Page 1

1




2




3


Organize Sanayi Bölgesi Ali Osman Sönmez Bulvarı 2. Sokak No: 1 Nilüfer Bursa Tel: 0.224 243 29 29 (Pbx) Fax: 0.224 242 51 00

güneybursa dergisinde yer alan yazı ve fotoğraflar tanıtım amacı dışında izinsiz kllanılamaz. Dergimizde yer alan ilan, yazı ve fotoğrafların sorumluluğu sahiplerine aittir. www.guneybursa.org www.dagder.org.tr

TEMMUZ-AĞUSTOS 2011

Dağ-Der Yardımlaşma ve Kültür Derneği Adına İmtiyaz Sahibi ve Yazı İşleri Sorumlusu Erkan Aydın (Dağ-Der Genel Başkanı) Yayın Danışmanı Sefer Göltekin Yayın Kurulu İsmail Fedai, Hüseyin Koçak, İbrahim Ferik, Fethi Yıldız, Selami Acar, İhsan Aydın İletişim İnönü Cad. Güneş İş Hanı No:74 Kat: 5 Osmangazi - BURSA Tel: 0224 272 58 58 Reklam Rezervasyon 0535 564 94 25 guneybursa@gmail.com Baskı AKMAT Akınoğlu Matbaacılık San. Tic. A.Ş.

25

BURSA’NIN YEREL KÜLTÜR DERGİSİ

SAYI

İçindekiler 05 Başkan’dan 06 Haberler 08 Kemaliye Bahçelerine Yolculuk - Y. Emre Coşan 12 Milli Hacı Olmak - Orkun Çetin 14 Buhara - Ekrem Hayri Peker 20 Ana Şehir Yar Şehir... - Sefer Göltekin 24 El Emeği Göz Nuru 26 Şampiyon Dağgücü 29 Dağgücü Poster


05

Dergimiz 3 yaşında...

M

ERKANAYDIN

Elinizdeki sayımızla birlikte 3. yılımıza da girmiş bulunmaktayız. Bu sayı ve bundan önceki sayımız birleştirilmiş sayılar olara sizlere ulaştı.

erhaba değerli Güney Bursa okuyucuları. Dergimizin 25. sayısıyla karşınızdayız. Elinizdeki sayımızla birlikte 3. yılımıza da girmiş bulunmaktayız. Bu sayı ve bundan önceki sayımız birleştirilmiş sayılar olara sizlere ulaştı. Dergiciliğin başlı başına bir meslek haline geldiği günümüzde dernek bünyemizdeki çalışmalarla sizlere ulaşan Güney Bursa’nın bugünlere gelmesinde katkısı olan herkese teşekkürlerimi sunuyorum. Bu sayımızla birlikte sürekliliği sağlamak adına dergimizin hacminde bazı değişikliklere gittik. Kültürümüzün ve folklorümüzün yaşatılması ve gelecek nesillere aktarılması noktasındaki çabalarımızın bir yansıması olan dergimizin devamı için bu değişikliği mazur göreceğinizi umuyoruz. Birlik ve beraberliğimizin güçlendiği, yardımlaşma ve kaynaşma duygularımızın öne çıktığı Ramazan ayını gerilerde bıraktık. Bu ramazan ayında, her yıl gerçekleştirdiğimiz geleneksel iftar buluşmamızı bir sonraki seneye bıraktık. sebebi ise hepimizin malumu, Somali’de yaşanan açlık ve kuraklığa katkıda bulunabilmekti. Çağrılarımız doğrultusunda Somali’ye yardımda bulunan tüm hemşehrilerimize duyarlı davranışlarından dolayı teşekkür ediyorum. Ağustos sonu itibariyle hem Zafer Bayramı hem Ramazan Bayramını aynı anda idrak edeceğiz. Bu vesileyle aziz vatanımızı canları pahasına koruyan bütün şehitlerimizi rahmet ve minnetle anıyor, Ramazan Bayramının da tüm insanlık için hayırlar getirmesini temenni ediyorum. Yeni sayımızda buluşmak üzere..

ydın A n a k r E


06

HABERLER

64.HARMANCIK KÜLTÜR ŞÖLENİ 64. Harmancık Kültür Şöleni, Kurtuluş Günü ve Yağlı Pehlivan Güreşleri, yeni çevre düzenlemeleri ile 6 gün süre ile 06-11 Eylül Tarihleri arasında Kutlanacaktır.

ONU UNUTMAYACAĞIZ Bursaspor´un efsane futbolcularından ve teknik direktörlerinden olan Nejat Biyediç, ülkesi BosnaHersek´in Mostar kentinde vefat etti. Orta saha oyuncusu olmasına rağmen attığı gollerle her zaman alkış aldı. 18.08.1990 tarihinde Bursaspor forması ile jübile yaparak futbolculuğa Bursa’da veda etti. İntertoto Kupası´nda gösterdiği başarılı performansla teknik direktörlük kariyerine ciddi bir başlangıç yapan Biyediç, bu karşılaşmalarda sergilenen futbol ile Bursaspor´u bir anda Türkiye´nin gündemine taşıdı.

SÜRDÜRÜLEBİLİR KALKINMA MODELİ DAĞ YÖRESİNDE BAŞLADI DAĞ YÖRESİ KALKINMA ÇALIŞTAYI’NI KELES’TE GERÇEKLEŞTİRDİ. Bursa Kent Konseyi bünyesinde faaliyetlerini sürdüren Sürdürülebilir Kalkınma Çalışma Grubu, Türkiye Küçük ve Orta Ölçekli İşletmeler Serbest Meslek Mensupları ve Yöneticileri Vakfı’nın (TOSYÖV) desteğiyle ‘Dağ Yöresi Kalkınma Çalıştayı’nı düzenledi. Türkiye Kömür İşletmeleri Keles Tesisleri’nde gerçekleştirilen toplantıda konuşan Bursa Kent Konseyi Sürdürülebilir Kalkınma Çalışma Grubu Temsilcisi Dr. Müh. Mustafa Uysal, Kocayayla ve Belenören Köyü´nde saha çalışmalarının

yapıldığı söyledi. Çalıştayda, turizm başta olmak üzere 26 uygulanabilir konunun tespit edildiği vurgulayan Uysal, Yörük Köyü Termik Santrali, seracılık, Bursa´ya teleferik, reçel ve konserve fabrikası gibi konuların da değerlendirildiğini ifade etti. TOSYÖV Bursa Şubesi’nin katkılarıyla gerçekleşen çalıştaya ev sahipliği yapan Keles Kaymakamı Abdülkadir Duran ve Belediye Başkanı Süleyman Kaynak’a teşekkür eden Uysal, hedeflerinin ‘Dünya Kenti Keles´i oluşturmak olduğunu söyledi.


