Issuu on Google+

28 Şubat 2011

Ortadoğu halkları gelecekleri için ayakta Tunus’ta başlayan isyan ateşi tüm Ortadoğu’yu sarmış durumda. Halk ayaklanmaları ile Tunus ve Mısır diktatörleri kaçmak zorunda kalırken isyan Bahreyn, Yemen, Libya, İran, Irak, Fas, Cezayir’e sıçramış durumda.

ÖTK tarihine genel bir bakış

2 Öğrenci Temsilciler Konseyi (ÖTK) üniversitelerde öğrencilerin sorunlarını dile getirip bu sorunları çözmek için kuruldu. Ancak bugün YÖK düzeninin kurduğu ÖTK, üniversitelerin gerçek temsilcileri olmadığını; asıl özneleri “marjinal” diye tanımlayarak göstermiştir.

3

2825Şubat Şubat2011 | Fiyat: 50 Krş

Gençlerin geleceği yok ediliyor 33

Demokrasi seçilenlere var, Başbakanın ÖTK başkanları ile Erzurum’da gerçekleştirdiği toplantıya giderek öğrencilerin taleplerini iletmek isteyen Genç-Sen’lilerin Erzurum’a ulaşmasına engel olmak için devlet her yola başvurdu.

53

Gerçek işsizlik oranı %21,

TÜİK İşsizlik rakamını son raporunda %11 olarak açıkladı ancak DİSK yaptığı araştırmayla bu rakamların gerçeklerden ne kadar uzak olduğunu ortaya çıkardı.

103

Gençliğe yönelik baskılar artıyor

Ortadoğu’da da sorunlar aynı

Mücadeleyi gençlik örüyor

Gençliğe geleceksizliği vaad eden hükümet, işsizlik sorununun önüne geçemiyor. Üniversitelerde örgütlenen öğrencelere YÖK’üyle, mezunlara ise polisleriyle, işsizliğe karşı hak arayışına girenlerin mücadelesine ket vurmaya çalışıyor.

Tunus’ta mezun işsiz bir gencin kendini yakması bardağı taşıran son damla oldu. İşsizlik ve yoksulluk yüzünden sokaklara dökülen halk, iktidarı deviriyor. Türkiye’de de aynı sorunların olması iktidarı korkutuyor ki işsizlik rakamları düşürülüyor.

Geleceksizliğin dayattırıldığı gençlik, kapitalist düzene karşı verilen mücadelede ön saflarda yer alıyor, üniversitelerde ve mahallelerde örgütleniyor. Gençler egemenlerden geleceğini kazanana kadar alanlarda olmaya devam edecek. S2,3

Üniversitelerde uygulanan cinsiyetçi politikaya karşı Genç-Sen’li Kadınlar gelecekleri için alanlarda olacak. S7

İktisatçılar da işsizliği tehlikeli buldu, İstanbul Ekonomik Araş-

Uluslararası Gezici Kadın Filmleri Festivali başlıyor! S10

tırmalar Derneği’nin (İEAD) yaptığı araştırmaya katılan İktisat hocaları Türkiye’nin ekonomik gidişatını olumlu değerlendirirken işsizlik sorununa dikkat çektiler.

Özcan: “Polis bazen kontrolden çıkıyor” S3

Sağlık reformundan çıkan geleceksiz sağlık çalışanı S4

Ölüleri Gömün! (İstanbul DT) S11 Fen-Edebiyat Fakülteleri ne iş yapar? S6

Kampüsten haberler S9

Üniversitenin temsilcilerini öğrencilere sorduk S12


2

28 Şubat 2011

Uluslararası öğrenci hareketi büyüyor Hollanda, Arjantin, İngiltere, Cezayir, İtalya gibi ülkelerde de öğrenciler eğitim hakkını kısıtlayan uygulamaları ve eğitimin piyasalaşmasını protesto etti. Toplumun her alanında artan baskı politikları; sosyal alanın her düzeyde kısıtlanmasına dek varan uygulamalar Türkiye’de öğrenciler,işçiler, emekçiler, işsizler tarafından tepki ile karşılanırken özellikle Hollanda, Arjantin, İngiltere, Cezayir, İtalya gibi ülkelerde de öğrencilerin ön plana çıktığı eylemlerde genellikle eğitim hakkının kullanımını kısıtlayan uygulamalar ve eğitimin piyasanın bir girdisi haline getirilmesi protesto edildi. Hollanda’da Liberal Parti (VVD) ve Hristiyan Demokratlar Birliği’nden (CDA) oluşan sağ azınlık hükümetinin eğitim alanında yapmayı planladığı tasarruflar, öğrenciler ve öğretim üyeleri tarafından düzenlenen büyük bir gösteriyle protesto edildi. Lahey’deki Malieveld meydanında düzenlenen ve ülke genelinden gelen 10 binden fazla öğrenci ve öğretim üyesinin katıldığı gösteride yapılan konuşmalarda, hükümete öngörülen kısıtlamalardan vazgeçmesi çağrısı yapıldı. Son yılların en büyük eylemi olarak değerlendirilen, öğrenci dernekleri ile sendikalarının öncülüğünde yapılan gösteriye muhalefetten de bir çok siyasetçi katıldı. Hollanda’da öğrenciler üniversite işgal etti Talepleri dikkate alınmayan öğrenciler, ülkenin en tanınmış üniversitelerinden Utrecht Üniversitesi’nin bazı salonlarını işgal ettiler. Hükümetin yükseköğretimde ki kısıtlamalarını protesto eden öğrenciler, eylem sırasında toplumda eğitimin rolünü de içeren panel, tartışma ve film gösterimi yaptılar.

Arjantin’de hükümet eğitimi piyasalaştırmak amacıyla devlet yardımlarını azaltınca öğrenciler, hükümeti protesto etmek için sokaklara çıktı ve polisle karşı karşıya geldi. İngiltere’de öğrenciler arttırılan öğrenci harçlarını ve kamu harcamalarındaki kesintileri protesto etmek için sokaklardaydı. Londra ve Manchester kentlerinde düzenlenen gösterilerde onaylanan öğrenci harçları ve kamu harcamaları ile ilgili tasarı protesto edildi. Kanunun geçmiş olmasına rağmen öğrenciler yapılan eylemlerle hükümete geri adım attırabileceklerini düşünüyorlar. Sağlık sisteminden eğitim sistemine kadar yapılan birçok kısıtlama öğrencilerin tepkisine neden oldu. Hükümet öğrenci harçlarına yapılan zamlar, sağlık sistemindeki kısıtlamalar ve kamu sektöründe 300 bini aşkın kişinin işine son verme gibi uygulamalar ile kamu

açığını kapatmayı planlıyor. İtalya’da merkez sağ koalisyonun, yüksek öğretim kurumlarında araştırma harcamalarının kısılması ve öğretim üyelerinin azaltılması gibi, bütçe kısıtlamasının yanı sıra özelleştirmeye de kapı aralayan; üniversitede reform tasarısı öğrencilerin şiddetli tepkisiyle karşılaştı. Birçok kentte öğrenciler üniversiteleri işgal ederken, Roma’da öğrencilerin Senato’yu basma girişimine sert müdahale edildi. Bir yandan bu öğrenci eylemleri olurken diğer yandan özellikle Tunus, Cezayir, Mısır, Yemen, Bahreyn, Ürdün gibi Ortadoğu ülkelerinde baskıcı rejimlere karşı, düzen değişikliği talebiyle ortaya çıkan halk ayaklanmalarında kıvılcımı çakıp fitili ateşleyenler ve mücadeleyi omuzlayanlar genelde öğrenciler oldu. Öğrencilerin ön saflarda olduğu eylemlerde halk daha fazla özgürlük

sloganı atarken eylemlerin çıkış noktası ülkedeki artan yoksulluk, yolsuzluk, işsizlik oranı ve temel ihtiyaç malzemelerinden özellikle gıda maddelerinin artan fiyatları oldu. İşsiz bir gencin Tunus’ta kendini yakmasıyla başlayan ve ayaklanan Ortadoğu’daki diğer ülkelerde de benzer eylemlerle tetiklenen ayaklanmalar, tüm dünyada gençlerin taleplerine tercüman olurken, öğrenciler açısından işsizlik ve geleceksizlik meselesinin ne kadar yakıcı olduğunu da gün yüzüne çıkarıyor. Bir yandan parasız, nitelikli eğitim isteyen Avrupalı, Amerikalı öğrenciler, diğer taraftan Ortadoğu’da benzer taleplerle; rejimi sarsan işçilerin, emekçilerin, işsizlerin yanında sokağa çıkan öğrenciler. Saflarımız aynı, mücadelemiz ortak.

Libya halkı sokaklarda

Tunus ve Mısır’da diktatörler deviren isyanların ardından şimdi de Libya’da ezilen halklar sokaklara çıktı. Her konuşmasında halkı tehdit eden, halkın meşru taleplerini görmezden gelen Kaddafi son olarak olayların El Kaide tarafından desteklendiğini iddia etti. Yaptığı konuşmada “Bütün bunların sebebi aşırı uyuşturucu kullanımı. Kardeşlerim lütfen kendinize geliniz. Müslüman Kardeşler bile bütün bu yaşananlara karışmıyor. Bütün reformların şeriat kuralları içinde olmasını istiyorlar. Eskiden Müslüman Kardeşler de şiddete başvuruyordu ancak şimdi olayları El Kaide yapıyor” diyen Kaddafi, kendi iktidarının halka dayandığı iddiasında bulundu. Tıpkı Türkiye’deki egemenler gibi ayaklanan halkları bir grup marjinal olarak gören Kaddafi, halkın ayaklanmasından kendini tamamen soyutlayarak ayaklanmaların nedenlerini görmezden gelerek çözüme ulaşabileceğini sanmakta. “Ülkenizde barış mı savaş mı var sizin probleminiz. Hiç kimse ülkenin bugünkü duruma geleceğine inanmazdı. Bazıları bu durumdan çok memnun. Bankalar ve okullar kapandı. Her yerde silahlar satılıyor. Ülkenize bunların olmasını görmek istiyorsanız bu sizin seçiminiz. Size kutlu olsun. Ancak bunu nasıl istiyorsunuz anlamıyorum. Sizden bir kez daha dışarı çıkıp çocuklarınızı dışarıdan toplamanızı istiyorum. İsyancıları mahkemelere verin. Çocuklarınızı bırakın rehabilite edelim. Bakın nasıl değişecekler. Kız kardeşlerim, aydınlar çocuklarla konuşmalı. Onlara mantığın ışığını göstermeli. Bu saçmalıkları göstermeli. Bir kez daha öldürülen 4 askerin ailesine baş sağlığı diliyorum. Bin Ladin ölenleri geri getirebilecek mi? Bin

kişinin öldüğü Zaviye bütün aşiretlerin başkentidir. Bu isyan devam ederse çok kızgın olacağız. Ülkeyi yıkıma uğratacağız” diyerek halkı tehtit etmeye devam etmekte. Kaddafi diğer yandan da ayaklanan halklara ordu aracılığıyla ölümü reva görüyor. Zaviye’de camilerde toplanan halka ordunun ateş açması sonucu yedi insan hayatını kaybederken, elliye yakın kişi de yaralandı. Ülkeden kaçan Mısır’lı işçilerin açıklamalarına göre hükümet karşıtı isyancılar, başkent Trablus’un 120 km batısındaki Zaura’nın kontrolünü ellerine geçirdi. Sokaklarda hiçbir askere veya polise rastlanmadığını belirten işçiler, şehrin kontrolünün tamamen ‘’Halk Komiteleri’’nin elinde olduğunu söyledi. Öte yandan Tobruk’un yönetimini ele geçiren halk 41 yıllık Kaddafi rejiminden kurtulmanın sevincini yaşıyor. Şehirdeki askerlerin de halka destek vermesiyle şehir bayram yerine döndü. Mısır sınırında bulunan askeri üslerin ise boşaltıldığı belirtildi. Uzun menzilli roketlerin ve araçların geride bırakıldığı gelen bilgiler arasında. El Bayda havaalanı ise tamamen boşaltıldı ve halk tarafından kontrol ediliyor. Halka saldırmayı reddedip Malta’ya sığınan dört pilotun ardından, Libya’lı pilot da verilen emirlere uymayarak halka saldırmadı. Pilotlar paraşütlerini kullanarak uçaktan atladı. Uçaklar ise boş bir araziye düştü. ODTÜ Sarp Sök

Metin Şenyurt

Ortadoğu halkları gelecekleri için ayakta!

Tunus’ta başlayan isyan ateşi tüm Ortadoğu’yu sarmış durumda. Halk ayaklanmaları ile Tunus ve Mısır diktatörleri kaçmak zorunda kalırken isyan Bahreyn, Yemen, Libya, İran, Irak, Fas, Cezayir’e sıçramış durumda. İşsizliğe, yolsuzluğa, geleceksizliğe, baskılara ve sömürüye karşı isyan ateşini yakan Ortadoğu halkları diktörlükleri hedef alırken, onurlu bir yaşam talebini yükseltiyorlar. Üniversite mezunu işsiz genç Muhammed Buazizi’nin seyyar satıcılık yaptığı tezgahına el konmasına karşı kendisini yakarak rejimi protesto etmesi Arap ülkelerinde isyan ateşini fitillemiş oldu. Buazizi’nin kendisini yakması yıllardır diktatörlük rejimi altında yaşayan halkların korku duvarlarını yıkmasını sağlarken eylemler kısa sürede Tunus’un dört bir yanına yayıldı. IMF ve Dünya Bankası’nın “örnek ülke”si ilan edilen Tunus diktatörlüğü halk ayaklanması karşısında dört hafta dayanabildi, 23 yıldan beri diktatörlüğü elinde tutan Bin Ali istifa ederek ülkeyi terketmek zorunda kaldı. Stratejik konumu ile ABD emperyalizminin kritik halkası konumunda olan Mısır’da başlayan halk ayaklanısı karşısında Mısır diktatörü Mübarek’in bir dahaki se-

İsyan Libya’dan Trablus’a

çimlerde aday olmayacağını açıklaması, yetkilerinin bir kısmını yardımcısı Ömer Süleyman’a devredeceğini açıklaması halkı tatmin etmemiştir. Tüm baskı ve tehdide rağmen kararlılıkla eylemlerine devam eden Mısır halkı karşısında Mübarek ancak 18 gün dayanabilmiş ve yönetimi ise Silahlı Kuvvetler Yüksek Konseyi’ne devretmiştir. Bununla yetinmeyen Mı-

sır halkı ise demokratik bir işleyiş için taleplerini dillendirmeye devam ediyor. Bahreyn, Yemen, Libya, İran, Irak, Fas, Cezayir’de ise tüm devlet törürüne rağmen halk taleplerini dillendirmeye, diktatörlüğü hedef alan eylemler yapmaya devam ediyor. Bundan sonra ise korku duvarlarını yıkarak güçlerini farkeden Ortadoğu halklarının önünde

sadece diktatörleri değil bunun kaynağı olan sistemi yıkma perspektifini yakalama görevi duruyor. Ortadoğu halkları tüm işçilere, emekçilere ve ezilen halklara izlenmesi gereken yolu gösteriyorlar. Emperyalistler yenilecek, direnen halklar kazanacak! İpek Bozkurt

Trablus’ta yaşayanların anlattığına göre, Trablus’un batısındaki Faşlum Bölgesi’nde Kaddafi karşıtı sloganlar atan 7 kişi güvenlik güçleri tarafından vurularak öldürüldü. Libya’da halk ve hükümet yanlısı güçler arasındaki çatışmalar devam ediyor. Verilen bilgilere göre başkent Trablus’un bazı bölgeleri de muhalif güçler tarafından ele geçirildi. Libya’da askerin yönetime müdahele etmesi gündemde. Halkın mücadelesi sürüyor Trablus’ta halkın mücadelesi devam ederken, isyanın kalbi Bingazi’de de protestocular şehrin kontrolünü tamamen ele geçirdiler. Şehir artık muhalif güçler tarafından yönetiliyor. Kaddafi’nin ‘’Gördüğünüz yerde vurun’’ emrine karşın protestocular

toplu eylemler düzenleme çağrıları yapıyor. Ülkenin genelinde Kaddafi’ye bağlı bölgelerin gittikçe azaldığı belirlendi. Cuma namazı çıkışında Yeşil Meydan’da binlerce kişi toplanarak Kaddafi karşıtı eylemlerde bulundu. ABD, halkına karşı şiddet uygulayan Libya Hükümeti’ne yaptırımlar uygulayacağını açıkladı. Yaptırımlar arasında Kaddafi ve ailesinin ABD’deki hesaplarını dondurmak da var. Venezulla Devlet Başkanı Hugo Chavez ise yaptığı açıklamada Libya Hükümetini desteklediklerini, emperyalist ülkelerin Libya’daki isyanları bahane ederek Libya’nın içişlerine karışmamasını söyledi. ODTÜ Sarp Sök


28 Şubat 2011

Söz hakkına demokrasi engeli Başbakan’ın ÖTK başkanları ile Erzurum’da gerçekleştirdiği toplantıya giderek öğrencilerin taleplerini iletmek isteyen Genç-Sen’lilerin Erzurum’a ulaşmasına engel olmak için devlet her yola başvurdu. Genç-Sen’lilerin yola çıktıkları otobüsü her fırsatta durdurarak kimlik kontrolü ve arama yapan polis, hayvan kaçakçılığı, patlayıcı madde taşıma bahanesiyle yolcuğula ket vurmaya çalışırken, yoldan geçen diğer araçları hiç bir şekilde aramadı. Erzurum’a giden Genç-Sen’lileri polis her durdurduğunda GBT kontrolü yaparak sürekli geciktirmeye çalıştı. Bir GBT kontrolü tartışmalarla beraber yaklaşık 40 dakika sürdü. Genç-Sen’liler Erzincan’a vardıklarında Erzurum’daki toplantı çoktan başlamıştı. Genç-Sen’liler Erzurum için tüm kararlılıklarını sergiledi ancak yavaşlatmalar sonucunda toplantıya giremediler. Bunun üzerine Genç-Sen’liler basın açıklaması yapmak üzerine kararlılıklarını sergiledi. Bu kararlılık karşısında polis geri adım atmak zorunda kaldı. Birçok TOMA,Jandarma Tankları ve yüzleri maskeli özel timlerin bulunduğu bir alana geçildi ve yol kapatılarak eyleme başlandı. Alanda sloganlar, halaylar ve türkülerden sonra basın açıklaması yapıldı. Devletin asıl amacının öğrencilerin Erzurum’a gitmesini engellemek olduğu bir kez daha anlaşıldı. İlk olarak toplantının Erzurum’a alınması, sonrasında 27-28 Ocak tarihleri arasında Erzurum’da basın açıklaması yapılmasını yasaklamak ve son olarak Erzurum’a gitmek isteyen öğrencilerin yolda 9 kez durdurulması gerçek temsilcilerle yüzleşmekten ve sorunlara çözüm bulmaktan kaçışın birebir göstergesidir.

