Issuu on Google+





Editörden…

güneybursa

Aylık Yerel Kültür Dergisi

Dağ-Der Yardımlaşma ve Kültür Derneği Adına İmtiyaz Sahibi ve Yazı İşleri Sorumlusu Erkan Aydın (Dağ-Der Genel Başkanı) Genel Yayın Yönetmeni Sefer Göltekin Yayın Kurulu İsmail Fedai Hüseyin Koçak İbrahim Ferik Mustafa Bay Fethi Yıldız Selami Acar İletişim İnönü Cad. Güneş İş Hanı No:74 Kat: 5 Osmangazi - BURSA Tel: 0224 272 58 58 Reklam Rezervasyon 0535 564 94 25 guneybursa@gmail.com Baskı

güneybursa dergisinde yer alan yazı ve fotoğraflar tanıtım amacı dışında izinsiz kullanılamaz. Dergimizde yer alan ilan, yazı ve fotoğrafların sorumluluğu sahiplerine aittir. www.guneybursa.org www.dagder.org.tr

Şairler edebiyat için, karın doyurmayan ancak bol bol çay içiren bir uğraşıdır derler. Sanırım aynı şeyler kültür ve sanat için de geçerli. Ancak hemen hepimiz bizi ilgilendirmediğini düşündüğümüz kültür ve sanat olgularının yansımalarıyla günlük hayatta mutlaka hemhal oluyoruz. Kültürel ve sanatsal olgular toplumların hayat tarzlarını oluşturur ve diğer toplumlarla aradaki farkı belirlerler. Söz konusu farklılık “bizi biz yapan değerler” ise hepimizin başını elleri arasına alıp kaygılarını ortaya dökmesi gerekmektedir. Hızlı yaşamanın getirdiği yıpranmışlık, populer kültürün insanımızı bir ahtapot gibi sarmalaması karşısında yapılacak en geçerli eylem geleneğimizin köklü kültürel değerlerine sımsıkı sarılmaktır belki. Bu toprakların kültürel yaşantı bağlamında geleneksel duruşu hala canlılığını koruyor ve geleceğimize yön veriyor. İstesek de bu gerçekliğe kayıtsız kalamayız. Öyleyse bize düşen bu değerleri yozlaştırmak değil, zenginleştirmektir. Bu sayımızda buraya kadar kurduğumuz cümlelerin içini dolduracak yazılar bulacaksınız. Üçüncü sayımız ilk iki sayıdan farklı bir şekilde karşınızda. Dergimize gösterdiğiniz teveccüh neticesinde sayfa artırımına gittik ve kapağımızı iç sayfalardan ayırdık. İyi okumalar...



Sefer Göltekin

8 14 16 20 24

kozağacı yöresinin bir incisi: yunuslar köyü gökhan

karsan

“dağlılar” uyanıyor raif

kaplanoğlu

harmancık mehmet akalan köyü pelvan

semerkant’tan ekrem anadolu’ya hayri

peker

hızlı bursa’nın sadettin yavaş tarafı olmak topçu

içindekiler 3 dağın kültürü tahtakale’de can bulacak erkan aydın 4 haberler 8 kozağacı yöresinin “bir inci”si: yunuslar köyü gökhan karsan 11 1530 yılında adranos kazası ve köyleri ömer faruk dinçel 14 “dağlılar” uyanıyor raif kaplanoğlu 16 harmancık akalan köyü mehmet pelvan 20 semerkat’tan anadolu’ya ekrem hayri peker 22 dağ yöresinin kalkınması için çözüm önerileri osman seymen 24 hızlı bursa’nın yavaş tarafı olmak sadettin topçu 26 kültürel göndermeler ve türk medyası cihan erden 28 köprünün altında dombey danası emel örgün 30 etkinlikler


sunuş sunuş DAĞ-DER KÜLTÜR MERKEZİ’MİZİN İLK ÇİVİSİNİ ÇAKTIK

DAĞIN KÜLTÜRÜ TAHTAKALE’DE CAN BULACAK Danışıklarımızı bu binada yapacağız. Sohbetimiz eğlencemiz buradan yansıyacak Bursa’ya... Bu mekânda, dağ yöresinde yaşayan dağlı tabir edilen, yörük ve Türkmen kültürü ruh ve anlam bulacak…

erkan aydın

Dağ-Der Genel Başkanı

D

ağ-Der bir sivil toplum kuruluşu olarak üzerine düşen sorumluluğu layıkıyla yerine getirbilmenin telaşıyla klasik dernek faaliyetlerini aşan bir performansla çalışıyor. 15 Mayıs - 15 Haziran etiketiyle yola çıkardığımız GüneyBursa yerel kültür dergisi bu kaygıların bir ürünü olarak tüm Bursa’da ilgiyle karşılandı. Dağ-Der, önceki sayılarımızda da belirttiğimiz gibi salt temsilcisi olduğu yörenin kültürünü geleceğe taşıma gayesiyle değil, Bursa’nın kültürel hayatına katkıda bulunmayı da amaçlamaktadır. Ele aldığımız konular açısından ses getiren yazılarla da gündeme yön vermemiz GüneyBursa’nın doğru yolda olduğunun işaretidir düşüncesindeyiz. Bunun en güzel örneği de ikinci sayımızda ele aldığımız dağ yöresi ilçelerinin teşvik kapsamına alınması konusuydu. İlçelerimizin 2010 yılında bu kapsam çerçevesinde değerlendirileceğinin açıklanması yöremiz açısından sevindirici bir gelişme olmuştur. Dağ-Der’in kültürümüzün ve folklorümüzün geleceğe taşınmasında adeta bir köşe taşı niteliği taşıyan ve Dağ-Der Kültür Merkezi olarak

kullanılacak olan tarihi binanın restorasyonu için de ilk somut adım atıldı ve gerçekleştirdiğimiz görkemli bir törenle ilk çiviyi çaktık.

Bursa’ya hizmet verecek olan bu binada; yöresel kıyafetler, el emeği göz nuru takılar, yöre mutfağınsdan yansımalar olacak…

Biz biliyoruz ki Bursa, medeniyetlerin beşiği ve buluşma noktasıdır. Çok kültürlü tarihi izlerin her adımda açıkça görüldüğü bir şehirdir.

Kısaca yörenin kültürel ve folklorik anlamda tüm özelliklerini bağrında taşıyacak.

Bu toprakların bilinen ve varlığını sürdüren en eski sakinleri ise “dağlılar” olarak tanımlanan yörük ve Türkmenlerdir. Dağ yöresinin insanı yaklaşık 700 yıldır kent yaşantısından uzakta kültürünü saflığını, özgünlüğünü gelenek ve göreneklerini bu güne kadar muhafaza etmişlerdir. Bu insanların Bursa’ya geldiklerinde hem dinlendikleri hem alışveriş yaptıkları merkez Tahtakale olmuştur. Bu gün hala Uludağ’ın arkasında yaşayan dağlılar; Bursa’ya geldiklerinde Tahtakale’de buluşuyorlar. Yaptığımız törenle restorasyon çalışmalarını başlattığımız bu bina aynı zamanda eşine az rastlanır bir sivil mimari örneğidir. 150 yıllık bir geçmişin izlerini taşımaktadır. Restorasyon sonrasında eski ihtişamlı günlerine tekrar dönecek. Dağ-der kültür merkezi olarak tüm

Bütün bunların dışında, misafirlerimizi burada ağırlayacağız. Danışıklarımızı bu binada yapacağız. Sohbetimiz eğlencemiz buradan yansıyacak Bursa’ya… Bu mekânda, dağ yöresinde yaşayan dağlı tabir edilen, yörük ve Türkmen kültürü ruh ve anlam bulacak… Bu binanın bursa’ya kazandırılmasında herkesin katkısını bekliyoruz… Tüm işadamlarımızın, sivil toplum kuruluşlarının, resmi kurum ve kuruluşların ve bütün Bursalıların bugüne kadar gösterdikleri hassasiyet ve duyarlılığı restorasyon aşamasında da göstereceklerine inanıyor ve üzerlerine düşen katkıyı esirgemeyeceklerini düşünüyoruz. Bu kadim kentin yarınlarına katkıda bulunabilmenin heyecanı ve coşkusuyla tüm okurlarımızı sevgi ve saygıyla selamlıyorum… GüneyBursa’nın yeni sayılarında buluşmak ümidiyle...

Dağ-Der’in kültürümüzün ve folklorümüzün geleceğe taşınmasında adeta bir köşe taşı niteliği taşıyan ve Dağ-Der Kültür Merkezi olarak kullanılacak olan tarihi binanın restorasyonu için de ilk somut adım atıldı ve gerçekleştirdiğimiz görkemli bir törenle ilk çiviyi çaktık.




haberler haberler DAĞ YÖRESİ TEŞVİK KAPSAMINA ALINIYOR

DAĞ-DER VE ÜNİDAĞ PİKNİKTE BULUŞTU

“Kaymakamlıkların çalışmasıyla bölgenin ekonomik yapısı ortaya konacak ve bu çalışma 2010 yılında tamamlanacak.”

Dağ Der yönetimi ve Ünidağlılar, Orhaneli’de düzenlenen piknik ve dayanışma gününde bir araya geldi.

A

D

K Parti Bursa Milletvekili Mehmet Ocakden, Bursa`nın güneydoğusu olarak bilinen Harmancık, Orhaneli, Keles ve Büyükorhan`ın 2010 yılında teşvik kapsamına alınacağını söyledi. Milletvekili Ocakden, devletin elinde ilçelerle alakalı yeterli veri olmadığı için teşvik yapılamadığını, 2010 yılına kadar kaymakamlıklar aracılığıyla verilerin güncelleneceğini söyledi. Milletvekili Mehmet Ocakden, Bursa`nın gelişmişlik açısından birinci derecede sanayi bölgeleri içinde yer aldığını, dağ ilçelerinin ise ancak 5-6. bölgede yer alabileceğini kaydederek, “Dağ ilçeleri adeta mahrumiyet bölgesi gibi. Doğu ve güneydoğudaki birçok yerden daha kötü durumda. Bu yüzden dışarıya hızlı göç oluyor. Bunu önlemenin yolu yeni yatırımlar yapmak. Yatırımcıyı



teşvik etmek gerekiyor” dedi. Veriler Güncellenecek Teşvik kapsamında olmayan dağ ilçelerine iktidarları dö neminde önemli hizmetler yapıldığını öne süren Mehmet Ocakden, Orhaneli-Bursa yolunun büyük bir bölümünün yapıldığını, Orhaneli`ye yapılacak modern hastanenin ihalesinin tamamlandığını hatırlattı. Teşvik sisteminin asıl gayesinin göçü önlemek olduğunu bildiren Ocakden, “Bu teşvik sisteminin böyle bir imkan sağlayacağını umuyoruz. Bakanlarla görüştüm, bu bizim meselemizi çözmüyor. Teşvik için ekonomik ve sosyal göstergeler gerekiyor. Bu yüzden kaymakamlara bölgenin araştırılması verilerin güncellenmesi için talimat verildi. Kaymakamlıkların çalışmasıyla bölgenin ekonomik yapısı ortaya konacak ve bu çalışma 2010 yılında tamamlanacak” dedi.

ağ Der yönetimi ve Ünidağlılar, Orhaneli’de düzenlenen piknik ve dayanışma gününde bir araya geldi. Dağ Der yönetimi ve Ünidağlılar, Orhaneli’de düzenlenen piknik ve dayanışma gününde bir araya geldi. Pikniğe Ankara, Bursa, Kütahya, Eskişehir, İstanbul, Afyon, Çanakkale, Karabük gibi illerde okuyan toplam 80 üniversiteli katıldı. Gün boyunca çift kale maç yaparak ve saz ekibiyle gönüllerince eğlenen Ünidağlılar, Dağ Der yönetiminden bu pikniğin geleneksel olarak her yıl düzenlenmesini istedi. Dağ Der Başkanı Erkan Aydın, Dağ-Der ile üniversite öğrencilerinin kaynaşmasını sağlamak amacıyla böyle bir piknik düzenlendiğini belirterek, yaklaşık 150 üniversite öğrencisine burs verdiklerini, burs verdikleri öğrencilerin de ileride iş sahibi olunca ihtiyaç sahibi talebelere burs verebi-

leceklerini belirtti. Gençlikte kurulan arkadaşlıkların çok önemli olduğuna dikkat çeken Aydın, Unidağ’ın bu anlamda da birleştirici ruhuna dikkat çekerek uzun yıllar sürecek birlik ve beraberliğin altyapısını oluşturduğunu söyledi. Dağ-Der Başkan Yardımcısı ve aynı zamanda İl Genel Meclisi Üyesi olan Fethi Yıldız da Ünidağ’lıların kültürümüze ve tarihimize sahip çıkacak olan gençlerimizden teşekkül ettiğine vurgu yaparak, yeni nesilden çok umutlu olduklarını ve bu birlik ve beraberliğin bozulmaması gerektiğini söyledi. Unidağ başkanı Reşat Karış ise yaptığı konuşmada Unidağ’ın yurdun dört bir yanında teşkilatlanmış bir sivil toplum örgütü olduğuna dikkat çekerek, “bizler geleceğin doktorları, avukatları, mühendisleri ve siyasetçileri ve bürokratları olacağız” diyerek Ünidağ’ın önemine vurgu yaptı.


haberler haberler AKILCI YÖNETİMLE BÜYÜK TASARRUF Bursaray’ın C Etabının proje değişikliği protokolü Büyükşehir Belediyesi ile Uludağ Üniversitesi arasında imzalandı.

