Issuu on Google+


Genel Yayın Yönetmeni: Erkin Canpolat, Yazı İşleri Sorumlusu: Mahir Ergun, Teknik Yönetmen: Altan Baran Şahin, Yayın Kurulu: Burak Mişe, Emre Yılmazoğlu, Erkin Canpolat, Kamuran Şirin, Mahir Ergun, Onur Fındık, Altan Baran Şahin Yıl: 1 Sayı:5 Aralık 2012-Ocak 2013

2 Aylık Sanat ve Düşün Dergisi

http://www.gundogusu.net/

gundogusudergisi@gundogusu.net


gündoğusu - sayı 5

İÇİNDEKİLER

1

- Bu Sayıda

3

MAKALE - Özgürlük İşçisi Mahir Ergun

4

- Aşkı -Devrimle- Kurtarın... Temel Demirer

5

- TÜYAP’ın Kaplumbağaları Gün Zileli

10

- Bir Gönül Borcu İfadesi N.G. Çernişevski

12

SÖYLEŞİ - Hapisane Direnişlerine Dair Av. Güçlü Sevimli ve Refik Ünal’ile Söyleşi İNCELEME - Türkiye’de Mizah Yayıncılığının Kısa Tarihi Emre Yılmazoğlu

18

22

- Zaman: Gelecek, Geçmişin ve Şimdinin Aynasına Hohlayıp Ovaladıktan Sonra Görülebilir mi? Ayşe Öztürk

28

- Yıkılası Taksim Ali Ergin Demirhan

30

DESEN - Aydınlığa Susamak Onur Fındık

32

ÖYKÜ - Buğday Başağının Yalnızlığı Erkin Canpolat

33

- Piyango Emre Yılmazoğlu

35


2 - Eyüpcan’ın Çikolatası Evrim Kaya

gündoğusu - sayı 5 37

DENEME - Umudun Tellerinde Kuşlar Egemen Torlaklı

39

ŞİİR - On Dokuz Mahir Ergun

40

- Kendin(l)e Yürümeler’den Erkin Canpolat

44

- Bi’r Çocuk Bi’n Renk Ayşe Öztürk

45

- Kod Adı Hilal Sayıt

46

- Büyük Harf Evrim Kaya

47

- Şairin Hülyası Emrah Cengiz

48

- Tutmasın Ergin Doğru

49

- Misal Ş. Şivan Tektürk

50


gündoğusu - sayı 5

BU SAYIDA

3

2012 yılının Aralık ayına gelindi. Aralık deyince akla kış mevsimi gelebilir belki. Ancak bize aralık ayı yalnız kış mevsiminin soğuğunu hatırlatmıyor. Üzerinden geçen 12 yıla rağmen hâlâ sıcak bir aralık ayını hatırlıyoruz biz. 19-22 Aralık hapishane operasyonlarının üzerinden 12 yıl geçti. O gün doğan çocuklar şimdi 12 yaşındalar. Ancak yanan koğuşların dumanı hala tütüyor. Diri diri yanan tutsaklar hala ısıtıyorlar kışı. Gündoğusu’nun 5. sayısında, 19 Aralık’a gelinen süreçte devletin baskı ve izolasyon politikaları ve devrimci tutsakların direnişini, ÇHD İstanbul Şube Sekreteri Av. Güçlü Sevimli’ye ve ‘96 Mayıs-Temmuz Direnişi’ne, süresiz dönüşümsüz açlık grevcisi olarak katılmış olan Refik Ünal’a sorduk. Emek özgürlüğünün olmadığı, insanın kendi öz emeğine ve kendi duygularına yabancı olduğu bir düzende sanatçının işlevi nedir? Mahir Ergun, “Özgürlük İşçisi” yazısında bu sorunun cevabını tartışıyor. İnsanoğlunun tarihler boyu hep en derin anlamlar atfettiği “aşk”, her köşe başında yok pahasına satılan sürümü yüksek bir mal haline geldi. Artık pek çokları için iyi bir reklam malzemesi olmaktan başka anlam taşımayan “aşk”ın düştüğü bu hazin duruma içerleyenlere sesleniyor Temel Demirer, “Aşkı-Devrimle-Kurtarın...” adlı yazısında. 31. İstanbul Kitap Fuarı, kasım ayında ziyaretçileriyle buluştu. Belki de müşterileriyle demek daha doğru olacak, zira kitap fuarları da geniş birer kitap tezgahı olarak karşımızda beliriyor artık. Gün Zileli, “TÜYAP’ın Kaplumbağaları...” başlıklı yazısında, İstanbul Kitap Fuarı’ndan izlenimlerini Gündoğusu okuruyla paylaşıyor. Türkiye’de mizah yayıncılığı nereden geldi, nereye gidiyor? Emre Yılmazoğlu, “Türkiye’de Mizah Yayıncılığının Kısa Tarihi” başlıklı çalışmasında bu konuyu inceliyor. Ayşe Öztürk, “Zaman: Gelecek, Geçmişin ve Şimdinin Aynasına Hohlayıp Ovaladıktan Sonra Görülebilir mi?” adlı yazısında bir kavram olarak “zaman”ı ele alıyor. Gündoğusu 5. sayısında da Nikolay Çernişevski’nin eserlerini Türkçeye kazandırmaya devam ediyor. Okur bu sayıda Usta’nın, Dobrolyubov’un ölümü ardından kaleme aldığı bir polemik yazısı olan “Bir Gönül Borcu İfadesi”yle karşılaşacak. Bunlarla birlikte; Erkin Canpolat, Evrim Kaya, Hilal Sayıt, Egemen Torlaklı, Emrah Cengiz, Ergin Doğru, Ş. Şivan Tektürk, Ali Ergin Demirhan ve Onur Fındık da, şiirleri, öyküleri, incelemeleri, deneme ve desenleriyle Gündoğusu’nun 5. sayısının sayfalarında.

Gündoğusu Dergisi Sayı 5, Aralık 2012-Ocak 2013


4

MAKALE Mahir Ergun

gündoğusu - sayı 5

ÖZGÜRLÜK İŞÇİSİ İlk köle isyanlarından modern sınıf hareketine kadar, başkaldıranlar hep özgürlük bayrağı altında toplanmış, üreten yığınların ortak şiarı hep “özgürlük” olmuştur. Çünkü üretim araçlarının gelişme düzeyi ne olursa olsun, insanoğlunun kendi emeğine yabancılaştığı ve emeğin alınıp satılabilir bir meta haline geldiği tarihten beri, temel sorun emeğin özgürleşmesi sorunudur. İster bir Romalı senatörün ya da bir İspanyol kolonyalistinin kırbaç zoruyla çalıştırdığı köle olsun, ister bir derebeyinin hükmü altındaki serf, ister mesai saatlerinde işyerinin dışında olması ancak bir hayal olan ücretli işçi, hepsi de kendi öz emekleri egemenler tarafından sömürülen ve ne emeklerinin değeri ne de hayatlarının gidişatı hakkında söz söyleme hakkına sahip olmayan esirlerdir. Tarih boyu esirler, “efendilerini” ortadan kaldırmaya çalışmışlardır. Kimileyin başarılı olmuşlar, kimileyin dağlara çekilip yıllarca mücadele etmişler, kimileyin özgürlük kavgasında ölümle kucaklaşmışlardır. Ve bu mücadeleler tarihi bize öğretmiştir ki, “efendi”de vücut bulan esaret, aslında emeğin sömürüsüne dayanır ve emek özgürleşmeden, gerçek bir özgürlükten söz edilemez. Kendi öz emeği zincir altında olan, kendi öz emeğine borsalarda fiyat biçilen kimse eğer kendini özgür sanıyorsa, egemenlerin ona sunduğu bir yanılgılar bahçesinde geziniyor demektir. Ve bu nevi yanılgı bahçelerinin inşa bedeli de zaten peşin peşin, bizzat kendisinden tahsil edilmiştir. Sanatçı ise üretimini duyarlığına borçludur. O yanılgılardan medet umamaz. Gerçeği en ince detayına kadar görebilmelidir. Sanatçının özel yeteneklere haiz olduğu ve bu yönüyle “yaradılıştan sıradışı bir varlık” olduğu biçimindeki algı kesinlikle yanlıştır. Eğer sanatçının saygı duyulası bir özelliği varsa, bu yalnızca çevresinde olup biteni özgür biçimde kavramaya ve kavradıklarını en ince, en anlaşılır, en çarpıcı ve sarsıcı biçimde yansıtmaya karşı gösterdiği çabadır. Özgür kavrayış ve yansıtma noktasında gösterdiği çaba, sanatçının duyarlığını ve sanatsal gücünü belirler. Sanatçı olma iddiasındayken bu çabadan imtina edenin, açık bir zafiyet içinde olduğunu söylememiz yanlış olmaz. Bu çaba içerisinde olan ise, gördüğü, duyduğu her konuda, emeğin gaspından, özgürlüklerin yok edilmesinden izler bulacaktır. İşlediği konu ne olursa olsun sanatçı, sosyal hayatın ve tabiatın her alanına sızmış olan sömürüyü görmeden edemez. Eğer görmüyorsa, ya etrafına bakmıyordur ya da daha kötüsü, kasıtlı olarak görmezden geliyordur. Sanatçı açısından ikisi de kabul edilemez. Özgürce kavarama ve yansıtma çabasında olan sanatçı, hiç kuşkusuz, kavradıkları ve yansıttıklarıyla, sömürünün sorunsuz biçimde sürdürülmesine şu ya da bu ölçüde ses çıkaracaktır. Bundan dolayı, sınıflı toplumların ortaya çıktığı tarihten beri, sanatçılar ya ağır baskılara, işkencelere maruz kalmış ya da fiziken ortadan kaldırılmışlardır. Demek ki emeğin özgürleşmesi, sanatçının da üretim yapabilmesi için başlıca ön koşuldur. O halde hayatı kavramakla ve yansıtmakla mükellef olan sanatçı, sömürü çarkını da iyi kavramalı ve işlerinde özgürlüğü yaratmalıdır. Burada sanatçı yalnız şu konuyu işlemeli gibi bir kısıtlama yapmaya çalışmıyoruz. Demek istediğimiz, ister sevda olsun, ister kavga, ister yoksulluk olsun, ister mutluluk, sanatçı konusunu dosdoğru kavrıyorsa şayet, içerdiği özgürlük özlemini duyacak ve bunu işleyecektir. Sanat sarıcı ve sarsıcıdır. Sanatçı da, öfkeyi, sevdayı, mutluluğu, acıyı derleyip toparlayarak bir bütünsellik içinde gözler önüne serer. Çoğu kez parçalı, hedefi ve kaynağı belirsiz, birbirinden kopuk, anlatılamaz görünen hislerimizin karşılığını bir sanat eserinde görebiliriz. Bazen bir şiirde, bazen bir türküde, bazen bir temsilde o ana dek zaman zaman duyumsadığımız ancak tam anlamıyla fark edemediğimiz duygularımızın derli toplu karşımızda durduğunu fark ederiz. Artık bizim için o karmaşık duygular ifadesini bulmuştur. Hepimizin sevgiliye usta bir ozanın şiirini okumayı ya da en kabarık duygularla dolu anlarımızı dostlarımızla paylaşmak için, konuşmak yerine birlikte bir şarkı dinletmeyi tercih ettiğimiz olmuştur. Bunun sebebi, yaşamak gailesinde pek fark etmediğimiz, üzerine düşünmediğimiz duyguların, sanatçıların bütünlüklü ve özgür kavrama çabasıyla çatlaklardan süzülerek bir araya getirilmiş olmasıdır. Bir başka deyişle sanat, hayatın içinde bir biçimde bastırılan, ezilen ve bizde özgürce ifadesini bulamayan duygularımızı, sabırla süzülerek özgürleştirir ve özgür ve bütünsel olarak olanca varlığıyla karşımızda belirmesini sağlar. İşte bundan dolayı kâh madende kazma sallarken, fabrikada tezgâh başında, kâh tarlada saman balyalarken, kâh mahpusane avlusunda dilimiz bir türküye, zihnimiz bir mısraya acıkır. İçimizden şiiri okudukça, o türküyü söyledikçe özgürleştiğimizi, kimileyin bulunduğumuz yerden çok uzaklara, esas olmak istediğimiz yer her neresiyse oralara gittiğimizi duyumsarız. Sanatın ödevini hayatı özgürce kavramak ve yansıtmak olarak tanımlamıştık, buna bir de sanatın özgürleştiren niteliğini ekleyelim. Peki emeği özgürleştirerek, hayatı yeniden yaratmak kadar güzel bir çaba olabilir mi? Duyguları özgürleştirmek sanatsa, yaşamın kendisini özgürleştirmek değil midir? Demek ki devrim, belki de en güzel sanatsal üründür. O halde rahatlıkla söyleyebiliriz ki, her özgürlük işçisi doğal bir devrimcidir. Tersten bakıldığında her devrimcinin de bir sanatçı sayılabileceğini söyleyebiliriz. O halde sanatçı, her alanda özgürleştiren ürünler üreticisidir. Yani sanatçı bir özgürlük işçisidir. Nerede olursa olsun, ilmek ilmek özgürlüğü dokur. Sevdalara özgürlüğün soluğunu üfler, tarlalara özgürlük tohumları eker. Özgürlük işçisinin yorgunluğu, esareti olmaz. Umutsuzluğa kapılamaz. Sabahattin Ali’nin deyişiyle, dünyası dört duvar da olsa hayali namütenahidir.


gündoğusu - sayı 5 Temel Demirer

MAKALE

5

AŞKI -DEVRİMLE- KURTARIN “Aşklar usulca akıp giderdi Düşlerin yeni ülkelerine.”1 Bencileyin, “Nerelere kaçıp kaybolayım?/ Dolduruyorsun âlemi,”2 dediğidir aşk Marguerite Yourcenar’ın... Bunun içindir ki, hiç mi hiç kaale almam, “Aşk mı insanı budala yapıyor, yoksa yalnızca budalalar mı âşık oluyor?” sözünü Orhan Pamuk’un! Kimileri “Aşk bir hastalıktır; geçici bir deliliktir,” derler; “Aşk, köpekliktir” diye eklerler... Veya Chuck Palahniuk gibi, “Her aşk, bitki isimleriyle başlayıp, hayvan isimleriyle son bulur,” derler; ya da Denis Diderot’nun, “Aşk, akıllının aklını başından alır, akılsıza verirmiş”; Charles Bukowski’nin, “Aşk, pençesinden hiç kurtulamadığımız çok ciddi bir hastalıktır,” sözleriyle betimlemeye kalkışırlar! Aldırmayın onlara! Thedor W. Adorno’nun, “Sadece sevgiye tutunacak gücü olan yaşar… “Varolanın hakkını verebilen de sadece karasevdadır”; Sait Faik Abasıyanık’ın, “Her şey bir şeyi sevmekle başlar”; W. Goethe’nin, “Âşık olmadıktan sonra, kalbimiz ne işe yarar ki?” uyarılarına kulak verin! “Aşk yoktur” diye yırtına dursun kimileri, aşk vardır; hakikâttir; yaşamdır; yaşatandır... ***** “Aşk”, Kaf Dağı’nın ardında yaşayan Anka Kuşu’nun yuvasındaki “Felsefe Taşı”na insanların verdiği addır... Kökeni, Sümer dilindeki ‘İsk’tan gelen “aşk” kelimesinin karşılığı “sarmaşık”mış… Arapça’da ise “Âsekâ”dan gelen sözcüğün aslı; bir ağacı sarıp ve besinini ondan alan ve zaman içinde ağacı kurutup, öldüren sarmaşık imiş… Özetle sarmaşık nasıl bir ağaca sarılır sımsıkı, onunla bütünleşir, onun bir parçası olursa, aşka düşen insan da sevdiğine tutunurmuş sarmaşık gibi, sımsıkı. Ayrıca Arapça’ya dayanarak İbn Arabi’nin verdiği etimolojik tanıma göre aşk, gündüzsefası ya da çitsarmaşığı anlamına gelen “asakatü” kökünden türemiştir. Buradan kalkarak İbn Arabi, “Aşkın yüreği dıştan bütünüyle saran ince bir zar gibi” olduğunu söyler. ***** Çocuksu masumiyettir aşk; yani Leyla’nın, bir hayalin peşinden koşan, bir hayal için dövüşendir. Deli cesaretidir; sonunun ne olacağını bilmesen de; “son”unu göremesen de... Kolay mı? Deliye sormuşlar “Aşk nedir?” diye; yanıtı “Benim hâlim” olmuş… Bu nedenle de Ferhat’tır Şirin için dağları delen; Kerem’dir Aslı için yanmakta bir an dahi duraksamayan! Edip Cansever’in, “Bu aralar ellerim hep üşür benim. Doktor ‘kansızlık’ der, ben ‘sensizlik’ derim,” veya Epiktetos’un, “Hareket etmenin nedeni ‘istek’ ve ‘sevmektir’, bu ise düşünmektir. Aşk tutkudur. İyi ya da kötünün ne olduğunu fark edemeyen insan nasıl sevebilir,” saptamalarındaki aşk; isyancı bahardır; söz değil, eylemdir… İş bu nedenle “Aşık oldum,” demek herkesin harcı değildir. Aşk, devrime benzeyen, onunla türdeş bir çoğullaşmadır; kendisinden başka seçeneği olmayan, olamayandır. Evet aşk ve devrimin alternatifi yoktur; Ahmet Arif’in, “seni sevmek,/ felsefedir, kusursuz./ imandır, korkunç sabırlı,” dizelerindeki üzere… Aşk ve devrimin yokluğu, cehennemin öbür adıdır. Aşk ve devrimin ötesi, berisi, öncesi, sonrası yoktur; sonsuzluktur onlar. Aşk ve devrim yaratıcı bir yıkımdır. Aşkı tek başına tanımlamak, devrimden soyutlamak mümkün müdür? Elbette hayır! Aşk, plastik ya da yapay bir şey değildir; o devrim gibi hayatın varlık neden(ler)indendir. Aşk, en yalın insan(lık) hâlidir. Aşkın dili yaşamın ve devrimin dilidir. Aşk, “olağan” denilen tekdüzeliğe, “normal” denilen sıradanlığa başkaldırıdır; Ece Ayhan’ın, “Aşk örgütlenmektir, bir düşünün abiler!” dizelerindeki üzere. Aşk insan(lık)a özgü hissiyatların toplamının da ötesinde, görüp dokunmasa da hatırlayan, yaşayan, yaşatandır. Olabilecek en güzel şeyden daha güzeldir o. Başkasını, başkalarını düşünmemizi sağlayan aşk, yaşamın bir anlamı olması, yaşama bir anlam katılması hâlidir... Söylenmemiş sözlerin tümü, gidilmemiş yerlerin umutlu hayalidir. Acı verse de vazgeçmemek, direnmektir. ***** V. İ. Lenin’in, “Yöndeş damar devindiren sinirsel bir süreç” diye tanımladığı, damar gibi beyine, süreç gibi ömre malolan hâlet-i ruhiyedir; Nâzım Hikmet’in, “Gelsene dedi bana/ kalsana dedi bana/ gülsene dedi bana/ ölsene dedi bana/ geldim/ kaldım/ gül-


6

gündoğusu - sayı 5

düm/ öldüm,” dizelerindeki “Aşkın sebebi yok zamanı vardır.”3 Aşkın da, devrim gibi zamanı yoktur; o çıkar gelir Hızır gibi… Kalıplara, tanımlara, kurallara sığmaz aşk. Bunun için de “çılgınlık” dedikleridir… “Onların kendi hikâyeleri yok, onlar sadece seyirci dünyada. Aşksız, yaşsız, hasarsız bir diyarda,” vurgusuyla Sezen Aksu’nun eklediği kesinlikle: “Aslolan aşktır… “Aşka yalan dedirtmem… “İyi ki aşk var dünyada...” Evet, vazgeçemeyen bir kesinliktir aşk; tazeliğini, heyecanını ısrarla ve durmadan şiddetle hissedebilmek, yaşamaktır, tıpkı kesintisiz devrim gibi… Bu nedenle tükenmez, tüketilemez aşk ve devrim, “Bitti” denilen yerde ansızın yeniden kapıyı çalar. “Bitti” dense de, bitmeyen; bir kere yaşanmışsa izi asla silinmeyen; unutulmayan, bastırılamayandır. Evet, evet aşk ve devrim ölümsüzdür. Kolay mı? Aşk da, devrim gibi imkânsızlığı yerle yeksan edendir. Hayata dahil olmanın önünü açan, tamamlayan güçtür. Sevginin, inanmanın, güvenmenin, bağlanmanın; insan-dışılığa karşı açtığı meydan muharebesidir. İmkânsızın aşılmasına denk düşen aşk yüceltir, yüceltir, yüceltir; gerçekdışıdır, gerçeküstüdür; aşkta ikisinin ortası yoktur. Gerektiği yerde “Bizim aşkımız sonsuza dek yaşayacak, çünkü yarım kalacak,” diye haykırandır! Ya da hep çocuk olmak, çocuklaşmaktır aşk; “Anne bak kral çıplak” haykırışıyla… ***** “Neden aşık oluyoruz?” sorusunu, “Sıra dışı” olarak niteleyen Lucy Vincent’ın4 uyarısının altını çizip, bir parantez açarak ekleyeyim: Kimilerinin, “bilim adına”(?!) “obsesif-kompülsif bozukluk” olarak tanımladığı aşk, düzenin “normalleri”yle tanımlanacak bir şey değildir! Emma Goldman’ın, “Kilise ve toplum öyle kabul etsin ya da etmesin, aşkla kutsanmamış, doğal olmayan bütün birliktelikler fahişeliktir”; Edward Murphy’nin, “Aşk, kalpte açılan bir deliktir”; Iris Murdoch’un, “Karşımızdakini tüketilemez biri olarak görmek aslında aşkın tanımlanmasıdır”; Mevlânâ’nın, “Rüzgâr ateş için neyse, ayrılık da aşk için odur: Küçük bir aşkı söndürür, büyük bir aşkı daha da güçlendirir”; W. Goethe’nin, “Ayrılık, aşk bağının yenilenmesi demektir”;[5] Georg Wilhelm Friedrich Hegel’in, “Gerçek aşk; onunla birlikteyken bir bütün olmak değil, o yokken; ‘yarım kalabilmektir’… “Bir insanın sana neler verebileceği değil, senin için nelerden vazgeçeceği önemlidir”; Lev Tolstoy’un, “İnsan birini sevmiyorsa uyuyor demektir”; Halil Cibran’ın, “Aşkı konuşmak için dudaklarımı kutsanmış ateşle temizledim, ama hiçbir sözcük bulamadım,” saptamalarında altını çizdikleri üzere… Düzenin “normalleri”yle tanımlanması mümkün olmayan aşk, söz vermektir, sadakattir, ısrardır, vazgeçmemektir çünkü… Kalbimizin müseccel sabıkasıdır. Hayatta başımıza gelebilecek en güzel şeydir. Durmadan büyüyen aşk, mükemmel olanı fark etmektir. Mucizelere inanarak istenebilen, yaşanabilendir... Siyah beyaz bir dünyayı rengarenk görmektir. Hiç olmadığın kadar net olmaktır; bir telaştır aşk. Bir şey yapma değil bir şey olma hâlidir aşk. Eylerken olmak, oluşmaktır. Bunun için de özgürlüklerimizin kesiştiği yerdedir; gerçeğin peşine düştüğümüzde buluruz aşkı. Durmadan, ısrarla, yeniden, daha çok bağlanmaktır sımsıkı yaşama. Düş yarasıdır; imkânsızlıklara meydan okumadır. Gitmektir, özlemektir, ayrılıktır uçsuz bucaksız sessiz ve derinden. Baktığınız her yerde onu görmenizdir; buğulanmış cama ya da bir duvara adını yazmaktır. Bir yanıyla tragedyalarla kural tanımazlıkların ürünü olan aşk, dünyanın en güzel sıcaklığı, yangınıdır. Uçurumu kenarında dolanandır... Dönülmeyen bir gitmedir. Dönmemecesine devam ettirilendir; “imkânsız” denilenin varlığının da yokluğunun da yaşama dahil olması hâlidir. Bu nedenle aşk her şeyin bittiği yerde başlar, bu yüzden ölümsüz, bitimsiz bir güzelliktir. Dokunmak, hissetmek, bahara aşık olmaktır aşk ve tektir, biriciktir. Socrates’in, “Benim bir tek bilgim vardır, o da aşktır,” diye betimlediği… Pavlus’un Korintoslular’a ‘Birinci Mektubu (13: 4)’nda, “İspatlamak gerekmez; bellidir,” dediği… “Li esqê bigerî jî tu asiq î/ Aşkı arıyorsan aşıksındır,” vurgusuyla Mevlânâ’nın ‘Mesnevi’nin bir yerinde şöyle bir tanımladığıdır: “Aşk, büyüklere baldır, çocuklara süt. O, her gemiye yüklenen ve geminin ağırlığından fazla olduğu için batmasına sebep olan son yüktür… “Bir aşkı başka aşk söndürebilir. Aşkta ne yükseklik, ne alçaklık, ne de akıllılık ve akılsızlık vardır…” ***** Sufiler için kainatın varlık sebebi olan aşk; hissediştir; tamamlayıcıdır; nefes almak, soluk vermektir... Hayatı ortasından ikiye ayıran, insanı en çok değiştirendir; aslolandır aşk... Aşk, yaşamın mucizesine rastladığımız andır; yaşamın mimarıdır; uzağı yakın edendir aşk.


gündoğusu - sayı 5

7

En umutsuz gözüken anlarda “Her şey çok güzel olacak,” diyebilmektir. Çünkü aşk, umutsuzluğu değil umudu barındırır. Aşk, savaşmaktır yeri geldiğinde; yani tüm dünyaya karşı koymaktır. Gerektiğinde tek kişilik çoğulluktur aşk; dünyanın merkezinin yer değiştirmesidir. Bakışlarla kucaklaşabilmektir; mucizenin hayat bulmuş hâlidir; her şeyin başlangıcıdır; yabancılaşmanın aşılmasıdır; aramaya, bulmaya inanmaktır, bağlanmaktır; ölüme meydan okumaktır; özlemek, düşünmek, hayal kurmaktır; kendini bulmaktır, kanatlanmaktır; gözlerdeki gökkuşağıdır aşk. Mutluluk (ve mutsuzluk), sevinç, neşe, enerji kaynağı ve aşkınlık hâlidir aşk. İnsanın ayaklarını yerden kesen, zaman, yer-mekân ve uzaklık kavramlarını ortadan kaldıran, insani insanlaştırarak delirten ve “akıllandıran” yaşamak hâlidir. Yeri geldiğinde almadan vermektir aşk da, devrim gibi… Burada durup sözü “Bir aşk birçok aşktan yapılıyor ve ayrılınmıyor hiçbir seferinde… “Oysa bilmediğin bir şey vardı sevgilim, ben sende bütün aşklarımı temize çektim,” diyen Murathan Mungan’a bırakmak gerek: “Anlatabilsem sende neler gördüğümü kimse inanmaz hayal derdi. Bilselerdi sende neler gördüğümü yıllarca hayal görmek isterlerdi… “Azı karar olmadı hiç sevmelerim, hep çoğu zarar dedikleri kadar sevdim!.. “Sen bildiğim gibi kalmadın ama, ben unuttuğun gibiyim hâlâ…” Evet, evet özlemektir, ulaşmak azmi ve kararlılığıdır; beklemektir, sabırdır, inançtır aşk… Çünkü aşk bir aruz veznidir... ***** “Tanımını yapmak”, gerçekten imkânsızdır aşkın, kelimelere sığmayan büyüklüğüyle… Olumlu/ olumsuz birçok açıklaması yapılsa da, tanımlaması yapılamayan aşk; olabilirlik payının, bu olabilirliğin ifade edilebilme payından yüksek olduğu kavram hâlidir; üzerinde genelleme yapılması -kesinlikle- hata olan bir duygu, bir kavram… Ancak tükenmeyen, bitmeyendir; zaten tükeniyorsa, bitiyorsa da aşk değildir. “Yarın”a, “dün”e aldırmadan, her şeyi göze alarak şimdinin yaşandığı varoluştur; kaosu getirmesi kaçınılmaz olan bir “catharsis” hâlidir… Bileşenlerinin tutku, özlem, acı ve irade olduğu duygu ve düşüncedir; zamandan bağımsız, yaşlanmayan, eskimeyen tek şeydir; özleyen, düşleyendir imkânsıza sevdalı aşk… Kavuşma ile kavuşmama arasındaki gel gittir; aranandır aşk… “Hayır” demektir; uğruna ölebilmektir; yani okyanusun en derin yerinde nefes almak; çöl ortasındaki yemyeşil bir bahçedir. Bir heyecan, coşku ya da uç noktada efkâr, hüzün hâlidir; “imkânsız” denilen her şeydir aşk. Karşındakini sonsuzca sevmenin gücüyle cesaret etmek; hayal etmek; hayalleri gerçekleştirmek için tutkuyla mücadele etmek; her şeyi göze alabilecek kadar tutkuyla “çıldırmak”; “normal”in, “delilik” dediği en mükemmel insanî hâldir. Kendinden çok aşık olduğun kişiyi düşündüğün durumdur; özgürlüksüz olmayan, denetlenemeyendir. Uyarıcı, güneşi görünür kılan duygudur; siyah beyaz televizyonu renkli hâle getiren “teknisyen”dir. Paulo Coelho’nun ‘Onbir Dakika’ başlıklı yapıtında, “İlkbahar için şöyle diyemezsin: Erken gelsin ve uzun sürsün. Sadece şunu diyebilirsin: Gelsin bahar, taşıdığı umutla yıkasın beni ve elinden geldiği kadar kalsın,”6 derken; yine ‘Brida’ başlıklı romanında da, “İnsanlar armağan olarak çiçek verirler, çünkü çiçekler Aşk’ın gerçek anlamını taşırlar. Bir çiçeğe sahip olmak isteyen onun güzelliğinin soluşunu seyretmek zorunda kalır. Ama bir tarladaki çiçeğe sadece bakmakla yetinirsen, o hep seninle kalacaktır; çünkü çiçek akşamın ve günbatımının ve nemli toprağın ve ufuktaki bulutların bir parçasıdır,”7 diye eklediğidir. Kolay mı? Yunus Emre’ye göre, “Aşk bir uzun hece”dir. Veya Sinan Paşa’nın, ‘Tazarruname’de, “Aşk efsane ve efsun değildir. Aşk bir kimyadır, onun madeni can olur; aşk bir gevherdir onun mekânı kân olur,” diye tanımladığıdır. ***** Demiştim ama yine de altını çizeyim, bir kez daha hatırlatmak için: Aşk tamamlanmamış, sürekli bir devrimdir; kaostur; Ferhat’a dağları deldirtendir. Onsuz yapamama hâlidir; tereddütlerin nihayetidir. İnsanı çepeçevre kuşatan insanîliktir; hayatı seyretmek yerine hayata dahil olmaktır. “Olurdu olmazdı”lara aldırmayan; telaşı, şaşkınlığı büyümeyen; fark eden, kavrayan güzelliktir. İnsan(lık)ın aradığı ölümsüzlüğü, ona armağan edendir aşk ve devrim… Rivayeti muhtelif bir hikâye ya da bir kelimeye sığdırılmış sonsuzluktur; başlı başına bir anlamdır. İncelik isteyen, incelikli bir şeydir; içten bir gülümsemenin uzağı yakın etmesidir. Binbirgece masalıdır; hayatı değiştirendir. Anlatıldığında inanılmayan, yaşanarak inanılan bir masaldır… Masala inanmayan gerçeğe inanır mı? Elbette hayır! Çünkü aşk kanatlıdır. Masalların anlatılmayan yüzünü taşır aşk... Çoğullaşan düşlerin birbirine değmesi, buluşmadır; dünyayı döndüren çarktır; her şeyi değiştirendir.


