Page 1

1

GREV

Sermayeye peşkeş bitmiyor!

NiSAN 2018

Ülkeyi OHAL eşliğinde savaş politikaları ile yönetenler, işçi sınıfının kazanılmış haklarına saldırmaktan, bugüne kadar yaratılan tüm zenginlikleri sermaye sınıfına peşkeş çekmekten de geri durmuyor. sy 4-5

İşçi Bülteni Özel Sayı No: 1471

İşçi sınıfının kurtuluşu kendi eseri olacaktır!

Patron medyasının duymadıklarını, görmediklerini; yani işyerlerinde yaşadıklarımızı, uğradığımız haksızlıkları, yaşadığımız deneyimleri paylaşmak, ülkede ve dünyada yaşananları birer işçi olarak kendi gözlerimizle yorumlayabilmek için çıkıyor. Sen de bu sese sesini kat, Sesimizin duyulması için destek ol! GREV’e yaz! GREV’i oku! GREV’i okut! UNUTMA; GREV,

senin sesin, senin soluğun...

Ankara İşçi Bülteni Nisan 2018

grevankara@yandex.com facebook.com/grevankara

ÖZGÜRLÜK! Biz işçilerin belki de hayatımız boyunca en uzak olduğumuz haklardan biri! Kölelik prangası neredeyse hepimizin bileğine daha doğarken takılmış. Birer işçi emekçi çocuğu olarak bu köhnemiş düzen en başta yapmış bizim adımıza seçimi... Çoğumuzun çocukluk yıllarımızda yoksul gecekondu mahallerinin dışını, köyümüzün ötesini görmemişiz. Paramız olmadığı için istediğimiz okullara gidememişiz. Bir yaştan sonra ise yaşam kavgası adına 3 kuruş için ömrümüzü tüketmek zorunda kalmışız. Ama bize ne kadar farklı anlatıyorlar değil mi? Çalışmasını bildikten sonra herkes zengin olabilir, istediği okula gidebilir, istediği yerde tatil yapabilir onlara sorsanız! Peki ama bizden fazla çalışmasını bilen kim bu dünyada? Hergün işyerlerinde ömürlerini tüketenler kimler? Ağalar, beyler saraylarda, yalılarda gününü gün ederken onların servetini büyütmek için çalışanlar biz değil miyiz? Adına kapitalizm dedikleri bu sömürü düzeninde bizim için tek bir özgürlük var! O da kanımızı, canımızı hangi patrona satacağımızdır! Tabii işsizliğin %20’leri çoktan geçtiği bir ülkede hala iş seçme lüksüne sahip olduğunuzu düşünüyorsanız! Bundan ötesi bizleri o vahşi düzenlerine bağlamak için önümüze sürdükleri saf hayallerden başka nedir ki?

Kölelik prangası neredeyse hepimizin bileğine daha doğarken takılmış. Birer işçi emekçi çocuğu olarak bu köhnemiş düzen en başta yapmış bizim adımıza seçimi...

Özgürlük emek ister!

Özgürlük için birleşelim! Sömürücü asalaklar tüm insanlığı kendi vahşi düzenlerinin kölesi yapmaktan başka ne biliyorlar? Bize özgürlük diye anlattıkları onların sefil çıkarları için kölelik yapmaktan başka birşey değil!

Ama hiçbir şey çalışmadan kazanılmıyor elbette. Herşey gibi özgürlük de emek istiyor!

İçinde yaşadığımız OHAL koşullarında bile görmüyor muyuz bu çıplak gerçeği? Hani OHAL günlük hayatı etkilemeyecekti? Patronların karşısına çıkıp “OHAL’den istifade grevleri yasaklıyoruz!” diyenler onlar değil mi?

132 yıl önce 8 saatlik işgünü için emek verenlerin bizlere armağan ettiği mücadele günü. Bugün yasalarda 8 saatlik işgünü varsa geçmişte sınıfımızın verdiği emek sayesinde.

Önümüzde 1 Mayıs var! İşçi sınıfının uluslararası birlik, mücadele, dayanışma günü!

Öyleyse özgürlük onların peşinde gitmekle gelmiyor! Bizler, özgürlüğümüzü ancak kendi ellerimizle söküp alabiliriz bezirganlardan...

Öyleyse bundan sonrası da bizlerin emeğine bağlı. Gelin, patronların düzenine değil, kendi kurtuluşumuza omuz verelim. Emeğin dünyasını hep birlikte yaratalım.

Gerçek kadro istiyoruz!

O-Halde özgür olmak...

1 Mayıs’ta alanlara...

Bir taşeron işçi ile konuştuk...

Cemal Yıldırım yazdı:

İşçi Emekçi Kadın Komisyonları yazdı...

AKP, hukuksuzluğun resmi olacak bir uygulamayla; meclise getirmeden, komisyona, sendikalara sunmadan ucube taşeron yasasını bir gecede KHK ile çıkarmış oldu ve görüldüğü üzere % 70 engelli bir çocuk meydana geldi.

Bizlerin özgür ve hak arayan birey olmamızı istemiyorlar. Bizler özgür olursak, birey olursak, örgütlü olursak yeryüzündeki tüm ağaların sonun geleceğini, özgür insanın sonları olduğunu biliyorlar.

sy 3

sy 6 2

İşçi Emekçi Kadın Komisyonları olarak tüm işçi ve emekçi kadınları ücretsiz kreş, doğum ve süt izni, regl izni, eşit işe eşit ücret, gece vardiyasının kaldırılması talepleriyle 1 Mayıs’ta alanlara çağırıyoruz.

Sahte hayalleri bir kenara koyduktan sonra fabrika çarklarında öğütülmekten, savaşlarda kurşun askerlik yapmaktan başka ne verebilirler bize?

sy 7


2

İşçi sınıfının kurtuluşu kendi eseri olacaktır!

İşçiler 1 Mayıs’a çağırıyor! Meydanları dolduralım! 2018 yılını emekçiler için baskının ve yoksulluğun arttığı bir yıl olarak yaşıyoruz. Benim gibi binlerce emekç i kamudan atıldı. Çalışanların üzerind e baskılar arttı. Hükümet, bizim ekm ek ve özgürlük talebimizi bastırmak için canhıraş uğraşmakta. Biz yan yana durur, hep birlikte sokağa çıkarsak, ekmeğimize ve özgürlüğümüze yen iden kavuşacağız. Böyle yaşamak zorund a değiliz. Hep birlikte “Artık yeter!” der sek gelecek günler güneşli olacak. Bun un için arkadaşını, eşini, komşunu, me sai arkadaşını 1 Mayıs’ta sokağa çağır. Hep birlikte meydanları dolduralım! İhraç edilen kamu emekçisi Ömer Kök

Ayrımsız-şartsız kadro hakkı için 1 Mayıs’a! Ağır çalışma koşullarına, emek a, hırsızlığına dur demek; sahte kadroy a haksız yere işten çıkarılmalar ız tepkimizi göstermek; ayrımsız-şarts herkese kadro ve insanca çalışma zi yaşam koşulları taleplerimizle sesimi Tüm duyurmak için 1 Myıs’ta olacağım. uza om uz işçi kardeşlerimi 1 Mayıs’ta om olmaya davet ediyorum.. Numune Hastanesi’nden bir işçi

Sınıfını bil! Safa gel!

