Page 1

1


2


3


yönetiminin ucuz dümenlerini irdeliyor. Yazısının sonunda ise Beşiktaş’ımızın gol yeme sorununa dikkat çekiyor.

Merhaba dostlar…

Endirek serbest vuruşların ustası Yumurtakafa Yılmaz (Yılgın) endüstriyelleşmenin kirli pazarında bizleri borç batağına sürükleyenlerden girip buna bağlı olarak taraftarın da profesyonelleştirilerek bu çarka dahil edilmesi çabalarından çıkıyor. Sözlerini ise şöyle bağlamış; Halkın Takımı doğru ve meşru bulduğu her fikrin somut olarak yanındadır ve öyle de olmaya devam edecektir.

Bu sayımızdan itibaren ikişer aylık yayın periyodumuzu üçer aylık olarak seyreltmiş bulunuyoruz. Dağıtım sorunlarının yanı sıra temel ilkelerimizden biri olan sponsor karşıtlığımız nedeniyle yaslandığımız iplerden bu şekilde sıyrılmaya çalışıyoruz. Biz de biliyoruz ki birkaç sayfamızı ayırmak ya da fazladan eklemek suretiyle alacağımız sponsor reklamları karşılığında dergimizi rahatlıkla aylık bile çıkarabilir ve fiyatını yarıya çekebiliriz ancak bu rahatlığın getireceği muhtemel gevşeklik, ağzımızın torba gibi büzülebilmesi, kalemimize ve fikirlerimize belli alanlarda getirilmesi kaçınılmaz kısıtlamalar ve en önemlisi yıllardır verdiğimiz talkınlara baka baka salkımları yutmak zorunda kalmamız gibi bir duruş Beşiktaşlılık duruşu değildir. Bu denklemdeki tek sorun ise biz Beşiktaşlıyız ve o şekilde durmaya da niyetliyiz. Bundan böyle yayın periyodumuz dört mevsim olacak. Elinizdeki Kış sayımız (Aralık) sonrası takiben Bahar sayımız (Mart), Yaz sayımız (Haziran) ve Sonbahar sayımız (Eylül) olarak planlandı. Böylelikle dergilerimizi daha doyurucu hazırlayıp sizlere tertemiz, emek mahsulü, katkısız olarak ulaştıracağımızın sözünü de vermiş olduk kendimize.

Spor yazarı konuğumuz Osman Bulugil bu sayıda, Đnönü stadının yıkılarak yenisinin planlandığı bu aşamada sürekli dayatılan otopark konusuna dikkat çekmiş. Modernlik maskesiyle statların yıkılması ve yenisinin tamamen oturulan, otopark ön koşulu olan ve haftanın her günü tüketimin yapılabildiği mekanlar olarak dönüşmeye başlaması karşısında çArşı ne düşünüyor diye sormuş Osman Bulugil. çArşı’nın içinden, muhalif duruşu bayrak etmiş ve sonuna kadar savunmuş Ergin Demir, nam-ı diğer Çene Ergin yok edilmek istenilen bu muhalif duruşun neden egemenleri rahatsız ettiğini, bu tasfiye çabalarının ardında neler olabileceğine dair uyarılarını ‘Duruşumuz’ başlıklı yazısında dikkatimize sunuyor.

Bu sayımızda kapağımızda hocamız Carlos Carvalhal var. Her türlü küçümsemeye, aşağılanmaya ve daha acısı taraftarımızın ilgisizliğine mazhar olmuş bu sıcakkanlı Portekizliyi vekil olarak değil kelimenin en geniş anlamıyla asil bir hoca olarak seviyor, destekliyoruz.

Bunca zaman ağzımızı açıyoruz endüstriyel futbol, kapıyoruz yönetim. Açıyoruz yayıncı kuruluş ve bilet fiyatları, kapıyoruz TFF… Bu kadar teknik söylemin arasında unutmayalım ki biz her şeyden önce Beşiktaş sevdalısıyız demiş Yılmaz Bozkurt. Yıldızları kuşandık Beşiktaş’ta başlıklı yazısıyla bu duyguyu öne çıkarmaya çalışan Yılmaz’a

Analiz köşemizin yazarı Barbaros Tantan Usta şike operasyonunda ve şikenin kendisinde izlerini yakaladığı kapitalizmin kirli elini, Beşiktaş

4


Tasa ve kıvanca, hayata dair tüm saldırı ve haksızlıklara karşı tepki eşiği son derece düşük olan Beşiktaş taraftarının ve onun asi ruhu çArşı’nın son Van felaketi üzerine çaba ve çırpınmalarına tüm Dünya şahit oldu.

bundan sonraki sayılarımızda da yazı desteğini esirgemeden sürdürmesini diliyor ve teşekkür ediyoruz. Ve Mustafa Şakıma; yani Yeniaçık Mustafa… Yeniaçık amigosu Mustafa’nın bu yazısında tribüncünün sevdasının nasıl şekillendiğine, nasıl iliklere işlediğine, neler getirip neleri götürdüğüne kendi ağzından şahit olacaksınız. En samimi haliyle sevdasını kaleme alabilen bu arkadaşımıza aynen Yılmaz Bozkurt’un yazısında olduğu gibi bizlere Beşiktaş sevgisinin asıl olduğunu tekrar tekrar hatırlattığı için teşekkür borçluyuz.

Getirisi gurur gözyaşlarından öte bir şey olmayan bu çabaların kimi çevrelerce reklam olarak etiketlenmesi bir yandan, onun bir taraftar grubu olduğu unutularak kendi evinde isteyenin istediği gibi tahrik edip alkışlarla uğurlanacağını sananların mide bulandırıcı kara çalma çabaları öte yandan, bizlerin öfke eşiğimizin de ne kadar düşük olduğunu anlamamıza yol açtı.

Eski dost, toprak saha ruhunun temsilcilerinden Kenan Özcan bir yazısını daha armağan ediyor bizlere. Taraftarı olduğu Đnegölspor üzerinden 3. lig takımının ve onun taraftarı olmanın ruh halini, endüstriyelleşme ile yerel kalabilmenin buruk tadını hissetmek isterseniz okuyun işte Kenan Özcan’ı.

Kendilerinin gidemedikleri yere giden, duramadıkları yerlerde durabilen Beşiktaş taraftarına isnat edilen karalamalara cevaben Hakan Kirezci bir şeyler söylemiş.ve Galatasaray maçlarından anekdotları bu yazımızda bulurken, bizden sonra ona ne olduğunu da okuyacağız bu araştırmamızda. Beşiktaş efsanelerini ara ara araştırıp tekrar hatırlatmayı sürdürüyoruz. Bu sayımızda bir yenilmez ruh, bir direnen adam, sadece bir sezon bizde oynamasına karşın tribünlerimize ismini kazıtmayı başarmış bir adamı ele aldık; Stefan Kuntz. Onun unutulmaz Rosenborg Halkın Takımı Atölyesi bu sayıdan itibaren Dünya futbolunun efsane figürlerini az bilinen ve çok bilinen yönleriyle ele alıp sizlerle paylaşmaya başlıyor. Dünya futbolunun efsane figürleri dendiğinde ilk akla gelen isim kim olabilirdi ki? Elbette Edison "Edson" Arantes do Nascimento veya bilinen ismiyle Pele… Turnuvalar ve yoğun programı nedeniyle geçen sayı yazılarına ara veren hocamız Aykut Đlker Mete yeniden satranç derslerine devam ediyor. 22. (Mart) sayımızda buluşmak üzere…

5


rahatsızlığı sonucu Tayfur Havutçu bir kez daha son maçta takımın başında sahaya çıkmak zorunda kaldı.

2010-11 sezonunda Bernd Schuster'in yardımcılarından biri olarak görevine devam etti. Ancak maçları yedek kulübesi yerine tribünden takip etti. Schuster'in sezon sonuna doğru istifasıyla bir kez daha Beşiktaş'ın başına geçti. 12 Mayıs 2011 tarihinde Kadir Has Stadı'nda Türkiye Kupası’nı penaltılarla 6-5 kazanarak, Beşiktaş teknik direktörlüğünde ilk kupasını kazandı. Temmuz ayında başlatılan Şike operasyonunda adı geçip tutuklanınca Yönetimin ne yapacağını merakla bekledik. Yönetim Tayfur Hoca’nın arkasında olduğunu (!) beyan ederek çok ucuza bir yabancı yardımcıyı, Carlos Carvalhal’i geçici olarak takımın başına getirdi. Plan şuydu; Tayfur hoca aklanıp çıkana kadar Carvalhal ile idare edilecek, sonra da Tayfur hoca asli görevine iade edilecek. Tutukluluk süresi ayları bulurken bir yandan da şike operasyonu nedeniyle altüst olan TFF, bir yandan UEFA ile, öte yandan yayıncı kuruluşun baskılarıyla iyice afallamış ve sezon başlangıcını 1 ay sarkıtmıştı. Bu sarkma sonucu haftada 2 maç ve play-off gibi bir ucube çıktı. Bu trafik bizi ve bizim gibi Avrupa’da maç oynayan Trabzon’u çok kötü etkiledi. Neredeyse 2.5 günde bir maç yapmak zorunda kalan bu takımlar Avrupa liginde devam etme başarısı gösterseler bile Trabzon bizim kadar dayanamadı ve ligde çöküverdi. Buna karşın ucuz yardımcı hoca, hiçbir elle tutulur başarısı olmayan, hiçbir takımda tutunamayan ufak tefek güler yüzlü Portekiz’li takımı aldı götürdü grup lideri yaptı, ligde de ilk dörtten koparmadı. Başlarda yaptığı rotasyondan tut sistemsizliğine kadar; vatandaşlarıyla çete oluşturduğundan takımı idare etmeyi beceremediğine kadar renkli basının oturaklı ulemasının demediği kalmadı bu futbol beyefendisinin hakkında.

