Issuu on Google+

1


Ä?letiĹ&#x;im adresimiz: halkintakimidergisi@hotmail.com

2


Gazi Özgürlükler Derneğince düzenlenen futbol turnuvası, Gazi Spor tesislerinde 27 takımın katılımı ile yapılıyor. Turnuva öncesi söyleşiye Halkın Takımı temsilcisi olarak davet edilen Yumurtakafa Yılmaz gözlem ve izlenimlerini bizlerle paylaşıyor.

Elimizin altındaki tüm şampiyonlukları olduk, kupaları aldık. Mekanımız Şairler parkı şampiyonluk halayımıza birinci elden tanıklık etti; çok özlemişiz çook…

Dergimize sık sık desen ve resimleriyle katkı sağlayan Gülgün Đşbilen bu kez yeni bir dünya kentsel projesini Beşiktaşlılık üzerinden tanıtıyor. Kentlerin bu yeni organizasyonunun felsefesini kulüpler bazında Beşiktaşımız temsil edebilir mi? Düşünülmeye değer bir konu; ilginizi çekeceğini düşünüyoruz.

Optik’le, Cüce Ayhan’la, Pembe Hasan’la kolkola çektik halayımızı. Kapak konumuz bu kez Ümit Bayezit’in kaleminden çıktı. En yüksekte uçan kartallarımızı ortak anılarıyla anma görevi de omuzdaşları Çene Ergin (Demir) ve Yumurtakafa Yılmaz’a (Yılgın) düştü elbet. Yitirdiklerimizi sevgi ile yad ediyoruz.

Gurbetçi kartallarımızdan Ercan Kartal gittiği Marsilya’yı kent ve Futbol takımı temelinde konu edip Đzmir’in Foça’sıyla Marsilya bağlantısını nasıl keşfettiğini hikaye etmiş. Zevkli ve ilginç bir yazı olmuş.

Halkın Takımı felsefesi hayatın her alanındaki mücadelesini tavizsiz sürdürüyor. Geçtiğimiz 1 Mayıs’ta Taksim’e girişimizin yakın tanığı Çene Ergin o hengameyi öyle bir anlattı ki… Okumak gerek.

Geçen sayımızda tanıştığımız muhlis vatandaş Muhsin şampiyonluk kutlamalarımıza denk gelen bir randevusunda başından geçenleri Utkan Çalışkan’a anlatmış. Alışırsa böyle yazmaya biz bundan biraz zor kurtulacağız gibi görünüyor.

Halkın Takımı’nın efsane pankartı bu kez, 16 yıl önce faşizmin Sivas ellerinde yaktığı 37 canımızın katledilişinin yıldönümü anmasındaydı. Genco Gökmen fotoğrafları, Ertan Türker ise kelimeleriyle gözümüz ve dilimiz oldular.

Felsefe sahibi kulüplerden Livorno ve St.Pauli sempatisinin kaynakları ve Beşiktaşımıza göre durdukları yere Hakan Kirezci şöyle bir geriye çekilip bakmış ve gördüğü resmi aktarmaya çalışmış.

Çene “Biz buradayız” diyordu, Genco ve Ertan “Her yerdeyiz” diye haykırıyor.

Yumurtakafa Yılmaz’ın endirek vuruşları artık dergimizin klasikleri arasındaki mutena yerini almış görünüyor. Yılmaz bu kez insanoğlunun hırsı ve sevgilerin endüstriyelleşmesi tehlikesine çakıyor. Halkın Takımının gelecekteki organizasyonlarının ipuçlarını da vermeyi ihmal etmemiş.

Futbol emekçisi oyuncuların sporcu kimliğinin yerine geçen metalaşma halini Şafak Batman, Mehmet Topuz hadisesi üzerinden irdeledi. Halkın Takımının artık gelenekselleşen piknik organizasyonunu bu kez Ankara Halkın Takımı üstlendi.

Gökhan Gürgan’ın analizleri yönetim zaafları transfer kaosu ve doğruyu arama ekseni üzerine şekillenmiş.

Đhtilalci görünümlü anarşist gençlerimizden! Mert Kavak’ın öncülüğünde Bolu’da düzenlenen piknik Đstanbul, Ankara, Eskişehir ve Düzce’den de katılımlarla kıskanılası bir şampiyonluk şenliğine dönüşmüş. Bu Şenlik ailemizde uzun süre konuşulacak gibi görünüyor.

Atölyemizde Cem Özel futbola dair çevrilen filmleri (gerçek sinema filmlerinden söz ediyoruz) tanıtıyor. Aykut Đlker Mete hocamızın satranç dersleri ve Bahattin Baba’nın maceraları ise her zaman olduğu gibi tüm hızıyla sürmekte.

Resim ve videoları sitemizde bulabilirsiniz; tabii piknik mavrasını da…

9. sayımızda buluşmak üzere…

3


ŞAMPĐYON BEŞĐKTAŞ Kavramlar ve beraberinde getirdikleri ‘’kargaşa’’ ile yuvarlanıp gidiyoruz. Net olanları görmezden gelip servis edilen ‘’flulaştırılmış’’gündemle boğuşuyoruz çoğu kez; bu duruma oltaya gelmek de denilebiliyor.

Ümit BAYEZĐT Mahir olan kim bu durumda? Oltayı salan mı yoksa takılan mı? Sanırım en az suç olan oltada… Bırakalım birileri yine KÖLE TĐCARETĐ’ni meşru hale getirmeye çalışsın. Bırakalım birileri yine milyon eurolarını başarısızlıklarını gölgeleme adına kullansın. Bırakalım birileri yine elindeki satılmış kalemleri gözümüze sokmaya çalışsın. Bırakalım birileri yine medya gücünü makyaj malzemesi olarak kullansın. Bırakalım birileri yine yeniden tezgahlar planlasın. Bırakalım birileri yine hayatı ıskalatmaya bizlere…

Muradımızı en net şekilde ortaya koymuş ve sadece ŞAMPĐYON olmak değil, ÇĐFTE ŞAMPĐYONLUK istediğimizi belirtmiştik. Teşekkürler KARTALLAR, her zaman olduğu gibi alnımız açık, yüzümüz pak. ŞEREFLĐ ŞAMPĐYONLUK’lardır yaşananlar. Ey BEŞĐKTAŞ’lı;

ŞAMPĐYON olduk ey ahali, farkında mısınız? UNUTMAYINIZ… Zaman; kutlama, eğlenme, tekrar sezon boyu olduğu gibi BĐR OLMA vaktidir. Bu kez güce güç katmak için değil o en çok bildiğimiz eğlenmek için omuzlaşma vaktidir.

Đzin verme gölge uzmanlarına, karanlık zihinli bezirganlara… Anamızın ak sütü gibi helal; bu ŞAMPĐYONLUK da, kutlama da. Uzanamadığı ete mundar diyenlerle dolu etraf, biliyoruz ki çabaları kıskançlıklarındandır. Her türlü müdahalelerinin geri tepmesindendir. Barikatın gücüne olan hayranlıklarından, yarınlara olan korkularındandır. BEŞĐKTAŞ tribünleri rüştünü ispat etmiş; amacını da, muradını da ortaya koymuştur. Đnanmayan gölge etmesin. Sen yüreğinin sesini dinleyenlerdensin ve biliyorsun asıl olan yürektir. Yürek sesi ne bilmeyenler, ya da bilip de duymayanlar acıtsa da içini unutma; yaşadığın sürece o yürek var olacak seninle birlikte. Sen yeter ki koru yüreğini ve yüreğinde taşıdığın sevda duygusunu. Elbet bitecek güneşe hasret günler. Ve o zaman; kutuplarda yetişen cılız ve minik bitkiler değil, güneşin çiçekleri dolduracak yüreğini... Hayatı ıskalamaya lüksün yok senin.....

Kutlama vaktidir. Eğlen, kutla, coş BEŞĐKTAŞ’lı. Sezon boyu haykırdığımız gibi tribünden: ŞAMPĐYON BEŞĐKTAŞ’ım ne istersen iste benden Đstersen donatalım dört bir yanı bayraklarla Đstersen inletelim dört bir yanı şarkılarla Đstersen eğlenelim davullarla zurnalarla…

Nazım HĐKMET

4


Paramız olmadığından Çemberlitaş’tan Beşiktaş'a yürüyerek gelmiştik. O zamanlar rahmetli Cüce Ayhan'ın da babası büfe işletiyordu. Optik hemen “Ayhan, senin babanın büfesini halledelim” dedi. Ayhan sinirli bir şekilde Optiğe dönerek “yeter lan! sabahtan beri orayı halledelim, burayı halledelim diyorsun. Sonunda hepimizi halledecekler yavv.” Optik bu sefer de bana dönerek “Çene o zaman sen yarın okulların önüne git de bir kaç öğrenciyi hallet az da olsa bir şeyler toplar gideriz” dedi fakat yarın dediği gün cumartesi olduğu için o da olumsuz oldu. Ne yapalım, ne edelim derken bu sefer Optiğin aklına başka bir şey geldi. Optikle ben Okmeydanı’nda Özer ağabeyin yoğurtçu dükkanına gittik. Özer ağabeyi de yeni yeni tanıyorduk. Durumu izah ettik. O da sağ olsun bir şeyler verdi ve pazar sabahı 25-30 kişi Haydarpaşa’dan trenle Sakarya’ya gittik. tabii çoğumuz da kaçak bindik mecburen yoksa stada zor girerdik. O zamanlar işte maçlara gitmek için neler çektiğimizi görüyorsunuz. Optik çok farklı biriydi. Ne yapar, ne eder yine de giderdi.

Mehmet IŞIKLAR-Nam-ı diğer Optik veya Sanlı’ya… Seni dün sevmedik. Biliyoruz ki dün yaşananlar geçmişte kalacak. Seni bu günde sevmedik ve biliyoruz ki bu günler de tarih olacak. Biz seni yarınlar için sevdik çünkü yarınlar hiç bitmeyecek.

Optik Kabataş Erkek Lisesinde okuduğu zamanlarda da liselerarası müzik yarışmaları yapılırdı. Optiğin Kabataş Erkek Lisesindeki konumu çok farklıydı. Herkes onu çok severdi. Hocaları bile bazen bizi çağırırdı ve okulun kantininde otururduk. Đşte o zamanlar müzik yarışmalarına da katılmaya başladılar. Optiğin önderliğinde lisede büyük bir organizasyon başladı. Okulda ayı Memet diye birisi vardı. Optik’le beraber bütün okulu yönlendirirlerdi. Müzik yarışmaları eski spor ve sergi sarayında yapılırdı ve tıklım tıklım dolardı. Optiklerin tek rakibi de Galatasaray Lisesi'ydi.

Optik'le arkadaşlığımız çok eskilere dayanır. O zamanlar maçlara gidecek durumumuz bile çok zor olurdu; şimdiki gibi para babaları yoktu. Bir deplasmana gideceğimiz zaman herkes annesinin babasının cebinden, çantasından aşırdığı paraları getirip ortaya sunardı. Bir seferinde hiç para bulamamıştık da bir kaç arkadaş toplanıp Optikle beraber babasının Çemberlitaş’taki kitapçı dükkanına gitmiştik. Babası Abdullah amca çok iyi birisiydi. Bize “karnınız açsa yemek söyleyeyim” dedi. O zamanlar tabii hep aç gezerdik. (gerçi şimdi de farklı değil ya). Bir anda gözlerimiz açıldı. Optik hemen babasına “gerek yok baba bir iki simit al yeter” dedi. Abdullah amca “Olur mu oğlum arkadaşlarına mahcup olma ayıptır” dedi ve lokantadan bize yemek söyledi. Bizim oraya gitmemizdeki amaçsa başkaydı. Babasının dükkanından birkaç tane değerli kitap götürüp (araklayarak) satacak ve Sakarya'ya maça gitmek için harçlık yapacaktık.