Emperyalist saldırıların işçi sınıfı üze rine faşizm olarak yansıdığı bu günlerde alın terinden başka satacak bir şeyi olm ayan tüm işçileri 1 Mayıs’ta alanlara, saf larının yanına davet ediyorum. Başta işçi sınıfı olmak üzere tüm emekçilerin 1 Mayıs’ ını kutlarım.

Çankaya Belediyesinden bir işçi

yıs’a! Kadınlar 1 akM’taan em ekçi bir

Merhabalar, ben Mam r çalışıyorum. kadınım. İki çocuğum va için çalışmak Çocuklar varken kadın . Sabahtan ne kadar zordur iyi bilirim e geldikten akşama kadar çalışıp ev laşık, çocuk sonra, bir de yemek, bu ilirken kadın bakımı vs... Emekçiler ez ilir. Kadınlar emekçiler iki kat fazla ez andır. her zaman ikinci sınıf ins mücadeleye Bundandır ki kadınların şmesi omuz vermesi ve özgürle adelenin çok daha önemlidir. Müc larında çiçeklendiği bu bahar ay alanlara tüm kadınları 1 Mayıs’ta çağırıyorum. kadın Mamak’tan bir emekçi

Omuz omuza!

Merhaba, ben özel sektörde çalışan bir işçiyim. Geçen sene 1 Mayıs’a katılmamız işyerine sorun olmuştu. Bütün arkadaşlarımız “1 Mayıs’ta izin kullanamazsınız, eğer kullanırsanız haftalık izniniz iptal olur” demişlerdi. Ama ben ve başka bir arkadaşım bütün dayatmalara rağmen 1 Mayıs’a katıldık. Hakkımız olan bayramı kutladık. Ve onlar da bir gün izin hak ettiler. Bu sene de ben 1 Mayıs’ta alanlarda olup yoldaşlarımıza omuz vereceğim, haklarımız ve geleceğimiz için orada olacağım. Tüm işçi ve emekçileri bu dayanışma gününde alanlarda olmaya, her türlü saldırganlığa ve dayatmalara karşı ses olmaya çağırıyorum. Mamak’tan bir kadın işçi

1 Mayıs’ta nerede olmalıyız? 1 Mayıs’ı genel olarak nasıl görürüz? İçimizden birçoğu bugünü ya daha fazla uyumak ya dinlenmek ya da gezmek için fırsat olarak görüyor. Hatta aramızda 1 Mayıs’ta çalışıp fazla mesai kazanmanın derdinde olanlar var. Fakat 1 Mayıs işçilerin ve işçi sınıfının, ezilenlerin davasını savunanların canla başla direnerek kazandığı gündür. İşçilerin 12-14 saat çalışmaya 8 saatlik çalışma günü talebiyle karşı çıktığı, bunun için mücadele edenlerin ipe gerilerek idam edildiği bir mücadele günüdür 1 Mayıs. Patronlara, onları koruyan devlete ve hükümete bütün bir yıl boyunca öfkemizi kusma günüdür 1 Mayıs. Taşerona karşı kadro, düşük ücretlere karşı insanca yaşanacak bir ücret, her koyun kendi bacağından asılır mantığına karşı “Yaşaşın işçilerin birliği ve dayanışması” talepleri ve sloganlarıyla sokağa çıktığımız günün adıdır 1 Mayıs. Yani emekçi kardeşim bugün senin uzaktan bakacağın, senin ve kendisi için sokağa çıkıp hakkını arayanları küçümseyeceğin ya da onlar nasılsa yapıyorlar diyeceğin bir gün değildir. İşçi sınıfının bir parçası olarak patronların düzenine karşı çıkacağın, emeğin sermaye karşısında özgürleşeceği kavgada taraf olacağın gündür. Yani o gün ne evde kal, ne tatile git sen kendine, geleceğine ve sevdiklerine sahip çıkmak için 1 Mayıs alanına gel. Birleşik Metal üyesi bir işçi


3

NiSAN 2018

Sahte değil, gerçek kadro istiyoruz! Röportaj

Kamu görevi yapan tüm kurumların kapsam dışı bırakılması ne kadar yanlış ise % 70 meselesi de aynı derecede yanlıştır. Ve biz işçiler haksızlığa uğrayan kardeşimizin hangi sebeple dışarıda bırakıldığına bakmaksızın elini tutacağız ve bırakmayacağız. Amacımız tek bir işçi dışarıda kalmayana dek ayrımsız kadroyu alana dek birlikte el ele omuz omuza mücadele etmektir. Sendikalar ve siyasi partiler ile görüşmeler gerçekleştirdiniz. Sürece dair neler konuşuldu ve siz bundan sonra ne yapmayı düşünüyorsunuz?

Şartsız, koşulsuz diye bahsedilen taşerona kadro tartışmasında gün geçtikçe şartlar da belirlenmiş oldu. Son çıkan durumda ise bu alanlarda çalışan personelin sözleşme bitim tarihinden sonra artık bir işleri bile olmayabilir. Kapsam dışı kalan on binlerce taşeron işçisi var. Hükümlülerin, emeklilerin ve sigorta girişleri asıl işlerinin dışında yatırılan emekçilerin durumları ne olacak? Bu belirsizlikleri yaşayan bir taşeron işçi ile tüm bu sorunlar üzerine konuştuk... - Kamuda çalışan taşeron işçiler hükümetin açıkladığı kadro meselesini nasıl karşıladı?

70-hükümlü-engelli vb. gruplara ayırıp taşeron işçilerinin birleşmesine engel olmaya çalıştı.

2015 Haziran seçimleri sonrası tek başına hükümet kuracak çoğunluğu kaybeden AKP, iktidarını koruyabilmek için 2015 Kasım seçimleri öncesi bizlere kadro vaadinde bulundu. İlerleyen günlerde de Özel Sözleşmeli Personel (ÖSP) modeli gündeme getirildi ancak bu model biz taşeron işçilerden büyük bir tepki aldı. İşçi kadro beklentisi içindeyken 15 Temmuz darbe girişimi ile her şey altüst oldu ve işçinin kadro umudu yine ötelendi.

