Issuu on Google+

SAYI 36

EYLÜL 2010


KAPAK İÇİ YAZISI Esini besleyen öğe ve etkinliklerin tıpkı proteinler, mineraller, vitaminler gibi güne yayılmış olarak düzenli olarak beyne verilmesi gerektiğini düşünüyorum. Uzak bir yıldızda oturan, ışığını önceden kestirilemeyen rasgelelikle, oransız ve ne yazık ki, adaletsiz bir şekilde saçan ve göbek adı İLHAM olan cin tözünün varlığına inanmıyorum. Bu insanın tembel yanının şu ana dek icat ettiği en gaddar metafizik paradigma olmalı.

Televizyon dalgalarıyla filmlerimiz nasıl evrenin dört bir yanına yayılıyorsa, aynı şekilde dört bucaktan üzerimize öykü ve ilham yağıyor. Bizim yapmamız gereken farkındalık antenimizi hassaslaştıracak egzersizleri yapmaktan ibarettir. İş fena halde talimidir yani.

İlhamesk makamında usul usul ışıyan Gölge dergisi 36. sayıya vardı. 6'ları bol olsun.

Sadık YEMNİ Gölge e-Dergi Yayın Kurulu Üyesi

Gölge e-Dergi ye ulaşmak için Http://GolgeDergi.Blogspot.com Editörü : Ahmet Hamdi Yüksel hayalsaati@gmail.com Yayın Kurulu: Oğuz Özteker, Hasan Nadir Derin, Mehmet Kaan Sevinç, Sadık Yemni, Rıdvan Şoray, Utku Tönel, Şükrü Bağcı Kapak: Murat Çalış http://valadrel.deviantart.com Gölge e-Dergi internetten yayın yapan özgür ve özgün içerikli tam bağımsız bir dergidir. Tüm yazılardan yazarları, çizimlerden çizerleri sorumludur. http://twitter.com/GolgeDergi http://issuu.com/golgedergi http://golgedergi.deviantart.com


İÇİNDEKİLER Kapak Murat ÇALIŞ Kapak içi yazısı Sadık YEMNİ 4 / Yeniden 1001 Roman Mehmet Kaan SEVİNÇ 8 / Fuat Aktüre Mehmet Kaan SEVİNÇ 13 / Pis İşler Ege GÖRGÜN 17 / Neden Fumetti Lami TİRYAKİ 25 / Kadın Gözüyle Çizgi Roman Gülhan D. SEVİNÇ 27 / 1001 Roman Mutfağından Tamer ÖZCAN 30 / 1001 Roman Çizgi Roman Yarışması 32 / Ersin Burak Tekrar Merhaba Mehmet Kaan SEVİNÇ 37 / Siftah Sadık YEMNİ 43 / İşkence Deneyimi Yazan-Çizen Firuz KUTAL 44 / Sözlerin Çeşitliliği Mustafa KILCI 47 / Northlander Gökçe Mehmet AY 48 / Rüyadam Yazan Fatih YÜRÜR Çizen Berçem Gözde ÖLMEZ 50 / Doğum Yağmur TELORMAN 54 / Çizgi Yaşamımın Bir Parçası Gölge ÖZEL Röportajı 61 / Buzdağı Merve VERAL 64 / Kosova Çizgi Roman Festivali Gani SUNDURİ 66 / Ölü Görünen İnsanlar Engin DİKKULAK 72 / Küçük Bütçeler, Görkemli Filmler Hasan Nadir DERİN 79 / Taştan Mafya Yazan-Çizen Hakan TACAL 89 / İyi Kızlar Kötü Kızlara Karşı Tunç PEKMEN 92 / Akşam Olur Karanlıklar Çökende Fikret KARAKURT 94 / Şeytanı Arayan Kadın Ova Ceren İNCEKARAOĞLU 101 / Çizgili Haberler Gökçe Mehmet AY 103 / Lanet 6. Bölüm Yazan-ÇizenMeryem ÇİMEN 111 / Lezzet Yolu Alper KAYA 116 / Trinity Blood Yusuf SALMAN 120 / Kızıl Elmas Can ÇELİKEL 125 / Ejderhaları Seven Adam Gölge ÖZEL Röportajı 132 / Candyman Yasin KARAKAYA 135 / Komşular Yazan-Çizen Firuz KUTAL 136 / Kırık Kalpler Durağı Atilla BİLGEN 139 / Next Of Kin Masis ÜŞENMEZ 141 / Kaybolmuş Melahat YILMAZ Arka Kapak Sümeyye KESGİN


