Issuu on Google+

Sevgili Gençler, Dil, insan hayatının her anına tanıklık ettiği için dil ile insan arasında çok sıkı bir bağ kurulur. Bundan dolayı dile, dildeki ifade şekillerine bakınca bir milletin çağlar boyunca yaşadığı bütün duygu, düşünce ve hayallerin izlerini buluruz. Bu anlamda dil, bir milletin hayatının aynasıdır. İnsan, iç dünyasını da ana dilinin imkânlarıyla şekillendirir; çünkü insan; severken, nefret ederken, düşünürken sözcükleri kullanır. Onların sağladığı imkânlarla hisseder ve düşünür. İnsan dış dünyayı da dilin imkânlarıyla algılar ve sezer. Dil, insan yaşamında çok önemlidir; çünkü günümüzde başarı; yaşamın her alanında kendini, güzel ve doğru ifade edebilen bireylere aittir. Bugün dil üzerinde düşünmeyiş, dil ile edebiyat, dil ile hayat arasındaki derin ilişki hakkında sağlam bir görüşe sahip olmayış çok sayıda yabancı sözcüğün dilimize yerleşmesine sebep olmuştur. Sizleri bu durumu düzeltecek bireyler olarak gördüğümüz için Dil ve Anlatım dersinde hedefimiz; dil, duygu, düşünce ve hayal dünyanızı zenginleştirmek olacaktır.

ÖZEL IRMAK OKULU TÜRKÇE – EDEBİYAT BÖLÜMÜ

1


2


1.

ÜNİTE METİNLERİN SINIFLANDIRILMASI

KAZANIMLARIMIZ: 1. Metinleri; gerçeklikle ilişkileri, işlevleri ve yazılış amaçları bakımından gruplandırma 2. Metinleri, kullanılan anlatım türleri bakımından gruplandırma 3. Metinleri, kullanılan dilin işlevlerine göre gruplandırma 4. Öğretici metinlerin özelliklerini belirleme 5. Anlatmaya bağlı metinlerde anlatıcının rolünü belirleme 6. Sanatsal metinlerle öğretici metinler arasındaki farklılıkları belirleme

3


DİL NEDİR? İnsanlar arasında anlaşmayı sağlayan, kendine özgü yasaları olan ve bu yasalar çerçevesinde gelişen, temeli bilinmeyen zamanlarda atılmış, seslerden örülmüş anlaşma sistemine dil denir. Dilin başlıca özellikleri şöyle sıralanabilir: - Dil, seslerden oluşmuş bir anlaşma sistemidir. - Dil, gelişmiş bir iletişim aracıdır. - Dil, düşünce ve zekânın bir göstergesidir. - Dil, sosyal ve canlı bir varlıktır. - Dil birliği, bir milleti oluşturan özelliklerin başında gelir. - Dil, milleti meydana getiren bireyler arasında ortak duygu ve düşünceler oluşturur. - Bir milletin dili; onun tarihi, dini ve kültürüyle iç içedir. Dil, insanlar arasında iletişimi sağlayan en önemli araçlardan biridir. İletişimin dille; jest ve mimiklerle; resim, şekil, çizgi gibi sembollerle ya da simgelerle gerçekleştirilen türleri vardır. Dilin iletişimde kazandığı işlevlerin tam algılanabilmesi için iletişim ögelerinin bilinmesi gerekir. İletişim ögeleri: Kaynak (Gönderici): Duygu, düşünce ve isteğin aktarılmasında sözü söyleyen kişi ya da topluluk Alıcı: İletilen sözü alan kişi ya da topluluk İleti (mesaj): Gönderici ile alıcı arasında aktarılmakta olan duygu, düşünce ya da istek Kanal: Gönderici ile alıcı arasındaki iletinin gönderilme şekli (sözlü – yazılı, görsel – işitsel) Dönüt: İletiye verilen her türlü yanıt, geri bildirim Bağlam: İletişimin gerçekleştiği ortam

DİLİN İŞLEVLERİ 1. GÖNDERGESEL İŞLEV Bir ileti, dilin göndergeyi olduğu gibi ifade etmesi için düzenlenerek oluşturulmuşsa dil göndergesel işlevde kullanılmıştır. Bu başka bir ifadeyle dilin bilgi verme işlevidir. Burada amaç, gönderge konusunda doğru, nesnel, gözlemlenebilir bilgi vermektir. Bu işlev daha çok kullanma kılavuzlarında, nesnel anlatılarda, bilimsel bildirilerde, kısa not ve özetlerde karşımıza çıkar. ÖRNEK:

4


2. HEYECANA BAĞLI İŞLEV Bir ileti, göndericinin iletinin konusu karşısındaki duygu ve heyecanlarını dile getirme amacıyla oluşturulmuşsa dil heyecana bağlı işlevde kullanılmıştır. Bu işlev, göndericinin kendi iletisine karşı tutum ve davranışını belirtir. Bu işlevde çoğunlukla duygular, heyecanlar, korkular, sevinç ve üzüntüler dile getirilir. Dilin göndergesel işlevinde nesnellik, heyecana bağlı işlevinde öznellik hâkimdir. Özel mektuplarda, öznel betimlemeler ve anlatılarda, lirik şiirlerde, eleştiri yazılarında dilin heyecana bağlı işlevinden sıkça yararlanılır. ÖRNEK: 3. ALICIYI HAREKETE GEÇİRME İŞLEVİ: Bu işlevde ileti alıcıyı harekete geçirmek üzere düzenlenmiştir. İletinin bir çeşit çağrı işlevi gördüğü bu işlevde amaç, alıcıda bir tepki ve davranış değişikliği yaratmaktır. Propaganda amaçlı siyasi söylevler, reklâm metinleri, genelgeler, el ilanları genellikle dilin bu işleviyle oluşturulur. Dilin alıcıyı harekete geçirme işleviyle hazırlanan metinlerde gönderici, iletiyi alanı işin içine sokmayı, onu sorgulamayı ister. ÖRNEK: 4. KANALI KONTROL İŞLEVİ: Bir ileti, kanalın iletiyi iletmeye uygun olup olmadığını öğrenmek amacıyla düzenlenmişse dil, kanalı kontrol işlevinde kullanılmıştır. Gönderici ile alıcı arasında iletişimin kurulmasını, sürdürülmesini ya da kesilmesini sağlayan bu işlevde iletinin içeriğinden çok iletişimin devam ettirilmesi olgusu ağır basar. Törenlerde, uzun söylevlerde, aile yakınları ya da sevgililer arasındaki konuşmalarda; dilin kanalı kontrol işlevini yansıtan iletiler sıkça kullanılır. ÖRNEK: 5. DİL ÖTESİ (ÜST DİL) İŞLEVİ: Bir ileti dille ilgili bilgi vermek üzere düzenlenmişse o iletide dil, dil ötesi işlevde kullanılmıştır. Dilin dil ötesi işlevinde iletiler, dili açıklamak, dille ilgili bilgi vermek için düzenlenir. Daha çok bilimsel metinlerde ve öğretme amaçlı konuşmalarda karşımıza çıkan ve "yani, demek istiyorum ki, bir başka deyişle" gibi sözcüklerde kendini gösteren dil ötesi işleve, günlük yaşamda da sıkça başvurulur. ÖRNEK: 6. ŞİİRSEL (SANATSAL) İŞLEV: Bir iletinin iletisi kendisinde ise dil şiirsel işlevde kullanılmıştır. Dil bu işlevde kullanıldığında iletinin iletmek istediği husus, iletinin kendisindedir. Bu durumda ileti, kendi dışında herhangi bir şeyi ifade etmez, yansıtmaz. Obje iletinin kendisidir. Örneğin dilin şiirsel işlevde kullanıldığı metinler olan lirik anlatılarda ve şiirlerde şiirin amacı o şiirin kendisidir. Şiirsel metinler, kendinden başka bir şeyi ifade etmeye ihtiyaç duymaz, bir şiir sadece şiir olduğu için önemli ve anlamlıdır, yani şiirin gerçeği, şiirin kendisidir. Dilin şiirsel işleviyle kullanıldığı metinlerde gönderici alıcıda hissettirmek istediği etkileri uyandırmak için, dili istediği gibi kullanır, yani kendi özgün üslubunu oluşturmak için bir anlamda dili yeniden yaratır. Edebi sanatlardan, karşılaştırmalardan, çağrışım gücü yüksek sözcüklerden yararlanarak imgeler oluşturur, sözcükleri daha çok yan ve mecaz anlamlarda kullanır. Şiirlerde dil şiirsel işlevde kullanılır. ÖRNEK:

5


METİNLERİN SINIFLANDIRILMASI Metinler; gerçeklikle ilişkileri, yazılış amaçları ve işlevleri bakımından sınıflandırılır. Bu açıdan metinler, öncelikle ikiye ayrılır: METİNLER

SANATSAL ( EDEBİ ) METİNLER

ÖĞRETİCİ METİNLER Edebi (sanatsal) metinlerde yan anlam değeri taşıyan ve okuyucunun anlayışına, sezgisine bırakılan ifadelere yer verilir; mecazlı ifadeler bolca kullanılır. Böylece anlatıma çağrışım ve duygu değeri kazandırılarak okuyucunun yeni ve farklı anlamlar çıkarabilmesi sağlanır. Sanatsal metinlerde gerçekliğin dönüştürülmesi söz konusudur.

EDEBİ (SANATSAL) METİNLER

COŞKU VE HEYECANI DİLE GETİREN METİNLER

OLAY ÇEVRESİNDE GELİŞEN EDEBİ METİNLER Sanatsal metinlerde anlatım, nazım veya nesirle gerçekleştirilebilir. Buna göre, edebi metinler coşku ve heyecanı dile getiren metinler ile olay çevresinde gelişen edebi metinler olmak üzere iki grupta incelenir. Coşku ve heyecanı dile getiren metinler, şiirlerdir.

6


Öykü ÇİKOLATA / ORHAN KEMAL Şekercinin kocaman vitrini önündeydiler. Vitrinde boy boy, kutu kutu şekerler, şekerlemeler, çikolatalar. Çikolatalara bakıyorlardı. Ortadaki topaç gibi oğlanın sağında ablası, solunda yoğurtçunun kızı. Yoğurtçunun kızı "Abla" kadardı. Abla az önce topaç gibi kardeşini berbere götürmüştü, çeke çeke. Büyük aynaları vardı berberin, telleri mavi boncuklu kafesi vardı, kafesin içinde sarı, sapsarı kuşu. Babasının arkadaşıydı sonra. Dudağının üstünde ipince, simsiyah bıyığı, karşı evin koca memeli kızına güler dururdu aynalardan. Koca memeli kız da gülerdi, gülüşürlerdi. Arada el ederlerdi birbirlerine. Topaç gibi oğlan da görmüştü saçları sıfır numaraydı kesilirken. Sarı kuşu da görmüştü. Parmak kadar, bıcır bıcır. Berberin makinesi saçını çekmese arada. Canı öyle acıyordu ki. Kalkıp kaçmak, sokaktan dükkanı taşlamak geliyordu. Bunun için sevmezdi tıraş olmayı. Tepinmesi, ablasını tekmelemesi bundandı. Tıraştan sonra ablası "Paralarımızı karıştırıp ellilik bir çikolata alalım" demeseydi bilirdi yapacağını. Şekercinin vitrini önünde silinivermişti berber de, aynaları da, kafes de, sarı kuş da. Çikolatalar vardı şimdi, salt çikolatalar. Güneşte alev alev uçuşan kırmızılar, morlar, sarılar, maviler; kırmızılara, morlara, sarılara, mavilere sıkı sıkı sarılı çikolatalar. Abla da, oğlan kardeş de, yoğurtçunun kızı da sıkı sıkı sarılı, alev alev kırmızıların, morların, sarıların, mavilerin içindeydiler. Ya da maviler, sarılar, morlar; kırmızılar alev alev, yaprak yaprak uçuşuyordu içlerinde. Ablayla kardeş tadını biliyorlardı çikolatanın. Halaları getirmişti birinde, Sarıyer'den. Halalarının siyah mantosu vardı, kocaman bir et beni vardı yüzünde, gözleri sürmeli sürmeli. Para da verirdi arada. Koz helvası, ya da yuvarlak keten helvaları getirirdi Emirgan'dan. K'at k'at. Isırınca tatlı koz helvasının tadında. Babalarının seferden uzamış sakalıyla benzin benzin döndüğü yağmurlu gecelerden birinde babası da getirmişti koz helvası. Arada getirirdi. Çokluk ta uzamış tozlu sakalında küfür: "Eşek herifler, namussuzlar, deyyuslar!" Ama çikolata keten helvasından da tatlıydı, koz helvasından da. Yoğurtçunun kızı da biliyor muydu? Bilsin, bilmesin. Başı sıfır numara makineyle tıraşlı oğlanın cebinde yirmi vardı, ablasının cebinde de otuz. Karıştırdılar mıydı? - Abla! Kirli saçlarında kırmızı kurdela: - Ne var? Yoğurtçunun kızı da bakıyordu. - Hiç, dedi. Bu kız, bu yoğurtçunun pis kızı da. Ne duruyordu yanlarında? Yirmi kuruşu vardı, ablasının da otuz. Karıştırdılar mıydı elli. Ellilik bir tane alabilirlerdi. Ama yoğurtçunun kızı! Abla da biliyordu çikolatanın keten helvasıyla koz helvasından daha tatlı olduğunu. Alırlar, bölüşürler, yiye yiye giderlerdi ama şu kız, şu pis kız, yoğurtçunun pis kızı. Hem parası yok, hem de ayrılmıyordu yanlarından. "Git" deseler, "Niye?" derdi; "Çikolata alacağız" deseler, "Bana ne?" der. Alsalar, aptal aptal bakar. Verseler, kendilerine bir şey kalmaz, vermeseler... Babaları tozlu sakallarının tıraşlı sabahlarında çokluk lafını ettiği gibi "imrendirmek günah"tı. Cehennem vardı. Cehennemde katran kazanları, zebaniler. 7


- Abla! - Ne var? - Bu çikolatalar halamın getirdiğinden mi? - Hayır. - Halamın getirdikleri daha tatlı değil mi? - Tabii. Yoğurtçunun kızı: - Bütün çikolatalar birbirine benzer! İkisi iki yandan: - Ne biliyorsun? - Siz ne biliyorsunuz? Bize halamız getirdi Sarıyer'den. - Bana da getirdi. - Senin halan var mı? - Sizin var mı? - Var. - Benim de var. - Bize her gelişinde getirir! - Bana da. - Bize keten helvası da getirir, koz helvası da. - Bana da. - Nereden getirir? - Size nereden getirir? - Sen söyle bakalım nereden getirdiğini! - Niye söyleyeyim? - Biz niye söyleyelim? Bizim babamız kamyon şoförü, dünyayı dolaşır! - Benim babam da yoğurtçu. Apartmanlara bile yoğurt satar! Oğlan, ablasına kıpkırmızı döndü: - Abla be! - Ne var? - Halası çikolata getirirse gitsin yesin! Yoğurtçunun kızı: - Gitmeyeceğim dedi. Ablanın kırmızı kurdelası sarardı: - Niye? - Siz niye gitmiyorsunuz? - Bize ne bakıyorsun sen? - Siz de bana ne bakıyorsunuz? - Biz akşama kadar bekleriz! - Ben de beklerim. - Burası senin mi? - Sizin mi? Abla: - Sus, dedi kardeşine. Biz onun gibi şey değiliz! - Asıl ben sizin gibi şey değilim. - Ne? - Size ne? Oğlan: - Erkeksen söyle, dedi. - Söylerim. - Söylerim. - Söyle hadi! - Sizden mi korkarım? 8


- Biz senden mi korkarız ya? Caddenin bozuk parkelerinden mavi bir De Soto pırıl pırıl geçiyordu. - Abla! - Ne var? - Babam bu mavi arabayı bile sürebilir değil mi? - Sürer tabi. Yoğurtçunun kızı duydu, anlamadı. Halası filan yoktu ama bir halası olsun isterdi. Halası olsaydı, Sarıyer'den çikolata, koz helvası, Emirgan'dan keten helvası getirseydi. Ya da şoför olsaydı babası... Sonra, çikolata, çok tatlı mıydı acaba? - Abla! - Ne var? - Biz istesek çikolata... - Sus! - Alabiliriz değil mi? - Sus dedim ya sana! - Ama almayız biliyorum. Cehennemde katran kazanları var. - Sus demedim mi sana ulan? Yoğurtçunun kızı gülüverdi. Ablasının kurdelesi yine sarardı! - Niye güldün? - Sana ne? - Erkeksen, söyle dedi oğlan. - Senden mi korkacağım? Nereden gördün cehennemi? - Sen nereden gördün? - Ben görmedim ki. - Biz de görmedik. - Katran kazanlarını ne biliyorsun? Abla kardeşine baktı, kardeş ablasına. Abla, - Babam, dedi. Babam bilmez mi? - Bilsin. Siz bilmiyorsunuz ya! - Abla be! - Ne var? - İstesek çikolata alabileceğimizi gösterelim mi şuna? Yoğurtçunun kızı sarı teneke küpeleriyle meydan okudu: - Gösterin bakalım! - Gösterelim mi abla. - Gösterelim mi ablaymış. Paraları varmış ta sanki... - Yok mu? - Var mı? - Baak! Dudak büktü: - Benim babam bana daha çok veriyor... Abla da gösterdi. Yoğurtçunun kızı yine dudak büktü. - İkinizinkinden de çok veriyor ve harcayacak yer bulamıyorum! Abla neredeyse ağlayacaktı: - Bir tane ellilik çikolata al bakalım hadi! - İstersem alırım ama almam. - Biz alırız, dedi oğlan. - Alırsınız evet, alın bakalım. - Alamaz, mıyız? - Alsanıza! Oğlan: - Enayi, dedi. "Enayi" kıpkırmızı kesildi. 9


- Enayi sizin gibi olur! Ablanın yüzüne kurdelesinin kırmızıları uçuştu: - Beni karıştırma! - Kardeşin beni ne karıştırdı? - Hadi hadi, bizim terbiyemiz senin gibilerle çene yarıştırmağa müsait değil! - Asıl benim terbiyem müsait değil. - Sus sus... - Bizim paramız var değil mi abla, niye susalım? Dükkâna geldiler. Yoğurtçunun kızı kaldı. Kirli saçları taraz taraz. İçkici, kumarcı babasıyla dört ablasından başka kimsesi yoktu. Ablaları tütün fabrikasının kalın kalın öttüğü sabahlara karışır giderlerdi. Dönüşte elleri boş. Annesi sağken üzüm, incir, beyaz peynir, zeytin paketleriyle dönerdi. Yemek pişirirdi, gece yarılarına kadar çamaşır yıkardı, kızlarını önüne oturtur saçlarını tarar, kurdeleler bağlardı kırpıntılardan. Annesi sağken ablaları çalışmazdı fabrikada. Kaydırak oynarlardı, ip atlarlardı, top. Babası bile bu kadar içmezdi o zaman. Kırmızı kâatlı, ellilik bir çikolatayla çıktılar dükkândan önce kırmızı kâadı yırtılıp atıldı, sonra gümüş. Daha sonra da bölüşüldü, başlandı yenmeğe. Çok mu tatlıydı acaba? Gene: - Onu bana bedava verseler yemem, dedi. Duydular mı? Duydularsa ne dediler? Yiyişlerini görüp imrendiğini belli etmemek için gözlerini yumdu. Yumulu gözlerinin içinde kâatlarından soyulup iştahla çiğnenen çikolata. Gözlerini açtı, vitrin. Vitrinde al, yeşil, mor, sarı, pembe kâatlarla çikolatalar. Gözlerini yumdu, berbere götürülen ortaklaşa alınan, çikolata bölüşülen kardeş, mavi arabayı bile sürebilen baba. Sarıyer'den çikolata, Emirgan'dan keten helvası, koz helvası getiren hala. Gözlerini açtı, yan yana gidiyorlardı. Yumdu gözlerini, açtı, yumdu. En son açtığı sıra karşı sokağın dönemecini bulduklarını gördü. Yumdu, açtı, yoktular artık. Sokak yutmuştu ikisini de. Tam gidecekti, kaldırım, kaldırımın dibi, kaldırımın dibinde kırmızı yanan yırtık çikolata kâatları, ufacık bir toptu buruşuk gümüş kâat. Çevresine kuşkuyla baktı. Görülüp "Çingene" denmesinden korkuyordu. Bir simitçi geldi geçti. Evlere, evlerin pencerelerine baktı. Pencerelerde tül perdeler. Eğildi, gümüş kâadın buruşuk topunu aldı. Yeni bir simitçi. Topmuş gibi, buruşuk kâadı havaya attı, tuttu, tuttu attı. Atıp tutarak bir sokak, bir sokak daha, daha sonra daha bir başka sokak. Yer yer pislenmişti. Sidik kokuyordu bu sokak. Gümüşten topu açtı, çikolata bulaşıklarını yaladı yaladı.

10


Yukarıda Orhan Kemal’e ait “Çikolata” adlı öyküyü okudunuz. Bir edebi metin örneği olan bu metinden yararlanarak edebi metinlerin özelliklerini maddeler halinde yazınız.

EDEBİ METİNLERİN ÖZELLİKLERİ

Olay çevresinde gelişen edebi metinleri iki ana başlık altında sınıflandırabiliriz.

OLAY ÇEVRESİNDE GELİŞEN EDEBİ METİNLER

ANLATMAYA BAĞLI EDEBİ METİNLER

GÖSTERMEYE BAĞLI EDEBİ METİNLER

Masal Destan Mesnevi Halk Hikâyesi Manzum Hikâye Roman Hikâye ( Öykü ) Geleneksel Tiyatro Meddah Karagöz 11


Ortaoyunu Köy Seyirlik Oyunları Modern Tiyatro Trajedi Komedi Dram

Tiyatro HAMLET / SHAKESPEARE (Sahne yavaşça aydınlanır. Hamlet arkası dönük olarak geride tabutun başında durmaktadır. Karanlığın içinden çıkan topluluk içinde Hamlet kaybolur. Kraliçe Gertrude belirir, tabuta çiçek koyar. Kraliçe geri çekilirken Claudius belirir ve Gertrude’u teselli eder. Topluluk müzik eşliğinde tabutu alır ve cenaze alayı oluşur. Yürümeye başlar. Sağ köşe aydınlanır.) Hamlet: Horatio, sevgili dostum. Hangi rüzgâr attı seni buraya? Horatio: Babanızın cenazesine gelmiştim, efendimiz. Hamlet: Alay etme benimle. Annemin düğününe gelmişsindir. Horatio: Doğrusu, biraz çabuk oldu bu düğün Hamlet: Ekonomi, Horatio, ekonomi! Cenaze sofrasında sıcak yenen yemekler Düğün sofrasında soğuk verildi. (Köşe kararır. Cenaze alayı yoluna devam eder ve çıkar.) Sahnede kalanlar daire oluşturur. Bir tür cenazedüğün dansına geçer. Köşe aydınlanır.) Hamlet: Çığrından çıkmış bir zaman bu… (Köşe kararır. Anlatıcılar Hamlet ile ilgili olgusal bilgileri seyirciye aktarırlar.) 1. Anlatıcı: Shakspeare’in en bilinen yapıtı Hamlet muhtemelen 1601 yılında yazıldı. Muhtemelen, çünkü Shakspeare’in birçok oyununun yazılış tarihi kesin olarak bilinmiyor. Oyunun ilk baskısı 1603 yılında yapılmış. Bu baskının, aktörlerin akıllarında kalan bölümlerden oluşturulduğu söyleniyor. Bundan bir iki yıl sonra Hamlet’in yeni baskısı yapılıyor. Bu kez Shakspeare’in el yazmaları esas alınıyor. Bazı araştırmacılara göre Shakspeare ilk metinde tepki çeken bölümleri bu baskıda budamış. 2. Anlatıcı: O dönemde İngiltere’de oyun yazarları halk arasında iyi bilinen temaları alır ve onları en özgün şekilde anlatmaya çalışırlardı. Shakspeare’de kendi oyununu kurgularken Thomas Kyd’in İspanyol Trajedisi adlı oyunundan ve Belleforest’in yazdığı intikam temalı bir masaldan yararlandı. Tarihsel ayrıntılar içinse Saxo Grammaticus tarafından yazılan Danimarka Tarihi’nden yardım aldı. Ancak Shakspeare’in Hamlet’inin ünü kendi döneminde de, daha sonra da bütün bu eserlerin ötesine geçti. Aynı dönemde bazı eleştirmenler `Halk 12


Tiyatroları’ nı daha fazla seyirci çekmekten başka amacı olmayan derinliksiz ürünler vermekle suçluyorlardı. Hamlet bu eleştirilere iyi bir yanıt oldu ve Shakspeare tiyatrosunun bir halk tiyatrosu olarak ne kadar yüksek bir düzeye ulaştığını gösterdi. 1. Anlatıcı: Shakspeare’in yaşadığı dönem oldukça kaotik bir dönemdi. Eski bir düzen yıkılıyor, yeni bir dünya sistemi ortaya çıkıyordu. Her alanda belirsizlik ve karmaşa hâkimdi. Bu büyük toplumsal dönüşümün Shakspeare’in bütün oyunlarına damgasını vurduğunu söyleyebiliriz. Birazdan birinci perdesini izleyeceğiniz Hamlet’te de bu dönüşümün izlerini görmek mümkün. 2. Anlatıcı: Shakspeare’in başarısının sırrı toplumun çok farklı kesimlerinden insanlara hitap edebilmesinde yatıyordu. Shakspeare’in tiyatro binası Globe’u incelememiz bunu daha iyi anlamamıza yardımcı olabilir. Sahnenin hemen önünde büyük bir alan vardı. Üzeri açık olan bu alan ayaktakımına ayrılmıştı. Parası kapalı parterde oturmaya yetmeyen bütün yoksullar oyunu buradan seyrederdi. Gürültücü ve hareketli bir kitleydi bu. Üç katlı kapalı parterin ilk iki katında oturanlar cebi bir parça para görmüş burjuvalardan bazı din adamlarına varan geniş bir yelpaze oluşturuyordu. Üçüncü kattaki localar oynanan oyunla pek ilgilenmeyenler için ayrılmıştı. Aşağıda anlaşan fahişe ve müşterisi burada işi pişirir, bazı gizli toplantılar burada yapılırdı. Soylulara ya da soyluluğa özenen büyük burjuvalara gelince… Onlar sahnenin gerisindeki lüks balkonda otururlardı; çünkü onlar için önemli olan oyunu seyretmek değil, oyunu dinlemek ve diğer seyirciler tarafından seyredilmekti. İşte Shakspeare’in yüksek düzeyli halk tiyatrosu böyle bir ortamda doğdu. 1. Anlatıcı: Danimarka Prensi Hamlet’in Trajedisi. Yazan William Shakspeare. Birinci perde. Birinci sahne. Elsinore Şatosu surları. Nöbet tutan askerler. (Sahnenin önündeki koridorda loş bir ışık yanar. Askerler karşılıklı olarak geçerler.) Soğuk, karanlık, uğursuz bir gece. Sanki atmosfer, ülkenin içinde bulunduğu duruma bir ayna tutmaktadır: tedirgin bir bekleyiş. (Öndeki askerler bir geçişi tamamlamışlardır. Işıkları kararır.) O gece nöbet tutmakta olan Marcellus ve Barnardo Hamlet’in dostu Horatio’yu da nöbet yerine çağırmışlardır. Ona göstermek istedikleri bir şey vardır. Onlara göre ülkedeki kötü gidişatı, yozlaşmayı simgeleyen uğursuz bir şeydir bu. (Ani bir ışık değişimi ve gerilimli bir müzik girer. Marcellus, Barnardo ve Horatio kılıçlarını çekmiş, birbirlerine yapışmıştır.) Barnardo: Nasıl da ölen krala benziyor! Gördün değil mi Horatio. Horatio: Gördüm. Gördüm de dondum kaldım dehşetimden. Barnardo: Konuşalım istiyor galiba! Marcellus: Sen okumuş-yazmış adamsın Horatio, konuş onunla. Horatio: Kimsin, nesin sen? Gecenin bu saatinde, Mezardaki haşmetli Danimarka kralının Güzelim savaş kılığına girip dolaşan? Söyle, Tanrı aşkına, konuş diyorum sana! Marcellus: Kızdırdık onu! Barnardo: Uzaklaşıyor, bakın! Horatio: Kaçma, gel buraya! (Müzik ve efektler yavaş yavaş yok olur.) Marcellus: Gitti gider. Barnardo: Ne diyorsun bu işe Horatio? Horatio: Tanrı inandırsın, iki gözüm çıksın ki Kendi gözlerimle görmeseydim bunu eğer, Dünyada inanmazdım. Marcellus: Nasıl benziyor değil mi ölen krala? Horatio: Senin sana benzediğin kadar! Bu zırhlardı kuşandığı Azgın Norveç kralıyla savaştığı zaman Böyle çatıktı kaşları, bir öfkeli konuşmada Baltasını çalarken taşlara Olur şey değil! Barnardo: Bundan önce iki sefer, tam bu ölü saatte 13


Nöbetteyken önümüzden geçti böyle pür azamet. Horatio: Nasıl yorumlamalı bunu bilemiyorum; Marcellus: Benim aklım şuna yatıyor ilk ağızda: Büyük belalar var gelecek, memleketin başına. Horatio: Büyük belalar var gelecek, memleketin başına… Düşüncenin gözünü dürten bir çöp bu Roma’nın en parlak, en şanlı günlerinde, Koca Sezar yıkılmazdan önce, Mezarlar boşalmış, Roma sokaklarında Kefenli hortlaklar kaynaşır, bağrışır olmuş. Marcellus: Nedir bu sıkı-düzen, bu kuşkulu durum memlekette? Geceler gecesi nöbet tutturmak millete? Neden tunç toplar dökülüyor harıl harıl? Neden bunca savaş gereçleri alıyoruz dışarıdan? Neden gemi ustaları dur yok dinlen yok Pazar yok bayram yok çalışıyorlar harıl harıl? Ne için olabilir bu telaş bu kıyamet, Bu geceyi gündüze katan çalışma? İçinizde bilen varsa, söylesin. Horatio: Ben söyleyeyim. Söylentiye dayanarak tabii… Norveç Kralı Fortinbras, biliyorsunuz Gururdan kıskançlıktan gözleri dönüp Teke tek bir savaşa çağırmıştı Demin bize görünen rahmetli kralı Ve Hamlet’imiz öldürmüştü bu Fortinbras’ı. Yapılan sözleşme gereğince de Hamlet’e kalmıştı Fortinbras’ın varı yoğu. Gelgelelim Fortinbras’ın oğlu, Pervasız, azgın bir delikanlı, Norveç’in sınır boylarından, Bir sürü gözü pek haydut topluyor Para pul ve yiyecek aşkına, Amansız bir saldırıya hazırlıyor onları. Babasının yitirdiği toprakları Bir vurgunla almak istiyor elimizden. Bence bu olacak baş nedeni Girişilen hazırlıkların, tetikte durmaların. Memleketi bunaltan telaşın kaynağı bu. Barnardo: Bence de başka sebep olamaz. İspatı da bu korkunç görüntü işte.

İzlediğiniz bir tiyatro eseriyle ilgili izlenimlerinizi anlatınız.

14


ÖĞRETİCİ METİNLER GAZETE ÇEVRESİNDE GELİŞEN METİNLER

FELSEFİ METİNLER

TARİHİ METİNLER

BİLİMSEL METİNLER

KİŞİSEL HAYATI KONU ALAN METİNLER

Makale Sohbet (Söyleşi) Deneme Fıkra Röportaj Eleştiri

Anı Gezi Yazısı Biyografi Otobiyografi Mektup Günlük

Öğretici metinler, bilgi vermek amacıyla yazılır. Günlük hayatın gerçekleri, tarihi olaylar, felsefi düşünceler, bilimsel gerçekler anlatılır. Öğretici metinlerde sözcükler genellikle ilk (temel) anlamlarıyla kullanılır. Bu metinler okuyucularda benzer izlenimler bırakır.

Deneme

15


KİTAPLIK VE

OKUMA / MONTAIGNE

Evde yönetmek avluyu görürüm, gütmeden bir bu hayalleri ya

bulunduğum zaman hayatım daha çok kitaplığımda geçer; oradan ev işlerini imkânını da bulurum. Giriş kapısının hemen üstündeyim; hem bahçeyi, kümesi, hem de evimin öteki bölümleri içinde sayılırım. Hiçbir düzene uymadan, hiçbir amaç kitabı, bir şu kitabı karıştırırım; zaman olur hayal kurarım, zaman olur kurduğum kendim yazarım ya da bir aşağı bir yukarı dolaşarak başkasına yazdırırım.

Kitaplığım bir sık sık yattığım bir kitaplık, evimin burada geçiriyorum.

kulenin üçüncü katındadır; birinci katta tapınak, ikinci katta da yalnız kalayım diye oda ile eklentileri, kitaplığın üstünde ise büyük bir sandık odası vardır. Eskiden lüzumsuz yeriymiş. Bense hayatımın çoğu günlerini, günlerimin de çoğu saatlerini

Kitaplığım yusyuvarlak bir oda; masamla sandalyemi alacak kadar yer var; bir bakışta kitaplarımın tümünü birden görebileceğim şekilde düzenlenmiş beş raflı dolaplar çember halinde duvarları kaplar. Odanın, on altı adım çapında boşluğa bakan çok geniş ve çok güzel manzaralı üç penceresi var. Kışın daha az bulunurum bu odada; çünkü adından da anlaşılacağı gibi evim bir tepenin üstündedir; hiçbir odası da bu oda kadar yer almaz; bir gayret sarf etmemi gerektirdiği, ıssız bir yerde olduğu için hoşuma gider; böylece, hem çalışmamın verimli olmasını sağlar, hem de topluluktan beni uzak tutar. Oturduğum yer, böyle bir yer işte; orada tam bir egemenlik kurmaya, yalnız orasını karımdan da çocuklarımdan da, toplum hayatının geleneklerinden de uzak tutmaya çalışırım. Başka nerde olursa olsun egemenliğim sözde kalır: aslında zaten şüpheli bir egemenliktir bu. Evinde kendi kendisiyle baş başa kalacak, kendi kendine övgüler söyleyecek, şundan bundan kaçıp gizlenecek bir yeri olmayan kişi benim gözümde zavallının biridir. Gösterişe düşkün olanların bu huyları çok pahalıya oturur onlara; Pazar yerlerindeki heykellere benzerler de ondan: "Büyük başın derdi büyük olur". Gençken gösteriş olsun diye okurdum; sonradan, biraz da kendimi yetiştirmek için okumaya incelemeye başladım; şimdi ise vakit geçirmek, oyalanmak için yapıyorum bu işi; çıkarımı sağlamak aklımdan bile geçmedi. Kitaba karşı içimde, beni paradan çıkartan aşırı bir sevgi vardı; yalnız kendi ihtiyacımı karşılamak için değil, üç adım uzaktaki çevremi doldurmak, süslemek içindi bu sevgi; bir hayli oluyor, onu da bıraktım. Seçmesini bilen için kitabın çok hoş meziyetleri vardır; ama her nimet bir zahmet karşılığıdır; bu zevk de ötekiler gibi belli ve arık değildir; kendisine öz, çok ağır yükleri vardır; okudukça ruh gelişir, ama kalıp, benim hiçbir zaman yüzüstü bırakmadığım kalıp, hareketsiz kalır, yıkılır, ezilir büzülür. İhtiyarlığa yöneldiğim şu anda fazla okumak kadar zararlı, kaçınılması bunun kadar gerekli bir şey bilmiyorum ben.

Yukarıda Montaigne’in denemelerinden seçilen “Kitaplık ve Okuma” adlı metni okudunuz. Bu metinden yararlanarak öğretici metinlerin özelliklerini maddeler halinde yazınız.

ÖĞRETİCİ METİNLERİN ÖZELLİKLERİ

16


Fıkra ( Köşe Yazısı ) YANAN BİZİZ / OKTAY EKŞİ TÜRKİYE’NİN ciğerini bu defa Antalya'da dağladılar. Gazetelerde yayınlanan rakamlara göre 31 Temmuz günü çıkan orman yangınında binlerce hektarlık alandaki ağaçlar kül oldu. Sadece ağaçlar değil, böceğiyle, bitkisiyle, karıncasından tavşanına kadar orada doğmuş tüm hayatlar söndü. Sebebini henüz bilmiyoruz. Bir yıldırım düşmesi de olabilir, bir alçağın sabotajı da... İki ayaklı bir hayvanın attığı izmarit de buna yol açabilir, kırılmış bir şişe dibinin mercek görevi yaparak ateşlediği kuru otlar da... İster o ister öteki... Sonuçta -bizim Ekonomi servisindeki arkadaşların hesabına göre- en az 1 milyar YTL değerinde maddi zarara uğradık. Sayıca 10 milyon ağacımız kül oldu. Bunların 2 milyon 500 bin kadarı, her biri ortalama 400 YTL değerindeki Kızılçam idi. Zararın maddi bölümü öyle veya böyle telafi edilebilir. Asıl, o yöredeki "hayat" bitti. Taa ki tabiat kendini yenileyip de böcekleriyle, kelebekleriyle, yılanıyla, kuşuyla, otuyla, bitiyle avdet edene kadar... Bizim anlayamadığımız bir şey var: Özellikle Akdeniz ve Ege bölgesindeki ormanlarımızın her yılın yaz aylarında büyük bir yangın tehlikesiyle karşı karşıya olduğu bilinir. Sadece maddi açıdan bakacak olsak, bu yangınlar yüzünden her yıl en az 1 milyar ABD doları tutarında zarara uğradığımız da bellidir. O halde bu zararı asgari düzeye indirmek için gerekli yatırımı neden yapmayız? Veya bugüne kadar yaptığımız yatırımların yetersiz olduğu ortada olduğuna göre neden ek yatırım ve önlemlerle soruna etkili bir çare 17


bulmayız? Öyle ya... Dört yılda kabaca 5 milyar dolar zarar edeceksek, bu işe 500 milyon dolar yatırmak akıllıca olmaz mı? Neler yapılabilir? Öncelikle "yangın ihbar sistemi”ni olabilecek en etkili noktaya çıkarmak gerekir. Özellikle cep telefonunun bu kadar yaygın olduğu Türkiye'de orman yangını nerede çıkarsa çıksın ilk 5 yahut 10 dakika içinde 177 no'lu yangın ihbar merkezine bilgi gelmesinden kolay bir şey olmaması gerek. Acaba Orman İdaresi bu numarayı herkesin hafızasına yerleştirecek kadar tanıtmadı mı? Sadece numarayı ezberletmek hiçbir şey çözmez. Asıl önemlisi halka, yangın çıkaran yanlışları yapmamayı öğretmektir. Bu; okulda, evde, TV'de, her yerde, her an karşımıza çıkan yoğun ve sürekli propaganda kampanyasıyla alınabilecek bir sonuçtur. Yılda birkaç kez yapılan uyarıyla değil. Üçüncüsü, Orman İdaresi'nin, orman yangınlarını söndürecek personeli sayıca ve eğitim yönünden yeterli mi? Yetkililerin "yeterli" demesi yetmez. Bunlar o konuda gelişmiş ülkelerdeki personelin eğitim düzeyine çıkarılmadıkça amaca ulaşılmış sayılmaz. Yangına duyarlı bölgelerdeki sivil halktan iyi eğitim verilmiş "gönüllü" birlikleri kurulmadıkça ve onlar zaman zaman tatbikat yapılıp gereğinde devreye sokulmadıkça yine yetmez. Geriye teknolojiyi devreye sokmak, onun altyapısını hazırlamak kalır. Tabii sorumlulara zahmet olmazsa! Hürriyet, 5 Ağustos 2008

Yukarıda verilen metnin neden bir öğretici metin olduğunu gerekçeleriyle yazınız.

18


2.

ÜNİTE

ÖĞRETİCİ METİNLER

• • • • • • • • •

MEKTUP GÜNLÜK ( GÜNCE ) ANI ( HATIRA) BİYOGRAFİ ( HAYAT HİKÂYESİ ) OTOBİYOGRAFİ ( ÖZ YAŞAM ÖYKÜSÜ ) GEZİ YAZISI ( SEYAHATNAME ) SOHBET ( SÖYLEŞİ ) HABER YAZILARI FIKRA 19


DENEME MAKALE ELEŞTİRİ ( TENKİT )

1.

MEKTUP

• •

Mektup bir özel anlatımdır. Mektup; insanı mektup yazan hem olayı yaşayan hem de buna öznel açıdan tanıklık eden kişiye götürür.

Jean Paul Sartre

Mektup, bir düşünce ya da bir duyguyu yanımızda olmayan birine anlatmak için kaleme aldığımız yazılardır.

Mektubun Özellikleri:

20


Genel mektup planı: ………………. Yer ve tarih …………………………

1. Giriş

Hitap bölümü

……………………………………………………………… ……………………………………………………………… ……………………………

a.

………………………………………………. ………………………………………………………………

b.

……………………………………………………………… ……………………………………………………………… ………………………………………………

2. Gelişme

……………………………………………………………… ………………………………………………

a. Ad, soyad, İmza

b.

3. Sonuç

a.

b.