- Bahsedilen kadro tartışmaları üzerinden % 70 engeline takılan işçiler oldu? Bu durumu nasıl karşıladınız?

2015 seçimlerinin üzerinden 2 yıl geçtikten sonra bu kez de 2019 seçimlerine yönelik olarak AKP kadroyu yeniden gündeme aldı. Ayyuka çıkan yolsuzluklarını, baskılarını gündemden düşürmek adına tezgâhlanan kadro çalışması aslında balon kadro olarakta ellerinde patladı. İşçilerin bir kısmı halis niyetle kadro alacağına inanarak, bir kısmı ise bu iktidarın hakkaniyetli bir kadro çalışması yapmayacağını bilerek süreci takibe başladı. Şu veya bu sebeple ortaya atılan, çok da sorun yaratmadan geçiştirileceği düşünülen kadro vaadine beklenti içinde olan işçiler var güçleriyle asılınca, hükümette işin içinden çıkamadı ve adeta ava giderken avlandı. Ancak bu noktada hükümetin imdadına OHAL yetişti. Bu süreçte her türlü hukuksuz uygulama meşrulaştırılırken işçinin hakkı yine iç edilmeye çalışıldı. Öyle ki hükümet patronlara OHAL’i sizin için uzatıyorum babında söylemlerde bulunarak kapitalist yüzünü göstermekten çekinmedi. Yine OHAL’in sağladığı yetkiler dâhilinde AKP, hukuksuzluğun resmi olacak bir uygulamayla; meclise getirmeden, komisyona, sendikalara sunmadan ucube taşeron yasasını bir gecede KHK ile çıkarmış oldu ve görüldüğü üzere % 70 engelli bir çocuk meydana geldi. Söylenildiği gibi 1 milyon işçiyi asla kapsamayan, kapsadıklarına da gerçek kadro sunmayan bu taşeron yasası işçiler arasında büyük bir tepkiye neden oldu. Birçoğumuz kendimizi kandırılmış hissediyoruz. Hükümet böl-parçala-yönet sistemi gereğince kamu taşeronlarını KİT-BİT-%

Kapsam dışı bırakılan tüm kurumlarda olduğu gibi % 70 diye bir saçmalığın kadroya engel konulması taşeron yasasının tutulur bir yanının olmadığının göstergesidir. Söz konusu iş tamamen personel gücüyle yapıldığı halde ihale türünün malzeme alım ya da cihaz alım olarak gösterilmesi ile malzeme gideri personel giderinin üstüne çıkmaktadır. Personele dayalı ihalede de, hizmet alımına dayalı ihalede de, yapılan iş aynı, alınan ücret aynı, ücreti ödeyen devlet aynıdır. Burada türe göre ayrım yapılması büyük haksızlıktır. Ve biz işçiler aynı engelin mağduru olalım veya olmayalım bu uygulamaya asla razı değiliz.

Mücadele çerçevesinde meclise, siyasi partilere ve sendika genel merkezlerine ziyaretler gerçekleştirdik. İktidar ve ortağı olan partiler randevu talebimizi kabul etmediler maalesef. Görüştüğümüz CHP milletvekillerinin kiminden oldukça güçlü destek aldık. Ancak gördük ki genel geçer birtakım şeyleri bilseler de taşeron işçilerin uğradığı mağduriyet hakkında bilgileri yok. Ya da yokmuş gibi davranmak işlerine geliyor. Keza sendikacıların sahada işçinin yanında olmadığını, OHAL sürecini de kendilerine kalkan ederek işçinin lehine karalar alma, eylemleri gerçekleştirme konusunda en azından işçinin mücadelesine yasal sendikal zemini sağlama çabasında olmadığını üzülerek gözlemledik. Biliyorduk, daha da iyi anladık ki; işçinin işçiden başka dostu yoktur. Kendi örgütlülüğümüz bu anlamda elzem bir iştir. Bundan sonraki süreçte yapılacak şey işçi birliğini, örgütlülüğünü sağlamak, sesimizi her mecrada duyurmak etkinliklerle mücadelemizi gerek sosyal medyada gerek sahada her şekilde sürdürmektir. Öncelikle halimizi bilmeyen/bilmek istemeyen meclis ahalisine öğrenmemelerine imkân bırakmayacak şekilde kapsam dışı kalan her kurumu anlatan broşürler dağıtıp haberdar etmek iyi bir adım olabilir. Yasal çerçevede sesimizi duyuracak basın açıklamaları yapmak başka bir adım. Sık sık ve yeni meclis ziyaretleri yapmayı da düşünebiliriz. Şu kurum, bu kurum demeden “Ayrımsız Kadro” talebi ile her mecrada sesimizi duyurmaya devam edeceğiz.

Sözleşmemize sahip çıkacağız! Yenimahalle Belediyesi’nden bir işçi

Kadro tartışmaları devam ederken biz Yenimahalle Belediyesi’nde çalışan YE-PA işçileri aynı zamanda toplu sözleşme sürecinden geçiyoruz. Bu zamana kadar toplu sözleşmeler hep bizden habersiz bir şekilde sendikacılarla belediye arasında oldu ve bitti. Birçoğumuz bu sefer böyle olmaması gerektiğini, talepleri belirlerken de TİS görüşmeleri devam ederken de bizim dahil olduğumuz bir süreç işletilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Bu yüzden daha toplu sözleşme süreci başlamadan çalıştığımız birimlerde taleplerimizi tartıştık,

ne istememiz gerektiğini konuştuk. Belirlediğimiz talepleri şube başkanına ilettik. Ancak gördük ki, bizim bu çabamızdan gurur duyması gereken sendikacılar fazlasıyla korktular. TİS komisyonu kurulması isteğimizi bile, “sendikanın tüzüğünde yok!” diyerek reddettiler. Bir de üstüne apar topar yeni temsilci atamalarını yaptılar. Belli ki, bizim taleplerimizi dinlemeyi ya da çıkarlarımızı savunmayı çoktan unutmuşlar. Aidatları uçup gitmesin diye patronlarla kolkola gezmeye fazla alışmışlar.

Sendikacıların hoşuna gitsin ya da gitmesin, bizler TİS sürecine sahip çıkmakta kararlıyız. Kendi işlerine geldiği gibi bir taslak hazırlamalarına, sözleşmeyi oldu bittiye getirmelerine izin vermemeliyiz. Bunun yolu ise birliğimizi büyütmekten geçiyor.


4

İşçi sınıfının kurtuluşu kendi eseri olacaktır!

Sermayeye peşkeş bitmiyor...