Bir gün müzik yarışması finaline gidilecek, Optik beni okula çağırdı. “Ne kadar adam bulabilirsen bul getir çok büyük teşkilat yapmamız lazım” dedi. Ben de “tamam Optik yalnız okuldakilere söyle evde giymedikleri kazak pantolon ayakkabı ne varsa getirsinler de bizim çocuklara dağıtalım” dedim. Bizler o zamanlar üst baş giyimlerimizi hep okulların önünden alırdık. Öğrencilerin işlerini hallederdik çat pat küt falan işte…

Bizler o dönemler çok hızlıydık; maçlara gitmek için her şeyi göze alırdık. Elimizden ne gelirse yapar eder mutlaka o maça giderdik fakat o gün Optiğin babasının bize yemek söylemesi planları bozmakla birlikte bizleri de biraz duygulandırdı ve dükkanlara zarar vermeden yani kitapları almadan çıktık oradan ama optik biraz kızdı. “Oh, karnınız doydu, kitapları da almadınız, peki şimdi maça nasıl gideceğiz?” diye yolda bizimle tartıştı tabii ki (hain evlat ökkeş).

Müzik finaline üç gün kala Optik beni tekrar çağırdı. Okulun bahçesinde büyük bir toplantı yaptık. Optik kalabalık bir öğrenci topluluğuna konuşma yaptı. “Rakibimizi hafife almayalım arkadaşlar, çok sağlam gitmemiz lazım. Beşiktaş'lı arkadaşlarımız da yanımızda olacak. Arkadaşlarımız toplu kavgalarda tecrübelidirler ön planda onlar olacak. Hepimiz onlara yardımcı olacağız tamam mı?..” Tezahüratlar yükselmeye başladı. Asalım, keselim Galatasaray'lıları falan ama işler öyle değildi tabii... Onlar da çok güzel hazırlanmışlardı. Tribünlerinden o zamanın kafa

5


adamlarından Hamza, galigulu Yılmaz gibi bir çok insan çağırmışlardı.

“Kavga halinde ön tarafta ben, Çene ve arkadaşları olacaklar ve hep birlikte hareket edeceğiz. Karşı tarafta hazır bizi bekliyorlar. Kimse yanında ki arkadaşından ayrılmasın. Bundan sonra durmuyoruz. Arkadaşlar, az ilerden emanetleri de alıp hareket edeceğiz. Kendinizi taşlardan koruyun. Herkes birbirini kollasın. Söyleyeceklerim bu kadar” dedi. Optiğin öncülüğünde tekrar yola koyulduk.

Bütün hazırlıklar tamamdı. Pazar sabahı kilisenin önünde toplanıp topluca hareket edecektik. Bizler de Optiğin yanında olup Kabataş Erkek Lisesini temsil edecektik ve o sabah ben ve arkadaşlarım Beşiktaş'ta toplanmaya başladık. Kim var kim yok herkesi çağırmıştım, yaklaşık 40-50 kişi olmuştuk. Bir çuval da emanet hazırlamıştık; ıvır zıvır işte (elma soymak içün)...

Evet Optiğe burada çok büyük iş düşüyordu. Sanki hepsinden kendisi sorumluymuş gibiydi. Gerisini anlatmaya gerek yok. Kavgalar, çatışmalar, kovalamacalar. Sadece bir şey söyleyeyim, o gün bir tane bile Galatasaray' lı müzik yarışmasına giremedi. Bizler de Optik başkanın yüzünü kara çıkarmadık... Optikle daha çok anılarımız oldu karakollarda, nezaretlerde, meydanlarda, alanlarda... Anlatmakla bitmez. Gerçekten tertemiz pırıl pırıl bir insandı. Küçük çocukları görse onlara yemek ısmarlar, maçlara götürürdü. Kimsenin kalbini kırmazdı. Dağ gibi karayağız delikanlılardık. Kendimiz gibi yaşayan binlerce yoksulun yüreğini yüreğimizde yaşayarak katıldık o büyük kavgalara.... Yoksulluğun bükemediği bileklerimize çelik kelepçeler takıldı, işkence hücrelerinde sabahladık kaç kez. Yaşamımızın en güzel yıllarını birer taze çiçek gibi verdik siyah-beyaz aşka... Yirmili yaşlarda tanıştığımız işkencelerin acımasızlığı yıkamadı bizi, inadına direndik o heyecan dolu yüreğimizle… Henüz çocukluğumuzu bile yaşamamıştık. Feda edilen gençliğimiz, çalınan ise emeğimizdi.

Beşiktaş'tan Ortaköy'e doğru yavaş yavaş hareket etmeye başladık. Optik ve arkadaşları bizi görünce bir anda şaşırdılar. Bu kadar kalabalık beklemiyorlardı. Uzaktan da olsa Optiğin sesini duyduk; “Geliyorlar!.. Beşiktaş'lılar geliyor!..” diye. Bütün öğrenciler sevinçle “Galatasaray'ı salona gömeceğiz!..” diye bağırmaya başladılar, bize de sevgi gösterisinde bulunuyorlardı. Bizimkiler de tam havaya girip emanet çuvalını açıvermezler mi keselim biçelim hepsini falan filan edelim diye. Optik ne yapacağını şaşırdı. “Arkadaşlar sakin olun, lütfen galeyana gelmeyin...” Var gücüyle bağırıyordu. Ufacık öğrenci çocuklar bile bağırıyordu “Optik ağabey hadi saldıralım, her tarafı yıkalım yakalım...”

Gözün arkada kalmasın Başkan. Artık daha bir gür çıkıyor sesimiz. Senin mirasın BEŞĐKTAŞ’lı duruşun NASIL UNUTURUZ SENĐ.... Gittiğin yerde bize de yer aç… Beşiktaş'a adanmış bir demet çiçeğiz gelir solarız, bahar gelir açarız. Bu baharda geride kaldı Başkan… Kor ateşlerde alev alev yanan CÜCE ,SONER'leri ,CAVĐT'leri , PEMBE OPTĐK'leri arıyor gözlerimiz.

Kalabalığı bir türlü sakinleştiremiyorduk. Optik bana dönerek “siz ne yapıyorsunuz? Bütün şehri mi yakacağız? Herkes sakin olsun. Emanetleri hemen çuvala koyun önden götürüp Maçka Parkına bir yere koyalım.” Dedi. Ben de tamam dedim artık. Dakikalar sonra kalabalığı sakinleştirip hemen yola çıktık.

devamıydı.

şimdi. Güz

AYHAN’ları HASAN'ları

Hayat da Beşiktaş sloganını ölümsüzleştiren HACI BABA'yı arıyor.

Çok kalabalık olduğumuzdan Ortaköy-Beşiktaş trafiğini kilitleyip anayola çıkmıştık... En başımızda Optik, sonra ben ve arkadaşlar… Bütün Kabataş Lisesi de arkamızdan geliyordu... Binlerce öğrenci Optiğin eşliğinde tezahüratlarla hızlı adımlarla yürümeye başladık. Kabataş Lisesi de o zamanlar Đstanbul'un en kalabalık liselerinden biriydi.

ŞĐMDĐ SORUYORUM SĐZE EY HALKIM; BU YÜREKLĐ ĐNSANLAR BĐTER MĐ? BĐTER MĐ HĐÇ BĐZĐM ÖZLEMĐMĐZ ?...

Beşiktaş'a varmıştık. Maçka'ya doğru geldiğimizde Optik kalabalığı durdurup tekrar bir konuşma yaptı. Herkese sakin olmasını, ufak öğrenci guruplarının arkada durmasını söyledi.

Çene Ergin

6


Rakibimiz Fenerli futbolcu Müjdat’ın kurduğu takım… Müjdat bizi bildiğinden ısrarla “lütfen sert oynamayın sakatlanırsam iyi olmaz” diyor. Biz de “ayıp ettin” deyip geçiştiriyoruz. Baştan beni neden kaleye bıraktığını anlamakta zorlandım ama dört köşe jeton ne yaparsın. Fenerli Müjdat semtimizin insanıdır, BEŞĐKTAŞ’a geldiğinde beğenilmemiş o da fenere gitmişti. Ne yalan söyleyelim orta sahada iyi bir top saklama becerisi vardı, biz de gıpta ile onu izlerdik. Derken ben orta sahadan atılan şutları içeri almaya başladım. Cem, Optik orta sahada; Çene, Ercü defansta; Optik Müjdat’ın peşinde; gerisi de ileri-geri hareket halinde. En son 6-0 olduğunda bağırmaya başladım, “Optik kaleye geçsene yaavv!”… “Dur be Yılmaz bu hafta fenerle maç var şu Müjdat’ı sakatlayalım.” Đyi güzel de bu maçta bir nevi fener maçı sayılmaz mı?

Selam… Dostlukların mimarı güzel insan. Nerede olduğunu tam olarak kimsenin bildiği yok gibi ama bütün mesajlardan ve seninle paylaşılan o güzelliklerden haberinin olduğunu da biliyoruz hani…

7. gole hepimiz isyan ettik ve Optiği kaleye aldık. Ben de sağ kanada geçtim. Bir görecektiniz Optiği Panter, Panter… Atılan her şut Optiğin elinde kayboluyor; o da hemen sağda bana, solda Cüce Ayhan’a aktarıyor; biz de ilerideki arkadaşlara gol pası olarak hediye ediyorduk. Sonuç mu? 10-7 öndeyiz… Maçın sonlarına yaklaşıyoruz. Optik “ Yılmaz maç bitecek kaleye gel de Müjdat’ı sakatlayalım” diyor. Hep bir ağızdan “Optik kaleyi bırakma” diye bağırıyoruz.

Hani Akaretler yokuşunda bulunan Kulüp binasının yerinde, yani Anafartalar okulunun arkasında 56 denilen saha vardı ya, işte orada oynadığımız maçlar aklıma geldi yine. Sen, Cüce Ayhan, Pembe Hasan, Cem, Çene, Camgöz, Selim, Sarı, Ercü ve ben… Ve o müthiş kaleciliğin…

Maç böylece bitmişti sanırım. Terlerimizi silerken Optiğe sordum “Müjdat ekmeğini topu tekmeleyerek kazanıyor, sakatlasak doğru olur muydu?” O da “yok be oğlum, adam maçımıza asılmasın diye biraz korkutacaktım hepsi bu yavv." Meğer Müjdat zaten sakatım deyip oynamayacakmış. O tarihlerde biz fenere 4-5 atardık, psikolojisi bozulan fenerli oyuncular da sorumluluktan kaçmak için sakatım deyip oynamak istemezdi… 3-4 senedir beni en çok üzen şeylerden biri de budur. Bizim dönemimizde futbol müsabakaları açısından fenere karşı farklı üstünlük sağlamıştık. Bu üstünlük gittikçe eridi, her yenilgide geçmişte arkadaşlar ile döktüğümüz emeğin de ziyan olmakta olduğunu hissettim yüreğimde. Sadece ben değil eminim Optik Başkan da bu sonuçlardan memnun değildi. Neyse ki; son maç o kıvılcımı tekrar alevlendirdi ve kupaları bize getirdi. Ruhun şad olsun SANLI BAŞKAN yine eskisi gibiyiz. Çok şükür… Yumurtakafa Yılmaz

7


arabayla semte geçecek seni de alalım mı ?” iyi güzel de ben zaten olmam gereken yerdeyim… Hazırlıklar son sürat dedim ya, sadece biz değil diğerleri de hazırlıklıydı tabii. Bizimle alana yürümek isteyen herkese gazlı saldırı düzenleniyor, Taksim üzeri bütün sokaklardaki çatışmaları gıpta ile! izliyorduk. Bu arada Halkın Takımı Şairlerde buluşmayı tamamlamış ve Osmanbey üzerinden bize katılmak üzere 09.00 da yürüyüşe başlamıştı. Biz de kısa bir süre sonra alana gitmek üzere harekete geçtik. Her sokak başında bizi ve emekçileri sindirmek için ısrarla gaz sıkılıyor fakat hiç birimiz gerek içerde gerekse dışarıda inancımızdan taviz vermiyorduk.