SİFTAH Doktor yaranın izi kalmayacak dedi. Acil estetik müdahale olmasa sol mememin hemen altında fındık büyüklüğünde bir burgucuk kalacakmış. Buna aldıran kim bu saatten sonra. Dev bir kader burgusu olan Siftah’tan paçayı yırtmış olmanın sevincini yaşamaktayım. Yoksa kıl payıyla hayati organlarıma dokunmayan kurşun işimi bitirir ve şimdi bedenim morg soğukluğunda toprağımın yarılmasını bekliyor olurdu. Siftah adlı dükkânın kapısını ittiğim anı hiç unutamayacağım. Minik bir çıngırak gelişimi anonslarken aldığım koku bir an zihnimde parlayan ve sönen bir düşünce ampulü patlatmıştı. Yırtıcı bir hayvanın kafesi Aslı. Aslandan da, kaplandan da büyük. Öyle büyük ki, sadece pençesi bu kapıdan geçmez. Korkunun buzdan nefesi ensemi ve midemi ürpertmeye başlarken ansızın sonlanıverdi. İç düzenin görsel çekimi vehim zembereğimi kırıvermişti. Kapıyı ardına kadar ittirdim. Sol ayağım içerinin simli siyah mermerle kaplı zeminine dokundu. Çıplak duvarlar mor badanalıydı. Kapı tarafı hariç üç duvar boyunca uzanan simsiyah tezgâhların üzerine irili ufaklı, sayısız miktarda beyaz biblo konmuştu. Bordo ceket, siyah pantolon giymiş, orta boylu bir adam bana göre sağ taraftaki tezgâhın üzerinde duran beyaz biblolardan birinin tozunu almaktaydı. Bu iş için kullandığı sopanın ucundaki rengârenk bezlerin devinimi hipnotize ediciydi. Gözlerimi onlardan alamıyordum. Buraya girerkenki çalkantılı ruh halimden tamamen sıyrılmıştım. Tuhaf bir andı. Kapıdaki çıngırak sesi hâlâ sürmekteydi. Kır saçlı adam başını bana doğru çevirince çınlama kesiliverdi. Sadece bana gülümsediğini hatırlıyorum şimdi. Belki ameliyat sırasında narkoz verildiği içindir. Ne kadar çabaladıysam da dükkân sahibinin yüzünü gözümün önünde canlandıramıyorum. Bu nedenle kendime geldiğimden beri her an oda kapısından içeri girecek beklentimi yenemiyorum. Ses tonu ve konuştuklarımız ise harfi harfine aklımda. Bunamakla bile unutamayacağımı hissediyorum. Cesedimi kemiren kurtlara sonik mirasım olacak. “Size nasıl yardımcı olabilirim?” “Tarık... Kocam, bu akşam yaş günü de.” Sık sık, yine mi düdük makarnası yaptın diye espri yaparak buna kahkahalarla gülen, yıllardır Paris’te oturan ibne kılıklı yeğeninin getirdiği bulyonlarla evi sürekli sığırkuyruğu çorbası kokutan, asılmadığı tek bir arkadaşımı bırakmayan iri yarı ve hantal biriydi kocam. Beni attığı sopayı geri getiren biri gibi gören, bunu yapma hevesimi de aşk, sevgi ve saygı kelimelerinin önüne az, eksik, hiç cinsinden zarflar koyarak derecelendiren egoist alçağın tekiydi. Altı ay önce ayrılmıştık. Kanunen boşanmak üzereydik. O anda otuz metre ötede sevgilisiyle oturan adamdan ne kadar nefret ettiğimi Allah biliyordu, ama nedense eski kocam diyememiştim. “Anlıyorum. Şöyle bir şey belki…” Adamın elindeki küçük beyaz bibloyu gördüğümde bilincimle bilinçaltım arasındaki kapının eşiğinde duran ve daima ne istediğini bilen Asıl Aslı “Evet, bu,” diye haykırmıştı. Bense tırsmıştım biraz. Sekiz santim boyunda, boynuzlu, çatal tırnaklı, şalvarını delip çıkmış uzun kuyruklu, koca kafalı ve geniş sırıtmalı bir şeytan biblosunun içimde bu denli güçlü bir duygu sarsıntısı yaratacağını tahmin etmezdim. Biblo tamamen beyazdı. Hiçbir yerinde boya olmamasına rağmen en ufak ayrıntısı bile kolaylıkla görülebilmekteydi. “Şalvarlı Lucifer. Bu sabah geldi. Yeni bir seri. Siftahı sizle yapacağım inşallah.” Aklımdan, alacağımdan nasıl böyle emin olabiliyorsunuz sözleri geçerken, hayretle çantamı açmakta olduğumu fark ettim. “Ne kadar?”