B

ursa Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Altepe, BursaRay’ı üniversiteye ulaştıracak c etabında yaptıkları proje değişikliği ile yüzde 36 tasarruf sağladıklarını, aynı maliyetle hafif raylı sistemi Organize Sanayi Bölgesi’nden Emek’e kadar uzatılacağının müjdesini verdi. Proje değişikliği ile yüzde 36 tasarruf BursaRay C etabının proje değişikliğinin protokolü Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Altepe ile Uludağ Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Mete Cengiz arasında imzalandı. Uludağ Üniversitesi Rektörlüğü’nde imzalanan protokolde konuşan Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Altepe, BursaRay’ı daha fazla mesafeye ulaştırmak için üniversite etabında yaptıkları proje değişikliği ile tünelden dolayı yüzde 36 tasarruf sağlandığını söyledi. 6 bin 500 metre maliyetle 8 bin 300 metre raylı sistem Akılcı çalışmalar neticesinde 6 bin 500 metre uzunluğundaki BursaRay üniversite etabındaki projede yapılan revizyonla 2 bin 300 metre tasarruf sağlandığını belirten Başkan Altepe, “6 bin

500 metrelik maliyetle 8 bin 800 metre raylı sistem yapma imkanı sağlandı. Bu tasarrufla da BursaRay’ın Organize Sanayi Bölgesi hattını Emek’e kadar uzatarak kullanacağız. Üniversite hattına yapılacak maliyetle 8 bin 800 metre raylı sistemi hattı yapılmış olacak. Bursa emin ellerde” dedi. Başkan Altepe, üniversite son duraktan hastaneye kadar yolcuların kolay ulaşımını sağlayacak sistemle ilgili çalışmaların devam ettiğini bildirdi. Üniversite etabı etap etap hizmet verecek Üniversite etabının Altınşehir, Özlüce ve Ertuğrul İstasyonları’-nın 2009 yılı sonuna kadar tamamlamayı planladıklarını, elektro-mekanik sistemlerinin tamamlanmasının ardından bu 3 istasyonu hizmete açmayı plan-

ladıklarını ifade eden Altepe, “Üniversite etabının diğer 3 istasyonunu da 2010 yılı sonuna kadar tamamlayıp, hemşehrilerimizin hizmetine sunmayı hedefliyoruz. Bu çalışmalar devam ederken, Organize Sanayi Bölgesi’nden Emek’e uzatılacak hatla ilgili de DLH’dan izin alarak, bu bölgedeki inşaata da başlamak istiyoruz” diye konuştu. Oyak Renault önüne otopark yapılacak Altepe, BursaRay’ın OSB’den Emek’e uzatılması ile bu bölgedeki eksikliğinde giderilmiş olacağını söyleyerek, Oyak Renault önüne otopark yaparak Bursalıların hafif raylı sistemi en iyi şekilde faydalanmasını amaçladıklarını dile getirdi. Rektör Cengiz’den projeye tam destek Yapı Merkezi- Tewet Konsorsiyumu Proje Müdürü Ramih Muştu, Büyükşehir Belediyesi eski başkanlarından Erdem Saker ve Uludağ Üniversitesi Rektör Yardımcısı Doğan Şenyüz’ün de katıldığı protokol imza töreninde konuşan Uludağ Üniversitesi Rektörü Mete Cengiz, “Üniversite olarak BursaRay’ın kampu-

sumuzda hizmet vermesinden dolaıy mutluluk duyuyoruz. Gerek inşaat dairemiz, gerek diğer yönetim kademelerimizle projeyi destekliyoruz. Bursa Büyükşehir Belediyesi ile işbirliği içinde projenin en hızlı şekilde ilerlemesi için gayret göstereceğiz. BursaRay, Bursa’nın ulaşım problemini önemli ölçüde çözüm sağladığı gibi üniversite içindeki araç yoğunluğunu da giderecektir. Büyükşehir Belediyesi’ne teşekkür ediyoruz” şeklinde konuştu. Başkan Altepe, imza sonrasında Genel Sekreter Vekili Seyfettin Avşar ve Başkan Danışmanı Semih Pala’nın yanı sıra diğer yetkililerle birlikte üniversite şantiyesinde ve hattın güzergahında incelemelerde bulundu.




haberler haberler

DAĞ-DER KÜLTÜR MERKEZİ

150 YILLIK TARİHİ BİNAYA İLK ÇİVİ ÇAKILDI Dağ yöresinin her köyünün değişmez kaderi olan göç buraya da el atmış ve çekip almış evlatları analarından yurtlarından yuvalarından.

B

ursa’da Dağ-Der Kültür ve Yardımlaşma Derneği tarafından restore edilecek olan 150 yıllık tarihi binaya ilk çivi çakıldı.



Dağ-Der tarafından restore edilerek Bursa’ya kazandırılacak olan kültür merkezinin restore çalışmaları görkemli bir törenle başladı. Tahtakale’deki bina önünde yapılan törene AK Parti Bursa milletvekili Sedat Kızılcıklı, Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Altepe, eski bakanlardan Mehmet Gazioğlu, AK Parti eski Bursa Milletvekili Faruk Anbarcıoğlu, Osmangazi Belediye Başkanı Mustafa

Dündar, dağ ilçelerinin belediye başkanları ile çok sayıda davetli katıldı. Yöresel folklor gösterilerinin ardından açılış konuşmasını yapan Dağ-Der Genel Başkanı Erkan Aydın, restore edilecek tarihi binanın Bursa’nın kültürel hayatına canlılık katacağını belirtti. Kültür merkezi olarak hayat bulacak tarihi mekanda dağ yöresinin kültrel ve folklorik zenginliğinin bütün kazanımlarıyla birlikte geleceğe taşınacağını belirten Aydın, “Bu mekanda Yörük ve Türkmen kültürü ruh ve anlam bulacak. Bu binanın Bursa’ya kazandırılmasında herkesin katkısını bekliyoruz. Yaklaşık 400 bin TL’ye

mal olacak tarihi yapı içerisinde misafir konağı, toplantı salonu, kafeterya, yöresel kıyafet ve eşyaların sergileneceği müze, dernek büroları yer alacak” dedi. AK Parti milletvekili Sedat Kızılcıklı ise dağ yöresinin kültürüne sahip çıkan bir anlayışla hareket ettiğini kaydederek, “Dağ yöresi insanı bir çok dert ve sıkıntılara rağmen bayrağına, vatanına sıkı sıkıya sahip çıkıyor. Sizin gibi insanlara hizmet etmek bizler için onurdur. Yörenin sıkıntılarını bir bir çözeceğiz. Dağ-Der Kültür Merkezi bugüne kadar derneğin imkanlarıyla


bu aşamaya geldi. Bundan sonra binanın açılışını hızlandıracak süreçte hepimizin katkı koyması gerekir” şeklinde konuştu. Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Altepe ise tarihi mirası koruma ve geleceğe taşıma çalışmalarının yerel yönetimlerin ve yerel dinamiklerin sorumluluğu olduğunun altını çizdi. Altepe, “Bu eserlerin ayağa kaldırılması hepimizin görevidir. İnşallah buradaki eseri de hep birlikte ayağa kaldıracağız. Dağ-Der burada en güzel faaliyetlerini yapacak ve yörük Türkmen kültürüne en güzel hizmetleri bu merkezde verecek. Bu konuda bizler Büyükşehir olarak sonuna kadar yanınızdayız” diye kaydetti. Osmangazi Belediye Başkanı Mustafa Dündar da binanın restorasyon çalışmaları sırasında DağDer’e gereken desteği vereceklerinin sözünü verdi. Konuşmaların ardından yapılan dua ve kurban kesiminin ardından restorasyon çalışmalarının startının verildiği ilk çivi çakıldı.




belgesel belgesel

KOZAĞACI YÖRESİNİN “BİR İNCİ”Sİ:

YUNUSLAR KÖYÜ

Kozağacı vadisinin bu küçük mü küçük, şirin mi şirin köyünün Bursa’ya mesafesi yaklaşık 60 km, Kütahya merkeze uzaklığı da üç aşağı beş yukarı aynı. metin: gökhan karsan

Bu bir Bufsad Belgesel Atölyesi çalışmasıdır. www.bursabelgesel.org

S

evdamız insandır. Modern zamanların yarattığı kuru ve renksiz dünyaya mesafeli, peşinden getirdiği yeni değerler ve dünya görüşünün soğuk ve cansız ikliminden uzak kalmayı başarmış, zamanın çıldırtıcılığına karşın erdem üstüne çizilmiş dosdoğru bir hayata, geleneğe ve uğruna yaşanmaya değer tek şeye; onurlarına bir lahza bile zaaf getirmemiş, getirmeyi aklından bile geçirmemiş güzel insanların sevdasıdır bizim sevdamız.



Bu güzel insanların yurtları her daim yukarılardadır. Nedeni çok basittir; aldatıcı dünyanın gelip geçiciliğini kavramış yüce dimağlar, içinde dağdağalı fırtınaların hiç dinmediği sineler, sıcak bir gülümseyişi bir ‘ömür edinen’ apak yürekler ancak yukarılarda huzur ve sükun bulur

da ondan. Bu yüzdendir ki İseviler manastırlarını yüksek ve sarp kayalıklara, Buda’nın öğrencileri ziyaretgahlarını kuşlara bile yükseklik korkusu veren zirvelere kondurmayı tercih etmişlerdir. Yine bu yüzdendir ki; evliya, asfiya ve dervişlerden bilinenlerinin kahir ekseriyeti ömürleri düzde değil hep en yukarılarda ikmal ve itmam etmişlerdir. Gözümüzü çok yukarılara dikiyoruz korkusuzca. Bir büyük geçmişin bozgun üstüne bozgunlarla yorgun, yoksun düşmüş, fakat hayata karşı dirayetleriyle mağrur ve mustağni kalabilmiş ‘bizim insanımızın’ hikayesinin peşine düştük. Bu kez durağımız Keles ilçesinin Yunuslar köyü. Marmara yöresini çar na çar bırakan şiddetli bir lodos fırtınasının dinmeye durduğu ılık bir sonbahar

günü yola koyuluyoruz. İnsanları cem etmekte pek mahir Cem (Şeflek) ağabey ‘Abbas yolcu’ diyor ve geçiyor direksiyonun başına. Kozağacı vadisinin bu küçük mü küçük, şirin mi şirin köyünün Bursa’ya mesafesi yaklaşık 60 km, Kütahya merkeze uzaklığı da üç aşağı beş yukarı aynı. Kıvrım kıvrım yollardan adeta süzülüyoruz. Yol boyunca enfes manzara ve benzersiz floranın büyüsüne kapılıyoruz. Sonbaharın, ‘yeşil cicilerini’ çıkarıp kahverengi takımlarını kuşanmış yorgun ağaçlarının ciddiyeti, kendine has bir dille sanki bizi uyarıyor. Gerçekten de çok geçmeden renklerin değiştiğini ve bir parlaklığı; beyaz gelinliklerini giymiş tabiat anayı ışıl ışıl karşımızda buluveriyoruz. ‘Mürüvvetini de gördük ya artık, ne gam’ deyip ‘Koca Yayla’yı arkamızda bırakır-


ken iklimin yavaş yavaş değişip yumuşadığını hissediyoruz. ‘Yunuslar köyüne az kaldı’ diyor kaptanımız ve artık uzaktan köyü gözlerimizle seçebiliyoruz. Yunuslar köyü göğün göğsüne iliştirilmiş al bayrağıyla karşılar sizi ilkin. Önce O ‘hoş geldin’ der. Al bayrağı köyün en yüksek yerine dikilmiş bir direğin ucunda nazlı nazlı dalgalanırken bulursunuz. Hemen yanında bir köy evi mevcuttur. Pek kullanılıyor olmasa da çok amaçlı bir mekan olarak tasarlanmış. Köyün idaresi için muhtarlık, misafirler için misafir odası, sohbet ve çay için kıraathane vs.. Bayrağın bulunduğu küçük meydanın diğer yanında bir cami mevcut. Biraz ilerde de minaresi. Gözleri her daim buğulu Ramazan (Salcı) amca ‘geçen sene bir milyar verip boyattık’ diyor minare için, ‘camii de yıkıp yenisini inşa edeceğiz inşallah” diye de ekliyor. Meydan Taşı Cami avlusunda, köy sakinlerinin ‘meydan taşı’ diye tabir ettikleri bir sütun dikkatimizi çekiyor. Hikayesini merak ediyoruz, yıllanmış fakat henüz yaşlanmamış kocaman mavi gözleriyle Hacı (Mustafa Yakın) amca anlatıyor. Bir yağmur ardından bu taş, eliyle işaret ettiği uzak bir tepede toprak üstüne çıkar. Köyün gençleri taşı yerinden söküp şimdi bulunduğu yere dikmeye karar verirler. Zahmetli bir uğraş neticesinde amaçlarına muvaffak olurlar olmasına ama, tarla sahibi durumu öğrenince gençlerin bu habersiz ve izinsiz hareketini tasvip etmez ve taşı geri getirmelerini ister. Gençler geri getirmezler ve (tabiatlarının gereği) inat ederler. Tarla sahibinden yedikleri bir araba dayak bile onları caydırmaya yetmez, en nihayet taş şimdi bulunduğu yerde kalır. Meydan taşının “meydanda dikili taş” olmak dışında bir özelliği bulunmasa da, bu taş için dayağı göze alan Yörük inadını anlamaya çalışmayın. Tebessüm dolu bu hikayeyi dinlerken sohbet halemize caminin imamı Abdullah (Akdoğan) hoca da katılıyor. Zira namaz vakti yaklaşmaktadır ve cemaat yavaş yavaş hareketlenmektedir. Hoca namazdan sonra bizi çay için evine davet ediyor, gidiyoruz. Memleketini soruyoruz arada. ‘Karadenizliyim, buralı değilim’ diyor. Merakla soruyoruz; ‘Giresun nire, Yunuslar nire?’ diye, tebessümle yanıtlıyor; ‘ilk görev yerim buralardı’ diyor, ‘sonra sevdim

kaldım’ diye de ekliyor. Biz çaya davet edilmiştik, lakin evin hanımı eşiyle aynı fikirde değilmiş. 10-15 dakikanın içinde sıcak çorba ve enva-i çeşit yiyeceklerden müteşekkil sofra önümüzde bitivermişti. Evin hanımının da Karadeniz kadını olduğunu öğrenince şaşkınlığımız dindi. Zira misafir ağırlamakta ne kadar mahir ve hamarat olduklarını bilmeyenimiz yoktur Karadeniz kadınının. Yemeklerden sonra çayla birlikte koyu bir sohbet başlıyor. Meşhur İbiş’i, oğlunun ve torunun ağzından öğrenmek istiyoruz. Bilen bilir; İbiş namıyla maruf Ahmet Alan, icatlar, muhtelif malzemelerden pratik işlerde kullanılmak üzere çeşitli aparatlar yapmak hususunda oldukça maharetli bir insanmış. Oğlu Mehmet Alan, köye gelen ve hayatlarında ilk defa karşılaştıkları bir dozere, babasının inceden inceye bakışını tebessümle anlatıyor. ‘Babam’, diyor, ‘belliydi ki bir benzerini yapmak için böyle inceliyordu’ diye ekliyor.

yönelmiş bir duyguyu ikame etmeye çalışmak diye yorumluyoruz. Teslimiyeti hiçbir şekilde kabul etmemiş bu ruhun, derinleşip bir girdap gibi düvel-i muazzamanın müthiş ordularını yuttuğu Çanakkale ve Kurtuluş savaşlarında somutlaştığını hatırlıyoruz. Mehmet amca da hatırlıyor, “babam Çanakkalede dövüşmüştü” diyor, düşünceler duygulara karışıyor. Mücadele ruhu Kozağacı vadisinin insanlarını yakın bir geçmişte yine bir araya getirmiş. Yörede kurulmak istenen termik santral, projenin ihaleye açıldığı süreçte, vadi halkını

Yunuslar köyü göğün göğsüne iliştirilmiş al bayrağıyla karşılar sizi ilkin. Önce O ‘hoş geldin’ der. Al bayrağı köyün en yüksek yerine dikilmiş bir direğin ucunda nazlı nazlı dalgalanırken bulursunuz.

