Issuu on Google+


Sayfa: 1

Sabır gülleri…

Özer ÖZÇETĐN

Sevdaya bakan gözlerin sabır gülleri ekmesidir en zor olanı. Kirletmeye çalıştıkları bir aşkın belki son direniş noktasıdır gönül bahçendeki boynu bükük sabır gülleri.Yavrunu bağrına bastığın an gibidir o temiz sevginin gözyaşları. Bir yanda şanlı şerefli arman, gurur duyulacak mazin, ders verecek tarihin ve bugün, o tarihi yaratan abide-i şahsiyetlerin temsilcileri adım adım kaybedilmeye doğru giden o onurlu duruşun. “Sen yüksel başkası senden ders alsın” mısraları takılıyor dudaklarına ve Dolmabahçe semalarında siyah-beyaz renginle uç uçabildiğince; “Yüksel ta arşa kadar ey Şanlı Karakartal” nidaları kulağına gelen bir hoş seda sanki ve dev bir pankart; “Remzin Karakartallar gibi manileri yen aş, layıktır bu vasıflar sana ey Şanlı Beşiktaş” Nasıl sevmeyeyim, nasıl tutulmayayım böyle bir bağa? Bağrımı yaka yaka ay sen bekle köşende. Aydınlık meş’alesi ellerimizde şimdi diye nasıl haykırmayayım? Bir şey icat ettiler şimdilerde; adı endüstriyel futbolmuş. Hani herşeyi paraya çevir; görüntünü, haberini bile. Bir an duraksıyorum; hani benim sevdam halkın sevdalısı halkın takımınaydı? Bu aşk ta mı pazarda şimdi diye korkmaya başlamışken, yıkarız biz bu bendi diye bir sevinç kaplıyor içimi. Nasıl, biz bir barikat değil miyiz? Son Barikat...Son Holiganın ağabeyleri, arkadaşları, kardeşleri.. Ve inanın umudum bir kez daha kabarıyor. Koşuyorum sabır güllerinin yanına. Aynı anda çarpan milyonlarca yürek bir araya gelirse çıkarız yola bir kez ve son kez meş’alelerimizle. Gündoğdu marşı seslerimiz boğar her yanı. Nedir bunun yolu? Örgütlenmek, aynı anda aynı sesi verebilmek, endüstriyel baronların dayatmalarına karşı taraftarın gücüyle baş edebilmek. Neden milyonlarca sevdalı söz almasın, yetki istemesin, karar verici olmasın?

Buyrun o zaman katılım ve kalkınma projemize… Buyrun o zaman gerçek demokrasiye. Madem ki biz sevmenin ustasıyız, haydi o zaman göreve. Kim bizden iyi bilir ki sevmeyi, sevdasına sahip çıkmayı; kolay mı usta olmak sevmelerde; kolay mı karşı durabilmek her koşulda fütursuz saldırılara. Biz başarırız. Üstesinden geliriz. Hakkını veririz bu önemli işin ve görevin. Ne terk ederiz sevdamızı, ne terk ettiririz. Kederi de bilir yaşarız; gerekirse acıları bal eyleriz ama 105 yıllık koca çınarımızı aslana kurda kuşa yem etmeyiz, ettirmeyiz. Beşiktaşlının sabrını denemeye kalkanlar tarihin utanç sayfalarında yerlerini almaya mahkumdur. Beşiktaş’la oyun oynanmayacağını herkese göstermek boynumuzun borcudur. Buna yetecek yüreğimiz ve cesaretimiz vardır. Yeter ki sabır kalmasın...

güllerimizin

boynu

bükük


Sayfa: 2

çArşı solcu mu? Her insan tanık olduğu ya da yaşadığı şeyler ile ilgili bir fikir taşır. Taşıdığı bu düşünceler genelde yaşadığı sosyal çevreler ile ilintili olmakla birlikte kısmen de okuma alışkanlığına bağlı olarak değişebilmektedir.. Sene 1980. Günlerden 11 Eylül. Çocuk aklımızla sevinelim mi?.. Üzülelim mi? Askeri cunta “Gençlerin daha fazla birbirini öldürmesine göz yumamazdı!” ve öyle de oldu. Artık sadece gençlerin “Sol” bölümü öldürülmeye başlanmıştı ve bunu da bizzat cunta üstlenmişti. Çevremizde ne kadar “Ağabey” dediğimiz güzel insan varsa öldürülmüş, tevkif edilmiş, kaybolmuş ya da sindirilmişti ve bizler cıscıbıl kalmıştık koca BEŞĐKTAŞ semtinde… Đşkencelerde ölenleri duyuyorduk üzülüyorduk. Ser verip sır vermeyenleri duyunca seviniyorduk tabii; direniş bize daha yakın geliyordu ve bizler sanki bir şeylerin tarafı gibi hissediyorduk kendimizi. Maçlara sabahlamaya başladığımızda ise mahalle dostlukları iyice perçinlenmeye başladı. Semt dışından gelen arkadaşlar da vardı ancak sürekli değildi. Herkes evine gider biz semtimizde kalırdık netice olarak. Mahallelerdeki arkadaşlar ile Đnönü’deki maçlara gitmeye başlayınca semtte tek olmadığımızın farkına vardık. Zaman içerisinde bu birliktelik daha da yoğunlaşmaya başladı ve ailelerimiz dahil bütün ilişkilerimiz bu dostluğun arkasında yer almaya başladı. Zaman içerisinde futbol dışındaki konular hakkında da fikirlerimizi tartışır ve çoğu zaman mutabakata varırdık. Đnsanlar yaşamak için bir takım temel ihtiyaçlarını karşılamak zorundaydı; bu zorunluluk ise beraberinde çalışmayı gerektiriyordu ve hala da gerekiyor. Oysa insanlar çalıştığı halde emeklerinin karşılığını alamadıklarından sürekli bir yoksulluk içindeydi. Sömürülen emekçilerin yanında değil de, gözünü sonsuz ve soysuzca kazanma hırsı bürümüş sermayedarların yanında olmamız mümkün değildi. Tabii ki bizler “Jakoben” olmayı daha doğru bulduk. Halk bize daha yakındı, çünkü halk bizdik.