“10 lira. Dediğim gibi bu serinin ilki. Normalde 62,50’dir fiyatı. Her seri 16 ile 26 adet arasında biblodan oluşur. Yapımcıların takdiri böyle. Bu serilerden ilk satılan biblo siftah olarak nitelenir. Uğur getirsin diye ucuza verilir. Mallar muhayyer değildir. Müşterinin seçimi nihaidir.” Cüzdanımdaki yegâne onluğu adama uzattım. Köşelerden birinden bir santimlik bir parça kopuktu. Farkında olmadan birinden almıştım. İki kez alışveriş sırasında reddedilmişti. Adam kibar bir hareketle onluğu alıp hemen sağında duran Çin işi süslemeli tahta bir kutuya attı. Yırtığı görmüş, ama aldırmamıştı. Eğer parayı kabul etmeseydi sonra gelir alırım deyip, çıkacaktım. İçimde bibloyu bir an önce eski kocama vermek için güçlü bir istek belirmişti. Korkutucu derecede baskın bir duyguydu. Kaçma güdümü gıdıklayan bir yanı vardı. “Yakından bir bakın. Ayrıntı zenginliği yönünden eşsizdir. Bu zamanda bu tür iş çıkmıyor pek. Ne yazık ki… İnsanlar görselleşme adı altında sığ yüzeylere yayılmayı yeğliyorlar giderayak. Çok bakıyorlar, az görüyorlar.” Şalvarlı şeytancığın ayrıntı bolluğu müthişti gerçekten. Sanki insan büyüklüğündeymiş gibi alengirli algılıyordum. Şalvarının kırışıkları, üç günlük sakalının uçları, çarıklarının dikiş yerleri, beyaz göz bebeklerinden yansıyan çevre renkleriyle müthiş bir teşhir gücüne sahipti. Parmağımla şişçe duran göbeğine dokunurken Tarık’ın forsu buna sökmez diye düşündüğümü hatırlıyorum. Bir de asla o kıtipiyozun yaş günü partisine gitmeyeceğim için maalesef bunu kendisine bizzat veremeyeceğim düşüncesi geçmişti aklımdan. Tıpış tıpış gittim ama. Ayrıldıktan sonra satın aldığım ve hiç giymediğim kırmızı elbisemi giyerek hem de. Arızalı ilişkiler pizza kulesi inşa etmektir, derdi tirildetir türünde yazan bir dostum. Geçimsizlik ekstra kat çıkmak olur ve ardından kaçınılmaz yıkım gelirdi. Tarık’la birçok konuda anlaşamıyorduk, ama ağırlık merkezinden aşağı salınan çekülün değdiği noktanın taban alanından dışarıda kalmasının nedeni adamın harama uçkur çözme hobisiyle ilgiliydi. O olmasa mazoşist yapım daha yıllarca dayanırdı. Tarık beni evli kaldığımız sekiz yılın özellikle son çeyreğinde defalarca aldattı. Biri de eski bir arkadaşımdı üstelik. Boşanma bu nedendendi. Sineye çekecek halim kalmamıştı. Eğer bu işi hakkaniyetli bir mal bölüşümü ile halledebilseydik şimdi burada yatıyor olmazdım. Tarık para işlemlerini idare ettiği ve muhtemel boşanma zamanını tahmin ettiği için ortak hesabımızda tek kuruş bırakmamıştı. Beraber aldığımız ve kirada olan, su içinde yarım milyon lira eden katı benden habersiz satarak parayı iç etmişti. Beraber oturduğumuz evle ilgili bir sürü borç biriktirmişti kasıtlı olarak. Kısacası boşanma sonrasında yirmi yıl avukatlık yaparak elde ettiğim tüm kazanımım uçmuş gitmişti elimden. Belki daha da kötüsü arkadaşlarımın önemli bir kısmının enayiliğim yüzünden Tarık’ın bütün bunları yapmağa hakkı varmış sonucuna varmasıydı. Ben 1.61 boyunda, elli kilo ağırlığında ve kırk dört yaşında küçücük bir kadındım. Bana bunu yapmaya hakkı yoktu. Eski kocamın bana yaş günü davetiyesi yollaması kendine aşırı güveninden kaynaklanmaktaydı. Otuz dört yaşındaki müstakbel karısını göstermek istemesi ikincil bir nedendi. Benden genç kadınlarla fingirdediğini bilmekteydim zaten. Merak saikiyle geleceğimi zannetmekteydi belki. Siftah dükkânı olmasaydı tozumu bile göremezdi. Parti, yakın zamanlara kadar yüzde elli hissesine sahip olduğum evde verilmekteydi. Kapıyı nişanlısı açtı. Yüzündeki telaşımsı kıpırtıyı beni beklemiyor olmasına yordum. O da kırmızı bir elbise giymişti. Yerçekiminin gücüne teslim olmaya başlama aşamasındaki iri memelere sahip hoş bir kadındı. Onu bir kez uzaktan görmüştüm. Bağdat Caddesi’nde. Tarık’la el ele yürüyorlardı. Bir zamanlar Tarık’la sıkça gittiğimiz Yaldızlı Kiraz pastanesine gidiyorlardı. Kendimi yılkı atı gibi hissetmiştim. Az kalsın arkalarından gidip olay çıkaracaktım. Kendimi güçlükle engelledim. Geri dönüp yürümeye başladım. Öfkeden her tarafım titriyordu. Birden Siftah adlı bir dükkânın kapısının


