Page 1

Tozkoparan, kentsel dönüşüm istemiyor

Genç-Sen mitinge hazırlanıyor Öğrenci gençliğinin bütün sorunlarının temelini oluşturan YÖK’ ü dağıtmak için Öğrenci Gençlik Sendikası sağlam adımlarla ve kararlılıkla Ankara’ ya yürüyor.

>2

Geçim derdi, yaşam derdi derken şimdilerde “Kentsel Dönüşüm Projesi” belası sarmış durumda mahalle halkını. Yıllardır ağızlara dolanan yıkımlar konusu yine gündeme gelmiş görünüyor.

>4 Daima

Hakan Öztürk

Mantıken Sermaye sınıfı mono blok değildir. Emperyalizm de mono blok değildir.

15 Günlük Gazete 26 Ekim 2010

50 Kr

Sayı:8

Sayfa 3

TÜİK hane halkı işgücü araştırmasının temmuz 2010 dönemi sonuçlarını açıkladı

“Şimdilik çalışıyoruz” Biz de, rakamlardaki bu iniş çıkışların büyük kentte yaşayan emekçilerin gündelik yaşamlarına nasıl yansıdığını anlamak ve krizin halkın dilinde nasıl ifade bulduğunu duymak için sokağa çıktık. İşte sonuçlar. İşsizlik azalmadı

04

Şili’de hayat, bizde ağıt, Şili’de 5 Ağustos günü San Jose Madeni’nde meydana gelen çökme sonucu yerin 700 metre altında mahsur kalan 33 madenci 69 gün sonra kurtarılabildi. Zonguldak Karadon’da ise 3 madenci hala toprak altında.

Yaz ayları sona ererken açıklanan rakamlar istatistiklerin ucu ucuna denk getirildiğini gözler önüne seriyor. Araştırma sonuçları ne derse desin. İşsizlik tüm mahallelerde emekçilerin iliklerine kadar hissettikleri bir olgu olarak yaşanıyor. kahvehaneler işsizlerle dolup taşarken, zar zor iş bulanlar ise yarın işsiz kalıp kalmayacağı korkusuyla akşam evine ekmek parası götürmeye çalışıyor.

TÜİK’in hileli terazisi

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) sonuçları kamuoyuyla paylaşırken bir çok hileyi alenen uygulamaktan kaçınmıyor. “İşsizlik düşüyor” diye duyurdukları rakamlarda “iş aramaktan umudunu kesmiş” olanlar, ev kadınları, işsiz esnaflar, yılın sadece üç ayı çalışan mevsimlik işçiler, ev kadınları, açıköğretim fakültesi öğrencileri ise işsiz sayılmıyor. Tüm bunlara rağmen temmuz ayı rakamları işsizliğin boyutlarını gizlemeye yine de yetmiyor.

Başbakan: İşsizlik sanal sorun

05

06

Tutuklu adalete devam, SDP’li ve TÖP’lülere karşı yapılan operasyon ve hukuki süreç hakkında Sultan Seçik ile görüştük. Tutuklanalı bir ay oldu fakat iddianameler için adım atılamadı ve somut olarak bir suçlama olmadı. Biz de Emekçi Hareket olarak kendisi ile görüşüp süreci anlatmasını istedik.

Fransız emekçiler grevde, Geçtiğimiz günlerde Fransa’da milyonlarca emekçi hükümetin emeklilik reformuyla ilgili yasa tasarısına karşı sokaklara dökülmüştü. Sendikaların, emekçilerin, lise ve üniversite öğrencilerinin yoğun tepkisine rağmen Fransız senatosu tasarıyı kabul etti.

Krizin teğet geçeceğini söyleyen başbakan işsizliğin de sanal sorun olduğunu ilan ediyor. Ama resmi rakamlarla bile yüzde 10’un üzerinde gözüken işsizlik başbakanı yalanlar nitelikte. İşsizlere sorduk: Aklım bir şey almıyor ki dediklerinden. İnanmıyorum. Ben burada iki sene esnaflık yaptım. 5 yıl önce bu mahallede 62-63 tane esnaf vardı, şimdi 20 tane esnaf kaldı. İşsizlik sorunların en kralı. >>3

İşsizlik sorunların en başında geliyor. Tarlabaşı-Dolapdere-Kurtuluş güzergâhı üzerindeki kahvehanelere uğrayarak, konunun muhatabına işsizlik ile ilgili fikirlerini sorduk. İşsiz bulmamız ise hiç sorun olmadı. işsizler her sokakta sayısız kahvehanede iş bulacakları günü iple çekiyorlardı.

Yıldız Yumruk her yerde

Şerzan Kurt’un katili Eskişehir’de yargılandı Şerzan Kurt, Muğla’da üniversitede çıkan faşist saldırılarda Gültekin Şahin adlı bir polisin kurşunu ile yaşamını yitirmişti. Devletin, katili korumak için Eskişehir’de görülmesine karar verdiği davanın ilk duruşması 15 Ekim’de yapıldı. >>2

Öznur son olsun Kadın cinayetlerine karşı mücadele edenler, kadın cinayetlerinde kaybettiğimiz kadınların yakınlarıyla sokaklara dökülüyor, katillerin caydırıcı cezalar almalarını talep ediyorlar. >>8

41 ilde örgütlenme şiarıyla başladığımız örgütlenme çalışmasında yeni illerde ve ilçelerde Yıldız Yumruk’u dalgalandırmak partimizin çalışmalarına güçlü bir ivme kazandırdı.

KCK davası başladı

KCK davasında her türlü hukuksuzluk yapılıyor. Yaklaşık bir yıldır süren davada, tutuklu yargılanan siyasetçiler 18 Ekim 2010’da ilk duruşmalarına çıktılar. Sabah 08.00’da BDP il binasında Emekçi Hareket Partisi Genel Başkanı Sibel Uzun’un da aralarında bulunduğu siyasi partilerin genel başkanları ve sözcüleri toplu halde Adliye binasına giriş yaptılar. Saat 09.00 sıralarında başlayan duruşmada, mahkeme heyeti, kimlik tespitleri yapılan tanıkları dinledi. Davanın ilk gününde tutukluları yaklaşık 300 avukat savundu, avukatlar salonda bulunun sivil polislerin dışarı çıkarılmasını istedi. 7578 sayfalık iddianamenin özetinin okunması istediler ancak tutuklular savunmalarını ana dilde yapmak isteyince reddedildiler. Sanıklar sorulan sorulara Kürtçe yanıtlar verdi.12 Kasım’a kadar sürecek olan duruşmanın ilk gününde avukatların tahliye talebi kabul edilmedi. >>5

Halkın umudu olmaya devam İllerde 41 ilde örgütlenme çalışmasını güçlendirme kararlılığını gösteren ve bir ili örgütlemeyi önüne hedef koyan yoldaşlarımız sayesinde, partimizin örgütlenme çalışmaları belli bir noktaya geldi. Bursa’da, Çorum’da, Samsun’da, Çanakkale,’de, Kocaeli’de, Adıyaman’da, Bolu’da çalışmalarımız başladı ve bu iller 41 ilde örgütlenme çalışmasını arttırmak için dallanan bir ağaç gibi parti faaliyetlerini diğer illere taşımayı önlerine hedef koydular. Çalışmalar daha da hızlanacak Partimizin ve geleneğimizin Yıldız Yumruk’unu seçimlerde göstermek, halklarımıza umut olmak ve ülke sathına politik hattımızı yaymak için önümüzdeki aylarda bir

çok ilde ve ilçede partimizi kurmaya devam edeceğiz. Yoldaşlarımızdan ve parti dostlarımızdan beklediğimiz bu çalışmalara omuz vermek, güç katmaktır. Yeni illerde ve ilçelerde par-

ti çalışmalarını başlatacak arkadaşlarımızı teşvik etmeyi, parti örgütlenme komitesi ile ilişkilendirmeyi devrimci bir görev olarak bilmeliyiz. >>7


2

25 Ekim 2010

Genç-Sen mitinge hazırlanıyor

Akıntıya Karsı . . Viladimir Iliç Lenin

Genç-Sen üniversiteleri sermayenin eline bırakan, binlerce öğrenciyi ve öğretim görevlisini okullardan uzaklaştıran, bilimsel eğitimin kökünü kazıyan YÖK’ü kaldırmak için 6 Kasım’da Ankara’ya yürüyor.

Yardımcı Olmak ve Üye Olmak Bu savı çürütmek için, denetim, yönlendirme ve disiplinin, bir örgütün dışında da mümkün olabileceğini ve “kaosun öğeleri”ne parti üyesi unvanını vermenin gerekli olduğunu gösterme zorunluluğu vardır. Yoldaş Martov’un metnini destekleyenler, bunlardan hiç birini göstermemişler, gösterememişlerdir. Yoldaş Akselrod, “kendisini sosyalist gören ve böyle ilân eden bir profesör”ü örnek verdi. Bu örnekteki düşünceyi tamamlayabilmesi için yoldaş Akselrod’un, bu profesöre örgütlü sosyalistlerin, bir sosyalist gözüyle bakıp bakmadıklarını da söylemesi gerekirdi. Bu soruyu ortaya atamadığı içindir ki, yoldaş Akselrod, kendi savını yarım bırakmıştır. Ya o, ya bu. Ya örgütlü sosyalistler, söz konusu profesörü bir sosyalist olarak görürler ki bu durumda onu sosyalist örgütlerden birine neden üye yazmasınlar? Tabii böylece üye yazılacak profesörün kendini sosyalist “ilân etmesi” (profesörce açıklamalarda sık sık olduğu gibi) boş bir söz olarak kalmayacak ve onun eylemlerine uygun düşecekse, neden onu üye yazmasınlar? Ya da örgütlü sosyalistler, o profesörü bir sosyalist saymazlar ki bu durumda da onurlu ve sorumluluğu bulunan parti üyeliği unvanını taşıma hakkını ona vermek saçma, anlamsız ve zararlı olur. Görüldüğü gibi, sorun iki seçenekten birine gelip dayanıyor. Ya örgüt ilkesinin tutarlı biçimde uygulanması, ya da dağınıklık ve anarşinin kutsallaştırılması. Biz, partiyi, örneğin parti kongresini ortaya çıkarabilen ve her türlü parti örgütlerini genişletip çoğaltması gereken zaten biçimlenmiş ve birleşmiş sosyalist çekirdeği üzerinde mi kuracağız, yoksa yardımcı olan herkes parti üyesidir gibi yatıştırıcı sözlerle mi yetineceğiz? [Sayfa: 75] “Eğer Lenin’in metnini kabul edersek” diye devam etti yoldaş Akselrod, “bir örgüte doğrudan doğruya alınamamış olsalar bile yine de parti üyesi olanların bir bölümünü bordadan denize atmış olacağız.” Yoldaş Akselrod, beni kavramları karıştırmakla suçlarken, burada aynı karışıklık onun kendi sözlerinde apaçık ortadadır. Yoldaş Martov, bütün yardım edenlerin parti üyesi olduklarını mutlaka öyledir diye kabul ediyor, oysa bütün tartışma burada ve bizim karşıtlarımız, böyle bir yorumun gereğini ve değerini kanıtlamak zorundalar. İlk bakışta ürkünç görünen, “bordadan denize atma” sözünün anlamı nedir? Yalnızca parti örgütü olarak kabul edilen örgütlerin üyeleri parti üyesi sayıldığı zaman bile, herhangi bir parti örgütüne “doğrudan doğruya” katılamayan kişiler, partiye ait olmayan, ancak onunla ilişkisi bulunan bir örgüt içinde yine çalışabilirler. Bu durum karşısında, kişileri harekete katılmaktan, o hareket için çalışmaktan alıkoyma anlamında, hiç kimsenin bordadan denize atılması söz konusu edilemez. Tam tersine, parti örgütlerimiz, gerçek sosyalistleri bünyesinde toplayarak daha güçlü hale geldikçe, parti içinde yalpalama ve istikrarsızlık daha az olacak, partiyi çevreleyen ve parti tarafından yönlendirilen işçi sınıfı yığınlarının öğeleri üzerinde partinin etkisi daha geniş, daha çeşitli, daha zengin ve daha verimli hale gelecektir. [Sayfa: 76]

Viladimir İliç Lenin, Bir Adım İleri İki Adım Geri, Sol Yayınları, Haziran 1992

Öğrenci Gençlik Sendikası, öğrenci gençliği 6 Kasım’da Ankara’da mitinge çağırıyor.