Yumurtakafa YILMAZ Akabinde aynı düşünceler ile 1 Mayıs Đşçi bayramına yasaklı dönemlerde gitmeye başladık. Ne ile karşılaşabileceğimizi bildiğimiz halde alanlara gidiyorduk. Futbol dışında siyasi tavrımız ikinci meşgalemiz olmuştu. Efsane Başkan dönemi yavaş yavaş kapanmaktaydı ve yerini pis kokulara bırakmaya başlamıştı. (Şahsen Başkanımıza karşı hiçbir zaman tepki göstermedim ancak değerli bir arkadaşımızı kaybetmemizden kısmen onu sorumlu tutuyorduk.)“Reklamın kötüsü olmaz” diyerek yönetime kollarını sıvayanlar Beşiktaş sayesinde bir çok maddi kazanımlar elde ettiler. Hatta başarısızlıkları dahi üstlenmeye ve sonraki yıllarda da önlerinde engel olarak gördükleri taraftarın taşıdığı “Jakoben” duyarlılığı imha girişimine başladılar. Birileri çok yüksek paralar ödeyerek çok kaliteli futbolcu aldığını iddia ediyor, birileri de daha iyi bir yöntem olarak “bilet fiyatlarını sınıf ayırımı gözeterek” satmaya çalışıyordu. Endüstriyel futbol; kazanç ne ola ki? Biz ise sadece Beşiktaş’ımızın başarısını istiyorduk ve beraberinde insanların insanca yaşam hakkını benimsiyorduk. Doğaya sahip çıkmak, emeğe sahip çıkmak, yoksuldan yana tavır koymak, “Endüstriyel” anlayışın karşısında olmak, “Sporseverlik” ile bağdaşamazdı; oysa bu sorunların hepsi yaşanılan gerçekliğin ta kendisiydi. Bunu geçmişte yaşadık, şu an yaşıyoruz ve gelecekte de yaşamamaya çalışıyoruz. Tekdüze düşünen, verileni alan ve verilmeyen için yalvaran bir toplum olamayacağımızı herkes görmeli. Bu anlayış, sorumluluklarımızı ve geçmişe ilişkin yaşanılan tecrübeleri yeni nesillere sunmak ve gelecek “Güzel günleri kurma özlemi” içindir. Đster asilik deyin, ister delilik. Gayrı siz karar verin; çArşı “sol” cu mu?


Sayfa: 3

“Mezar teslimi” taraftarlık Benim kuşağımın futbola taraf olması ve tabii ki hemen peşi sıra “taraftar” olması, 60’lı yılların ortalarına rastlar. O yıllarda Ankara’nın en önemli futbol merkezi, Ulus – Dışkapı istikametinden Esenboğa’ya giderken Đrfan Baştuğ Caddesi üzerindeki top sahasıydı. Meşhur Atlantik Pastanesini sağınıza alarak yüz metre ilerdeki jandarma karakolunun tam karşısında, şimdi Ticaret Lisesi’nin konuşlandığı arsa, direkli fileli, beyaz kireç çizgili, yaz turnuvalarının yapıldığı bir Wembley’di. O atmosferi başka bir açıdan yakalamak isterseniz, reklam gibi olacak ama olsun, lütfen Đletişim Yayınlarından çıkan Dünya Kupası’ndaki yazımı okuyun. Yıldırım Beyazıt Lisesi’nin Ankara futbolunun alt yapısını tek başına domine etmesinin arkasında, sözünü ettiğim bu sahanın Lise ile aynı hinterlantta olması yatar. Yıldırım Beyazıt Lisesi’nin ayrıca kendi sahasının olması, bu tespitimi tekzip etmez, bunu da hatırlatayım, dedim. 70’li yıllarda bu bayrağı Anıttepe’deki sahaların ve “domino” etkisiyle Anıttepe Lisesi’nin devralması, bizim takip eden yıllardaki solculuk terminolojisini kullanırsam, benzer “diyalektik” ilişkinin ürünüdür. Đşte, bu yazıyı yazarken “kanaatten” elli yaşında bir adam olarak, kırk beş yıldır hayatıma kurmuş bu “meşin yuvarlak”a ayağımı, “nizami” anlamıyla, yani üstümde forma, altımda şort ve tozlukla (daha suspansuvar kadar “mal mülk” sahibi değildik) ve dinyakos ayakkabıyla ilk kez ‘Aydınlık’ sahasında vurdum. Eşofmanlı bir hakemle (bunlar genellikle sahadaki iki takımın dışında, üçüncü bir takımın, futbolu erken bırakmış hocasıdır) seremoniye çıkartıp, en büyüğü on yaşında