önünde durduğumu fark ettim. Kadın bana kendini tanıttı ve on bahar az eskitmişliğin rahatlığıyla beni tepeden aşağıya süzdü. Herkes yaşımdan az gösterdiğim konusunda hemfikirdir. Kadının yüzünde beni umduğundan daha az virane bulmanın hayal kırıklığını okumak zevkliydi. Tarık’ın beni gördüğündeki yüz ifadesi beynime çakılı duruyor. Kıçını olanca haşmetiyle sergileyen beyaz pantolon ve üstüne de mor bir gömlek giymişti. Kısa kır saçları güneş yanığı yüzüne hoş bir kontrast yapmaktaydı. Altları hep mor duran boğa gözlerinde iki kırmızılı kadını bir arada görmenin şaşkınlığı vardı. Bunu kayranın bir işareti olarak algılamış mıydı acaba? “Geldin ha?” Beni öpmesine izin vermedim. Birlikte yattığımız son geceyi hatırlamıştım. Ahmak kafam hâlâ Tarık’ın bana bu kadar adice davranmayacağını, uzlaşabileceğimizi ummaktaydı. Çok sarhoştu. Bana hoyratça sahip olmuş ve yanımda sızıp kalmıştı. 1.85 boyunda 105 kilo ağırlığındaki cüssesine rağmen aşırı kırılgan bir durumdaydı. Elimde yastıkla onu seyrettiğim an canlanmıştı gözümde. Bir kez kalp krizi geçirmişti. Uyku apnesi sorunu vardı. Kocaman göbeği nedeniyle ikinci kalp krizi yakında tekrar ziyaretine gelebilirdi, ama o kadar sabrım yoktu. Ben de içmiştim biraz. Sarhoş falan değildim yalnız. Yastığı olanca gücümle yüzüne bastırsam belki işini bitirebilirdim. Mağdurdum. Haksızlığa uğramıştım. Saniyelerce yastık elimde öyle durmuş ve sonra gözyaşlarımla ıslatmak üzere yerine koymuştum. Sabah eşyalarımı toplayıp annemin evine gidecektim. Çantamdan hediyesini çıkartıp uzattım. Bunu yaparken 52. yaşı nedeniyle temennilerimi yazmadığımı ayrımsadım. Hediyesini Siftah’tan ambalajlanmış haliyle getirmiştim. ‘Sana bir şey aldım.’ Tarık bendeki bir değişikliği fark etmişti. Bunu çözmeye çabalıyordu. Sanki bir şey dikkatini dağıtıyor gibiydi. Antetsiz beyaz kâğıdı önce elinde bir tarttı. Sonra aceleyle yırttı. Bibloya bakakaldı. Yüzünde ne yapacağını bilemez bir ifade belirdi. İçeride Tarık ve sevgilisinden başka beş kişi daha vardı. Sadece birini tanıyordum. Kendi gibi emlakçı olan liseden arkadaşı Feyyaz. Nefti renginde bluz giymiş genç kısa siyah saçlı bir kadınla sohbet etmekteydi. Arkası bana dönük olduğu için geldiğimi henüz fark etmemiş numarası yapması pek abartılı durmuyordu. Uzun boylu, siyah pantolon, siyah gömlek giymiş genç bir sarışın kadın, taksitle aldığımız pahalı beyaz divanımda oturmuş şarap içiyordu. Yüzünde ben burada ne yapıyorum ifadesi vardı. İki adam ayakta durmaktaydı. Biri, krem rengi ceket, siyah pantolon giymişti. Orta boylu, güçlü yapılıydı. Yanında duran topluca, kısa boylu adam eliyle omzuna dokununca başını tamam anlamına salladı. Gözleri kanlıydı. Daha saat on bir bile olmadan midesine epey alkol boca ettiği belliydi. Adamın hemen çekip gitmesi için özel bir neden var gibiydi. Bunun Tarık’ın dikkatini dağıtan şey olduğunu hissetmekteydim. Havada arızalı tansiyon sporları gezinmekteydi. Krem ceketli adam kapıdan çıkarken diğer kırmızı elbiseli kadına bir işaret yapmış olmalıydı. Kadın, bakışlarıyla, şimdi sırası değil sinyali yolladı. Bu sıradan haberleşme nedense eski kocamı inanılmaz derecede sinirlendirmişti. Tarık elindeki bibloyu adama doğru salladı ve “Ulan deyyus, hâlâ siktir olup gidemedin mi?” dedi. Sonra bana döndü. Şalvarlı şeytancığı neredeyse burnuma değecek kadar yaklaştırdı. ‘Sen... Senin ne işin var burada? Söyle ha!” Ablak yüzü öfkeden kıpkırmızı olmuştu. Daha önce defalarca dayağını yediğim biriydi, ama korkmuyordum. Sen davet ettin ya diyeceğim sırada bir gümbürtü koptu. Tarık’ın mor gömleğini delen bir kurşun kalbimin hemen altına saplandı. Öne doğru sarsılan iri cüssenin karnının üst kısmı kan içinde kalmıştı. Sancı şeklinde benim göğsüme sıçramış bir lekeydi sanki. İkinci kurşun boy farkımız nedeniyle şahsa özeldi. Tarık’ın alnı guguklu bir duvar saatinin kuş kapısı gibi