Dünya Edebiyatında Mektup Mektubun edebî tür olarak gelişimi Latin edebiyatına dayanmaktadır. Dünya edebiyatında mektup türünün gelişimi:

Türk Edebiyatında Mektup Türk edebiyatında mektup türünün gelişimi ve mektup türünde yazılmış önemli eserler:

21


MEKTUP TÜRLERİ

Mektup

Özel Mektup

Edebi Mektup

Resmi Mektup ve İş Mektubu

Açık Mektup

1) Özel Mektuplar Akraba ve dost gibi yakın çevredeki insanlara yazılan mektup çeşididir. Bu tür mektuplarda doğal ve samimi anlatım ön plândadır. Sanatçı ve edebiyatçıların, daha çok genel konular üzerinde yazdıkları özel mektuplara "edebî mektup" da denmektedir. Özel mektupları yazarken dikkat edilecek özellikler şunlardır:

22


MEKTUP / BEHÇET NECATİGİL 20 Temmuz 1980,İstanbul Sevgili Huriye, Selma, Ayşe, Saat öğleden sonra dördü çeyrek geçiyor. Evvelki gün öğleüstü Brüksel'e gelmiştik. Bin bir telâş içinde, sora soruştura gideceğimiz yeri öğrendik. Valizleri hava alanında emanetçiye bırakmıştık, orta halli bir lokantada 200 franga bir kap yemekle iki bardak bira içerek gene havaalanına döndük trenle. Bavulları alıp tekrar Brüksel. Oradan başka trene binip Knokke-Le Zoute denilen yere geldik. Bize ayrılan oteli bulduk. Ayrı odalara yerleştik. Gece dokuz buçuğa geliyordu. Sokakları tarayıp lokanta vitrinlerindeki yemek fiyat listelerine bakarak, en ehvenini seçip karnımızı doyurduk. 23


Dün öğleden sonra Bienal Sekreterliğini bulduk. Geldiğimizi bildirdik, 500 frankımızı alıp bize birer dosya verdiler. İçinde katılanların listesi, hangi otellere dağıtıldıkları ve başka şeyler. Her milletten şöyle böyle dört yüz kişi. Gece, saat sekizde büyük bir salonda büfe vardı. Yakalarımızda adımızı, milletimizi belirten küçük plakalar, ellerimizde davetiyeler girdik içeri. Dörder kişilik masalardan birine çöktük. Masadaki öteki iki kişi Japon idi. Gece öyle geçti. Şiir toplantıları bu sabah onda başladı. Açış konuşmaları saat 12.00’ye kadar sürdü. Saat 3'te tekrar toplanılmak üzere öğlen tatili yapıldı. Konuşmalar Fransızca. Ben hep Avusturya heyetine bakındım, gece bulamamıştım kimseyi, öğle üzeri yakalara baka baka, on sene kadar önce birkaç şiirini çevirip Türk Dili dergisinde bastırdığım Ernst Jandl'ı yakaladım, iki de arkadaşı vardı. Tanıttım kendimi. Meğer onlar da Fransızca bilmezlermiş. Bunu öğrenince içim rahat etti. Yol çok uzun, Beşiktaş-Ortaköy yolundan uzun. Tahsin'le döndük otele, ne verdilerse yedik çekildik odalara. Üçteki toplantıya dörtte katılırız diyorduk. Şimdi saat beşe geliyor. Vazgeçtik. Şurada cumartesi, pazar, pazartesi, üç gün kaldı. O da geçer. 4 Eylül Çarşamba günü Brüksel'den İstanbul'a uçacağız herhalde. Belçika müthiş pahalı. Tahsin'le vitrinlere bakıyoruz hep. Tahsin mukayeseler yapıyor. Fransa'dan sonra en pahalı yeriymiş Avrupa'nın. 3170 franktan 1200 frank kaldı üç gün içinde. Ortada alınmış bir şey yok. Gideriz, ederiz, Paris, Londra deyip duruyorduk. Şimdi arpacı kumrusu gibi düşünüyoruz. Tahsin önce şöyle şöyle diyor, sonunda benim dediğime geliyor, düşünmeye başlıyor. Hiç değilse ben her gece gömlek yıkıyorum, Tahsin onu bile yapmıyor. Hâsılı boşa koyuyoruz dolmuyor, doluya koyuyoruz almıyor. Dur bakalım! Gene yazarım. Kimseye kart gönderemedim, üşeniyorum, içimden gelmiyor. Her şey önce iç rahatlığına bağlı. Siz benim için Beşiktaş'a kapanmayın, benim ne zaman döneceğim belli değil. Kumburgaz'da da bulurum sizi. Gene yazarım. Gün ola, hayrola! Gözlerinizden öperim.

Bir yakınınıza mektup yazınız. Metninizi oluştururken özel mektup yazma kurallarını unutmayınız.

24


25


Yazdığınız mektubu göndereceğiniz zarfı hazırlayınız.

26


2) Edebî Mektuplar: Edebî mektuplar; yazarları, içerikleri ve ifade şekilleri ile özel mektuplar içinde ayrı yer tutar ve ayrı şekilde ele alınırlar. Edebi mektupların özellikleri ve önemli örnekleri:

27


TEVFİK FİKRET’TEN SÜLEYMAN NAZİF’E 2 Şubat 1314 (1899) Umutsuzluk , umutsuzluk ,umutsuzluk!.. Umutsuzum kardeşim; korkunç bir kızgınlık bunalımı içindeyim, sönüyorum. Bu biraz daha sürerse, eyvah! Nedenini söyleyeyim mi? Fakat bu o kadar tuhaf ki, gülersiniz diye kendi halime gülüyorum. Koca bir dünya içinde yalnızım, Nazif! En yakın arkadaşlarımın arasında, sokağa çıplak çıkmış bir adam duygusuyla titriyorum; herkesin vicdanı kapalı, örtülü; yalnız ben çıplak! Herkes hiç olmazsa üniformalarla – ne diyeyim – mayasını örtüyor; herkes zamanın alçaklık süslerine bürünebiliyor; herkes namuslu geçinerek alçak yaşamanın kolayını buluyor; herkes bu rezalet havasında nefes alabilmek için 28


bir kolaylığa, bir çareye, bir büyüye sahip. İşte kalem namusu, basın namusu, edebiyat namusu.. O da öldü, o da çiğnendi. Gazetesinde bir jurnal basamayanlar artık gazeteci sayılamıyor. Sonra içimizde o edepsizleri kötülüklerinin üstün gelmesinden dolayı kutlamaya koşarak, “Bir gaza ettin ki hoşnut eyledin Peygamberi” alkışlarıyla onların bu danışıklı dövüşlerini, namussuzluğun bu vicdanı kıran yengisini alkışlayacak namuslular da var. Elvedâ ey aşk-ı nâmus, elfirâk ey sıyt-ı âr! (Ey namus aşkı, ey utanmanın iyi ünü, Allahaısmarladık) Bilir misiniz, bu zamanda namus, kılıfını kemirir bir cevherden başka bir şey değil. Size koşuyorum; elbette siz beni anlar, benimle ağlarsınız. Bayramın ilk günlerinden beri damarlarımın içinde bir kızgınlık zehri dolaşıyor, kanımı kemiriyor. Burada artık herkesin benden ürktüğünü, kaçmak istediğini görüyorum. Herkes edepsizliğe hak veriyor; bana diyorlar ki: “Zaman haklıdır, akıllıdır; sen budalasın!” Allah aşkına siz öyle yapmayın, siz bari deyiniz ki: “Sen budalasın; fakat zaman haklı, akıllı değildir!” Umutsuzluğumun derecesini düşünemezsin, kardeşim; kendimi taşlara çarpacağım geliyor. Fakat hani benim yurtsever kanımla kirlenecek bir temiz taş?

Tevfik Fikret

3) Resmî Mektuplar ve İş Mektupları a) Resmî Mektuplar: Resmî dairelerin ve tüzel kişilik taşıyan kuruluşların birbirlerine yazdıkları resmî yazılarla; bunların, vatandaşların başvurularına verdikleri yazılı cevaplara denir. İş mektuplarına benzerler. Resmi mektupların özellikleri:

29


TC

ESKİŞEHİR VALİLİĞİ ESKİŞEHİR ATATÜRK LİSESİ SAYI: 510/620 ESKİŞEHİR. 12.11.2011 KONU: Öğrenci devamsızlığı Sayın Hasan Basri KAYA Yeşiltepe Mah. 2. Tugay Sok. No.:24 26210 ESKİŞEHİR

Velisi bulunduğunuz 8 A sınıfından 225 numaralı Gönül KAYA'nın devamsızlığı 13 günü bulmuştur. Devamsızlık durumunu görüşmek üzere en kısa zamanda okula gelmenizi ri ederim. imza Fatih SAYINER Okul Müdürü

Siz de başvuracağınız kursa kayıt için istenen öğrenci belgesini almak için okul idaresine bir dilekçe yazınız.

30


b) İş Mektupları: Özel kişilerle iş kurumları ve iş kurumlarının kendi arasında, işle ilgili olarak yazılan mektuplara denir. Bu mektuplarda konusu ne olursa olsun bir iş ya da hizmet söz konusudur. Bu bir sipariş, satış, şikâyet, borç alıp verme isteği, tavsiye ya da bilgi isteme olabilir. İş mektuplarına, kendisine mektup yazılan kişi ya da kurumun ad ve adresi ile başlanır. Kâğıdın sağ tarafına tarih yazılır. Adres ve tarihten sonra uygun bir aralık bırakılır, paragraf yapılarak doğrudan istek yazılır. Son bölüme saygı ifade eden bir söz eklenerek mektup bitirilir. Mektup metninin sağ altında mektubu yazanın adı ve soyadı ile imzası yer alır. İş mektuplarında şekil birliğini sağlamak için, son zamanlarda satır başı yapılmamakta, satır başları, satır aralıkları daha da açılarak gösterilmektedir. Böylece yazı, sol ve sağ yanlardan bir blok hâlinde ve aynı ölçüler içinde kalmaktadır.

Kardeş Yayınevi, Ankara İlgi: 19.05.2011 tarihli yazınız. Yayıneviniz tarafından yayınlanmış olan Çocuklara En Güzel Türk Masalları adlı kitabınızdan okul kitaplığımız için beş adet gönderilmesini rica ederim. Saygılarımla,

(İmza) Hasan Kahraman İrfan Baştuğ İlköğretim Okulu Müdürü

Ek: Söz konusu kitabın beş adedinin bedeli olan 15 TL’nin yayıneviniz adına açılmış 31

olan hesaba yatırıldığına dair makbuz


Resmî mektuplar ve iş mektuplarında dikkat edilecek özellikler şunlardır:

32


4) Açık Mektup Herhangi bir düşünceyi, görüşü açıklamak, bir tezi savunmak için bir devlet yetkilisine ya da halka hitaben, bir kişi ya da kurum tarafından yazılan, gazete, dergi aracılığı ile yayımlanan mektuplardır. Açık mektuplarda sadece yazanı değil, geniş kitleleri ilgilendiren önemli konular ele alınır. Açık mektubun türü; makale, fıkra, inceleme yazılarından birine uygun olabilir. Açık mektup örneklerine zaman zaman gazete ve sanat dergilerinde rastlanmaktadır.

ANNEME MEKTUP / CAN DÜNDAR Sevgili Anneciğim Ne garip; yeni yeni fark ediyorum ki, çocukları anne olunca çocuklaşıyor anneler... Ve insan, zamanın nasıl insafsız bir öğütücü olduğunu bu rol değişiminde anlıyor. Eminim karnındaki ilk tekmemden, hatta doktorların 'Bundan sonra ağır kaldırmak yok' müjdesinden beridir iki kişilik yaşıyorsun yaşamı... Doğum odasında bir küçük el saçlarına tutununca değişti her şey ve o el, o saçtan hiç eksik olmasın istedin. Kim bilir kaç geceyi karyola başuçlarında derin iç çekişler dinleyip hüzünlenerek uykusuz geçirdin, kaç emzirme seansında bitkin uyuyakaldın. O gün bugündür hayatı, bir toprakla çiçeği kadar ortak üretiyor, tüketiyoruz. Yol boyu, kusurlarını hiç görmedik birbirimizin, yeteneklerimizi abarttık karşılıklı; toz kondurmadık üzerimize, kol kanat gerdik... Ben dünyanın en iyi evladıydım, sense tarihin en iyi annesi... Her çığlıkta başucumda biteceğini bilmenin güveniyle büyüdüm. Her derdimde benden çok dertleneceğini bilmenin o bencil alışkanlığıyla ayakta kaldım. Sevginle donandım... Ama sonra birden o korkunç çark devreye girdi ve yaşamın acımasız kuralı işledi, büyüdüm... Senin kollarında 'sen'den habersiz, bambaşka bir 'ben' çıktı ortaya. Bazen o eski 'ben'e hiç benzemeyen bir 'ben'... Çünkü fark ettim ki, anlattığın masalların yaşamda karşılığı yokmuş. Kızlar bir prens umuduyla kurbağaları öpedursun, ben her yalanda burnumu yokladım. Şaşırdım. Bostandaki lahanaların, ısırılmış lahanaların ve benzeri pastoral ninnilerin modasının geçtiğini gördüm sokakta... Söyleyemedim sana... Yaşamın değiştiğini, eski tecrübelerin artık eskisi kadar geçerli olmadığını anlatan kitapları salonun ortasında açık bıraktım, açıp okuyasın diye... Her kuşağın o vazgeçilmez 33


ikilemi depreşti yeniden; 'Devir de amma değişti' diye yakınırken sen; ben ilginle boğulduğumdan dertlendim. Bir yerim yaralandığında 'Anam görürse ne kadar üzülür' diye gizlemeye çalışmak küçük bir çocuk için nasıl bir yüktür bilir misin? Acından çok onda yaratacağın acı, acıtır canını... Oysa ne çok acılar paylaştık seninle... Ve ne çok sevinçler yaşadık beraber... Nasıl dar günlerde yardıma koşup kaç şenliğine ortak olduk birbirimizin? Lakin artık kafesten uçma vaktiydi.'Danaların girdiği bostan'da ayakta kalabilmenin yolu, tek başına kanat çırpmayı öğrenmekten geçiyordu. Yargıladık birbirimizi bir dönem... Sorguladık... Sen bana eş dost çocuklarını örnek gösterdikçe ben seni eş dost ebeveynleriyle kıyaslar oldum. Sen her sohbete 'Bizim çocukluğumuzda...' diye başladıkça ben, değişen takvim yapraklarını koydum önüne... Nasıl da zalim bir çark bu değil mi? Doğuyor, doğuruyor ve günün birinde yuvadan uçacağını bile bile koca bir ömrü karşılıksız veriyorsun... Ve hayat birden ıssız bir adaya dönüşüveriyor. Sonrası kâh bir kapı zili beklentisi, kâh bir mektup, kâh bir telefon sesi... Gizliden gizliye özlenen bir torun müjdesi... Fotoğraflar sarardıkça solan bir yaşam ve uzaklaştıkça yakınlaştığımız bir mazinin geri dönmez anıları... Yazılarla konuştuk öyle zamanlarda... Bakışlarla anlaştık. Ağlaştık birbirimizden gizleyerek acılarımızı... Bir mimikle özleştik, bir gülüşle kavuştuk. Ben büyürken seni de büyüttüm. Şimdi çok daha iyi anlıyoruz birbirimizi... Çünkü küçücük bir el saçlarımı kavrıyor geceleri... Karyola başlarında uykusuz geceler geçiriyorum. Pastoral ninnilerle büyütüyoruz oğlumu; yalancı çocukların burunları uzuyor masallarda, öpülen kurbağalar prens oluyor. ...Ve yaşamın değiştiğini, eski tecrübelerin geçersizleştiğini anlatan kitapları kaldırıyoruz salondan gizli gizli... O korkunç çark, acımasız bir hızla dönmeye devam ediyor. Zaman, öğütüyor kuşakları... İnsan ancak mahrum kalınca anlıyor sevginin değerini... Bense sevginden mahrum kalmaya fazla dayanamayacağımı biliyorum. O yüzden bu Anneler Günü'nde sana upuzun bir ömür diliyorum. Hem biliyor musun? 'SENİ ÇOK SEVİYORUM'...

MEKTUP YAZARKEN; 1. Mektubu kime yazacağınızı, hangi konudan söz edeceğinizi saptayınız. 2. Mektubun gelişme bölümünde neler söyleyeceğinizi kendinize göre sıraya koyunuz. 3. Anlaşılır bir dil kullanınız. 4. Mektubu yazacağınız kişiyle samimiyet derecenize uygun bir hitap ve üslup belirleyiniz. 5. Mektubunuzun girişinde “Nasılsın?”, “Oralarda neler yapıyorsun?” gibi sorular sormayınız. 34 6. Mektubunuzun son bölümünde selam ve saygılarınızı yollayıp mektubunuzu iyi dileklerle

sonlandırınız. 7. Mektubunuzu yazacağınız kâğıdın temizliğine dikkat ediniz. Mektubun başına tarih, sonuna


35


2.

GÜNLÜK ( GÜNCE )

Her gün not tutun. Tarih atmayı da unutmayın. Hayatımı günü gününe tutsaydım şimdilerde bir Larousse sözlüğü olurdu.

Max Jacop

Öğretmeye bağlı, gerçekçi anlatım türlerinden biri olan günlükler, bir kişinin önemli ve kayda değer bulduğu olayları, gözlem, izlenim, duygu, düşünce ve hayallerini günü gününe tarih belirterek anlattığı yazdığı yazı türüdür. Günlük Türünün Özellikleri:

36


Günlük Çeşitleri: 1 – İçe Dönük Günlükler ( özel ruhbilimsel günlük ):

OKTAY AKBAL’DAN 28 Aralık, Çarşamba Ocak’ın 29’unda tam on yıl olacak. Ziya Osman Saba’yı karlı bir havada Eyüp’te toprağa vermiştik. Yıllar çabuk mu geçiyor belirli bir yaştan sonra? Çocuklukta günler, haftalar bitmezdi bir türlü. Ama yolun yarısına gelmeye gör, her şey kopuk bir film gibi akıveriyor… Ziya Osman’ı son görüşümde ince bir dosya çıkarmıştı çekmeceden. “Nefes Almak” yazıyordu üzerinde. Yeni kitabıydı. “Ölümümden sonra çıkacak,” demişti. “Haydi, haydi,” demiştim, “Okurları o kadar bekletmeye hakkın var mı?” Gülümsemişti. Birkaç hafta sonrasını mı düşünerek. Ben düşünememiştim o günden ötesini. Canlı bir insanın, hele bir dostun, bir sevilenin yok olabileceğini düşleyemiyoruz. On yıl geçip gitmiş bile. Şiirlerini karıştırıyorum. Bilmeyen, Ziya Osman’ı yaşamı süresince ölümü özleyerek bekleyen biri sanır. Hep ölüm, hep ölüm düşünceleri. O ölümü değil, dünyada bulunamayacak bir çeşit “yaşam”ı özlüyordu. (Anılarda Görmek) NURULLAH ATAÇ’TAN 17 Nisan Cuma, 1953 Baktım çocuklar uçurtma uçuruyor. Her yıl, ilkyaz aylarında, uçurtmayı gördüm mü, bir üzünç duyarım içimde, ağlamaklı olurum. Ben uçurtma uçurmadım ki! Çocukluğumda pek isterdim, o renk renk kâğıtlardan yapılmış uçurtmaların havalanmasına içimi çekerek bakardım. Annem bırakmazdı beni uçurtma uçurmama. Günah mıymış neymiş, öyle bir şey uydurmuştu. (…) Çocukluğum olmadı benim. Çocukluğu olmayanın gençliği de olmaz. Bir şey söyleyeyim mi ben size? İhtiyarlığı da olmuyor böylesinin. Hani güzel bir ihtiyarlık vardır, insan çocukluğunda yaptıklarını, gençliğinde yaptıklarını hatırlar, anlatır da gözlerinin içi parlar, ben kendimde değil, başkalarında gördüm onu. Çocukluğu, gençliği olmamış kişinin yaşlılığında da bir tatsızlık var, yalnız ölümü düşünüyor, ölümden korkuyor, işte o kadar. 37


(Günce: 1) 2 – Dışa Dönük Günlükler:

OĞUZ ATAY’DAN 22 Haziran 1976 Eddington'u (The Nature of the Physical World) okuyorum. Yıllar önce okumuş olduğum 'entropi' sorunu yine ilgimi çekti. Benjamin'in Kafka'yı anlatırken, Eddington'un sözleriyle benzetme yapması ve entropi. Einstein'a göre milyarlarca yıl sonra evren bir ısı ölümüyle karşılaşacak –maksimum entropiye ulaşacak. Bize ne? denebilir. Kafka'nın dehşetinde entropiyi sezmesinin payı var. Ayrıca insan yaşarken 'sezgi' ile bu, milyarlarca yıl sonra olacak sıcak ölümün dehşetini duyabilir. Bence en korkuncu enerjinin her noktada aynı olması; 'Dehumanization' denilen şey gerçekte bu olmalı. Kafka'nın insanlarında gittikçe bir ilgisizlik, farksızlık başlar. Entropi başlar yani. Kafka evrendeki keyfi unsurun (random element) artışını sezmiş olmalı. Kafka'nın duyduğu dehşet, metafizik bir dehşet değildi yani. Son derece düzenli görünen, ama aslında akıl dışı olan toplumda, gerçeküstü -ya da dışı- keyfilikler yer alır. İnsanlar evrendeki baş aşağı gidişin farkındadırlar sanki bu yüzden bir yere ulaşılamayacağını (olumlu bir yere) bilirler. Aslında Kafka’nın romanların kahramanı olumlu bir tiptir; ümitlidir, savaşır kazanamayacağını bildiği halde. Bu, asil bir savaştır. Ümitsizliğe karşı savaştır. Entropiye karşı savaştır. Kafka'nın karşısında olanlar, aslında onun bu derin sezgisine karşı çıkıyorlar; yani bu sezgiye sahip olmadıkları için onu yanlış yorumluyorlar. (Günlük ve Eylem Bilim)

Günlük Türünün Tarihsel Gelişimi Özellikle Batı’da, 20. yüzyılda yaygınlaşan edebiyat günlükleri, “özel günlük” olma niteliğini de taşır. Türk edebiyatında günlükler, 1950 yılında Nurullah Ataç'ın bir gazetede günlük yazıları yazmasından ve yoğun ilgi çekmesinden sonra önem kazanmaya başlamıştır. Türün dünya ve Türk edebiyatındaki gelişimi, önemli örnekleri:

38


TOMRİS UYAR’DAN

26 Aralık 1975 Öykü kitabım çıkmış. Cağaloğlu’na inip alacağım birkaç tane. Hava yağmurlu, pis. Köprünün tam ortasındayken yaygın, büyük bir kızıllık aldı gözümü. Şoför de şaşırdı. Birilerine sorduk, Gürün Han’da yangın çıkmış. Öteki hanlara da sıçramış. Halk öyle alışık ki böyle olaylara, kılı bile kıpırdamıyor. Sıkışan trafiği yarıp güvercinlere yem atanlar var, kimse başını çevirip yangına bakmıyor. Oysa gök ürkütücü, kara dumanlarla kaplı.

39


İlk kitabımı basacak biri çıktığında bayağı sevinmiştim. Çünkü büyük çoğunluğun çarçabuk benimseyeceği bir iş yaptığımı sanmıyorum, bunu anlamam epey vakit aldı; ama artık kimlere seslendiğimi biliyorum. Bana dar, küçük gelen hiçbir şeyi kullanamayacağımı da. Üç-beş kitap alıp eve döndüm. Kapağı elledim, sevdim. Bütün nesneleri, varlıkları ancak dokunarak tanıyabiliyorum. Bir kadının saçlarının parlaklığını, inceliğini, bir erkeğin omuzlarını ancak değince anlayabiliyorum. Kitabım da artık benim sayılamayacağına göre, onu da dokunarak kavramaya çalıştım. (Gündökümü) Sizce yukarıda verilen metin hangi günlük türüne örnektir? Nedenleriyle yazınız.

CEMİL MERİÇ’TEN CEMİL MERİÇ’TEN 26.02.1963 Ağaç her gün meyve vermez. Konuşmayan ağaçlar da vardır. Ne dallarında çiçekler gülümser baharları, ne çiçeklerinde arılar dolaşır. Konuşmayan ağaçlar da var… Zindanda söylenen şarkıyı kim dinler? Zindanda söylenen şarkı ölüm kokar, zincir kokar, küf kokar. Ölüm açacak kapısını bir sabah o zindanın, ardına kadar. Kuşlar gibi geçiyor günler önünden, cıvıldamıyorlar. Günler tren, günler mavi ufuklarda eriyen birer ümit. Kanatlarından yakalayamıyorsun kuşları. Tren sessiz gidiyor rüya ülkelerine. (Jurnal - Cilt 1) Sizce yukarıda verilen metin hangi günlük türüne örnektir? Nedenleriyle yazınız.

GÜNLÜK YAZARKEN; 1. Sizin için önemli olan bir günü belirleyiniz. 2. Günlüğünüzü hemen o gece yazmanız gerektiğini unutmayınız. 3. Paylaşmak istediğiniz ve o gün içinde yaşadığınız olayları belirleyiniz. 4. Duygu ve düşüncelerinizi samimi bir 40 üslupla anlatınız. 5. Günün tamamını mı, bir bölümünü mü anlatacağınızı belirleyiniz. 6. Konunuza uygun bir plan ( giriş, gelişme, sonuç ) yapınız.


3.

ANI ( HATIRA ) Yüzlerce anım var. Zaman zaman bunlardan biri canlanıp beni ezmeye başlıyor. Nedense yazmakla onu defedeceğime inanıyorum.

Dostoyevski Bir kimsenin, özellikle tanınmış kişilerin yaşadıkları dönemde gördükleri ya da yaşadıkları ilginç olayları gözlemlerine ve bilgilerine dayanarak anlattıkları yazı türüdür. Tanınmış sanatçı, siyasetçi ve bilim adamlarının yazdığı anılar onların yaşayışlarını, yaşadıkları dönemdeki önemli olayları anlatması bakımından önemlidir. Anı Türünün Özellikleri:

Anılar, genellikle aşağıdaki nedenlerle yazılır:

Anı ile günlüğün karşılaştırılması:

41


Anı (Hatıra) Türünün Tarihsel Gelişimi: Batıda en çok yaygın bir tür olup ilk örneğini eski Yunan sanatçısı Ksenophon'un "Anabasis" adlı eseriyle vermiştir. Dünya edebiyatında anı türünün gelişimi ve önemli sanatçılarla eserleri:

Türk edebiyatında anı türünün gelişimi, önemli sanatçıları ve eserleri:

42


HALİT ZİYA / YUSUF ZİYA ORTAÇ Üstadı, başında lacivert bir bere, sırtında kaşmir bir ceket, elinde makas, bahçesinde bulduk: Bir dal, gül keserken… Telaşsız ve yumuşak adımlarla gelir, pek ölçülü bir nezaketle misafirlerini karşılardı. Birinci katta, pencerelerine yapraklar değen büyük bir odada toplandık. Hayal ötesi bir çay masası kurulurdu. Fakir mahallelerin sulh günlerinde bile tatmadığı, zengin konakların artık unutulmaya başladığı dünya nimetlerine kavuşurduk burada: çay, süt, sütlü kahve, kakao… Sonra, peynirlerin her çeşidi… Reçeller, reçeller, reçeller… Çilek, muz, menekşe kokulu fondanlar… Pastalar; şokolalı, kremalı, meyveli pastalar… Bisküviler, kuruvasanlar, küçük börekler… Yerdik, bütün açgözlülüğümüzle; hayır, hayır bütün açlığımızla yerdik!.. Sonra, eyvah, doyardık!.. Nasılsa davetliler arasına katılan son divan artığı şişman bir şair, Yaşar Şadi, tatlı bir baygınlıkla koltuğa yığılınca kibar ev sahibi, bıyıklarının altından kaybolan bir gülümseyişle sokulur, sorardı: - Size biraz pencereyi açayım mı? Ziyafet, akşam garipliği, daha doğrusu ayrılık garipliği çökerken bir piyano konseriyle sona erdi. Salonun bir köşesinde siyah kuyruklu piyanoda, bize tanrıların sesini dinleten, üstadın büyük oğlu Vedat’tı. Babasına, ihtiyar yaşında, ihtiyarın acısını çektiren Vedat… Halit Ziya Bey, Sultan Reşat tahta çıkınca onun başkâtibi olmuştu. O zaman Ser Kâtib-i Hazret-i Padişahî’yi kendisine pek yakışan, pek şık, pek alafranga bir sakalla gördük. Bir gün, Başmabeyinci Hurşit Bey ile beraber huzurda iken, Sultan Reşat: - Sizin birbirinizi çok sevdiğiniz, iyi geçindiğiniz görülüyor, memnun oluyorum, demiş. Halit Ziya Bey: - Evet, Efendimiz, kardeş gibiyizdir. Tevfik Fikret’le yan yana, Türk edebiyatının pencerelerini Batı’ya açan bu sahiden büyük adam, Cumhuriyetten sonra mebus olmak istemişti. Haksızdı bu isteğinde. O, mebusluk isteyecek değil, kendisine mebusluk teklif edilecek, hem de ricalarla teklif edilecek sayılı insanlarımızdan biriydi. Adı, edebiyat tarihimizde bir çağın adıdır. Ama iktidar onun kapısını çalacağına, o iktidarın katkısını çalınca ters bir ses: Evde kimse yok, dedi! Anı türünde eser okumak kişiye neler katar? Bu konudaki düşüncelerinizi açıklayan bir paragraf yazınız.

43


FALAKA’DAN / AHMET RASİM Her sabah Çarşı Camii’ nin arkasındaki harap zaptiye ahırlarının önünden, bir serçe sürüsü gibi, cıvıl cıvıl neşeli geçerdik. Okul biraz daha ileride, alçak duvarlı, oldukça geniş bir avlunun ortasında idi. Bir kattı, etrafında yükselen büyük kestane ağaçlarının birbirine karışmış koyu gölgeleri bütün çatısını kaplardı. Biz daha avlunun kapısından Hoca girmeden Efendinin olup olmadığını, şöyle bir bakar, anlardık: -Abdurrahman Çelebi gelmiş mi be? -Gelmiş, gelmiş... Abdurrahman Çelebi, Hoca Efendinin eşeğiydi. Siyah, huysuz, inatçı bir hayvan... Her sabah bizler gibi erkenden okula gelir, akşama kadar kalır. Evlerimizden, sırasıyla getirdiğimiz kucak kucak otları, yazsa ağaçların, kışsa sol taraftaki abdestlik sundurmasının altında yavaş yavaş yerdi. Ona su vermek, onu tımar etmek okulda bir ayrıcalıktı. Hoca Efendiye kim yaranırsa bunu mükâfat olarak kazanırdı. Okulun kapısına dar, taş bir merdivenle çıkılırdı. İçeri girilince ta karşı tarafta Hoca Efendinin rahlesi vardı. Rahlenin önünde top yavrusu, müthiş tuhaf bir kürek gibi siyah kayışlı, ağır falaka asılı dururdu. Hepimiz kırk çocuktuk. Kızları birkaç ay evvel bizden ayırarak başka yere almışlardı. Sınıf taksimi filan yoktu. Elif beyi, Amme`yi her şeyi bir ağızdan okuyor, rakamları bir ağızdan sayıyor,bir ağızdan ilahi söylüyorduk. Bütün dersimiz sıkıcı genellikle bir bestenin asla manalarını anlamadığımız güfteleriydi. Hoca Efendi, aksakallı, uzun boylu, bağırtkan bir ihtiyardı. Yaz kış, her zaman cüppesiz abdest almaya hazırlanmış gibi kolları, paçaları çıplak, sıvalı, yerinde otururdu. Öğleden sonra Çarşı Camii’ni süpürmeye gidip sonra hiç gelmeyen kalfa daha gençti. Müezzinlik de yapıyordu. Bize şeker, leblebi, keçiboynuzu, çiğdem gibi şeyler satardı. Gönen den geldiğimiz günden beri her gün okula devam ediyordum. En başta gelen zevkim falaka tutmak! Fakat bir gün Hâkim Efendi ile setre pantolonlu, asık suratlı biri geldi. -Kaymakam Bey! Kaymakam Bey! Dediler. Sakalsız esmer, uzun boylu, aksi birisi. Kapıdan girdiği anda Hoca Efendinin işareti üzerine hepimiz ayağa kalktık. Birisi çağırıyormuş gibi elini, başını sallayarak bizi yerimize oturttu. Hepimizi tek tek gözden geçirdi. Birkaçımızı okutmak istedi. Oysa bizler tek ağızla, ahenksiz okuyamazdık. Yüzünü buruşturdu. Yere baktı ve başını salladı. Sonra gözlerini Hoca Efendinin başında asılı duran falakayı dikti; baktı, baktı. Sanki ömründe ilk defa bir falaka görüyormuş gibi dikkat kesilerek öylece baktı. Döndü, selam vermeden çıkarken: - Biraz dışarı gelir misiniz, Hoca Efendi? Dedi. Hoca Efendi korkarak divan duruyor gibi kollarını önüne kavuşturarak yürüdü. Hâkim Efendi ile kaymakamın arkasından bahçeye çıktı. Dışarıda ne konuştuklarını bilmiyorduk. Ama falaka ertesi gün yine yoktu. Falaka yasak olmuş... diyorlardı. Sözde, Kaymakam Bey etmiş! Dayak korkusu kaldırılınca bizler kırk çocuk, öyle azdık, öyle kudurduk ki... Ne yaptığımızı bilmez hale geldik, artık hiç hocayı dinlemiyor, yüzüne leblebi atıyor, yalvartıyorduk... Dayaksız bizi okutamayacağını anlayan Hoca Efendi, nihayet yine bir gün falakayı çıkardı. Bu defa başucuna asmadı, oturduğu minderi arkasına gizledi. Fakat şimdi kim kabahat ederse, eskisinden daha fena dövüyordu. Çok iyi hatırlıyorum; kırk çocuk, hepimiz birliğiz. Aramızda bizi ele veren birisi çıkmıyor. Hoca Efendiye karşı tek bir vücut gibi hareket eder olmuştuk. Bir gün bahçede söz birliği ettik. İçeride hepimiz birden esnemeye başladık. Hoca Efendi de esnemeye başladı. Zavallı ihtiyar oracıkta uyuyuverdi. O zaman 44


yerimizden kalkıp rahlenin üzerindeki enfiye kutusu aldık, hepimiz çektik. Bütün mektebin içinde bir hapşırmalar başladı. Hoca Efendi gürültüden uyanınca işi anladı. Enfiyesini kimin çaldığını sordu. Hep bir ağızdan ahenkle: - Bilmiyoruz, bilmiyoruz, dedik - Hepinizi falakaya çekeceğim. - Bilmiyoruz, bilmiyoruz! - Kimse söylemeyecek mi? - Bilmiyoruz ki, bilmiyoruz ki! - Bilmiyorsunuz, öyle mi! Necip, git camiden falakayı çağır, çabuk. Beş on dakika sonra falaka geldi. Korkunç bir sahne başlamıştı. Sopayı biri bırakıp biri alıyordu. Artık nöbetleşe falaka tutuyorduk. Hepimizi sıra dayağına çektiler. O günden sonra Hoca Efendi esneme ile hapşırmayı en büyük kabahat sanıyordu. Hele hapşırmak... Kazara, kendiliğinden hapşıranı, benimle eğleniyor musunuz? diye yere yıkıyor, bayıltıncaya kadar dayak atıyordu. Aksi gibi benim hiç durmadan esneyeceğim geliyor, hapşırmak istiyordum. Birkaç defa bunun için dayak yedim. Hoca Efendi dayağı bitirince bürün kuvveti ile rahlesine vuruyor: - Bundan sonra kim hapşırırsa şart olsun ki, öldürünceye kadar döveceğim! diye bağırıyordu. … Siz de çocukluk döneminize ait bir anınızı yazınız.

45


Anı türünde yazılmış eserleri araştırınız, beğendiğiniz bir anı örneğini yazıp sınıfta arkadaşlarınızla paylaşınız.

ANI YAZARKEN; 1. Yazacağınız anıyı seçtikten sonra olayı detaylarıyla hatırlayıp kendi içinizde bir daha

yaşayınız. 2. Anınızı giriş, gelişme, sonuç bölümlerine göre planlayınız. 3. Yaşadıklarınızı samimi bir üslupla olduğu gibi aktarınız. 46 4. Anınıza konu olan olayın üzerinizde bıraktığı olumlu ve olumsuz etkileri yazmayı

unutmayınız.


4. BİYOGRAFİ ( YAŞAM ÖYKÜSÜ ), OTOBİYOGRAFİ ( ÖZ YAŞAM ÖYKÜSÜ ) Büyük insanların biyografileri ; değerli tohumlarla dolu yaşan bir ses, bir idrak kuvvetidir.

Samuel Smiles

Edebiyat, sanat, siyaset, ticaret vb. alanlarda haklı bir üne kavuşmuş, tanınmış insanların hayatlarını, eserlerini, başarılarını okuyucuya duyurmak amacıyla yalın bir dille, tarafsız bir görüşle yazılan inceleme yazılarına hayat hikâyesi (biyografi) denir. Biyografinin Özellikleri:

47


Biyografi yazarı aşağıdaki özelliklere dikkat eder:

Biyografiler yazım tekniğine göre de farklılıklar gösterir. Bunları kısaca şöyle sınıflandırabiliriz: a. Bilimsel biyografi:

b. Biyografik roman:

c. Nekroloji:

48


Türk Edebiyatında Biyografi Türünün Tarihi Gelişimi ve Önemli Örnekleri:

ŞİNASİ (1826-1871) İbrahim Şinasi 5 Ağustos 1826'da İstanbul'da doğdu, 13 Eylül 1871'de aynı kentte öldü. Topçu yüzbaşısı olan babası Mehmed Ağa 1829'da Osmanlı-Rus Savaşı sırasında vurularak ölünce, annesi onu yakınlarının desteğiyle büyüttü. Şinasi ilköğretimini Mahalle Sıbyan Mektebi'nde ve Feyziye Okulu'nda tamamladıktan sonra Tophane Müşiriyeti Mektubî Kalemi'ne kâtip adayı olarak girdi. Burada görevli memurlardan İbrahim Efendi'den Arapça, Farsça ve Osmanlıcanın yazı kurallarını öğrendi, gene aynı kalemde görevli eski adı Chateauneuf olan Reşat Bey'den Fransızca dersi aldı. Bu görevindeki çalışkanlığı ve başarısı nedeniyle önce, memurluk sonra hulefalık derecesine yükseltildi. 1849'da bilgisini artırması için devlet tarafından Paris'e gönderildi. Burada matematik, tarih, doğa bilim ve toplumsal bilimlerle ilgilendi. Edebiyat ve dil konularındaki çalışmalarını sürdürdü. Doğubilimci De Sacy ailesi ile dostluk kurdu Ernest Renan'la tanıştı, Lamartine'in toplantılarını izledi. Doğu bilimci Pavet de Courteille'e bilimsel çalışmalarında yardım etti. Dilbilimci Littré ile tanıştı. 1851'de Société Asiatique'e üye seçildi. 1854'te Paris dönüşünde bir süre Tophane Kalemi'nde çalıştı. Daha sonra Meclis-i Maarif üyeliğine atandı. Encümen-i Daniş'te (İlimler Akademisi) görev yaptı. Koruyucusu Sadrazam Mustafa Reşit Paşanın görevinden ayrılması üzerine, eğitim ve öğretim kurultayına sakalını keserek geldiği için üyelikten çıkarıldı. Reşit Paşa 1857'de yeniden sadrazam olunca, Şinaşi de eski görevine döndü. 1860'da Ağah Efendi ile birlikte Tercüman-ı Ahvâl gazetesini çıkardı. Devlet işlerini eleştirmesi ve Sultan Abdülaziz'e karşı girişilen eylemin düzenleyicilerinin yanında yer alması nedeniyle 1863'teki Meclis-i Maarif'teki görevine son verildi. Gazeteyi Namık Kemal'e bırakarak, 1865'te Fransa'ya gitti. Orada sözcük çalışmalarına yöneldi. Société Asiatique üyeliğinden ayrıldı. 1867'de İstanbul'a döndü. Kısa bir süre sonra yeniden Paris'e gitti. Burada kaldığı iki yıla yakın sürede, Fransa Ulusal Kitaplığında araştırmalar yaptı. 1869'da İstanbul'a dönünce bir basımevi açtı, yapıtlarının basımıyla uğraşmaya başladı. Kısa bir süre sonra beyin tümöründen öldü.

49


19.yy başları, Osmanlı İmparatorluğu'nun bir çöküşün eşiğine geldiği yıllardı. Batı'ya yönelerek ve Batı'nın desteğiyle önlenebileceğine inanmıştı. Batılılaşma hareketiyle birlikte yeni insanın yetişmesinde etkili olabilecek olan Batı kültürünü ve onun kaynaklarını tanıtma amacı ön planda tutularak Avrupa'ya öğrenci gönderilip onların bu yönde eğitilmesine çalışılıyordu. Bu grup içinde yer alan Şinasi Batı, özellikle de Fransız Kültürü ile de çalıştı. Şinasi, ülkenin uygarlaşma yoluyla gelişebileceğini bunun da Batı örnek alınarak eğitim alanında uygulanacak akılcı bir yöntemle gerçekleşebileceğini savunmuştur. Bu amaçla yazarlığında çok yönlü bir çaba içine girmiştir. Gazete çıkarmış, makale, şiir ve oyun yazmış, sözlük çalışmaları yapmıştır. Halkın "aydınlatılmasına" yönelik bu çalışmalarında eğitime önem vermiştir. Dilin yalınlaştırılması ve edebiyatın halkın anlayabileceği bir dille yazılması çabasının ilk örneklerini ortaya koymuştur. Batılılaşma sorununa yaklaşımında savunduğu düşünceleri gazeteciliği aracılığıyla halka iletmiştir. Bu amaçla kaleme aldığı yazılarını önce Tercüman-ı Ahvâl'de daha sonra da Tasvir-i Efkâr'da yayımlamıştır. İmparatorluğun iktisadi ve toplumsal yapısının gelişimine ilişkin sorunlara değinerek, halkın yönetiminde söz sahibi olması düşüncesini savunmuş, "ulus", "özgürlük", "yasal haklar", "basın özgürlüğü” gibi, o günün düşün yaşamına henüz girmemiş birtakım yeni kavramları tartışma gündemine getirmiştir. Düz yazılarında yalın bir dil kullanılmıştır. Dili Osmanlıcanın süslemelerinden arındırarak doğru ve güzel yazmaya öncelik tanınmıştır. Dildeki yalınlaşma çabasını edebiyat ve tiyatro alanlarındaki yenileştirme çalışmalarıyla desteklemiştir. Batı şiirini tanıtma, yeni şiir biçimlerini edebiyata sokma amacıyla Fransız şairlerinden çeviriler yapmıştır. Sizce yukarıda verilen metin hangi biyografi türüne örnektir? Nedenleriyle yazınız.