ÖZELLEŞTİRMENİN ŞEKERİ OLMAZ! Ülkeyi OHAL eşliğinde savaş politikaları ile yönetenler, işçi sınıfının kazanılmış haklarına saldırmaktan, bugüne kadar yaratılan tüm zenginlikleri sermaye sınıfına peşkeş çekmekten de geri durmuyor. Daha birkaç ay önce patronlara seslenirken “OHAL’den istifade grevleri yasaklıyoruz!” demişlerdi. Şimdi de OHAL’den istifade şeker fabrikalarını patronlara altın tepside sunmaya hazırlanıyorlar. 2000 yılından beri 3 defa satış kararı aldıkları, ama tepkiler nedeni ile satamadıkları şeker fabrikaları için geçtiğimiz ay bir kez daha Bakanlar Kurulu kararı aldılar. Aldıkları karara göre şeker fabrikalarının satışını 2 ayda tamamlayacaklarını söylüyorlar. Bir de pişkince “şeker gibi özelleştirme!” diyorlar. Gerçekte ise uluslararası tekellere verdikleri sözleri yerine getirmek için herşey oldubittiye getirmeye çalışıyorlar.

Şekerde özelleştirme süreci Şeker fabrikalarının özelleştirilmesi ilk olarak 22 Haziran 2000 tarihinde IMF’ye verilen niyet mektubu ile gündeme geldi. 2007 yılında ise TŞFAŞ’nin tüm kamu hisseleri özelleştirme kapsamına alındı. Bugün, meydanlarda “IMF’ye borcumuz kalmadı!” diye caka satıyorlar ama zamanında IMF’ye verilen sözleri de tutmaktan geri durmuyorlar. Kaldı ki, şeker fabrikalarının özelleştirilmesinin geçtiğimiz ay Amerikalı yetkililerle gerçekleşen üst düzey görüşmelerde de özel bir gündem olduğu söyleniyor. Yani meydanlarda, ekranlarda posta koyanlar, kapalı kapılar ardında el pençe divan durmaktan vazgeçmiyorlar. Aldıkları karara göre, TŞFAŞ’ye ait 14 şeker fabrikası için ihaleler bu ay içinde açılmış olacak. Varlık satışı şeklinde yapılacak ihalelerin ise 2 ay gibi bir süre içinde tamamlanması öngörülüyor.

AKP’nin özelleştirme karnesi Özelleştirme, ülkemiz için 12 Eylül sonrasının en temel politikalarından biri oldu. Zaten 12 Eylül darbesinin kardeş kavgasına son vermek için değil, sermaye sınıfının ihtiyaçlarını yerine getirmek için olduğunu patronlar bizzat en yetkili ağızlardan o dönem itiraf etmişlerdi. 12 Eylül’le birlikte işçi hareketine pranga takılınca özelleştirme furyasının da önü açıldı. Ama özelleştirme furyasının asıl patlaması AKP dönemi ile birlikte yaşandı. 1986’dan bugüne tam 217 kamu kuruluşu 47 milyar dolara satıldı. Ki bunların içinde Tüpraş Petkim gibi halen sahiplerine her yıl milyarlarca dolar kâr bırakan işletmeler de bulunuyor. AKP dönemi özelleştirmelerin ise toplam özelleştirmeler içindeki payı %88’dir. Yaşanan tüm özelleştirmelerde ise kaybeden biz olduk, patronlar her defasında yeni vurgunlar yaptı. Basit bir örnekle, 2004 yılında TEKEL’in içki üretimi yapan 17 fabrikası 292 milyon dolara yandaş Nurol, Limak, Özaltın, Tütsab ortaklığına satıldı. 2 yıl sonra bu ortaklar bu fabrikaları 810 milyon dolara Amerikalı bir şirketler topluluğuna sattı. 2011 yılında ise bu grup, aldığı fabrikaları İngiliz DIAGEO şirketine tam 2 milyar 100 milyon dolara sattı. Tekel işçisi 4-C köleliğine mahkum edilirken uluslararası tekeller vurgun üstüne vurgun yaptı.

Kimi örneklerde görüldü ki, sadece satılan fabrikanın üzerine kurulu olduğu arazi bile, özelleştirme miktarından ve üretime devam etmemesi nedeniyle ödeyeceği cezadan bile daha değerliydi.

Fabrikalar yıkıldı! AVM yapıldı!

1980’lerden bugüne Türkiye’de 200’ün üzerinde özelleştirme yapıldı. Özelleştirilen işletmelerin bir bölümünde patronlar küçük yatırımlar yaparak büyük kârlar elde ettiler. Birçok özelleştirme uygulamasında ise patronlar rakipleri ortadan kaldırmak, piyasaya tamamen hakim olmak için bu işletmeleri satın aldılar ve resmen ölüme terk ettiler. Dahası, kimi örneklerde görüldü ki, sadece aldığı fabrikanın üzerine kurulu olduğu arazi bile, özelleştirme miktarından ve üretime devam etmemesi nedeniyle ödeyeceği cezadan bile daha değerliydi. İşte bu yüzden, sözde yeni yatırımlarla devam etmesi şartı ile satılan birçok fabrika yıkıldı, yerlerine AVM’ler yapıldı.

Örneğin bugün ANKAMALL denilen AVM’nin kurulu olduğu arazi, Et Balık Kurumu Kombinası idi. Bu kapsamda en çok tartışılan arazilerden biri ise İstanbul’da Zincirlikuyu’daki Karayolları arazisi oldu. Yine patronlara peşkeş çekilen bu arazide bugün AVM ve lüks konutlar yükseliyor. Adana’da, Malatya’da, Samsun’da, Çanakkale’de TEKEL’e ait fabrikaların satılması ile buralarda da bu fabrikaların yerine AVM’ler yapıldı. Yani, hem özelleştirenler hem de buraları satın alanlar üretimi değil tüketimi tercih ediyorlardı. Bir yandan üretimi tekelleştirerek kârlarına kâr kattılar, diğer yandan ise bizlere hergün daha fazlasını satacakları yeni tüketim merkezleri inşa ettiler. Ve hala bizleri sadece üretimin değil, tüketimin de kölesi yapmaya çalışıyorlar.