12 Eylül darbesiyle mücadelenin dinamik kanadı olan gençliği baskı altına almaya çalışanlar üniversitelerin örgütlü bir güç oluşturmasından fazlasıyla rahatsız oldular. Üniversite gençliğinin söz hakkının olmasına, öğrenci gençliğin “Üniversiteler Bizimdir” diye hep bir ağızdan haykırmasına tahammülü edemeyen darbeci zihniyet ilk olarak 6 Kasım 1981’ de gençliğin dinamizmini baskılamak için YÖK denen darbe kurumunu yerleştirdi. O günden bu güne derinleşen krizin etkisi ile birlikte de üniversitelerin kapısını emekçi çocuklarına kapattı. Öğrenci gençliğinin bütün sorunlarının temelini oluşturan YÖK’ ü dağıtmak için Öğrenci Gençlik Sendikası sağlam adımlarla ve kararlılıkla Ankara’ ya yürüyor. Öğrenci gençlik Genç-Sen’le hız kesmeden yoluna devam ederken bu zamana kadar öğrenci yerine karar verenleri titretiyor. Darbe sonrası memleketin tamamına olduğu gibi üniversitelerin üzerine çöken karanlığı, üniversitelerin asıl sahipleri öğrenciler silmeye, kendi taleplerini haykırmaya geliyor. Sürekli eylemlerle mücadele büyüyor Okulların açılmasıyla birlikte öğrenciler ve aileler üniversitelerdeki çürümüşlüğü birebir yaşadılar. Nerede barınacağını, kayıt-harç parala-

rını nasıl bulacağını kara kara düşünmeye başlayan öğrenciler, ilk haftalardan itibaren ezberci eğitim sistemi yüzlerine tokat gibi çarpınca, okulların kapısında bekleyen; gün aşırı üniversitelere giren çevik kuvvetle karşılaşınca YÖK’ün üniversitelerini tanımış oldular. Genç-Sen’le birlikte ilk günden itibaren tüm bunların karşısında örgütlü güç oluşturmaya başlayan öğrenciler 6 Kasım’da “Sınavlar Kalkacak YÖK Dağıtılacak” diyerek Ankara’ya gelirken her hafta üniversitelerde, sokaklarda YÖK’ü kaldırmaya bir adım daha yaklaşı-

yor. Öğrenci Gençlik Sendikası, üniversitelerin hukukunu öğrencilerin, akademik personelin ve üniversite çalışanlarının belirlediği özerk, demokratik üniversite isteğini her hafta birçok ilde haykırıyor.

Harç zamlarını yaptırmayanlar YÖK’ e korku salıyor Geçtiğimiz yaz harçlara % 500 zam yapacağını açıklayan YÖK, öğrencilere ve ailelere “Herkes okumak zorunda değil” dedi. Tüm Türkiye’de sokaklara çıkan Genç-Senliler bu harç zamlarını yaptırma-

Adımlar hızlanıyor Öğrenci Gençlik Sendikası (Genç-Sen) özerk ve demokratik bir üniversite kapısını açmak için YÖK’ün kalkması gerektiğini vurgulayan Genç-Sen, kararlı bir sürece girdi. Baskıcı, anti-demokratik uygulamaların yanısıra piyasacı ve ezberci eğitim sisteminin hakim olduğu üniversitelerde öğrenci gençlik geleceğine sahip çıkmak için günden güne örgütlenerek güçleniyor. Önüne YÖK’ün dağıtılmasını ve sınavların kaldırılmasını koyan Genç-Sen 6 Kasım’da yapacağı öğrenci mitingini güçlü örmesi büyük bir önem teşkil ediyor. Zira hükümetin ve yandaşlarının “YÖK’ü kaldıracağız” çığırtkanlığında bulunmaları öğrenci gençliğe tarihsel bir fırsat olanağı tanıyor. Günden güne çürüyen kurumlarıyla yalpalayan YÖK’ün kalkması mümkün görünmek-

le birlikte bunu öğrenci gençliğin sırtlaması daha etkili olacaktır. Öğrenci gençliğin öncülüğünü üstlenen Genç-Sen aldığı tarihsel yükü sonuna kadar taşımak için önünde YÖK engeli var. 6 Kasım öğrenci mitingine kitleleri çekmeye çalışan Genç-Sen sayılı günler kala üniversitelerdeki çalışmasını hızlandırıyor. Gerek kampüslerde yaptığı haftalık eylemlerle gerekse yeni çıkardığı Kampüs gazetesiyle mitinge çağrı yapan Genç-Sen politik önderliğini sonuna kadar sürmekte kararlı.

Şerzan Kurt’un katili Eskişehir’de yargılandı Şerzan Kurt, Muğla’da üniversitede çıkan faşist saldırılarda Gültekin Şahin adlı bir polisin kurşunu ile yaşamını yitirmişti. Devletin, katili korumak için Eskişehir’de görülmesine karar verdiği davanın ilk duruşması 15 Ekim’de yapıldı. BDP, EHP, EMEP, ESP, Halkevleri, ÖDP, SDP, TKP ve TÖP gibi sosyalist örgütlerin ve Eskişehir, Muğla, İzmir Genç-Sen’lilerin katıldığı basın açıklamasında devletin gençleri katlettiğinin ve katilleri koruduğunun vurgusu yapılarak katillerin hak ettiği cezanın verilmesi talep edildi. Katiller cezalanana kadar davanın takipçisiyiz Mahkemeye geçilmeden önce açıklama yapan BDP Diyarbakır milletvekili Akın Birdal: ‘’Ne yazık ki bu olay, sorunların demokratik, barışçıl çözümü için bir kültür oluşturulamamasının trajik bir sonucudur. Şerzan Kurt’u unutturmayacağız ve adaletin gerçekleşmesi yönün-

de çaba göstereceğiz. Bu davanın takipçisi olacağız.” dedi. Basın açıklamasında devletin, Şerzan’ın davasının daha önce de Mardin’ de katledilen Uğur Kaymaz davasında olduğu gibi Eskişehir’e alınarak katillerin aklanmaya çalıştığının üzerinde duruldu.

Provokasyonlara sloganlarla tepki gösterildi Eylem sırasında bekleyen topluluk saldırı girişimi ve provokasyonlarla karşılaştı. Emekli albay olduğu öğrenilen bir provokatörün Türk bayrağı asarak “Türkiye Türk’tür, Türklerindir.” sözlerine “Yaşasın Halkların Kardeşliği”, “Biz Şerzan’a Adalet İçin Buradayız.” sloganlarıyla karşılık verdi. Dava 8 Kasım’a ertelenerek sona erdi. topluluk Şerzan’ın tüm duruşmalarında yine “Adalet İçin” olacaklarını belirterek ayrıldılar.

Eskişehir Merve Demir

yacaklarını haykırdı. Bakanlar Kurulu’nda harçlara zam kararını alacak olanlar, dışarıda öğrencilerin örgütlülüğünü görünce bir kez daha düşünmek zorunda kaldılar ve harçlara %8 oranında zam yapabildiler. Deneyimlerimiz gösteriyor ki geçtiğimiz senenin ardından bu sene de harçlara zam yapamayanlar gençliğin örgütlü gücü Genç-Sen karşısında yılacak ve 12 Eylül darbesinin ürünü YÖK tarihin çöplüğüne karışacaktır.

Ayşen Kavas


3

25 Ekim 2010

İşte kriz, işte işsizlik

Daima

Hakan Öztürk

Kapitalizmin boğuştuğu ekonomik krizler beraberinde işsizliği de getiriyor. Her üç kişiden birinin işsiz olduğu Türkiye’de krizin teğet geçtiğine dair söylemlerin yerini, artık gerçekçi ve somut analizler alıyor. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) hane halkı İşgücü Araştırmasının, 2010 Temmuz Dönemi Sonuçlarını (Haziran, Temmuz, Ağustos 2010) açıkladı. Buna göre, Türkiye’de Temmuz döneminde işsizlik oranı, geçen yılın aynı döneminde yüzde 12,8 seviyesindeyken, 2,2 puan düşerek yüzde 10,6 oldu. Ülke genelinde işsiz sayısı bir önceki yıla oranla 485 bin kişi azalarak, 2 milyon 782 bin kişiye düştü. İstihdam 22 milyon 213 binden, 23 milyon 478’e çıktı. Tarım dışı işsizlik yüzde 13,6 olurken, genç nüfusta işsizlik oranı yüzde 19,5 oldu. Aynı dönemler için yapılan kıyaslamalara göre, erkeklerde işgücüne katılma oranı 0,1 puanlık artışla yüzde 71,9, kadınlarda ise 1,2 puanlık artışla yüzde 28,8 oldu. Öte yandan istihdam edilenlerin yüzde 60,4’ünü lise altı eğitim-

liler, yüzde 60,2’sini ücretli, maaşlı veya yevmiyeli, yüzde 24,7’sini kendi hesabına veya işveren, yüzde 15,1’ini ise ücretsiz aile işçileri oluşturdu. Yaptığı işten ötürü herhangi bir sosyal güvenlik kuruluşuna kayıtlı olmadan çalışanların oranı ise, 1,3 puanlık azalışla 45,1 olarak gerçekleşti.

Mevsim etkilerinden arındırılmış işgücü göstergelerine bakıldığında, 2010 yılı Temmuz döneminde mevsim etkilerinden arındırılmış istihdam edilenlerin sayısında, bir önceki döneme göre 71 bin kişilik, işsiz sayısında ise 6 bin kişilik azalış oldu. Mevsim etkilerinden arındırılmış işgücüne katılma oranı bir önceki döneme göre 0,2 puanlık azalış ile yüzde 48,7, istihdam oranı 0,2 puanlık azalış ile yüzde 43, işsizlik oranı ise değişmeyerek yüzde 11,7 olarak gerçekleşti.

Onlar ne diyor?

Sermaye sınıfı mono blok değildir.

İşsizlik rakamları en çok kahvelerdeki kalabalıkların artışından gözlenebilir.

Araştırma sonuçlarının kamuoyuna açıklanmasının hemen ardından, TÜİK’in verilerinin yanlı ve yanlış olduğu tartışması yeniden gündeme geldi. Biz de, rakamlardaki bu iniş çıkışların, büyük kentte yaşayan işçilerin ve emekçilerin gündelik yaşamlarına nasıl yansıdığını anlamak ve sistemin krizinin, yeni liberal iktisadi po-

İşçilere sorduk

Başbakan Tayyip Erdoğan ‘’İşsizlik yapısal değil, sanal bir sorundur.’’

Başbakan Yardımcısı Ali Babacan “Ülkemizde 2001 yılında yaşanan ekonomik kriz ile birlikte yüzde 10’lar seviyesine çıkan işsizlik oranı 2002–2008 yılları arasındaki yüksek büyüme performansına rağmen 2001 krizinden önceki seviyelerine çekilememiştir. Bu durumun temel nedenleri olarak; 2001 krizi sonrasında işverenlerin yeni istihdam konusunda daha ihtiyatlı davranmaları, verimlilik artışı ve tarım istihdamının toplam istihdam içindeki payındaki azalma sayılabilir.”

Maliye Bakanı Mehmet Şimşek Türkiye’nin bütçe açığı milli gelire oranla yüzde 2,8 olacak Avrupa’da Maastricht kriterlerini tutturan nadir ülkelerden biri Türkiye olacak. Dünya ekonomisi yavaşlayabilir, çünkü devletler büyük borç batağındalar. Vatandaşın durumu da gelişmiş ülkelerde borçları çok yüksek olduğundan vatandaşın tüketim talebini de düşürecektir. En önemli sorun, ekonomide toparlanma olmasına rağmen dünya geneli işsizlik düşmek bilmiyor bu durum ABD’de ve Avrupa’da da yaşanıyor. ..Avrupa Birliğinde işsizlik yüzde 10’a çıktı orda kaldı. ABD’de işsizlik yüzde 10’a çıktı şuan 9,6 civarında. Eğer bu krizden güçlü bir şekilde çıkacaksak işsizliği muhakkak aşağıya çekmek gerekiyor. ABD’de 1930’dan sonra en kötü dönem yaşanıyor. Yaklaşık 8,5 milyon ABD’li işini kaybetti. Türkiye bu nedenle dünyadan ayrışıyor.”