Kapak konusu Futbol takımımızın başında hep büyük (!), ismi, kariyeri, somut başarıları olan hocaları görmek merakı hem taraftarda hem de yönetimlerde bilinen saplantıdır. Bu tip hocalar bulunur da, getirilir de. Gerçekten büyük paralar ödenerek gelen bu hocalarda genel bir ortak tavır gözlemledik şimdiye dek. Hemen hepsi de kendi isimlerinin Dünya futbol piyasasında kulübümüzün isminden daha büyük olduğu inancıyla geliyorlar, genellikle başarısız olup daha büyük paraları alarak gidiyorlar. Ülkemiz futbol ulemasının bazı klişeleri vardır. Derler ki futbolcu cin gibi zekidir. Hocanın kendisi kadar kariyeri olmadığını, daha az para aldığını gördüğü zaman onu dinlemez, kendi kazanını kendi kaynatır. Burada ulema, futbolcunun baştan kötü niyet taşıdığı ön kabulüyle hocanın ne olup olmayacağını 2 haftada çözüverir. Dünyanın en büyük takımlarında hocalık yapıp şampiyonluklar kazanmış birini futboldan anlamamakla itham eder. Bir başkasının kıyafetinin kötü olduğundan dem vurur. Gittikten sonra Dünya kupasını kaldırdığında ise sesi çıkmaz çünkü yenisine sarmakla meşguldür. Futbolcu-hakem eskilerinden tut şezlong yazarlarına kadar bu değişmez. En iyi onlar bilir diğerleri hiçbir şeyden anlamaz.

Đstanbul gecelerinde dar alan mücadelesi veren yıldızlarına besteler yapan tribünlerin de gözünden kaçıyordu Carlos. Yönetim ise tam bir şark görgüsüzlüğü ile bir maçta Tayfur Havutçu’nun karton maketini adamın başına dikmekten utanmamıştı. Buna karşın bu mütevazı adam o karton maketin omzuna elini atarak fotoğrafçılara poz verirken aslında bizim karton yönetimle dalga mı geçiyordu anlayamadık.

Yabancı kariyerli hocalarla içimizden yetişenler ikileminde sallanıp duran yönetim, biraz da tazminat olarak kaptırdığı büyük paraların acısıyla, Tigana’nın ardından 2006-07 sezonunun kalan son iki haftasında eski futbolcumuz Tayfur Havutçu’yla idare etti. Ardından Ertuğrul Sağlam gelince Tayfur’a Yol görünmüştü ki 2008’de Sağlam’ın istifası ve Mustafa Denizli’nin gelmesiyle yardımcı antrenör olarak yeniden takıma katıldı. 2010 Şubat’ında Denizli’nin ani

Adı vekil ama kendisi tam bir asil olan bu esmer adamı vekaleten değil artık asaleten seviyor Beşiktaş taraftarının çoğu. Tribünlerde adı daha çok geçmeye başlayacak ve emeğin hakkını vermesini çok iyi bilen Beşiktaş taraftarı onun da hakkını verecektir 2. yarıdan itibaren, bundan eminiz.

6


sayın Başbakanımız’’ pankartıyla çıkartarak bu yeni dönemin uzlaşı zeminini yaratmaya çalışıyordu.

Paranın kiri ve sınır tanımayan aşk !

Ama, unuttuğu çok önemli bir şey vardı, o da Beşiktaşlılık onuru ve markasının artık zedelenmiş olmasıydı.

‘’Para, insanın elinin kiri’’ derler. Basarsın parayı, elinin kiri temizlenir…

Olsun varsın, Đnönü Stadyumu’nu ‘’FĐ YAPI Đnönü Stadyumu’’ olarak algılatmak için elinden geleni ardına koymayan bir sermaye zihniyeti, ‘’Demirören yağ fabrikası’’nı tıkır tıkır işletiyor, kar da sağlıyordu, daha ne olsun ki ?

Kapitalist toplumlarda el kiri parayla temizlenir. Hele sistem içerisinde cirosu her geçen gün artan bir endüstri haline gelen futbolda gittikçe artan el kirini temizlemek için ortalığa saçılan paranın haddi hududu yoktur. Bu da futbolda şike ve çeteleşmeyi kaçınılmaz hale getirir…

Đnsan yaşamında, özgürlüklerine sınır tanımaz ya da tanımamayı çok arzular ama yaşarken biriktirdiği güzellikler içinde, birilerine yaranmak için gündeme gelen sınır tanımazlıklar, kişisel ve kurumsal tarihe ‘’sınır tanımaz yalakalıklar’’ olarak geçer.

Bilinen bir organizasyon olmakla beraber kimse neşter atma cesareti göstermedi. Onlar, en büyük toplumsal öbeklerdi ve ustalık dönemindeki iktidara koro halinde muhalefet edebiliyordu. Bu yüzden tribün muhalefeti zapturapt altına alınmalı, ses kısılmalı, bu yapılırken de ‘’sporda şike ve çeteleşme operasyonu’’ süsü verilerek toplumsal destek de sağlanmalıydı. Öyle de oldu. Günah keçileri belirlendi ve düğmeye basıldı.

Yıldırım Demirören ve belki de tüm yönetimi, şike operasyonunun sonuçlarından mı yoksa AKP faşizminin tek karar vericisi Recep Tayip Erdoğan’ın gücünden mi etkilendi dersiniz, ben kestiremedim.

Ama o da ne? Đçinde Beşiktaş yöneticisi Serdal Adalı ve Teknik Direktörü Tayfur Havutçu’nun da bulunduğu çok sayıda insan uzun süredir özgürlüğünü kullanamaz hale getirildi.

Đstanbul Büyükşehir Belediyespor karşılaşmasına çıkan futbolcuların taşıdığı o mide bulandırıcı pankart Beşiktaş’a yakışmadı ve kulüp mazisine kara leke çalabilecek değerlendirmelere yol açtı.

Süreç böyle işlerken, Başbakan’ın hastalığını bahane eden Beşiktaş Jimnastik Kulübü Başkanı Yıldırım Demirören, futbolcuları, Đstanbul Büyükşehir Belediyespor maçına ‘’Geçmiş olsun

7


Öte yandan, farkındaysanız bu sezon çok gol yiyoruz…

Futbolcuların eline tutuşturulmuş bu pankarttaki ifadelerin anlattığı sınır tanımayan aşkın bir nedeni olmalı değil mi ?

Süper Lig’in yanı sıra UEFA Avrupa Ligi'nde zirve mücadelesi veren Karakartal, son maçlarda kalesinde sürekli gol gördü. 6 maçta 7 gol yenilmesi biraz tuhaf değil mi ?

Kısaca, ‘’devlet büyüğüne saygı’’ dışında bir anlamı olmalı. Başbakan’ın ameliyatının hemen ardından Fi Yapı Đnönü Stadyumu’ndaki maça bu pankartla çıkılması, eminim ki Başkan Yıldırım Demirören’in fikridir çünkü Başkan Demirören Başbakan ile arasını iyi tutmaya çalışırken, her fırsatta şirinlik yapmaktan geri durmuyor. (Başbakan’ın annesinin ölümünde, Beşiktaş’ın resmi internet sitesinden yayınladığı akıllara durgunluk veren taziye mesajı unutulmadı)

Ortalama, maç başına 1.16 gol…

Ama, bu pankartın açılması başka anlamlar da içeriyor olabilir çünkü pankartın zamanlaması da çok ilginç. Pankartla sahaya çıkmanın hemen ardından Tayfur Havutçu ve Serdal Adalı’nın tutukluluk halleri ortadan kalkıyor ve özgürlüklerine kavuşuyorlar.

Savunmadaki sıkıntılar ise içeride ve dışarıda yapılan zirve mücadelesinde gelecek adına kaygı verici sinyaller yayıyor. Kalede tecrübeli isim Rüştü Reçber veya büyük beklentilere girilen Cenk Gönen'in olması hiç fark etmedi.

Demeye dilim varmıyor ama pankartın karşılığını mı aldılar? diye düşünmeden de edemiyorum… ‘’Paranın kiri ve sınır tanımayan aşk yan yana geldiğinde’’, insan düşünsel ufkunu zorluyor, zorluyor ve sonuçta hiç hesap edilemeyen zeminler yaratılabiliyor. Başkan Demirören de, piyasacı mantığındaki sınır tanımazlıklar sonucu, Beşiktaş Jimnastik Kulübü’nü her fırsatta dillere destan ediyor ve bunda sakınca görmüyor. Bu arada, Tayfur Havutçu’dan sonra takımın başına geçici olarak getirildiği ilan edilen teknik direktör Carlos Carvalhal’ın başarısı da güme gidecek gibi. Ama, Beşiktaşlılar, o zor günlerde gelmekte tereddüt etmeyen Carvalhal’ı hiç unutmayacak.

Paranın kirini temizlemeye çalışanlar… Sınır tanımayan aşka yakalananlar… Ve diğerleri… Artık özünüze dönüp kulüpteki spor dallarında yaşanan sorunlara daha objektif bakmayı yeniden deneyin. Gereken önlemleri alın ve Karakartal’ı yeniden uçurun. Taraftarla oynamayı ya da taraftara (tribünlere) oynamayı lütfen bir kenara bırakın. Yoksa, yazık olacak o şanlı tarihe… brbrstantan@gmail.com

8


kullanılmadığı konusunda da aykırı düşüncelerim var. Nasrettin Hoca’nın meşhur bir hikayesi vardır. Hani karısına dönüp sormuş “kedi buysa kıyma nerede? Kıyma buysa kedi nerede?”… Demek ki Başarısızlığı alkışlayan ve kabul eden bir sürü şakşakçı besleniyor. Başka izahı olamaz. Mete Düren taraftara seslenmiş “kombine alın, gelirimiz artsın”… He, alalım almaya da fiyat neyin nesi? Üstelik ürün satışları da istenildiği gibi değil. Bazı paralı parlaklar da orda burda internet aracılığı ile çağrı yapıyor “Lisanssız ürün almayalım” diye.

Profesyonel Taraftarlık Bir çoğumuz hayatımızı sürdürebilmek için bir şeylerle mücadele ederiz. Öyle ki doğanın akışı ve doğal olmayan şeylerin akışı da bunu bize zorlar. Doğduğumuz andan itibaren bir hengamedir başlar. Bazen doğru adım ve yanlış hedeflerle bazen de yanlış adımla doğru hedefe gidilir. Hayatı tanıdıkça, tecrübe kazandıkça “kendi yaşamımızı” daha akılcı şekilde seçme özgürlüğüne sahip olamadığımızı kavrarız. Rıza göstermeden yaptığımız şeyler içinde isyanı barındırır ve bazen öyle bir hal alır ki volkan misali patlayıveririz birilerine. 1 Eylül Pazar günü Beşiktaş Divan Kurulu toplandı ve Kurul Başkanı Yalçın Karadeniz tam da yukarıda bahsettiğimiz şekilde, adeta “volkan” gibi patladı. Kulübün 20 yıllık gelirine temlik (alacakların bankalara bırakılması) konulmuş. Yönetim anlayışı değişmediği müddetçe bu borcun kapanması mümkün gözükmüyor. Kulübün Haziran 2011 itibariyle borcunun 452.378.000 TL. olduğu ifade edildi. Son transferleri de eklersek 500 milyon aşılmış, neredeyse 1 milyara doğru koşuyor. Beşiktaş’ımızı borç batağına sokanların Kulübü iyi yönettiğini nasıl düşünebiliriz ki?