8

gündoğusu - sayı 5

Aşık olmadan yaşadığını söyleyemezsin... Aşk, onsuz yaşayamayıp bunu ona söyleyememektir. Aşk korkmaktır, gözü kara bir cesaret isteyen. Aşk gözükaradır, cesaretiyle korkutan. Aşk cesarettir, korkmanın gözünü karartan... Bahar ile depreşen ve “Hayat hep bahar olsa” dedirtendir. Beslenip büyütülesi, üzerine titrenesi bütünüdür; emek ister… Kalbin yerinden sökülebilecek kadar hızlı atmasıdır. Güneşin en parlak anıdır; delilikle akıl arasındaki ince sınırdadır hep. Hayallerinde olandan daha üstün olandır, ummadığındır, her şeye rağmen olandır… Var etmek için yok olmayı göz almaktır; toplumsallaşarak, yabancılaşmayı aşmaktır. Yürekteki bir ateştir; hep daha fazlası istenendir. İnsan(lık)ın her zaman istemeyi sürdüreceği yegâne şeydir aşk. Yani aşk üzerine söylenen her şey yetersizken; hayattır O, ötesi berisiyse hikâye... Burada da sözü Turgut Uyar’a bırakmak gerek: “İnsan sevdikçe iyileşiyor, artık anladım… “Gün gelir herkes sevdiğini anlar kaşla göz arasında… “Sana olmayan özlem bir şeye benzemiyor… “Bir yağmur yağsa da, beraber ıslansak... “Bir insan birini yalnızken hatırlıyorsa sevmemiştir, ansızın aklına getirip yalnızlaşıyorsa. İşte o zaman sevmiştir…” ***** Devamla aşk bir kesik yarasıdır... Çok acır, çok kanar, çok zor iyileşir, geç kapanır yara; lakin izi asla geçmez, hep ordadır kesik yarası. Unutturur kendini bir süre sonra ama hâlâ ordadır. Baktıkça hatırlarsın. Ne kadar büyükse kesik yarası o kadar çok çarpar gözüne. Daha büyük kesik yaraları unutturur ancak bir öncekinin acısını... Aşk ateş gibi bir şeydir biri yakar, diğeri yanar. İnsanın damarlarında gezinir. Kızıldır ve her türlü deliliği muhteviyatında saklar. Yıkıcı bir yaratıcılık olan aşktan kaçış yoktur, eninde sonun gelir bulur insanı. Kaybolmayan, kaybedilmesi mümkün olmayan aşk, zamanın yok edemediğidir. Kör uçlu bir kalemi tekrar yazabilir hâle getiren bir kalemtraş olan; her yere kendini yazdıran; her şarkıda kendini anlattıran; her şiirde kendini okutturan aşk hep, biri bir diğerine benzemeyen, “çok farklı” bir hikâyedir. Gerçeküstü, yasa dışı özellikleriyle aşk mücadeledir; kaybettikçe çocuksu tutkuları besleyen… Aşk köprü kurmaktır; bütün şarkıların sizin için yazılmış olmasıdır; azalmayan, çoğalan/ çoğaltandır; [-∞, +∞] aralığından daha büyük, bilinen tüm kavramları allak bullak edendir. Yani herhangi bir ölçeğe uydurulamamış bir şeydir; kirlenmeyen, kirletilemeyendir. Masumiyettir, acemiliktir; depremdir, fırtınadır; sessizliktir. Yalan dünyadaki tek gerçektir; yapım ve yıkım arasındaki süreçte insan(lık)ın kendini bulmasıdır. Bir denge(sizlik) ve mucize hâlidir; bir daha da asla olmayacak olan. Ölümle burun buruna geldiğiniz anda aklınıza ilk gelendir aşk. Ya da yüreğine baharı yerleştirmektir... Mor salkımların kokusunu duymaktır... Güneşin aydınlığıyla bakmaktır hayata... Aşk, her mevsim baharı yaşamaktır; baharı özlemek ve onu beklemektir; yanındayken bile özlem duyabilmektir... İki kişinin çoğullaşarak birlikte hayal etmeye başlamasıdır; bize güç veren özgürlük edimidir; dünyayı değiştirme hâlidir; erişemediğine, ulaşamadığına duyulan özlemdir; yaşanmamışı bile hayal etme yetisidir. Ece Ayhan’a, “Tek dileğim ne biliyor musun? Gözlerimi kapamış senli hayaller kurarken, gözlerimi açtığımda yanımda olman,” dedirten aşkın Özdemir Asaf’çası da şöyle haykırır: “Ne zaman imkânsızı seversen, işte o zaman gerçek seversin… “Ben sevmekten hiç borçlu çıkmadım… “Sen bana bakma ben senin baktığın yerde olurum… “Aşk öyle haindir ki; nerde imkânsız varsa gider onu sever…” ***** Heyecanlanmaktır... Düşünmektir... Onsuz yapamamaktır... Hissetmektir... Adını bile duyunca gözlerinizin parlamasıdır… Ölüme üstüne gülümseyerek yürümektir aşk… Aşk bir ateşi bile bile elinde tutmak ve ondan asla vazgeçememektir… Aşk bazen sessizdir; bazen de haykırır… Aşk bazen kahkahadır; bazen de gözyaşı… Aşk, bazen yaşamaktır; bazen de ölmek… Çünkü O, size var olduğunuzu hissettiren her şeydir. Bir ufuk çizgisidir; emektir; değişimdir; kendini sürekli yenileyen ve vazgeçilmeyendir; olağanüstü olandır.


gündoğusu - sayı 5

9

Denizi ilk defa gören bir çocuğun heyecanıyla onun gözlerine bakmaktır. Pervane misali ateşe yanmaktır; öncesizdir, sonrasızdır. Düştür aşk, düşünmektir, düş göstermektir; “onca” sevmektir, bağlanmaktır aşk. Gece basan sis, sabah düsen çiğ, suda yanan ateş, güneşte kara delik, yürekteki delilik... Hayalini kurduğun, hissettiğin, istediğin her şeyi yaşamak ve sonsuz yapmaktır Cemal Süreya’nın da altını özenle çizdiği üzere: “Denir ya aşk iki kişilik, yalan! Aşk bile bile delilik… “Yalnız aşkı vardır aşkı olanın… “Gizlidir aşk, yine de dünyaya ilan edilmek ister. Yasadışıdır, yine de yasallık peşindedir... “Denize ilk giren çocuk masumiyetiyle seviyorum seni. Boğulacakmışım gibi… “Aklıma bile gelmiyorsun artık. O kadar kalbimdesin ki… “Önce öp sonra doğur beni… “Hiçbir aşkın ardından ‘geçmiş olsun’ denmez. Çünkü gerçekten ‘aşk’sa zaten geçmez… “Bir daha beni sevdiğini söyleme! Neden biliyor musun? Çünkü yine inanırım… “Aşktın sen, gidişinden bildim seni… “Annesinden dayak yediği hâlde, yine ‘anne’ diye ağlayan bir çocuktur aşk…” ***** Tamamlıyorum -şimdilik- diyeceklerimi… Buncasına görkemli bir insanîliğe denk düşen “Aşk ne zaman bir pazarlama malzemesi oldu? Ve bu sözcük nasıl oldu da hayatın her alanında sürekli kullanılır hâle geldi? Son yıllarda çıkan kitaplara, şarkılara, filmlere bakın, pek çoğunun başlığında mutlaka ‘aşk’ var. Sosyal medyada herkes bir biçimde ‘aşk’tan söz ediyor. Mevlânâ’nın, Yunus Emre’nin sözleri bile buna göre alıntılanıyor. Magazin eklerine bakarsanız, bütün ünlüler sürekli ‘aşk’ yaşıyor, ‘yeni bir aşka yelken açıyor’, ‘aşkını terk ediyor’, ‘aşka vakti yok’ veya ‘aşk tazeliyor.’ Ortalık, elinde okla gezen melek figüründen geçilmiyor. Herkes birbirine ‘aşkım’ diyor. Yoğurt reklamından çikolataya, bankadan çamaşır makinesine, banyo seramiğinden dondurmaya kadar aklınıza ne gelirse aşkla ilgili bir sloganla satılmaya çalışılıyor. Genel bir sevgi yoksunluğunun getirdiği bir sonuç mu bu acaba, yoksa yaşanan sıkıntılardan kaçmanın ve hayallere sığınma isteğinin sonucu mu? Eski aşk şiirlerinin yerini, aşk hakkında fetva veren kitaplar, aşk hakkında sloganlar almış durumda. Herkes âşık olmak mı istiyor? Aşk sözcüğünü görünce gidip o gofreti yeme ihtiyacı mı duyuyor insanlar? Gerçi sosyal medyadaki ‘özlü sözler’e, eskiden sakızlardan çıkan türden aforizmalara bakılacak olursa pek ‘mutlu aşk’ yok ortalıkta, ama nedense arayış devam ediyor. Yapılan röportajların çoğunda, ister bilim adamı olsun ister politikacı, ister yazar, ister oyuncu, başlık hep aşk üzerine... Pazar eklerini açtığınız zaman ortalık ‘aşk’tan geçilmiyor. Ama bunca fazla kullanımdan sonra sözcüğün içi giderek boşalıyor doğal olarak. Olmayan bir şeye duyulan özlem mi bu yoksa? Ama en azından kızarmış sucuk veya deterjanla bağdaştırılmasa...”8 Kürşat Başar’ın dediği üzere! ***** O hâlde aşkı, “olağan” denen kapitalist pazarın yabancılaşma cinnetinden, aşkın bizleştiği, “yeryüzünü aşkın yüzü kılacak” devrimle kurtarın… 19 Kasım 2012 12:21:12, Paris

1 Ataol Behramoğlu, Hayata Uzun Veda, Tekin Yay., 2008, s.12. 2 Marguerite Yourcenar, Dünya Kadın Şairlerinden Kadının Hâlleri, Derleme ve çeviri: Selahattin Yıldırım, Agora Kitaplığı, 2012. 3 Nazan Bekiroğlu, Nar Ağacı, Timaş Yayınevi, 2012. 4 Lucy Vincent, Neden Aşık Oluyoruz?, çev: F. Kenan Zaimoğlu, Aylak Kitap, 2012. 5 W. Goethe, Goethe Der ki, çev: Gürsel Aytaç, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları: 534, 2’inci baskı, 1986, s.63. 6 Paulo Coelho, Onbir Dakika, çev: Saadet Özen, Can Yay., 2011. 7 Paulo Coelho, Brida, çev: Seçkin Selvi, Can Yay., 2010. 8 Kürşat Başar, “Deterjan ve Aşk”, Cumhuriyet, 10 Temmuz 2012, s.9.


10

MAKALE Gün Zileli

gündoğusu - sayı 5

TÜYAP’ın KAPLUMBAĞALARI… Bir arkadaşım çok isabetli özetledi durumu: “Oraya kitap okuyucusu değil, kitap tüketicisi gidiyor.” Dolayısıyla kitabevleri de kitap yayınlama değil, kitap ürününü pazarlama konumunda oluyor. Zaten, önüme ilk telif sözleşmesi geldiğinde epeyce yadırgamıştım. Sözleşmede kitaba “ürün” deniyordu. Kimdir bu Tüyap? Bir şahıs değil elbette. Bir pazarlama kurumu. Ardında hangi sermaye grubu var, allah bilir. Beylikdüzü’ndeki o uzak diyarda bir hafta araba pazarlanıyor; başka bir hafta en gelişmiş bilgisayarlar; bu hafta da kitap adı verilen ürünler sunuluyor kitap tüketicilerine. Bu Tüyap’ın baş koordinatörü Deniz Kavukçuoğlu’nu tanıyorum. Bir zamanlar tanıyordum demek daha doğru olur. Artık o kadar “yüksek”lerde ki, sekreterler barikatını yararak kendisine ulaşmak mümkün değil. Tüyap dolayısıyla yüzünü ekranlarda görmek mümkün tabii ki. “Büyük yazarlar” Deniz Kavukçuoğlu kadar ulaşılmaz değil. Onları bizim gibi fanilerin arasında görmek mümkün, en azından Tüyap’ta. Tüyap’ın bu iyiliğini unutmamak gerekir. Normal zamanlarda ulaşmamız mümkün olmayan yazarlarımızı ayağımıza kadar getiriyor. Onları görmek, hatta dokunmak, imzalarını almak istiyorsanız Tüyap’ın bu hizmetinden faydalanmanız işten bile değil. Gerçi sizinle bir dakikadan fazla çene çalmaları mümkün değildir. Hatta bir dakika bile fazla. Sırada bekleyenler var ve yazarımız sizi bir an önce başından savıp sıradakilere imza sallamak zorunda. Bu yılki onur yazarı Gülten Dayıoğlu’nu gördüm orada. Çocuk hikâyeleri yazarı. Yaşlı bir hanımefendi, tonton, sevimli bir insan. Önündeki, çoğunlukla çocuklardan oluşan kuyruğun sonunu görmek mümkün değil. Kadıncağız, “sevgili çocuklarını” tanıma olanağına bile kavuşamadan imza atmak zorunda kitaplarına. Yayınevi ellerini oğuşturuyor tabii. Ürün satışları çok iyi! Kitap bolluğundan gözlerim ve beynim uyuşmuş, artık bir kitabı diğerinden ayırt edemez bir halde stantlar arasında serseri mayın gibi dolaşırken Vural Savaş’ı gördüm. Hani şu ulusalcı cumhuriyet savcımız. Bir zamanlar epeyce esip üfürürdü. O cumhuriyet savcısı haşmetinden ve haşinliğinden eser kalmamış. Bence yazar olmak ona iyi gelmiş. Yaşlansa da eski haline göre çok daha insan. Tezgâhın gerisinde sessizce oturuyor, müşteri bekliyor, gelip geçene gülümsüyor hatta. İçimden, yanına yaklaşıp bir şaka yapmak geldi ama yapmadım. Bunun “düşene” vurmak gibi olacağını hissettim. Yanına yaklaşıp, “kovuşturma emirlerini imzalamak mı, yoksa kitap imzalamak mı daha iyi bir şey, Vural bey?” diye sorsaydım, cevabı ne olurdu acaba? Kitap imzalayan çoğu “büyük yazar”ımızı tanıyordum. Çoğu eski sol harekettendir. Programa bakıp, imza attıkları yerin yakınına yaklaşarak bir selam sallayabilirdim. İçimden gelmedi doğrusu. Sanki onları “suçüstü” yakalamışım gibi bir duyguyu tatmak istemediğimden belki de. Ben daha çok “küçük yazar”ların pineklediği ya da sinek avladığı 4 nolu koridorda dolaşmayı tercih ettim. Tüyap fuarı bir yarış pisti. Dünyanın en yavaş hayvanı kaplumbağa ile dünyanın en kızlı koşan hayvanı çıtanın yarıştırıldığı bir pist bu. Kaplumbağanın kaybettiği baştan belli. Çünkü tüketici, büyük yayınevlerinin bulunduğu, kalabalığın kitaplara üşüştüğü parlak ışıklı büyük salonları tercih ediyor doğal olarak. Dolayısıyla “kaplumbağa”ların bulunduğu sönük koridorları görmüyor bile çılgın kalabalıklar. Kazara, ayakyoluna falan giderken oradan geçenler de, küçümseyerek, şöyle bir gezdiriyorlar kitapların üzerinde gözlerini. Zaten çoğu stand bir kundura tamircisi dükkânı büyüklüğünde. Yaba yayınlarının sahibi Aydın Doğan’ı görmüştüm fuardan önce. Bana önemli bir şey söyledi. “Fuar Odakule’deyken küçük yayınevleri çok daha avantajlıydı” dedi, “oraya gelen insanlar, hiç değilse bizi de görürlerdi, önümüzden geçerlerdi.” Anlayacağınız, seçimlerdeki %10 barajı gibi bir şey bu. Küçüklere en ufak bir şans tanınmıyor. Fuarın şehrin merkezindeki Odakule’den ta cehennemin dibindeki Beylikdüzü’ne taşınmasının üstünde hiç durmayayım artık. Kitap tüketicisi yine de övgüye değer. O kadar yolu göze alıp gelebiliyorlar. 4 numaralı “ayakyolu” koridorunda kitap işinin gerçek emektarlarına rastlamak mümkün ama tüketicinin %99’unun aradığı onlar değil. %1’i oluşturan bilinçli kitap okuyucusu gelip buluyor onları. Zaten onlar reklam edilen kitabı almaya değil, aradığı kitabı almaya geliyor. Çok çok önemli bir fark bu. İşte Masis Kürkçügil orada, Ahmet Nesin orada, Eşber Yağmurdereli orada, Sezai Sarıoğlu orada. Türkiye’nin en eski Troçkisti Masis Kürkçügil, Troçki’nin kitaplarını basan Yazın yayınevinin standının arkasında, ayakta duruyor, en yakın arkadaşından bile daha iyi tanıdığı Troçki’nin özellikleri, hayatı, fikirleri üzerine konuşuyor ilgilenenlerle. Troçki’nin İspanya İç Savaşını tahlil eden kitabını gösterip, “POUM’a karşı neden öyle sert bir tutumu vardı Troçki’nin?” diye soruyorum (İspanya iç savaşı sırasında, Stalinistlerin, anarşistlerin yanı sıra saldırdığı bir parti olan POUM, içinde Troçkistlerin de yer aldığı devrimci-Marksistlerin partisiydi ve Troçki’nin sert eleştirilerine maruz kalmıştı nedense). İtiraf edeyim ki, bunu sorarken, sıkı bir 4. Enternasyonalci olan Masis’in Troçki’nin bu tutumunu da savunacağını düşünmüştüm. Öyle olmadı. “Üstat, bu konuda bir eşeklik yapmıştır” dedi. Bunu duyduğuma sevindim. Beni sevindiren bir başka olay daha yaşadım o 4 nolu “ayakyolu”nda. Bir de baktım, o dar kundura tamircisi dükkânlarından birinde, ta 1966 yılından beri tanıdığım ve Yarılma’da kendisinden söz ettiğim öğretmen-yazar Zeki Sarıhan oturuyor. Yanında da içeriye zor bela sığışabilmiş bir arkadaşı. İşte eski arkadaşımız Deniz Kavukçuoğlu’nun “kaplumbağa”lara reva gördüğü yer bu kadarcık. Yıllardır ısrarla çıkmaya devam eden Öğretmen Dünyası dergisinin standı burası. Zeki’nin yanına yaklaşıp, “selam Zeki Sarıhan” dedim, soyadını da söyledim ki, onu kesin tanıdığımı anlasın, bir yere kaçamasın. “Oooo merhaba” dedi. Elimden böyle


gündoğusu - sayı 5

11

diyerek kurtulamazdı. “Beni tanıdın mı” diye sordum. “Vallahi tanıyacağım ama” diye mırıldandı, böyle zor durumda kalanların her zaman yaptığı gibi. “Öyle tanıyacağım falan olmaz. Ben bir tur atacağım. Üç dakika sonra geleceğim. Sen de bu arada iyice bir düşün bakalım” dedim. Üç dakika sonra geldiğimde, tabii ki Zeki beni hâlâ tanıyamamıştı. “Gel otur hele şuraya” dedi, arkadaşı kalktı, o daracık yere ben sıkıştım. Tahmin ettiğim gibi beni tanıyamamıştı. Bunun üzerine aramızda tuhaf bir soru-cevap diyaloğu geçti. O da soruyordu ama soruları soran daha çok bendim, ona bir şeyleri hatırlatabilmek için. “Dev-Genç davasındakileri bir düşün bakalım” dedim. Saydığı isimler arasında ben yoktum. Mecburen saymadığı isimleri hatırlattım. Sonra da, “Peki Gün Zileli” dedim, “o ne yapıyor şimdi?” “O İngiltere’de” dedi, “duyduğuma göre anarşizmin kara bayrağını yükseltmiş.” “İşte o kara bayrağı yükselten Gün Zileli karşında” dedim, artık daha fazla dayanamayıp. Yarım saat kadar sohbet ettik. Çerkes Etem ve kurtuluş savaşı hakkındaki görüşlerine ne kadar karşı olursam olayım, dürüstlüğüne her zaman güvendiğim bir devrimci ve sosyalistti Zeki Sarıhan. Ve bu güvenimin hiç de yersiz olmadığını, beni çok sevindiren bir açıklamasıyla gördüm: Zeki Sarıhan, Kıbrıs, Ermeni ve Kürt sorunlarındaki milliyetçi tutumu dolayısıyla İP’ten istifa etmişti. Ne kadar sevindiğimi anlatamam. Tüyap’tan çıkmış, metrobüs duraklarına doğru yürürken dürüst insanların eninde sonunda düzgün bir tutum alabildiklerini görmenin sevinciyle uçuyordum adeta. İnsana (ve kaplumbağaya!) güvenmek güzel şey be kardeşim! 20 Kasım 2012


12

MAKALE N.G. Çernişevski

gündoğusu - sayı 5

BİR GÖNÜL BORCU İFADESİ (Nikolay Aleksandroviç Dobrolyubov devrimci bir gazeteci, eleştirmen ve şairdir. 1856’da Çernişevski ve o dönem Sovremennik (Çağdaş) dergisinin yayıncısı Nekrasov’la tanışmış, bu sayede dergide yazıları yayınlanmaya başlanmış, 1857’de de derginin kadrosuna eleştiri bölümünün başı olarak girmiştir. 4 sene bu dergide çalışmaya devam etmiş, birçok önemli edebi eleştiriye imza atmıştır. 1860 senesinde yakalandığı tüberküloz hastalığının tedavisi için yurt dışına gitmiş, bir sene sonra geri döndüğü Rusya’da, 25 yaşında ölmüştür. Çernişevski, Okuma Kitaplığı çalışanı Efim Fedoroviç Zarin’in, Dobrolyubov’un ölümünün ardından, hakkında yazdığı makaleye karşılık olarak Sovremennik dergisinin 1862 senesi 2. sayısında aşağıdaki makaleyi yazmıştır.) “Okuma Kitaplığı”nın Ocak sayısında yer alan makalenizi okuduktan sonra bayım, bu makalenizde yaptığınız tuhaflık hakkında sizinle özel olarak görüşebilmek için bir randevu talep ettim. Fakat çok geçmeden fikrimi değiştirdim; siz alenen bir hareketlenmeye sebep oldunuz; o halde size, bir hareketlenmeye sebep olduğunuzu göstermek de alenen gerekli oldu. Dobrolyubov’un duruşuyla alakalı olarak bizimkinden farklı bir bakış açınız var; yine de bu bakış açısı sizinle münazara etmek için benim açımdan yeterli değil: görüşlerinizin benim için birinin dikkatini çekmeye değecek çok bir önemi yok. Fakat makalenizde, benim Dobrolyubov’la şahsi ilişkimi tanımlayan, övgüye değer bazı satırlar var. Edebiyat tarihi adına benim için çok onur verici bir durumu test etmek istiyorsunuz: eğer sizi karşılıksız bırakırsam sözlerinizi itiraz etmeden kabul ediyormuşum gibi görünebilir. Böyle bir role giremem. Makalenizin 38. ve 39. sayfalarında, Dobrolyubov’un mensup olduğu edebiyat çevresinde Dobrolyubov’un öğretmeni olarak nitelendirdiğiniz bir kişiden ve bu kişinin enerjisinin Dobrolyubov’unkinden çok daha yüksek olduğundan bahsediyorsunuz. 34. sayfada yine aynı kişiden bahsettiğiniz görülüyor: “ ‘Ölü-bova’nın bazı arkadaşlarına katiyen samimi bir şekilde saygı duymaktayız, özellikle tarafımızdan sevimsiz bir eleştirmen olarak görülen ve ölçüyü kaçıran bir tanesine”. Makalenizin burasında benden bahsettiğiniz oldukça açık. Dobrolyubov’un tüm yeteneğini ve enerjisini göz ardı ederek, onun hocası sıfatı altında açıkça beni anlatıyorsunuz. Bu da beni Dobrolyubov’un görüşlerinin gelişimi doğrultusunda onunla olan ilişkimi, enerji seviyesinde benim gücümle onun gücü arasındaki etkileşimi, var olan asıl farkımızı açıklamak zorunda bırakıyor. Dobrolyubov’un öğretmeni ben olamam, öncelikle Rusça yazanlar arasında hiç kimse onun öğretmeni değildir. Edebiyat dünyasından ve Belinsky’nin makalelerinden çokça yararlandığı olmuştur ama ana görüşleri, onların etkileşimiyle biçimlenmemiştir. 1853 yazında girdiği Öğretmen Okulu’nda Fransızca kitaplar okumuştur, hatta bu enstitüye henüz kabul edilmemişken bile Almanca kitaplar okumaktadır. Eğer yetenekli biri Batı edebiyatı kitaplarını, Rusça yazılmış kitapları ve makaleleri senelerce kararlı bir biçimde okursa bu takdir edilecek bir durumdur (tıpkı Dobrolyubov’un Rusça yazılmış bir takım eserleri takdir ettiği gibi), yine de bu eserler bilginin ve konseptlerin ana kaynağı olamazlar. Benim makalelerimin Dobrolyubov’a etkisi ise Belinsky eserlerinin ondaki etki derecesiyle kıyaslanamaz bile. Benim o dönemler edebiyat üzerinde önemli bir etkim yoktu. Buna örnek olarak “Çağdaş” dergisinin 1855 ve 1856 senelerinde çıkan sayılarını gösterebilirim. Derginin o yıllarını ele alacak olursak benim makalelerimde anlamsızlık ve önemsizlik vardı. Bu, Dobrolyubov’un varlığının edebiyatta bu denli kabul edilebilir bir ses olmasından önceydi. Ne de olsa Dobrolyubov’un makaleleri “Çağdaş” dergisinde 1856 senesinin ikinci yarısından sonra yer almaya başladı. “Çağdaş” dergisinin içerik bölümünde, keskin bir insanın makaleleri, o zamandan beri italik yazıyla ana başlık olarak yayınlanacak içeriğe sahiptir. Fakat sizin için, bayım, belki ana başlık olarak yayınlanması gerekenlerin içeriğe sahip olmasına ihtiyaç yoktur. Belki sizin için çiğnenmiş sonuçlar gereklidir. Dobrolyubov ile benim ilişkimle alakalı bilgileri herkesten duyabilirsiniz. Düzgün bir edebi çevrenin içinde yer alan bu insanların sayısı ise oldukça azdır. Sizin buna tamamen yabancı olduğunuz veya bu çevrelerde konuşulanları anlayamadığınız sonucuna varıyorum. Dobrolyubov’un öğretmeni olan benim tarafımdan, basında yer alan imajınızı reddeden bir sertifika edindiniz. G. Pjatkovski bastığı “Kitap Bülteni”nde, Dobrolyubov’un ölümü üzerine, Dobrolyubov hakkındaki biyografik bilginin tarafımdan edinildiğine dair bir söz söyledi. Burada Pjatkovski, Dobrolyubov’un benimle tanışmadan önce fikirlerinin neredeyse oturmuş olduğundan bahseder; buna göre benim onun üzerinde herhangi bir etkim olmuş olamaz. Böylece, bayım, Pjatkovski’nin benim onayımla hareket ettiği açıktır. Sizin gibi bir hayal kafası için, Dobrolyubov’un öğretmeni ben olsaydım bile onun görüşlerinin zaten farklı olmayacağı gerçeği, anlaşılması mümkün olmayan bir durumdur. Fakat siz birtakım özel durumları anlayamayacak kadar cahilsiniz ve benim yeteneklerimle Dobrolyubov’un yetenekleri arasındaki ilişkiyi sadece hayal ediyorsunuz. 1855-1856 Çağdaş dergisi sayılarını incelemediniz, Dobrolyubov’un ölümü üzerine yazılanları okumadınız, “Anayurt Notları”, “Zaman”, “Çağdaş” gibi düzgün bir edebiyat çevresi içinde bulunmadınız; ne de olsa sadece Dobrolyubov’un veya benim herhangi bir makalemi okudunuz. Yine de pek çoğunu okuduğunuzdan bahsediyorsunuz. Benim yazdıklarımın onun yazdıklarının ötesinde olduğunu söylemenin ne kadar gülünç olduğunu nasıl fark etmezsiniz? Dobrolyubov’un yurt dışına çıkmadan önce yazdığı konularla alakalı herhangi bir şey yazmadım. Onun yazdıklarıyla yakın ilişkide