Aynı zamanda gerçek temsilciler Erzurum’a giderken temsilcilerin dosyalarını toplantıya iletebilmesi için Ankara’da Başbakanlığa yürümek isteyen öğrencilere de coplu ve gazlı saldırılar gerçekleşti sekiz öğrenci göz altına alındı. Sözde demokrasiden yana olanlar ne zaman alanlarda söz hakkını isteyenleri görse karşısına polislerle, coplarla, gazlarla çıkıyor. Ne seçilen 40 ÖTK başkanı ile yapılan görüşmelerde ne de daha öncesindeki görüşmelerde hiçbir somut adım atılma-

dı öğrencilerin “dinlendiği” ifade edildi. Çünkü orada üniversitelerin asıl sorunlarını bilecek “temsilciler” yoktu. Zaten Jaguar ile toplantıya katılanların üniverstelerde ulaşım, barınma sorunları yaşayan öğrencleri temsil ettiği söylenemez. Ancak bu kaçışlardan da görüldüğü gibi örgütlü öğrenciler varlığını hissettirdiği sürece mevcut düzenin karşısına çok daha güçlenerek çıkacak. ODTÜ Sarp Sök

ÖTK tarihine genel bir bakış

Bugünlerde güncel olarak tartışılan ÖTK’larla ilgili geçmişten bu güne bir bakış ile yansıtalım istedik.

YÖK Başkanı: “Polis bazen kontrolden çıkıyor”

Öğrenci Temsilciler Konseyi (ÖTK), 1975 ‘de ODTÜ’deki kantin boykotunun sonucunda ODTÜDER’in bir devamı olarak kuruldu. ÖTK, üniversite yaşamında bir çok demokratik hakkın kazanılmasına öncülük etti, bu demokratik haklar da kolektif öğrenim hayatının yaratılmasını sağladı. Yürütme kurulundan, bölüm temsilciler konseyinden ve temsilciler meclisinden oluşan ÖTK’ nın yönetmelik taslağında yer alan, konseyin amacını açıklayan ifade ÖTK’ nın demokratik katılım ve temsiliyet açısından ne kadar önemli bir yerde durduğunu gösterir. Ancak bugün darbenin ürünü olan YÖK, üniversitelerde özgür düşünceyi baskılamış, anti-demokratik ve piyasacı üniversitelerin oluşumunun önünü açmıştır. Üniversiteler, neo-liberal küreselleşme politikaları doğrultusunda şekillendirildi ve dönüştürüldü. Günümüz ÖTK’ larının ODTÜ-ÖTK’sından temel farkları bulunmaktadır. Mesela ODTÜ-ÖTK’ sı

üniversitenin her öğrencisinin katılımına açık iken; şimdiki ÖTK’ larda temsilci olma hakkı not ortalamasına ve sicile bağlıdır. Eski ÖTK’larda üniversite senatosu toplantısında söz hakkına sahip olan temsilciler; şimdiki ÖTK’larda söz hakkına sahip değildir. Bir başka önemli farklılık ise; YÖK’ün ÖTK’larında yurt temsiliyeti bulunmamaktadır. İktidar odaklarının ihtiyaçları doğrultusunda şekillenen bu yeni ÖTK’ların bütçelerinin Üniversite Yönetim Kurulu tarafından belirlenmesi de, ÖTK’ ları yönetimlere bağımlı kılmaktadır. Yukarıda ele alındığı şekliyle; YÖK düzeninin sermayeye bilgi sağlayan pazarlar haline getirilen bir öğrenci gençlik yaratmaya çalıştığı açıktır. Bürokratik işlemlere boğulmuş seçim dönemi yaşanması, seçilen temsilcilerin öğrenciler tarafından bilinmeyişi de söz-yetki-karar mekanizmasının işlerliğinin olmadığının kanıtıdır. Üniversitelerde tekno-

kentler gibi sermayeye dönük yatırımların olup da akademik ve bilimsel faaliyetlere yönelik mali bir yapılanmanın yer almaması da buna örnektir. Bu değişikliklerle, yeni ÖTK’ lara seçilen temsilcilerin özerk olmayan ve anti-demokratik bir yapılanmayı amaç edinen üniversitelerde dönüşüm politikalarının aleti haline getirilmesine uygun ortam yaratılmış, son dönemde yaşananlar aracılığıyla bu durum daha da belirginleşti. Üniversitelerde dönüşüm sürecinin meşru bir zemine oturması için temsiliyet göstergesi olarak Başbakanla görüşmeye çağrılanlar, esasında YÖK düzeninin temsilcileridir. YÖK düzeni ise; öğrencilerin talebi olan özerk-demokratik üniversite modeline ters, üniversiteler üstü kurulmuş baskı aygıtıdır. Tüm bu nedenlerden dolayı YÖK ve YÖK düzenine karşı mücadele ediyoruz, etmeye de devam edeceğiz. ODTÜ Hande Karagöz

YÖK Başkanı 9 Eylül Üniversitesi’nde yaptığı açıklamalarda polisin öğrencilere uyguladığı şiddetin daha orantılı olması gerektiğini açıkladı. Prof.Dr. Özcan, öğrenci olaylarında polisin orantısız güç kullandığına dikkat çekerek, “Toplumsal olaylarda bazen polisimizin de profesyonelleşmesi ya da ne kadar profesyonel olduğuyla alakalı bir mesele. Bazen kontrolden çıkıyorlar.” dedi. Özcan’ın göstermelik olarak yaptığı öğrenci görüşmelerinde son durak 9 Eylül Üniversitesiydi. 9 Eylül ÖTK’sı ile basına kapalı olarak gerçekleştirdiği

toplantıdan çıkınca Özdemir ile bir basın açıklaması gerçekleştirdi. Polisin orantısız güç kullandığını itiraf ederek, üniversitelerde polisi neden barındırmakta olduğunu “Öğrenci sıfatı olmayan, dışardan çeşitli gruplara mensup arkadaşlarımızın orada olması ve onların polise karşı belli şekilde hareket etmeleri, polisi de bazen fazla güç kullanmaya itebiliyor.” sözleriyle açıkladı. Yusuf Ziya’nın bu açıklamalarıyla haklı talepleriyle mücadele eden öğrencilere saldırı hakkını tanıması bütün gerçekliği gün yüzüne çıkarıyor. Bilket Üniversitesi Level Başol

3 Aziz Güler

YÖK’teki Değişim Politikaları ve Cevabımız 12 Eylül referandumu siyasal iktidar tarafından darbeyle ‘hesaplaşmanın’ zemini haline getirilirken darbenin üniversitelere yansıması olan YÖK üzerine bol keseden atılan vaatler hafızalarımızda diri bir şekilde duruyor. Bu bol keseden atılan yalanların ana ekseni ise üniversitelerin demokratikleşeceği söylemi. Olan bitense egemenlerin kendi ihtiyaçlarını, toplumun ihtiyaçları olarak kabul ettirme çabasından başka bir şey değil. Demokrasi; insanların yaşadıkları alana iradi müdahale hakkının bulunmasıdır. Kabaca demokrasi, insanların kendi hayatları ile ilgili karar süreçlerinde söz sahibi olması olarak özetlenebilir. Doğal olarak bir yaşam alanı olan üniversiteler üzerine yapılan tartışmalarda esas belirleyenler üniversitede yaşayanlar; öğrenciler, öğretim üyeleri, üniversite çalışanları olmalıdır. YÖK tartışmalarında ana eksen olan demokratikleşme söylemi referandumdan sonra bu kararların alınış süreçlerine bakıldığında pratikte sınıfta kalmıştır. Söz hakkını almak için sokaklara çıkan, fikirlerini dile getiren öğrencilere gösterilen tahamülsüzlük demokrasiye olan tahamülsüzlüğün bir ifadesidir. Bu öyle bir demokrasi anlayışı ki siyasal iktidardan özerk olması gereken üniversiteler Başbakan’ın rektörlerle yaptığı ve Başbakan’ın rektörlere emirler verdiği bir toplantıda yeniden planlanıyor. Bunlar olurken sokaklarda söz hakkı için direnen öğrenciler sıkıyönetimi aratmayan bir şekilde engellenmeye çalışılıyor, hedef tahtasına konuluyor. Toplantının Jaguar koleksiyonuna sahip öğrenci temsilcileriyle yapılması demokrasinin sınıfsal yanını bize gösteriyor. Genç-Sen’in haklı mücadelesi halkın desteğini de arkasına alarak ilerlerken Genç-Sen’lileri karalama kampanyaları, çamuru atanın suratını çamura buluyor. “Bunlar sadece öğrenci eylemlerine katılmıyor, işte TEKEL işçilerine de desteğe gittiler” söylemi hatırlandığında TEKEL işçisi bir direnişçinin demokrasi tanımı durumu bizim için özetliyor, bunun adı para demokrasisi. 12 Eylül’de cuntaya ironi yaparcasına referanduma giden AKP hükümetinin kendisine yönelen öğrenci muhalefetine karşı takındığı kindar ve öfkeli tutumun ardında siyasal iktidarlarını gelişmekte olan muhalefete karşı koruma kaygısı kadar geçmişin korkuları da yatmaktadır. Korku; Başbakanın’dan bakanlarına, valisinden Emniyet Müdürüne ve rektörüne kadar tüm bürokrasiye sirayet etmiş ve onları saldırgan hale getirmiştir. Peki bilcümle devletlilerimiz bizim için değişiklik yaptığını söylerken neden bu kadar korkuyorlar. 12 Eylül askeri darbesiyle toplum ve onun en dinamik unsurlarından üniversite gençliği sindirilmeye çalışılmıştır. Eğitimin veriliş yöntemiyle devletin hükümet etme biçimi arasındaki doğrusal ilişki eğitim kurumlarının da askeri cuntanın örgütlenme ve yönetme şekline uygun olarak yeniden kurgulanmasını gerektirmiştir. Bu kurgunun üniversite karşılığı YÖK’tür. YÖK ülkeyi cuntanın demir pençesiyle yöneten askeri konseyin üniversitedeki üniformasız karşılığıdır. YÖK geldiğimiz noktada klasik neo-libarel anlayışla bile çatışır görünmektedir. Yeni ekonomi politikalarının ortaya çıkardığı esnek üretim tarzı rekabetçi esnek dar anlamda çok yönlü insan tipolojisine ihtiyaç duymaktadır. YÖK üniversitelerinin var olan yapısını sıradan ve düz insanlar yetiştirdiği düşünüldüğünde ve bunun karşısında özel üniversitelerin renkli yaşantısı göz önüne getirildiğinde derdimiz daha anlaşılır bir hal almaktadır. Sermaye YÖK üniversitelerine kendi alternatifini kendisi yaratmıştır. Başbakanın, “üniversiteleri bilim yuvası haline getirmek istiyoruz” söyleminin özü sermayedarların ihtiyaç duyduğu uluslar arası piyasa koşullarına uygun insan yetiştirmektir. Bu ‘yüce’ görev özel üniversitelere verilirken devlet üniversiteleri niteliksizleştirilmekte, mezunlar ciddi işsizlik oranlarıyla yüz yüze kalmaktadır. Bu üniversitelerin varlığı ve gelişmesi ülke nüfusunun yüzde 80’inin çocukları için yani halkın ezici çoğunluğu için, geleceksizleştirme ve bir nevi insanlıktan çıkarmaktır. Bilimin sermayenin hizmetine daha da açıldığı bir yerde bilim kar ile ölçülecektir, kendi varlığını inkar edecektir. Anlaşılan bu değişikliğin esas adımı seçimlerden sonraya bırakılmış durumda. Tüm bu planların arasında unutulansa söz hakkı için direnen Genç-Sen’in büyüyerek militanlaşan mücadelesi. Sözün özü evdeki hesap çarşıda karışacak.


4

28 Şubat 2011

Sağlık reformundan çıkan geleceksiz sağlık çalışanı Sağlık alanında yapılan reformlar, hastanelerin sermayeyle yapacağı işbirliğini güçlendirmekte öte yandan sağlık çalışanlarını, sağlık bölümü öğrencilerini ve hastaları ise bu işbirliğine mahkum etmektedir. Asıl önemli konu reformların neyi hedeflediği kısaca politik içeriğidir. Biraz daha yakından bakıldığında Avrupa ve Türkiye’de sağlık reformlarının piyasacı ilişkileri standartlaşmaya yöneldiği görülür. Diğer önemli nokta, bugün reform denildiğinde var olan uygulamalar dışında başka bir seçeneğin akla gelmemesi; rekabet, piyasa, özelleştirme, özerkleştirme kavramlarının tek doğru olarak sunulmasıdır. - Dünya’da sağlık sektörünün durumu merkezde harcamalarla şişmiş çevrede ise kaynak yetersizliğinden kurumuş bir görüntü sergilemekteydi. - Sağlıkta eşitsizlikler ekonomik kriz nedeniyle bütün ülkelerde artmaktaydı. - İlaç ve tıbbi teknolojide hızlı gelişmelerin olduğu dönemlerde eşitsizliklerdeki artış sağlıktaki gelişmelerden varlıklı sınıfların yararlanabildiğinin göstergesiydi. Sağlık sistemlerindeki reform arayışları özellikle fi-

nansman boyutunda ortaya çıkmıştır. Bu şekliyle sağlıkta reform finansmanı kamu ve özel sektörün sorumluluklarını yeniden tanımlaması, bakanlık yapısının değiştirilmesi, cepten ödemeler, kamu ve özel sigortacılık anlaşılmaktadır. Yine reformda bahsedilen özerkleşen hastanelerde kendi yönetim yapılarını kendileri oluşturacaklar, kendi personelini kendisi alabilecek ve personel sözleşme ile istihdam edeceklerdir. Hastaneler sundukları hizmetin karşılığı olan ödemeleri, bölge sağlık idareleri ile yaptıkları sözleşme çerçevesinde alacaklar. Bu söylenilenden anlaşılan kamu hastaneleri ve üniversite hastaneleri sağlık işletmesine dönüştürülebilecektir. İşletmenin genel direktörü, yönetim kurulu ve işletme komitesi olacaktır. Kurul üyeleri vali, genel, direktör ve bakan tarafından atanacaktır. Bu yapının demokratik işleyişle ilişkisinin olmadığı ortadadır. İşletmelerde çalışacak personel 1475 sayılı İş Ka-

nununa tabi olacaktır. Yeni torba yasa ek olarak esnek istihdam, performans, deneme süresi tanımlamalarıyla sağlık çalışanının hem iş güvencesinin olmayacağı hem de daha fazla sömürüleceği bir zemini yaratmaktadır. Sağlık Bakanlığınca belirtilen şey sağlık öğrencilerinin geleceksizliğidir. Yine sağlık işletmeleri blok satış yöntemiyle ve en az 10 yıl hastane olarak işletilme koşuluyla özelleştirilebilecektir. Tüm bu hizmetin finansmanı Genel Sağlık Sigortası ile sağlanacak, hizmet üreticisi kurumlarla, hizmeti finanse eden kurumlar birbirinden ayrılacaktır. Bunun nedeni hizmeti üreten özerk kurumları rekabete sokmak, sigorta kurumu aracılığıyla rekabet eden kurumlardan hizmet satın almaktır.‘Temel düşünce rekabetin sağlık kurumlarını kaliteyi arttırma ve fiyatları düşürme yönünde motive edeceğidir.’Genel Sağlık Sigortası fonu sisteme katılan(katılım zorunludur) vatandaşlardan alınacak primlerle finanse edilecek ve alkole, sigaraya, çevreye zararlı endüstri alanlarına konulacak ek vergilerle sistem desteklenecektir. Ayrıca bireyler aile hekimine başvurduklarında, röntgen, laboratuar ve diğer hastane hizmetlerini kullanırlarken bir miktar katkı payı ödeyecektir. Prim sistemi asgari ücretin 1.2-2.4 katları geliri olanlarda oransal olarak alınacaktır. Asgari ücretin 2.4 katı ve üst geliri olanlar %100 prim ödeyecekler. Görülen o ki orta seviye memurla, bir özel şirketin CEO’su aynı primi ödeyecektir. Bütün alanların güvencesizleştiği bu günlerde, garanti meslek gözüyle yazılan sağlık bölümlerindeki piyasalaşma ve sağlık öğrencilerini bekleyen geleceksizlik ortadadır. Hacettepe Üniversitesi Aytek Hüseyin Çeliksöz

Sahte ilaç cezasının faturası kime? Yıllardır satılan ilacın sahte çıkması ve bu durumu eczacıların dahi yeni farketmesi giderek piyasalaşan sağlık alanında yaşanan çarpıklığın ve insan hayatının nasıl değersizleştiğinin en net göstergesidir.