07

KOCAYAYLA’DA ŞENLİK VARDI 46.KELES KOCAYAYLA ŞÖLENİ BİNLERCE KİŞİNİN KATILIMIYLA DÜZENLENDİ.ŞÖLENİMİZİN FİNALİNDE SAHNE ALAN BURCU GÜNEŞ ŞÖLENİMİZE KATILANLARI SESİ VE DANSLARI İLE ÇOŞTURDU...

700 yıllık geçmişe sahip tarihi Keles Kocayayla Şöleni yaklaşık 6 bin kişinin katılımı ile coşkuyla kutlandı. Murad-ı Hüdavendigar Han\’ın savaş hazırlığı yaptığı ve Orhangazi\’nin Nilüfer Hatun ile düğününün yapıldığı Kocayayla\’daki şölene katılan vatan 700 yıllık geçmişe sahip tarihi Keles Kocayayla Şöleni yaklaşık 6 bin kişinin katılımı ile coşkuyla kutlandı. Murad-ı Hüdavendigar Han\’ın savaş hazırlığı yaptığı ve Orhangazi\’nin Nilüfer Hatun ile düğününün yapıldığı Kocayayla\’daki şölene katılan vatandaşlar asırlık geleneğin de devamına şahit oldu. Keles Belediyesi tarafından bu yıl 46.’sı düzenlenen şölene, AK Parti

Bursa Milletvekili Önder Matlı, Ak Parti Bursa İl Başkanı Sedat Yalçın, Bursa İl Kültür Müdürü Ahmet Gedik katıldı. Temsil düğünün ardından şölen programı başladı. Folklör ekiplerinin gösterileri şölene renk katarken, şölene katılan

Erzurumlu aşıkların atışması vatandaşlardan yoğun alkış topladı. Şölenin sonunda sanatçı Burcu Güneş sahne aldı. Sevilen şarkılarını seslendiren ünlü sanatçı hayranlarına unutulmaz bir gün yaşattı.


08

KEMALİYE BAHÇELERİNE YOLCULUK YUNUS EMRECOŞAN

BİR GÜN ONUN BAHÇESİNE GİDECEĞİMİZ VE O GÜZEL SEBZELERİN KAYNAĞINI GÖRECEĞİMİZ HAYALLERİMİZE HİÇ TAKILMAMIŞTI.

O

nu Cuma günleri Keles’e kurulan pazardan tanıyordum ama hiç sohbet etmişliğimiz ve hal hatır sormuşluğumuz yoktu. Kimdir, nedir, ne değildir pek bilmiyorduk. Uzaktan gördüğümüz kadarıyla sakallı bir amca domates, biber, salatalık; bazen de domates çimi, çeşitli sebze fideleri satardı.

Keles’in Kemaliye köyünden olduğunu öğrendiğimizde domateslerin lezzetinin kaynağını da anlamış olduk. Bir gün onun bahçesine gideceğimiz ve o güzel sebzelerin kaynağını göreceğimiz hayallerimize hiç takılmamıştı. Ramazan ayı dolayısıyla vakit geçirmek için köyleri ziyaret ettiği-


09

miz günlerden biriydi. Önce Keles Sofular Mahallesi Caminin çevre düzenlemesinde çalışan işçilerle konuştuk. Kıranışıklar’a yol almadan evvel cami etrafına parke taşı döşeyen Tavşanlılı işçilerle vedalaştık. Sonra da Kıranışıklar’a uğrayıp DSİ tarafından yaptırılan ‘Dere Islah Çalışması’nı bir süre izledik.

İşçilerin fotoğrafını çekerken bir tanesi: “Beni ‘gaste’ye yazacaksan kendisi Samsunlu ama Bursaspor sevdalısı diye yazarsın” dedi. Aslında inanmazdım ama Bursaspor formasıyla çalıştığını görünce inanmak zorunda hissettim kendimi. Samsunlu işçilere ‘kolay gelsin’ dileklerimizi iletip ayrıldık yanlarından.

Henüz bir Kelesliye rastlamamıştık. Kemaliye Köyü’ne geldiğimizde 7 köylü cami avlusunda oturuyordu. Köy eski günlerini ararken bize sıcak bir “hoş geldin” sesi ilettiler. Köy Muhtarı Ali Esen’i sorduk. Sonra bulundu ve geldi yanımıza. Onu beklerken eski köy kahvelerinde bulunan tahta sandalyelerden birine oturdum.


010

Birkaç köy fotoğrafı alırken her köyde olduğu gibi bu köyde de öğrencilerime rast geldim. Görüşüp hasret giderdik. Muhtarla köyün durumunu konuşurken bayramın 2. günü köy hayrını yapacağını öğrendik. Sonra yazımın asıl konusu olan Mehmet amcayı beklemeye başladık. Kemaliye sokaklarından küçük bir traktör sesi duyuldu. Cami çevresindeki huzuru bastıran bu sese yöneldiğimizde 1976 model sarı Austin – Leyland marka traktörü ile gelen Mehmet amca olduğunu gördük. Muhtarın uyarısıyla bindik Leyland’ın sağına soluna arkasına… Yanımda Keles Halk Eğitimi Merkezi Müdürü Gültekin Atar’ın oğlu Ali İzzet, sağımda Muhtar Ali Esen ve Mehmet amca koyulduk yola… 2-3 kilometrelik asfalt yoldan sonra Kocasu’ya dimdik bir yamaca kazılmış tarla yoluna girdik. Hoplaya zıplaya, dallara çarpa çarpa, traktöre yapışa-tutuna vardık bahçenin dingin kenarına… Mehmet Amca buradaki seralarını, su kuyusunu, biberlerini, domates-

lerini, salatalıklarını ve altın çileklerini gösterdi. Kendimi alamayıp daldım seranın içerisine. O ne müthiş bir sıcaktır zor attım kendimi dışarıya. Sonra onun çabasını bir kez daha anladım. Kemaliye’nin bu sarp yamacında ürettiklerini Keles’e ve sofralara taşımak kolay bir emeğin ürünü değildi. Hafızlığı yarılamasına rağmen okumakta hiç gözü olmamış Mehmet Amca’nın… Ziraatçı olup toprakla hoşbeş olacağını söylemiş hep. Allah’ın takdiri bu ya o da toprakla hoşbeş olmuş. Yine Allah’ın öteki takdiri bir çocuğu vefat etmiş sonra da hiç çocukları olmamış. Aşık Veysel gibi toprağı ile baş başa kalmış. Emek verdiği toprağı, bahçesi ve bağı onun dünyadaki tek mirası. Emekliliğini 4 dönümlük bu bahçesinden kazanmış. Leyland traktörü ve evin geçimini buradan sağlamış hep. Israrla: “Ramazan sonrası gelin de mısır közleyelim” diyordu. Kısacık zamanda biz de onun sohbetinden nasiplendik. Kirazı