gündoğusu - sayı 5

13

olabilecek herhangi bir kitabı önermedim. Ayrıca Dobrolyubov’un makaleleriyle benim makalelerimin kıyaslanması benim için oldukça karsız bir durum olurdu. Bu nedenle yazdığım her şeyi de eleştiri ve kaynakça kısımları için yazmamaya çalıştım ve Dobrolyubov bana bu kısımları dolduracak zamanının olmadığını ve makalelerimin onlara lazım olduğunu söyleyince, ben de onun işlerinin çerçevesine girmeyecek konuları ele aldım,-örneğin Çiçerin’in kitabı üzerine Fransa ve İngiltere veya Muraveva’nın tezi hakkında yazdım. Geçen senenin ilk yarısında bile, Dobrolyubov yurt dışındayken, yeni Rusça kitap yayınlanmamış olmasına ve eleştiri bölümünde yazı yazmak benim için bir ihtiyaç haline gelmesine rağmen kurgu kitaplar hakkında yazı yazmamaya veya onun daha önce değindiği edebi konulara değinmemeye, çalıştım. Onun iyileşmesi ve bize geri dönmesini umarken aynı zamanda kendim için de karlı olmayacak bir kıyastan kaçınmak istedim. Herkes bilir ki kalıcı işbirliğimizin başlangıcından bir yıl ya da daha az bir süre önce, 1858 yazında veya biraz öncesinde, Dobrolyubov’un dergi üzerinde hakim bir etkisi vardı. Öğretmeni olarak ben de dergide yer alıyorsam bu nasıl olabilir? Onun üstünlüğü dışında açıklayacak başka bir biçim bulamıyorum. Tanrıya şükür, benzer durumları bilinçli olarak ele alabiliyorum. Eğer benim hükmüm size yeterli gelmiyorsa bayım, aynısını “Çağdaş” dergisi hakkında hiçbir şey bilmeyen ama aptal olmayan insanlardan da öğrenebilirsiniz. Size şunları anlatacaklardır: Dobrolyubov “Çağdaş” dergisinde yazmaya başlamıştır, makaleleri bana atfedilmiştir, sayıları gittikçe artmıştır ve hiçbiri de benim gururumu okşamamıştır. “Sizin kitabınızdaki makaleler şu noktalarda başarı edinmiştir” şeklindeki cümleleri bana atfedilmiştir, makalelerimin ve Dobrolyubov’un adı belirtilmez. Fakat Dobrolyubov’la benim makalelerin karıştırılması kısa bir zaman alır. 1858’in sonu 1859’un başında düzgün bir edebi çevrede yer alan her insan Dobrolyubov’un “Çağdaş” dergisinde yazan en güçlü yetenek olduğu konusunda hemfikirdir. Bizim çevremiz bunu çok daha öncesinden bilmektedir. Bundan da anlayabileceğiniz gibi bayım, “kardeşliğin en küçüğü, edebi çevrenin en önemsizi” şeklindeki sözleriniz, “ölü-bovanın arkadaşları bile yaşamında da ölümünde de onu ne birinci, ne ikinci ne de üçüncü kişi olarak düşünüyorlardı” şeklindeki sözleriniz gibi gerçek dışıdır. Evet düşünmüyorduk bayım, bizler o kadar aptal değiliz. Fakat buna inanmayabilirsiniz. Sizi iki olay hakkında bilgilendireceğim. İlki 1858 senesinin sonuyla alakalı. Dobrolyubov’un sonradan çok sevildiği, Kavelin’lerin evinde oturuyordum. “Tuhaf şey” dedi Kavelin bana. “ Dobrolyubov’la barışçıl bir anlaşma biçimi bulamıyorum, sizinle bulamadığım gibi. Neden? Belli ki insanların size bakış biçimleri aynı. O gösterişli bir insan, benim onun kalbi ve karakteri hakkındaki hislerim ise oğluma duyduğum hislerle aynı. Fakat bir baba gibi hissetmek bana tamamen yabancı bir durum, bu arada örneğin siz de sonuç itibariyle yabancı değil misiniz?” Ben de dedim ki: “Bunun sebebi Dobrolyubov’un düşüncede ve karakterde zayıf bir insan olmaması. Bu da size ihtiyaçlarınız doğrultusunda benim bakış açım ve hareketlerim hakkında bir fikir veriyor. Onun bakış açısı daha sabit ve net, bu sebeple benim görüşlerimin ne olduğuyla alakalı da gerçek bir kanıya varabiliyorsunuz”. –“Evet, - dedi. Siz daha ileri gitmesi gereken bir nesle aitsiniz, Dobrolyubov’un nesli de sizinle aynı ilişkide olmalı. Bizimle sizin aranızda bir iletişim var. Fakat bizimle onlar arasında açıkça hiçbir iletişim yok. Ne yapmalı? Bizim için üzücü ama gelişim için gerekli bir durum”. 1860 senesinin başında Turgenyev ile buna benzer bir konuşma yaptım. “İhtiyaç duyulan yazarlar ve bilim adamları topluluğu” nun ilk edebiyat okumasıydı. Bu topluluğun okumaya katılan komite adamları ve diğer insanlar, okumanın yapıldığı pasajın koridorlarındaki galerilere yığılmışlardı. Aralarında benim ve Turgenyev’in bulunduğu üç-dört kişilik bir grup olarak orada yer alıyorduk. Turgenyev, Dobrolyubov’un makalelerinden memnun kalmamıştı ve beni sorgulamaktaydı: “Seni hala transfer edebilirim ama Dobrolyubov’u edemem”. –“Çünkü, -dedim,- Dobrolyubov daha akıllı ve olaylara bakış açısı daha net ve sabit”. –“Evet, -dedi, son derece etkileyici bir latifelikle, -evet sen basit bir yılansın ama Dobrolyubov bir kobra”. İşte size, bayım, benimle Dobrolyubov’un ilişkisinin nasıl anlaşıldığını tanımlayan iki olay. Burada, bayım, sizin için yaptığım açıklamalar sona eriyor. Makalemin son kısmına başlamam gerekiyor, yani yazdıklarınızla ilgili hislerimi ifade etmeye. Beni, edebi hareketlerimi ve kişiliğimi maruz bıraktığınız aptalca sebeplerinizi çürütmeye zorladınız ki bundan hiç mutlu değilim. Zayıflıkları ve eksiklikleri çürütmeye zorladığınız kişi bunu zorlayan kişiden son derece rahatsızlık duymakta. Benim makalelerimden çok daha iyi olan Dobrolyubov’un makalelerine basmakalıp sözlerle cevap veren siz, bana iltifatlar yağdırdınız. Bundan dolayı bende nasıl bir his uyanması gerekiyordu? “Burada iyiyi takdir etmekten çok uzak bir beyefendi benim makalelerimi övüyor. Bu ne demektir? Gogol’den hazzetmeyen iyi insanlar vardır, bu iyi insanlar Solloruva’nın öykülerini ve Lvova’nın komedilerini methederler: benim makalelerim de aynı özelliklere mi sahiptir?” Bu cümleler benim için sizin makalenizin ne denli kırıcı olduğunun zorunlu bir ifadesidir. Sonuç olarak beni kırmak istemediğiniz aşikar,-tam tersi bundan çok mutlu olmamı beklediniz. Beni nasıl bir pozisyona soktuğunuzu düşünemediniz. Sizin entelektüel zayıflığınıza anlayış gösteriyorum. Fakat bu anlayış kızgınlıkla karışık bir anlayış,-şu keskin sözümü mazur görün,- mide bulandırıcılığı da içeriyor. Ölüye küfretmek, yaşayanı methetmek! Evet, lakin öyle olsa bile bunu anladınız mı acaba? Rusça aslından çeviren: Pınar Dinlemez


14

gündoğusu - sayı 5

SÖYLEŞİ

HAPİSHANE DİRENİŞLERİNE DAİR AV. GÜÇLÜ SEVİMLİ ve REFİK ÜNAL ‘ ile SÖYLEŞİ Türkiye hapishanelerinde politik tutsaklara yönelik uygulanan baskı ve yıldırma politikaları 6 mayıs 1996’da, ANAYOL Hükûmeti olarak bilinen 53. Türkiye Cumhuriyeti Hükûmeti’nin hapishanelerle ilgili kararnamesiyle yeni bir boyut kazandı. Dönemin Adalet Bakanı Mehmet Ağar’ın imzasını taşıyan ve daha sonra “Mayıs Kararnamesi” olarak anılacak kararnameye göre, kapatılmış olan Eskişehir Özel Tip Cezaevi yeniden açılacak ve Marmara bölgesindeki tüm politik tutsaklar buradaki hücrelere sevk edilecekti. Ancak politik tutsalar hücrelere girmeyi kabul etmediler ve 26 Mayıs 1996’da, 43 hapishanede 2 bin 174 tutsak açlık grevine gitti. Direnişin 60. gününden sonra politik tutsaklar Altan Berdan Kerimgiller, Ayçe İdil Erkmen, Yemliha Kaya, İlginç Özkeskin, Müjdat Yanat, Aygün Uğur, Ali Ayata, Hayati Can, Tahsin Yılmaz, Hicabi Küçük, Osman Akgün ve Hüseyin Demircioğlu hayatını kaybetti. Direniş sonucunda kararname geri çekildi ve “Eskişehir Tabutluğu” olarak tabir edilen, Eskişehir Özel Tip Cezaevi boşaltıldı. Bununla beraber hapishanelere yönelik baskılar son bulmadı. Bu tarihten 19 Aralık 2000’e kadar Türkiye’deki pek çok hapishaneye operasyonlar düzenlendi ve toplu sevk girişimleri gerçekleşti. 2000 yılına gelindiğinde ise F tipi ceza infaz rejimi Türkiye’nin gündemine oturdu. 57. Türkiye Cumhuriyeti Hükûmeti Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk tarafından, yurt genelinde politik tutsakların, ne pahasına olursa olsun yeni inşa edilen F tipi hapishanelere sevk edileceği açıklandı ve buna karşılık 20 Ekim 2000’de politik tutsaklar toplu olarak ölüm orucuna başladılar. Yılın ilk günlerinden itibaren sinyalleri verilen müdahale, tutsaklarla gerçekleştirilen görüşmelerin sonuç vermediği yönündeki gerçek dışı bahaneyle, 19 Aralık 2000 tarihinde gerçekleşti. Üç gün süren ve insanlık tarihinin en barbarca yöntemlerinin uygulandığı müdahale sırasında poltik tutsaklar Ahmet İbili, Ali Ateş, Ali İhsan Özkan, Alp Ata Akçayöz, Aşur Korkmaz, Berrin Bıçkılar, Cengiz Çalıkoparan, Ercan Polat, Fahri Sarı, Fırat Tavuk, Fidan Kalşen, Gülser Tuzcu, İlker Babacan, İrfan Ortakçı, Murat Ördekçi, Murat Özdemir, Mustafa Yılmaz, Nilüfer Alcan, Özlem Ercan, Seyhan Doğan, Sultan Sarı, Şefinur Tezgel, Ünsal Gedik, Yasemin Cancı, Yazgülü Güder Öztürk, Halil Önder, Hasan Güngörmez ve Rıza Poyraz katledildi ve yüzlerce tutsak sakat kaldı. İzolasyon rejimine karşı 20 Ekim 2000’de başlayıp 22 Ocak 2007 tarihinde son bulan ölüm orucu direnişinde 122 politik tutsak hayatını kaybetti Gündoğusu olarak hapishanelerde yaşanan bu süreçleri ve F tipi izolasyon rejimini, “Hayata Dönüş Operasyonu/Koğuştan Hücrelere” kitabının yazarı, Ç.H.D İstanbul Şube Sekreteri Av. Güçlü Sevimli’ye ve ölüm orucu direnişçisi Refik Ünal’a sorduk.

Av. Güçlü Sevimli: “Neyin suç olduğu veya suç olmadığı iktidarın kimde olduğuna ve düzenin niteliğine göre belirlenir.”

GÜNDOĞUSU: “Siyasi suç” ve “siyasi suçlu” kavramlarını nasıl değerlendiriyorsunuz? GÜÇLÜ SEVİMLİ: Siyasi suç kavramı spesifik olarak hukuk bilimi açısından ele alındığında karşımıza suç teorileri ve bu ana başlığın altında ele alınan “siyasi suç” kavramı/teorisi çıkmaktadır. Bu kapsamda bugüne kadar hukuk doktrininde pek çok farklı tanım, yorum ve değerlendirme bulmak mümkün. Ancak kanımca olayın kendisine hukuk perspektifi ile bakmak çok yetersiz ve hatta aslında yanlıştır. Kavramın kendisi asıl olarak sınıfların varlığı ve buna göre gelişmiş olan sınıflar savaşı ile ilgilidir. Mevcut düzene karşı olanlar ( moda deyimle muhalif olanlar) gene bu düzenin ortadan kalkması için fiil, eylem, düşünce açıklaması ve hareket tarzı


gündoğusu - sayı 5

15

ortaya koyarlar. Mevcut düzenin egemenler ve onların gücü olan Devlet bu fiil, eylem ve hareket tarzlarını ceza hukuku anlamında “suç” olarak ihtas etmiştir. Diğer suçlardan çok farklı olarak ise bu “suçu” işleyenler yaptıklarının “suç “ asla olmadığını belirtirler ve asıl suçlunun halka karşı eylemleri ve uygulamaları ile mevcut düzenin yürütücüleri olduğunu söylerler. Ancak buradaki ilginç noktalardan biri de şudur ki, mevcut düzenin uygulayıcıları “siyasi suç” kavramını dahi kabul etmezler ve onlar “terör suçu” kavramını kullanırlar. Kanımca neyin suç olduğu veya suç olmadığı iktidarın kimde olduğuna ve düzenin niteliğine göre belirlenir ve değişir. Sınıflar savaşı gerçeği de bize bunu böyle söylüyor. GÜNDOĞUSU: Dünya genelinde egemen sınıflar “siyasi suç”a ve “siyasi suçlular”a karşı nasıl tedbirler alırlar? GÜÇLÜ SEVİMLİ: En genel anlamda ceza yasalarında her zaman en ağır cezalar ile karşılık bulur. Mevcut ceza yasaları da zaten buna göre dizayn edilmiştir. Öte yandan genel olarak bu da yetmez ve; çok sıkça tutuklama tedbirleri, cezaevinde kötü muamele, işkence uygulamaları gündeme gelir. GÜNDOĞUSU: Kitabınızda 1999 yılındaki Ulucanlar, 2000 yılındaki Metris, Burdur, Bergama hapishanelerine gerçekleştirilen operasyonlarla ve Hayata Dönüş Operasyonu’nu bir bütünün parçaları olarak nitelendiriyorsunuz. Zincirin ilk halkası olarak Ulucanlar operasyonunu işaret ederek ve bu operasyonları 1999 Hayata Dönüş Operasyonu, bloklardan dumanlar tütüyor. yılı öncesindeki operasyonlardan ayırıyorsunuz. 1996 Mayıs Kararnamesi sonrasında gerçekleştirilen direniş ve hapishane operasyonlarıyla 1999 -2000 yıllarındaki operasyonlar ve devletin izlediği politika arasında bir ayrım yapmanızın sebebi nedir? GÜÇLÜ SEVİMLİ:Kitapta buna değindim. Ancak bu elbette çok kesin bir ayrım değil zaten. Şöyle ki, Devlet 1996 yılı ve öncesinde de “Hayata Dönüş” türü bir operasyon hep düşünmüştür. ( yani bir bütün olarak infaz modelinin değiştirilmesi ve ülke çapında toplu sevk işlemi) Ancak daha önceleri –yani 1999 öncesi diyelim- devletin elinde bu çaplı büyük bir operasyon sonrası tutsakları koyabileceği ve tam izolasyon sağlayan cezaevleri yoktu. Bu konuda özellikle mali durum da buna müsait değildi. Ancak 1999 yılı başında F Tipi projesi tüm boyutları ile –mali, siyasi, bürokratik- uygulanabilir hale geldi. ABD ve AB’nin ciddi finansmanı ile Nisan 1999’da ilk F Tiplerinin –ki 6 adettir- yapımına fiilen başlamış oldu. İşte bu andan itibaren de zaten Eylül 1999 Ulucanlar operasyonu aslında büyük sevk işleminin ve geri dönüşümü olmayan yeni infaz modeline geçişin de ilk operasyonudur. Çok dikkat çekicidir ki, Ulucanlar’dan sevk edilen tüm tutsaklar “Hayata Dönüş” e kadar neredeyse toplam 4 cezaevi gezdirilmişler ve götürüldükleri her cezaevine 2000 yılında ( “Hayata Dönüşe” kadar) operasyon yapılmıştır. Tabiri caiz ise son soluğu da zaten F Tipinde almışlardır.

Av. Güçlü Sevimli:“Devlet mevcut düzene karşı en büyük tehlikeyi devrimci ve sosyalistler olarak

görmüştür. Buna bağlı olarak da onların hapsedildiği cezaevleri de muhalefetin en ileri unsuru ve her zaman zapt-ı rapt altında tutulması gereken yerler olmuştur.” GÜNDOĞUSU: F tipi infaz rejimi modelini nereden alır ve neyi hedefler? Devlet için neden önemlidir? GÜÇLÜ SEVİMLİ: Devlet mevcut düzene karşı en büyük tehlikeyi devrimci ve sosyalistler olarak görmüştür. Buna bağlı olarak da onların hapsedildiği cezaevleri de muhalefetin en ileri unsuru ve her zaman zapt-ı rapt altında tutulması gereken yerler olmuştur. Bunun da en başat yolu onları (politik tutukluları) bir araya gelemeyecekleri birimlerde –izolasyon tipi cezaevinde- etkisiz kılmak, yalnızlaştırmak, “yola getirmek”, vazgeçirmek olacaktır.

GÜNDOĞUSU: Hayata Dönüş Operasyonu’nun gerçekleştirildiği tarihle, kamuoyunda “Rahşan Affı” olarak bilinen 4616 Sayılı Şartlı Salıverme ve Erteleme Yasası’nın uygulandığı tarihlerin çakışıyor olması devlet açısından bir çelişki midir? GÜÇLÜ SEVİMLİ: Bu duruma kitapta da kapsamlı bir şekilde yer vermiştim. Rahşan Affı “Hayata Dönüş” operasyonunun bir parçası ve unsurudur. “Af” tam da operasyon gününe denk gelmiştir. Bu durum elbette tesadüf değildir. Bu “af “ ile operasyon sonrası hem cezaevlerindeki genel doluluk azaltılmak istenmiş ve hem de operasyonun kamuoyundaki devlet açısından oluşacak olumsuz imajı silinmek istenmiştir. Bu kapsamda da ortaya çok ilginç görüntüler çıkmıştır. 22 Aralık 2000 günü bir yanda cezaevlerinin siyasi blokları yangın yerine düşerken, bir yandan da adli bloklardan onlarca insan tahliye edilmiştir.


gündoğusu - sayı 5

16

Müdahale sonucu kül haline gelen koğuşlar. GÜNDOĞUSU: Medyanın operasyonlar karşısındaki tutumunu nasıl değerlendiriyorsunuz? GÜÇLÜ SEVİMLİ: Bu da çok üzerinde durulmuş ve tartışışmış bir konu. Söylenecek çok şey vardır bu konuda. Ama çok kısaca; medya operasyonlarda verdiği haberler ve yorumlarla operasyonun bir parçası olmuştur. Devletin dezenformasyon bürosu gibi çalışılmış ve devletçe verilen tek yanlı bilgiler servis edilmiştir. O dönemin büyük gazetelerinin manşetlerini herkes hatırlar. GÜNDOĞUSU: Hayata Dönüş Operasyonu sonrasında açılan davalar ve bu davaların seyri hakkında bilgi verebilir misiniz? GÜÇLÜ SEVİMLİ: Operasyon yapılan tüm cezaevleri ile ilgili olarak açılmış olan soruşturma ve davaları burada tek tek ele almak çok uzun olacaktır. Ancak operasyon sonrasında operasyon yapılan 20 cezaevinin tamamına ilişkin adli süreç aynı olmamıştır. Hiç adli takibat yapılmayan cezaevleri de olmuştur. Ama en önemli husus şudur ki, haklarında dava açılanlar genelde operasyona maruz kalan tutukluklar olmuştur. Askeri personel hakkında açılan davalarda ise genelde rütbesiz personele davalar açılmış ve asıl sorumlular hakkında adli süreç işletilmemiş ve onlar bilerek korunmuşlardır. Bugün gelinen noktada durumda değişen hiçbir şey olmamıştır. GÜNDOĞUSU: Jandarma Komando Özel Asayiş Birimi’nden ve bu birimin 2000 yılında siyasi tutsaklara yönelik olarak gerçekleştirilen operasyonlardaki rolünden söz edebilir misiniz? Devam eden Hayata Dönüş Davası sanıkları arasında Jandarma komando Özel Asayiş Birimi personeli var mıdır? GÜÇLÜ SEVİMLİ: Bu birlik Mayıs 1999’da kurulmuştur. Tamamı muvazzaf askerlerden oluşan bir birliktir. Güneydoğudaki operasyonlar da dahil olmak üzere operasyon yapmak üzere kurulmuş bir jandarma birimidir. Operasyonların İstanbul ayağındaki Bayrampaşa ve Ümraniye cezaevlerinde operasyonu icra eden asıl müdahale birimi olan birlik budur. Birlik Ankara’da konuşlu olduğu Güvercinlik üssünden günler öncesinde İstanbul’a getirilmiş ve önce Bayrampaşa cezaevine sonra da Ümraniye cezaevine müdahale etmiştir. Bu birliğe mensup personel hakkında açılmış bir dava veya savcılık soruşturması bulunmamaktadır.

Av Güçlü Sevimli: “İradesi dışında açlık grevcisine müdahale edilemez” GÜNDOĞUSU: Devletin açlık grevi eylemcilerini zorla besleme yetkisi var mıdır? Üçlü Protokol ve bu protokolün 19. maddesi ile ilgili bilgi verir misiniz? Bu maddenin uluslararası hukuka ve T.C.’nin tarafı olduğu uluslararası sözleşmelere uygunluğu var mıdır? GÜÇLÜ SEVİMLİ: Türkiye’nin de tarafı olduğu Tokyo, Malta ve Marbella bildirgelerine göre iradesi dışında açlık grevcisine müdahale edilemez. Üçlü protokolün 19. maddesi zorla müdahaleyi öngörmekte olan bir maddedir. Bu anlamıyla da elbette sözleşmelere aykırıdır. Üçlü protokol aslında bir bütün olarak hukuka aykırı bir metindir. Ancak bugüne kadar üçlü protokolün iptali noktasında yapılan tüm hukuki başvurular mahkemelerce red edilmiştir.


gündoğusu - sayı 5

17

GÜNDOĞUSU: Operasyon’dan sonra A.İ.H.M’.e başvuran oldu mu? Kararları nasıl değerlendiriyorsunuz? GÜÇLÜ SEVİMLİ: Operasyonla ilgili Avrupa Mahkemesi’ne epeyce başvuru oldu. Çıkan kararların önemli bir kısmı sözleşmenin ilgili maddelerine aykırılığı hüküm altına aldı. Özellikle son bir yıl içinde Bayrampaşa cezaevi ile ilgili başvuruda başvuranlar ölmedikleri halde Avrupa Mahkemesi sözleşmenin yaşam hakkını düzenleyen 2. maddesinin ihlal edildiğini karar altına aldı. GÜNDOĞUSU: Hayata Dönüş Operasyonu’nu takiben F tipi hapishanelere sevkler gerçekleştirildikten sonra da, ölüm orucu direnişleri devam etti. Talepler neydi? Yerine getirildi mi? GÜÇLÜ SEVİMLİ: Çeşitli talepler vardı. Ancak elbette temel talep operasyon öncesinde F Tiplerinin açılmaması ve operasyon sonrasında da tecridin kaldırılmasıydı. En son Ocak 2007 yılında Av. Behiç Aşçı’nın ölüm orucu eylemi sonrasında gün içinde belli sayıda tutsağın bir araya gelebilmesini ön gören 45/1 genelgesi yürürlüğe girdi. GÜNDOĞUSU: Hapishanelerde devrimci tutsaklara yönelik olarak gerçekleştirilen operasyonlar başarıya ulaşmış mıdır? Devrimci tutsakların hapishanelerde varlık göstermesinin önüne geçilmiş midir? GÜÇLÜ SEVİMLİ: Burada elbette başarıdan neyin anlaşılması gerektiği önemlidir. Şu görülmüştür ki, “Hayata Dönüş” gibi operasyona ve sonrasında da yoğun izolasyon içeren F Tiplerine karşın politik tutuklular düşüncelerini bu cezaevlerinde de aynen sürdürmektedir. Kitabımda da bu konuya ilişkin şöyle demiştim; F Tipleri siyasi tutuklular açısından cezaevlerindeki süregelen süreç bugün de aynen devam etmektedir. Değişen tek şey dün koğuşlarda olmaları, bugün ise F Tipi Cezaevlerinde olmalarıdır. Bu açıdan F Tipi cezaevi ne son ne bir başlangıçtır. Politik tutuklular var olmaya devam ettikleri sürece F tipleri onlar açısından bir son durak da olmayacaktır.