açılıvermişti. Az önce, ziyaret saati öncesinde ifademi alan kadın polis, kocamın müstakbel karısının, koruma olan sabık sevgilisi tarafından, ruhsatlı tabancasıyla vurulduğunu söyledi. Adam partiye eski sevgilisi tarafından davet edilmişti. Bu kesinlikle Tarık’ın fikri olmalıydı. Güç gösterisi olarak sabık sevgililer de çağrılmıştı. Tarık aslında adamı sindirmeyi başarmı��tı. Ben geldiğimde gitmek üzereydi. Sarhoştu, ama silah kullanmayacak kadar kendindeydi. En azından o gece. Gözlerindeki ifadeyi açıkça gördüm. Kıskanç ve ihtiraslı biriydi. Kadını Tarık’a mal etmezdi kolay kolay. Şalvarlı şeytancık iki adamı da baştan çıkarıverdi. Geri adım atarak az önce üstünden atladıkları mayına bastılar. Kol saatime baktım. 03.02. Yalnızım. Bu öğle üzeri oda arkadaşım taburcu oldu. Yerine kimse gelmedi. Annem, babam ve en iyi arkadaşım Nermin gece kalmak için çok ısrar ettiler. Onları, buna gerek olmadığına güçlükle ikna ettim. Doktorların iki gün sonra evime gidebileceğimi söylemeleri de etkili oldu. İçinde resmim olan gazete, solumdaki komodinin üzerinde duruyor. Kıskançlık can aldı başlığı ne kadar yanıltıcı. Mağdur olmak, ağır eziyet. Kin, haklılık zarfını aşındırarak delen asit. Zihinde dolanan şiddet fikri haklılık terazisinde ters dara oluyor. Yediğim kurşun elimde yastıkla yatakta kendinden geçmiş adamı seyrettiğim anların bedeli. O dükkân, her sokakta mutlaka bir tane bulunan alelade bir işyeri. İçinde bazen biblo, bazen sabun, bazen de incik bocuk satılıyordur Allah bilir. İnsanın niyeti çevremizdeki uzayı uyarlıyor olmalı. O şalvarlı biblo bir çeşit niyet gerçekleştiricisiydi sanırım. Satıcı da her aynaya bakışımızda muzipçe ensemize üfleyen o kadim varlık. Kalan ömrümde asla o dükkânın olduğu yere gitmeyeceğim. Bağdat Caddesi’nde tam o noktada Siftah adlı bir yer olmadığından eminim. Aynı noktaya iki kez yıldırım düşmez derler, ama ben batıl itikatlı biriyimdir. Eğer serinin ilkini almasaydım büyük bir ihtimalle şu anda size bunları anlatamayacaktım. Hiçbir güç artık adımlarımı o tarafa süremez. O beyaz divanlı ev ve bankadaki paracıklar Tarık’la hâlâ evli olmamız nedeniyle tekrar benim olacak. Eski anahtarlarım bir yerlerde duruyor. Adamımı iyi tanırım. Kilidi değiştirmediğine bahse girerim. Buradan çıkınca ilk işim evime gidip etrafa bir göz atmak olacak. O bibloyu bulamayacağıma da bahse girerim. Çünkü o sessizce yanan bir fitil gibi tekinsiz ve kim bilir hangi formda şu anda sizlerden birinin çantasında ya da torbasında durmakta.

Sadık YEMNİ İllüstrasyon Mehmet SEVİNÇ http://mehmetsevinc.deviantart.com


SÖZLERİN ÇEŞİTLİLİĞİ Belirsiz bir zaman dilimi. Ülke: Türkiye, Yer: Eski başkent Ankara’da bir TV kanalı ve o kanalda yayınlanan ve “enva-i akval” isimli bir tartışma programı. Konuklar: Harem ve selamlık düzende oturan insanlar ve rejimi onların yıkıcı hareketlerinden, fikirlerinden korumak amacıyla kurulmuş kolluk kuvvetleri. Programın sunumunu ve konukların yargılamasını ekranların en popüler siması Abdûlmuttalîp hoca efendi(!) yapmakta. Abdûlmuttalîp hoca efendi aynı zamanda sık sık ağlamasıyla da meşhur bir zat. Peki, neler dile getirilmekte programda? Konuşulanlara kulak verelim isterseniz: — Günahkârların yıkılmamış son eserlerini yıkmak amacı ile ekibimle beraber kafirtepede dolanırken o uğursuz mekâna girdiğimi hatırlıyorum. Bunu neden yaptığımı bilemiyorum neticede bu işi yapabilecek robot srn6 varken hem kendimi hem de ekibimi tehlikeye atıyordum. Kafam karışık bir halde bende mi bir gariplik var yoksa bulunduğum yerde mi karar vermek zor diye dolanırken anlatacağım olaylar meydana geldi. Aslına bakarsanız her şey biranda olup, bitti. Kirpiklerim birbirine kavuşmadan bir ışık huzmesinde buldum kendimi. — Lütfen kızım söylediklerine dikkat et. Selamlığı galeyana sevk edici cümleler kurma. Hem kendi başını yakarsın hem de kanalın. İstirham ediyorum lütfen. — Peki, hoca efendi. Ne olur acemiliğime verin. Neyse, ortalık o kadar aydınlıktı ki mecburen gözlerimi kapatmak zorunda kaldım. Gözlerimi açtığımda ise hayatımda ilk kez duyduğum sesler sol arka çaprazımdan yaklaşmaya başlamıştı. Seslerin bende uyandırdığı etki bilindik olmasına rağmen ne olduğunu çözememiştim. Sanki kadim zamanlardan gelen bir dildi bu. Bilindik ama bir o kadar da uzak. Biraz kulak kesilince konuşulanın eskiden bu ülkede konuşulan ve halen daha yeraltında bulunan kendilerine devrimci diyen bölücülerin konuşmaya devam ettikleri İstanbul Türkçesi olduğunu anlamam uzun sürmedi. Ne kadar rejime sıkı sıkı bağlıysam da geçmişi öğrenmem işimin bir parçası. Ses, alt katlardan geliyordu. Adımı sayıklayan ve beni yanına çağıran bir ses sürekli “Ümmü Gülsüm, çocuğum buraya gel, beni dinle, kendini ve ülkeni aydınlat ve sonra da bana doğru bildiklerini anlat. Uzun zaman oldu birileri ile konuşmayalı,” diyordu. Temkinli adımlarla zeminden biraz yüksekte bulunan katafalka doğru gittim. Katafalkın arkasında onun mezarının olduğu bölüme inen ve zannımca geçmişteki savaşta kullanılan bomba ile açılmış bir deliğin başında durdum. Ortalık gündüz olmasına rağmen oradan gelen ışık ile apaydınlıktı. Aşağıya ip merdivenimi sarkıtıp yavaşça indiğimde ise kusuruma bakmayın ama cezamı çekmek adına söylüyorum hayatımda gördüğüm en aydınlık yüzlü insanı gördüm. Işığın içerisinde idi. Yüzünde tarifi imkânsız ölçüde sıcaklık barındıran bir gülümseme yer alıyordu. O’na karşı sistemli olarak yürüttüğümüz ve tüm kazanımlarını yerle bir ettiğimiz adam ışığın içerisinde vakur bir şekilde ayaktaydı. Dudakları oynamadan “Hoş geldin çocuk,” demişti. O anda bağırmak istedim ama dilim bağlanmıştı adeta. Sesim kısılmış, soluğum kesilmişti sanki. Bir iki yutkunmaya çalıştım kuruyan boğazımı ıslatabilmek adına ama olmadı. Birden sol elini kendinden ileriye doğru bir yeri işaretlercesine uzattı. Eliyle gösterdiği yerde kabrinin etrafındaki topraklardan birinden bir pınarın çağıldamaya başladığını gördüm. — Sana şahadet edecek birileri var mı evladım? 3 şahit bulman gerekli ki Mushaf üzerine yemin etmeden ben ve konuklarım sana inansın. Varsa belirt ve devam et. — Evet, var hoca efendi. Devamı ise şöyle efendim: Çekingen bir şekilde pınara doğru ilerledim ve o zamana kadar içtiğim sulardan daha leziz bir su içtim. Suyu içmemle beraber pınarın kaybolması bir oldu. Sonra da o topraklar hareket etmeye başladı. Bir kısmı yere ülkemizin haritasını çizdi. Daha doğrusu bölünmeden önceki haritayı oluşturdu. Kalan kısmıysa ömrümde gördüğüm