Biz buradayız ve haykırıyoruz, ya siz ? Her sene geleneksel olarak sokaklarda 1 MAYIS etkinliklerine katılmakla beraber, emekçilere destek olma bilincinin tüm duyarlı dostlarda olmasını ısrarla savundum ve bunun için elimizden ne geldiyse dostlarımızla birlikte sergilemeye çalıştık. Semtimizin ve tribünümüzün kültürünü reddederek başka yolları zorlayan bireysel etkileşimlerin hep karşısında olmuşumdur ancak bu karşı duruşu çok sesli olarak ifade edememenin sıkıntısını yüreğimde hep hissettim; taa ki 1 MAYIS 2009 tarihine dek… Rutin ziyaretlerin dışında özellikle 1 MAYIS tarihinde Đstanbul’ da bulunmak ve sokağa çıkmak, benim için artık standart bir eylem tarzı olmuştu. Halkın Takımı sitesindeki ve Forza’daki 1 MAYIS çağrısı ne yalan söyliyeyim beni gerçekten çok heyecanlandırmıştı. (her ne kadar forza’daki adminler kısa sürede çağrıyı kaldırmış olsalar da). Đlk iş olarak arkadaşlar ile telefon görüşmem oldu; buluşma noktası neresi, saat kaçta buluşulacak, sorular ve sorular… 2 gün evvelinden rutin muayenelerim için Đstanbul’a geldim, tabii ki bu benim asıl amacım değildi. Sabırsızlıkla 1 MAYIS’ı bekliyorum.

Bir inancın yüceliğinde buldum seni Bir kavganın güzelliğinde sevdim seni. Bir bir çekilirken teslim bayrakları Gezmelerle tozarken Avrupa yolları Durdu bir avuç yiğit Bir tutam kır çiçeği Vurdular zulüm tufanına…

Sabah 09.00’da Şairler de buluşulacak, iyi güzel de ben o saate kadar dayanamam ki… Erkenden, 06.00 gibi DĐSK binasına geldim. Hazırlıklar müthiş, gerçi içimizde tedirginlik de yok değil ancak cesaret ve akıl baskın çıkıyordu. Sabah 07.30’da telefon geldi, “Halkın Takımı

Her yer 1 MAYIS alanı. Gündoğdu marşı ile inliyor her yer, diğer anlayışlar şaşkın; “siyah beyaz formalı, bayraklı ve pankartlı bu adamlar da neyin nesi”… Telefonda bunları canlı olarak duyuyorum ama

Đçim içimi yiyor. Arkadaşlar ile telefon görüşmeleri yapıyorum ama ne fayda, alana değil girmek barikatı aşmak bile zor görünüyor. Bir ara Harbiye tarafında olduklarını öğrendim sonra tekrar Osmanbey. Maalesef tüm zorlamalara karşın arkadaşlar alana giremiyor ve dostlarımızla o sıcak kucaklaşmayı yaşayamıyorduk. Osmanbey’ de barikatı aşmak için hazırlık yapanları gören bir arkadaş, herhalde akşamdan kalma; “ağabey bu Ezilenlerin Sofrası ne iş” Telefonda bunları duyunca gülme krizine giriyorum. Son olarak biz kortej halinde TRT önüne vardık fakat Halkın Takımı alana giremeyeceğine kanaat getirmiş olsa gerek, Maçka kavşağında pankartı açaraksloganlarla Mabete doğru yürümeye başlıyor.

8


yüreğim hala dostlarımı kucaklamaktan yana. Hilton otelinin altından geçerken bizim kortejdeki sesleri duyan arkadaşlar aradan ince bir yolu takip ederek bize yakın olmaya çalışıyor. Otelde çalışanlara “sizde yürümelisiniz” ajitesi çekiliyor ve onlarda bizimkilere “haklısınız” diyerek utançlarını belirtiyor.

Köy çocuklarına yaptığımız yardımları, kan bağışı kampanyalarımızı ve tüm sosyal duyarlılığımızı ifade etme biçimimizi reklam olarak değerlendirenlere en büyük tokatı vuruyoruz. Eylem bitmeden evvel dışarıda kalan arkadaşlarımız da saflarımıza katılıyor ve final.

Kortej TRT önünü geçmek üzere, Halkın Takımı bir arka sokakta barikatın arkasında diğer dostlarla barikatı aşmak için zaman kolluyor. Bir anda bir kargaşa ve tekrar gaz sıkılmaya, joplar kalkıp inmeye başladı. Ben DĐSK kortejindeyim, Halkın Takımı barikatı aşarak korteje girdi ve Beyaz grubun hazırladığı “HALKIN TAKIMITerketmedi Sevdan Beni” pankartını açmaya çalışıyor. Gaza maruz kalan arkadaşların bir bölümü ilerde bir bölümü arkada, gözler yaşlı birbirine sarılıyorlar. O anı görmeniz gerekirdi… Kortejdekilerde şaşkınlık, bizimkilerde gurur ve sevinç. Ve kucaklaşmalar yaşanıyor.

GÜN DOĞDU HEP UYANDIK!..

Bu coşkuyu, bu sevinci, bu sıcaklığı ancak orada yaşayanlar, paylaşanlar bilir. 1 MAYIS 2009… Unutmayacağım… Unutturmayacağım. Yaşasın BEŞĐKTAŞ Yaşasın Emekçilerin Kurtuluş Kavgası Halkın Takımı sloganlarla 1 MAYIS etkinliği için alana gidiyor. Medya şaşkın, alandakiler şaşkın, kolluk kuvvetleri daha da şaşkın…

Yaşasın HALKIN TAKIMI…

Barikatı aşamayan arkadaşlar dışarıda isyanlarda içerde ise biz. Bütün emekçiler bizimle fotoğraf çektirmeye çalışıyor. Bir aile fotoğraf aldıktan sonra “eşim Beşiktaş’lı ben de diğer takımı tutuyordum ama sizi burada gördüm ya bundan böyle ben de ateşli bir Beşiktaş’lı olacağım, söz” Đşte buydu… Beşiktaş taraftarının sözde değil özde de Halkın Takımı olduğunu gösteren en büyük kanıtlardan biri daha…

Emeği geçen tüm dostlara teşekkürler…

9


Sessiz çığlık bazen her şeyi nefesinin sonuna kadar haykıracağının resmidir. Đşte böyle bir şey BEŞĐKTAŞLILIK. Halkın Takımıyız dedik… Sadece halk için varız dedik.

Bizler Halkın Takımı mensupları olarak bu vahşete ve bu çığlığa asla sessiz kalamazdık ve kalmadıkta. 2 Temmuz günü Kadıköy Meydanı'nda orda olmak isteyip de olamayanlar için ordaydık.

Duruşumuz, onurumuz ve siyah ile beyazımız sadece ama sadece haykırışımız içindir. Tıpkı 77 1 Mayıs'ta evladını yitirmiş bir baba gibi; tıpkı Maraş'ta karnındaki bebesi hançerle deşilerek alınmış bir gebe kadın gibi; tıpkı SĐVAS' ta vahşice yakılan o güzel yüreklerin çığlığı gibi.

Yüreklerinden geçen kan kadar acıyı yakından hissedenler için ordaydık. Biz o gün sadece ama sadece gerici,yobaz, örümcek beyinlere inat için ordaydık. Đnanıyorum ki sadece 2 Temmuzlar değil, 1 Mayıslar, 6 Mayıslar, 3 Haziranlar; haksızlığın, zulmün, sadece ve sadece halkın olduğu her yerde bizler de olacağız. Giden Tüm Đyi Çocuklara Selam Olsun.

10


Birkaç spor yazarı dışında “durun arkadaşlar pazardan mal mı alıyorsunuz?” diyen çıkmadı. Ergenekon ve Dink cinayetiyle gündeme gelen isimlerin işin içine karıştığı, ülkücü hiyerarşinin boy gösterdiği ikna süreçleri... Valilerin, belediye başkanlarının, milletvekillerinin yakın markajı… Medyanın, mafyanın “psikolojik” baskısı falan,filan…

Emtia yada Mehmet Topuz ! Đki kupayı alıp kırk gün, kırk gece eğlenmeye hazırlandığımız günlerde, bir Mehmet Topuz türküsünün içinde bulduk kendimizi. Tüm spor kamuoyu gibi kapıldık bu türküye. Üç hafta boyunca Mehmet Topuz’ la yattık, Mehmet Topuz’la kalktık. ”Mehmet Topuz Beşiktaş’ta” manşetleriyle uyandık bir sabah, öğleden sonra Fenerbahçe’nin Topuz’un bonservisini aldığı haberlerini okuduk... Arkasından "Beşiktaş'ta oynamak istiyorum. Taraftarın önüne çıkacağım günü iple çekiyorum ve büyüklerimden anlayış bekliyorum. 50 milyon dolar verseler de asla başka bir takımın formasını giymem” demeçleri boy gösterdi gazetelerde, televizyonlarda. Siyah - beyaz formayla gülümsüyordu bize aynı gazetelerden Mehmet Topuz.

Transferin magazin tarafı yazıldı, çizildi günlerce… Bizler de “gelip” bu tartışmalara katıldık, yazdık, çizdik, yorum yapıp durduk. Oysa futbolun profesyonelleşmesinin önemli krizlerinden biri olan, futbolun bir sektör haline gelmesi ve futbolcuların da alınıp satılan bir ‘meta' halini alması asıl sorunumuz değil miydi ? Bir futbolcunun gönül verdiği takımda oynayamaması sonucunu getiren bu profesyonelleşme süreci, futbolun endüstriyelleşmesinin can alıcı sonuçlarından biri değil mi? Mafyayı da, rantçıyı da bu oyuna bulaştıran endüstriyel futbolun para babaları değil mi? Sporcular profesyonelleşiyor, “profesyonel spor” büyüyor, gelişiyor. Kaybedene, centilmenliğe değer vermek zayıflıyor. Sportif faaliyetten, futboldan aldığımız zevk ve neşe azalıyor. Endüstriyel futbol kazanırken kendi mezarını da kazıyor. Biryandan "Profesyonel futbolcu gibi oyna" diyor, diğer yandan "renk aşkı" için “forma aşkı için” diye nutuklar atıyor. Profesyonelleştikçe büyü bozuluyor, oysa daha çok kar için daha profesyonel olmak gerekiyor.. Đşte burada gerçek taraftarın iradesi ön plana çıkıyor. Her şeye yön veren asıl güce iş düşüyor ve benim aklıma Ahmet Kaya’nın sesinden şu dizeler düşüyor ;

“Kayserispor bir mal gibi kaptanını Fenerbahçe’ye satmıştır. Kulübümüz spor ailesinin organlarının yıpranmaması ve kaos yaşanmaması için konunun üstüne gitmemiş; futbolcuya resmi imzayı attırabilecek bir ortam olmasına rağmen bunu yapmamış, insani ve sportmence bir duruş sergilemiştir.” diye bir açıklama geldi sonra kulübümüzden. Yıldırımlardan aziz olanını başarılı, demir örenini ise başarısız ilan etti spor medyamız ve yılan hikayesine dönen Topuz transfer harekatı haberlerini böylelikle kapatmış oldu. Asıl tartışılması gereken, asıl gündemde olması gereken futbolcunun profesyonelleşmesi sürecinin onu emtea haline dönüştürmesine kadar varması ise çoğu spor yazarımız tarafından es geçildi.