Refik Ünal: “Refik kendisini şöyle tanımlıyor: parti, devrim, sosyalizm, komünizm işçisi.” GÜNDOĞUSU: Öncelikle sizi tanıyalım isterseniz. Kendinizi nasıl tanımlarsınız? REFİK ÜNAL: Refik kendisini şöyle tanımlıyor: parti, devrim, sosyalizm, komünizm işçisi. Kapitalist üretim çağına doğdu. Kapitalist üretim çağının asli ürünü, proletarya. Refik o yüzden proleter. Proletarya ya devrimcidir ya hiçbir şeydir. Devrimcilik yapmaya çalışırken, iki defa gözaltına alındı, iki defa tutuklandı. İkinci tutuklanışında Sağmalcılar’da tutulurken, ‘96 Mayıs -Temmuz Direnişi’ne katıldı, süresiz açlık grevi biçiminde. Bu sürecin bir takım fiziksel ve zihinsel etkilerini hala fiziğimde ve zihnimde taşıyorum. GÜNDOĞUSU: Tutukluluk süreçleriniz hangi yılları kapsıyordu? REFİK ÜNAL: Birincisi, Mayıs ‘90 - Şubat ‘91 arasında, nispeten kısa sayılabilecek bir şey. İkincisi, ‘94 Haziranı - ‘99 Ekimi arasında, yani bu defa biraz uzun sayılabilecek bir şey. Ama ikisinde tutuklu. birincisinde sonuçta beraat etti, işkenceler ve cezaevinde yaşadıkları yanına kâr kaldı diyelim. İkincisinde zaman aşımından dolayı dava düştü, dolayısıyla yine yaşadığı şeyler yanına kâr kaldı. Tutukluluk süreçleri böyle. GÜNDOĞUSU: Hangi davadan yargılanmıştınız? REFİK ÜNAL: Türkiye İhtilâlci Komünistler Birliği. GÜNDOĞUSU: Kendinizden bahsederken üçüncü tekil şahıs kipinde konuşuyorsunuz. Bunun özel bir sebebi var mı? REFİK ÜNAL: Marx Kapital’de üretim sürecini anlatırken, emek gücü bir metada varlığa gelir, bir metada maddeleşir, bir metada cisimleşir, bir metada vücut bulur ya da bir metada nesnelleşir diyor. Emek gücü için bunu söylüyor. Dolayısıyla kapitalist üretim biçiminin asli ürünü proletarya ise, Refik de kendi bilincini kendi fiziğine ve hatta kendi zihnine, kendi ruhuna karşı diyelim, nesnelleştirmeye çalışıyor. Ya da onunla beraber nesne olmaya çalışıyor. Yani “ben, ben” demektense, kendimle aramda belli bir mesafe ya da belli bir nesnellik bırakarak konuşmak, en azından kendimi sürekli olarak analiz etmek ya da sorgulamak açısından daha yararlı bir şey diye düşünüyorum.

Refik Ünal: Krizin toplum yaşamına yansıması, hücreleştirme biçiminde oluyor. Hepimiz farkında olmadan, kutu kutu evlerde yaşamaya, üç aşağı beş yukarı aynı şeyleri yapmaya başlıyoruz.


18

gündoğusu - sayı 5

GÜNDOĞUSU: Biraz ‘96 Mayıs-Temmuz Direnişi’nden söz edebilir misiniz? Mehmet Ağar’ın Mayıs Kararnamesi neyi hedefliyordu? REFİK ÜNAL: Mayıs’ta ilk direniş başladı. İlk direnişin başlamasının nedeni işte o kararnameler, ama kararnamelerin sonuçlarından birisi Eskişehir tabutluğunun açılması. Bunu çok yönlü olarak değerlendirebiliriz, ama oralara girmeye gerek var mı? Örneğin tutukluların, İstanbul’daki tutukluların, İstanbul tutuklarının Eskişehir’e götürülmesi, ama yargılamanın İstanbul’da olması, bunların bir kere yargılanmalarını, olanaksız kılmıyorsa bile çok zorlaştıran bir şey. Çünkü her duruşmada, Eskişehir’den buraya getirilecek olmaları ve tekrar götürülecek olmaları her şeyden önce uzun sevk süreleri demek. Ama bundan daha çok, en azından Refik açısından sorun hücrelere karşı direnme. Hukuki boyutunu bir yana bırakıyorum, yani yargılandığın şehirde olmak durumunda olmayı filan bir yana bırakıyorum. Kapitalist üretim biçimi bir krizde ve o krizin, yani bu içinde yaşadığımız 2008 ya da 2007’de başlayan kriz değil, kapitalist üretim süreci açısından 1960 sonlarından bu yana krizde ve o krizin toplum yaşamına yansıması, hücreleştirme biçiminde oluyor. Yani hepimiz farkında olmadan, işte o kutu kutu evlerde yaşamaya başlıyoruz. Yani bir hücre. Hepimiz farkında olmadan üç aşağı beş yukarı aynı şeyleri yapmaya başlıyoruz. Dolayısıyla krizin topluma yansıması, hapishaneler ya da cezaevleri üzerine ya da mahpuslar ya da mahkûmlar ya da tutsaklar, Refik’in tercih ettiği şey tutsaklar, tutsaklar üzerine oluyor. Eğer tutsaklar o hücreye alınırsa, toplum üzerindeki baskıları, basınçları daha fazla oluyor sürecin. 96’da olmuyorsa bile, 2000 hapishane operasyonları öncesinde IMF kararlarını uygulamak için cezaevleri sorununu halletmemiz gerekiyor gibi, Bülent Ecevit’in ağzından sözler geldi. MayısTemmuz Direnişi, yani Mehmet Ağar’ın kararnameleri aslında bunu önceleyen bir şeydi. Evet, evet zincirin halkaları, bir bütünün parçaları, ki bu 96’da başlayan bir süreç değildi, daha öncesinde de vardı. GÜNDOĞUSU: Aynı zincir 1984 yılındaki hapishane direnişlerine kadar uzatılabilir mi? REFİK ÜNAL: Şimdi, tutsaklar açısından bakılırsa çok farklı ‘84 yılı ya da ‘82 yılı Diyarbakır zindanlarındaki ölüm orucu, 84’deki İstanbul hapishanelerindeki ölüm oruçları. Diyarbakır’ın vahşeti, barbarlığını İstanbul ya da Ankara Mamak ile filan kıyaslamak çok doğru olmaz, çünkü onun ölçüsü değiller. Diyarbakır’da uygulanan, barbarlık mı diyelim, barbarlık demeyi daha çok tercih ederim. Vahşet doğada olan bir şey olabilir, ama barbarlığı bir varlık sınıf savaşında diğer varlıklara, diğer insanlara, diğer sınıflara karşı uygular. 84’le şöyle bir ilişkisi: 84’de tutsakları kimliksizleştirme, kişiliksizleştirmek için tek tip elbise dayatması var. Tek tipe karşı çıkılıyor; ama tek tipte sembolleşen bir şey, sadece tek tip değil. Onun arkasında yine hücreler var. ‘84’de bir şekilde geri adım attırıldı. Haydar Başbağ, Abdullah Meral, Hasan Telci, Fatih Öktülmüş, direnişin gazisi Aysel Zehir olarak bir şekilde geri adım attırdılar. Ama yine ‘96 öncesinde, ‘89’da Eskişehir’den Aydın’a bir sürgün sevk var. Eskişehir o zaman da gündemde. Eskişehir’de ölüm orucundakiler, Aydın’a sürgün sevk yapıldı. Yine orada fiziken kaybettiğimiz tutsaklar oldu. Bunlar 2000’de sonuçlandırıldı. 19 Aralık katliamıyla sonuçlandırdı ve hücrelere atıldık. ‘96’da bunun bir parçasıydı. Yeni tutuklanan varlıkların Eskişehir’e götürülmesi değildi sorun. Benim kendi açımdan baktığım zaman, Refik açısından baktığım zaman, kapitalist üretim biçiminin krizinin işte bu siyasi- hukuki yansımaları, tutsaklar üzerinden topluma yansıtılacak. O zaman da orada, Refik olarak direnmiyordu Refik aslında. Refik orada birey olarak olsa bile, orada aslında bütün insanların direnişi diye adlandıracağı, bu kendini hiç merkezde görme falan değil, çünkü Marx yine Kapital’inde emek gücünden söz ederken, emek gücü tek tek bireylerden oluşuyor, ama bir toplam emek gücü var, toplam toplumsal emek gücü der. Tek tek bireylerin emek gücü, toplam toplumsal emek gücünü oluşturur. Tek tek sermayedarlar var, ama tek tek sermayedarların sermayeleri toplam toplumsal sermayeyi oluşturuyor. Yani değer böyle bir şeydir. Refik’te orada direnirken, tektir ama aslında bütün toplum adına orada direnmektedir. GÜNDOĞUSU: ‘96 Direnişi’nde neler yaşandı? Sonunda devletin hapishanelere bir müdahalesi oldu mu?

Hayata Dönüş Operasyonu, müdahale anından bir görüntü

REFİK ÜNAL: ‘96 sürecinde, 2000’de olduğu gibi zorla besleme benzeri bir şey olmadı. Ya da zorla müdahale olmadı. Ama Sağmalcılar, hapishaneler arasında hani deyim yerindeyse, hani hapishanelerin sarayı mı diyelim ya da en rahat mekânı mı diyelim, böyle bir yerdi. Örneğin Refik Sağmalcılar’da değil, Ümraniye hapishanesinde olsaydı, muhtemelen fiziken hayatta kalamazdı. İkisi de aynı şehirde, ama bir, Ümraniye hapishanesinde bulunan tutsakların deneyimleri Sağmalcılar’daki tutsaklar kadar zengin değil. İki, hapishanenin koşulları içinde Sağmalcılar’la karşılaştırabilecek kadar tırnak içerisinde ne kadar rahatsa, rahat değil. Örneğin Refik fiziken hayatta kalmışsa, Sağmalcılar’da ‘84 ölüm oruçlarına katılmış, daha sonra bir takım açlık grevlerine


gündoğusu - sayı 5

19

katılmış, şu anda sürgünde olan bir tutsak, su alamadığı zaman Refik, “ıslak bez koyun, yani bedenin her tarafına ıslak bez koyun, deriden su alır. Bedeni kabul etmiyorsa da, beden yinede susuz kalmamış olur” dedi. O yüzden sürekli olarak bedende ıslak bez gezdiriyorlar. Her tarafını ıslatıyor, ıslak bez ile o suyu aldırmaya çalışıyorlardı. Etrafta, yani bulunduğu hücrelerde filan olabildiği kadar farklı kokular olmamalı. Çünkü bütün kokular rahatsız ediyor. Işık rahatsız ediyor. Ses rahatsız ediyor. Gözlere ped koydular. Şimdi göz pedleri varmış. Refik ilk defa o zaman öğrendi. Kulaklara zaman zaman pamuk tıkandı, ses olacağı zaman. Koku olmaması için, etrafta olabildiği kadar az koku oluşturabilecek şeyler yapılmaya çalışıldı. Bir de bilinç kaybı olmaması için arkadaşları, yoldaşları, Refik’i kırk beş dakikada, yarım saatte, en geç bir saat içerisinde uyandırıyorlardı. On dakika on beş dakika konuşturuluyor, sonra tekrar uyuyorsun. Belki yarım saat, kırk beş dakika, iki saat uyuyorsun. Sonra tekrar uyandırılıyor, yine konuşturuluyor. Yoksa uyandığında bilincin yerine gelmesi kolay olmuyor. Yani bunları, diyelim Ümraniye hapishanesinde pek kolay yapamazdık. O yüzden hapishaneler arasında, Sağmalcılar deyim yerindeyse daha fazla olanağa sahip bir hapishaneydi.

Refik Ünal:“Cezaevlerine B 1 almadılar. Zorla beslemelerde insanlar sakat kaldı.” GÜNDOĞUSU: Direniş nasıl sonlandırıldı? REFİK ÜNAL: 69. gün bitti 70. gün gelirken Eskişehir ve Sakarya hücrelerine, yeni tutuklananların götürülmeyeceği, hücre tipi cezaevine geçişin en azından ertelendiği konusunda bir bilgi gelince, açlık grevini sonlandırdık. Ama yine Sağmalcıları diğer hapishanelerden ayıran şey, Sağmalcılar’a daha öncesinde İstanbul Tabip Odası’ndan sağlık emekçileri gelip gitmeye başlamışlardı. Onlar zaten açlık grevcilerine: “Olabildiği kadar B1 vitamini alın, B1 vitamini yaşamı uzatmaz, enerji vermez. B1 vitaminin özelliği, tiyamin olduğu için, tiyamin de beynin hatırlama bölümünü çalıştırdığı için, açlık grevi sonucu hatırlama sorunu çok fazla yaşamazsınız. Bilinç kaybı yaşamazsınız.” dediler. Çünkü açlık grevinde enerji kaynağı Hayata Dönüş Operasyonu, tutsaklar koğuşlarından olarak şeker alıyorsun, şekeri yakabilmek için de B1’e ihtiyacı oluyor çıkarılıyorlar bedenin. Beden hububat benzeri şeyleri almadığı için, B1 vitamini eksiği çekiyor ve beynin kendisi için depoladığı tiyamini tüketiyor. Ondan sonra hatırlama sorunu ortaya çıkıyor. Bunu bu kadar uzatmamın nedeni, Refik Sağmalcılar’da tutsak olduğu için daha sonra Çapa Nöroloji servisine kaldırıldı. Çapa Nöroloji servisinde hapishanede de bizi ziyaret eden sağlık emekçileri tedavimizi üstlendiler. Onlar da ilk serumu verirken özellikle tiyamin ya da B1 takviyeli serum verdiler. Dolayısıyla bizde hatırlama sorunları başka yerlerde olduğu kadar yoğun olmadı. Ancak, 2000 - 2001’de aradan süreç geçmesine rağmen, bu konuda yayın yapılmasına rağmen, Refik bizzat Edirne hücrelerine tiyamin götürdüğü halde, cezaevine almadılar. Zorla beslemelerde işte sakat kaldı insanlar. GÜNDOĞUSU: Yani zorla besleme yaptıkları serumlarda B 1 olmadığından sakat kaldı insanlar. REFİK ÜNAL: Evet, evet. GÜNDOĞUSU: ‘96 deneyimine rağmen zorla besleme serumlarında B 1 bulunmayışını neye yoruyorsunuz? Sizce bir kasıt var mı? REFİK ÜNAL: Bu, sağlık emekçilerinin konu ile ilgili literatürü izlememesi olarak değerlendirilebilir. Bunun bir payı vardır. Ama Refik bizzat Edirne hapishanesine götürdü. Çünkü yoldaşı ya da kardeşi orada. Zorla besleme istemiyoruz. Ama ölüm orucu sürdürülürken de B1 vitamini alınsın. B1 vitaminlerini, en azından Refik hapishaneye sokamadı. İdare almadı. GÜNDOĞUSU: Kasıtlı bir tavır vardı yani. REFİK ÜNAL: Ona öyle diyebilirim işte. Almadı. Daha sonra Edirne Devlet Hastanesi’nde Ömer’e (Ömer Ünal, Refik Ünal’ın kardeşi) zorla müdahale yapılmıştı. Zorla beslemeye yapılmıştı. Orada zaten sıvı B1 vitaminleri olmadığı için, bir takım doktorlar öyle söylüyor, vermediklerini söylüyorlar. Ama bunlar bir şekilde çözülebilir. Son süreci eğer değerlendirirsek B1 getiren birisi gözaltına alındı, içeri girdi. Bu hani resmiyete dökülmemiş, ama fiilen öyle görünen bir şey. GÜNDOĞUSU: Peki zorla besleme sonucunda kardeşinizin durumu ne oldu? REFİK ÜNAL: Onun denge sorunu var. Yürüyemiyor tek başına. Hatırlama sorunu zaten var. Yani onunki önemli oranda kalıcı.


20

gündoğusu - sayı 5

Refik Ünal: Doktor “düz yürüyemeyeceksin” demişti, “bunu kabul et, böyle yaşa, irade gösteriyorsun, ama bunu irade ile aşamazsın.” Ama bilimsel bilgi de değişebilir ve işte ben yürürüm.

GÜNDOĞUSU: Wernicke Korsakoff ne gibi etkiler yaratır vücutta? REFİK ÜNAL: Wernicke ve Korsakoff adlı iki ayrı doktor varmış. İlk önce birisi bulmuş. Daha sonra ikincisinin daha hastalıkta derinleşme sebebi, ilerleme sebebi Korsakoff oluyor. Belleğin olmuyor, unutuyorsun, ama sadece unutmak değil bedenin oryantasyonunu sağlayamıyorsun. Hani bu bir şey, ama zihninde var olduğunu bildiğin bilgilere bile, deyim yerindeyse depoda var olduğunu bildiğin mallara bile ulaşamıyorsun. Ya da bilgisayarın Hard Diskinde bilgiler var ama onlara gerektiği zaman ulaşamıyorsun. Yani örneğin soru sorulduğu zaman ulaşamıyorsun. Ya da konuyu anlatıyorsun ama konuyu anlatırken ulaşamıyorsun. Bu aşılmıyor mu, aşılabiliyor, ama çok çaba gösteriyorsun ve bir şekilde tekrarlıyorsun. Yani örneğin belli sınırları aştığın zaman bilgilere ulaşmakta zorlanıyorsun. Bedende su azaldığı zaman, benzer şeyler ortaya çıkıyor. Yani bunları birebir de bizzat yaşadığım için. Bir de ne? Örneğin Avustralya’da sık görünen bir rahatsızlıkmış. Niye? Alkol alınıyor. Alkol bedendeki suyu attırdığı için, su da azaldığında yine bedenin B1 vitamini eksikliğinden kaynaklı Wenicke- Korsakoff görülebiliyor. Çözümü nasıl bulmuşlar? Ekmeklere fazladan B1 takviyesi yapıyorlar. Tedavisi, en azından Refik’e söylenen şey, taburcu edilirken hastaneden 96 sürecinde, “düz yürüyemeyeceksin”, demişti doktoru. Doktor, bilimsel bilgisine Refik’in güvendiği birisi. Düz yürüyemeyeceksin derken, o geçmiş dönemdeki deneyimlerine dayanarak söylüyor. İlk önce kafasından kurmuyor. Ama işte bilimsel bilgi ile mutlaklık arasında bir fark var. Bilimsel bilgi değişebilir. Yani bilimsel bilgi bugüne kadar geçerli ama benim bilgim artar, bilimsel anlayışım farklılaşır, zenginleşir, dolayısıyla o şeyi değiştirebilirim. O yüzden doktoru Refik’e düz yürüyemeyeceksin, bunu kabul et, böyle yaşa, irade gösteriyorsun, ama bunu irade ile aşamazsın dediğinde, o bilimsel bilgi de değişebilir ve işte ben yürürüm. Tamam, hala dengeyi, koordinasyonu, oryantasyonu, sağlamakta zorluklar yaşıyorum ama işte yürüyorum. Hatırlama konusunda, zaten çok fazla “artık okuyamayacaksın” vs. şeyler geldi. Bu söylediğimiz şeyler beyin sapı ile ilgili sorunlar. Beyin sapında fiziki hasar olsa bile, eğer yeterli çaba gösterilirse iyileşilebiliyor. GÜNDOĞUSU: Hastaneden çıktıktan sonra Sağmalcılar Hapishanesi’ne geri döndünüz. Neler yaptınız iyileşmek için? Nasıl oldu da doktorların öngöremediği biçimde düz yürüyebilir hale geldiniz? REFİK ÜNAL: O aslında çok basit ama aslında işte basit olmayı belki de çok beceremiyoruz. Yürüyorsun. Yani ne yapıyorsun, hapishaneye geri getirildikten sonra, yoldaşlar ihtiyaçlarını karşılıyor çünkü yataktasın, ranzadasın. Senin ihtiyaçlarını karşılıyorlar. Ama diyelim, yarım litrelik pet şişelerden vardı bir tane. Refik ona alt kattan su doldurup geliyordu. Diyorlardı ki, suyu biz sana getiremiyor muyuz? İyi tamam diyorum. Ben de gittiğim zaman 1.5 L şişeye de su doldurabilirim, sürahiye de su doldurabilirim, ama mahsus yarım kilo dolduruyorum ki, bir daha ineyim. Çünkü niye? Merdiven inip çıkmış oluyorum, koridorda yürümüş oluyorum. Yani basit derken, yürümek. Onu yapmaya çalışmak. GÜNDOĞUSU: İrade göstermek yani. REFİK ÜNAL: Buna irade der miyiz? Eğer devrimciysek toplum üzerinde yük değil, pratik olarak da topluma yol gösterici olmak durumundayız. O zaman işte yürürken de, başkasından destek almak değil, kendi başına yürüyebilmek durumundasın. O yüzden yürüyorsun. Havalandırmaya çıkıyorsun mesela, düşüyorsun. Şimdi buralar, buralar (dizler ve dirsekler) çocukların olur ya, düşüyorsun. Eşofmanlar yırtıldı, o kısımlar yara oldu. Ama ne oldu? Örneğin bir başka ölüm orucu direnişçisi vardı, yer ıslak, üzerinden atlayamıyor su çok diye. Üzerine basamıyor, kayarım diye. İşte Refik onun üzerine basar, kayıyorsa kayar, düşer. Ama artık kaymamayı öğrenir. Duvarın dibinden yürümez, çünkü kendini koruyorsun bir şey olursa duvara yaslanıyorsun, olabildiği kadar havalandırmanın ortasından yürür. Yani yürürken koridorda filan yürüyebilir, maltada yürüyebilir, ama havalandırmaya çıkıyordu. Havalandırmanın ortasında yürüyordu. Düşüyordu, bir de havalandırmanın ortası tırtırlı, diğer taraflar düz ama orası tırtırlı. Düştüğü zaman şey oluyor. Ama böyle yürüyorsun. Yürüyerek yürüyorsun. GÜNDOĞUSU: Peki zihniniz için ne yaptınız? REFİK ÜNAL: Bol bol okudum. Aynı şey. Nasıl olabilir? Daha burada bile, hapishaneyi bırakalım. Birkaç gün önce Rejda söyledi: “Ne zaman görsem elinde Plato’nun Devlet’i var.” Kapital’i de belki 15. defa, belki 17. defa, belki 20. defa okuyorum. Dönüp dönüp okuyorsun. Plato’nun Devlet’ini dönüp dönüp okuyorsun. Ama şöyle bir olay, geçen hafta bir arkadaş organizmacı devlet anlayışı ve organizmacı toplum anlayışı dedi, Refik, “Plato” diyemedi. Şimdi organizmacı toplum anlayışı neydi? diye düşündü, sonra onun kitabında Plato’yu görünce aklına geldi. Devlet’i o kadar okuduğu halde, işte o bağlantıyı o anda kuramıyor. Ancak Plato’yu gördük-


gündoğusu - sayı 5

21

ten sonra hatırlayabiliyor, organizmacı toplum anlayışı buydu diyor. Aynı şeyi sürekli olarak tekrar ediyorsun.

Refik Ünal: Ölüm oruçları sürecinde, yine aynı süreçte olsa, ben geçmişte bunu yaşadım artık yaşamayayım diye bir şeye girmem, yeniden onu yaparım.

GÜNDOĞUSU: Yaptıklarınızdan hiç bir pişmanlık duyuyor musunuz? Tekrar aynı durumda olsaydınız, aynı eylemi yapar mıydınız? REFİK ÜNAL: Refik süresiz açlık grevcisi. Yani bu ölüm oruçları sürecinde, yine aynı süreçte olsa, ben geçmişte bunu yaşadım artık yaşamayayım diye bir şeye girmem, yeniden onu yaparım. Yani ondan vazgeçmek gibi bir lüksümü bırakalım, hakkımın olduğunu da zannetmiyorum. Çünkü ben kendime parti devrimcisi, sosyalizm işçisi, komünizm işçisi diyorsam onu yaparım. Şu anda burada okumam da, burada bulunmam da biraz bununla ilişkili bir şey. GÜNDOĞUSU: Çeliğe Su Verenler Platformunu ve Yaşam Evleri’ni biraz anlatabilir misiniz bize? REFİK ÜNAL: O dostlar, Refik ve yoldaşı/ kardeşi içinde, başkaları da var. Bunlar bir sürü sorun yaşıyorlar diyerek böyle platform oluşturdular. Refik o platformun Dayanışma Ağı olarak kuruluşunda vardı, ama daha sonrasında çok büyük bir katılımcısı, aktivisti değildi. Şu anda onların sağladığı bir mekânda, sosyal kolektifte yaşamını sürdürüyor ama çalışmalarına çok da pratik olarak katılmıyor. Bu bir tavır benzeri bir şey değil. Üç beş parçaya bölünerek hareket edilmediği için, burada olduğu kadar, özgür üniversitede felsefe, bilim ya da kapital çalışmalarını yaptığım için, diğer tarafta olduğumda yetmiyorum. O yüzden katılamıyorum. Bunu bir özeleştiri olarak da söylemek için söylüyorum. Katılımcı birçok kişi, dost var. Şimdi adlarını tek tek saymayayım ama, İstanbul’da birkaç yerde konser, tiyatro gösterisi yapıldı. Samsun’da, Ankara’da, İzmir’de konserler yapıldı. Onların geliri ile şu anda içinde oturduğumuz mekân alındı. Hala borçları var ama onlarla yaşadığımız yer alındı. Dayanışma Ağı kurulurken de, Çeliğe Su Verenler’e evrildiğinde de herhangi bir örgüt ayrımı gütmeden cezaevi çıkışlıların, açlık grevcilerinin, ölüm oruçları direnişçilerinin barınabileceği bir mekân istenildi. Şu anda orada farklı siyasal anlayışlardan varlıklar kalıyor. Olabildiği kadar da herkesin katkısı, desteği alınmaya çalışılıyor. Ama siyasal bir amacı yok. Bunun kendisi bir siyasal amaç mıdır, bu kendisi bir örgüt müdür değil midir tartışmasına girmeden, siyasal bir amaç gütmeden sadece hapishane çıkışlıların sorunlarının nispeten azalması diyebileceğim bir işlev yüklendi. GÜNDOĞUSU: Bu doğrultuda da, Yaşam Evleri oluşturuldu herhalde. REFİK ÜNAL: Şimdi Yaşam Evi, buraya, deyip dememek konusunda bir tartışmalar sürdü. Çünkü Yaşam Evi’ni 2001’de benim de mensubu olduğum dava tutsakları tahliye edildiklerinde oluşturmuşlardı. Ankara ve İstanbul’da. İlk önce İstanbul’da daha sonra bir süre hem İstanbul’da hem Ankara’da. Ankara’da sürdü, sonra İstanbul’da sonlandırıldı. Zaman zaman başka yapılardan varlıklar da kaldı; ama daha çok TİKB dava tutsakları kaldı. Şimdi burası daha geniş diyebileceğim bir mekân. O yüzden de farklı siyasal çevrelerin de katkısının olduğu bir mekân. Yani o yüzden adına Yaşam Evi demeyelim, Yaşam Evi güzel bir ad, ama diğerini çağrıştırıyor, o zaman da akla başka şeyler gelir. O yüzden ortak ev diyelim, diyenler var. Refik bir ev adına çok taraftar olmadığı için “sosyal kolektif” gibi bir şey, o da çok hoş, yaratıcı bir şey değil ama. Çünkü orada en azından Refik fiziksel yaşamını sürdürmek için bulunmuyor. Entelektüel anlamda bir şeyler yapalım, sosyal anlamda başka birşey yapalım diyor. Yemek yenilen, yatılıp uyunan bir mekân olmaktan daha başka bir mekan olsun diyor. Daha o tartışma sürüyor. Ama Çeliğe Su Verenler Dayanışma Ağı’ndan dan farklı bir şey. Dayanışma Ağı Çeliğe Su Verenler olarak daha da genişledi. Ne yapıyorlar? Ölüm oruçları direnişçileri ile zaman zaman geziler yapıyorlar. Bu İstanbul içi gezisi olabilir. İstanbul dışında bir yerler de. Örneğin Refik katılmadı, ama başka dostlar otuz küsur ya da kırk katılımcıyla eylül ayında sanırım Kuşadası’nda yine Çeliğe Su Verenler’e destek olan bir otelde yine çevrenin destekleri ile tatil yapıldı. Yani ölüm oruççuları oraya gittiler bir hafta kaldılar. Önemli oranda işte hem Kuşadası’ndaki o otelin hem de o çevredeki varlıkların katkıları ile bu sağlandı. Açlık grevcileri, ölüm oruççuları, cezaevi çıkışlılar çok da yalnız değil. GÜNDOĞUSU: Son olarak, genç devrimcilere söyleyecek bir şeyin var mı? REFİK ÜNAL: Refik Kapital diyor. Böyle bir öneride bulunabilecek durumda olduğunu zannetmiyorum Refik’in, Refik sadece kendi yaşamını söyleyebilir. Refik Kapital diyor. Niye? Kapitalist üretim biçiminde yaşıyoruz. Kapitalist üretim biçimini en iyi çözümleyen, Karl Marx. Reel üretim biçimi olarak, Kapitalist üretim biçimini aşacaksak onun anahtarı da Marx’da. O yüzden olabildiği kadar Marx’ı, Kapital’i çalışmak ya da anlamaya gayret etmek diyeblieceğim. Çünkü ancak neyi değiştirmek istediğimizde, nasıl bir şey koyabileceğimizi daha iyi anlayabiliriz. Değiştirmek istediğimiz şeyin ne olduğunu çok iyi anlayamamışsak, ne koyacağımızı çok iyi ortaya koyamayız. O yüzden ben kendi adıma, Marx ile uğraşmaya çalışıyorum.