Geçtiğimiz ay haberlerden öğrendiğimiz Pfizer’in ürünlerinden biri olan Sab Simplex, bebeklerin gazını gidermek için ülkemizde de çok yaygın olarak kullanılan bir ilaç. Öyle ki bebeği olan ve bu ilacı bilmeyen çok az sayıda insan var. Fakat bu ilaçlar Türkiye’de yıllardır kaçak olarak satılmakta ve bu kaçak ilacın sahteleri dahi var . Aynı zamanda doktorların da hastalarına tavsiye ettikleri bir ilaç. Komik olan durumlardan biri ise ilacın orijinali(kaçak olan orjinali yani) 25 tl iken sahtesi 27 tl. Olay ise bir ailenin bebeklerine aldıkları ilaçlar arasındaki farkı keşfetmesiyle başlıyor. İşin tuhaf yanı bu ilaç sahte olmasa da ülkemizde zaten kaçak olarak satıldığı için elbette karşısında bir muhatap bulamıyorlar. Satan eczane-

lerin yasadışı bir iş yaptıklarından da o an haberleri oluyor. Türkiye’de ilaç satmak için ruhsatı olmadığı için elbette mesuliyeti Pfizer almıyor. Hasta güvenliğine her zaman öncelik verdiklerini ve ilacı onların ithal edip satmadıklarını söylüyorlar. Yine de Pfizer’in neden bu ilacı Türkiye’de satmak için yıllardır ruhsat almadığı da merak konusu . Çünkü böyle bir durumun Pfizer’in itibarını sarsacağı aşikar ve 7-8 yıldır süregelen bu olay için herhangi bir çalışma başlatmamış olmaları dikkat çekici doğrusu. Çıkan haberlerden midir, yoksa gerçekten öyle bir niyetleri vardı da bizden mi sakladılar bilinmez, Pfizer mart ayında kesin olarak ruhsat alacaklarını ve soruşturma başlatacaklarını

bildirdi. Sağlık bakanlığı ise bu konuyla ilgili eczaneleri daha önce de gelen şikayetlerden dolayı uyardığını açıkladı. Ve çıkan haber üzerine Sab Simplexler toplanmaya başlandı. Bu konu biraz irdelendiğinde ise ülkemizde satışa sunulan ruhsatsız daha birçok ilaç olması da kafalarda soru işaretleri bırakmıyor değil. Sağlığın piyasalaştığı ve toplumun değil sermayenin gözetildiği politikalarla sağlık alanının dev ilaç şirketlerinin yönlendirmesine bırakılmasıyla buna benzer daha fazla skandalın ortaya çıkması muhtemeldir. Biz, başta sağlık öğrencileri olmak üzere insan hayatının değersizleştirilmesine karşı susmayacağız, suç ortağı olmayacağız. Ayşegül Yay

Zahide Teyze ile Türkiye’den sağlık manzarası

Birbiri ardına sıralanan hataların, baştan savma yapılan görevlerin ve çözülmeyen sorunların etkileri, söz konusu sağlık olunca daha çok hissediliyor. “40 yaşındaki Zahide teyzemiz hizmet sektöründe taşeron bir firmaya bağlı olarak çalışmaktadır. Zahide teyze 10 yıldır diyabet (şeker hastalığı) ile mücadele etmektedir. Düzenli kontrolden geçmesi gerekirken, günde 12 saat çalışmak zorunda kaldığından üzerine bir de devlet hastanelerindeki bitmek bilmeyen randevu sıraları eklenince uzunca bir süredir kontrollerini aksatmaktadır. Muayene olmaya çalıştığı devlet hastanesinde 5 ay sonrasına randevu verildiği için özel bir hastaneye gitmeye karar verir. Özel hastanede aynı gün içinde randevu alan Zahide teyzeyi muayene eden doktor, rutin yapılan tetkikler dışında başka gereksiz laboratuar ve görüntüleme tetkikleri de istemiştir. Doktorun hastalığıyla çok ilgilendiğini düşünen Zahide teyze sağlığından endişelendiği için tereddüt etmeden bütün istenenleri yaptırmıştır. Başına gelecek-

lerinden bihaber Zahide teyze sonuçları doktoruna göstermiş, reçetesini ve gerekli önerileri alıp çıkışını yaptırmaya gitmiştir. Sağlığın parasız olduğu kandırmacasının gerçek olmadığını eline tutturulan faturayla anlamıştır. Neden para ödemek zorunda olduğunu sorduğunda kendisine özel sağlık kuruluşunda muayene olduğundan 12 liranın maaşından kesileceği ve yaptırmış olduğu her bir tetkik için belirtilen ücretleri ödemesi gerektiği söylenmiştir. Zor günler için biriktirdiği parasını özel hastaneye bırakmak zorunda kalan Zahide teyzenin ilaç alacak parası kalmamıştır. Bir hafta sonra maaşını alıp eczaneye gidince kendisine verilen reçetenin süresinin dolduğu ve yeniden muayene olup yazdırması gerektiği; ancak bu reçetenin de parasını ödemek zorunda olduğu söylenmiş. Çaresiz tekrar para ödeyip muayene olan Zahide teyze eczaneye geri döndüğün-

de bu sefer de şekerini ölçmek için günlük kullanması gereken sticklerin de artık devlet tarafından karşılanmadığını öğrenince…” Bu hikayede anlatılanların hepsi tamamıyla gerçek olmakla beraber ailesinin güvencesinden ‘faydalanan’ öğrenciler için de geçerli olup kesintiler anne babasının ma-

aşından olmaktadır. Bu ülkede farklı isimle, farklı hastalıklarla bu olayın birçok örneğine rastlamak mümkündür. Benzer durumlar bu yaşanılanlara paralel olarak eğitim sektöründe de görülmektedir ve bunun için şiarımız: “Parasız eğitim, parasız sağlık” olmadır…

Güvencesiz geleceğe karşı Ankara’ya - Sağlığın satılmasına, toplumun değil sermaye çıkarının gözetilmesine, - Sağlıkta uygulanan politikalara, - Tıp eğitiminin niteliksizleştirilmesine, - Sağlık öğrencilerinin geleceksizleştirilmesine, - Güvencesiz çalışma koşullarına karşı profösörlerin, öğretim üyelerinin yaptıkları

yürüyüşler, sağlık çalışanlarının hastane önlerinde yaptıkları basın açıklamaları; asistanların, taşeron işçilerin iş bırakma eylemlerinin ardından öğrenciler, işçiler, hemşireler, hekimler, öğretim üyeleri, bütün sağlık çalışanları hep birlikte güvenli bir gelecek ve insanca yaşam için, çok ses, tek yürek olmak için 13 MART’TA ANKARA’DAYIZ.


5

28 Şubat 2011

Öğrenciler Torba’nın uygulama alanında

Çok tartışıldı, üzerinde çok polemik yapıldı, emekçi kesimlerin tüm itirazlarına rağmen birkaç maddenin çıkarılmasıyla sonuçta meclisten geçti. Peki emek sömürüsünü derinleştiren torba yasa biz öğrencilerin hayatlarını nasıl etkileyecek? Özellikle son yıllarda öğrenciler okumak için çalışmak zorunda kalıyor. Harçlar, emekçi ailelerin çocuklarına üniversite kapılarını kapayacak denli yüksek. Öğrenciler barınma, beslenme, ulaşım derken part-time işlerden arta kalan zamanlarda ders çalışıyor. Bu durum gelecek üzerindeki kara bulutlar dışında, bugün için de emekçi kesimlerle kader ortağı yapıyor. Sonuçta torba yasanın emekçileri yoksulluğa, sefalete, güvencesizliğe iten tüm maddeleri öğrencileri de doğrudan etkileyecektir. Hali hazırda güvencesiz ve sigortasız çalışmak durumunda kalan öğrenciler bu yasanın arka çıktığı patronlar tarafından daha da sömürülecek. Yasada “İşletmelerde meslek eğitimi gören örgün eğitim öğrencilerine, asgari ücretin net tutarının; yirmi ve üzerinde personel çalıştıran işyerlerinde yüzde 30’undan, yirmiden az

personel çalıştıran işyerlerinde yüzde 15’inden, aday çırak ve çırağa yaşına uygun asgari ücretin yüzde 30’undan aşağı ücret ödenemez” denilerek örgün eğitimdeki yüz binlerce gencin üç kuruşluk ücretlerine resmen göz dikilmektedir. Yasayla mesleki eğitim gören öğrencilerin staj yapabilecekleri işyeri sayısı artırılıyor. 10’un üzerinde işçi çalıştıran işyerleri, stajyer uygulama kapsamına alınacak. İşyerinde staj yapan öğrencilerden 18 yaşını bitirenlere asgari ücretin üçte biri oranında ücret verilecek. Bu oran daha önce asgari ücretin üçte ikisi oranındaydı. Yasayla, genel sağlık sigortalıların kapsamı genişletiliyor. Buna göre, çıraklar, stajyer öğrenciler, üniversitelerde kısmi zamanlı çalıştırılan öğrenciler, yabancı uyruklu öğrenciler, stajyer avukatlar, İŞKUR’un açtığı meslek edinme kurslarına katılanlar, kendileri üzerinden

Bir bölüm kapatılıyor on bölüm açılıyor Eğitim fakültelerinin konuşulduğu YÖK Genel Kurulu’nda Eğitim Fakültelerinde bazı bölümlerin kapatılmasına, bazı bölümlerin de yaygınlaştırılmasına karar verildi. Bartın Üniversitesi’nde ise birçok Eğitim Fakültesi için bölümlerin açılması için kurul onay verdi. Toplantıda eğitim fakültelerinde açılmasının teşvik edilmesi ve yaygınlaştırılmasına karar verilirken, Bartın Üniversitesi’ne yeni bölümler açılmasına karar verilmesi ise çelişkileri gözler önüne seriyor. Öğrenci kontenjanlarının azaltılması veya kontenjan verilmemesi gereken programlara yönelik MEB Talim Terbiye Kurulu Başkanlığı ile birlikte çalışma başlatılacak. Eğitim fakültelerinde program yeterliliklerinin gözden geçirilmesi ve mezunların niteliğinin yükseltilmesi için bir çalışma yapılacak. Yaygınlaştırılması düşünülen programlar için öğretim üyesi yetiştirmeye yönelik tedbirler alınacak. YÖK’te bölüm açılmasına onay Bartın Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Ramazan Kaplan, Eğitim Fakültesi bölüm ve ana bilim dallarının YÖK Genel Kurulu tarafından onaylandığını bildirdi. Rektör Kaplan, Bartın Üniversitesi’nin tercih edilen bir üniversite olma yolunda emin adımlarla ilerlediğini ifade etti. Üniversite Rektörü Prof. Dr. Ramazan Kaplan, yaptığı açıklamada Bartın Üniversitesi’nde Eğitim Fakültesi’ne bağlı bölüm ve ana bilim dallarının açılması yönünde YÖK Ge-

nel Kurulunun karar aldığını bildirdi. 2008 yılında kurulan Bartın Üniversitesi’nin hızla geliştiğini ve gelecekte tercih edilen üniversiteler arasında yer alacağını ifade eden Rektör Kaplan, Eğitim Fakültesi’nin üniversiteye ve kente önemli katkılar sağlayacağına inandığını dile getirdi. Ancak bu katkı ataması yapılmayan öğretmenlere sağlanacak duruyor. Rektör Kaplan, “YÖK Genel Kurulu aldığı kararla bir süredir beklediğimiz Eğitim Fakültesi bölümlerinin açılması ile ilgili çalışmamıza onay verdi. Kurduğumuz bölümler ve ana bilim dalları ile, tercih edilen bir fakülte oluşturmak istiyoruz. Edebiyat Fakültemizin de Eğitim Fakültemizin de önce kadrosunu oluşturacağız ve daha sonra öğrenci alacağız. Göreve geldiğimiz günden itibaren Üniversitemizi büyütmeyi ve güçlendirmeyi ilke edindik. Eğitim Fakültesi, Üniversitemize ve kentimize önemli katkılar sağlayacaktır” dedi. Bologna Süreci’ne doğru Kaplan’ın bu açıklamaları akıllara Bologna sürecini getirdi. Yaygınlaştırılması planlanan bölümlerin sermaye ihtyacına göre belirlenecek olması. Bartın Üniversitesi’nde bölüm ve ana bilim dallarının seçilirken daha çok tercih edilen bölümler içermesi dikkatleri çekti. Bologna süreci üniversitelerin dönüşüm adı altında eğitimin piyasalaştırılması ve mali özerklik gibi uygulamaları gündeme getirdi. Anadolu Üniversitesi Rıfat Çapar

genel sağlık sigortası kapsamında olacak; bu kursa katılanların bakmakla yükümlü oldukları da bu kapsamda yer alacak. Yasa içerisine daha önce okuldan atılmış öğrencilerin affı gibi tuzak, aldatıcı maddeler yerleştirerek toplumun tepkisini azaltmak amaçlanıyor. Öyle ki öğrenci affından da mevcut siyasal sisteme karşı mücadele ettiği için okuldan atılan öğrenciler yasa kapsamı dışında tutuldular. Ayrıca üniversitelerden atılmanın tarihe karıştığı yalanlarıyla harçlara gelecek olan %400-500 oranındaki zamlar es geçiliyor, üzeri örtülüyor. Emekçi sendikalar torba yasayla amaçlananları şu şekilde değerlendiriyorlar: Güvencesizleştirmenin ve esnek çalışmanın yaygınlaşması. 4-C statüsü benzeri çalışma biçimini daha da yaygınlaştırmak. Atamaları daha da siyasal-

laştırmak. Parti-devlet bütünleşmesine gidiş. Suskun, itiraz etmeyen, itaatkar işçi ya da memur profili. Sendikasız ya da yandaş sendikaya üye yeni işgücü profili. Emekçiler arasındaki rekabeti derinleştirmek. Torba yasanın gölgesinde sömürünün daha da derinleştiği, sefaletin iliklere kadar işlediği ve harç-barınma-ulaşımbeslenme sorunlarıyla boğuşarak geçirmek zorunda kalınan günler bekliyor. Başbakan’ın dediğinin aksine bu sıkıntılar yüzünden uzaklaşılıyor öğrenci olmaktan. Ve tam da Başbakan’a ve bakanlarına inat tüm bu saldırılara karşı, gençliği, emeği, geleceği ve umudu savunmak için sesler birleştirilmelidir. Asla yalnız yürümeyeceksin! ODTÜ Tuba Mumcu

Gerçek işsizlik oranı %21

TÜİK İşsizlik rakamını son raporunda %11 olarak açıkladı ancak DİSK yaptığı araştırmayla bu rakamların gerçeklerden ne kadar uzak olduğunu ortaya çıkardı.

DİSK’in araştırması işsizlik rakamlarının Türkiye İstatistik Kurumunun açıkladığı rakamların iyimser rakamlar olduğunu ve rakamların üzerinde oynandığını gün yüzüne çıkardı.DİSK’in yaptığı araştırma TÜİK’in %11 olarak açıkladığı işsizlik oranı, başta umutsuzluk olmak üzere çeşitli nedenlerle son 3 aydır iş arama kanallarını kullanmayan ve işe başlamaya hazır olan umudu kesik işsizlerin de hesaba katıldığı zaman % 17.36 seviyesine yükseliyor. 1 saat bile çalışsa işsiz sayılmayan, yetersiz ve eksik zamanlı istihdam edilen gizli işsizlerin de ilave edildiğinde bu oran %21’e ulaşıyor. DİSK-AR’ın raporunda göre işyerini kapatan 200 bin kişinin henüz iş bulamadığı belirtildi ve öğrenimine devam eden veya yeni mezun işsizlerin sayısının ise 304 bin düzeyinde olduğu ifade edildi. Yine son 3 yıllık dönemde umudu olmayan işsizlerin sayısı diğer nedenlerle birlikte işsiz sayılmayanlarla 367 bin kişi arttı. Bu kişiler işsiz sayılmadıkları için işsiz-

Gelecek Kimindir? Neden bu kadar genç artık üniversite eğitimi alma şansı yakalıyor? YÖK düzeni üniversitelerin kapılarını emekçi çocuklarına açmaya karar mı verdi? Yaşananlar başbakanın dediği gibi mi? Doktor olamasan da üniversiteli olman yeterli mi? Bir gencin hayali üniversiteli olmak olabilir mi? Hiç kimse eğitimli olmak için eğitim almaz. Bir genç “kendini geliştirmek” için eğitim alıyor, üniversitelere açıktan da olsa girmek istiyor. Ama üniversiteli olmak bir gencin hedeflerine ulaşmasına yetmiyor. Hukuk, tıp gibi uzmanlık alanları ve popüler meslek grupları dışındaki tüm bölümler bir yıl içinde çok fazla işsiz kalan mezun veriyor. Bir genç için lisans eğitimi iş bulmaya yetmiyor. Yanına dil sertifikaları, mesleki uzmanlık sertifikaları, yurt dışı eğitimleri, stajlar ve referanslar da gerekiyor. Bir genç için lise ile başlayan geleceğinden kaygılı süreç üniversiteden mezuniyetinde bile sona ermiyor. Gelecek kaygısı katlanarak artıyor, bir gencin tüm yaşamını ve tercihlerini belirliyor. Genç insanlar kapitalizmin onlara dayattığı şartlar karşısında yenilgiyi en başta kabul ederek başlıyor. 4/C’yi kabul etmek gibi, asgari ücretin altında çalışmayı, sigortasız, sosyal haksız çalışmayı kabul etmek gibi, ilk işe girerken iki aydan başlayan deneme süresini kabul etmek gibi, yıllarca süren stajyerlik statüsünü kabul etmek gibi tarihsel yenilgiler en baştan dayatılıyor. İşçi sınıfının tarihsel kazanımları sadece kanunlar değiştirilerek elinden alınmaz, sınıfa yeni entegre olan genç kuşakları o kazanımlardan mahrum bırakarak da elinden alınır. Şu an üniversite mezunu gençler işe başlama şansını yakalasa bile sınıfın tüm kazanımlarından feragat etmek zorunda kalıyor. İşte gençliğin bu konumu üniversite mücadelesini belirliyor. Geleceğinden kaygı duyanlar gelecekleri için dövüşebilir. Çünkü kaybedecekleri bir şeyleri yoktur. Hala kaybedecekleri şeyler olduğuna inananlardan mıyız yoksa?

lik verilerine dahil olmadı. Kayıtdışı çalışanların sayısı 755 bin kişilik artış gösterdi. Arınç Kılıç