“Bu ne yaman çelişki anne , Kurtlar sofrasına düştüm Bu ne yaman çelişki”

11


Ardından getirilecek nevale ve malzeme listesinin temin tevzii konusu bu hususta kesin liste talebinde kararlı olan muhtarımızın kalp krizi ataklarıyla müşahade altına alınması sonucunu doğurdu. (Muhtarı kurtardık.) Lafı uzatmayalım sonunda her şey Ankara’nın eski tüfeklerinin devreye girerek dümene geçmesiyle hale yola koyuldu ve bu sayede 5 Temmuz sabahında da Ankara Halkın Takımı ahalisi Bolu yollarına koyuldu. Đstanbul ve Kocaeli dışında Düzce’den ve Eskişehir’den gelen arkadaşların da Ankara’nın mübarek gazasına iştirakiyle tam bir şampiyonluk şenliğine dönüşen Bolu pikniğimiz başladı.

3.Geleneksel Halkın Takımı Pikniği

HALKIN TAKIMI bu yıl kupaları, şampiyonlukları, dostluğu, arkadaşlığı, paylaşmayı ve güzele dair ne varsa toparladı. ŞĐmdi de yukardaki o yemyeşil alanda hep beraber olabilmek için yine yanyana geliyorlar. 5 Temmuz Pazar günü Bolu'dayız yukarıdaki fotoğrafa gidiyoruz. 5 Temmuz'da görüşmek üzere... 3. Geleneksel pikniğimiz Muhtarımızın siteye astığı bu duyuruyla start aldı. Organizasyonun Đstanbul ve ona bağlı olarak Kocaeli kanadında tribüncü arkadaşlarımızın engin organizasyon yetenekleri sayesinde bir sorun beklenmemekle birlikte Ankara’nın sahip olduğu geniş potansiyele rağmen geçmişte şahit olduğumuz müthiş! Etkinlik performanslarının verdiği tedirginlik tüm Halkın Takımı ailesini sarmakta gecikmemişti.

Hemşin’li tulumcunun eşliğinde çekilen Horon, Neyzen’in neyi (neyi?) ve güzel insanların güzel gırtlaklarından çıkan şarkı ve türkülerle tam bir kaynaşma sağlandı.

her biri birer film senaryosu olabilecek organizasyonlara imza atan Ankara Halkın Takımı, özellikle başı çeken dinamik gençleri sayesinde bir kez daha “Becerilememiş en büyük organizasyonlar” literatürüne geçecek beceriyi gösterebilecekler miydi? 1. derecede alarm durumuna geçen tüm Halkın Takımı heyecanla 5 Temmuz’u beklemeye başladı. Đlk sorun toplu halde nakledilecekleri taşıtın temininde baş gösterdi. Nakil ücretleri bir yana AB kriterlerine uygun servis belgesi olan bir kara nakil vasıtası arama kaygısıyla yaptıkları tartışmaları uzunca bir süre forum sayfalarımızda kalp çarpıntıları ile nefes nefese izledik (Ah başkent bürokrasisi ah…).

12


Beşiktaşlı kardeşlerimizin ailelerinin de katılımıyla ortalık yavru kartalların özgür seslerinden mahrum kalmadı elbette. Đşte Genç Köroğlular…

Şanlı Bayrağımız heryerde

Mangal başında Ankara’nın dahi çocuklarından Mert hizmet vaadiyle mevzii aldığında içlerinde art niyet taşımayan bütün Beşiktaşlılar memnun bile olmuşlardır fakat bu yollardan önceleri çok geçmiş olduğu her halinden belli olan Ümit abisi ilk fırsatta bu gizli işgal harekatını fiili müdahalesiyle önlemese açlık kaçınılmaz olacaktı muhtemelen. Ancak anlaşılan daha sonra 30 kilo tavuğun halli işi de bu zaferin bedeli olarak kendisine şapka olması sonucunu doğurmuştur. Devrim yine önce kendi çocuklarını yemiştir.

4. Piknikte daha geniş bir katılım dileğiyle Bolu’ya veda zamanı…

Yenilen içilenleri bir kenara bırakıp oyun kısmına geçelim diyoruz ama bu konuda ĐstanbulAnkara ve Gençlik Heyeti-Đhtiyar Heyeti rekabetinin sonuçları hakkında tüm unsurlara ulaşabilmiş değiliz. Oyunların sonuçları hakkında rivayet muhtelif ancak gerçeklerin aydınlanmasını tarihin serin kollarına bırakmayı uygun görmekten başka çaremiz yok maalesef.

Bu da yorumsuz…

13


birçok ülkesinde karşı duruş için çalışmaların hız kazandığını ifade etti. Halkın Takımı temsilcisi ise yıllardır süren geleneksel mücadele biçiminden ödün verilmeyeceğini, bedeller verilerek elde edilen kazanımların daha da büyütülerek meşru bütün alanlarda sergilenmeye devam edileceğini, asgari ücret-bilet fiyatları-futbolcuların kazandığı gelir ile karşılaştırmaların yapılması gerektiğini, kulüplerin endüstriyel futbol anlayışı içerisinde taraftarlığı kulüp lisanslı ürün alanlar ve almayanlar olarak değerlendirdiği, bunun da tuttukları takıma gönül veren insanları üzdüğü ifade edildi.

Đstanbul Gazi Mahallesi ve çevre mahalleleri kapsayan, gençleri yozlaşmadan, çeteleşmeden ve kötü alışkanlıklardan uzak tutmak amacıyla Gazi Özgürlükler Derneğince düzenlenen futbol turnuvası, Gazi Spor tesislerinde 27 takımın katılımı ile başlamıştır. 5 hafta sürmesi planlanan turnuvada takımlar beşerli gruplar oluşturmak suretiyle eleme maçları yapacak. Son 8 takım ise final oynamaya hak kazanacak şekilde tertip edilmiştir. Günümüzde tüm spor camialarını etkileyen endüstriyel anlayış Halkın Takımı ve Vamos bien temsilcilerinin katılımı ile söyleşi şeklinde turnuvada bulunanlara anlatıldı.

Ayrıca turnuva maçlarının oynanma saatinin; Cumartesi–12.00–19.00 arası, Pazar–09.00– 19.00 arasında olduğu ve halka açık olarak Temmuz sonuna kadar devam edeceği, Gazi Özgürlükler Derneği yetkililerince açıklanmıştır. Biz de böyle bir etkinliği tertip edenlere teşekkür ediyor, katılan tüm takımlara başarılar diliyoruz.

Konuşmacılar spora bakış açısının tamamen kapitalist çıkarlar gözetilerek yürütüldüğünü, hemen hemen tüm branşlarda endüstriyel anlayışın egemen kılınmaya çalışıldığını, bunun sonucunda da taraftar ruhunun yitirilerek tekelci bir anlayışa çekildiği ifade edildi.

Haber Yılmaz Yılgın (Yumurtakafa)

Vamos bien temsilcisi kolluk kuvvetlerinin taraftarları bir suçlu gibi teşhir etmelerinin altında yatan ana sebebin tasfiye etme çalışmasının bir parçası olduğunu ve dünyanın

14


“Amacımız yaşanır şehirler yaratmak,” diyor, “Tıpkı yazar Italo Calvino ve mimar Renzo Piano gibi, bir ütopya şehri konsepti üzerinde çalışıyoruz”. Yavaş Şehirler, ekoloji ve sürdürülebilirlik alanında bilimin son buluşlarından da faydalanarak, Ortaçağ’dan ya da Rönesans Dönemi’nden kalma kentsel öğeleri korumaya çalışıyorlar. Eğer kentin bu amacına yardımcı olacaksa, modern teknolojiye bile izin veriliyor. Mesela Cimicchi, Orvieto’da sadece yayaların geçişine izin veren elektronik kapılar kullanmak istiyor. Pisa’da da benzer bir sistem var: Eğer kameralar parkmetrenin süresinin dolduğunu tespit ederse, bir dakika ya da tüm gün de olsa, park cezası kesiliyor.

Yavaş şehirler (Citta Slow) Đtalya’nın “Yavaş Şehir (Slow City)” hareketini destekleyenler, şehir merkezlerinde araba kullanımını yasaklayarak ve McDonald’s şubeleriyle süpermarketleri kapatarak yaşanır kentler oluşturmaya çalışıyorlar. Asya’ya da sıçrayan bu akım, tüm Avrupa’da hızla yayılıyor. Toskana’nın minik Chianti şehri, 1999 yılında ilk “Cittá Slow” [Đtalyanca yavaş şehir] kenti oldu, ardından Bra, Positano ve Orvieto geldi. Zamanla, yavaşlık dalgası diğer şehirler arasında yayıldı. Artık Đtalya’daki 42 Yavaş Şehir’le birlikte, Đngiltere, Đspanya, Portekiz, Avusturya, Polonya ve Norveç’te de birçok Yavaş Şehir var. Almanya’dan, aralarında Hersbruck, Lüdinghausen, Schwarzenbruck, Waldkirch ve Überlingen’in de bulunduğu bazı şehirler, sadece 50.000’den az nüfusu olan kentlerin kabul edildiği harekete seçilebilmek için başvurdu.

Yavaş Şehir bildirisi, gürültü kirliliğini ve trafiği kesmek, yeşil alanları ve yaya bölgelerini artırmak, yerel üretim yapan çiftçilerle bu ürünleri satan dükkan ve lokantaları desteklemek ve yerel estetik öğeleri korumak gibi, 50’den fazla taahhüt içeriyor. Yavaş Şehir olarak adlandırılmak ve salyangoz logosunu kullanabilmek için de, şehrin önce kontrol edilmesi, daha sonra da dedektifler tarafından düzenli olarak denetlenmesi gerekiyor.

Yavaş Şehir hareketi, küçük kentlerin geleneksel yapılarını, sıkı kuralları dikkatle uygulayarak korumaları gerektiğini savunuyor: Arabalar şehir merkezlerinden çıkarılmalı, insanlar sadece yerel ürünleri tüketmeli ve sürdürülebilir enerji kullanmalı. Bu küçük şehirlerde, süpermarket ya da McDonald’s aramanın bir anlamı yok. Yavaş

şehirler

hareketinin

başkanı

Bu bildiriye göre bir kentin Yavaş Şehir olup olmadığını belirleyen hareket, “Cittá Slow”un, genel kuralların belirtildiği bir manifestosu, bu vasfı almak isteyen kentlerin imzaladığı kurum sözleşmesi, üye şehirler listesi ve bir yıllık toplantı programı bulunuyor.

Cimicchi,

15


projeye başvuran ilk beldesi oldu. Yukarıda detaylarıyla anılan ortam içerisinde yaşamımızı geçirmek kaygısıyla sezgisel olarak en doğru seçimi yapmışız demek ki.

Kasım 1999’da Orvieto’da hazırlanan sözleşmeye göre Yavaş Şehirler’in şu şartları sağlaması gerekiyor: 1 - Etrafını çevreleyen bölgenin ve kentsel düzenin niteliklerini korumak ve geliştirmek için, yeniden kullanma tekniklerini araştırarak, çevresel politikalar uygulaması,

Globalizmin herkesi fırıldağa çevirdiği, endüstriyelleşmenin nimet adı altında sunduğu hız ve kirliliğin dünyada yaşanılası yer bırakmamaya kesin niyetli olduğu gerçeğinden yola çıkarsak kent bazındaki bu dünya projesinin değeri ve gereği daha net anlaşılabilir sanıyorum.

2 - Toprağın işgali için değil, kullanımının geliştirilmesi için, işlevsel bir altyapı politikası yürütmesi, 3 - Çevrenin ve kent düzeninin kalitesini geliştirmek için teknoloji kullanımını teşvik etmesi, 4 - Doğal, çevreyle uyumlu tekniklerin kullanımıyla üretilen yiyecek maddelerinin tüketimini desteklemesi, genetik yapısıyla oynanmış ürünleri hariç tutarak, Slow Food Ark ve Presidia projeleriyle işbirliği içerisinde, zor durumlar için gereken tipik ürünlerin üretilmesi, 5 - Bir bölgenin kültür ve geleneklerinin korunarak, simgeselleşmesine katkıda bulunup, yerli üretimi teşvik etmesi ve tüketicilerle, kaliteli üreticiler ve satıcılar arasında doğrudan temas kurulabilmesi için tercih edilebilir ortamlar ve mekanlar yaratmayı desteklemesi, 6 - Konukseverlik kalitesini ve yerel toplum ile onun belirli özellikleri arasında gerçek bir bağ kurmayı desteklemesi, bir şehrin kaynaklarının eksiksiz ve yaygın olarak kullanımını önleyen fiziksel ve kültürel engelleri kaldırması, 7 - Gençlerin ve okulların sistematik bir biçimde lezzet eğitimiyle tanışmasına özel bir dikkat göstererek, yalnızca iç işletmecilerinin değil, bütün vatandaşlarının Yavaş Kent’te yaşadıklarına dair farkındalıklarını sağlaması.