22

İNCELEME Emre Yılmazoğlu

gündoğusu - sayı 5

TÜRKİYE’DE MİZAH YAYINCILIĞININ KISA TARİHİ

Türkiye topraklarında mizah yayıncılığına ilk örnek, 1868 yılında Ali Raşit ve Filip Efendiler tarafından çıkarılan Terakki gazetesinin, haftada bir verdiği mizah eki Letaif-i Asar’dır. Bu ek halktan pek ilgi görmemiştir. İlk bağımsız mizah yayını ise, 23 Aralık 1869 tarihinde, Teodor Kasap tarafından yayımlanmaya başlanan Diyojen adlı dergidir. Bir süre Fransızca ve Rumca çıkan dergi, 24 Kasım 1870’te Türkçe basılmaya başlandı. Ünlü düşünür Diyojen’in Büyük İskender’e söylediği, “Gölge etme, başka ihsan istemem” sözü, derginin logosunun altına yazılmıştır. Böylece iktidara, “Basın özgürlüğüne dokunma, maddi destek istemem” demiştir zamanın Diyojen’i. Dönemin muhalif hareketi olan meşrutiyetçilerin de (Âli Bey, Ebuzziya Tevfik, Namık Kemal gibi) imzasız yazılar yayımladığı bu dergi, ilk sayısından itibaren okuyucuyu kendine bağlamış ve iktidarı korkutmaya başlamıştır. Çıktığı süre içerisinde üç kez geçici kapatma cezası almış ve tamamen kapatıldığı 9 Ocak 1873 Diyojen dergisinin başlığındaki çizimde Diyojen ve Büyük İskender görülüyor. tarihli 183. sayısına kadar, yalnızca 3 karikatür yayımlamıştır. Derginin ve ülkemiz mizahının ilk karikatürü, 2 Aralık 1871 tarihinde basılmıştır. Bu karikatürde eşek kulaklı çizilen adam, Manzume-i Efkâr gazetesinin sahibi Garabet Panasyan’dır. Muhalefeti susturmaya yönelik olarak kullanılan jurnalcilerden biri olan bu adamın karikatürünün üzerine de “bu kişiyi tanıyanlara derginin tüm sayılarının ücretsiz verileceği” yazılmıştır. 1871’de Hayal, 1872’de Çıngıraklı Tatar, 1873’te Latife ve Kamer, 1874’te Şafak ve Kahkaha, 1875’te Geveze ve Meddah, 1876’da Çaylak dergileri toplumsal ve siyasal dönüşümün geleceğini göstermiştir. 1876’da ilan edilen 1. Meşrutiyet’le birlikte Abdülaziz tahttan indirildi ve yerine önce 5. Reşat, sonra 2. Abdülhamit getirildi. Böylece Abdülhamit tam 32 yıl sürecek olan saltanatına başladı. Bu dönemde yurtdışında çeşitli ülkelerde Jöntürklerce basılan dergiler ülkeye kaçak giriyordu. Teodor Kasap’ın çıkardığı Hayal dergisi, KaragözHacivat tekniğiyle Jurnalci Garabet Panasyan mizah yapıyordu: Konular karşılıklı konuşmalarla işleniyordu. 1877’de Nişan Berberyan’ın çizdiği karikatür nedeniyle dergi kapatıldı ve Kasap 3 yıl hapis cezası aldı. Bu karikatür, 1876 Anayasası’nda yer alan bir maddeyle ilgiliydi. “Matbuat (basın) kanun dairesinde serbesttir.” deniyordu bu maddede. 2. Meşrutiyet’in ilan edildiği 23 Temmuz 1908’den bir hafta sonra ilk mizah dergisi Zıpır çıkar. Yıl bitene kadar 41 mizah dergisi çıkarken, ertesi yıl yalnızca 8 dergi yayımlanır. Bunun nedeni, İttihat


gündoğusu - sayı 5

23

ve Terakki’cilerin iktidara geldikten sonra muhalefeti “gereksiz” görmesidir. 1910–11 yıllarında bu sayı 30’a yükselir. Bunun nedeni ise mizahın hiçbir zaman iktidara gelmemesi, hep muhalefette kalmasıdır. İktidarın güçlü bir sansür uygulamaya başlaması ile dergi sayısı 1912’de 3’e, 1913’te 1’e düşer. 1. Paylaşım Savaşı’nın hemen öncesindeki ve Osmanlı’nın ekonomik ve toplumsal açıdan dibe vurduğu bu yıllar, mizahın içerik açısından en geliştiği yıllardandır. Bununla birlikte, gerek sansür ve soruşturmalar, gerekse de halkın alım gücünün iyice düşmesi toplumun mizahla buluşmasını engellemiştir. Avrupa’daki Meşrutiyetçiler’den biri olan ve dönemin en sağlam kalemi sayılan Cem, ülkemiz mizah tarihinde yaşadığı döneme adını vermiştir. Ülkeye dönen Cem, Salah Cimcoz ile birlikte çıkardıkları Kalem dergisinde çizerken Avrupa’da yetişmiş bir diğer usta, Sedat Nuri, İleri dergisinde daha çok güldürmeye yönelik konular işlemiştir. Kurtuluş Savaşı başladığında mizahçılar iki kampa bölünmüşlerdi: Güleryüzcüler ve Aydedeciler. Güleryüz, Sedat Simavi tarafından çıkarılıyor ve açıkça Anadolu’daki hareketi destekliyordu. Diğer yanda ise Refik Halid’in Cemil Cem çıkardığı Aydede vardı ki, bu dergi de emperyalistlere destek veriyordu. Aydede dergisindeki karikatüristlerden biri, Anadolu’ya cephane ve para yollayanların yargılandığı İstanbul mahkemelerinde işkencecibaşı olarak görev yapan Rıfkı’ydı. İstanbul’da Kalem dergisini çıkarmaya devam eden Cem, dergisi İttihat ve Terakkicilerce kapatılınca Cem dergisini çıkarmak üzere Refik Halid’i bulur. Cem 1. Paylaşım Savaşı başladığında Paris’e kaçınca onun yerine Rıfkı getirilir. Dergide ayrıca Ratip Tahir, Münif Fehim, Yusuf Ziya Ortaç, Orhan Seyfi Orhon, Ramiz gibi tanınmış yazar ve çizerler de bulunuyordu. Kurtuluş Savaşı kazanılınca Refik Halid ve Rıfkı yurtdışına kaçar. Derginin adı Akbaba’ya çevrilir ve yönetimine Orhan Seyfi ile Yusuf Ziya gelir. Çeşitli zamanlarda yayımlanmamakla birlikte 1978’e kadar çıkmaya devam eden Akbaba, Türkiye’de en uzun süre yayımlanan mizah dergisidir. Cumhuriyet’in ilanıyla ülkeye dönen Cem, yeni harflerle Kalem’i çıkarır fakat savaş sırasında kaçtığı için gençlerin şiddetli tepkisiyle karşılaşır ve çizmeyi bırakır. Güleryüz dergisinin kadrosunda ise Ahmet Rasim, Ercüment Ekrem Talu, Fazıl Ahmet Aykaç, Cevat Şakir Kabaağaçlı gibi yazarlar ile Sedat Simavi ve Mustafa İzzet gibi karikatüristler yer alıyordu. Sedat Simavi, Güleryüz’den sonra Karagöz, Karikatür gibi dergiler çıkarır. Daha sonra ise tüm enerjisini Hürriyet gazetesi için harcar ve erken yaşta ölür. Cumhuriyet Türkiyesi’ne Neyzen Tevfik, Halil Nihat Boztepe, Sermet Muhtar Alus, Ercüment Ekrem Talu, Osman Celal Kaygılı, Orhan Seyfi Orhon, Yusuf Ziya Ortaç, Fahri Celaleddin, Namdar Rahmi Karatay, Faruk Nafiz Çamlıbel, Nurettin Arıtman, Ahmet Rasim, Hüseyin Rahmi gibi yazarlar ve Ramiz, Münif Fehim, Sedat Nuri, Ratip Tahir, Salih Erimez, Togo ile Aydede’den kalmış diğer çizerler miras kalmıştır 9 Kasım 1928’de yeni harflerin kullanılmasıyla ilgili yasa yürürlüğe girer. Halk eğitimi olabildiğince hızlı gerçekleştirilse de yayın sayısı ilk 5 yılda az sayıdadır. 1928’de yeni yazıyla yazılan 64 kadar yayın arasından yalnızca biri, “Nasreddin Hoca Hikâyeleri”, mizahla ilgilidir. Yeni yazıyla çıkan ilk dergi Kahkaha’dır, 7 Ekim 1928’de çıkmıştır. Bu dönemde Ak- 1965 seçimlerini konu alan bir Akbaba dergisi kapağı baba, Karagöz ve Köroğlu dergileri vardır. Sonraki yıllarda, çoğu birkaç sayı çıkabilen dergilerin yanı sıra, kitaplarda Nasreddin Hoca ve çeşitli başlıklarda fıkralar egemendir. 1932’de Cemal Nadir’in çıkardığı “Amcabey’e Göre” ilk karikatür albümüdür. Cemal Nadir, Türkiye’de gazete karikatürcülüğünü başlatan isimdir ve ilk çizgi-bant ona aittir (Amcabey). Çizimi ayrıntılı ve gerçekçi, konuları ise değişen toplum yapısıyla ilgilidir. Dönemin diğer önemli karikatüristi Ramiz’dir. Bir dergi karikatürcüsü olan Ramiz, daha çok eğlendirici nitelikte karikatürler çizse de toplumsal olay ve olguları da kâğıda aktarmaktan geri durmamıştır.


24

gündoğusu - sayı 5

1932’de ilk çeviri mizah kitapları yayımlanır: Ahmet Cevat Alis’in Sergüzeştleri’ni, Kemalettin Şükrü ise La Fonten Baba’yı çevirmiştir. 1930, 31 ve 32’de çıkmayan Akbaba 2. Paylaşım Savaşı’na kadar düzenli bir şekilde yayımlanır. 1928’den sonraki ilk on yıl içinde, fıkra derlemeleri ile çeviriler dışında Hüseyin Rahmi’nin mizah öyküleri ve Cemil Cahit Cem’le Ercüment Ekrem Talu’nun kitapları vardır. Bunların dışında mizah dergilerinde de mizah yazıları yer almaktadır. 1939’da savaşın başlamasıyla mizahçılar, Cemal Nadir önderliğinde barışın savunusuna giriştiler. 1939–45 yılları arasında hiç mizah öyküsü kitabı basılmamıştır. Türkiye’de ve dünyada fıkralar yaygınlık kazanmış, her cephede fıkra üretimi artmıştır. 1939– 48 arasında 38 fıkra kitabı, 34 karikatür albümü satışa sunulmuştur. Karikatürler faşizme karşı uluslararası bir anlam kazanmıştır. Bu dönem Cemal Nadir’in dönemi olarak nitelendirilebilir. 1947’de ölümünün ardından bir yıl boyunca kimse gazetelerin birinci sayfasına karikatür çizmeye cesaret edememiştir. Usta sanatçı gençleri oldukça etkilemiştir. Bu yıllarda dergilerde Ratip Tahir, Togo, Salih, Necmi Rıza, Orhan Ural gibi çizerlerin yanında Sadi Dinçağ, Semih Balcıoğlu, Turhan Selçuk, Nehar Tüblek, Mim Uykusuz gibi gençlerin de adları okunur. Savaşın ardından birçok ülkeyle beraber Türkiye de çok partili siyaset anlayışına katılmıştır. Kısa sürede mizah dünyasında siyasal iktidara karşı sesler yükselmeye başladı. Daha önce tek partili sistemin baskısı altında pek de muhalif görünmeyen mizah ve genel olarak basın, biraz daha özgürleşmiş görünüyordu. Savaşların yorgunluğunu üzerinden atmaya çalışan halk önünde artık seçenekler belirmişti. Sedat Simavi’nin Karikatür dergisinin 1948’de, CHP savunucusu Akbaba’nın 49’da kapanmasının nedeni yeni, muhalif ve halk tarafından sahiplenilen Marko Paşa’nın yayına başlamasıdır. Sabahattin Ali’nin çıkardığı ve kadrosunda Aziz Nesin, Rıfat Ilgaz, Mim Uykusuz gibi isimlerin bulunduğu Marko Paşa, iktidarın büyük baskılarına karşın 25 Kasım 1946’da okuyucuyla buluşur. Dergiyi yayımlayanlar sosyalisttir, fakat dönemin koşulları nedeniyle tek parti iktidarının bitirilmesine yönelik bir duruş dergilemiştir. Siyasi, maddi baskıların yanı sıra kendi dostlarından da birçok kez darbe yiyen Marko Paşa, kapatıldıkça farklı adlarla çıkmaya devam etmiştir. Hem kendi dönemini hem de sonrasını şekillendiren yepyeni bir mizah anlayışıyla gösterdiği sağlam duruş, güçlü hiciv yeteneği ve Mim Uykusuz’un ilk kez sınıf çelişkilerinin işlendiği karikatürleriyle dönemine adını vermiştir. Marko Paşa’nın maceraları, Sabahattin Ali’nin öldürülmesinin ardından, Aziz Nesin’in çıkardığı Medet dergisinde son bulmuştur. Medet’te dergi adının altında “Marko Paşa, Merhum Paşa, Malum Paşa, Ali Baba, Yedi Sekiz Hasan Paşa, Öküz Mehmet Paşa gazetelerinin devamıdır.” yazması bu kadronun azmini ve hükümetler değişse de iktidarın mizahı sevmediğini bir kez daha göstermektedir. Medet’in bulunabilen tek sayısı, 23 Nisan 1950 tarihli ilk sayısıdır.


gündoğusu - sayı 5

25 Marko Paşa kendi dönemine özgü bir yayındı ve üzerine düşen görevleri başarıyla yerine getiriyordu. Sokakta, mecliste kısaca her yerde adından söz ettiriyordu. Marko Paşa’nın CHP’ye yaptığı muhalefet DP’nin işine geliyordu. Ancak DP de 14 Mayıs 1950’de iktidara gelir gelmez, kendisinden bekleneni yaparak, “Dışarıdan beslenen mizah dergileriyle de uğraşacağız!” dedi. Zaten zor günler geçiren Marko Paşa geleneği halka hizmetini yerine getirdikten sonra yavaş yavaş sahneyi terk etti. Nesin, Ilgaz ve Uykusuz bundan sonra hiçbir zaman sevilmedi iktidarca. Onlar aydın olmanın gereğini yerine getirmişlerdi ki özellikle Nesin ve Ilgaz daha sonra da uslu durmamışlardır. Soğuk Savaş ortamının etkisini şiddetle hissettirdiği ve Amerikan “yardım”larının ülkeye gelmeye başladığı yıllarda mizahçılar ve aydınlar çok zor zamanlar geçirdiler. Öte yandan, halk iktidarı tutuyordu. Ülkemiz karikatürünün bu döneminde yazının rolünün azaldığı, çizginin daha da ön plana çıktığı görülür. 1950’den sonra yayımlanan Karakedi dergisi, Marko Paşa’nın yaptığı gibi CHP’ye muhalefet eder. Sağ görüşlü olan bu derginin yaptığı çok gereksiz olduğundan -çünkü CHP artık iktidarda değildi-, halk tarafından tutulmadı. 1952’de yeniden çıkmaya başlayan Akbaba dergisi karakteri gereği iktidarı tutar. Tef dergisi günlük politikadan çok sosyal yaşamı işlemiştir. 20’li sayılarda çizeri ve 30’dan fazla yazarıyla önemlidir. Aynı kuşağın “demokratik özgürlüğü kollama görevi”ni yerine getirdiği dergi ise Dolmuş dergisidir. Bu iki dergi, döneminde çok önemli bir okul işlevi görmüştür. Bunlar, siyasetin dışında kalan konuların da karikatür konu dağarcığına girmesini sağlamış ve mizahtaki hicvin ağırlığını azaltmıştır. Aynı süreçte, Deve ve 41,5 gibi dergilerde yeni karikatürün ilk örnekleri görülmüştür. 41,5 ve Dolmuş İlhan-Turhan Selçuk, Taş Semih Balcıoğlu tarafından çıkarılıyordu. Dolmuş’un adı sonradan Karikatür olur. Karikatür ve Taş dergileri birleşerek Taş-Karikatür adıyla çıkar. CHP’yi tutan bu dergi, İlhan Selçuk ile Balcıoğlu’nun askere alınmasıyla kapanmıştır.

1950–60 döneminde mizah öykücülerinin sayısı artmıştır. Halkın okuma-yazma oranı artmış, dil sadeleşmiş, mizahçılar ustalaşmıştır. Aziz Nesin, Rıfat Ilgaz, Bülent Oran, Yalçın Kaya’nın yanı sıra, Orhan Kemal gibi edebiyatçılarla Haldun Taner gibi oyun yazarları da mizah öyküleri yazmaya başlamıştır.

Kendi çizgileriyle Semih

Turhan Selçuk ünlü tiplemesi Abdülcanbaz üzerine çalışırken

Oktay Verel, Hasan Hüseyin, Vedat Saygel de zamanın genç mizahçılarıdır. Garip akımıyla birlikte şiirde de mizahi eğilim görülmektedir. Yine Aziz Nesin ve Ümit Yaşar Oğuzcan da şiiri mizahi açıdan zenginleştirmişlerdir. 27 Mayıs’ın ardından Tef tekrar açılır ancak etkili olamaz. Gazete patronları birinci sayfalarda karikatür vermekten


26

gündoğusu - sayı 5

kaçınırlar. Sanayileşme hızlandıkça, karikatürlerde işçi-patron ilişkileri, sınıf çelişkileri yer almaya başlar. Daha 1960’ların başındayken DP muhalefeti yapan Aziz Nesin’in Zübük dergisine Akbaba’nın da katılması, bu dergiye karşı halkta ve aydınlarda bir antipati yaratmıştır. Görece özgür ortamda mizah durgunlaşmıştır. 1950–60 arasında Akbaba tek başına çıkmıştır. Mizahçılar arasında ek iş yapanlar görülür. Mizahçıların eski kitapları sık sık basılmıştır. Nesin’in 15 kadar kitabı sürekli yapar olmuş, bunların gelirleriyle bir vakıf kurulmuştur. Ilgaz’ın Hababam Sınıfı da çokça basılmıştır. Komedi oyunlarının sayısı da artmıştır. Çizgi romanların birkaçı dışında tümü yurtdışından gelmektedir. 1957’de Turhan Selçuk’un Altın Palmiye Ödülü’nü kazanmasıyla başlayan Türk mizahçılarının uluslararası boyutlardaki başarıları 60’lı yıllarda da sürmüştür. Çeşitli yarışmalardan ödüllerle dönen çizerlerin işleri basında çok az yer bulabiliyordu. Bunun nedeni, özellikle yazılı mizahın, şimdiye dek etkin toplumsal katman olan memur ve orta katmana yönelik üretilmesidir. Şimdiyse, gelişen sanayi ve yeni üretim ilişkileriyle, toplum genel olarak işçiler ve burjuvaziye ayrılmıştır. Memurlar ise toplumun ve okuyucu kitlesinin küçük bir bölümünü oluşturuyordu. Önceden gazetelerin birinci sayfasında kendilerine yer bulabilen çizerler, artık ancak okuyucuların bu küçük bölümünün ilgisini çekiyordu. Bir diğer önemli nokta, iktidarın memurlar ve orta katmandan burjuvaziye doğru kaymasıdır. Ürettikleri tutulmayan mizahçılar durgunlaşmıştır. 1960’ların en etkili çizerleri Cafer Zorlu ile Zeki Beyner ve mizah öykücüsü Vedat Saygel’dir. Bu isimler orta katmandan gelmemektedir. 1961 Anayasası’nın daha özgür ortamında ülkemiz mizahının omurgası olan hiciv neredeyse hiç kullanılmamıştır. 1969’da çıkmaya başlayan Ustura dergisini de Nesin hazırlıyordu. Sait Faik, Haldun Taner, Rıfat Ilgaz, Ömer Seyfettin, Burhan Felek, Suavi Süalp yazarlarından, Eflatun Nuri, Mıstık, Necmi Rıza, Zeki Beyner, Suat Yalaz çizerlerinden bazılarıydı. Yergi şairleri ise Orhan Veli, Neyzen Tevfik, Bedri Rahmi, Ümit Yaşar Oğuzcan gibi isimlerdi. 70’lerin başında Haldun Simavi’nin Gün gazetesinde çeyrek sayfalık Gırgır köşesini hazırlayan Oğuz Aral beğenilince önce haftalık seçmeler ek olarak yayımlanmaya başladı. 26 Ağustos 1972’de Gırgır Oğuz Aral’ın yönetiminde yayın hayatına başladı. Sloganı “Can sıkıntısını, aşk yarasını, karı-koca kavgasını şipşak keser. Her derde devadır, Gırgır da Gırgır.” idi. Dönemine adını veren dergide siyaset genel toplumsal yaşamla harmanlanarak verilmiştir. Türk mizahının en önemli okullarından biridir. Oğuz Aral ABD’nin Mad ve SSCB’nin Krokodil dergilerinin ardından dünyanın en çok satan üçüncü dergisi oldu. Birçoğu hâlâ yazıp çizen geniş bir kadrosu vardı: Tekin Aral, İsmet Çelik, Nuri Kurtcebe, Engin Ergönültaş, İlban Ertem, İrfan Sayar, Necdet Şen, Suat Gönülay, Gürcan Özkan, Cevat Özer, Atilla Atalay, Latif Demirci, Sarkis Paçacı, Hasan Kaçan, Bülent Morgök, Galip Tekin, Mehmet Çağçağ, Metin Üstündağ, Can Barslan, Uğur Durak, Behiç Pek, Cihan Demirci, Mehmet Polat, Mim Uykusuz, Özden Öğrük, Ramize Erer, Gani Müjde, Tuncay Akgün, Birol Bayram, İlhan Özsoy, Bülent Arabacıoğlu… Bunların bir bölümü “Çiçeği Burnunda Çizerler” başlığı altında işleri değerlendirilen amatörlerden Oğuz Aral’ın yönlendirmeleriyle yetişmişlerdir. 1975’e kadar sakin bir tarzı olan dergi bu yıllarda


gündoğusu - sayı 5

27

sosyal olayları işliyor, cinselliği bol bol kullanıyor, siyasete mesafeli duruyordu. 1975–80 arasında muhalif bir kimlik kazanıp tirajını 1 milyona, satışını 500 bine kadar yükseltmiştir. 1983’e kadar kuyruklar, pahalılık gibi sosyal konular temelinde olabildiğince muhalif durmaya çalışmıştır. Birkaç kez geçici kapatma cezası almıştır. Darbe sonrası sık sık Özal çizilmiştir. Gırgır’dan 2 ay önce çıkmaya başlayan Suavi Süalp’in Salata dergisi ilgi çekicidir ama 1973’te Süalp Gırgır’a geçer. Erol Simavi rekabet olsun diye 1975’te Çarşaf’ı çıkarır. Çarşah sıradışı bir dergidir, çünkü sarı-siyah değil renklidir. Semih Balcıoğlu, Mesut Ekener, Nehar Tüblek, Bülent Arabacıoğlu, Seyfi Şahin, Raşit Yakalı Çarşaf’tadır. Buna karşılık, neredeyse tümü Gırgır’da çizen bir kadro Oğuz Aral’ın kardeşi Tekin Aral yönetiminde Fırt’ı yan odada yaratmaya başladı(1976). Altan Erbulak, Halit Kıvanç, Müjdat Gezen, Uğur Dündar, Sezen Aksu da Fırt’taydı (bazısı sürekli, bazısı zaman zaman). 23 Mart 1978’te Engin Ergönültaş Gırgır’dan ayrılarak “Hunharca güldüren hain bir dergi” olan Mikrop’u yönetmeye başlar. Onunla birlikte İrfan Sayar, Latif Demirci, Behiç Pek, Sarkis Paçacı, Suat Yalaz, Hasan Kaçan da ayrılmıştır. Bu ayrılışın nedeni Mikropçuların Gırgır’dan daha solcu olması ve Oğuz Aral’ın otoriterliğidir. 5 Temmuz 1979’da ideolojik anlaşmazlıklar nedeniyle Mikrop kapanmış, gidenler dönmüştür. 1985’te dönemin koşulları nedeniyle Gırgır’ın genç kuşağı da kendi yolunu çizmek istedi. Tuncay Akgün, Mehmet Çağçağ, Şükrü Yavuz, Can Barslan, Suat Gönülay, Gani Müjde ayrılarak Limon’u kurdu. Daha solda duran dergide daha sert bir cinsellik, daha argolu bir dil kullanılıyordu. Okur kitlesi kalabalık olmasa da sadıktı. Sloganı “Haftalık hastalığınız”, alt başlığı “Ana muhalefet dergisi” idi. Gırgır’dan türeyen dergilerin en uzun ömürlüsü oldu, ki 1991’de kadrosundaki bazı kopmaların ardından aldığı Leman adını almıştır. Bu derginin çocuğu Penguen Eylül 2002’de, torunu Uykusuz Eylül 2007’de doğmuştur. 1989’da kurulan Hıbır dergisi, Gırgır’dan ayrılan çok önemli isimlerin çıkardığı bir dergidir. Kadroda Latif Demirci, Ergun Gündüz, Hasan Kaçan, Sayar, Bülent Üstün, Ramize Erer, Cengiz Üstün, İrfan Sayar, Ergun Gündüz, Latif Demirci, Hasan Kaçan, Bülent Arabacıoğlu, İlban Ertem, Galip Tekin, Atilla Atalay, Sarkis Paçacı, Abdülkadir Elçioğlu gibi yazar ve çizerleri bulunmaktaydı. İngiltere’den gelen ve Özal’ın desteklediği zamanla anlaşılan bir işadamı olan Asil Nadir birçok gazete ve dergiyi satın alarak kendi yayın grubunu oluşturdu. Hıbır da bu yayın grubunun içindeydi. 1994–95 arası patron iflas edince dergi kadrosunun bir bölümü dergiyi satın aldı ve adını H.B.R Maymun yaptı. Gündüz, Atalay, Demirci, Kaçan, Bülent Üstün ve Emrah Ablak gibi isimlerin bulunduğu dergi tekelleşen medyaya karşı fazla direnemedi ve 1998’de kapanmak zorunda kaldı. Maddi zorluklar yaşayan Gırgır ve Fırt, yayın grubunun sahibi Simavi tarafından “Gölge Adam” lakaplı Ertuğrul Akbay’a satıldı. Yazar ve çizerlerin tüm uğraşlarına karşın satış engellenemedi. 1990’da Oğuz Aral Sabah grubuyla anlaşarak Avni dergisini kurdu. Tekin Aral, Galip Tekin, Halil Yıldırım, M.K. Perker de onunlaydı. Limon ve Hıbır’ın beğenilen isimleri kapmasıyla dar bir kadroyla başbaşa kalan Oğuz Aral, çok çabalasa da 1996 yılında derginin kapanmasını önleyemedi. Dergiye adını veren Avanak Avni, Oğuz Aral’ın ünlü çizgi-bant tipidir. Gırgır’ın ofis-boyu Rıza Külegeç’ten esinlenmiştir. Avni, Güney Amerika’da ırkçı olaylara karşı, Meksika’da ABD emperyalizmine karşı kullanılmıştır. Avni’yle beraber verilen ve Hıbır’a karşı kullanılmak istenilen Dıgıl dergisi, “Gırgır ve Fırt’tan seçmeler” alt başlığıyla bir süre çıkıp Avni’yle birlikte kapandı. Sonraki sayılarımızda Türkiye mizah yayıncılığının kilometre taşları olan Markopaşa ve Gırgır dergilerini, ardından günümüz mizah dergilerini ayrıntılı bir şekilde incelemeye çalışacağız.

Öngören, Ferit, Cumhuriyetin 75. Yılında Türk Mizahı Ve Hicvi, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara, 1998 Savdur, Mehmet, Markopaşa Gerçeği, Çınar Yayınları, İstanbul, 2001 Yücebaş, Hilmi, Hiciv Edebiyatı Antolojisi, Aka Kitabevi, İstanbul, 1961 Bir Muhelefet Biçimi Olarak Mizah, Hazırlayan: Özgür Ümit Hoşafçı Özocak Gürkan, Türkiye’de Siyasi İktidarın Mizahla İmtihanı: İfade Özgürlüğü Ve Karikatür, TBB Dergisi, 2011


28

İNCELEME Ayşe Öztürk

gündoğusu - sayı 5

ZAMAN: GELECEK, GEÇMİŞİN VE ŞİMDİNİN AYNASINA HOHLAYIP OVALADIKTAN SONRA GÖRÜLEBİLİR Mİ?