en güzel ve rahat koltuğu oluşturdu. Oturdum. O ise hep okuduğumuz o kitaplarda yazılanlar gibi anlatmaya başladı. İlk kuşak padişahların yaptığı hataları, verdiği kararları, katlanmak zorunda olduğu kayıpları, her şeyi anlattı. Ve şu sözleri size hatırlatmamı istedi: • Bu memleket, dünyanın beklemediği, asla ümit etmediği bir müstesna mevcudiyetin yüksek tecellisine, yüksek sahne oldu. Bu sahne yedi bin senelik (en aşağı), bir Türk Beşiğidir. Beşik tabiatın rüzgârlarıyla sallandı; beşiğin içindeki çocuk tabiatın yağmurlarıyla yıkandı, o çocuk tabiatın şimşeklerinden, yıldırımlarından, kasırgalarından evvelâ korkar gibi oldu; sonra onlara alıştı; onları tabiatın babası tanıdı, onların oğlu oldu. Bir gün o tabiat çocuğu tabiat oldu, şimşek, yıldırım, güneş oldu. Türk oldu. Türk budur. Yıldırımdır, kasırgadır, dünyayı aydınlatan güneştir. • Büyük olmak için kimseye iltifat etmeyeceksin, hiç kimseyi aldatmayacaksın, ülke için gerçek amaç ne ise onu görecek ve o hedefe yürüyeceksin. Herkes senin aleyhinde bulunacaktır, herkes seni yolundan çevirmeye çalışacaktır. Fakat sen buna karşı direneceksin, önüne sonsuz engeller de yığacaklardır; kendini büyük değil küçük, zayıf, araçsız, hiç sayarak, kimseden yardım gelmeyeceğine inanarak bu engelleri aşacaksın. Bundan sonra da sana büyük derlerse, bunu söyleyenlere güleceksin. • Toros Dağları’na bakınız, eğer orada bir tek Yörük çadırı görürseniz ve o çadırda bir duman tütüyorsa, şunu çok iyi biliniz ki bu dünyada hiç bir güç ve kuvvet asla bizi yenemez. • Ve şunu unutmayın ki acizler için imkânsız, korkaklar için müthiş gözüken şeyler kahramanlar için idealdir. Yıktığınızı sandığınız devlet elbette ki kaybettiklerini sizden ve işbirlikçilerinizden geri alacaktır. Stüdyoda buz kesen ortamda donan, gözlerine perde çekilmişçesine tepkisiz duran kolluk kuvvetleriyle izleyicilerin arasından bir kedi gibi sessizce çekip giden ve bina dışına çıkar çıkmaz kayıplara karışan Ümmü Gülsüm’ün canlı yayında sarf ettiği bu sözler kendilerini sessizliğe gömen azınlığın yüreklerindeki o özgürlük ateşinin tekrar yanmasına neden olmuştu. Herkes önüne geleni sürükleyip atan deli bir çığın enerjisi ile hareket etmiş, 50 yıllık sürecin yok ettiği kimlik geri gelmiş, ulusun bütünlüğünü esas alan ve geçmişte kural koyucuların yaptıkları hataları elimine eden bir sistem kurulmuş, işbirlikçilere verilen topraklar akılcı taktiklerle geri alınmış, O’nun işaret ettiği tam bağımsız ülke hedefine geç de olsa bile ulaşılmıştı. Yeniden açılan meclisin girişine yazılan şu söz her şeyi özetliyordu aslında:”Kazanımlar, kaybedilişlere meydan vermemelidir.” Mustafa KILCI mustafakilci@gmail.com İllüstrasyon Gülhan SEVİNÇ