Havacılık ve Uzay Üniversitesi ile gelecek vaat ediliyor Yükseköğretim Kurumu(YÖK) ‘ün kurulmasına izin verdiği Türkiye’nin ilk Havacılık ve Uzay Üniversitesi 20112012 eğitim-öğretim dönemiyle eğitime başlayacak. Astronot ve uzay bilimci yetiştirecek olan üniversite, ilk eğitim dönemiyle 400 öğrenci alacak. Öğrenci alırken özellikle Fen ve Anadolu Lisesi mezunları tercih edilecek ve adaylara psikolojik test de uygulanacak. THK Başkanı emekli pilot Tümgeneral Osman Yıldırım “Bu üniversite sadece Türkiye için değil Ortadoğu, Balkanlar ve Kafkaslar için de bir ilk olacak” dedi. Türkiye’nin sektöre stratejik yatırımlarının arttığını belirten Yıldırım, üniversitede Uzay, Havacılık, Bilgisayar, Mekotronik, Elektrik-Elektronik Fakülteleri’nde mühendislik eğitimi verileceğini, İşletme Fakültesi’nin de bulunacağını

Emre Öztürk

söyledi. 2014 yılında Üniversite’nin tam kapasite eğitim vermeye başladığında pilot eğitimiyle birlikte en fazla 4 bin kontenjana ulaşacağına dikkat çeken Yıldırım, “Bu okuldan mezun olanların işi garanti” diye konuştu. Açılan yeni bölümlerle öğrencilere gelecek garantisi verilirken var olan işsizlik sorunun üstü kapatılmaya çalışılıyor. Ancak bu çabalar ne kadar artarsa artsın bugün her 5 üniversite mezunundan birinin işsiz olması bu gerçeği apaçık gösteriyor. ODTÜ Baran Özmen

Gençliğe dayatılan tüm şartlar kapitalizmin dünya çapındaki krizinin sonuçlarıdır. Bu sebeple yeni bir icatla karşı karşıyayız duygusuyla değil kapitalizmin gerçekliğiyle mücadele ediyoruz duygusuyla sorun kavranabilir. Gençlerin gelecek kaygısıyla baş başa bırakılması kapitalizm için ölüm kalım meselesi olduğundan bu böyle işlemektedir. Ya kriz günlerinde daha az kar edip yeni işçilere istihdam sağlanacaktır, ya da kar oranlarını yüksek tutmak için yeni işçilere iş imkanları kapalı tutulacaktır. Kapitalizm iyi veya kötü seçeneği değil niyetinden bağımsız olarak kendi devamlılığını sağlayacak seçeneği tercih etmek zorundadır. Gençler açısından da durum böyle tezahür etmektedir. İyi geleceği veya kötü geleceği tercih etmek değil kapitalizmin ona dayattığı geleceksizlik karşısında ayakta kalmak veya kalmamaktır ayrım. Sadece mezunlar değil, liseliler ve üniversiteliler de dahil tüm gençler bir politik müdahale olmaksızın kendiliğinden çözümler üretmek için kolları sıvamış durumdalar. Kapitalizmin dayattığı bu ölüm kalım savaşında hayatta kalmanın yollarını arayacaklardır. Bu durum patronların anlattığı gibi meslek sahibi olma dönemi değil dayatılan geleceksizliği kabul edip etmeme dönemidir. Artık kimsenin bileğinde altın bilezik yok. Üniversitelerden birkaç altın bilezik sahibi olarak mezun olsak bile güvencesiz iş piyasalarında para etmemektedir. Mezun olan milyonların ağzıyla kuş tutması bile yetmiyor artık. Bu yüzden genç kardeşlerimizin patronlara kendilerini beğendirmek için sarf ettikleri enerjiyi var olan adaletsiz dengeleri bozmak için sarf etmesinin yoluna düşmek geleceğimizi kazanmanın yoludur. Bertolt Brecht yoldaşın dediği gibi; Haydi unutmayalım Soruyu somut soralım Hem açken, hem de tokken Bu dünya kimin dünyası? Gelecek kimindir?


6

28 Şubat 2011

Fen-Edebiyat Fakülteleri ne iş yapar? Fen-Edebiyat Fakülteleri gün geçtikçe bilim insanı yetiştirmekten gittikçe uzaklaşıp, işsizler ordusuna yeni neferler katmaya ve esnek-iş güvencesiz çalışma koşullarına işçiler yetiştirmeye daha da yakınlaşıyor. Bünyesinde sosyal ve fen bilimlerinin neredeyse tamamını kapsayan bir yer olarak akademik alanın içinde bir “karizması” olan Fen-Edebiyat Fakülteleri (F.E.F.ler) ; üretim ilişkilerinin içindeki değişimden ve hükümetlerin ekonomi-politik tercihlerinden kaynaklı, akademik alandaki başkaca fakültelere oranla öğrencilerine daha fazla “geleceksizlik” vadeden bir yer haline getirildi. Örneğin; matematik bölümleri matematik alanında bilim insanı yetirmekle yükümlü bir bölümken; daha çok dershanelere stajyer, devlet okullarına sözleşmeli ve vekil öğretmen yetiştiren bir bölüm haline getirildi. Türk Dili ve Edebiyatı, Tarih, Felsefe, Fizik, Kimya, Biyoloji vb. bilim dalları da ne yazık ki aynı akıbeti yaşıyor. Fen-Edebiyat Fakülteleri de tüm fakülteler gibi işsizlik oranını gizleme stratejisinin kurbanı olarak her yıl artan kontenjanları, gelişmeyen fiziksel-teknik (derslik, laboratuar, bilimsel araç-gereç) imkânları ile sağlıklı bir bilimsel bilgi üretme işlevini gittikçe yitiriyor. Ayrıca cumhuriyetin kuruluşundan bugüne resmi devlet ideolojisi doğrultusunda “bilim” üretecek kadro-

ların da yetişmesine önayak olan söz konusu fakülteler; bilimin ideolojikleştirilmesinde bizlere çeşitli örnekler de sunmuşlardır. Özellikle 12 Mart 1971 Muhtırası ve 12 Eylül 1980 Darbesi sonrası devletin “sakıncalı” bulduğu konuların araştırılması dahi yasaklanmıştır. Tam da bu noktada bilimsel maddi gerçeklikler ışığında inandığı gerçeği bilimsel olarak geliştirme serüveninde sosyolog İsmail Beşikçi’ nin hayatı ibret vericidir. Artık günümüzde Eğitim Fakültesi’ne girecek puanı alamayan öğrencilerin “hiç olmazsa” öğretmen olabilmek için tercih ettikleri yerler haline gelen F.E.F.’ler sistem tarafından Eğitim Fakülteleri’ne rakip bir alan olarak kurgulanıyor. Başka bir değişle YÖK; F.E.F.leri, “formasyon” uygulaması ile işlev yönünden Eğitim Fakültelerine eşitmiş gibi bir hamle gerçekleştiriyor. Zaten yeterince kadrolu öğretmen (sendikalı-iş güvenceli) kadrosu açmayan ve mevcut öğretmen açığını sözleşmeli-vekil öğretmenlerle (sendikasız-sosyal haksız-iş güvencesiz) kapatmaya çalışan devlet, öğretmen yetiştirmekle yükümlü Eğitim Fakültelerini işlev-

sizleştirirken bir yandan KPSS pazarını1 da genişleterek F.E.F.lerdeki öğrencileri de bu rekabetin içine girmeye mecbur bırakıyor. Nitekim YÖK, Fen-Edebiyat ve İlahiyat fakültesi öğrencilerine yüksek lisans yoluyla formasyon verilmesi uygulaması yerine, formasyonun lisans düzeyinde verilmesi yönünde2 bir karar almış ve bu kararı Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası EĞİTİMSEN Danıştay yoluyla iptal ettirmişti. YÖK’ün bu kararı F.E.F. öğrencileri için “olumlu” gibi gözükse de aslında F.E.F.’leri işlevsizleştiren (aynı zamanda Eğitim Fakültelerini de önemsizleştiren) ve Eğitim Fakültesi öğrencilerini mağdur konuma sürükleyen bir karar olması nedeniyle EĞİTİM-SEN’nin itirazına takıldı. Peki her aşamasında/alanında buram buram piyasacılık-ezbercilik-rekabet-sömürü kokan eğitim sisteminde adaletsizliği formasyon uygulaması mı doğurmaktadır? Veya formasyon uygulamasını kaldırmakla Eğitim Fakültesi öğrencilerini daha garantili bir gelecek mi beklemektedir? Çözüm nedir? Yaşamın ileriki safhalarında karşımıza çıkacak iş güvencesinden yoksun, sigortasız, sendikasız, esnek çalışma koşullarına karşı, işsizlik kâbusunu yok etmek için şimdiden

örgütlü mücadele etmek. Unutmayın erken örgütlenmek hayat kurtarır… Anaokulundan üniversiteye kapitalist üretim ilişkilerine uygun bir eğitim anlayışına karşı mücadele ederken, Öğrenci Gençlik Sendikası Genç-Sen; * Formasyonun bir hak olduğunu söyler, talep eden herkese ücretsiz verilmesi için, * Formasyonun kesin bir çözüm olmadığını, bunun yanında Fen-Edebiyat Fakülteleri’nde daha fazla akademisyen kadrosu açılması için, *Paralı eğitim uygulamalarının kaldırılması için, *Eğitim Fakültesi öğrencileri ve ataması yapılmayan öğretmenler ile “daha fazla öğretmen kadrosu” açılması için ortak mücadele eder. DİPNOTLAR - Öğrenci Gençlik Sendikası’nın

araştırmalarına göre son 3 yılda KPSS’den elde edilen gelir 70 milyon liradır. Dokuz Eylül Üniversitesi M.Kaan Uğur

Ders: Mesleğe geçiş, Konu: Kaldırım mühendisliği ÖSYM’nin önümüze koyduğu sınavlarla dolu 12 yıllık eğitim öğretim hayatımızın sonunda “ iyi bir meslek = iyi bir gelecek” gibi birbiriyle doğru orantılı olduğunu düşündüğümüz bu eşitliğe endekslediğimiz hayallerimizle mühendislik/mimarlık fakültelerini tercih ettik. Lise sıralarında şuan okuduğumuz mesleklere dair fikir sahibi bile olmamıza katkısı olmayacak gerekli gereksiz bir ton bilgiyle donatılmamıza rağmen sayısal kökenliler olarak bir durumu matematik yardımıyla soyutlayarak denklem haline getirebiliriz. Bu denklemin taraflarının birbirine eşitliği ise ancak bilinmeyenleri yerine yerleştirerek sınanabilinir. “iyi bir meslek = iyi bir gelecek “ eşitliğindeki meslek ve gelecek denklemlerini oluşturan bilinmeyenler ÖSYM’nin tercih kitapçıklarında yazmadığından okuduğumuz mühendislik/mimarlık fakültelerinin eğitiminin dayandığı bilimsellikten uzak bir tespit olur. Bu yüzden öncelikle bili nmeyenleri(anlatılmayanları) belirtip bu eşitliği sınamamız gerekir: • 2005’de YÖK ‘ün aldığı kararla mühendis, mimar ve şehir bölge planlama öğrencilerinin diplomalarındaki mühendis/mimar ibaresi kaldırılarak mühendislik/ mimarlık okumuştur ibaresi yerleştirilmiştir. Bu kararla unvanlarımız ve imza yetkimiz elimizden alınmıştır. • Üniversitelerde aldığımız mühendislik/mimarlık eğitiminin yetersiz olduğu vurgulanıyor ve mezuniyet sonrası sınavlara tabi tutulup “yetkin/yetkili” gibi kavramlarla ancak mühendis/mimar olabileceğimiz söyleniyor. Bu doğrultuda “yetkin mühendislik” uygulaması ve mezuniyet sonrası 4 seneye varan “staj” adı altında çalışma şartları karşımıza sunulmaktadır. • MİSEM(Meslek içi Sürekli Eğitim Merkezi) ile eğitimini aldığımız mesleğimizin bir kolu hakkında çalışabilmemiz için belgelendirme şartı koşuluyor. Bu doğrultuda 4 sene boyunca aldığımız eğitimin yetersizliği 18 saatlik

Bir güzellik de biz yapalım!

ücretli kurslarla giderileceği söylenmektedir. • Yılda 25.000 mühendis(!)’in mezun olduğu ülkemizde %25’i işsiz ya da meslek dışı işlerde ve geri kalan %75’nin çoğunluğu ise esnek çalışma koşullarında iş güvencesiz ve düşük maaşa çalışmak zorunda bırakılmaktadır. Bu bilgilerin de bizlere gösterdiği gibi bilinmeyenleri eşitlikteki denklemlere yerleştirdiğimizde “iyi bir meslek = iyi bir gelecek” söylemi bir eşitlikten çok bizi bekleyen belirsiz geleceği gizlemek için oluşturulan yıkılmaya mahkûm bir hipotezdir ve önümüze konulan bu engeller karşısında yapılacakları belirleyebilmek için öncelikle mühendislik/mimarlık öğrencileri olarak gerçek bir eşitlik oluşturmamız gerekir: “mühendislik/mimarlık fakülteleri = 0; gelecek = 0 - 0 / 0 = BELİRSİZLİK”. Fakat belirsizlik bizi tam olarak karşılamamaktadır. Sonuçta kötü şartlarda veya meslek

dışı işlerde çalışacak olsak da, unvanımız gasp edilmiş olsa da…vb aldığımız eğitim belirsizliği ifade etmez. Bu yüzden belirsizlik yerine durumumuzu karşılayacak tek söz vardır: KALDIRIM MÜHENDİSLİĞİ. Evet, bu denklemin eşiti belirsizlik değil tam tersine KALDIRIM MÜHENDİSLERİ olacağımızdır. Bu somutluğa dayanarak, GENÇ-SEN’li mühendislik/mimarlık öğrencileri olarak bizlere dayatılan, aldığımız eğitimi hiçe sayan mesleki haklarımızı gasp etmeye yönelik bu geleceksizleştirme uygulamalarının karşısında sessiz kalmayacağımızın pratik ayaklarını örmeliyiz ve bölümünü yeni tanımaya başlayanlarından mezuniyet aşamasına gelen tüm KALDIRIM MÜHENDİSLERİNİ bu geleceksizlik denklemini çözmeye, mücadeleyi birlikte yükseltmeye çağırmalıyız. Dokuz Eylül Üniversitesi Hüseyin Caner Yıldırım

Ankara Ostim’de yaşanan patlama sonucu 20 kişinin ölmesiyle ilgili TMMOB yaptığı bir açıklamada ‘iş kazası değil iş cinayeti’ demiş. Ben de onların bıraktığı yerden devralarak ‘iş cinayeti değil, işçi katliamı’ diyorum. Cinayet tanım itibariyle tekil bir anlam barındırırken, katliam ise birçok kişinin toplu olarak öldürülmesi anlamına gelir. 31 Ocak 2008’de Davutpaşa’da havai fişek atölyesinde su kazanın patlaması sonucu ölen 21 işçi, 17 Mayıs 2010’da Zonguldak’daki Karadon Maden Ocağında yaşanan grizu patlaması sonucu ölen 30 işçi, Ostim’de peş peşe yaşanan iki patlama sonucunda ölen 20 işçi, Elbistan’ kömür madenlerinde ki göçüklerde ölen işçiler, hemen her gün tersanelerden gelen ölüm haberleri… Bunlar ilk elden aklımıza gelenler. İşte tam da bu yüzden katliam sözcüğünün konuya daha uygun düşmekte. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Ömer Dinçer’in, verdiği resmi rakamlara göre 2009 yılında 64 bin iş kazası tespit edildiğini, bu kazalarda 1.171 kişinin hayatını kaybetti. Resmi olmayanlarla beraber bu sayının ne kadar artacağını varın siz düşünün. Her katliamın ardından ‘işçilerin hatası’ ağzıyla konuşan yetkililer, İşçi katliamlarına yol açan sebeplereyse değinmekten kaçınıyor. Ömer Dinçer, Ostim’deki patlamayla ilgili ‘İş sağlığı ve güvenliği, önce insanın kendi sağlığını ciddiye almasıyla olabilir. Biz yapısal ve teknolojik tedbirleri alsak bile, eğer insanlar kendi hayatlarını önemsemiyorlarsa bu çok büyük bir zafiyettir.’ diyerek kendisini aklamaya çalışsa da, yaşananların

sebebi açık! Sendikalaşma hakkını gasp edenler, işçilere söz ve karar hakkı tanımayanlar, sorumluları cezalandırmayanlar katliamlara davetiye çıkartanlardır! Onlar işçileri suçluyor fakat bu, Ostim’de ilk patlamanın olduğu işyerinin işletme ruhsatının olmadığı, tiner ve boya imalatı yapan ikinci işyerinin de sadece torna ruhsatı olduğu gerçeğini değiştirmiyor! İşçiler, kâr hırsına kurban edildikleri yetmiyormuş gibi bir de öldükleri için suçlu ilân ediliyor! Bugün ne hükümetin ne de patronların işçi katliamlarını engellemek gibi bir amacı olduğunu sanmayın. Her olaydan sonra çıkıp ‘araştırıyoruz’, ‘sorumlu kimse hesabı sorulur’ diyerek göz boyasalar da kap kara kesilmiş yüreklerinin rengini gizleyemiyorlar! Ölen madenciler için, ‘bu mesleğin kaderinde var’ diyen başbakandan ya da ‘güzel öldüler’ diyen Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Ömer Dinçer’den olumlu bir şeyler beklemek saflık olur. İşçi ölümleri onlar için olağandır. İşçi katliamlarından kurtulmanın yolu bugünün işçileriyle, geleceğin işçisi olan öğrencilerin ortak bir mücadele hattı örmesinden geçmekte. Genç-Sen bu hattın inşası konusunda emin adımlarla yoluna devam ediyor. Bu hattı bir kez ördükten sonraysa, artık bizim için ‘güzel öldüler’ diyenlere bir güzellikte neden biz yapmayalım? Erdal Kozan


7

28 Şubat 2011

Sendikal mücadelede yürütülen kadın mücadelesi

Sendikalarda kadın mücadelesi ile ilgili olarak DİSK Kadın İşçi Komiyonu Üyesi, Genel İş İstanbul Konut İşçileri Sendikası Şube Başkan Nebile Irmak Çetin’le görüştük. Sendikal hareket içerisinde kadın mücadelesi neden gereklidir? Hayatın her alanında kadın olmak zor, fakat sendikalarda yönetici kadın olmak, uzman kadın olmak daha da zordur. Sendikalar bugün sistemin içinde, erkek egemen zihniyetin hakim olduğu bir alan. Bu alan kadınlara kapalıdır. Hak arama mücadelesi sadece erkeklere mahsusmuş gibi bir anlayış vardır. Fakat sendikal tarihte en büyük bedeller kadınlar tarafından ödenmiştir. New York iplik fabrikasında diri diri ateşe verilen kadınların bedenleriyle emek mücadelesi yükseltilmiştir. Emek ve sosyalist mücadele içiçe yürürken kadınlara “Önce devrim olacak, sonra kadın kurtulacak” dendi. Ancak bugün bize gösterdi ki bu büyük bir yanlış.