Endüstriyelleşmenin dayattığı hızla ve canlı olmanın onurunu kirleten ahlak anlayışıyla mücadelenin daha da genişlemesi, sertleşmesi düşüncesi bir Beşiktaşlı olarak bende Ağır Takımlar fikrini oluşturdu. Markaların forma ve malzeme satışlarının pazarlanması amacıyla yapılan transferler, şirketleşip borsa çukuruna dalan spor kulüpleri, yayın hakları ve bilet ücretleri soygunu, olumsuz ve ilkesiz bir hırsın anlatımı olarak "amaç için her yolu mübah gören" Makyavelist felsefenin milyonlarca insana acımasızca aşılanması ve bu uğurda süratle irtifa kaybeden kadim değerler bütünü… Tüm bu saydıklarımdan kendini sıyırmış, doğal yavaşlığında seyretmeye karar vermiş ve hayatından başında “fast” olan ne varsa çıkarmış bir anlayışın temsilcilerinin böyle bir birlik oluşturarak endüstriyel futbolun karşısında artık barikat değil bir dalgakıran, bir steril kurtarılmış bölge oluşturması hareketinin öncülüğü ne de yakışırdı Beşiktaş’ıma ve onun ağır taraftarına demekten kendimi alamadım. Ne yapalım? Đnsan hayal ettiği sürece yaşar demiş şair.

Bundan yaklaşık beş yıl önce eşimle birlikte büyük şehir hızından kaçıp ağır ağır yaşayabilecek bir yer ararken yerleşmekte karar kıldığımız Đzmir’in Seferihisar ilçesi ülkemizin bu

16


bir çoğu da bu liman kentine kaptırmış gönlünü ve yerleşmiş. Ermenilerin hepsi topluma entegre oldukları için Fransızdan ayırmak mümkün değil. Fransız kim bir de onu sormak lazım tabi. Liman kenti olması nedeniyle kozmopolit yapı elbette tribünlere de yansımış durumda. Paris Saint Germen gibi ırkçı bir tribün olmak yerine, onun karşısında daha çok halka dayalı bir tribün görüntüsü veriyor. Tribünlerde, yönetimde her ne kadar popüler kültürün etkisiyle çok fazla git gelleri olsa da özellikle son yıllarda South winners 87 grubu hakim olmuş. Beş binin üzerinde üyeleri var. Marsilya göçmenlerin büyük aşkı. Fransa'da nereye gitseniz mutlaka Marsilya taraftarı bulursunuz.

Marsilya Akşam hava kararmasına rağmen uzaktan deniz göründü. Biraz mora kaçmış bir renk, arkada kırmızı bir güneş. 700 km’ den sonra hoş geldin dedi Marsilya; nasıl olduğumu anlamaya başladınız der gibi. Ertesi gün katedrali gezip aşağıya indik. Kentin en ünlü yerlerinden Vieux -Port 'u gezerken ilk şoku yaşadık. Yerde bir taş ve taşta '' m.ö. 600. yılında Fos’ dan gelen Yunanlı balıkçılar bu kenti kurdular.” Yazmakta. Fos neresi acaba diye düşünürken bildiğimiz bizim Foça olacağı hiç aklıma gelmemişti. Meğer Yunanlı balıkçılar koloniler halinde liman kentleri kurmuşlar zamanında. Sicilya, Odesa, Napoli gibi Marsilya da bu kentlerden biri. Fırtına çatılı evlerin sıralandığı dar sokaklardan geçerken hemen hemen her mahallede top oynayan, çoğunluğu mağripli (Cezayir, Tunus, Fas) çocuklara birer Zidane potansiyeliyle baktık. Đlginçtir ki bu mağripli çocukların Fransa'da arabaları ateşe verdikleri 2006 araba yakma yılında, mağriplilerin en fazla oldukları yer olmasına rağmen en az olay Marsilya'da oldu.

Bizim klasikleşen gündoğdumuz gibi onların da “aux armes” isimli marşları var ve her maç iyi bir ritim yakalayabiliyorlar. Ayrıca dev Che ya da Zapata bayrakları tribünleri süslüyor. Fransa hariç tüm ülke bayrakları dalgalanabilir tribünlerde. Bir de dernekleri var. inanılmaz derecede zeki olan bu çocukların birçoğu da göçmen ve antifaşist mücadeleyi tribünlerde nasıl yürüttüklerini akıllıca anlatıyorlar. Aynı akıllılık ne yazık ki yönetim için geçerli değil. Yönetim genel olarak popülist bir politika izliyor. Transferlerde inanılmaz paralar harcayabiliyor. Bu konuda en ünlü başkan Bernard Tapie. Sosyalist parti milletvekilliği, Marsilya başkanlığı, yolsuzluk, akabinde hapis ve en son Sarkozy' nin adamı olmak gibi bir süreci var ünlü başkanın. Đnsanlar hala hangi yüzle TV’ lere çıkabildiğini soruyor kendisine. 2010 Fransa'da Türkiye yılı olacak. Marsilya'da dev bir tekne yapıyorlar, Fransa'dan çıkıp Foça’ ya kadar gidecek.

Marsilya'da ikinci en büyük azınlık ise Ermeniler. Tehcirden sağ kurtulan ve bugünkü Lübnan, Suriye topraklarındaki Ermeniler 1920’ lerden itibaren akın akın gemilerle Fransa'ya gelmişler;

17


yahut hiç sevmeseydi Tahir ne kaybederdi Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da

Tahirliğinden?

hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil. BEŞĐKTAŞ sevgisini dizelere vurmak, kelimelere sıkıştırmak hiç birimizin haddi değil. Hele ki popüler çıkışlar yaparak BEŞĐKTAŞ üzerinden nemalanmak, gelirini katlamaya çalışmak bizim duruşumuz olamaz. Anlamışsınızdır herhalde neyi anlatmaya çalıştığımı; Tabii burada maliyet denilen unsurun akıl almaz derecede yükselmesiyle şemsiyenin açılmaması durumu da söz konusu. Al sana endüstriyel anlayış... Gölcük’lü KARTAL dostlarımızın gecesinde biri sordu “bu şahıs gerçekten hangi takımı tutuyor?…” Tek doğru vardır…

Ben de aynen şunu söyledim; parayı verenlerin “takımını” tutuyor elbette.

“Tek doğru vardır, diğerleri ise yanlıştır.” Desek de; doğruya giden yolda bazen engellemeler ile karşılaşıldığında hedeflerden taviz vermeden özgün koşulları da değerlendirmek gerekir.

Tahir olmak da “kolay” değil Zühre olmak da Bütün iş, yürekte.

Her şeyin para olduğu şu çürümüş asırda, çok şükür bu takas aracına tapmayanlar da var.

Başkanımıza da ayrıca bu maliyet katkılarından dolayı teşekkür ederim. 2008-2009 yılını kupalarla kapatan ve taraftarlarıyla da bu başarıları başka alanlara taşıyan camiamıza bin selam olsun.

Ne diyor Kızılderili Bektaşi; “Son ırmak kuruduğunda, son ağaç yok olduğunda, son balık öldüğünde; beyaz adam paranın yenilemeyen bir şey olduğunu anlayacak!”

Köy okullarına yaptığımız bağışlarımız son sürat devam edecek. En son Mardin’i hedeflemiştik yakında buradaki çocuklarımızın eğitimi için start vereceğiz. Bu büyük Kulübe bu taraftar duyarlılığı yakışır.

Bu ne demektir? Đnsanoğlu arsızca gözünü bürüyen hırsının kurbanı olmaya devam ederek kendi sonunu hazırlamaktadır. Değişimi yakalamak çok önemli. “Değişmeyen tek şey değişimdir” diyenler bugün toplumun tüm kesimleri tarafından kabul görmekte ancak; yine de bu kelimenin felsefi anlamına sahip çıkılmadan yüzeysel ajitelerle savuşturulmaya çalışılmaktadır.

Tahir olmayı da, Zühre olmayı da önemsiyoruz. Ve inatla, inançla yarınlara yürüyoruz. UMUT PARAYA YEĞDĐR.

Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil, bütün iş Tahir’le Zühre olabilmekte yani yürekte.

Đnsanların içindeyim Seviyorum insanları Hareketi seviyorum Düşünceyi seviyorum Kavgamı kavgamı seviyorum Sen kavgamın içinde Bir insansın sevgilim Seni seviyorum

Demiş Nazım Usta ve devam etmiş. Seversin dünyayı doludizgin ama o bunun farkında değildir ayrılmak istemezsin dünyadan ama o senden ayrılacak yani sen elmayı seviyorsun diye elmanın da seni sevmesi şart mı? Yani Tahir’i Zühre sevmeseydi artık

Aydınlığın içindeyim Seviyorum aydınlığı Paylaşmayı seviyorum Eşitliği seviyorum Kavgamı kavgamı seviyorum Sen kavgamın içinde Bir insansın sevgilim Seni seviyorum

Kerem ile Aslı’yı, Ferhat ile Şirin’i, Mem-u Zin’i yaşatan nedir? Aşklarıdır.

18


yeni jenerasyonu tertipleyecek keskin eksikliği, yatırımı tek bir yöne; yani kapkaçına endeksler, halkın tutkusu gölge düşer, çok ekmekten az köfte bilinçsizce.

gözlerin futbolcu futbola çıkarılır

Gündemdeki bilinçsizliğin son noktası Đstanbul ve Kayseri arasında kahpece yaşanan psikolojik savaştı. Kısacası bu yaza damgasını vuran flaş haberciliğin magazin çocuğu, Kayseri'den verdiği cevaplarla pastırma sıcaklarında midemizi kaldırdı. Beşiktaş yönetiminin niyeti, siyahlı beyazlı taraftara acil bir sürpriz yapmaktı belki fakat uyanık olmayanın ekmeğini gözle kaş arasında kaparlar. E, iyi olacaksın, alçakgönüllü olacaksın ama ekmeğini kaptırmayacaksın. Nihayetinde mal sahibiyle görüşüp anlaşan Fenerbahçe yönetimine Mehmet Topuz'u kaptırdılar.

Yönetimler siyasette, ekonomide, yayıncılıkta, sporda, vakıflarda, halka mal olmuş güzide kurumlarda v.b yapılanmalarda, hepsinde ama hepsinde ilerici bir akım geliştirmek zorundadır. Zorunluluk bir yana yönetimlerin kalıcı olup, iyi bir miras bırakması şarttır; enkaz değil. Yönetimlerin tercih edileni de adil olanıdır. Oysa yurdumuzun zamane spor anlayışı yeni bir akıma ön ayak olma bazında sefilleri oynuyor.

