu capaşalardı da kıs bolganda cagıp üydü cılıtatandılar. Agaşlardın pıtanma zamanında kestiklerini kurutup , kişikiy kişikiy tuvrap bir yerge ciyatandılar. Köyde kömür cagılmaytandı. Üyler kerpişten boldugu üşün cazda serin boladı. Kıs kelgende zobada tezekdi cagtımıydı üydün işi fırınday bolurdu. Bazı künler kapılardı ya da terezelerdi aşardık, köp sıcak boldu dep. Aruv canadı mubarek. Cokluk künleri avıllarda. Gayma bolmazdı. Bişiy alınyagı zaman hep harmanga dep alınırdı. Harman zamanı kelgende herkesti bir telaş alatandı. Harman demek iş demekti. O mahsüller tarladan orakman, şalgıman şalınır, elmen toplanırdı. Tarladı aruv etip tırnavuşlarman tırnaytandılar. Üken üken atkılarman o saplar sallarga toldurulup harman yerine cıgılırdı. Adamı bolgan bıryaktan salman saplardı tasırken anav yaktan düvenmen aydaytandı. Parası bolgan patos tutardı. Düvenmen aydangan sap saman bolduktan sonra yabalarman celde atılırdı. Samanman maksüldü ayırdıktan sonra samanlardı sallarga yüklep samanlıkga cıgardık. Cerde kalgan maksüldü kuşlarga cedirmeden şinikmen ölşüp şuvallarga tolturatandık. Keliyik cıldın tugumluklarını ayırıp kalganını satmaga, un yasatmaga, bulgura dep ayırıp anbarga göz göz arpa biyday, mercimek , nogut, kimyon dep ayırıp salırdık. Vakit geşirmey satılyak maksüldü atarbasına cüklep guluköyüne aketetandılar. Satıldıktan sonra uyerdeki borşlardı ödep kıs üşün may, seker, şay, kiyim, gazmayı ,tütün yada cigare baska ne kerek bosa onlardı alıp aruv etip cıynardık.Üyge toz sekerden baska fabrikadan kocaman kocaman şıkatan şekilsiz şay sekerlerinden de alatandık. Bu sekerdi kesmek üşün özünün kanşıları bardı.Her üydede tabılmaytandı. Guluköyüne birde un yasatmak üşün ketilatandı. Arbaga şuvallarga doldurulup salınatan biydaydı cüklep ,atlarmınan akırın akırın ketilirdi. Erttemen namazman turulurdu gene. Termenlerde sıra köp bosa bazen eki üşgün kelinmaytandı. Termenge bardımıydı sıraga kirilip ya parasımınan yada biyday

karşılıgı un üyütülürdü. Birde köylerde bazı üylered termen tası bolurdu. Un bu termen tasında üyütülürdü. Yada Üken ağaş tokmalarmınan işi oyuk üken taslarda soga soga un yasalırdı. Bu ayttıgım pek zor bolurdu. Köyde bakal bolmadıgına ya cakındaki köyge yada guluköyüne ketilatandı. Köyden birövü ketiyik bosa herkes şinikmen biyday,nogut akelip berirdi, aldıryanı aytardı.ketiyik bolgan bir gün avelinden atarbasını hazırlardı.Digerşiklerini maylar, epkelerini camar,atlardı tımar eterdi. Erttemen namazman turup, eptegini cer colga şıgardı.Guluköyunda kırgavesine barıp alyaklarını alıp , satyaklarını satıp ekindige kalmadan colga şıgatandılar. Kisiler en köp cigare üşün ketetandılar.Açık tütün, cigare yapragı, zengin bolgan ya da maksülü aruv şıkgan birinci yada harman cigaresi alırdı özüne. Harman sonu üstü kapalı atarbasıman gıdıratan satıcılar kelirdi köyge. Arblarında leblebili seker, keşiboynuzu, tahin, helva, kapkacak bolurdu.ballarga cam bilyalar,büskütler, gofretler,cüzüm, incir, pındık fıstıklar akelirdi. Köydeki tutas kisiler,bikeler caslar, gızlar, ballar toplanır alganlarga, satılganlarga karardı. Kıyır şıyır eterlerdi ballar , maga navdu al anavdu al dep. Şenlik bolurdu bulay künler. Harmandan sonra kısga bişiy kalmazdı. Bazen harman sonu sonbahardı tabardı. Cazın köp iş bolurdu köyde. Hem cazdın isleri yasalırdı hem de kısga hazırlık yasamak kerekti. Dallardaki meyveler, yemişler boldugu zaman bunlar toplanırdı. Kaysılar, zerdaliler, erikler, elmalar, vişneler, kirazlar, bademler, hepsi… cerge tökülgenlerdi kirpiler, kuşlar, böcükler cedigi üşün tezden künlük toplaytandık.terekleri şırpıp kutuklarga şuvallarga telezlerge salatandık. Bunlardı üydün şatısına şıgarıp ,damga caydığımız naylonlardın şapıtlardın üstüne cayardık.Bazılarının şekirdeklerini şıgarıp caratandık. Olayca kurutup şır etetandık. Bu şırlardı kısta sekermen kaynatıp şır yasaytandık. Şırdı eptek cedikten sonra tatlı dep ya da sıpraga tek as dep salatandık.

Nogaytürk – 31


ERTENGİ Hakan BENLİ Kıs boldumu en caman şiy üydün şatısının akmasıydı. Karda cavunda persan etetandı. Onun üşün havalar aruv ekende üydün şatısını çorak akelip cangıdan aktarırdık. Arandın,samanlıktın, agıldın, aşenedin sonra anbardın şatılarınıda aktarıp şıgardık. Bakşada terin bir kuyuga kireşlerdi töküp üstüne su kuyup onu aruv etip tinlendirirdik.Bu kireşminende üylerdi sıvap appaşık eterdik. Birde bu kireşti agaşlardın , tereklerdin üstüne cagardık, tırtıllar böcükler agaşga şıgıp meyvelerdi cemesin dep…

plastik kaplarga cıynastıratandık.

bidonlarga

salıp

Bir de bostan zamanı bar, o ta şenlik bolatandı köyde. Cazda bostandan toplangan tomatisler, kambalalar,kabaklar, balkabakları, biberler, patlıcanlar, gülilanlar ondan sona, kavunlar , karbuzlar gayri aklınga ne keletan bosa hepsini toplardık. Kimini cerdik kimini kuruturduk. Kıs üşün birde turşu yasap salırdık. Üken bidonlarda şeşit şeşit turşulardı yasardık.

Bundan baska ,mahsüller toplandıktan sonra köylüler üşer beşer toplanıp şayırlıkta üken kazanlarga su salıp biydaydı kaynatırdık. Bu biydaydı tabak tabak toldurup üyerdeki ballarga, kisilerge, caslarga dagıtırdık. Kazandakilerdi naylunlarga cayıp cayıp kuruturduk.Kuruttuktan sonra bulgurlardı alıp şuvallarga dolturup salırdık anbarga. Bir arüv pilavı boladı bulgurdun. Kısın kümesteki tavuklardan köküslerden kesip bulgur pilavının üstüne salıp ciytandık.

Bugünkündey herşiy hazır yasalıp satıladığı üşün o zamanlar bütün bunalr köylerde kıs hazırlığı bolup yasalırdı. Birde kısta cemek üşün domatislerdi, kavunlardı biraz ayırıp samanlıkta samandın işinde saklaytandık. Ne üşün bolsada, o cerdin havasından bolsa kerek bızılmaytandı mübarekler.Kısta onlardı cemek ayrı bir tatdı bizim üşün. Bostandan topladıgımız balkabaklarınıda zobadın üstünde kaynatırdık, işine şeker kuyup. Üyde ciyik bişiy kalmadımı ya şır ya da kabak pisirip eptekmen ciytandık.

Hayvanlardan savdugumuz sütlerdi takta tuluklarda sallap sallap sarımay yasardık. Kiminde makine bar edi. Bizde makinaga şegetandık.Baharda menim ensüydüğüm agızdı. Hayvan ballarını tuvurduktan sonraki sütümen yasadığımız tatlıdı.Sonra peynir basardık üken kaplarga. Caz kış cenedi sosu. Sona koyun tulukarında şökelek yasap salırdık. Onu en köp sıcak bazlamadın arasına sarımaydı cagıp onunda üstüne şökelek töküp cemesini süyetandı ballar.

Bakşada bir aruv aşatan güller bolurdu. Bu güllerdi toplar,saplarından ayırıp cuvar sonrada kazanda kaynatıp reşil etetandık. Bu reşillerdi kavanozlarka kuyup caz kış ciytandık. Bundan baska bakşadaki zerdalimen, kirazman, vişnemen de reşiler yasap salırdık.gene bakşadaki ceviz agaşından cevizlerdi toplar , işindeki cevizdi şotlarman kabıgını sındırıp şıgartırdık. Bademlerdi de tutas olay eterdik. Birde bademdi tuzlap cemesi aruv bolatandı.

Bav zamanı kelgende cüzümlerden evel capraklarını toplap alırdık.Kısga capraklarını sarıp cemek üşün.Onlardı aruv etip şeşerdik, kart bolmıyak, taze bolyak ki pisgende avuda dagılsın. Capraklardı üken kaplarga tüzgün tüzgün tizip tuzlu suga basıp saklardık.Cüzümler boldugu zamanda onlardı toplardık. Sulu sulu cemesi bek aruv boladı cüzümdü. Gene kısta cemek üşün cüzümlerdi komsularman barabar üken kazanlarda kaynatıp, işine seker , toprak katıp pekmez yasaytandık.Bu pekmezlerdi gene tutas konu kamşuga dagıtıp özümüzge taslaganımızdı

O şıgardıgımız cevizmen , bademmen barabar yanına biyday, nogut, cüzüm katıp aşure yasaytandık. Kayzaman aşure etilse ballar bayram eterdi. Kıs kelgende en süydügüm şiylerden birövüde talkandı.darıdı aruv etip ügüttükten sonra sekermen karıstırıp suvman toguduktan sonra cemesi baska bolatandı. Köyde cakın komsular, kısım akrabalar toplanıp şuval şuval unlarmınan herkesge caymalar aşılırdı. Bu yer hepsinden ta şenlik bolurdu. Bikeler toplanır, kenşekler, cas gızlar toplanır biryaktan hamur yasalır, biryaktan

Nogaytürk – 32


ERTENGİ Hakan BENLİ

Fotoğraf : Tacettin BATTAL

cayma aşılır anav yaktan şacda cayma pisirilirdi. Bir tek cayma ma, bazlamalar,kalakaylar,taba börekler, kasıkbörekler, lokumlar yasalırdı.Tandır bar bosa tandır eptekleri yasalırdı. Üş dörtgün sürdügü bolurdu bunun. Köy cerinde kıstın pittigi künden kıstın basladığı künge gadar kıs hazırlıgı yasalırdı. Cangurlardan sonra kar cavdumuydu, köydün tutas colları kapanıp kalırdı. Adam boyu kar cavardı. Aksamdan kün aşık bolurud.gece cavardı ,ertemen bir karagansım üytebedin boyu gadar kar cavgan.kapıdı aşarsın üyge kar tolar. Mallarga karamak üşün, helaga ketmek üşün,samalıkga,aranga , kümesge , şeşmege

ketmek üşün karlardı kürüp kürüp atardık. Üydün aldını pitirdikten sonra köydün işindeki collardı aşmaga uğraşırdık. Bir hafta geşmeden karapsın ki gene aynı bolgan.hadi babam birtta… Sıyakta aruv bir ayaz bardı.terezeler şıgır şıngır sallanıbyatırdı. Belli ki tavlarga kar cavyatırı.Bir eki künge kalmaz köyge de cavardı.Köydün colları kapanır,şeşmeler tonmaga baslardı.