5

NiSAN 2018

Neden özelleştirme? Dün de bugünde ülkeyi yönetenlere sorarsanız, yani bu özelleştirmeleri hayata geçiren tüm partiler bu özelleştirmeleri yaparken bu kurumların zarar ettiği yalanına sarıldılar. Oysa patronların zarar eden hiçbir işletmeye kaynak ayırmayacağını onlar da en az bizim kadar iyi biliyorlardı. Buna rağmen önce gerekli yatırımları yapmayarak zarar ediyor gibi gösterdiler bu işletmeleri, ondan sonra ise yerli ve uluslararası tekellere altın tepside sundular. Çünkü üretmek onlar için artık bir yükten başka birşey değil. Çünkü artık devletin hiçbir sosyal sorumluluğu yok. O artık çıplak bir zor aygıtından başka hiçbirşey değil. Bir düşünün! Onbinlerce öğretmen açığı varken tek bir öğretmen ataması yapmayanlar, özel okullara teşvik yağdırıp eğitimi satın almamızı isteyenler son 2 yılda onbinlerce polis ataması yaptılar. Eğitime, sağlığa, üretmeye kaynak ayırmayanlar tüm kaynakları savunma adı altında savaş yatırımlarına aktardılar, aktarıyorlar. Tabii bir de ülkeyi içine soktukları borç yükü gerçeği var. “IMF’ye borcumuz kalmadı!” diyorlar ama ülkenin toplam dış borcunun 800 milyar doları aştığını, sadece bu yıl 200 milyar dış borç ödemek zorunda olduklarını söylemiyorlar. Ülkeyi betondan bir mezarlığa çevirirken aldıkları borçları bugüne kadar yaratılan tüm kaynakları haraç mezat satarak kapatmaya çalışıyorlar. Özelleştirmeye geçit vermeyelim! Sadece şeker fabrikalarının değil, tüm özelleştirme furyasının gerçeği budur. Özelleştirme yaratılan zenginlikleri patronlara altın tepside sunmaktan başka birşey değildir. Söz konusu şeker fabrikaları olunca bu can alıcı gerçek daha da acı olmaktadır. Çünkü şekerde özelleştirme demek uluslararası tekellerin bu alandaki hakimiyeti ile GDO’lu şeker üretiminin önünün açılması, insan neslinin tükenmesi demektir. Çünkü şekerde özelleştirme demek sadece satılacak 14 fabrikadaki 8 bin civarında çalışanın değil, şeker pancarı üretimi ve işlenmesi ile ilişkili işlerde çalışan milyonlarca emekçinin ekmeği ile oynamak demektir. Onlar, patronların serveti daha da katlansın, bizlere daha fazla sefalet düşsün diye özelleştirme furyasına devam etmek istiyorlar. Bu pervasız saldırganlığa engel olmak ise bizlerin ellerinde.

Şekerde özelleştirme ÖLÜM demektir! Halen tartışmaları devam eden şekerde fabrikalarının özelleştirilmesi süreci birçok açıdan tartışmalı bir konu. Özellikle sağlığı ilgilendiren boyutları gelecek nesilleri fazlası ile etkileyecek yanlar taşıyor. Bildiğimiz şeker asıl olarak şeker pancarı ve kamıştan üretiliyor. Dünyada üretilen şekerin %23’ü pancardan elde edilirken Türkiye yıllık 2,5 milyon ton şeker üretimi ve %7’lik pay ile dünyada 5. sırada bulunuyor. Ancak sofra şekeri dışında şekerin birçok kullanım alanı bulunuyor. Bugün, neredeyse tüm gıda maddelerinde tatlandırıcılar bulunuyor. Özellikle bu tatlandırıcılı ürünlerde patronlar doğal şeker yerine mısır şurubu kullanmayı tercih ediyor. Mısır ve patates gibi ürünlerden elde edilen bu tatlandırıcıların maliyeti doğal şekere göre %10-12 civarında daha ucuz. Tekeller maliyet nedeni ile Nişasta Bazlı Şeker (NBŞ) denilen bu ürünleri tercih ederken, NBŞ’nin insan sağlığı konusunda ciddi olumsuz etkileri bulunuyor. NBŞ, özellikle obezitenin en önemli nedenleri arasında sayılıyor. Buna rağmen uluslararası tekellerin NBŞ tercihi tek başına üretiminin daha ucuz olması değil. NBŞ sıvı formda olduğu için bu tatlandırıcıların üretildiği sektörlerde gıda işleme maliyetlerinde de ciddi bir düşüşe neden oluyor. Yani uluslararası tekeller insan sağlığından ise kârlarını düşünmeye devam ediyorlar. İnsan sağlığına olumsuz etkileri sebebi ile dünyada birçok ülkesinde NBŞ üretiminde kotalar bulunuyor. Hatta NBŞ üretimini tamamen yasaklayan ülkeler de var. Türkiye’de ise NBŞ üretim kotası %10 olarak belirlenmiş durumda. Ancak ilgili yasa Bakanlar Kurulu’na bu kotayı %50 oranında arttırma veya azaltma yetkisi veriyor. Bugüne kadar ise Bakanlar Kurulu bu yetkisini her defasında kotayı arttırmak için kullanmış. Tersinden ise pancar üretimine getirilen kotalar ile NBŞ üretiminin önü çok daha fazla açılmış.

NBŞ’nin kendisi bile ciddi sağlık sorunlarına yol açsa da NBŞ’nin önünün açılmasının getirdiği tehlikeler çok daha büyük. Dünya’da NBŞ üretiminde ABD 7,6 milyon tonla ilk sırada yer alıyor. ABD aynı zamanda GDO’lu (Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar) mısır üretiminde de lider durumunda. Cargill ise bu alanda dünyanın en büyük şirketi. Ve bilindiği üzere Türkiye’de de Cargill’in bir fabrikası bulunuyor. Halen Türkiye’de GDO’lu mısır üretimi yasak. GDO’lu mısır Türkiye’de sadece yem amaçlı olarak ithal edilebiliyor. Ancak yem amaçlı ithal edilen GDO’lu ürünlerin dolaylı yoldan yine insan genetiğini bozduğu biliniyor. Türkiye’nin fabrika özelleştirmeleri ile pancar üretiminden çekilmesi ise genetiği değiştirilmiş mısırdan elde edilen mısır şurubuna kapılarını açması anlamına geliyor. Özellikle Cargill’in bu yönde yoğun bir çalışma içinde olduğu biliniyor. Zaten, şeker fabrikalarının özelleştirilmesi gündeme gelmeden hemen önce yine Cargill’in AKP hükümetine bir rapor sunduğu basına yansıdı. Şeker fabrikalarının özelleştirilmesi ile birlikte Cargill’in önerileri hayata geçtiği takdirde Türkiye’de NBŞ’nin pancar şekerine üretim oranı %15’ten %48,5 e kadar çıkacak. Sonrası ise adım adım GDO’lu mısır üretimi ile doğal şekerin tamamen rafa kalkması ve GDO’lu ürünlerin piyasanın tek ürünü haline gelmesi olacak. Yani şekerpancarı üretimi ve işlenmesi ile ilgili işlerde çalışan milyonlarca emekçinin yaşayacağı yıkımın yanında şeker fabrikalarının özelleştirilmesinin yaratacağı asıl büyük yıkımı gelecek nesillerimizi kaybederek yaşayacağız. Sırf uluslararası tekeller kârlarına kâr katmaya devam etsin diye GDO’lu ürünlerle sağlığımız ve geleceğimiz telafisi mümkün olmayan bir tehditle karşı karşıya kalacak. İşte bu gerçek kapitalist sömürü düzeninin geleceğimizi nasıl çaldığının, insanlığı nasıl büyük bir felaketle başbaşa bıraktığının yeni bir kanıtından başka birşey değil.