Pekala lisanslı ürünün maliyeti ne kadar olabilir? Tekstilci dostlarımızın tahmini en fazla 10 TL. Üstelik tekstilcinin karı da dahil. 110 TL’ye satılan formanın kaç lirası kulübün kasasına giriyor? 20 TL. civarında. Peki kalan parayı kim götürüyor? Ürün satışları için neden başka bir firma aracılık ediyor? Ben de merak ediyorum!

Yalçın Karadeniz konuşmasında, yapılan temlik işleminin tüzüğe aykırı olduğunu ve ekonomik açıdan geleceği göremediğini ifade etti. Sadece ekonomi mi? Hayır. Sıkıntı sadece ekonomik değil. Kulübümüzü ve taraftarlarımızı yozlaştırmaya çalışıyorlar. Renkliler gibi olmamızı istiyorlar. “Başarı elde edemedik ama bakın şu oyuncuyu getirdik, hadi ona tapın.” Borçların tamamı “neredeyse” son 8 senede yapılmış. Derken Divan Kurulu Başkanımız (eski) Şeref Nasır’da ben bu yazıyı yazmaya başladığımda kulübü kötü yönetenlere bayrak açtı.

Dünya kulübü olacakmışız! Ayıp yahu… Divan Kurulu Başkanı “önümüzü göremiyoruz” diyor, birileri de hala hayal kuruyor. Beşiktaş’ımızın Dünya kulübü değil her şeyden önce kendi taraftarının kulübü olması gerekir. Yatırım-mış! Neyin yatırımı bu? Borçların herhalde. Amatör branşları tasfiye etme fikrini ortaya atanlar Beşiktaş Kulübünü iflasa giden bir şirkete çevirmiştir.

Şahsen, borçların verimli bir şekilde kullanılıp

9


Para babaları kendi şirketlerini zenginleştirirken yöneticisi oldukları kulüpleri borçlandırarak batırıyor ve biz bunları dile getirince “teröristanarşist” oluyoruz. Adil yönetilmeyen her yaşam anarşiyi doğurur. Haksızlığın, adaletsizliğin olduğu yerde doğruları ifade etmek, isyan etmek ve direnmek meşrudur.

(ITUC) üye olma hakkına sahiptir. Türkiye’ de bulunan bir memur sendikası “Hükümet güdümlü Memur-Sen” bu birliğe üyelik başvurusunda bulundu ve aldığı cevap aynen şöyle; MemurSen bağımsız değil ve işveren olan hükümetle işbirliği yapıyor. Bu nedenle üyelik başvurusu reddedilmiştir. Bu duruma “körler ile sağırlar, birbirini ağırlar” yakıştırması en uygunu.

Beşiktaş’ımıza bu kadar zarar veren insanlar gücünü nereden alıyor? Çoğumuz kongre der gibi ama maalesef öyle değil. Yönetimde kalmak isteyenlerin renklileri kongre üyesi yaptığını ve tüm masraflarını karşıladığını sağırlar bile duydu. Rakip adayların da böyle bir yöntemi düşünebileceklerine kanaat getiren aynı anlayış, kongrede oy kullanma hakkı için üyelik süresini uzattı. Kongre değil aslında kangren desek daha doğru olacak.

Halkın Takımı doğru ve meşru bulduğu her fikrin somut olarak yanındadır ve öyle de olmaya devam edecektir. Ey hayata sevdalı esir Nice günün nice gecen Dişlenmiş tırnaklanmış Nice günün nice gecen Sevdaların yağmalanmış Nice günün nice gecen Deşilmiş parçalanmış Nice günün nice gecen Yavruların boğazlanmış Nice günün nice gecen Ezilmiş kırbaçlanmış Nice günün nice gecen Şarkıların avulanmış Nice günün nice gecen Karanlık hücrelerde Paslanmış kancalarda Kudurmuş kençelerde Deşilmiş ayıklanmış Ey yoksul insan Ey yoksulun yoldaşı Ey yoksul yoldaşına sırdaş olan Ey yoksul yoldaşının, sırdaşına arkadaş Ey anaların çığlığıyla ürperen Ey ürperenin kardeşi Ey yurtsuz adam Oğlunu yitirmiş baba Babası vurulmuş çocuk Ey yari yaresi olmuş kadın Şarkısı yasak ozan Yorulmuş çicek Ürkütülmüş güvercin Ey duvağı yırtılmış gelin Sırtından vurulmuş genç Torunu çalınmış dede Açlığa uyumuş bebek Ey göğsü dağlanmış esir Nice günün nice gecen Yaşamak uğruna yaralıdır Ey zincirlerinden başka Kaybedecek şeyi olmayan Đnsanca yaşamak isteğiyle suçluysan Hayatta olmanın onuru da yaralı Ey hayata sevdalı esir Günümüzde dünümüzde Tenimizde bu yara BĐZĐ KURTARACAK OLAN KENDĐ KOLLARIMIZDIR.

Bazı iyi niyetli dostlarımız sorunları mahkemelere taşıyarak çözmeye çalışıyor ama ben pek umutlu değilim. Neden mi? Türkiye Cumhuriyeti devleti güçler ayrılığı ilkesine göre (Yasama-YürütmeYargı) yönetilir ve bu üç temel unsur devletin genel omurgasını oluşturur. Omurga zarar görürse beden dik durabilir mi? Hırant DĐNK’in katliam görüntülerinin, cinayet delili kurşunun, televizyonlara yansıyan işkence görüntülerinin kaybedildiği bir ortamda insanlar kime güvenecek? Medyanın dayatmaya çalıştığı şeyleri değil kendi sorunlarımızı ve çözüm önerilerimizi gündemde tutmalıyız. Bunun içinde tepki birinci şart. Beşiktaş Kulübünü batıranlara seyirci olan veya engel olmaktan kaçınanlar varsa, şahsen onların Beşiktaşlı olduğundan şüphe duyarım. Ya da “endüstriyel futbol anlayışını kabullenen, profesyonel taraftarlığın gereği mi yerine getirilmeye çalışılıyor?" derim. Buna benzer ve sadece bize has bir çelişkiyi sizlerle paylaşayım.

Nihat BEHRAM

Emek mücadelesi vermek için kurulan sendikalar aynı zamanda uluslararası sendikalar birliğine de

10


kaybetmemiş durumda ve bundan oluşan bir tribüne sahip. Bunun da en önde gelen grubunu Çarşı oluşturuyor. Beşiktaş çarşıda toplanıp, oradan maça gitmek yaşamın bir parçasını oluşturuyor. Bu açıdan da yapılacak olan yeni statta böyle bir kültüre yer olmayacak ve daha çok müşteri olan bir seyirci profiliyle karşılaşacağız. Örneğin bugün Maracana stadında otopark bulunmuyor. Fakat her hafta sonu insanlar stadı doldurup, maç izliyorlar ve stat sorunsuzca boşalıyor. UEFA’nın bugün Avrupa Kupalarını da öne çıkartarak en baştaki dayatmaları arasında otopark kriteri yer alıyor. Endüstriyel futbol da stadı maçın oynandığı bir mekandan öte, binlerce aracın park edildiği bir görünümü arzuluyor ve dayatıyor.

ÇARŞI OTOPARKA KARŞI MI? Endüstriyel futbolda, taraftarın ötekileştirilmesi ve bununla ilişkili olarak müşterilerin statlardaki varlığıyla dönüşüyor stadyumlar. Statların modernizasyonu kılıfıyla veya yıkılıp yeniden inşa edilmesiyle beraber ayakta maç izlemenin yerini oturarak maçın izlenmesi, stadyumların bir tüketim merkezi haline dönüştürülmesi ve özellikle de otopark ön koşulu karşımıza çıkıyor. Biraz geriye gidersek, antik dönemden beri statların anıtsal yapılar olarak varlıklarını sürdürdüğünü görebiliriz. Statlar ve onlara atfedilen görkem, kitlelerin oradaki varlığıyla bir taraftan da iktidarın güç gösterisi haline geliyor. Bugün bunu da kapsayan bir dönüşüm söz konusu. Modernlik maskesiyle statların yıkılması ve tamamen oturulan, otopark ön koşulu olan ve haftanın her günü tüketimin yapılabildiği mekanlar olarak dönüşmeye başlaması endüstriyel futbolun en büyük dayatması konumunda.

Endüstriyel futbolda taraftar profilinin dönüştürülme sürecindeki en dikkat çeken adımlar arasında statların modernizasyonu (veya yeniden inşası) geliyor. Stadyumlar, sınıfsal farklılıkların bir mekandaki varlığı ve böylece sınıf savaşının da resmini gösteren mekanlar olmaktan çıkıp, artık sınıfsal uçurumun daha da derinleştiği ve işçi sınıfının ötekileştirildiği/dışlandığı bir mekan olarak sunuluyor. Bu, orta sınıfa kaydırılmaya çalışılan futbolda, müşterileri statlarda görmek istenilen bir sürece karşılık geliyor.

Bu noktada Türkiye’de de Beşiktaş taraftarı bu dayatmayla karşı karşıya. Đnönü stadı, taraftarın kendi tarihi ve kültürüne sahip çıkarak var olabildiği ender statlardan. Mekandaki yapılacak dönüşüm taraftar profilini de dönüştürecek. Beşiktaş, herkesi oturarak maç izlediği, loca ve VĐP’in genişçe yer aldığı, kameralı ve otoparkı olan bir stada sahip olduğunda, artık bugün onu var eden Çarşı’nın da stattan kopuşu başlıyor olacak.

Yeni stat ve getireceği dönüşüm Çarşı’ya yer bırakmadıkça bir süre sonra ambiyans da kaybolmaya başlayacak. Yeni stada ilk başta Çarşı’nın karşı çıkması gerekiyor. Bugün yeni stada karşı Beşiktaş tribünlerinin var olmanın savaşını vermesi gerekiyor.

Bugün Đnönü stadında var olabilen, hala ayakta maçı takip eden, şiirsel bir dille, zaman zaman politik tutumuyla öne çıkan Çarşı’nın var olabileceği bir mekan olmayacak yeni stat.

Đnönü’nün yıkılmasına karşı durmak, taraftarı ötekileştiren, orta sınıf müşterileri statta görmek isteyen endüstriyel futbolun yerli aktörlerine karşı durmak üzerimize düşen.