Gidenin ardından yaylım ateşi açmak, sahip olduğun ekmek teknesinde somun yapmayacaktır ya... Mehmet Topuz çıkarcıymış, yaramazmış, doğru ya da değil ancak önemli bir imaj zedelenmesi yaratan bu düşük karakter profili ne yazık ki Türkiye'deki genel taraftar kitlesini bağlamaz. Đnsanoğlu nasıl doğduğuna değil de, nasıl yaşayacağına bakar ya hani, transfer işlemindeki hakkaniyet ve sonuç da bunun gibidir. Ayrıca Fenerbahçe camiasının Mehmet Topuz'un "Beşiktaş'lıyım, mal değilim" açıklamasına rağmen sürdürdüğü ısrar etik de olmayabilir; dedik ya bu aleni nesnellik de milyonluk kitleleri alakadar etmez. Beni ya da bu futbolsever topluluğunu ister istemez ilgilendiren şey, yönetimlerin kulüplerinin menfaatini gözetmesi, takımlardaki kadroya yarar sağlayacak bireyler katmasıdır. Yabancı kontenjanındaki kısır döngüden dolayı kaliteli yerli oyuncu temin etme yükümlülüğünü hisseden asırlık spor takımlarının izleyeceği transfer politikası itinayla, belirli ve de kesin şartlara göre halledilmelidir.

Günümüzün Türkiye şartları idari hususta, adil olanlara değil bukalemunluk yapanlara, renk değiştirenlere, insanlığı hiç sakınmadan aptal yerine koyanlara, göz boyayarak avanta sağlayanlara prim tanıyorsa, değişim rüzgarlarının tabandan tavana şiddetle estirilmesi tavsiye olunur. Özverili, ince üsluplu idari gelenekler meydana getirilebilirse geleceğimiz açısından iyi bir başlangıç olacağı kesin. Çınar olmuş spor kulüplerinin özüne ait tüm değerleri talana çevirerek, çarpık bir modernizmle evrimleşmesi içler acısıdır. Malum, konumuz futbol olunca, bu kötü vaziyete katkı sağlayanlara karşı haykırmak en doğal hakkımız. Tartışmamızın içeriği de kulüplerin en üst makamında yer edinen kişilerin son dönem işletme anlayışındaki aymazlıklarları olacak. Yaz aylarının Türk sporunu zehir etmesindeki en büyük etken yalan üretme makinesi basınımızdır. Cukkayı nasıl indiririm derdindeki basınımız düzmece metotlarla yolunu bulmaya çalışırken öylesine sapıtır ki iki saat sonra kendi yalanına kanacak kadar salaklaşır.

Ey gidi Beşiktaş bezirganları; başarı isteyeceksiniz, yılların stadına kazma vurmayı plana koyacaksınız, en düşük bilet fiyatlarını neredeyse asgari ücretin çeyreğine getireceksiniz, bebeğin patisinden para kazanacaksınız, üstüne üstlük alt yapıdan hatırı sayılır bir sporcu çıkaramayacaksınız, sonra Avrupa arenasında boy göstereyim derken Türkiye sınırları içinde dolarla gövde gösterisi yapacaksınız. Olacak iş mi? Gövde gösterisi mutlaka yapılır. Boynunuz dik olursa hodri meydan. Alan sizin, mekan sizin...

Yayın organlarınca sahneye konan bu senaryonun ak yakalı amatör oyuncularında (yöneticiler) sık rastlanan bir durum da kişilik zaafiyetidir. Rol yaparken bile cambazlıklarını yüzüne gözüne bulaştıran pek çok arsız tipin klişesi futboldan arındırılan yaz döneminde içimizi kavurur durur. Gecelerden birer yıldız peydahlayan herkes şakşakçılık ve prestij uğruna atıp tutmaya başlar. Bir galeyan, bir sidik yarışıdır ki ana yurdu dört baştan sarar. Sanki er meydanına çıkarmışçasına alın terinden yoksun dolarlar güreştirilir. Alt yapıdaki tesisleşme ve

Mesela, başında bulunduğunuz kulüpte terinin son damlasına kadar savaşan bir ekol yaratmayı becerirsiniz, ayriyeten takımınızda iyi günde, kötü günde formasını terk etmeyecek güvenli oyuncular barındırırsınız, oturaklı bir

19


kulübünü ilerilere taşıma konusunda içine sindirdiği disiplin yurdum sporuna örnek olsun isterim. Zira teknik heyete tanınan özgürlükler ve irtibatın temeli öyle güvenli, öyle sağlam atılıyorki uygulamaya konulan planlar tıkır tıkır, saati saatine işliyor. Tarihe aldığı kupalarla kazınmış bir Avrupa kulübünün kaçının başkanını tanıyoruz acaba? Bir eldeki parmak sayısını geçmez. Türkiye'nin Avrupa'ya açılan kapısı! Galatasaray şimdi nerelerde peki? Ya da Tugay'ı Đngilizler kadar sevmeyi neden beceremeyiz? Belli ki bu tarz soruların sonu gelmeyecek. Gelmesini istediğimiz ise mantıklı bir oluşumla birlikte kulüplerimizin çıta yükseltme yarışında edepleriyle rekabet etmesidir.

vizyonla geleceğe dönük takviyeler yaparsınız ve örnek alınmayı hak edersiniz. Öncelikle, Şampiyonlar Ligi'ne direk katılma hakkını elde eden Beşiktaş'ın golcü ve stoper sıkıntısı göze batıyor. Đnişli çıkışlı performansı ve kırılgan yapısıyla rayına oturamayan Gökhan Zan'ın maddi çıkar pahasına takımdan ayrılması iyi oldu. Allah insanı sonradan görme yapmasın diyoruz. Nihat Kahveci' nin transferi mevkii bakımından ne kadar gerekliydi üzerinde tartışılabilir ama yerli oyuncunuzun kaliteli olması her zaman iyidir.

Bu millet, tv. programlarına Đtalya'dan esinlenildiği üzere kadın konulmasını hazmedemez. Bilir ki oradaki kadınla anlatılan "sen hayvansın, izle" demektir. Bu millet, tıp alanındaki bir şahsiyetin "futbol matematiği" dediği sonuçsuz işlemlerle avutulamaz. Türk halkı, spor bakanlığından, spor akademilerine kadar varan düzenlemenin aksaklığına çomak sokma eğilimine girmelidir. Üç yanı denizlerle kaplı bir coğrafyada adam akıllı bir yüzücümüz yoktur. Devşirme atletlerle koşacağımız yer bellidir. Wimbledon Tenis Turnuvası'nda, bizim açımızdan tarihe kazınmış bir sporcumuzun masraflarını dahi karşılayamayan bir devletin spora bakış açısından tiksinir olduk. Bu ülkede spor akademileri varsa, orada çeşitli branşlarda yetişen çoğu sözde sporcunun, sadece ve sadece apartman çocuklarına 2 saatliğine uçuk rakamlarla ders vermesi ayıp ötesidir. Kırkpınar Güreşlerini Bill Gates'in Google'nda afiş olarak görmemize rağmen, birinci pehlivanın 16 bin TL'cik alması da ayıp ötesidir.

Gaziantepspor'dan alınan savunma oyuncusu Đsmail Köybaşı'nın genç olması takdir edilesi. Umarım, yavaş yavaş gelişme gösterir erkenden körelmez. Beşiktaş, küme düşmüş bir takımdan Fink'i acilen almakla ne kadar doğru yaptı (?) o da bilinmez. Anlamak istediğim ihtiyaç bölgeleri varken, en sağlam bölge olan ön liberoya bir montajın niçin alelacele gerçekleştiği? Ernst ile aynı dili konuşması ve Cisse'nin gözden çıkarılması söz konusu olsa da Beşiktaş'a bulunmaz hint kumaşı bir sol bek, savunmanın göbeğine ve forvete iyi birer oyuncu gerekli. Devler liginde hatalara yer yok. Karakartal, en son katıldığı Şampiyonlar Ligi'nde, kendi evindeki üç maçtan ikisini kazanıp, iyi oynadığı diğer maçta (Porto) son anda mağlup olmuştu. 3. torba avantajı iyi kullanılırsa gruptan çıkma olasılığımız hayal değil. Gerçekçi olup imkansızı isteme görevi yine Beşiktaş'ı yönetenlere düşüyor tabii.

Artık timsah gözyaşlarını silecek mendil kalmadı. Yönetenler mendilleri dahi tüketti. Mirasların içine tükürenlerin bıraktıkları ortada. Ucuz kavga, basit atışma falan da falan... Sağlam kalan ne varsa, sahip çıkma zamanıdır. Muhalefetin önemi, yanlışa aman vermemek, sömürene karşı durmaktır. Ortak alışverişin simsarları Türk sporunun ırzına geçmeye devam ediyor. Geçen her saniye ahlaksızlığın lehine işlerken, sokaklarda…

Şampiyonlar Ligi, Avrupa diye düşünürken değinmeden geçemeyeceğim, içime oturan şeyler de var...Avrupai kelimesine bayılırız. Gelişmişlik denilince aklımızın yurdumuzdan kuzeye doğru transa geçtiği yadsınamaz bir gerçek. Futbolun beşiği de orada olunca gözümüz, kulağımız oralardan gelecek bir habere kilitlenir. Avrupa'daki yöneticinin

20


oturduğumuz muhitin bozulduğundan, ortamda her geçen gün daha fazla it-kopuk olduğundan, mahallede eskisi gibi saygı-sevginin kalmadığından ve bizim yan apartmanda oturan, dul Ayşe Hanım’ı pilavdan nasıl yediğinden bahsetti. Ben pilavdan yemenin argodaki karşılığını bilmediğim için Ayşe Hanım ile Kenan Abi’nin romantik bir akşam yemeğinde buluştuklarını hayal ettim. Hararetli bir sohbet eşliğinde Ortaköy’e geldim. Tam para üstünü alıp arabadan inerken Kenan Abi “dikkat edin bu akşam piyasadır burası, çarparlar allahıma sizi“ dedi, ben yine bu taksici ağzını anlamadığımdan “he abi, tamam abi” diyerek geçiştirdim. Herkesten önce gelmenin avantajıyla çay bahçesinin denize bakan masalarından birine geçip,beklemeye başladım. Bu arada ilginç bir şekilde sağdan soldan insanlar geçiyor, ellerindeki bayrakları sallayarak marşlar söylüyor, araba kornası gibi bir alet üfleyerek neşe içinde bağrışıyorlardı. Hiçbir renge gönül vermesem de Altay taraftarının Đstanbul’da bu kadar kitlesel bir kutlama yapmasını takdir etmiştim. Biraz sonra herkes gelmiş çaylarımızı içerken bu tespitimi masadakilerle paylaştım. Orçun şaşırmış gözlerle bana bakıp “abi sen insan mısın, ne Altay’ı? Beşiktaş’ın şampiyonluk maçı var bu akşam” dedi. Đşyerinden Arzu’nun yanında gelen ve kuzeni olarak tanıttığı esmer, kıvırcık saçlı kız ise “ahahhahahha, ay saf bu ayol” diyerek masada baştan beri olmayan itibarımı bir anda eksilere getirdi. Benimle ilgilendiği söylenen Seda adını bile bilmediğim bir adamla gelmiş, el ele oturuyorlardı. Orçun’la Salih, Arzu ve kuzenine asılıyor; Ali Taylan ikilisi ise ellerindeki iddaa kuponlarını birbirlerine göstererek hararetli şekilde tartışıyorlardı. Masanın en yalnız ve en bahtsız adamı olmuştum. Hiç değilse muhabbete bir yerinden dahil olayım diye Ali’ye “Abi Fransa liginde kime oynadın? ” dedim. ”Yemişim Fransa ligini, herkes birbirine yatıyor orda. En güzeli Đtalya; sağlamcı olcan “ dedi. Ben “kesinlikle haklısın abi, ben de aynı senin gibi düşünüyorum” diyerek onayladım.