011

kalmamış ağaçların yapraklarını okşayarak, temiz havayı içimize çekerek enerji depoladık. Altın çileklerin tadına bakamadık. Ama Ramazan ayının o enfes huzuruyla tatmış kadar olduk. Anladık ki özlemek daha güzel kara çaydanlıkta çay içmeyi. Ne bileyim işte kuru ekmek domates yemeği. Yaratılan sayısız nimete şükürler edip ayrılmak üzereydik ki vakti zamanında dedemde de olan arkasına düven bağladığımızı anımsadığım Leyland traktörle bir hatıra fotoğrafı aldım kendime. Sonra tekrar koyulduk bahçe yollarına. Ama bu sefer yükümüz ağırdı. Bir kucak dolusu domates, salatalık, biberle dönüyorduk eve. Buluştuğumuz köy meydanında vedalaştık Mehmet Amca ve muhtarla. Dönüşte yine Kıranışıklar’a uğradık. Bu kez daha fazla insan vardı köy meydanında. Eski Muhtar Niyazi Atak Atatürk Heykeli’ni yıkıyordu. Biz de selam verdik köy meydanındaki atalarımıza… Motosiklet üzerinde huzurla yol aldık dar asfaltlı köy yollarında…


12

MİLLİ HACI OLMAK ÇANAKKALE SAVAŞLARI’NIN OLDUĞU BÖLGE… BU BÖLGE GENÇLERİNİZİN ŞOK OLMASI İÇİN YETER DE ARTAR BİLE. BİR METRE KAREYE ALTI BİN MERMİNİN DÜŞTÜĞÜ SAVAŞTA, TÜRK’LER HER ŞEYE RAĞMEN GALİP ÇIKIYOR, OLAMAYACAĞI OLUR HALE GETİRİYORLAR. EN SON TEKNOLOJİYE MEYDAN OKUYARAK İNANCIN GALİP GELDİĞİNİN İSPATINI YAPIYORLAR. ÜSTELİK KARŞILARINDA TEK BİR DÜŞMAN DEĞİL, MÜTTEFİK GÜÇLER YANİ SİZİN TABİRİNİZLE YETMİŞ İKİ MİLLET VAR. ORKUNÇETİN


13

N

e gelir aklınıza, Çanakkale deyince? Türkiye’nin 41. büyük şehri mi? Hem Ege’ye, hem Marmara’ya kıyısı olan şehir mi? Türkiye’mizin güzide şehirlerinden biri mi yoksa? Doğal ve kültürel değerlerinin dışında, dünya için, daha da önemlisi bizim için, savaş tarihi açısından bir destanın yazıldığı, mucizelerin yaşandığı, kahramanlıkların sergilendiği yerdir Çanakkale… Sadece bizim tarihimizin değil dünya tarihinin en önemli ve maneviyat dolu tek savaşıdır. I. Dünya Savaşını galip bitirmek isteyen düşman devletler, Çanakkale Boğazını aşıp İstanbul’a ulaşmayı hedeflediler. Çünkü İstanbul’u aynı zamanda Anadolu’nun anahtarı olarak gören düşman kuvvetleri, önce denizden saldırıp zafer kazanmayı amaçladılar ancak bunu başaramayınca karadan girmeyi denediler, düşünün, tahayyül edin bir kere; metre kareye 6000 mermi… Ama yine hüsran… Ruhunda, özünde vatan, millet ve din aşkı olan Mehmetçik büyük bir fedakârlık örneği gösterdi, soluk aldırmadı düşmana ve GEÇİLMEDİ ÇANAKKALE… Her tarafı ders, her tarafı nasihat, her tarafı ibretliktir Çanakkale’nin… Buyurun size bir Kıssadan Hisse, rivayet bu ya… Japonya’dan bir eğitim heyeti gelir ülkemize. Temas ve incelemeler yapacak, neticeyi yetkililere aktaracaklar. Gerektiği kadar da ikili işbirliği gerçekleştirilecek. İşler buraya kadar çok iyi… Japon heyeti yurdumuzun bazı bölgelerinde gerekli incelemeleri yapar. Sonra ilgili Bakanlıkta toplanırlar. Heyetin hakkımızdaki tespiti ilginçtir; “Sizin çocuklarınızda milli şuur yok.” Bizimkiler şaşırır! “Bizim çocukların damarlarındaki kan milli duygumuzun kaynağıdır” diye savunmaya geçer bizimkiler ama, yinede fazla ses çıkarmazlar! Ne de olsa misafirdir!

Bizimkiler sorar; “Peki, Sizin gençlerinizde milli şuur var mıdır?” Japon uzmanlar anlatmaya başlar: “Biz gençlerimize ilkokula başlamadan “şok testler” uygularız. Mesela uçak gibi hızlı giden trenlerimiz ile ülke turu yaptırırız. Çok katlı yollardan da geçen tren onları şöyle bir sarsar. Mini mini çocuklarımız teknolojinin bu baş döndürücü neticesini görerek bir şok yaşarlar. Bu şoktan sonra Hiroşima’ya götürürüz onları. Bölgeyi aynen koruyoruz. Bombalanmış bu bölge hakkında bilgilendirir, değil hayvan, bitkinin bile yaşamadığını gösteririz.” Ve deriz ki; “Eğer sizler çalışmaz, sizden öncekileri geçmezseniz, vatanınız işte böyle

düşmanlar tarafından bombalanır. Hiç bir canlı yaşayamayacak biçimde size bırakıp giderler. Çalışırsanız, bindiğiniz hızlı trenleri bile geçecek yeni vasıtalar yaparsınız. Gerisi sizin bileceğiniz iş. Çocuklarımız bununla ikinci bir şok daha yaşarlar. Bu uygulamamızı Türkiye’de bulunan vatandaşlarımıza sorabilirsiniz.” Bizimkiler şaşkınlık içinde sorarlar; “Peki ya Türkiye için tespitiniz var mı? Varsa gözlemleriniz nedir?” Japonlar; “Elbette var” derler. “Bizimkinden çok daha önemli; Çanakkale Savaşları’nın olduğu bölge… Bu bölge gençlerinizin şok olması için yeter de artar bile. Bir metre kareye altı bin merminin düştüğü savaşta, Türk’ler her şeye rağmen galip çıkıyor, olamayacağı olur hale getiriyorlar. En son teknolojiye meydan okuyarak inancın galip geldiğinin ispatını yapıyorlar. Üstelik karşılarında tek bir düşman değil, müttefik güçler yani sizin tabirinizle yetmiş iki millet var.” Diyeceğim şudur ki, gidin Çanakkale’ye, götürün çocuklarınızı… Milli olarak Hacı olun… O ruhu, o yılları yaşayın orada… Allah bir daha böyle bir savaş yaşatmasın bize… Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber, Sana ağuşunu açmış duruyor Peygamber….