Teknolojiye karşı bu komplekssiz bakışı, bu hikayeyi, tebessüm dolu bir hayranlıkla dinliyoruz. İbiş’in bu hareketini, teknolojizmin insan iradesini pasifleştirici süreçlerini bertaraf ederek, teslimiyetçi olmayan, kendi ruhunun heykelini dikmeye




Yunuslar köyü ile ilgili olarak izlenimlerimiz bunlardan ibaret, ayrılırken içimizde bıraktığı hicran ise sonsuz. Şimdilerde otuz haneli bu güzel yurdun güzel insanlarını; eskiden bir hanenin, geliniyle damadıyla, torunu tombalağıyla otuzlara kırklara varan mevcudundan, ikilere üçlere düştükleri bu dağılma günlerinin iç burkuntularını bizler de içimizde duyarak onlardan ayrılıyoruz.

10

topluca mücadeleye sevketmiş. Hikayeyi ‘torun İbiş’ Ahmet Alan’dan dinlerken, bir taraftan da çaylarımızı yudumluyoruz. Vadiye kurulacak termik santralin çevreye ve bölge insanına yapacağı zararları kanıtlamak ve insanları ikna etmek için çok çaba sarf etmişler. Bunun için üniversiteden bir inceleme yada rapor onaylatmışlar. Çevre ilçe ve derneklerle birlikte hareket edip, mücadelelerini yerel ve ulusal televizyon ve basın yayın vasıtasıyla daha geniş çevrelere yaymaya gayret etmişler. Bu mücadelenin bölge halkına hem bir çevre bilinci hem de bir kimlik kazandırdığını gözlemliyoruz.. Liberal düşüncedeki faydacı ahlakın ve atomize bireylerin toplamından ibaret toplum tasavvurunun zaaf yüklü yaklaşımları bir kenarda dura dursun, biz böylesi bir mücadele vasıtasıyla yöre halkının bir duygu etrafında toparlandığını, yakınlaştığını, dayanışma ve yardım ruhunu bir kez daha harekete geçirdiğini fark ediyoruz. Ardıç Ağacı’nın öyküsü Hacı Mehmet (Alan) amca bir ağaçtan bahsediyor. Köyün Kütahya’ya açılan vadisinin başında, yaşı bilinmeyen koca bir ardıç ağacından... Görmek istiyoruz, zümrüt yeşili gözleriyle Ramazan (Salcı) ağabey ‘benim pazar arabasına atlayın’ diyor. Köyün hemen dışında heybetli bir Ardıç Ağacı bu. Yolda Hacı amca, ağacın heybetinden başka, onu farklı yapan birkaç şeyden bahsediyor. Bir kere ağacın yaşı bilinmiyor. Kaba bir hesapla 160 yıllık olduğu tahmin ediliyor. Bu devasa Ardıç’ın çevresinde ağaçtan kopan parçaları görüyor ve bunların neden yakacak olarak

kullanılmadığını merak ediyoruz. Ramazan ağabeyin sözlerinden halkın bu ağacı kutsal gördüklerini, ondan bir parçanın kullanılmasının başlarına bir musibet getireceğine inandıklarını anlıyoruz. Ağaca nasıl bir kutsallık atfedildiğinin bir diğer somut emare, ağacın gövdesinde gördüğümüz çakılı çivilerdir. İnanışa göre, saç dökülmesi, ciltte çıkan yaralar gibi araza maruz kalmış biri, gün doğumunda ağacın gövdesine bir çivi çakarak hastalığından kurtulmayı murad edermiş. Köy Kabristanı Mezar taşlarından okuyabildiğimiz kadarıyla üzerinde yazı bulunan en eski mezar hicri 1253 yılına tarihlenmiş. Eski mezarlardan birinin bostancı namında, birkaç nesil önce yaşamış bir eşrafa ait olduğunu öğreniyoruz. Hikayeye göre; adam öldürme suçundan dolayı tecrit edilen Bostancı, memleketi İstanbul’dan sürgün edilir ve buralara gelir yerleşir. Kabristanda diğer dikkat çeken şey, türbe benzeri bir yapıdır. Görece yakın tarihlerde yapıldığı anlaşılan bu türbenin içinde iki mezar mev-

cuttur. Mezarların üzerindeki objelerden biri dikkat çekici: halkın tokmak dediği, ardıç kökünden böylesi bir form almış parçaların hastaların dertlerine şifa olduğuna inanılıyor. Yunuslar köyü ile ilgili olarak izlenimlerimiz bunlardan ibaret, ayrılırken içimizde bıraktığı hicran ise sonsuz. Şimdilerde otuz haneli bu güzel yurdun güzel insanlarını; eskiden bir hanenin, geliniyle damadıyla, torunu tombalağıyla otuzlara kırklara varan mevcudundan, ikilere üçlere düştükleri bu dağılma günlerinin iç burkuntularını bizler de içimizde duyarak onlardan ayrılıyoruz. Ayrılırken, belediye tarafından hala çözülememiş içme suyu, ve köy sakinlerinin, sahip oldukları tarla ve arazilerle ilgili olarak ilgili kurumlarla yaşadıkları kadastro sorunlarına, Çanakale’de ve Kurtuluş savaşında dövüşmüş bir halkın torunlarını inceden inceye üzdüğünü sessizce fark ediyoruz. Sonbahar akşamı ağaçlar yaprak yaprak dökülüyor, biz de onlarla birlikte yavaş yavaş yollara dökülüyoruz.


tarih tarih

1530 YILINDA

ADRANOS KAZASI VE KÖYLERİ

İncelediğimiz defter 166 Numaralı Muhâsebe-i Vilâyet-i Anadolu Defteri olup 1530 tarihlidir. Kanuni Sultan Süleyman döneminde hazırlanan bu defterden Adranos (Orhaneli) kazasının köylerini ve mezralarını öğrenebiliyoruz. Bu dönemde Orhaneli,Harmancık,Keles ve Büyükorhan’ı kapsayan Adranos kazasında toplam 1 kasaba, 102 köy,12 mezra, 2 Yörük cemaati bulunmaktadır. ömer faruk dinçel

Zaim ve Sipahi tımarı

Emlak

Kasaba:1

Karye (köy):4

Karye (köy): 95

Hane:64

Hane:1249

Mücerred:47

Mezraa:8

Muaf:1

Nehr:1

Hasıl:6.695

Asiyab (değirmen):35 İmam:16 Cemaat: 2 (Yörükân cemaati:12 hane,3 mücerred,Hasıl 500 ve Karacalar cemaati:35 hane,19 mücerred) Hasıl:139.710

Amme vakıfları

Eşküncilü vakıfları

Karye (köy):2

Karye(köy):1

Mezra:4

Hane:46

Çiftlik:1

Mücerred:32

Hane:34

Hasıl:3.375

Mücerred:12 Hasıl:2.461 Yekün Kasaba:1 Cemaat:2 Nefer:2.502 Muaf:17

Karye (köy):102 Asiyab:35 Hane:1.393 Mahsulat:152.241

Mezra:12 Nehr:1 Mücerred:1.092

11


Tablo:1-a 1530 Yılında Adranos Kazasının Köyleri Köyün adı Adaviran

Hane

Mücerred

14

17

İmam

820

Ağaçhisar

5

3

Akalan

17

20

669

Akçakilise

16

14

951

Akçasaz

15

12

1831

Alpagut

13

11

2272

Ardıç (Karaardıç)

12

8

1329

Argun (nısfı)

29

22

2920

Argun (nısfı)

22

24

1793

Armudlu

5

3

865

Ballusaray

9

8

1163

Balyas

22

19

3073

Basak

22

22

Belenviran

2

3

648

1

Akçabük

2184 100

Adranos

740

1

1969

Biçerler

5

3

1068

Boyaluca

17

15

1577

Boyaluca

14

22

1164

Boyaluca (nısfı)

8

16

1365

2

1

1195

Bozcaviran Bozviran

296

Budaklar

12

8

1381

Budaklar

12

13

1293

Burun viran

13

15

Bürnik

21

10

1623

Çamurca

9

8

1165

Çeki

9

7

1549

Çerçiler

10

3

1175

1

Çayırözü

2488

1120

Çiçeklü

761

Çökene

12

10

Çöreler

8

1

Delüce

20

14

975 1

537 2050

Depecüklü

761

Durasan

6

5

921

Düğenli

4

2

291

Ece

13

7

Eşen ve Geldir

16

14

Fazıl

12

8

Firuz

8

6

Gedükviran

25

27

2691

Gelemiç

12

14

1581

Gökçeviran

10

2

1934

Gökçeler

40

36

Gürencik

3

4

1

2039 1264 1685

1

1

1595

3331 629

Görünen(Gürnan)

30

-

Göynük

12

6

1237

9

5

9000

Günay

12

Hasıl

Güney

1

2854 662


Tablo: 1-b 1530 Yılında Adranos Kazasının Köyleri

Günay Selahaddin Harmancık Hasan viran, Mahmudça ve Köseler Hüseyin viran Ilıcak İkizoluk İlbiste(4 köy) İlbiste Kabakulaklar Karaçukur Karagöz Kavak Kavaklu ve Burmi Kayacıklar Kedücü Kınık Kızılçukur Kıztalu Kozağacı Kozca armut Kozluca Mekri Menteşeler Oydaş (Oydas) Oydaş (nam-ı diğer Engürücük) Özler Perçin Sada Sadaka Sadaka Sadaka Sakız Sarnıç Sırıl Sorkun Sorkun Söğüd Söğüd (Diğer adı Karaoğlanlar) Susuz Şeyhlü Uzuncaöz Yarımca Yarımşa Yassıvaran Yenice Yenice göl Yenice köy

3 nefer 46 12 11 20 5 64 7 7 14 20 17 12 3 29 9 12 43 59 7 9 4 8 6 35 46 17 17 5 6 14 28 10 3 2 11 12 9 6 11 nefer 6 40 5 13 2 23 7

32 8 7 27 2 47 5 11 16 19 2 4 24 10 12 16 39 3 13 5 8 10 26 46 12 26 1 2 6 21 6 2 1 12 10 5 3 45 5 14 1 18 2

1 1 1

1

1 1 1

1

1

mezra hasılı 100 3375 1431 1670 1584 569 6695 1359 240 1585 1785 1421 647 366 3439 1284 903 2754 5997 1500 1034 1000 1261 1397 4585 3099 1211 2082 1205 846 1205 2943 1550 411 1298 \ 1907 769 1432 1676 715 150 1269 3479 2308 1096 446 3952 647

Tablo:2 1530 Yılında Adranos Kazasının Mezraları MEZRA

Hasıl

Akbeyi mezrası

100

Aruk mezrası

310

Çayözü mezrası

100

Dede Bâli mezrası

300

Elma mezrası

300

Emirce mezrası

429

Hızır şeyh mezrası

200

Hüseyin mezrası

50

Kadı mezrası

50

Kozağaç mezrası

100

13


deneme deneme

“DAĞLILAR” UYANIYOR!.. Dağ köylerinden Bursa’ya yerleşen göçmenler gittikçe artıyor. Diğer yandan da Bursa’daki dağlılar, köylerine geri gidiyor, hizmet için...

raif kaplanoğlu

Son 30-40 yıldır, tüm ülkemiz büyük bir kültürel değişim yaşamaktadır. Türkiye adeta bir kültürel şok içindedir. Hayatın her alanındaki yaşam biçimi son yıllarda değişti, değişiyor. Bu değişimin en yavaş olduğu yer, elbette ki Uludağ köyleridir.

D

ağ köylerinden Bursa’ya yerleşen göçmenler gittikçe artıyor. Diğer yandan da Bursa’daki dağlılar, köylerine geri gidiyor, hizmet için... Çocukluk yıllarında yaşadıkları o köy yaşamlarını yaşamak, kültürlerini sürdürmek için. Dağ köylüsü, köyleri için çırpınıyor. Yılda ancak birkaç kez gidebildikleri köyleri için dernek kurup, şenlikler düzenliyor. Dağlılar, köylerini yeniden keşfediyor, Dağlılar uyanıyor!.. Uludağ köylerinde uzun yıllar araştırma yapan A.R.Yalgın kitabında şu tespiti yapıyor: “Bu dağlardaki Türkmenlere Bursalılar “Dağlı” derler, çok saf göründükleri, yani “şeytanlaşmamış” bu adamlarla zaman zaman da eğlenirler. Dağlı Adırnazlılar çok saftır ama, onların bu saflıkları budalalık demek değildir. Şakacıkları, geniş yürekli oluşları, her şeye soğukkanlılık göstererek gülerek savuşturmaları, kendilerinin çok zeki olduklarının kanıtıdır.” Antikacı-etnograf dostum Şinasi Çelikkol’un dükkanına her gün 78 Dağlı gelir, yaptığı el-işi ürünleri satmak için. İlk kez dükkanına gelen Dağlı’ları hemen konuşmalarından tanır: “Sen Kocakovacık’tan mısın?”