Akif KURTULUŞ bebelere “Türk futbolu şerefine” üç kere “sağ ol” çektiren herkese selam olsun. Madem selam faslına girdik, o “yokluk yoksulluk” günlerinde bizi, Anafartalar Çarşısındaki Dalkılıç spor mağazasından “tefriş” eden ağır ağbilerimize büyük selam olsun. Ben aslında şunu söyleyecektim, araya bir sürü laf soktum. Biz, futbolu sevmeyi, taraftarlığı seçmekten önce öğrenmiş en son kuşaktık. Bizden sonra, taraftarlığı seçmek her sezon biraz daha futbolu sevmeye yaklaştı, geçti ve her sezon arayı açıyor. Şimdiki çocuklar, futbolu sevmeden taraftar oluyor. Futbolun oyun olduğunu anlamadan, oyunun ruhunu yaşamadan, play station marifetiyle edinilmiş bu futbol sevgisi bu. Dikkat edilirse, top oynamaktan söz etmiyorum. Bizim kuşaktaki futbol sevgisi, futbol oynamasa bile, futbolun içinde olmak anlamına gelirdi. Şimdi “dandik” tabir edilen mahalle maçlarına, ruhsuz belediye takımlarının maçlarından daha fazla seyirci geldiği yıllardan bahsediyorum. O bakımdan bu kuşak, akşamın tatlı güneşiyle balkona mütevazı bir çilingir yapıp kurulduğunda, bir yudum rakısını almadan aşağıda sokak arasında çift kale yapan çocuklara taktik vermeden kendini alamaz. Arabayı köşeye park edip apartmana girerken önüne yuvarlanan topu ayağında üç beş sektirip göğsünde yumuşatmadan eve çıkmaz. En önemli milli reflekslerimizden biridir bu. Bir örnek de siz ekleyin. Aydınlık Subayevleri’nden bir çocukluk arkadaşım, Zezet, okuyup adam olduktan sonra DDY Genel Müdürlüğü’nde çalıştığı yirmi yıl boyunca, hastalık filan saymazsak, hiçbir gün, işine zamanında gidememiştir. (Devam…)


Sayfa: 4

“Mezar teslimi” taraftarlık Bilenler bilir dış sahada idmanlar, sabah sekiz dedin mi başlar ve Zezet, idmanı seyre dalıp işe gitmeyi unuturdu. Yıllar sonra kademe ilerlemesinin durdurulması cezasının kaldırılması için açtığımız davada, şahsi dosyasını incelediğimde bu ayrıntıları öğrenmiştim. Şimdiki “taraf” olma üzerine konuşuyordum. Artık çocukları “futbola alma yaşı” artık göbek bağının kesilmesine kadar indi. Artık gerçekten Beşiktaşlı, Fenerbahçeli veya Galatasaraylı olunmuyor, doğuluyor. Bebeler de “ürün pazarı”nın öznesi. Kundakmış zıbınmış, biberonmuş, ne ararsanız kulüp marketlerinde var. Kocaman kadınlar ve erkekler, bebelerine ısmarlama futbol sevgisi veriyorlar. Marketlerden üç beş kuruşa alınan futbol sevgisi… Bizim nesli, futbolu bu tür sevme biçiminin kesmesi mümkün değil tabii ki. Bırakın kesmesini, iyiden iyiye mutsuz eden bir yanı var bu tarzın. Bizim taraftarlık hikayemizin daha düzgün olduğunu iddia edecek değilim. Sadece saflığı üzerine ileri geri konuşabilirim. Đlkokula halamın yanında başladığımda, benden iki sınıf yukarda, mahallenin top cambazı Levent’le aynı yatak odasını, aynı sabah kahvaltısını, aynı okul yolunu paylaşıyordum. Bizim sokaktan yukarılara en çabuk tırmanan ilk futbolcu sıfatını alan Levent, Şekerspor, Erzincanspor, ve Kırıkkalespor duraklarından sonra, birinci lige çıktığı ilk yıl Malatyaspor’a transfer olup, aralıksız, düşene kadar on yıl bu kulüpte top oynadı. Ben bu satırları yazarken, bir aksilik olmazsa, 2. Lig’e çıkacak olan Konya Şekerspor’un teknik direktörü. Beşiktaş’la aynı ligde oynayana kadar Beşiktaşlı kaldı. Bir profesyonel topçunun, çocukluğunun takımını terk

(Önceki sayfadan devam…) etmesinin bana hep “hüzün” veren hikayesini de bir gün yazmak isterim. Aynı yola girme imkanı hiçbir zaman bulamayacak her futbolsever gibi, onun, çocukluğunun takımını bir kenara bırakmasını, hâlâ anlamam mümkün değil. Peki, hala – dayı çocuğu olmanın ötesinde bir kankalık ifade eden bu ilişkide, neden ona benzemek, onun gibi yapmak istemedim? Benden bir zaman önce bir takımı tutan hala oğlum ile aynı takımın renklerine bulanmadım? Bir gün, Mehmet Akif Đlkokulu’ndan çıkışta, karakolun oradaki dükkandan biri sarı öbürü lacivert iki kalemtıraş alıp eve geldiğim gün, Fenerbahçeliliğimi ilan etmiş oldum. 1965 yılının soğuk, sert, karlı bir kış günüydü. Kalede Özcan, Şükrü’lü, Nedim’li, Nunwailler’li, Ziyalı, son senesini oynayan Can Bartu’lu takıma gönlümü vermiş oldum. Özeti, kırk üç yıldır Fenerbahçeliyim. Neden Beşiktaşlı olmadım, demiştim. Bilmeden yaptığım şeye yıllar sonra şöyle bir anlam verdiğimi fark ettim. Onunla birlikte güç kazanmak değil, ona karşı bir rekabet üretmek istemişim. Ya da yıllar sonra böyle bir anlam yakıştırmak, daha çok hoşuma gidiyor. Ama seçimime atfettiğim bu anlam, şimdi dönüp bakıyorum da, yıllar boyu beni takip etmiş. Her ne kadar, “en çok şampiyon olmuş” bir takımın taraftarı olsam da, buradan bir güç kazanmak, beni mutlu etmemiş. Artık, tuttuğum takım dolayımıyla mutluluk veya tersinden mutsuzluk yaşamıyorum. (Devam…)