Mehmet Ulusan (24), Dolapdere

Çalışıyor musunuz, nerede? Evet, çanta imalatı. Kaç senedir bu iştesiniz? 6 sene. Daha önce ne iş yapardınız? Tamirciydim. Ailede başka çalışan var mı? Kardeşim demir işinde çalışıyor. Çalışam şartları nasıl? Yaşadığı sorunlardan? Hayır ama sorun yaşıyordur. Şimdilik çalışıyor işte. Başbakan bir demecinde, 2 milyon kişi için iş yarattık bu Avrupa’da bir rekordur demiş, sizce? Azalmadı işsizlik. Ben de 1 ay boştaydım, yeni başladım çalışmaya. En büyük sorun, çalışıp alacağımızın kalması. İşsizliğin azaltılması için ne yapılmalı? Herkesin en azından geçinebilmesini sağlamak lazım. Bir de, çalışıyorsunuz, ya paranız içerde kalıyor ya da ilerisi belli değil.

Erkan Hoşer (29), Kurtuluş

Mantıken

Çalışıyor musunuz, nerede? Evet, kombi servisi. Aynı iş kolunda mıydınız? Yok, önceden ben araba sektöründeydim, yani motor. Endüstri meslek mezunuyum zaten. İşte, sonra işsizlik sebebiyle bir arkadaştan bu işi öğrenip çalışmaya başladım. Başbakan bir demecinde, 2 milyon kişi için iş yarattık bu Avrupa’da bir rekordur demiş, sizce? Yok, bizim çevremizde çoğalma oldu. Genelde yetkili servisler hep eleman çıkartıyorlar. Herkes özele dönüyor. İşte yani kendi başına bir şey yapmaya çalışan çok kombici var. Reklâmla stickerla başka işler yapmaya çalışıyorlar. Ama başka sektörleri bilmiyorum.

litikaların kıskacındaki halkın dilinde nasıl ifade bulduğunu duymak için sokağa çıktık. Tarlabaşı-Dolapdere-Kurtuluş güzergâhı üzerindeki kahvehanelere uğrayarak, konunun muhatabına işsizlik ile ilgili fikirlerini sorduk.

Vural Arlıer

İşsizliğin hâlâ önemli bir sorun olmasının sebebi nedir? Patronlar. Patronlar derken kastınız? Kuruluşlar yani, devletin bir yerde kuruluşlara yaptığı baskı. Aslında sorun şöyle, genelde çok az maaşa eleman çalıştırıyorlar. Bizim sektörde 600 liraya eleman bulabiliyorsun ama bunların hepsi 17–18 yaşında genç nüfus. Ben sektöre girdiğimde de maaş 600 liraydı, şimdi de 600 lira. Yani her sene aynı fiyata eleman bulunabiliyor. Zam yapmadan çıkarıp, yerine aynı paraya eleman bulunur. Metroda yürürken iki üniversiteli arkadaşın konuşmasına şahit oldum. Biri diyor ki, “bir iş buldum, maaş 500 lira ama yol parası ve yemek de dahil.” Bu şekilde sevinmesi beni çok üzmüştür. Çıraklıktan dayak yiye yiye başladığım için, evimizi geçindirebiliyoruz ama okuyanlara hiç iş yok. İşsizlik önümüzdeki yıllarda azalacak mı? Çoğalacak. Nasıl azalabilir? Sabit işçiye sahip olmak isteyen patron sayısı az zaten. Mesela bu çevrede tüm iş kollarında zenciler çalışıyor. Moğollara günde 20 lira verip sabahtan akşama kadar lağım açtırtabilirsin. Ben de Kürdüm, ama Kürtlerin buraya yoğun olarak yerleşmesinden sonra bu çevrede işsizlik arttı. Ben mesela 100 lira alıyorum, iki sene sonra belli bir artışla 180 lira alacağım. Ama Doğu’dan gelen birisi çırak olarak giriyor, işi biz öğretiyoruz. O 100 lirayla yetinebileceği için çalışıyor.

Cevat Çiftçi (27), İşsiz, Tarlabaşı İşsizlikle ilgili çıkan haberleri takip ediyor musunuz? Takip ediyorum. Başbakanın açıklamalarından aklınızda kalanlar var mı? Aklım bir şey almıyor ki dediklerinden. İnanmıyorum. Ben burada iki sene esnaflık yaptım. 5 yıl önce bu

Burcu Gürgan

Hüseyin Kuda

mahallede 62-63 tane esnaf vardı, şimdi 20 tane esnaf kaldı. Yani işsizlik hâlâ önemli bir toplumsal sorun mu? İşsizlik sorunların en kralı. Sebep? Zenginin zaten cebi dolu, yatırım yapmıyor, yatırımı dışarıya yapıyor. Yani sektör yok, inşaat sektörü yok, başka iş alanları yok. Devlet bu sorunu çözmede ne gibi adımlar atabilir sizce? Beklentimiz yok bizim devletten. Bir kefenimizi versin çekip gidelim, yeter yani.

Mehmet Özdilek (55), Seyyar sigara satıcısı, Dolapdere

Sizce Türkiye’deki işsizliğin en önemli sebebi nedir? Çin’den malı getirirsen, buradaki sanatkârlar ölür. Türkmenistan’dan işçi getirirsen, iş bulamaz insanlar. Bence en birinci sorun bu.

EHP ne diyor?

1980 sonrasında dünyada ortaya çıkan yeni işbölümünün bir parçası olarak, tüm çevre ülkeler ile birlikte Türkiye de iktisadi-siyasi olarak bağımlılaştırılmış, böylece kapitalizmin krizine dahil edilmiştir. Türkiye koşullarında krizin halkı doğrudan etkilediği boyut işsizlik sorunudur. İşsizlik, 2008 krizinden beri %15 seviyesinde seyrediyor gibi gösterilmektedir ama bu rakam gerçeği yansıtmamaktadır. Sosyal patlamayı, toplumsal muhalefetin güçlenmesini ve sınıfsal saflaşmayı engellemek amacıyla resmi istatistiklerle oynanmaktadır. Hükümet, iktisadi verileri üreten araştırma kurumlarını kamuoyunu manipüle etmenin bir aracı olarak kullanmaktadır. Yapılan istatistik oyunlarıyla işsizlik, kağıt üzerinde yarı yarıya indirilmektedir. Gerçek işsizlik oranı %30 civarındadır ve 10 milyona dayanmıştır. Her üç insandan biri işsizdir. (EHP programından)

Emperyalizm de mono blok değildir. Osmanlı’da oyun seçenekleri çoktur, emperyalizm de de. Dünya ya da Türkiye’deki sermaye sınıflarının tek bir tane siyaseti yoktur. 12 Eylül günü Kenan Evren sermaye sınıfının isteklerinin bir tezahürüdür ama Süleyman Demirel de sermaye sınıfının isteklerinin bir tezahürüydü. Süleyman Demirel daha sonraki zamanlarda sermaye tarafından başka şekillerde de kullanıldı. Ne var ki bizler 12 Eylül’e hep karşı çıktık. Süleyman Demirel hükümeti de burjuvaydı zaten demedik. 12 Eylül darbesine karşı mantıken parlamento işleyişini savunuyor olduk. Anayasanın lağvedilmesine karşı çıkıp mevcut anayasayı savunduk. Eğer parlamento ve anayasa ortadan kaldırılıyorsa, benim için fark etmez diye bir davranış söz konusu olamaz. Fark eder. Zira fark ettiğini sonraki rejimde epeyce tecrübe ettik. Parlamento ve anayasa ortadan kaldırılıyorken tablo nasıl oluşur? İki seçenek olur parlamento ve anayasa veyahut darbe. Eğer darbe tehlikesi varsa ya da darbe olmuşsa bu çok büyük bir olaydır. Neredeyse sadece darbeye karşı mücadele edersiniz. Bu da sizi ne olursanız olun üçüncü taraf gibi değil, birinci taraf yani parlamento ve anayasanın tarafı gibi gösterir. İşte bu esnada üçüncü taraf olmaz maalesef. Birinci taraf savunulmadan üçüncü taraf savunulamaz. Parlamento savunulamadan, demokrasi savunulamadan daha ileri olan idealler savunulamaz. Darbe parlamentoya saldırıyorken vurdumduymaz bir ıslık tutturmak bize yeni bir fırsat yaratmaz. Oyun reset olmaz, kartlar bizim istediğimiz gibi dağıtılmaz. Darbenin parlamentoyu yeme ihtimali varsa bu bizi ilgilendirir. Bunları sadece mantıken söylüyorum. Doğruya söylemek gerekirse bu mantıki ilişkiye aslında solcular itiraz edemez. Bu mantık silsilesinden çıkıp yeni bir kurgudan konuşulmak istenirse bazı başlangıç yolları bulunmalıdır. Denilebilir ki, bu parlamento ve mevcut hükümet o kadar kötü ki, darbe yapılsa bile bizim için sorun teşkil etmez. Saygı duyarız ama bu insanı üçüncü tarafçı yapmaz. Bilakis birinci değil ama ikinci tarafçı yapar. Bu da bizi aslında birinci tarafa yamanmak dışında hiçbir özelliği olmayan liberaller gibi yapar. Ama ikinci tarafı yani darbe yapacak olanları savunmak liberallerden de beterdir. Bu arada ne olmuştur da askeri cezaevlerinde anamızı ağlatan askeriye bu kadar sevilen bir seçenek haline gelmiştir onu anlayamıyorum. Bunu niye yazıyorum? Darbe yapanlar daha iyidir diyenler için. Bizim askerler bir yana, gerçekten “çok iyi kalpli” bir ekibin darbe yapma metodu doğru mudur? Lenin buna “aferin iyi yapmışsınız” der miydi? Hiç zannetmiyorum. De ki böyle bir darbe iyidir, bu darbeyi sadece desteklemekle yetinmiş olan solcular onu yapmış sayılabilir mi? Desteklemekle darbe yapılmaz. Darbe yapmayı uygun buluyorsanız onu Blanqui gibi kalkıp kendiniz yaparsınız. Siparişle darbecilik olmaz. Hayatta Blanqui gibi darbe yapmaya cesaret etmekle, tam bir sünepe gibi TSK’nın yapacağı darbeden medet ummak arasında dağlar kadar fark vardır. Yine denilebilir ki, aslında darbe tehlikesi falan yoktur. Bu artık bence işi sulandırmak değil iyice cıvıtmak olur. İnsanın bunu söylemesi için Türkiyeli değil Belçikalı olması gerekir. Türkiye’deki sermaye sınıfı şu an Kenan Evren’e ihtiyaç duymuyor olabilir ama bu ihtiyaç duymayacağı anlamına gelmez.