14

BUHARA

BUHARA’NIN TARİHİ İSKENDER’DEN ÖNCESİNE UZANIR. BÖLGEDEKİ EFSANEVİ EFRİZYAB KENTİ’YLE BERABER BÜYÜK İSKENDER’İ KARŞILAR. İBN-İ SİNA GİBİ TIP ÂLİMLERİNİN YANI SIRA İMAM BUHARİ, EL-MARGİLANİ, NASRULLAH BAHAUDDİN VE DAHA BİRÇOK ÂLİMİNİN YETİŞTİĞİ TARİHİ BİR KENT BUHARA. YILDIRIM BEYAZIT’IN DAMADI EMİR SULTAN’DA BUHARALI’DIR.

B

EKREM HAYRİPEKER

uhara; Orta Asya’nın en eski kentlerden biri ve İslamiyet’in Mekke ve Kudüs’ten sonra gelen üçüncü önemli merkezi, Vambery’nin deyimiyle İslam’ın Roma’sı. Din bilimlerinin öğretildiği en büyük medreselerin yani üniversitelerin bulunduğu kent. Buhara’nın tarihi İskender’den öncesine uzanır. Bölgedeki efsanevi Efrizyab kenti’yle beraber Büyük İskender’i karşılar. İbn-i Sina gibi tıp âlimlerinin yanı sıra İmam Buhari, El-Margilani, Nasrullah Bahauddin ve daha birçok âliminin yetiştiği tarihi bir kent Buhara. Yıldırım Beyazıt’ın damadı Emir Sultan’da Buharalı’dır. Oda bu topraklardan gelip Anadolu’ya tasavvuf felsefesini yayar. Kazandığı saygınlık onu Yıldırım’a damat yapar, elindeki kalemiyle yıldırım’a damat olmak isteyen nice şanlı beyleri geride bırakır. Araştırdıkça Bursa’ya Emir Sultan’dan başka birçok sofinin geldiğini öğrenmek doğrusu hoş oluyor. Pir Emir, dağdaki bir köyde yatan Selehaddin Buhari, Ali Dede El Buhari ve daha

bilmediğimiz niceleri… Mesafeler yola çıkmak isteyenler için hiç de uzak değilmiş diye düşünüyorum. Çoğu zaman yayan; bazen at, eşek veya deve üzerinde, yarı aç yarı tok çöller, dağlar aşılıp binlerce kilometre yol kat edilip Anadolu’ya, Mısır’a daha nice yerlere gidilebiliyormuş… İstanbul-Taşkent arasının uçakla yaklaşık 3 bin 300 kilometre olduğunu düşünürsek ne demek istediğim belki daha iyi anlaşılır. Mevlana’nın da tarihi Özbek topraklarında yer alan (bugün Afganistan’da yer alan) Belh şehrinden geldiğini de hatırlayalım. İlk gittiğimde Mart sonuydu ve mevsim kıştı. İlk defa YAK modeli uçağa bindim. Arka kapaktaki birkaç basamaklı merdivenle uçağa biniyorsunuz. Yaklaşık otuz-kırk yolcu alan küçük bir uçak. Yaklaşık bir sat yirmi dakika sürdü bu yolculuk. Daha sonra bindiğim RJ tipi uçakla yaptığım yolculuk bana yakı arattı. Apronda deve kesen yetkiliye hak verdim. Yak modeli uçakla yaptığım yolculukta


15 plastik bardaklar içinde su, gazlı su ve gazoz ikram edilmişti. Uçaktan inerken hostesimize Rusça şunları söyledim “Siz bu coğrafyada gördüğüm en güzel varlıksınız.” Hava çok soğuk değildi ama gün erken bitiyordu. Dönüş trenimiz 18.30’da kalkıyordu. Programımız yoğundu, doyasıya gezememiştim kenti. Sadece eski kenti ve şehir dışındaki Nakşibendi Külliyesi’ni acele acele gezebilmiştim. Kendi kendime kentle şimdi tanışmış olduk, sonra gezmeye gelirim dedim. Mayıs sonunda iki günlüğüne tekrar kente geldim. Bu defa hava çok sıcaktı. Bol bol fotoğraf çekecektim. Yolculuğu alçaktan uçarak yaptım ama fotoğraf çekecek bir manzara yoktu. Sadece çölü ve bozkırları gördüm. Binlerce kilometrekarelik çıplak araziyi içinden geçen nehrin oluşturmakta olduğu Haydar Gölü’ne bakarak yolculuğumuzu bu defa 40 dakikada tamamladık. Nehir kenarlarındaki doğal yeşilliği yok etmişler geçmişte yaşayanlar. Bunu yapan insanoğlunu kutladım. Globalizm diyenlere, global dünya çığırtkanlarına selam gönderdim. Tüketim çılgınlığıyla canlı yaşamı yok ediyoruz. Önce Karakul şehrine gittim. Karakul 100-200 bin nüfuslu, Buhara’ya 80 kilometre uzaklıkta bir kent. Kentin girişi Anadolu kasabalarını andırıyordu. Yapılarda kerpiç kullanılmıştı. Karakul’dan Buhara’ya gelirken Buhara’nın toprak surlarından kalanları gördüm, hemen birkaç fotoğraf çektim. Sonra Eskişehir’in öbür ucuna Lebi Havuz’a geldim. Havuzun hemen kenarında eşeğine ters binmiş Nasrettin Hoca’yı gördüm ve şaşırdım. Biraz araştırınca “Nasrettin Hoca” kültürünün burada da yaygın olduğunu öğrendim. Bazı yörelerde de “KÖROĞLU” söylenceleri burada da var. Buhara’da sayısız medrese, kervansaray, mescit ve bir-iki de hamam


16

var. Eski kentteki tarihi dükkânlar da Buhara şalları, kilimler, şapkalar, kalpaklar satılıyor. Önce Leb-i Havuz’un etrafındaki tarihi yapıları gezip bol bol fotoğraf çektim. Dostlarıma hediye etmek için Kazakların giydiği şapkalardan iki tane aldım. Sonra Lebi Havuz’un etrafındaki kafelerin birine oturup kendime yeşil çay ısmarladım. Mahalli bir şarkıcı kulağa hoş gelen bir Harezm Türküsü söylüyordu “Şu benim garip gönlüm…” .Güzel türküyü dinlerken çayımı yudumlayıp Nasrettin Hoca heykeline el salladım. Sonra Eskişehir’in öbür ucuna Ark Saraya gittim. Buhara hanlarının yazlık ikametgâhına… Toprak duvarlı büyük bir şato, bir tür iç kale. Gezilmesine müsaade edilen bölümlerini, oluşturulan küçük müzeyi gezdim. Müzede 1920’lerde Kızıl Buhara Cumhuriyeti’ni ilan edip sarayı ve yakınındaki kalan camiyi ateşe tutan Kızıl Ordu’nun yaptığı tahribatın izlerini gösteren