Sevdiğiniz bir kişinin ya da ünlünün biyografisini yazınız.

50


OTOBİYOGRAFİ: Kişinin kendi hayatını anlattığı yazıya otobiyografi denir. Otobiyografide doğumdan itibaren otobiyografinin yazıldığı ana kadar yaşananlardan anlatmaya değer olanlar yazılır. Edebiyat, sanat, siyaset, spor vb. alanlarda ünlü bir kişi; diğer insanlarca bilinmeyen yönlerini, başarısını nelere borçlu olduğunu ve nasıl kazandığını anlatmak amacıyla otobiyografisini yazar. Otobiyografi her ne kadar öznel bir anlayışla kaleme alınsa da gerçekler göz ardı edilmemelidir.

51


Tek çocuktum. 60'larda Bu 6'lar

6'ıncı ayın 16'sında saat 6'yı 56 geçe, 06 trafik kodlu şehirde doğdum. hayat boyu peşimi bırakmadı.

Can

Bartu'dan ad takmışlar; adımı ve tutacağım takımı seçme şansım olmadı. 21 Mayıs 1963. Ankara'da bir ihtilal günü,

stüdyoda babam ve annemle... Doğduğumda anayasa kabul edileli birkaç hafta olmuştu ve Menderes'in asılmasına birkaç ay vardı. *** Haziran 1961 tarihli Cumhuriyet: Bizim evi basan selin haberi manşette... Daha göbek bağımın ucu kurumadan evin önünden akan dere taştığından bütün zıbınlarımı sel aldı; çıplak doğdum denilebilir. Annem babam memurdu. Can Dündar Otobiyografi ile anı türünü karşılaştırınız.

PORTRE: Bir kimseyi karakteristik özellikleriyle okuyucuya tanıtmak amacıyla yazılan edebî yazılara portre denir. a. Fizikî portre:

52


b.Ruhi portre:

NAMIK KEMAL Namık çatılır az denecek geniş,

Kemâl, gayet büyük yuvarlak başlı, pek yüksek alınlı, pembe çehreli, hiddetlendikçe eğri kaşlı, koyu elâ gözlü, irice burunlu, fevkalâde güzel ağızlı, kırk yaşından sonra siyah kadar koyulaşmış uzunca, kumral sakallı, kısaya mail orta boylu, şişmanca, omuzları elleri ayakları küçük bir insandı.

Burnunun

sağ tarafında attan düştüğü zaman hâsıl olan yaradan kalma bir çizgi vardı. Pek nâdir hiddetlenir fakat şiddeti uzun sürerdi. Simasındaki ilahi cazibeyi âcizim. O ulvî simada pek çok mânâlar dolaşırdı.

tasvirden Hele fırlatır, saniye ulvî, nur...

gözleri, mükemmel bir insan fıtratının en güzel maskesiydi. Şimdi şimşekler şimdi tebessümlerle dolar, derken hazin hazin ruha işler. Her dakika, her ümitli, emin, mahzun düşünceli, hâkim, ilâhi mânâlar arz eden cevval bir

Onu her gören meftun, bütün vicdaniyle hürmetkâr olurdu. Kendisini tanıyanlardan bu hakikati itiraf etmeyen tek kimse yoktu. Bu fevkalâdeliğiyle beraber gayet sade idi. Süs, lüks denilebilecek hiçbir hâlini bilmiyorum. Pek sade giyinir, saatine altın kordon takmayacak kadar ziynet eşyasından nefret eder, kolonyadan başka koku sürünmezdi. Asla işlemeli gömlekler, mendiller kullanmaz, altın başlı bastonları eline almaz, hele paradan iyice tiksinirdi. Ali Ekrem Bolayır / Namık Kemâl Yukarıda verilen metin hangi portre türüne uygundur? Gerekçeleriyle yazınız.

ATATÜRK Atatürk her şart içinde kendisini empoze edenlerdendi. Bakışında, jestlerinde, ellerinin hareketinde, kımıldanışlarında ve yüzünün çizgilerinde bütün bir dinamizm vardı. Bu dinamizm etrafını bir çeşit sessiz sarsıntı ile dolduruyordu. Öyle ki birkaç dakikalık bir konuşmadan sonra bu mütevazı ve rahat adamın, bu öğreticinin anında bir uçtan öbür uca geçebileceğini, meselâ en rahat ve kahkahalı bir sohbeti keserek en 53


çetin bir kararı verebileceğini ve daha gücü bu kararı verdikten sonra yine aynı noktaya döneceğini düşünebilirsiniz. En iyisi istim üzerinde bir harp gemisi gibi çevik, harekete hazır bir dinamizm diyelim. Ahmet Hamdi Tanpınar / Beş Şehir Yukarıda verilen metin hangi portre türüne uygundur? Gerekçeleriyle yazınız.

Seçtiğiniz birinin fiziki portresini yazınız.

54


BİYOGRAFİ YAZARKEN; 1. Yaşamını yazacağınız kişiyi seçin. 2. Çeşitli kaynaklardan seçtiğiniz kişiyle ilgili araştırma yapın. 3. Topladığınız bilgileri aşağıdaki plana göre düzenleyin.

I)Giriş: a.Kişinin adı ve soyadı b. Doğum yeri, yılı, aile bilgileri II) Gelişme: a.Yaşamı * Öğrenim süreci * Toplumdaki yeri b. Kişiliği * Yaptığı işler ya da çalışmalar * Duygu ve düşünce dünyası

55


5. GEZİ YAZISI ( SEYAHATNAME )

Gördüklerimi yazdım da iyi ettim. Herkes oturdu, yorulmadan öğrendi. Ben zaten yorulmuştum.

Evliya Çelebi

Eskiden gezi notlarının kaleme alındığı eserlere "seyahatname" deniyordu. Modern zamanlarda ise Türkçe bir sözcük olan "gezi" terimi tercih edildi. Gezi yazısı, bir kişinin ya da grubun yurdun değişik bölgelerine ya da başka ülkelere değişik amaçlarla yaptıkları gezilerde gözleyip izlediklerini, tespitlerini, ele geçirdikleri bilgi ve bulguları, oralarla ilgili duygu ve düşüncelerini anlattıkları yayınlara denir.

Gezi Yazısının Özellikleri:

56


KIRIKKALE'YE GİDERKEN Ankara Kalesi, telsiz direkleri ve bir tünel... Yarım dakika karanlık. Ankara geride kaldı. Bu yol, bütün bozkırı geçer, Karadeniz'e dek ulaşır. İsmet Paşa yıllardır fikir döktü, ray döşedi. Şimdi ben, bu ray üstünden fikir taşıyan kültür savaşının zırhlı trenine yetişmek için kilometrelerin sekişini sayıyorum. Tren yolunda... Gezici eğitim sergisi Kırıkkale istasyonunda... Tren yolunda dediğim zaman dudaklarımızda yabansı bir kıvrıntı seziyor gibiyim. Sezmeye de gerek yok gerçekten: "Tren yolunda da laf mı a canım." diyebilirsiniz. Eğer siz, bir zamanlar Yahşıhan'a dek böyle gidip gelen eski tren bozuntusunu anımsarsanız hiç de böyle düşünmezsiniz. Hele benim gibi Yahşıhan yolunda tuhaflıklara tanık olmuşsanız... Size, istasyonların kimi bodurumsu, kimi kavaklar gibi birbirlerinin sırtından sırıtan uzun dallı ağaçlarından, çeşmelerinden, bayrak direklerinden, makaslarından, telgraf direklerine tünemiş güvercinlerinden, yol kenarında doygun doygun treni seyreden öküzlerden, özgür ve neşeli sıpalardan söz edeceğimize bizim orta Anadolu'ya kültür ve yeninin aşkını taşıyan trene rast gelinceye dek bugünkü güzel trenin yerindeki o eski tren ve ray bozuntusundan söz edeyim, herhalde canınız sıkılmaz. Yıl 1921, İnönü ile Sakarya savaşının araları... Ankara'dan Kayseri'ye doğru bir akın var. Kağnı, kağnı, kağnı… Yollardan, dağlardan, taşlardan gıcırtıdan geçilmiyor.

57


Mumyalanmış bir eşeğe benzeyen cılız, sanki tenekeden yapılma bir lokomotif, ince, uzun hörgücünü kaldırmış, bitkin develeri anımsatan vagonlar da bunların arasında Kayseri yolunu tutuyor. Her nedense o zaman burada işleyen dekovilde, sudan geçmeyen hayvanın inadına benzer bir inat vardı. Zaman zaman tutarağı tutardı. Bakarsınız, tıpış tıpış giderken birdenbire zınk yerinde sayar. Bir ses duyulur: "Lokomotifin suyu tükendi. Allah'ını seven su getirsin! " Kovalarla, ibriklerle, testilerle bir sürü halk su aramaya çıkar, su bulunmayan bir yerde ise herkes mataralarındaki, testilerindeki, teneke ya da toprak ibriklerindeki suları lokomotife boşaltırlar. Mübarek, yürümeye başlar. Ama yürüyüş de ne yürüyüş! Trenin üstünde pinekleyen ihtiyarlar, kimi zaman şöyle konuşurlardı: "Tren giderken indim, aptes bozdum, elimi yudum, trene bindim." "Abdest tazeledim, yine geldim, yetiştim." Yokuş bir yere gelindi mi bir ses yükselirdi: "Allah'ını seven vagonları ardından itsin!" Yüzlerce adam trenden iner, trenin durduğunu gören köylüler de gelir. Helesa yelesa ile treni yürütürlerdi. Trenin kömürü tükenip yöreden çalı çırpı topladığımızı da ben bilirim. Bunları söylerken sadece bir anıyı anlatıyorum. Dün süngüsünü tüfeğine çaputla bağlayıp düşmana saldıran bir ulusun o günü böyle geçerdi. Şimdi İsmet Paşa'nın döşediği raylar üstünde fikir gibi hızlı, düzenli ve rahat trenle Kırıkkale'ye yaklaşıyoruz. Makinenin, tekniğin dokunduğu yer, çölün ortasında bile olsa yepyeni bir uygarlığı fışkırtıveriyor. Kırıkkale işte böyle bozkırın ortasında baca, fabrika, asfalt, geometri, boyalı ev, sağlam tavan, iş gömleği giyen alın terli insan demektir. Kırıkkale bana, kopmuş bir film parçasının sarı bakkal kâğıdına yapıştırılması etkisini yaptı. Kırıkkale, başlı başına minnacık bir fabrika yuvasıdır. Sağı solu, önü arkası bozkırdır. İstasyon kalabalık... Siyahlar giyinmiş öğretmenler, iş gömlekli işçiler, ustalar, mühendisler, bereli kadınlar, irili ufaklı çocuklar vagonların çevresinde toplanıyorlar... [Sadri Etem (Ertem). "Kırıkkale'ye Giderken",Türk Dili Dergisi, Gezi Özel Sayısı, 1 Mart 1973]

GEZİ YAZILARININ TÜRLERİ VE ÖNEMLİ ÖRNEKLERİ

58


Gezi Yazısını “röportaj” ve “anı” türleriyle karşılaştırınız.

GEZİ TÜRÜNÜN TARİHİ GELİŞİMİ Gezi türünün uzun bir geçmişi vardır. Bugünkü tanımına ve niteliğine tam uymasa da çok eski çağlarda gezi türünden sayılabilecek örneklerin bulunduğu bilinmektedir. Eski Yunanistan’dan başlayarak günümüze kadar çeşitli ülkelerden birçok gezgin, elçi, şair ve yazar gezip gördükleri yerleri anlatan eserler meydana getirmişlerdir.

59


EVLİYA ÇELEBİ DARÜŞŞİFA’YI ANLATIYOR 1682 yılında Edirne’yi ziyaret eden Evliya Çelebi, külliyeden; “Orada bir Darüşşifa vardır ki dil ile tarif edilmez, kalemler ile yazılmaz “ diye bahseder. Ünlü seyyah, ayrıca külliye için şu ilginç tanımlamaları kullanmıştır: “Adı geçen bağın ortasında, göğe baş uzatmış bir yüksek kubbedir ki güya aydınlık hamam camekânı gibi tepesi açıktır. Bu açık yerde altı adet ince mermer sütunlar üzerinde Kiyanıyan tacı gibi bir kubbecik vardır. San’atkar iş üstadı, bu küçük kubbenin ta tepesine halis altın ile yaldızlanmış bir çeşit demir mil üzerine bir bayrak yapmış, ne taraftan rüzgâr eserse, o bayrak o tarafa döner. Garip görünüşlüdür. Ama aşağı büyük kubbe sekiz köşelidir. Bu kemerli kubbe içinde dahi sekiz kemer vardır. Her kemerin altında bir kış odası vardır. Bu odaların her birinde ikişer pencere vardır. Bir penceresi odanın dışında olan gülistanlı ağaçlığa bakar, diğeri de bu büyük kubbenin ortasındaki büyük havuz ve şadırvana bakar. Bu sekiz adet kış odalarının önünde, yine büyük kubbe içinde sekiz adet yazlık odalar vardır. Üç tarafı kafesli mermerler ile yapılmış bu büyük kubbe altındaki büyük havuzun çevresindeki sel sebillerden berrak su çağlayıp havuza girince, fıskiyelerden berrak su, kemerli kubbenin göbeğinde nihayet bulur. Böyle dikkat ve özenle yapılmış şifa yurdunun anlatılan odalarında çeşitli hastalıklara tutulmuş zengin ve fakir, ihtiyar ve genç doludur. Bazı odalarda ilkbaharda delilik mevsiminde Edirne’nin aşk denizi derinliğine düşmüş sevdalı aşıklar çoğalıp, hekimin emriyle bu tımarhaneye getirilerek altun ve gümüş yaldızlı zincirlerle kerevetlerine takılıp, her biri aslan yatağında yatar gibi kükreyip yatarlar... Kimisi havuz ve şadırvanlara bakıp kalender hülyası kabilinden sözler eder, nicesi dahi o kemerli kubbenin etrafında olan gülistan ve bağ ve bostan içindeki binlerce kuşların cıvıltılarını dinleyip, delilerin perdesiz ve ölçüsüz sesleriyle feryada başlarlar. Bahar mevsiminde çiçek kısmından sim ve zerrin, deveboynu, müşkü rumi, yasemin, gülnesrin, şebboy, karanfil, reyhan, lale, sümbül gibi çiçekler hastalara verilip güzel kokuları ile hastalar iyileştirilirler. Fakat delilere bu çiçekleri verince kimini yerler, kimini ayakları altında çiğnerler. Bazıları dahi meyveli ağaçları seyredip, ah daha hel hope pe pohe pelo deyip, çimenlik temaşası ederler...” Evliya Çelebi / Seyahatname’den Yukarıda verilen metin modern gezi yazısına örnek olarak gösterilebilir mi? Eser hakkında araştırma yapıp bu konudaki görüşlerinizi nedenleriyle açıklayınız.

60


BEŞ ŞEHİR’DEN… “Erzurum, Türk tarihine, Türk coğrafyasına 1945 metreden bakar. Şehrin macerası düşünülürse, bu yükseklik daima göz önünde tutulması gereken bir şey olur. Malazgirt Zaferi’nin açtığı gedikten yeni vatana giren cetlerimizin ilk fethettikleri büyük merkezî şehirlerden biridir. Tarihimizin ikinci dönüm yerinde, Millî Mücadele’nin ilk temeli gene Erzurum’da atılır. Her şeye rağmen hür ve müstakil yaşamak iradesi ilkin bu kartal yuvasında kanatlanır. Atatürk Erzurum’dan işe başlar. Tıpkı ilk fatihler gibi oradan Anadolu’nun içine doğru yürür; oradan başlayarak yurdumuzu ve milletimizin tarihi hakları adına yeni baştan fethederiz. Bu iki hadise arasında iki imparatorluk tarihi, bu tarihin acı, tatlı bir yığın tecrübesi içinde meydana gelmiş bir cemiyet ruhu, bir millet terbiyesi, bir hayat görüşü, bir zevk, bir sanat anlayışı kısacası, dünkü, bugünkü çehrelerimizle biz varız. Onun içindir ki Erzurum Kalesi’ni gezerken gözümüm önünde olan şeylerden çok başkalarını görür gibiydim. Sanki vatana çatısından bakıyordum. Bu çok güzel bir gündü, ilk önce camileri, başıboş dolaşmıştık. Yolda karşılaştığımız tanıdıklarla durup konuşuyor, her açık dükkâna bir kere uğruyorduk. Kendimi yirmi yıl önce, Erzurum’da lisede edebiyat muallimi olduğum zamana dönmüş sandım. Nihayet Kale’ye çıktık. Tepesi uçtuğu için Tepsi Minare denen eski Selçuk Kulesi’nden, 1916 Şubatı’nda ordusunun ricatini temin için çocuğu, kadını sipere koşan destanî şehri seyre başladık. Önümüzde henüz sararmaya yüz tutmuş ekinleriyle emsalsiz bir panorama dalgalanıyordu. Doğu, cenupdoğu tarafında çıplak dağlar biter bitmez, küçük köyleriyle, ağaçlık subaşlarıyla, enginliğiyle ova başlıyordu. Daha uzakta, Anadolu’nun şiir, gurbet kaynağı olan, halkımızın duyuşundaki o keskin hüznün belki de sırrını veren dağlar vardı. Günün büyük kısmını orada geçirdik. Sonra şehrin ovaya karıştığı yerde, Belediye Bahçesi’nin biraz ötesindeki yeni bir ilkokul binasına girdik. Erzurum taşı dururken çimentonun kullanılmasını bir türlü aklım almaz. Betonun getirdiği bir yığın kolaylık meydanda. Fakat bu kolaylıklar bazen de mimarinin aleyhinde oluyor. Hele mahallî rengi bozuyor. Erzurum taşı, Ankara taşı gibi çok kullanışlı. Her girdiği yere abide asilliği veren bir mimarî malzemesidir. İlkokul şirin, konforlu… Yirmi yıl önce gördüğüm yapıların hiçbirine benzemiyor. Bütün ovayı ayağımızın altına seren taraçasında, emsalsiz bir gurup karşısında çaylarımızı içtik. Güneş, bulutsuz, dümdüz bir gökte, olduğumuz yerden daha yassılaşmış, ovaya karışmış görünen Kop Dağı ile Balkaya’nın arasına inmeye hazırlanıyordu. Ne gökyüzü kızarmış, ne güneşin rengi değişmişti; hafif bir sarılıktan başka hiçbir batı alameti yoktu. Bütün değişiklik ovada idi. İlkin dağların etekleri gümüş bir zırha benzeyen bir çizgiyle ovadan ayrıldı. Sonra düştüğü yerde sanki külçelenen bir aydınlık, bendi yıkılmış bir su gibi, bütün ovayı kapladı, toprağın, ekinin rengini sildi. Gözümün önünde sadece ışıktan bir göl meydana gelmişti. Bütün ova billur döşenmiş gibi parlıyordu. Dağlar, bu cilalı satıh üzerinde yüzer gibiydiler. Güneş, batacağı yere iyice yaklaşınca, ovanın şurasından burasından kalkan tozlar, bu gölün üstünde altın yelkenler gibi sallanmaya başladılar. Bu bir akşam saati değil, tek bir rengin türlü perdeleri üzerinde toplanan bir masal musikisiydi. Zaten güneş o kadar sakin, o kadar hareketsiz bir halde alçalıyordu ki dikkatimiz ister istemez gözlerimizden ziyade kulaklarımızda toplanmıştı. Hepimizde çok 61


derin, çok esrarlı bir şeyi, eşyanın kendi diliyle yaptığı büyük bir duayı dinler gibi bir hâl vardı. Sonra bu billur aynanın üstünde, kendi parıltısından daha koyu ışık nehirleri taşmaya başladı. Nihayet güneş iki dağın arasında kaybolacağı zaman, son bir ışık, olduğumuz yere kadar uzandı. Toprak derin derin ürperdi. Ova yavaş yavaş saf gümüşten erimiş altın rengine, ondan da akşam saatlerinin esmerliğine geçti. O gece Erzurum’dan ayrılıyorduk. Biz trene binmek için yola çıktığımız saatte 3 Temmuz 1919 şehri 30 Ağustos zaferini kutluyordu. Ahmet Hamdi TANPINAR

Yukarıda verilen metin hakkında araştırma yapınız ve edebiyatımız açısından önemini açıklayınız.

GEZİ YAZISI YAZARKEN; 1. Yakın zamanda yaptığınız bir geziyi belirleyiniz. 2. Bu gezideki ilginç olay, durum vs. belirleyiniz. 3. Gezinin başlangıcından sonuna kadar geçen süreci bir kez daha düşünüp olay sırasını

ve mekan detaylarını düşününüz. 4. Gidip gördüğünüz yerin diğer yerlerden farklı yönlerini belirleyiniz. 5. Anlatacağınız yerin coğrafi ve kültürel özellikleri üzerinde de durunuz. 6. Giriş, gelişme ve sonuç bölümlerinde anlatacaklarınızı belirleyiniz.

Gezip gördüğünüz bir yeri gezi yazısı yazma kurallarına uygun olarak anlatınız. 62


6. SOHBET ( SÖYLEŞİ ) Söylediklerini kabul etmeyebilirim; ama söyleme hakkını ölünceye kadar desteklerim.

Voltaire

63


Bir yazarın, kişisel görüş ve düşüncelerini fazla derinleştirmeden, okuyucusuyla konuşuyormuş gibi içten bir hava içinde yazdığı yazılara sohbet denir.

Sohbet (Söyleşi) Türünün Özellikleri:

Sohbet Türünün Özelliklerinin Diğer Düşünce Yazılarıyla Karşılaştırılması:

64


Sohbet Türünün Türk Edebiyatındaki Önemli Temsilcileri ve Eserleri: Sohbet türünün edebiyatımızdaki gelişimiyle ilgili araştırma yapınız ve edebiyatımızda bu türün önemli temsilcilerini, eserleri yazınız.

BEZENMEK Bilmem ben kendime çekidüzen vermesini, derviş gibiyimdir. Berbere uğramaya üşenip sakal bir karış, saçlar öylesine, günlerce dolaştığım olur. Bir Mehmet Beyimiz vardı, çoktan öldü, rahmet dilemiş olacak, hatırlayıverdim. Tanışır, konuşurdum ama adımı hiç mi merak etmemiş, yoksa unuttu mu vermiş, nedir? Bir gün benim için: “Hani saçı sakalı akar gibi bir adam geliyor buraya, o işte.” demiş, duyanların hepsi de anlamışlar ben olduğumu. Bana da söylediler, hoşuma gitti, doğrusu tam bulmuş rahmetli. Çamurdan kaçınmayı bir türlü beceremem; çoraplarım hep düşer; yakamla boyun-bağımın biri bir yandadır, biri bir yanda; cigara külüne bulanmışım, ona da aldırmam… Dedim ya, derviş gibiyimdir. 65


Eee! Ne yapalım? Fikir adamıyım, bilim adamıyım ben; derin derin düşüncelerimden çıkıp da süslenmeye, dış güzelliklerle uğraşmaya ayıracak vaktim mi var benim? Okuyup okuyup da içimi bezeyeyim, kafamı donatayım, yeter bana. Ama görenler beni beğenmeyeceklermiş, varsınlar beğenmesinler! Öyle görünüş düşkünü kimselerin diyeceklerinden bana ne? Ben geçici şeylerle, istedik mi çıkarıp atabileceğimiz şeylerle değil, bizim ta içimize işleyen, benliğimizi yoğuran meziyetlerle övünen insanlardanım; onlarla yetinmeyip bir de dışa bakanlar uzak olsunlar benden, onlarla düşüp kalkmayı ister miyim ben? Bilirsiniz beni, bilirsiniz de inanmazsınız bu son dediklerime. Saçımın sakalımın akar gibi olduğu, benim kendime çekidüzen vermesini bilmediğim doğrudur ama övünülecek şey mi bu? Süslenmek, bezenmek elimden gelmez ama süslenmeyi, bezenmeyi kötülemeye kalkanlara pek kızarım. Adam dediğin üstüne başına da bakmalıdır; yalnız temiz giyinmesi de yetmez, kendine yakışacak şeyleri bulmalı, güzel olmaya, kendini bezendirmeye çalışmalıdır. Güzel olmak… “Ya yaradılışından güzel değilse?” demeyiniz, en çirkin, en biçimsiz insanlar dahi, biraz zevkleri varsa, o çirkinliklerini, biçimsizliklerini örtmenin, başka güzelliklerle karşılarındakilere unutturmamanın bir yolunu bulurlar. Süslenirler, bezenirler, öylelikle olsun kendilerini karşılarındakilere şirin gösterirler. “Ben yaradılışımdan güzel değilim” deyip de boynunu bükmek olur mu? Medeniyet dediğiniz, bir bakıma, tabiatla savaşmak, tabiatı olduğu gibi bırakmayıp düzeltmek, insanoğlunun istediği hale getirmek değil midir? Öyle olunca insanlar arasındaki çirkinlikleri de: “Ne yapalım? Öyle doğmuş onlar!” deyip çirkin bırakamayız, onları da elimizden geldiğince güzelleştirmek borcumuzdur. Bittabi kendimizden başlayarak. Bu söylediklerimin kendimi de kötülemek olduğunu biliyorum. Benim işime gelmiyor diye doğruyu saklayayım da işime gelecek doğrular mı uydurayım? Üstüne başına bakmayan, kendine bir çekidüzen vermeye özenmeyen adam gerçekten medenî bir adam değildir. Bir kere öyle kimselerde çevrelerindekilere bir aldırışsızlık vardır. Çevrelerindekilere gerçekten aldırsalar, onları gerçekten düşünseler kendilerini onlara beğendirmek isterler. “Ben böyle sallapati gezerim, korkunç bir suratım olur, gene de başkalarının arasına girerim, benimle konuşurlar, konuşmaya mecburdurlar.” demek kendini beğenmenin, büyüklenmenin ta kendisi değil midir? Böyle kendini beğenen, büyüklenen kişiden topluma ne iyilik gelebilir? Bilgisi varmış, derin derin düşünceleri varmış, şöyle iyilikleri, böyle üstünlükleri varmış… Bütün o bilgisi, derin derin düşünceleri, iyilikleri, üstünlükleri kendisinde, başkalarınca da beğenilmek, başkalarınca da hoş, sevimli görülmek dileğini uyandırmamışlarsa topluma ne hayrı olur öyle meziyetlerin? İyi biliniz, süslenmeyi, bezenmeyi kötüleyen, bir suç saymaya kalkan kimseler, toplumu hiçe sayan kimselerdir. Çocuklarınızın, gençlerin kendilerini beğenmeyip toplum için çalışmalarını istiyorsanız, onlara bezenmek, kendilerini çevrelerine beğendirmek dileğini de aşılayınız. O bezekleri iç bezekler, dış bezekler diye de ayırmayınız. İkisi de lüzumludur, ikisi de birbirinin tamamlayıcısıdır. Bezenmeyi kötüleyenlere bir başka bakımdan da kızarım. Önce kişilerin bezeklerine takılırlar, sonra da toplumun bezeklerini küçümserler. “Bize şairden önce, feylesoftan önce, iş adamı gerektir; tiyatrodan, eğlence yerlerinden önce daha önemli şeyler vardır.” diye kendilerini beğene beğene bir konuşurlar, maazallah! Tüyleri ürperir insanın. Giderek şairle feylesofu, tiyatroyu, eğlence yerlerini, hatta hemen bir fayda sağlamayacak bilgilerle uğraşan kimseleri toplum için zararlı saymaya başlarlar. Kişilerin güzel giyinmeye özenmelerini ayıpladıkları gibi sözlerini doğru dürüst söylemeye, düşüncelerine bir biçim vermeye çalışmalarını da beğenmezler, onları birer biçim düşmanı olmakla suçlarlar, biçimsiz özün kendini belirtmeyeceğini anlamazlar da: “Biz öz istiyoruz, öz!” diye bağırırlar. Bu da her türlü medeniyetin yok olmasına varır. Nurullah Ataç, Söyleşiler Edebî metinlerde kullanılan dilin, günlük konuşma dilinden farklılıklarını araştırınız. Bulgularınız ışığında yukarıda verilen metnin dil ve anlatım özelliklerini değerlendiriniz.

66


GÜLER YÜZ Asık suratlı insanlardan hoşlanır mısınız desem tabii bana gülersiniz. Zaten ben de biraz gülmeniz için söze böyle başladım. Güler yüze ve gülmeye dair olan bu konuşmayı asık suratla dinlemenizi istemem tabii. Konuşurken söze başladığınız sırada karşınızdakinin kaşlarını çattığını, asık bir suratla sizi dinlediğini görürseniz konuşmak hevesiniz kırılır. Lafı kısa kesip bu tatsız sohbeti bir an önce bitirmeye bakarsınız. Bir de karşınızdakinin sizi güler yüzle dinlediğini, hatta araya biraz da tatlı söz karıştırarak sohbete renk verdiğini görecek olsanız konuştukça konuşacağınız gelir. Zaten öyledir. Güler yüz her şeyden önce insana cesaret verir. Çünkü güler yüzlü insanlar her kusuru hoş gören, affeden insanlardır. Dünyada ilk adımlarını yeni atmaya başlamış bir çocuğa herkes güler yüzle bakar. Onun her kusuru yapabileceğini ve bütün kusurların affedilmeye layık olduğunu önceden kabul ettiğimiz için çocuk karşısında gülümser bir yüz takınırız. Olgun insanlar yalnız çocuklara değil, herkese affedici, kusura pek aldırmayıcı bir yüzle bakarlar. Bu dünya öyle çatık kaşla dolaşmaya, şunun bunun kalbini kırmaya değer bir dünya değildir. Onun için güler yüzlü insanlar arasında yaşayanların hayatı daha tatlı geçer. Bazı kimseler vardır, sanki Cenabı Hak onlara gülmeyi yasak etmiştir. Gülümsemeyi aklı başında adamın ciddiliğini bozan bir hâl sayarlar. Yüzgöz olmasınlar diye çocuklarına gülmezler; laubali demesinler diye komşularına gülmezler. Kaşları sanki kudretten çatılmıştır. Çalışırken çatık, konuşurken çatıklar. Hatta kendilerine ettikleri zulüm yetmiyormuş gibi gülenlere de kızarlar. Hayatı böyle saymak çok yanlıştır. Unutmayalım ki, biz insanların hayvanlardan bir farkımız konuşmaksa öteki farkımız da gülmektir. Hiç siz ömrünüzde gülen, kahkahalar savuran bir hayvan gördünüz mü? Zavallılar kim bilir ne kadar gülmek istiyorlardır! Hatta insan kardeşlerinin öyle bazı tuhaflıkları vardır ki, onların karşısında herhâlde kahkahalarla gülmek için can atıyorlardır. Ama, ne hikmetse, yüzleri gülmeye elverişli bir şekilde yaratılmamıştır. Kendilerini ne kadar zorlasalar gülemezler. Hâlbuki insanlar, çok şükür, gülebiliyorlar. Bu imkânı niçin kullanmamalı? Alain filozof hiddetin bir hastalık olduğunu söyler. Hem de hiddeti öksürüğe benzetir. Nasıl öksürük bir gıcıkla gelirse hiddet de öyledir. Bir kere başladı mı bir kere ile kalmaz; ikide bir öksürdüğünüz gibi ikide bir de hiddetlenir, sağa sola çatarsınız. Bu hastalığın bir tek tedavisi vardır. O da gülmeye alışmaktır. Gülmeye alışmak deyip geçmeyiniz. İkinci Cihan Harbi’nden önce, belki de Birinci Cihan Harbi’nin yarattığı ruh hâli yüzünden Avrupa’da bazı milletler çok az güldüklerini fark etmişlerdi. Âdeta neşe azalmış, insanlar fazlasıyla somurtur olmuşlardı. Bunun en çok Macarlar farkına varmışlar ve hatırımda kaldığına göre Budapeşte şehrinde insanlara gülmeyi öğreten bir mektep açmışlar. O zaman bu mektebe pek çok öğrenci yazılmış; özel olarak yetiştirilmiş hocalar gülmeyi ya öğrenmemiş veya unutmuş olan yaşlı başlı öğrencilerine hayatın türlü hadiseleri karşısında evlerinde, çalıştıkları yerlerde, kulüplerde, gazinolarda, hatta eğlence yerlerinde nasıl güleceklerini öğretmişler. O insanlar şimdi ne hâldedirler pek bilmiyoruz ama fi tarihinde insanları biraz olsun gülmeye alıştırmak için harcanan gayret herhâlde boşuna değildi. Nitekim Tagor filozof da kendi hususi mektebinde öğrencilerine günde bir saat gülmeyi, kahkahalarla gülmeyi değilse bile,

67


gülümsemeyi belletiyordu. Japonlarda yüksek terbiye, en büyük matem günlerinde bile gülümsemeyi emreder. Kocası ölen bir Japon kadını ziyaretçilerini gülerek karşılamak zorundadır. Hayatı iyi karşılamanın sırrını bulabilmek için her şeyden önce gülümsemeyi öğrenmeli. Belki siz de bilirsiniz: Her hadiseyi güler yüzle karşılayan bir adama, “Eh… Hayatta muvaffak olduğun için sen tabii daima gülersin. Ama biz öyle miyiz ya?” demişler. Adam, bir kere daha gülmüş, “Yanılıyorsunuz, hem de çok yanılıyorsunuz. Ben hayatta muvaffak olduğum için gülmüyorum. Tam tersine! Güldüğüm için hayatta muvaffak oluyorum.” demiş. Bu söz boşuna söylenmiş bir söz değildir. İçinde bilinmesi gereken bir hakikat saklı. Soğuğa dayanmanın en emin çaresi soğuğu sevmektir, derler. Gerçekten insan soğuğu aradığı zaman, ne kadar şiddetli olursa olsun, etkilenmez. Sıcacık şehir dururken karlı dağlara çıkanlar, vaktinden önce kışı arayanlar vardır. Karların içinde, gömleklerini de çıkararak bir pantolon âdeta çıplak gezerler. Soğuk, sıfırın çok altında olduğu hâlde onları üşütmez. Soğuğu sevdikleri için ona seve seve dayanırlar. Hayata dayanmanın en emin çaresi de hayatı sevmektir. İnsan bir kere hayatı sevince onun bütün külfetlerine katlanır; hiçbiri ağır gelmez. Sizi çok seven anneniz nasıl sizin yüzünüze hep gülerek bakarsa siz de hayata güler yüzle bakar, etrafınızdaki insanlara da neşe verir, hayatın bir kat daha güzelleşmesine hizmet edersiniz. “Güleriz ağlanacak hâlimize.” diyen şair, emin olunuz ki, hata ediyor. Ağlanacak bir hâl karşısında ağlamaya kalkan adamdan hiçbir fayda gelmez. Fakat gülümseyen adamda, ümit vardır: Bu hâlin bir çaresini bulacak demektir. Güler yüzün çözemeyeceği hiçbir mesele yoktur. Buzlar güneş karşısında nasıl erirse çetin meseleler de işe güler yüzle başlayan ve öylece devam eden insanların elinde çözülür. Asık surata kapanan kapılar güler yüze açılır. Bektaşi’nin hikâyesini bilirsiniz: 80 yaşında öldüğü hâlde mezar taşına “5 sene yaşadı” diye yazdırmış. Bu beş sene onun hayatta gülerek, neşe içinde yaşadığı, gam kasavet nedir bilmeden hoşça geçirdiği senelermiş. Hayatınızı yaşadığınız yıllar boyunca uzatabilmek için her anınızı gülerek geçirmeniz gerekir. Gene bizim bir şairimiz bir dostuna hediye ettiği resminin altına “Ağlarım hatıra geldikçe gülüştüklerimiz!” diye yazmıştır. Bu da güzel bir sözdür. Çünkü en iyi hatıra gülerek geçen günlerin hatırasıdır. Hayatta o günlerin sayısı az olursa insan bir gün gelir, “Ne etmişim de gülmemişim!” diye ağlayabilir. Yüzünüzden tebessüm eksik olmasın. Şevket Rado, Eşref Saat

İnsanların birbirini dinlemesinin önemi üzerine bir söyleşi yazınız.

68


SOHBET ( SÖYLEŞİ ) YAZARKEN; 1. Konunuzu yazıya dökmeden önce mutlaka bir “düşünsel plan” oluşturun. 2. Karışınızda bir dostunuz varmış ve ona sesleniyormuş gibi yazın. Anlatımınıza içten,

arkadaş canlısı bir havayı egemen kılın.

3. Karşılıklı konuşma (söyleşi) havası yaratmak için yazınızın elverdiği ölçüde ikinci çoğul

(siz) anlatımlı cümleler kullanın.

4. Söyleşide nasihat havası vardır. İnsanlar nasihat dinlemekten hoşlanmadığı için

okuyucuyla sıcak bir bağ oluşturmaya çalışın, gerektiğinde duygularınızdan söz ediniz.

5. Anlatımınızı deyim, atasözü, şaka, anı ya da ders veren kısa öykülerle süsleyin. 6. Okuyucularınıza “Sizce de öyle değil 69mi, siz de böyle düşünmez misiniz?” gibi soruları

sorarak onları yazınızın düşünsel dünyasına dâhil edin.

7. Cümleleriniz açık, anlaşılır, yalın olmalıdır. Düşüncelerinizi lafı fazla dolandırmadan

söyleyin ki yazınız akıcılık kazansın.


7. HABER YAZILARI Okurların önüne sözün özünü koyun ki okusunlar, anlaşılır biçimde koyun ki takdir etsinler, canlı biçimde koyun ki hatırlayabilsinler ve hepsinden önemlisi doğru olarak koyun ki ışığını takip etsinler.

Joseph Pulitzer

70


Günlük gazetelerde, belli aralıklarla yayınlanan dergilerde, meslek kuruluşlarının belli aralıklarla yayınladığı bültenlerde; radyo ve televizyonlarda belli zaman aralıklarıyla sunulan bültenlerde halka duyurulmak üzere yayımlanan yazılara haber denir.

Haber Yazılarının Özellikleri:

71


5 N 1 K Kuralı: Gazete haberlerinde uyulması gereken ilkeler vardır. Bir haberde bunların eksiksiz verilmesi gerekir. Bunun için de haber metninin altı soruya yanıt vermesi beklenir: • • • • • •

Haber kaynakları üçe ayrılır: 1. Resmî haberler:

2. Özel haberler:

3. Ajans haberleri:

Gazetecilikle İlgili Bazı Terimler:  Haber:  Sütun:  Sürmanşet:  Manşet:  Muhabir:  Ajans:  Tekzip:  Asparagas: 72


 Sansasyonel:

Türk Edebiyatında Haber ve Gazetenin Tarihi Gelişimi: Basın hayatımız 1 Kasım 1831 tarihinde çıkan ve ilk resmi gazete olan Takvim-i Vekayi ile başlar. II. Mahmut döneminde yayımlanmaya başlanan bu gazete, devlet görevlileri ve aydınlar başta olmak üzere gelişen olaylar hakkında yurttaşları bilgilendirmek için çıkarılmıştır.

Türk kültür hayatında haberin ve gazetenin gelişimiyle ilgili araştırma yapınız. Edindiğiniz bilgileri aşağıya yazınız.

73


ABD’de 14 yıl önce geçirdiği trafik kazasında ağır yaralanan ve kendisine “bir daha konuşamaz” teşhisi konulan bir Amerikalı, konuşma yetisine 2 papağanı sayesinde yeniden kavuşmasının ardından hayatını kuşlara adadı. Washington’daki evinde halen 80 kuşla birlikte yaşayan 50 yaşlarındaki Brian Wilson, 1995’te geçirdiği trafik kazasında ağır yaralandı. Doktorlar, kaza sırasında emniyet kemeri takılı olmayan Wilson’ın bir daha konuşamayacağını ve hayatının geri kalanında yatalak kalacağını söylediler, ancak 2 geveze papağan sayesinde Wilson konuşma yetisine tekrar kavuştu. O günleri AFP’ye anlatan emekli itfaiyeci Wilson, “2 kuş bana konuşmayı öğretti. Başımdaki yara o kadar kötüydü ki, hayatım boyunca 2 yaşındaki bir çocuk gibi bile konuşamayacağımı sanıyorlardı. Ancak 2 papağanım benimle konuşmaktan hiç vazgeçmedi. Sonra bir gün ağzımdan bir kelime çıktı, sonra bir kelime daha, sonra daha fazlası” diye konuştu. Artık neredeyse normal şekilde yürüyebilen Wilson, papağanlara minnettar olduğunu göstermek için hayatını kendisinin yeniden konuşmasını sağlayan bu kuşlara adadığını söyledi. Evini papağanları ve sahiplerinin istemediği birçok kuş için barınak haline getiren Wilson, “Onlar için elimden geleni yapıyorum. İsteyebilecekleri her şey burada var” dedi. Kuşlar için Wilson Papağan Vakfı’nı kuran Wilson, halen yaklaşık 80 kuş beslediğini, aylık masrafının yaklaşık 6 bin dolar olduğunu ve gelir elde etmek için kuşlarla gösteriler düzenlediğini belirtiyor. 27 Nisan 2011 – Radikal gazetesi Yukarıda verilen haber metninin 5 N 1 K’sını belirleyiniz.