4

25 Ekim 2010

Yön

Veysel Aktas

Katilleri ve İşkencecileri Savunamazsınız C

umhuriyetin derin cinayetler tarihinde birilerinin siluetleri hep göze çarpmıştır. Devletin karanlık ve çok derin olan yerinde bu siluet sahipleri çıkıp halka bir dizi açıklama yapıp yine karanlık inlerine dönerek yeni kontra faaliyetlerin planlayıcısı oluverirler. Devlet adına açıklama yapmakta kendilerini muktedir gören bu kişiler toplumun bir kesimi tarafından “kahraman” olarak görülürler. Bu ağızlarca yapılan her açıklamayı mutlak doğru olarak görüp sorgulamazlar. Sorgulayanlar da derin devlet ağına takılarak yok etmenin planları içine girerler. Derin devletin en derin yerinde vatanın “bölünmez” bütünlüğüne yönelik her düşünceyi ve bunun sahiplerini fişleyerek devletin “bekası” adına bertaraf etmek için mahşerin karanlık dehlizlerinden çıkıp gelen atlılar olarak görevlerini “ifa” ederek dönerler, karanlık diyarlarına. Bu kişiler devlet nerde isterse orda “kutsal görevlerini” yapan mahşerin karanlık yüzlü kişileridir. Kim olduklarını ve devlet babanın karanlık yüreğinde neler yaptıklarını çoğunlukla bilmeyiz. Ama “ifa” ettikleri görevlerinin sonuçlarını toplumun vicdan kesimi olarak hayatlarımızın bir bütününde yaşar ve buna karşı mücadele ederiz. Devletin büyük bir kin ve nefretle karanlık yüreğinde büyütüp görev “ifa” ettirdiği bu kişilerin mağduru durumundaki insanlar sessiz bir ÇIĞLIK olarak her hafta Cumartesi günü Galatasaray Meydanı’nda oturarak ellerinde tuttukları kendilerinden bir parça olan resimlerin eski ve yenileriyle bir tarihe ışık tutmak için çırpınıp dururlar. Siyah beyaz ve daha yeni dönemde çekilmiş yakınlarının resimlerinde saklı bir çığlık olarak karşımızda durmaktalar. Evet, bu çığlığın sahibi olanlar Cumartesi Anneleri’dir. Her birinin insan güzeli ana -eş yüreklerinde bir hikâye durmakta ve o resimlerdeki kahramanların hikâyesiyle iç içe geçmiş bir toplumsallık taşımaktadır. Ellerinde tuttukları resimlerin bize umut ve hüzünle bakan gözlerinde geleceğe dair bir sevinç taşırlar. İşkencede katledilmiş olmaları ya da gözaltında kaybedilmiş olmaları onların değerinden bir şey kaybettirmiyor, öyle ki her biri vazgeçilmez birer kahraman halinde meydanlarda haykırmaya devam ediyor. Gözaltında kaybedilmiş yakınlarının bir mezar taşlarının olmasını isteyen Cumartesi Anneleri’nin çığlığına kulak tıkayanlar devletin karanlık ve ceberut yüzünü gizlemek için çalışmaktadırlar. Bu çığlığın sebebi olanlar arada çıkıp siluetlerini gösterip ve devletin karanlık ve derin yüreği adına açıklama yapıp ortadan kayboluverirler. Ancak bunu her zaman başaramayabilirler, bunlardan biri de Hanefi Avcı’dır. Hanefi Avcı, 34 yıllık kâh orda kâh burada ifa ettiği kontrgerilla şefliğinden dolayı işkence yaptığı, gözaltında kaybettiği, yargısız infazlarla katlettiği binlerce insanin ölüm emirlerini vermiş devrimci katilidir. 34 yıllık kanlı bir geçmişin sahibi olarak karşımızda durmakta. İnsanlığa karşı islediği suçlardan dolayı kendini “geçmişte hatalar yaptım, ama bakın artık ne kadar temiz, dürüst ve iyi bir insanım” diye kendini aklama uğraşı içine girmesi ise tam bir şerefsizliktir. Hanefi Avcı bir halk düşmanı ve işkenceci katildir. Bunu unutmayacağız. Bu kontracı katilin adının karıştığı sayısız katliam ve işkence davaları olduğunu biliyoruz. Galatasaray Meydanı’nda yükselen Cumartesi Anneleri’nin çığlığının merkezinde duran kişilerden biridir Hanefi Avcı. Adına ``görev`` dediği katliamlar yapan devlet ve onun derin yüreğindeki kin ve nefretin büyüttüğü Hanefi Avcı’lardır. Mersin Emniyeti de DEVRİMCİ YOL masası sorumlusu olarak görevini ifa eden bu çok dürüst, namuslu ve çalışkan işkenceci, ALİ UYGUR yoldaşımızı işkencede katletmiş olan bir katildir. Ali UYGUR’un ailesi ve yoldaşlarının çabaları sonucu başka bir adla gömüldüğü kimsesizler mezarlığından çıkarılıp Ali UYGUR olarak bir mezara sahip olabilmiştir. Peki, mezar taşı olmayanların sayısı hakkında bir fikre sahip misiniz Avcı severler... Oligarşinin kendi içinde yasadığı it dalaşında 28 Eylül’de gözaltına alınarak tutuklanan kontrgerilla şefi Hanefi Avcı kendini AKP mağduru olarak gündemde tutarak tartıştırıyor. Yazdığı kitapla “aydın” muamelesi görme isteği onun işkenceci ve katil olma gerçeğini değiştirmeyecek. Ancak Hanefi Avcı, Nil tutuklanması olayına kimi köşe yazarları, aydın, sanatçılar ve bazı eski CHP’li politikacıları, bu duruma hayli üzülmüş olmalılar ki , Nil tahliyesini isteyen bir gösteri bile yapmış oldular. Bir katilin böylesine sahiplenilmesi, köşe yazarlarının köşelerinde ona methiyeler düzmeleri “Avcı’ya hukuk, herkese hukuk” pankartı açanların “hukuk” gerekçesiyle açıklanmayacak kadar su kaldırır bir meseledir. Aydın kimliği asla bir işkenceci ve kontracı bir katili savunmak olmamalı. Toplumun geniş kesimlerini mağdur etmiş ve acılar yaşatmış birine methiyeler düzmek aydınların işi olamaz. Bunu yapmakta ısrar ederseniz Cumartesi Anneleri’nin ve devletin gadrine uğramış olanların yüzüne bakamazsınız. “Anne kafamda bit var” kitabının yazarı Tarık Akan, Nil kitabında konu ettiği şeyleri Hanefi Avcı ve arkadaşları yıllardır devrimcilere fazlasıyla yapıyor olduklarını unutmuş olamaz. İşkencenin küçük bir bölümüne tanıklık etmiş olan Akan, Nil için yaptığı şeyi bir daha düşünmesini öneririz. Bundan dolayı Hanefi Avcı 34 yıl boyunca yaptığı devlet adamlığı görevi boyunca işlemiş olduğu insanlık suçlarının hesabini vermek zorundadır. Bu nedenle katilleri ve işkencecileri savunamazsınız.

Tozkoparan, kentsel dönüşüm istemiyor

“Kentsel Dönüşüm Projesi”yle tekrar gündeme oturan Tozkoparan’da mahalle halkı evlerinden olmak istemediğini ve evlerini yıkmak isteyenlere karşı direneceklerini ifade ettiler.

Önceleri Sosyal Meskenler sonra Bloklar en sonunda da Tozkoparan adını alan bu mahallenin geçmişi ‘50’lere dayanıyor. Adnan Menderes’in başında olduğu Demokrat Parti iktidarında yoğunlaşan ve gelişen kırdan kente göçle boş araziler üzerine inşa edilen evler oluşmaya başladı. Patronlar için ucuz emek gücü idi göç eden halk. Bu nedenle kaçak yapılanma denilen “gecekondulara” göz yumuyordu dönemin iktidar sahipleri. İstanbul’un Güngören İlçesi’ne bağlı olan Tozkoparan Mahallesi de 1960’larda yerleşim bölgesi haline gelmeye başlıyor. Daha sonra, mevcut gecekondulaşmayı önlemek üzere çıkarılan 775 sayılı kanuna göre sosyal konut bölgesi haline geliyor. Mahallede kişi başına 10 metrekarelik yeşil alan düşüyor. Geniş sokaklar, çocukların oyun oynayabileceği geniş alanlara sahip olan Tozkoparan Mahallesi; mimari yapısının farklılık göstermediği, birbirinin aynı olduğu binalarda yaşamaya başlayan mahalleliler, daha önce yaşadıkları yerlerin yıkım alanı olarak belirlenmesinden kaynaklı buraya yerleştiriliyor. Alt yapısının, suyun olmadığı, yollarının, kaldırımlarının, bahçelerinin olmadığı; benzer sebeplerle buralara gönderilmiş, benzer yoksullukları, yoksunlukları yaşayan bu insanlar için itildikleri bu yeri güzelleştirmeye çalışmaktan başka yol yoktu. Onlar da bunu yapmışlar.

Tozkoparan’ın değişen yüzü Yoksul bir halkı bağrında barındıran Tozkoparan için 1980 darbesi öncesinde var olan sosyal, kültürel ve siyasal alan, darbe sonrası tamamen değişiyor. ‘Kurtarılmış’ bölge olarak görülen Küba Mahallesi dikkatleri çekiyor. Alevilerin ve Kürtlerin çoğunlukta olduğu Küba Mahallesi’ne değil yabancı birileri, polis dahi giremiyor. “Uyuşturucu dendiğinde akla ilk gelen yer Tozkoparandır” diyor mahallenin esnaflarından biri. “Belalılar semti” olarak anılan mahallede “İyi yetiştirmezsen, çocuğuna sahip çıkmaz, başıboş bırakırsan her şey olur” diyor Nevruz Abla. Bir anne olarak “çocuklarımı koru-

mak zorundayım” diyor. Semtin esnaflarından Hasan Ağabey ise gençlerin uyuşturucuya, hırsızlığa alıştırılmasının esasında devlet politikası olduğunu söylüyor. “Hakları için mücadele eden insanların mücadelesini bastırmanın bir yoludur” diyor.

Yoksulluğun, işsizliğin cirit attığı mahalle Nevruz Abla ise mahallede yaşanan hırsızlık olaylarından, kadınların rahatça sokakta yürüyememelerinden ve de gençlerin gruplaşmalar içinde öldürülmelerinden bahsediyor. Bu hepimizin sorunu diyerek kendini ayrıştırmıyor hiç. Mahalle içerisinde geniş ve yemyeşil alanlar dikkatleri çekiyor. Ancak gençlerin zamanlarını geçirebilecekleri herhangi bir sosyal tesis yok. Çoğunlukla memur ve işçilerin olduğu semtte yoksulluk ve dolayısıyla işsizlik karabasan gibi çökmüş durumda. İşsizliğin olduğu yerde her şey olur diyor Hasan Ağabey. Mahallenin gençlerinden Ali ise çok çocuklu bir ailenin en büyüğü. Kardeşlerini okutabilmek için kendi hakkından feragat eden Ali, kendi yaşıtları okula giderken o işe gitmeye başlamış. Tozkoparan’da oturdukları bu ev için çok çalışmış ailesiyle birlikte. Evine giderken polisin kendisine sürekli GBT yapmasını Kürt olmasına bağlıyor Ali. Uyuşturucunun döndüğü ilk sırada yer alır bura; bunu polisler de çok iyi bilirler diye de ekliyor Ali. “Mahalledeki gençlerle iyi geçinmek zorundasın diyor; yoksa yaşayamazsın.” Tanıdığı pek çok mahalleli gencin çeteleşme yüzünden, uyuşturucu yüzünden öldürüldüğünü söylüyor ve devrimcilerle yan yana olmaktan mutlu olduğunu ekliyor.

Kentsel ‘Yıkım’ Projesi Geçim derdi, yaşam derdi derken şimdilerde “Kentsel Dönüşüm Projesi” belası sarmış durumda mahalle halkını. Yıllardır ağızlara dolanan yıkımlar konusu yine gündeme

gelmiş görünüyor. Güngören Belediyesi’nin TOKİ’yle anlaştığı, Belediye’nin internet sitesinden “müjde” diye duyurmasıyla ortaya çıktı. Bir zamanlar şehrin dışında olan Tozkoparan, artık ulaşımın çok kolay olduğu, geniş yeşil alanlara sahip, Yıldız Teknik Üniversitesi’nin hemen arkasında, havalimanına yakın, E5’e cepheli bir yer halini aldı. Güngören Belediye Başkanı Yücel Karaman 10 Aralık 2007’de yaptığı açıklamada Tozkoparan’ın ne gibi bir proje kapsamında olacağını Ataköy’le karşılaştırarak ifade etmiştir. Bu ne demektir? Bu Tozkoparan’da oturan yoksul halkın tapulu olan evlerini boşaltması ve yerine üst gelirlilere bırakması demektir.

2007’den beri yıkımların olacağı dile getirilen mahallede, mahalle halkı “ha geldi gelecekler, bizi Alibeyköy’e gönderecekler, buradan ev verirler mi diye diye insanların midesini bulandırdılar, kafalarını karıştırdılar” diyor çocukluğundan beri bu mahallede oturan beş çocuk annesi bir kadın. Dozerlerle bugün gelseler ne yaparsın diye sorduğumuzda: “Tapuyu almadan, elime anahtarı vermeden, beş çocuğumla hiçbir yere gitmiyorum; gelsinler çıkarsınlar bakalım” diyor. “Bizi köhne yerlere, mağara insanları gibi evlere tıkmasınlar” diyor. Evlerini yıktırmak istemeyen ve bunun için mücadele etmek isteyen Tozkoparanlılarla omuz omuza olacağız.