Ne devrim oldu, ne de kadın kurtuldu. Peki, DİSK Kadın Komisyonu nasıl kuruldu? Ne gibi çalışmalarda bulundu? DİSK Kadın Komisyonu aktif olarak 2005’ten bu yana bir çalışma başlatmıştır. Sendikalardaki kadın rolünün aktifleşmesi üzerine tartışmalar yürütmekte, sendika içinde, sendikaya rağmen kadın emeğinin görünürlüğü, kadının özgürleşmesi için mücadele yürütmektedir. Bu nedenle de cinsiyetçi sendika tüzük ve politikaları reddederek; alternatif, kadın görünür kılan, bağımsız kadın örgütlenmesinin önünü açan bir tüzük çalışmasının içinde yer almıştır. Elif Akgül

Genç-Sen’li Kadınlar cinsiyetçilik değil gelecek için alanlarda

Üniversitelerde uygulanan cinsiyetçi politikaya karşı Genç-Sen’li Kadınlar gelecekleri için alanlarda olacak.

8 Mart Nedir? New York’ta 40 bin kadın eşit şart ve eşit ücret talebiyle greve başladı. Fabrika patronunun diğer işçilerin greve destek vermesini engellemek üzere fabrikaya kilit vurması ve polislerin kadınları ateşe vermesi sonucu yanarak yaşamını yitiren 129 kadının başlattığı mücadeleyi, kadınların birebir özneler olarak devam ettirmesi gerekir. Bu olaylardan 52 yıl sonra Danimarka’nın Kophenhag şehrinde düzenlenen Kadın Sosyalist Enternasyonel toplantısında 8 Mart 1857 de New York’ta başlayan, kadınların haklarını kazanılması ve kadınların birlikteliği mücadelesinin her yıl Kadın Günü olarak kutlanmasını kararlaştırdılar. Kadınların yaşamın her alanda ezilmesi, taciz ve tecavüzler hatta kadın cinayetleri ise bu mücadelenin yürütülmesi gerekliliğinin göstergesidir. Amerika’da oy hakkını kazanan kadınlar yürüttükleri mücadele ile bugün yürütülen

mücadeleye ışık tutuyor, kazandıkları zaferle de emsal teşkil ediyor. Üniversitelerdeki cinsiyet rolleri Erkek egemen sistemde kadınların ezilmesi üniversite ve bölüm seçimine de yansıyor. Kadınların daha çok öğretmenlik, hemşirelik, ebelik gibi bölümlere yönlendirilmesi, üniversitelerin bulunduğu illere dikkat edilmesi ve üniversitenin birinci öğretim olmasının tercih edilmesi gerek ailenin gerekse toplumun kadınlar üzerindeki baskısını

derinleştiriyor. Toplumsal cinsiyet rollerinin üstlendirildiği bu sistemde kadınlar yurtlarda da cinsiyetçi ayrıma maruz kalıyor. Gerek yurtlarda kadınların uğradığı tacizler, gerek yurt giriş-çıkış saatlerindeki farklar, gerekse yurt görevlilerinin kadınlara karşı tutumu bu ayrımı net olarak yansıtmaktadır. İş yaşamında negatif ayrımcılık Üniversite mezunu kadınların iş yaşamında da binbir zorluk çektiğini; ataması yapılma-

yan öğretmenlerden % 92’sinin kadın olması, işe alım sırasında kadınların evli olmaması talebi, işten çıkarılma sırasında ise önceliğin kadınlar olması apaçık ataerkil toplumun kadınlara bakışını göstermektedir. Torba yasada var olan “Evden çalışma”, “Uzaktan çalışma” maddeler ile çalışan kadınlar ise eve hapsedilmek isteniyor. Osmangazi Üniversitesi Bilge Su Erdoğan

Genç-Sen’li Kadınlar Prof. Çeker’i Protesto Etti

AÜ’de Genç-Sen’li Kadınlar 8 Mart için bir araya geldi

Anadolu Üniversitesi İki Eylül Kampüsü Yabancı Diller Yüksekokulu kantininde GençSen’li Kadınlar toplantı gerçekleştirdi.

8 Mart Dünya Kadınlar Günü için yapılan toplantıda gündem maddeleri genç kadınların üniversitede yaşadığı sorunlar ve mezun olan kadınların iş bulma ve atanma sırasında yaşadıkları ayrımcılık oldu. Üniversite bölümlerinde kadın ve erkek sayılarının eşit dağılımın olmaması, akademisyenlerin erkek egemen bir dil kullanması, üniversitelerin başlıca sorunu olduğu ifade edildi. Daha üniversiteye başlamadan bölüm seçecek öğrencilerin üzerinde ailenin ve çevrenin baskısının olduğuna dikkat çekildi.

Örneğin öğretmen atamalarında % 90’ın erkek olması cinsiyet ayrımcılığının mezun olduktan sonra da ayrımcılığın her alanda kadınların karşısına çıktığı konuşuldu. Kadınların öldürülmesine karşın uygulanan ceza indirimleri, katillerin devlet eliyle korunması işlenen cinayetleri daha da arttırdığı vurgulandı. Üniversiteli Çağla Arin’i öldüren katile tıp öğrencisi olması gerekçesiyle gelecek indirimi verilmesi devletin kadın katilleriyle birlikte suç ortağı olduğu belirtildi.

Toplantıda kadın cinayetlerinin durdurulması için uygulanan yasaların değiştirilmesi gerektiği, kadınların birlikte mücadele ederek haklarını koruması ve 8 Mart Dünya Kadınlar Günü için birleşik bir mücadele örülerek yasaların katillerin yanında değil asıl ezilen kadınların yanında olması gerektiği için mücadelelerini sürdürmelerinin gerekliliği vurgulanarak toplantı sonlandırıldı. Hacettepe Üniversitesi Sinem Gündüz

İstanbul | Genç-Sen’li Kadınlar 18 Şubat’ta saat 15.00’te Taksim Tramvay Durağı’nda Prof. Orhan Çeker’in açıklamalarına karşı bir basın açıklaması gerçekleştirdi. Genç-Sen’li Kadınların “Cinsiyetçi Eğitim İstemiyoruz”, “Cinsiyetçi Profesör Üniversiteden Defol” ve “Asla Yalnız Yürümeyeceksin” sloganlarına eşlik eden kadınlardan biri basın açıklaması sonrasında pankartın önüne gelerek genç kadınların yanında olduğunu söyledi. Konuşmasında kadın cinayetlerine, kadına yönelik şiddet ve tacize karşı kadınların birleşmesine çağrı yaptı. Ayrıca üniversiteli kadınların sorunlarının çözülmesini istedi. Ankara | Genç-Sen’li Kadınlar, bugün Ankara’da saat 16.30’da Konya Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Bölüm Başkanı’nı yaptığı açıklama karşısında Yüksel Caddesi’nden Sakarya Meydanı’na yürüyerek orada basın açıklaması yaptı. Katilleri, tacizcileri, tecavüzcüleri kollayan yasaların bir an önce değiştirilmesini, suçlulara caydırıcı cezalar verilmesini talep eden GençSen’li Kadınlar, kadınları tecavüze uğradıkları için suçlayan Prof. Çeker’ e kadınların yaşama haklarının ellerinden alınışını nasıl görmezden geldiğini sordular. Erkek egemen sisteme, cinsiyetçi eğitime, kadına yönelik şiddete, devletin katilleri korumasına karşı her daim mücadele edeceklerini haykıran Genç-Sen’li Kadınlar, bütün kadınları mücadelelerine destek vermeye çağırdı. Eskişehir | Eskişehir’de GençSen’li Kadınlar 18 Şubat’ta Adalar Migros önünde Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Bölüm Başkan’ı Orhan Çeker’in yaptığı açıklamaları protesto etti. Basın açıklamasında Orhan Çeker’in yaptığı açıklamasıyla kadı-

na yönelik şiddeti, kadın katillerini yaratan sisitemin savunuculuğunu yaptığı vurgulandı. Ayrıca kadınlara uygulanan taciz, tecavüz ve cinayetleri Orhan Çeker’in meşrulaştırılması Aliye Kavaf’ın ise cinayetleri münferit göstermesinin kadın katillerini korumaya yönelik olduğu

ifade edildi. Üniversitelilerin geleceklerinin elinden alındığı yetmiyor gibi cinsiyetçi eğitim politikalarıyla genç kadınların bir kez daha ezilmek istendiğinin altı çizildi. Hacettepe Üniversitesi Sinem Gündüz


8

28 Şubat 2011

16 Mart’ı tarih unutmayacak

16 Mart 1978’de İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi önüne ülkücüler bomba koyarak 7 öğrenciyi katledip 41 öğrenciyi yaraladı. Faşist saldırılara karşı toplu çıkış yapan öğrencilerin ülkücüler tarafından polis desteğiyle öldürülmesi üzerinden 33 yıl geçiyor. Bombayı ‘’Allahsızlar’’ diyerek atan Zülküf İsot kaçmaya başladı. Polisler de onu kovalamaya başladı. Fakat sonra ‘’Durun’’ dedi polislere Emniyet Müdürü Reşat Altay ve Zülküf İsot kaçtı. Zülküf İsot’un o bombayı atıp kaçarken polislere durun diyeceğini 9 gün öncesinden biliyordu zaten Reşat Altay. Reşat Altay rütbe alıp Trabzon Emniyet Müdürü olduktan sonra da Hrant Dink’in öldürüleceği ihbarını aldığında ise buna ‘’Durun’’ demedi. Daha sonra ihbarı değerlenmediği gerekçesiyle görevden alınsa da, 16 Mart Katliamının failleri zamanaşımından dolayı davanın düşmesiyle cezasız kaldılar. İnsanlık suçlarının zamanaşımı olmasa da, 16 Mart Katliamı

gibi tarihi bir olayın zamanaşımı Türkiye’de oldu böylece. Bu tutum, bugün de üniversite öğrencilerine yönelik baskı ve şiddetiyle hala devam ediyor. Üniversitelerin asıl öznelerinin kendilerinin olması gerektiğini savunan, haklarını talep eden öğrenciler bugün her ses çıkarttıklarında polisin copuyla, biber gazıyla ve öfkesiyle karşılaşıyor. Üniversite hayatı boyunca harç parasını yatıramayan, ulaşım, barınma, beslenme gibi sorunlarla karşılaşan ve bu sorunlara dair çözüm önerilerini dile getirmek isteyen öğrencilerin talepleri dinlenmiyor. Gençlik her zaman bu baskılardan yılmayarak hakkını aramaya ve mücadele etmeye devam edecektir. Öğrencileri yıldırmaya yönelik saldırılar, aramalar, tutuklamalar, gözaltılar ve baskıların dozu arttıkça sesi daha gür çıkacak, eylemleri

PTT’den hiçbir şekilde gerekçe gösterilmeden işten çıkarılan, ancak işine dönmek üzere 42 gündür direnen taşeron işçisine, Torba Yasa’yı ve bu yasanın karşısında neler yapılabileceğini sorduk.

daha kalabalık olacaktır. Sistem, onları ne kadar hak arayışlarından vazgeçirmeye çalışsa da onlar tırnaklarıyla kazıyıp, omuz omuza vererek haklarını birer birer almaktadır. Onlara göre gençlik ne kadar marjinal ve başıboş olarak algılayıp yansıtıl-

Gazi Katliamı ilk değil İstanbul Gazi Mahallesi’nde üç kahvehane ve bir işyeri, 12 Mart 1995 akşamı otomatik silahlarla tarandı. Saldırganlar olay yerinden uzaklaşırken gasp ettikleri taksinin şoförünü öldürdü, taksiyi ateşe verdi. Olayın ardından başlayan çatışmalar, 13, 14 ve 15 Mart günlerinde de sürdü. Çatışmalar, 15 Mart günü Ümraniye’ye sıçradı. 22 kişinin öldüğü 155 kişinin yaralandığı katliamla ilgili yargılanan 20 polisten 18’iberaat etti, sadece 2 polise 4 yıl ceza verildi. Ancak cezalar da ertelenince polisler salıverildi. Katliamın ardından Türkiye’de benzerine sıkça rastladığımız hukuk skandallarından birine

Yaşanan anadil sorunu görmezden gelmeye çalışılarak, basitleştirilerek en temel ihtiyaç bile yabancılaştırılıyor. Her gün okulda kendini başka kimlikle ifade ettirmek zorunda bırakan koşullara bir de anadilinden başka bir dille eğitim verilmeye çalışılıyor. Üstelik normalleştirilmeye çalışılan bu sorun ise gerçek özneler tarafından dile getirildiğinde hiç de normal olmadığı apaçık görülüyor. “Kürtçeyi de bildiğim halde, ana dili Türkçe olan bir Kürt’üm ben. Doğuda gerçekleşen doğumumun hemen ardından ekonomik sebeplerden ötürü batıya göç etmek durumunda kalmış bir ailenin ferdiyim. Konuşmaya başladığım ilk dil duygudan oldukça yoksundu; adını tam koyamıyorum ama ailemin Kürtçe düşünüp Türkçe telaffuz ettiği bir sentezle kullandığı ağırlıklı olarak Türkçe bir dildi. Öğrendiğim bu

ilk dile de tam olarak hâkimiyet kurabilmiş sayılmazdım. Çünkü “farklı bir yer”de yeni bir yaşam kuran ailem eğitim hayatımda yaşayabileceğim sıkıntıları öngörerek ev içinde, gündelik hayatta dahi Türkçe konuşmaya özen göstermişti. Ancak ilkokul çocuklarının ezberden şiir okumasına benzeyen bu çabaları konuştuklarının duygusunu vermeye yetmiyordu. Yani bu vadeye kadar, iletişim kurmanın en mükemmel aracı olan lisan, benim için anlaşılması güç, karmakarışık bir dünya olmuştu. Söylenenleri anlamak için içimden defalarca tekrar edişlerim, duygusunu veremediğim telaffuzum yaklaşan okul günleriyle birlikte zor senelere işaretti. Dil gelişimin bir parçası. Onu öğrendikten sonra insanlar evreni anlamaya çalışır. Fakat tam da öyle bir zamanda;

maya çalışılsa da onların haklılığını tarih her zaman gösterecektir. 16 Mart’ı unutmayanlar, bugün üniversiteleri özgürleştirecek olan öğrencilerdir. Okan Üniversitesi Osman Erdem

Kontrgerilla, Maraş’ta, Çorum’da, Beyazıt’ta, Sivas’ta yaptığı katliamın aynısını 16 yıl önce 12 Mart’ ta Gazi Mahallesi’nde yaptı.

daha sahne olduk, dava Trabzon’a gönderildi. Mağdur halkın hem müşteki hem de sanık sıfatıyla ifadesi alındı, dava Trabzon gibi alakasız bir yere alınarak mağdurlar yıldırılmak istendi ve mağdurlar dava esnasında baskılara ve tehditlere maruz kaldılar. Gazi katliamı, Ergenekon ve Mehmet Ağar davalarında gündeme gelmiş ancak ne dosya incelenmiş ne de kayıp yakınlarının davaya müdahil olma istekleri kabul edilmişti. “Bin gizli

Kanayan “dil” yarası

İşçiye Torba’dan çıkanlar PTT’de taşeron işçi olarak çalışırken hiçbir gerekçe gösterilmeden işten çıkarıldınız. İşinize geri dönme talebi ile 42 gündür direniyorsunuz. Kuralsız, güvencesiz ve esnek çalışmanın önünü açan Torba Yasa’yı taşeron işçiler açısından nasıl değerlendiriyorsunuz? Direnişçi PTT işçisi: Bizi taşeron işçileri olarak zaten 20 yıl önce torbanın içine sokmuşlardı. Gene de haklarımızı korumak için hukuki sürece başvurmak gibi bir takım yollarımız vardı. Ancak Torba Yasa bunun da önünü kesmiş bulunuyor. Torba Yasa, taşeron şirketle ana firma arasındaki bağlantıyı tamamen koparıp herşeyden taşeron şirketi sorumlu tutuyor. Bir çoğu sadece kağıt üzerinde olan şirketler ihale bittiğinde kendini feshedebiliyor ya da başı sıkıştığında kaçıp gidebiliyor. Torba Yasa bu durumun karşısında işçilerin hukuki süreci başlatarak haklarını aramasının da önünü kesiyor. Bütün haklarımız elimizden alınıyor. 3, 5 ay gibi geçici sözleşmelerle izin hakkı, tazminat hakkı, kıdem hakkı olmadan çalışmak durumundayız. Torba Yasayla bunları talep edebileceğimiz bir muhattap da bulamayacağız. Kısacası taşeron işçileri zaten kölelik koşullarına mahkumlardı.