74


Kapadokya’daki Yer Altı Şehri! Kapadokya’daki en büyük yer altı şehri ortaya çıkarılmayı bekliyor. Çukurören yer altı kenti tam 30 bin metrekarelik alanı kapsıyor. Bu büyüklüğü ile bilinen en büyük yer altı kenti özelliğini taşıyor. Yeraltı kentinin turizme açılması için 600 bin TL ödeneğe ihtiyaç duyuluyor. Üç yıldır süren temizlik çalışmaları sonucunda yeraltı kentinin büyük bir bölümü ortaya çıkarıldı. Bu yeraltı kenti tam 8 kattan oluşuyor. Burada yaşayan insanların tüm ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde tasarlanmış… Yeraltı kentinde, kuyuları,

bezirhane, şırahane, hayvan barınakları, toplantı salonu, kilise, depo, su dehlizler, tüneller, kilitli taşlar, kaçış ve sığınmaya çok müsait koridorlar yer alıyor.

Yaz aylarında dışarıdaki sıcak havaya inat içerisi adeta klimalı gibi… Kenti gezmek 3 saat sürüyor. Çukurören, Kapadokya’nın en büyük ve en eski yeraltı şehri. Yeraltı şehrinin birinci katında kilise, bezirhane, şırahane, hayvan barınakları, toplantı salonu, depo ve su kuyuları bulunuyor. 2. katta küçük hayvanlar için hayvan barınakları ve yaşam alanları olan mekânlar bulunuyor. Birinci ve ikinci katta ısınma amaçlı kullanılan alanlar da dikkat çekiyor. Dehlizler ve tünellerden ulaşılan 3, 4, 5 ve 6. katlarda, irili ufaklı odalar bulunuyor. Ayrıca 6. katta su kuyusu da yer alıyor… Buranın en büyük özelliğinin, korunmaya çok elverişli şekilde yapılmış olması… Tüm yeraltı şehirlerinde korunma özelliği vardır. Ancak Çukurören’de, dolambaçlı yollar, kilitli taşlar, kaçış ve sığınmaya çok müsait koridorlar öne çıkmaktadır. Dışarıdan gelen bir kişinin de içerde kaybolma ihtimali çok yüksektir. 22 Kasım 2009 – Milliyet gazetesi Yukarıda verilen haber metninin 5N1K’sını belirleyiniz.

75


“7 TEPELİ ŞEHİRDE BU 4 MEKÂNA GİDİN!” veya “BURDUR’DA 5 MİLYON YIL ÖNCE FİLLER DOLAŞIYORMUŞ!” başlıklarından birini seçerek haber yazısını oluşturunuz. Haberinizde 5 N 1 K olmasına dikkat ediniz.

76


HABER YAZISI YAZARKEN; 1. Haber olarak yazacağınız olayı belirleyin. 2. Seçtiğiniz konunun toplumun büyük bir kesimini ilgilendirmesi gerektiğini unutmayınız. 3. Haber yazınıza çarpıcı bir manşet ( başlık ) belirleyiniz. 4. Haberinizi yazmaya başlamadan 5 N 1 K ilkelerine uygun bir sıralama yapınız. 5. Haber yazılarının ters piramit şeklindeki yazı planına uyunuz. 6. Haber metnini hazırlarken kişisel yorumdan kaçınınız. 7. Haberi doğru ve tarafsız olarak verilmeye özen gösteriniz. 8. Haberinizi açık ve akıcı bir dille yazınız.

8. FIKRA ( KÖŞE YAZISI) Bir fıkra yazısı, bilindiği üzere, kolay yazılmaz. Deveye hendek atlatmaya benzer.

Andre Maurois Bir yazarın herhangi bir konu veya günlük olaylar hakkındaki görüşlerini, düşüncelerini ayrıntılara inmeden anlattığı gazete ve dergilerde yayımlanan kısa fikir yazılarına fıkra denir. Bu tür yazıların diğer adı da “köşe yazısı”dır. Fıkralar, gazete ve dergilerin belirli sütun veya köşelerinde yayımlanır.

Fıkra Türünün Özellikleri:

77


Fıkranın Yazılma Amacı:

Fıkra ile “makale” ve “söyleşi” türlerini karşılaştırınız.

78


Türk Edebiyatında Fıkra:

Genç Osman’dan Galilei’ye…

Hoşgörüsüzlüğün Tarihi

Hafta sonu iki gece üst üste Devlet Tiyatroları’nın iki oyununu izledim: Biri Turan Oflazoğlu’nun yazdığı “Genç Osman”… Diğeri Bertolt Brecht imzalı “Galilei’nin Yaşamı…” Devlet Tiyatroları’nın geniş oyuncu kadrolu, zengin kostümlü, tarihi oyunlarını özlemişiz. Genç Osman rolünde yeni yetenek Kutay Sungar, Galileo Galilei’de de tecrübeli Tamer Levent harikalar yaratıyorlar. *** İki oyunu üst üste izleyince aynı mesajları ve güncel boyutları fark ediyor insan… Bir defa iki oyunun kahramanları da aynı dönemden: Genç Osman 1618’te çıkmış tahta… Ünlü İtalyan bilgini Galilei ilk mercekli dürbünü 1609’da yapmış. İkisi de yenilikçi, reformcu, heyecanlı kişilikler… İkisi de farklı düşüncelerine karşı çıkarları zedelenen tutucuların direnişiyle karşılaşıyorlar. İkisi de hoşgörüsüzlüğün lanetine uğruyorlar: Birisi Yedikule zindanlarında, diğeri Engizisyon huzurunda… *** 17. yüzyılın penceresinden çağımıza bakınca insan, önyargıları parçalamanın atomu parçalamaktan zor olduğunu bir kez daha idrak ediyor. Batıl inanç karşısında ilimin, yerleşik nizam karşısında değişimin, kör bağnazlık karşısında yeniliğin işinin ne kadar zor olduğunu anlıyor. Bir sahnede Galilei, devrin önde gelenlerini, kendi icadı teleskopu incelemeye davet ediyor. Geliyorlar. Teleskop hemen önlerinde… Bir göz atsalar yıldızları görecekler. Bakmıyorlar. Çünkü kafalarının karışmasından korkuyorlar. Kuşkuyla gelecek soruların, inancın at gözlüklerini gevşetmesinden endişeleniyorlar. Gerçeğin, kendilerinin bilgi tekeline, inanç egemenliğine son vereceğini biliyorlar. 79


O yüzden gerçekle ilgilenmiyorlar; “Gerçek bizi nereye götürür”ü tartışıyorlar. *** Oysa Genç Osman, başıbozuk yeniçeri, sipahi ocaklarının yerine sadece askerlikle uğraşan, padişahın işine karışmayan bir ordu kurmaya niyetleniyor. Sarayda haremi kaldırıp tek eşliliğe dönmek istiyor. Kuran’ı her okuyanın anlayabileceği bir dile kavuşturma mücadelesi veriyor. Aynı dönem Galilei de, bilimde Latincenin tekelini kırmaya çalışıyor. Halkın diliyle okuyup yazmak istiyorlar –ki dil bariyerinin ardına gizlenen batıl inanç çöksün. Ancak farklı kitaplara, başka yıldızlara bakmak, muhalif görüşleri savunmak, yeni fikirlere açılmak her devir tehlikeli... “Sadece tek doğru vardır. Onu da biz biliriz. Başka kimseye laf söyletmeyiz” diyen ulema, statüsünün zedeleneceği korkusuyla saldırıyor. Toplumu kolay yönetmek için kuşkuya değil, sorgusuz inanca, mutlak itaate ihtiyacı var otoritenin… Ve tabii düşmanlara… Yargılanacak, linç edilecek, boğdurulacak düşmanlara… *** Sonuçta, çağı, ideolojisi olmayan, asırlarca durulmayan bir tahammülsüzlük kuyusuna atılıyor ikisi de… Biri 1622’de canına kıyılarak, diğeri 1633’te pişmanlığa zorlanarak yok ediliyor. Ama gerçek, zorbalıkla yok edilemiyor. Bir süre sonra Yeniçeri Ocağı reforma, Kilise bilime boyun eğmek zorunda kalıyor. “Genç Osman”da dendiği gibi, “İnsanlığın üstün bir anlayışa yükselmesi, birilerinin batmasıyla oluyor bazen…” Ve Galilei’nin dediği gibi “Dünya yine de dönüyor.” Can DÜNDAR Yukarıda verilen metnin türü fıkradır. Metinden örnekler vererek neden fıkra türü örneği olduğunu gerekçeleriyle açıklayınız.

Fazıl Say say bitmez! Yunus Emre sansürleniyor. Fareler ve İnsanlar sakıncalı. Şeker Portakalı erotik bulunuyor. Garfield şüpheli şahıs. Cinderella gözaltına alınıyor. Metalci selamı veren gençler, ülkücü zannedilip içeri tıkılıyor. Solcu müzik grubunun el koyulan bağlama’sında parmak izi aradılar. * Suna Kan’ın konser bileti delil oldu. İdil Biret’in konseri tekbirle basıldı. 80


Hürrem türban taktı. Spiderman namaza başladı. * İlkokul öğrencilerine tavsiye edilen 100 temel eseri değiştirdiler... Heidi dua ezberleyerek huzur buluyor, Pollyanna Allah’ın bahşettiklerinin kıymetini biliyor, Pinokyo teşekkür yerine “Allah razı olsun” diyor, Üç Silahşörler’deki Aramis hidayete eriyor. La Fontaine’in tilkisi bile “Allah yolunu açık etsin” diyor. * Fazıl Say hapse mahkûm ediliyor. Müjdat Gezen habire yargılanıyor. Levent Kırca savcılığa veriliyor. The Simpsons'taki komedi çizgi karakterler dini değerleri aşağıladı diye, rtük tarafından ceza kesildi abi. * İhbar ediyorum. Hamlet itikadımıza ters. Othello'da töre cinayeti işleniyor. Pamuk Prenses, yedi tane adamla aynı evde yaşıyor. Rapunzel kuleye erkek alıyor. Yılmaz ÖZDİL / Hürriyet (17.04.2013) Güncek bir konu seçerek kendi köşe yazınızı hazırlayınız.

81


FIKRA YAZARKEN; 1. Yazacağınız konuyu genişçe düşününüz. Konunuzu öteki konulardan ayıran önemli noktaları üzerinde durunuz. 2. Okurunuzu etkilemek için güçlü örnekler belirleyiniz. 3. Kendi cümlelerinizle yazınız, başkalarına özenmeyiniz. Konuyu aktarışınızda kişisel bakışınızın egemen olması gerektiğini unutmayınız. 4. İçten olunuz, basmakalıp sözlerden uzak durunuz. 5. Konunuzu yazmadan önce giriş, gelişme, sonuç bölümlerini planlayınız. Giriş: Ele alınacak konu ana hatlarıyla aktarınız. Gelişme: Konuyu fazla derinleştirmeden, düşünceyi geliştirme yollarını kullanarak aktarın. Düşüncelerinizi bilim insanı edasıyla değil, karşıdakini ikna etmeye çalışan biri gibi aktarınız. Cümleleriniz içtenliğinizi yansıtmalı. Sonuç: Aktardığınız düşünceleri özetleyiniz. Okura vermek istediğiniz mesajı bu bölümde kısaca aktarabilirsiniz. Gelişme bölümünde konuyu özetleyen cümleler kullanmışsanız, bu bölümde özet yapmanıza gerek yoktur.

9. DENEME

Deneme “ben” ülkesidir. Ben, demekten çekinen; her görüşüne, her görevine ister istemez “ben”liğinden bir parça koyama denemeye özenmesin.

Nurullah Ataç Bir insanın herhangi bir konuda içini dökmek, paylaşmak amaçlı kesin hükümlere varmadan samimi bir üslupla yazdığı yazılara deneme denir. Deneme Türünün Özellikleri:

82


Deneme Türünün Türk ve Dünya Edebiyatındaki Tarihi Gelişimi

83


Deneme ile Makale Arasındaki Farklar ve Benzerlikler

Deneme ile Sohbet Arasındaki Farklar ve Benzerlikler

TÜRK’ÜN MUTLULUĞU: ATATÜRK “Şeflerin ödevi hayatı sevinç ve istekle karşılamak hususunda uluslarına yol göstermektir” diyordu Atatürk ölümünden bir yıl önce yabancı bir devletin dışişleri bakanına. Tarihimizde ilk defa gerçekten halka yönelmiş, köylüsüyle el ele kurtuluşunun, mutluluğunun destanını yazmış bir devlet adamımızın dünyaya seslenişiydi bu. İmparatorluklar kurmuş bunca devlet adamları uluslarına ne getirmişti? Yağmalar talanlar, sönmüş ocaklar, kinler, her iki yandan gözyaşları ahlar vahlar pahasına kazanılan topraklarla kendi şan şeref edebiyatları, fetih 84


gururları dışında? Anadolu halkına, köylüsüne ne kazandırmıştı bunca fetihler istilâlar “hanedan” gururu, şan şeref tutkuları dışında, hayatı sevinç ve istekle karşılamak için ne yol göstermişlerdi uluslarına? Bir Atatürk gösterdi halkına, köylüsüne hayatı sevinç ve istekle karşılamanın, insan gibi yaşamının yolunu. Çünkü bir halk çocuğu, bir halk adamıydı Atatürk. Gücünü zorbalıktan, tanrısal desteklerden değil, halkın güveninden, halka güveninden, sevgisinden alıyordu. Halktan gelmiş, halka yönelmişti. Atatürk Türk ulusunun mutluluğunu kendi mutluluğundan ayırmıyordu. O da, her insan gibi mutlu olmak istiyordu elbet. Ama bir başkumandan, bir devlet şefi olarak, tek başına mutlu olamayacağını biliyordu. Oysa, tarih bize saraylarına kapanıp halkının köylüsünün dışında mutlu olmaya çalışan nice devlet şefi örneği veriyordu. Atatürk, halkıyla köylüsüyle birlikte mutlu olmak istiyordu. Köylüsü aç, halkı mutsuz yaşarken kendinin mutlu olamayacağını biliyordu. Bunca rütbeleri, sırmaları şanları şerefleri bırakıp Kurtuluş Savaşı’na koşmasını nasıl açıklayabiliriz yoksa? Bu savaş, Türkün mutluluğuna açılan ilk kapıydı. Ana yurdu kurtulduktan sonra Türk’e hayatı sevinç ve istekle karşılamanın yolunu göstermek gerekti. Bu yol batı uygarlığına giden yoldu. Türkiye’nin dramı, batı uygarlığı dışında kalmış bütün geri ülkeler gibi, “ölmesini bilmeyen şeylerle yaşamasını bilmeyenler arasındaki amansız çatışma” daydı. Ölmesini bilmeyen şeyler, Türkiye’yi Batı dünyasından en az bir iki yüzyıl geride bıraktıran kör inançlar, yobazlıklar, olumlu bilgi düşmanlığıydı. Yaşamasını bilmeyenlerse, tâ II. Mahmut’tan bu yana başlayan; ama en iyi niyetli aydınlarımızın bile ölesiye bağlanıp yaşatamadıkları, yaşatmakta direnemedikleri batı uygarlığını yapan bilim kafasıydı. Atatürk, bu çatışmada ölmesini bilmeyen şeylere karşı yaşaması gerekeni yaşatmaya çalışmış ve bunda büyük ölçüde başarıya ulaşmış tek devlet adamımızdır. Devrimleri tam yaptığına inanacak kadar saf değildi Atatürk. “Benim yaptığım işler birbirine bağlı ve gerekli şeylerdir. Bana yaptıklarımdan değil yapacaklarımdan söz edin” derken, devrimlerin tam olmadığını anlatmak istiyordu. Biliyordu ki devrimleri yetersizdi. Ama bu yetersizliklerin yine devrimlerle giderileceğini, devrimlerin yine devrimlerle ayakta kalabileceğini de biliyordu. Onun için de Atatürk, devrimlerini ulusun en dinç, en dinamik bölüğüne, gençliğe emanet etmişti. Atatürk, Türk ulusuna hayatı sevinçle karşılamanın, yani mutluluğunun yolunu göstermiştir. Bu yolda yürümek, bu uğurda ölesiye savaşmak, devrimleri devrimlerle beslemek Türk aydınına düşen en büyük görevdir. Vedat GÜNYOL Yukarıda verilen denemenin konusunu ve ana düşüncesini belirleyiniz.

KÜLTÜR VE MEDENİYET

85


Alman tarihçilerinin dilinde kültür lafı, daha önce mevcut olan medeniyete çok yakın bir mana kazanır. Bununla beraber birtakım ayrılıklar önerilir. Kültür, insanoğlunun fizik dünyaya, fizik çevreye söz geçirmek için sahip olduğu kolektif araçlar bütünüdür. Başka bir deyişle ilim, teknik ve uygulamalarıdır. Medeniyet ise insanın kendini inzibat altına alması, fikirce, ahlakça, ruhça yükselmesi için lüzumlu olan kolektif araçların tümü, güzel sanatlar, felsefe, din ve hukuk gibi… yaşayışının maddi ve ilerlemesi için gerekli

Ama bunun aksini ileri sürenler de var. Onlara göre, medeniyet toplum faydacı amaçlarına hizmet eder, akılcıdır: Emeğin, üretimin, teknolojinin bir akılcılık. Peki, kültür? O da toplum yaşayışının daha hasbi, daha manevi yönlerini kucaklar, saf düşüncenin, hassasiyetin, idealizmin meyvesidir.

Bu tekliflerden hangisine katılacağız? İki taraf da hem sayıca birbirine eşit hem de birikim olarak. Amerikan sosyologları ise, belki de beğendikleri Alman sosyologlarına uyarak ikinci anlayışı benimsemiş. Fakat antropolog ve sosyologların çoğu böyle bir anlayışı lüzumsuz ve karanlık bulmuş. Onlara göre ruhla madde, gönülle akıl, kavramlarla varlıklar arasında böyle bir ikilik kurulamaz. Sosyolog ve antropologların yüzde doksanı “medeniyet” kelimesini kullanmaz, “kültür” kelimesini tercih ederler. Kimine göre bu iki kavram eş anlamlıdır, kimine göre farklı. Bu iki kavramı ayıran çağdaş sosyologlara göre, medeniyet kelimesi aralarında yakınlık bulunan veya ortak bir kaynaktan gelen milli kültürler bütününü belirtmek için kullanılmalıdır. Mesela Batı medeniyeti denince Fransız, İngiliz, İtalyan, Amerikan kültürleri anlaşılmalıdır. Yani kültür kavramı belli bir topluma bağlıdır. “Medeniyet” ise zaman ve mekanda çok daha geniş, çok daha kucaklayıcı bütünler için kullanılmalıdır. Durkheim (Durkhaym) ile Mauss, medeniyetten, belli bir sosyal organizmaya bağlı olmayan sosyal olayları anlarlar; bu olaylar milli ülkeleri aşar, belli bir toplumun tarihi ile de sınırlanamaz, milletler üstü bir hayatları vardır. Medeniyet kelimesi, ilmi ve teknik gelişme, şehirleşme, sosyal organizasyonun giriftliği bakımından daha ileri bir aşamada bulunan toplumlar için kullanılır. Kelimenin eski anlamı bu idi. Zamanımızda daha çok, sanayileşme, modernleşme, gelişme gibi lafızlar tercih edilmektedir. Medeniyet kelimesinin beraberinde getirdiği değer hükümlerinden sıyrılmanın başka çaresi yoktur. Cemil MERİÇ Cemil Meriç'in kültür ve medeniyet konusundaki görüşlerini maddeler halinde belirleyiniz.

86


HAYAT VE EDEBİYAT Hayatın en önemli gerçeği samimiliktir. Bu itibarla, hayat ile bağı olan edebiyat, mutlaka samimi bir edebiyattır denilebilir. Hayatı en gizli, en karışık yönleriyle anlatmayan, duygularımızı tıpkı hayatta olduğu gibi saf ve derin bir şekilde duyurmayan, elemlerimizi, felaketlerimizi açık açık yansıtmayan bir edebiyat; hayat ile ilgisiz ve sahte bir edebiyattır. Öyle bir edebiyat, kelimeleri dizip onları işleyen pek hünerli kuyumcular çıkarabilir. Belki onlar çok süslü, çok göz alıcı şeyler yapabilirler. Fakat, ne yazık ki bütün bu sahte ürünler muntazam kış bahçelerinde yetişen iri yapraklı, parlak renkli çiçeklere benzer. Uzaklığından dolayı bize çok çekici, çok harikulade görünen o meçhul sıcak iklimlerin bu göz kamaştıran ürünleri nasıl açık bir havaya, sert bir rüzgâra dayanamazsa hayat ile ilgisi olmayan böyle bir edebiyat da zamanın sonsuz kasırgaları önünde süpürülüp gitmeye mahkûmdur. Hâlbuki bedii his, hislerimizin en ilahi ve en samimisidir. Akşam rüzgârı ile inleyen bir çam ormanının karanlık hışırtıları ne kadar tabii ise ruhun güzellik karşısında duyduğu hisler de hayatın en derin ve anlaşılmaz köşelerinden birdenbire fırlayıp çıktığı için, her şeyden çok samimidir. İşte bunun gibi milletler için de “güzel” ve “iyi” telakkilerinden daha “milli” hiçbir şey yoktur. Bir toplumu başkalarından ayırmak isterseniz onun din ve ahlak hakkındaki, güzellik hakkındaki samimi duygularını arayınız. Çünkü bunlar doğrudan doğruya ruhundan koptuğu için hayatının en samimi taraflarıdır. Yüksek ve hakiki sanat asıl ona derler ki, hayatı bütün genişliği ve bütün samimiliğiyle okuyucuya duyurabilsin. Ancak yapmacığın bittiği yerde sanatın başlayabileceğini, nedense, hala anlayamadık! Mehmet Fuat KÖPRÜLÜ Alışkanlıklarımız konusunda bir deneme yazınız.

87


DENEME YAZARKEN; 1. Kendi yaşantınızdan yola çıkarak deneme yazacağınız için cümleleriniz birinci tekil kişi (ben)yle kurulmalıdır. 2. Düşüncelerinizi aktarırken kalıplaşmış sözler kullanmayın. Kalıplaşmış sözler kullanmak, özgün bir metin ortaya koymanızı engeller. 3. Bilimsel verilerden yararlanabilirsiniz; ama düşüncelerinizi bilimsel kesinlik içerecek biçimde kurmayın. 4. Düşüncelerinizi, başkasına ders verir gibi yazmayın. Bir arkadaşınıza içinizi döküyormuş gibi yazın. 5. Denemenin bir itiraf ve sorgulama yazısı olduğunu unutmayın. Bir yandan yaşantınızla ilgili durumları itiraf ederken diğer yandan itiraf ettiğiniz konuyla ilgili olan durumların neden ve niçinini bulmaya çalışarak sorgulayın. 6. Kesinlikle başkasına özenerek yazmayın, başkalarının düşüncelerini sizin düşüncelerinizmiş gibi aktarmayın. Tek ölçüt sizin düşüncelerinizdir, zaten denemeyi ortaya çıkaran da bu düşünce biçimidir. 7. Konunuz ne olursa olsun temel amacınız insanı anlatmak olmalıdır. 8. Okuyucularınızın, sizin yaşamınızdan bir ders çıkaracağını unutmayın. 9. Cümlelerinizde gereksiz süslemelerden uzak durun. Yalın, açık, anlaşılır, rahat bir dille yazmaya çalışın. 10. Okuyucularınızın, duygularınızı ve düşüncelerinizi sahiplenmelerini sağlayacak içtenlikte yazın. 11. Denemede olmaması gereken en önemli şey nasihattir. Nasihat vermeyin.

88


10. MAKALE Bizi güçlü yapan yediklerimiz değil, hazmettiklerimizdir. Bizi zengin yapan kazandıklarımız değil, muhafaza ettiklerimizdir. Bizi bilgili yapan okuduklarımız değil, kafamıza yerleştirdiklerimizdir. 89

Francis Bacon


Makale, temeli düşünce olan yazı türüdür. Makalede konu sınırlaması yoktur. Bir düşünce, toplumsal bir olay, bilimsel bir gerçek, söz sanatları, plastik sanatlar, makalenin konusu olur. Makaleler bir tezi savunma yazılarıdır. Bu nedenle yapısı, ortaya atılan bir görüş ve bu görüşü destekleyecek düşüncelerle örülür. Makale Türünün Özellikleri:

Makale Planı:

Giriş Bölümü:

Gelişme Bölümü:

Sonuç Bölümü: Makale Türünün Tarihi Gelişimi:

90


Makale ile Sohbet Aras覺ndaki Farklar:

Makale ile F覺kra Aras覺ndaki Farklar:

Makale ile Deneme Aras覺ndaki Farklar:

91


Cumhuriyetin 80. Yılında Dilimiz / Düşüncemiz... "Dil, düşünme eylemi ve düşünce açısından ele alındığında insanı düşünen insan yapar, her şeyin büyük ölçüde dil ortamında yer aldığı ya da doğrudan dile yansıdığı görülür. Gerçektende dil, bireyin bilincini oluşturan, benliğini biçimlendiren temeldir; bilincin köklerine, bilinçaltının derinliklerine uzanan başlıca insansal işlevlerdendir. Düşünce, us, bilgi, buluş, insansal anlamda ancak dille olanak kazanır. Düşünsel / tinsel oluşum etkeni olan dil, dünyayı anlağımızın egemenliğine sokan temel araçtır, başlıca anlatım yöntemidir; insan yaşamının tüm görünümleriyle iç içedir: İnsanın hem içindedir, hem dışındadır; hem özneldir, hem nesnel. Somut uyaranlar düzlemini ancak onun aracılığıyla aşabilir insanoğlu..." (1) Ziya Paşa'nın, Londra'da yayımlanan Hürriyet gazetesinin 7 Eylül 1868 günlü sayısında yayımlanan "Şiir ve Düzyazı" başlıklı yazısında anlattığına göre, o zaman imparatorluğa bağlı olan Tunus Valiliği, bağlı bulunduğu devletin yasalarını anlayamadığı için, bölgenin anadili olan Arapçaya çevrilmesi dileğiyle Düstur'u İstanbul'a göndermiş. Onlar da, iyi Arapça ve Osmanlıca bildiğine güvendikleri bir kişiyi, söz konusu çeviri için görevlendirmişler. Yasaları alan, günlerce çalışmış ama bir türlü içinden çıkamamış. Her sayfada on yirmi çözümsüzlükle karşılaşıyormuş. Bakmış olacak gibi değil, İstanbul'da şiir ve yazı yazan, iyi Arapça, iyi Osmanlıca / Türkçe bildiğine inandığı yedi sekiz kişiyi bir araya getirerek durumu anlatmış. O ünlü yedi sekiz ozan ve yazar da yasa metinleri üzerinde günlerce tartışmışlar ama bir türlü içinden çıkamamışlar. Hattâ onların çevirileri de biri ötekini tutmuyor, biri ötekini yalanlıyormuş. Ziya Paşa sonucu şöyle bağlıyor: (Türk Dili Dergisi okurlarından özür dileyerek bu son bölümü Z. Paşa'mn dilinden vereceğim): "Sonra Düstûr bir başka ulema zata havale olunur. O da yapamaz. Hâsılı Tunus vilayeti mensup olduğu devletin kanunnamesine malik olamaz. (...) Taaccübe şayan değil midir ki bizde yazı bilmek başka, katip olmak yine başkadır. Halbuki şâir lisanlarda yazı ve imlâ bilen kâtip olur. Vakıa her lisanda edip olmak hayli ma'lûmata tevakkuf ederse de, âdeta muradını kâğıt üzerinde ifade etmek için yazı yazmak kifayet eyler. Bizde ise yazı talim edildikten mâda birçok şeyler daha bilinmek lâzım gelir." Yazı devrimi gündeme geldiğinde iman elden gidiyor, kimliğimizi yitiriyoruz, ekinimiz, bilimimiz yok olacak... diye, mangalda kül bırakmayanların torunları, bugün bir Türk kızının sesinden İngilizcenin birincilik kazanmasına devlet törenleri düzenliyorlar. Oysa, Cumhuriyet'in yıktığı, yok ettiği savlanan Osmanlı ekininin ve dilinin ne olduğu, o dönemleri yaşamış Ziya Paşa'nın anlattıklarından belli. Eski bilimimiz ve bilimsel(!) kaynakçamıza bakıldığında araştırmacılar, Cumhuriyetin kuruluşunda dilimizin %46 Arapça, % 14 Farsça ve % 5 Batı kaynaklı sözcük içerdiğini, buna karşılık Türkçenin %35 oranında kaldığını; Osmanlı yazışmalarında devlet dairelerinin %11 - 14, özel yazışmaların ve ozanların yazarların da %20 - 25 dolayında Türkçe kullandıklarını belgeleriyle belirtiyorlar. Osmanlı'nın son dönemlerine bakalım. H. Ziya Uşaklıgil'i örnek alırsak, H.Z. Uşaklıgil, hem Osmanlı'da dil sorunsalının giderek gündeme yerleştiği ve tartışılmaya başlandığı bir aşamanın yazarı, hem de dili en çok kullanan yazar. İşte Mavi ve Siyah romanının ilk baskısından bir bölümce: "Nazarın imkân-ı imtidadı kadar medid bi-şaibe, saf-ü nicellâ bir ufk-ı müşemmes altında bir derya yi nur içinde kaynaşıyor zannedilen çöl bir kum satîha-i sefid-ü şa'şaadârı ki semâ- yi pür' iltizamın dûnunda güya ebad-ı bi-nihayeye firar eden ufk'a yetişmek için koşarak tâ ilerde fark olunmaz, görülmez bir mev-id-i baid-i telâkide yetişiyor; ikisi, bu sema-yı pakize ile o derya-yı sâf-ı beyaban tâ orada, güya koşmaktan, birbirlerini kovalamakatan yorgun ve bi - tab düşerek bir buse-i bitab-ı visal ile yekdiğerine dudaklarını uzatıyor; tâ yukarıda da âzadede-i selap bir güneş bütün incilâ-yı şâ-şaasıyla beyaz bir fanus-ı hacle gibi şu bezm-i visalin üzerine zülâl-i saadetini döküyor." (2) 92


Toplam yüz sözcükten oluşturulan tek tümcenin yalnızca 33 sözcüğü anlaşılabilir, geri kalanı ortalama insanın anlayamayacağı Arapça ve Farsça sözcüklerdir. Peki, bu kimin romanı; hangi dilin ürünü; okur yazar oranı % 9.6 olan bir toplumun romanı olabilir miydi? Onun için Atatürk: "Ulusal duygu ile dil arasındaki bağ çok güçlüdür. Dilin ulusal ve varsıl olması, duygunun gelişmesinde başlıca etkendir. Türk dili, dillerin en varsıllarındandır; yeter ki bu dil bilinçle işlensin..." dedikten sonra ekledi: "Ülkesini, yüksek geleceğini korumasını bilen Türk ulusu, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.” 02.09.1930 Atatürk başta olmak üzere, dil sorunsalına köktenci bir devlet siyasası öngörüsüyle yaklaşan devrim önderleri, özgürleşen, tam bağımsızlaşan ulusumuzun, dil sorunsalını da kendi iç devingenliği, iç canlılığıyla çözeceğini ve Türk aydınlanmasının eğitimleşme / ekinleşme ve bu yolla toplumsallaşma / uluslaşma ayağını sağlam temellere oturtacağına inanıyorlardı. Çünkü onlar, yazı ve dil sorununu salt/ basit ve soyut bir okuma yazma işi olarak görmüyor, yazının yaygınlaşarak işlevselleşmesi, Türkçenin yabancı sözcük ve kurallarından arınarak aslındaki varsıllığına / üretkenliğine kavuşmasının, toplumu derinden kirzmalayacağını (3) tasarlıyorlardı. Bu tasarı gerçekleştiğinde: 1. Dilsel ve toplumsal ortamlarda dilini yazılı konuşma oranı hızla yükselecek; 2. Dilini yazılı konuşabilme yetkinliğine eren insan, elifba karanlığından abece aydınlığına çıkacağından, kendi kendine özgür / özgün düşünüş ortamları oluşturabilecek; 3. Yüzünü Batı'ya dönen insan / toplum ana diliyle yazıp konuşarak anadiliyle düşünüş yolları / yöntemleri üretme aşamasına gelmiş olacağından, Batı'dan gelebilecek bilimsel, ekinsel / eğitsel kavramları, teknik terimleri kavramada / Türkçe karşılıklarıyla değiştirmede zorlanmayacak; 4. Ana diliyle yazma konuşma oranı yükselen, ana dili ortamında düşünen ve düşün üretebilen, başka ortamlardan kendisine ulaşan terim, kavram ve sözcükleri ana diliyle karşılamakta zorlanmayan, kendi özitimiyle kurumlaşmış bir toplum dokusu oluşacağı için; bugün içinde bocalayıp durduğumuz çirkinliklerin, yetersizlik, aymazlık ve karanlıkçılıkların hiçbiri yaşanmıyor olacaktı, yaşanmayacaktı. Bu; böylesine çaplı, böylesine çağcıl ve böylesine kimi beyinlerin kavrayamayacağı denli uzak görülü, uz görülü bir ulusal diriliş ve yaşama tasarısıydı. Bu beklenen öngörülere, tasarımlara ulaşılamadıysa da dönüp ardımıza baktığımızda, seksen yıl gibi kısa bir sürede gene de epey yol alınmış olduğunu; kimi kez yollarımız kesilip duraksamak zorunda kaldığımızı, kimi kez yollarımızın hepten kapandığını, kimi kez yoz yollara, çakıllı izleklere yol verildiğine tanık olsak da gene de epeyce yol aldığımız, hattâ önümüz hepten açık olmasa da en azından kesinkes geriye gidiş / dönüş yollarının sonuna dek kapalı olduğunu görebiliyoruz. 1923 devriminin ilk günlerinde ulusun okuma yazma oranından, devlet yazışmalarında ve özel yazışmaların Türkçe kullanma oranlarından kısaca söz etmiştim. Yazıyı noktalamadan önce Türkçe kullanımıyla ilgili olarak sayımlamalardan söz etmek istiyorum. 1993 yılında Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesinin yaptığı bir sayımlamaya göre: Ülkemizde en doğru ve en yüksek oranda Türkçe kullanan gazete %75 oranıyla Cumhuriyet gazetesiymiş, öteki gazetelerin hiçbiri bu orana yetişemiyormuş. Kimi gazete ve yazarlar Türkçeyi uydurukça diye küçümserken, yazarlardan Mustafa Ekmekçi %96 ile Türkçe kullanımında birinci, %87 ile Melih Cevdet ikinci, %85 'le Oktay Akbal üçüncü sırayı alıyorlarmış. G. Civaoğlu ile Güngör Mengü %80, Mümtaz Soysal %79.2, İ.Selçuk %78.2, Ertuğrul Özkök %78, H.Cemal %77.2, Ali Sirmen %77, E. Çölaşan ile F.Koru %74.8, Mim Kemal Öke %69.2, A.Kabaklı %65.3, R.Tamer %64, Gürbüz Azak %64 Türkçe kullananlar olarak yazarlar sıralanıyor. Devletin resmi yazışmalarında oran %68,9, özel yazışmalarda ve yazında / sanat dallarında % 70.1, bilimsel metinlerde % 63 dolayında kalıyormuş. Ne olursa olsun, kim ne derse desin Türkçe artık gücünü ürünleriyle kanıtlamış, kurumlaşma aşamasına gelmiş bir bilim ve yazın / sanat dili. Tanrı korkusu ve inanç baskısı altında bile gücünü yitirmeyerek zümrüdüanka örneğindeki gibi yeniden doğuşu başardı ve yaşamını sürdürüyor. Cumhuriyetin 80. yılında güzel dilimizin almış olduğu bunca utkularla dolu yolu azımsamamalıyız ama neden gerekli taşları hâlâ yerli yerine oturtamadığımızı sorgulamaktan da geri kalmamalıyız. (1) Berke Vardır, Dilbilimin Temel İlkeleri, s. 10 (3) ag. yapıt, s 111. Daha sonra H.Z. Uşaklıgil hemen bütün yazılarını sadeleştirdi 93


(4) Kirzma, ekeneğe dönüştürülecek bozkırın 80- 100 cm derinden altüst edilmesi anlamını içeren bir tarım terimidir. Ali Dündar Yazarın Türk dilinin tarihsel gelişimi üzerine yazdığı bir makale örneği okudunuz. Bu metnin makale olmasını sağlayan özellikleri metinden örnekler vererek maddeler halinde sıralayınız.

FİZİKÇİLER VE DEPREM BİR ÖNERİ: DEPREMPARK Depremlerin ne zaman olacağını bilemiyoruz. Her afet gibi, depremler de en beklenmedik zamanlarda ortaya çıkabiliyor. (1999 yılındaki İzmit depreminin sabaha karşı 03.00’te olduğunu daha unutmadık.) Deprem yıkıcı bir afet. Depremin yıkıcı etkilerini gidermek uzun zaman alabiliyor. Depremden etkilenen yörelerin yeniden eski durumlarına döndürülmesinde büyük harcamalar gerekiyor. Kısacası, depremin ettiklerinden kurtulma, uzun soluklu ve masraflı bir uğraş gerektiriyor. Ülkemiz deprem kuşağında bulunduğundan, depremler kaçınılmaz olarak oluyor ve olacak. Öyleyse ne yapabiliriz? Fizikçiler ne yapabilir? Artık hepimizin bildiği gibi, öncelikle, depremin yapacağı yıkımları en aza indirmek için, deprem olmadan önce, yapılaşmamızı depreme dayanıklı duruma getirmemiz gerekiyor. Fizikçilerin bu konuda yapacakları şeyler yok mu? En azından yapıları çınlanıma (rezonans) getirecek titreşimlerin hesaplanmasını, bunların deneysel olarak incelenmesini gerçekleştirebilir fizikçiler. Bu tür incelemelerin sonuçlarının, özellikle deprem bölgelerindeki yapılaşmada önemli ve yararlı sonuçlar doğuracağı açıktır. Bir de deprem sonrası var. Deprem olduğunda ve depremden hemen sonraki durumlar için kurtarma planlamalarını yapmak, depremden sağ olarak kurtulanları barındırma ve deprem şokunu en aza indirebilecek şekilde yaşamalarını sağlayacak olanakları, deprem olmadan önce düşünüp oluşturmanın önemi açık. Bu konularda da fizikçilerin yapacakları şeylere bir örnek olarak Temiz Enerji Vakfı (TEMEV) üyesi fizikçilerin geliştirdiği bir uygulama projesinden söz etmek istiyorum. Temiz Enerji Vakfı üyesi fizikçiler (daha doğrusu fizik mühendisleri), depremden hemen sonrası durumlarda yararlı olabilecek bir proje geliştirmiştir: DEPREMPARK. DEPREMPARK nereden kaynaklandı? Deprempark düşüncesi, 1999’daki İzmit depremi sonrasında Temiz Enerji Vakfı’nın (TEMEV) geliştirdiği üç projeden biri olan ve İzmit Birleşmiş Milletler Çadır-kentinde Vakıfça uygulanan “Güneş Evi ve Bilim Oyunları 94


Merkezi” yapısından kaynaklanmıştır. TEMEV’deki fizikçiler, bu depremin ardından üç proje geliştirmiştir. Bunlar: • Bir güneş evi yaparak güneş enerjisinden sıcak su ve elektrik elde etme. Elde edilen sıcak suyu deprem bölgesinde yıkama-yıkanma amaçlı kullanmak; elde edilen elektriği de çevre aydınlanmasında kullanmak. •

Güneş enerjisinden yararlanan bir arıtma tesisi kurarak deniz suyundan temiz su elde etmek.

• Deprem bölgesinde yeniden yapılanma çalışmalarında enerji bilinçli ve iklime uyumlu yapıların yapılmasında danışmanlık yapmak ve bununla ilgili projeler geliştirmek. Bu projelerden ancak birincisi yaşama geçirilebilmiş, yukarıda da belirtildiği gibi, Birleşmiş Milletler Çadırkentinde bu yapı yapılmıştır. Yapılan bu proje ne yazık ki çadır-kentle birlikte sökülmüş ve yeniden kurulamaz bir şekilde parçalanmıştır. Oysa, bu projenin kalıcı olması, bir ilk örnek olması ve örnek alınarak başka yerlerde de uygulamaya sokulması ve geliştirilerek sürdürülmesi amaçlanmıştı. Bu proje, uluslararası bir yarışmada, yaklaşık bin proje arasından “en iyi ilk elli proje” arasında seçilmiş ve ödüllendirilmiştir.