Sayfa: 5

“Mezar teslimi” taraftarlık Her taraftar gibi beni de (sonuncusu 27 Nisan akşamı) kahreden ve sevindiren anlar yaşadım. Yine de bir ligi bu kadar “eşitsizce” sürükleyen üç takımdan birinin taraftarı olmak yerine, “arıza” bir takıma gönül vermeyi daha anlamlı bulduğum ruh haline kapılmıyor değilim. Đki üç kadeh rakıyla o da geçip gidiyor. Rekabet üretmek, dedim, demesine de; yıllardır aynı arkadaşlarımla rekabet etmek, aynı arkadaşlarımın rekabetine maruz kalmak da pek keyifli değil, galiba. Galiba futbol kültürünün geldiği bu seviye(sizlik)de, farklı anlamlarına rağmen, biz de “tek tip”leşmeyle muzdaripiz. Taraftar olmaktan vazgeçmeyen, vazgeçmek de istemeyen, başka bir şey isteyen ama ne istediğini bir türlü tarif edemeyen, futbol üzerine yapılan büyük adamların büyük konuşmalarından sıtkı sıyrılan, yine de “Bakalım bu hafta ne yumurtlamışlar” diye gözü TV porgramına kaçan adamlar… Her yerde olduğu gibi burada da bunalımlı. Allah’tan bunalımımızı sağa sola bulaştırmıyoruz. Yazının sonuna birkaç adım mesafem kalmışken, bu yazıya beni çağıran bir iki noktayı da paylaşmak istiyorum. Futbol kültürümüzde bunca “güç” vaaz eden, hep “en” bir şey olmak üzerinden seçimimizi tarif eden retoriğe rağmen, beni aynı güce sahip iki “düşman”ımdan birine sempatiye çağıran bir şeyden söz etmek istiyorum. Beşiktaşlı olmama ramak kalmışken Fenerbahçeli olmamla daha mutlu veya daha mutsuzluk yaşamış değilim. Bunu söyledim. Beşiktaşlı olsaydım da farklı olmayacaktı. Fakat, bir “Beşiktaş sitesi dergisi”ne bu yazıyı yazıyor olmak hasebiyle “inanmadan” veya “barış tesisi” amaçlı laflar gibi anlaşılmayacaksa, şu da bilinsin. Futbolu

(Önceki sayfadan devam) bizim gibi (“bizim gibi” derken, Fenerbahçelilikle sınırlı bir “bizim gibi” değil) sevenlerin arasında Beşiktaşlılığı, tabii ki bir dost ve ahbap çevrem içinden edinilmiş izlenimlere dayanarak söylüyorum, bize (yani Fenerbahçelilere) ve Galatasaraylılara göre, daha mizahi, daha eğlenceli buluyorum. Nedenleri, birbirimizin biraz dışında. Dışında çünkü, öyle ya da böyle futbolu başka türlü sevenler eni konu aynı adamlar ve az sayıda kadınlarız. Diğer ikisine göre “daha az” sportif başarıyı yakalamış olmasının yarattığı bir mağduriyet, Beşiktaşlılığı daha yaratıcı, daha şamatacı ve “taşakçı” yapmış olamaz mı? Yoksulluk veya yoksunluk, başlı başına erdemli kılmaz kimseyi. Bana popülizm yaptırmayın. Yoksulluk veya yoksunluk, daha mazlum yapmaz, belki. Örneklerini her tribünde görüyoruz. Ama daha gamsız, gırgırcı, tatavacı yapabilir. Hangisini isterseniz diye sorarsanız, vereceğim bazı cevaplar için çok geç. Ama tereddütsüz, önce “daha eğlenceli” olmayı isterim. Ya da isterdim. “Đsterdim” sözümde bir ukde bulacaklara, itiraz da etmek istemem. Çünkü, Çarşı’nın güzel çocuklarından sevgili kardeşim Hayati, “Ağbi senin gibi bir adam bize çok yakışır” demişti yıllar önce. “Beşiktaşlı olacağım, de, formayı Taksim Alanı’nda giyeceğin gün en az bin adam getiririm” oraya. Bin! Fena bir sayı değil. Ama Hayati, bizim kuşak, taraftarlığı mezar teslimi almış bir kere. Yoksa “ben” demeyeyim ama senin gibi adamlar, her takıma güzel gider. Açar, her takımı.


Sayfa: 6

Sevinmek için sevmedik Beşiktaş taraftarının yaratıcılığı genel kabul görmüş bir gerçektir; bilinir. Bu yaratıcılığın aynı zamanda bir felsefi derinlik taşıdığı da gerçektir ve hatta diğer bütün renklerin taraftarından ayrılan özelliği de esasen burada yatmaktadır. Başlıktaki özlü deyiş, anlatmaya çalıştığım özelliklerin her ikisini de çok iyi yansıtıyor. Kendisi kısacık, üç küçük kelimeden ibaret ama mesajı öyle değil, insanı enikonu düşündürüyor; ortaya koyduğundan daha fazlasına davet ediyor. Bu özlü deyiş ile ortaya konan kabul, tabiî ki öncelikle karşılık beklemeden yaşanan bir sevgiyi dile getirmektedir. Sevginin bu biçimi üzerine çok yazılıp söylenmiş olsa da çok sık ve kolay rastlanılır olmadığını biliyoruz. Biliyoruz çünkü sevgi, muhatabı kim olursa olsun karşısındakinden beslenmeye muhtaç bir duygudur. Doğması için zorunlu değildir belki ama yaşaması ve gelişip büyümesi için bir karşılıklılık hali gerekir. Eğer sevdiğiniz bir insan ise, size gülümsemesini, sizinle birlikte olmak için çaba sarf etmesini, elinizi tutmasını ve sizi sevdiğini söylemesini beklersiniz. Sevdiğiniz köpeğiniz ya da kediniz ise, size ilgi göstermesini, sizi özlediğini ve sahip olarak benimsediğini hissettirmesini beklersiniz. Sevdiğiniz taraftarı oldunuz takım ise, bir parçası olmaktan gurur duyacağınız başarıları yaşamayı istersiniz. Elde edilecek başarıların büyüklüğü ve sürekliliği sevginizi de besleyecek ve büyütecektir. Sevginin muhatabı kim olursa olsun burada verilen örneklerin hepsinde de sevginin sevinmeye olan ihtiyacı açıkça görülmektedir. Peki, Beşiktaş taraftarı bu gerçeğe rağmen niçin “Sevinmek için Sevmedik” demek ihtiyacını hissetmiştir? Vurgulamak istediği şey nedir ve bu vurgu niçin Beşiktaş taraftarının üzerine vazife olmuştur? Yaşadığımız zaman dilimi insanının en belirgin özelliklerinden birisi başarıyı en başa koyması ve ne türden olursa olsun