operasyon yaptık” diyen dönemin emniyet müdürü Mehmet Ağar’a Gazi katliamı ile ilgili hiç bir kovuşturma yapılmadı. Tüm ifadelerin ve delillerin Gazi katliamı davası sürecinde görmezden gelinmesi, dava sürecinin sürüncemede bırakılması, en son Ergenekon soruşturması kapsamında verilen ifadeler Ergenekon savcılarının, faili meçhullere yönelik avukatların taleplerini hasıraltı etmesi ve devletin diğer yandan ise KCK davasında takındığı tutum ve 21 Eylül komplosu, devletin “derin” karakterini tüm açılığıyla ortaya koyuyor.O dönemde görevde olan emniyetten istihbarata kadar bir dizi devlet görevlisinin ifadelerinden ve beyanlarından ve en son da ergenekon soruşturmasında verilen ifadelerden de anladığımız kadarıyla katliamı gerçekleştirenlerin yine devletin kadrolu elemanları oldukları ortada ancak hükümetin birkaç tetikçiyi yargıladığı iddiası, kendi hizmetindeki birkaç vitrin süsünü feda etmesi; kendi devletini başka bir konseptte daha da derinleştirirken hiç inandırıcı gelmiyor. Gazi, Maraş, Çorum, Beyazıt, Sivas ve daha nice katliamlar; egemen sınıfın, konumunu korumak için giderek daha çok korkutma ve disiplin denklemine başvurarak toplumsal muhalefeti etkisizleştirmeye, bireylerin özneye dönüşmesini

Bu yasayla kuralsızlığı kural haline getirerek bizlere dayatılan köleliliği katmerleştiriyorlar. Bu saldırılar karşısında ne yapılabilir? Bugün, Türkiye’de taşeron çalışan sayısı 2 milyonu aştı. Taşeron işçilerinin neredeyse tamamı örgütsüz, sendikalı değiller. İş güvencesinden yoksun olmaları örgütlenmenin önünde sorun yaratıyor. Bu da işverenler açısından inanılmaz bir şekilde sömürünün önünü açıyor. Yani taşeron işçiler için bıçak kemiğe dayanmış durumdadır. Bir an önce tüm iş kollarında çalışan taşeron işçiler bulundukları işyerlerinde örgütlenmeye başlamalıdır. Tüm sendikaları da kendi iş kollarında çalışan işçileri örgütlemeye, sorumluluğa davet ediyoruz. Direnişinizle ilgili ne söylemek istersiniz? Bugün Türkiye’de bulunan devrimci, yurtsever, kendine emekten yana diyen tüm dostların direnişlerle dayanışmayı yükseltmesini ve yanımızda olmalarını istiyoruz. Onurumuz için gençlik üniversitelerde bizler de fabrikalarda başkaldırıyoruz. Gün, mücadele ve birlik günüdür. Röportaj: İpek Bozkurt

önlemeye çalışmasının sadece bir yöntemi. Yaratılmak istenen korku toplumunun arka planında, ezilenlerin, emekçilerin ve öğrencilerin en ufak bir talebinden dahi çekinen burjuvazinin korkusu yatıyor. Baskılar ve korku politikaları ezilenlerin, emekçilerin, öğrencilerin sesini kısmaya yetmeyecektir. Metin Şenyurt

Doğduğu yerde yabancılaştırılarak, başka bir kimlik empoze edilmeye çalışılarak en önemlisi kendini kendi dilinde ifade etmesine izin verilmeyerek sözde “özgürlükle” sunulan yaşamlar sanıldığı kadar kolay sürmüyor. okula başladıklarında, karşılarında dilini hiç bilmedikleri bir öğretmen; (genellikle) anlaşamadığı öğrenciyi döverek öğretiyor kendi dilini. Öğreniyor öğrenmesine de; her dayak yiyişinde annesinin kucağına koşacaksa bu çocuklar, mecburen sadece kendilerinin anladığı bir dil öğrenirler. Ve anneleriyle konuşurlar sadece. Varsın bu dille ÖSS’den sıfır çeksinler. Dünyanın en güzel dilidir o; konuşmadan anlaştıkları. Çünkü bir insana kaç tane dil öğretirseniz öğretin en iyi konuşabildiği dil, ana (kucağında öğrendiği) dilidir.” diyerek anlatıyor yaşadıklarını.


39

28 Şubat 2011

Öğrenci Bilgi Sistemi paralı Kampüsten haberler hale getirildi Dumlupınar Üniversitesinde geçen yıl başlatılan uygulama ile Öğrenci Bilgi Sistemi (ÖBS) paralı hala getirilmiştir. Uygulamaya göre örgencilerin sınav sonuçlarının yada internet üzerinden öğrenci bilgi sistemine giriş için okulun verdiği tek kullanımlık şifrelerin cep telefonlarına gelmesi için 32 TL ödeme yapmaları gerekmektedir. Üstelik bu ücret isteğe bağlıdır fakat ücret ödemeyen öğrenci hiçbir şekilde notlarını öğrenememektedir. cep telefonuna mesaj gelmesi hizmeti olarak ilan edilen ücreti ödemeyenler internet üzerinden hiçbir işlemi yapamayacaklardır. 40 bine yakın öğrencisi olan üniversite bu yolla topladığı bir dönemde 1trilyonu geçkin paranın nasıl kullanıldığı ise bir muamma. Yeni bilgi sistemini kendi maaşlı memurlarına hazırlatan üniversite herhangi külfeti olmaksızın bu parayı örgencilerden her dönem talep etmesi modern soygun yöntemlerinden biridir. Üniversitede, internet üzerinden yapılan kayıtların bir hafta içerisinde bölüm tarafından da onaylaması gerekmektedir. Hiçbir geçerliliği olmayan bu uygulamaya da son vermeyen yeni ücretli ÖBS gerçek bir soygundur.

Eğri bir sistem

Çan eğrisi sistemi öğrencileri üniversitelerde bireyselliğe itiyor.

Öğretim elemanları da mağdur Yeni bilgi sistemi için öğrencilerden her dönem 32 tl istenmesinin yanında bilgi sistemine not giren ders hocalarından da kesinti yapmaktadır. Bu soygundan birçoğunun haberdar bile olmadığı hocalar bu durum karşısında mağdurlar. Seçmeli soygun Daha önce kırtasiye masrafı( ders programı, transkript, öğrenci belgesi) adı altında alınan 75 liralar, kullandırılmadığı halde zorla satılan kitaplar( üstelik kitap almayanın kaydı yapılmıyor) zorla öğrencilere 75lira bedelinde ferdi kaza sigortası yapılması Dumlupınar Üniversitesi öğrencileri için ciddi sıkıntı yaratıyor. Ücretli ÖBS (Öğrenci Bilgi Sistemi) uygulamasının başlatıldığı dönemde uygulama-

ya başlanan zorunlu sigorta gelen tepkilerden sonra isteğe bağlı hale getirilmiştir. ÖBS boykotu DPÜ Genç-Sen, yaptığı çalışmalarla bu ücretin ödenmemesine çağrı yaptı. Rektörlüğe verilen dilekçe ile bu ücretin nerede kullanıldığı soruldu. Dilekçeye verilen cevapta toplanan paranın “sms yolu ile tek kullanımlık şifre uygulaması” için kullanıldığı ve toplanan paraların okul bütçesine alınmadığı yazıyor. Diğer taraftan uygulamanın iptali için hukuki sürecin hazırlığında olan DPÜ Genç-Sen yaptığı sticker ile sesini duyurdu ve eğitim ve iletişim hakkı parasızlaştırılana kadar mücadeleyi sürdürmekte kararlı. Dumlupınar Üniversitesi Celal Şahin

İleri demokrasi MEÜ’de, 43 öğrenci gözaltında Mersin’de Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün teknokent açılışı için gelmesini protesto eden gençlik örgütlerine polis saldırdı. Gençlik Muhalefeti, Öğrenci Gençlik Sendikası (Genç-Sen) ve Öğrenci Kolektifleri Cumhurbaşkanı Gül’ün Mersin Üniversitesi’ni ziyaretini “Üniversitelerimizi YÖK‘e, Sermayeye ve AKP‘ye Teslim Etmeyeceğiz, SözYetki-Karar Üniversite Bileşenlerine” pankartı arkasında protesto etmek amacıyla bir araya geldi. Ancak Gül Üniversiteye gelmeden birkaç saat önce polis yaklaşık 43 öğrenciyi gözaltına aldı. Gençlik Örgütleri akşam saatlerinde Mersin Üniversitesi’ni ziyareti sırasında da orada olacağını bildirmesi üzerine ziyaret basına kapalı gerçekleştirildi.

Öğrenciler adına Saliha Kara, yaptığı açıklamada hükümetin son dönemde artan neo-liberal politikasına değinerek, “Artan özelleştirmeler ve güvencesiz çalıştırma,kanun (güvence) altına alındı” dedi. Kara, Torba Yasası’nın meclisten geçmesiyle işçi ve emekçi düşmanlığı gösterildiğini vurguladı.”Bu gün Abdullah Gül gelene kadar mevzilerimizi terk etmeyeceğiz” diyerek öğrencileri üniversiteye sahip çıkmak için eyleme çağırdı. Osmangazi Üniversitesi Bilge Su Erdoğan

En basit tanımla, sınıftaki tüm ögrencilerin notlarının ortalaması alınarak, ortalama üstünde bulunanların dersi geçtiği, altında kalanların ise dersi veremediği sistemdir çan eğrisi. Asla içindeki herkesin gülemeyeceği, gülenlerin gülemeyenlerin sırtına basarak yoluna devam etmesine olanak sağlayan sınav sistemidir. Her ne kadar “dersi geçen sayısını arttırıyor, kopyaya engel oluyor” denerek savunulur olsa da, kullandırılmasındaki tek amacın okullarda, dersliklerde kollektiviteyi öldürmek olduğu geçmişten bugüne görülen açık bir gerçek. Başarı için birilerinin başarısızlılığı gerekirken, örneğin alınan ders notlarının başkasıyla asla paylaşılmaması, kollektif çalışmaya karşı durulması, yanındakinin hasta olmasının dahi insanı başarıya götürecek bir anahtar olarak görülmesi gibi durumlar uygulan-

dığı günden bu yana, bu sistemle doğal olarak ortaya çıktı. Asıl amaçlanan; birbirine uzak, herkesin bireyselliği ön planda tuttuğu, birşeyleri ortak üretmenin zevkini tatmayan ve bu zevki asla bilemeyecek olan bir topluluğun oluşmasıdır okullarda. Çan eğrisi ile birlikte rekabet sürekli artmakta, rekabet arttıkça bireysellik ön plana çıkmakta ve bu da gerçekleştikçe öğrenciler birbirinden uzaklaşmakta, dahası gün geçtikçe öğrenciler arası dayanışma azalmakta, başarının, kurtuluşun bireysel gerçekleşebileceğini düşünen yığınlar ortaya çıkmaktadır. Günümüzde yarattığı bu bireysellikle, okullarda hala uygulanan çan eğrisi sistemi paylaşım ve yardımlaşmaya olan karşıtlığını sürdürecek ve öğrencileri birbirinden uzaklaştırmaya devam edecektir. ODTÜ Baran Özmen

Üçüncü toplantı Naci Gündoğan ile gerçekleşti

Anadolu Üniversitesi Rektörlüğü’yle GençSen’in içinde olduğu gençlik örgütleri üçüncü toplantısını yaptı. Toplantıda öğrencilerin taleplerinin gerçekleşmesi ve bu toplantıların raporlaşması istendi. Geçtiğimiz dönemin sonunda, Rektör Yardımcısı Hasan Mandal’ın istifasıyla birlikte toplantılara katılmak üzere Prof. Dr. Naci Gündoğan görevlendirildi. Geçtiğimiz dönemde yapılan toplantılarda dile getirilen bazı taleplerin gerçekleştirilmesi yolunda birçok olumlu adımlar atılsa da özellikle soruşturmalar konusunda, rektörlük aldığı kararlarla çelişkili hareketlerde bulundu. Gerçekleştirilen toplantıda gençlik örgütlerinin talepleri daha önce

yapılan toplantıların sonucunda çıkan kararların raporlaşması ve tutanak haline getirilmesi, bu raporların fakülte panolarında duyurulması idi. Rektörlük bu talepleri bir sonraki toplantıda karara bağlanması yönünde karar aldı. Toplantı sonunda Rektörlük’le yapılacak toplantıların dördüncüsünün 9 Mart 2011’de yapılması kararlaştırıldı. Toplantıdan sonra Rektörlük önünde basın açıklaması yapıldı. Açıklamada Anadolu Üniversitesi’ndeki gençlik örgütlerinin talepler gerçekleştirilinceye kadar mücadele edeceği vurgulandı.

Sağlıksız yemekhaneye imza kampanyası

Yurt yemekhanesinin sağlıksız koşullarına, kalitesiz ve yüksek fiyatlı yemeklerine karşı yurt birimindeki Genç-Sen’liler imza kampanyası başlattılar. Genç-Sen’liler gerek yurt girişinin karşısında açtıkları masalarda ve gerek yurt içinde blok blok, oda oda dolaşarak 5 bin dilekçe topladılar.Çalışmaları sırasında Genç-Sen’liler yurt yönetiminin baskı ve tacizleriyle karşılaştılar. Bazı Genç-Sen’lilere soruşturmalar açıldı uyarı ve kınama cezaları verildi. Çalışmalara devam ederlerse yurttan atılmakla tehdit edildiler. Dilekçeleri topladıktan sonra KYK Yurdu girişinde bir basın açıklaması yaptılar. Basın açıklamasında yurttaki yemeklerin sağlıksız koşullarda hazırlandığını, yemekhanenin hijyen koşullarının yetersiz olduğunu ve buna rağmen yemek fiyatlarının çok yüksek olduklarını kendilerine verilen yemek fişlerinin bir günlük yemek ihtiyaçlarını karşılamadığını, karınlarını

doyurabilmek için yemek fişinin üzerine para eklemek zorunda kaldıklarını belirttiler. Bu durumun son bulmasını ve hijyenik koşullarda kaliteli ve ucuz yemek istediklerini söyledikten sonra yanlarında getirdikleri ve açıklama sırasında tempo tuttukları tabak ve çatalları KYK yurduna doğru fırlattılar. Basın açıklamasından sonra hep birlikte topladıkları dilekçeleri KYK Bölge Müdürlüğüne teslim etmeye gittiler. Baskılara rağmen çalışmalarını devam ettiren Genç-Sen’liler sonunda ciddi kazanımlar elde ettiler ve yemekhane koşulları iyileştirildi. Yemeklerin kalitesi arttırıldı. Yemek fiyatları indirilmese bile öğrencilere verilen günlük yemek fişlerine önemli zamlar yapıldı. Genç-Sen’liler bütün baskılar karşısında yılmadan çalışarak kazanılabileceğini göstermiş oldular. Ege Üniversitesi Ali Can Erözgün

ODTÜ’de yurt sorunu ODTÜ’de bir süredir yurtta kalan öğrencilerin mücadelesi devam ediyor. 12 metrekare odalarda 4 kişi kalan, odalarındaki eşyaları kullanırken birçok sorunla karşı karşıya kalan, öğrenciler koşulların iyileşmesi ve her bir odada kalan öğrenci sayısının azalması için imza toplayıyor ve eylemler düzenliyor. İlk dönem yaptığı basın açıklamasında öğrencilerin isteklerine kulak verdiğini ve öğrencilerin talepleri doğrultusunda hareket

ettiğini açıklayan rektörlük ise öğrencilerin meşru taleplerine kesin karşılıklar vermiyor. Artan baskılar karşısında kısmi düzenlemelere gitmek zorunda kalan rektörlük, asıl taleplere cevap verme noktasında ise sınıfta kaldı. Taleplerine kesin olarak karşılık alana kadar ODTÜ’lü yurt öğrencilerinin eylemleri devam edecek. ODTÜ Sarp Sök

İzmir’de söz hakkımızı kullanıyoruz

Anadolu Üniversitesi Rıfat Çapar

Rektör soruşturma açmış öğrencinin haberi yok 3 Kasım’da Denizli Pamukkale Üniversitesi’nde yapılan YÖK protestosunun ardından Rektörlük o eyleme katılan, katılmayan yaklaşık 30 kişiye soruşturma açmıştı. Geçtiğimiz hafta sonuçlarını öğrendiğimiz soruşturmalar oldukça trajikomik sonuçlar doğurdu. Çoğu öğrencinin almış olduğu ilk ceza olmasına rağmen herkese 1 hafta uzaklaştırma verildi. Eyleme katılmayan öğrenciler verdikleri savunmada orada olmadıklarını belirtmesine rağmen; disiplin kurulu tarafından “öğrenci liderliği” sıfatıyla “suçlu” olarak görülmesi, bu arkadaşlarımızın uzaklaştırma almasını engellemedi. Yapılan bu uygulamalarının bir başka boyutu ise bazı öğrencilere soruşturma açılmadan uzaklaştırma verilmesiydi. Savunma hakkı tanın-

madan uzaklaştırılan öğrencilere bir de yaz okulu kayıt haftası, ekle sil haftası gibi tarihlerin seçilmiş olması öğrencileri zor duruma sokmak için adeta itinayla seçilmiş. Tüm bunları rektörlüğe bildiren öğrencilere verilen cevap ise oldukça komik. “bizim bundan haberimiz yok” diyen rektörlük ne kadar fütursuzca davrandığın farkında olmasa gerek(!) ÖHA muhabiri olarak PAÜ GençSen temsilcisiyle yaptığımız görüşmede; yapılan bu uygulamanın ne kadar hukuksuz olduğu, ülkenin çoğu yerinde olduğu gibi Pamukkale

Üniversitesi’nde de öğrencilere yönelik baskı ve sindirme politikaları devam ettiği, buna karşın öğrenciler uzaklaştırmaların hukuksuzluğuna karşı mücadeleden vazgeçmeyecekleri belirtildi. Pamukkale Üniversitesi Olcay Evrim


1 30

28 Şubat 2011

Patronlardan işçiye lokavt kararı

Birleşik Metal- İş Sendikası’nın (BMİS) ile patron örgütü Türkiye Metal Sanayicileri Sendikası (MESS) arasında yürütülen sözleşme görüşmelerinin olumsuz sonuçlanmasıyla birlikte BMİS’den grev, patronlardan ise lokavt kararı çıktı. Metal sektöründe yapılan grup sözleşmelerinde bugüne kadar, 80 bin üyeye sahip Türk-İş’e bağlı Türk Metal Sendikası’nın tavrı, sözleşmelerin onaylanmasını sağlarken, son görüşmelerde 15bin üyeye sahip BMİS sözleşmeyi kabul etmedi. Yüzde 5.35 oranındaki zam, İş Kanununa atıfta bulunulması (Ki bu, kanunda değişiklik yapılması durumunda bunun toplu sözleşmeye doğrudan yansıması anlamına geliyor. Torba Yasa ve sonrasında İş