fotoğraflar vardı. Biraz araştırınca Buhara’da 47 cami, 39 medrese, 14 kervansaray ve 8 müze olduğunu öğrendim. Buhara’da ki Mir-i Arap Medresesi 1536 da yapılmış Sovyet döneminde bile kapanmamış. O günden bu yana faaliyetini sürdürmüş, neredeyse 500 yıllık bir okul. Sonra Meşhur Kalan Cami’sinin ve medresesinin bulunduğu sokağa gittim. Yoldaki hediyelik eşya satan dükkânlardan aldığım Türkmen şapkasıyla bir fotoğraf çektirdim. Şapkayı almayı sonraya başka zamana bıraktım. Her taşına ayrı motif işlenmiş Kalan minaresini, camiyi, medreseyi fotoğraflarını çektim. Akşam yemeğinden sonra otelin çevresinde biraz dolaştım. Otele yakın bir parkta küçük bir lunapark vardı. Lunaparkta Ufak ufak barakalar sıralanmıştı. Birinde tüfekle atış yaptım, kutulara top attım. Sonra bizim pamuk helvacıya rastladım. Teknoloji ilerlemiş, ateşi

pedallı körükle yakmıyorlar, onun yerini doğalgaz almış. Atlıkarınca’ya bindim, hoştu doğrusu. Küçük bir nostalji rüzgarı geldi geçti; çocukluğumun panayırlarını anımsadım. Ertesi gün önce Samaniler’in Kurucusu Ahmet El Samani türbesinin olduğu parka gittim. Burada normal parklara bağ, içinde lunapark varsa ona park diyorlar. Lunaparktaki büyük dönme dolabın adı Karusel. Samani türbesini gezdim. O bölgede Arap istilasından sonra kurulan ilk Türk devletinin kurucusu olan Ahmet Samani tuğladan yapılmış sade ama zarif türbesinde yatıyordu. Uzaktan eski Buhara’nın surları ve tarihi kapılarından ikisi gözüküyordu. Tarihi kentin on iki kapısı varmış. On iki rakamı Türkler için çok önemli, on iki hayvanlı takvim örneğinde olduğu gibi. Belki de Şiilerdeki on iki imam inancı yakın tarihsel ilişkilerde bulundukları Türklerden geçmiş olabilir. Parkta büyük bir gölet vardı. İçinde tahta


17 kayıklar ve plastik pedallı kayıklar yüzüyordu. Göletin içinde çocuklar yüzüp eğleniyordu. Çocuklar her yerde aynı, yazın şehir içindeki kimisi süs için yapılmış ufacık havuzlara giren çocuklarımızı anımsadım. Dönme dolaba binip yine fotoğraf çektim. Eski şehir’in giriş kapısını, surları, bana ilginç gelen yerleri. Görebildiğim ne varsa. Sonra Nakşibendi Dergahına doğru yol aldık. Bu defa dergâhı iyice gezdim. Daha önce gitmediğim köşeleri ve müzesini ziyaret ettim. Şaşırmayın müze dedim. Dergâh zaten müze değil mi? diyeceksiniz, doğru dergâh müze ama içinde özel bir müze yer alıyor. Dergâhta bulunan Büyük Cami Cuma günleri ibadete açık. Büyük Caminin hemen yanında Buhara hanlarının, ailelerinin, devlet ileri gelenlerinin bulunduğu bir mezarlık vardı. Ziyaretçiler gelip dua ediyorlar. Gelelim müzeye. 1200 1500 yılları arasında yaşamış 12 şeyh için yapılmış kısaca onların yaşamlarını anlatan ve bazı eski eserlerin bulunduğu küçük bir müze oluşturulmuş. İlginç olan müzedeki Türk liderlere ait fotoğraflar. Burayı eski cumhurbaşkanlarından Turgut Özal, Süleyman Demirel ve eski meclis başkanlarından Hikmet Çetin ziyaret etmiş. Büyük Cami Türkiye’nin yardımıyla restore edilmiş müzedeki resimler de bir teşekkür nişanesi olarak asılmış. Dergahtan Vaksal’a gidiyorum. Vaksal, yani tren garı şehrin bir hayli dışında ve eski Buhara’ya epey uzakta. Bölgeyi kontrol altında tutan Ruslar 1880’de bölgeye demiryolunu getirmişler ve garı şehrin kilometrelerce uzağına Rus askeri misyon binasının hemen yanına kurmuşlar. Bir nevi incelik, kontrolü uzaktan yapmak istemişler. Kızgın güneş altında beklemiş vagonumuza bindim. Trenle dönmeyi istememin amacı yüzlerce kilometre uzanan bozkırı görmekdi. Dağlar ancak saatler sonra bize yaklaştı. Büyük küçük yerleşim noktalarında

durduğumuzda başta nan/bizdeki pide saat satıcılar trene hucum ediyorlardı. Tren yolu kenarında çoğu kapanmış fabrikalar sıralanmıştı. Tren yoluna parelel servis yolundan faydalanan çiftçiler tren yolu kenarındaki arazileri ekmişler. Ama sadece 40-50 metrelik bir şerit. Tren yolu kenarındaki otlarla hayvanlarını besleyen çocuklara el salladım. Öyle bir şey gördüm ve o kadar şaşırdım ki anlatamam. Su kanalının bir yanı yemyeşildi ama diğer yanını bozdu, hiç el sürülmemiş. Köylerin, kasabaların etrafları

sulama kanalları sayesinde yemyeşildi. İnsanoğlunun neleri yapabileceğinin güzel bir örneğini gördüm. Bir su kanalının bir tarafı yemyeşil cennet gibi, diğer tarafında ise çıplak bozkır uzanıyordu. Sulama ile pazara pahalı ürün üretmek, para kazanmak çok iyi ama ya arkasından gelen hızlı çölleşme… Yaklaşık 13 saat süren yolculuğumuz sabah Taşkent tren garında sona erdi. Güzel bir şehre yolculuğu geride bırakmıştık.


20

ANA ŞEHİR YÂR ŞEHİR CANAN ŞEHİR CÂN ŞEHİR MEDENİYETLER NEŞET ETTİKLERİ YERİ ŞEHİR YAPARMIŞ. BİR ANLAMDA KAYI BOYU’NUN MEDİNE’Sİ OLAN BURSA, BAŞLAMIŞTIR KURULMAYA… TAMAM OLDUĞUNDA GÖNÜLLERDEKİ İNŞA, ÇIKILIR YOLA…

M

SEFERGÖLTEKİN

edeniyet, insanca yaşama çabalarının bir ürünüdür. Belirli bir coğrafyayı paylaşan insanların hayat tarzlarının, yerelden evrensele uzanan yolculuğunun adıdır. Her ne kadar antropologlar medeniyetlerin doğuş ve yayılmasını gelişme fikrine yaslasalar da, medeniyetlerin sancılı süreçlerin ardından doğduğu aşikârdır. Birçok medeniyet göç sonrası doğmuştur mesela. Hititler’in, Frigler’in, Lidyalılar’ın, İyonlar’ın öykülerinin göçmekle başladığını biliyoruz. Birçok medeniyetin başşehri önce yüreklerde kurulmuştur. Bunun en güzel örneği Medine’dir. Özgürlükleri kısıtlanan, inançlarının gereklerini yerine getirmeleri engellenen, bilinçli bir şekilde ötekileştirilen, dışlanan, baskı ve işkencelerle, boykot uygulamalarıyla hayatın dışına itilen insanların yüreğinde kurulmuştur Medine. Öte yandan Medine, müşfik bir anne gibi kucak açmıştır, mazlum ve mağdur insanlara. Dolayısıyla Medine ana şehirdir… Bursa da ana şehirdir. Önce gönüllerde kurulmuştur. Düşü-