Murat YILDIRIM

her ilişkiyi başarı kıstası üzerinden değerlendirir olmasıdır. Başarı, itibarı ve daha çok önemsenmeyi getirir, başarı ilişkideki etkileşimin gelişip yoğunlaşmasını, yaygınlaşmasını sağlar. Bu etkileşim şeklinin belirleyici olması kaçınılmaz olarak başarısızlıkta da uzaklaşmaya, soğumaya ve daralmaya neden olur. Taraftarlık da bu etkileşimin en yoğun yaşandığı bağlardan bir tanesi olarak ortaya çıkıyor. Gerçekten de genel bir gözlem dahi başarısızlığın taraftar ile takım arasında bir mesafe yarattığını, bırakınız desteği katılımın bile çok kısa bir süre içinde azalıverdiğini ortaya koyacaktır. Bu somut olgunun bir zamana bile ihtiyaç duymadan, tek bir maç içinde gelişiverdiğini biliriz. Maçın başında büyük bir tutku ile takımını destekleyen taraftarın maçın sonlarına doğru nasıl büyük bir öfke ile takımını yerin dibine sokmaktan çekinmediğine çok tanık olmuşuzdur. Đşte bu yaman çelişki, sevginin başarıya endeksli halinin en acımasız göstergesidir. Bilinçaltının dışa vurumudur. Beşiktaş taraftarı, diğer takım taraftarlarından farklı olarak, takımı ile kurduğu sevgi bağının kaynağı hakkında bilinçlidir. (Devam…)


Sayfa: 7

Sevinmek için sevmedik Gol yenildiği anda, protesto etmek yerine derhal takımın adı telaffuz edilerek tezahürat yapılmasına başka hiçbir tribünde rastlanılmaz. Rakip takımdan bir oyuncunun haksız yere oyundan atılmasının topluca protesto edilmesi bir tesadüfün eseri değildir. Bu davranış kalıpları, Beşiktaş taraftarı bakımından, “sevinmek için sevmedik” özlü deyişinin çok yönlü sonuçlarının içselleştirilmiş olması ile alakalıdır. Bu kavrayış, Beşiktaş taraftarının nüktedanlığının, yaratıcılığının da kaynağıdır aynı zamanda. Onun için kendisi ile bile dalga geçebilmekte “kendisine bile karşı” olabilmeyi becerebilmektedir. Gözü başarıdan başka bir şey görmeyen, her ne pahasına olursa olsun sevinmeyi esas alan bir kişinin ya da kitlenin, işin içine nükteyi, ironiyi, eğlenceyi katabileceğini düşünmek mümkün müdür ? Bu tür bir bilincin varlığı Beşiktaş taraftarının “duruş” diye tanımladığı ve çok önemsediği olgunun da en temel kaynağıdır aslında. Bu kaynak, Beşiktaşlının adil olmayı, saygı duymayı, bükemediği bileğe hakkını teslim etmenin gereğini, mağdur olanın her koşulda yanında durabilmeyi, empatiyi vb.

(Önceki sayfadan devam) kavramları, taraftarlığının temel bileşenleri olarak kabul etmesini sağlamaktadır. “Sevinmek için sevmedik” diyemediğiniz takdirde bu kavramları taraftarlık tanımlamanız içine sokmanız mümkün değildir. Takım taraftarlığının ne kadar güçlü bir aidiyet duygusu yarattığı bilinmektedir. Bu denli güçlü bir duygu, başarı/sonuç ekseninin dışına taşınamadığı takdirde, sağlıklı düşünüp davranabilmek mümkün olmaz. Öfkenin, düşmanlığın ve hatta şiddetin hazırlayacağı tuzaklara düşmek kaçınılmaz hale gelir. Bu kavrayışın ne kadar geneli kapsayıcı olduğu elbette tartışılabilir. Aksi örneklerin Beşiktaş için de görüldüğü söylenebilir. Ama burada vurgulanan ve altı çizilmeye çalışılan husus, böyle bir kabullenişin Beşiktaş taraftarı içinden çıkabilmiş, ifade edilebilmiş ve uygulama örneklerinin görülmüş olmasıdır. Önemli olan da budur…


Sayfa: 8

Eğlenmek hakkımız mı?.. Beşiktaş taraftarı yıllardır takımına verdiği destekle, yaratıcılığı ile hayata dair duruşu ve verdiği sosyal mesajlar ile sıkça basında yer almıştır. Gerek ulusal gerekse de uluslararası basında adından sıkça sözettiren Beşiktaş taraftarı son dönemde bir takım eleştirilerle karşı karşıya. Ligdeki sıralaması, aldığı sonuçlar ne olursa olsun her maçta takımını desteklemekten geri durmayan taraftarımızın verdiği desteğin gerçekten destek olup olmadığı kimi spor yazarlarınca tartışılmakta.