NORTHLANDER: SVEN THE RETURNED Brian Wood DMZ çizgi romanından tanıdığımız başarılı bir yazar. Bu kitabını da internette oldukça iyi yorumlar alınca incelemeye karar vermiştim. Gördüğüm karışık bir kitap oldu. Northlanders, Wood’un kendi deyimiyle bir Viking hikâyesi. İlk ciltte Sven adında bir paralı askerin, Bizans imparatorluğunun başkenti o zamanın İstanbul’undan evine dönmeye karar vermesiyle başlıyor. Sven’in babası ölmüştür ve krallığın başına geçmek için geri dönmelidir. Sven evine dönen kahraman karakterine benzese de umursamaz kişiliği ve para dışında bir şey düşünmeyen hali ile ilk sayfalarda pek de sevilecek bir karaktere benzemiyor. İstanbul’daki Bizans Varangian askerlerinden ayrılıp evine döndüğünde pek de iyi karşılanmıyor. Amcası tarafından öldürülmeye çalışan Sven Bizans’ta gördüğü modern hayat yüzünden Vikinglerin arasında farklı kalıyor. 200 sayfa hikâyede büyük savaş sahneleri, gerçekçi gözüken Viking hayatından kesitler ve karanlık bir hava var. Wood’un Vikingleri efsane olacak Vikingler değiller. Kuzey İskoçya’yı istila etmiş bu barbarların arasında geçenler de biz modern okuyucu için farklı bir bakış açısı getiriyor. Ne yazık ki etkileyici olsa da Wood’un seriye yeni başladığı ve aklındakileri oturtmaya çalıştığını fark ediyorsunuz. İlk bölümlerde tempo da hikâye de sanki yerine oturmuyor. Ne zaman ki Sven şaşırtıcı bir iş yapıp hikâyeyi değiştiriyor o zaman bambaşka bir çizgi roman okuyorsunuz. Öyle ki tam işler çözülüyor derken altıncı bölümün sonunda her şey gene tepetaklak oluyor. Kuzeyliler azılı düşmanlarıyla karşılaştıklarında ittifaklar değişiyor. Etkileyici çizimleri olan farklı bir çizgi roman okumak isterseniz Northlanders’ı tavsiye ederim. İtalyan çizer Davide Gianfelice öyküye kendine özgü çizimiyle çok şey katıyor. Ayrıntılı çalışması sayesinde sayfalarda uzun zaman geçiriyor, hikâyenin geçtiği zamana dalıp gidiyorsunuz. Gökçe Mehmet AY http://turkcebkf.wordpress.com


DOĞUM Kadın, kadim surun tepesinde, ayaktaydı; bembeyaz elbisesine, bembeyaz tenine tezat oluşturan kapkara saçları, soğuk rüzgârda kara bir pelerin gibi salınıyordu. Deniz yeşili, çevreleri deliliğin bıçağı ile çizilmiş çizgilerle dolu gözleri, ovaya tembelce uzanmış, ışıltılı şehrin üzerindeydi. Kadının şarap kırmızısı dudakları aralandı: “Yapma… Ne olur… Uzatma şu konuyu.” Sözlerine cevap gelmedi. Kadın hafif bir tebessümün izlerini taşıyan yeşil gözlerini, oldukça şişkin karnının üzerinde kavuşturduğu ince, beyaz ellerine çevirdi. Bir gözyaşı düştü bu ellerin üzerine. “Ne olur… ço-çocuk –” “Lütfen,” dedi sert, soğuk bir ses, adeta tıslamayla çıkmıştı. “Lütfen, bırak duygu sömürüsünü. Yedik bir bok. Ceremesini de paşa paşa çekeceğiz. Kimse benim için ‘sevgilisinin akıl hastası olduğunu öğrenince karnındaki bebeği ile terk etti’ diyemeyecek.” Sesinde nefretten çok, bir umursamazlık seziliyordu. Konuşan, surun kenarında oturan, bir ayağını aşağı sarkıtmış, siyah takım elbiseli bir adamdı. Adamın omuzlarına dökülen düz, kahverengi saçları dalgalanıyordu. Esmer yüzünde, büyük olmasına rağmen masumiyetten uzak gözleri parıldıyordu. Bir kolunu kendi beline dolamış, diğer kolunu da buna dayamış, çenesindeki keçi sakalını sıvazlıyordu. Düşünceli olmaktan uzaktı, daha çok zihninde bir takım karanlık oyunlar tasarlıyormuş gibi görünüyordu. Kadın öfkeliydi, üzgündü, nefret duyuyordu, sevmemesi gerektiğini bildiği birine karşı derin duygular besliyordu ve tüm bu duygular birbirine girmişken ruhu, hepsini bastıran bir acı ile kavruluyordu. Simsiyah bir boşlukta düşüyormuş gibi hissediyordu kendini, çırpındıkça, kurtulmaya çalıştıkça karanlık daha da yoğunlaşıyor ve kadın daha hızlı düşüyordu. Zihninin oynadığı karanlık oyunlar onu çılgına çeviriyordu. Kızını doğurmaya çok önceden karar vermişti, ama şimdi doğru kararı verdiğinden hiç emin değildi. Kızının varlığı onu kâbuslara ve dayanılmaz korkulara sevk ediyordu. Fakat kızın babasına öyle büyük bir aşkla bağlıydı ki… “Bunu yapamam,” dedi kadın. “Seninle evlenemem.” Adam sıkıntı dolu bir nida koyuverdi ve ayağa kalktı. Kadına bakmadan, aynı hissiz ses tonu ile konuşmaya başladı. “Bunu defalarca tartıştık. Bir metresim olduğunu bilmek seni üzecek, biliyorum. Ama umurumda değil. Çocuğu neyle büyüteceksin? Onu nasıl okutacaksın? Peki ya gazetelere beni manşet yapmayacağını nereden bilebilirim? Kusura bakma, metresim olacağı gerçeği ile yaşamak zorundasın, çünkü seni sevmiyorum ve sen de bunu biliyorsun!” “Bu çocuk–” “Evet, bu çocuk benim. Ne olmuş yani? Bu çocuğun babası bensem bile, bu beni seni sevmeye mecbur etmez. Sana söyledim: çocuk falan istemedim ben. Ama çocuk benim isteğim dışında oldu diye seni yüzüstü bırakacak değilim. Bu şehri görüyor musun? Ben bu şehrin kralıyım. Ben bu cehennemin şeytanıyım! Ve sen ünümü zedeleyip beni tahtımdan edemeyeceksin.” Kadın başını iki yana sallayıp gizlice gülümsedi. “Şeytanmış,” diye söylendi kendi kendine. Adam bunları sanki basit bir konuda görüşünü bildiriyormuş gibi kendinden emin söylemişti,