Yeni stadın inşası konusunda özellikle otoparka dikkat çekmek gerekiyor. Örneğin 40 bin kişilik bir stada (10 bin veya 20 bin araçlık) otopark ön koşulu ne anlama geliyor? Bu durum bir tarafından da sınıf savaşındaki bir dayatmayı gösteriyor bize. Beşiktaş’tan devam edersek: Bugün Beşiktaş bir halk/semt takımı özelliğini

11


bilerek takıyoruz. Fransız devrimi ile başlayan ulus-devlet süreci, sosyalist demokrasi veya sosyal demokrasi (burjuva demokrasisi) ile kendini geliştirirken bizde ümmete cemaate çevriliyor. Cumhuriyet derdest. Afrika ülkelerine müdahale eden emperyalist hegemonyacılarla yarışıp sözde “demokrasiye geçmelerini istiyoruz”. Emperyalistlerin müdahalesiyle iktidara gelenlerin tokadı gecikmiyor; “Demokrasi kaldırıldı. Artık şeriat hükümleriyle yönetileceğiz.” Emperyalistlerden olursa dost, delinir gider post. Bizi ilgilendiren onca sorunları çözmek yerine ilgilendiğimiz şeyleri gözden geçirelim.

Duruşumuz

Koca bulma programına çıkan türbanlı kadının neresine silikon taktırdığı, “gizli yeteneklerin” televizyonlarda maskara olması vs. vs. Oysa ki asıl görüntü sabah trafiğinde işine yetişmek için toplu ulaşım araçlarını kovalayan insanların yüzlerindedir.

Tribünlere ömrünü verenlerin kazanımlarından biri olan ve çArşı’nın belkemiğini oluşturan muhalif duruş, tasfiye edilerek popülist ve kirli anlayışlara kurban edilmek isteniyor. Durduk yere mi? Hayır. Yönetenler sadece medya iletişim araçları vasıtasıyla değil, bir çok devlet organları ve gerektiğinde çetelerle birlikte muhalif anlayışları bastırmaya çalışıyor. Bize çok görülen “demokratik” yaklaşım demokrasi ile alakası olmayan kişi, kurum ve cemaatlerin egemenliğini ilan etmesi için kullanılıyor. Endüstriyel futbol yaklaşımı da tribün üzerinden gereğini yapmaya çalışıyor.

Sabah gettolardan il ve ilçe merkezlerine işe, akşamları da tam tersi eve dönüş için savaşırlar ve bu savaş öyle zorludur ki bırakın etrafına bakmayı, başını kaldırmayı, düşünmeyi bile unuturlar. Otobüslerdeki insanlar birbirini rakip olarak görürler. Tıpkı birer teknik direktör gibi hamle yapmak zorundadırlar. Adımlarını iyi ayarlayamazlar ise araca binemez, bindiği araçta iyi yer tutamaz ise oturamaz, ineceği durağa yaklaşırken kapıya yakın olmaz ise fazladan 2-3 kilometre yürümek zorunda kalırlar.

Siz hiç o araçlarda yakalayabildiniz mi? Sorunlara kafasına göre “nalıncı keseri gibi” çözüm bulmaya çalışan bu yağmacı kültür insanlar arasındaki çağdaş yaşam biçimi anlayışını da yavaş yavaş eritiyor. Öyle bir gaza geliyoruz ki Atatürk’ün istediği “Muasır medeniyet” seviyesine ulaşmak yerine Doğu’ nun ve Ortadoğu’nun geri kalmış toplumlarına doğru yönlendirilmeyi alkışlar hale geliyoruz. Bileğimize kelepçe takılmıyor bizler isteyerek ve

mutlu

insan

fotoğrafı

Düşünme kabiliyetimiz devamlı bombardımana tutulduğundan bize sunulanla yetiniriz. Medya, yönetenlerin istediği gibi düşünür ve bize de empoze ederek üstlendiği misyonun gereğini yerine getirir. Đşte böyle sorunlar meşgul eder beynimizi…

Çene Ergin 12


Bizim duruşumuz depremde umudunu betonların arasından sıyırarak “inadına yaşayacağım ulan” diyenlerden gelir. Bizim duruşumuz içerde, dışarda, derste, sırada; nerede olursa olsun fırsatçının, fesatçının üzerine yürüyen ve celladın yüzüne sunulan tükürükten gelir. Velhasıl bizim duruşumuz onuruyla yaşamasını becerebilen gencin, yaşlının, kadının, çocuğun ve bilumum insanların duruşudur. * * * Bir gün çıkıp geldiler… Anlamsız yüzlerini ve gülüşlerini, tüketim artıklarını ve eski külotlarını, çikletlerini, çikolatalarını getirip bıraktılar. Tiklerini, miklerini, çiğliklerini, genç kızların düşlerini, getirip bıraktılar her gün. Her gün yeniden getirip bıraktılar… Onca düzeltilmesi gereken sorun varken biz bir “ofsayt bayrağında” takılıp kalırız. Halbuki maçlar hep 3-1 berabere biter. Kazanan onlar, yenilen bizleriz. Yine de umudumuzu yitirmeden yeni kavgalara bileniriz.

Đplerini, oltalarını, konserve kutularını; süttozlarını, soyalarını, salemlerini; kısırlık haplarını, madalyalarını, tasmalarını; bayraklarını, bayrak yırtmalarını; sövmelerini anamıza, bacımıza, çocuğumuza; en çok önem verdiğimiz şeylerimize. Üretim organlarını ve tüketim artıklarını kullanarak Tanrı’nın ve Đsa'nın ve bizimkilerin izniyle atlarını, seyislerini, çombelerini, tıraşlarını ve dişlerini getirip bıraktılar her gün.

Bizim duruşumuz; maden ocaklarına “Bismillah” diyerek giren kömür tozu dolu ciğerlerden gelir.

Her gün yeniden getirip bıraktılar… Sonra güzel güzel anlaşmaları Sonra güzel güzel sözleşmeleri Sonra güzel güzel paylaşmaları asılmışların ve asılacakların izniyle ve durmadan, durmadan baltazar bayramlarını, sonra güzel güzel savaş uçaklarını, radarları, rampaları, atom bombalarını, denizaltı-denizüstü birşeylerini, bilinçaltı-bilinçüstü herşeylerini, piekslerini, bitekslerini, bitpazarlarını, eroinlerini, kokainlerini getirip bıraktılar hergün. Hergün yeniden getirip bıraktılar… Ve sonra; çekilip gitmediler gemilerine ve artık o kadar çok şey getirdiler ki; bağımsızlığa yer kalmadı ülkemde… Hasan Hüseyin KORKMAZGĐL

13


ama yendiğimiz maçın coşkusu gibi her zaman aşığız biz bu renklere. Bir gün değil bir ömür yetmez anlatmaya.

Bir futbol takımına bu kadar büyük bir aşkı anlamayan, hemen sana holigan diyor.

Yıldızları Kuşandık Beşiktaş’ta Beşiktaş aşkı öyle bir iki cümle ile bir iki olay ile hele de sıradan bir taraftarmış gibi anlatılamaz. Kimsenin dili varmaz öyle anlatmaya.

Neden bahsediyorsun? Holigan dediğin insanın bir gözüne baksana onu söylerken. Belki sana kimse öyle bakamadığı için sen bu duyguyu anlamıyorsun. Anlayamazsın da böyle bir aşkı. Medyadan öğrendiğin bir iki sözle kocaman bir duyguyu yok edemezsin hiçbir Beşiktaşlı da ettirmez diyene. Đşte kimsenin anlamadığı şey; çıkarsız yaşıyoruz biz bu aşkı. Gözlerimizin içi gülüyor her zaman. Đnsanın gözünün içinin gülmesi güzeldir.

Maç öncesi Şairlerde oturuyoruz, içip sohbet ediyoruz. Bir an yanımda yeni tanıştığım bir arkadaş “iyi ki Beşiktaş taraftarıyım. Yoksa ulan bunları yapamayıp, diğerleri gibi hayran hayran Beşiktaş’a bakacaktım.” dedi. Valla doğru. Bir an böyle içimi bir korku sardı, ya ben Beşiktaşlı olmasaydım? Birden bir sıkıntı bastı. Üstüme baktım gayrı ihtiyari; neyse ki şanlı armamız gözüme ilişti de rahatladım. Kabus erken bitti.

Sen güldürüyorsun gözlerimizin içini Beşiktaşım. Her zaman biz sen olduk sen biz oldun. Arman olduk kimi zaman, kimi zaman formanda ter. Kimi zaman güneşe akın ettik seninle, kimi zaman yıldızları yorgan yaptık şairlerde sabahlarken. Alkolü paylaştık, sigarayı paylaştık. En güzeli yârin yanağından gayri her şeyi paylaşmasını öğrendik. Yoldaşlığı öğrendik. Statta omuz omuza çekerken. Sevdamız sınırları aştı yıldızları getirdik semtimizin üstüne, terk etmeyen sevdamız oldu Beşiktaş.

Büyük bir aşkı yaşarken büyük bir ailemin de olduğunu gördüm. Her zaman omuz omuza. Kol kola. Şairlerden aşağı maça doğru inerken, söylediğimiz besteler, tanımadığım ama Beşiktaşlı olması yeter diyerek koluna girip düğüne gider gibi “Şeref Bey”e gitmek anlatılmaz bir tarif. Kadıköy’den vapura binip semtte doğru yola çıkarken en arkada açık hava yaz kış dilimizde besteler, yasağa inat elimizde sigaralar, aşka doğru gitmek, tarif edilemez bir duygu. En çok dikkatimi çeken şey yavru kartalların gözündeki pırıltı, coşku, sevinç. Güzel yerlere götürüyor vapur bizi semtimize. Güzel günler görmeye gidiyoruz. Yenilsek de burukluk oluyor içimizde

Đyi ki Beşiktaşlı olmuşum, yoksa yıldızları göremezdim bu aşkı yaşamasaydım.