14

İlkinde olmasa bile, ikinci veya üçüncü köyde mutlaka Dağlı’nın köyünü söyler. İlk zamanlar çok şaşırırdık bu duruma... Ancak zaman içinde neredeyse ben bile

köylüleri ayırır duruma geldim... Çünkü Uludağ’daki her köy neredeyse farklı bir kültür oluşturmuş... Bursa’mızın kültür zenginliği bu. Her köyün ağızları, tavırları farklı... Bazı kelimeleri ise çok farklı söylüyorlar, sanki farklı bir dil gibi... Örneğin Sorgunlular abiye de “ava”, çağırmaya “ünleyiver” derler. Kocakovacık’ta çalılığa “kofalık”, acele etmeye ise “alatlama” derler. Taşpınar köyünde biri taş atığı zaman, “kim dıbışladı” derler... Son 30-40 yıldır, tüm ülkemiz büyük bir kültürel değişim yaşamaktadır. Türkiye adeta bir kültürel şok içindedir. Hayatın her alanındaki yaşam biçimi son yıllarda değişti, değişiyor. Bu değişimin en yavaş olduğu yer, elbette ki Uludağ köyleridir. Aslında bazıları için bu yavaş değişim olumsuzluk olarak görülse de, bence hiç de öyle olmamıştır. Çünkü bugün Bursa’ya ait kültürel kalıtların neredeyse tümünü ancak bu dağ köylerinde bulabiliyoruz. Şehir merkezinde ise artık her şey tek düze, tek kültür olmuş. Bu nedenle Bursa için Uludağ köyleri çok önemlidir. Bursa’nın kültürünü saklayan bir hazinedir çünkü... Bursa’daki şarkıları, türküleri veya gelenekleri araştırdığımızda, bunların neredeyse tümünün kökeninin Uludağ’da yaşayan köyler olduğunu görürsünüz. Son 20-30 yıla kadar da özenle korunmuş bu kültürel değerler, günümüzde artık evrensel kültürün çarkları arasında

yok olmak üzeredir. Bu bir kültürel asimilasyondan başka bir şey değil aslında. Günümüzde artık dağ köylerinde o eski düğünler yok. Köylüler de artık kendi ürettiği tezgahlardaki giysileri değil, fabrikalarda üretilen giysileri giyiyor. Ülkemizde yaşadığımız bu kültürel değişmeyi engelleyemeyiz. Ama hiç değilse, yok olmakta olan bu kültürel değerleri tespit edip, koruyabiliriz. Bunu da ancak önümüzdeki 10-20 yıl içinde yapabiliriz. Çünkü kısa bir süre sonra Uludağ köylerinde de ne mani okuyan kızlar, ne de masal anlatan nineler kalacak. Son yıllarda kurulan Dağ-der, Uludağ köylerinin kültürel dokusunun korunması için çaba gösteren en önemli kurum. Yirmi üç yıl önce kurulan bu dernek, Dağlıların uyanması için büyük bir atılım içine girdi. Son yıllarda Dağlılar, köylerini yeniden keşfetmeye başladı... Dağlılar, uzun yıllar önce göçüp geldikleri köyleri için birşeyler yapılması gerektiğini düşünüyor. Dağlılar köylerine, hizmet için geri dönüyor... Dağlılar, Bursa’nın dört köşesine mühürlerini vurdular Uludağ’ın güneyinde yaşayan tüm köyler, Oğuz boylarından bölünerek kurulmuş Türkmen obalarıdır. Uludağ’da yaşayan Dağlılar, daha 15. yüzyıldan itibaren Bursa’ya indiler, kenti oldular. Yani “manav”laştılar. Aslında manav, göçebe Yörüklerin yerleşmiş Türkmenleri küçümsemek amacıyla


taktıkları bir addır.

köylerin ağırlığı vardı.

Dağlıların 15. yüzyıldan itibaren Bursa merkeze yerleştiğini gösteren izlerini Bursa’nın dört bir yanında görebiliriz. Bursa’nın her köşesine damgasını vurmuşlar çünkü. Tarihi binalarında, kilim motiflerinde, ünlü hattatların hatları arasındaki süslerde, tarihsel yapıların plan ve motiflerinde Oğuz damgalarının bir kaçına rastlarsınız. Çini süslemelerde, ahşap yapılarda, mermer yazıtlarda, cami, han, hamam alemlerinde bolca görülür.

Burgaz, Yunuseli, Trilye, Panayır, Göbelye, Fledar, Misebolu, Fodra, Kite, Tansarı, Gilyos, Apolyond gibi ova köyleri, Rum adlarını olduğu gibi Türk devrinde de korumuştur. Oysa Uludağ’daki köy adlarının hemen tümü Türk adıdır. Bir kısmı ise Kınık, Kızık, Üreğir, Bayındır, Alpagut, Menteşe, Baraklı gibi kendi boylarının adını almıştı.

Örneğin Bayat damgası: Yıldırım Camii’nin dış revaklarının sağ ve sol Stalaktiklerindeki çini süslemelerde, Yeşil Camii’nin batı duvarında, Muradiye Camii’nin cümle kapısının sağa tarafında, Orhan Camii’nin duvar süslerinde, Zeyniler Camii’nin kıble duvarına kakılmış bir mermer üzerinde, Kavukluklarda, Yeşil Türbe’nin kapısında da kabartma olarak çizilmiş örnekler ile dokuma kumaşlarda bulunur. Bursa’nın Türk Kimliği Dağlılar’da saklı Keles’in dağ köylerini gezdiğimde, sanki kendimi Orta Asya’daki Türk devletlerinde sanırım. Köylülerin anatomik yapıları tıpkı Türkmenistan veya Kazakistan’daki gibi, gözler çekik, seyrek sakallı ve sadece çenelerde biten sakallı yaşlılar karşılar sizi. Uludağ köyleri, dışa kapalı olmaları nedeniyle ısrarla Türk kültürünü yüzlerce yıl korumuştu. Bursa’nın güvenliği nedeniyle mi, yoksa Hıristiyanların daha güvensiz buldukları için mi bilinmez, daha Bursa alınmadan çok önce Uludağ tümüyle Türkleşmişti. 15-16. yüzyıldan itibaren belgelerine göre Uludağ’daki tüm köylerin Müslüman olduğu anlaşılmaktadır. Oysa Bursa ovasında, özellikle de kıyılarda Cumhuriyet’e kadar Hıristiyan

Dedelere saygı Gezip gördüğümüz hemen her Yörük köyünün, kurucusu sayılan bir Dede’si var. Bu Dede, köyün ruhudur. Köyün kimliğini taşır. Köylüler, her dertlerinde şifa için ona koşar. Köyü o korur. Mezarına çaput bağlar, dilek tutar, yardım dilenir. Köylüler Dede’leri her zaman hoş tutmaya çalışır, ona kurban keserler. Hemen her köy, bu Dede’lerinin onuruna pilav günü düzenler, yüzyıllardır. Genellikle baharda veya sonbaharda yapılan bu törenler, köydeki en önemli şölendir. Köylüler, bir anlamda hasat sonrası Dede’lerine şükranlarını sunar: Seferışıklar’da Gözle Dede, Kıranışıklar’da Şahan Baba, Sadağ’da Bökçü Dede, Mürseller’de Mürsel Baba için. Bu Dede’lerin çoğu bir tarihsel gerçek, ancak önemli bir kısmı da köylülerin düş dünyalarında yaratılmış Dede’ler. Dağlılar Uyanıyor Uludağ köyleri son yıllarda boşalmaya başladı. Göçler 1960’lı yıllarda başladı. Alacahırka’dan başlayıp Mollaarap istikametindeki dağlık alandaki gecekonduların büyük bölümünü Dağlı göçmenler yaptı. Bu Dağlı göçmenlerin büyük bölümü bugün Bursa’da önemli mevkilere geldi, zenginleştiler. Ancak yaşadıkları köyleri hiç unutmadılar. Şimdi doğup büyüdükleri köyleri için tekrar köylerine gidiyor, hizmet için.

Köylerinin boşalmaması için çalışıyorlar. Köylerinden göç edenlerin, en az yılda bir kez olsun buluşması için şenlikler düzenliyor. Bu haftalarda yapılan Dağ köylerindeki şenlikler, işte bu amaç için düzenleniyor. Mahalleler ile Emir köylerinde Şükran günü, Sargın ve Kocakovacık’ta ise pilav günleri düzenlenmektedir. Kurban bayramında ise Kozbudaklar köyünde seyirlik köy oyunlarının yer aldığı bir şenlik düzenlenmektedir. Özer Güleç, muhtar Mehmet Çakın ve arkadaşları, son derece eski bir tarihe sahip köylerinde güzel girişimler yapmış. Köylerinin dört bir tarafında ortaya çıkan antik eserler ile etnografik eserleri toplayıp bir müzecik yapmışlar, tıpkı Avrupalı bir köy gibi. Belenören Şenliği, çokça siyasetçinin katılıp, bir siyasi gösteriye dönen bazı etkinliklere benzemeyen gerçek bir Dağlı Şenliği... Dağlılar, köylerine geri dönüyor... Dağlılar, köylerini yeniden keşfediyor. Dağlılar uyanıyor... Umarım, Dağ köylerinin önemini, ilgili ve yetkili Bursalılar da anlar ve onlar da uyanırlar... Dağ-Der, abartısız Bursa’nın en güçlü ve dinamik sivil kuruluşu. Sadece Bursa merkezde 300 bin kişilik bir gücü olan bu organizasyonun, nasıl tek yürek ve dinamik olduğunu bu gezide gördüm. Basit bir gezi için yüzlerce kişilik, kusursuz bir organizasyon yapılmıştı. Bu nedenle başkan Yüksel Acar ve Fahrettin Beşli nezdinde tüm DağDer’i kutluyorum. Bu kadar geniş kitleye hakim olan böyle bir örgütü, siyasetten uzak, sadece bölgenin kültür ve sorunlarına yönlendirdikleri için de ayrıca teşekkür ediyorum. Umarım politikacılar, bu güzel örgütün amaç ve hedeflerini, kendi amaç ve hedeflerine alet etmezler.

Uludağ köyleri son yıllarda boşalmaya başladı. Göçler 1960’lı yıllarda başladı. Alacahırka’dan başlayıp Mollaarap istikametindeki dağlık alandaki gecekonduların büyük bölümünü Dağlı göçmenler yaptı. Bu Dağlı göçmenlerin büyük bölümü bugün Bursa’da önemli mevkilere geldi, zenginleştiler. Ancak yaşadıkları köyleri hiç unutmadılar.

15


araştırma araştırma HARMANCIK

AKALAN KÖYÜ

Dağ yöresinin her köyünün değişmez kaderi olan göç buraya da el atmış ve çekip almış evlatları analarından yurtlarından yuvalarından. mehmet pelvan

Yaz kış başı hep beyaz yaşmaklı, uzun fistanının bağrı yeşil yapraklı, sayamadım, belinin kuşağı bilmem kaç saçaklı, etekleri bin bir çeşit kır çiçeğiyle kaplı, Uludağ.

16

Y

az kış başı hep beyaz yaşmaklı, uzun fistanının bağrı yeşil yapraklı, sayamadım, belinin kuşağı bilmem kaç saçaklı, etekleri bin bir çeşit kır çiçeğiyle kaplı, Uludağ... Bir bahar günü, çiçek çiçek dolaşan arı misali bizde; Uludağ’ın eteklerindeki yüzlerce kır çiçeğinden birisi olan Harmancık Akalan Köyü’nden öz alıp bu sayfalarımıza petek örmeye karar kıldık. Harmancık Akalan; Harmancık ilçesinin kuzey doğusunda, küçük ve büyük mahalle olmak üzere iki mahalleden oluşuyor. Dağ yöresinin her köyünün değişmez kaderi olan göç buraya da el atmış ve çekip almış evlatları analarından, yurtlarından, yuvalarından. Yıllarca eş dost arkadaş birbirini görüp bulamadan gurbet ellerde çaresizce yaşayıp gitmişler.

Bu ayrılığa bir son vermek isteyen Akalan’ın Köyünün göçmen kuşları, yılda bir kez köylerinde buluşup hasret gidermek için bir gün tertiplemişler. Her yıl Haziran ayında komşu köylerin de davet edildiği bu günde koçlar kesilip pilavlar pişiyor, mevlitler okunup şenlikler yapılıyor ve birbirlerine olan özlemler giderilip, eski günler yâd ediliyor. Akalan Köyü bağrından bir de işadamı çıkarmış. Bu köyün her genci gibi bir zamanlar Bursaya ekmek parası için giden Mustafa ÇOBAN da kapalı çarşıda tezgâhtar olarak işe başlamış. Babası da köy yerinde bakkal olan ve dolayısıyla genlerinde ticaret erbaplığı bulunan Mustafa Çoban, kısa sürede yaptığı işi benimseyip kavramış ve bir emekçi olarak çıktığı bu yolda ilerleyip tezgâhtarlıktan müdürlüğe ve derken kendi iş yerini kurup tül perde imalatçısı olarak Bursa işadamlarının arasına katılmış. Böy-

lece Mustafa Çoban ekmek parası bulmak için çıktığı bu yolda umduğunu fazlasıyla bulmuş ve yüzlerce insanla da paylaşmaya başlamış. 18 yaşına kadar çocukluğunu ve gençliğini geçirdiği köy hayatının her türlü sıkıntısını ve yokluğunu iliklerine kadar yaşayıp gören Mustafa Çoban, işadamı olunca köyünü ve köylülerini unutmamış. “Kazandığım paramda köyümün de hukuku vardır” deyip, köyünün iki camisini, okulunu, imam lojmanlarını, fırınını çeşmelerini yaptırıp tamir ettirmiş ve yoksullara da kol kanat germiş. Her yıl Haziran ayında köyde yapılan törenin de yine sponsoru olmuş ve böylece Akalan ve komşu köylerin takdirini toplamış. Ne diyelim, darısı; hemen hemen aynı kaderi paylaşıp ta parayı görünce eşini dostunu unutan, köylü olduğunu saklayıp köylüsünü görünce kafasını çeviren diğer işadamız ve zenginlerimizin başına.


Harmancık Akalan Köyü’nün bugünkü genel durumunu bu şekilde özetledikten sonra tarihi ve kültürel yönlerine göz atalım.

Halk arsında bir söz vardır kadından evliya olmaz diye. İşte bu ön yargıyı çürütecek bir evliya kız yatıyor Akalan Köyü’nde.