Nogaytürk-33


YAZAR

SAYFASI

İsmail ÖZGÜN AKP Balıkesir Milletvekili

Kendilerine özgü gelenek ve göreneklerini hâlen devam ettirmekte, aralarında kaybolmaya yüz tutmuş Nogay diliyle konuşmaktadırlar. Hamurlu yemeklerden sonra et suyu olan “Sorpa” içmeleri geleneksel özelliklerindendir. Misafirperverdirler, aman dileyip hanelerine başvuranları baş tacı edip ölümüne korumaktadırlar. Kazak Türkleri, efsanelerinde kökenlerini Nogaylara

ve

Karakalpaklar

Özbeklere 15.asırda

dayandırırlar.

Volga’dan

Aral’ın

güneyine gelmiş bir Nogay topluluğudur. Hatta Kırım Türklerinin askeri gücünün çoğunluğunu asırlar boyunca Nogaylar oluşturmuştur. Nogay Han'ın ölümünden (1299) sonra başlamak üzere çeşitli dönemlerde de göç vermiştir. Bu göçlerin en büyüğü Osmanlı-Rus savaşından sonra 1860 yılında 180 bin Nogay’ın göç etmesidir. 600

bin

Türkiye'ye

göç

zamanın

Konya

Nogay çeşitli etmiştir.

Büyük

vilayetine

zamanlarda bir

kısmı

yerleşmiştir.

Grafik : Kübra ERGİN

İlk

zamanlar Osmanlı fermanına uygun olarak yerleşik köylere 30’ar haneyi geçmeyecek

Günümüzde bu mesleklerin bir kısmını artık icra

şekilde iskân edilip yerleşik düzene geçmeleri

etmemektedirler.

için iki haneye bir öküz ve hane başına bir kile

Kendilerine

özgü

gelenek

ve

buğday tohumluk devlet tarafından verileceği

göreneklerini

sözü

şartları

aralarında kaybolmaya yüz tutmuş Nogay diliyle

nedeniyle çoğunlukla bu gerçekleştirilememiştir.

konuşmaktadırlar. Hamurlu yemeklerden sonra

Romanya’dan göç etmiş Nogaylar’ın bir

et suyu olan “Sorpa” içmeleri geleneksel

verilmişse

de

zamanın

zor

hâlen

devam

ettirmekte,

kısmı gümüş ve bakır işlemeciliği, el sanatları

özelliklerindendir.

ürünleri, takı ve süs eşyası, boncuk, yüzük,

dileyip hanelerine başvuranları baş tacı edip

kolye ve bilezik yapımı ile uğraşmışlardır.

ölümüne korumaktadırlar.

Nogaytürk – 34

Misafirperverdirler,

aman


YAZAR SAYFASI İsmail ÖZGÜN AKP Balıkesir Milletvekili sonra ana yurtları olan Kırım ile Tuna arasındaki bölgeden ceza olarak doğuya İdil (Volga) ırmağının öte yakasına doğru sürülüp, Hazar Bozkırı’nın Yayık(Ural) ile Çim(Emba) ırmakları arasında bırakıldığı görülür.4 Bir grup Nogay da Bizans

yoluyla

Anadolu'ya

geçmiştir.

Bu

Nogayların birinci soykırım ve sürgün hayatı olmuştur. Nogay Türkleri yaşadıkları yerlere göre Kuma ve Kuban Nogayları olmak üzere ikiye ayrılırlar. Ayrıca Kuban Nogayları da kendi aralarında

Tahtamış,

Mansur,

Karamurza,

Kıpçak ve Navruz Nogayları olmak üzere beş topluluğa ayrılır. Bu ayrılığın esas nedeni prens ailelerinin

kavgaları

olup;

dış

etkenler

değildir.5 Tarihte büyük bir coğrafyaya yayılan Nogaylar'a özgü olan dillerini muhafaza etmeye çalışmışlardır

ve

günümüzde

de

bu

dili

kullanmaya devam etmektedirler. Geleneksel yemekleri

kazanbörek,

şırbörek

(çiğbörek),

koyankulak (tavşan kulağı), inkal, tavabörektir ve tamamı hamurdan yapılmaktadır. Ekmek

Nogaylar, topluluğa Volga boyundaki Türkleri de dâhil etmişlerdir. Böylece genişleyen hanlık Rusya’yı rahatsız etmiş; sonuç olarak da pek çok kez Rus işgaline maruz kalmıştır. Bugün ise; Nogay Türkleri Kuzey Kafkasya’daki özerk Cumhuriyetlerde dağınık halde yaşamaktadırlar.

olarak da kendilerine has kalakay, tavaöptek,

Kuzey Kafkasya’da Türkiye’nin yapacağı

şöyünöptek adlarında ve tandırda pişen çeşitli

en önemli adım eğitimdir. Bölgeye eğitmenler

şekillerde ekmekleri tüketmektedirler. Yağda

gönderilmesiyle hem sosyo-ekonomik yardım

kızartılan bavursak adında ekmekleri de vardır.

yapmış hem de kültürel ve tarihi bağlarımızı

İçeceklerinin en önemlisi ise ayakşay’dır. Halk

güçlendirmiş oluruz. Ancak Rusya Federasyonu

arasında Tatar Çayı veya Nogay Çayı olarak

içinde sadece özerk olan bu Cumhuriyetlere

bilinir.3

eğitmenler gönderilmesi, okullar açılması kolay

Rus

kaynakları

incelendiğinde,

bu

değildir.

Sonuçta

onlar

bağımsız

değildi

kalabalık topluluğun Nogay'ın ölümünden 4 www.nogay.org.tr 5 Adolf Berje, Kafkasyalı Dağlı Kavimlerin Kısa Tasviri, Ç. 3 http://tr.wikipedia.org/wiki/Nogaylar

Murat Papşu, Kafkas Derneği Yayınları, Ankara, 1999, ss. 5153.


YAZAR SAYFASI İsmail ÖZGÜN AKP Balıkesir Milletvekili

ve her ne kadar özerk olsalar da Rusya’nın egemenliği altındadır. Eğitimde yardımcı olabilmemiz için oradaki çocukların ve gençlerin Türkiye’de okutulması gerekir. Böylece hem Rusya hem Türkiye hem de Kuzey Kafkasyalılar için daha sağlıklı bir sonuç ortaya çıkacaktır. Ek olarak Kuzey Kafkas Cumhuriyetlerindeki üniversiteler ile Türkiye’deki üniversiteler arasında işbirliği ve değişim programları hazırlanabilir.6 İlişkiler bunlarla sınırlandırılmayıp; bakanlıklar yoluyla, her türlü kültürel, ticari, ekonomik, sosyal faaliyetlerde işbirliği yaparak ve ilişkiler arttırılarak bölgeyle olan bağlar sıkı bir halat gibi güçlendirilmelidir. Bölge bugün birçok sorunla baş başa kalmıştır. Oysa Kuzey Kafkasya’nın en büyük ihtiyacı “barış”tır. Bu sebepten dolayı Türkiye, arabuluculuk ve barış yapıcılığı rolü üstlenerek bölge halkının güvenini kazanma yoluna gitmelidir. Türkiye gerek küresel gerekse bölgesel güçlerle ortak hareket etse bile bu ortak hareketin çerçevesi aşılmadan dış politika stratejisi geliştirilmelidir. 6 Işıl YASA, http://www.bilgesam.org/tr/index.php?option=com_content&view=article&id=301:kuzey-kafkasyadaki-turkler-ve-turk-

dis-politikasi&catid=86:analizler-kafkaslar&Itemid=148


YAZAR

SAYFASI Celal ÇAĞDAŞ

Düşünelim bir kere Türkiye de bile kaç nine torununa masal anlatabiliyor ,kaç anne bebeğine doğru düzgün ninni söyleyebiliyor veya hangi düğünde karşılıklı mani söylenebiliyor. Merhaba değerli Nogay Türk okuyucuları.

geleneğinden” farklı bir sünnet geleneğimiz yok.

Yazıma başlarken önce başlıkta geçen “folklor” kelimesini açıklamak istiyorum. Folklor çoğu zaman günlük kullanımda yanlış olarak halk oyunları yerine kullanılmaktadır. Ancak folklor halk oyunlarını da kapsayan daha geniş anlamlı bir kelimedir. Türkçe karşılığı; ”halkbilim”dir. Sözlük tanımını ise belli bir ülkede yaşayan halkın kültür ürünlerini; geleneklerini, törelerini, inanışlarını, müziğini, oyunlarını, masallarını, efsanelerini, türkülerini, geleneksel tiyatrosunu, halk hekimliğini, konut yapımını, araç-gereçlerini vb. inceleyen bilim dalı olarak yapabiliriz.

Nogay müziği: Nogayların eskiden beri kullandıkları müzik aleti KOBUZ (akordeon) ne yazık ki bugün çalabilen bir elin parmaklarını geçmez. Kopuza eşlik edip kanakiy tepebilecek Nogayları ise mumla arar olduk.

Şimdi ise günümüz Nogay folklorüne (bizim köylerimizde yaşanan) kısaca göz atalım: Kültür ürünlerimizin maalesef çok azını saklayabilmişiz. Giyim-kuşam: Bugün Nogaylar arasında yaşlısından gencine Nogaylara has kıyafet diyebileceğimiz bir kıyafete rastlamak mümkün değildir Herhalde sandıklarımızı karıştırsak bile bulmak mümkün olmayacaktır. Gelenekler: Gelenek konusu biraz daha geniş kapsamlı olduğu için aklıma gelenleri sıralamak istiyorum. Düğün geleneklerimizin bir kısmı halen devam etmekte, ancak düğün anlayışımızda hızla dejenere olmakta, pek çok geleneğimiz maalesef unutulup yok olmaktadır. KAVETOY, CAS KÖSTERME, CENGE ŞIKBA, KART OYNATBA…Benim bildiğim bugün unutulan bazı düğün gelenekleridir. Yine Türkiye’de bugün yaşanan “sünnet

Nogay edebiyatı: İçler acısı Şınlar tedavülden kalkmış, ertenğiler artık masal olmuş. Ninnileri, cırları bilen yok. Nogay yemekleri: Yukarıdaki karamsar tabloyu yok edebilecek bir maddeye geldik galiba. Şırbörek, kazanbörek, kassıkbörek, tababörek, bılamık, ınkal, bazlama, gözleme, kalakay, bavursak… Bir anda sayabildiğim hamur işleri, tabi ki diğer yemek çeşitleri de var. AYAKŞAY da halen zevkle içilmektedir. Nogay dili: Benim umutlu olduğum konulardan biri de dil konusudur. Çünkü Nogayların çoğu Nogaycayı bugün bilmekte ve kullanmakta, bazı gençlerimiz ve çocuklarımız da konuşamasa bile en azından konuşulanı anlamaktalar. Tabi ki burada Nogayca ne kadar doğru kullanılmaktadır? Şeklinde bir soru gelebilir. Dilbilim açısından dilin yapısına göre doğru kullanılması yeterlidir. Yani cümle yapısına uyuluyor mu, yapım ve çekim ekleri doğru kullanılıyor mu buna dikkat edilirse yeterlidir. Çünkü kelimeler değişebilir, önemli olan yapıyı bozmamaktır. Bunu şöyle örneklendirebiliriz: Terezenin aldından karıyorum, demek yanlıştır. Bana göre “tereze” yerine “pencere” desin ama ekleri doğru kullansın, daha doru olur. – Penceredın aldından karayman. (Pencerenin önünden bakıyorum