İzmit BM Çadır-kentte yapılan Güneş Evi (1999)

DEPREMPARK projesi nedir? Kanımızca, güneş enerjisinden teknolojik olarak yararlanmada fizikçiler, hem kuramsal hem de uygulamaya yönelik olarak, önemli ve yararlı çalışmalar yapabilirler. Isı bilim (termodinamik) yasaları, güneş gözeleri ile ilgili kuramsal ve deneysel bilgileri bilen fizikçiler, bunların uygulamaları ile ilgili projeler de gerçekleştirebilirler. Deprempark projesi, bu görüşler ışığında ortaya çıkmış bir projedir. Ülkemizin karşı karşıya olduğu ve olacağı depremlerde, deprem sonrasında güneş enerjisinden yararlanarak, depremin ortaya çıkardığı yıkımdan etkilenen insanlara belli bir oranda yardımcı olacak bir projedir. Projenin kapsamı özetle şöyledir: Depreme duyarlı bölgelerimizde mahalle, köy gibi yerleşim yerlerinde ayrılacak bir alana (bir park yeri gibi), güneş enerjisinden yararlanarak elektrik ve sıcak su üretebilen depreme dayanıklı (çelik iskeletli) bir yapı yapılması öngörülmektedir. Bu yapıda güneş toplaçları ve güneş gözesi panelleri aracılığı ile güneş enerjisinden yararlanılarak (elverişli yerlerde rüzgar enerjisinden de yararlanılarak) elektrik enerjisi ve sıcak su elde edilecektir. Elde edilecek elektrik enerjisi herhangi bir olağanüstü durumda (deprem gibi) kesintiye uğramayacak, böylece gerek olağan koşullarda, gerekse olağanüstü koşullarda hizmet verebilecektir. Elde edilecek elektrik enerjisinden, çevre aydınlatmasında, olağanüstü koşullarda cep telefonu pillerinin yüklenmesinde, yine olağanüstü durumlarda ilaç vb. saklamak için soğuk odaya enerji sağlamada yararlanılacaktır. Elde edilecek sıcak su, gerek olağan gerekse olağanüstü durumlarda yıkama (bulaşık, çamaşır) ve yıkanma amaçlı olarak kullanılacaktır. Sonuç Fizikçiler toplumda, genellikle, sırça köşklerinde oturup doğanın işleyim yasa ve kuralları ile uğraşan kişiler olarak bilinirler. Genel kanı, fizikçiler bu yasa ve kuralları bulurlar ve bunların kullanılmaları ile ortaya çıkacak uygulamaları gerçekleştirmek üzere çeşitli mühendislik alanlarına sunarlar şeklindedir. Ancak bu demek değildir ki, fizikçilerin de yapacağı uygulamalar yoktur. Konuları derinlemesine bilenler, yani fizikçiler, daha 95


geniş bir açıdan olaylara bakarak çözümler üretebilme yeteneğine sahiptirler ve dolayısıyla değişik alanlardaki uygulamalarda da etkin olmalıdırlar. Burada öngörülen deprempark projesindeki uygulama buna bir örnektir. Umuyor ve diliyoruz ki, fizikçilerin geliştirdiği uygulama örnekleri giderek artacaktır. Prof. Dr. Demir İNAN Temiz Enerji Vakfı Başkanı / Temmuz 2005 Makaleler ele alınan konuda derinlemesine bilgi veren öğretici metin örnekleridir. Yukarıda verilen bilimsel makale örneğinden neler öğrendiğinizi maddeler halinde sıralayınız.

İlgilendiğiniz ve detaylı bilgi sahibi olduğunuz bir konuda makale yazınız.

96


MAKALE YAZARKEN; 1. Makalede temel ölçüt bilgi vermek, öğretmek olduğuna göre aktaracağınız konuyu savunacak derecede bilgi sahibi olmalı, bunun için konunuzla ilgili kitaplar okumalısınız. 2. Düşüncelerinizi kanıtlamak için düşünceyi geliştirme yöntemleri (tanımlama, tanık gösterme, karşılaştırma, örnekleme...)ni kullanmalısınız. Böylece yazınız inandırıcı ve ikna edici olur. 3. Makalenizi hazırlarken resmi bir dil kullanmaya özen gösterin. Seçtiğiniz konunun alanına uygun terimlere de yazınızda yer verin. 4. Yazmadan önce yazınızın planını çıkararak giriş, gelişme, sonuç bölümlerinde hangi düşünceleri işleyeceğinizi yazılı olarak bir kâğıda sıralayın. Giriş: Konuyu tanıtın. Okuyucu hangi konuyu ele aldığınızı, konuya hangi açıdan yaklaştığınızı giriş bölümünden anlamalı. 97 Gelişme: Konuyu açıklamaya başlayın. Düşüncelerinizi ayrıntılara inerek yazın. Düşüncelerinizi kanıtlamaya çalışın. Bunun için örnekler gösterin, karşılaştırmalar yapın. Gerektiğinde konunun uzmanı insanların sözlerini kullanarak onları tanık gösterin.


11.ELEŞTİRİ ( TENKİT )

98


Eleştirme, ileriye doğru bir sıçramadır. Amacı daha önce sıçramış olan sanatçıya toplumu ulaştırmak, ikisini birbirine bağlamaktır.

Pierre Roche

Bir sanat ya da düşünce eserini tanıtırken, zayıf ve güçlü yönlerini belirtme, bir yazarın gerçek değerini yansıtma amacıyla yazılan yazılara eleştiri (tenkit) denir. Eleştiri, sadece övgü ya da yergi değildir. Eleştiriler, ele alınan eserin ya da yazarın iyi anlaşılmasını sağlar. "Yergi", ayrı bir türdür. YERGİ: Bu tür ürünlerde toplum, kişi ya da olayların kusurları, kötü ve gülünç yönleri ele alınmaktadır. Divan şiirindeki karşılığı "hiciv"dir. Halk şiirinde ise "taşlama" adı verilmektedir.

Eleştiri Türünün Özellikleri:

Türk Edebiyatında Eleştiri Türünün Gelişimi:

GERÇEK DEĞERLERİ YOK SAYAN ÜLKEMDE ŞİRİN PANCAROĞLU’NDAN BİR ARMAĞAN DAHA: “İSTANBUL VE ARP” 99


Anımsayacaksınız: Fransa’da Türkiye Mevsimi programında ekim ayı içinde Eiffel Kulesi’nin kırmızı beyaz ışıklarla donatılması vardı. Aynı günlerde Grand Palais’de o muhteşem “Bizans’tan İstanbul’a: İki Kıtanın Limanı” sergisinin açılışı vardı. Ve Petit Palais’de Şirin Pancaroğlu ve arkadaşlarının “Padişahların Arpları” konseri vardı. İşte o günlerde sayıları elliyi bulan bir gazeteci ordusu Türkiye’den Paris’e gitmişti. Cumhurbaşkanı uçağıyla giden çoook önemli gazetecilerden tutun, kendileri “star” olan televizyon gazetecileri ya da sıradan muhabirler, yazarlar… Her türden bir dolu gazeteci… Sonraki günlerde boşuna bekledim biri şu konserden söz etsin diye… Dedim ya boşuna! Yok saydılar. ÖNCE SİTEM Kuşkunuz olmasın, Şirin Pancaroğlu’na karşı bir tavır değil bu. Genel cehalet, genel bilgisizlik, genel öncelikler sırası, memleketimin genel değer ölçüleri. (Yıllar önce Beijing’deki TC Kültür Ataşesi’nin Şefika Kutluer’i tanımayıp, “Bana ne herkese araba veremem, konsere nasıl giderseniz gidin” diye haykırdığını duymuştum. Sanatçının konseri şehir dışındaydı.) Yine kuşkunuz olmasın Allah gecinden versin Şirin Pancaroğlu’nun başına bir şey gelecek olursa, bütün o gazeteciler sayfalar boyunca timsah gözyaşları dökmekte yarışacaklardır… (Ceren Necipoğlu’nu anmadan edemiyorum!) Sitemim sadece gazetecilere değil, organizatörlere de… Bir rastlantı, Paris’ten dönüş yolunda, bir baktım THY’nin kuyruklarının en sonunda elinde koca çalgısıyla tek başına bekliyor Pancaroğlu. Geçireni falan yok… Bırakın siyasileri, her ünlü için seferber olan personel, oralı değil. Neyse ki o elinde koca yükle bekleyen “küçük kız”ın (sahne dışında görünümü öyle) ne denli “meşhuuuur” olduğuna herkesi ikna ettim de THY personeli ilgi gösterdi. PADİŞAHLARIN ARPLARI Şirin Pancaroğlu ve arkadaşlarının dediğim Paris’teki Petit Palais’deki konseri daha önce de yapılmıştı. 1 Temmuz’da Nantes Güzel Sanatlar Müzesi’nde… Dünyanın belki de en saygın festivallerinden olan Barok Festivali’ne davet edilmişti. Hatta o konser Fransa’da Türkiye Mevsimi’nin ilk etkinliğiydi, ancak nedense o da ülkemde değer karması içinde duyulmadan gelip geçti. Bu konserler Pancaroğlu ile “Barok Nomade” (Gezginci Barok- Çingene Barok) topluluğunun yönetmeni JeanChristophe Frisch’in ortak geliştirdiği “Padişahların Arpları” adlı proje. En etkileyici yanı Doğu müziğinde önemli yeri olan, Osmanlı Sarayı’nın arpı sayılan ve 17. yüzyıldan sonra yok olan, tarihten silinen, Şirin Pancaroğlu’nun araştırmalarıyla (Tekfen’in maddi desteğiyle) yeniden yarattığı “Çeng” ile Venedik saraylarının arpı “arpa doppio”yu, Doğu ve Batı’nın geleneksel çalgılarını bir araya getirmesi. Benim izlediğim ekim konserinde salon hınca hınç doluydu. Dışarıda kuyruklar uzuyordu. Salona sığmayanlar dışarıda ekrandan izlediler. Toplam beş Türk dinleyici ya vardık, ya yoktuk. Şirin Pancaroğlu’nun elleri, parmakları çengin üzerinde benzersiz bir dans, bir ayin gerçekleştirirken Nanja Bredijk (arpa doppia ) Derya Türkan (kemençe), Emmanuelle Guigues (viola da gamba), Yurdal Tokcan (ud), Rémi Cassaigne (lavta), Pierre Rigopoulos (perküsyon), Jean-Christophe Frisch (flüt) ve soprano Cyrille Gerstenhaber sesiyle ona eşlik ediyordu. Konser sona erdiğinde tüm salon ayağa kalkmış alkışlıyordu. YARATICILIĞA TEŞVİK Ekim ayının son günlerinde yaratıcılığa yönelik bir projeye daha imza attı Şirin Pancaroğlu. Başkanı olduğu Arp Sanatı Derneği bünyesinde geliştirdiği 2010 Kültür Başkenti Ajansı’nın desteklediği proje “İstanbul ve Arp” adını taşıyor. Amaç arp ve Osmanlı çengine yeni eserler kazandırmak. Türkiye kültüründen, dünya arp literatürüne katkıda bulunmak. Projenin üç ayağı var: Beste, konser ve albüm kaydı. “İstanbul” ana teması çerçevesinde arp veya Osmanlı arpı “çeng” için besteler yapmak üzere, birbirinden değerli altı besteci; Özkan Manav, Hasan Uçarsu, Turgay Erdener, Mahir Çetiz, Barış Perker ve Arda Agoşyan yer alıyor. Bu sanatçılar bestelerini, Mart 2010’da tamamlayacak. Ardından bu eserlerden bir albüm kaydı 100


yapılacak ve 2010 Avrupa Kültür Başkenti İstanbul’da projenin dünya prömiyeri, 2010 sonbaharında gerçekleştirilecek. Tam bir kültürlerarası diyalog. İstanbul’un müzik yoluyla yeniden ifade edileceği bir yolculuk, eşsiz bir serüven! Bana tüm sanatçılara, yolunuz açık olsun demek düşüyor. Zeynep Oral - Cumhuriyet gazetesi 13.11.2009 Yukarıda bir eleştiri örneği okudunuz. Bu metnin eleştiri olmasını sağlayan özellikleri metinden örnekler vererek maddeler halinde sıralayınız.

BALZAC’TAN YENİ ROMAN! Dünya edebiyatının en önemli isimlerinden, kimilerine göre roman sanatının zirvesi sayılan Honore de Balzac’ın birçok romanını, Sönmüş Hayaller, Vadideki Zambak, Eugine Grandet, Köylüler ve Goriot Baba gibi önemli eserlerini iyi çevirilerle okuma şansı bulmuştuk. Ama üretken bir yazar olan Balzac’ın hâlâ Türçeleştirilmemiş birçok eseri var. Geçtiğimiz günlerde Yapı ve Kredi Yayınları, Kazım Taşkent Klasik Kitaplar Dizisi içerisinde yayımlanan “Lanetli Çocuk” da bunlardan biriydi. İnsanlık Komedyası’ndan bir sahne Balzac, toplam seksen sekiz kitaptan oluşan romanlarını ‘İnsanlık Komedyası’ üst başlığı altında toplamayı düşünmüştü. 1300’lerden başlayıp 1845’e kadar gelen, ağırlıklı olarak Napoleon, XVIII. Louis, X.Charlesve Louise Philippe dönemleri etrafında geçen ‘İnsanlık Komedyası’nda Fransız toplumundaki karakterlerin hemen hepsi canlandırılmıştır. Toplumun bu olağanüstü tasvirini gerçekleştirmek için, bir romandan ötekisine geçen iki bine yakın karakter çizmiş ama ‘İnsanlık Komedyası’nı oluşturan her bir romanın kendi içerisindeki bütünlüğünü de ihmal etmemişti. Planladığı ve hatta isimlerini bile koyduğu elli romanını yazmaya ise ömrü yetmeyecekti. Birinci bölümü 1831, ikinci bölümü 1836’da yazılan “Lanetli Çocuk”, kitap halinde 1837’da basılmış ve Balzac tarafından 1845’de ‘İnsanlık Komedisi’nin Felsefi Çalışmalar bölümünde sınıflandırılmıştı. Yazarın olgunluk dönemi eserleriyle aynı tarihlerde yazılmasına rağmen, diğerleri kadar öne çıkmayan “Lanetli Çocuk”, Balzac’ın yaşadığı çağa göre tarihi roman niteliğindedir. Fransa’da iç savaşın yaşandığı, kanunsuzluğun hüküm sürdüğü 1591 yılının bir gece vakti, 18 yaşındaki genç bir kadının erken doğumu başlar. Doğurmaktan değil, kocasının gazabından korkmaktadır kadın. Çünkü yanı başında uyuyan elli yaşındaki kocası, kralın sadık adamlarından güçlü ve acımasız Herouville Kontu’dur. Kontesin korktuğu başına gelmez, kont karısına ve oğluna dokunmaz. Ne var ki, erken doğumu karısının evlilik öncesi ilişkisinin delili sayacak, bebekten nefret edecek, bütün sevgisini ikinci oğlu Maximillan’a verecektir.

101


Çelimsiz ve narin Etienne, babasının haşin yüzünü görmeksizin annesi tarafından büyütülür. Sanat ve edebiyata, müziğe, doğa bilimlerine ilgisi eğitmenler sayesinde geliştirilen Etienne, annesini kaybettiğinde yıkılacaktır. Aynı günlerde kardeşi Maximillan da savaşta ölmüştür. Herouville ailesinin adını sürdürmek arzusu, kontu yıllardan sonra büyük oğluna yaklaştırır. Niyeti Etienne’nin kontun gücünü de sağlamlaştıracak soylu bir evlilik yapmasıdır. Ancak kendisi gibi özenle yetiştirilmiş ince ruhlu bir kıza tutulur genç adam. Basit ve yoksul bir çıkıkçının kızı olan Gabriel’le şiirsel bir aşk yaşarlar: “Kuşkusuz o an, yeryüzüne ayak basmış ve yeniden gökyüzüne doğru havalanma zamanını bekleyen bir melekle karşılaştırılabilirlerdi olsa olsa. Platon’un gizemli dehasının ve insanlığın anlamını arayan herkesin o güzelim düşünü gerçekleştirmişlerdi işte: Tek ruh olmuşlardı, bilinmeyen bir yıldızın çehresini süsleyecek o sırlarla dolu inciye dönüşmüşlerdi sonunda, hepimizin umudu değil mi bu!” Hayır; Herouville Kontu’nun umudu çok daha maddidir ve gençlerin birleşmesine izin vermeyecektir... Parlak bir üslup Sheakespeare’in “Romeo ve Juliet”ini andıran bu romantik aşk hikâyesinin ‘Felsefi Çalışmalar’ başlığı altında sınıflandırılması kolay anlaşılır bir değerlendirme değil. Kitaba yazdığı önsözde Tahsin Yücel, Balzac’ın seçiminin romanın hem yapısı, hem içeriğiyle doğrulandığını söylemiş;“Lanetli Çocuk, örneğin bir “Goriot Baba”, bir “Altın Gözlü Kız” ya da bir “Kibar Fahişelerin İhtişam ve Sefaleti” gibi olayların, karşılaşmaların, konuşmaların doğrudan verildiği bir anlatı değildir. Balzac daha birçok anlatısında olduğu gibi burada da olayları ve konuşmaları doğrudan yansıtmak yerine, çözümleme ve betimlemeler aracılığıyla yansıtır bize; gene birçok anlatısında olduğu gibi burada da anlatı kişilerinin kendi gözlem ve yorumları olaylara ışık tutar, örneğin yapıtın temel kişisi Etienne’in iç dünyası annesinin gözlem ve yorumlarıyla verilir. Anlatıcının kendisi de betimleme ve yorumlarını sürdürürken, ele aldığı olay ya da kişinin özel durumundan genel durumlara atlayarak kapsamlı çözümlemelere girişir. Böylece, bir aşk ya da töre romanı aynı zamanda bir ‘felsefî inceleme’ niteliği kazanabilir.” Balzac’ın mekâna, eşyaya ve zamana verdiği önem, “Lanetli Çocuk”ta da öne çıkıyor. Zaten romanın ilk sayfalarında kendisi de açıkça ifade etmiş; “Yaşamda biraz yol aldığımızda, mekânların ruh halleri üzerinde gizli bir etki yarattığını öğreniriz. Çevremizi saran nesnelerde artık bilmem hangi umut güvencesini bulduğumuz o kötü anları hangimiz yaşamamışızdır? İnsan ister mutlu olsun, ister dertli, birlikte yaşadığı en küçük nesnelere bile bir yüz kazandırır; onları dinler, akıl alır; çünkü doğası gereği boş inançlıdır.” İşte böyle bir anlayışla roman kişilerinin ruh hallerini-Orçun Türkay’ın çevirisinin de katkısıyla- mükemmel tasvirlerle izliyoruz. Sokaklar, evler, evlerin içyapısı, doğa olayları, inceden inceye tarif edilirken kişiler de şişman, uzun, esmer, güzel ya da yakışıklı gibi hem fiziksel görünümleriyle, hem de kullandıkları eşyalar ve giysilerle birlikte canlandırılıyorlar. Rousseau’nun siyasi ve felsefi romantik reddiyesinden Chateubriand’ın süslü ve şekilci romantizmine evrilen roman yazımına Balzac’ın getirdiği, romantizmle karışmış bir gerçekçiliktir. Var olan toplumsal duruma yönelik hoşnutsuzluk ve eleştiri azalmamıştır ama içi boş bir yazıklanma ve geçmiş özlemine de yer verilmez. Sürüp giden hayatın eleştirisi, sürüp giden somut insani ilişkiler üzerinden yapılır. Ne şeytani kötülükler, ne hamasi iyilikler vardır hayatta. İyilik ve kötülük aynı anda, bir vücutta cisimlenir, insanlar, hırsları, düşmanlıkları, maddi zenginliklere kölelikleri ile nasılsa öyle görünürler. Hatta Balzac yarattığı insan tiplerinin eğilimleri ile ilgili açıktan açığa ahlaki yargılarda bile bulunmaz, tarafsızdır,sanki yukarıda bir yerlerden bakmıştır kendisinin de dahil olduğu insanlık komedisine!.. Ömer Türkeş

Yukarıda bir eser eleştirisi okudunuz. Siz de izlediğiniz bir filmi konu alan kendi eleştiri yazınızı hazırlayınız.

102


O Belde Denizlerden Esen bu ince hava saçlarınla eğlensin. Bilsen Melal-i hasret ü gurbetle ufk-ı şama bakan Bu gözlerinle, bu hüznünle sen ne dilbersin! Ne sen, Ne ben, Ne de hüsnünde toplanan bu mesa,

Yanda Ahmet Haşim’in “O Belde” şiirinden a bir bölüm verilmiştir. Türk Edebiyatı dersinde öğrendiğiniz bilgileri de kullanarak bu şiir ha bir eleştiri yazısı hazırlayınız.

103


Ne de alam-ı fikre bir mersa: Olan bu mai deniz, Melali anlamayan nesle aşina: değiliz. Sana yalnIz bir ince taze kadın Bana yalnızca eski bir budala Diyen bugünkü beşer, Bu sefil iştiha, bu kirli nazar, Bulamaz sende, bende bir ma'na, Ne bu akşamda bir gam-ı nermin Ne de durgun denizde bir muğber Lerze-i istitar ü istiğna Sen ve ben Ve deniz Ve bu akşamki lerzesiz, sessiz Topluyor bu-yi ruhunu guya:. Uzak Ve mai gölgeli bir beldeden cüda kalarak Bu nefy ü hicre müebbed bu yerde mahkumuz... Ahmet HAŞİM

ELEŞTİRİ YAZARKEN; 1. Eleştiri yapacağınız konuyu seçiniz, eleştireceğiniz eser ya da yazar hakkında inceleme ve araştırma yapınız.

2. Yazınızın sonuna dek değerlendirdiğiniz esere bağlı kalınız. 3. Eleştirisini yapacağınız çalışmayı bütün boyutlarıyla ele alınız. 4. Eser ile ilgili, olumlu ve olumsuz yargılarınızı, eserden alacağınız örneklere dayandırınız. 104

5. Eleştiri yazısını okutacak olan, eleştirmenin özgün yorumları ve üslûbudur. Bu nedenle kendi fikirlerinizi ve üslubunuzu kullanınız, kimsenin yorumlarından etkilenmeyiniz.

6. Ancak derinlemesine bilgi sahibi olduğunuz ya da uzmanlaştığınız alanda eleştiri yazısı


3.

ÜNİTE

SÖZLÜ ANLATIM

105


RÖPORTAJ MÜLAKAT ( GÖRÜŞME ) SÖYLEV ( HİTABET, NUTUK )

1.

RÖPORTAJ

• •

Yazarın okuyucularına bir konuyu inandırmak için kişi, eşya, eser ya da bir yerle ilgili olarak yaptığı incelemeleri, fotoğraflarla süsleyerek, kendi görüşlerini de katarak yazdığı gazete ve dergi yazılarına röportaj denir. Bir olay, bir durum; yerinde gezip görülerek, olayla ya da durumla ilgili değişik kişilerle konuşularak, soruşturularak yazılır.

Röportaj Türünün Özellikleri:

106


Röportaj Türünün Tarihi Gelişimi:

ORTA ANADOLU’DA EN SAĞLIKLI İNSANLARIN ŞEHRİ: YOZGAT Bozkır ıssız. Uzaktan bir göl göründü. Bozkıra elişi kâğıdı gibi yapıştırılmış. Yanında Malya Devlet Çiftliği var. Uzun bir yol gidiyor. Toprak damlı köyler geçtik. Nakışlı önlüklü kadınlar evlerin önündeydiler. Otobüsün üstü rüzgârlı. Toz duman da yok. Yani şu düşmek, parçalanmak tehlikesi de olmasa otobüsün üstü bir âlem. Türküler gırla gidiyor. Bizim toprağını satan köylü var ya, o da eli kulağa attı. Bir hoş sesi var ki.. Bir de yanık söylüyordu. Yüzü, hani delikanlı konuşurken hep yere eğilmişti. Kederliydi. Yüz o yüz değil şimdi. Açıldı, gülümsedi, hep gülümseyen bir yüz. Işıklı. Deminki keder nerede, bu yüz nerede? Bu yüze, bu güleç yüze hiç keder uğramamış dersin. Çiçekdağını geçtik. Şirince bir kasaba. Sonra bir köyde durduk. Hani sığırcıklar vardır ya... ak benekli, yeşile çalan karanlıkta bir kuş. Tarlalarda olur her zaman. Sürülürken tarlalar güren güren iner kalkar sığırcıklar. 107


Yuvaları tarlalardadır. Köye inemezler, işte ben bu durduğumuz köyün damlarında sığırcık gördüm. Yüzlercesi inip, yüzlercesi kalkıyordu. Yuvaları saçakların altı. Yerköy'e geldik. Orada araba değiştirmek lâzım geldi. Yerköy'le Yozgat arası otobüs buldum. Bu sefer içine bindim. Yol iyi yol, Yozgat'a geldik. Yozgat yeşillik. Bir koyağın içinde. Girerken şehre, sağ yanda, yamaçta koyu bir yeşillik çarpıyor göze. Yozgat'ta Cumhuriyet'in muhabirini buldum. Genç, kültürlü bir arkadaş. Yozgat'ını da seviyor. Adı Abbas Sayar. Yakında bu isim altında çok güzel hikâyeler okuyacağız, tik işim Abbas'a sağ yandaki koyu yeşilliği sormak oldu. “Orman,” dedi. “Yozgatlılar ona gözleri gibi bakar, istersen gidip dolaşalım.” Bir araba bulduk. Yozgat'ta epeyce fayton var. Bütün Orta Anadolu şehirlerinde o güzelim faytonlar hâlâ rağbette. Yola düştük. On beş dakika sonra ormandayız. Püfür püfür bir yel esiyor. Abbas diyor ki: “Gezdin bilirsin. Şu bozkırda Yozgat gibi havası güzel bir şehir gördün mü? Yoktur. Olamaz da, Yozgat'ın cennetliği bundan... Bu orman olmasa Yozgat'ın, bu çukurunda oturulmazdı. Eskiler söylerler, şu Yozgat'ın dört bir yanı ağaçmış... Kese kese bu kadarcık bırakmışlar... Bir zaman gelmiş ki Yozgatlının aklı başına gelmiş. Şimdi bu ormanın bir dalına, yere düşmüş bir yaprağına bile kimse dokunamaz.” Keşke Yozgat'ın dört bir yanındaki ormanı da kesmeseymişler. Bozkırın ıssızlığından, yalnızlığından, kurağından çıkınca, bir bahçe, büyük bir bahçeye girmiş gibi olurduk. Bozkırın bahçesi... Ne güzel olurdu. Gene güzel ama az. Orman İşletmesi bu küçücük ormanın etrafını ormanlaşmaya karar vermiş. N'olur bir an önce başlasalar bu işe. Bunu Abbas’a söyledim. Uğraştıklarını bildirdi. (...) Ormandan akşama doğru Yozgat'a indik. Yozgat'ın en görülmeğe değer yapısı muhakkak ki Çapanoğlu Camii... Yeni bir cami ama çok güzel, Derebeylerden Çapanoğlu yaptırmışmış... Yakınlardaki eski harabelerin taşlarından yapılmış... Yozgat gün geçtikçe küçülüyor. Nedense... Yozgatlılar diyorlar ki, zengin olan Yozgatlı bırakıp gidiyor. Birinci Dünya Savaşı’ndan önce şehrin nüfusu kırk bini geçkinmiş. Şimdi on bin kadar. Eskiden Orta Anadolu'nun ticaret merkezlerinden biriymiş. Şimdi kendi kendisine bile yetmiyor. Tarlaları verimsiz. Şöyle dişe dokunur hiçbir gelir kaynağı yok. Bu Yozgat'ın hâli nic’olacak bilmem. Yozgatlılar da bu telâşta. Fabrikalar yapılabilir Yozgat'a... Ne bileyim ben bin türlü şey yapılabilir. Meselâ Yozgat'ın çamlığı bir sayfiye yeri olabilir. Ankaralılar, bozkırı seven İstanbullular yazlarını orada geçirebilirler. Değer. Yozgat yurdumuzun en güzel havası olan yeri. Şundan da belli ki Orta Anadolu'da ben en sağlam yapılı, en sıhhatli insanları Yozgat'ta gördüm. Yaşar Kemal Yukarıda verilen metnin türü röportajdır. Bu metni gezi yazısıyla karşılaştırınız.

108


FİKRET ŞENEŞ’LE BİR RÖPORTAJ Türk popunun ilk kadın söz yazarı Fikret Şeneş en son 1996 yılında Ajda Pekkan için "Bir Hata" adlı şarkıyı yazmış. Ondan beri söz yazmıyor. Türk popuna 290’a yakın eser bırakmış. Başta Ajda Pekkan olmak üzere Semiramis Pekkan, Sevda Karaca, Işıl Yücesoy, Zerrin Özer, Nilüfer, Semiha Yankı, Ayla Dikmen, Neco, Zaliha, Tanju Okan, Sibel Egemen, Şenay, Ayten Alpman, Selçuk Ural, Gönül Yazar, Gökhan gibi birçok önemli yorumcu Fikret Şeneş'in yazdığı şarkı sözlerini albüm yapmışlar. Yazdığı tüm şarkılar aradan uzun yıllar geçmesine rağmen hala dillerde ve kuşaktan kuşağa aktarılıyor. Kalıcı olmanın en önemli örneği Fikret Şeneş bakın neler söyledi… Şimdiki yazılan şarkı sözlerini nasıl buluyorsunuz? Şimdi yazılan şarkı sözlerinin uygunsuz olmalarının sebebini TRT'ye yüklüyorum. Çünkü eskide TRT bizim en ufak bir Türkçe hatası olan veya sakıncalı bir mana ifade edecek sözleri içeren şarkıları hemen durdurur denetimden geçirmezdi. Ama şimdi önüne gelen her türlü kelimeden her türlü argo sözlerden şarkı yapıyor. Yani Türkçemizi rezil etmek için ne lazımsa yapıyorlar. Ama müstehcen olsun ama argo olsun ama Türkçesi yanlış olsun veya cümle tersinden söylenmiş mühim değil yeter ki orada bir "Salla" bulunacak, ya "Mucck" ya da "Şaka Şuka" diyecek. "Şak Şuka" çok güzel aslında çünkü bir çingenenin yaptığı şarkı ve bir çingene gecesinde söylendiği zaman veya bir göbek atarken fevkalade uygun. Ama bir TV için uygun olduğunu düşünemiyorum. Sadece müzikalite açısından yoksa ben bile bayılıyorum. O kadar güzel çalışmışlar ki hakikaten dans show görüyorsun. Bir şarkının kalıcı olması için ne yapılması gerekir? Sizin yazdığınız şarkılar hala her yerde söyleniyor. Şarkılarınız bu kadar kalıcı olacağını hissetmiş miydiniz? Tabii kalıcı olacağını hissettim; çünkü onlar bir hayatın yaşanmışları. Ben kırkımdan sonra başladım. O yaşa kadar gelen hislerin bir süzülmesidir tüm bu sözler. Bunları yaşayacaksın ki ayna gibi her insan kendinden bir parça bulabilsin şarkının içinde. Ya acılarını bulur, ya sevgisini, ya aşkından ya da özleminden bir şeyler bulur. "Aaaa tıpkı bak bu benim için yazılmış" diyebildiği zaman o şarkı artık kalıcıdır. Bir şarkının kalıcı olması için şarkı sözünün çok samimi ve hakikaten yaşanmış olması lazım. Yaşamamış olan şarkı sözü yazamaz ama şiir yazar. Şarkı sözü yazamaz çünkü müzikten etkilenmesi lazım. Bugün müzikten daha önemlidir söz. Yıllar önce yazdığınız şarkılarınız yeniden başka yorumcular tarafından cover yapılarak albümlere konuluyor. Bunları nasıl karşılıyorsunuz? Beğeniyor musunuz? Beğeniyorum ama zavallılar zamana uyacağım diye onlara ne verilirse onu okuyorlar. Ben zamanında bu şarkıyı yazarken uygun yorumcuya vermişimdir şarkıyı mesela bir "Ne de Olsa Karın"ı Ayla Algan okumuştur niye Ajda 109


Pekkan'a vermemişimdir? Ona uymaz diye. Şimdi başkası okuduğunda dinlemem lazım iyi okuyor mu diye. Hakikaten hissederek okumak lazım. Buyursun okusun. Siz hep anlatırsınız bir sürdüğünü oysa şimdi Sizin şarkılarınızın farkı

şarkınızın yazılmasının aylar şarkılar daha çabuk yazılıyor gibi. burada galiba…

Hayır, beste yok ki ortada. Do'yu oradan re'yi oradan çalacak nasıl kelimeleri oradan buradan aşırıyorlarsa onlar da müzikleri lay lay lom işte Arap müziği Avrupa müziğini takip ediyorlar. Benim birçok şarkımın kelimelerinden şarkı yapmışlardır. Şimdi aradaki fark nedir biliyor musun? Benim müziği çok iyi bilmem. Sesimin çok güzel olmasından dolayı bir konservatuar okumuş, bir özel ders almış olmam ki hakikaten çok değerli bir konservatuar hocasından ders aldım. O zamanki Amerikalı müzik hocamız bize müzikal olmayan bir kelimenin şarkıya girmeyeceğini öğretmişti. Eğer her kelime şarkıya girebilseydi o zaman şairlerden bizlere lüzum kalmazdı ki. O kadar başarılı şairlerimiz var ama öyle kelimeler var ki şarkıya uymayabilir. En yüksek tonda çıkamayabilirsin o kelimeyle. Hiç farkında olmadan Amerikalı müzik hocama çok şeyler borçluyum. Çünkü söz yazarlığının bir okulu yok ama ben bu eğitimi almışım İngilizce olarak. Ahenkli kelimeler olması lazım diyor şarkıda. "Kalbinden beni at" o T harfini düşünebiliyor musun? T harfinin sona gelmemesi lazım. Ya G harfinden başlayan herhangi bir cümle "Göö" diye giriyor. "Gööözlerinin"… Ne kadar çirkin, olabilir mi böyle bir şey? Türk popuna baktığımız zaman en büyük hitleri çıkaran söz yazarlarının kadın olduğunu görüyoruz. Tesadüf müdür bu, yoksa kadınlar daha iyi söz yazıyor mu demeliyiz? Çünkü aşka kadınlar daha çok değer veriyor. İki Fransız şair var birbirlerine çok âşıklar ve şiirlerle yazışıyorlar. Kadından aşkın tarifi çıkıyor. Diyor ki "Aşk bir kadının bütün hayatıdır, erkeğin varlığının bir parçasıdır." Düşünebiliyor musunuz bir kadının bütün hayatı, bütün dünyası. Erkek herhangi bir şekilde dışarıda bir şey yaptığında asıl aşık olan kadına nelerin tesir ettiğinin farkında bile değil. Lalettayin dışarıda yaptığı bir şey gibi addediyor kendini. Bu demektir ki, kadının daha iyi mi söz yazarlığının dışında kadının haleti ruhiyesinin daha ince, daha kırılgan, daha sadık olduğudur. Ama bu dediğin Türk popundaki tesadüftür yoksa başarılı erkek söz yazarları da var.

Peki, sizce şarkı söylemek bağırmak demek midir? Hayır. Hayır. Hayır… Fısıldamak demek, konuşmak demek. Biraz da Rap türü bundan çıktı. Konuşuyor diyorlar ya. Nereden çıktı buradan çıktı. Bağırmadan küçük sesle şarkı söylemek dünyanın en güç işidir. Şarkı söylemek zaten sanatın en güç dalıdır. Şarkıyı söyletmiyorlar bağırttırıyorlar aslında. Zerrin Özer'i sesini işte öyle yıktılar, mahvettiler. Zerrin Özer'in sesi Türkiye'ye az gelmiş seslerdendir. Batı olarak da diğer seçtiği dallar olarak da. Fakat bağırtırlar kızı illa ki. Nilüfer'i de bağırtmışlardır fakat "Ben Seni Seven Kadın"da bağırtmadan söylettim. O zamanki kocası Yeşil Giresunlu "Fikret hanım tebrik ederim sizi bana bir şarkıcı kazandırdınız" dedi. Çünkü ilk defa bağırtıp çağırtmadan Nilüfer'e şarkı söylettim. İşte bunları bağırtanlar müzik yapımcıları. Bağırsın da sesi çıksın ki satacak. Olmaz böyle şey.

110


Sizin zamanınızda klip yoktu. Acaba şarkılarınıza nasıl klip çekilirdi düşündünüz mü? Valla bilemiyorum ama bir siyahlı kadın herhalde oturacaktı böyle elinde bir kırmızı gül. Oturduğu yerde hani ilk Zuhal Olcay'ın çıktığı gibi sahnenin ortasında durup şarkılarını icra edecekti. Ve ne kadar güzel dinlenecekti. Zuhal Olcay ilk çıktığı zaman "Yalnızlığım"ı söylediği zaman mest olmuştum. Hep öyle dümdüz siyah bir elbise ile çıktı sahnenin ortasında durdu. Tüm şarkılarını söyledi ve çıktı. Biz böyle aşılanmış falan gibi kaldık. Benim için Zuhal Olcay iyi tiyatro sanatçısı olmasının yanında iyi de bir şarkıcıdır. Gençlerin iyi söz yazabilmeleri için ne gibi tavsiyelerde bulunacaksınız? Gençler iyi söz yazamaz. Çünkü yazması için yaşaması lazım. Nasıl bir meyve olgunlaşmadan düşüp yenmiyorsa gençler de hissedemez daha. Ancak idealist laflar ederler o da sakıncalı bulunur zülfüyare dokundu diye. Onun hissettikleri orta yaşın hissettiklerine uymaz. Hayatı bilmiyor daha yaşaması lazım. Yukarıda verilen röportaj örneği ile Yaşar Kemal’e ait röportaj örneğini karşılaştırınız.

RÖPORTAJ YAZISI YAZARKEN; 1. Önce özgün bir konu belirleyiniz. Belirlediğiniz konuyla ilgili araştırma yapıp bulduğunuz gazete, dergi yazılarını veya kitapları okuyunuz. 2. Yazınızda bir gerçeğin bilinmeyen tarafını öğreteceğinizi unutmayınız. 3. Röportaj yapacağınız yer bir kurum ya da kuruluş ise röportaj yapmadan önce yetkili kişilerden izin isteyiniz. Konuyla ilgili biriyle görüşecekseniz o kişiyi önceden arayıp röportaj isteğinizi bildirip randevu alınız. 4. Röportaj için yanınızda kayıt cihazı bulundurunuz. 5. Gezeceğiniz yerde kime neyi soracağınız önceden tasarlayınız. 6. Gezdiğiniz yerde gördüklerinizi, duyduklarınız not defterinize tam olarak yazınız. 111 7. Anlattıklarınızın doğruluğunu kanıtlamak için fotoğraf çekmeyi unutmayınız. 8. Açıklayıcı, öyküleyici, betimleyici, tartışmacı anlatım biçimlerinden yararlanabilir; örnekleme, karşılaştırma, tanık gösterme, nesnel verilerden yararlanma gibi düşünceyi geliştirme yollarını kullanabilirsiniz.


Gezi yazısıyla benzerlik gösteren röportaj türüne uygun bir metin hazırlayınız.

2.

MÜLAKAT ( GÖRÜŞME )

Herhangi bir sosyal konu ya da sorun üzerinde, uzman kişi ya da kişilerle yapılmış konuşmaları yansıtan yazı türüne mülakat denir. Toplumun tamamını ya da bir kısmını ilgilendiren her alanda görüşme yapılabilir. Bu tür yazılar, genellikle gazete ve dergilerde yayımlanmak için hazırlanmaktadır.