Köyün ilk adı Akoğlan’mış ve daha sonra Akalan olmuş. Köyün kuruluş tarihi hakkında pek kesin bir bilgi olmasa da köyün oturmuş olduğu mevkiinin geçmiş medeniyetlere de beşiklik ettiği gözlenmekte. Köyün hemen karşısında bulunan ‘kale’ derede bulunan ‘delikli kaya’, küçük mahallede bulunan tarihi çeşme bu köyün tarihi mirasları. Bizanslılardan kalma olduğu düşünülen bu kalenin üstü toprakla örtülü ve bir tepe görünümünde. Kalenin yer yer açığa çıkan kısımlarında çok büyük taşlar kullanılarak inşa edildiği gözleniyor. Yine köyün altındaki derede bulunan ‘delikli kaya’nın da geçmişte sığınak olarak yapıldığı ve içinde iki tane siper odası bulunduğu, üzerinden akan suyun kireçli olması sebebiyle bu yapının üstünün zamanla kireç kaplandığı ve büyük bir kaya görünümü aldığı belirtiliyor. Küçük mahalledeki çeşmenin Osmanlıca yazılmış mermer kitabesinde de bu çeşmenin 1346 tarihli olduğunu görüyoruz.

FİDAN ANA Halk arsında bir söz vardır kadından evliya olmaz diye. İşte bu ön yargıyı çürütecek bir evliya kız yatıyor Akalan Köyü’nde. Halk arasında FİDAN ANA diye anılan bu evliya kızın yaşam hikâyesi Büyükorhan’ın Kınık Beldesinin Çalı Mahallesi’nden başlıyor. Bu sebeple önce bir Kınık Beldesi’nin Çalı Mahallesi’ne gidip gelmemiz gerekiyor. Yaklaşık 150–200 yıl kadar önce

Büyükorhan’ın Kınık Beldesi’nin Çalı Mahallesi’nde Fidan adında bir kız yaşarmış. Anası ve babası ölmüş ve dört kardeşten ikincisi olan Fidan kız zamanla Allah dostu bir kız olup erenler evliyalar arasına katılmış. Haliyle fidan kızın yaşantısında da bazı değişikler meydana gelmeye başlamış. Fidan kız her gece köyün yakınlarında bulunan Erenler Dedesi, Dündar Dedesi ve Sıtma Dedesi diye bilinen mevkilere gidip gelmeye başlamış. Başlamış başlamasına da, diğer yandan

17


Fidan kızın hayat hikâyesinin ilk kısmını, fidan ananın sülalesinden olan Büyükorhanlı Halil TÜRK’ten (aşağıda) dinleyip yazdık.

da köy yerinde bir kızın gece yarısı kendi başına evinden çıkıp çıkıp gitmesi; bin bir çeşit dedikodunun sel olup köy sokaklarından çamurlu çamurlu akmasına sebep olmuş. Bu duruma daha fazla kulak tıkayamayan Fidan kızın ağabeyi, namuslarına halel getirip şereflerini on paralık eden bu kızı öldürüp ortadan kaldırmak için planlar yapmaya başlamış. Nihayet ağabey bir gün Nemrut kesilip, atar Fidan kızı alev alev yanmakta olan ekmek fırınının içine ve fırının ağzını kapatıp evine gider. Birkaç saat geçtikten sonra fırındaki külleri görmek için gelen ve fırının kapağını açtığında gördüğü manzara karşısında şok olan ağabey oracıkta can verip ölür. Fidan kız beklendiği gibi alevler arasında kavrulup kül olmamış. İbrahim (as) için ‘Ey ateş; İbrahim’e karşı serin ve selamet ol’ ilahi emrini veren kudret, bu defa da Fidan kız için devreye girmiş. Fırını kızdırmak için atılan pürçükler çalılar yemyeşil yeşermiş ve Fidan kızın önünde kiraz, erik, üzüm… Vs. gibi her bir çeşit meyveden ikram edilmiş olarak görülmüş.

18

Artık sırrı meydana çıkan Fidan kız bu köyde daha fazla kalamaz ve kendisine zulmedip huzur vermeyen bu köy halkı için de; ‘Sizin erkeğiniz onmasın, kadınınız gülmesin’ diye beddua edip hicret yurdunu belirlemek için elindeki asayı fırlatmış. Asa gelip Harmancık Akalan Köyü’nün küçük mahallesine (Dede Mah.) düşmüş. Fidan kız da; kız kardeşini ve en küçükleri olan erkek kardeşi Ahmet’i de yanına alıp Akalan Köyü’nün şimdiki küçük mahallesine gelmişler. Bu arada Fidan kızın bedduası da geçmiş ve yakın bir zaman sonra Çalı Mahallesi dağılıp gitmiş ve şu an Çalı Mahallesinin yerinde yeller esiyormuş. Fidan kızın hayat hikâyesinin buraya kadarki ilk kısmını, Fidan ananın sülalesinden olan Büyükorhanlı Halil TÜRK (1941) ve Ahmet ASLAN’dan dinleyip yazdık. Harmancık Akalan’a geldikten sonraki hayatını da Akalanlı (Hacı Arif) Arif YILDIRIM ve Ormancı Halil İbrahim’den aldık Akalanlılar sahip çıkmışlar köylerine gelen bu misafirlere ve onlara küçük mahallede kalacakları bir yer yapmışlar. Derken gel zaman git zaman Fidan kız burada da sürdürmeye başlamış Kınıktaki yarım kalan görevini. Fidan kız her gece Akalan Köyü’nün başındaki Kaplan Dede’ye gider, ateşi yakar oraya koymuş olduğu dığanları tencereleri çıkarır ve başlarmış keşkek ve bulgur pilavı gibi yemekleri pişirme-

ye. Kazanlarda yemekler pişerken Fidan kız yemekleri kepçeyle değil de, eliyle karıştırırmış. Bu onun en belirgin kerametiymiş. Yemekler pişince Fidan kız bir seslenir ve oraya yüzlerce asker gelirmiş (başka bir rivayete göre de dağdaki kurt kuş tüm hayvanlar toplanırmış). Fidan kız pişirdiği yemeklerle bu askerleri doyurur dığanları kazanları yıkar geri köye dönermiş. Haliyle aynı dedikodular, yaftalar Akalan Köyü’nde de başlamış dilden dile evden eve dolaşmaya. Bu defa da en küçük erkek kardeş olan Ahmet düşmüş ablasının peşine. Bir gece ablası usulca evden çıkmış, Ahmet de gizlice ablasının peşinden. Fidan kız önden Ahmet gizlene gizlene onun peşinden varmışlar Kaplan Dağı’na. Ahmet bir ağacın arkasına gizlenmiş ve öfkeyle duyduğu dedikoduların gerçekleşeceği anı beklemeye başlamış. Fidan kız her zamanki gibi kayaları oyarak yaptığı ocaklıklara ocakları yakmış, dığanları kazanları ocaklıklara vurup yemekleri pişirmeye başlamış. Yemekler kaynamaya başlayınca her zamanki gibi fidan kız yine yemekleri karıştırmak için sokmuş elini kaynayan kazanların içine. Ama oda ne ki; elini kazanın içine sokmasıyla yanmış bir halde aniden geri çekmesi bir olmuş. Anlamış Fidan kız işin içine bir iş karıştığını ve dönüp şöyle etrafına baktığında bir ağacın arkasında


kardeşi Ahmedi, kendisini gizlice izlerken görmüş. Bir anda öfkelenen Fidan kız Ahmed’e dönmüş ve ‘Yazıklar olsun Ahmet sana, sende mi bana bunu yapacaktın’ demiş ve bir taraftan da yanan kolunu kızarak ona doğru sallamış. Kolunda yapışık olarak kalan bulgur danelerinin her biri bir çöğür gibi varıp Ahmedin gözlerine dolmuş. Ahmet gözlerim, ahh gözlerim, gözlerim kapandı, gözlerim kapaklandı diye feryat etmeye başlamış. (Bundan dolayı şu an Ahmed’in gizlendiği o mevkiinin adı Kapaklı olarak kalmış.) Fidan kız gözleri kör olan Ahmedi alıp yanına köye gelmiş ve köylülere şöyle demiş. “Artık benim vaktim doldu ben birkaç güne kalmaz Hakka yürürüm. Sizden istirhamım Sülemiç’ten kırk tane ağaç kesip bana şuraya bir mezar yapın. Sakın ha, kırk birinciyi kesmeyesiniz, demiş. Diğer bir isteğim de; bu Ahmedi sakın benim yanıma gömmeyin” demiş. Fidan kız dediği gibi ertesi günü Hakka yürümüş. Köylüler de Fidan kızın vasiyetini yerine getirmek için dediği gibi Sülemiç’ten kırk tane çam kesmişler. Köylülerin birisi demiş ki; “yahu kırk kestik, kırk bir kessek ne olacak ki” demiş ve kırk birinci çama da bir balta vurmuş. Bir anda çamdan öyle bir kan fışkırmış ki oradakiler ne yapacaklarını şaşırmış ve içlerinden birisi belindeki kuşağı çıkarıp çamın yarasını sarmış ve kan durmuş. Böylece Fidan kızın bir kerametine daha şahitlik etmiş oradaki köylüler. Bu ağaçlardan çatma bir türbe yapılmış Küçük mahallede ve Fidan kız buraya defnedilmiş. Zamanla diğer kız kardeş öldüğünde onu da yanına defnetmişler. (yanında yatan diğer kişinin anası olduğu rivayeti de vardır ama kuvvetli ihtimal kız kardeşi olduğu yönündedir) Nihayet bir gün Ahmet de Hakkın rahmetine kavuşmuş. Köylüler yine Fidan kızın vasiyetini bir kenara bırakıp bunları birbirlerin-

den ayırmayalım diye düşünüp Ahmed’i de türbeye gömmüşler. Aradan bir zaman geçmiş ve bir sabah Ahmed’in kemiklerini türbenin dışında bulmuşlar. Tekrar gömmüşler ve yine aynı şey olmuş, sabah kemikler dışarıda. O bölgenin âlimlerine olayı anlatıp fikir istemişler. Âlimler de kemikleri nerde buluyorsanız oraya gömün diye fetva vermişler. Böylece fidan ananın vasiyeti biraz zoraki olarak yerine gelmiş. Ahmet şu an türbenin dışında yatıyor. Yakın tarihlere kadar her yıl Akalan köyünün kızları dünyaya doyamadan genç yaşta ölen bu kız arkadaşları için senede bir gün türbede toplanıp pilavlar pişirip dualar okur ve Fidan kızın başında şenlikler yaparlarmış. Bu adet kaybolmuş ve bugün onun yerini gurbetçilerin buluşma günü almış. Biraz üzülerek belirtmem gerekir ki; bu törende de Fidan kızın hiç ismi geçmiyor. Yaklaşık on yıl öncesine kadar bu türbede Fidan Ana’nın asası, bir sancak ve bir de antika bir tas bulunuyormuş. Fakat şu an bunların hiç biri türbede mevcut değil. Daha sonraları bu türbeye bir bakım yapılmış ve bu kez Fidan kıza taş duvardan ahşap bir türbe yapılmış. Üç sene öncesine kadar bu türbede yatıyormuş Fidan kız. Büyükorhanın Kınık Beldesi Çalı Mahallesi’nden akrabaları da kızlarının bu bölgeye geldiğini yıllar sonra duymuşlar ve aramaya başlamışlar. Nihayet günlerden bir gün Akalan Köylü Hacı Arif Yıldırım’la tesadüfen tanışmışlar. Orhaneli pazarında. Arif Yıldırım Kınıklı olduğunu söyleyen bu kişiye kendi köylerinde Kınıktan gelme bir evliya kız olduğunu söyleyince asırlar sonra izi böylelikle bulunmuş Fidan kızın. Ertesi gün Fidan kızın sülalesinden kadın erkek toplanıp çıkıp gelmişler Büyükorhan Kınık’tan Harmancık Akalan Köyü’ne kızlarını ziyarete. Bulmuşlar kızlarını bulmasına da; fakat kafalarına yinede bir şüphe takılmış. “Acaba bu bizim fidan kız mı?”

Hacı Arif Yıldırım Bu şüphe üzerine Hacı Arif Yıldırım demiş ki; “bizim köyde o zamanın bilgin insanı bir Ethem hoca vardı. O hoca bir kitabının kenarına şöyle bir not düşmüş: ‘Fidan Ana aşağı memleketten gelme, Yazıcıoğulları sülalesinden bir kızdır’ diye. Bu sözü duyan kadınların gözlerinden yaşlar boşanıp; “şimdi oldu, Yazıcıoğulları biziz” demişler ve böylece asırlar sonra Fidan kızlarına tekrar kavuşmuşlar. Daha sonra oradaki eski ahşap taş duvardan yapılmış olan türbeyi yıkıp yerine güzel bir türbe yaptırmışlar.

Fidan kız her gece bir yerlere gidip gelmeye başalamış.Başlamış başlamasına ama diğer yandan da köy yerinde bir kızın gece yarısı kendi başına evinden çıkıp çıkıp gitmesi; bin bir çeşit dedikodunun sel olup köy sokaklarından çamurlu çamurlu akmasına sebep olmuş...

19


gezi gezi SEMERKANT’TAN

ANADOLU’YA

Semerkant’tan Anadolu’ya kim bilir kaç kervan düzüldü, kaç yolcu bu uzun mesafeyi göze alıp demirden asasını alıp, çelikten çarığını giyip bu yollara düştü.

ekrem hayri peker

Dağ yörelerini bilen, sohbeti hoş. Ali sayesinde önce Orhaneli sonra Keles üzerinden Gediz’e indik.

20

S

emerkant’tan Anadolu’ya kim bilir kaç kervan düzüldü, kaç yolcu bu uzun mesafeyi göze alıp demirden asasını alıp, çelikten çarığını giyip bu yollara düştü. Bu gün uçakla 3.300 kilometre. Kamyonla 5200 kilometrelik bu uzun yolculuğu göze alanların kim bilir kaçı tamamlayabildi. Buhara’dan Anadolu’ya gelen din bilginlerinin kim olduğu genelde bilinir. Buhara, yakın çağlara kadar din bilimleri merkeziydi. İslâm düşünürlerinden Nakşibendîliğin kurucusu Bahaeddün Nekşibendî, İmam Buhari bu topraklarda yatmaktadır. Yıldırım Beyazıt’ın da-

madı Emir Sultan bu topraklardan Anadolu’ya gelmiştir.

mutanını hatırlardım. Uşak üzerinden Denizliye inerdik.

Dedik ya kim bilir kimler geldiler asırlar boyunca. İzleri aransa ne öyküler çıkar kim bilir. Bir iki öykü de ben aktarayım istedim.