6

İşçi sınıfının kurtuluşu kendi eseri olacaktır!

“Tosuncuk”lar düzeni... Sincan’dan bir işçi

Geçtiğimiz ay ülkemiz yeni bir dolandırıcılık skandalı ile çalkalandı. Çiftlikbank vurgununda 132 binin üzerinde insan 1 milyar TL’nin üzerinde dolandırıldı.

Sendikasızlık öldürüyor!

Nam-ı değer “tosuncuk” topladığı paralarla birlikte yurtdışına kaçarken bir de yayınladığı videolarla insanlarla adeta dalga geçti. Bence bu olayı bir insanın basit bir dolandırıcılık hikayesi olarak görmek hiç de mümkün değil. Devletten aldığı kredilerle büyüyen, açılışlarına bakanların telgraflar gönderdiği, televizyonlarla şovmelerin boy boy reklamını yaptığı bir dolandırıcılık şebekesinden bahsediyoruz çünkü. Bu kadar dişlinin iç içe geçtiği bir organizasyonda suçluyu tek bir “tosuncuk” ilan etmek en hafif deyimiyle safdillik olabilir. Her yıl asgari ücret zamları yapılırken ülkenin zor şartlarından dem vuranlar, bizlerden fedakarlık bekleyenler bu “tosuncuk”a kapıları sonuna kadar açarken, bizlerin vergileri ile yüzmilyonlarca TL kredi verirken 1 koyup 3-5 alma efsanesine gerçekten kanmış olabilirler mi?

“Tosuncuk” vurgununu yaptı kaçtı, parsayı mutlaka birileriyle paylaştı da! Peki, bu şebekeye onca parayı kaptıran, evini arabasını satıp 1 koyup 3-5 alma hayali ile tutuşan 130 binin üzerinde insana ne demeli? Bu düzende 1 koyup 3-5 almak gerçekten bu kadar kolay mı? Bu şebekeye o paraları kaptıranlar da aslında “tosuncuk”a kendileri adına dolandırıcılık yapması için yetki vermiş olmuyor mu?

Ya da böyle bir dolandırıcılık organizasyonun rüşvet çarkını işletmeden varlığını sürdürmesi ne kadar mümkün olabilir?

Verdiği emeğin karşılığını almak için sesini çıkarmaktan korkan işçi kardeşim, bırak artık bu 1 koyup 3-5 alma hayallerini!

Peki ya, “tosuncuk”un skandal patladığında bunu dış güçlerin oyunu ilan etmesine ne demeli?

Alınterimizi çalanlardan hep birlikte hesap sormaya başlasak ne “tosuncuk”lara yer kalır bu dünyada, ne de onun gibilerin yaydığı sahte hayallere.

Sizce kimlerden öğrenmiş olabilir insanların duyguları ile oynayan bu hamaset nutuklarını? Ülkeyi yönetenlerin yaşanan her kötü olayı aynı yere bağlaması sadece tesadüf olabilir mi?

Kurtuluş yattığın yerden 1 koyup 3-5 alma hayallerinden değil, alınterimizi çalanlardan hesap sormaktan geçiyor.

O-Halde Özgür Olmak 22 Kasım 2016 tarihinde 677 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile sorgusuz ve yargısız bir biçimde işimden atıldım. Bana ve benimle aynı durumda kalan arkadaşlara iktidar tarafından layık görülen söylem “ağaç kabuğu yesinler” ve “biz onları sosyal ölüler haline getirdik” oldu. Darbe bahanesi ile yüz binin üzerinde emekçi işinden atılırken, bu tarihi saldırıya karşı tarihsel bir direniş örgütlemesi gereken sendikalar da türlü türlü gerekçeler ile eylemsizliği seçti. Önümde iki seçenek vardı ya iktidarın, sistemin ve tersinden mücadele etmesi gereken sendikaların, söylediğini yaparak evime kapanacaktım yada kendim olacaktım. Faşizm zor aygıtı ve propaganda gücü ile kendini çok güçlü ve karşı konulmaz gibi göstererek, bireylerin kendini yalnız ve iktidar karşısında zavallı hissetmesini hedefler. Bireyin tüm benliğini korku ve propaganda gücü ile ele geçirip insan olma vasıflarını yok edip kendine kul köle etmeye çalışır. Tüm bu bilinçle evlerimize hapis olmayı kabullenmek kendimi inkar anlamına gelirdi. İnsanlık tarihi Spartaküs’ten bu yana ekmek ve onur mücadelesinin tarihidir. Ben de ekmeğime ve onuruma sahip çıkmak için 13 Mart 2017 tarihinde kendi hayat alanımız olan işyerim önünde direnişe başladım.

İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği (İSİG) Meclisi Mart Ayı raporunu açıkladı. Mart ayında en az 122 işçinin katledildiği belirtilen raporda, 2018 yılının ilk üç ayında en az 394 işçinin yaşamını yitirdiği ifade edildi. Patronların ucuz işçi olarak gördüğü göçmen işçiler de İSİG’in hazırladığı İş Cinayetleri Raporu’nda yer buldu. Mart ayında 8 göçmen işçi iş cinayetlerinde katledildi. Mart ayı İş Cinayetleri Raporu’nda dikkat çeken bir diğer istatistik ise sendikasızlık gerçeği oldu. Mart ayında 1 sendikalı işçi iş cinayetinde hayatını kaybederken, ölen 122 işçinin 121’i sendikasız işçilerdi. Bu gerçek bir kez daha gösteriyor ki, örgütsüzlük yaşamımıza mal oluyor!