Görüşme Yaparken ve Yazarken Dikkat Edilecek Özellikler:

112


MÜLAKATTA İLETİŞİM ÖGELERİ: GÖNDERİCİ (…………………………)

İLETİ

KANAL

( …………………………. )

( ……………………….. )

DÖNÜT ( ………………………………………………….. ) 113

ALICI ( ………………………….. )


BAĞLAM ( …………………………………….……………… )

EDEBİYAT ELEŞTİRİLERİ EŞ DOST KAYIRMADAN ÖTE GİTMİYOR! Kültür ve edebiyat hayatımızda hocaların hocası olarak anılan Orhan Okay gerçek edebiyat tenkitçisinin çok az olduğunu söylüyor. Edebiyat eleştirilerinin çoğunun tanıtımdan ve eş dost kayırma seviyesinden öteye gitmediğini veya sanat dışı özel bir maksatla esere hatta sahibine yüklenildiğini anlatan Okay "Bunlar sanatkârın da belki hoşlandığı yahut hiddetlendiği fakat sonuçta hiç de besleyici vasfı olmayan yazılar." diyor. Yakın dönem ilim ve edebiyat âlemimizin Ahmet Hamdi Tanpınar, Mehmet Kaplan gibi seçkin simâlarını yakından tanıyorsunuz. O günkü edebiyatçılarla bugünküleri karşılaştırmanızı istesem en öne çıkan özellikleri neler? Bugün üniversitelerimizde bu iki isim çapında hoca göremiyorum. Bunlara Fuad Köprülü'yü, Rahmeti Arat'ı, Ali Nihat Tarlan'ı, Hilmi Ziya Ülken'i, Zeki Velidi Togan'ı ve başka isimleri de ekleyebilirsiniz. Bizler, öğrencileri olarak, bilgi ve kültür birikimlerinin ancak bir alanında onları takip edebildik. Kaplan'ın çalışkanlığına ve edebiyatın, fikir hayatının değişik alanlarındaki verimliliğine hayran olmamak mümkün değil. Tanpınar ise ilim adamlığının yanı sıra şair, romancı ve hikâyeci, deneme yazarlığı gibi kabiliyetleri ve hemen her sanata duyduğu aktif ilgisi ve yorumlarıyla örneği kolay bulunmayacak bir yaradılış. Prof. Dr. Mehmet Kaplan ihmal edildiğini söyleyerek Ahmet Hamdi Tanpınar'ın bütün eserlerini neşredin, kıymeti sonradan anlaşılacak demiş. Anlaşıldı mı sizce? Tanpınar anlaşıldı mı, o ayrı bir husus. Ama kıymeti hiç şüphesiz anlaşıldı. Ölümünden on beş, yirmi yıl sonrasından itibaren günümüze kadar hakkında binden fazla yazı, otuz kitap, doktora ve yüksek lisans tezleri, pek çok konferans, anma günleri, paneller, sempozyumlar yapıldı. Bunlar büyük ilgi gördü. Eserleri defalarca basılıyor. Dış ülkelerde de olağanüstü bir ilgi var. Türkiye ölçüsünde bu faaliyetler Kaplan'ın haklılığını ve ileri görüşünü ortaya koyuyor. Türkiye'de yeteri kadar edebiyat eleştirmeni var mı? Edebiyat eleştirisini geniş manasıyla düşünürsek var derim. Ama bunların çoğu bir edebî eseri okuyucuya tanıtma, biraz da eş dost kayırma seviyesinden öteye gitmiyor. Veya sanat dışı özel bir maksatla esere hatta sahibine yükleniyor. Bunlar sanatkârın da belki hoşlandığı yahut hiddetlendiği; fakat sonuçta hiç de besleyici vasfı olmayan yazılar. Gerçek edebiyat tenkitçisi çok az. Günümüzde kişisel gelişim kitapları çok okunuyor ancak edebi eser okuma seviyemiz çok düştü. Bu neye dayalı olarak gerçekleşti sizce? Türkiye okumuyor. Edebî eserin okunma seviyesi ise daha da düşük. 150 üniversitesi olan bir ülkede bu durum yürekler acısıdır. Alanları edebiyat olan, hatta yüksek lisans ve doktora öğrencileri bile edebî eser okumuyor. Sebebini ben de anlayamıyorum. Kaliteli eser okuma oranı bundan 50-60 yıl öncesinden bile çok düşük. Aileden başlayarak yüksek öğrenim öncesi eğitim verimsiz. Sanat ve edebiyat dâhil büyük beşerî değerlerden ve ideallerden uzak, tesadüflere kalmış bir hayat programımız var. Ahmet Mithat Efendi'nin tekrar gündeme gelmesi bu durumla bağlantılı mı? Zannetmiyorum. Zamanında Ahmet Mithat okuyuculuğu bile bir seviye idi. Tanzimat Dönemi edebiyatçılarımız aynı zamanda gazetelerde yazarlık yapıyordu ya da eserleri gazetelerde yayınlanıyordu. Neden bu kadar basınla yakındı edebiyatçılar? Biraz da siyasetle ve rejimle olan ilgilerinden kaynaklanıyor. Tanpınar, bu dönem için edebiyatla siyasetin en çok iç içe geçtiği bir devir olduğunu söyler. Gazete ise, okuyucu bulma açısından kitaptan daha avantajlıdır. Gününde okunması gerekir. Bu yüzden roman hatta o yıllarda şiir bile gazetede yerini bulmaktaydı. Yalnız 114


şurasını da söylemeliyim. Roman tefrikası sadece popüler edebiyatın medyası değildi. 1960'lı yıllara kadar Peyami Safa, Halide Edip, Reşat Nuri, Tanpınar gibi büyük romancıların eserleri bile gazetelerde tefrika ediliyordu. Türkiye'nin Batılılaşma sancılarının hala edebiyatımızda iz düşümleri var mı? Belki eskisinden daha fazla var. Yalnız vaktiyle adeta bir polemik olarak romanın yüzeyindeydi. Bugün daha derinlerde kaynıyor. Tarihimiz ve coğrafyamız bu iki dünya, Doğu ve Batı arasında olduğuna göre, çatışma da devamlılığını kaybetmeyecektir. Edebiyat dergilerinin edebiyatımıza katkısı ne seviyede? Geçmiş yıllara göre edebiyat dergilerinin sayısı çok artmıştır. Ama kaliteleri aynı oranda yükselmiş değil. Bir kısmı edebiyatın magazin tarafıyla uğraşıyor. Bazıları pahalı reklamlarla göz doyurucu bir baskı sunuyor. Yine de takip ettiklerim arasında seviyeli edebiyat dergileri var. İsim söylemek gerekirse hangi dergileri sayarsınız? Türk Edebiyatı, Varlık, Hece, Yedi İklim, Dergâh, Edebiyat Ortamı'nı sayabilirim. Unuttuklarım veya takip etmediklerim de olabilir. Bir daha dünyaya gelseniz yine öğretmen olmak istemenizin sebebi nedir? Hiçbir meslek öğretmenlik kadar insanları birbirine ruhen yaklaştıramaz. Eğer özel bir ilişki, bir dostluk kurulmamışsa hemen bütün mesleklerde başka insanlarla ilişkiler bir süre sonra sona erer. Ben hocalığımda hemen bütün öğrencilerimin, aradan şu kadar yıl geçtikten sonra da vefalılıklarını yaşadım. Sınıfta bıraktığınız bir öğrenciniz bile bir gün yolda karşılaşıp elinizi öperse bu meslek sevilmez mi? Yalnız karşınızdaki çocukların, gençlerin her gün biraz daha geliştiğini görüp bundan haz duyarak bu mesleği devam ettirmek şarttır. Sevmezseniz bu zevki hissedemezsiniz. Mustafa Kutlu, Nazan Bekiroğlu gibi günümüzün tanınan yazarlarından bir kısmı öğrenciniz. Onların yazdıklarını okurken baskın duygunuz ne oluyor? Bunlar daha özel kabiliyetler. Şüphesiz, öğünüyorum, iftihar ediyorum. Onlar sadece benim öğrencilerim olarak değil, çok farklı kabiliyetleriyle ne olursa olsun kendilerini kabul ettirecek kişilerdi. Yalnız hocalığımın bir sırrını açıklayayım. Edebiyat kadar güzel sanatların başka dallarında da (resim, müzik gibi) özel kabiliyetleri olan bütün öğrencilerime, eğer fark etmişsem, gelişmelerini kolladım ve onları hilkatin özel yarattığı kişiler olarak sevgiyle beraber saygı duydum. Bu davranışımın bazı hususlarda müsamahaya kadar vardığını söylemeliyim. Sizin için "Çehresindeki sükûnet hiç dalgalanmaz" diyorlar hocam. Sakin biri misiniz? Çehremi bilmiyorum ama sakin biriyim. Hiddetlendiğim, asabiyete kapıldığım yoktur veya pek nadirdir. Karşımdaki insana saygı göstermek, kırmamak, aşırı iddiacı olmamak başlıca yaşama prensibimdir. Ortam alevlenmişse çatışmanın üzerine gitmektense susmayı tercih ederim. Çünkü fikirlerin bile çatışmasından gerçeğin ortaya çıkacağına inanmam. Ellerinizle yaptığınız kabak tatlısı ikram etmişsiniz Turan Karataş'a. Mutfak merakınız var mı? Merakım varsa da bir mutfak zevkim var demek değildir. Kendi kendime aç kalmam ve pek çok yemeği yapabilirim. Kabak tatlısına özel bir zaafım vardır. Kabağı da alırken kendim seçerim, kendim soyar ve pişiririm. Kedileri çok seviyorsunuz. Evinizde kediniz var mı? Çocukluğumda vardı. Birkaç kedimiz oldu. Biri Tekir Çavuş, diğeri Mercan adında çok sevdiğim iki kedimiz vardı. Daha sonra eve aldığımız kedimiz olmadı. Ama sokakta gördüğüm, bahçeye ve evin kapısına yanaşan bütün kedilerle dostluğum vardır. Genel olarak bütün hayvanları hayranlıkla severim; fakat kedilerin hilkatin özel yaratılmış bir mahlûku olduğuna inanırım. YAYIN TARİHİ: 12.06.2011

Röportaja konuk olan Orhan Okay kimdir? Bu metinden Orhan Okay’la ilgili edindiğiniz bilgileri yazınız.

115


ARENAYLA OPERA ARASINDA BİR HAYAT BENİMKİSİ Yeni romanıyla sessizliğini bozan Murathan Mungan: “İkinci bir 50 yaşım olduğundan şüpheliyim; çünkü romandaki gezegende yaşamıyoruz... Bir telaşım var; ama telaşa kurban etmemem gereken yeteneğim ve malzemelerim de var.” demiş. Şairin Romanı, şiir üzerine bir roman mı yoksa şair Murathan Mungan’ın romanı mı? İkisi ve hatta daha fazlası diyelim. Şiirin öldüğü, romanın öldüğü, edebiyatın öldüğü, giderek yazılı kültürün bile tükenmekte olduğu her şeyin görselliğe indirgendiği bir çağda belki dilin en eski en kadim sanatı olan şiire, roman aracılığıyla bir saygı duruşu. Ölenlerin ve öldürmek istenenlerin, ölmemeye direnenlerin bir hesaplaşması diyebilirim. Şiirin öldüğü ya da ölmekte olduğundan hareket eden bir yaklaşım mı bu? Hayır, bu söylentiden hareket eden bir yaklaşım. Şiirin sadece insanların zayıf anlarında, âşık olduklarında ya da marazi zamanlarında sığındıkları bir sanat değil düpedüz varoluşun bir parçası olduğunu hatırlatmak isteği diyelim. Öte yandan ironik anlamda, bölüm adları Şairin Kanı, Şairin Toprağı, Şairin Vesairesi diye giderken ‘Şairin Romanı’ diyerek bütün bu kendi emek sürecime gönderme yapıyorum. Kitabın bütün bir ciddiyetine rağmen ironik, göndermelerle kurulu bir yanı da var. Bu kurguyu nasıl oluşturdun, bu dünyayı nasıl kurdun? Ben bu kitabı bir yanımla bir şaman olarak yazdım, tıpkı kahramanım Ümma gibi; rüyalarımla, çağrılarımla, görülerimle… Görünen ve görünmeyen bütün esin perilerimi ve cinlerimi çağırarak yazdım. Diğer taraftan hem Türk edebiyatını hem dünya edebiyatını yakından izleyen biri olarak kuramsal donanımımı, entelektüel birikimimi kullanarak da yazdım. Yani şaman yanımla teknisyen yanımı sanırım iyi birleştirdiğim bir kitap oldu. Aslında doğusunun batısının kalmadığı bir dünyada yazı yazıyoruz. Ama kendi topraklarımızın malzemesini kendi hayal hanemize taşıyarak... ‘Şairin Romanı’ bütün o hayal gücüyle beraber okumalar, yılların içinde biriktirmeler, araştırmalarla ortaya çıktı. Çok ciddi bir araştırma, salların ilmeklerinden doğanın ayrıntılarına, çekirdekten fidelere kadar pek çok şey hakkında çok ciddi bir okuma süreci var bu romanın arkasında. 116


Bu bir yansıma dünya. Hiçbir zamana ait olmayan bir fantezi. Neden bir fantezi dünya? Neden olmasın? Seni böyle bir roman yazmaya iten sadece bu muydu, ‘neden olmasın?’ sorusu... Tabii şöyle bir şey var. Sanatın kendisi bir fantezi. İhtiyacımız olan şey hayal gücümüzü geliştirmek, görülerimizi vizyonlarımızı geliştirmek, duygularımızı geliştirmek. Ben bir anlamda tekâmüle inanan bir insanım. Aynı zamanda oyun oynamayı da seven bir insanım. Mekân ile zaman birçok sanatçının olduğu gibi benim de meselem. Bu zaman mekân meselesine yeni bir uzay yaratmak çok heyecan verici bir şey. İkincisi, Binbir Gece Masaları’ndan süzülüp gelen bir anlatı geleneğinden geliyorum. Hem de son yirmi otuz yıldır dünya edebiyatının fantezi romanları, yeni üretilmiş dünyalar, distopyalar, ütopyalar… Bunlarla da besleniyoruz. Bütün bu okumalar seni kışkırtıyor; sen de kendi gezenini yaratmak istiyorsun. Ama ben bu gezegeni yaratırken metni bir hayal gücü gösterisine dönüştürmedim. Okumaya başladığımız anda bizde hemen bir Ursula Le Guin etkisi yaratıyor. Bunu sana söyleyen başkaları da olmuştur eminim. Le Guin sevdiğin bir yazar mıdır? Çok sevdiğim bir yazardır. ‘Kadınlar Rüyalar Ejderhalar’ kitabına çok özel bir övgüm de olmuştu. Dünyaya yaklaşımı, dünya dışılığımız birbirine çok benziyor. Bir de benden önce zaten ‘Yerdeniz Üçlemesi’ni yazmıştı. Büyük bir yazar, birçok kitabını çok seviyorum. Mülksüzler’in bende ayrı bir yeri var. Ama ben daha çok bu coğrafyanın malzemesini de taşıdım romana. Mesela Künt kapıları anlatırken Moottah, bilenler aslında onun bir Selçuklu mimari geleneği olduğunu anlarlar, ya da ağaç kesme törenlerini Tahtacıları ve Alevi geleneklerini bilenler anlarlar. Kagemusha’da sinemasal anlamda esinlenmeler vardır, ne bileyim Italo Calvino’nun ‘Görünmez Kentler’i de beni kışkırtmıştır. Yani çeşitli metin içi gödermeler var burada. Dingin başlayan roman sona doğru büyük bir hız kazanıyor. Bunun okuru sıkmamak için tasarlanmış bir kurgu olduğunu söyleyebilir miyiz? Kitap aynı zamanda zevk veren bir şey olmalı. Ağır olmak, iyi edebiyat yapmak, sıkıcı, boğucu, öldürücü olmak değildir. Bazı okurlar var kendi iç dünyasının ve zekâsının derinliğini vehim üstüne kuruyor. Dolayısıyla vehmini besleyecek kapalı metinler karşısında kapıldığı büyüyü edebiyat zannediyor. Bu da tehlikeli bir şey. Bir çok yazarın kolay düşebildiği bir tuzak. Bir duyguyu, bir durumu bir sahneyi meseleyi gerektiği kapalılıkla anlatmak bir doz, ölçü meselesidir. Tabii ki sıkmamaya çalışıyorum; çünkü zaten başka bir gezegeni anlatıyorum. Öte yandan tabii ki bir kitap elbette gazete okur gibi okunmaz. Edebiyat metinlerini bir dil zevki almak için okuruz. Çok sevdiğimiz bir şarkıcının sesini duymak gibidir bir yazarın sesini duymak. Defalarca okuduğum halde neden bir kez daha Tanpınar’ı okumak isterim? Abdülhak Şinasi’yi sırf zevkine, Türkçe zevki duymak için okuduğum olur. Ama romanlar şiir gibi değildir. Aynı zamanda orada bir hikâyeyi de okumak isteriz. Evet. Bu kitapta biraz o dengeyi kurdum. Ama şuna da dikkat etmek gerekiyor çağımızda günümüzde insanlar hikâye ihtiyaçlarının çoğunu artık televizyonlardan ve dizilerden karşılıyorlar. ‘Şairin Romanı’nda daha önce bazı kitaplarımda yaptığım bir şeyi yaptım. Sinemanın dil anlamında, görüntü anlamında kazandırdığından hayli yararlanan bir malzeme var. Filme almak isterseniz ama her şeyi baştan söylemiş olmak gibi temel bir sorun olur. Oysa dilin görünmezliğiyle kitabın birçok sırrını kitabın sonuna kadar saklamış oldum. Yani teknik olarak görsellikten ne kadar yararlanmış olursam olayım sürprizlerini, katilin kimliğini edebiyatın asli sahası olan dil üstüne kurdum. Bu anlamda kitap biraz da Murathan Mungan’ın edebiyat sahasını savunma gösterisi oldu. Bu bir roman ve hep söylediğim gibi romanın gereklerini yerine getirmeye çalıştım. Nedir o ‘gerekler’, bunu biraz açar mısın? Bir, iyi bir romandan hayatının sonuna kadar aklında en az üç tane sahne kalmalı. Kitabı kapattığında çok güzel dili vardı, ne anlatıyordu? Yok. Olmaz. İkincisi, her roman karakter sunmalı. Bence roman tahkiye etme sanatının gereklerini yerine getirirken, olay kurgusuna da dikkat etmeli. Bu okurun zekâsına bir saygıdır aynı zamanda. Ruh çözümlemesinin güçlü olması, anların parlatılması, saptanmış olan durumların iyi ifade edilmesi... Okura adını koyamadığı duygulara ad koyma imkânı tanımak, bir de yeni duygular keşfetmesini 117


sağlamak... Bence edebiyatın da sanatın da temel özelliklerinden biri bu. Okurun içini zenginleştirmek, inceltmek ve ona yeni şeyler hissetme imkanı açmak. Bütün iyi sanat eserleri bunu yapmalı. Çok emek vererek yazdığın bu roman okurdan da emek talep ediyor. Yavaş yavaş içindeki anların tadını çıkararak okumalarını bekliyorsun. Ama şöyle bir sorunumuz var, bugün insanlar çok az zaman ayırıyor okumaya ve bu kitap 592 sayfa... Bu kitap için bir 100 sayfa sabretsinler. Hala devam etmiyorlarsa artık benim de yapacağım bir şey yok... Ben bunu okurlardan talep ederken ‘Bakın ben 592 sayfalık roman yazdım ama bunu okumanızı bir 30 yılın hatırı uğruna talep ediyorum, ikincisi de beş yüz sayfa okuyorsunuz ama boş şeyler okumuyorsunuz. Arkasında 15 senelik yaratım süreci olan bir kitabın her sayfası size dolu dolu bir şey yaşatacak. Ha senin buna niyetli olup olmaman senin bileceğin şey.’ diyorum. Sen, kendi yürüdüğün yolun neresindesin? Daha yeni başlıyorum. Öyle hissediyorum, bunu laf patlatayım diye söylemedim. Asla yaptıklarımı azımsama sonucu çıkartmayın ama yazı öyle bir şey ki kendi kendini keşfediyorsun. ‘Daha yeni başlıyorum’ sözü bütün maceranı da gözden geçirmeni sağlayan bir şey. Benim en büyük ölçüm kendi yetiştirdiğim okur oldu. Türkiye’de de sesimi sadece belli bir okur duydu. ‘Adınızı çok duyuyorum ama sizi ilk defa okuyorum’ diyen okurun sayısı maalesef çokmuş. Hadi beni geç, benden sonraki kuşaklar için de büyük bir tehlike var. Sesini duyurman çıkarttığın gürültüye bağlı. Ne kadar gürültü çıkartıyorsan o kadar varlığından haberdar olunuyor. Bu kitap eski bilgelik metinleri gibi biraz da. Romandaki Serhenas der ya, ‘mağaralara kapanıyorum, kitapları okuyorum sonra dışarı çıkıyorum’. Tam da öyle galiba, arenayla opera arasında bir hayat benimkisi de. Kendi mağarama kapanıyorum, yıllarca biriktiriyorum sonra meydana çıktığında da her şeye hazır olman gerekiyor. Murathan Mungan çok projen var, 2005’te Radikal Kitap’ta Pınar Öğünç’ün röportajıydı, ‘Klonlanmak istiyorum’ demiştin. Peki, bu sende bir telaş yaratmıyor mu? Yaratmaz mı, yaratıyor. Ama bunun için yapacak bir şey yok. Ölümlü olduğunu biliyorsun. 15 yıl bekletmeyeceğim. Bunu biliyorum artık. İkinci bir 50 yaşım olduğundan şüphem var; çünkü benim romandaki gezegende yaşamıyoruz orada insanlar 120-130 yıl yaşıyorlar... Bir telaşım var. Ama telaşa kurban etmemem gereken bir yeteneğim ve malzemelerim var. Medyanın yazarları şairleri fazla öne çıkartması ve onları bir takım tuzaklara çekmesinden söz ettin NTV’deki röportajında. Bu ne kadar büyük bir tehlikedir? Benim gibi artık durmuş oturmuş kişiler için çok mesele değil ama genç kuşakların dikkatli olması gerekiyor. Kendi malzemenden çok çalarsın. Erken tükenme tehlikesi var. Eğer o kadar malzemen yoksa çok yazıyor olmak da bir erken tükenme tehlikesidir. Kendi malzemeni itinayla koruman gerekir. Yazarın lafını en iyi söyleyebileceği mecra yazıdır. Kitap şiirden çok bahsediyor ama içinde hiç şiir yok! Şimdi şöyle bir şey var, şiirin çok kutsandığı neredeyse din yerine geçtiği bir yerde okurun hayal gücünü çok kışkırtmak gerekiyor. Ne yaparsan yap ne yazarsan yaz o kışkırtılmış hayal gücünü asla karşılamaz. Bu tuzağa asla düşmemek gerek. Başka sinemacıların, yazarların da yaptığı bir şey, çok bahsedilen bir şeyi göstermemek okuru daha çok kışkırtmak daha doğrusu okura bir alan bırakmaktır ben bunu önemserim. Bunu fark etmeniz çok hoşuma gitti. Peki, ben bir şey sorayım. George Perec’in ‘Kayboluş’ adlı romanında hiç ‘e’ harfi yoktur. Şairin Romanı’nda da dilimizde çok kullandığımız, çok gezen bir sözcüğü hiç kullanmadım. Redaktörlere de söyledim ‘ağzımdan kaçmışsa bulun çıkartın’ diye. 592 sayfalık romanda o sözcük sadece bir kere geçiyor. O sözcük hangisi? Bilmiyorum hangisi? Söylemeyeceğim, bunu bence okura bırakalım... Cem Erciyeş, 08/04/2011, Radikal gazetesi 118


Sanatçılarla yapılan mülakatlar okura neler katar? Bu konudaki görüşlerinizi düşünce paragrafı şeklinde açıklayınız.

Seçtiğiniz biriyle mülakat yapınız ve bunu çizgisiz dosya kâğıdına deşifre ederek bir hafta içinde ders öğretmeninize teslim ediniz.

3.

SÖYLEV ( HİTABET, NUTUK )

Dinleyenleri coşturmak ve belli bir amaca yöneltmek; onlara bir duyguyu, bir düşünceyi, bir isteği, bir ülküyü aşılamak; önemli açıklamalarda bulunmak için yapılan etkili, coşkulu konuşmalara nutuk veya söylev; bir fikri, bir davayı karşısındaki insanlara dil ustalığı ile açıklamaya hitabet sanatı; toplum önünde bu konuşmayı yapana hatip denir.

Söylev Türünün Özellikleri:

119


Hatibin dört temel amacı vardır:

Nutuk aslında bir hazırlıklı konuşmadır. Hatip, önceden hazırlanan metni okur. Bu nedenle nutuk hazırlanırken bazı noktalara dikkat edilmelidir.

Nutuk Hazırlanırken Dikkat Edilmesi Gerekenler:

120


Atatürk’ün 28 Aralık 1919 Tarihinde Ankara’ya İlk Gelişinde Verdiği Söylevden Efendiler, Hepinizce bilinmektedir ki savaşın son döneminde Amerika cumhurbaşkanı Wilson, on dört maddeden oluşan bir programla ortaya çıktı. Bu program ulusların kendi alınyazılarını, egemenliklerini sağlıyordu. Programın on ikinci maddesi ise sadece Türkiye'ye, devletimize ve ulusumuza ilişkindir. Wilson bu madde ile Türkiye'nin, ulusumuzun tam egemenliğini elde etmesi gereğini ileri sürdükten sonra buna bir iki koşul da eklemiştir. Bu koşullar şunlardır: Aramızda yaşayan Müslüman olmayan toplulukların güvenlerini ve gelişme özgürlüklerini sağlamak... Bir de Boğazların açık bulundurulmasıdır. Bütün Bağlaşık Devletler Wilson'un ilkelerini kendi çıkarları için uygun gördükleri gibi bizim devletimiz de bu on ikinci maddeyi kabulde hiçbir sakınca görmedi. Ve kabul etti. Gerçekten kabul edilebilecek bir ilkedir. Çünkü Mister Wilson'un istediği Müslüman olmayan toplulukların can ve malları ile her türlü hakları ve gelişme nedenleri için gereken her şeye aslında, öteden beri devletimiz ve ulusumuzca saygı gösterilmişti. Gerçekten, Gayrimüslim unsurların Osmanlı Devlet ve ulusunun kucağında elde ettikleri ayrıcalıklar, üç yüz yılı aşkın bir zamandan beri pek çok vardır. Bundan dolayı bu koşul bizim için yeni bir şey değildi. Efendiler! Düşmanlarımız, bizim için uydurdukları kara çalmalarını bir aralık Paris Konferansı'na da kabul ettirir gibi oldular. Belki bunun sonucu olarak daha savaş sırasında birbiriyle yaptıkları gizli antlaşmaların, alıp verdikleri sözlerin uygulanmasına başlanmıştı. İzmir, Antalya, Adana, Antep, Urfa ve Maraş'ı işgalleri hep bu karşılıklı yükümlenmeler sonucu olsa gerek. Oysa haktan, adaletten söz açan Bağlaşık Devletlerin bu gibi işlemlerde bulunmamaları gerekirdi; uygarlık ve insanlıktan söz edenlerden bu beklenmezdi. Ancak, Efendiler! Herhalde dünyada bir hak vardır. Ve hak gücün üstündedir. Şu kadar ki, ulusun haklarını bilip savunma ve korunması yolunda, her türlü özveriye hazır olduğuna ilişkin dünyaya bir inanç vermek gerekir. İşte

121


düşmanlarımızın bu davranışı, ulusumuzu, bu anlayıştan, bu özveri duygusundan yoksun sandıklarından çıkmıştır. Ancak, doğrusunu söylemek gerekirse, ateşkesten beri birbirini izleyen hükümetlerimizin ülkenin karşı karşıya kaldığı haksızlıklara karşı yanılgı ile ve akılsızca davranışları bize karşı yanlış düşünceleri pekiştirmeye yardımcı olmuştur. Örneğin, Tevfik Paşa, yurdumuzun bir bölümünü Ermenistan'a katmada bir sakınca görmemekteydi. Ferit Paşa, resmi demeçlerinde doğu illerinde geniş bir Ermenistan özerkliğinden söz ettiği gibi, Paris'te de güney sınırımızın Toros olabileceğini söylemişti. Toros’un güneyinde Arapça konuşulduğunu sanıyor. Ve Toros’tan ta Antakya'ya değin olan bölgede Türklerin oturduğunu ve bin yıldan beri Türk kanıyla yoğrulmuş olduğunu bilmiyordu. İşte bu gibi hükümetlerin davranışları ve eylemleridir ki, ulusumuzun geçmişini unutmuş, ulusçuluğun ve özel uygarlıkların bağışladığı haklardan habersiz, kansız, uyuşuk bir ulus olarak tanınmasına yol açmıştır. … Efendiler; Bir ulus varlığı ve hakları için bütün gücüyle, bütün düşünce ve maddi güçleriyle ilgilenmezse, bir ulus kendi gücüne dayanarak varlık ve bağımsızlığını sağlamazsa, şunun bunun oyuncağı olmaktan kurtulamaz. Ulusal yaşamımız, tarihimiz ve son dönemde yönetim biçimimiz buna pek güzel kanıttır. Bu nedenle örgütlerimizde Kuvayı Milliye’nin etken ve ulusal iradenin egemen olması ilkesi kabul edilmiştir. Bugün, bütün dünya ulusları yalnız bir egemenlik tanırlar: Ulusal Egemenlik… Örgütün öteki ayrıntılarına bakacak olursak işe köyden ya da mahalleden ve mahalle halkından, kısacası bireyden başlıyoruz. Bireyler düşünür olmadıkça, haklarını anlamış bulunmadıkça, yığınlar istenilen yöne, herkesçe iyi ya da kötü yönlere sürüklenebilirler. Kendini kurtarabilmek için her bireyin ülkenin alınyazısıyla kendisinin ilgilenmesi gerekir. Aşağıdan yukarıya, temelden çatıya doğru yükselen böyle bir kuruluş elbette sağlam olur. Kuşku yok, her işin başlangıcında aşağıdan yukarıya olmaktan çok, yukarıdan aşağı olması zorunluluğu vardır. Behçet Kemal Çağlar, “Bugünün Diliyle Atatürk’ün Söylevleri” Atatürk’ün 10. Yıl Nutku ile ilgili araştırma yapınız, ulaştığınız bilgileri aşağıya yazınız.

Atatürk’ün, 5 Kasım 1925 Tarihinde Ankara Hukuk Fakültesi’ni Açarken Yaptığı Konuşma Bugünkü toplantımız, Cumhuriyetin merkezinde bir hukuk okulunun

yönetim açılması 122


dolayısıyladır. Bu olay, yüksek işyar (memur) ve uzman bilgin yetiştirmek çabasından daha büyük bir önem taşıyor. Yıllardır sürüp duran Türk devrimi, düşünüşünü, varlığını, sosyal yaşayışını, üzerine kurulduğu yeni hukuk ilkelerini saptamak ve sağlamlaştırmak yoluna girmiş oluyor. Türk devrimi nedir? Bu devrim, sözcüğün birdenbire akla getirdiği "ihtilâl" anlamının ötesinde ve ondan daha geniş bir değişmeyi dile getirmektedir. Bugünkü devletimizin biçimi, yüzyıllardır sürüp gelen eski biçimleri bir yana iten en olgunu, en gelişmişidir. Ulusun, varlığını sürdürebilmek için bireyleri arasında düşündüğü ortak bağ, yüzyıllardan beri sürüp gelen biçimini, niteliğini değiştirmiş; ulus bireylerini, din bağı - mezhep bağı yerine, Türk Ulusçuluğu bağı ile toplamış, bir araya getirmiştir. Ulus, uluslararası genel savaş alanında, kendisini var gücüyle yaşatabilecek aracın, ancak çağdaş çevrede, uygarlıkta bulunabileceğini, bir değişmez gerçek olarak kendisine ilke edinmiştir. Kısacası, baylar, ulus, saydığım değişikliklerle devrimlerin gerekli ve doğal sonucu olarak, genel yönetiminin, bunu sağlayacak bütün yasaların, ancak dünyalık ihtiyaçlardan doğacağını, bunlar değişip geliştikçe ona ayak uyduracak bir görüş ve düşünüşün kendisini esenliğe kavuşturup ölümsüz bir yaşayışa ulaştıracağını kavramış bulunuyor. Eğer, yalnız altı yıl önceki anılarınızı yoklarsanız; devletin biçiminde, halkın birbiriyle kaynaşmasında, bizi güçlendiren uygarlık olanaklarının sağlanışında, kısacası, bütün kuruluşların ve oluşların gelişip oturmasında uygulanan ilkelerin nasıl yeni ve değişik olduğunu hatırlarsınız. Altı yıl içinde büyük ulusumuzun yaşayışında beliren değişiklik, herhangi bir "ihtilâl”den daha güçlü, daha yüksek olan en büyük devrimlerdendir. Ulusların kurtuluş ve yükseliş savaşında çoğu zaman kızgın ve öfkeli oldukları görülmüştür. Ama bu kızgınlık, Türk ulusunun bilinçli öfkesine benzemez. Sözünü ettiğim büyük devrim yolunda Türk ulusunun şimdiye değin harcadığı çabalar, dıştaki ve içteki saldırılara karşı yorulmaz, yıpranmaz savaşmalar içinde, ulusal egemenliğini karşı durulmaz bir güçle uygulama yolunda, hukukçuların ellerinde ve dillerinde dolaşan, alışılıp aşınmış ilkeleri bilmezlikten gelerek yeni gerçeklerin ve gelişen olayların havasında yoğrulmuş bir yönetim biçimi, bir yeni devlet yönetimi arayıp bulmak uğrunda, geçmiştir. Şimdi kurulup ortaya çıkan bu büyük yapıtın görüşünü, düşünüşünü, isteklerini belirtip karşılayabilecek yeni hukuk ilkelerini, yeni hukuk adamlarını yaratma işine girişmek günü gelmiştir. Sanıyorum ki, Ankara Hukuk Okulu ile Cumhuriyet Hukukunu yalnız sözüyle ve görünüşüyle değil, bilinçli ve bilgisel niteliği ile yeni yasalarıyla, yeni hukuk adamlarıyla açıklayacak, savunacak ve uygulayacak bir davranışa başvurmuş oluyoruz. Cumhuriyet Türkiye'sinde eski yaşama kurullarının eski hukuk ilkelerinin yerini bugün, yeni hukuk ilkelerinin almış olduğu bilinen bir gerçektir. Bu olupbittiyi sizin kitaplarınız ve uygulanacak yasalarınız anlatacak ve açıklayacaktır. Sevgili Hukuk Öğrencileri! Sayın Hukuk Adamları! Yeni hukuk ilkelerinden, yeni kuruluşumuzun gerektirdiği yasalardan söz açarken, "Her devrimin kendisine özgü dayanağı bulunmak gerektir" nedenini, yalnız bu ana nedeni göz önüne koymak istemiyorum; ille boş yere sitem etmekten vazgeçerek Türk ulusunun, çağdaş uygarlığın özelliklerinden ve verimlerinden yararlanabilmesi için, en az üç yüz yıldan beri harcadığı çabaların ne kadar kaygı verici engeller karşısında araya gittiğini göz önüne alarak, bütün uyanıklığım ve üzüntümle söylüyorum: Ulusumuzu çöküntüye sürükleyen, zaman zaman bağrından kopup da ileri düşünceleri için savaşmayı göze almış kimseleri yıldırıp usandıran gerici ve ezici güçler, bugüne değin elinizde bulunan hukuk kurallarıyla ona içten bağlananlar olmuştur. Belki ağır düşerse de, tarihe dayanan bu görüşüme, bu yüce topluluk içinde yer alanlardan ve Cumhuriyet hükümetine çok yararlı olan seçkin kimselerden pek şaşan bulunmayacağını umarım: Yine de amacımı biraz daha açıklamama izninizi dilerim. Uluslararası genel tarih içinde Türklerin 1453 zaferini, İstanbul'un fethini bir düşünün; bütün bir dünyaya karşı İstanbul'u Türk toplumuna mal eden güç, aşağı yukarı o yıllarda bulunan matbaayı ülkeye mal etmek için o zamanki hukukçuların uğursuz direncini göğüsleyememiştir. Eskimiş hukukla dar düşünceli hukukçulardan buna izin koparabilmek için üç yüz yıl, kuşkular, kararsızlıklar, üzüntüler içinde beklemek zorunda kalmışızdır. Eski hukukun çok uzak, çok eski ve yaşama gücünü çoktan yitirmiş bir dönemini seçtiğimi sanmayın. Eski hukukla ona saplanıp kalanların bu devrim yıllarında bana gösterdiği güçlüklerden örnek vermeye kalksam başınızı ağrıtmak tehlikesine düşmüş olurum. Şu kadarını bilesiniz ki Türkiye Büyük Millet Meclisinin kuruluş günlerinde bu oluşu hukuk ilkelerine ve bilimsel görüşlere aykırı bulanların başında ünlü hukukçular vardı. Büyük Millet Meclisinde egemenliğin ulusta olduğunu belirten tasarıyı öne sürdüğüm gün, bu ilkenin Osmanlı Anayasasına aykırılığından dolayı karşısına çıkanların başında yine eski ve bilimsel erdemi ile ün salan, ulusu aldatıp durmuş olan belli hukukçular yer alıyordu. 123


Cumhuriyet ilân olunduktan sonra bile, baş gösteren bir acıklı olayı uyanık gözlerinizin önünde canlandırmak isterim: En ileri, en bayındır bir kentimizin hem bizim yurdumuzda hem Avrupa'da okuyup yetişmiş seçkin uzmanlardan kurulu baro topluluğu, açıktan açığa halifeci olduğunu söyleyip duran birisini kendine başkan diye seçmiştir. Bu olay, köhne hukuka saplanmış olanların cumhuriyet anlayışına karşı nasıl bir eğilimde olduklarını belirtmeye yetmez mi? Bütün böyle olaylar, devrimcilerin en büyük ama en sinsi can düşmanlarının çürümüş hukukla onun zavallı tutkunları olduğunu göstermektedir. Ulusun arasız ve ateşli devrim atılışları sırasında sinmek zorunda kalan eski kanun hükümleri, eski hukuk adamları, devrimcilerin ateşi ve etkisi yavaşlamaya başlar başlamaz hemen canlanarak devrim ilkelerini, ona içten bağlı olanları, bunların kutsal ülkülerini suçlayıp kötülemek için fırsat beklerler ve bu fırsat, eski yasaların yürürlükte kalmasıyla, eski anlayışı sinsice kollayıp yürütmekte direnen yargıçların ve avukatların varlığı ile belirir ve beslenir. Bugünkü hukuk çalışmalarımızın gerekçelerini böylece açıklamış olduğumu umuyorum. Büsbütün yeni yasalar düzenleyerek eski hukuk ilkelerini temelinden kazımaya girişiyoruz. Yeni hukuk ilkeleriyle, alfabesinden okumaya başlayacak bir yeni hukuk kuşağı yetiştirmek için bu okulu açıyoruz. Bütün bu işlerde dayanağımız ulusumuzun üstün yeteneği ve kesin isteğidir. Bu girişimlerde arkadaşlarımız, yeni hukuku, bizimle birlikte anlattığım nitelikte anlamış olan seçkin hukuk bilginlerimizdir. Yeni hukuk ilkeleri genel yaşayışımızda başarılı uygulamalarla etkisini gösterene kadar geçecek zamanı, devrimin yorulmaz ve yıpranmaz gücü kısaltacak ve zararsız kılacaktır. Öğrenciler! Yeni Türk toplumunun kurucusu ve kollayıcısı olmak amacıyla okumaya başlayan sizler, Cumhuriyet döneminin gerçek hukuk bilginleri olacaksınız. Bir gün önce yetişmenizi ve ulusun isteğini yürürlüğe koymanızı hepimiz sabırsızlıkla beklemekteyiz. Sizi yetiştirecek olan profesörlerin kendilerinden beklenen ödevi hakkıyla yerine getireceklerine güveniyorum. Cumhuriyetin yapıcısı ve kollayıcısı olacak bu büyük kuruluşun açılmasında duyduğum mutluluğu hiç bir girişimimde duymadım. Bunu böylece belirtip açıklamaktan da ayrıca sevinçliyim. 5 Kasım 1925 Behçet Kemal Çağlar, Bugünün Diliyle Atatürk’ün Söylevleri

124


DİL BİLGİSİ VE UYGULAMA BÖLÜMÜ

125


NOKTALAMA İŞARETLERİ 1) Aşağıda verilen paragraflarda parantezlerin içine uygun noktalama işaretlerini

yerleştiriniz.

Tesadüf beni burada oturmaya mahkûm etti ( ) Buranın insanlarını sevmiyorum ( ) İçlerine giremiyorum ( ) Meltem onlar için ( ) serin deniz suyu onlar için ( ) Gökyüzünde güneş onların kadınlarının omuzlarını yaldızlıyor ( ) Ilık geceler ( ) serin gece rüzgarları onlar için ( ) a)

( ) Dilersen bu gece burada kalabilirsin ( ) dedi bana ( ) Bu bir çağrı mıydı ( ) yoksa bir acıma duygusu mu ( ) çıkaramadım ( ) Geceye ( ) yoğun karanlığa çevirdim bakışlarımı ( ) Teşekkür ettim ( ) ( ) Ne yazık ki kalamam ( ) Bekleyenim var ( ) ( ) dedim ( ) b)

c)

( ) Doğrusu bana bunları bir zamanlar söylemiş olsaydın ( ) ( ) Ne değişmiş olurdu ( ) ( ) Belki hiçbir şey ( ) Ya da zaman ( ) ( ) Özür dilerim ( ) vaktim yoktu ( )

Fotoğrafa bakıyorum ( ) Kağıdı sararmış ( ) biraz da karışık ( ) Renkler solmuş ( ) Ben ( ) bugünkü gibi değilim ( ) İçimden bir ses ( ) ( ) Evdeki eşyalar ne kadar da yeniymiş ( ) ( ) diyor fotoğrafa bakarken ( ) Bir başka ses ( ) ( ) Fotoğraftaki eşyalar ne kadar da yenileşmişler ( ) ( ) diyerek yanıt veriyor ilkine ( ) Zamanın aktığını duyumsuyorum ( ) Eskimiş dediğimiz eşyalar ( ) akan zaman içinde ( ) zamana uyum sağlamışlar ( ) yıpranarak yenileşmişler ve yeni bir görünüm kazanmışlar ( ) Yalnızca fotoğraftaki görüntü öylece duruyor ( ) bugünümüze yabancı ( ) eski ( ) d)

Bir gün bir evrak peşinde koşturmaya gidiyordum ki geçitte yine karşıma çıktı ( ) ( ) Göz pınarları kurumamışlar için ( ) ( ) diye bağırarak kağıt mendil satıyordu. Neden böyle diyerek sattığını sorduğumda ( ) göz pınarlarının kuruduğunu ( ) artık ağlayamadığını söyledi ( ) Birkaç paket kağıt mendil aldım ve yoluma devam ettim ( ) e)

Ev ( ) doğumlar ( ) nişanlar ( ) kutlamalar ( ) ölümler görmüştü ( ) her gelen için bir körük gibi genişlemiş ( ) sonra yine kendi boyutlarına dönmüştü ( ) Giden gitmiş ( ) ölen ölmüştü ( ) ama anneanne hep kalmıştı. Hep piyanonun başına oturmuş ( ) içini ona dökmüştü ( ) f)

126


3 ) Aşağıda verilen paragraflarda boş bırakılan parantezlerin içine uygun noktalama işaretlerini yerleştiriniz. a) b) c) d) e) f) g) h) i) j) k) l) m)

Bundan sonra ( ) bir aksilik çıkmazsa ( ) erken gelirim. Romanı okuyacaktım ( ) ancak fırsat bulamadım. Yazarın çok önemli iki görevi var ( ) toplumu eğitmek ( ) kalıcı eserler vermek. Sicim gibi bir yağmur ( ) Kaçışan ( ) koşuşturan insanlar ( ) Kaymakam ( ) "Bu ne güzel bir tablo ( )" dedi. Arkadaşım ( ) merakla ( ) "Peki ( ) hiç Ahmet Muhip Dıranas'ı okudun mu ( )" dedi. Acıkmış bir insanın aradığı ne pasta ne börektir ( ) sadece ekmektir ( ) Sanatın verdiği bilgi ( ) tarih ya da sosyolojinin verdiği bilgiye benzemez ( ) ansiklopedik değil ( ) hayati bilgidir. Aristo demiş ki ( ) "Ey dostlarım, dünyada dost yoktur ( )" Ustası Sokrates'ın başına gelenlere bakınca Aristo'ya hak vermemek zor ( ) Sanatçı ( ) kendini yazmalıdır ( ) acılarını ( ) umutlarını ( ) endişelerini ( ) Musluğu kapamış mıydım ( ) Elektriği söndürdüm mü acaba ( ) Kilitledim mi kapıyı ( ) kilitlemeden mi çıktım yoksa ( ) Bu insanlar anavatanlarına ( ) asıl yurtları Kırım'a ( ) dönmek istiyorlardı ( ) Kimler mi giriyor bu yasanın kapsamına ( ) Öğretim görevlileri ( ) öğretmenler ( ) memurlar ( )

YAZIM KURALLARI 127


1 ) Aşağıda verilen metinde geçen yazım yanlışlarını üzerinde düzeltiniz.