Nogaytürk – 37


YAZAR SAYFASI Celal ÇAĞDAŞ Deyimler: Zamanın şartlarına göre deyimlerimizin de kullanıldığını görüyoruz; otga suvga tusbek, urunup berınmek, aşuvlanmak, betı benzı atbak, şontayını aşbak, şoşalan tutbak, şemırşegı batmak, kasını kabağını tüymek gibi deyimlerimizi sayabiliriz. Mecazlar: Nogay dilinde jargon diyebileceğimiz, özellikle çaktırmadan anlatılmak istenen kavramlar için kullanılan mecaz anlamlı kelimelere rastlamaktayız; Atası baska : Nogay olmayan (Nav atası baska esıtbesın.) Kara tentek : Bardak çay,demli çay (Kara tentek asayık.) Üş barmak : Cimri Kuşelekler kansıdı : Acıktık At ceter me,kul töger me : Oğlan mı kız mı (Bala tuvuptu,at ceter me,kul tuger me?) Tepreş: Yine kaybolup giden geleneklerimizden biri, ben kırkın üzerindeyim

ve bu geleneğe yetişemedim. Anlatıldığına göre bahar mevsiminde bütün köy halkının katıldığı, salıncakların kurulduğu, yarışların yapıldığı, büyük küçük herkesin eğlendiği kır gezisiymiş. Netice olarak bugün bize has pek çok değerimiz yitip gitmiş. Yaşatmak için suni çabaların da maalesef yetmeyeceğini düşünüyorum. Zaten yukarıda saydığım pek çok kültür öğesini de korumak zamanımıza göre çok zor. Çünkü bu sadece biz Nogayların değil bütün toplulukların da ortak problemidir. Düşünelim bir kere Türkiye de bile kaç nine torununa masal anlatabiliyor ,kaç anne bebeğine doğru düzgün ninni söyleyebiliyor veya hangi düğünde karşılıklı mani söylenebiliyor. Ancak bizim yapabileceğimiz var olan kültür öğelerimizi bir an önce kayıt altına almak, yazıya geçirmek ve olabildiğince yaşamak yaşatmaktır.

Nogaytürk – 38


YAZAR

SAYFASI Akif KARA

Hıdırelleze ayrı bir saygı mı diyelim, adet mi diyelim, hıdırellez günü gelmeden tarlaya gidip ekinlere bile bakılmazdı, bereketi kaçar diye. Hıdırellez kutlamalarıda bir ayrı idi. Yine kız erkek, harman yerine çıkar, yumurtalar boyanır, nişanlı oğlan evinden kız evine giden kuzular pişer, kız erkek o kuzular yenir şenlikler yapılırdı. Nogay halkı tarihten gelen bir kültür zengini idiler, şimdilerde yok olmaya başlayan...Nogay kültürünün az bir kıvılcımını bizim nesilden olanlar göre kaldi. Bu kültürün başlangıcı elbette Orta Asya’da bulunan ana yurtlarıdır. İslamiyetin orta asyada gelişip büyümesine büyük katkı sağlayan Nogaylar, İslamiyetten aldıkları bir çok meziyeti de kendi yaşantılarına uyguluyarak ta Anadolu’ ya, şimdiki iskan ettiği topraklara, köy ve kasabalarına taşımışlar. Bu kültür zenginliği içerisinden bazılarını bizim nesil uygulamamak kararı almıştı. Şimdilerde zaten ortadan kalktığı için burda onlardan zikr etmiyeceğim ama kaybolması ile büyük üzüntü duydugum Nogay kültüründen bazılarını buraya aktaracağım. Başta sıralayacağım Nogayların misafirperverlikleri, düğün ve taziye ziyaretleri hariç, kış günleri asker ugurlama yani Allah kavustursun ve teskere alıp gelenlere de gözaydın ziyaretleri... Yine kış günlerinde harman veya tohum ekme zamanı meydana gelen hayırlı bir iş için kışın baslaması ile yanına aldığı üç dört arkadaşı ile bir köyden bir köye hayırlı olsun demeye gidip geldikleri evin akraba ve hısımlarında da misafir olarak 4-5 gün kaldıklarına çok kez şahit olmuşuzdur. Bu bir misafirperverlik kültürü idi. Çünkü bırakın gelen misafirleri ağırlamayı, bir de onların o zamanın en hızlı vasıtası olan at arabasının atlarını yemlemek, sulamak şimdiki deyimle ayrı bir zahmetti. Aslında misafire bir hürmetti. İkincisi bayramların coşku ile kutlanması... Büyük küçük ev ev dolaşır bayramlaşırdılar. Ne büyük küçük, ne zengin

fakir... Hele kimsesiz ve yetimlere ayrıca bir hoşgörü ve hürmet vardı. Gençler hakeza, köyün kızları ile beraber, sanki bacı kardeş gibi eğlenilir, şenlikler yapılırdı. Mesela küçük bir örnek, kurban bayramında köyün gençleri arefe günü gecesi köyün harman yerine üç bir tarafa, üç bir diğer tarafa kuvvetli ve sağlam kirişlerle o zaman (ceysek) yani salıngaç kurarlardı. Bayram gezisi bitincede oraya toplanır, bir kız bir erkek, salıngaç teperlerdi yani beraber sallanırlardı . Ne bir dedikodu ne bir kıskançlık vardı. Şimdi olsa cinayet cıkar . Cenazeye saygı hakeza, köyde bir cenaze olunca köyden ne büyük ne küçük hiç kimse, ne tarla ve bahçeye gider, ne köy dışına... Cenaze kalkana kadar. Cenaze kalkıncada etraf köylerden gelen misafirlere komşular, taksim eder, bir kahvaltı verilip uğurlanırdı ve cenaze evinde köyün büyükleri en az üç gün oturur, gelip gidenle ilgilenirlerdi. Düğünler öyle şimdiki gibi ayak üstü uğrayıp ot alır gibi hayırlı olsun, Allaha ısmarladık değil, en az bir gece o duğun olan köyde misafir kalınırdı. Ben şahsen sekiz arkadaş, bir Nogay köyünde dört gece misafir kaldığımızı bilirim . O Ramazan ayındaki iftar sofraları ayrı bir kültürdü. Şimdiki gibi değil. Ramazan ayında yoksul ve gariban yetimler gözlenirdi. Peygamberimizin Doğum günü, yani Mevlid kandilinin Nogay halkında ayrı bir yeri vardi. Bütçesi müsait olanlar bir kurban kesip bütün köyü davet ederek bir anma günü yapar, Kuran ve mevlid okuyarak Peygamberimizin doğum günü yad edilirdi. Bütçesi müsait olmayan ev hanımları da aside veya bavursak yapıp mevlid kandilini kutlama niyetine komsularına ikram ederlerdi.

Nogaytürk – 39


YAZAR SAYFASI Akif KARA Hıdırelleze ayrı bir saygı mı diyelim, adet mi diyelim, hıdırellez günü gelmeden tarlaya gidip ekinlere bile bakılmazdı, bereketi kaçar diye. Hıdırellez kutlamalarıda bir ayrı idi. Yine kız erkek, harman yerine çıkar, yumurtalar boyanır, nişanlı oğlan evinden kız evine giden kuzular pişer, kız erkek o kuzular yenir şenlikler yapılırdı. Şimdiki gençler inanmaz ama Koyun çobanlarının yaptığı çoban yüzü şenliği bile şimdiki düğünlerden şendi . Hepsini kast etmiyorum ama şimdiki düğünlerde midesine iki şişe birayı indirip sağa sola yalpa yapmayı şenlik zanneden gençler oynsamasını bile beceremiyorlar. Damadın amca ve dayısının damat için hazırladığı kavetoy masrafını şimdi oğlan babası düğünde yapmıyor. Kulu’ dan hazır yemek getirtip, uzaktan gelen karnını bile doyuramıyor. Düğün değil resepsiyon sanki. Sözün kısası, asırlık Nogay Kültürü öyle bir iki sayfaya sığdıracak gibi az olmadığından, bu sefer bana ayrılan sayfaya bu kadarlıkla yetiniyorum . Hepinize sağlık ve afiyetler .

Grafik : Kübra ERGİN

Nogaytürk – 40


YAZAR

SAYFASI Mehmet TAŞKIRAN

Bu davranışlar Sosyolojik etkileşimde “SEVGİDE SERBESTLİK, SAYGIDA MECBURİYET” vardır sözünün gereklerinden harekettir. Büyük çocuğu sevmez ama ailesine olan saygısı kızgınlığına fren olur, Çocuk da büyüğe saygı duymasa da aile terbiyesindeki büyük kavramına saygı göstermek için yaramazlığına dur diyebilirdi. Bugün konuma Nogay Kültüründe Büyük Kimdir? diye başladım. Evet , ataerkil ve göçebe bir boy olan Nogaylarda Ailenin yaş olarak en büyüğü, ailedeki herkesin AKA’sıdır. Yani torunlar veya onların çocukları içinde kendi babalarına , Baba diye hitap etmek AKA’ya saygısızlık olarak addedilir ve bu asla yapılmazdı. Ailenin gelinleri de aynı saygıyı göstermek durumunda kalırlardı. Gelinler kocalarına AKA’nın veya ailedeki büyük erkeklerin yanında konuşmaz ve eşiyle bir yabancı gibi dururlardı. AKA’nın eşi de aynı saygıya muhataptır. Çocuklar yine kendi annelerine anne demez AKA’nın eşi ailenin hepsinin ANA’sı olarak kabul edilir. Bütün çocuklar ona ana diye hitap ederlerdi. Peki kendi babalarına ne diyordu bu çocuklar? Tabiki ABİ, annelerine de ABLA veya Yenge derlerdi. Bazı ailelerde ise.bilhassa tek erkek çocukları olanlarda çocuklar, babalarına ŞOKA-AMCA diyebiliyorlardı. Bu davranış biçimleri biz NOGAY’lara has bir görüntü gibi gelse de bazı diğer soylarda da görülürdü. Peki bu davranışın NOGAY SOSYOLOJİSİNE katkısı neydi? Ben 50 yaşımdayım, çocukluğumda köyümüzün bir büyüğü haksız olarak da olsa bizi azarlasa veya amiyane tabirle tokatlasa, eve gidip ailemize şikayet etme lüksümüz yoktu, çünkü bunu yaparsak aile büyüğünden de bir azar işitir veya iki tokatta ondan yerdik. Bu olumsuz görünen tablodaki sosyal etkileşime bir bakalım; 1.Çocuk büyüğüne saygısızlık yaptığında başta kendi ailesi tarafından cezalandırılacağını bilerek kim olursa olsun büyük gördüğü zaman gayri ihtiyari saygılı olmak durumunda olurdu. Bu da küçük, büyük arasında saygı, sevgi bağını devamlı canlı tutardı.

karşı ailenin kendisine olan saygısının zayıflayacağını ve bununda kendi sosyal pozisyonunu horlatacağını düşünerek kendine yakışanı toplumu onore edici ve sosyal pozisyonunu daha da sağlamlaştırıcı davranış biçimini seçerek, ocuğu hem yanlışını gösterir,hem de hareketinin ailesine vereceği zararın ne olacağını eğitsel olarak anlatırdı. Bu davranışlar Sosyolojik etkileşimde “SEVGİDE SERBESTLİK, SAYGIDA MECBURİYET” vardır sözünün gereklerinden harekettir. Büyük çocuğu sevmez ama ailesine olan saygısı kızgınlığına fren olur, Çocuk da büyüğe saygı duymasa da aile terbiyesindeki büyük kavramına saygı göstermek için yaramazlığına dur diyebilirdi. O eski kalabalık ailelerde huzur ve bir arada yaşama becerisinin ana temeli budur. Ne zamanki başka büyükler karşısında aileler çocuklarına SORUMSUZLUK desteği vermeye başladılar, NOGAY’lar da büyük kavramı AKA kavramı ATA olarak değişirken içeriğini de değiştirdi. ATA sadece dede olarak bir varlık sayılır oldu. Şimdi, Kendi sokağınızı bir dinleyin, gençler sizin veya anne babanızın sevmediği OTOTEYBİNDE çalanın dahi anlamadığı gürültülü, kısıtlı maddiyatın içinde çabalayıp akşamı yorgunlukla bulmuş biraz dinlenmek isteyenleri rahatsız eden kaç tane araba, köşelere öbeklenmiş MAFYAVARİ, pejmürde siyahlar içinde veya satanist görünümlü kirli sakallı ŞEHİT KANLARININ hayat verdiği bu güzel ülkeyi görsel kirlilikle rahatsız eden kaç grup göreceksiniz ?...