Dağ yollarımız epey bükümlü ve biraz acemi olduğum için dağ üzerinden Kütahya’ya kendi arabamla inmeyi göze alamazdım. Ali isminde iyi araba kullanan bir arkadaşım vardı; Dağ yörelerini bilen, sohbeti hoş. Ali sayesinde önce Orhaneli sonra Keles üzerinden Gediz’e indik. Gidip gelirken bir derede gördüğüm su çarkı dikkatimi çekmişti. Yaşadığım Marmara köylerinde tarlalar karık(!) sulaması yöntemiyle sulanırdı. Dereden ya da tulumbadan pompalarla çekilen

Bursa’nın dağ ilçelerine hiç gitmemiştim. Denizli, uşak taraflarında işim olduğunda Bozüyük yolunu kullanır, oradan Kütahya’ya iner Uşak’a Dumlupınar üzerinden gider, bu tenha yollarda tarihi koklardım. Büyük taarruzdaki en şiddetli çatışmalara sahne olmuş bu topraklarda yatan şehitleri anar, anıtlara bakıp, yol tabelalarını okurdum. Kocatepe Çiyiltepe, Reşattepe; tepeyi söz verdiği sürede alamayınca intihar eden alay ko-


suyla tarlalar sulanıyordu; su çarkının yanında bir fotoğrafım olsun istedim. Yolumuzun üzerinde Allonia ayrı bir güzellikteydi. Zeus’un adına yapılan muhteşem tapınak, stadyum, tiyatro, Roma hamamları insanı o günlere götür gibiydiler. Anadolu’nun gerçeği depremler ve ihmal; birçok Anadolu öreni gibi Allonia da vurmuş, günümüze yıkıntıların kalmasına neden olmuş bu görkemli kentin. Orhaneli’nin adı Atranos’muş eskiden. Bursa fatihi Orhan Bey’in adıyla anılır olmuş, öylece kalmış. Elbette Bursa’nın fethi ile birlikte, Büyük Orhan, Harmancık ve Keles ilk yerleşke birimleri olarak günümüze gelmişler. O gezilerimde dikkatimi elbette çekmeyen şeyler, yeni ve ülke dışı gezilerimde daha bir anlam kazandı. Çünkü “medar-ı maişet motoru” işlesin diye yolumuzu Özbekistan’a düşürmüştü. Çalıştığım fabrika Özbekis-tan’ın başkenti Taşkent’e kırk, kırk beş kilometre uzakta yer alan Çırçık ilçesindeydi. İlçenin sanayi bölgesinde yer alan fabrika bir ırmağın kenarındaydı. Gözüme ilk çarpan şey su çarkı oldu. Gediz civarında gördüğüm çarkın bir benzeriydi. Hoş bir sürpriz olmuştu benim için. Bu hoş sürprizden buradaki dostum Naci beye bahsedince, Taşkent’te Keles adında bir kasaba olduğunu öğrendiğimde, şaşırdım. Evet, yanlış okumadınız KELES, aynen Bursa’daki Keles gibi. Sanırım Orta Asya’dan yola çıkan bazı boylar bu yöreden gelmişler gibi

geldi bana Bursa’ya. Yani ~800– 850 sene önce geldikleri yerin ismini vermişler KELES diye. Şu anda o yörede yaşayan dağlılar acaba ne diyorlar bu benzerlik için? Sanırım sormak gerek. Semerkant’ta gezerken gördüğüm o muhteşem mimari, gerçektende beni çok etkilemişti. Ama o mimari şaheserlerin bir kısmı bana Bursa’daki Yeşil Türbeyi, Yeşil Camiyi, Koza Han’ın kapısını anımsattı. Birden kendimi Bursa’da hissettim. Osman Gazi Belediyesince düzenlenen “Osman Gazi ve Bursa Sempozyumu’na“ “Payitaht Bursa’nın kültürel ve Ekonomik ilişkileri“ üzerine sunulan bildirilerin toplandığı Sayın Cafer Çifti’nin yönetimindeki bildiri kitabında aradığım yolcunun izini buldum: Profesör Zeren Tanındı’nın “Fetihlerin ve Ticaretin Sanata Yansıması, Göçer Bilginler, Dervişler ve Sanatçılar” adlı bildirisinin sonunda. Emir Timur, Özbeklerin bu milli kahramanı ele geçirdiği ülkelerdeki sanatçıları sevdiği, yaşadığı kente Semerkant’a götürür; bu sanatçılardan en başta mimaride faydalanmış. Emir Timur Semerkant’ı o kadar severmiş ki yazdığı bir beyit’te sevgilisinin bir benine Semerkant’ı feda eden ünlü şair Şirazlı Şadi’yi huzuruna getirip hesap sorduğu söylenir: “Sen benim çok sevdiğim bu kenti nasıl sevgilinin bir benine feda edersin çulsuz adam, üzerinde değerli hiçbir şey yok?”

Şair cevap verir: “Sultanım, cömertliğimden hiçbir şeyim kalmadı!” Sultan ne cevap verdi bilmiyorum. Ama sanatçı zengini o yörelerden birisi Anadolu’ya göçtü: Bursalı Lâmi Çelebi’nin dedesi nakkaş Ali Bilyas. 1403 de bu sanatkâr Emir Timur’un ölümünden (1405) sonra Anadolu’ya, Bursa’ya göçer. İşte o sanatçı, Sultan IV, Mehmet’in adını taşıyan o güne kadar görülmedik ihtişamdaki yapıların bezemelerini yapar. Hacı İvaz Paşanın yapımını üslendiği Sultan IV. Mehmet adına yapılan Türbe, Medrese ve Caminin (Bursa/Yeşil yöresi) bezemelerinde Semerkant’ın firuze renkli çinilerini kullanır. Tebrizli meslektaşlarıyla çalışır yerel ustalarla birlikte. Hoş bir sürpriz oldu benim için medrese ve benzeri yapıların Taş kapılarındaki yılan figürlerini görmek. Medrese ve benzeri yapıların Taç Kapılarındaki yılan figürleri hemen Koza hanın kapısını anımsattı bana. Kültürel etkileşim epey fazlaymış anlaşılan o çağlarda. Bakmasını bilen gözlere yaşam hoş sürprizler sunar. İkinci gidişimde su çarkıyla çektirdiğim resmi getirip ofisimdeki masaya koydum. On yıldır burada yaşayan bir Türk arkadaşım resmi görünce “Çırçık’da mı çektirdin?” dedi. Sanki zaman durmuş gibi oldu!...

Bu hoş sürprizden buradaki dostum Naci beye bahsedince, Taşkent’te Keles adında bir kasaba olduğunu öğrendiğimde, şaşırdım. Evet, yanlış okumadınız KELES, aynen Bursa’daki Keles gibi.

21


çözüm çözüm DAĞ YÖRESİNİN KALKINMASI İÇİN

ÇÖZÜM ÖNERİLERİ

Bursa’nın 17 ilçesinin arasından yeşil Bursanın güneyinde kalan 4 dağ ilçesinin tek geçim kaynağı tarım ve hayvancılıktır... Ne yazık ki bizim dağ köylülerimiz ne tarımdan geçinebiliyor ne de hayvancılıktan.

osman seymen

Tarım deyince bizim köylümüzün aklına çilek yerine çile geliyor. Uludağ’ın yamaçlarında, eteklerinde yetişen bu çilek artık köylünün geçim umudundan çıkıyor. Çünkü çilek çok zahmetli bir iş

22

B

ursa’nın 17 ilçesinin arasından yeşil Bursanın güneyinde kalan 4 dağ ilçesinin tek geçim kaynağı tarım ve hayvancılıktır. Hayvancılık deyince akla et ve süt geliyor. Tarım deyince ise en başında çilek geliyor. Ne yazık ki bizim dağ köylülerimiz ne tarımdan geçinebiliyor ne de hayvancılıktan. Hayvancılık yapıyorlar, kasapta etin kg fiyatı 15 TL köylünün hayvanı kg fiyatı 9 TL. Köylüde 1 lt süt fiyatı 0,46 Kr. markette ise 2 TL. Bir de bunun üzerine bu aylarda 1 çuval (50kg) yem fiyatı olan 25 TL eklenince köylü sattığı etten, sütten geçinme yerine daha süt verdiği süt firmalarına borçlu çıkıyor. Bundan dolayı köylünün tek umudu kalıyor; o da tarım. Hani dedik ya tarım deyince ilk akla çilek geliyor. Tarım deyince bizim köylümüzün aklına çilek yerine çile geliyor. Uludağ’ın yamaçlarında, eteklerinde yetişen bu çilek artık köylünün geçim umudundan çıkıyor. Çünkü çilek çok zahmetli

bir iş. Ama bizim köylümüz bu çileğe son çare, son umut olarak da olsa katlanıyor veya katlanıyordu. Çilek yetiştirmek sadece ekmek, sulamak, toplamakla da olmuyor. Çilek bahçeye ekiliyor, sulanıyor, çapa yapılıyor. Tabii bunun yanında yevmiye ile işçi çalıştırılıyor. Köylümüz çoluk çoçuk, yaşlı ihtiyar kendisi de çalışıyor. Sulamada sorun yaşamamak için bahçe sulama sistemini değiştiriyor ve bunu damlama sulama şekline çeviriyor. Sudan tasarruf sağlıyor ama elektrik masrafından kaçamıyor. Yılda iki veya üç kez çilek bahçesine çapa yapılıyor. İlaçlama ve gübreleme de çabası oluyor tabii. İlk yıl bu çilek yavru olduğu için mamul de vermiyor. İkinci yıl tekrar aynı işlev sürüyor yine çilek üretiçisine, köylümüze bu işlev masraf olarak geri dönüyor. Köylümüz umudunu, geleceğine bağlayıp, ekmek parasını kazanmak için bu masrafları borçlu olarak karşılıyor. Ve yılın ilkbaharı dağ ilçelerinde kendini gösteriyor. Ha-

ziran ayının gelmesiyle çilek yetiştiricileri köylümüz, sabahın ilk saatlerinde bahçesine çilek toplamaya gidiyor. Çoçuğuyla, ninesiyle, annesiyle, dedesiyle, babasıyla, işçisiyle karanlık çökene kadar çilek toplanıyor. Çilek kasalara konularak alıcılarına götürülüyor. Kantarda, terazide tartılıyor, kasa daraları düşülüyor ve günlük çilek kartına, deftere, o gün toplanan, darası düşülen çilek yazılıyor. Bu işlem haziran ayı içerisinde 20 gün kadar hergün veya iki günde bir olmak üzeri sürüyor. Ve çilek bitiminde köylümüz, çilek toplayan firmadan parasını alıyor, kimi zaman bu çilek toplayan firmalar köylümüzün alın ternini, parasını vermiyor ve geçiktiriyor. Köylümüz firmadan parayı alsa da yüzü gülmüyor. Çünkü çilek kg fiyatı gecen yıl 1-1,50 TL arası iken bu yıl sadece 60 Kr. olunca çilek artık bizim dağ ilçelerinde çile anlamına geliyor. Çileğin geçen yıla göre biraz daha fiyat artışı olması gerekirken düşmesi ise aslında bizim köylümüzün çaresizli-


ğini simgeliyor. Ve köylümüz her yıl bu korkuyla yaşıyor. Aslında bu böyle olmayabilirdi. Bursanın Gürsu ilçesine bağlı Ağaköy’de olduğu gibi köylü kiraz yetiştiriyor. 5 ton kirazın maliyeti üreticiye 2.500.00 TL ve bu yıl en kötü durumda olmalarına rağmen kiraz kg fiyatı 4 TL. Ağaköylü üretici 5 ton kiraz’dan 20.000.00 TL alıyor. Yani 1 yılda 17.500.00 TL para kazanıyor. Aynı zamanda armut, vişne, şeftali üretimi de yapılıyor ağaköyde ve tüccara satılıyor. Bu ürün aracı firmalara da değil. Bu olay bizim dağ ilçeleri için de olabilir dedik ama nasıl? Bu dağ ilçelerinde ortak veya ayrı ayrı bir soğuk hava deposu olsa köylü ürününü prim yapana kadar bu soğuk hava deposunda kira vererek muhafaza etse bir başka olurdu köylümüzün durumu. Bu zamana kadar yapılmamış olması bile bizim için en büyük kayıp. Bu soğuk hava deposunu bizim dağ ilçeleri kırsal ve yoksul olduğundan dolayı belediyelerimiz özel sektör işbirliğinde yürütebilir. Bu-

nun yanında soguk hava deposunu sadece çilekle değil diğer dağ bölgesinde yetişen kiraz, vişne, erik, armut ve süt ile de yaygınlaştırarak ürünler daha iyi fayatlara hem de ayagına gelen firmalara, tüccarlara pazarlanabilir. Süt üretimi konusunda ise Balıkkesir bölgesinde, köylü ürününü bu şekilde Sütaş, Yörsan gibi büyük süt firmalarına bizim bölgeye göre daha iyi fayattan satabiliyorlar. Köylümüzün her yıl zor duruma düşmesi çifçimizi gurbete çalışmaya, göç etmesine yönlendiriyor ki bu da ilçelerimiz, esnafımız ve geride bıraktıklarımız için zarar teşkil ediyor. Bunun bir örneğini Büyükorhan ilçesinin Çökene Köyü’nde görmüştük. Köyde nufus kalmadığı için köy kapanmıştı. Bunu Güneybursa dergisinin birinci sayısında sayın Cem Şeflek “ düşen son kale çökene” adlı yazısında dile getirmişti. Seçim öncesi belediye başkanlarımız soğuk hava deposu konusun da vaatlerde bulunmuştu. Örneğin Büyükorhan Belediye Başkanı Sa-

yın Selami Selçuk Türkmen, Belediye özel sektör işbirliği ile çilek şoklama tesisi kurulması, gerekirse diğer ilçelerle birlikte yapılması gerektiğine değinmişti. Ve ben bir seçim vaadi olan bu sözü köylümüzün gelecek yıllarda zarar görmemesi ve göç etmemesi için sayın belediye başkanlarımızdan bu şoklama tesisi ile ilgili bir çalışma yapılıp yapılmadığını yapılacaksa bile ne zaman yapılması planlandığı ile ilgili açıklama bekliyorum. Önemli olan dağ ilçelerinin kalkınması, gelişmesidir. . Yine, toplu ağır projesi, et ürünleri konbinası ve süt üretme, organik gıda üretim projesi, reçel, marmelât, tarhana, turşu, konserve, kurutulmuş sebze meyve, salça pazarlanması ve patent alınması gibi çözümlerin üzerinde düşünülmesi gerekmektedir. Ben inanıyorum ki soğuk hava deposu, şoklama tesisi bu saydıklarımın başlangıcı ve öncüsü olacaktır. Yani artık yetkililerin şoklama tesisi konusunda birşeyler yapmaları gerekiyor.