Karanfiller Ve Domates Suyu’ndan ............... Şimdi artık kimi sevdiğimi, kime saygı duyduğumu biliyorum. Günlerden beri kafamı bir adam kaplıyor. Köy de ona, kör Mustafa derlerdi. Bir gözü sola doğru biraz kaymıştı. Sağ tarafının beyazı ile göz kapağı arasına ciyer kırmızısı bir et parçası oturmuştu. Böylemi doğmuştur? Yoksa çocukken birşey mi batmıştır?.. Bana, bir kanburu hatırlatıyor bu göz; tuhaf değilmi? Bir kambur insan çirkindir ama bütün kamburlar iyiyürekli, sevimli insanlardır. Ne severim kamburları! ............... Bizim köyün lodos tarafı gayri meskundur. Orada fundalar, yabani meşe palamutları, koca yemişler bir türlü ağaç haline gelemeden, ama ağacı taklitedercesine gelişir, bir birinin içine girmiş yaşarlar. ............... O çalıçırpının sere serpe geliştiği, bu denize diklemesine inen toprak öğle taşlıktıki... Sonra mustafa gündüzleri başka yerde çalışmak zorundaydı. Bu korkunç mücadeleye üç evlek toprak için Mustafadan başka bizim köyde kimse girişemezdi. Kaya bitipte yumuşak, esmer toprak, penbe bir funda toprağı bir karış meydana çıkınca, bir meşe palamutunun korkunç yılan gibi kökü önüne çıkardı. ................ Bilmedikki dişle, tırnakla, canla tabiat denen canavarı yenmek lazımdır. Bu kavga, Roma’lı esirlerin aslanla dövüşmesindan şu itibarla farklıydıki, esir aslana onbeş dakika içinde yeniliyordu. Mustafa, ejderhayı bir sene içinde, bağzen ümitsizlikten, bazen ümitten yeniyordu.

Bir sabah her zaman ki çamın altına vardımki, bir köylü kadın, üç yarı çıplak çocuk garip bir takım taşlarla birşeyler yaparlar. Bu, hertarafından rüzgar giren bir evdi. Mustafa arkasına yeşiller giymiş güçlü bir kadın takmış, toprağına çizgiler açıyordu. 128


................. Küçük hanımlar! Bu günlerde birgün nişanlınız size koyu al renkli karanfiller gönderecektir. Dikkat edin, belki Mustafanın kilerdir. Küçük beyler, belkide lokantada birgün şişelere doldurulmuş bir domates suyu içersiniz ve tadını fevkalade bulursunuz. Yunan Tanrılarının ölmemek için içtiği nektar lezzetini damağınızda his edersiniz, emin olun ki Mustafanın domateslerinden bir tanesi, içtiğiniz suya katılmıştır. Sait Faik ABASIYANIK

2 ) Aşağıda verilen cümlelerde geçen yazım yanlışlarını düzeltiniz. 1. Kusura bakmayın bir az yorgunum. 2. Tülay hanım derse girmiyen öğrencilerle görüştü. 3. ÖSS, 15 haziran 2003 Pazar günü yapıldı. 4. Ülkemiz de güney Ege kıyılarımızda çok temizdir. 5. Bir elinde milliyet, diğer elinde hürriyet gazetesi vardı. 6. Orhanki arayıp sormuyor, ötekiler ararmı? 7. Kablolu TV için PTT ye baş vurdu. 8. Anadolunun köylerini tanıttılar bu proğramda. 9. Bu ülke daha nice Fatihler görecektir. 10. Ahmet Vefik Paşa 3 temmuz 1823’de doğmuştur. • Askerde ki oğlundan haber bekliyordu. • Seninle uğraşıpta seni üzen Ahmet’miydi? • Yalnışını düzeltmek için hiç bir çaba göstermiyordu. • Herkez ondan şikayetci olduğunu söyledi. • Ergeç hatasını anlıyacak, biliyorum. • Bu konuda sende birşey söylemek istermisin? • Galata köprüsü, onarım için bu gün araç trafiğine kapatılacak. • Onunla kurduğum dialog, onun pisikolojisini anlamama yardım etti. • Yaşamda ki herşey birbiriyle bağlantılıdır.

• Bu fikirlerinizi doktor Ahmet Bey’e arzetmelisiniz. • Romanda ki olaylar 1960’da geçiyor ve 7’inci bölüm çok sürükleyici. • Kendine en kısa zamanda TDK’nın türkçe sözlüğünü almalısın. • Kasabada son günlerde herhangibir olay çıkmadı ama herkes birşeyler olmasından korkuyor. • Son zamanlarda ardarda yaptığı hatalar kamu oyunun gözünden kaçmadı. 129


• Araştırma gezisine 12 hazirandamı çıkacaksınız? • Dünkü maçta omuzunu sakatlamış olmalıki bu gün okula gelmedi. • Bu beklenmedik arkadaşca davranış karşısında yüreği küt, küt atmaya başladı. • Beklediğimiz otobüs, Ulus’ dan kalkıp Kızılaydan geçerekmi buraya gelecek? • Onlar onbeş yıldır Emek mahallesinde yaşıyor. • Bu sabah Güneş’in doğuşunu izlemek için Kalamış parkına gittik.

3 ) Aşağıda verilen paragraflarda geçen yazım yanlışlarını düzeltiniz. a) Ben boğaz vapurlarının tutkunuyum. Boğaz sahillerinde gezerken canım sıkıldıkca oturur, onları

seyrederdim. En büyük zevklerimden biride vapurla rumeli kavağına gitmekti. Öyleki bunu her Pazar günü yapardım. Sanırım oralar eskiden çok daha güzel ve sakindi. Bu konu da galiba yaşlandığımıda kabul etmem gerekli. Gençken herşey çok daha değişik geliyor insana. Nede olsa artık orta yaşlı bir adamım. İstanbul’ lu değilim amma…

b) Bir Hukukcu yazar, hâlen Yargıtay başkanıdır. Bu güne kadar basında pek çok Makalesi, edebiyat dergilerinde öyküleri ve şiirleri yayımlandı. İlk romanı, “Evlenme cüzdanı” televizyon filimi oldu. Başka bir eseride dizi olarak televizyonda. Yazar; şiirleri, romanları, öyküleriile şimdiden Edebiyatımızda önemli bir yer edinmiş durumda. Yaşamında ki her şeyi eserlerine taşımıyarak başarılı olabilmişdi. c) Oysa ki bir alış veriş merkezini deyil, bir bilim kurgu filiminde uzay gemisini geziyor gibiyim. Evden

çıkmıyorum. Amerika sokakları buraya taşınmış gibi. Yapmanın derin bilinç kayıbında herkez uyur gezer gibi başkalarının kimliklerini yaşıyor. Sanal bir Dünya da yaşıyor herkes. Sonra günün birinde bir Uzay gemisine çıkar gibi çıkıyorum dünyaya ve hala niye şaşırıyorum? sıradan bir t-şört uğuruna zihinsel yolculuklara çıkmak istemiyorum. d) Özgürlüğe öğle düşkünümki, koca hindistanın bir köşesini bana yasak etseler Dünya’nın tadı kaçar

neredeyse. Hiç bir yerde saklı, eli kolu bağlı yaşamakta istemem. Orada pineklemektense alır başımı havası, toprağı bana açık bir yere giderim. Çekilir birşey olabilirmi ülkelerin bir bucağına çivilenip kalmak?

4) Aşağıda verilen paragraflarda parantezlerin içine uygun noktalama işaretlerini yerleştirip yazım yanlışlarını düzeltiniz. a)

Onbeş yıl önce tek düşündüyüm ( ) şimdi ki yaşıma vardığımda neye benzeyeceğimdi ( )

Şimdi aradan yıllar geçdi ( ) ama ben hala aynıyım ( ) Tek fark ruhum da artık. Yıllar bedenimi 130


deyiştiremedi belki ( ) ama ruhum epey deyişti ( ) Artık daha aptal ( ) daha mutsuzum ( )

b)

Yetmişli yıllar öncesi ( ) Bakırköyde kızılayın bulunduğu yerin çevresine domuzdamı denirdi (

) Zamanın deli kanlıları ( ) gençliklerinin ardından çeşitli meslekler edinip deyişik yerlere dağıldılar (

) Şimdi kimi emekli (

olanlar bile var (

) kimi mesleklerinin üst seviyelerindeler (

) Şimdilerin bu yaşlı deli kanlıları (

ayların ilk Cuma akşamlarında (

) yıllardır şubat (

) hatta içlerinde torun sahibi ) nisan ( ) haziran gibi çift

) sahilde bir restoran yada osmaniyede bir meyhane de toplanarak

( ) muhabbetlerini devamettiriyorlar ( ) Önümüzde ki Cuma akşamı nerede toplanıyorlarsa ( toplantılarına katılıp kendilerine yürekten bir ( ) sağolun Domuzdamı çocukları

(

)(

)

) demek

niyetindeyim ( ) ( )

c)

Çok güzel resim yapan bir çocuğu ünlü bir ressamın yanına götürmüşler ( ) ressama çocuğun

resimlerini göstermişler ( sorular sormuşlar ( bakmış (

) sonra (

)(

) Üstat ( )(

) Ne dersiniz (

) Ne önerirsiniz (

) Resim nasıl yapılır (

) bu sorular karşısında önce hiç sesini çıkarmamış (

)(

) gibi

) dalgın dalgın

) Resmin nasıl yapılacağını bilsem burada bir dakika bile durmam (

)

atölyeme koşar ( ) resim yapmaya başlarım ( ) ( ) demiş ( )

d)

Gençlere roman okumayı yasaklamak isteyenler vardır ( ) böylelerine acıyıb geçemeyiz ( )

Cezalandırmalı böyle kişileri ( ) Bunlar sözümona ( ) eğitim kaygısıyla yasaklıyorlar roman okumayı ( ) Roman okumanında sırası gelicekmiş ( ) Okul çağındayken aklını daha saçma bir şey olamaz ( ) Tam da bunalım dönemlerinde gereklidir roman ( ) okulların en verimlisidir romanlar (

) Kurallar

deyil ( ) sezgiler ( ) kesinlikler deyil ( ) eğilimler ( ) yasalar deyil ( ) istemler kazınılır bu okulda ( )

SES OLAYLARI 1 ) Aşağıda verilen sözcükleri büyük ve küçük ünlü uyumlarına göre inceleyiniz. Özel durumları varsa belirtiniz. Birkaçımız :

Mantosu :

Hafiflik :

Türk : 131


Yağmurluk:

Koşuyorduk:

2 ) Aşağıda verilen paragrafta altı çizili olan sözcüklerde bulunan kaynaştırma ünsüzlerini ve yardımcı sesleri bulunuz. Paris şehrinin sokakları çok geniştir. Yan yana beş arabanın geçmesine olanak varken kimi yerlerde halkın kalabalığından üç atı zorla geçiyorduk. Sanki şehirdeki bütün halk alay seyrine gelmişlerdi. Şehrin her penceresi kadın ve erkek kalabalığı sıkış sıkıştı. Böylece, hazırlanan eve inip selama duran askerlerin önünden geçerek mareşalin yanına vardık. Buraya her yıl birçok ziyaretçi gelirdi.

3 ) Aşağıda verilen sözcüklerde görülen ses olaylarını nedeniyle yazınız. Gözlüyor :

Kahvaltı :

Savruldu :

Azıcık :

Sokağımız:

Seçkinlik:

Adımlarınızdan:

Hissettiklerimden:

4 ) Aşağıda verilen metinde ünsüz yumuşamasına ve benzeşmesine örnek olabilecek sözcükleri bulunuz. Mustafa bir öğle sıcağında çiftliğe döndü. Köpekler uzaktan onu görünce havlayacak oldular; sonra tanıyıp vazgeçtiler. Yavaş yavaş garajın ardından dolandı. Ortalıkta kimseler yoktu; herkes işteydi. Atölyenin kapısına yaklaşırken yüreği küt küt vuruyordu. Atölyenin içinden çekiç sesleri geliyordu.Kendi kendine: " Ne olursa olsun " diye mırıldandı. Kapıya yaklaştı. Makinist Kemal Efendi, Mustafa ' nın bozduğu traktörün altına yatmış, tamire çalışıyordu. Neden sonra usta yattığı yerden kapının önüne dikilen Mustafa ' yı gördü. Sanki saatlerdir beraber çalışıyorlarmış gibi : --- Mıstık, şuradan bir on dört anahtar… Mustafa ' nın bir an eli ayağı kesildi. Sonra hızla takım dolabının önüne koştu. İstenen anahtarı kaptı. Gidip yere diz çöktü, uzanan elin içine koydu : --- Buyur ustam ! 5 ) Aşağıda verilen paragraflarda istenen ses olaylarına uygun sözcükleri bulunuz. a - "Ben okula başladığım zaman babam öyle çok çalışır olmuştu ki akşam yemeklerinden sonra bile onu görmek güçleşmişti. Yemekten sonra hemen laboratuvarına gidiyor; sadece uyumak için geri dönüyordu. İki dairenin birleştirilmesinden oluşan laboratuvarının arkasında kendine ayırdığı küçücük odasında vaktini geçirirdi. Daha ismini koyamadığı bir sürü deneyi vardı. Ayrıntıları hatırlayamıyorum ama hepsini anlayabildiğimizi zannederek her şeyi detaylı biçimde bize anlatırdı. Her cumartesi bizi laboratuvarına götürür istediğimiz gibi ortalığı karıştırmamıza izin verirdi. Bunun bizim yaratıcılığımızı geliştireceğine inanırdı." 132


Yumuşama : Ünlü düşmesi : Ünsüz düşmesi : Benzeşme : Ünsüz türemesi : Aşınma : Darlaşma : c - "Sevgimi bir türlü gösteremiyorum. Herkes sevgisini dosta, tanıdığa dağıtırken ben kendi varlığımdan başka bir şeye bağlanamıyorum. Başka şeylere bağlanışım kendi isteğimle bile değildir. Niçin olsun ? Herkesin gözü dışardadır. Bense gözümü içime çevirir, içimde gezdiririm. Kendimden asla en ufacık bir şikayetim olmadı. Kendime karşı yaptığım hataları da bu nedenle kolayca affederim. Burnumu kimsenin işine sokmam ve sadece kendime bakarım. Hayal kurmaya zaman ayırmam. Çünkü hayaller insanın gerçeklerle kurduğu bağları zayıflatır." Ünlü düşmesi : Aşınma : Ünsüz düşmesi : Ünsüz türemesi : Yumuşama : Darlaşma : d- Başlangıcından bugüne şiir, insan yaşamında nasıl etkin bir güce sahip olduysa toplumsal yaşamda nasıl söz söylediyse; bugün de değişim sancısını hissediyor ve omzuna aldığı sorumluluğun bilincinde. İnsanın içinde bulunduğu yalnızlığın ve alçalmışlığın farkında ve onu bu durumdan kurtarmak, mutsuz yüzlerde küçük bir gülücük yaratmak için hâlâ direniyor. Yukarıdaki metinden aşağıda istenenlere uygun örnekleri bulup yazınız.  Aldığı ekten dolayı büyük ünlü uyumu kuralına uymayan sözcük: 133


 Ünsüz benzeşmesi:  Ünsüz yumuşaması:  Ünsüz türemesi:  Ünlü düşmesi:  Ünlü türemesi:  Ünsüz düşmesi:  Ünlü aşınması  Benzeşme

PARAGRAF BİLGİSİ VE YORUMU 1. Aşağıda verilen paragraflarda düşünce akışını bozan cümleleri belirleyiniz.

a. (I) Tanzimat’la birlikte Osmanlı yazarları kendi eserlerini Batı’dakilerle karşılaştırmaya başladılar. (II) Bu aksaklık, yazarlarımızın hayatı görme kudretinden yoksun olmalarından kaynaklanıyordu. (III) Bu, kendinden üstün olan ile yüz yüze gelme anıydı. (IV) Yapılan karşılaştırmalar aradaki mesafenin aşılamayacak kadar büyük olduğunu gösteriyordu. (V) Taklit o zaman devreye girdi. (VI) Bu yüzden ilk kuşak yazarlarımız Batı medeniyetinin taklitçisi idiler.

b. (I) Kararlarınızı oturup kendiniz alın. (II) Büyüklerinizle, yaşıtlarınızla, kendinizden küçüklerle konuşun, tartışın. (III) Kararları yalnız aldığınız zaman, eziyetler de güçlükler de sonuçta bütünüyle size aittir artık. (IV) Karar alırken sorumluluk almayı da bilin. (V) İşte bu, büyümek ve olgunlaşmaktır. (VI) Özgür insan olma yolunda atılan ilk adımdır.

c. ( I )Kişiliğimiz iletişim içinde olduğumuz insanlarınkinden farklıdır. (II) Hepimiz dünyayı bir miktar farklı algılarız. (III) Aynı olayı gören iki kişiye ne gördüklerini sorarak bunu doğrulayabiliriz. (IV) Hepimizin baskın bir 134


gereksinimi vardır. (V) İnsanların farklı kişiliklere sahip olduğu düşüncesi uzun yıllar önce Cari Jung tarafından ileri sürülmüştür. (VI) Bir insanın kişiliğini ve gereksinimini anlayamadıkça o insanla karşılıklı tatmin edici bir ilişki kurmanız mümkün değildir.

d. (I) Dış dünyaya yönelik tutumumuz, geçmişimize, niteliklerimize, inançlarımıza ve kendimiz hakkında neler hissettiğimize bağlıdır. (II) Bencil bir tutumumuz varsa insanlara büyük bir olasılıkla şüpheyle bakarız. (III) Kişisel gelişimimizde ilerledikçe kişisel gelişim gösteren insanları yaşamımıza çekeriz. (IV) Cömert bir tutuma sahipsek güven duymaya daha yatkın oluruz. (V) Kendimize karşı dürüstsek ve insanlara adil davranırsak onlara bizi her an aldatabilecek kişiler gözüyle bakmayız.

e. (I) Bir yazarın sanat yaşamını iki ayrı aşamada incelemek gerek sanırım. (II) ilk dönem bütün duyguların alabildiğine başıboş ve özgür olduğu çocukluk ve ilk gençlik yıllarıdır. (III) Gözlemleri ona yaşamın katı yüzünü gösterir. (IV) Bu yıllarda, duygusallığı, düşçülüğü ve içe dönüklüğüyle yaşıtlarından çok farklı bir yapıdadır yazar. (V) Henüz tam gelişmemiş sağlam bir kişiliğin denetiminde olmayan bu farklı yapı her şeyden kolayca etkilenir.

f. (I) Gönlümüzün güzelliği sevgi ise, beynimizin güzelliği de düşünebilme yeteneğimizdir. (II) O yeteneği her an, her dakika kullanalım. (III) Annenizi, babanızı, arkadaşlarınızı dinleyin. (IV) Unutmayalım ki düşünen insan, özgür insandır. (V) Kişi düşünebiliyorsa pek çok sorununu çözümleyecek, pek çok şeyi bilecektir.

g. Her toplumun en temelde kendine ait bir hayat damarı vardır. (II) O toplum bu damarı kültür, sanat, edebiyat donanımı ile geçmişine ve geleceğine doğru her zaman açık tutar. (III) O damarı sadece açık tutmak yetmez, aynı zamanda beslemek zorundadır. (IV) Son dönem öykücülüğümüzün sorunlarından söz edilirken sık sık içe kapanık olmasından söz edilir. (V) Maddi ve manevi kuşatmalara karşı özgüven ve kültürüyle kendi direnme noktalarını güçlendirir. (VI) Bu yolla da evrensel beşeri birikimi de özümseyerek var olmasını sürdürür. 2. Aşağıda verilen paragraflar iki parçaya ayrılmak istenirse ikinci paragrafın kaçıncı cümleyle başlayacağını belirleyiniz. a. (I) Çağımız, suskunlukların güme gittiği bir çağdır. (II) Susan, hakkını kaybediyor. (III) Bilgeliğe falan da artık pabuç bırakan kalmadı. (IV) Olgun suskunlar çağımızda, âciz suskunlardan pek ayırt edilmiyor. (V) Suskunlukla uğraşacak ne zamanları ne de hevesleri var bugünkü dünya vatandaşlarının. (VI) Demokrasi konuşma rejimidir. (VII) Bol tarafından karşılıklı çenebazlık gereklidir. b. (I) Bağışlama sizi geçmişin olumsuz yükünden kurtarır. (II) Bağışlamayı, dargınlık, kızgınlık gibi olumsuzlukları üzerinizden atmak olarak düşünün. (III) Olayın mantığı oldukça basittir. (IV) Eğer bağışlamazsanız, dünyanın enerjisini geçmişin çöplüğüne atarak ziyan ediyor olacaksınız. (V) Bağışlama bir enerji musluğu gibidir. (VI) Sizi geçmişten gelen olumsuz enerjiden kurtarır ve geleceğe doğru yol almanız için şimdinin olumlu enerjisini açığa çıkarır. c. (I) İnsanlar birbirine biyolojik özelliklerinden başka şeyler de geçirirler. (II) Bunların başında kültür gelir. (III) Kültür insan aklının deneylerinin durmadan gelişen, yenilenen bir ürünü, durmadan ateş alan, başka ateşleri yakan atılımlarıdır. (IV) Bazen geçmişin binlerce yıl derinliğinde kalan bir ölümlü dirilir, gelir, yaşadığımız toplumda güncellenir. (V) Bazen Sokrates’i görürüz aramızda, bize günümüzün gerçeğini aydınlatan bir ışık 135


tutar. (VI) Eşsiz yürekliliği, cana yakın bilgeliği ve baldıran zehrini bir bardak saf su içer gibi yudumlaması ile… d. (I) Odamın penceresi bahçenin tenha ve yemyeşil bir köşesine bakar. (II) Yalnız kaldığım zamanlar pencerenin önünde oturur, çimlere, ağaçlara, rüzgâr elinde yaprakların oynaşmasına bakarak gözlerimi eğlendirirdim. (III) Bu bahçe köşesinde kuşların pencereme kadar yaklaşması ve bir böcek parçası için kanat kanada dövüşmesi çok eğlenceliydi. (IV) Hele ağaçlardan inen kına renkli sincabın çimenler üzerinde sıçraya sıçraya gitmesi, ikide bir yerde bulduğu yiyeceği elleri arasına alıp iki ayağı üzerinde kalkması ne dinlendirici bir tabiat tablosuydu. (V) Sincapları yakından tanırım. (VI) Çocukluğum dağlık, yabani bir memlekette geçti çünkü. e. (I) Şifalı bitkilerde en sağlıklı sonuçlar genellikle taze toplanmış otlardan sağlanır. (II) Bu nokta özellikle ağır hastalıkların üstesinden gelinmesi için çok önemlidir. (III) Kurutulan çiçekler için en elverişli zaman çiçek açma dönemidir. (IV) Yapraklar için çiçek açmadan ve açtıkları dönem uygundur. (V) Kökler ise baharda ya da güzde çıkarılmalıdır. (VI) Meyveleri ise olgunlaştıkları devrede toplamak gerekir. f. (I) Çocukluğunuzdan bir kez ayrıldınız mı, ömrünüzün kalan bölümü gurbettir artık. (II) Sıla özlemi çeker gibi çocukluğunuzun özlemini çekersiniz. (III) Bu nedenle de çocukluk dönemi birçok sanatçıyı, yazarı, şairi derinden etkilemiş, ürünlerine yansımıştır. (IV) Ben, kendi deneyimime dayanarak, çocukluğun insanın en mutlu dönemi olduğu fikrine katılmıyorum. (V) Tam tersine bence çocukluk, her şey bir yana, tamamen büyüklerin yönetiminde olduğu, korkularla dolu geçtiği için yaşamımızın en güvensiz bölümüdür. (VI) Ve bütün bunlar insanda hiç silinmeyecek izler bırakır.

(I) İlk kez “yazı” yazmak için oturduğumda, yazdığım “öykü” oldu. (II) Yazıya dönük düşünüşüm, duyarlılığım, duruşum ve dilim, bir öykü kuracak malzemelermiş meğer. (III) Bir yerde biriken suyun, akacağı yönü kendiliğinden bulması gibi, kendine bir yatak oluşturması gibi.(IV) Önce bir tohum halinde, öykülük bir düşünce düşer içime. (V) Sonra da çimlenip dal budak salar. 3. Yukarıdaki parçada anlam akışına göre “Yazıya dönüşmek için bende birikenler, öykülükmüş meğer.” cümlesi, numaralanmış cümlelerden hangisinden sonra getirilmelidir?

(I) Öyküden çıkarılacak ders, öykünün “etik” yönünü oluşturur. (II) Tema ile etik birbirinden farklı iki unsurdur. (III) Tema, yazarın bakış açısını yansıtırken, etik, okuyucunun bu bakış açısına gösterdiği tepkidir. (IV) Yazar, hayata ilişkin gözlemlerini ve deneyimlerini esas alarak herhangi bir görüşü geliştirir. (V) Okuyucu, kendisi için bir anlam ifade ettiği ve inandırıcı bulduğu için bu görüşü kabul edebilir ya da tam aksine bütünüyle reddedebilir. 4. Yukarıdaki parçada anlam akışına göre “İkisi de aynı temele dayandığından kolaylıkla karıştırılabilir.” cümlesi, numaralanmış yerlerden hangisine getirilmelidir?

136


(I) Her zaman yalnız oldum. (II) İçimde giderilmez bir yalnızlık taşıdım. (III) Yalnızlık tutkumu içsel bir derinlik ve ayrıcalık gibi yaşadım, korumaya çalıştım. (IV) Dengemi sık sık bozan da dengede kalmamı sağlayan da buydu. (V) Yanımda beni seven, beğenen ve benim de sevdiğim biri olmadığında yerle bir olmaya yazgılı bir dengeydi yani. 5. Yukarıdaki parçada numaralanmış cümlelerin hangisinden önce “Bıçak sırtında bir dengeydi bu” cümlesi getirilirse paragrafın anlam akışı bozulmaz?

6.Aşağıda verilen paragrafların konu ve ana düşüncelerini belirleyiniz. a) Ortaokuldaki oğlum; gördüğü, okuduğu, dinlediği her şeyi şiirle saptamak hevesinde bugünlerde. Yazdığı şiirlerle ilgili ara sıra onunla konuşur, bazen çaktırmadan onu eleştiririm. Geçen gün yazdığı bir şiir üzerinde konuşurken şiirde konu sorununa değindik. Yazdığı şiirlerde hep bir olay anlattığını, oysa şiirin hikâyeden ayrı bir şey olduğunu, şiirde belli bir konu işlemek zorunda olmadığını anlatıp durdum. O ise bana hep Orhan Veli'yi örnek gösterdi. O an bir gerçeği hatırladım, biz ne dersek diyelim şiire yeni adım atan biri, çağının şiir ustalarının yolundan gider. Konu: Ana düşünce: b) Genç yazarlarımız, öz Türkçe kelimelerin yeniliğine kapılıp onları kullanınca yazıya yeni bir öz getirdiklerini sanıyorlar. Onların yazılarında pırıl pırıl elbiselerin altında, kalıplaşmış düşünceler buluyoruz. Boyayı biraz kazıyınca altında eski astar sırıtıyor. Yeniliğin böylesine ucuz elde edilmesi, birtakım kişilerin işini kolaylaştırdı. Söyleyecek tek sözü olmayanlar bile kaleme sarılıp yaygın dille söylemekten utanacakları bayatlıkları, yeni kelimelerle öne sürmekten çekinmiyorlar. Konu: Ana düşünce: c) Tiyatrolarda bayağı oyunlar oynanıyor. Sebebini sorduğumuzda, yetkililer halkın sözcüsü olduklarını, halkın ihtiyaç duyduğu oyunlar oynadıklarını iddia ediyorlar. Oysa tiyatronun görevi halkı avutmak değil, sanat eserlerini halka tanıtmaktır. Özellikle, devletin desteklediği şehir tiyatrolarının görevi budur. Devlet tiyatrolarının seyirciyi çoğaltarak para kazanma amacı olamaz. Bu yüzden Avrupa'da kâra geçen kültür tiyatroları şüpheyle karşılanmaktadır. Konu: Ana düşünce:

137


d) Şiir, güncelle yoğrulan bir türdür. Şiir beklemez, bekleyemez. Zamanın nabzı gibidir. İster bireyden yola çıksın, ister toplumsaldan içinde oluştuğu dünyanın, yaşam koşullarının yürek atımını verecektir. Romanın tersine, geçmişin derinliklerine de dalsa her şeyi güncelleştirecektir, eskinin soluğunu canlandırarak günümüze bağlayacaktır. Konu: Ana düşünce:

e) Bilim dilimiz, Türkçenin soluğuyla biçimlenmiş bir nitelik taşımıyor. Onun yapı ve anlatım yönünden yabancı bir havası vardır. Aşılmaz, kalın duvarlarla çevrili bir şato gibidir ortak dil içinde. Belirli kişilerce konuşulan, yazılan yapay bir dildir o. Bu yüzden yıllar yılı, geniş halk yığınları çağdaş bilimlerin her türlü bulgularına uzak kalmıştır. Konu: Ana düşünce:

f) Belirli bir çağa, ülkeye, yapıta uyan ölçüt; diğer bir çağa, ülkeye, yapıta uymayabilir. Bundan dolayı katı ölçütlülük, edebiyata olduğu gibi eleştiriye de zarar verir. Eleştirmenin derin ve geniş görüşlü olması gerekir. Bir yazar zamana, yere, kişilere göre nasıl farklı bir biçim geliştiriyorsa eleştirmen de yapıtı yazarına ve yazıldığı zamana göre değerlendirmelidir. Yoksa ele aldığı yapıtın değerini belirlemiş olamaz. Konu: Ana düşünce:

g) Tutunamayanlar, Türk romanının zamansız doğmuş çocuğudur. 1961'de ölen çok değerli yazar Ahmet Hamdi Tanpınar'ı bile ölümünden nice zaman sonra tanımaya ve anlamaya başlayan Türkiye, Oğuz Atay'a ve hacimli romanı Tutunamayanlar'a zaman ayıramazdı. Yediden yetmişe kendilerini memleketi kurtarmakla görevli bilmiş insanların bireysel sorunlara ayıracak zamanları yoktu. Konu: Ana düşünce:

138


h) Bizi geçmişe götüren önemli üç uyarıcının koku, ses ve müzik olduğu üzerine inancım, her yeni olayda

şiddetle güçlenerek pekişiyor. Özel bir duyguyu yaşarken dinlenen bir melodi kadar hangi dürtü insanı unutulmuş sanılan geçmişe götürebilir? Ses tonları, özel bir ses, özlenen bir kahkaha, nasıl da aniden durdurur zamanı ve kuvvetle çekip götürür insanı o başka zamanlara. Konu: Ana düşünce:

ı) Bir zamanlar her edebiyatçının elinin altında Yaşar Nabi'nin yıllıkları vardı. 80'lerin başında kısa süreli de olsa birkaç yıllık, onların boşluğunu doldurmaya çalıştı. Haklarını yemiş olmamak için yalnızca şunu söylemekle yetineyim, bu dönem boyunca neredeyse bütün dergiler düzenli düzensiz yıllıklar yayımladılar. Sonra iş yavaş yavaş dergilerdeki önce kapsamlı, sonra kapsamsız yıllık değerlendirmelere dönüştü ve son yıllarda da iyice sıradanlaştı ve yok oldu. Konu: Ana düşünce:

i) Bir kitabı iki kez okumak hiçbir zaman iki ayrı kitap okumaktan farklı değildir. İlk okuyuştaki siz ve yaşamınız, ikinci okuyuştaki siz ve yaşamınızdan son derece farklıdır. Anlayışınız, yorumlarınız, yaşam deneyimleriniz ilerler; siz gerçek siz olmaya yakınlaşırsınız. Olayları daha derinden kavrar, yüzeysellikten uzaklaşırsınız. Kitabı ikinci okuyuşta daha bir mutlu olursunuz daha bir yararlanırsınız ondan kısacası. Mutluluğun sebebi de kitaptan yararlanabilmenin rahatlığıdır. Konu: Ana düşünce:

j) Goethe, "Faust'ta ne demek istiyorsunuz?" diye soran bir okuruna, "Ben de bilmiyorum" demiş. Faust'ta ne demek istediğini bilmediğinden değil, hiçbir sanat yapıtının bütünüyle açıklanamayacağını bildiğinden... Evet, gerçekten de hiç önemi yok, birçok kimsenin Hamlet'i öve öve bitirememesinin ya da Eliot'ın onu yerin dibine batırmasının, Nihavent Saz Semaisi'ni dinler ya da Guernica'ya bakarken sizin ne duyup anladığınızla Mesut Cemil ya da Picasso'nun ne anlatmak istediğinin hiç ama hiç önemi yok. Çünkü "sanatçının söylemek istediği" ile "bizim anladığımız" başka başka şeyler çoğu zaman. Konu: Ana düşünce:

7. Aşağıda verilen paragrafların anlatım biçimlerini ve düşünceyi geliştirme yollarını belirleyiniz. a. Nefes nefese istasyona indi. Üç otuz beş trenini sorup bir çeyrek daha bekledi. Üst üste üç derin nefes aldı. Haydarpaşa’ya bir bilet istedi. Adamın kaşları çatılıyordu. Bileti aldı ve arkasına döndü. Kız trene binmiş, onu bekliyordu. Anlatım biçimi : 139


Düşünceyi geliştirme yolu :

b. Burada kayalarla birlikte çam ağaçları da başlar. Çamların birer billûr parıltısındaki sakızları toprağa uzar. İlk çamlar geçildikten sonra, gene düzlüklere varılır. Bu düzlükler boz topraktır. Verimsiz, kıraç... Buralardan Toros’un karlı dorukları, yanındaymış, elini uzatsan tutacakmışsın gibi görünür. Anlatım biçimi : Düşünceyi geliştirme yolu :

c. Şiir, kelimelerle güzel şekiller kurma sanatından başka bir şey değildir. Ama kelime nedir? Annedir, dosttur, hasrettir, hayaldir; yani manası, bir çağrışımı, bir gölgesi, hatta bir rengi ve tadı olan nesnedir. Kelime insanoğlundan haber verir. İnsanoğlunu işlemek her sanatçının boynunun borcudur. Anlatım biçimi : Düşünceyi geliştirme yolu :

d. Söylemeye çalıştıklarımız kısaca: Ulusçu olmanın, ulusçuyum diyebilmenin koşullarından biri dil devrimine inanmak, bu devrimin doğrultusunda davranmaktır. Oysa bugün bu gerçeğe ters düşen bir görünüm içindeyiz. Kimileri var ki hem rahatlıkla “Ulusçuyum.” diyebiliyor, hem de ulusçuluğun dayanaklarından biri ve en önemlisi olan dil devrimini yadsıyor, ona karşı çıkıyor. Ne türden bir “ulusçuluk”tur onlarınki? Bir adı olmalı bunun. Anlatım biçimi : Düşünceyi geliştirme yolu :

e. Biraz olsun edebiyatla uğraşanlar fildişinden kuleyi bilirler. Bu kule, içinde şairin tek başına yaşadığı, dilediği gibi düşüp kalktığı, canının çektiği tek kişilik barınaktır. Bütün büyük şairler ünlü eserlerini bu kulede yazmışlardır. Fildişinden kule, yani şairin içine kapanarak sevgilerini, haykırışlarını dile getiren şiirler yazdığı kendi benliği. Anlatım biçimi : Düşünceyi geliştirme yolu : f. Kitap kültürdeki sürekliliği kendi görevi bakımından en sağlam biçimde gerçekleştiren aracımızdır. Kitap, insanlığın kültür belleğinin dayanağıdır. Bir yandan geçmiş kuşakların kültürdeki kazanç ve başarılarını bize güvenecek bir biçimde ulaştırması, öbür yandan da yaşayan kuşakların düşünce, görüş ve duygularını yaydığı için tam bir kültür değeridir. Anlatım biçimi : Düşünceyi geliştirme yolu :

140


g. Betimlemede anlatıcı gördüklerini sözcüklerin yardımıyla okuyucuya tanıtır, görünür hale getirmeye çalışır. Öykülemede ise betimlemedeki cansız varlık ve nesnelere eylem kazandırmak vardır. Yalnızca nesneler görünür hale getirilmekle yetinilmez; insanlar, eşyalar olayların içinde yer alır. Anlatım biçimi : Düşünceyi geliştirme yolu :

h. Yakışıklı, dalyan gibi ağabeyi ve şimdi orta yaşlı, hâlâ hoş bir kadın olan ablasından sonra, ufak tefek, çelimsiz ve mızmız bir çocuk olarak dünyaya gelmişti. Bunun öfkesini daha küçükken duymaya başlamıştı. Üzerine yönelen dikkatleri hiçbir zaman sevip kabullenmediği fiziksel özelliklerinden uzaklaştırmaya çalışırdı. Bilinçsizce geliştirdiği öfkeli, suratsız, aksi tavırları, aslında son derece duyarlı, ince ve sevecen iç dünyasını korumak için oluşturduğu güçlü bir zırhtı. Anlatım biçimi : Düşünceyi geliştirme yolu :

ı. Sınırlar, kalıplar içinde düşünenler de vardır. Oysa Sartre:” Aydın olarak görevim düşünmektir; engelsiz, sınır koymadan, koydurtmadan düşünmek...”diyor. Öyleyse aydın olmak, bu ilkeyi benimsemek, eylemle düşünceyi kaynaştıran bir kişi olmak demektir. Yani Sartre gibi sözlerini, II. Dünya Savaşı’na katılarak eylemiyle birleştirmektir ya da mücadeleci aydınların yüzde doksanı gibi doğru bildiği yolda şaşmadan ilerlemektir. Anlatım biçimi : Düşünceyi geliştirme yolu : j. Nasıl ki yetiştirdiği bitkiye önem veren bir bahçıvan, çiçeğin serpilmesi için özen gösterir, sağa sola devrilmemesi için yanına bir değnek dikerse, eğitim bilimciler de çocuklarımızın yetişmesinde bu değnek gibi bir işlev yüklenmelidir. Anlatım biçimi : Düşünceyi geliştirme yolu :

SÖZCÜKTE ANLAM DEYİM – ATASÖZÜ 1. Aşağıdaki cümlelerde altı çizili sözcükleri anlam özellikleri bakımından inceleyiniz. (temel,yan mecaz, deyim, terim …) • Ben annemi lafa tutunca fırındaki börekler yandı.

141


• “Bunu baştan düşünecektin! Sen yandın! • Kimya öğretmenim, bir saatlik koşu sonucu 100 kalori yakabileceğimi söyledi. • “Davranışlarına dikkat et! Hepimizin başını yakacaksın!” • Ateş yakmak için çakmağa ihtiyacın yok. • Öğlen güneşinde uyuyakalan kardeşimin sırtı fena halde yandı. • Okul kurallarını çiğneyen öğrenci cezalandırılır. • Satrançta kimse bana meydan okuyamaz. • Biraz yürekli ol da düşündüklerini söyle! • Bugün çok olgun davrandın. • Bu ağır sözlerin, bana cidden dokundu. • Dün bir hektarlık orman alanı yandı. • Ruhundaki fırtına yüzünden okunuyordu. • Güneşten perdenin rengi açıldı. • Üstü sazlarla örtülü kulübenin önünde ateş yanıyordu. • Lambaya yüz mumluk ampul taktı. • Biliyordu ki sabır, cennetin anahtarıdır. • Bu sorunun tartışılmasını gelecek haftaya attılar. • Şarkının nakarat bölümünü en önemli bölüm sayabiliriz. • Sandalyeleri kenara çekerek alanı genişlettiler. • Bu evi yüz yirmi milyara almışlar. • İki kuşkulu göz bizi takip ediyordu. • Bu ayakkabı ona küçük gelir. • Dışardan gelen gürültüyü ben de duydum. • Akdeniz Bölgesinin karakteristik bitki örtüsü makidir. • Son günlerde sıkı bir diyete başladı. • Kardeşim okumayı öğrendi. 142


• Sınavdan kaçmak için hasta numarası yapma. • Ala dağın başında yine duman var. • Şarkıyı bu perdeden söyleyemem. • Onu uzun süredir aramadım. • Benim çayım biraz açık olsun. • Yeni aldığı gömlek yıkanınca çekmiş. • Onurunuzu kimseye çiğnetmeyin. • Dudağında çıkan uçuk onu çok rahatsız ediyordu.

2. Aşağıda verilen cümlelerde görülen anlam olaylarını gerekçeleriyle yazınız. (Ad aktarması, dolaylama, somutlama, benzetme, kişileştirme…) • Yok yere kendinizi ateşe atıyorsunuz. • Kumsalı bir daha kucaklıyordu dalgalar. • Bu yöredeki tüm köyler, Kurtuluş Savaşı’na katılmıştı. • Zeytin gözlüm sana meylim nedendir? • O yıllar, bizim sınıfın tamamı Hüseyin Rahmi’yi okumuştu. • Dadaşların diyarını hepimiz çok sevmiştik. • Bilirsin ki bu işler yürek ister. • Yunan bayrağının çiğnenmesine büyük önder karşı çıkmıştı. • Birbirine yaslanarak ayakta duran evler geçmişi düşünüyordu. • Batı, bu ülkedeki iç savaşa ilgisiz kaldı.