2.Büyük eğer bir çocuğu haklı durumda da olsa paylamak veya iki tokat atma durumuna düşerse

Nogaytürk – 41


YAZAR SAYFASI Mehmet TAŞKIRAN Burada önemli olan Siz NOGAY gençleri veya TÜRKİYE’ nin evlatları olarak bunları tasvip ediyor musunuz ?.... Büyük ATATÜRK’ ün işaret ettiği MUASSIR MEDENİYET kavramı sadece şekilden ibaret midir? Şu benim ve sizlerin birbirimizi cismen tanımadan, ismen iletişim kurduğumuz BİLGİSAYAR’ ı veya İNTERNET’ i bulanlara bu işaret ettiğim gurupların katkısı var mı? ATATÜRK’ ün gençliğe hitabesine konu olan gençlik bunlar mı ? Benim için en önemlisi SİZ BU YAZIYI OKUYUP YORUMLAYACAK GENÇLER YUKARIDA İŞARET ETTİĞİM NOGAY KÜLTÜRÜNDE BÜYÜK için yaptığım açılıma anlam verebilip kanıksar mısınız veya o işaret ettiğim AYKIRI gurupları tasvip edip bizim kültürümüzün bu potada eriyip kaynaşmasını ister misiniz? Şimdiden yorum ve görüşleriniz için teşekkür eder hepinize aydınlık gelecekler temini ederim

Foto Grafik Ahmet ÖZİL

Nogaytürk – 42


NOGAY

KÜLTÜRÜ Celal ÇAĞDAŞ

Bizim köylerde çeşitli gelenek ve adetler vardır. Bunlardan çoğunu duyduğumuzda veya uygulamasını gördüğümüzde hemen düşünmeden saçma der, gereksiz görürüz. Bazen sebebini sorar, aldığımız cevapları kabul etmeyiz. Bu şekilde davrana davrana pek çok adetimiz unutulup gitmiş. Kavetoy adeti de bu gün unutulup gitmiştir. Bilmiyorum belkide zaman onu gerektirmiştir. Ben burada yetişebildiğim kadar, bildiğim kadar bu adetten bahsedeceğim. (Benden daha büyükler elbetteki daha iyi bilirler, paylaşırlarsa memnun olurum.) Kavetoy düğünün sonunda , gelin geldiği günün akşamı yapılan bir törendir. Daha iyi anlatabilmek için CASŞIGARBA merasiminden başlamak istiyorum. Bizim köylerde on beş yirmi sene öncesine kadar damat düğün evinde pek ortalıkta görünmez, eğlencelere direkt katılmazdı. Düğünün genellikle ikinci günü damadın arkadaşları davet edilir, yemek verilir. Yemekten sonra damat hazırlanır, kuyövbası’ nın (sağdıç) nezaretinde evde bulunan büyüklerin özellikle anne babanın elini öper ve evden çıkar. Bu evden çıkışın verdiği mesaja benim yorumum –büyükler daha iyi bilir- artık sen bu evin daimi bir ferdi değilsin, kendin artık bir hane sahibi oldun, demektir. Avluda gençlerin arasına karışır, halaya durur. Halay çekerken yengelerden biri hazırladığı tepsiyle gelir. Damadın boynuna POŞU bağlar, damadın üzerinden şeker, fıstık, para gibi nesneleri saçar (çocuklar kapışır). Halay çeke çeke davul zurna eşliğinde daha önceden hazırlanan eve gelinir. Bu evin avlusunda yapılan eğlenceden sonra eve girilir. Sağdıç damadın boynundaki poşuyu alarak evin köşesine (törüne) asar. Artık CAS KÖSTERME merasimine kadar o evde kalırdı. Cas şıgartılgan ev genellikle damadın yakın

akrabalarından birinin evi olurdu. Damat kendi misafirlerini (okuntu gönderdiği başka köylerin caslarını) burada ağırlardı. Bunun faydaları hem düğün evindeki kalabalık bölünmüş olur, hem de gençlerin yapabileceği bazı olumsuz davranışlar ortalıkta aleni yapılmamış olurdu. Mesela içki içiliyorsa gizlice bu evde içilirdi. Kağıt oynanacaksa burada oynanırdı. Gelin indiği gün köyün gençleri ev ev dolaşılarak her hanenin en büyük erkek çocuğu davet edilirdi. Akşam yemeği bu evde yenir, çaylar içilir ve cötgürme zamanı (para atma) gelirdi. Ortaya bir tepsi konur , üzerine damadın duvardaki poşusu serilir, herkes ortadaki görevli kıdımli gençlere para verir, veren kişinin ismi söylenerek paralar poşunun üzerine atılırdı. Bu işlemin sonucunda damada verilmek üzere hatırı sayılır bir para birikirdi. Bunun sosyolojik faydası yeni evlenen, eş sahibi olan, aile reisi sayılan damat eşinin ve kendisinin ihtiyaçları için babasından veya başkasından harçlık istemek zorunda kalmazdı. Misafir gençler çay faslını fazla uzatmadan evden ayrılırlar, sağdıç ve damat yalnız kalır, ortalık çekildikten sonra gelinin yanına giderlerdi. Gerdek faslından sonra tekrar damat kavetoy evine dönerdi. Sabahleyin öğlene doğru damadın yakın arkadaşlarıyla birlikte baba evine gelir ve CAS KÖSTERME merasimi başlardı. Yemek faslından sonra damat annesinin, babasının ve diğer büyüklerin ellerini öper ve normal hayatına başlardı. Neticede bütün işler belli bir edeple yapılır ve yeni çiftler evlilik hayatına alıştırılırdı.

Nogaytürk – 43


MAKALE Prof. Dr Ufuk TAVKUL Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih – Coğrafya Fakültesi

Nogayların göç sahalarının geniş bir coğrafyaya yayıldığı bilinmektedir. Doğuda Altay dağları bölgesinden batıda Tuna nehri havzasına kadar uzanan geniş bir alan Nogayların göç sahasını oluşturmaktaydı. Nogayların esas kitlesi İdil ırmağının doğusunda, Yayık ve Emba ırmaklarının civarlarında yaşamaktaydı ve bunların bir kısmı daha doğuda Sır-Derya’ya kadar uzanırlardı.

Kafkasya pek çok etnik halk topluluğunu bir arada barındırırken, pek çok kültüre de evsahipliği yapan bir coğrafya parçası olarak tarih boyunca insanların ilgisini üzerine çekmiştir. Değişik dillerde konuşan ve görünüşte farklı etnik kökenlere sahip görünen, ama Karadenizden Hazar denizine kadar uzanan topraklarda hayat tarzı, âdetgelenekler, dünya görüşü, folklor açısından ortak bir kültüre sahip olan çok çeşitli halklar topluluğu “Kafkasya Halkları” olarak tanınmışlar ve yüzyıllarca süren komşuluk ve etnik karışım neticesinde birbirleriyle etnik açıdan da akraba topluluklar halini almışlardır. Etnik ve kültürel açıdan Kafkasya Halklarını meydana getiren halkları Karadenizden Hazar denizine doğru sıralayacak olursak, Abhazlar, kendilerine Adige adını veren Şapsığ, Abzeh, Bjeduğ, Hatkoy, Natuhay, Besleney, Kabardey gibi Çerkes boyları, Ubıhlar, Abazalar, orta Kafkaslardaki yüksek dağlık arazide yaşayan KaraçayMalkar ve Osetler, doğu Kafkaslardaki Çeçenler ve İnguşlar ile Dağıstan’da yaşayan Kumuk, Avar, Lezgi, Lak, Dargı gibi halklardır. Binlerce yıldır bir arada yaşayan bu halkların dışında Kafkasya’ya son birkaç yüzyıl içinde getirilip yerleştirilen pek çok etnik grup vardır. Bunların büyük bölümünü Ruslar ve Rus Kazakları oluştururken, Kafkasya’nın değişik yörelerinde küçük Ermeni ve Rum kolonilerine, Stavropol civarında Türkmenlere ve Kafkasya’nın bazı bölgelerinde Nogay Tatarlarına da rastlanmaktadır. Etnik ve kültürel açıdan “Kafkasya Halkları” grubuna dahil olmayan, ancak coğraf açıdan Kafkasya’nın kuzeyindeki bozkırlarda yaşamaları sebebiyle Kafkasya çevresinde yer alan Türk boyları arasında sayılan Nogay Tatarlarının günümüzde yaşadıkları müstakil bir özerk bölge veya cumhuriyetleri yoktur. Kafkasya civarında yer alan Nogaylar Dağıstan Cumhuriyeti’nin Nogayskiy rayonunda (ilçesinde) ve Mahaçkala şehrinde, Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti’nin

Nogaytürk – 44


M AKALE Prof. Dr. Ufuk TAVKUL Adige-Hablskiy rayonu ile Çerkessk şehrinde yaşamaktadırlar. Ayrıca Stavropol eyaletinin Neftekum, Açıkulakskiy ve Kayasulinskiy rayonlarında da Nogaylar bulunmaktadır. Çeçenistan’ın kuzeyinde de birkaç Nogay köyü yer almaktadır. Kafkasya ve çevresindeki Nogay köylerini şöyle sıralamak mümkündür: Dağıstan’ın kuzeyinde Nogay Bozkırı olarak adlandırılan bölgede yer alan Nogayskiy rayonunda Terekli-Mekteb (ilçe merkezi), Üysalgan, Karagas, Orta-Tübe, Çervlenıe Burunı, Borançı, Künbatar, Nariman, Bajigan, Lenin avul, Kalinin avul, Yangı avul, Sulu-Tübe, Karasuv, Kumlı, Batırmurza, Yujno-Suhokumsk köyleri bulunmaktadır. Ayrıca Dağıstan’ın Lenin rayonunda yer alan Nogay köyleri As-avul, Meyt-avul, Kum-avul, Glavsulak, Babayurt rayonunda yer alan Nogay köyleri TamazaTübe, Keme-Tübe, Novaya Kosa, Toksanak, ve ilçe merkezi Babayurtovskoe köylerinden ibarettir. Kızlar rayonunda yer alan Nogay köyleri ise Mongol-avul, Yementey-avul, Kıstırılgan, Makar-avul, Novo-Vladimirovka, Boranbay, Sangişi, Oguzer ve Kızlar köyleridir 7. Stavropol eyaletinin Neftkumskiy rayonunda yer alan Nogay köyleri Abram-Tübe, Tukuy-Mekteb, Koyasula, Mahmud-Mekteb, İlyas-Kışlav, Kunay, Biysey, Yamangoy, Nukus, Artezian, Kara-Tübe, Biyaş, Açıkulak köyleridir.