Melike Çınar

Şili’de hayat, bizde ağıt

Şili’de 5 Ağustos günü San Jose Madeni’nde meydana gelen çökme sonucu yerin 700 metre altında mahsur kalan 33 madenci 69 gün sonra kurtarılabildi. Türkiye’de ise Karadon maden ocağında göçük altında kalan iki işçinin cesetlerine aylardır ulaşılamıyor. Bu kurtarılma medyada mucizevî olarak yer alırken madencilerin mahsur kalma sebeplerine hiç inilmedi ve sektörün gerçek yüzü gölgede bırakılmaya çalışıldı. Şilili madenciler göçük meydana gelmeden önce çok şiddetli bir gürültü duyduklarını, yetkilileri bu konuya dair uyardıklarını fakat patronlarının çalışmaya devam etmelerini söylediklerini belirttiler. Maden saatler öncesinden büyük felaketin sinyallerini vermişti fakat hiçbir yetkili bunu dikkate almamış ve kaza riskine karşı madeni terk etmeyi önermemişti. “Şili’deki bizde olsaydı üç günde çıkarırdık” Şili’deki 33 madencinin göçükten sağ salim çıkarılması, Karadon göçüğünde mahsur kalan iki işçinin cesedine dahi ulaşılmaması isyan ettiriyor. Türkiye’de iş cinayetlerinin yoğun olduğu maden ocaklarında halen önlem alınmayadursun, Şili’deki kurtarılma mucizevi bir olay gibi gündemi uzun süre meşgul ediyor. Yapılan açıklamalar devletin cinayetlere göz yumduğu ve suç ortağı olduğunu kanıtlıyor. 17 Mayıs 2010’da yaşanan toplu işçi katliamının ardından yaşamını yitiren madenciler için “güzel öldüler”

ifadelerini kullanan Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Ömer Dinçer’in “Şili’deki göçük bizde olsa 3 günde çıkarırdık” demesi madencileri geri getirmiyor.

Madenlerde iş güvenliği Yok Şili’deki maden kazasındaki işçiler kurtarılmış olsa da, dünya çapında madencilik sektöründe yaşanan iş kazalarında yılda on ila yirmi bin kişi hayatını kaybediyor. Küresel emek gücünün %1 ‘ni istihdam eden madencilik sektörü ölümle sonuçlanan iş kazalarının %8’ine sahne oluyor. Şili’de madencilik temel gelir kaynaklarından biridir ve ülkenin %40’nı bu sektör oluşturuyor. Peki, bu sektör işçilerin gelir kaynağı mı yoksa ölüm nedeni mi? Şili’de maden şirketinin “modernize edilmesi gerektiği” söylenildiğinde hiçbir yetkili bunu dikkate almamıştı. Şili hükümeti ve maden işverenleri madenlerin güvenliğini sağlamak için yeterli çabayı göstermediler. Madenleri kazaya karşı koruma önlemleriyle kazmak pahalı olabiliyor. Oysaki dünya ucuz bakır istiyor, şirketler kar istiyor ve hükümet vergi istiyor. Dünya toprağın altında sıkışıp kaldıkların-

da işçilerin derdine düşüyor, fakat gün doğmadan her gün yüzlerce metre derine inerken, elleri kanayana dek çalışırken, kömür tozuyla dolu ciğerlerle çıkarken dönüp bakmıyor, hiçbir sağlık önlemi almıyor ve yapılan uyarılara önem vermiyor.

Maden kazaları önlenebilir kazalardır İşçilerin can güvenliğinin aslında Şili hükümetinin de şirketlerinde umurunda değildi. Kazanın ardından maden sahibi San Esteban şirketinin işçilerin kurtarılması operasyonunun tahmini maliyetini karşılayamayacağını ve elinden bir şey gelmeyeceğini beyan ederken, Şili hükümeti de, kaza-

nın trajik yönüyle tüm dünyanın gündemine düşünce prestij kazanmak için konunun üzerine gitti. Oysaki işçilerin kurtarılması maliyet hesabı nedeniyle bir tarafa bırakılacaktı. Kazanın medyatik olması işçilerin kurtarılmasını sağlamış oldu. Bu durum da medyatik olmayan diğer kazalarda ölen işçi sayısına bakılınca apaçık görülebiliyor. Maden ocaklarında meydana gelen kazaların başlıca nedenleri alt yapı ve teknoloji ile ilgili önlenebilir sorunlardan kaynaklanmasına rağmen iş sağlığı ve güvenliği ile ilgili eksik uygulamalar hala tüm dünyada devam etmektedir.

Emine Özen


5

25 Ekim 2010

Kaderini tayin hakkı ilelebet olacak 1,5 yıl içerisinde beş binden fazla gözaltı, bin yedi yüze yakın tutuklama. Çoğu yerel seçimlerde veya kurumlarında seçilmiş yöneticiler. BDP’li arkadaşlarımızın mahkemenin ilk günü dağıttığı “Demokratik Siyaset ve Demokratik Toplum Savunması” kitapçıklarında baskı, zulüm, inkâr tarihini bir kez daha okuyoruz. Yüzyıllara dayanan Kürt halkının yok edilen haklarını, hayatlarını olabilecek en açık bir dille anlatıyor. Bir kez daha öfkelenmemek elde değil. Bir kez daha anlıyoruz ki binlerce insanın canına mal olan şiddet ve kıyım siyasetinin gücünü aldığı ana kaynak emperyalizm. Sadece Türkiye’deki değil, dünyanın halklarının başının belası. Kıyımları, katliamları bitmek bilmeyen emperyalizm. İsrail, Amerika söz konusu olduğunda bıçak gibi antiemperyalist olanlar, Kürt halkı baskı ve zulüm altındayken, tüm dünya bu konuya karşı çıkarken durumu yine ikiyüzlü bir suskunlukla karşılıyorlar. Gözünün önündeki bu baskı ve şiddete hayır diyenler ne yazık ki şu aşamada büyük çoğunluk durumunda değil. Bu nedenle tutuklanan arkadaşlarımız bildiğimiz fotoğraftaki plastik kelepçelerle karşımıza dikiliyor. O plastik kelepçeleri halkın seçmiş olduğu başkanlara, vekillere, avukatlara, sendikacılara takanlar bilmem kaç sene, bilmem ne düzeyde bunun hesabını verebilecekler? Egemenlik elinde iken zalimlikte sınır tanı-

mıyanların bakalım hesap verme anı gelince hali ne olacak. Irak halkının Amerika’ya verdiği cevaptan da mı hiç korkunuz yok? Irak topraklarından hangi köşeden, görünmeden, nasıl çıkacağını, bilemeyen Amerika’yı diyoruz! Bu mahkemeyi kuranlar, iddianamesini yazanlar, plastik kelepçeleri takanlar gün gelince hangi köşeden sıvışmaya bakacak acaba? Gerçekle ve hukuksal tutarlılıkla ilgisi olmayan binlerce sayfa iddianame ve medya desteği ile siyasal alanın temsilcisi arkadaşlarımız tutuklanıyor, yargılanıyor. Bugünün zalim Dehak’ları, ezmeye, inkâra yüzyıllar öncesindeki kendi soyunun siyasetine devam ediyor. Ezilenlerin öfkesi zorda olsa Demirci Kawa gibi, Dehak’ı eninde sonunda yerle yeksan edecek. Ergenekon’da bulunan bombalar yıllar öncesinden biliniyordu, gerçekti, bulunmuştu. Toplumun bir çok kesimini tehdit eden bir plan ve organizasyon ortaya çıktı. Fakat gelinen aşamada statükocu güçler ve egemenler tarafından silahlar, bombalar sanki halklardaymış gibi bir senaryo çığırtkanlığı örülmeye çalışılıyor. Kendi suçlarını halklara, Kürtlere, sosyalistlere yamayarak ört bas etme, geçiştirme siyasetinin bir başka yöntemi uygulanıyor. Sözüm ona yargı ile hükümetin alakası olmazmış. Ama AKP biliyoruz ki kendi oyunu, parasını etkileyebilecek ister yargı, ister hukuk, ister militer güç olsun karışmamazlık etmiyor, edemiyor. Yıllardır başör-

“KCK Operasyonları” adı altında yapılan tutuklamalar, bugünün egemenlerinin Kürt halkına karşı yürüttüğü baskı, şiddet, sömürü siyasetinin bir parçası olma özelliğini taşıyor.

tüsü sorununu çözmeyen AKP, birden bire yaklaşan seçimler için çözüm kralı kesildi başımıza. İşine gelmeyen savcıya yargıca her türlü müdahaleyi yapabiliyor mesela. Bu nedenle sosyalistlerin tutuklamalarındaki tablonun ve devam eden mahkemenin baş sorumlusu AKP’dir. Çözümsüzlüğün baş temsilciliğini yürütmektedir. Bir diğer önemli gelişme ana dil konusu oldu. Kürt halkının, tutuklu arkadaşlarımızın kararlılılığı ana dil hakkını daha meşru bir zemine taşıdı. Kürtlersiz kürtçe kullanımının ne kadar büyük bir inkâr, aldatmaca olduğunu bir kez daha gösterdi. Davayı izlemek üzere ilk günden itibaren iyi bir dayanışma örneği gösterdik. Avukatlar, örgütler, siyasi partiler, yurtdışı örgütleri, sendikacılar, BDP’li milletvekilleri, yanyana, omuz omuza. Olası tutuklama-

lara ve baskılara karşı birleşik mücadele eskisinden daha fazla görevimiz artık. İki yüz ellinin üzerindeki avukatın tutuklu arkadaşlarımız için hukuksal ve siyasal olarak yaptıkları hazırlık ve savunma hepimizi yüreklendirdi. Taksim’deki eylemlerde buluşamayanlar Diyarbakır’da Kürt halkı için, arkadaşlarımız için bir araya geldi. Bu durumun kendisini alanlarda sürekli tarzda yaratabilseydik arkadaşlarımız yanımızda olabilirdi. Mahkeme bariyerleri ve jandarma koridorunun arkasından değil toplantılarda, eylemlerde selamlaşıyor olabilirdik. Tutuklu arkadaşlarımızı aramıza, alanlarımıza, toplantılarımıza kavuşturmak için mücadeleye aralıksız ve büyüterek devam.

Emekçi Hareket Partisi Genel Başkanı Sibel Uzun

SDP’li ve TÖP’lülere karşı yapılan operasyon ve hukuki süreç hakkında Sultan Seçik ile görüştük. Tutuklanalı bir ay oldu fakat iddianameler için adım atılamadı ve somut olarak suçlama olmadığından, gözaltı süresi devam ettiğinden avukatlar savunma yapamıyor biz de Emekçi Hareket olarak kendisi ile görüşüp süreci anlatmasını istedik. bambaşka dava süreciyle karşı karşıyalar. Bu gösteriyor ki bu komplocu tarz bu dönemin karakteristik özelliklerinden bir tanesi. Eskiden nasıl yapıyorlardı? Bizi gözaltına aldıklarında, örneğin ya bir itirafçının ifadesi üzerinden yargılıyorlardı ya çok ağır bazen ölüme varabilecek kadar ciddi işkence süreçlerinde zorlayarak size zorla bir şeyleri kabul ettirmeye çalışıyorlardı ya da somut bir delil varsa eğer elinde bunun üzerinden suçu tanımlıyorlardı ve yargılıyorlardı. Bunların ışığında, bunlar mahkeme aşamasına nasıl yansıyor? Şöyle bir haksızlık var bir defa ; avukatlarınız sizi gözaltı sürecinde savunamıyor. Çünkü neyle suçlandığımızı bilmiyor. İfade vermediğimiz için emniyette avukatlarımız sorgu tutanaklarını şerh düştükleri için bize sorulan soruları dahi alamıyorlar. Savunma hakkınız elimizden alınıyor, savcılığa çıkarılıyorsunuz; önlerinde kocaman bir dosya hiçbirinden avukatların ve sizin haberiniz yok. Hâkim karşısın çıktığınızda, belli ki karar çok önceden verilmiş, size soru sorma gereği duymuyor. Örneğin, duruşma sabah 06.30’a kadar bekletilmesini çok bilinçli bir tutum olduğunu düşünüyorum. Mahkemede net suçlama yok mu? Somut olarak bir Devrimci Karargâh’la ilgili suç isnat edilmedi bize sorulan tek soru Or-