21

nü Hayme Ana kurmuş, ateşini Ertuğrul Gazi yakmış, istiharesine Oğul Osman yatmıştır. Edebalı’nın evinde... Vakit sabaha yakın. Saatlerce Kur’an okur Oğul Osman. Bir ara kendinden geçtiğinde görünür rüya… Edebalı yanı başında… Bir ay doğar koynundan. Büyür, büyür ve kendi koynuna girer… Sonra bir ağaç çıkar bağrından. Bir çınar… Büyür, büyür ve dallarının gölgesi bütün dünyayı kaplar… Dağlar ulu çınarların gölgesinde; pınarlar ulu dağların. Dağlar Kafkas’tır, dağlar Atlas; dağlar Toros’tur, dağlar Balkan… Bir ağacın köklerinden çıkar Dicle, Fırat, Nil ve Tuna… Sonra nehirde gemileri, tarlada ekinleri, ağaçlarda meyveleri görür… Yemyeşil ruy-i zemin, masmavi asuman… Vadilerde şehirler, şehirlerde camiler… Ezan sesleri kuş seslerine karışır… Ve dahi, iki karanın ve iki denizin birleştiği yerdeki şehri görür sonra… Rüyadır ve görülmüştür. Allah-u âlem. Hayra yormuştur Edebalı; devlete yormuştur… Aslında rüya ile değil de göçle başlı-

yor bu öykü… Moğollar toplanmış Cengiz Han’ın etrafında. Dünyanın en büyük imparatorluğu onun olmuş ya, kim durur önünde? Girdiği her yer kana bulanmış. Talan edilmiş şehirler… Yüz yılı aşan bir istila öyküsü onunki… Cengiz Han’dan geriye kalan, yokluk, yoksulluk, yoksunluk…

Aral’dan yola çıkmış Kayı Boyu… Gündüz Alp ışık tutuyor en önde… Niyet, Selçuk diyarı… Değil mi ki onlar da Oğuzlardan… Kucak açarlar kardeşlerine… Lakin ömrü yetmez Gündüz Alp’in. Pasin Ovası’nın Sürmeli Çukur’unda kapar gözlerini… Ertuğrul Bey taşır kafileyi Anadolu içine… Sivas yakınlarında


22

bir yere geldiklerinde iki ordu görürler. Biri zayıf ve güçsüz; belli ki bu topraklarda yaşayanlar, diğeri azgın ve üstün; Moğollar… Zayıf ve güçsüz olana yardım ederler ve değişir savaşın seyri… Alaaddin Keykubat öğrenince kendilerine yardım edenlerin kim olduğunu, iltifatlar eder, hilat giydirir ve Ankara yakınlarındaki Karadağ’ı “yurdunuz olsun” diye gösterir Ertuğrul Bey’e… Kayı Boyu memnun, kayı boyu mesud; daha ne isterler Mevla’dan… O sıralar, İznik İmparatorluğu ile sürekli çarpışır Selçuklu. Bin iki yüz otuzlu yıllarda Sultanönü’ne gelir bir orduyla Alaaddin Keykubat. Ertuğrul Gazi, öncü kuvvetlerin komutanı. Rumlara yardıma gelen Tatarları üç günde perişan eder… Bu büyük bir başarıdır. Bu başarıdır ki, Söğüt’ü kışlak, Domaniç’i yaylak

yapar Kayı Boyuna… Hayat, Söğüt ile Domaniç arasında durmuş gibidir. Oysa Kayı Boyu, boy verir gün gün. Sığmaz olur Çarşamba Yaylasına… O vakit Hayme Ana alır oğlunu karşısına ve konuşur bütün yüreğiyle: Oğul! Yıllar geçti ana yurdumuzdan ayrılalı. Ordan oraya savrulduk deli rüzgarlar önünde… Artık son durağımız, son konağımız olsun; beylik otağını kurduğumuz şu yaylalar. Oğuz’un yurduna diktiğimiz ağaçların kökleri yerin derinliklerine, dalları göğün yüceliklerine uzansın. Ak-boz atlara binip yağı üstüne yel gibi vardıkta, Kadir Tanrı gözü pek yiğitlerimizi korusun. Gürbüz evlatlar versinler; göğsü kaba yerli kara dağlar gibi duran erlerimiz ile kır çiçekleri gibi saf ve temiz, ak yüzlü, ala gözlü kızlarımız; Kutlu Kayı Boyu’muza. Altın başlı otağlarımız

Çarşamba yaylasını bürüsün. Ertuğrul’umla bir tutarım, Kayı”nın ve diğer bütün bayların oğullarını. Onların hepsini soyumuz için Hakk’ın Kutsal birer emaneti bilirim. Oğul! Boyundan-soyundan olsun olmasın, adil davran insanlara. Adaletten ayrılma ki, birlik ve dirlik kazansın insanların. Yurdunda, obanda herkes gezsin. Ululuk isteyen töreden ayrılmasın. Bu dünya bir oturma yeri değildir. Yapacağın iyi ve doğru işlerle insanların hizmetinde bulunursan güzel övünçler senin olur. Yüreğinden inancı, ağzından duayı, davranışından erdemi hiç eksik etme. Bir de sabırlı ol oğul, ekşi koruk sabırla tatlı üzüm olur. Oğul! Beylik dermekle, ağalık vermek iledir. Sofranı ve keseni açık tut yoksullara... Söğüt’ten Bursa’ya uzanan yollar öğütlerle örülüdür. Hayme Ana