Kafkasya çevresinde konuşulmakta olan Nogay Türkçesi üç diyalekte ayrılır. Kara Nogay diyalekti Dağıstan’ın kuzeyindeki geniş düzlüklerde yer alan Nogay bölgesinde, Kuma ve Terek ırmaklarının aşağı kısımlarında konuşulur. İkinci diyalekt Asıl Nogayca olarak adlandırılır ve Stavropol bölgesinin Açıkulak, Neftekumsk gibi Nogay yerleşim yerlerinde konuşulur. Ak Nogay diyalekti ise Kuban ırmağının aşağı kısımlarında, Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti sınırları içindeki Nogaylar ile Mineralnıy Vodı bölgesi sınırları içindeki Kanglı köyünde yaşayan Nogaylar tarafından konuşulur. Kara Nogay ve Asıl Nogay diyalektleri birbirine oldukça yakınken, Ak Nogay diyalektinde Karaçay Türkçesinin etkisi görülmektedir. Nogayların Kafkasya’ya Yerleştirilmeleri Nogayların göç sahalarının geniş bir coğrafyaya yayıldığı bilinmektedir. Doğuda Altay dağları bölgesinden batıda Tuna nehri havzasına kadar uzanan geniş bir alan Nogayların göç sahasını oluşturmaktaydı. Nogayların esas kitlesi İdil ırmağının doğusunda, Yayık ve Emba ırmaklarının civarlarında yaşamaktaydı ve bunların bir kısmı daha doğuda Sır-Derya’ya kadar uzanırlar

Çeçenistan’ın kuzeyindeki Şelkovskiy rayonunda uzanan bozkırlarda yer alan Nogay köyleri Sarısuv, Karşıga, Krasnıy Vostok, Şestoy Sovhoz, Şelkovskiy avul, Çervlenaya köyleridir 8. Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti sınırları içinde yer alan Nogay köyleri bu cumhuriyetin kuzeyindeki düzlüklerde bulunan Adige-Hablskiy rayonundaki Adil-Halk, İkon-Halk, Kuban-Halk, Kızıl Togay, Erkin-Yurt, Erkin Halk, Kızıl-Yurt ve Erkin Şahar köylerinden oluşmaktadır 9. 7 İ.H. Kalmıkov. Nogaytsı.-Çerkessk, 1988, s. 5 8 Kalmıkov 1988, s. 5 9 Ufuk Tavkul. “Karaçay-Çerkes Cumhuriyetinde Etnik Yapı”.

Birleşik Kafkasya, 1 (4), 1995, s. 26


M AKALE Prof. Dr. Ufuk TAVKUL 1557-1558 yıllarında İdil ırmağının batısına göç ederek Kırım Hanı Devletgerey Han’a sığındılar. Devletgerey Han bu Nogaylara Kafkasya’nın kuzey düzlüklerinde hâkimiyeti altında bulunan Kabardey ülkesi ile Azak kalesi arasında göç sahası tahsis etti. Bu bölgeye yerleşen Nogaylar “Kiçi (Küçük) Nogay Ulusu” adıyla tanındılar11.

Nogay kabilelerinden yedisi “Şırın, Arın, Kıpçak, Argun, Alçın, Katay ve Mangıt” Yedisan adıyla biliniyorlardı. Kazan Hanlığı’nın Ruslar tarafından ele geçirilmesine kadar Nogay kabilelerinin göç sahasının kuzeyde Kama ırmağına kadar uzandığı bilinmektedir. 16. yüzyıl ortalarında Devletgerey Han’ın hâkimiyeti devrinde Nogay kabilelerinin Kırım Hanlığı içinde göç sahası bulmaları bir mesele halini aldı. Astarhan’ın Ruslar tarafından alınmasıyla Nogay kabilelerinin bir çoğu 16. yüzyıl ortalarında İdil ırmağının batı tarafına göçe zorlandılar. 1557-1558 yılları arasında ortaya çıkan kıtlık ve açlık bu göç hareketini aşağı İdil sahasında hızlandırdı10. Bu sırada Nogayların başı sayılan Yusuf Mirza ile veliahdı İsmail Mirza arasında ortaya çıkan siyas çekişme Nogayları ikiye böldü. Nogayların Rus himayesinde bulunması siyasetini takip eden İsmail Mirza’ya karşılık Rus aleyhtarı olan Yusuf Mirza arasında başlayan mücadele 1555 yılında Yusuf Mirza’nın öldürülmesiyle sonuçlandı. Yusuf Mirza’nın oğullarının İsmail Mirza’ya karşı mücadeleyi devam ettirmeleri neticesinde Nogaylar birbirine düşman iki zümreye bölündüler. Rus aleyhtarı olan Nogay kabileleri

Nogayların bir kısmının Kafkasya ve çevresindeki topraklara Ruslar tarafından yerleştirilmeleri 18. yüzyılın ikinci yarısında gelişen siyas olaylar neticesinde gerçekleşti. 1768 yılında başlayan Rus-Türk savaşı sırasında İkinci Katerina Yedisan ve Bucak Nogaylarının mirzaları ile bir anlaşma yaparak Osmanlı devleti ve Kırım hanlığına karşı Nogayları kendi tarafına çekti. 6 Temmuz 1770 tarihinde yapılan anlaşma gereğince Nogay Tatarlarının Ruslara karşı savaşmayacakları kararlaştırıldı. Yedisan ve Bucak Nogay Tatarlarının beyleri Can Membet bey bu ihanetin karşılığında Ruslardan 3000 ruble mükafat aldı ve Nogaylar Osmanlı devleti ve Kırım hanlığına karşı Rusya’nın hizmetine girdiler 12. 1771 yılı başında St. Petersburg’a gelen bir Nogay heyeti Çariçe İkinci Katerina’dan Nogay Hanlığının yeniden kurulmasını ve Rusyanın himayesi altına girmesini talep ettiler. Rusya kendi siyasetine uygun bulduğu bu talebi kabul etti ve Can Membet beyin idaresinde bir Nogay Hanlığı kurulması için Nogay mirzaları ile görüşmeler yaptı. Ancak bazı Nogay kabilelerinin Can Membet beyin hanlığını kabul edecekleri şüpheli görüldüğünden, Rus hükümeti dört Nogay kabilesinin Kafkasya’daki Kuban ırmağı boylarına nakledilerek başlarına Kırım hanlarının soyundan, yani “gereylerden” bir sultanın getirilmesi için harekete geçti. 1771 yılı sonlarında dört Nogay kabilesi Tuna havzasından alınarak Kafkasya çevresinde, Kuban ırmağı boylarında Ruslar tarafından yerleştirilip yaşamaya başladılar13

11 Kurat 1972, s. 243 12 Kurat 1972, s. 286

10 Kurat 1972, s. 243

13 Kurat 1972, s. 287

Nogaytürk - 46


M AKALE Prof. Dr. Ufuk TAVKUL 1782 yılında General Suvarov komutasındaki Rus ordusunun katliamına uğrayan Kuban çevresindeki Nogaylar Kafkasya’nın Karadeniz sahillerinden Kabardey topraklarına kadar uzanan Osmanlı hâkimiyetindeki bölgenin idarecisi Ferah Ali Paşa’ya sığınarak, Osmanlı arazisine yerleşmek istediklerini bildirdiler. Ferah Ali Paşa Nogayların hem Ruslar, hem de Çerkesler ile aralarında düşmanlık olduğundan, onların Ruslarla Çerkesler arasına yerleştirilmelerinin Osmanlı devletinin menfaatleri açısından uygun olacağını düşünerek bu talebi olumlu karşıladı. Çerkezistan bölgesinin kuzeyine yerleştirilecek olan Nogay kabileleri dört gruba ayrıldı ve 10.000 kadarı Kabardey bölgesinin batısında, Abzeh ve Besleney Çerkeslerinin arasına yerleştirildi 14. 10.000 kadar Nogay Kemirguey Çerkeslerinin bölgesine, 10.000 kadar Nogay Hatukay Çerkeslerinin bölgesine, 10.000 kadarı da Anapa limanına yakın bir bölgeye yerleştirildi. Nogaylara bu bölgelerde yaşayabilmeleri için yerleşik hayata geçmeleri ve ziraatla meşgul olmaları, Çerkeslere ve Ruslara saldırmamaları şart koşuldu 15. Böylece Kafkasya çevresinde yer alan Nogay Tatarlarının yerleşik hayatları başlamış oldu. Nogay Tatarlarının Etnik ve Sosyo-Kültürel Problemleri Ekim 1917 tarihinde Çarlık Rusyası’nın yıkılışıyla sonuçlanan Bolşevik ihtilali öncesinde Nogaylar Kafkasya’nın kuzeyinde yer alan geniş düzlüklerde, Nogay bozkırı olarak adlandırılan bölgede yaşıyorlardı. Kafkasya halklarının 1918 yılında kurdukları Birleşik Kafkasya Cumhuriyeti’nin Sovyetler tarafından ortadan kaldırılmasının ardından, 1921 yılında kurulan Dağlılar Cumhuriyeti’nin idar sınırları içine Rus Kazakları ve Nogaylar da dahil edildiler. Batı Kafkasya’da Kuban bölgesinde yaşamakta olan Nogaylar, 1922 yılında Karaçay-Çerkes Özerk Bölgesi’nin kurulmasıyla bu bölgenin idaresi altına alındılar. Karaçay-Çerkes Özerk Bölgesi 1926 yılında ikiye bölünerek Karaçay Özerk Bölgesi ve Çerkes Özerk Bölgesi adı altında iki farklı idar yapıya ayrıldı. Kafkas dağlarının üzerinde yer alan dağlık bölge Karaçay Özerk Bölgesi’ni oluştururken, kuzeydeki ovalık bölgeler Çerkes Özerk Bölgesi’ni meydana getiriyordu. Bu bölgedeki geniş düzlüklerde yaşamakta olan Nogaylar da bu suretle Çerkes Özerk Bölgesi idaresi altına alındılar ve burada oluşturulan Abazin-Nogay ilçesi idaresine bağlandılar. İkinci Dünya Savaşı sırasında Sovyet hükümeti ve rejimine karşı ayaklanan Karaçay halkının 2 Kasım 1943 tarihinde Kafkasya’dan Orta Asya ve Sibirya’ya sürülmeleri bölgenin etnik ve idar yapısında meydana gelecek karışıklıkların temelini attı. Karaçaylıların 1957 yılından itibaren Sovyet hükümeti tarafından affedilerek Kafkasya’ya geri dönmeye başlamalarıyla birlikte, sürgün öncesinde müstakil olan Karaçay Özerk Bölgesi yeniden kurulmadı ve bu bölge Çerkes Özerk Bölgesi ile birleştirilerek, Stavropol Eyaletine bağlı KaraçayÇerkes Özerk Bölgesi kuruldu. Bu sırada Abaza ve Nogay etnik gruplarının yaşadığı Abazin-Nogay ilçesi de lağvedildi ve Nogaylar Adige-Hablskiy ile Prikubanskiy adlı iki idar bölgeye bağlandıl

14 Ali Barut. “Nogayların Kuzey-Batı Kafkasya’da yerleşmesi (1782)”. Emel, (225), Mart-Nisan 1998, s. 23 15 Kurat 1972, s. 287

Nogaytürk - 47


NOGAYTÜRK

SADECE İSTANBUL’ DA DEĞİL ANKARA, İZMİR , KONYA VE TÜRKİYE’ DEKİ TÜM İL VE İLÇELERDE UYUŞTURUCU DENEME/ KULLANIM YAŞI 15’ E VE DAHA DA AŞAĞISINA KADAR DÜŞTÜ. SİGARA VE ALKOL DENEME/ KULLANIM YAŞI DA UYUŞTURUCUYLA AYNI. 15 !..