3. Aşağıdaki deyimlerle karşılıklarını eşleştiriniz. 1-dilinde tüy bitmek

birisini evlendirmek

2-ağzında bakla ıslanmamak

ciddi olmak, davranışlarda aşırıya kaçmamak

3-çenesi düşmek

yardım etmek

143


4-diş geçirememek

çok önemsiz ya da çok az

5-elinden tutmak

kurnaz, becerikli, çıkarcı

6-ayak diremek

hiç sır saklamamak

7-devede kulak

yaşlı, yaşayacak az zamanı kalmış olmak

8-ağır başlı olmak

çok gürültü etmek

9-el üstünde tutmak

bir şeyi tekrar tekrar söylemekten usanmak

10-baş göz etmek

çok konuşmak

11-aklı yatmak

inat ve ısrar etmek

12-ortalığı ayağa kaldırmak

bir kimseye çok saygı ve sevgi göstermek

13-anasının gözü

gücü yetmemek

14-bir ayağı çukurda olmak

bir işin olabileceğine inanmak

4. Aşağıda açıklaması verilen atasözlerini yazınız. • Güçlünün daha güçlüsü, yetkilinin daha yetkilisi, yönetilmez sanılanın bir yöneteni vardır. Çözümü güç meselelerin, yenilmesi imkânsız gibi görünen zorlukların da üstesinden gelinebilecek bir yol vardır. Yeter ki gerekli azim, sabır ve cesaret gösterilsin, yılgınlığa düşülmesin. • Her işin yapılması, o işten iyi netice alınması için de en uygun zamanı kollamak ve bundan yararlanmak gereklidir. • Bazı sebeplerden çok sıkıntı ve acı çeken, felâket üstüne felâket görüp zarara uğrayan, kaybedecek bir şeyi kalmayan kimse; artık hiçbir şeyden korkmaz ne tehlikeye aldırır ne de tehdide. • Yararlı bir şeyi elde etmek isteyen insan sonuna kadar uğraşıp didinmeli, direnmeli ve mücadele etmekten kaçınmamalıdır. • Kişi bir kötülük yaparsa yaptığı kötülüğün çok daha kötüsü ile karşılaşır; büyük felâketlere uğrar, zarar görür. 5. Aşağıda verilen deyimlerle cümleleri eşleştiriniz. 1

2

yol vermek

Gecenin bu saatinde nereye gittiğini bir türlü anlayamadım.

önüne geçememek

Bu sefer de başarılı olamazsam diye çok korkuyordum.

144


3

4

5

6 7

8 9 1 0

† †

iş tutmak

Okulların tatil olması öğretmenimizi üzse de biz çok memnun olduk.

göz açıp kapayıncaya dek

İstifa etmesine engel olamadık.

ters tarafından kalkmak

Kazanın etkisiyle suratı sapsarı olmuştu.

akıl erdirememek

Mazeret bildirmeden işe gelmediği için kovuldu.

beti benzi kül gibi olmak

Umarım sen de arkadaşların gibi bu sınavı geçersin.

ecel terleri dökmek

Sabahtan beri olur olmaz bahanelerle bizi azarlıyor.

canına minnet

İstanbul’da bir iş bulup çalışmaya başlamış.

darısı başına

Otobüs çok kısa bir sürede gözden kayboldu.

†

çalışma

eğitim

†

iletişim

sağlık

† †

†

tedbir

hoşgörü

†

güven

sinirlilik

†

sabır

† çevre etkisi

(11) zamanın değeri

(13) yardımlaşma

6. Yukarıdaki konuların yanındaki rakamları uygun atasözünün önündeki kutucuğuna yazın. 5 Emanete hıyanet olmaz.

5 Geç olsun da güç olmasın.

5 Can boğazdan gelir.

5 Bir elin nesi var, iki elin sesi var.

5 Çok bilen, çok yanılır.

5 Öfkeyle kalkan, zararla oturur.

5 Söz gümüşse, sükût altındır.

5 Vakit nakittir.

5 Üzüm üzüme baka baka kararır.

5 Yazın başı pişenin, kışın aşı pişer.

5 Zorla güzellik olmaz.

5 Ayağını yorganına göre uzat.

5 Bilmemek ayıp değil, öğrenmemek ayıp.

7. Aşağıdaki deyimlerle karşılıklarını eşleştiriniz. 1-karşı gelmek

ateş püskürmek

2-bir iş sahibi olmak

baklayı ağzından çıkarmak

145

(12) bilgiçlik


3-çok sıkıntı çekmek

başının etini yemek

4-dalavereli işler yapmak

dil uzatmak

5-açıkça söylemeyi göze alamadığı bir şeyi dayanamayıp sonunda söylemek

başvurmak

6-bir mala değerinden fazla para istemek

kafa tutmak

7-bir konuda çok ısrar etmek

dolap çevirmek

8-bir işin yapılması için bir kişiye ya da kuruluşa danışmak

aklını başına toplamak

9-değerini, önemini yitirmek

birbirine girmek

10-kendisini ilgilendirmeyen işlere karışmak

bir baltaya sap olmak

11-çok kızgın olmak

anası ağlamak

12-akılsızca ve çılgınca davranışlarda bulunmaktan kendini kurtarmak

burnunu sokmak

13-tartışmak, kavga etmek

anasının nikâhını istemek

14-bir kimse için kötü şeyler söylemek

gözden düşmek

1.

CÜMLE YORUMU 1 ) Aşağıda verilen cümleleri öznellik – nesnellik yönlerinden değerlendiriniz. • Bu çok güzel bir elbise. 146


• Sanatçının bu eserinde mavi ve beyaz renkler ağırlıkta. • Tablolara değerinin çok üstünde paralar istendi. • Yazar şimdiye kadar on tane roman yazmış. • Oktay Akbal severek okuduğum bir yazardır. • Son aylarda başarısı giderek yükseliyor. • Şarkıyı yeni bir ruhla seslendirmiş. • Kürsüye çıkıp uzun uzun konuştu.

2 ) Aşağıda verilen doğrudan anlatımlı cümleleri dolaylı anlatıma çeviriniz. • La Fontaine “Hiçbir zafere çiçekli yollardan gidilmez.” der ve başarıya kolay ulaşılamayacağını belirtir.

• “Kanla sulanan toprak ürün vermez.” diyerek ne anlatmak istediniz?

• Öğretmen beni yanına çağırdı ve “Yarın mutlaka ödevini teslim etmelisin.” dedi.

3 ) Aşağıda verilen dolaylı anlatımlı cümleleri doğrudan anlatıma çeviriniz. • Babam her zaman, yeni bir şey öğrenmenin çok önemli olduğunu söyler.

• Tolstoy, sanatta asıl önemli olanın yeni bir bakış açısı yakalamak olduğunu belirtmiştir.

• Okuldan çıkarken yarın birlikte çalışabileceğimizi söyledi.

4 ) Aşağıda verilen cümlelerin anlam özelliklerini yazınız. • Basındaki iç karartıcı haberlerin sayısı günden güne artıyor. • Bu konuda yapılan uyarıları dikkate alacağını umuyorum. • O, sanatçılar içinde eşi az bulunur bir insandı. 147


• Mevsim kurak gittiğinden barajdaki su seviyesi düştü. • Eve dönmek üzere yanımızdan ayrıldı. • Bu yörede insan ilişkileri daha sıcaktır. • Şarkıyı dinledikçe seni hatırlıyorum. • Diyelim ki sorun çözüldü, yeni sorunlar çıkmayacağına emin misin? • İstanbul her geçen kalabalıklaşıyor. • Bu konuda bize yardımcı olacağını sanıyordum. • Okumak üzere şehre gidiyor. • Ona yardım etsen de bu işi başaramaz. • Kazandıklarını kardeş payı yaptılar. • Bunca yıl emek verdiği işi gün geçtikçe bozuluyordu. • Yollar kapandı da on gün kente inemedik. • Gülünce gözlerinin içi gülüyor. • Onu karşısında görünce çok heyecanlanıyor. • Ayşe bu konuyu sizin kadar iyi anlamamış. • Okuldan dönünce sana uğrayabilirim. • Her geçen gün acısı artıyor. • Bu konuda bir açıklama yapmış olmalı. • Dersi dinlemezseniz başarılı olamazsınız. • Yolda yememiz için börek yapmış. • Tut ki yağmur yağdı, dışarı çıkamadık. • Dersleri geçen yıla göre daha iyiymiş. • Mektubu okursan her şeyi öğrenirsin. • Ayağı kırıldığından futbolu bırakmış. • İyice dinledim mi zihnim açılıyor. • Bilgisayar kullanmayı öğrenmek için bütün gün masanın başında oturuyor. • Bu çocuğun adam olacağını sanmıyorum. • O, güzel yazardı ; ama parmağı incinmiş. • Yine ödevlerini başkasına yaptırmışsın. • Eserlerindeki yapay aykırılıklar çıkarılınca eleştirmenlerin de dikkatini çekecektir bu eser. • Bu karşılaşmadan galip ayrılabiliriz. • Yine okula geç kaldı. 5 ) Aşağıda verilen cümlelerin yakın anlamlılarını işaretleyiniz. • Geçmiş günlerin hasretini çekenler veya gelecek kaygısıyla tasalananlar hiçbir zaman mutlu olamazlar. a- Yaşadığımız olaylar bizi çoğu kez mutlu olmaktan alıkoyar. b- Mutlu olmak için yaşanılan anı iyi değerlendirmek gerekir. 148


c- Mutluluk, bir kanadı geçmiş, bir kanadı gelecek olan bir kuşa benzer. d- İnsan, her şeyin, yaşanmamış günlerde olduğunu bilmeli, mutluluğu gelecekte aramalıdır. e- Mutluluğun ne zaman geleceği belli olmaz; bir de bakmışsınız kapınızı çalmış.

• Şairlerin hisleri, fikirleri, hayalleri, dünya görüşleri, felsefesi, şahsiyeti şiirde belli olur. a- Şairlerin hisleri, fikirleri ve hayallerinin farklı olması kişiliklerinden kaynaklanır. b- Şiirler, şairlerin kişisel bütün özelliklerini yansıtırlar. c- Şiirlerinde şahsiyetlerini yansıtmayan şairler de vardır. d- Şiir tam olarak anlayabilmek için şairin kişilik özelliklerini de bilmek gerekir. e- Şairin hayalini, felsefesini, dünya görüşünü... yansıtmayan şiirler şairinden kopmuş şiirlerdir.

• Halkı eğitmek isteyen yazar, halkın kültür düzeyini çok iyi bilmek durumundadır. a- Bir halkın kültür düzeyi, eğitim düzeyinin yüksekliğiyle ölçülür. b- Bir sanatçı içinde yaşadığı toplumun özelliklerini iyi bildiği oranda sosyal gelişmeye katkıda bulunabilir. c- Bir yazarın temel amacı, kendi halkının kültür özelliklerini çok iyi tanımak olmalıdır. d- İyi eğitilmiş yazarlar halkın kültürel özelliklerini daha kısa sürede belirleyebilir. e- Halkın eğitimi, bireylerin eğitimine bağlıdır; eğitim ise kültürle doğrudan ilgilidir.

6 ) Aşağıda verilen cümleleri doğru biçimde tamamlayan seçenekleri işaretleyiniz. • Bu eser, yapısının .............., dilinin ............., anlatım gücünün .............. ile olduğu kadar, edebiyatımıza ilk kez getirdiği “dostluk gerçeği” ile de seçkin romanlarımız arasında yer alacaktır. a- karmaşıklığı – sadeliği – başarısı

b- güzelliği – basitliği – etkisi

c- basitliği – özgünlüğü – karmaşıklığı

d- yetkinliği – zenginliği – basitliği

e- sağlamlığı – yetkinliği – güzelliği

• Okuma, tutkuların en soylusudur. Ekmek .......... bedeni beslerse, o da ......... ruhu besler. a- ne kadar – ancak

b- niçin – onun için d- nasıl – öylece

c- ne ölçüde – azıcık

e- ne denli – birazcık

• Bir yazarı karalamak kolaydır; ama okumak ve eleştirmek zordur. İyi eleştiri yapamayışımız da .............. kaynaklanmaktadır. a- yazarı tanımayışımızdan

b- yöntemli çalışmayışımızdan

d- nesnel olmayışımızdan

c- okumayı bilmeyişimizden

e- dili iyi kullanamayışımızdan

149


• ............... lirik şiirin konusu aşk, ölüm ya da din gibi alanlarla sınırlandırılmıştır; ................ ne şiirsel türler için ne de düzyazı türleri için böyle bir sınıflandırma yapılamaz. a- nitekim – öyleyse

b- yıllar yılı – oysa

d- çoktandır – nitekim

c- kısaca – demek ki

e- öteden beri – öyleyse

7 ) Aşağıda verilen parçaları uygun seçeneklerle tamamlayınız. • Divan şiiri sözcükleri seçme, yerli yerine oturtma, onlarla güzel biçimler yaratma, özle biçimi birbiriyle kaynaştırma yollarını öğretir bize. Ama diyeceksiniz ki yabancı sözcük ve dil kuralları yüzünden Divan şiirin anlamak zordur. Eh ne yapalım............... a- hamama giren terler

b- su testisi su yolunda kırılır

c- gülü seven dikenine katlanır

• Bir kimseye öykücüdür diyebilmek için anlattıklarının başka öykücüleri hatırlatmaması gerekir. İyi öykücüler, .............. a- dünya öykücülüğünde ün kazanmış sanatçıların anlatım yolunu benimserler. b- baktıkları olaylarda yalnız kendilerince ortaya çıkarılan ilişkiler görürler. c- sıradan olayları anlatmak yerine, çok az yaşanmış olayları anlatmayı yeğlerler.

• “Güzel”i su, hava, ekmek gibi bir kaçınılmaz ihtiyaç haline getiremezsek ne ruhsal ne de maddesel kalkınmamız gerçekleşir. Bir ulusun kalkınması, ............... a- her şeyden önce planlı bir üretimin yapılmasıyla sağlanır. b- şairlerin, yazarların, tüm sanatçıların parasal yönden desteklenmesine bağlıdır. c- yaşayış ve düşünüş biçiminde güzele daha çok değer vermesiyle mümkündür.

SÖZCÜK GRUPLARI 1 ) Denizin hırçın dalgaları kıyıyı dövüyordu. Sahildeki salaş lokantalardan çoğu bomboştu. Yağmurun ve soğuğun şiddeti artarken daha fazla kendi başıma kalmak istemedim. İnsan kalabalığının cümbüşüne kendimi kaptırıp yalnızlık acısını ve yükünü üzerimden atmak istedim. Bu yolla gidişini unutabileceğimi sanıyordum onun; ama olmadı. Hâlâ yalnız ve mutsuzum. 150


Yukarıda verilen paragraftan aşağıda istenen özelliklere uygun tamlamaları bulunuz. a- Ortak tamlayanlı belirtisiz isim tamlaması:

b- Araya sözcük girmiş belirtili isim tamlaması:

c- Ortak tamlananlı belirtili isim tamlaması:

d- Tamlayanı düşmüş belirtili isim tamlaması:

e- Belirtisiz isim tamlaması:

f- Belirtili isim tamlaması:

g- Zincirleme isim tamlaması:

h- Tamlayanla tamlananı yer değiştirmiş belirtili isim tamlaması:

ı- Sıfat tamlaması:

2) Aşağıda verilen paragrafta geçen bileşik eylem gruplarını bulup çeşitlerini yazınız. İyi bir öykü sorun yaşamaz daima okunadurur. Birikimi olan okur için derin anlamlar ifade eder. Bir çocuğun henüz dile gelmemiş saflığı, güzelliği öyküde ağır basarsa o öykü başarılıdır. Geleceğe kalan öyküler, insanlığı ilgilendiren temaları taşıyacak ve ayırt edilecektir.

151


3 ) Bir süredir hiç konuşmadan gidiyorlardı. Birbirlerine anlatacakları çabucak tükenmiş, konuşma heveslerini yitirmişlerdi. Bindikleri eski araba sık sık bozulmuş, tamir için defalarca durmak zorunda kalmışlardı. Ali, yola çıkarken yanına daha çok yemek almayı da akıl edememişti. Onun sıkıntılı olduğunu gören Mehmet Kaptan: “Sınıra yaklaşık on beş kilometre kaldı. Hayrola niye sıkıldın sen?”dedi. Bunları söylerken çok sıcak ve samimiydi. Onun bu tavrı Ali’yi rahatlatmaya yetti. “Of, bu yol da ne zaman bitecek!” diye düşündü. Yukarıda verilen paragraftan aşağıda istenen söz gruplarına birer örnek bulup inceleyiniz.

• • İsim tamlaması grubu :

• Unvan grubu :

• Sıfat tamlaması grubu :

• Sayı grubu :

• Fiilimsi grubu :

• Kısaltma grubu :

• Tekrar grubu :

• Bağlama grubu :

• Edat grubu :

• Ünlem grubu :

• Bileşik fiil grubu :

4) Aşağıda verilen cümlelerdeki sözcük gruplarını gösteriniz. •

Ahmet Bey’in buraya gelmesini aslında hiç kimse istemiyordu.

Bu şehre on iki yıl önce taşınmıştı ama buraya hiç alışamamıştı.

Hayrola, gün doğmadan yola mı çıkıyorsunuz?

152


Testte uzun ve karmaşık sorular yer alıyordu.

Uyuyana kadar başımdan ayrılmazdı bir an.

Serin sular, su değil; buğu buğu ışıltılardır uzayda.

Size verilen emekleri göz ardı etmemelisiniz.

Hey ufaklık! Tuttuğun balıkları biz almak istiyoruz.

EYLEMSİLER 1. Aşağıda verilen cümlelerde geçen eylemsileri bulup çeşitlerini yazınız. • İnsanı eğiten bilgilendiren yer okuldur. • Kurumun son uygulaması, herkesi şaşırttı. • Dün arayan, eski arkadaşlarımdan biridir. • Kent yaşamını bozan tek şey yağmurlardır. • Doğrusu, onun öğretmenliği de kusursuzdu. • Kahveyi sütlü içmeyi daha çok seviyordum. • Yaşlı adamın bakacak kimsesi yoktu. 153


• Güçlü bir adam olduğunu herkes biliyordu. • Beklediğimiz adam bize doğru geliyordu. • Artık yemek yapmayı öğrenmek gerekiyor. • Başı sıkışınca fikir sorar bana sadece. • Yolculukların rahat yapılması planlanıyor. • O gidince içimize bir gariplik çöktü. • Havanın soğuğuna aldırmamak kolay değil. • İçimize su serpecek bir şeyler söyledi. • Tenceredeki su kaynamaya başlamıştı. • Bahar gelince içimi ayrı bir sevinç kaplar. • Sokaktaki her çocuğun elinde bir uçurtma vardı. • Kalabalıktan birbirimizi ite kaka ancak ilerleyebiliyorduk. • Oraya gidince hiç bekleme, hemen gel. • Dershaneye giderken mutlaka kitaplarını götür. • Soru çözdükçe hata oranın azalır. • O gelince beni uyandırmanı söylemiştim. • Yıllardır görüşmeyen iki arkadaşa bu yapılmaz. • Adamın karışmadığı suç kalmamıştı. • Onu seyredenler gözyaşlarını tutamadılar. • Eli kırılası adam, çocuğa nasıl vurdu!

2.Aşağıda verilen cümlelerde geçen eylemsileri bulup çeşitlerini yazarak gruplarını gösteriniz. • İnsanı eğiten ve bilgilendiren yer okuldur. • Kurumun son uygulaması, herkesi şaşırttı. • Dün arayan, eski arkadaşlarımdan biridir. • Kent yaşamını bozan tek şey yağmurlardır. • Akasyanın kokusu denize kadar uzanırdı. 154


• Doğrusu, onun öğretmenliği de kusursuzdu. • Kahveyi sütlü içmeyi daha çok seviyordum. • Yaşlı adamın bakacak kimsesi yoktu. • Güçlü bir adam olduğunu herkes biliyordu. • Beklediğimiz adam bize doğru geliyordu. • Artık yemek yapmayı öğrenmek gerekiyor. • Yandan gelen gürültü hepimizi rahatsız etti. • Başı sıkışınca fikir sorar bana sadece. 3. Aşağıda verilen metinlerde geçen eylemsileri bulup çeşitlerini yazınız. Yazınla, sanatla uğraşmak yarınlara ulaşmaktır. Hiçbir sanatçı bugün için yazmaz. O ölümsüzlüğe özenir. Eleştirmen böyle bir düş kurmaz, o bilir kendisinin geçici olduğunu. Başkalarının yaptıklarını tanıtıp sevdirecek veya değersizliğini sergileyecek. Bir süre sonra yazdıklarını kendisi de unutacak.

Bugün bu ülkede dil işini bırakıp da başka işlerle uğraşan yazarları anlayamıyorum; işine gereken aygıtları edinmeden işini yapmaya çalışan işçi gibi. İşçi gerekli alet olmayınca nasıl işini yapamazsa, bir yazar da dilini geliştirmeden kaliteli ürün veremez.

Bir sanat eserinin iç dünyasını bize gösterecek olan, o eserin dış yapısıdır. Nasıl bir insanın hareketlerine, konuşma tarzına, alışkanlıklarına, davranışlarına bakılarak onun iç dünyası anlaşılmaya çalışılırsa, aynı şekilde bir romanın dışından, dış örgüsünden, organik bir bütün olan biçiminden yola çıkılarak iç örgüsü, ruhu anlaşılabilir.

Özgürlük insanca yaşamaktır. İnsanlar özgürlüğü ilkin eşit olmak anlamında düşünmüşlerdir. Özgür insan, köle olmayan, başkalarıyla eşit bulunan insandır. Özgürlük, bu temel anlamında, başkalarının istediğini değil, kendi istediğini yapabilmektir.

155


Sular çekilmeye başladı köklerde Isınmaz mı acaba ellerimde kan Ah! Ne olur bütün güneşler batmadan Bir türkü daha söyleyeyim bu yerde

Gün kavuşurken konaktan çıktım. Atları avlunun tam ortasına götürdüler. Geniş yüzlü, kıvırcık sakallı bir adam kılıcını çekerek ileriye doğru atıldı. Çektiği kılıcı kendi atına sapladı.

EYLEMLER 1 ) Kitabını okuduğunuz yazara bir şey dayatmayın, onun yerine geçmeye çalışın. Daha baştan geri durup mesafe koyar ve eleştirirseniz okuduğunuzdan bir şey alamazsınız. Ama kendinizi ona bırakır, onunla tartışırsanız, size başta beklediğinizden çok farklı şeyler verdiğini görürsünüz. Yukarıda verilen paragrafta geçen çekimli eylemleri bulup çözümleyiniz. Yapılarına göre çeşitlerini yazınız.

2 ) Eğer mutluluğu tanımıyorsan o da sana merhaba demez; hayatın yollarında bin kez karşılaşsan bile ne sen onu tanırsın ne de o sana selam verir. Mutluluğu tanıyacaksın. Kim bilir, belki evin bahçesinde büyüyen çam ağacındadır mutluluk; belki de sokağın köşesinde boy atan akasyadadır. Bahçede çam yoksa, sokakta akasya salınmıyorsa, o zaman da pencereden görünen avuç içi kadar denizdir. Pencereden deniz

156


görünmüyorsa, sokağa bak. Sokakta oynayan bir çocuk yok mu? Varsa, adı mutluluktur. Ya yoksa? O zaman belki de bir kedidir soğuk kış gününde camdan bakan. Yukarıda verilen paragrafta geçen ek-eylem almış sözcükleri bulup ek-eylemlerin görevlerini belirtiniz.

3 ) Aşağıda verilen çekimli eylemlerin kip, kişi, zaman özelliklerini yazınız. Eylemlerin yapılarına göre çeşitlerini belirtiniz. Tekrarlayamazsam: Karşılaşmışlardı: Hoş görecektim: Yemin etmişsek: Gülüp geçiyormuşsunuz : Otursaydın : Kahrolmayaymışız : Hissedin : Yazılmalıysa : 4 ) Aşağıda verilen eylem köklerini istenen kiplerde çekimleyiniz. • “gel-“ şimdiki zamanın rivayeti • “çöz-“ olumsuz çekiminin geniş zamanın hikayesi • "çalış-" gelecek zamanın şartı 5 ) Aşağıda verilen cümlelerde geçen kip ve anlam kaymalarını bulup açıklayınız. 157


• Yarın sınıfça pikniğe gidiyoruz. • Bir daha okula geç kalmayacaksınız. • Keloğlan anasını ardında bırakıp yollara düşer. • Her gün beni okulun kapısında karşılıyor. • Toplantıya girerken cep telefonunuzu kapatmalısınız. 6) Aşağıda verilen çekimi verilen eylemleri yazınız. "gör-" görülen geçmiş zamanın şartı 1. çoğul kişi "yaz-" geniş zamanın olumsuzu 1. tekil kişi "gez-" emir kipinin olumsuzu 2. çoğul kişi "sev-" istek kipinin hikayesi 3. tekil kişi "oku-" dilek-şart kipinin rivayeti 2. tekil kişi "bağla-" gelecek zamanın olumsuz şartı 3. çoğul kişi

CÜMLENİN ÖGELERİ Aşağıda verilen cümleleri ögelerine ayırınız. 1.

Hepimizin, seni ne kadar sevdiğini bilirsin.

2.

İlkbahar her yeri bütün ihtişamıyla kaplamıştı.

3.

Eski İstanbul’un yaşayan en canlı hatırasıydı.

4.

Yorgun, yeşil gözleri daima uzaklara bakıyordu.

5.

Elindeki fırçayı boya kutusuna yavaşça koydu.

6.

Sokağımızdaki eski, ahşap evi kiraya vermişler.

158


7.

Evin kapısını kilitleyip kilitlemediğini kontrol etti.

8.

Baygınken açılıp kapanan gözleri acılarını dindirecek birini arıyordu.

9.

Yeni öğretmenlerini karşılamak için yollara döküldü köy halkı.

10.

Vapur son yolcularını alınca yavaş yavaş gözden kayboldu.

11.

Senin sözünü ettiğin kişi İstanbul’un neresindendir?

12.

Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden.

13.

Kardeşim küçükken çok yaramaz değildi.

14.

Herkese laf yetiştirmeyi çok severdi.

15.

Göl, kirli bakır bir levha gibi, geniş bir alanı kaplıyordu.

16.

Buradaki kargaşayı görünce gözlerine inanamadı zavallıcık.

17.

Polisin sıkı çalışmasıyla hırsızlar kısa sürede yakalandı.

18.

Rıza Dede, herkes tarafından sevilen bir insandı.

19.

Arkadaşın senden hangi kitabı istemişti?

20.

Bunları taşırken bana yardım eder misin?

21.

Bu köy okulunun küçük kütüphanesinde her türden kitap vardı.

22.

Bu ev, mahallenin en güzel eviymiş.

23.

Büyük, masmavi bir okyanus ortasında olmayı ne kadar isterdim. 159


24.

Beni eleştirdiğin için sana hiçbir zaman darılmadım.

25.

Kendi dilini bilmeyen, başka bir dil öğrenemez.

26.

İnsanlık, uygarlığın gelişmesini bilim adamlarının yaptığı çalışmalara borçludur.

27.

Eleştiri, okurla yapıt arasında iletişim sağlar.

28.

Yabancı yazarlar bizdeki köşe yazarlarının her gün fıkra yazdıklarını duyunca çok şaşırıyorlar.

29.

Genç yaşında öykü alanında tanınmış ve bu türün parlak örneklerini vermiş olan

yazar, kahramanlarını her gün karşılaşabileceğimiz kişiler arasından seçmiştir.

30.

Tembelin çenesi, çalışkanın kafası her zaman çok işler.

EYLEM ÇATISI 1 ) Aşağıda verilen cümlelerin yüklemlerinin çatı özelliklerini yazınız. • Bu iş için bütçeden epey para ayrıldı.

Öznesine göre: Nesnesine göre:

1. Çocukların karnı çok acıkmış.

Öznesine göre: Nesnesine göre:

2. Nisan yağmurları başlayınca çiftçiler sevindi.

Öznesine göre: Nesnesine göre:

3. Dikkatli bakmayınca fark edemezsiniz.

Öznesine göre:

160


Nesnesine göre:

4. Saatler boyu ekonomik sorunları tartıştılar.

Öznesine göre: Nesnesine göre:

5. Buğday çuvallarını yandaki depoya taşıttı.

Öznesine göre: Nesnesine göre:

6. Olanları biz çoktan unuttuk.

Öznesine göre: Nesnesine göre:

7. Bu iki yaramazı amcaları şımarttı.

Öznesine göre: Nesnesine göre:

8. Bütün dolaplar tek tek arandı.

Öznesine göre: Nesnesine göre:

9. Olaydan çok kısa bir süre sonra sakinleştik.

Öznesine göre: Nesnesine göre:

• Gelip baş köşeye kuruldu.

Öznesine göre: Nesnesine göre:

• Bu romanı yarın okumaya başlayacağım.

Öznesine göre: Nesnesine göre:

161


• Bölme işleminden önce şu iki sayı toplanmalı.

Öznesine göre: Nesnesine göre:

• İnsan, büyükleri gelince biraz toplanmalı.

Öznesine göre: Nesnesine göre:

• Kardeşler birbirleriyle iyi anlaşıyorlar.

Öznesine göre: Nesnesine göre:

• Sığınacağı bir liman yokmuş gibi görünüyor.

Öznesine göre: Nesnesine göre:

CÜMLE TÜRLERİ Aşağıdaki cümleleri ögelerine ayırıp yan ve temel cümlelerini göstererek yapılarına göre çeşitlerini yazınız. 1 ) Evin duvarlarının boyanması herkesin beklediği tarihten önce bitmişti.

2 ) Yaptığı hatayı nihayet anladı ama özür dilemek için geç kaldı.

3 ) Sanatın gelişmesini istiyorsak ortak bir anlayış geliştirmeliyiz.

4 ) Müziksever bir arkadaşım:” Bir besteyi dinlerken onu içimde hissederim.” demişti.

5 ) Salonda toplanan insanlar sesi duyunca telaşla dışarı fırladı.

6 ) Her zaman yerinde kararlar alır, hepsini başarıyla uygulardı. 162


7 ) Anlatımı abartılı olursa başarılı eserler veremez.

8 ) Herkes yapabileceği iyilikleri hemen yapmalı ve hiçbir iyiliği ertelememeli.

9 ) Konuşmayı bilmeyen insanlar her ortamda rahatsızlık verirler.

10 ) Mustafa akşam olunca kazmasını alıp gün ağarana kadar tarlasını kazıyordu.

11 ) Çok neşeli bir insandı, mahalledeki herkes tarafından sevilirdi.

12 ) O, iyi bir şair olmasa dili bu kadar iyi kullanamazdı.

13 ) Güneş bulanık bir ışık uzatarak caddede yürüyen insanların yüzlerini aydınlatıyordu.

14 ) Aradan üç yıl geçmiş ama kimse onu aramamıştı.

15 ) Mutsuz gözlerle çevresine öyle bir baktı ki herkes onun için üzüldü.

16 ) Yaşlı adam iskelede vapurun gelmesini bekleyen gençlerden birinin yanına yaklaştı.

17 ) Hepimize “ Lütfen daha sessiz olun.” dedi.

18 ) Zavallı serçe saçağın altına sığınmış, titriyordu.

19 ) İşi çok çabuk kavramış, işin inceliklerini öğrenmiş ama zamanı iyi kullanmayı öğrenememişti.

20 ) Son yıllarda kitap okumaya üşenen insanların sayısı epey arttı. 163


21 ) Yaşlı kadın kaldırımın kenarında oturmuş, dinleniyordu.

22 ) Bu yaz nereye gideceğini şimdilik kimseye söylememişti.

23 ) Lakin kalacak, doğduğumuz toprağa bizden / Şimşek gibi bir hatıra nal seslerimizden

24 ) Terlemişlerdi salonda oturanlar; ama hava sıcak değildi.

25 ) Eve geldi mi ilk işi odasına gidip beslediği balıkları kontrol etmekti.

26 ) Yarin dudağından getirilmiş, / Bir katre alevdir bu karanfil.

27 ) O yıllarda hepimiz, şiir tutkunuyduk ve güzel şiirlere susamıştık.

28 ) Gökyüzünde, yerde, / Bir yeri vardı her ağacın, her dalın.

29 ) Sonra bakacaksın semaya ağlayarak.

30 ) Önlüğünü çıkardı, ceketini giydi ve koşarak dışarıya çıktı.

31 ) Benim bildiğim Atatürk / Bir sevgidir sonsuz.

Aşağıda verilen cümlelerin yüklemine, anlamına, öge dizilişine göre gösterdiği özellikleri yazınız. 1 ) Cansev mi okumuş geçen ay “Yaban”ı?

164


2 ) Dalgaların vurduğu yerde ne korku ne keder vardı.

3 ) Senin buraya geldiğini görseler ne kadar şaşırırlar.

4 ) Bu eserin ilk üç bölümü üzerinde gereğinden çok durmak istemiyorum.

5 ) Duydum ki unutmuşsun gözlerimin rengini.

6 ) En zor olanı da onun kırıcı sözlerine dayanmaktı.

7 ) Asıl amacı bildiklerini göstermek değildi.

8 ) Bakakalırım giden geminin ardından.

9 ) Çağlayanlar gibi güneş akar kıyılarımdan.

10 ) Göğe direk, denize kapak olmaz.

11 ) Niçin ağlasın bu güzel gözler?

12 ) Büyük bir savaşta say kendini.

13 ) Anılarda kalan ve acı veren her şey değişmelidir zamanla.

14 ) O bölgede yaşamanın ne zor olduğunu bilmez miyim?

15 ) Bir rüyaya dalarız solgun mum ışığında.

16 ) Kitaplıkta bundan başka test kitabı yokmuş. 165


17 ) Bütün mevsimlerin üzerine, / Geriliyor bembeyaz bir kanat

18 ) Hiçbirimiz yapılan açıklamaları anlamış değiliz.

19 ) Ne haylaz çocuk bu!

20 ) Ders notlarımı yarın geri getirmek üzere alabilirsin.

CÜMLE BİLGİSİ - EYLEM ÇATISI 1. Aşağıda verilen cümleleri ögelerine ayırınız.

 Düşüncelerimizin yapıcı olmasını isteriz hep.

 Bir ağacın kesilmesi bir insanın ölmesi gibidir.

 İçinde yaşadığı ortama şekil verme imkânına sahip tek varlıktır insanoğlu.

 Hazır yorumların kalıplaştırıcı ve zihin köreltici olduğuna inanırım.

 Mahkeme sanığın tutuklanmasına karar verdi.

 Her zaman insanlardan gelen tebessümü bekleriz.

166


 Cesareti olmayanlar başarı kazanamazlar.

2. Aşağıda verilen cümleleri ögelerine ayırıp anlamına, öge dizilişine, yükleminin çeşidine göre hangi özellikleri gösterdiğini yazınız.  Hiç kimse başarı merdivenini elleri cebinde tırmanmamıştır.

 Kabukta dolaşan böcek meyvenin tadını alamaz.

 Yüreğinde biriktirmiş insanlara vermek istediği güzellikleri.

 Bu konuda insanlar aydınlatılmazsa büyük sorunlar yaşanacaktır.

 Kimseyle görüşmemek için telefonunu kapatıyor.

 Yağmur sonrası güneş açınca havada inanılmaz bir görüntü oluşur.

 Sürücülerin eğitimi sırasında bilgisayar destekli görüntüler de kullanılıyor.  İnsanların hoş olmayan davranışlarına çabuk tepki veren bir insandı.

 Sanat dünyamızda pek kalmadı hem söz yazan hem de beste yapan ustalar.

 Bir sabah bir mektup alıp öğreniyorsunuz hayatınızın en güzel haberini.

3. Aşağıda verilen cümlelerin yapı özelliklerini yazınız.

• Amerikan filmlerinde gördüğümüz kabadayıların biraz daha ılımlısı ve medenisi bizim Osmanlı külhanbeyleridir.

167


• Uzun süre yürüdük, köye vardığımızda akşamın kızıllığını yorgan yapıp gömüldük geceye.

• O yıllarda da Boğaz, Rumeli Hisarı ve Kanlıca'ya kadarki kıyılar, herkesin ilgi gösterdiği yerlerdi.

• Dünya bir cennet bahçesi olmadığı için tasasız bir yaşam arzusu pek akıllıca değil.

• Gözlerimizde umutsuzluğun solgunluğu belirmişti.

Aşılması güç engellerle karşılaşsam da sevmiyor değilim yaşamayı.

4. Aşağıda verilen cümlelerin öznesine ve nesnesine göre çatı özelliklerini yazınız.

• Okula gitmek için aceleyle hazırlandım. • Çocuklar kapıya doğru koşuştu. • Bu yazıyı akşama kadar hazırlatmalısın. • Sizinle sabah erkenden stadın önünde buluşalım. • Buradan az önce atlılar geçti. • Polis, sürücüyü ehliyetini sormak için durdurdu. • Beklediğim haber geldiği için çok memnunum. • Yemeğe azıcık acı biber katılmış. 168


• Cephanedeki silahlar geceleyin çalınmıştı.

(I) Karacaoğlan'ın şiirleri, Tanrı'dan çok insana dönük şiirlerdir. (II) Anadolu'nun İslamiyet'i tanımaya çalıştığı dönemde Karacaoğlan farklı bir çizgide yürümüştür. (III) O, tekke edebiyatı ve tasavvuf felsefesinin dışında kalıp âşık tarzına bağlı bir ozan olmuştur. (IV) Dini konuları işlememesi, onun dinden uzak bir insan olduğunu göstermez. (V) O, sanatını insana yöneltmiş, sazına öyle vurmuştur. 5. Yukarıdaki parça için aşağıda verilen bilgiler doğruysa ayraç içine "D", yanlışsa "Y" yazınız. 1) I. cümle kurallı bir isim cümlesidir. ( ) 2) I. cümle yapısına göre sıralı cümledir. ( ) 3) II. cümlede yan cümlecik temel cümlenin zarf tümleci görevindedir. ( ) 4) II. cümle anlamına göre olumlu bir eylem cümlesidir. ( ) 5) III. cümlede birden fazla yan cümlecik vardır. ( ) 6) III. cümle kurallı bir eylem cümlesidir. ( ) 7) IV. cümlenin yan cümleciği özne görevindedir. ( ) 8) V. cümle sıralı bir cümledir. ( ) 9) Bütün cümleler anlamına göre olumludur. ( )

ANLATIM BOZUKLUKLARI Aşağida verilen cümlelerdeki anlatım bozukluklarını bulup bozukluğun nedenini belirterek cümleleri düzeltiniz. 169


1. Görevli çiftin nikâhını kıyarken gelin damadın ayağına bastı. 2. Bu yıl Avrupa kupalarında üç galibiyet, bir yenilgi elde ettik. 3. Fakir ailelere yaklaşık elli milyon lira civarında yardım parası verildi. 4. Kimse benimle ilgilenmiyor, yanımdaki yaralıya bakıyordu. 5. Bu hediyeyi size kendim ve arkadaşlarım adına sunuyorum. 6. Salona girer girmez tek gözüme takılan şey değişik bir ağaç türüydü. 7. Bu tuhaf düşüncelerin etkisinde neden kaldığını bir türlü anlamıyorum 8. Okulun düzenlediği geziye katılma isteğinde olanlar, adını listeye ekletsin. 9. Böyle ahlaksız insanların hepsinin köküne kibrit suyu ekmeli. 10.

Kendisine bu iş için küçümsenemeyecek bir ücret önerildi.

11.

Halkımıza hizmet etmeli, hor görmemeliyiz.

12.

Okulumuza kazandırdığı olumlu prestij nedeniyle Selim’i kutlarız.

13.

İki gündür dinmeyen kar, okulları tatil etmişti.

14.

Ormanda bıçakla öldürülmüş bir ceset bulunmuş.

15.

Yeni çıkan popçular müziğimizin yozlaşmasını sağladı.

16.

Halk o dönemde fakirlik, hastalık ve yoksulluk içindeydi.

17.

Bu gece en yüksek oylamayı aldı.

18.

Şu anda kalp atışlarımı durduramıyorum.

19.

İnsanların tırnaklarıyla bir yere gelmesi çok önemli bir şey.

20.

Hiç kimse ona gerçeği anlatmamış; onu yalan yanlış sözlerle oyalamıştı.

21.

Bayan satıcıdan vitrindeki kazağın eşini istedi.

170


22.

Trafik kazaları ülkemizde her gün onlarca can alıyor, hiç kimse engel olamıyor.

23.

Ayrılık acısının ne olduğunu tatmayan nereden bilsin.

24.

Yaşamayı cepte keklik görenler, yaşama şanslarını baştan kaybetmiştir.

25.

Sınava on öğrenci girmeyince attı tepemin tası.

26.

Aramızdan ayrılışının 50. yılı kederli yüreklerle kutlandı.

27.

Depremin yıktığı bu şehir yeniden inşa edilmeye başladı.

28.

Yaşlandığımda bir odada yapayalnız bir ölü olarak uyanmak istemiyorum.

29.

Bu çirkin davranışlara sayısız insanlarda rastlamak mümkün.

30.

İki silahlı adam bankanın önüne doğru yürüyordu.

31.

Ben kışların kuruttuğu bir dal, sense taze bir bahar dalısın.

171


11 sınıf dil ve anlatım kitabı 2013