Cemal Yıldırım-Direnişçi kamu emekçisi

Bir kişinin hak talebine sistem onlarca polisi ve baskısı ile cevap verdi. Bir bireye onlarca polis geliyorsa; o sesten, o sözden, o sözün yankısından duydukları bu korku doğru yolda doğru bir iş yaptığımın göstergesiydi. Onlarca polise karşı ayaklarım ve tüm bedenimin titreyerek çıktığım işyerim önünde tam bir yıl süreyle direndim. Defalarca gözaltına alınmama rağmen yılmadım, bıkmadım, usanmadım. Dört mevsim, üç yüz altmış beş gün faşizme karşı, faşizmin en korktuğu şeyi yaptım; insan oldum. İnsanlık değerlerine, onuruma ve ekmeğime sahip çıktım. Özgürleştim, özgür insan oldum. Zora, baskıya rağmen köle olmayı değil insan olmayı seçtim. AKaPenin, FETÖ’nün darbe girişimi bahanesi ile uygulamaya koyduğu sivil faşist darbe, FETÖ’yü temizlemeye yönelik değil, emekçilerin tüm kazanımlarını yok etmeye yönelik bir girişimdir. Bunu da AKaPe’nin genel başkanı işverenler ile yaptığı bir toplantıda açıkça, gizleme gereği duymadan söylemiştir. Ne diyordu hatırlayalım; “OHAL’den istifade grevleri erteliyoruz”… Tüm sınıf kardeşlerimin şunu bilmesini isterim; bizleri Türk-Kürt, Alevi-Sünni, savaş, darbe, fitne fücur ile ayrıştırıp ürettikleri sahte gündemlerle biz olmamızı,tek bir yürek ve tek bir yumruk olmamızı engellemeye çalışıyorlar.

Çünkü bizlerin özgür ve hak arayan birey olmamızı istemiyorlar. Bizler özgür olursak, birey olursak, örgütlü olursak yeryüzündeki tüm ağaların sonun geleceğini, özgür insanın sonları olduğunu biliyorlar. Tüm sınıf kardeşlerimi bir olmaya, birlik olmaya, faşizme karşı özgür olmaya çağırıyorum. Ben bunu tek başıma başardım, birlikte olursak daha fazlasını kazanırız. Sen neredeysen özgürlük orada!


7

NiSAN 2018

Temiz, sağlıklı, ücretsiz kreş için için

1 Mayıs’ta alanlara! İşçi Emekçi Kadın Komisyonları

İhbar tazminatı nedir? Nasıl hesaplanır? İhbar tazminatı, iş sözleşmesini sona erdirmeden önce karşı tarafa haber vererek mağdur olmasını önlemek amacıyla oluşturulmuş bir tazminattır. Haklı bir gerekçe olmadan yapılan fesihlerde önceden bildirim yapılması gereken süreye ihbar süresi, önden bildirim yapılmadığı durumda ödenecek tazminata ise ihbar tazminatı denir.

Kadın işçiler! Bant başlarında çalışırken evde bakacak kimsesi ve gidecek kreşi olmayan çocuklarımızı, kardeşlerimizi fabrikalarımıza ve işyerlerimize götürmek zorunda kalıyoruz. Biz işimizle ilgilenirken getirilen çocuklar hiçbir güvence olmadan bant aralarında hareket etmek zorunda kalıyorlar. Yani her an her türlü tehlikeyle karşı karşıya kalma durumları var. Bizim son derece ağır koşullarda çalıştırıldığımız yetmiyor, bir de çocuklarımız bu koşullara hatta daha da ağır koşullara mahkûm ediliyor. Bu durum bütün kadın işçilerin en temel sorunlarından biri olmakla beraber tekstil sektöründe daha yoğun yaşanıyor. Tekstil sektöründe kadın işçiler ağırlıklı olarak çalıştığı için tekstil fabrikalarında daha yakıcı bir sorun olarak karşımıza çıkıyor. İşyerinde kalmak zorunda olan çocukların da kaza geçirdiği durumlara sık sık rastlıyoruz. 2014 yılında gidecek kreşi olmadığı için fabrikaya götürülmek zorunda kalan, yaşanan bir kazada yaşamını yitiren Ali Can yaşanan örneklerden sadece bir tanesidir. Yönetmeliğe göre 150 den fazla kadın işçinin çalıştığı yerlerde işverenler kreş yaptırmak zorunda. Fakat işçilerin verdiği mücadeleler sonucu

kazanılan bu hak hemen hemen hiçbir işyerinde uygulanmıyor ve uygulanıp uygulanmadığı konusunda denetlemeler yapılmıyor. Bizi doğum ve süt izni gibi en temel ihtiyaçlardan bile mahrum bırakan patronlar çalışan kadınlar için kreş yaptırmak bir yana fabrikalara çocukların getirilmesini kendileri istiyorlar. Çocuklarımızın fabrika gibi iş kazalarının yoğun olduğu yerlere getirilmesi, mesai bitimine kadar oralarda tutulması, hatta kaza geçirmesi patronların umurunda değil. Onları umurunda olan şey her ne olursa olsun üretimin devam etmesidir. Kadın işçi kardeşlerimiz! Onların bu açgözlülüklerine karşı dişe diş mücadelelerle kazandığımız kreş hakkının gaspına göz mü yumacağız? Yoksa ne kadar işçi çalıştığını gözetmeksizin tüm işyerlerinde ücretsiz kreş için mücadele mi vereceğiz? Elbette kararımız mücadeleden yana olacak. 1 Mayıs Emek, Mücadele ve Dayanışma Günü’nün yaklaştığı şu günlerde İşçi Emekçi Kadın Komisyonları olarak tüm işçi ve emekçi kadınları ücretsiz kreş, doğum ve süt izni, regl izni, eşit işe eşit ücret, gece vardiyasının kaldırılması talepleriyle alanlara çağırıyoruz.

Bu süre İş Kanunu’nun 17 maddesi ile düzenlenmiştir ve deneme süresinin bitiminin ardından 6 aya kadar çalışanlar için 2 hafta, 6 ay ile 1,5 yıl arasında çalışanlar için 4 hafta, 1,5 yıl ile 3 yıl arasında çalışanlar için 6 hafta, 3 yıl üstünde çalışanlar için 8 haftadır. Haklı nedenle yapılan fesihler dışında işçi de patron da bu bildirim süresine uymakla yükümlüdür. İhbar süresi kullanıldığı durumda işçinin günde 2 saat iş arama izni vardır. İşçi bu süreyi parça parça kullanabileceği gibi toplu olarak da kullanabilir. İhbar süresi işletilmeden yapılan fesihlerde ise belirtilen süreler tutarında ihbar tazminatı ödenir. İhbar tazminatı işçinin giydirilmiş brüt ücreti üzerinden hesaplanır. Yani, çıplak ücret dışında tüm sosyal haklar ve maddi karşılığı olan haklar da ihbar tazminatının hesaplanmasına dahil edilir. İhbar tazminatından damga ve gelir vergisi kesintileri yapılır.

Sorun, cevaplayalım!

İş yaşamında karşılaştığınız sorunları, haklarınız hakkında bilmek istediklerinizi sorun, uzman avukatlarımızın desteği ile cevaplayalım.