“My name is Muhsin” “Muhsin sırtına fanila geçir, sahil kenarı ayazda kalmayasın” dedi annem. Elbise dolabımın orta çekmecesinde düzenli şekilde katlayarak koyduğum fanilalarımdan birini çıkardım,1988’den beri taşıdığım boyundan bağlı askerlik cüzdanımdaki parayı bir daha kontrol edip Çetinkaya’ dan aldığım gömleği giymeye başladım yavaşça. Bir yandan kravatımın yaka yerini sağlamlaştırırken, bir yandan da aynadaki yüzüme bakıyor, limon kolonyasından kırlaşmaya başlamış saçımı ufak hareketlerle şekle sokmaya çalışıyordum. Uzun zaman sonra ilk kez akşam birileriyle dışarı çıkacaktım. Đşyeri arkadaşlarımdan Orçun ve Salih hafta içi mesai çıkışı yanıma gelmişler “ Muhsin, kanka hafta sonu Ortaköy’e gidiyoruz,muhasebeden Ali, Taylan, Seda, Arzu falan çay içicez, kumpir yiyecez vs” diyerek yaptıkları programı anlatmışlardı. Ben içinde kız bulunan her toplu program önerisi gibi ilk başta bunu da reddetmiş, sonra Salih’in “ulan oğlum Seda senin de gelmeni özellikle istedi” demesiyle anlık gaza gelerek kabul etmiştim. Tüm bu hazırlığın ve heyecanın sebebi de buydu zaten. Evden çıkıp köşe başındaki duraktan taksiye bindim. Taksici Kenan Abi “hayırdır lan Muhsin, manita mevzuları mı? Nereye böyle iki dirhem bir çekirdek allahsız?” diyerek bıyık altından güldü. Ben bu tarz sulu esprileri ve esnafmüşteri ilişkisindeki gayri ciddiliği sevmediğimden “beyefendi rica ederim bu bahsi kapatalım ve yolumuza bakalım” demeyi düşünsem de Kenan Abi’ nin 1,90 boylarında ve kalıplı biri olduğu gerçeğinden hareketle “yok be abi, işyerinden arkadaşlarla buluşcaz… ehe ehe ” şeklinde yavşadım. Yol boyunca Kenan Abi

Taylan “hadi beyler kalkalım artık ya “diyince ayaklandık. Orçun’la Salih, Arzu ve kuzeni ile olan muhabbetlerini el ele tutuşma noktasında getirmişler, Beşiktaş’a giden yoldaki iki sıra ağacın yarattığı romantik atmosferden de faydalanarak grubun arkasında sinsice yürüyorlardı. Seda yanındaki çocukla önümüzde

21


gidiyor, ara ara çocuğun anlattığı şeye kahkahalarla gülerek sarılıp çocuğu öpüyordu. Beşiktaş’a yaklaştıkça formalı insan sayısı giderek artıyor, ellerinde biralarla yanımızdan geçen insanların coşkusu yükseliyordu. Ali’ye dönerek “abi ayıp valla, şu hale bak, millet sokakta elinde birayla dolaşıyor” diye şikayet edecekken Taylan’ın arkadan gelen bir grupla birlikte “n’aapıyoruz, n’aapıyoruz? zıplıyoruz, zıplıyoruz” diyerek ve gerçekten de zıplayarak yolu trafiğe kapadığını görünce durdum. Grubun en arkasında yer alan Arzu’nun kuzeni kıvırcık ile Salih ise “yaaarra... ye Fener” diye bağıran bir grubun içerisinde, nerden aldıklarını anlamadığım biralarını içiyorlardı. Bir ara Taylan’ın içinde bulunduğu grubun “caddeye inmeyen Fenerli olsun” bağrışlarıyla birlikte caddeye indik. Ben telaş içinde herkese polisin buna izin vermeyeceğini, yaptığımızın suç olduğunu, Đstanbul’un trafik sorununun çözümü için 3.köprü yapılması gerektiğini vs anlatıyorken birden göz gözü görmez bir duman kapladı her yanımı. Sağımda solumda yüzlerce insan ellerinde duman çıkaran mamçukaları sallayarak bağrışıyorlardı.

Seda’nın yanındaki çocuk yüzünü siyah beyaz çizgilerle boyamış bir adamla “ söyle Erman söyle, sana ne oldu” diye şarkı söylüyor, Seda ise bu anı ölümsüzleştirmek ve pazartesi sabahı Facebook’ta “aşkım ve ben şampiyonluk kutlamalarındaydık” başlıklı bir videoda yayınlamak için cep telefonuyla kayıt yapıyordu. Bir an çılgınca eğlenen kalabalığın içinden sıyrıldım. Bu aymazlığın içindeki insanlara acıyarak bakıyordum. ”Bir takım şampiyon oldu diye kendini kaybeden kaybedene. Hey yavrum şu adama bak, 40 yaşında elde şarap şişesi... Yazıklar olsun… Hele şuna ne demeli? 50 sine yakın, kafada bandana… Tüü bir de yeni rakı yazdırmış formaya…. Elde rakı kadehiyle dolaşıyor” şeklinde düşünürken birden ensemde bir şaplakla irkildim. Arkamı döndüğümde taksici Kenan Abi’yi gördüm. ”Vay muhlis muhsinim benim” diye bağıran Kenan Abi. Bir yandan yanındaki üç sarışın kızı karşısına almış küçük çocuklar gibi oynatmaya çalışıyor bir yandan da bana “ ulen bu kızlar da turist, yolcu diye aldım, şampiyonluk kutlamalarını görünce illa bakalım diye durdurdular,ehehe Đsveçli bunlar, vallahi sabaha kadar dişlerim ben bunları” diye durumu açıklıyordu. Mahalleye döneceklerini, yengemin yani eşinin köye gittiğini, evde çift kale maç yapacağını, istersem benim de gelebileceğimi de ekledi. Nazik bir dilde reddettim fakat eğer dönüş yolunda beni de yanına alırsa memnun olacağımı belirttim. Kenan Abi’nin taksisinin arka koltuğunda, Đsveç’li turistlerin ortasına oturmuş bir şekilde eve doğru giderken “futbolun avamlara ait ve basit bir oyun olduğunu, her zaman için en güzel sporun ata binmek olduğunu, alkolün insanları çığrından çıkaran tüm kötülüklerin anası olduğunu” düşündüm. Kenan abi teypten yükselen Ankaralı Namık’ın şarkısına eşlik ederek direksiyonda tempo tutuyor,“arabada beş, evde on beş ehehehe “ diye yanında oturan kıza gülümsüyordu. Evin kapısına geldiğimizde “nays tu mit yu” diyerek bayanları selamlayıp arabadan indim. Kenan Abi yarıya kadar indirdiği araba camından başını uzatarak “gözüm görüşürüz” dedi ve kızlara dönerek ekledi “hadi kızlar bir daha söylüyoz. Ülkemizin tarihi ve turistik güzelliklerini görebilmek için Đstanbul’a gelen üç Đskandinav bayan sarhoş bir taksicinin kullandığı araba ile aynı sarhoş taksicinin evine giderken neşe içinde bağırıyorlardı “ yeraa imii yee fineerrrr… yeraaa imiii yee fineerrrr”

Đçlerinden birkaçı üstünü çıkarmış; gömleğini, tişörtünü bayrak gibi sallıyordu. Hemen Orçun’a “abi kavga çıkacak galiba, bak millet mamçuka çıkartıyor “ dedim. Orçun gülerek “lan ne mamçukası, meşale o görmüyon mu, şampiyon olmuş Beşiktaş, millet meşale yakıyor sevincinden “ dedi. Ben dahil tüm iş arkadaşlarım daire halinde zıplıyor,”ooooooooooooooo” diye bağırıyor ve tanımadığımız başka insanları omuzlarımıza almaya çalışıyorduk. Hatta bir ara Taylan’ın gazıyla Orçun son model bir jeepin önüne yatıyor, bizlerde jeep sahibinden havalı kornasıyla “Beşiktaşlı olunmaz, Beşiktaşlı doğulur” marşını çalması karşılığında onun arabayı az sallayacağımıza dair bir anlaşma yapıyorduk. Otobüs duraklarının üstü çıplak vatandaşlarla doluydu ve ahlaka mugayyir hareketler yapılıyordu.

Muhlis Vatandaş Muhsin

22


sol sembollerden biri oluvermiştir. Başkanı eşcinsel bir tiyatro sanatçısı olup futboldan anlamaz, taraftarının alınan sonuçlarla bir ilgisi yoktur. Salt takımına olan sevdasını yaşamayı sever;”yaşamayı sever” demek daha doğru belki de. Đşte bu nitelikleriyle Beşiktaş taraftarının bir bölümünün kendine yakın bulduğu takımlardan bir diğeri olmuştur St. Pauli.

Forzasına forza da… Biz Beşiktaş taraftarının pek sevdiği iki takım vardır dünyada; Livorno ve Sankt Pauli. Bunlardan Livorno Đtalya’nın 170 bin nüfuslu küçük bir liman kenti. 16. yüzyılda Pisa kentinin minik bir kasabasıyken I. Ferdinand'ın "Toskana Grandükü" sıfatıyla duyurduğu "Leggi Livornine" (Livorno anayasası) ile "açık şehir" ilan edilmiş ve bu sayede Hangi ulustan olursa olsun, ister hakkında idam cezası çıkarılmış bir korsan ister bir hırsız olsun, hiçbir şekilde takibe uğramaksızın yerleşebildiği, orada ticaret yapabildiği, hatta dininin gereklerini yerine getirebildiği bir özgürlük merkezi haline gelmiş. Bu düzenlemenin ardından Akdeniz'in en önemli ticaret merkezleri arasına giren şehir, kozmopolit ve özgürlükçü tarzını bugüne değin yitirmedi. Bugün bile Đtalya'da solun kalelerinden biri olarak varlığını sürdürmekte olan Livorno 1921'de Đtalyan Komünist Partisi'nin (PCI) doğuşuna da tanıklık ederek bu niteliğini iyice pekiştirmiş. Taraftarının Endüstriyel futbola muhalif duruşunun sayesinde dünyanın çeşitli yerlerinde olduğu gibi bizde de sempatisi artmakta Livorno’nun.

Geçenlerde TV de Mithat Bereket’in Pusula programında yayımlanan St. Pauli belgeselinde şöyle bir söz geçmişti. “Takım itibariyle Almanya’nın 2. liginde yer alabilecek kapasitede olan St. Pauli’nin taraftarı dünyanın her liginde birinci lig statüsündedir” diyordu bir yöneticisi. Toplam olarak dünyada 13 milyon kadar sempatizanı varmış bu takımın (Dikkat! Taraftar değil). Her iki takıma taraftarıyla birlikte bir bütün olarak bakıldığında ilk anda özenmek bazılarımız için makul görünmekle birlikte işin aslının öyle olduğunu pek düşünmüyorum. Taraftarlarının birinci lig düzeyinde olmasına karşın kendileri ülkelerinin ikinci liginde mücadele eden bu kulüplerin Beşiktaş’la bir benzerliği bulunma ihtimali ve de (en önemlisi) gereği hiç yoktur (Bu yazı yazıldıktan sonra Livorno Serie-A’ya terfii etti). Komünist proleteryanın ya da özgürlükçü sol radikallerin temsilcisi olan ve bu perspektifleriyle sempati toplayan bu takımların asıl taraftar profili belli bir kategorik düzlemden öteye gidememiş, futbol dünyasında aykırı renkler olarak ifadelerini bulmuşlardır. Takdir edilesidir, sempati duyulasıdır ancak bir yerde de durulasıdır.