Gülsüm Kav

Sıra Size de Gelecek Ş

Tutuklu adalete devam

Tutuklanmaların başladığı günden bugüne gelinen süreci ve bununla ilgili yürüttüğünüz mücadeleyi anlatır mısınız? Gözaltına alınalı bir ay oldu. Bir ay uzun bir tarih. Bir ay boyunca aslında uzun yıllardan beri yapamadığımız bir şeyi yaptığımızı düşünüyorum. Bu süre zarfında her şeyden önce ‘sıra kimde’ başlığıyla bir inisiyatif gelişti. Bu inisiyatif özellikle tam da referandum sürecinde çok parçaya bölünmüş Türkiye sosyalist hareketi başta olmak üzere Kürt hareketi temsilcilerini bir araya toplama bir araya getirme becerisi gösterebildi. Bu yanıyla aslında saldırı hakikaten sadece Sosyalist Demokrasi Partisi ve TÖP özgününde değerlendirmediğiz, genel olarak sosyalistlere dönük bir saldırı diye tartıştığımız bir süreçti. Gördük ki dostlarımız bu süreci hakikaten çok doğru biçimde yorumlamış ve kavrayabilmiş. Nasıl bir tutum alacaklarsa o tutumu aldılar. Bu bizi mutlu ediyor. Biraz da moral veriyor, güçlendiğimizi hissediyoruz. Şu çok iyi! TKP, ÖDP, Halkevleri, EMEP, DİP girişimi ve birçok sosyalist örgüt sürecin doğrudan örgütleyicisi gibi oldular ve bunun önemli bir şey olduğunu düşünüyoruz. SDP’li yöneticiler de TÖP’lü yönetici arkadaşlarımız da temsilci arkadaşlarımız da asıl hiçbir şekilde ilişkileri olmayan doğrudan suçlanamayacakları ve haklarında hiçbir delilin olmadığı

Kızıldeniz

han Yılmazkaya’yı tanır mısın? Anmasına katıldın mı? Kendisi Bostancı’da öldürüldü. Daha sonra on beş tane kurum, sendika, demokratik kitle örgütü parti bir araya gelerek basın açıklaması yaptılar: “Yaşam hakkı en temel insan hakkıdır yargılamadan infaz etmek yerine, yakalayıp yargılamak daha insani yöntemdir bunu yapmak gerekir” diye bir metindi. Yarın bir başka insan aynı durumla öldürülürse ben ona da katılırım. Bunu

önümüze getirdiler suç diye? O zaman o anmaya katılan herkes hakkında dava açılmalıydı madem suçsa? Son olarak söylemek istediğiniz nedir? Açıkçası hem gözaltına alınmış ve yargılanmakta olan benim ve partimizin tutuklanan yoldaşlarımızı mutlu etti bizimle konuşma isteğiniz. Gazeteniz aracılığıyla söylemekte fayda var. Özellikle Genel Başkanımız Rıdvan Turan

imdi siz, size hiç sıra gelmeyecek sanıyorsunuz. Hep ezilenler ve ömrünü ezilenler için yaşayanlar baskı görecek değil mi? Ölüm kokan maden ocakları, tersaneler, İşkence kokan emniyet müdürlükleri, cezaevleri, Yalan kokan, kara çalma kokan adliyeler, Cehennem gibi hastaneler, okullar hep bize düşecek, siz hep saraylarda kalacaksınız öyle mi? Dünya hep böyle dönecek sanıyorsunuz. Aldanıyorsunuz. Kapitalizmin haklı çıktığını sandığı bu havalarda aldanmanız kolay. Her yaptığınıza alkış tutanlar, “yetmese de evet” diyenler de aldanmanıza yardımcı oluyor. Şimdi biz, gerçeği ararken parçalanmış yüzlerimizle, size gerçeği açıklıyoruz; sıra asıl size gelecek. Kulübelerle barışıp, saraylarla savaş ede ede gelenler, bu yolda hayatları ve yüzleri değişenler, sizin o saraylarınızı zapt edeceğiz. Ve o zaman biz, sizi gerçekten ait olduğunuz örgüt davalarıyla yargılayacağız. Ömrünü bir davaya bağlayan her devrimci, kendi davasıyla yargılanmak ister ve bununla onur duyar. Siz şimdi, sıra size geldiğinde, sizde bulunmayacak olanı; bu onurumuzu kıskanıyorsunuz. Devrimcilerden onuru almaya çalışıyor, bu kadar alçalıyorsunuz. BDP’li, SDP’li, TÖP’lü yoldaşlarımızı, cezaevlerindeki Türk ve Kürt devrimcileri onurundan ayıramazsınız. Çaresizsiniz. Alçaksınız ve sizin alçaklık listeniz, insanlık suçlarınız giderek kabarıyor. Senelerdir hükümet eden AKP, hele senin verilecek hesabın gün be gün artıyor. Darbe tehditlerinin kendine yönelen kadarını savuşturmak dışında, halklarımıza karşı sürekli suçlusun. Ve bizim, sizin gibi düzmece iddianamelere hiç ihtiyacımız yok. Sadece bir bir sayacağız; Tuzla’yı, Karadon madenini, işsizliği, yoksulluğu, kadınların öldürüldüğü sokakları, evleri, devrimcilerin can verdiği cezaevlerini, Diyarbakır’ı, Hakkari’yi, oyun oynarken ölen çocuk bedenlerini sayacağız. İşsiz sayısı kadar yükselmiş olan güvencesiz çalışanların sayısını da sayacağız, Kürt halkının her gün kaldırdığı cenazeleri de. Sizi o sayı kadar yargılayacağız. Adil olacağız yani. Sizin gibi yapmayacağız. Siz bizi korkutamazsınız. Sıra size gelene kadar, doğru bildiğimizi yapmaktan bir an bile tereddüt etmeyeceğiz. Siz şimdi bizim üzerimizde yeni planlar yapadurun. Sıra asıl size gelecek. Çünkü tarihteki Spartaküs biziz. Ve bizim geleneğimiz sizin topunuzun tarihinden daha köklü.

bizden; partinizin Genel Başkanı Sibel Uzun’a ve bir önceki Genel Başkanı Hakan Öztürk’e teşekkür etmemizi istedi. Çünkü sürecin başından beri EHP hakikaten özel bir duruş sergiliyor. Sadece bir dayanışma değil, kendi yoldaşları alınmışçasına desteklerini sonuna kadar sağladılar.

Hüseyin Kuda


6

25 Ekim 2010

Fransız emekçiler grevde

Geçtiğimiz günlerde Fransa’da milyonlarca emekçi hükümetin emeklilik reformuyla ilgili yasa tasarısına karşı sokaklara dökülmüştü. Sendikaların, emekçilerin, lise ve üniversite öğrencilerinin yoğun tepkisine rağmen Fransız senatosu tasarıyı kabul etti. Avrupa’da hükümetlerin kriz bahanesiyle kemer sıkma politikalarına karşı çalışanların isyanı dalga dalga büyüyor. Fransa’da başlayan protestolar diğer Avrupa ülkelerine de sıçradı. Sendikaların büyük tepkisini çeken yasa tasarısı emeklilik yaşının 60’tan 62’ye çıkartılmasını ve tam emeklilik maaşı alma hakkının kazanılmasının 65’ten 67’ye yükseltilmesini öngörüyor. Sözü geçen tasarıya gerekçe olarak sosyal sistemin çökeceği tehlikesi ve finansal krizin büyüyeceği gösterildi. Krize çare tükenmiyor! Ekonomik krizle boğuşan Avrupa giderek yaşlanıyor. Emeklilik yaşının ortalama 60 olduğu Avrupa’da ortalama yaşam süresi de gittikçe uzuyor. Krizlerle boğuşan Avrupa’yı bu kez de ‘emeklilik korkusu’ sardı. Gelecek yıllarda nüfusun büyük çoğunluğunun emekli olması tehlikesi, ciddi ekonomik ve sosyal krizlere patlak vermesi kaçınılmaz görünüyor.

Başta Fransa olmak üzere çoğu Avrupa ülkesi emeklilik yaşını yükseltecek tasarılara imza atmaya başladı. Fransa hükümeti, bütçe açıklarını gerekçe göstererek tasarının hayata geçmesini istiyor. Hükümet, gelecek 20 yıl içinde sosyal güvenlik sisteminin iflas etmemesi için, 70 milyar avro tutarında kaynak yaratılması gerektiğini belirtiyor.

Paris sokaklarında isyan ateşi büyüyor Fransa’da emeklilik reformuna karşı protestolar gün geçtikçe artıyor. Memurlar ve işçiler iki ayda yedinci kez genel greve gitti. Emeklilik yaşını 60’dan 62’ye çıkaran reforma karşı grevler toplu ulaşım ve eğitim sektörünü sekteye uğrattı. Başta sendikalar olmak üzere her yaştan insanın akın ettiği sokaklarda protestolar bitmiyor. Grev, ülkede demiryolu ve hava ulaşımını felce uğrattı. Fransa’daki iç uçuşların yüzde 50’den fazlası iptal edildi. Nantes kentin-

Fransız basınından:

Binlerce aile sömestr tatiline çıkmaya hazırlanırken hükümet emeklilik yasasına son formal onayı vermeye hazırlanıyor. Nicolas Sarkozy, toplu gösterilerin Perşembe günü sona ereceğini umuyor. Nicolas Sarkozy’nin danışmanı Raymond Soubie, Fransız Europe 1 radyosuna 24 Ekim’de verdiği röportajda, ‘’Her dört benzin istasyonundan birine yakıt ulaşmıyor. Bu durum kötüye mi gidecek? Hayır. Durumda bir iyileşme olacak mı? Evet, fakat yavaş yavaş, adım adım, çünkü petrolün çıkarıldığı yerden ihtiyaç olan yere ulaştırılması için büyük lojistik çabalar gerekmekte’’ dedi. Sarkozy’nin sağcı parlamento üyelerinden Jean-Francois Cope, Le Parisien gazetesinde yayınlanan bir beyanında,

de yakıt sıkıntısı yüzünden uçak seferlerinin ciddi bölümü yapılamıyor. Fransa İçişleri Bakanı Brice Hortefeux, yakıt depolarını açmaya kararlı olduklarını söyledi: “Batı Fransa, ciddi bir yakıt sıkıntısı tehdidiyle karşı karşıya. Tekrar açılan üç yakıt deposu hayati öneme sahip. Bu depolar, faaliyetlerine kaldığı yerden devam edecek.” Emeklilik reformunu protesto eden petrol rafinerisi işçilerinin başlattığı grevler, ülkede yakıt sıkıntısını giderek artırırken, demiryolları işçilerinin grevleri, ulaşımın önemli ölçüde aksamasına yol açtı. Yaklaşık 65 milyon nüfusu bulunan Fransa’da 16 milyon emekli bulunuyor. Bu sayının 2020’de 18 milyona, 2050’de 23 milyona çıkması bekleniyor. Hükümet, reform yapmaması halinde, şu anda 32 milyar avro olan açığın, 2020’de 50 milyar avroya, 2050 yılındaysa 100 milyar avroya çıkacağı görüşünü dile getiriyor.

Anketler, devlet başkanı Sarkozy’nin her zamankinden daha az popüler olduğunu göstermekte. Fransız Kamuoyu Araştırma Enstitüsü(IFOP)’nün haftalık JDD (Journal Du Dimanche)gazetesinde yayınlanan anketine göre, Sarkozy’ye halk tarafından verilen destek ve onay ilk defa, %30 oranında azalmış durumda.

Fransa’da hükümetin emeklilik reformuna tepkiler Fransa’nın dört bir yanını sarıyor. Gencinden yaşlısına kadar herkes sokaklara çıkıp tasarıyı protesto etti.

Rıfat Çapar

“Fransa’da başka bir yüzyıldan kalma bir tür ayini yaşamaktayız. Grevler, protestolar, tamam fakat ekonominin askıya alınması tolere edilemez. Tüm ülke bir avuç aşırıcının yaptıkları sebebiyle felce uğradı. Herkes, başka seçeneğimizin olmadığını anlamalı, ‘’ diyerek şikâyette bulundu. Diğer taraftan Fransız Komünist Partisi sözcülerinden Patrice Bessac, reform kararının senatodan geçirilmesinin önemli olmadığını vurgulayarak, ‘’ Kanun onandı, ancak arkasındaki siyasi akım değil. Bay Sarkozy’nin tek bir seçeneği var; söz konusu karara Fransız z halkının çoğunluğunun muhalefetine kulak vermek ve kanunu geri çekmek. Sayın Sarkozy, halkınızı dinleyin, Fransız halkınız dinleyin, sizin yasanızı istemiyorlar. Kararı geri çekmek zorundasınız, ” dedi.

Başörtüsü “sorun” oldu

Günlerin

Üniversitelerdeki başörtüsü yasağı çözülmeyen bir sorun olarak hala güncel ve ortada. Bir taraftan başörtülü gençler kılık kıyafetlerine karışılmaksızın eğitim almak için derslere girmek istiyor, diğer taraftan bu yasak farklı gerekçelerle bir türlü çözülmüyor.