Nogaytürk - 48


MAKALE Prof. Dr. Saadettin GÖMEÇ

Kuban boylarının Rusların eline geçmesinden sonra, Nogayların büyük bir kısmı yukarıda belirttiğimiz üzere 1777’de, Suvorov’un komutasındaki kuvvetler tarafından öldürüldüler. Sağ kalanlar Yukarı Kuban ve Kama boylarına gittiler. Bir bölümü de Türkiye’ye göçtü. Diğer yandan Tuna bölgesindeki Nogaylar da, Trakya üzerinden Türkiye’ye girip, Eskişehir bölgesine yerleştiler

Bugün Nogay Türklerinin isimlerini aldıkları sanılan Nogay, bir şahıs adı olup, 1270-1299 yılları arasında Altun Orda’da büyük nüfuz kazanmış bir emir idi. Berke (Bereke) Han’ın saltanat devresinde onun en önde gelen kumandanıydı ve İslamiyeti de bu zamanda seçmişti. O, 1262-1265 yıllarında Hülagu’nun yönetimi altındaki İran Mogollarıyla savaştı ve Altun Orda tahtına istediği şehzadeyi geçirdi. Nogay’ın karargâhı Hazar yakınlarındaki Saraycık şehri kabul edilir. Bu arada Bizans’a korku salmış, Sırp ve Bulgaristan işlerine karışmıştır. Bizans imparatoru Mihail Paleolog’u haraca bağlayarak, kızını aldı. Dolayısıyla onun tarihi kişiliğine baktığımızda, çok kudretli bir şahsiyet olduğu anlaşılır. İlim adamları Nogay zamanında, Kıpçak bozkırlarına yerleşen Türklerin İslamlaşmasının hızlandığını, bir müddet geçtikten sonra ona tabi olan il ve uruglara Nogay adı verildiğini de söylerler1. Herne kadar Nogayların menşei ile alâkalı farklı düşünceler var ise de, bize göre kabilenin esas kütlesi bölgeye Hunlarla birlikte gelip yerleşen Ogur boylarıyla, sonradan onlara katılan Oguz, Peçenek, Kuman-Kıpçak, Kanglı gibi Türk kabilelerinden müteşekkildir. Bu uruglar 15. yüzyılın ortalarında Aşağı İdil ve Yayık sahasında göç etmekte olup, kendi beylerinin idaresindeydiler ve Rus vesikalarında da ilk defa Nogay Ordası ismi bu sıralarda geçer. Nogay ailelerinin yedi tanesi “Yedisan Nogayları” diye anılmaktadır. Bunlar; Şırın, Arın, Kıpçak, Argun, Alçın, Katay ve Mangıt. Onlar, Şırınlar başta olmak üzere Kırım taraflarına yerleşmişlerdi. Geri kalanları Aşağı İdil boyuna inmişler, bir süre sonra ise aralarından Mangıt ailesi Nogay gibi adlandırınmıştır1. Her ne kadar Nogayların menşei ile alâkalı farklı düşünceler var ise de, bize göre kabilenin esas kütlesi bölgeye Hunlarla birlikte gelip yerleşen Ogur boylarıyla, , AÜ. Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi

Nogaytürk – 49


M AKALE Prof. Dr. Saadettin GÖMEÇ

sonradan onlara katılan Oguz, Peçenek, Kuman-Kıpçak, Kanglı gibi Türk kabilelerinden müteşekkildir. Bu uruglar 15. yüzyılın ortalarında Aşağı İdil ve Yayık sahasında göç etmekte olup, kendi beylerinin idaresindeydiler ve Rus vesikalarında da ilk defa Nogay Ordası ismi bu sıralarda geçer. Nogay ailelerinin yedi tanesi “Yedisan Nogayları” diye anılmaktadır. Bunlar; Şırın, Arın, Kıpçak, Argun, Alçın, Katay ve Mangıt. Onlar, Şırınlar başta olmak üzere Kırım taraflarına yerleşmişlerdi. Geri kalanları Aşağı İdil boyuna inmişler, bir süre sonra ise aralarından Mangıt ailesi Nogay gibi adlandırınmıştır2 Yukarıdaki açıklamalardan da anlaşılacağı üzere, Nogay birliğinin teşekkülünde Kuman-Kıpçak, Peçenek, Kanglı ve Oguz gibi bütün Türk boyları yer alıyordu. Kanaatimizce bazılarının yaptığı gibi onları doğrudan doğruya Mogollara bağlamak bir hatadır. Nogay Hanlığı İdil’den İrtiş’e ve Hazar Denizi’nden Aral Gölü’ne kadar uzanan sahaları kapsıyordu. Onlar çoğu zaman Kazan Hanlığı ile iyi münasebetlerde bulundular. Nogay mirzalarından Yusuf’un kızı Söyüm Bike, Safa Gerey ile evlenerek, Kazan’ın en ateşli milliyetçileri arasında yer aldı. Kazan Hanlığının 1552’de Rusya’nın eline geçmesinden sonra, Nogay göçerlerinin hareket sahası daraldı ve buna binaen geçim sıkıntısı başladı. Bu sırada Nogaylar birkaç zümreye ayrıldılar. Kafkasya’nın kuzeyindekilere Küçük Orda, Emba Gölü civarındakilere Altıul Ordası, İsmail Mırza’nın idaresindekilere de Büyük Nogay Ordası deniyordu. Bu sırada “denize düşen yılana sarılır” misali, bazı beyler rahat yaşamanın Ruslarla işbirliği yapmaktan geçtiğini sanarak, Moskova’ya yanaştılar. Bu kişilerin başında Yusuf Mirza’nın kardeşi İsmail geliyordu. Halbuki Yusuf hiçbir suretle Ruslarla anlaşmayı düşünmedi. O daha çok Osmanlı yanlısı bir politika izledi. Yusuf ile İsmail arasında çıkan anlaşmazlık Nogay boylarını ikiye böldü. Birbirlerine düşman oldukları gibi, Kazanlıları da çekemiyorlardı. Bu durum her zaman olduğu gibi Rusların işine yaradı. Ruslar İsmail Mirza’ya bazı hediyeler vererek ve destekleyerek kuvvetlenmesine sebep oldular. 1555’te Yusuf Mirza tuzağa düşürelerek öldürüldü3 Fakat mücadeleyi oğulları devam ettirdi. İsmail’e karşı gelen boylar Kırım topraklarına sığındılar. 1577-78 yılları arasındaki kıtlık ise Nogay boylarının büyük bir kısmının İdil’in batısına geçmelerine neden oldu. Bu felaketde onbinlerce insan ve hayvanın öldüğü söylenmektedir. Devlet -----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------1 A.N.Kurat, IV-XVIII. Yüzyıllarda Karadeniz Kuzeyindeki Türk Kavimleri ve Devletleri, Ankara 1972, s.281; Z.V.Togan, Umumi Türk Tarihine Giriş, 3. baskı, İstanbul 1981, s.263; L.Rasonyi, Tarihte Türklük, 2. baskı, Ankara 1988, s.221-222; Ş.Baştav, Bizans İmparatorluğu Tarihi, Ankara 1989, s.5; A.Temir, “Nogay Hanlığı”, Türk Dünyası El Kitabı, C. I, 2. baskı, Ankara 1992, s.435; M.Kafalı, Ötemiş Hacı’ya Göre Cuci Ulusu’nun Tarihi, Ankara 2009, s.54. Bir başka görüş de; topluluğun adını 14. asrın ikinci yarısında ismine rastladığımız Togay Temür neslinden gelen Kara Nogay’dan aldığı yolundadır. Bakınız, D.D.Paşaoğlu, Nogaylar, Nogay Göçleri ve Türkiye’deki İskanları, Doktora Tezi, Ankara 2009, s.22. Nogay adının Mogolcada “köpek” manasına geldiği ve Kasar ve Kotuz adlarının da hayvanlarla alâkalı olduğu gibi birtakım fikirler ileri sürülüyorsa da (bakınız, Golden, a.g.e., s.270), bunlardan özellikle Kasar’ın farklı bir anlamı vardır. 2 Kundur Türklerinin de Nogayların bir kolu oldukları, yaşadıkları yerden dolayı kendilerine Kara-ağaç Türkleri de dendiği söylenmektedir. Bakınız, H.H.Howorth, “On the Westerly Drifting of Nomades, from the Fifth to the Nineteenth Century, Part IV. Circassians and White Khazars”, The Journal of the Ethnological Society of London, 2/2, London 1870, s.186; A.Caferoğlu, Türk Kavimleri, Ankara 1983, s.47; Paşaoğlu, a.g.t., s.46; Kafalı, Ötemiş Hacı’ya Göre…, s.58. 3 Ş.Günaltay, Mufassal Türk Tarihi, C. I, İstanbul 1339, s.157-158; Kurat, a.g.e., s.281-282; F.Ünal, “Geçmişten Günümüze As-Tarhan (Astrahan/Hacı Tarhan)”, Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi, 15/38, Erzurum 2008, s.239. Aslında o da pek suçsuz sayılmazdı. Yeri geldiğinde hepsi Rus çarına yaltaklanmadan geri durmadılar.