Sankt Pauli’ye gelirsek Livorno’dan farkı radikallerin ağırlıklı olarak benimsediği bir takım olması. Hamburg’un bir semti olan Sankt Pauli ahalisinin hayata özgürlükçü bakış açısıyla yandaşı oldukları futbol takımları da özgürlükçü

Bulunduğu her platformda başarmak iddiasında olan bir Beşiktaş’ın arkasında sol ya da radikal sempatiler değil halk olmanın genetik öz

23


nitelikleri saf tutmaktadır. Biz taraftarımızı tarif ederken salt solcu ya da salt radikal diyemiyoruz. Ne diyoruz? Halk diyoruz. Bu nedenle de Beşiktaş’a solcuların ya da radikallerin değil bunların tümünü artıları ve eksileriyle birlikte kucaklayabilen Halkın Takımı diyebiliyoruz. Yine bu nedenle dünyanın çeşitli yerlerinde birçok solcu ve radikalin sempati girdabına girip onların sempatik ikinci takımı olmak yerine bizzat milyonlarca kişilik bir halk kitlesinin en hasından birinci takımı olma niteliğimizi sürdürebiliyoruz.

oradan kazanmayı değil en az zararla kalkmayı düşleyenler olmamızdır. Bu nedenle komüniste, radikale, dindara meczuba değil daha genele, daha yüksekten bakar öyle karar veririz. Emektir bizim mihrabımız ve bu bizim seçimimiz değildir. Beşiktaşlı olmak bizim seçimimiz olmamıştır çünkü hayat bizi bu dünyaya Beşiktaşlı olarak dikip çekilmiştir kenara. Beşiktaşlı duruşu dediğimiz şey işte hayatın bize biçtiği bu pozisyondan ibarettir. Bunun herhangi bir takımı tuttuğumuzu ifade etmekle de bir ilgisi de yoktur sanıldığı gibi. Ağzın ne derse desin, sen nerede ve nasıl duruyorsan “O”sundur. Halksan halksındır değilsen de değil. Bugün kahrolsun dediğin için yarın ölüverirsin. Az önce Allah’ı reddeder sonra gider Şerefimizin mezarında huşu içinde ihtirama durursun.

Bu durumun tüm sancılarını sıklıkla çekmemize karşın Halkın Takımı olmakta işte böyle bir şey zaten. Neden böyle bir şey? Çünkü bizim taraftarımızı yani halkı şöyle tarif eder Nazım Ustamız; “Onlar” diyerek.

Dünyaya, olana bitene geniş bakma alışkanlığımızı yitirmememiz lazım gelir. Örneğin Almanların ünlü futbol kulüplerinden Schalke 04’ün Başkanı Gerhard Rehberg futbolcuları motive etmek için maden ocağına indiriyor. Neden? Nedenini bizim maden kentimizin takımı Zonguldakspor’un 1. ligde oynadığı 14 yıllık dönemde görev yapan yöneticilerinden Namık Aşçı söylesin;

Onlar ki toprakta karınca, suda balık, havada kuş kadar çokturlar; korkak, cesur, cahil, hakim ve çocukturlar ve kahreden ve yaratan ki onlardır, destanımızda yalnız onların maceraları vardır. Onlar ki uyup hainin iğvasına sancakları elden yere düşürürler ve düşmanı meydanda koyup kaçarlar evlerine ve onlar ki bir nice mürtede hançer üşürürler ve yeşil bir ağaç gibi gülen ve merasimsiz ağlayan ve ana avrat küfreden ki onlardır, destanımızda yalnız onların maceraları vardır. Demir, kömür ve şeker ve kırmızı bakır ve mensucat ve sevda ve zulüm ve hayat ve bilcümle sanayi kollarının ve gökyüzü ve sahra ve mavi okyanus ve kederli nehir yollarının sürülmüş toprağın ve şehirlerin bahtı bir şafak vakti değişmiş olur, bir şafak vakti karanlığın kenarından onlar ağır ellerini toprağa basıp doğruldukları zaman. En bilgin aynalara en renkli şekilleri aksettiren onlardır. Asırlardır onlar yendi, onlar yenildi. Çok sözler edildi onlara dair ve onlar için: Zincirlerinden başka kaybedecek şeyleri yoktur, denildi.

“Bizim hayatımız madende geçti. Babamız, dedelerimiz, amcalarımız hep madenciydi. Biz de futbolcularımızı zaman zaman ocağa sokardık. O havayı teneffüs etmek bambaşka bir şey.” diyor. Zonguldak Türkiye’nin madenci kenti olarak biliniyor. Şehrin futbol takımının doğuşu da ‘Kömürspor’a dayanıyor. Takım yıllarca, binlerce maden işçisinin maaşından belli oranlarda kesilen paralarla ayakta kalmış. "Sürekli ve düzenli bir ekonomik gücümüz vardı. Büyük takımların futbolcuları bile bize gelmek isterdi. Bu da kömür sayesinde olmuştur." diyen futbolcuları maden ocağına Namık Aşçı özellikle dışarıdan gelen götürdüklerinde oyuncuların çok heyecanlandığını söylüyor. Aşçı’ya göre sadece futbolcular değil politikacılar sanatçılar yazarlar çizerler de ocağa inmeli. Böylece yerin altında ekmek parası kazanmanın ne demek olduğunu onlar da görmeli... Görmeliler elbette ve kazandıkları paraların hangi gırtlaklardan kesilip ceplerine aktığını, neden sahada mücadele etmedikleri zaman küfür yediklerini ve neden yenildiğin bir maçta alkışlarla tribüne çağırılabildiğini iyice bir anlasınlar. “Onlar”ın kimler olduğunu iyi bellesinler.

Bizler tek tek komünist olabiliriz, dinsiz ya da dindar… Hetero, homo ya da aseksüel de olabiliriz. Uyuşturucu bağımlısı da olabiliriz sigara karşıtı da. Mavi yakalı, beyaz yakalı,, yakasız, donsuz her şey olabiliriz. Çünkü biz halkız; bunların hepsi de bizi ifade eder. Ortak noktamız emeğini masaya pey olarak sürmüş ve

24


Beyazperdede Futbol Filmleri – 1 ZAFERE KAÇIŞ: Film 2 nci dünya savaşı yıllarında esir alınan bir grup askerin kaçış planı üzerine kuruludur. Alman milli takımına karşı mücadele edecek askerler devre arasını fırsat bilip kaçmayı planlamışlardır. Oyuncu kadrosunda Sylvester Stallone, Michael Caine ve efsane futbolcu Pele rol almıştır.

HAYATIMIN ÇALIMI BECKHAM: Film Đngiltere’de yaşayan Hintli bir kızın futbol sevdası üzerine kuruludur. Futbolcu olmak için çabalayan Jesse küçük bir takımda şans yakalar ve ailesinden habersiz oynamaya başlar. Eğlenceli bir film.

OFSAYT: Đran toplumunda kadının rolü üzerine yapılmış bir film. Film 2006 Dünya Kupasına katılma mücadelesi veren Đran’ın son maçını statta canlı izlemek isteyen kadınları konu alıyor. Đran’da kadınların statda maç izlemesi yasak olduğu için erkek kılığına giren kadınların bazılarının polis tarafından farkedip maç bitene kadar gözaltına alınmaları ile gelişen konusu ile 2006 Berlin Film Festivali Jüri Ödülü kazanmıştır.

YA YA YA ŞA ŞA ŞA: Đlyas Salmanın başrolunda olduğu Türk filmi. Bir kapıcının oğlu olan Đlyas Salmanın futbolcu olma sevdasının işlendiği film. Çayırsporda futbol hayatına başlayan Đlyas’ın babası (Münir Özkul) sert bir mizaca sahiptir ve Đlyas’ın futbol oynamasına en sert tepkileri verir. Zamanla Đlyas’ın gelişmesi ve 1 nci lige yükselmesiyle kendisinin ve etrafındaki insanların değişimini konu alır.

GOL KRALI: Aziz Nesin’in eseri üzerine beyazperdeye aktarılmıştır ve başrolünde Kemal Sunal oynamaktadır. Filmin konusu kısaca Taşralı saf ve temiz yürekli bir gencin güldürüsü. Taşralı genç futbol hastası bir kızla ilişki kurar. Bu süre içinde futbolcu olmaya karar verir. Sonunda da ünlü bir futbolcu olmayı başarır.

25


Amatör Şampiyonasında gerçekleşmiştir. MIT'de yapılan MacHack VI maç kazanamamıştır ancak 1239 geçici reyting ile turnuvayı tamamlamıştı.

Türkiye Satranç Federasyonu (TSF)’nun onursal başkanı ve 1991 yılında devlete bağlanan TSF’nun ilk başkanı Kahraman Olgaç 27 Mayıs 2009 Çarşamba günü vefat etti. Aynı zamanda uluslararası hakem olan Olgaç, uzun yıllar sırasıyla Cumhuriyet gazetesi, Bilim ve Teknik dergisi ile Hürriyet gazetesinde satranç köşesi yazarlığının yanı sıra "Satranç Öğrenelim" adlı kitap serisinin de yazarıydı. 27 Kasım - 05 Aralık 1992 tarihlerinde Türkiye Satranç Federasyonu (TSF)’nun ilk geniş katılımlı hakem kursunda benim ve bugün uluslararası hakem olan birçok arkadaşımın hocalığını yapmıştı.

** Ken Thompson ve Joe Condon tarafından yazılan "Belle" isimli satranç programı, 1983'te Amerika'da usta ünvanını kazanan ilk bilgisayar olmuştur. "Belle" daha önceden de 1980 Dünya Bilgisayarlararası Satranç Şampiyonası'nı kazanmıştı. ** David Strauss, makinaya karşı kaybeden ilk uluslararası usta ünvanı ile ilginç bir ayrıcalığa sahiptir. 1986'daki Amerika Açık turnuvasında bir deneysel makinaya karşı kaybetmişti. SATRANCIN BÜYÜSÜ : Bu sayımızda 1889 yılında Paris gösterisinde sergilenen ve satranç kompozitörü Carslake Winter-Wood tarafından yaratılan Eiffel Kulesi problemini sunmak istiyorum. Hamle beyazlarda ve beyaz iki hamlede mat ediyor. Ama nasıl?

SATRANÇLA ĐLGĐLĐ LĐNKLER :

1923 Adana doğumlu olan Olgaç, Đstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi mezunuydu. Satrançla 21 yaşında tanışmış ve dört yıl sonra Ankara şampiyonu olmuştu. 1974 yılında Nice'te yapılan Satranç Olimpiyatı'nda ülkemizi temsil etmiş. Bu tarihten sonra 11 Satranç Olimpiyatında çeşitli görevlerde bulunmuştu. Televizyonda rol aldığı Hayat Bilgisi ve Kurtlar Vadisi dizilerinden tanıdığımız devlet sanatçısı Atilla Olgaç’ın da babası olan Kahraman Olgaç, 2000 yılında Đstanbul'da yapılan Satranç Olimpiyatları'nın Türkiye'ye gelmesinde büyük rol oynamıştı. Türkiye'nin en büyük kişisel satranç kütüphanelerinden birisine sahip olan Olgaç, bütün kitaplarını Ankara'da bulunan Türkiye Satranç Federasyonu (TSF)’nun merkezinin de bulunduğu Atatürk Satranç Merkezi'nde kendi adıyla kurulan kütüphaneye bağışlamıştı.

>>> Staunton modeli satranç takımları, satranç saatleri ve daha bir çok materyali inceleyebileceğiniz bir web sitesi : www.houseofstaunton.com >>> 1809 ve 1902 yılları arasında yaşamış olan önemli satrançcıların kuvvet puanlarını gösteren ilginç bir web sitesi : www.members.shaw.ca/edo1 >>>Satranç sporcuları katıldıkları turnuvalarda gösterdikleri performanslara göre FIDE tarafından hesaplanan ve ELO (Rating) dediğimiz bir kuvvet puanı elde ederler. Aşağıda, günümüzde dünyanın en iyi 100 sporcusunu görebileceğiniz bir link veriyorum böylece geçmişle bugünü kıyaslayabilirsiniz. http://ratings.fide.com/top.phtml?list=men

SÖZÜN ÖZÜ : "Tek bir kötü hamle kırk iyi hamleyi boşa çıkarır." .............................................................. Satranç sporu ile ilgili soru ve görüşleriniz için eposta adresim : aykutilkermete@gmail.com

BUNLARI BĐLĐYOR MUSUNUZ? ** Turnuva koşulları altında yapılan ilk insanbilgisayar maçı, 1967'deki Massachusetts

26


27


28


Halkın Takımı Dergisi 8.Sayı