CHP’den beklenen açıklama geldi; “Dokunulmazlığı, seçim barajını, YÖK’ü kaldır öyle görüşelim”

CHP’nin başörtüsü sorunu ile ilgili olarak son yaptığı açıklama sonucunda CHP’nin bu sorunun çözümünde kısa vade de bir adım atmayacağını gösteriyor. Öne sürülen talepler güncel ve önemli de olsalar, başörtülü öğrenciler bazı üniversitelerde hala kapıda kalıyorlar. Derslere girebildikleri yerde ise gündemin çözümsüzlüğü sonucu oluşan sosyal baskı öğrencilerin bir kat daha mağdur olmalarını sağlıyor. Başörtüsü sorunu nereden tutulur?

Genelde benzer görüşler savunan kesimler dahi konu başörtüsü olduğunda çok farklı çözümlerde bulunabiliyor, apayrı noktalardan bu sorunu açıklamaya girişebi-

liyorlar. Hal böyleyken ortada bir gerçek var ki bazı öğrenciler öyle ya da böyle akranları gibi kendi istedikleri giyimleriyle derslere giremiyorlar. Birçok üniversite de halen daha eğitim görebilmelerinin ön koşulu inançları gereği başörtüsü takmaları gerektiğini düşünmelerine rağmen başlarını açmaları. YÖK’ün yazısına uyan üniversitelerdeki durum ise daha karmaşık. Yaratılan atmosfer sonucu başörtülü öğrenciler bir tür sosyal baskıya maruz kalabiliyorlar. İlk defa derse başörtülü halde girebilen öğrenci diğer arkadaşları ve hocaları tarafından adeta göz hapsine alınıyor ve sistem partilerinin toplumda yarattıkları gerilimden ancak öğrenciler etkileniyor. İnançları gereği başlarını kapatan öğrencilerin mağduriyeti açıkken hükümetin bunu bir şekilde çözmesi za-

Getirdiği Hazırlayan: Halil Altunpolat

25 Ekim 1917

Büyük Ekim Devrimi

V. İ. Lenin önderliğindeki Bolşevikler 24- 25 Ekim günlerinde geçici hükümete karşı ayaklanmaya başlamışlar ve sosyalizm Rusya’da resmen iktidara taşınmıştır.

29 Ekim 1929

Kapitalizmin 1. Bunalım Dönemi

Amerika’da New York Borsası çöktü. Bu çöküşün ardından Amerikan ekonomisiyle birlikte tüm dünyada ciddi bir ekonomik kriz baş gösterdi.

3 Kasım 1996

Susurluk Kazası

Kazayla birlikte devlet-polis-mafya ilişkileri ortaya döküldü. Toplumun büyük bir bölümü yaşananların ardından Aydınlık İçin Bir Dakika Karanlık eylemleriyle tepkisini dile getirdi.

6 Kasım 1981

Darbe ürünü YÖK kuruldu

Kurulduğu günden bugüne kadar üniversite öğrencileri tarafından “eşit, parasız, bilimsel ve anadilde eğitim” talebiyle yoğun bir şekilde protesto edilmeye devam ediyor.

7 Kasım 1917 ten olması gereken bir politika. Ancak kendini muhalefet olarak adlandıran kesimler genel bir muhalefetten öteye başörtülü öğrenci-

lerin inanç özgürlüğü, kadın özgürlüğü, giyim özgürlüğü adına bu sorunun öğrenciler lehine çözülmek için uğraşmalıdır. Yani bu tartışmalar-

da konuyu ortada bırakanlar, çözüm için eğitim haklarının iadesi için uğraş vermelilerdir.

Can Çoksöyler

Sovyetler Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) kuruldu

Ekim Devrimi’nin ardından Lenin önderliğinde, 15 ülkenin içinde bulunduğu SSCB resmen kuruldu. “Ekmek, Barış, Toprak” talebiyle “Tüm İktidar Sovyetlere” diyerek yola çıkan Bolşevikler böylece bilimsel sosyalizmi hayata geçirdiler.


7

25 Ekim 2010

Yıldız Yumruk her yerde 41 ilde örgütlenme şiarıyla başladığımız örgütlenme çalışmasında yeni illerde ve ilçelerde Yıldız Yumruk’u dalgalandırmak partimizin çalışmalarına güçlü bir ivme kazandırdı. Geldiğimiz noktada ise 20 ilde 10 ilçede yoldaşlarımız faaliyetlere başladılar. Bu illerde, ilçelerde neler etkili oldu ve bunu nasıl başardık? Diğer illere bu çalışmaları nasıl sıçratabiliriz? Ankara - Mamak Mamak’ta yaşayan yoldaşlarımızın doğru bir devrimci tavır olarak büromuzu tutma çabaları ile Mamak ilçemizde faaliyetimiz başladı. Nisan ayında yaptığımız güçlü bir açılışın ardından Mamak’ta düzenli üye toplantıları yapmaya başladık. 2 Temmuz Sivas Katliamı’nın yıldönümünde diğer devrimci örgütlerle birlikte Mamak’ta büyük bir miting yaptık. İlçenin kendi siyasal gündemini takip etmek, örgütlenmemizi arttırdı. Emekçi Hareket Gazetesi’nin dağıtımı da Mamak’ta örgütlenmemizin önünü açtı. Önümüzdeki süreçte de siyasal gündem ve ilçe üye toplantıları ile gücümüze güç katmaya devam edeceğiz. Ankara - Keçiören Keçiören’de çok bilinen yerlerin dışında, daha unutulmuş bir yer ve gecekondu mahallesi olan, emekçi halkımızın yoğun olarak yaşadığı Yükseltepe Mahallesi’nde örgütlenme çalışmalarını başlattık. Yükseltepe’de gazetemizin dağıtımı ile başladığımız çalışmalarda, Yükseltepe halkına kendimizi daha fazla tanıtmak, politik fikrimizi anlatmak için büyük bir açılış organize ettik. Mahalleden 500 civarı kişinin katılımı ile yaptığımız açılış, yapacağımız çalışmalara mahalle halkının katılımını ve görev almasını arttırdı. İstanbul - Kadıköy Kadıköy’de ilçe örgütümüzü açtıktan sonra ilçe yönetiminde bulunan yoldaşlarımızın, Kadıköy Belediye İşçileri’nin direnişine omuz vermemiz Kadıköy çalışmasında önümüzü açan olumlu bir etken oldu. Parti dostlarımıza ve onların çevresine gazetemi-

zi ulaştırmamız, kurduğumuz politik ilişkinin daha da gelişmesini sağladı. Düzenli üye toplantılarıyla Kadıköy ilçe örgütümüzü güçlendirmeye devam ediyoruz.

Eskişehir - Odunpazarı Eskişehir’de 41 ilde örgütlenme politik hattımız kapsamında çalışmalarına başladığımız ilk ilçe Odunpazarı. Gazetemizi sokak sokak gezip hanelere dağıtarak başladık çalışmamıza ve herkese politikamızı, umudumuzu ve inançlarımızı anlattık. Daha öncede devrimci mücadelenin güçlü olduğu Gültepe Mahallesi’nde sistem baskılarının, işsizliğin ve yoksulluğun hakim olduğu mahallede devrime olan inancımızla yürüttüğümüz faaliyetler umut olmayı başardı. Başta umudunu kaybetmiş ve olmaz diyen mahalle halkı, her türlü zorluğa rağmen ilçe binamızı açmamız ve büyük kararlılıkla mücadelemizi gördüklerinde bazı şeylerin değişebileceğini ve değiştiğini gördü. İlçe binamızda yaptığımız film gösterimleri, söyleşi ve sunumlara katılan halk mücadelemizin hepimizin mücadelesi olduğunun farkında olup devrime atılan adımları bizimle birlikte büyütüyor. Halkın umudu olmaya devam İllerde 41 ilde örgütlenme çalışmasını güçlendirme kararlılığını gösteren ve bir ili örgütlemeyi önüne hedef koyan yoldaşlarımız sayesinde, partimizin örgütlenme çalışmaları belli bir noktaya geldi. Bursa’da, Çorum’da, Samsun’da, Çanakkale,’de, Kocaeli’de, Adıyaman’da, Bolu’da çalışmalarımız başladı ve bu iller 41 ilde örgütlenme çalışmasını arttırmak için dallanan bir ağaç gibi parti faaliyetlerini diğer illere taşımayı önlerine hedef koydular.

Partimizin ve geleneğimizin Yıldız Yumruk’unu seçimlerde göstermek, halklarımıza umut olmak ve ülke sathına politik hattımızı yaymak için önümüzdeki aylarda bir çok ilde ve ilçede partimizi kurmaya devam edeceğiz. Yoldaşlarımızdan ve parti dostlarımızdan beklediğimiz bu çalışmalara omuz vermek, güç katmaktır. Yeni illerde ve ilçelerde parti çalışmalarını başlatacak arkadaşlarımızı teşvik etmeyi, parti örgütlenme komitesi ile ilişkilendirmeyi devrimci bir görev olarak bilmeliyiz. Ülkenin içinde bulunduğu koşulların analizini doğru yaparak, devrimci görevlerimizi sap-

tamak, örgütlenmemizi arttırıcı yöntemler geliştirmek bizim elimizdedir. Tüm yoldaşlarımızın konuyu bu çerçevede ele alması önemlidir. İl ve İlçe faaliyetlerinde de gördüğümüz gibi yeni illerin ve ilçelerin kurulmasında yapmamız gereken şeyler, partimizin politik hattı çerçevesinde, kararlılıkla örgütlenmenin önünü açıcı faaliyetler belirlemektir. İşçi direnişlerine omuz vermek, mahalle halkıyla bütünlüklü bir çalışma yürütmek, gazetemizi mümkün olduğu kadar çok kişiye ulaştırmak 41 ilde örgütlenmeyi tamamlamamızı sağlayacaktır.

Gökhan Asan

Necla ve Öznur davalarının peşindeyiz!

Kadınların, kadın cinayetlerini durdurmak ve devletin katillere caydırıcı ceza uygulamasını sağlamak amacıyla başlattıkları mücadele ekseninde gerçekleştirilen eylemler sürekli ve birleşik halde devam ediyor. Ankara, İstanbul, Eskişehir, Muğla, Adana… Kadın cinayetleri her geçen gün her ilde artarak devam ederken, Emekçi Hareket Partili Kadınlar’ın da bileşeni olduğu platformlar, kadın cinayetlerine karşı mücadele edenler artık kaybettiğimiz kız kardeşlerimizin yakınlarıyla sokaklara dökülüyor.

İstanbul: “Mücadele Edilmeli” Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu, en başından beri Emekçi Hareket Partisi Genel Başkanı Sibel Uzun’un da katıldığı ısrarlı eylemlerinin 11. sini gerçekleştirdi. Her Cuma günü 18. 45’te Taksim Tramvay Durağı’nda buluşup Galatasaray Meydanı’na yürüyen kadınların eylemlerinin sonuncusuna Ankara’da otobüs durağında beklerken, kızının eski sevgilisi tarafından defalarca bıçaklanarak öldürülen BES üyesi Necla Yıldız’ın kuzeni Duygu Yıldız da katıldı. Duygu Yıldız “Necla Yıldız’ın örgütlü mücadele eden bir kadın olduğunu vurguladı ve artık katledilen kadınları gazetenin 3. sayfalarında haber olarak görmek istemediğini söyledi.

Ankara: Örgütlü Kadınların Sesi Necla Yıldız İçin Yükseldi Ankara Kadın Platformu, 20 Ekim tarihinde kızının eski sevgilisi tarafından otobüs du-

rağında 17 yerinden bıçaklanarak öldürülen örgütlü kız kardeşimiz Necla Yıldız için yapılan basın açıklamasında Necla Yıldız’ın daha önce savcılığa suç duyurusunda bulunmasına rağmen hiçbir önlemin alınmaması ve devletin katillere izin verdiği vurgulandı. BES üyesi örgütlü bir kız kardeşimiz olan Necla Yıldız’ın onlarca bıçak darbesi ile öldürülmesine göz yumanların cezalarını çekecekleri ifade edildi.

Eskişehir: Öznur’un Annesi’yle Birlikte Mücadele Büyüyor Eskişehir Demokratik Kadın Platformu kadın cinayetlerine karşı gerçekleştirdiği iki haftalık Cumartesi eylemlerinin 8. sinde Öznur Uluişden’in hesabını bir kez daha sordu. Kadınlar, 14 Temmuz günü Eskişehir Çankaya Mahallesi’nde Ali Haydar Körmeçli’ nin katlettiği 11 yaşındaki kız çocuğu Öznur için saat 14. 00’da İl Sağlık Müdürlüğü önünden Adalar’a yürüdü. Son iki haftada Öznur’un annesi kız kardeşi ve yakınlarıyla da birlikte alanlarda kader ortaklığı yapıldı. Katilin tek olmadığının, Eskişehir Emniyet Müdürü, Valiliği, Belediye Başkanı ve tramvay görevlisine kadar herkesin suçlu olduğunun ve devletin caydırıcı ceza vermeyerek katilleri cesaretlendirdiğinin altı çizildi.