23 Ertuğrul Bey’e; Edebalı Osman Gazi’ye, Osman Gazi oğul Orhan’a yön verir böylece. Adalet vardır öğütlerin temelinde, insana hizmet vardır. Kayı’dan olsun olmasın, herkese yer vardır. İnanç vardır sonra; dua vardır, sabır vardır… İnsanı yaşat ki devlet yaşasın der Edebalı. Osman Bey ise, Halkını düşman istilasından ve zulme uğratılmaktan koru. Haksız yere hiçbir ferde, layık olmayan muamelede bulunma der Oğul Orhan’a… Medeniyetler neşet ettikleri yeri şehir yaparmış. Bir anlamda Kayı Boyu’nun Medine’si olan Bursa, başlamıştır kurulmaya… Tamam olduğunda gönüllerdeki inşa, çıkılır yola… Yıkılır aradaki engeller bir bir, açılır kapıları Bursa’nın. Şehri imar etmenin; hayatı yeniden inşa etmenin adıdır bu. Hem şehre hem şehirliye, zaferle gelen yardımdır bu… Oğul Orhan’ı Gazi diye ansa da tarih, bir fatihtir o. Değil mi ki, kapılarını açmıştır ardına kadar, bir medeniyetin... Bursa’da kurulan, yeni bir şehirden öte yeni bir dünyadır. Ona bakan Edirne’yi görür, İstanbul’u görür. Yedi iklim dört bucağı görür. Yavuz’ları, Süleyman’ları görür. Asya’yı, Avrupa’yı, Afrika’yı görür… Ona bakan kendini görür… Bir ayine gibidir Bursa. Kendine benzetir, kendinden sonra kurulan bütün şehirleri… Kimi şehirlerin karakteri baştan ayağa yenilenirken, kimi şehirlerin değerleri Bursa’da uygulanan şehircilik hassasiyetiyle değişim ve dönüşüme tabi tutulur. Kendi çağının en güzel şehirlerini inşa eder Osmanlı. Cami merkezdir ve bu merkezin etrafı medreseler, kütüphaneler, şifahaneler, hanlar, hamamlar ve vakıflarla şenlenir… Mimarlar gerektir, imar ve inşa sürecindeki her şehre… Buyruk alır almaz her şeyi geride bırakıp yeni şehirlere yerleşir birileri. Kimi inanç kotarır, kimi ticaret hayatını

şekillendirir vardığı şehrin. Her şeyi geride bırakıp yeni bir hayata akan bu insanlar bilirler ki, her şeyi geride bırakıp dönebilecekleri bir yerleri vardır: ana şehir, yar şehir, canan şehir, can şehir; Bursa… Zorda kalınca dönülecek ilk yerdir orası. Zulmün açtığı yaraları saracak ana kucağıdır. Sade kendinden gidenlere mi? Hayır. Kendine gelen herkese açılan bir kucak… Çaresizliğin çareye, umutsuzluğun umuda dönüştüğü şefkat yurdu… Alexander Von Warsberc’in tespitiyle, zamanın ve zorbalığın açtığı yaraların canlı bir yeşillikle örtüldüğü şehir… Belki de bu yüzden göçlerle şekillenen bir şehirdir Bursa. Nasıl Osmanlı’dan önce Msyia’nın, Tyniler’in umudu olmuşsa; Yahudilere ve Ermeniler’e de kucak açmıştır. Bursa’nın mahalle adlarına bakmak bile göçün yüzünü görmeye yeter. Orta Asya’dan gelen gaziler, abdallar, müritleri ve aşiretleriyle Tatarlar’a; Ereğli’den gelenler Şekerhoca’ya; Sivastan gelenler Sivasiler’e; İran ve Azerbaycan’dan gelenler Acemler’e; Bozkuş Aşireti ise Nalbantoğlu’na; Türkistan’lılar ve Hintliler ise Pınarbaşı’na yerleşir. Bursa yıkılışlardan kaçanların sonra yeniden oluş yurdudur.

Celaliler’den kaçanlar da gelmektedir, Anadolu bozkırlarından ümidini kesenler de… Osmanlı’nın Ruslar’la yaptığı ve 93 Harbi olarak bilinen savaşlar sonrasında 1883 ile 1903’te yapılan sayımlarda fark iki yüz elli binden fazladır. Ne ki, göçlerle yenilmez Bursa; yenilenir… 1880’li yıllarda başlayan toplu göçlerle Bursa genelinde, altmış iki yeni köy, on sekiz mahalle kurulmuştur. Göç öyküleri bununla bitmez Bursa’nın… Kurtuluş Savaşında Bursa’yı terk eden Ermeni ve Rumların yerini Yunanistan’dan getirilen göçmenler alır. Kayıtlara mübadele olarak geçer bu değişim. 1950’den sonra Hürriyet ve Adalet Mahalleleri kurulur; Bulgaristan’dan gelen göçmenlerle. 89’lu yıllara kadar uzar onların göç öyküleri… Bu arada, 70’li yıllarda kurulan fabrikaların bacalarından tüten dumanlar, özellikle Anadolu’nun doğusuna, Güneydoğusuna ve Karadeniz’e bir davetiye gibidir. Bursa bir umuttur onlar için. Son bulacaktır işsizlikleri, yoksullukları, sahiplenilmemişlikleri, kendi kaderlerine terk edilmişlikleri… Bir sabah yola çıkıp her şeyleriyle, bir gece vakti konuvermişlerdir şehrin kenar mahallelerine…


24

EL EMEĞİ GÖZ NURU BURSA OSMANLI’NIN İLK ZAMANLARINDA BAŞKENT OLMASI VE İPEK YOLU ÜZERİNDE BULUNMASI DOLAYISIYLA EKONOMİK VE KÜLTÜREL OLARAK TAM ANLAMIYLA BİR MERKEZ DURUMUNDADIR.

B

ursa Osmanlı’nın ilk zamanlarında başkent olması ve ipek yolu üzerinde bulunması dolayısıyla Ekonomik ve Kültürel olarak tam anlamıyla bir merkez durumundadır. Bursa’nın bu konumu el sanatlarının da zenginleşmesini sağlamıştır. Geçmişte el tezgahlarında ipek kumaşlar, ipek halı , kilim , çuval ve heybe dokunmaktaydı.

Günümüzde bu dokumalar fabrikalarda veya büyük atölyelerde yapılıyor. Bursa’da ipekböcekçiliğinin çok yaygın olması ipekçiliği de geliştirmiş, ipekli dokumaların merkezi olmuştur. Bursa’da dokumalardan başka urgancılık, saraçlık, bıçakcılık, demircilik, tenekecilik, köfüncülük, çarıkçılık, semercilik gibi el sanatları yapılmaktadır.


25

SEMERCİLİK

BIÇAKÇILIK

ÇARIKÇILIK

Bursa’ da semercilik giderek yok olmaktadır. Semerin kullanım alanlarının daralma semere olan ihtiyacı da azaltmaktadır. Bursa’da iki semer ustası bulunmaktadır. Semer hem eşya taşımak hem de binek olarak kullanılıyor. Semer yapılırken kullanılan malzemeler çevre ilçelerden temin ediliyor. Semerin ahşap kısmında kullanılan gürgen ağacı dağ köylerinden, tabaklanmış keçi derisi Balıkesir’den getiriliyor. Keçi derisini doldurmak için kullanılan sazlar Bursa’nın merkezine yakın göllerden toplanıyor. Semer yapılmaya başlanırken ; önce kasnak adı verilen gürgen ağacından yapılıyor. Kasnak yay şeklinde iki parçanın bir araya getirilmesiyle oluşturuluyor. Kasnağın üzerine içi saz ile doldurulmuş keçi derisi monte ediliyor. Keçi derisinin üzeri keçe ile kaplanıyor. Semerin ön ve arka kısmını da belirtiyor. Renkli ponponlar sadece binek semerlerine takılıyor, yük taşımak için yapılan semerlere ponpon takılmıyor.