Kanununda değişikliklerin gündemde olması nedeniyle, olası yasal değişikliklerin toplu sözleşmeye yansıması ihtimal dahilinde) BMİS’in sözleşmeyi onaylamamasında etkili olmuştu. Grev oylamalarından çıkan karar; Evet Grev oylamalarının başarı ile sonuçlandığını açıklayan BMİS’in açıklamasında “Ya metal işçilerinin taleplerine yanıt verecekler ya da 21 yıldır kapılarına uğramayan

sorunu üretim alanına davet edecekler. Artık saflar dizildi. İşbirlikçi ve dayatmacı toplu sözleşme düzeni yıkılacak. Özgürlük mücadele eden işçilerle gelecek” dendi. İstanbul’dan Bursa’ya, İzmir’den Mersin’e kadar onlarca işyerinde grev oylamalarından evet kararı çıktı. Sadece Eskişehir’de bulunan ve grup toplu sözleşmesinde yer almayan Renta’da yapılan grev oylamasında ‘hayır’ kararı çıkarken, BMİS tarafından yapılan açıklamada

Öğretmen çocuğuna burs engeli

Milli Eğitim Bakanlığı tarafından 12 Kasım 2010 yılı burs kazanan öğrencilerin ailelerinin maddi durumları incelenerek, hesaplamalarda yanlışlık yapıldığı gerekçesiyle 2016 öğretmen çocuğunun bursu kesildi. Milletvekili İsmet Büyükataman, Milli Eğitim Bakanı Nimet Çubukçu’nun yanıtlaması istemiyle soru önergesi verdi. Büyükataman soru önergesiyle ilgili “Yazıda özellikle öğretmen çocuklarının kişi başına düşen yıllık gelir hesabında yanlışlıklar yapıldığı ve fert başına düşen yıllık gelirlerin düşük gösterilerek bursluluk sınavına öğrencilerin girdiği ve başarılı olduğu belirtilmiştir. Bu durumda bulunan öğrencilerin maddi durumlarının araştırılarak gerekirse kazandıkları bursla-

rın iptal edilmesi de aynı yazıda belirtilmiştir. Özellikle öğretmen çocuklarının yıllık gelirlerinin doğru hesaplanmadığı vurgulanarak öğretmenlerimizin ek ders gelirleri kastedilmiştir. Ancak ek ders ücretleri sabit gelirler değildir ve yaz aylarında zaten alınmamaktadır. Sürekli değişkenlik gösteren bu gelirlerin bursluluk sınavına girecek olan öğrenciler açısından hesaplanması gerektiğine dair de herhangi bir düzenleme mevcut değildir” dedi. Soru önergesiyle ilgili Bakan Nimet

Çubukçu ise “Yönetmelik gereği bir önceki yılın tüm gelirleri (maaş, ek ders ücreti, kira, icar vb) hesaba katılmaktadır. Mevcut durumun değiştirilmesine yönelik bir çalışma bulunmamaktadır” derken, bursluluk için, sınava başvuru sırasında ailenin bir önceki yıla ilişkin kesinleşmiş gelirlerinin esas alındığını, bu nedenle öğretmenlerin ek ders ücretlerinin aile geliri hesaplanmasında kullanılmamasının mümkün olmadığını söyledi. ODTÜ Baran Özmen

sendika üyelerinin greve evet oyu kullandıkları, patronun hayır sonucu çıkarmak için kendisine ait başka bir işyerinde çalışanları Renta’da çalışıyormuş gibi gösterdiği belirtildi. Bundan sonra ise, grev oylamasından evet çıkan işyerlerinde işçiler 60 gün içerisinde istedikleri gün greve başlayabilecekler.

İktisatçılar da işsizliği tehlikeli buldu

İstanbul Ekonomik Araştırmalar Derneği’nin (İEAD) yaptığı araştırmaya katılan İktisat hocaları Türkiye’nin ekonomik gidişatını olumlu değerlendirirken işsizlik sorununa dikkat çektiler. İstanbul Ekonomik Araştırmalar Derneği’nin (İEAD), ‘Online Anket’ yöntemi ile gerçekleştirdiği “Hocaların Gözüyle 2011 Yılında Türkiye Ekonomisi Araştırması”, iktisat hocalarının 2011 yılına ilişkin değerlendirmelerini ve beklentilerini ortaya çıkardı. Türkiye’de üniversitelerde çalışan 726 hocaya yollanan ve 304 iktisat hocasının katıldığı 17 anketin sonuçları, işsizliğin hala en önemli

sorun olduğunu gösteriyor. Ankete katılan iktisat hocalarının yüzde 49.5’i işsizliği Türkiye’nin en önemli sorunu olarak görürken, aynı ankete katılan hocaların yüzde 59.5’i, 2011 yılı içerisinde işsizlik rakamlarında önemli bir düşüş beklemiyor. Ayrıca sorunun sadece Türkiye’de olmadığı işsizliğin Avrupa’da da artma riskinin büyük olduğu ortaya çıktı. ODTÜ Nacican Altın

Türkiye’de sporcular birçok isimle örgütlendiler. 1980 darbesiyle kapatılan örgütleri şimdilerde yeniden kuruluyor. ceki dernek çalışmalarından farklı olarak, tüm spor dalla-

rını ve spora hizmet verenleri kapsayan bir anlayışla hareket ederek birçok merkezi ilde örgütlülük yakalamıştır. ASD çalışmaları yürütenler, 1979 yılında amatör–profesyonel ayrımının spora hizmet verenleri böldüğü düşüncesi üzerinde fikir birliğine vararak, derneği faaliyet-

Kentin hastalıklıları; futbolun sadece bir top ve etrafında koşturan 22 kişi olmadığını aynı zamanda toplumsal dayanışmanın temelinin atılabileceğini gösterir.

ODTÜ Baran Özmen

Sporcular sendikalaşıyor Dünyada sporcu sendikalaşması 2. Dünya savaşından sonra artış göstermesine rağmen Türkiye’de durum böyle değildir. İlk kurulan sporcu sendikası 1965 yılında kurulan Profesyonel Futbolcular Sendikasıdır. Bu sendika değişik isimler alarak yoluna devam etmiştir. 12 Eylül askeri darbesi ile kapatılmış, daha sonra kongresini gerçekleştiremediği için etkin bir hal alamamıştır. Türkiye’de, sporcuların örgütlenmesine dönük dernek tipi faaliyetler genel olarak daha erken olmuştur. Farklı spor dallarına ait, birçok dernek etkinlik göstermektedir. Bunların arasında 1977 yılında kurulan ASD(amatör sporcular derneği) bu alanda ciddiye alınmayı hak eden ilk örgütlenmedir. ASD daha ön-

Kentin hastalıklıları yine sahada!

lerini amatör-profesyonel ayrımı yapmadan, düzenlemişlerdir. ASD, 13 Eylül 1980 tarihinde yapacağı Genel Kurul ile adını ‘Tüm Sporcular Derneği’ne dönüştürmeye kalkmış ancak 12 Eylül Darbesi bunu engellemiştir. ASD, tüm sporcuların amatör-profesyonel ayrımı olmadan örgütlenmesi hedefini, Türkiye’nin ilk sporcu sendikasına geçişin temelleri kararlarla birlikte hayata geçiremedi. İşte, tüm bu birikimi yaratanların uzun yıllardır sürdürdükleri ‘Sporda Sendikalaşma’ çabaları 2009 yılında yaşama geçmiş 29 Aralık 2009 tarihinde yapılan basın açıklamasıyla ‘ Spor Emekçileri Sendikası’ kuruluş çalışmalarını başlatmıştır.

Doğrudan üretici olmayan kültür, sanat ve spor gibi etkinliklerin, yaşamın üretildiği alanlar olduğu algısından yola çıkarak buralarda da sınıf mücadelesi verilmelidir. Bugün sporda emek mücadelesi geçmişten daha önemli hale geldi. Aslında emek mücadelesi bir hak ve insanca yaşam mücadelesidir. Bu mücadele doğrultusunda Spor Sen’in amacı; emeğin en yüce değer olduğu ilkesinden hareketle; spor emekçilerinin haklarının güvencesini, spora ve sporcuya özgün koşulların, bilimsel yöntemlerle değerlendirildiği bir spor iş yasasının çıkarılmasında görür. Spor iş yasasının çıkartılmasının sağlanması hedefiyle, uluslararası işçi sınıfının bir parçası olarak tüm gücüyle mücadele etmeyi temel amaç ilan eder. Pamukkale Üniversitesi Hüseyin Gökdemir

93 Mayısı’nda Almanya’da 29 Mayıs gecesi Solingen kentinde kafalarında kendilerinden olmayanlara karşı besledikleri kinle hareket eden yaşları 16 ile 24 arası değişen dört Neo-Nazi Alman genci, bir Türk ailenin yaşadığı evi kundaklama olayını gerçekleştdiler. Tarihin kara sayfalarına Solingen Katliamı olarak adını yazdıran bu katliam sonrasında Almanya liglerinde oynanacak olan futbol müsabakasında kahverengi beyaz gibi ilginç renklere sahip St.Pauli futbolun sadece yirmi iki oyuncunun bir topun peşinden koşmak olmadığını ve anti-faşist ruhun yeşil sahalara da taşınabileceğini gösterdi. St. Pauli, 17. yüzyılda Hamburg’daki salgında şehrin varlıklılarını rahatsız etmemeleri için hastaların toplandığı Hamburg’un bir sahil mahallesi olarak 1910’da kuruldu. 1980 yılına kadar kendi çapında sert ve zevkli maçların yaşandığı bir futbol takımı olarak varlığını sürdüren St Pauli bu yılın başlarında büyük dönüşümler yaşadı. O dönem St Pauli sokakları belediyenin içinde kentin hastalıklılarının yaşadığı binaları yıkıp yerine lüks binalar yapmak istemesiyle hareketlendi. St Pauli’nin hastalıklı sakinleri yaşadıkları bu binaları işgal ederek semti başka bir havaya büründürdüler. İşte bu ortamda kulüp işgalcilerin kulübü haline dönüşmeye başladı. İşgalcilerle beraber sokak çatışmalarında omuz omza olan takımın kalecisi Volker Ippig, bu yıllarda kendi ülkesi olan Nikaragua’daki iç savaşa kayıtsız kalamam diyerek eldivenlerini çıkartıp FSLN (Sandinista Ulusal Kurtuluş Cephesi)’nin başını çektiği Nikaragua’nın ezilenlerinin mücadelesine katıldı. Bir yıl sonra geri döndüğünde takım tam bir muhalif havaya büründü. Alman bir işçinin “ O, Che gibi bir özgürlük savaşçısı, Robin Hood gibi zenginden alıp fakire veren bir kahraman… İşçilere zulmedildiği şu zamanlarda onun gibi birine çok ihtiyacımız var” diyerek bahsettiği

Korsan Störtebeker’in sömürenlere karşı elinden bırakmadığı kuru kafa bayrağının toplumsal olayların yaşandığı bu mahalledeki takımın simgesi haline gelmesi de tesadüf olmasa gerek. Futbol kariyerinde inişli çıkışlı bir tarihe sahip olmasına rağmen, futbolu toplumun farklı kesimlerine sahip insanların bir araya geldiği bir eğlence aracı olarak gören ve böyle yaşayan bir taraftar kitlesine sahip St Pauli. 2000li yıllarda büyük bir mali kriz içerisine girip batmanın eşiğine geldiğinde 30 bin kişinin yaşadığı bir şehirde 10 bin tane kombine biletini 27 dakikada tüketimiyle, “St pauli için içelim” gibi kampanyalarla ve tabi ki eski başkan Corny Littmann’nın çabalarıyla nasıl takımına bağlı ve bir o kadar da renkli bir taraftar grubu olduğunu gösterdi futbol dünyasına. Yoksulların, işçilerin, hayat kadınlarının, eşcinsellerin, anarşistlerin, muhaliflerin kısacası kentin hastalıklılarının takımı St. Pauli kulübünden bahsederken ülkemizdeki Adana Demirspor gibi kitlesi metal işçilerinden oluşan, ellerinde Che pankartlarıyla sahada hep bir ağızdan “çav bella” yı okuyan mavi şimşekleri; 80 sonrası komünist bir takım olduğu iddiasıyla kapatılan ve amigoluğunu Erkan Can’ın yaptığı Dinamo Mesken’i; 70’li yılların fırtına gibi esen sahaya ellerinde “vardır senin renginde şehit madenci kanı, başarılı ol ki sürsün yıllarca madencinin şerefi şanı” yazılı pankartlarla tribüne baretleriyle çıkan bir taraftara sahip ve bayrağındaki kırmızıyı madencinin kanından, maviyiyse tulumundan alan “işçi milli takımı” Zonguldakspor gibi endüstriyel futbol çağında farklı bir yolun mümkün olduğunu gösteren muhalif takımlarımızdan da bahsetmeden geçmek istemem. Kısacası bu yazıyı Che’ye atfedilen şu sözlerle bitirmek isterim: “futbol basit bir oyun değildir, futbol devrimin silahıdır.” Hüseyin Caner Yıldırım


1331

28 Şubat 2011

Uluslararası Gezici Anıtı, insanlığa dayanamadı Kadın Filmleri Festivali başlıyor! İnsanlık Bir insanın ikiye bölünmüş şekli ile insanla arasındaki iliş12-20 Mart’ta İstanbul’da, 26-27 Mart’ta Van’da, 2-3 Nisan’da Antalya’da, 9-10 Nisan’da Trabzon’da 25 ülkeden filmler ve konuklar, tema bölümleri, toplu gösterimler, panel, konferans ve atölyelerle Filmmor Kadın Filmleri Festivali başlıyor! Festival bu sene “Ne alınır, ne verilir, ne çalınır, ne kazanılır ama bunların hepsi mümkün sanılır. Dikilemez, biçilemez ama kimi metreyle ölçüp teraziyle tartmaya kalkar. Yasalarda ille de vardır ama fiiliyatta evrile çevrile yok edilir. İdraki ve inşası fizik-biyoloji, fıtrat yaradılıştan öteye geçmeyi gerektirir.” sorusuyla yola çıkıyor. Temasını da bu sorunun cevabı yapıyor. Kadınların Sineması, Kadınlardan Ortadoğu, Kendine Ait Bir Cüzdan, Annelik Meselesi ve Cinsiyetler bölümlerinde 25 ülkeden, 88 kadın yönetmenden 60’ı aşkın film bu sene Filmmor Gezici Kadın Festivali’nde gösterilecek. Bunun ya-

nında sinemada cinselliğe dair “O İş Anlattığınız Gibi Deği”l, sinemada sansüre dair “Yasaklar ve Yalanlar”, Film, Okuma, “Queer” gibi atölyeler festival kapsamında sinemaseverleri bekliyor olacak.

Mor Nokta ve üçncüsü düzenlenecek olan Altın Bamya Akademisi ise festivalin merakla beklenen etkinliklerinden. 9. Filmmor Gezici Kadın Filmleri Festivali 12–20 Mart arası İstanbul’da, Cezayir, Fransız Kültür Merkezi, İstanbul Modern salonlarında, Van Kadın Derneği ortaklığıyla 26-27 Mart’ta Van’da, Antalya Kadın Danışma ve Dayanışma Derneği/Merkezi ortaklığıyla 2-3 Nisan’da Antalya’da, Karadeniz Kadın Dayanışma Derneği ortaklığıyla 9-10 Nisan’da Trabzon’da izleyicilerle buluşacak. Elif Akgül

Her yasak, kendi isyancısını yaratır. Sinan Çetin’in yeni filmi Kağıt’ın vermek istediği ana mesaj bu. Bir işçi filmi çekmek isteyen Emrah Uygar’ın, devletin ‘kağıt’larıyla girdiği amansız mücadele anlatılıyor filmde. Filmin izin belgesini almadan çekimlere başladığı için, ilgili büroda çalışan Müzeyyen Gürkaya, Emrah’ın filminin çekilmesi için gerekli ‘kağıdı’ bir türlü onaylamıyor.

Tiyatro

kiyi anlatmak isteyen heykel hakkında yapılan açıklamalar ve yıkma kararı ile ülkede sanata verilen değer ortadadır. Kars’ta Heykeltraş Mehmet Aksoy tarafından yapılan fakat yapımı yarım kalan “İnsanlık Anıtı”nı gören Başbakan Erdoğan’ın anıtı ucubeye benzetip, anıtı yıkma arzusunu yüksek sesle dile getirmesi; heykeli taş yığını, edebiyatı parçalanacak bir şey zanneden anlayışın hala kendini koruduğunu ispat etti. Başbakan’ın söylemlerinin ardından AKP kurmayları birbirleriyle yarışırcasına anıta hakaret etmeye başladılar. Sanatın içine tükürülmesine kadar düşen bu yarış bize “Aslında var olmayan” Allianoi’yi, sular altında daha bir güzel duran Zeugma’yı, bizde ne işi olduğu-

nu zaten bilmediğimiz Yunan eserlerini verip Batı’nın elindeki islam eserlerini alma planlarını, Başbakan Erdoğan ve kurmaylarının ne kadar sanatsever olduğunu hatırlattı. Şiiri N.F. Kısakürek’ten, felsefeyi S. Nursi’den, resimi savaş yahut padişah resimlerinden, heykeli büstten ibaret gören anlayışın sanat anlayışı emir buyurdu. İnsanlık Anıtı, insanlığa dayanamadı. İnsanlık Anıtı’nın yıkılıp yıkılmayacağı yargının kararı sonucunda belli olacak olsa da bu tartışma ve hakaretler anıtın savunduğu insanlık değerlerine koca bir darbe vurmayı başardı. Ersu Han

Devlet ve insan

Filmin izin belgesini almadan çekimlere başladığı için, ilgili büroda çalışan Müzeyyen Gürkaya, Emrah’ın filminin çekilmesi için gerekli ‘kağıdı’ bir türlü onaylamıyor. Film çekilip bitiriliyor ama izin belgesi alınamadığı için bir türlü gösterime giremiyor. Bu; hem Uygar ailesinin hem de Emrah’ın felaketi oluyor zamanla. Filme geçersek, karakterlerin yeterince derinleşmediğini belirtmeliyim. Film içindeki tüm karakterler iki kampa bölünmüş; iyi ya da kötü, beyaz ya da siyah, özgürlüğü savu-

nanlarla devletçiler… Her bir karakter, hayatının doğal akışı içinde değil, bulunduğu kamp üzerinden tanımlanıyor. Bu da doğal olarak, tek yanlı ve zayıf karakterler ortaya koyuyor. Aşağıdaki replik bile, bunun bir kanıtı. Müzeyyen karakteri, kendi kişiliğinden sıyrılmış olarak ‘devlet’i temsil ediyor. O da zaten kendini, “Ben kağıdım, ben polisim, ben askerim, ben devletim. Sen kağıttan hesap soramazsın, kağıda saygıyı öğreneceksin” diye savunuyor. Müzeyyen’e göre, kanunlar insanlardan daha önemlidir. O aslında, yerleşmiş devlet algısının temsilcisi bir bakıma.