14


yaşayamayız. Çoğu zaman anadan, yardan, gardaştan ayrı kalmamızı sağlar bu bizim. Herkes terketse de biz bu sevdanın uğrunda ölüme bile gideriz anlayışını benimsemekteyiz. Kimileri puf yataklarında mışıl mışıl uyurken, biz gecenin en soğuk saatlerinde, en eski otobüslerle deplasman yollarındayızdır. Kiminin parası, kimin bileti olmaz çoğu zaman ama arkadaşlığımız o zaman başlar işte. Simidimizi gerektiğinde on parçaya böler, bir çayı beş kişi yudumlarız bizler. Kimisi bize deli der, kimisi çapulcu; oysa biz, semtler farklı olsa da aynı yolda yürüyenleriz. Ben ve senin olmadığı, biz kavramına karıştığımız topluluğun ana maddesiyiz; bizler tribüncüyüz. Öyle hayattan da bihaber değiliz hani. Her toplumsal olaya ve her haksızlığa bir bakış açımız, bir haykırışımız mevcuttur yani. Bir de mevzuu Kızılay olunca hemen kanlarımızı sonuna kadar bağışlamaktan hiç çekinmeyiz çünkü bizim kanlarımız siyah-beyaz akar, bağışlayınca kırmızıya dönüşür ne hikmetse.

HAYATIMIZ TRĐBÜN AŞKI Sevgili kartallar hepinizi öncelikle sevgiyle ve saygıyla kucaklıyorum, üç kartalımızın özgürlükleri mutluluğumuza mutluluk katmıştır. Öncelikle bu yazıda herkes kendinden bir şeyler bulacaktır eminim. Evimize(Stada) gelen tüm kartallar şunu çok iyi bilsinler ki yenisi de, kapalısı da, eskisi de birdir ve BEŞĐKTAŞ bir bütündür. Beşiktaş’ a ses olan, can olmaya çalışan, ona bir şeyler vermek için uğraşan, abilerin izinden tam anlamıyla giden, sevgiyle ve saygıyla hareket edip bu aşk uğruna can verenlerden başlayarak herkese teşekkür edip, kavlimizce kelamımızı siz değerli Halkın Takımı okurlarıyla buluşturalım derim. Haydi başlıyoruz. Hazır mısınız 1-2-3…

Alkışlanmak veya reklamsal hareketler için yapmayız biz hiçbir şeyi, içten yaparız. Bir beste yaparız Sezen Aksu’yu kıskandıracak cinsten; bir ağıt yakarız asker yolu gözleyen anayı ağlatacak cinsten; bir şov yaparız, futbolcular topu bırakır bize bakar. Gerçi herkes bize bakar ancak biz renklere sevdalıyızdır sadece. Öyle maç, tabela, durum ayırdetmeyiz yeter ki sevdamıza güç vermek olsun maksat. Biz gerektiğinde kaldırımda da Beşiktaş’mızı desteklemeye her zaman hazırız. Biz her zamanla hakkıyla oynayıp şerefiyle kazananın tarafındayız ve bizler nice şampiyonlukları, kupaları şerefli ikinciliklere feda edenleriz. Bizler, kim ne derse desin, şaibenin Ş’ sinden anlamayanlarız.

Eros Bizleri tanımış olsa idi aşkı başka tanımlardı kesinlikle. Neyse, aşk anlatılmayacak hikâyelerin bütünüdür diye başlayalım kavlimizce. Tribün aşkı nedir diye soranlara ise; bizi iyi dinleyin, cevabımız hayatımızı anlatışımızda gizlidir diyelim hep birlikte.

Bir lobimiz var o da sadece sesimiz. Onu da düzgün kullanmak için sevgiyle bakar gözlerimiz. Bizim rahmetli son holiganımız bile öğretmen idi. Hani sokak serserisi de değiliz icabında yani. Gerçi kız istemeye gidince hep başımıza bela olur tribün aşkımız. Kızın babası sorar oğlum ne iş yapıyorsun? Eee… Şşşeyy… Ben tribün amigosuyum ya da tribüncüyüm. O zaman kahve yapılmasına bile gerek kalmaz, cevap hemen gelir müstakbel kayınpederden. Bende serseriye verilecek kız yok!.. Hemen döner, olaya yaparız bir beste, gideriz en hatırı sayılır kişiye anlatırız yengeye olan aşkımızı. Buluruz buna da bir çare. Umudu oluruz bazen kimsesizlerin, yanında oluruz yaşlılarımızın. Kısacası insanlık adına ne varsa yapmaya çalışırız. Hemen gelir gerisi basından siz niye vakıf kurmuyorsunuz? Diye; cevabımız basittir. Biz başka dünya’da yaşamıyoruz ancak hayatımız tribündür bizim. Sadece statta zengin- fakir, genç-yaşlı,

Aşk denince hemen akla bir erkek bir kız ilişkisi gelse de bizimkisi ondan öte bir hayat tarzıdır. Ekmeğimiz ve suyumuz gibidir, onsuz asla

15


berkemal olmadığında, evin adresi belli olduğundan anında ziyaret edilirsin, aman dikkat ha. Bu hayatı herkes yaşamak ister mi bilemem ama biz müptelası olmuşuz bu yolun, bunun tedavisi yok… Bu aşkın adı üç hece sekiz harf sadece BEŞĐKTAŞ… Yaz ayları olduğunda herkes kaçar bi yerlere, bize mahpus hayatı gelir oysa o aylar. Futbolcu karşılamalarıyla bir nebze hasret gideririz yeni sezon başlangıcında…

okumuş-okumamış; siyasi görüşü, ırkı, rengi, dili farklı kişilerin hepsi birden aynı şemsiye altına alınır, tribün hayatında da bir olursunuz. Parayla itibar alınmayacak tek yerdir tribün. Adam olana kucak açar, adam olmayana kötek çarpar. Buradan geçelim evimize, bir de oradan bahsedelim kavlimizce. Evimiz bizim stadımızdır. Maç gününe daha vardır. Organizasyon kararları alınmış, haberi dört bir yana yayılmıştır ve beklenen gün gelir çatar. Biletler veya kombineler turnikelere okutulur, evin kapısı açılır. Başlanır gelen misafirlerle, eş-dost, akrabayla gözle de olsa selamlaşmaya. Amigo setinden bir el kalkar “haydi 1-2-3” diye. Đşte film kopmuştur artık. Ne diyim size, anlatılmaz yaşanır işte. Bizimkisi bir aşk hikâyesi diye.

Yaşamak, anlatmak, anlamak zor gelir vesselam tribün hayatını ama bir de kokusunu çekerseniz içinize düğün töreninizde bile uğrarsınız evinize(stada). Birde önemli not: Eğer ki maksadınız farklıysa hiç yaklaşmayın bize çünkü Beşiktaş’ ta sen ben yok biz varız. Statta kardeş olmazsanız hiçbir yerde kardeş olmazsınız

En çok işe girişimiz sorun olur. Zaten üniversite mezunu iş bulamaz iken, biz şartlı iş başı yaparız veya yapamayız; “abi” ya da “patron, şey… Beşiktaş’ ın maçı olduğunda gidebilir miyim acaba?” “Hayır” “O zaman iş kalsın kardeş, sen kendine başkasını bul.” Ya da “gidersin ama 1,5 katı keserim” “Kes ulan…Kesin renkli takım tutuyorsundur sen”… Ama neyse, izin kopartılmıştır. Ya da “gidersin yine ama ben de gelirsem”… Hadi bakalım gitti maaşın yarısı patronun bilet parasına. Ayvayı yedik yine ama değer şanlı Beşiktaş’ıma.

Cefanın en güzel halidir. Hele bir de takımınız galip ise değmeyin keyfinize; çalsın sazlar, oynasın kızlar diye başlarsınız eğlenceye. Bu hayat sevda ister, yürek ister, gönül ister ve bir yandan da huzur ister. En anlamlı olanı yaşayarak görmektir. Sizleri de bu aşkı yaşamaya bekliyoruz. Unutmayın sensiz bir kişi eksiğiz. Bir başka konuda tekrar buluşmak dileğiyle beni dinlediğiniz için teşekkür eder, hepinize sağlık ve mutluluklar dilerim.

Amigo Mustafa

Eve gelirsin, aile başlar; “oğlum bırak bu maçları, ne veriyor sana? Hiç… Oku adam ol.” Sanki mühendisler, doktorlar gelmiyor maça.

BJK-YENĐ AÇIK

Sevinmek için sevmedik biz seni Sen yenilmişsin umrumda değil ki Şereftir bu yolda seninle yürümek Hep kol kola Bir gün değil, her gün Beşiktaş! Bir sevda düşün ki senin uğruna Yağmurda çamurda arma aşkına Siyahla-Beyazla şu hayatımda Bir derdim var Bin dermana değişmem asla!

Her ilde bir kız arkadaşın olmasa da gemi kaptanları gibi, her yerde mutlaka bir dostun olur tribün hayatını solumuş, senle aynı kalp ritmine sahip ve hiçbir zaman seni bırakmayan. Sevgilin seni terk etse de, senin için pencereye çıkmasa da; deplasman otobüsü veya stattaki arkadaşların, kardeşlerin seni asla terk etmez. Gözü yüksekte olan kız da tavdır sana, en çirkin olanı da ama senin için önemli olan sadece arma olursa kalıcı olursun; yoksa bir anda zıplar ortadan kaybolursun. Đşin kötü tarafı asayiş

16


"Aaa!Baksana kardaş. Yeni santrafor 1. Lig'de 26 maça çıkmış lan..Olacak galiba bu sefer."... "Kaleciyi duydun mu sen asıl oğlum. Gurbetçiymiş. Gör bak, kale sağlam ellerde bu sezon."... Tribünlerin müdavimlerinden Kadir Amca girer söze.. Kaşar tabii Kadir Amca,görmüş-geçirmiş... "Her sezon aynı şeyler kurban... Yıllardır hep rüzgar santraforlar,panter kaleciler alıyoruz, alıyoruz da sıfıra sıfır elde var sıfır."... "Yapma be Kadir Amca! Bu sezon başka olacak. Gör hele... Şimdiden düşürme kalemizi...".

Bu sezon mutlaka

3. Lig. Söz konusu profesyonel gösteri alanı yani...

liglerimizin

en

dip

Gözlerden uzak olanların , futbolu gönül gözüyle izleyenlerin arenası... Profesyonellerin orada olmaktan uzak durduğu,amatörlerinse rüyalarını süsleyen lig... Taraftar olmanın ancak ve sadece renk aşkıyla açıklanabildiği lig...

Konuşmalar hep bu minvaldedir. Kadir Amcalar da her daim haklıdır.

Eğer takımınız 3. Lig'in muharebe alanında meydan okuyanlardan biriyse, gel-gitlere savrulur durur yüreğiniz. Bir yandan üst liglerin hayalini taşırken diğer yandan amatör kümeye düşmenin endişesini hissedersiniz yüreğinizde. Eğer bu ligin müdavimlerindenseniz, her sezon başı daha da derinleşir bu gel-git dalgalarının yüreğinizde açtığı çukurlar...