Merve Demir


Emekçi Hareket 15 Günlük Gazete İmtiyaz Sahibi ve Sorumlu Yazı İşleri Müdürü: Fadik Temizyürek - Bozkurt Mah. Türkbeyi Sk. No:79-81 Şişli/İstanbul Basıldığı Yer: Ezgi Matbaası - Sanayi Cad. Altay Sk. No:10 Yenibosna/ İstanbul Türü: Yaygın Süreli Yayın Genel Yayın Yönetmeni: Emre Öztürk, Görsel Tasarım: Gürkan Köse Haber Koordinatörü: Rıfat Çapar İstanbul: Hüseyin Kuda Eskişehir: Merve Demir Ankara: Yaşar Türk Sayfa Sekreterleri: Pınar Atalar, Emine Özen, Burcu Gürgan, Özge Uçar Dağıtım: Fatma Aslan emekcihareket@ehp.org.tr

Öznur son olsun

. . ISTE KRIZ ı l

Kadın cinayetlerine karşı mücadele edenler, kadın cinayetlerinde kaybettiğimiz kadınların yakınlarıyla sokaklara dökülüyor, katillerin caydırıcı cezalar almalarını talep ediyorlar. annesi, ablası, yengesi başta olmak üzere Öznur’un yakını olan pek çok kadın bizlerle kaderlerini, acılarını birleştirdi ve mücadele ortağımız oldu. Eskişehir Büyükşehir Belediyesi, Eskişehir Valiliği, Eskişehir il Emniyet Müdürlüğü, daha 11 yaşındaki Öznur Uluişden’in hiç tanımadığı bir erkek tarafından kaçırılıp öldürülmesinin vebalini taşıyor. Hiçbir açıklama yapmayan devlet kurumlarına cevabımızı, her defasında güçlenen eylemlerimizle ve Öznur Uluişden davasını takip ederek vereceğiz.

“Katiller Hak Ettikleri Cezayı Alacak” Öznur’un yakınları olan kadınlarla haykırıyoruz “Öznur’un Hesabını Soracağız” diye. Öznur’un annesi, Döndü Uluişden “Onu ben bu devlete ait okulun antrenmanına yolladım, Öznur 11 yaşında katledildi! Eskişehir’de katledilen Nev- onun nasıl kaybolduğunu bilmeyen, in Ertürk, Mediha Baştürk, Fatma onun güvenliğini almayan bu devletBozdağ, Öznur Uluişden hepimizin kız ten; onu bu ilde korumayan Eskişehir kardeşidir. Haftalardır yaptığımız ey- Valiliği’nden, Eskişehir İl Emniyet Müdürlüğü’nden hesap soruyolemler sonucunda, Öznur Uluişden’in rum. Kızımı öldüren Ali Haydar

New York Üniversitesi öğretim üyesi ekonomist Nouriel Roubini

Körmeçli’nin hak ettiği cezayı almasına hiçbir güç engel olamayacak. Benim kızım öldürüldü. Benim acımı kızını kaybeden Nagihan Hanım anlar. Ben onunla omuz omuzayım. Öldürülen çok kadın var. Biz hepimiz birlikte olunca güçlü olacağız. Başka Öznurların olmasını engelleyeceğiz” diyor ve bütün kadınları sokaklara çağırıyor.

‘‘

Yeni Bir Kriz Kapıda

Nouriel Roubini küresel ekonomiyi gelecek 10 yılda 2 yeni krizin beklediğini kaydetti. Mali reformların doğru yönde ilerlemediğini ve atılan adımları yeterli bulmadığını söyleyen Roubini “Dünya ekonomisi çift dipli durgunluk yaşamasa da etkilerini hissedecek” diye konuştu.

‘‘

Son yıllarda yaptırdığı yapay deniz, yapay denizin içindeki Aşk Adası, her sokak başına diktirdiği heykeller, itinayla düzenlediği parklar bahçelerle ulusal gündeme oturarak sorunların üstünü örtmeye çalışanlar artık bunu yapamıyorlar. Eskişehir, artık Ağustos ayı başından beri Eskişehir’de katledilen 4 kadınla gündemde. Kadın cinayetlerine karşı mücadele edenler, kadın cinayetlerinde kaybettiğimiz kadınların yakınlarıyla sokaklara dökülüyor. 10 yıldır mücadele eden, Emekçi Hareket Partili kadınların da bileşeni olduğu Eskişehir Demokratik Kadın Platformu’yla kadın cinayetlerini durdurmak için iki haftada bir sokaklardayız.

Mücadeleden kaçamazsınız!

Fatma Aslan

TEKEL’in ateşi hükümeti Taksim’de yakıyor Ankara’nın soğuğunda 78 gün boyunca çadırlarda emeklerinin mücadelesini veren Tekel işçileri Taksim’de 2. Tekel direnişini başlattı. Tek Gıda-İş sendikasının süreci Anayasa Mahkemesine bırakması sonucu aldıkları iş kaybı tazminatlarının kesilmesi üzerine başlayan Taksim Direnişi’nin 14. gününde yürüyüş gerçekleştirdiler.

dikası Genel Sekreterinin yaptıkları konuşmada Tekel işçilerinin direnişlerine ortak olmak gerekildiğinin vurgusu yapıldı.

Galatasaray Meydanı’ndan Taksim’e gerçekleşen yürüyüşün ardından oturma eylemine geçildi. 3 hafta önce, Tek Gıda-İş sendikasının önünde görüşme talep eden işçiler sendikadan bir cevap alamamıştı. Sendikanın kendilerini yarı yolda bıraktığını ifade eden Tekel işçileri yaptıkları basın açıklamasında; güvenceli iş, güvenceli gelecek ve insanca yaşama hakkı istediklerini hükümetin ve sendikanın ise hala 4/C uygulamasından vazgeçmediklerini ve işçileri köleliğe mahkûm ettiklerinin altını çizdi. Oturma eyleminde Paşabahçe direnişçisi Türkan Albayrak, bazı aydınlar, Limter-İş Sen-

18 Soru

Galatasaray Meydanı’ndan Taksim’e gerçekleşen yürüyüşe sendikalar, demokratik kitle örgütleri ve siyasi par-

tiler katıldı.“Gün Gelecek Devran Dönecek Hainler İşçiye Hesap Verecek” , “Tekel’in Ateşi Hükümeti Yakacak” , “Her Yer Tekel Her Yer Direniş” sloganlarının atıldığı eylemde topluluk Tekel işçilerinin yalnız olmadığını gösterdi.

Mehtap Alçı / EHP Odunpazarı İlçe Başkanı

ç

1) En sevdiğiniz erdem - Üretkenlik 2) Başlıca özelliğiniz - Samimi ve aktif olmak 3) Mutluluk nedir - Paylaşım ve birliktelik 4) Mutsuzluk nedir - Umutsuzluk 5) En kolay hoşgördüğünüz kötü huy Beyaz yalanlar 6) En nefret ettiğiniz kötü huy - Tembellik, yalancılık, iradesizlik 7) En sevmediğiniz şey - Şiddet ve ihanet 8) En sevmediğiniz kişiler - Bencil insanlar 9) En sevdiğiniz iş - Resim yapmak, el sanatları ve elektrikli alet tamiri 10) En sevdiğiniz şair - Cemal Süreyya, Nazım Hikmet, Bertolt Brecht 11) En sevdiğiniz yazar - Karl Marks, Lenin, Sevgi Soysal 12) Kahramanınız - Küçüklüğümdeki Gülümser teyzem 13) Kadın kahramanınız - Mahir, Hüseyin, Ulaş 14) En sevdiğiniz çiçek - Gül, kuşkonmaz 15) En sevdiğiniz renk - Mor, kırmızı 16) En sevdiğiniz yemek - Musakka, köfte 17) En sevdiğiniz düstur - Karanlığa küfredeceğine kalk bir mumda sen yak, 18) En sevdiğiniz söz - Hedefi olmayan yelkene hiç bir rüzgar yardım edemez. Bu anket K. Marks’ın kızları Jenny ve Laura ile oynadığı bir oyundan alınmıştır.

Marksizm-Leninizm okumaları devam ediyor

Emekçi Hareket Partisi, Marksizm-Leninizm Okumaları dizisine bu dönemde yeni eserlerin okunmasıyla devam ediyor. Okumaların ilk oturumu Lenin’in ‘Nisan Tezleri ve Ekim Devrimi’ eseriyle yapıldı.

Geçtiğimiz haftalarda Emekçi Hareket Partisi Genel Başkan Yardımcısı Emre Öztürk’ün sunumuyla yapılan okumalarda geçen yıla nazaran daha çok ilin katılımı göze çarptı. Önüne 41 ilde örgütlenme hedefini koyan Emekçi Hareket Partisi teorik okumalarından geri kalmıyor, yakın dönemde gelişen olayları analiz ederek, güncel konulara politik yorumlarda bulunuyor. Okumaların daha sürekli ve yaygın hale gelmesi, politikamızın aktarılmasında tarihsel bir nitelik taşıyor. Çarşamba günleri saat 19.00’da yapılacak olan okumalara bu hafta Lenin’in ‘Proleter

Devrim ve Dönek Kaustky’ adlı eseriyle devam edilecek.

“www.ehp.org.tr” adresinden canlı olarak bağlanabilme olanağı sağlayan EHP, bu sayede geniş katılım sağlanmasını ve fikirlerin daha çok kişilerce tartıştırılmasına olanak sağlıyor.

Emekçi Hareket Partisi’ne katılmış yeni bir birey olarak ve devrimci olarak şunları söylemek istiyorum. Yıllarca ‘sosyalist’lik bize kötü öğretildi. Komünizm kötü örnek gösterildi. Bunların korkusuyla bu mücadeleden, direnişten uzak kaldık, mücadeleye yaklaşamadık. Sosyalistliği kötüleyen insanlara buradan seslenmek istiyorum. Nelerin mücadelesini verdiğimizi duydunuz veya gördünüz mü? Kadın hakları, kadın cinayetleri, işsizlik, öğrenci hakları ve bunun gibi sayamadığım birçok mücadeleyi vermekteyiz. Şu anda kadın hakları ve özgür-

ADANA ADIYAMAN AFYON ANKARA MAMAK

lük adı altında kadınlar için sadece baş örtüsü tartışılmakta. Oysa Eylül ayında 17 kadın katledildi. Başörtüsü yerine bu tartışılması gerekmez mi? Başörtüsü bile çözülemezken ölen kadınlarımız sadece öldürülmekle kalıyor. Bunun yanında Tekel’de direnişte olan arkadaşlarımızı da yazmadan geçemeyeceğim. Bunların mücadelesi içerisindeyiz, ama eğer gerçekten bunlar kötü ise evet ben kötüyüm ben sosyalistim. Böyle oldukça da direnişte olmaya devam edeceğim.

TELEFON

ADRES

0312 418 94 57 0506 724 64 47 0506 828 78 66 0505 244 11 65

Natoyolu Cad. 596. Sokak No: 63 24/A Mamak Yükseltepe Mah. 1666. Cad. 1945. Sk. No: 1 Keçiören

Derviş Köse

MAIL

ANTALYA AYDIN BARTIN BOLU BURSA ÇANAKKALE ÇORUM

ODUNPAZARI HATAY

0222 221 20 78 0222 229 36 03 0507 995 81 26 0212 297 93 61 0553 740 67 19

KÜÇÜKÇEKMECE KADIKÖY GÜNGÖREN

0212 424 28 15 0216 330 84 56

Yasa Cad. Yasa Han No: 24 Kat: 3 D:31

0506 976 61 44 0232 484 80 59

KARABÜK kayseri@ehp.org.tr 0555 839 86 52

Tepecik Mah. Çeltik Geçidi Sk. Seymen Apt. No: 2 D: 5

MALATYA 0507 707 20 03

ORDU SAMSUN TRABZON

w w w.ehp.org.tr adresinden gazetemize abone olabilirsiniz


Emekçi Hareket 8. Sayı  

Emekçi Hareket Gazetesi

Advertisement
Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you