Kavramlarla aramız nasıldır? Genellikle iyi olmadığı söyleniyor. Hakikat şudur ki: kavramlarla aramız iyi değil. Onlarla var olur ve var ederiz, ancak onları bilmeyiz. Kavramlar yaşamımızın her anını doldurur, lakin onların bizdeki anlamı boşlukta salınır durur. İşte bu kavramlardan biri de zamandır. Zaman, kapsamı geniş bir kavram olarak hayatımızın büyük bir kısmını işgal eder. O hep vardır ve her yerdedir. Ancak iş bu kavramı felsefi bir soru çerçevesinde ele almaya geldiğinde, tıpkı birçokları gibi o da belirsiz kalır. “Zaman nedir?” sorusu, bu belirsizliğin açık seçik ortaya konduğu sorudur. Bizdeki zaman kavrayışı neye tekabül eder? Newton’un savındaki gibi nesnelliğe ya da Kant’ın savındaki gibi doğuştan getirdiğimiz bir biçime mi? Esasında bu sorular sorulmadığı sürece, bu soruların hiçbirimizde herhangi bir cevabı yoktur. Zamanla ilintili soruları sormaya ve araştırmaya bu sorunların ardından girişiriz. Bu girişimin sonuçları ise ayrı bir handikap yaratır. Çünkü zaman bir şeylerle ilişkilendirilerek açıklanmaya kalkılır. İlişkilendirme biçimlerinden ilki; saat, gün, ay veya yılladır. Toplumsal ve iktisadi yaşantının bize zaman olarak sunduğu saat, gün ay veya yıl kavramı yazık ki zaman kavramı ile eş değerde görülür. İkinci ilişkilendirme biçimi ise; geçmiş, bugün ve gelecek kavramları ile yapılır. Ancak bu ilişkilendirme biçimlerinin hiçbiri bize zamanın ne’liğine dair bilgi vermez. Olsa olsa zamanın ilişkili olduğu bu kavramlarla toplumsal ve iktisadi yaşamımızı devam ettirebiliriz. Yahut değişim ve dönüşümlerle zaman kavramını belirgin kılmaya çalışırız. Böylelikle de zaman kavramını bilme durumunu bilincimizde açık ve seçik olarak var sayarız. Yalnızca bir varsayma durumumudur bu durum. Dolayısıyla da zaman, bizde bir o kadar aşikar, bir o kadar da gizildir. Bunu fark edip şu “Zaman nedir?” sorusunu sormamız dahi, bu soruyu cevabı mümkün bir soru haline getirmez. Örneğin Azra Erhat mitoloji sözlüğünde Kronos maddesini, yani zaman tanrısı olarak bildiğimiz bu maddeyi, açıklarken bizdeki bu bilinmezlik durumunu daha da perçinler. Kronos. (1) ADI. Kronos adının zaman anlamına gelen “khronos” sözcüğüyle aslında hiçbir ilişiği yoktur, ama sonraki efsane ve açıklamalara göre bu iki kelime bir tutulmuş ve Kronos tanrının zamanı, zamanın akışını, geçişini simgelediği ileri sürülüp, imgelerinde bir elinde tırpanla gösterilmiştir. Oysa efsanesinden görüleceği gibi Kronos’un bu yorumu bir zorlama ürünüdür. Diğer yandan bilinmezliğine gömülü kalmaktan korktuğumuz bu kavramın, toplumsal ve iktisadi yapının öğretileri ile oluşturduğumuz anlamları vardır. Sözlüklerde bu anlamlar açık bir şekilde belirtilmiştir. Örneğin felsefe Sözlüğünde Ahmet Cevizci, zaman maddesini şu şekilde açıklamıştır: ZAMAN [Yunanca ‘khronos’tan; İng. time; Fr. temps; Alm. zeit]. 1 Ölçülebilir nicelik olarak düşünülen süre. 2 Şimdinin geçmiş olmasına yol açan (ve genellikle süre olduğu düşünülen) kesintisiz değişme, hareket; geçmiş, şimdi veya gelecek gibi zaman dilimlerinin kendisinin parçaları olduğu sürekli bütün. Parçaları önce ve sonra, başlangıç ve son gibi ilişki bildiren terimlerle ifade edilen ve değişmeden ayrılmaz olan bütün. 3 Olayların birbirlerini izledikleri sonsuz bir ortam olarak düşünülen soyut kavram. 4 Fiil ya da eyleme bağlı olarak doğal sürenin çeşitli dilbilimsel bölümlerini gösteren kategori. (…) Son alıntıdan da anlaşılacağı üzere, zaman genellikle bir şeylerle ilişkili olarak ortaya konmuştur. Bunlar özellikle de; zaman geçer, zaman biter, zaman vardır ya da zaman yoktur şeklindeki tümcelere işaret eden şeylerdir. Dolayısıyla toplumsal veya iktisadi yaşantının da öğretileriyle birlikte, zaman bir değişim ve dönüşüm süreci olarak görülür. Peki, bu durumda değişen ve dönüşen nedir? Zamanın kendisi mi, yoksa zaman içinde var olanlar mı? Bu soruların cevabı her birimizde kimi farklılıklar göstermek ile birlikte, başat cevap zamanın içinde varlıkların değiştiğine yönelik olacaktır. Değişim veya dönüşüm dışında, zamana dair net bir bilgimiz olmamasına rağmen zaman en değerli hazinemizdir. Bütün deyimler ve atasözleri bunu salık verir. Zaman o kadar kıymetli bir hazinedir ki, onu harcarken çok dikkatli olmak zorundayız. Kime yahut neye harcayacağımız konusunda seçici davranmak durumundayızdır. Bu davranışı hakkıyla yerine getirmeyenler, tıpkı ağustos böceği gibi kınanır ve yalnız bırakılır. Zamanın kendine özgü kuralları vardır ve biz insan varlıkları bu kurallara riayet etmek durumundayız. Etmediğimiz durumlarda, Zaralı çıkan yahut zarar gören biz oluruz. Örneğin zaman içinde birim olan “bir saniye”. Bir saniye gecikme ile neler neleri kaçırırız yahut neler nelerden oluruz. Otobüsü veya öğrenciysek dersi kaçırabiliriz, işçiysek işimizden veya yeni bir işe gireceksek işten oluruz. Hiçbir şeyi kaçırmamak ya da hiçbir şeyden olmamak istiyorsak, mümkün olduğunca hızlı olmalıyız. Hızlandırılmış bir film görüntüsü gibi, hızlı ve anlamsız. Biz bu durum içindeyken, acaba kaplumbağalar ve salyangozlar bizim hakkımızda ne düşünüyordur, düşündünüz mü hiç? O yavaş ve durağan ilerleyen varlıklar. Bir hayal ürünü değil de gerçekliğin ve gerçek dünyanın; doğrusu bugün her şeyin iktisadi karşılığı olan bu dünyanın öyküsünden çıkıp gelse kaplumbağa Kassiopeia, Momo gibi bize de gösterir miydi yavaşlığın da bir ilerleme olduğunu? Momo, Alman yazar Michael Ende’nın Momo adlı çocuk kitabının kahramanı. Bu kitapta Michael Ende, bizi zaman kavramını yeniden düşünmeye iter. Üstelik de bir çocuğun izinden giderek bu düşünceye itiliriz. İşte bu çocuk Momo’dur. O zamanı bol, hatta herkesi ve her şeyi dinleyebilecek kadar bol


gündoğusu - sayı 5

29

bir çocuktur. Momo’yu uzun uzadıya anlatmak ve yazmak ayrı bir çalışmadır. Ama özetlemek gerekir ise, kitabın arka kapak yazısı hem Momo’yu bize anlatır hem de kitabın genel içeriğini verir niteliktedir. Şöyle yazar arka kapakta: “Momo, karşısındakileri aptal insanların bile aklına parlak düşünceler getirecek şekilde dinlerdi… Momo’nun yanında oynanan oyunlar başka hiçbir yerde oynanamazdı. Yaşanılan gün içinde çok büyük bir sır vardır; bu büyük sır zamandır. Onu ölçmek için saatler ve takvimler yapılmıştır; ama bunlar hiçbir şey ifade etmez. Herkes çok iyi bilir ki bazen bir saatlik süre insana ömür kadar uzun gelirken, bazen de göz açıp kapayıncaya kadar geçip gider. Çünkü zaman yaşamın kendisidir. Ve yaşamın yeri yürektir. Bu gerçeği hiç kimse “Duman Adamlar”dan daha iyi bilemezdi. Bir saatlik, bir dakikalık, hatta bir saniyelik yaşamın değerini hiç kimse onlar kadar iyi ölçemezdi. İnsanların zamanı üzerine planlar kuruyorlar: ince hesaplarla hazırlanmış planlar. Yaptıklarından kimsenin haberdar olmaması onlar için çok önemliydi. Büyük kente yerleşip halkın arasına karışırken hiç dikkat çekmemişlerdi. Hiç kimse farkına bile varmadan adım adım ilerliyor ve insanlara egemen oluyorlardı. Zamanınızı çalıyorlar sevgili dostlar, kendi istekleri uğruna sizi kandırıyor ve zamanınızı çalıyorlar… Ama Momo ve çocuklar sizi uyarıyor… Ey insanlık, dinle ve anla!.. On ikiye beş kaldı… Aç gözünü, tetikte ol!.. Hırsız çaldı zamanı. Okuyun ve anlayın… Zamanınızı çalıyorlar.” Biz modern insanları ve zaman konusundaki durumumuzu doğru olarak tespit etmiş bir kitap ve bu kitabın kahramanı Momo bize ne anlatmak istemektedir? Bu kitap modern ve iktisadi dünyada ve bu dünyanın en büyük silahları olan; tv kanalları, radyolar, gazeteler, dergiler ve reklâm afişleri ve tüm bunlara benzer şeylerde, zaman hakkında ne çok şey söylediğini ve zamanımızı bizim adımıza ne şekilde tanımladıklarını anlatır. Doğrusu tüm bu modern ve iktisadi dünya alet ve edevatları, zamanı nasıl kullanacağımızı bize salık verir. Dolayısıyla bu bağlamda şöyle bir sonuç ile karşı karşıya geliriz: zaman harcanacak hatta olmadı yeri geldiğinde tasarruf edilecek bir metadır. Örneğin dilimize de pelesenk olmuş, kitapta da bir benzeri bulunan atasözlerimizden biri bize şunu söyler: “Vakit Nakittir” Peki “Vakit Nakittir” ne anlama gelir? Bize ne söyler? Ne anlatır? Ne öğretir? Atasözleri ve Deyimleri sözlüğünde şöyle bir tanım verilir: [1] Zaman para gibi değerlidir. İş yaratılmadan geçirilen her saat, bir daha ele geçmemek üzere yitirilen bir hazinedir. Para kazanmanın, daha değerli varlıklar elde etmenin en önemli öğesi zamandır. Bundan dolayı küçük bir zaman parçası bile boş geçirilmemeli, gereği gibi değerlendirilmelidir. Zaman ve para arasında kurulan bu korelasyon, zamanın günümüz dünyasındaki anlamını ve önemini vurgular. Zaman maddi değer ifade edecek ya alınıp ya satılacak ya da kimi durumlarda biriktirilip kimi durumlarda harcanacak bir meta mıdır ki, bu ve buna benzer deyimler yahut atasözleri ile iletişime geçeriz? Görünen odur ki, zamanın artık bir meta işlevi taşıdığı yönünde eviriliyoruz. Olduğu ve verildiği gibi benimsenen zaman ve kavramı gerçekliğine ağır ağır aşina olmaya başlıyoruz. Böylelikle de bu ve benzeri deyimlerden yahut atasözlerinden rahatsızlık duymuyoruz. Zamanı bize ait bir meta olarak görüyoruz. Sahibi olarak onun üzerinde her türlü yetkiye sahip olduğumuzu varsayıyoruz. Onu maddi bir kazanç elde etmek ve paramıza para katmak uğruna harcamakta herhangi bir beis görmüyor, hiç tükenmeyecek zannediyoruz. Harcadıkça kazanıyor, kazandıkça onu pervasızca harcamaya koyuluyoruz. Nefesimiz tükenene, takatten düşüp biçare varlıklar olana kadar. Düşünmeden konuşma alışkanlığımız olduğu gibi düşünmeden yaşayıp gidiyoruz. Çok nefes ver, az nefes al mantığı ile zamanı tükettiğimizde, bir de bakıyoruz ki elde var koskoca bir hiç. Madem bir hiç ile karşı karşıyayız, Nietzsche’nin tanrı öldü söyleminde olduğu gibi, hadi gelin biz de zamanı öldürelim. Zaman ölsün. Kendi ellerimizle ve belli bir bilinçlilikle, hiçbir suçluluk duymadan onu öldürelim. Öldürdük diyelim. Zaman öldü, peki bu durumda ne olacak? Zamanın ölmesi ile insan varlığının aleyhine işleyen bir süreç başlayacak. Elbette ortaya koskoca bir boşluk da çıkacak. Dolayısıyla onun ölümüyle ortaya çıkan bu boşluk her geçen gün insanı kıskacına alıp yutacak. Olası bir durum olarak belki de, insan varlığı yok olmaya doğru gidecek. Peki, biz insan varlıkları, aleyhimize işleyen bu süreci lehimize çevirebilecek miyiz? Bu olanak insan varlığının kendi içinde var mıdır? Bizler ne yapıp ne edip bu sorun ile yüzleşmeli ve bir çözüm olanağını ortaya çıkarmak durumundayız. Kendi kendimizi, dahası tüm var olduğunu zannettiğimiz şeylerimizi alt etme pahasına da olsa bunu yapmalıyız. Bu eylem, ancak bu olanağı gerçekleştirdiğimizde değer kazanacaktır. Dolayısıyla zamanı öldürerek, metalaşmış bir zaman kavramını yok edeceğiz. Yerine nasıl bir zaman kavramı getireceğimiz muamma. Ama öngörü bu ya, eski zaman kavramımızın yerine getireceğimiz yeni bir zaman kavramı, günümüz karamsar sürecinin aydınlığa çıkması açısından bir olanak olarak karşımızda durmakta. Dolayısıyla bize bir erek ve bu ereği gerçekliğe dökmek için kendi istemlerimize ve olanaklarımıza dönmemiz gerek. Tıpkı bir salyangoz ya da kaplumbağa gibi, yavaş yavaş ve yaşaya yaşaya hayata dönmek. Burada bir nevi belirlenmiş ve kalıplaşmış değerlerden arınıp yeniden var olma yoluna girmeyi kastediyorum. Özellikle de toplumsal ve iktisadi değer yargıları ile oluşturulmuş zaman söz konusu olduğunda, bu ve benzeri değerlerin tamamı değersizleştirilmelidir. Doğrusu istenen durum, değerlerin değişmesi, kaybolması, hatta yok olmasıdır. Son noktada, zaman bir bilinmez değildir. Aynı zamanda bugünkü anlamında bir meta da değildir. Tüm kavramlarda olduğu gibi onun da kavramsal bir anlamı ve değeri vardır. Bu kavramsal çerçevenin farkına vardıkça, bize sunulan ve bizi ezen zaman kavramından uzaklaşabiliriz. Böylelikle de, bu uzaklaşma ile yeni bir arayışa girebiliriz. Momo’dan da esinlenerek, fazla bir şeye ihtiyacımız yok sadece gerekli olan az biraz zaman.


30

İNCELEME Ali Ergin Demirhan

gündoğusu - sayı 5

YIKILASI TAKSİM Taksim Topçu Kışlası’ndaki askerler, 1909’da 12 Nisan’ı 13 Nisan’a bağlayan gece, subaylarına karşı ayaklanarak din adamlarının peşinde Heyet-i Mebusan’ın önünde toplandılar ve ülkenin şeriata göre yönetilmesini istediler. “Şeriat”, kendi maddi çıkarlarını korumaya çalışan eski egemen sınıfların, Batı ile özdeşleştirdikleri devrimci sürece karşı sarılabildikleri en kolay seferber edici bayraktı. “Demokratikleşme için bir şans”tı: İktidara gelişi karşılığında temel hakları güvence altına alan bir anayasa ve parlamento sözü vermişti, sözünü tuttu da. Ağustos 1876’da tahta çıktı, Aralık 1876’da ilk Osmanlı Anayasası’nı ilan etti, ilk Osmanlı Meclisi Mart 1877’de açıldı. I. Meşrutiyet dönemi böyle başladı. Ancak, bir yıl geçmeden Şubat 1878’de Meclis’i tatil etti ve uyruklarına hiçbir hak ve özgürlük tanımadan ülkeyi baskı ve terörle yönettiği 30 yıllık “istibdat” dönemini başlattı. İslamcıydı: İslamcılığı, Balkanlarda patlak veren ulusçu akımlara karşı devleti kurtarmak için resmi politika haline getirdi. Ne var ki, baskı da İslamcılık da Osmanlı topraklarında kabaran isyanı bastırmaya yetmedi. Meşrutiyet’i, İstibdat’ı ve İslamcılığı Osmanlı’ya hediye eden II. Abdülhamit; Osmanlı’nın geleneksel devlet yapısını zorlayan toplumsal basınçlar karşısında bir noktada pes edecekti. Eğitimli subaylara yaslanan İttihat Terakki Cemiyeti, hem muhalefeti temsil ediyor hem de “devleti koruma” hedefinde Abdülhamid’le ortaklaşıyordu. Abdülhamid, 1908’de İttihat ve Terakki üyesi subayların Manastır ve Selanik’te ayaklanması karşısında anayasayı yeniden yürürlüğe koyarak II. Meşrutiyet’i kabul etti. Ne var ki bu, “Sultanlar, boğazlarına bir bıçak dayandığı zaman genellikle böyle jestler yaparlar.” diyen Troçki’nin dikkat çektiği gibi zoraki bir kabuldü. “1908 Türk Devrimi” Ekim Devrimi’nin liderlerinden Leon Troçki, Osmanlı Meclisi’nin yeniden açıldığı 17 Aralık günü Pravda gazetesinin ikinci sayısı için kaleme aldığı “1908 Türk Devrimi” başlıklı yazısında şöyle diyecekti: “Temmuz ayında devrim patlak verdiği zaman, Sultan ordusuz kaldı. Askeri birlikler birbiri ardına devrim saflarına geçiyordu. Bilinçsiz askerler hareketin amacını kuşkusuz anlamıyorlardı ama yaşam koşullarıyla ilgili hoşnutsuzlukları, onları subaylarını izlemeye yöneltmişti. Subaylar, talepleri kabul edilmezse Sultanı devirmek tehdidinde bulunarak bir anayasa istediler. Abdülhamid’in boyun eğmekten başka yapacağı bir şey yoktu. Bir anayasa ihsan etti, liberallerin yer aldığı bir bakanlık oluşturdu ve parlamento seçimlerine gitti. Bu dönemde tüm ülkede büyük bir aktivite göze çarptı. Mitingler mitingleri izledi. Çok sayıda yeni gazete çıkarıldı. Genç proletarya, bir gök gürültüsüyle uyanır gibi harekete geçti. Grevler patlak verdi, işçi örgütleri kuruldu. Selanik’te ilk sosyalist gazete yayınlandı.” Hürriyet sarhoşluğu 1908 Devrimi’ni takip eden ilk bir yıl içinde Osmanlı’da toplumsal ve düşünsel bir sıçrama yaşandı. Robert Mantran’ın “Osmanlı İmparatorluğu Tarihi II” adlı kitabından aktaralım: “Osmanlı toplumu, tarihinde ilk kez olarak söz, basın, toplantı özgürlüğünü keşfediyordu. ‘Hürriyet sarhoşluğu’ taşkınlıklara, disiplinsizlik ve anarşi gösterilerine, vergi ödemeyi reddetmeye yol açtı. Görevliler, dairenin yolunu tutmak istemiyorlardı artık, öğrenciler de okulun…” İstanbul’da günlük gazetelerin baskı sayısı patladı. İkdam 60 bin, Sabah ise 40 bin satıyordu. 1908-1909 arasında 350’den fazla farklı gazete ve süreli yayın dolaşımdaydı. Devrimin atılımında, o tarihe değin kendilerinden pek bahsettirememiş üç sosyal grup su yüzüne çıkar o sıralar: kadınlar, işçiler ve aydınlar. Kadınlar sosyal ve siyasal yaşama özgürce katılabilmelerini teşvik eden fikirlerle tanışıyor, Avrupa’dan etkilenen aydınlar kendilerini bir siyasal özne olarak var edebiliyordu. 1908 Ağustos’u ile Osmanlı tarihinde görülmemiş bir grev dalgası başladı. Birkaç yıl boyunca İstanbul, Bursa, İzmir, Şam ve Selanik’te demiryolları, reji, dokumacılık gibi sektörlerde on binlerce işçinin katıldığı grevler düzenlendi, bu sürece paralel olarak sendikalar ve sosyalist partiler kuruldu. Kaybedilen egemenlik için “şeriat” istediler. Bu süreç, bu toplumsal kesimleri elbette iktidara taşımadı. Öte yandan, eğitimli subayların komutası altına giren geleneksel-alaylı askerlerin ve din adamlarının egemenliğini sarsmıştı. II. Meşrutiyet’in sistem içindeki kaybedenlerini temsilen Taksim Kışlası’ndaki (Topçu Kışlası) Avcı Taburu’na bağlı askerler, 1909’da 12 Nisan’ı 13 Nisan’a bağlayan gece (Rumi takvime göre 31 Mart), subaylarına karşı ayaklanarak kendilerine önderlik eden din adamlarının peşinde Heyet-i Mebusan’ın önünde toplandılar ve ülkenin şeriata göre yönetilmesini istediler. “Şeriat”, kendi maddi çıkarlarını korumaya çalışan eski egemen sınıfların, Batı ile özdeşleştirdikleri devrimci sürece karşı sarılabildikleri en kolay seferber edici bayraktı. “31 Mart Vakası” diye de bilinen bu ayaklanma, Abdülhamid’i ümitlendirmiş, İngiliz emperyalizminden destek almıştı. Ancak İttihat Terakki’nin bir araya getirdiği Hareket Ordusu tarafından bastırıldı. Birkaç hafta içinde Abdülhamid de tahttan indirildi. 1940’ta İsmet İnönü yönetimi tarafından yıkılan ve AKP’nin yeniden ayağa kaldırmak istediği Taksim Topçu Kışlası, bu


gündoğusu - sayı 5

31

“Şeriatçı” ayaklanmanın bastırıldığı “kale”ydi. 1909 itibariyle yalnızca “Şeriat isteriz” diyenlerin değil emekçilerin, aydınların ve ezilen ulusların taleplerini karşısına alan yeni bir baskı, savaş ve kıyım döneminin kapıları aralandı. Ancak Tayyip Erdoğan gibileri İttihat Terakki karşısında kadınlarla, işçilerle, aydınlarla değil “Şeriat isteriz” diyen egemen kliklerle özdeşlik kuracak ve hatıralarını yıkık kışlaları yeniden yaparak diriltmek isteyecekti. “Kafirlerin, Kemalistlerin, komünistlerin meydanı” Türkiye’nin politik açıdan en simgesel meydanı Taksim. Ne var ki, bu meydanda Hıristiyanların, Kemalistlerin, sosyalistlerin tarihsel izleri olsa da kendini Osmanlı’nın mirasçısı addeden ve on yıllık iktidarlarında devleti önemli ölçüde yeniden yapılandıran İslamcıların bir simgesi yok. 1800’lü yıllarda başlayan burjuva devrimi sürecine karşı “şeriat” talepli bir isyan olan 31 Mart Vakası’nın simge binası Topçu Kışlası’nı yeniden ayağa dikme projesi böylesi tarihsel bir hesaplaşmanın yansıması. Taksim’in ortasında duran bir Erdoğan, çevresine baktığında, kendisinin sık kullandığı bir deyimle İslamcıların bir dikili ağacının olmadığını, meydanın “yıkılası” bir tarihle kuşatıldığını görür. Sıraselviler Caddesi ile İstiklal Caddesi’nin kesiştiği yere baktığında heybetli Rum Kilisesi Aya Triada yer almaktadır. 1880’de Rusların yaptırdığı ve sonra Rumların kullandığı kilisenin içinde Bizans ikonaları yer almaktadır. Meydanın ortasında, 1928’de dikilen Cumhuriyet Anıtı yer almaktadır ki bu anıtta da Mustafa Kemal, İsmet İnönü, Fevzi Çakmak, askerler, halk ve yetmezmiş gibi iki de Sovyet generalin heykelleri yer almaktadır. Meydanın öte yanında da Atatürk Kültür Merkezi duruyor. Hadi Kemalistler devletin eski sahipleri; ya şu komünistler!.. 1976’da ilk kitlesel 1 Mayıs’ın kutlandığı, 1977’de bu kez 30 küsur emekçinin katledildiği kanlı 1 Mayıs’a sahne olan, ertesi 1 Mayıs’ta yine dolan, sıkıyönetim ve darbe koşullarında yasaklansa da 1980’lerin sonundan AKP’nin iktidar yıllarına kadar süren dişe diş bir mücadele ile Tayyip Erdoğan’a tükürdüklerini yalatarak yeniden kazanılan meydanın bir adı da 1 Mayıs meydanı, sahibi de devrimcilerdir.


32

DESEN Onur Fındık

gündoğusu - sayı 5

AYDINLIĞA SUSAMAK


gündoğusu - sayı 5 Erkin Canpolat

ÖYKÜ

33

BUĞDAY BAŞAĞININ YALNIZLIĞI Uzun yıllar önce, meyvelerin, çiçeklerin, buğday başaklarının henüz kendi hallerine bırakılarak sadece güneşin, suyun, havanın, toprağın dokunuşuyla büyüdüğü o eski, güzel zamanlardı. Büyük şehirlerden uzakta, ipince uzayıp giden ıssız köy veya kasaba yollarının kenarında göz alabildiğine uzanan; geniş, sarı tarlaların tam ortasında bitiveren buğday başaklarını bilirsiniz. Kökleri toprakta, yüzleri güneşe yakın… Uzaktan bakınca hiçbirinin birbirinden farkı yok gibi gelse de her birinin farklı bir öyküsü olan buğday başakları… Bu öyküye konu olan ama dışarıdan bakılınca diğerlerinden pek bir farkı olmayan buğday başağı da karlar altında kalıp suyla beslendikten sonra güneşi gören toprağın buram buram, hayat kokan sıcacık bağrına bırakıldığında aylardan nisandı galiba. Karanlık olmasına rağmen düştüğü yer ne kadar sıcak ve rahatlatıcıydı. Bırakıverdi kendisini toprağın sıcaklığına. Her şey güneşe doğru yürüyordu. O da bir zaman sonra, içinden gelen bir güçle üstündeki toprağı zorlayıp kendisinin bile şaştığı, başını döndüren sonsuz maviliğe merhaba dedi. İlk başlarda yemyeşilken sonraları kendisinin de hayran olduğu bir altın sarısına dönüşmesi, yumuşacık saplarının zamanla sertleşip bozkırın güçlü rüzgarlarıyla dans edebilmesi, her gün güneşe biraz daha yaklaşıyor olmak, sıkışan köklerini yumuşatan haziran yağmurları… Her şey ne güzeldi! Üstünde uçan leylekleri görmüştü; gezinen bulutları, kelebekleri, ağustos böceklerini… Şanslı bir buğday başağı olduğunu düşünüyordu. Öyleydi de… Etrafında kendisi gibi binlerce arkadaş; suyun, havanın, güneşin, toprağın en güzeli, en el değmemişi… Yanı başında uzayıp giden incecik, kapkara yola o kadar yakındı ki, günde en fazla üç beş tane geçen koca koca kamyonların kalın egzoz borularından yüzüne çarpan sıcaklıkla birlikte gelen o tuhaf koku dışında hayat yaşamaya değerdi. Her biri yavaş yavaş çoğalıyordu kendi yalnızlıklarında. Kendi yalnızlıkları içinde o kadar çoktular ki, toprağa bir başlarına girip de onlarca olabilmeyi başarmıştı her biri. Sonra bir gün buğday başakları arasında konuşmalar, hareketlenmeler olmaya başladı. Anlaşılmaz bir huzursuzluk… Yok, aslında buna huzursuzluk dememek gerekirdi. Sabırsızlık… Bir sabırsızlık sarmıştı binlerce buğday başağını. Sanki yaşamaları gereken bir sabırsızlıkmış gibi yaşıyorlardı bunu. Un olmaktan söz etmeye başlamıştı içlerinden bazıları. Eski buğday başaklarının anlattığı bir hikayeymiş bu. Dinlerken, aslında hiç birinin, şu hallerine bakarak, inanamadığı bir beyazlığa dönüşüyormuş her biri. Anlatıldığına göre, o sertliklerinden eser kalmıyormuş. Bembeyaz, yumuşacık; eline alanın parmaklarının arasından kayıp giden, giderken de yerine yaşama sevinci diye bir şey bırakan tozlara dönüşüyorlarmış. Her gün biraz daha artan konuşmalarla birlikte kendilerini biraz daha hazırlayan başaklar bir yarış içindeydi sanki. Güneşe en yakın olanın kazandığı bir yarış… Kendilerini bu yarışa o kadar kaptırmışlardı ki, bir gün, sürekli yanlarından geçip gitmelerine alıştıkları büyük arabaların; büyük, kalın tekerlekli araçların gelip de yanlarındaki yolda durduklarını fark etmediler bile. Neden sonra bazıları, üstlerinde bir elin, tanıdıkları bir eldi bu, gezindiğini; avuç içleriyle birkaçının yüzünü okşadığını fark etti. Bu koca parmakları olan, toprak kokan eli hatırlamıştı, yüzleri okşanan buğday başakları. Demek doğruydu, demek zaman gelmişti. Onlar bunu düşünürken ötedeki yaban armudunun bile gövdesini titreten motor sesleri yankılanmaya başladı uzak tepelerde. Kocaman, sarı; önünde dönen bıçakları olan bir araç gördüler önce. Canlarının acıyacağını düşündüler. Ama öyle olmamıştı. Bir anne bebeğini emzirdikten sonra, uyanmasın diye onu nasıl yatağına usulca koyarsa, bu acımasız gibi görünen koca araç da her birini öyle sevgiyle kucaklıyordu. Öyle ki her biri kendini o sarı, kocaman araca sevgiyle teslim etti. Sabahın ilk saatleriydi. Etrafta bir serinlik, bir dirilik vardı. Bozkırın yakıcı sıcağı sanki hiç gelmeyecekmiş gibiydi. Bu serinliği fırsat bilen koca tekerlekli, sarı araç bir o başa bir öbür başa gidiyor, sarsıla sarsıla kucaklıyordu buğday başaklarını. Kucaklaşıyorlardı. İşte, yarım saat geçmemişti ama uçsuz bucaksız, sapsarı tarlada incecik, kahverengi bir yol oluşmuştu bile. Bu gidişle her birinin gördüğü son bozkır sıcağı bir önceki günün sıcağı olacaktı. Sarı makine hiç durmadı; acıkmadı, susamadı… Öğle olmamıştı. Kuşluk vaktiyle sabah arası bir saatte sesler kesildi. Üç dört saat süren gürültüden sonraki sessizlik sanki daha güçlü yayılmıştı tarlaya. Ağustos böceklerinin sesleri duyulmaya başlandı sonra yine. Makine değil belki ama insanlar acıkmıştı herhalde. Ötelerden gelen bir çay bardağının tiz sesi, aradaki karayolunu yalayıp karşı tarlalara kadar uzanıyordu. İnsanlar durmuştu. Neden durmuşlardı? Gelip onu da alsalardı ya! Sabırsızlanıyordu. Zaten kendisiyle diğer buğday başakları arasında koca bir boşluk oluşmuştu bile. Güneş biraz daha yükselerek geceleyin başakların üzerinde biriken nemi toplamaya başlamıştı. Tam bu sırada toprağı titreterek çalışmaya başladı büyük, sarı makine. İşte bu kez onu almaya geliyorlardı. O bekliyordu. Geleceklerdi onu almaya. Sevgiyle kucaklayacaktı o sarı makineyi. Onu hiç incitmeden, aylardır sabırla beklediği yerden alıp diğer arkadaşlarının yanına götürecekti. Kendisiyle diğer buğday başakları arasındaki boşluk neden giderek artıyordu o zaman? Kocaman, sarı makine neden daha küçük görünüyordu gözüne? Etrafına bakındı. Koca, upuzun bir boşluk… Yanında yöresinde bir karışlık saplar… O sabah güne uyanan buğday tarlası neredeydi? Büyüme yarışında kazanan besbelli ki oydu. Öyleyse neden mutlu değildi? Kazanmış mıydı gerçekten? Diğerleri neredeydi? Ya da kendi neden hala oradaydı? Sakin olmalıydı. Nasıl olsa birazdan gelip onu da alacaklardı. Uslu, iyimser bir buğday başağı olmalıydı. O da pekala bir toza dönüşebilirdi. Burada böyle duracaktı da ne olacaktı? Hem insanlar bir buğday başağını tarlada niye bıraksınlardı ki?