Bir sezon tutar ümitlerin yeşerttiği tomurcuklar, hadi bilemedin bir sezon daha... Sonrası yine hüsran. Bu kez siz de bir Kadir Amca olur çıkarsınız. Kahvehaneyi çınlatarak tartışan yeni yetmelerin muhabbetine "Olmaz oğlum...Boşuna heveslenmeyin yine...Bir şey olmaz bu takımdan" turbunu sıkarsınız...

Takımınızı basından takip edemezsiniz. Satır aralarını kovalar gözleriniz ama nafile. Kaale alan yoktur ki ne sizi ne de liginizi. Hazırlık dönemi, hazırlık maçları, transferler… Ya kulaktan dolmadır ya da yerel basına dikiz çeker beklersiniz haberleri... Yapılan transferler görücü usulü kız almak gibidir. Hamamda görmüştür anneniz, babanız soruşturmuştur ailesini de. Duvağı açmadan bilmezsiniz gözlerinin rengini. Siz de ilk maçına çıkmadan adlarını bile ezberleyemezsiniz yeni transferlerinizin.

Keselim... Sadede gelelim. Bu satır karalamalarını doğuran kabartılarının rengi belli; Bordo-Beyaz...

yürek

Derdin adı konmuş taa yeşil sahaların "Kalu bela"sında; Đnegölspor...

17


Öyle olmuyor işte... Đnegölspor ardı ardına 4. sezondur en dip ligde. Bu daha önce sadece 97/98 ile 00/01 sezonları arasında yaşanmış. Artık bu sezon üst lige mutlaka çıkmalı Đnegöl'üm, şampiyonluk mutlaka gelmeli. Bu yer artık yadırganmalı. Đçinde bulunduğunuz elverişsiz durumu yadırgayıp, silkinmezseniz, bunu kanıksayıp bulunduğunuz yere çivilenirsiniz zira...

Yıllardır yaşatıyor bu forma bize duygu dalgalanmalarını hem de en sert kayalıklara çarpa çarpa... Bir sezon en tepe ligin kıyısından dönüyoruz, bakıyoruz bir sezon umutlar toz duman... Bir bakıyoruz büyükleri alt ediyoruz kupa maçlarında, bir de bakmışız ki amatörün eşiğinden dönmüşüz son nefeste; o dayılanan omuzlar sanki bizim değilmiş gibi...

Bir daha da anılarda kalan hoş bir seda misali yeriniz olur gönüllerde...

Artık bu sezon olmalı... Mutlaka... Renklerin aşkı için... Unutulmuşluğun için... 1984'te başlayan bakalım.

profesyonel

kariyere

bir

girdabına

sürüklenmemek

Eski günleri "yad"ımızdan "yan"ıbaşımıza getirivermek için...

Bir kere amatöre hiç düşmemişiz. Üst üste 28. sezondur profesyonel liglerdeyiz. 12. kez de en alt ligin tozunu formamıza bulayacağız. Bu normal olmasına normal de anormal olan bu yere alışmak. Dibe düşersiniz ama bir-iki silkinir yeniden kendinizi kapanın dışına atarsınız.

Bu sezon mutlaka olmalı... Đnegöl'üm şampiyon olmalı...

18

kurtarıp


çekiştirilse bile duruşunu bugüne gelmiştir.

inatla

savunarak

Bugün her Beşiktaşlı kendini aynı zamanda çArşı’ya ait hisseder. Bunca geniş taban içerisinde ülke geneline bağlı olarak her tür ve görüşten kişinin varlığı çArşı kimliği içerisinde hep aynı duruşa tekabül eder, etmek zorundadır. Yoksa dışlanır. Dışlanma dediysek de öyle örgütsel bir tasfiyeden bahsetmiyoruz haliyle. Bu, yabancı bir maddenin bünyede barınamamasıdır. Bu doğal, kendiliğinden gelen ama genel kabul görmüş görünmez otorite öylesine içselleştirilmiştir ki Beşiktaşlılarca, ülkücü olduğunu ifade eden bir Beşiktaşlı kendini bir anda sol yumruk havada Gündoğdu söylerken bulduğunu ama bundan hiç de rahatsız olmadığını beyan edebilir; etmiştir de…

Reklamcı, hemi de ırkçı çArşı… Son Fenerbahçe maçımızla başlayıp Galatasaray maçımızla ivme kazanan çArşı eylemleri, reklamcılık ve ırkçılık konularına bakalım mı biraz? Haydi bakalım… çArşı Beşiktaş’ın taraftar grubudur. Öyle diyorlar ya inanmayın. çArşı Beşiktaş’ın taraftarının ta kendisidir. çArşı semt kültürünün kitleselleşebilmesi, sabah selamının gönüldaşlığa evrilmesi, dört bir yandan akan derelerin birleşerek denize çağıldamasıdır. Hayatın doğal yatağında sürüklenen Beşiktaşlılardır, halktır çArşı.

Rutin gelişimi içerisinde bırakılsa provoke edilip saldıracağı, en azından nefretle bakacağı bir işçi direnişinde gözcü, HES eyleminde öncü olarak bulabilir bu arkadaşlar kendilerini. Sadece Beşiktaşlı oldukları için, geleneğin bu olduğuna inanç beslediği, iyi insan olduklarına inandıkları ve böyle olması gerektiğini düşündükleri için böyle olurlar hem de… Đşte Beşiktaşlılık böyle bir şey…

Dergimizin ilk sayılarından birinde çArşı’nın ta başından beri içinde olanlardan Yılmaz Yılgın’ın (Yumurtakafa Yılmaz) bir yazısını hatırlayalım. “çArşı solcu mu?” başlıklı bu yazıda Yılmaz Yılgın, garibanlık felsefesi temelinde en temel vicdani dürtülerden hareketlenen bir avuç semt gencinin içgüdülerinden kaynaklandığını söyler bu sol algının. Giderek büyüyen, tabanda karşılığını doğası gereği bulan bu felsefe her yanından

Futbol sadece futbol değildir diye bir laf etti Simon Kuper, pek sevildi. çArşı da tribünün sadece tribün olmadığını ilan ediyor bugün. Tribünlerin sadece maç seyreden gözler değil

19


itiraz eden, doğruyu işaret eden ve zorla davet eden yürekler olduğunu, halkın özgürce konuşup tartıştığı eski yunan meydanları, en geniş katılımlı forumlar ve oybirliğinin haykırıldığı toplumsal hücreler olduğunu kanıtlıyor, tanıtıyor muadillerine. çArşı öğretiyor taraf olunmanın ne olduğunu, anlamak isteyen anlar anlamayan seyreder; çekirdekçi girişte sağda.

Suçlanıyor dedik de merak ettik suç neymiş diye; reklam yapmak mı? Neyin reklamını yapıyormuş çArşı? Umudun, vicdanın, fedakarlığın, taşın altına gözü kapalı sokulan ellerin reklamını mı yapmış? Üşüyen genç ihtiyar halkının, pıtır pıtır serçeler gibi düşen bebelerin, mahsur kalan Van kedilerinin ve diğer tüm mağdur canlıların, unutulmamasının reklamını mı yapmış? Empatinin, ağır kış koşullarında ironik bir biçimde yanan çadırların/insanların, insan olmanın reklamını mı yapıyor çArşı?

Azınlıklar ve farklılıklar üzerinde onca kirli oyunun tezgahlanıp oynandığı bu ülke toprakları üzerinde her türlü ideolojik, biyolojik, felsefik, ritmik, falan fıstık muhabbetlerin renkli palavralarına kulak tıkayarak işe en temelden, canlı olabilme temelinden bakabilmeyi de işte bu nedenle becerebilmiştir Beşiktaş taraftarı. Kısaca çArşı bu tavrını örgütleyerek eline geçen her fırsatta gücünü ve emeğini ortaya koymayı görev bellemiştir. Bu duruşuyla ve eylemleriyle meselelere sadece tuttuğu takımın medyada daha fazla yer almasından, daha fazla kazanmasından, daha fazla şampiyon olmasından vb. başka bir refleksi kitle olarak örgütleyemeyenleri fazlasıyla rahatsız etmiştir.

Yapsın size ne? Yapıyor ki siz de utanın, gelin omuz verin diye yapmış. Utanın da kıçıkırık şampiyonlukların, şikelerin, ahlaksızlıkların, hırsızlıkların kamaştırdığı gözleriniz biraz açılsın ve özünüze dönün diye yapmış… Đyi de yapmış. Van depremiyle zirve yapan acılara bir nebze de olsa merhem olabilmek için yardım kampanyaları düzenleyen, taraftar olarak kendini ifade edebildikleri bütün araçlarla; atkısıyla, pankartıyla, gırtlağıyla bu işe gerçek anlamda SOYUNAN; gündemlere parmak atan çArşı bu çevreler ve destekçilerince reklam yapmakla suçlanıyor bu kez de…

Şimdi çArşı’nın bu etkin duyarlığı rahatsız etti ya bazı çevreleri; ne yapmak lazım? En hassas yerinden vurmak lazım. Belini kıracaksın ki bir daha doğrulamasın, başlarına iş açmasın, kötü örnek olmasın…

20


Greenpeace ile ortak eylem yapabilen, Plüton’un haklarını babasının hakkı gibi savunan, Karadeniz derelerinden Kazdağlarına kadar bu ülkenin yer altı ve yerüstü tüm değerlerini sahiplenen, formasındaki ezilenlerin ortak rengi olan siyahı sporcusunun teninde bir başka seven, uğradığı haksızlıklara, adaletsizliklere karşı ve hatta hayata karşı ölümün rengi dediği siyaha gururla sığınan Beşiktaşlıları ırkçılıkla suçlamak yapabileceklerinin en ağırıydı ve onlar da onu yaptılar; hem de siyah bir topçu üzerinden.

de kendi ahlaksızlıklarınıza bile örnek davranış bekliyorsunuz?