Nogaytürk – 5 0


M AKALE Prof. Dr. Saadettin GÖMEÇ

Gerey Han bunlara Kuban boyu ve Azak çevrelerinde yaylak bölgesi gösterdi. “Küçük Nogay Ulusu” olarak adlandırılan bu birliğin başında Kırım hanının oğullarından biri bulunacaktı. İdil Nehrinin doğusunda kalanlara da “Büyük Nogay Ulusu” denmiştir4. Büyük Nogay Ulusu’nun başında İsmail Mirza bulunduğu müddetçe, Rusların güdümünde kaldı. 1556’da Astarhan’a Rusların girmesinde İsmail Mirza’nın da rolü büyük oldu. Ama ondan sonra gelen beyler İsmail’in bu siyasetini sürdürmediler. Onlar Moskova’ya karşı Osmanlı Türkiyesi ve Kırım ile münasebete geçmeye çalışmışlardır. Küçük Nogay Ulusu ise, coğrafi durumu icabı tamamen Kırım ve Osmanlı politikasına tabi olmuştu. Bilindiği üzere 1588’de Osmanlı Devleti’nin Astarhan’ı kurtarmak için yeni bir sefere karar vermesi, Nogay beyleri arasında sevince sebep olmuş ve onlar da Ruslara karşı savaşmaya hazırlanmışlardı. Fakat seferin yapılamaması onları hayal kırıklığına düşürdü. 1601 yılında Nogay ilinde meydana gelen yeni bir açlık yüzünden, Nogayların birçoğu yeniden İdil’in sağına ve Kuban mıntıkasına göç etmek zorunda kaldılar5. Onlardan boşalan yerlere de Rus köylüler yerleşti. Rusya’da 1603’den sonra baş gösteren karışıklıklar ve tabii felaketler, diğer Türk boylarında olduğu gibi, Nogaylar arasında da ümit doğurmuştu. 1605 yılında Terek Nehri üzerindeki bir Rus kalesinin yıkılması ve Rusların Kafkasya’dan kovulmaları üzerine, Nogaylar da Rus zulmünden kurtulabileceklerdi. Bazı beyler bağımsızlıklarını açıklayarak Osmanlı Türkiyesi ve Kırım’dan yardım istediler. Maalesef bir destek gelmediği gibi, yeni baş gösteren Kalmuk taarruzu da Türk kavimleri için afet oldu6 Hemen hemen hiç ziraatla uğraşmayan Nogaylar devamlı konar-göçerlerdi. Esas gıdaları kımız ve et idi. Unlu yiyeceklere pek rağbet etmeyen bu Türk boyu kaynaklarda gözü karalığıyla tanınmaktadır. Romen kaynakları onların gayet dürüst insanlar olduklarını yazarlar. Kıpçak Bozkırlarıyla, Karadeniz’in her iki tarafında rastlanılan Nogayların bir devlet yapısını andıran siyasi organizasyonlarının olmayışı onların en büyük zaaflarından birisidir. Bunun da sebebi belki Çingizli an’anesine bağlı oluşlarıdır. Çünkü Emir Nogay’ın doğrudan Çingiz sülalesinden gelmediğini bilmekteyiz. Bununla birlikte 1770’te Ruslar, Bender kalesini kuşattıklarında Yedisan Nogayları, Ruslarla anlaşmaya razı olduklarını açıkladılar. Bunun üzerine 6 Temmuz 1770’te Nogaylar ile bir Rus generali vasıtasıyla dostluk anlaşması yapıldı. Buna göre, Yedisan ve Bucak Nogayları Kırım hanı ve Osmanlı Devleti’nden ayrı hareket edeceklerdi ki, bu ihanetin karşılığı olarak Can Membet Bey, Ruslardan 3000 ruble rüşvet aldı. Kırım Hanlığının önemli bir gücünü oluşturan Nogayların düşman safına geçmesi, hanlığa da büyük bir darbe indirmişti. Can Membet Bey, kurulacak olan bağımsız Nogay ulusunun başında olacaktı, fakat diğer Nogay aileleri buna yanaşmıyorlardı. Sonunda 1771’de dört Nogay urugu Kuban boyunda, Rusların gösterdiği bir sahada yaşamağa razı oldular. Bu Nogaylar daha sonra Rus generallerinden Suvorov tarafından bir katliama maruz kaldılar 7. Bu sıralarda Kabartay bölgesi ve Karadeniz’in Kafkas sahilleri Osmanlı hakimiyetinde olup, Ferah Ali Paşa idaresindeydi. Nogaylardan bir heyet Ferah Ali Paşa’nın yanına gelerek, Kabartay ülkesinde yerleşmek istediklerini bildirmişler, Ali Paşa Çerkezler ve Ruslar arasında iskan edilecek olan bu Türklerin ileride zarara uğrayacaklarına kanaat getirerek, onların Osmanlı sahasında oturmalarına izin vermiştir. Bunlara yerleşik hayata geçmeleri, Çerkezlerle savaşmamaları ve Ruslara karşı dikkatli olmaları söylendi. Buna bağlı olarak Anapa yakınlarında 10.000 kadar Nogay Türkü -----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------4 Kurat, a.g.e., s.282; Temir, a.g.m., s.435. 5 Kurat, a.g.e., s.283. 6Kurat, a.g.e., s.284. Bu arada 1699 yılında imzalanan Karlofça Andlaşmasının hükümlerinden birisi Bucak Nogaylarının Ten Nehrinin öbür tarafına götürülmesi üzerinedir. Bakınız, Ekrem, a.g.e., s.92.

Nogaytürk – 5 1


M AKALE Prof. Dr. Saadettin GÖMEÇ iskan edildi. Nogaylardan, her Cuma bin askerin Anapa’da hazır bulunmaları şart koşuldu8 Böylece birçok Nogay mirzası Osmanlı ordusuna bey olarak katıldı. Kuban boylarının Rusların eline geçmesinden sonra, Nogayların büyük bir kısmı yukarıda belirttiğimiz üzere 1777’de, Suvorov’un komutasındaki kuvvetler tarafından öldürüldüler. Sağ kalanlar Yukarı Kuban ve Kama boylarına gittiler. Bir bölümü de Türkiye’ye göçtü. Diğer yandan Tuna bölgesindeki Nogaylar da, Trakya üzerinden Türkiye’ye girip, Eskişehir bölgesine yerleştiler. Maalesef Türk boyları içerisinde kendilerine ait bir vatanları olmayan tek grup Nogaylardır. En azından bugün Nogay yurdu diye anılan bir bölge yoktur. Nüfuslarının günümüz itibarıyla 80-100.000 civarında olduğunu sanıyoruz. Başlıca kalabalık olarak bulundukları yer Dağıstan Muhtar Cumhuriyeti arazisidir. Ayrıca yoğun olarak Karaçay-Çerkez Cumhuriyetinde ve Stavropol eyaletinde yaşamaktadırlar9 Türkiye gibi bazı ülkelerde de Nogay Türklerine rastlanılır. Bugün bazı Türk boylarının, toprak meseleleri yüzünden birbirleriyle kanlı-bıçaklı hale gelmeleri, vatansız durumdaki Nogayların hali ibret olmalıdır. Nogay Türkçesi, Türk dilinin Kıpçak grubuna giren bir kol olup, Kara Kalpak ve Kazak Türkçesine yakınlık gösterir. Nogay Türkçesi üç ana kısma ayrılır. Bu kollar arasında ufak-tefek farklar bulunur. Bunlar; 1- Ak Nogay Kolu, Karaçay-Çerkez Muhtar Cumhuriyeti topraklarında konuşulur. 2- Asıl Nogay Kolu, Stavropol eyaletinin Açikulak ve Koyasula bölgelerinde yayılmıştır. 3Kara Nogay Kolu ise, Dağıstan Muhtar Cumhuriyetinde yaşayan Nogaylar arasında geçerlidir10 Nogay Türkçesi sahasında başlangıçta yalnızca folklor örnekleri toplanmıştır. 1883’te M.Osmanoglu’nun Arap harfleriyle birtakım Nogay Türkçesi metinleri yayınladığı bilinmektedir. Daha sonra P.A.Falev, 1888-1922 arasında Nogay Halk Edebiyatı mahsullerini derledi. Son yıllarda Nogay Türkçesi üzerinde N.A. Baskakov’un çalışmalarına şahit olduk. O, Nogay Türkçesinin kollarını incelemiş, bundan başka Nogayca-Rusça, Rusça-Nogayca sözlükler hazırlamıştır. ---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------7 Kurat, a.g.e., s.286-287; M.A.Ekrem, Romen Kaynak ve Eserlerinde Türk Tarihi, Ankara 1993, s.11. 8 Kurat, a.g.e., s.287-288. 9 Caferoğlu, a.g.e., s.45; C.Yücel, Dış Türkler, İstanbul 1976, s.70; N.Güllüdağ, “Nogay Türkleri ve Edebiyatı”, Yeni Türkiye, 3/16, Ankara 1997, s.1991-1992. 10 Caferoğlu, a.g.e., s.47; J.Benzing-K.H.Menges, “Türk Dillerinin Sınıflandırılması”, Tarihi Türk Şiveleri, Haz. M.Akalın, 2. baskı, Ankara 1988, s.5. KAYNAKÇA Benzing, J-Menges, K.H., “Türk Dillerinin Sınıflandırılması”, Tarihi Türk Şiveleri, Haz. M.Akalın, 2. baskı, Ankara 1988 Caferoğlu, A., Türk Kavimleri, Ankara 1983 Ekrem, M.A., Romen Kaynak ve Eserlerinde Türk Tarihi, Ankara 1993 Howorth, H.H., “On the Westerly Drifting of Nomades, from the Fifth to the Nineteenth Century, Part IV. Circassians and White Khazars”, The Journal of the Ethnological Society of London, 2/2, London 1870 Kafalı, M., Ötemiş Hacı’ya Göre Cuci Ulusu’nun Tarihi, Ankara 2009 Kurat, A.N., IV-XVIII. Yüzyıllarda Karadeniz Kuzeyindeki Türk Kavimleri ve Devletleri, Ankara 1972

Nogaytürk – 5 2


AHLAK Doç. Dr Halil ALTUNTAŞ

“İman” ve “emanet” kelimelerinin aynı kökten gelmekte oluşu bile emanet konusunun din nazarında önemli bir yeri olduğunun işaretidir. Ey man edenler! Allah ve peygamberlerine hainlik etmeyin. Bile bile aranızdaki emanetlere de hainlik etmeyin." ( Enfal, 27-28) ayetleri de bunu açıkça ortaya koyuyor.

Emanet kelimesi bize iki temel anlam çağrıştırıyor: Güvenmek ve güvenilir olmak. Birincisi ihtiyaçtır, diğeri ise bir erdem. Güvenme ihtiyacını her zaman taşırız da, güvenilir olmak erdemi için aynı şeyi söyleyebilir miyiz? Kendimizi yoklayalım, biraz ince düşünelim; emanet duygusunu göz ardı ettiğimiz, bize güvenenleri yanılttığımız irili ufaklı nice olay la karşılaşacağız. Emanet konusunda “küçük kaçamak”lar yaparken düşünmeyiz ki, bu nitelik yoksa ihanet vardır ve güvenilir olmayan insan “hain”dir. Oysa hainliği vatana ihanet sınırlarına hapsetmiş bir anlayış hâkimdir sanki bize. İhanetin diğer alanları unutulmuş, normalleşmiştir adeta. Söz gelimi, aile yuvası eşlerin birbirine sadık kalacağı ön-kabulü üzerine kurulur. İşler değişip taraflardan biri yan çizince ortaya çıkan durum düpedüz ihanettir. Ancak bakın, nasıl da aldatma ve birlikte olma gibi nitelemelerle hafife alır olduk bu ağır ahlaki depremi. Konuğuna Eşini hiç aldattın mı? sorusunu yönelten program sunucusunun rahatlığına bakınız. Emanet deyince genelde aklımıza, koruması için birine geçici olarak bıraktığımız şey gelir. Hukuk ağırlıklı bir yaklaşım söz konusudur bu bağlamda. Emanetin bir de ahlaki boyutu var ve bunu güvenilir olmak temelinde ele almak mümkün. İfade edelim ki gündelik-hukuki anlamı ile emanet algısını besleyen kaynak da budur. Bir kimseye koruması için bıraktığımız şeye emanet deyişimiz, onu teslim alanda var olduğunu kabul ettiğimiz güvenilir olma niteliği ile ilgilidir. Gerçekten de emanet duygusu insanın yapısında vardır ve vicdan dediğimiz ruh dünyası olgusundan beslenir. O sebeple her normal insan kendisine güvenilmesini ve başkalarına da güvenebilmeyi ister. Bu iki yönlü talebin gerçekleşmesi halinde toplumsal organizasyon sağlam bir desteğe kavuşmuş olur. Bireylerin birbirlerini kabullenmeleri böyle bir düzlemde mümkün olur.