Şafak BATMAN topuzunu kaçırdığımız olmuyor mu? Oluyor elbet, biz de insanız; bazen bizim de işin dozunu ayarlayamadığız dönemler oluyor. Ama bu gibi durumlarda bile birileri çıkıyor ve eşekle başlayıp suyla devam edip tezahüratı söyleyip çeki düzen veriyor tribüne. Bu bile eğlenceli değil mi?

Taraftarlığı kulübün çıkardığı ürünleri almaya indirgeyen anlayışa göre taraftarımız destekten çok kendini eğlendirmekte. Maçı bile izlemeyen “Yaramaz çocuklar” kendilerini eğlendirecek şarkılar söylemekte, ne hakemi ne de rakip futbolcuları baskı altına alabilmekteler. “Yaratıcılık güzel, söyledikleri şarkılar güzel, tezahüratları ile desibel rekorları kırmaları da güzel ama bir de baskı ortamı yaratabilseler…” diye başlayan eleştirilere maruz kalmakta taraftarımız. Sizce bu eleştiriler haklı mı? Biz gerçekten sadece kendimizi eğlendirmek için mi gidiyoruz stada? Baskı yaratamıyor muyuz rakip takım ve hakemler üzerinde? Hem baskı dedikleri şey ne ola ki acaba? Hakemlerin etki altında kalıp ev sahibi takım lehine karar vermesi mi? Rakip takımın top oynamaması mı? Biz böyle bir şey istiyor muyuz ki? Beşiktaşlı olarak bizim bir takım değerlerimiz yok mu ki bizi diğerlerinden ayıran? Mertçe olsun bu oyun; şerefimizle oynayıp hakkımızla kazanalım diyen bizler baskı maskı yaratmak istemiyoruz. Hak etmiyorsak eğer varsın bizim olmasın puanlar; varsın kazanmayalım maçları. Bizden böyle bir katkı bekliyorlarsa boşuna beklemesinler. Endüstriyelcilerin biçtiği rolü oynamak derdinde değiliz biz. Beşiktaş bir yaşam biçimidir diyoruz; Beşiktaş’ la yaşıyoruz, O’nun la eğleniyoruz. Evet eğleniyoruz stadımızda; birbirinden güzel şarkılarımızla tezahüratlarımızla. Bu oyunu güzel kılan şey zaten içindeki eğlencesi değil mi? Bazen kantarın

Eleştirilere açığız; yapıcıysa eğer faydalanmak isteriz her türlü eleştiriden. Ama maksat Endüstriyelleşen futbolumuzda son barikat olma iddiasında olan bizleri taraftarlıktan çıkarıp seyirci yapmaksa, boşuna çabadır bu gayretleri... Dattiri dat dat... Dattiri dat dat.. Dattiri dat dat daaa dat!..


Sayfa: 9

Benim küçücük dünyam

Namık KARTALOĞLU

Şimdi falan yaşta Beşiktaşlı oldum desem, yalan olur galiba? Ben ne zaman Beşiktaş’lı olduğumu hatırlamıyorum bile. Beynimi zorladığımda çıkan sonuç şu; tuvalete önce benim mi yoksa benim bir büyüğüm abimin mi gideceği yüzünden kavgamız ve akabinde yüzünün hemen altına çatal saplamam dönemlerine rastlıyor (Çok şükür bir şey olmadı; yoksa şimdi bile vicdan azabı çekiyorum o olay aklıma geldikçe). O zamanlar evimiz toprak evdi henüz; betondan yapmamıştık. 69–70 arası yeniden yapıldı; yani ben 6–7 yaşlarındayım (bu basit matematik hesabından çıkan). Büyük abim bizi kızdırmak için “Ben Kayserispor’luyum” veya “Ben Altınordu’luyum, Vefaspor’luyum” derdi. Ondan küçük abim Koyu bir Beşiktaş’lıydı; Beşiktaş dosyası vardı. Her gazeteden Beşiktaş’la ilgili haberleri hafta hafta kırpar dosyasına kaydederdi. Her hafta gazetelerin verdiği yıldız değerlendirmelerini tutar, sonra da o yıldızlardan yorumla kendi yıldızlarını da eklerdi. Yani çok detayları olan bir dosyaydı. Bizim ulaşmamız bir şartla mümkündü o dosyaya. Zerre kadar zarar gelmeden, dosya yapraklarını temiz ellerle açmak, parmaklar dilde ıslatılmadan ve sayfa kenarları yıpratılmama şartını yerine getirsek eğer… Elimizi fazla yıkamasını sevmesek bile dosyalara ulaşabilmek için elimizi bir beş dakika arap sabunuyla yıkadıktan sonra ulaşırdık dosyaya. Parmaklar dile değdirilmeden, sayfaların kenarını kırıştırmadan açma kabiliyetimizde çocukluğumuzun bu titiz pratik döneminde gelişmiştir. Dosya incelemek sadece kağıt karıştırmak anlamına gelmemeliydi. Televizyon kelimesinin henüz yaşamımızda hiç bir şey ifade etmediği bir dönemde (Radyonun resimlisinin olup olmadığını bile bilmediğimiz bir dönemimizdi) Beşiktaş’ımıza ulaşmak, Beşiktaş’ımızı