34

gündoğusu - sayı 5

Bırakırlar mıydı? Neredeydiler? Sesleri duymaya çalıştı. Uzaklarda bir nokta gibi kalmıştı makine. Sarı bir nokta... O gördüğü makine miydi yoksa güneş miydi? “Hey, ben buradayım!” diye seslendi. Belki içinden dedi de bunu, seslenmiş olduğunu sandı. Rüzgar gelip geçti yanından. Toprağa yaklaştı bir an. “Hey, ben buradayım!” Bir buğday başağı büyüyüp de toprakta ne yapacaktı? Gülümsedi kendi kendine. Yalnızlığı anlayabilen bir buğday başağı gibi gülümsedi? Kapkara, uçsuz bucaksız bir toprak parçasının üzerinde, yanında hiç başka buğday başağı yokken bile anlayabilir miydi yalnızlığı bir buğday başağı? Bunun, o kadar çokken birden tek başına kalmanın ötesinde bir şey olduğunu anlayabilir miydi? Rüzgar; uçsuz bucaksız toprağın üzerinden sadece senin için estiğinde yalnız mısındır özgür mü, bunu ayırt edebilir miydi o? Güneşin koca tarlada sadece seni görmesini istediğin o günlerden sonra şimdi bu denli fark edilmek seni mutlu edebilir mi? Bir buğday başağı ne zaman yalnız kalırdı? Sana dokunan bir el olmadığında mı, onlarca el dokunduğunda mı? Bir buğday başağı anlayabilir miydi bunu? Gece oluyordu. Sesler çekilmeye; nesneler silikleşmeye başlamıştı. Etrafında binlerce diğer buğday başağının var olduğunu hayal etti. Ne güzeldi hayal etmek! Birbirine çarpan, sürtünen başakların arasında olduğunu düşünmek; çok uzakları değil, sadece burnunun ucundaki, sana en yakın buğday başağını görebilmek… Yorulmuştu. Beklemek, yorulmaktı daha çok. Uzak köylerden gelen köpek havlamalarını işitti. Serinliğin rahatlatıcı huzuruna bırakmak istedi kendini. Şimdi uykuya dalacak ve sabah umut etmeye kaldığı yerden devam edecekti. Ne güzeldi umut etmek! Yaşamın bütün yükünü alıyordu. Her şeyin iyi olacağına dair, bir çocuk iyimserliğiyle kendine yalan söylemek, bilmeden inanmak gibi. Sokuldu kendine. Tanelerinin her birini hissetti. Kapattı gözlerini. Uzaktan bir çift sarı ışık gelip geçti yanından. Egzozunun kokusunu hissetti. Uzayıp gitti ses. Sonra günlerce bu ses gibi bir ses bekledi. Ama duyamadı. Bir buğday başağı ne kadar umut edebilirse o kadar umut etti. Sonra bir gün tekrar leylekler gelip geçti üstünden. Güneş eskisi kadar oyalanmadı gökyüzünde. Bir şeylerin değiştiğini anlıyordu. Sancılı bir şeydi anlamak. İçinde bir şeylerin ölmeye başladığını hissetti bir gün. Mutlu olamıyordu. Onu mutlu kılan şey her neyse, azalıyordu. Bu yüzden mi ölüyordu yoksa öldüğü için mi oluyordu bu? Bunun yanıtını ona verecek kimse yoktu çevresinde. Bir buğday başağı en son sararabilirdi de sonra ne olurdu? Sonra unutulurdu. Bir buğday başağı unutulmuşsa eğer sonra ne olurdu? Toprak da unuturdu onu. Ona da bu oluyordu galiba. Ama bir bölümüyle toprağın içindeyken nasıl olurdu da unuturdu onu toprak? Neden olmasındı? Biz de gözlerimizin önündekileri unutup uzaklara bakmıyor muyduk? Hem insanın unutuşu başka şeye benzemiyordu. Yıkıcıydı. Bir çeşit ölümü de beraberinde getiriyordu. Bir gün o sert gövdesi onu taşıyamaz oldu. Kendisini toprağa fırlatan o el gelip düzeltmeliydi bunu. Birisi tekrar onun gökyüzüne doğru bakabilmesini sağlamalıydı. Kimse gelmedi. Büküldüğü yerden çürümeye başlamıştı. Her gün kendisini gövdeye bağlayan liflerden birini yitiriyordu. Toprağa bağlı gövdesi her gün biraz daha vazgeçiyordu ondan. Gövdeden soyularak yere yaklaşıyordu her gün biraz daha. Biri ona söylemeliydi toprağa yaklaşmaktan korkmaması gerektiğini. Yeniden başlayabilmesi için önce vazgeçmesi gerektiğini biri söylemeliydi. Biz insanlar da böyle yapmaz mıyız? Vazgeçmek kadar kolay yaptığımız ne var başka? Gözlerimizi kapatırız, ağzımızı, kalbimizi, ellerimizi, kendimizi… Hepsi bu kadar! İşte bitmiştir. İşte yeni bir başlangıç! Bir ölümün üzerine yeni bir yaşam kurmayı bizden iyi kim başarabilir? Biri bunu buğday başağına da anlatmalıydı. Bir gün son lif de kopunca sonbahar rüzgarının serin koynunda buldu kendini. Yere, toprağa düşmeyi beklerken gökyüzüne yükselmeye başlamıştı. Ağaçların üstünden geçiyordu. Yanılıyor muydu? Daha önce hiç böyle görmediği çırılçıplak tarlalar ardında kalıyordu bir bir. Pek çok ev gördü geçerken. Kurumuş pek çok yaprak eşlik etti bu yolculukta ona. Her biri gülümsüyordu. O; bu gülümseyişin anlamını düşünüyordu. Acıyor olmalıydılar ona. Son ve sert bir rüzgar çıktı karşısına sonra. Yalpaladı. Bir şeylere, birilerine tutunmayı en çok istediğimiz anlar vardır ya, buğday başağı öyle anlardan birini yaşıyordu. Bir şekilde savrulmaktan kurtulmak için her şeyini verebilirdi. Neyi vardı ki? Hem kim ondan ne isteyebilirdi? İnsanlar böylesi anlarda hiç düşünmeden birilerine tutunurlar. Zaten hayat insanlar için, tutunacak birileri olanlar ve olmayanlar diye ikiye ayrılabilirdi. Ama söz konusu olan bir buğday başağıysa o, kendinden başkasına tutunamazdı. İnsanlar arasında da buğday başaklarına benzeyenler vardır elbette. Ama bir buğday başağı gibi, birilerine tutunabilmenizi sağlamak için vereceğiniz hiçbir şeyiniz yoksa o zaman gerçekten hiç kimseye tutunmaya ihtiyacınız da yoktur aslında. Buğday başağı da sonunda anladı bunu. Kapattı gözlerini. İçine doğru yürüdü. Düşebileceği yerin hayaliyle yürüdü. Hiç üzülmemesi gerektiğini düşündü. Hiç üzülmedi. O buğday başağının nereye düştüğünü bugün kimse bilmiyor. Eğer siz bir gün bir buğday başağıyla konuşabilecek kadar onlardan birine yaklaşırsanız sorabilirsiniz, “O sen miydin?” diye. Size cevap verir mi bilmem. Ama belki siz ona bir cevap verebilirsiniz.


gündoğusu - sayı 5 Emre Yılmazoğlu

ÖYKÜ

35

PİYANGO Camın diğer tarafındaki takım elbiselere bir süre baktıktan sonra camdaki yansımasına takıldı İsmail’in gözleri. Dudaklarını büktü. Arada cam varken bile yakıştıramadı kendisiyle elbiseleri. Bu yakışmazlığın kendisinden kaynaklandığını bildiğinden daha fazla düşünmedi, yoluna devam etti. Üzerindeki damatlığından kalma ceket-pantolonu yıllardır giyiyordu. Üç yıldır da her gün iş aramaya bunlarla gidiyordu. Onlarla öylesine bütünleşmiş hissediyordu ki, çoğu kez eve gelip divana uzandığında bile çıkarmıyordu üzerinden. İş bulmaktan umudunu kesmesi değildi bu boş vermişliğinin nedeni. İstatistiklerdeki “iş bulma umudu kalmayan işsizler” den değildi henüz… Umutluydu… Tıpkı işten çıkarıldıktan sonra tazminatını beklediği günlerdeki gibi… Tıpkı işten çıkarılmadan 15-20 gün önce atölyede sağ elinin başparmağı dışındaki dört parmağı koptuğunda sigortanın masrafları karşılayacağını düşündüğü günlerdeki gibi… Tıpkı işe başladığı gün patronun “Oğlum, ben kul hakkından korkarım. Hemen bugün sigortanı başlatacağım,” deyip kendince mırıldanarak tespih çektiği, ama, “Sigortadan geliyorum. Yaptırdım sigortanı,” demediği günlerdeki gibi… Üşengeç biri olması da değildi boş vermişliğinin nedeni. Çalıştığı marangozhanenin en çalışkanıydı. Hatta her Ramazan bütün işçilere birer erzak kolisi verilirken patron İsmail’i yanına çağırır, cipinin arka koltuğundaki koliyi göstererek en sevdiği işçisinin sırtını sıvazlardı. Adam ne kadar ince düşünceliydi ki, İsmail’e, - “Al, bu paketi hak ettin sen. Ama arkadaşlarının kalbi kırılmasın, onlara gösterme. Onlar mesai bitince çıksınlar, sen birkaç saat daha çalışır öyle çıkarsın,” derdi. İsmail’in ikinci paketlerini arka koltuğundan aldığı arabalar her yıl değişir, paketlerin içindekiler değişmezdi. Evet, üşengeç biri değildi ama git gide alışmıştı bu yaşantıya. İlk zamanlar canla başla, karda-kışta iş ararken, bir süredir bazı günlerini yabancı semtlerin kahvehanelerinde geçiriyordu. O Cumartesi günü, bir kahvehanede dört çay içmiş, iki poğaça yemiş, iki el bezik oynamıştı. Karısının çalıştığı tekstil atölyesinin çıkış saatiyle yürüme mesafesini hesap edip akşama doğru yola koyuldu. Nermin 17 yaşının tüm güzelliğiyle doldurmuştu annesinden kalma gelinliği ve bir buçuk ay sonra, düğün gecesi, tekrar İsmail’in olmuştu. 18 yaşında eli ekmek tutar olunca mahalleli tarafından kredi notu yükseltilen İsmail, yatırımcıların yani kız evlat sahibi ailelerin ilgisini çekmişti. Öyle ki, düğün gecesi mahallenin kızları değil, kız aileleri hayıflanıyordu İsmail’i kaçırdık diye… 9 yıl boyunca sıradan bir yaşam sürdü Nermin: Ev işleri, komşu gezmeleri, aydan aya ailesini ziyaret, ayın ilk haftası alışverişler, ayın son haftası “Evde yokuz” oyunları… Oğulları Can seviyordu bu oyunu: Alacaklılar gidinceye kadar çıt çıkarmadan bir köşede bekliyordu. Hem geçirdiği kaza nedeniyle İsmail’in iş bulması çok zor olduğu için, hem de bu sıradanlıktan sıkıldığı için, Nermin çalışmak istedi. İlkin bir kırtasiyede tezgâhtarlığa başladı. Dükkân sahibi tezgâhın arkasında ikide bir oradan oraya geçerken arkasına sürtündüğü için birkaç gün sonra işten ayrıldı. Bir çay ocağına girdi. Üst katların camlarını sildirdiler. En son tuvaletleri temizlemesi söylenince maaşının arttırılmasını istedi. Kovuldu. Birkaç deneyimin ardından bir tekstil atölyesi buldu. Sigorta ve yemek yoktu. Çalışma saatleri de, hafta içi 8.00-21.00, Cumartesi günleri 8.30-17.00’ydi. Çaresiz girdi işe. İşten zaman kalmadığı için Can’la ilgilenemiyordu. İsmail’in ise hiç öyle meziyetleri yoktu. O yüzden, İsmail hâlâ iş aramaya çıkıyor, Can’ı komşularına bırakıyordu. Nermin’in başladığı bodrum kattaki bu atölyede genelde gömlek üzerine çalışılıyor, patronun bazen fermuar işi aldığı da oluyordu. İşçilerin bazıları fermuar konusunda yarım saatlik eğitimlerden geçirilmişti. Kirişlerinin bazıları alan genişlesin diye yıkılan iş yerinin bazıları sönük, bazıları göz kırpıştıran floresanları altında otuza yakın kadın çalışıyordu. Başlarında bir erkek sorumlu, bir de kadın ustabaşı vardı. Sigortadan denetime gelineceğini haber aldıklarında işçiler arka taraftaki normalde depo olarak kullanılan bir odaya kilitleniyordu. İşçi olarak da sigorta kaydı yapılmış olan patronun ve sorumlunun bazı akrabaları gösteriliyordu. Atölyenin yakınındaki büfeden saatin 16.40 olduğunu öğrendi İsmail. Bir sigara yakıp bahçe duvarına yaslandı, beklemeye başladı. İşçiler saat 17.20’de çıkmaya başladı. Nermin, İsmail’i görünce arkadaşlarıyla vedalaştı. İsmail bu yakınlarda iş aramaya geldiğini söyledi. Gerçekten de gelirken bir yere sormuştu iş var mı diye… Buralarda çalışılmaz diyecekti, vazgeçti. Eve doğru yürümeye başladılar. Neredeyse hiç konuşmuyorlardı. Bir köşeyi dönünce karşılarına seyyar piyango bayii çıktı. Durup bakıştılar. İsmail, - “Ver bakalım bi çeyreklik,” diye seslendi. Bileti alıp düzgünce ikiye katladı, ceketinin iç cebine yerleştirdi. Yollarına devam ederlerken İsmail düşünmeye başladı: Bi çıksa, ahh… Hemen bi iş kurarım kendime… Belki bi kahvehane açarım… Para olduktan sonra ne fark eder benim yıllarca marangozluk yapmışlığım… Acaba parmaklarımı eski hâline getirebilirler mi? Gerekirse yurtdışına giderim! Ya da siyah, deri eldiven takarım. Jilet gibi bir de takım çektim mi üzerime… Bi film vardı, eli öyle eldivenli bi adam oynuyordu, katil miydi neydi? Güzel bir de metres tutarım kendime… Aslında Nermin o zaman yanıma yakışmaz. Boşanırım, veririm nafakasını, olur biter! Ama önce doğru düzgün bir iş kurmalı! Belki bir marangozhane kurarım, evet evet, parayı çalıştırmalı, sigortayı, vergiyi falan hallederiz zaten…


36

gündoğusu - sayı 5

Aynı zamanda Nermin de düşünüyordu: Hemen de cebine koydu bileti! Ulan, o bilet aldığın parayı dün ben vermedim mi? Şuna bak, leş gibi sigara kokuyor. Bütün gün n’aptı kim bilir! Sümsük herif! Eve gidince alayım bileti, n’olur n’olmaz… Para çıktı mı hemen boşanırım zaten. Babamların yanına giderim. Onlar da her ay bi surat, bi surat! Sanki canlarını almaya gelmişim! Üç yıldır canıma tak etti! Giderim, şöyle lüks bi semtte kuaför dükkânı açarım. Bi fön, bi boya dünyanın parasıdır oralarda… Yok ya, çalışıp n’apayım, lüks bi yerde ev tutarım, zengin de bi koca buldum mu tamam işte! İkisi de böyle düşüncelerle zaman zaman kaşlarını çatarak, zaman zaman gülümseyerek yolu bitirdi. Bahçe kapısını açık bulunca şaşırdılar. Can eve mi geldi acaba diye merakla yürüdüler bahçeyi. Evin kapısını da açık görünce ikisi birden heyecanla içeri daldı. Hırsız girmişti eve. Beyaz eşya, televizyon, radyo, ne var ne yoksa götürmüştü adi herif! Dünya durmuştu sanki… Onlar da durdu. Bahçeye çıktılar, İsmail sigara yaktı. Birkaç saat hiçbir şey yapmadan öylece oturdular. Saat 21.00’e doğru İsmail kalkıp bahçeden çıktı. Nermin başını kaldırmadı. Kocası geri geldiğinde elindeki radyoyu gördü. Komşularından almıştı. Açtılar. Çekiliş başlamıştı. Noterler tanıtıldıktan sonra toplar çekildi. Amorti bile çıkmadı.


gündoğusu - sayı 5 Evrim Kaya

ÖYKÜ

37

EYÜPCAN’IN ÇİKOLATASI

-“Eyüpcaaann! Eyüpcaaan! Haydiiii! Gir içeri!” Apartmanın önünde oynayan çocukların arasında, oyun oynama isteğini sürekli bastıran, oyun bozma adetini ise hiç bozmayan Eyüpcan, ayağına 12 numara büyük terliklerini sürüye sürüye bina girişine yöneldi. Avucunda sıkı sıkıya tuttuğu taşları, ip atlayan kızların üzerine fırlattıktan sonra binaya girdi. Burnunu kendine iki beden küçük gelen kazağının koluna sildi, ürkek bakışlarını evlerinin kapısına çevirdi. Annesi ortalıkta yoktu. Demek bu kez girişte yemeyecekti günlük dayağını. Merdivenleri yavaş yavaş çıktı, içeri girdi.. -“Ulan yakarım hepinizi!Adiler! Şerefsizler! Şengüüül! Aç ulan kapıyı! İbneler! Yakacağım lan bu siteyi! Şengül! Aç lan kapıyı kahpee!” Şengül kapıyı açtı. Demek gece dayağını bu kez girişte yiyecekti. Kocası içeri girdi. Babasının bir kez olsun bağırmadan eve girmesi umudu bu gece de gerçekleşmeyen Eyüpcan’ın çığlıkları ile doldu apartman bir süre sonra... Babası Eyüpcan’a sürekli olarak aynı şeyi soruyordu: -“Babanı öldüreni öldürür müsün lan? Öldürür müsün?” -“Taş atabilirim belki, ve tüm oyunlarını bozabilirim. Ve pis suların içine iterim onları,” demek istediyse de diyemedi korkusundan. Annesi yine ağlıyor, Eyüpcan nefret ediyordu gülen tüm annelerden. Babası sızıp kalmıştı yine. Eyüpcan, sızmanın ne demek olduğunu biliyordu. Ve biranın, rakının...4 göstersede 6 yaşındaydı Eyüpcan. Sızmak iyi bir şeydi. Babası sızdı mı bir daha uyanmaz, bağırmaz ve dövmezdi annesini, kardeşlerini, kendisini... Uyuma sırası bu kez onlardaydı. Annesi yine hiçbir şey olmamış gibi gitti, yattı ve uyudu. Eyüpcan ise bir süre uyuyamadı. Nedense aklına yan komşusu dede gelmişti. Apartmandaki tüm çocuklar ona “dede” diyordu. Ne dedeydi? Adını hatırlayamasa da dedenin o bir dedeydi ve her karşılaşmalarında gülüyordu. Bu gülüşü çok seviyordu Eyüpcan. Başka hiç kimse ona böyle gülmüyordu. Birkaç kez dokunmuştu dedeye, o, yine gülmüştü. Dedenin adını anımsamaya çalışırken uykuya daldı ve kapının hızla çarpmasıyla sabahın olup babasının gittiğini anladı… Çabucak kalktı yatağından. Mete ve Meltem henüz uyanmamışlardı. Bu iyiydi. Doğru mutfağa gitti. Son ekmek ve peynir dilimlerini büyük bir iştahla midesine indirdi. Yedikçe yiyesi geliyordu. Buzdolabından yemek istediği her şeyi –margarin ve zeytinçıkardı. Kahretsin! Ekmeği bitmişti. Ekmeksiz yenmezdi ki bunlar da! Zeytin tabağını yerine koymaya çalışırken hain tabak elinden kayıverdi. Tabak, yer döşemesi ile buluştuğunda paramparça olmuş, bununla da kalmayarak büyük bir gürültü çıkarmış ve annesini uyandırmıştı. Annesinin hızla mutfağa gelmekte olduğunu görünce aynı hızla belki de daha hızlı bir şekilde evi terkettiğinde Eyüpcan, Şengül’e , mutfak balkonundan bağırmak kalmıştı sadece. -“Allah belanı versin! Bize ne peynir bırakmış ne ekmek! Eyüpcan, seni gebertecem! Eyüpcan, hele bir eve gel bak sana neler yapacam!” Balkonun altına gizlenen Eyüpcan, Dede’nin aşağı indiğini gördü. Annesinin kendisini yakalama riskini göze alıp saklandığı yerden çıktı. Kendisini ve dedeyi aynı anda farkeden annesinin ses tonu değişti: -“Eyüpcaaan! Oğlum hadi ekmek ve peynir al da gel. Babam gelince ödeyecek de oğlum e mi?” Dede, Eyüpcan’a yine gülümsedi ve site kahvesine yöneldi. Eyüpcan, markete kadar onu takip edip etti. Bir ara dokunmak istedi, vazgeçti. Dede kahveye girdi. Eyüpcan eve yöneldiğinde ayağında terlik olmadığını farketti. Terliklerini alabilmesi için ekmek ve peyniri götürmeliydi. Yoksa eve giremezdi. Ekmek ve peyniri aldı, babasının sonra ödeyeceğini söyledi ve fakat market amcanın ne dediğini duymadı. Peynirin ucundan biraz böldü. Apartmana yaklaştığında annesinin orada olmadığından iyice emin olduktan sonra, yeni keşfettiği balkon altına peyniri sakladı. Böylece yarın kimseye vermek zorunda kalmadan yiyebilecekti peynirini. “Acaba biraz da ekmek mi koysam” diye düşündü. Vazgeçti. Ekmeği bölerse farkedilir ve annesi onu döverdi. Belki de dede gelir ve kurtarırdı. Denemeye değer diye düşündü Eyüpcan. Ekmeği böldü. Gizli yerine özenle yerleştirdi. Tam içeri girecekken gözleri sevinçle parladı. İşte! İşte dede! Geliyordu... Adımlarını yavaşlattı. Annesi kapıda bekliyordu. Dedeyle birlikte merdivenleri çıktı. Ekmeği ve peyniri verdi, terliklerini giydi, hızla aşağı indi. Bu kez dedeye dokunmuş, o da: -“Na’ber Eyüpcan!” demişti. Bugün onu dayak yemekten ikinci kez kurtarıyordu dede ve ne olursa olsun Eyüpcan’ın keyfini hiç kimse kaçıramazdı... Okula giden çocuklar sınıflarını, gitmeyenler ise oyunlarını kurarak apartman önlerini doldurmuştu. Eyüpcanlar’ın apartmanlarının önünde de bir grup çocuk neşeli bir oyuna dalmıştı bile. Arkalarından yavaşça yaklaşıp, gülücükleriyle apartmanı çınlatan Pınar’ı pis su birikintisinin içine itti. Neye uğradığını anlamayan Pınar, ağlamaya başladı. Eyüpcan çoktan oradan uzaklaşmıştı bile. Hep kendi ağlayacak değildi ya! Tozlu saçlarının içinde dolaştırdı ellerini. Canı sıkılıyordu. Mete ve Meltem’in okuldan dönüş saati yaklaşıyordu. Eve gidip onlardan önce sofraya oturmalıydı. Terliklerini sürüye sürüye yukarı çıktı. Annesi her zamanki gibi yine söyleniyordu: -“Kalem alacam dedi, para istedi, parayı burda unutmuş! Yok yok bu kız okumaz! Okulda yüzü yok ki! Kalem parasını evde unutan çocuk okur mu?”