Doğru veya yanlış ama tribünlerin gerçeği şudur ki taraftar küfür eder… Küfür taraftarın kendi yetkisizliğine itirazıdır. Yeri gelir inanmadığı kendi oyuncusuna da eder, yeri gelir kendine de eder…Sana da eder, bana da eder…

Bünyesine her kattığını genetik olarak mı aşılayıp dönüştürdüğünü yoksa organ nakli gibi sadece yüzde yüz uyumlu olanı mı seçerek bünyesine kattığını hala anlayamadığımız bir camianın klasikleşmiş model bir topçusu ama rengi siyah olan bir topçusu, Beşiktaşlıların evinde sahnelediği provokasyonlarıyla kendisine siktir çekilmesini itinayla temin etmiş, iyice anlasın diye söylenen Đngilizcesini önce maymun diye çevirmiş, baktı tutmuyor orjinalinden monkey de karar kılarak bokunu atmış gitmiş. Ardından da rengarenk koro başlamış telaşla ve zevkle sıvamaya…

Đçinde en az rakiplerininki kadar bir çeşitlilik barındıran bir taraftar grubunu, temsil ettiği, arkasından gelen milyonlarca kitlesini doğru kanalda tutabilmeyi başarmış sağlam bir duruşu endüstriyel ahlakınızın orta sahasına çakmış olan çArşı’yı örnek alıp kendi kitlelerinizi de bu yolda evrilmeye ikna etmek yerine onu, olamadığınız o yerden indirip kendiniz gibi sıradanlaştırmaya uğraşacağınıza gelin hepiniz kendi çarşınız olun. Pazarınız olun, meydanınız olun, köyünüz olun… Adam olun adam… Bu yeter.

Beşiktaş tribünleri şöyledir dedik övdük, böyledir dedik yücelttik ama hiçbir yerde onun kilise korosu olduğunu söylemedik. Adı üstünde taraftar… Örgüt disiplini mi arıyorsunuz tribünde

21


takımı için savaşan futbolcuları bir başka sever. Kuntz işte böyle futbolcuların unutulmaz bir örneği olmuştur. Tarih 23 Ağustos 1995. Şampiyon kulüpler eleme maçı. Rakibimiz –o sıralarda- Avrupa’nın önemsiz takımlarından Rosenborg. Deplasmanda oynadığımız ilk maçı kaleci Aumann’ın yediği 3 hatalı golle 3-0 kaybetmiş olmamıza karşın umudunu asla kaybetmeyen Beşiktaş taraftarı tribünleri doldurmuş, turu atlayacağına yürekten inanmış ve varını yoğunu ortaya koyan 10 adam, vatandaşı Aumann' ı tüm formsuzluğuna karşın takımda tutarak Beşiktaş’ın kaderiyle oynayan bir Daum… 1995 yılında Christoph Daum şampiyon takımımıza bir vatandaşını getirdi. Kariyerinde ilk -ve son kez- Almanya dışına çıkan 32 yaşında, 1.80’ lik bir santrafor;

Stefan Kuntz ilk dakikalarda çakar. Umutlar iyice yeşermiştir. Beşiktaş çok iyi oynuyordur ve bellidir ki ne yapıp edecek en azından 3 golü atacaktır. Uzatmaya bir gitsek gerisinden kimsenin kuşkusu dahi yoktur ve işte her şey bu noktada başlar... Önce Kuntz’un attığı ikinci golümüz Fransız hakem tarafından çizgiyi geçmedi diye sayılmaz. Bu olayın tartışması sürerken oyunu başlatan Rosenborg hızla bir atak başlatır. Az önce nizami golü sayılmayan Beşiktaş’a ikinci darbe yine kalecisinden gelir. Yine uzaktan gelen bir şut ve yine gol: 1-1.

Stefan Kuntz…

Beşiktaşlı futbolcular delirmiştir artık. Disiplin misiplin kalmaz. Umutlar kararmıştır çünkü artık Beşiktaş’a 4 gol lazımdır. Dan dun oynamaya, deli gibi saldırmaya başlarlar. Bu baskı önce bir gol, daha sonra da uzatmalarda Alpay’ın düşürülmesiyle kazanılan penaltı sonrası Kuntz bir gol daha atar ve maç 3-1 biter. sayılmayan golüne rağmen 3 golü bulan Beşiktaş bu sefer kendi sahasında yediği gol yüzünden elenmiştir. Maçın yıldızı hiç şüphesiz biri penaltıdan olmak üzere 2 sayılan bir de sayılmayan gol atan Stefan’ dır.

Kariyerine orta saha olarak başlayan Kuntz, forvette oynatılmaya başlayınca kendini gösterdi. Maçı asla bırakmayan yapısı, ön liberolar kadar yüksek olan dayanıklılığı, devamlılığı ve bitirici vuruşlarıyla çok özel bir oyuncuydu.

Maç sonrasında o zamanki Rosenborg teknik direktörü "tur için Fransız hakeme teşekkür etmemiz gerekir, topu bariz bir şekilde kalemizden çıkarmamıza rağmen golü vermedi." şeklinde bir açıklama yapmış, dürüstlüğüne saygı duymamızın yanında içimizi biraz daha yakmıştır...

Türkiye'de 32 lig, 2 kupa, 2 Avrupa kupası maçına çıktı. Ligde 9 Avrupa kupasında da 2 gol attı. Beşiktaş tribünleri yetenekleri sınırlı da olsa

22


1999 yılında futbolu bırakarak çeşitli takımlarda teknik direktörlük yapan Stefan 8 Nisan 2008'de daha da farklı bir yetki üstlenmeye karar verdi ve Kaiserlautern'in başkanı oldu. 2009-10 sezonu sonunda 2. Bundesliga birincisi olarak Bundesliga'ya geri dönme hakkını kazandı. Başkanlığı döneminde de kahramanlığını sürdürdü Kuntz.

Bir de ligin ve kendisinin son maçı olan derbide Galatasaray'a tek başına direnen adamdı Kuntz . Bütün oyuncular maçı bırakmış ama bir tek adam ısrarla direniyor, her topu alıyor, tek başına rakip kaleye kadar taşıyor, rakip çıkmaya çalışırken de tek başına pres yapıyordu. 41’ de Evren, 72’ de Hakan Şükür’ün golleriyle 2-0 öndeki Galatasaray’a tek başına karşı koyan bu cesur yürek 87’ de takımımızın tek golünü atarak kendini ödüllendirmiş ancak Beşiktaş maçı 2-1 kaybetmiştir. Đşte o maçta Beşiktaş tribünlerinden yükselen ürkütücü tezahürat hala unutulmaz o günleri yaşayanlarca… Kuntz!..

Kuntz!..

Kuntz!..

O maçtan sonra –neden bilinmez- takımdan gönderilen Stefan o yaz Almanya'nın Euro 96 kadrosundaydı. Penaltılara kalınan Đngiltere maçında topu tavana takmış ve tüm Beşiktaşlıları havaya fırlatmıştı. Çünkü o “Bizim Kuntz” du…

Takımının deplasmanda BFC Dinamo takımıyla oynadığı ve 3-0 kazandığı Almanya Kupası maçının ardından tribünlerde büyük olaylar çıktı. Yenilgiyi hazmedemeyen 250 kadar Dinamolu holiganlar Kaiserslautern’li taraftarlara saldırdı. Bu sırada kavganın ortasında kalan 2 Kaiserli, holiganlar tarafından feci şekilde dövüldü. Olaylar devam ederken devreye giren Beşiktaş’ın eski futbolcusu ve Kaiserslautern’in başkanı Stefan Kuntz ve teknik direktör Marco Haber, polisin de yardımıyla, ‘Ateş çemberi’nin ortasında kalan 2 taraftarı kurtararak güvenli bir bölgeye sevkettiler. Daha önce futboluyla manşetlere taşınan Kuntz’un bu davranışı Alman basınında da büyük yankı buldu.

Bizden ayrıldıktan sonraki kariyeri şöyle gelişti Kuntz’un. 1996 Temmuz’unda Arminia Bielefeld’e transfer oldu. 33 maçta 14 gol kaydederek, hem takımının en golcü oyuncusu oldu, hem de performansından bir şey yitirmediğini gösterdi. Özellikle şampiyon Bayern Münih'in 3 yenilgisinden biri olan 2-0'lık Bielefeld maçında 2 golü de kendisi kaydetti. Sonraki sezon da 32 maçta 11 gol atıp takımın en golcüsü olsa da takımı Bundesliga sonucusu olarak küme düştü. Kariyerinin son hat-trick'ini de bu sezon içinde FC Köln'ü deplasmanda 5-3 yendikleri maçta kaydetti.

Renkli kişiliğine bir örnek daha verip bitirelim. Bir tiyatronun özel gösteriminde Hamlet rolünü üstleniyor, "Bundesliga ya da 2. lig. Đşte bütün mesele bu" diyerek Hamlet'in meşhur repliğini futbola uyarlıyordu. Sahnede özel bir akordeon gösterisi de yapan Kuntz'a kuzeni Andy de eşlik etmişti. Kısa

sürede, Beşiktaşlılık duruşu dediğimiz erdemin tüm özelliklerini taşıyan bu özel oyuncuyu bir kez daha sevgiyle ve saygıyla analım ve bu tür oyuncuların her zaman var olmasını dileyelim; bu güzel oyunun selameti için…

1998-99'da Kuntz, eski takımlarından Bochum'a geri döndü. Ancak Bochum da ligde 17. olarak küme düştü. Kuntz 20 maçta 6 gol kaydetti. 29 Mayıs 1999'da ligin son haftasında oynanan Hansa Rostock maçında hem seyiricisinin önüne hem de Bundesliga'ya son kez çıktı. 58. dakikada oyuna giren Kuntz, 70. dakikada kafayla attığı golle maçı 1-1 yaparak, son Bundesliga golünü de atmış oldu ancak maçı 3-2 kaybettiler.

23


Brezilya halkı ona ‘Allah’ ın sevgili çocuğu’ adını vermişti. Pele’ nin büyük bir futbolcu olarak adını duyurduğu 1960’ ların başında, 65 milyonluk Brezilya da 61 milyon taraftarı vardı. Brezilya halkı bugün bile Pele sözcüğünü, hırs, incelik, güç iyi kalplilik, para, ve ün sözcükleriyle eşdeğer tutmaktadır.