tanımaktı amacımız. Kadromuzu tanıdık, armamızı tanıdık, sembolümüz olan kartalımızı tanıdık ve o fantezimizdeki kadro olduk. Vedat Okyar gibi penaltı atma sanatını, Sabri Dino gibi golleri doksandan çıkarmayı, Tuğrul gibi serbest vuruş atmayı özene bezene kendi gerçeklerimize uygulamaya başladık. Sokakta paket taşlarının üstünde top oynarken, çelmelerde fotoğraflarda gördüğümüz şekilde yerlere uzanma numaralarımızı da benzetmeye çalışırdık. Canımız acısa bile ağlamamaya özen gösterirdik çünkü futbolcuyduk o an; biz değildik. Aynı sokakta oturduğumuz ve hemen çocukluğumuzun birlikte geçtiği en yakın arkadaşımıza arkadaş diyemiyorduk çünkü o Fenerliydi! Ama bir başka sokakta, her hangi Beşiktaş’lı bir çocuk çok samimi arkadaşımız olabiliyordu. Derken okul sonrası en büyük meşgalemiz olan futbolu biz sokağımızda icra ederken Belediye başkanımız olan amcam tarafından (öğlen güzellik uykusunu dağıttık diye, ikindi şekerlemesini parçaladık diye) kafalarımıza dökülen kaynar sulardan da çok nasibimizi alırdık. (Devam…)


Sayfa: 10

Benim küçücük dünyam Ortaokul yıllarım hem çocukluk hem de ergenlik yıllarımdı; futbol takımı kurmuştuk. Artık sokak değil semt takımıydık ve takımımızın adını ve formasını bile yapmıştık. Adımız “Karakartalspor” du ve formamız siyahtı; üzerinde kartal resmi vardı. Kartalı bezden kesip annelerimize diktirmiştik. Formalarımızın numaraları bile vardı ( Şimdi kaç numara benimdi onu hatırlayamıyorum maalesef). Maçlarımızı Eskiden halkevi daha sonra ise Kız Meslek Lisesi olan yerin bahçesinde yapardık. Bahçenin karşısında Đçkili bir meyhane vardı. Gündüzleri şehrimizin kodamanlarının meşgale yeriydi; gece ise müzikli meyhaneydi ve kumar oynanan bir yerdi. Şehrimizin üç büyük semt kulübünden biriydik. Bir büyüğü ”Zenginlerin oğulları”, diğer büyüğü ”çingeneler” ve biz, solcuların kulübü “Karakartalspor”. Maçımızı Belediye başkanımız, Kaymakamımız, polis memurları, esnaf ve büyük bir halk kitlesine oynardık. Her maçın sonunda büyüklerin en çok tartıştığı konu şu akasya ağaçlarının kesilmesi meselesi olurdu. “Çocuklara yazık, harçlıklarını toplayıp top alıyorlar ( bildiğimiz PVC/plastik toplar) ve o toplar da akasya ağacının dikenlerine çarpıp çarpıp patlıyor” tartışmasıydı ama Kaymakamımız ve Belediye başkanımız, solcuların sahasına yatırım yapmama konusunda kararlıydılar. Akasya ağaçlarımız bir nevi telli baba olmuştu; her yerinde patlak plastik toplar vardı. Öyle bir şeydi ki dışarıdan gelen herhangi biri, bu şehirde ağaca top saplamayı bir gelenek sanıp ağaca bir top da kendisi saplayıp adakta bulunabilirdi 12 Mart sonrası futbolculuğumuza diğer aktiviteler de eklenmişti. Bilmem bilir misiniz; bir deyim vardır. “Gündüz külahlı, gece silahlı” diye. Bizimki de o şekil. Gündüz topçuyduk; gece de bedavadan boyacılık yapıyorduk. Karakartalspor tarihinin en büyük eylemini yaptığında

(Önceki sayfadan devam) büyük siyasetçilerin dudakları uçuklamıştı, afacanlar nasıl becerebildiler bu eylemi diye. Newroz ateşi yasaktı. Caddelerde tanklar, her 20 metrede ise bir asker bekliyordu şehrimizin en uzun ve tek caddesinde ve o caddenin yanındaki boşluğa yirmiye yakın traktör tekeri ve diğer tekerler sadece ve sadece 30 saniyede getirilmiş ve yakılmıştı. O ateşi şehrin her yeri görmüştü. Đtfaiye yanan tekerleri söndüremedi. Bu eylem genç Karakartalspor’un artık yaşama bir “MERHABA” sıydı. Siyasi örgütler Karakartalspor’dan pay çıkarma derdine düşmüşlerdi. Benim kuzenim de o takımda oynuyor, yok benim iki kardeşim, yok benim yeğenim, herkes bir ucundan tutuyordu; hayatımızı bir yerlere götürebilmek için. Karakartalspor’ da kararını vermişti. Onlar da çizgilerini belirlemişti. Analarımız şunu derdi: “Benim oğullarım örgütlüdür… Ben de o örgütlüyüm. Oğullarım Beşiktaş’lıdır, ben de Beşiktaş’lıyım” diye. Yani dedim ya herkes kendisine bir pay çıkarıyordu da, analarımız geri mi kalacaktı? Onlar da kendilerine bir hisse aldılar bu lokmadan. Beşiktaş gibi, biz de sadece futbol olmamalıydık diye düşünüyorduk ve bir de voleybol takımı kurduk; o da Karakartalspor voleybol takımımızdı ve renkleri doğal olarak Siyah/Beyazdı. Derken şehrimizde iç savaş oldu ve o iç savaş 72 bin nüfuslu şehrimizi kısa bir sürede erozyona uğrattı. Nüfus 10 bine düştü. Biz de artık “orda” yaşamıyorduk Liseyi okumaya başlamıştım yeni şehrimde, yeni okulumda derken bir süre sonra sıkıyönetim, olağanüstü hal, falan filanlar geldi ve lise bitti. Artık sahalarda maçı biz topla yapmıyorduk, karakollarda polisler bizle yapıyordu. Biz top oluyorduk, onlar da ya Fenerli ya da Galatasaray’lıydılar artık. Sonrasında mı? Ben bittim. Beşiktaş’lılığım hala devam ediyor