38

gündoğusu - sayı 5

-“Anneee!” dedi, Eyüpcan. Annesinin -“Ne var lan!” yanıtıyla birlikte bir miktar tereddüt yaşasa da, -“Bana para ver! Çikolata alacam!” diyebildi. -“Ne çikolatası lan! Ben ekmek parası bulamıyom!” Eyüpcan, son kozunu oynamaya başlamıştı bile. Sesinin çıktığı kadar bağırıyor, bir yandan da ağlıyordu: -“Aşağıda herkes almıııış! Ben de alacaaam! Para ver işte! Para ver, para veeeeeeer!” Şengül, Meltem’in kalem alması için ayırdığı 1 lirayı fırlattı Eyüpcan’a. -“Al lan! Al da sus! Allah belanı versin!” Parayı yerden alan Eyüpcan, evden uzaklaştı. Çikolata alacaktı. Mete ve Meltem gelmeden hepsini tek başına yiyecekti. Ne büyük bir mutluluktu bu! Doğruca markete girerken kahvede dedeyi gördü. Bir köşede oturmuş düşünüyordu. Belli ki birileri canını sıkmıştı. Gidip onların üzerine taş atmak istedi, yapamadı. Markete girdiğini farketti. Market amca, pek de hoş olmayan bakışlarla küçülmüş kazağını, büyük terliklerini ve tozlu saçlarını süzüyordu. -“Çikolata alacam!” dedi Eyüpcan, gayet kararlı ve emin bir ses tonuyla. Market amca, raflardan birine uzandı, kırmızı paketli bir çikolata aldı. -“Parası!” -“İşte burada! Ver çikolatamı!” Adam, parayı aldı. Eyüpcan dışarıdaydı. Marketin duvarına dayandı. Çikolatasını keyifle açtı., büyük bir parça kopardı. Kahveye doğru ilerledi. Dedenin canı hala sıkkın görünüyordu. En dipteki masaya yaklaştı. Dede onu farketmemişti. Kim üzmüştü ki onu böyle? İyice sokuldu masaya. -“Hasan dede!” Dede, irkildi. Eyüpcan’ın uzattığı çikolatayı fark etti. Neye uğradığını şaşırmıştı. -“Vay! Eyüpcan!” diyebildi. Eyüpcan, böldüğü parçayı masaya bıraktı ve arkasına bakmadan koşmaya başladı. O an, hiç olmadığı kadar mutluydu. Hasan Dede gülmüştü. Artık canı sıkılmıyordu demek. Koşmaya devam ediyordu. Evlerinin önünden geçmekte olduğunu da kendine ayırdığı küçük parçanın yere düştüğünü de farketmemişti. Düşündüğü tek şey, Hasan Dede’nin adı ve gülümsemesiydi... 6 Mayıs 2002 Tarsus(hep sus..)


gündoğusu - sayı 5 Egemen Torlaklı

DENEME

39

UMUDUN TELLERİNDE KUŞLAR

Umudun tellerinde kuşlar, dostlardan gelecek bir haberi, bir sözü bu tarafa anında uçuru- vermek için pineklemişler, sessizce uçsuz bucaksız toprakları izlemekteydiler. Toprak verimsiz, çatlamış susuzluktan. Ne bir ağaç bitmiş topraktan dallı budaklı ne de yabani bir ot. Kuşlar manzaranın bu en can sıkıcısını seyrederken, tozu dumana katan havada ne bir söz vardı uçurularacak, ne bir haber, ne bir selam. Telleri de eskimişti artık umudun, kopmak üzereydi birbirine bağladığı insanlardan, topraklardan. Kuşlar düşünceli... Haber uçurmayacaklardı bundan gayrı, kanatlarına yürekten selamlar yüklenmeyecekti. Delicesine aşkları alıp süzülmeyeceklerdi özgürlüğün semalarında. Varsın olsundu, yeni umutlar yeşerirdi belki topraktan, yeni haberler uçururlardı. Bu çorak toprak yemyeşil olurdu, gökyüzünü delerdi ağaçların tepeleri, kanat sesleri döküldükçe toprağa. Kopsa ne olurdu sanki, yeniden daha sağlamını, hiç kopmayanın inşa ederlerdi bir gün Ama yine de kuşların çoğu kanatlarını bilinmeze çırparak uçmuşlar, vazgeçmişler umudun tellerinde umutsuzca beklemekten. Yalnızca bir kuş kalmış inanan, umudun tellerinin sağlamlığına, yıkılmazlığına. Umudun tellerinde kuşlar... Havada kanat sesleri... Gökyüzünde güneş, göz kırpıyor umudun yemyeşil toprağındaki çoçuklara.


40

gündoğusu - sayı 5

ŞİİR Mahir Ergun ON DOKUZ

I - SÖZ Sokağa çöken duman akıntısı, karşılıklı uzanmış, açık pencerelerinden içeriyi en frengili teşhircilikleriyle gösteren evlerin balkonlarındaki mangallardan boşanmaz. Bu pembecil villaların, köşklerin her yanını kaplayan ve üstleri ustaca sıvandığından ilk bakışta göze çarpmayan lağım borularının çatlaklarından tüter duman. Sokak sakinleri de, kopararak en gençlerinin henüz puslanan dimağlarında ansızın filizleniveren sevda tomurcuklarını, daha yemeden ilkyaz yağmurlarını, küfürle bırakırlar bu dumanlı lağım deresinin köpüklü karanlığına. Cebinde boş midesinin son çeyreğiyle sokaktan geçerken, açık pencereli evlerde olanca kuvvetlerle tabaklara vurulan çatal kaşıkların yankısını beyinlerinde hissetmelerine rağmen, içeride patlayan bol sıfırlı kâğıttan kahkahaların, salonların bir yerlerinde anlamsızca duran porselen vazolar kadar boş olduğunu bildiklerinden pencerelerden içeriye bakmayanlar, istemeden fark ederler, pembe boyalı sıvaların ardındaki paslı boruların, sevda filizlerini riya posalarıyla öğüten kükürt kokulu ağızlarını. Bu sokakta mutluluk içindir her şey. Mutluluk için vurulur çürümüş duvarlara yaldızlı boyalar. Mutluluk için tüter bulantılı dumanları lağım derelerinin ve gizler gözlerden istenmeyeni. Mutluluk için haset edilir, komşunun balkonundaki çiçeklere ve asit, mutluluk için dökülür toprağına. Ve mutluluk için oh çekilir, duyurduğunda radyolar asi çocukların sessiz ölümünü. Sözler vardır. Bir yaşananı olur, bir duyulanı. Duyulanı yalandır, yaşananı kanar. Bok dumanının ardında mutluluk arayana, kanayanı değil kandıranı yarar. Çünkü mutlu olmak için insanoğlu, kendi yalanının çırpıntısında akar. Duyulanlar olur sözlerin arasından. Cebinde boş midesinin son çeyreğiyle geçerken pencerelerin önünden, bakmayanlardan biri açık pencerelerden içeri, küçük bir not defteri taşırsa şayet, anlamlarını şu on dokuz kelimenin, yazabilir defterine, duyulduğu kadarıyla: Ev: “Sizin orda evler kaç para?” Sorulacak ilk sorudur yeni tanışılana. gidişlerde bilinmeyen yerlere, evler gezilir fiyat biçilir. “Sıcak yuva”, “rezidans” reklamlarıyla doludur televizyonlar, radyolar. Pencere: En makbulüdür panjuru pembelisi. Olmasa da dışarı bakan kimse, elzemdir deniz görmelisi. Ferforje: Pencerelerin önüne, bahçelerin etrafına konan demirlerdir. Güzelce boyanır, hoş görünür güven verir. Askı: Yeni bir gardırop şart, sığmayacak bu askılar. Gleglelelim yeni gardırobu koyacak yerde yok bu evde. En iyisi yeni bir ev ve hususi bir oda, askılarla elbiselere. Elektrik: Her şey elektronik bizim evde. Gazetede yazıyordu, yeşil enerjiymiş elektrik. İyiymiş fosil yakıttan. Bir kesilse ama, resmidir mahvımızın. Hiç bir aletin çalışmadığı bir yana, karanlıkta hırsız gelir, terörist gelir, maazallah dayanıverir gırtlağımıza. Ağaç: Bakımlısı iyidir de, hiç çekilmez manzarayı kapatanı. Hele ibrelisi ne lanet. Kesemezsin de beleşe, orman ağacı derler, sit derler. Testeresi mama ister. Ekmek: Az yenmelidir. Kilo yapar, şekli bozar. Mayasız krakerlerle ikame edilmelidir mümkünse. Yok eğer demekse maksat “Köy hayatı yaşıyoruz şehrin içinde, ne mutlu bize!”, ankastre fırınların derinlerinde, sıcak fakat tuzsuz (bir başka musibet tuz, muzır icatlarından tabiatın) ekmekler bulundurabilenler, yakalayabilirler mutlu bir yuvanın sevi dolu saatlerini. Yürüyüş: Her gün en az yirmi dakika yürümeli. Sağlık çok önemli. Arabaya biniyoruz, işe giderken, çıkmıyoruz merdivenleri asansörsüz hayatta, o halde trakinge gitmeli ara sıra. Hem fiyakamız olur anlattık mı eşe dosta. Güneş: Gözleri korumalı. Ara sıra kakao yağına bulanmalı, ve ıstakoz gibi kızarmalı yatarak altı sıra. Ama gözleri uzak tutmalı mutlaka, polaroid bir harika. Çocuk: En kıymetli yatırımımız, teminatı geleceğin. İyi okullarda okutulmalı, güzel elbiseler giydirilmeli. Uzak tutulmalı kötü çocuklardan. Para kazanmasını öğretmeli. Yarın bir sayfiye meskeni alır ana-babasına, onlar da övünürler çocuklarıyla. Kadın: Alımı, çalımı olmalı. Kimileyin kapris yapmalı. Yüksek topuklu giymezse, bir de yüzüne boya sürmezse muhakkak uyarmalı. Hediyelere boğulmalı ara sıra, neme lazım yatakta sorun çıkarır yoksa. Açlık: Bu sokağın kadınları geceleri kabus görürler kimileyin. Tombik gerdanlarına, sığamadıkları elbiselerle sarılır karabasanlar. Zayıflama perhizlerine uygun hazırlanır kahvaltılar, kabuslu geceler ertesi. Üç beş kilo fazlası vardır ya kiminin, çok değil hani. Lâkin mühim elbet, üçe beşe bakmalı. Ah ne ecelkeş olur şu perhiz açlıkları... Ateş: Şöminede, mangalda ya da en güzeli, bir cins-i latifin apış arasında bulunur. Et, böbrek, ciğer, balık kızartılır mangaldakinin üzerinde. Soğuk, sek martini içilebilir şöminedekinin önünde. Ve neler yapılmaz apış arasındakinin şehvetinde. Kül: Dumanlı bir geceden kalandır geriye. Tablaların kokusu, mangalda küçük çam dalı eserleri. Seyredilir beton gibi ağır kafalar ve tersyüz olmuş gözlerle. Duman: Mangaldan tüter ekseriyetle. Sonra sigaradan, gogodan... Gogo dumanın kafası, mangal dumanının kokusu. Dizil-


gündoğusu - sayı 5

ŞİİR

41

di mi ızgaralara, yayılır tüm sokağa kor ateşte kızaran nar gibi etlerin buğusu. Gaz: Doğalgaz boruları döşenecekse, hoş görünmeli öncelikle göze. Bakır en iyisi. Ahşap doğrama bol malum, yerler de lambri, bakırın rengi pek afili. Fosfor: Hiç bir zaman modası geçmez, parlak mürekkepli kalemler gelir fosfor denince akla. Bir de elbette geceleri ışıltılı elbiselerin altlarından seçilen zarif hatlı memeleri Cevriye’nin. Zaman: Çok acımasız azizim. Çok acımasız. Baksanıza yüzüme, kim görebilirdi bu kırışıkları on yıl önce. Ama yıllara meydan okumak da mümkün, çok ilerleme kaydedildi tıpta. Bir yöntemler var ki, zamanı durduruyor adeta On Dokuz: Yirminin bir öncesi. Bir sonrası on sekizin. II - KÖZ Sokağa çöken duman akıntısı, bayırdan aşağı eğri büğrü uzanan evlerin mangallarından boşanmaz. Mazgallardan tüter duman. Nefes almayan buldozerlerin kırdığı duvarların çatlaklarından. Yanan bedenlerden tüter. Cehennem gazlarının işkence kokusuyla birlikte. Kimse gezmez bu duvarların dibinde, her adımda şafak sayan haki delikanlılardan gayrı. Kardeş kanına aç kurşunlarla doludur şarjörleri. Büyük gelir, otomatikler kollarına. Duvarların ardında, direnmek içindir her gün. Direnmek için kapanır kapılar, direnmek için çevrilir kilit, direnmek için gizlenir gökyüzü, direnmek için kurulur tabutluklar, direnmek içindir işkenceler, baskılar. Hepsi, direnmemiz için vardırlar. Közler vardır. Sözler kavrulup gittiğinde geride kalan. Yalanı inkarı yok. Boğduğunda duvar dibini mazgallardan taşan duman ve içeri çevrilen makinalılar çarptığında dakikada altmış kez çarpan yüreklere dakikada alt yüz mermiyle, közdür kalan geriye. Yaşayanlar olur közlerin arasında. Ne not defterlerine ihtiyaç vardır kaydetmek için, ne de kameralarına katillerin. Anlamları şu on dokuz kelimenin, kanla yazılmıştır zaten anılara, yaşandığı kadarıyla: Ev: Uzak. Yıkıldı belki de bir kelimesiyle belediyenin. Ev dediğin nedir arkadaş? Elbet bir tapu senedi değil. Üzerinde çatısıyla bir duvar yığını mıdır ev? Hayır bu da değil. Ev dediğin umutların yeşertildiği yerdir, yoldaşlarla beraber. Bazen bir tarladır, fabrika bazen, bazen bir mahpusane koğuşudur ev diyeceğin. Her neredeysen, her neresiyse haksızlığa direndiğin, işte orasıdır senin evin. Pencere: Hücrelerde, tabutluklarda bir parça gökyüzü özlemidir pencere. İnsanoğlunun en haince icadından, tutsaklıktan bir çatlaktır umuda. Dört yan duvar da olsa, dört yan karabasan, kabus; açılacak bir gediktir gökyüzüne. Özgürlüğe açılan bir gediktir pencere. Ferforje: Madenlerden biz çıkardık. Biz işledik tezgahlarda. Ve işte “parmaklık”. Etten bedenlerin etrafına örülen, demirden kazık. Esaret yetmedi, Burdurlarda, Ulucanlarda, Diyarbekirler, Bucalar, Bergamalarda ve daha nice zından karanlıklarında, ordu ordu gelip sapladılar alınlarımıza. Bitti mi? Hâlâ biz çıkarıyoruz yerin altından demiri. Askı: Kollarından astıklarında, Spartaküs’e yaptıkları gibi, kaç kolunu felç edebilirler arkadaş? Üç, beş, yirmi? Hayır, en fazla iki. Kaçımızın kollarını felç edebilirler arkadaş? Üç, beş, yirmi? Askıları yeter mi? Elektrik: Ampul değildi Edison’un tek icadı. Hatırlıyor musun Sacco ile Vanzetti’yi? Tıpkı böyle duvarların arasında, iki bin küsur volt elektrik geçmişti yüreklerinden. Atıyorlar hâlâ. Dişlerine, hayalarına, tırnak aralarına bağlı elektrotların tadını bilirsin. Bilmiyorsan, belki birgün öğreneceksin. Derelerinin üzerindeki santrallerden çektikleri elektrikle dağlarlar derini. Korkmayacaksın biliyorum, dereler senin. Ağaç: Bu duvarlar yıkıldığında, yeşerdiğinde şu demirlerin saplandığı toprak, zındanın betonlarını kökleriyle parçalayan çınara bakarken, düşünmeyeceksin esareti. Çünkü ince bir rüzgâr esecek ve her yerde uçuşuyor olacak yaprakları çınarın. Ekmek: Yalnız ekmek için değildi ki kavgamız. Ekmeğe hasretti belki karnımız, ama bizden çaldıkları ekmekle bizi satın alacaklarını mı sandılar? Evet, küçük tarlalarımızdan gasbettiğiniz, başakları sevgi dolu buğdaylarımızı, unumuzu, ekmeğimizi seviyoruz. Hayır, siz bahşediyorsanız, yemiyoruz! Yürüyüş: Yüz adım atmak. Dönmeden, kıvrılmadan, ileriye doğru. Yüz adım atabilmek, on-on beş adımda bir dönmeden. Durmadan yürüyebilmek. Ayaklarımızdan başka neye ihtiyacımız vardır ki, hiç görülmemiş diyarlara varabilmek için? Güneş: Göstermeseler ne olur arkadaş? Günlerce, haftalarca, aylarca görmesek? Orda olduğunu bilmeyecek miyiz? Parladığını dağların üzerinde? Dövüşenlerin üzerinde parladığını? Bizi buraya kapatarak güneşi söndürdüklerini mi sanıyorlar? Çocuk: Bir çocuk düşün, anasının memesinden gayrı ilk gördüğü, parmaklık olsun. Bir çocuk düşün, anasının onu götürebileceği tek yer hücre olsun. Bir çocuk düşün, sevdikleriyle kalmasının tek yolu anasının ölümü olsun. Bir çocuk düşün! Düşün ki buradan çıksın! Kadın: Yaratırlar, yaşatırlar, ayağa kaldırır, ayaklandırırlar. Bir sabah C-1’de uyanıp kan uykulardan, altı kadın omuz omu-


gündoğusu - sayı 5

42

za, çocuklarına sarılır gibi alevlere sarılırlar. Bir sabah C-1’de, çevriliyken üzerlerine makinalılar, fışkırırken mazgallardan alev. Bir sabah C-1’de, selam ederler yoldaşlarına son bir sefer, tutuşup eriyen elleriyle. Açlık: Ölüm değil bu. Hatta bundan öte yaşam olmaz bazen. Bizi parçalıyorlar arkadaş. Delirtmek istiyorlar bizi. Özgürlüğü seviyoruz diye. Hücrelerde, süngerli odalarda duyamazsın kendi sesini bile. Delirmezsen şayet, Andreas’a yaptıkları gibi belki, solak olmana rağmen sağ elinle, bir kurşun sıktığını söyleyecekler kendi ensene. Ölüm bu değil, bunu biliyorum. Soruyorum buna ölüm diyenlere: yaşam o mu? Ateş: Yangın bombaları yağar tavandaki deliklerden. Bir anda alevler içinde kalır daracık koğuşlar. Ateşle mi korkutacaklar? Kazanacaklarını mı sanırlar? Duymamışlar mı Ferhatları, Mazlumları? Duvarların arasındakiler, ateşten korkmazlar. Ama korkanlar duvarlar içindekilerden, korkuyorlar hâlâ, patlayan birer volkan gibi barikatları aşarak ve koridorda lavlar saçarak üzerlerine koşan Fıratlardan, Ahmetlerden. Kül: Saldırdıklarından geriye yarım metre kömür, bir avuç kül kalacağını düşündüler. Zındanlara sığmayan yürekleri, yarım metre kömüre, bir avuç küle sığdıracaklardı güya. Direnen bir yüreğin bütün hatırası, düşleri, umudu ve sevdası yarım metre kömürle bir avuç küle sığar mı? Sığmadı. Duman: Şehirlere çökmüş. İki yakasına birden sarılmış İstanbul’un. Kızarmış et kokar. Tıpkı mangaldan gelen kokular gibi. Ama mangaldan değil, patlatılıp, makinalılar dayanmış mazgallardan, yükselir duman. Genç bir kadın kendi etinin kızaran kokusunu alır dumanla. Cehennem mi bu? Eğer öyleyse çıldırtıyoruz zebanileri. Gaz: o-klorobenziliden malononitril. Tünellerinden çıkarmak için kullanmıştı Amerikan ordusu, Vietkongları. Düşün, ülkene fersah fersah öteden gelen düşman, önce gizlenmeğe mahkum ediyor seni, tüneller kazıyorsun yerin altına ve giriyorsun içlerine. Bu kez gaz sıkılıyor tünellerine. Ya boğulasın ya dışarı çıkasın diye. Düşün, aynı gaz C bloğa basılsın ve kaçacak yeri olmasın kimsenin. Koğuşlar yansın bir yandan, kavrulsun demirler. Bin bomba atılsın çatlaklardan içeri. Bu gaz eritir adamı sıcak oldu mu ortalık. Erirsin sen de. Erirsin diri diri. Başlarsın akmaya. Çağlayan bir nehir gibi. Fosfor: Çürümüş sarımsak kukusu sarar ortalığı birden. Nefes alamazsın. Alma zaten. Sakın alma! Soluduğun hava değil, fosfor dumanı! Ciğerlerin yanar önce, nefesin kesilir. Sonra dışarı doğru, cildine doğru yanarsın ciğerinden. Duman bile tütmez üzerinden. Ama biliyor musun? Fosfor yanığı parlar karanlıkta. Karanlık gecelerde kuytu yolları ışıtır, en zifiri zındanı aydınlatır cesedin. Zaman: Zaman geçince unutacak mıydık? Dolduracak mıydı on ki yıl, yirmi sekiz canın yokluğunu? Zaman geçince affedecek miydik? Zındanlar özgürlüğü unutturur mu? Unutturur mu ölüm yaşamı? On Dokuz: Kalleşçe, bir kan uykusu aralığı, on dokuzları ve sabah dört otuzları bombalanıp girilir esir kamplarına. Aleve kesilir demir kapılar. Dışarıdan yükselen dumandır yalnız görünen. Başarılı bir operasyon duyulan. Ama yaşanan? Yaşanan her ne ise, yaşatacaktır günü gelince. III - YİRMİ SEKİZ YUMRUK

Zaman, Yeleleri yalımdan Bir rahvan tay gibi geçip gitti aramızdan. Terkisinde söylenmemiş nice sihirli sözcükle Kalan, Ötelenen ufuklarda Anlatılmaz rüzgârlardı geriye. Durgunlaşan saatler, Sildiğinde tüm sözleri yansısından seslerin En çarpan anıydı yüreklerin Ve ölüm, deniz kadar sargındı bize. Sözlerin yittiğiydi duyuran sesleri. Sözlerin yitiğiydi, dağıtan yalanları. Sözlerin yittiğiydi, berrağı bulanıkların Ve sözlerin yittiğiydi ki Yaşamı damıttık ölümden. Sıyrılıverdi bilinen tüm anlamlarından Güneş, rüzgâr, uzakta çırpınan sular


gündoğusu - sayı 5

43 Sıyrılıverdi parmaklık, çürüyen duvar Çırılçıplak bir gerçek vardı artık Çırılçıplak bir şafak. Gizi yoktu artık yolların Akşamın efsunlu alacasında Adı yoktu sokakların Apaçıktı menzil Gerek yoktu sorguya. Bir çığlık değildi on dokuz Çok sözü vardı belki Öncesi, ertesi Ama biz biliyoruz Söz değildi tahrip kalıbının içindeki

Bir anı değildi on dokuz Geç vakitli sırlarıyla. Bir kibrit değildiyse yanan Öylece bir sabahtı Belki her an yaşanan. Sözlerin yittiğiydi on dokuz Ve yirmi sekiz yumruktan geriye kalan. Sözlerin yittiğiydi ki,

Uçurumlardan dökülen kayalar gibi, Nehirler gibi bendinden taşan Duyduk cehennemi bağrımızda haykıran Ve doğurur gibi çayırların kan perçemli seherini Doğurdular dünyayı yeniden, Yanan kurşunların yiv izlerinden.


44

gündoğusu - sayı 5

ŞİİR Erkin Canpolat

KENDİN(L)E YÜRÜMELER’den

Bakma uzaklara; Sığmaz ki o kadarı Avuçlarına…

Arkanda koca bir iz varken hem Seni anlatan, Bir yolculuk denemez buna; Bakma uzaklara. Kabullenemediği En büyük yenilgisidir insanın Kendisi… Hep bir yük Kendi kendine gövdesi Bakma uzaklara.

Bir ağaca yaslan, İlk defa, korkmadan… Bırak, unutsun seni dünya. Hem, Sığmaz ki o kadarı avuçlarına…


gündoğusu - sayı 5 Ayşe Öztürk

ŞİİR

45

Bİ’R ÇOCUK Bİ’N RENK

Güney’in imparatoruna “Shu”, Kuzey’in imparatoruna “Hu” denirdi. (İkisinin de anlamı; ‘çok hızlı’ydı, bir araya gelince; ‘birdenbire’ demekti.) Orta’nın imparatoru “Hun-t’un” (karmaşa) diye bilinirdi. Bir ara Güney’in ve Kuzey’in imparatoru “Hun-t’un” topraklarına uğradılar, orada kendisiyle karşılaştılar. “Hun-t’un” onları içtenlikle karşıladı. “Shu” ve “Hu” ona iyi dileklerini nasıl belirteceklerini birbirlerine danıştılar. Şöyle dediler: “Bütün insanların yedi deliği var -gözler, kulaklar, ağız ve burun- bununla görürler, işitirler, yerler, soluk alırlar. Oysa başka insanların tersine “Hun-t’un” dümdüz, hiç deliği yok. Pek sıkıntı çekiyor olmalı. Öyleyse iyi dileklerimizi göstermek üzere ona birkaç delik açıverelim.” Böylece her gün yeni bir delik açtılar; yedinci gün “Hun-t’un” öldü. (Chuangtse) Mavi gözlü oğlan çocuğunu öpmek yasaklanmıştı Hele de sarı saçlı kız çocuğu ile ip atlamak Suç sayılırdı O adam, gece odaya kilitler Pazar sabahı çizgi film izlemeyi yasaklardı O kadın mı? O kadın, iki gün çikolatayı yasaklar Alt dudak sarkıtmaya dayanamaz Açık açık cezayı ihlale göz yumardı Anlamsız, bu ya Görülen her mavi gözlü oğlan çocukları öpüldü Hele ki sarı saçlı kız çocuklarıyla ip atlamaktan alıkonulamadı Giden de zaman gelen de zaman Genç bir kadın oldu Pastel boyalarla kara gözlerini maviye Kahverengi saçlarını sarıya boyadı Griye boyadığı bir Çarşamba sabahı Grili iki mahalleliden işittim Turuncu saçlı, çilli bir adamla kaçtığını


46

gündoğusu - sayı 5

ŞİİR Hilal Sayıt

KOD ADI

Tarihini devralan biri Soyadını da devralır Kalemin ucundaki adı Babasının doğumuna armağanıdır Ölse de şayet bir gün Soğuk mermerde adı kalır Tarihsiz kalan biri Soyadsız da kalır Gürzün saçağındaki adı Dağın kavgasına armağanıdır Ve yiğit ölse de şayet bir gün Diller de namı kalır Ağustos 2006


gündoğusu - sayı 5 Evrim Kaya

ŞİİR

BÜYÜK HARF YÜZECEK KÜÇÜK BİR BALIK GÖLÜ YILDIZLI BİR ŞAPKA GÜNEŞ GEÇMİŞ SARI BİR AĞRI YÜZÜME BAKSA... BAKMAM!!! BU SERİYİ KUTULAMAYIN BAKANLIK KARARI TOPLATILACAK SAFRA MERHEM OLMAZ SARİH YARA YARALANSA SARMAM!!! BÜLTEN KAN KORKULU YAŞLAR ON ALTI ONUN ALTI BOK KOKUYOR SALTANAT KİRLİ BİR SOKAK ÖNÜMDEN GEÇSE SEÇMEM!!!

SAVDI GEÇTİ BAŞINDAN VE GÖVDESİNDEN AYAKLARI YANMIŞ BİRAZ UÇAKTI SAVDI BOŞ GEÇMEDİ YAKTI BİRAZ YANIMA GELSE DÖNMEM!!!

KORKMAK GELMEDİ KERTENKELE EZİLEREK ÖLDÜ YAŞARDI SOKAK GÖZLER DON DÖNSE DURSA DURMAM!!!! HARF BÜYÜK HAYAT??? KIRMIZI KÜÇÜK GÖL BALIĞI SUSKUN İTİRAZ HARF BÜYÜK VE KERTENKELE EZİLEREK ÖLECEK!!! Ocak 2012

47


48

gündoğusu - sayı 5

ŞİİR Emrah Cengiz

ŞAİR’İN HÜLYASI

Şair, yine gözlerine çarpar Şiirin sular üstündeki güneşi! Kızıl bedeniyle uzanır toprağa Yukarıdan boşalan ışık, poz verir Sağ omzunda ve göğüs çatalında Soluna abanmış saçlarını, memesiyle besler Bir uçtan bir uç’a Karnında bütün zamanları taşır bata çıka! Bak! Sütun bacaklardan kayan, sularla serin, Ve keyfinden iç geçiren toprakta, bir hülyanın ayak izleri, Derinlere kazır ağır gerçeğini Sonra, hüzünle kırılan kahkahasındaki davet Bir tutam çimende çoğalıyorsa Gitmemek olmaz. Saçlarını kaldır, Gözlerini üflet, Yüreğini yıka, En temiz kalbini tak, Üstüne sinen, insanı at, Ve derini yüz. Yoksa, başka türlü, sırtı toprağa değmez onun. Kasım 2012


gündoğusu - sayı 5 Ergin Doğru

TUTMASIN

tutmasın ellerin beni giderken sevdamın ardı sıra bırakmak istemesem de yüreğini geride tutmasın ellerin yine de divane dolaşmam yıldızlar altında yüreğime düşen güzelliğinden değildi önümde sonsuz bir evren ardımda senin olmandandı sevmek sevilmek benliğinde ben olmak karışmak melankolik yadsımalara sızmak derin hülyalara derken bir yanım benlikte kaybolan bir ben bir yanım usumdaki sevda filizlenişleri dağların doruklarında yaşamak yaşatmak terk edilmez düşlerin gelecek imgesi hangisi daha yüce düştüm karanlıklarıma

ŞİİR

49


50

gündoğusu - sayı 5

ŞİİR Ş. Şivan Tektürk

MİSAL

gökyüzünü tutsak ucundan silkelesek kilim misali dökülür mü yıldızlar saçlarımıza dökülse inanır mı insanlar yaptığımıza yeryüzünü tutsak ucundan çeksek üstümüze yorgan misali ısıtır mı bizi soğuk kış gecelerinde ısıtsa inanır mı insanlar ısındığımıza seni sarsam belinden öpsem doyasıya dudaklarından bir olsak inanır mı insanlar aşkımıza inanmasa umurumuzda olur mu dünya ...



Gündoğusu Dergisi Sayı 5 Aralık 2012-Ocak 2013