Bu dağ ilçelerinde ortak veya ayrı ayrı bir soğuk hava deposu olsa köylü ürününü prim yapana kadar bu soğuk hava deposunda kira vererek muhafaza etse bir başka olurdu köylümüzün durumu.

23


makale makale HIZLI BURSA’NIN YAVAŞ TARAFI OLMAK Yavaş şehirler insanların özüne dönüş hareketidir. Birinci öncelik insanın kendisiyle ve çevresiyle barışık bir hayat yaşama isteğidir.

sadettin topçu

”Asli unsur sohbet, birlikte güzel vakit geçirmek üzerine kurulmuş sade şehirler adeta. 21. yüzyılın stres yüklü yaşam tarzına karşı bir meydan okumadır”

24

Y

aşadığımız yüzyıl, getirdiği büyük felaketlerin yanı sıra insanları içlerine düştükleri bunalımdan çıkaracak yaşam biçimlerinden de uzaklaştırmıştır. Gelişmiş ülkelerdeki mutsuz insanların sayısının her geçen gün artması ve nöropsikolojik ilaç endüstrisinin her geçen yıl büyümesi insanın yaşadığı şehri ve ortamı sorgulamasına neden olmuştur. Sade bir yaşam tarzı isteği ve bunu sorgulaması sonucunda İtalya’da ortaya çıkan ve sayısı her geçen gün artan “Cittá Slow” (İtalyanca yavaş şehir) şehirler kurulmaya başlanılmıştır. Yavaş şehirler insanların özüne dönüş hareketidir. Birinci öncelik insanın kendisiyle ve çevresiyle barışık bir hayat yaşama isteğidir. Bol muhabbet ve bol sohbet olmazsa olmazlarıdır bu şehirlerin. Aslında eskiye dönüştür. Yeniliklerin yanında gelenekleri yaşama ve yaşatma isteğidir. Tamer Soysal çok güzel ifade etmiştir yavaş şehirleri:

Siz de dedelerinizden, ninelerinizden çoğu kez işitmişsinizdir “bizim zamanımızda” ile başlayan cümleleri. İşte yavaş şehirler o zamanların arayışıdır. Teknolojinin diktiği, buhranlı ve kasvetli kumaştan gömlek giyen insana, yüzde yüz pamuklu entari giydirme çabasıdır.

* ”Asli unsur sohbet, birlikte güzel vakit geçirmek üzerine kurulmuş sade şehirler adeta. 21. yüzyılın stres yüklü yaşam tarzına karşı bir meydan okumadır”

* Gürültü kirliliğini engellemek, trafiği kesmek, yeşil alanları ve yaya bölgelerini artırmak

Yavaş şehir olabilmek kolay bir şey de değildir. Ağır şartları bulunmaktadır.

* Yerel üretim yapan çiftçilerle bu ürünleri satan dükkan ve lokanta-

ları desteklemek ve yerel estetik öğeleri korumak * Ulaşımda petrol türevi ürünler yakan otomobiller yerine bisiklet kullanılması * Reklam panoları, neon ışıkları ve süpermarketlerin olmadığı sokaklar * Hiçbir evin üzerinde televizyon anteni ve çanak bulunmaması * Ve en önemlisi de şehrin nüfusunun 50 binin altında olması gibi 50’den fazla şartı bulunmaktadır. Bunların yanında yavaş şehirler manifestosu aynen şöyle diyor: “Bunlar, eski zamanlara merak-


lı insanları, zengin tiyatroları, meydanları, kafeleri, atölyeleri, restoranları ve ruhani yerleri, bozulmamış manzaraları, sevimli zanaatkarları olan şehirler.” Yukarıdaki şartlara bakıldığında sanayileşmesini tamamlamaya çalışan ve bu konuda büyük yol alan Bursamızın 2 milyona yakın nüfusuyla yavaş şehirler grubuna giremeyeceği açık ve nettir. Şartlar dikkatlice okunulursa görülecek ki çoğu şartın olması bir diğerinin varlığına bağlıdır. Parça planlarla bir şehrin ne vizyonu ne de çehresi değişebilir. Yavaş şehir olabilmek için geniş çapta planlamaların gerekli olduğu görülmektedir. Yavaş şehirciliği, düzenlenecek birkaç sokak ve caddeden ibaret görmek ise bu işe başlamadan önce yapılabilecek en büyük hatadır. Yavaş şehir olma, Bursa için hayalden öteye gidemeyecek bir idealdir. Türkiye’de yavaş şehir olmak için müracaatını yapan ilk yerleşim birimi İzmir’in Seferihisar ilçesidir. Yavaş şehirlerin sembolü olan salyangoz işaretini ilçenin girişine takmak isteyen Seferihisar Belediye Başkanı Tunç SOYER: “Türkiye’de ilk kez bir ilçe ‘Yavaş Şehir’ olmak istedi. Salyangoz sembollü sertifikayı alabilirsek, bu turizmi de besleyecek. Sakinlik ve dinginlik isteyenler bizi tercih edecek. 5 yıldızlı lüks oteller burada yatırım yapmayacak, butik oteller açılacak. Yaya, bisiklet ve atlı ulaşıma önem vereceğiz……”.Görüldüğü üzere turizmin beslenmesini yavaş şehirciliğe bağlayan Sayın Soyer bu tespitinde ne kadar haklı olduğunu da gösteriyor.Turizm sektöründe artık pazarın, kıyı şeridinde kalabalık ve gürültülü beş yıldızlı tatil köyleri yerine; yatlarla ıssız koy turizmine yönelmesi, bunun açık delilidir. Tabi bunların hiç biri Bursa’nın ve Bursa’da yaşayan insanların yavaş şehrin avantajlarından hiçbir zaman yararlanamamaları anlamına gelmemektedir. Bursa gibi hayatın hızlı ve bir o kadar da zor aktığı bir şehirde, kendiliğinden oluşmuş yavaş şehir hüviyetinde olan Gü-

ney Bursa’sı yanı başında bulunmaktadır. Aslında geri kalmışlığın bir sonucudur bu. Hatta en güzel sonucudur. Bursa’yı yavaşlatmak yerine bölgenin bu potansiyeli hızlandırılabilir. Yapılacak çok küçük yatırımlarla yöre Bursa’nın yavaş şehir kimliğini yansıtabilir hale gelebilir ve Türkiye’ye örnek bir proje sunulabilir. Yörenin en büyük avantajları arasında hala geleneklerini yaşatabilmesi, kent yaşamının zorluklarından uzak, dingin gündelik hayat ve endüstri alanları dışında kalması gösterilebilir. Ve tabi ki bunun yanında bakir kalmış doğa güzellikleri. Yöre, Bursa’nın özünü yansıtması nedeniyle de bir diğer dikkat çeken özelliği de bulundurmaktadır. Kentlilik ve Bursalılık bilincinin oluşması ve gelişmesi de bu girişimin sonucu olacaktır. Yaşadığı şehrin geleneklerini ayda yılda bir gören ve çocuklarına aktarma fırsatı bulamayan insanlarımız için yöre, en doğru adres olacaktır. Bursa’nın son zamanlarda eski eserlerin restore edilmesi ve unu-

tulan geleneklerin yeniden ortaya çıkarılmasıyla başlayan “gelenekten geleceğe” yolculuğunun ilk durağı yavaş şehrin altyapısını oluşturmaktan geçiyor. Aynı şekilde yörenin turizm potansiyelinin değerlendirilerek, yöre ekonomisine katma değer sağlamasının da yolu yavaş şehircilikten geçmektedir. Sağlıcakla kalın… *Kaynak: Sakin şehirler sakin yaşamlar/ Tamer SOYSAL

Bursa’nın son zamanlarda eski eserlerin restore edilmesi ve unutulan geleneklerin yeniden ortaya çıkarılmasıyla başlayan “gelenekten geleceğe” yolculuğunun ilk durağı yavaş şehrin altyapısını oluşturmaktan geçiyor.

25


deneme deneme KÜLTÜREL GÖNDERMELER VE

TÜRK MEDYASI

Toplumların iletişim ve etkileşimlerinde önemli bir yere sahip olan medyanın beslendiği en önemli kaynak da kültürdür. Başka bir ifadeyle medya kültürün en önemli üretim ve tüketim alanlarındandır.

cihan erden

Türkiye’de geleneksel kültürün yaşatılması anlamında kitle iletişim araçlarının üzerine düşen sorumluluğu yerine getirmediği görülmektedir.

26

Ş

üphesiz, medya günümüzün en büyük iletişim ve etkileşim araçlarından biridir. Toplumların iletişim ve etkileşimlerinde önemli bir yere sahip olan medyanın beslendiği en önemli kaynak da kültürdür. Başka bir ifadeyle medya kültürün en önemli üretim ve tüketim alanlarındandır. Buna bağlı olarak medyanın toplumlar üzerindeki kültürel şekillendirme payı büyüktür. Bu anlamda Türk medyası geleneksel kültürden yeterince beslenememekte, onun kodlarını yeterince kullanamamakta fakat popüler kültürün kodlarını kullanmayı adeta kendine ilke edinmektedir. Türk medyasının bu olumsuz tutumu günümüz gençlerinin geleneksel kültürden bihaber yetişip, küreselleşen dünyanın kaçınılmaz sonuçlarından biri olan popüler kültürü benimsemesi sonucunu doğurmaktadır. Dolayısıyla kısaca ortak belleğin kodları diyebileceğimiz kültürel göndermelerin medyada kullanımı bireyler üzerinde önemli bir etkiye sahiptir. Bu anlamda Türk medyasının kullandığı gönderme-

leri ve bu göndermelerin yeni nesil üzerindeki etkilerini birkaç örnekle anlatmaya çalışacağım. Türkiye’de geleneksel kültürün yaşatılması anlamında kitle iletişim araçlarının üzerine düşen sorumluluğu yerine getirmediği görülmektedir. Özellikle sinema filmlerinde kültürel zenginliklerden yararlanılamadığı veya kültür fukarası senarist ve yönetmenlerin kaş yapayım derken göz çıkardığı yetmiyormuş gibi batı kültürüne ait unsurların hat safhaya çıkarıldığı görülmektedir. Buna bağlı olarak da halkbiliminin yirminci yüzyıldaki söylemlerinden olan ortak kültürel değerler dolayısıyla ortak belleğe hitap eden kodlar oluşturulamamaktadır. Ayrıca Öcal Oğuz’un tabiriyle Türk sineması kötü yola düşmüş kadın sayısından bile daha fazla kötü yola düşmüş kadın filmi çekeceğine ortak belleğe mal edilebilecek daha kaliteli filmler çekseydi bugün dünya sinema sektörünün % 85’ini elinde tutan Hollywood filmlerinin dolayısıyla popüler kültürün kodlarını değil geleneksel kültürümüzün kodlarını kullanıyor olacaktık. Küresel-

leşme dolayısıyla tek tipleşmenin kaçınılmaz hale gelmeye başladığı bu yüzyılda yerelin alınıp küresele taşınması gerekirken Türk medyası ve sineması tam tersi bir tutum sergileyerek küreseli alıp yerele empoze etmeye çalışmıştır. Aynı medya geleneksele “bu çağda” diye yaklaşıp onu ötekileştirirken popüler kültürü ve onu yaşatmayı modernlik olarak görmektedir. Nitekim Kurban bayramı geldiğinde “bir can da siz bağışlayın” propagandasını yapan köşe yazarları binlerce , milyonlarca hindinin kesildiği yılbaşında ise hayvan sever tutumlarından vazgeçerek köşesine kriz Türkiye’de iş adamlarının seks hayatını nasıl etkiledi şeklinde bir yazı yazabilmektedir. Gerek medya gerekse diğer iletişim araçlarında kültürden bu kadar uzaklaşılarak üretilen ürünler, toplumda kolektif bilincin oluşmasını engellediği gibi ötekini benimseyerek kendi kültürel zenginliğinden bihaber olmayı da beraberinde getirmiştir. Nitekim beyaz örtüye sarılarak yatan birini görünce hayalet diye bağıran; çocuğunu uykuda seyrederken


çocuk uykusu, peri uykusu diyen; gündüz ıslık çalma şeytanlar başına toplanır diyen ; “holi” oynayan çocukları beysbol oynuyor diye tanıtan ; birbirini ölümüne sevmenin sembolü olarak Romeo ve Juliet’i gören ve sabaha kadar sar beni Romeo , Romeo diye şarkı söyleyen bir nesil yetişti. Oysa özellikle en büyük iletişim araçlarından biri olan medyada popüler kültürün kodları değil de geleneksel kültüre yönelik kodlar kullanılmış olsaydı birey ölümüne sevmenin sembolü olarak Romeo ve Juliet’i değil aşkları uğruna yanarak kül olan Kerem ile Aslı’yı, mezarlarında biten güllerin bile kavuşamadığı Arzu ile Kamber’i, Şirin öldü diye külüngünü havaya atıp başını altına tutan Ferhat’ı ; hayaleti değil hortlağı ; Anadolu’da sık uyuyup uyanmanın kodunun peri uykusu değil kuş uykusu olduğunu ; gündüz değil gece, şeytan değil cinin ıslık çalınca başına toplanacağını; sopa ve topla oynanan her oyunun beysbol olamayacağını öğrenecekti. Başka bir ifadeyle sevgiliye seni Romeo gibi seviyorum, baron olan gence (Kurtlar Vadisi) saygınlığını ve otoriteni artırmak istiyorsan Robin Hood gibi zenginden alıp fakire vereceksin derken veya televizyonun karşısına geçip Kırmızı Başlıklı Kız masalının çizgi filmini seyrederken ya da Pegasus’la yolculuk ederken acaba hangimiz birbirini ölümüne sevmenin bizdeki sembolünün Aslı ile Kerem, Ferhat ile Şirin, Arzu ile Kamber olduğunu ya da Dede Korkut’un “Dirse Han Oğlu Boğaç Han Boyu”nda eşine “Beri gelsene başım bahtı, evim tahtı,