Sayfa: 11

Umut deplasmanına otobüs: Beleş ...it gibi titriyordu. Gece gündüz hayalini kurup, gece düşüne yattığım bir sevdaya soyunmuştum yine; börtü böcek bile ezberlemişti artık türkümün adını. Kudurmuş köpek gibi saldırıyorduk gecenin bağrına bağrına. Amansız ve acıklı bir türkünün peşinden yıllardır koşturmak her normalin yapacagı zikir değildi aslında. iki renk uğruna hangi normal gider kendini harabeder, adına deplasman dedikleri fakat asıl anlamı yari görmece eylemi olan yolculuğa. Gün bugünmüş ya sabah erken uyanıp taktım hiç takmak ıstemediğim, kıyamadığım atkıyı boğazıma; düştüm yarin yollarına. Fırtınalarla geçmiş bir tarihin izlerini taşıyordu hala bağrında Đstanbul; bir yanda Ayasofya, bir yanda Topkapı sarayı, bir yanımda ise dünyaların merkezi, iki tepe arası koyak; Beşiktaş. Semt tabirini ona yüklemek yıllardır yanlış olsa da semt kültürü hala çarşı içindeki esnafın muhabbetinde gizli aslında. Gemi gelmiş iskeleye, yanaşmış. insanların kimisi telaşlı, kimisi sarmaş dolaş, kimisi de bana imrenmekte; sol elimde sigara, sağ elimde çay şeklimi görüp de. Đmrenilecek kadar da güzel içmem aslında çayı ve hatta şeker bile atmıyorum içine. Fısıltılar gelir kulağımıza mahallenin en güzel hatunu hakkında. Dedikodu dediğin de mahalle arasında yapılandan olsa da, camdan meraklı çocuklar gibi dinlesek, hani annem; ”Gir ulan içerı eşşek sıpası!” dese. Zemheri toprağa aha da yeni düşmüştü o gün fakat gönlüme kor düşürdü anlattıkları. Saçının güzelliği, sırma oluşu ve katran gibi siyah oluşu; teninin bembeyaz anasütü gibi kutsal, helal oluşu. Mahallenin en güzel kızı Akaretler’de oturmaktaymış. Duyduklarıma göre pek nazlı ve mahurmuş tesbitlerim üzerine. Hani görürsün de, fonda çalmaya başlar ya Sezen ufaktan ufaktan... Tıngır mıngır iner buz bardağa, sonra rakı örter üstünü üşümesin diye buz. Đşte o film karesi canlandı onu görünce zihnimde. Kaldırın duvarları kavuşsun halklar birbirine dercesine hasret bırakıyordu kendine o köhne duvarların ardında mahallenin en güzel kızı. Alınan dedikodulara göre hafta sonları Dolmabahçe kenarındaki aşıklar parkına inermiş o mahur güzel. O güzellik, o beyaz tenin, helal tenin üstüne simsiyah zülüflerin taranırken ahengini görmeye onbinler geliyormuş Dolmabahçe sırtlarına. Nice şarkılar türküler, nice laflar

Ömür HINCAL patlamış uğruna. Her gelişinde alemin prensesi geliyor diye tempo tutarlarmış hep bir ağızdan. Hatun nazlı ya, çıkmaz hemen meydana. Eh durur mu aşıklar; başlarlarmış elleri üç kere şaklattıktan sonra adını anmaya ve hafıften narince süzülür gelirmiş aşıklar parkının ortasına. Nazikçe selamladıktan sonra aşıklarını yavaştan başlarmış dans etmeye. Aşıklarının söylediği türkülerine ritm uydurduğu nadir görünürmüş aslında. Kızar mı, bıkar mı, usanır mı aşık sevmekten? Her hafta yolunu gözlermiş; her hafta bıkmadan, usanmadan türküler. Ben, dedim; şu el kadar yüreğime nasıl sığdırayım bu sevdayı diye kendimi satarken, çarşı içinde sevmeyi öğrendim seni. Balık kokan meyhanelerinde geçerken ömrüm, arnavut kaldırımlarına yansıdı siluetin ve dört bir yana yansıyordu güzelliğin. Sayende rokayı bile sever olmuştum artık. Umutların arasından umut tutmayı öğretmiştin bana; takıp ucuna oltamın küçük umutları. "Büyük balık küçük balığı yutar" hesabı, büyük umut küçük umudu yutacak mı diye umut edip sallardım her senebaşı umutlarımı umut denizime. Gün gelir çektiği tek umut genzimde boğulan olsam da, bırakmadı; ufak yaşta delilik edip düşmüşüm yoluna haberim yok. Hani yüreğinin götürdügü yer derler ya oraya gitmişim; çocuk başımayım daha. Yeni hatırladım hayat hakimi müebbed verince. Sonradan göndermişler celp kağıdını mahkemeden; tam da delikanlı çağımıza rastgeldi hani. Uğruna müebbed yemişiz güzelim sen hala gönül eğlendirmektesin. ”Oğlum Ömür” dedim kendi kendime; ”Yolu yok çekeceksin; isyanın sitemin faydası yok; kaderın böyle. Yol belli, eğ başını, usul usul yürü şimdi”. O gün bugündür usul usul yürüyoruz işte. O zamandan beri her ayrı kalışım senden deplasman, her yürek atışım adındır ve böceklerin söylediği o şarkı ise; Bir umuttur yaşamak bil seveceksin inadına! yüreğin kan ağlasa da güleceksin inadına! Beşiktaş taraftarı asla umutsuz kalmaz... Bu yüreğim beş para etmez içindeki sen olmasa. Ben ancak kanayarak özlüyorum seni; sense kanata kanata bıkmadın beni..



Halkın Takımı Dergisi 1. sayı