Devam edecek olursak, filmin senaryosu ve kurgusu zayıf. Öte yandan, Asuman Dabak’ın başarılı oyunculuğu dikkat çekiyor. Filmin final sahnesindeki güzelleme de; filmi izlemek isteyenler için sürprizi bozmayalım; aslında yönetmenin politik konumlanışının ve hangi saiklerle bu filmi çektiğinin bir göstergesi. Sinematografik açıdan güçlü bir film olmasa da, devlet bürokrasisine ve merkezine insanı değil devleti koyan, devlet anlayışına karşı mesajlar taşıyan bir film var karşımızda. Mutlaka gidin görün diyemesem de, izlemek isteyenlere iyi seyirler. Deniz Doğruer

Ölüleri Gömün! (İstanbul DT)

Irwin Shaw’ın yazdığı İstanbul Devlet Tiyatroları Müdürü Şakir Gürzumar’ın yönettiği oyun. -Dünyanın her tarafında sürüp giden savaşların birinde vurulan askerler gömülmeyi reddederek mezarlarından çıkıp savaşı durdurmaya kalksalar neler olurdu? -Ordu, hükümet, silah tüccarları, politikacılar, iş adamları, din adamları, medya ve sıradan insanlar bu alışılmadık ve inanılması güç isyana nasıl tepki verirlerdi? -Ya kocalarını, sevgililerini, babalarını ve oğullarını kaybedenler ne hissederlerdi? -Birkaç kişinin direnişi gerçekten bir şeyler değiştirmeye yeter mi? Sorularına cevap ararken savaş karşıtı sloganları gür sesle haykırıyor. Profesyonel, Kredi KartıVak’aaa İstanbul DT’nin diğer dikkat çeken oyunlarından. Bir Savaş Hikayesi (Ankara DT) Ölüleri Gömün oyunu gibi bir savaş eleştirisi olan Bir Savaş Hikayesi’nde baş karakterin sarfettiği sözler savaşın asıl yüzünü ortaya koyuyor : “Hepimiz savaşın korkunç bir şey olduğunu söylüyoruz. Fakat ailemizden ya da yakın-

larımızdan biri havaya uçuncaya kadar hiçbir şeyi umursamıyoruz. Savaşlar öyle gazete köşelerinde ahkam keserek ya da kıçının üstünde oturup ütopik düşünceler üreterek ya da ülkeyi birilerine peşkeş çekerek

bitmez! Bitmiyor da... Çünkü ölmediysen, sakat kalmadıysan veya sevdiklerinden birinin öldüğünü ya da sakat kaldığını görmediysen, hiçbir şeyin farkına varmıyorsun...” Bir Delinin Hatıra Defteri, Nâzım Hikmet’in “Memleketimden İnsan Manzaraları”ndan Onbir Tablo Ankara DT’nin diğer dikkat çeken oyunlarından. Şili’de Av (İzmir DT) Şubat ayında gösterimi olmayan oyun seçimle iktidara gelmiş Şili sosyalist hükümetinin devlet başkanı Salvador Allende’ nin devrilerek, Allende’ nin ölmesi ile sonuçlanan askeri darbeyi konu ediyor.

Jeanne D’arc’ın Öteki Ölümü, Bir Garip Orhan Veli İzmir DT’nin diğer dikkat çeken oyunlarından. Sofokles’in Antigone’si (Adana DT) Devlet Tiyatroları’nda savaş karşıtı oyunlardan biri de Adana DT’den II. Dünya Savaşı sonunda, Berlin’de bir toplama kampında geçen oyun Bertolt Brecht’in anısına saygıyla oynanıyor. Görünmeyen (Diyarbakır DT) Oyunla ilgili fazla ayrıntı vermektense Diyarbakır Devlet Tiyatroları’nın oyun özetine bakmak yeterli olacak “Bilinmeyen bir rejim tarafından, bilinmeyen suçlardan ötürü hapse atılmış olan iki mahkûm, kaçma ya da serbest bırakılma umudundan yoksun, yıllardır acımasızca işkence görmektedirler… Belirsiz bir dünyada aklın ve inancın sorgulanması üzerine bir kara komedi.” Uysal Yurttaş Projesi (Konya DT) Türkiye Tiyatroları’nda DOT’la tanıdığımız inyourface tarzıyla yazılmış oyun Yurttaşlarını uysallaştırarak her türlü duruma itaat eder hale getirmek isteyen bir iktidar ve buna direnen insanların öyküsünü yansıtıyor. Ersu Han

Orijinal Vücut Dünyası

İnsan vücudunun zarif formunu keşfedip, stres altında ve hastalık zamanında nasıl kırılgan olduğunu ve sağlıklıyken de nasıl müthiş bir güce ulaştığını, vücutlarını bağışlayan kişilerin bedenlerinin ve iç organlarının yaşayan vücudun içinde olduğu gibi, bozulmamış haliyle sunarak keşfetmemizi sağlayan sergi 20 Mart 2011 tarihine kadar Antrepo 3’te sergilenecek. Frida Kahlo ve Diego Rivera Sergisi (İstanbul, Pera Müzesi)

Sergi

1900’lü yılların önemli Meksikalı sosyalist ressamlarından Frida Kahlo ve Diego Rivera’nın resimlerinden oluşan sergi 27 Mart 2011 tarihine kadar Pera Müzesi’nde sanatseverleri bekliyor. Kahlo ve Rivera’nın yaşadıkları dönem ve sanat anlayışları ile ilgili çeşitli paneller ve bilgilendirmelerin de olacağı sergi Türkiye’de bir ilk olması açısında da önem taşıyor. Ersu Han

Maskeler Süvariler Gacılar Ülker Sokak: Bir Altkültürün Dışlanma Mekanı Pınar Selek’in İstiklal Kitabevi’nden 2007’de son baskısı çıkan “Maskeler, Süvariler, Gacılar” ilk olarak 2001 yılında yayımlanmıştı. Selek bu kitabında 1996 yılında HABITAT II’nin hemen öncesindeki günlerde, Cihangir’de Ülker Sokak’ta travestilere ve transeksüellere karşı uygulanan şiddetin öyküsünü anlatıyor. Cihangir Ülker Sokak’tan atılarak başka semtlere taşınmak zorunda kalan travesti ve transeksüeller daha sonra sadece ölümlerle gündeme geldiler. (Yasemin Öz, arka

kapak) Bugün 2011’de bu kitaba tekrar bakma sebebimiz sadece Ülker Sokak’ta var olan erkek şiddetinin hala daha yanıbaşımızda, içimizde, önümüzde, arkamızda olduğunu vurgulamaktan ziyade; aynı zamanda Pınar Selek’in neredeyse on yıla vuracak olan özgürlük mücadelesi. Mahkemenin yinelenen beraat kararına karşın, egemen güçlerin zulüm ısrarında; savaş karşıtı, sosyalist, feminist aktivist Pınar Selek’in yanında yer alıyoruz. Elif Akgül


YAYIN KURULU: Aziz Güler, Fidan Ataselim, Cansu Akkılıç, Özge Akman, Metin Şenyurt, Deniz Doğruer, İpek Bozkurt, Elif Akgül, Ersu Han, İsmail Yıldırım DİSK’in SESİ GENÇLİK ÖZEL SAYISI (Yerel Süreli Yayın) ARALIK/2010 DİSK ADINA SAHİBİ : TAYFUN GÖRGÜN SORUMLU YAZIİŞLERİ MÜDÜRÜ : FAHRETTİN ERDOĞAN YÖNETİM YERİ : Nakiye Elgün Sk. N.91 ŞİŞLİ/İSTANBUL TEL : 0.212.291 00 05 - 06 FAX : 0.212.234 20 75 BASKI : EZGİ MATBAASI - Sanayi Cd. Altay Sk. N.10 YENİBOSNA/İSTANBUL GÖRSEL TASARIM : Gürkan Köse, Nacican Altın, Pınar Atalar gencsen@disk.org.tr

Üniversitenin temsilcilerini öğrencilere sorduk Üniversitelerde yükselen öğrenci hareketine karşı hükümet esas temsilciler yerine ÖTK’larla görüşüp güya çözüm arayışında olduğunu iddia ediyor. Peki öğrenciler ÖTK’lar hakkında ne düşünüyor?

ÖTK Başkanları öğrencileri temsil ediyor mu? ÖTK elbetteki öğrencileri temsil etmiyor. Çünkü ne zaman seçildiklerinden haberimiz bile yok. Hacettepe ÖTK Başkanı Burak Bahadır, Köşk çıkışında yaptığı açıklamada “Ben burada 35 bin Hacettepeli’yi temsil ediyorum” şeklinde bir demeç vermişti. Şahsen kendisini başkan olduktan sonra tanıdım. Son 4 yıldır da hiçbir temsilci seçiminden haberim olmadı. Başbakanın ÖTK’larla görüşmesi hakkında ne düşünüyorsunuz? Başbakanın ÖTK Başkanlarıyla görüşmesi normal. Ancak ÖTK kurgusu baştan yanlış işletildiği için bu görüşmenin hiçbir anlamı kalmıyor. Sevgi Bilir ÖTK Başkanları öğrencileri temsil ediyor mu? Bizleri temsil ettiğini düşünmüyorum çünkü çoğumuz temsilcileri tanımıyor bile bu şekilde bir temsiliyet söz konusu

değildir. Başbakanın ÖTK’larla görüşmesi hakkında ne düşünüyorsunuz? Yapılan görüşmenin gerçekçi olduğunu düşünmüyorum. Orada sorunların çözümüne dair herhangi bir karar da alınmamıştır. İlknur Kartal ÖTK Başkanları öğrencileri temsil ediyor mu? Sadece isimleri öğrenci temsilcileri eğer gerçekten temsilci olsalardı birçok sorunumuzu çözmek için çaba

harcarlardı Başbakanın ÖTK’larla görüşmesi hakkında ne düşünüyorsunuz? Toplantının amacının öğrencilerin sorunlarını çözmek olduğunu düşünmüyorum. Zaten oradaki temsilciler de seçilmişti ve tarafı belli olan temsilcilerle yapılan görüşmenin gerçek olduğunu düşünmüyorum. Gökhan Dolan Uludağ Üniversitesi Başbakan’ın öğrenci temsilcileriyle yaptığı toplantıda Uludağ Üniversitesi adına katılan temsilciyi tanıyormusun? Hayır. Peki bu temsilcinin sizi temsil ettiğini düşünüyor musun? Hayır düşünmüyorum. Kaldı ki o temsilcinin nasıl seçildiğine dair bile bir fikrim yokken seçilen öğrencinin beni temsil ettiğini düşünmek saflık olur. Ayrıca üniversitemizde o kadar sorun varken sadece Başbakan’la toplantı yapıldığı zaman ortaya çıkan bir temsilci beni ne kadar temsil edebilir ki?

Başak Kara Ufuk Üniversitesi ÖTK Başkanları öğrencileri temsil ediyor mu? Hayır ÖTK’lar öğrencileri temsil etmiyor. Ben oy kullanmadım hatta böyle bir seçimin olduğundan dahi haberim yoktu. Seçmediğim bir öğrencinin, benim için bir temsiliyetinin olması söz konusu değildir. Başbakanın ÖTK’larla görüşmesi hakkında ne düşünüyorsunuz? Kesinlikle doğru değildir. Zaten gerçek temsilciler orada olmadıkları için gerçek sorunlar da konuşulmamıştır. İnsanların gözlerini boyamak amacıyla yapılmış samimiyetsiz bir toplantıdır. Seyit Can Çayır ÖTK Başkanları öğrencileri temsil ediyor mu? Öğrencileri temsil etmiyorlar. Öğrenclerin gerçek sorunlarını bilmiyorlar bile. Nasıl seçildikleri ise belli değil çoğu öğrencinin bu temsilcilerden haberi yok. Başbakanın ÖTK’larla görüşmesi hakkında ne düşünüyorsunuz? Öğrencilerin sorunlarını konuşuypr gibi yaparak bizleri kandıracağını sandıklarını düşünüyorum ancak o toplantıya çağırılmayanlar ve çoğumuz böyle bir toplantının gerçekliğine inanmıyoruz. Ongun Cankat Edgüer Gazi Üniversitesi ÖTK Başkanları öğrencileri temsil ediyor mu? Başkanları biz seçmiyoruz, yarı demokratik bir ülkedeyiz ve çıkarlar doğrultusunda hareket ediliyor. ÖTK ve diğer tüm topluluklarda bu durum böyle. ÖTK öğrenci sorunlarına destek oluyor gibi görünüyor, daha ötesinde bir durum yok. Başbakanın ÖTK’larla görüşmesi hakkında ne düşünüyorsunuz? Başbakanın yaptığı hiçbir şeyin doğru olduğunu görmedik. Bu toplantıda halka biz öğrencilerin sorunlarını dinliyoruz demek amacıyla yapılmıştır. Hiç bir iyi niyet yoktur. Tuğçe Zaloğlu ÖTK Başkanları öğrencileri temsil ediyor mu? Öğrenci temsilcilerinin nasıl seçildiğini bile bilmediğim için öğrencileri temsil ettiğini düşünmüyorum. Başbakan’ın ÖTK’larla görüşmesi hakkında ne düşünüyorsunuz? Öğrencilerin sorunlarının sadece dinlendiği toplantıları, yapıcı ve çözüme yönelik bulmuyorum. Bu sadece muhalif öğrencilerin mücadelesini engellemeye yönelik toplantıdır. Gamze Kaya Pamukkale Üniversitesi YÖK başkanı ile görüşen Pamukkale Üniversitesi öğrenci temsilcisini tanıyor musun? Hayır tanımıyorum. Kim olduğunu bilmiyorum. Pamukkale öğrenci temsilcisinin seni temsil ettiğini düşünüyor musun? Hayır beni temsil ettiğini düşünmüyorum. Zaten seçimler internet üzerinden yapılıyor. Bu öğrenci sorunlarını doğru şekilde tahlil edip, çözüm arayışında bulunabilmesi için sağlıklı bir seçim olmadığını düşünüyorum.

Harçlar haraçlara dönüyor YÖK Başkanı Özcan, harçların Ömer Çetin gibi öğrencilerin canını aldığı yetmezmiş gibi harçları tekrar artıracağını belirtti. Genç işsizlik sorununu ertelemeye devam TÜİK’in son açıkladığı rapora göre 5 gençten 1 i işsiz gözüküyor. Tunus’ta genç işsizliğin tetiklediği isyandan korkan hükümet ise çareyi yeni üniversiteler kurarak ertelemekte buluyor. İşte bunların son örneğini de Özcan’ın Adana’da kurulacağını söylediği ikinci üniversite teşkil ediyor. Yalnız üniversiteden mezun olanların nerede iş bulacağı, genç işsizlik rakamlarının daha ne kadar yükseleceği ve geleceksizlilkten kendi geleceklerini tayin edememe sorunu daha ne kadar ilerleyecek ayrı bir merak konusu olmaya devam ediyor. Harçlar yüksek olmadığı

halde bu kadar can yaktıysaÖzcan başbakanla yapacağı görüşmeden önce basına verdiği demeçte “Zaten harçlarımız o kadar yüksek değil. Biz devlete olan maliyetin çok altında bir parayı öğrencilerimizden alıyoruz.” sözlerini sarfederek Türkiye gerçeklerinden ne kadar uzak olduğunu bir kez daha gösterdi. Dersane ücretlerini, okul harçlarını ödeyemediği için intihar eden veya iş cinayetlerinde ölen bu kadar insan varken, bunları görmezden gelip, harçların yüksek olmadığını ifade etmek apaçık inkardır. Bilkent Üniversitesi Levent Başol

DPÜ’de ulaşım sorunu protesto edildi Dumlupınar Üniversitesi’nde üç dönemdir uygulamaya koyulan ve bir dönem için her öğrencinin 32 lira ödeyerek kullanabildiği “öğrenci bilgi sistemi” bugün saat 14.00’da sevgi yolu Ev-Kur önünde üniversiteli öğrenciler tarafından protesto edildi. Yaklaşık 300 kişinin katılımı ile gerçekleşen basın açıklamasından sonra öğrenciler yaşanan

ulaşım sorunları için de belediye önüne yürüdüler. Kütahya halkının da destek verdiği bir basın açıklaması da belediye önünde yapıldı. Eylem bir hayli coşkulu geçti. Öğrenciler bu sorunların peşini bırakmayacaklarını haklarını alana kadar eylemlerini devam ettireceklerini söyleyerek eylemi sonlandırdı. Juliana Gözen

www.gencsen.org Haberlerimizi internetten takip etmek için www.ogrenciajansi.com gencsen@disk.org.tr

Adres: Telefon: (0212) 291 00 05 / 06

GENÇ SEN

ÖGRENCi GENÇLiK SENDiKASI

(

Cihan Eligüzel Hacettepe Üniversitesi


Kampüs Gazetesi 3. Sayı