Bursa’ya bıçakçılık “93”savaşından sonra Balkan göçmenleri tarafından getirilmiştir. Bu tarihten itibaren göçmen ustalar ve yetiştirdikleri çıraklar aracılığı ile bıçakçılık mesleğini geliştirerek bu günkü düzeyine getirmişlerdir. Bursa el zanaatları arasında geçmişten günümüze kadar özel bir yeri olan bıçakların ünü günümüzde de sürmektedir. Geleneksel yöntemlerle el işi ile yapılan bıçaklar kullanım alanlarına göre ortalama 150 çeşit bıçak olduğu bilinmektedir. Bel bıçağı, et bıçağı, kıyma bıçağı, kaymak bıçağı, pastırma bıçağı, börek bıçağı, bekçi bıçağı , kasap bıçağı gibi çeşitlerini sayabiliriz. Bursa bıçakçılığı içinde Arnavut çakısının da ayrı bir yeri vardır. Bu çakıların sap kısmı boynuzdan yapılmaktadır. Genelde koç boynuzu kullanılmaktadır. Bu boynuzlara kesteki adı verilen bıçak ile kazınarak şekil veriliyor. Kullanılan koç boynuzları kemik fabrikalarından, bıçak kısmında ise Karabük çeliği kullanılıyor.

Anadolu insanının tarlada, bahçede giydiği çarık kullanım alanın daralmasıyla günümüzde artık Halk Oyunlarında ve evlerin şark köşelerinde bir süs eşyası olarak kullanılmaktadır. Çarık 1960’lı yıllara kadar tarlada çalışan köylülerin yaygın olarak kullanıldığı, günlük yaşamında da giydiği temel bir ihtiyaçtır. Daha sonraki yıllarda tarımda makineleşmeyle birlikte insan gücünün ve karasabanın yerini tarım makinelerinin almasıyla birlikte çarığın kullanımı da yok olmaya yüz tutmuştur. Bununu yanında köyden kente göç sonucunda insanların şehirleşmesi, ayakkabı sanayinin gelişmesi de çarıkçılığın yok olması nedenlerindendir. Bursa’da çarıkçılığın son durumu ise bu mesleğin yok olmak üzere olduğunu göstermektedir. Bursa Merkezde çarıkçılık mesleği ile uğraşan bir tane çarık ustası kalmıştır. Çarıkçılık mesleğinin bu duruma düşmesinde kazancının az olması ve buna bağlı olarak da çırak yetiştirilmemesi bu mesleğin bitmesine neden olmuştur.


26

ŞAMPİYON


27

DAĞGÜCÜ GEÇTİĞİMİZ YIL ŞAMPİYONLUĞU KILPAYI KAÇIRAN TEMSİLCİMİZ BU SENE İŞİ ŞANSA BIRAKMADI VE BAŞINDAN BERİ İDDİALI OLDUĞU 2. AMATÖR KÜMEDE ŞAMPİYON OLARAK 1. AMATÖR KÜMEYE YÜKSELDİ. 2. AMATÖR LİG SON MAÇINDA ELMASBAHÇELER’İ HER İKİ YARIDA ATTIĞI 1 ER GOLLE 2-0 GEÇEN TEMSİLCİMİZ TARAFTARINI SEVİNCE BOĞDU. MAÇTAN SONRA TARAFTARI, KULÜP VE DAĞ-DER YÖNETİCİLERİ SEVİNÇ YUMAĞI OLUŞTURURKEN ŞAMPİYONLUK HAVAİ FİŞEK GÖSTERİLERİYLE KUTLANDI.


28

ŞAMPİYONLUĞU GETİREN MAÇIN ÖYKÜSÜ

Ligin son maçına kadar 29 puanla lider olarak giren ve en yakın takipçisi Dağgücü’nün 28 bir puanla önünde bulunan Elmasbahçeler bu avantajını son maçında koruyamadı. Karşılaşmaya Beraberliğin bile şampiyonluk ipini göğüslediğini bilen Elmasbahçeler bir puan bana yeter derken,güçlü rakibi Dağgücü ise bana mutlak galibiyet gerek paralosu ile sahaya çıktı. Oyunun ilk dakikalarında daha atak olan taraf Beyaz-Yeşilli ekip Dağgücü oldu. Sağlı,Sollu atakları ile ilk on dakikada oyunu Elmasbahçeler yarı alanına yıkan Dağgücü aradığı golüne de 10.dakikada kavuştu. Ceza sahası yayının sağ çaprazından serbest atış kullanan Dağgücü 10.dakikada Şener’in akıl dolu golü Elmasbahçe kalecisi Umut’un hatası ile 1-0 öne geçmesini bildi. İzleyenler maç 1-0 bitecek derken, 83.dakikada serbest vuruş kazanan Dağgücü Sol çaprazdan kullandığı serbest vuruşu Murat direk olarak ağlara gönderince yer yerinden oynadı. 2-0 Gol sonrası Dağgücü’lü futbolcular 2-0 ‘lık galibiyeti ele geçirince oyunu da istedikleri gibi yönlendirmeye başladılar.

Karşılaşmanın orta hakemi Cemalettin Bulut Uzatma dakikası olarak 4 dakika gösterdi. Oyunun sondakikaları gelince sinirler gerilmeye başladı. Elmasbahçeler’den Serdar 90+2 .Dakikada ikinci sarı karttan Kırmızı Kart görerek oyundışı kaldı. Karşılaşmada 2-0 Dağgücü’nün üstünlüğü ile sona ererken mutlu sona ulaşan taraf Dağgücü oldu. Karşılaşmanın son düdüğünden sonra futbolcular Dağgücü şampiyonluk sevinci yaşarken,Elmasbahçeler futbolcuları ve takım kaptanı rakiplerini tebrik ederek başarılar dilediler. Bursa Amatör Spor Kulüpleri Fedarasyonu Başkanı Cemal Vardar,Futbol İl Temsilcisi Cem Gençoğlu ve Tertip komitesi üyeleri şampiyon olan Dağgücü’ne şampiyonluk kupasını verdiler. Şampiyonluk kupasını ASKF Başkanı Cemal Vardar ve Futbol İl Temsilcisi Cem Gençoğlu’nun elinden alan Dağgücü takım kaptanı Osman Nuri takım arkadaşları ve seyircileriyle büyük sevinç yaşarken ,Eski Bursa Milletvekili Faruk Ambarcıoğlu’da Dağgücü Spor’u bu şampiyonluk sevincinde yalnız bırakmadı.


‘NIN HEDİYESİDİR

ŞAMPİYON DAĞGÜCÜ

29


31




32

temmuz-ağustos 2011  

güneybursa