Nogaytürk – 5 3


AHLAK Doç.Dr.Halil ALTUNTAŞ

“İman” ve “emanet” kelimelerinin aynı kökten gelmekte oluşu bile emanet konusunun din nazarında önemli bir yeri olduğunun işaretidir. Ey man edenler Allah ve peygamberlerine hainlik etmeyin. Bile bile aranızdaki emanetlere de hainlik etmeyin."( Enfal, 27-28) ayetleri de bunu açıkça ortaya koyuyor. İşte bunun içindir ki emanet duygusunu yitirmek diğer bir ifade ile ihanet münafıklığın temel göstergeleri arasında sayılmıştır.(Buhari, İman, 24 ) İnsan bir yandan emanet duygusunu yüceltirken diğer yandan onu çeşitli zaafların kurbanı kılabilmektedir. Kur’an, insanın emanet konusunda yaşadığı genel zaaf haline şöyle dikkat çekiyor: Şüphesiz, biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar onu yüklenmek istemediler, ondan çekindiler. Onu insan yüklendi. (Ancak insan çok kere, yüklendiği bu emanete riayet etmemektedir.) Çünkü o çok zalimdir, çok cahildir. (Ahzâb: 33/72) Burada insanın yüklendiği ifade edilen “emanet” çeşitli şekillerde açıklana gelmiştir. Bu açıklamaların ortak peydasını, “akıl ve irade sahibi olmanın gerektirdiği sorumluluk olgusu” şeklinde çerçevelemek mümkündür. İnsan, iyi ve kötü arasında seçim yapabilme yeteneğini olumlu yönde kullanmadığı zaman, hem kendisine hem de başkalarına, çevresine zulmetmiş olur. Ayette insan türünün bu özelliğine dikkat çekilerek onun genelde emanete riayet konusunda vefasızlığa yatkın olduğuna işaret edilmektedir. Buradan hareketle diyebiliriz ki emanet duygusu yaratılıştan gelmekle beraber bütün ahlaki nitelikler gibi onun da zamanın olumsuz şartları içinde bastırılıp yok olabilmesi söz konusudur.Hz. Peygamber bu yok oluşun, insan uykuda imiş gibi, farkında olmadan azar azar gerçekleştiğini haber vermektedir. (Buhari, Rikak, 35) İşte böyle bir düşüş yaşamamak için emanet duygusunun daima aktif tutulması gerekiyor. Bu noktada yapılması gereken şeylerden biri de uygun şartlar oluşturup insana güvenmektir. Güvenen kişi kendi içinde taşıdığı olumlu yapıyı güvendiği kimseye de yansıtır. Birine güvendiğinizi belli edin; ona, bu yolda büyük bir enerji aşılamış olacaksınız. Güven büyük bir güçtür diyor. Muhammed İkbal, Birinin benim bir teorime güvendiğini görünce bu teorinin gerçekliğine olan güvenim sonsuz artmaktadır. (Muhammed İkbal, Yansımalar-Gençlik Notları, [İkinci Baskı, Kaknüs, İstanbul, 2007] s. 25) Aslında, koruması için birine bırakılan emanet belli bir maddi değer kadar emaneti bırakanın karşısındakine beslediği güven duygusunu da temsil eder. Bu yüzden, emanete hiyanet eden kimse emanet sahibinin sadece malını zayi etmemiş, onun ruh dünyasına da tecavüz etmiştir. Bu yönü ile emanet duygusu kişinin dokunulmazları arasında önemli bir yer işgal eder. Emanet niteliği öylesine önemlidir ki, müslüman gördüğü hıyanete misli ile karışık vermek yolu ile de olsa onu zedeleyecek bir davranış sergileyemez. Şu hadis-i şerif tam da bunu söylemiyor mu: Sana emanet bırakanın emânetini geri ver. Sana ihânet edene ihânet etme” (Ebû Davud, Buyu', 81) Toplumu ayakta tutan temel dinamiklerden birisidir emanet duygusu. Kur'an'ın peygamberleri güvenilir elçiler olarak sunması, hatta bu niteliklerini bizzat onların dili ile yansıtması oldukça anlamlıdır. Ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim sözü Kur'an'da birçok peygamberin dilinden defalarca zikredilir. Bu vurgu, peygamberlik görevinde başarılı olmanın güvenilir olmakla sıkı sıkıya bağlantılı olduğuna işarettir. Hz. Muhammed (a.s.) daha peygamber olmadan önce, içinde yaşadığı putperest cahiliye toplumu tarafından bile “Güvenilir Muhammed” diye anılıyor, dürüst kişiliği ile saygı görüyordu. Getirdiği dine var güçleri ile karşı çıkan müşriklerin, güvenilir olması ciheti ile Hz. Peygamber’e toz kondurmamış olmaları bu duygunun insan ilişkilerindeki etkinliğini ortaya koyması bakımından önemlidir. Resülullah bu yönü ile, toplumun içine düştüğü bütün çürümüşlüklere, kötülüklerle ve acımasızlıklara rağmen yine de erdemli olunabileceğini ortaya koymuş ve “Hak bildiğin yolda tek başına yürüyeceksin” ilkesini hayata geçirmiş oluyordu. Muhammed (a.s.) peygamber olduğu için güvenilir değildi. Belki güvenilir olması onun peygamber olarak seçilmesinin alt yapı taşlarından birini oluşturuyordu.

Nogaytürk – 5 4


AHLAK Doç.Dr.Halil ALTUNTAŞ

Esasen bir alışverişler serisi olan ticari hayat emanet duygusunun en çok arandığı alanlardan biri. Müşterinin satıcıya, ortağın ortağa duyduğu güven bunun için satıcı nezdindeki en aziz emanettir. Onun içindir ki bir kutsi hadisteki ifadesi ile Allah Teala “Birbirlerine ihanet etmedikleri sürece iki ortağın üçüncüsü benim…” (Beyhaki, es-Sünenü’s-Suğrâ, [I-X, Haydarabat, Birinci Baskı, 1344] II, 78) buyurur. Ticari hayatta emanet duygusu eksikliği ya da yokluğu ne boyutlarda evrakçılığa, hak ihlallerine, hukuki problemlere sebep oluyor, hep birlikte yaşayıp görüyoruz. “Açık hesap çalışmak” diye bir şey vardı esnaf dilinde, değil mi? Hoş, bu yara günümüz toplumuna has bir şey de değil. İnsan zaaflarının egemen bulunduğu her dönemde bu böyle olmuştur. Hz. Peygamberin sırdaşı Huzeyfetu’bnu'l-Yeman’ın (öl. 36/656 veya 657) şu yakınması bize bunu söylüyor: Ben öyle günler gördüm ki, hanginizle alış veriş yaptığıma aldırmazdım. Muhâtabım müslüman idiyse, bana karşı hile yapmasına dindarlığı mâni olurdu. Muhatabım yahudi veya hıristiyan idiyse, onu da yöneticisi bana hile yapmaktan alıkoyardı. Fakat bugün sizden sadece falanca falanca ile (gönül huzuruyla) alış veriş yapabilirim." (Buhari, Rikak, 35) Toplumsal hayat son noktada bir iş bölümü organizasyonudur. Böyle bir organizasyonda “işlerin iyi gitmesi” için herkesin üstlendiği görevi bir emanet olarak algılaması, onu en güzel ve en verimli bir şekilde yerine getirmesi gerekir. Hz. Peygamber (a.s.) toplumun her kesiminden sorumlu kişilere ve onların sorumluluk alanlarına çoban benzetmesi ile gönderme yaparak bu kişilerin emanete riayet etmesinin toplum açısından taşıdığı hayati önemi hatırlatır. ( Buhâri, Ahkam, l) Bu noktada özellikle kamuyu ilgilendiren iş ve görevlerin özel bir hassasiyetle ehil ellere bırakılmasının önemini vurgulamak gerekiyor. Kıyametin ne zaman kopacağını soran sahabiye Hz. Peygamber emanete riayetin yok olacağı zamanı işaret emiş; bunun ne zaman olacağı sorusuna ise “İşler liyakatsiz kimselerin eline bırakıldığı zaman” cevabını vermiştir. ( Buhari, İlim, 2) Liyakatli el, işi olması gerektiği en güzel ve en yararlı şekilde yapan eldir.İslam ahlakının “ihsan” ve “itkan” adı altında emrettiği tutum budur. İhsan ve itkan bilinci iş hayatında emanet duygusunun hayata yansıtıldığının göstergesidir. Görev ihmalleri, yetkilerin kötüye kullanılması, zimmet ve rüşvet olaylarına karışmak emanete hıyanetin hemen hiç eksik olmayan örnekleridir. Oysa mümin kesinlikle bilir ki “Kim emanete hıyanet ederse, kıyamet günü hıyanet ettiği şeyle birlikte gelecektir. Sonra hiçbir haksızlığa uğratılmaksızın herkese kazandığının karşılığı tam olarak verilecektir. (Âl-i İmran, 3/161) Bu açık uyarıya rağmen ne yazık ki emanet vadisinin en netameli alanlarından biri de kamu malı alanıdır. Kamu malına karşı sergilenen genel tecavüzcü yaklaşımı atasözümüz iğneleyici bir söz kalıbı ile ne de güzel gözler ifade ediyor: “Devletin malı deniz, yemeyen domuz.” Bu söz, toplum içinde harama çeken bir damarın, Kur’an’ın getirdiği emanet duyarlılığı ilkesine ne kadar yabancı olduğunu gözler önüne sermektedir. Hatırlatalım ki on dokuzuncu yüzyıla kadar İstanbul vilayeti yönetiminin adı “ “şehremaneti” idi. Anlamlı bir isimlendirme değil mi? Buraya kadar her şey tamam da, insan her şeyden önce kendine karşı emin olmak durumundadır. Dünyaya gelirken beraberimizde getirdiğimiz ve çok kere bilinicinde olmadığımız nice nimetler var; beden, sağlık, gençlik ve maddi imkanlar gibi. Bunların her biri insana bırakılmış birer ilahi emanettir. Ömrümüzün her anının emanetçisiyiz. Allah’ın Resulü, uzun bir ömür yaşadığı halde ebedi mutluluğu kazanmayı başaramayan kimsenin mazeretlerinin geçersiz olacağı uyarısında bulunur. (Buhâr , Rikâk, 4) Bu emanetlerden doğan sorumluluğun hesabı Allah’a verilir. Kıyamet gününde insanın, ömrünü nerede tükettiğinden, gençliğini nerede eskittiğinden, malını nereden kazanıp nerede harcadığından, bildiklerini ne kadar uyguladığından hesaba çekilmedikçe mahşer yerinden ayrılamayacaktır. (Tirmizi, Kıyamet,1) Hazırlıklı olmak gerekiyor.

Nogaytürk - 5 5


Ş

İ İ R

Mehmet TAŞKIRAN

Ali’yi gördüm HAKK divanında,

Biz Kur-an ile amel kıldık,

Çıkmam peygamberin izinden,

Bana dedi O’nun indinde,

O’nun dediğin mutlak bildik,

Hem de Kur-anımın sözünden,

Fitne için İslam dininde,

İktidar için bizde ayrık,

Hak dinini kendi gözünden,

Sen,ben diyenler bizden değil,

Oldu diyenler bizden değil.

Gördü diyenler bizden değil.

Ömer,Osman,Bekir dördümüz,

Demediğim o beyanlarda,

Kul Mehmed meramım,

Mümine emirdik hepimiz,

Adımı deyip meydanlarda,

Daima bir olan sözümüz, Ayrı diyenler bizden değil.

Bilin ki Allahın dini tek,

Bilmediğim filan zamanlarda, Geldi diyenler bizden değil.

Savm, salatı ayrı bildiğim,

Getiren peygamberidir hak,

Hacc için külfettir dediğim,

Kürsüden vaaz ile nifak,

Üç Halifeye küskünlüğüm,

Doğru diyenler bizden değil.

Vardı diyenler bizden değil.

Dört halifedir dinin gözü,

Hasan,Hüseyin benim ardım,

Peygamber sıraladı bizi,

İslama nefer olsun derdim,

Zülfikardan gayrı bir sazı,

Bir Onmaza da Ali yurdum,

Çaldı diyenler bizden değil

Vardı diyenler bizden değil.

Nogaytürk – 5 6

der

benim

İslam uğruna can verenim, Hak bilmeze ALLAH selamım, Verdi diyenler bizden değil.

08.07.09 Ankara,


TEL : 0 332 641 41 93 CEP : 0 539 641 41 93 0 541 641 41 93 www.aluminyumkorkuluk.tr.gg KONYA – KULU


N OGAYTÜRK



NogayTürk Dergisi 5.sayı