Büyük futbol sanatçısı; Pele… Bu sayıda, iki kuşak öncesine kadar futbolseverin futbol denildiğinde hemen sonuna eklediği bir figürden, Pele’den söz edeceğiz. Pele öncesinde de, döneminde ve sonrasında da çok büyük futbol ilahları gördü sahalar. Uzun süre Maradona-Pele kıyaslaması futbolseverleri oyalamış, şimdilerde ise bir Messi’dir gidiyor. Karşılık olarak Brezilya’nın genç yeteneği Neymar adı ortaya atılıp malzeme yaratılmaya çalışılsa da, Zidane’lar, Cruyff’lar, Beckenbauer’lar daha mı iyiydi tartışmaları futbol sohbetlerinde hep yer alsa da değişmeyen bir gerçek vardır. Futbol denilen oyunun en popüler ilk ilahı Pele’dir. Bugün Brezilya’ da genç kuşaklara efsanevi futbolcu Pele’ nin öyküsünü anlatırken söze şöyle başlamak adettendir: ‘Bir varmış bir yokmuş. Futbol oynamasını seven küçük bir zenci çocuk varmış’ Pele 1940’ da Tres Coraçoes kentinde dünyaya gelmiş. Yürümeye başladıktan hemen sonra topla tanışmış. 1955 yılında 15 yaşına geldiğinde Sao Paulo eyaletinde adını duymayan kalmamış. O Đlkbaharda, Santos milletvekili ve Santos takımının başkanı Coury bürosunda bir mektup buldu. Mektup eski arkadaşı, aynı takımda futbol oynadığı Donhindo’ dan yani Pele’ nin babasından geliyor, ‘sevgili dostum ’ diye başlıyor ve şöyle sürüyordu: ‘Baura da oturuyorum şimdi. Bir kafeterya işletiyorum. Büyük oğlum bana yardım etmek istemiyor. Durmadan ben futbolcu olucam diyip

24


duruyor. Gençlik günlerimizin anısına onu sana gönderiyorum. Senin bir kulübün var. Santos’ da ona babalık et! Adı Edson’ dur ama burada çocuklar onu Pele diye çağırıyor.’

karşıya kaldı . Zito daha pozisyon alamadan Pele müthiş bir şut çekti ve top sanki görünmez bir biçimde ağlarla kucaklaştı. Sahada topla buluştuğu andan itibaren iki dakika süren bir kasırga esmiş ve Pele dışında sanki herkes yıkılmıştı.

Pele o yıl Santos’a transfer oldu. Ertesi yıl 16 yaşındayken Brezilya ulusal takımına girdi. 17 yaşındayken 58 golle gol kralı oldu. Aynı yıl Đsveç’teki turnuvada Brezilya’nın şampiyon olmasında büyük rol oynadı. Bu şampiyonluk sonrası 500 evlenme ve 30 sözleşme önerisi aldı. Aynı günlerde bankadaki parasının oldukça yüksek seviyeye çıktığı öğrenildi. Santos ise kısa sürede dünyanın en zengin ve en başarılı kulübü durumuna geldi.

Birkaç gün sonra Coury Pele’yi kabul etti. Coury sordu:

Pele tüm bunlara karşın asla şımarmadı ve kulübü Santos’tan ayrılmadı. Evini değiştirmedi; yine eskisi gibi futbolun dışındaki yaşantısında insanların yardımına koşmaya devam etti.

-Brezilya’ nın en iyi santrforu kimdir -Ben!... -Ya en iyi sağ açık? -Ben!... -Sol açık?’ -Ben... Çocuğun bu denli çok övünmesine sinirlenen Coury ‘öyleyse çık sahaya da görelim bakalım neymişsin!’ dedi ve Pele’ yi Santos’ a, takımının antrenman yaptığı stada götürdü.

Đlk Deneme. Takım o sırada çift kale maç yapıyordu. Coury’ nin kaş göz işaretleriyle sarı formalı çocuk takıma girdi. Brezilya’nın ve Dünya’nın en iyi futbolcularının yer aldığı sahada öncelikle kimse onunla ilgilenmedi, pas bile vermediler. Ansızın, birinin bir diğerine attığı pası öyle inanılmaz bir koşu sonrasında yakaladı ki tüm futbolcular oldukları yerde donup kalmışlardı. Đşte topun Pele’ nin ayağına değdiği an onun yaşamını değiştirdiği andı. Topu önce sol ayağına aldı ve müthiş bir kalça hareketiyle sağ ayağına geçirdi. Türlü oyunlarla ve inanılmaz bir hızla rakiplerinin arasından sıyrılarak efsanevi kaleci Zito ile karşı

Pele’ nin, Brezilya’ nın 1962’ de ikinci kez dünya şampiyonu olduğu gün bir milyon evlenme teklifi aldığı söylenir. Tüm bunların yanı sıra çocuksu yanını da hiç yitirmedi. Örneğin evinin kapısındaki korumalarını atlatabildikçe gider boş arsalarda çocuklarla toz toprak içinde futbol oynamaktan zevk duyardı.

25


Peki neydi Pele’nin sırrı? 1974’de 34 yaşındayken futbolu bıraktığını açıkladı. Bununla birlikte ertesi yıl Kuzey Amerika futbol ligindeki Newyork Cosmos takımına 3 yıl için 7 milyon dolar karşılığında transfer oldu ve futbolun ABD’ de yaygınlaşmasına önemli katkılarda bulundu. 1977’ de Cosmos’ un lig şampiyonu olmasını sağladıktan sonra futbolu bıraktı.

Çeşitli futbol uzmanları ve fizyologlar bu soruya şöyle yanıt veriyorlar: koşarken aniden yaylanışını çok iri böbreklerine borçludur. Ani hamleleri ve topa çok sert vurma gücü ise kalçalarının genişliğinden ileri gelmektedir. Fakat daha önemli bir nokta diğer futbolcuların birkaç saniye sonra ne yapabileceğini inanılmaz bir sezgi gücüyle bilmesidir. Almanya ulusal takımının unutulmaz antrenörü Sepp Herberger, Pele için şöyle diyor: ‘Seksen dakika rakibini oyalamaktan zevk alır. Son on dakikaya girerken ve artık herkes yorgun düşmüşken o sanki sahaya yeni çıkmışçasına futbol şovuna başlar ve iki dakika içinde rakiplerini bir matadorun rakiplerini yere serdiği gibi yeri serer.’

1978’ de barış ödülünü aldı ve 1984’ de yüzyılın sporcusu seçildi. 1999’ da ise yüzyılın en iyi Güney Amerikalı futbolcusu seçilen Pele profesyonel futbol yaşamı boyunca 1364 maçta oynamış ve1282 gol atmıştır. Şu anda kendi kurduğu Pele spor pazarlama şirketinin başında bulunmaktadır.

Ulusal Kahraman. ‘Perola Negra’ yani siyah inci olarak anılan Pele 20 Kasım 1969’da birinci ligdeki 909. maçında bininci golünü attı. Pele’ li Brezilya 1970 yılındaki Dünya kupasını da kazanınca Pele ülkesinde ulusal kahraman durumuna geldi. Ülkedeki 12 bin kulübün 80 bin futbolcusundan 6 bini Pele adını aldı. Brezilya Hükümeti de halkın sevgisine katılmaktan geri kalmadı. Đhraç edilen bir kahve türüne Pele adı verildi. Spor alanındaki unutulmaz başarısının yanı sıra en çok satan kitaplar arasına giren otobiyografik türde birkaç yapıtı yayımlandı. Birkaç başarılı belgesel ve yarı belgesel filmde başrol oynadı, çok sayıda müzik parçası besteledi. Besteleri arasında Pele adlı filmin müziği de bulunmaktadır. Kaynak: belgeler.com

26


Rusya 120 sporcu ile en çok sporcusu olan ülke olurken, ülkemiz 74 sporcu ile ikinci sırada yer aldı. Madalya sıralamasına baktığımızda ise 3 altın, 1 gümüş ve 7 bronz madalya ile toplam 11 madalya kazanan Rusya ilk sırada yer alırken, 1 altın 2 gümüş ile Polonya ikinci, 1 altın, 1 gümüş ve 1 bronz madalya kazanan Ermenistan üçüncü sırada yer aldılar. Şampiyonanın bir başka özelliği ise server’a 92 ülkeden ziyaret olmasıydı. Bu konuda da en çok ziyaret Rusya ikinci Bulgaristan üçüncü ise Polonya’dan oldu. Ülkemizin durumuna baktığımızda ise; Yoğun yaz turnuvaları nedeniyle sizlerle geçen sayımızda birlikte olamadım. 21 Eylül günü döndüğüm Avrupa Şampiyonası sonrası ayağımın tozu ile sizlere bu organizasyonu anlatmak için bilgisayarımın başına geçtim. Neydi bu organizasyon anlatayım.

Đlk ondaki sporcularımız şu sonuçları elde ettiler. 14 Yaş altı genel kategoride FIDE ustamız (FM) Cemil Can Ali Marandi şampiyon olup büyük bir başarıya imza atarken, 8 yaş altı kızlarda Defne Sade beşinci, 14 yaş altı genel kategorisinde CM Vahap Şanal yedinci (son tur maçında berabere bile kalsa ikinci olacaktı.) 10 yaş altı kızlar kategorisinde Çiğdem Onur yedinci oldular.

Avrupa Yaş Grupları Satranç Şampiyonası 10-21 Eylül 2011 tarihlerinde Bulgaristan Albena’da yapıldı. Hakem olarak görev yaptığım şampiyonaya 8,10,12,14,16,18 yaş altı kız ve genel olmak üzere toplam on iki kategoride 48 ülkeden 1039 sporcu katıldı.

Sırası gelmişken ulusal takım sporcumuz FM Cemil Can Ali Marandi’nin başarılarından bahsetmek istiyorum. Sporcumuz 2008’de Herzog Novi (Montenegro)’de 10 yaş altı genel kategorisinde ve geçen yıl Batum (Gürcistan)’da 12 yaş altı genel kategorisinde Avrupa Şampiyonluğunu elde etmişti. Bu yıl Albena (Bulgaristan)’daki şampiyonluğu ile Avrupa Yaş Grupları Satranç Şampiyonalarındaki kupa sayısını üçe çıkarmış oldu.

Şampiyonanın yapıldığı Albena Bulgaristan’ın en güzel tatil beldelerinden biri. Doğu Bulgaristan’da Balçık şehrinde bulunan belde de 5 km uzunluğunda ve 150 metre genişliğinde plajlar bulunmaktadır. Ayrıca Varna havaalanına 30 km. mesafede bulunuyor. Unutmadan hatırlatayım çeşitli yaş kategorilerine göre yaş grupları şampiyonası kararı FIDE tarafından 1990 yılında Novi Sad (Sırbistan)’da düzenlenen kongrede alınmış ve ilki 1991 yılında 10-12-14-16 yaş kategorilerinde 137 sporcunun katılımı ile yapılmıştır.

Đkisi Büyük usta (GM), on yedisi Uluslararası usta (IM) olmak üzere toplam 114 unvanlı sporcunun yarıştığı Avrupa Şampiyonasında

Satranç sporu ile ilgili soru ve görüşleriniz için eposta adresim : aykutilkermete@gmail.com

27


28


29


30

HT21  

halkintakimi.com resmi yayını