İLETİŞİM

grevankara@yandex.com facebook.com/grevankara MAMAK İŞÇİ KÜLTÜR EVİ

Tıp Fak. Cd. 586. Sk. No: 2/A 0 (312) 364 06 90

“Kralın sofrasında soytarı olacağıma, halkın sofrasında eşkıya olurum!” Yılmaz Güney

SİNCAN İŞÇİ BİRLİĞİ

Atatürk Mh. Kutsal Sk. No: 5/8 0 (551) 597 74 70 İşçi Bülteni Özel Sayı: 1471 * Fiyatı: 25 Kr * Nisan 2018 * Sahibi ve S. Yazı İşleri Md.: Ersin Özdemir * Yayın Türü: Yerel, süreli, siyasi, ayda bir, Türkçe * EKSEN Basım Yayın Ltd. Şti. * Meşrutiyet Mh. Kodaman Sk. No: 111/15 Şişli / İstanbul Tel/Fax: 0 (212) 621 74 52 * Baskı: Özdemir Mat. Maltepe Mah. Gümüşsuyu Cad. Odin San. Sit. No: 28/245 Topkapı / İstanbul Tel: (212) 577 54 92


8

İşçi sınıfının kurtuluşu kendi eseri olacaktır!

Gün gelir zorbalar kalmaz gider... 1 Mayıs marşı işçi sınıfının mücadelesini anlatırken, onun sermayeyi bir sınıf olarak ortadan kaldırma mücadelesi de aktarıyor. İşçi sınıfının nihai kurtuluşunu ortaya koyuyor, ve zaferi müjdeliyor. Bugün sanat biz işçilere uzak zenginlere özgü bir zevk gibi görünüyor. Oysa işçi sınıfı patronlara karşı verdiği mücadelede bir çok sanatsal üretim gerçekleştiriyor. Sermaye sınıfı için hergün üreten işçiler, bir sınıf olarak hakları ve geleceği için direnişe geçince kendisi için üretmeye başlıyor.

Örneğin Kemal Sunal oynadığı bir filminde 1 Mayıs Marşı’nı okur, Cüneyt Arkın Maden filmini çeker vb. vb.

İşte 1 Mayıs marşı da buna bir örnektir.

Benzer bir şekilde Ankara Sanat Tiyatrosu da Ana romanını oynamaya karar verir. Bu oyun için Sarper Özsan isimli sanatçıdan oyun için müzikler bestelemesi istenir.

1 Mayıs Marşı dünyaca tanına Bertolt Brecht’in Maksim Gorki’nin “Ana” isimli romanından tiyatroya uyarladığı oyun için bestelenen bir ezgi...

Özsan, 1 Mayıs Marşı’nı bu oyun için besteler ve o günden bu yana bu marş işçi sınıfının en çok bilinen marşı haline gelir.

Gorki’nin Ana isimli romanı işçi sınıfının mücadele tarihinden bir kesiti anlatır. Ve bu kesitte işçi sınıfını örgütlemeyi ve bilinçlendirmeyi kendisine bir yaşam biçimi haline getirmiş olan Pavel isimli karakterin annesindeki dönüşümü konu alır. Başlarda oğlunun mücadelesine karşı çıkan bir ana zamanla oğlunun ne için mücadele ettiğini anladıkça ona destek olmaya başlar. Bu roman insanın nasıl değişebileceğini anlatması, işçi sınıfının nasıl örgütlenip birleşebileceğini ifade etmesi yönüyle önde gelen bir romandır. Bertolt Brecht’in tiyatroya uyarlaması da bu konu üzerinden olur.

Tabii ki işçi sınıfının sıklıkla mücadele sahnesinde olduğu yerde onun için yazılmış bir marş da dillerden düşmeyecektir. Hızlı bir şekilde yayılmasının imkanı vardır. Çünkü işçi sınıfının gündemini savaş ve saldırganlık politikaları ile patronlar değil, bire bir kendileri belirlemektedir. Haliyle kendi marşlarını benimsemeleri güç olmamıştır.

Bu oyunun Ankara Sanat Tiyatrosu oyuncuları tarafından sahneye koyuluşu ise manidar bir zamana denk gelmiştir. Tarih 1974’tür... Bu yıllar Türkiye’de işçi sınıfının, yaşadığı sorunlar karşısında kendi kaderini hükümetlere, sendikal bürokratlara vb. değil de kendi eline aldığı dönemlerdir. İşçi sınıfının sokakları kitlesel bir şekilde doldurmaya başladığı ve iktidar karşısında örgütlü bir güç olduğu dönemlerdir. Durum böyle olunca toplumun bir çok kesimi işçi sınıfının bu mücadelesi etrafında kenetlenmeye başlaması da kaçınılmazdır. Sanatçılar da bu kenetlenmede yerlerini alırlar. Sinema emekçilerinin alanlarda yerlerini almasından tutun da tiyatroların, ses sanatçılarının sınıf mücadelesine katılmasına kadar.

1 Mayıs marşı işçi sınıfının mücadelesini anlatırken, onun sermayeyi bir sınıf olarak ortadan kaldırma mücadelesi de aktarıyor. İşçi sınıfının nihai kurtuluşunu ortaya koyuyor, ve zaferi müjdeliyor. Bugün 1 Mayıs Marşı hala işçi sınıfına kurtuluşun yolunu gösteriyor. İşçi sınıfının ve emekçi halkların nasırlı elleri ile sınıfsız sömürüsüz bir toplum kurulacağına ışık tutuyor.

1 MAYIS MARŞI Günlerin bugün getirdiği baskı zulüm ve kandır Ancak bu böyle gitmez sömürü devam etmez Yepyeni bir hayat gelir bizde ve her yerde 1 Mayıs 1 Mayıs işçinin emekçinin bayramı Devrimin şanlı yolunda ilerleyen halkların bayramı Yepyeni bir güneş doğar dağların doruklarından Mutlu bir hayat filizlenir kavganın ufuklarından Yurdumun mutlu günleri mutlak gelen gündedir 1 Mayıs 1 Mayıs işçinin emekçinin bayramı Devrimin şanlı yolunda ilerleyen halkların bayramı Vermeyin insana izin kanması ve susması için Hakkını alması için kitleyi bilinçlendirin Bizlerin ellerindedir gelen ışıklı günler 1 Mayıs 1 Mayıs işçinin emekçinin bayramı Devrimin şanlı yolunda ilerleyen halkların bayramı Ulusların gürleyen sesi yeri göğü sarsıyor Halkların nasırlı yumruğu balyoz gibi patlıyor Devrimin şanlı dalgası dünyamızı kaplıyor Gün gelir gün gelir zorbalar kalmaz gider Devrimin şanlı yolunda bir kağıt gibi erir gider

GREV_1804  

Ankara İşçi Bülteni GREV'imizin Nisan 2018 tarihli sayısı...

GREV_1804  

Ankara İşçi Bülteni GREV'imizin Nisan 2018 tarihli sayısı...

Advertisement