Evde çıkıp yürüyende selvi boylum, Topuğunda sarmaşanda kara saçlım, Kurulu yaya benzer çatma kaşlım, İkiz badem sığmayan dar ağızlım, Güz elmasına benzer al yanaklım Kadınım, direğim, döleğim.” diye sevgi sözcükleri fısıldayan “Dirse Han”ı biliyorduk. Robin Hood zenginden alıp fakire veriyordu da, Köroğlu fakirden alıp zengine mi veriyordu acaba. Batının Kırmızı Başlıklı Kız’ını hepimiz tanıyorduk da Nardaniye Han’ımdan niye hiçbirimiz haberdar değildik ya da Yunan Mitolojisinin uçan atı Pegasus’la uçarken Türk Mitolojisinin uçan atı Turpar niye kulağımıza çok yabancı geliyordu. Aynı şekilde 1970’lerde “Öğretmen Kemal” filmiyle modernlik adına dilek ağacını kesen Türk medyası 2000’li yıllarda yine modernlik adına Noel ağacını getirmektedir. Sonuç olarak yukarıdaki örneklerden de anlaşılacağı üzere Türk medyası geleneksel kültürün değil popüler kültürün kodlarını kullanmaktadır. Bunun yenin nesil üzerinde

doğurduğu sonuç ise ortadadır. 19.yüzyılda Avrupa’da özellikle de Almanya ve Finlandiya’da halka yönelerek, halk kültürü üzerinden ulus inşa edilirken Türkiye’de günümüzde özellikle medyada köylüyü ya da onların tabiriyle cahil kesimi anımsattığı düşüncesiyle geleneksel kültürden uzaklaşılarak modernlik adına popüler kültüre sığınılmakta, onun kodları kullanılmaktadır. Bu anlamda sözü edilen konu üzerinde sayfalarca yazı yazılabilir fakat okuyucuyu sıkmamak ve derginin bize ayrılan köşesini aşmamak adına yazı sınırlı örneklerle ve kısa tutularak okuyucuya sunulmuştur. Medyanın geleneksel ve popüler kültüre yaklaşımını bir nebze olsun anlatmayı amaçlayan bu yazı belki de değerli hocam Prof. Dr M.Öcal Oğuz’un tabiriyle okyanusta nefesle dalga çıkartmaya çalışmak gibi olacaktır ama biz yinede okuyucumuzun dikkatini bir an da olsa sözü edilen konu üzerine çekmeye çalışacağız. Bundan sonrası okura kalmıştır.

Türkiye’de günümüzde özellikle medyada köylüyü ya da onların tabiriyle cahil kesimi anımsattığı düşüncesiyle geleneksel kültürden uzaklaşılarak modernlik adına popüler kültüre sığınılmakta, onun kodları kullanılmaktadır.

27


araştırma araştırma KÖPRÜNÜN ALTINDA DOMBEY DANASI

2008 yılında Bursa da oturan KELES Dağdemirciler köyünden Macide Hanımdan derlediğim türkülerden biri olan KÖPRÜNÜN ALTINDA DOMBEY DANASI türküsünün öyküsü...

emel örgün

Firdevs Ferik uzun süre ve sağlık problemlerinin olmasına rağmen büyük bir özveri ile DAĞ-DER kadın kolları başkanlığı yapmıştır. Değerli emekleri asla unutulmayacak olan arkadaşımız Firdevs hanım dağlı kadınların lideridir.

28

2

008 yılında Bursa da oturan KELES Dağdemirciler köyünden Macide Hanımdan derlediğim türkülerden biri olan KÖPRÜNÜN ALTINDA DOMBEY DANASI türkümüzü anlatmadan önce derleme aşamasında neler yaptık onları dile gtirmek istiyorum.Yıllar evvel DAĞ-DER danış gecelrinden birinde tanıdığım Macide hanımdan ilk derlediğim türkü DERE GUNDUZUMUSUN (odam sıva dutmayor-Hacivat ve Karagöz neden öldürüldü filmindeki ismiyle KAM ANA) dır. Bilindiği gibi bu türkü film müziklerinde yer aldı ve filmde yayıonlanmasındna ve Kalan müzik yapım şirketinden albüm olarak piyasaya çıkmasından itibaren bir çok bölgede halk oytunları yarışmalarında kız oyunları olarak çalışılmakta ve yarışmalarda dereceler almaktadır. Macide Kulbey den kendi evinde derlediğim türkülere zaman içersinde yer vereceğim. Son derece sevecen ve Kültürüze çok düşkün Macide hanıma emeklerinden ötürü

sonsuz teşekkürler ediyorum.Kendi evinde bizi konuk edip kamera ve görüntüleyici, ses alıcı cihazlar eşliğinde yaptığımız çalışmalarımıza severek katılan Macide hanıma Bursa kültürüne katkıları nedeniyle minnettar olmalıyız. Halk müziğimize ulusal çapta damga vuran KAM ANA türküsünün kaynak kişisi Macide Kulbey’dir. Bana da severek seslendirmek kısmet oldu. Danış gecelerindeki eğlencelerimizde kadın oyunları sergileyen Firdevs Fe-

rik, Macide Kulbey ve Fatma Tamir arkadaşlarımızı güzel yüreklerinden dolayı kutluyorum. Firdevs Ferik uzun süre ve sağlık problemlerinin olmasına rağmen büyük bir özveri ile DAĞ-DER kadın kolları başkanlığı yapmıştır. Değerli emekleri asla unutulmayacak olan arkadaşımız Firdevs hanım dağlı kadınların lideridir. Dikkatimi çeken ve benim çok takdir ettiğim bir konu da, Macide Kulbey hanım kadın oyunları sergilenirken


eğer oyuna çıkacaksa muhakkak çantasında taşıdığı yazmasını çıkarır örter ve oyununu böyle sergiler. Bu kahraman bayanlarımıza sonsuz sevgilerimi sunuyor ve onları yeniden binlerce kez kutluyorum. Bursa - Keles - Dağdemirciler köyünden Macide KULBEY hanımefendiden kendi evinde derlediğim “Köprünün altında dombey danası” isimli türkünün öyküsü şöyledir. Dağdemirciler köyünde Nazmiye isminde güzel bir kız varmış, köyün zenginlerindne orta yaşlı bir adam Nazmiyeyi almak istermiş. Adan zengin olduğu için kızın anası da kızını vermek istermiş. Kızın sevdiği genç buna karşı çıkmış ancak orta yaşlı adam kızı kaçırmaya karar vermiş, kızın anası da kızı vermeye gönüllü olduğu için adamın Nazmiye’yi kaçırmasına yardım etmiş bunun üzerine yakılan bir türkü imiş. “Macide Kulbey kendisinden alınan bilgilerde türküyü ve öyküsünü köyün yaşlı kadınlarından öğrendiğini ifade etmiştir”

KÖPRÜNÜN ALTINDA DA DOMBEY DANASI (Dağdemirciler köyü) Köprünün altında da dombey danası Nazmiyeyi galdırıveren anası yandım eyvah A nazmiyem göklü de bürün yazmanı Öğrendinmi yalınayak gezmeyi yandım eyvah Köprünün altında da benim düşmanım Sevdiğime varmadığıma pişmanım yandım eyvah Ayağa da gelmedik daş olmaz Başlara gelmedik iş olmaz yandım eyvah Bu dere derin dere suları serin dere

Dikkatimi çeken ve benim çok takdir ettiğim bir konu da, Macide Kulbey hanım kadın oyunları sergilenirken eğer oyuna çıkacaksa muhakkak çantasında taşıdığı yazmasını çıkarır örter ve oyununu böyle sergiler.

Bu dere derin dere gölgesi serin dere Kaynak kişi : Macide Kulbey Derleyen: Emel Örgün Derleme tarihi: 29.02.2008 Notaya alan: Selçuk Oruç

29


etkinlik etkinlik

İ

İlçede 2004 yılından bu yana heryıl düzenlenen Türkmen ve Yörük şenliği yöremizin kültürü ve tanıtımı bakımından büyük bir önem arz etmektedir.

30

30

Bu yıl 18-19 Temmuz tarihlerinde yapılacak Şenlikte mahalli ve popüler sanatçıların konserleri ,folklor gösterileri, köy derleklerinin kurdukları Yörük çadırlarında yapılan kültürel faaliyetler gibi etkinliklere yer verilmektedir. Şenlik ilçe dışında duran vatandaşlar için artık her yıl eş dost ve akrabalarıyla hasret gidermek için adeta bir buluşma tarihi olmuştur.

Şenliğimize gelen misafirler Yörük çadırlarında ağırlanarak kendilerini tamamen yöre kültürünün içinde hissetmeleri amaçlanmıştır. Bu yıl da 18 Temmuz cumartesi günü ilçe merkezinde Mehteran gösterisi ve konserler yapıldı. Yine 18 temmuz cumartesi günü Bursa HAGEL tarafından hayvancılık yarışması düzenlendi. Yarışmada dereceye giren hayvan sahipleri çeşitli hediyelerle ödüllendirildi. Bu yılki şenliğe Oğuz YILMAZ, Hamiyet, Sercio gibi popüler sanatçıların yanı sıra yörenin önemli sanatçıları Ali ORAL, Hatice ACAR ve Ömer ANİŞ konserleri düzenlendi.


etkinlik etkinlik

62. HARMANCIK PANAYIR VE KÜLTÜR ŞÖLENİ

HARMANCIK ŞENLENİYOR

H

armancık Kültür Şöleni ve Yağlı pehlivan güreşleri 1947 yılından bugüne aralıksız olarak yapılmaktadır ve çevre ilçelerimiz arasında en eski ve bu yönü ile de önemli bir değere sahip olan şenliktir. Bu yıl 05-09 Ağustos tarhleri arasında 62.si düzenlenecek olan şöleni, kültürel anlamda yaşattığı hareketliliğin yanında 5 gün büyük bir yoğunlukla sürmekte ayrıca çevre il ve ilçe (Kütahya, Balıkesir, Bursa, Simav, Orhaneli, Keles, Dursunbey, Tavşanlı v.b.) esnafı ve halkı büyük ilgi göstermektedir. Dolayısıyla ilçeye, potansiyel anlamda getirdiği canlılı-

ğa paralel olarak ekonomik anlamda da artılar kazandırdığı bilinmektedir.. Bu yıl 05 Ağustos Çarşamba günü başlayan şölende, 07 Ağustos Cuma saat: 19.00 da Cengiz KURTOĞLU, Hatice ve Süreyya Konseriyer almaktadır. 09 Ağustos Pazar günü ise Mehteran Gösterilerinin ardından Geleneksel yağlı pehlivan güreşleri ile devam edecek. Ziyaretçilerin her türlü ihtiyaçlarını karşılayabileceği nitelikte bir şölen konseptinin yanı sıra konser, kültürel halk oyunları, mehter, yağlı pehlivan güreşleri gibi sosyal ve kültürel aktiviteler ile zenginleştirilmektedir.

31


etkinlik etkinlik GÖYNÜKBELEN

GÖLCÜK YAYLASI Dağ yöresinde bir ilk gerçekleştirilerek şenlik tarihlerinden bir gün önce ŞİİR GECESİ düzenlendi. Geceye yerel gündem 21 sanatcı grubundan 30 a yakın şair ve yazar katıldı.

32

G

öçlük Yaylası: Orhaneli İlçe merkezine 15 km. Göynükbelen beldesine 2 km mesafede Göynükbelen beldesinin piknik ve mesire yeri olan gölcük yaylası 200.dönümlük alana sahip olan gölcük yaylası halkamıza ve belde dışından gelen piknikçilere hizmet vermektedir. Göçlük yaylasında Göynükbelen belediyesi tarafından yapılan masa bank mescit , tuvalet ve şehir şebekesinden ayrı olarak su getirilmiş günlük 8 bin kişiye yetecek kapasitede su deposu yapılmıştır. Ayrıca İl Spor Müdürlüğünce Futbol sahası yaptırılmıştır. FESTİVALİN TARİHÇESİ Beldede Çilek üretimine 1970 li yılların ortalarında başlamıştır. İlk yıllar üretim az sayıda üretici tarafından yetiştirilmeye başlandığı için iç piyasada sofralık olarak tüketilebiliyordu, Zamanla üretim beldemizdeki bütün aileler arasında yaygınlaştırıldığından üretimde çoğaldı, ürünü Bursa piyasası tüketemez duruma geldi.Sonucunda da üreticinin malı elinde kalmaya hatta alıcı bulamaz hale geldi. Zamanın yöneticileri ve beldenin ileri gelenleri bu duruma çözüm bulma yollarını araştırmaya başladılar. Sonuçta üretilen ürünün dış piyasaya ve Bursa haricindeki diğer illere tanıtılmasına karar verildi. Bunun için de araştırmalar yapılıp ancak reklam yapmak amacıyla şenlikler, eğlenceler yapılmasının en uygun olabileceğine karar verildi ve ilki 1983 yılında yapıldı. 4-5 yıl zahmetli oldu ve ilk beş yılda ürünü yurt içinde olduğu gibi yurt dışında

da tanıtımı yapılarak amaca ulaşıldı. Sonraki yıllarda hasat zamanı geldiğinde ürün her yerde aranır oldu. Talep olduğu sürece pazarlama sorunu olmadı. İlk beş yıldan sonrası halk şenliklere alıştı. 1991 yılında 1 yıl ara verildi. O zamandan bu zamana bu şenlikler devam etmekte. Şenlik gününde halk hasat mevsimi olan haziran ayının son pazarında çalışmalardan uzak piknik havası içinde dışarıdan gelen misafirler ile kaynaşarak gönüllerince eğlenmeleri sağlanıyor. Ancak 2008 yılında şenlikler çilek ve kiraz festivali kapsamından çıkartılarak yöre ve özelikle Türkmen kültürünün şehirde yaşayan halka gösterilmesi ve geleneklerin unutulmaması için Göynükbelen Kültür ve Tanıtım şenlikleri olarak düzenlendi. Dağ yöresinde bir ilk gerçekleştirilerek şenlik tarihlerinden bir gün önce ŞİİR GECESİ düzenlendi. Geceye yerel gündem 21 sanatcı grubundan 30 a yakın şair ve yazar katıldı.



Temmuz2009