hâlbuki söylediği sözlerin öneminin farkında değildi. Kadın çevresi morarmış, altı çökmüş gözlerini adama çevirdi. Dudaklarında az önceki gizli gülümsemesinin son kalıntıları vardı. Adam çaresizlikle titreyen kadına bakmıyordu. Kadın, adamı kolundan tuttu ve yavaşça kendisine çevirdi. Gözleri ve dokunuşu şefkatle doluydu. “Yüzüme bak.” Adam bu emir üzerine ister istemez ışıltılı, yeşil gözlere baktı. Şefkatle dolu bu gözlerde minicik bir çatlaktan, kendisi için, kontrol edilemez bir şekilde büyüyen, sabırsızlıkla karışmış nefreti gördü. “Sen mi şeytansın?” diye fısıldadı kadın. “Sen nasıl şeytan olabilirsin? Benim iyiliğim için çırpınıyorsun burada. Ben seni hak etmiyorum.” “Ne şimdi bu?” dedi adam öfke ile. “‘Seni hak etmiyorum’ numarasına sığınacak kadar çaresiz mi kaldın? Ben yemem bu numaraları. Merve ile evlendiğim anda skandal yaratacaksın. Beni mahkemeye verip benden dünyanın parasını koparacaksın.” Adamın gözleri sert balçıkla sıvanmış, iki kara delikti ve aslında bu gözlerde anlamanın tek bir pırıltısı dahi yoktu. “Hayır, hayır!” Kadın artık çileden çıkmak üzereydi. “Yemin ederim, hayır. Anlamıyorsun. Bir kez olsun dinlesen beni.” Adam silkindi ve kolunu kadından kurtarmaya çalıştı. Fakat kadın sıkı sıkı yapışmıştı adamın koluna. Adam öfke fışkıran kibirli gözlerini, aynı derecede öfkeli kadına çevirdi. “Seni sevmiyorum!” diye haykırdı kadına. “Ama seni neden sevmiyorum, biliyor musun? Beni seninle evlenmeye mecbur ettiğin için. Neden doğum kontrol haplarını almadığın halde aldım dedin bana? Sen bir şeytansın!” “İşte!” dedi kadın gülümseyerek. “İşte, ondan bahsediyorum! Ben haplarımı alıyordum, gerçekten–” “Ne! Bu da ne demek? Bırak kolumu, Allah’ın delisi!” Adam kolunu kadından kurtarmayı başardı. Kadın iki adım geriledi ve sendeledi. Dengesini zar zor sağladı. Çaresizlikle büyümüş gözleri birden acıyla kısıldı. Karnında yakıcı bir sancı dirilince, eliyle, sessiz bir çığlık ile açılmış ağzını kapattı. Adam, titreyen kadına tehlikeli bir sessizlikle bakıyordu, yumruklarını sıkmış, derin derin soluyordu. Rüzgâr bile susmuş, olacakları bekliyor gibiydi. Sessizlik, derinden gelen bir Nokia melodisi ile bozuldu. Ses, adamın ceketinin cebinden geliyordu. Kadın bir an için karnındaki yakıcı acıyı unutarak irkildi. Fakat gözleri hâlâ, kendisini anlamadığı için nefret ettiği insana dikiliydi. Adam hiç istifini bozmadı. Elini cebine soktu ve telefonu cebinden çıkarıp gözlerini kadından ayırmadan açtı. “Efendim? Sen miydin Merve? Nasılsın?... Öyle mi? İşe dalmıştım o sırada, yoğundum. Pardon… Tamam, merak etme, birazdan oradayım… Ben de seni seviyorum.” Kadın artık hareket edemiyordu. Sancıların şiddeti artmıştı, bilincini yitirmek üzereydi. Ruhu yakıcı bir acının kucağındayken düşünceleri onu terk ediyordu. İşte sevdiği adamın tohumu olgunlaşıp meyve olmuş, dünyaya gelmek üzereydi. Çok, çok korkuyordu. Adam boş gözleriyle son bir defa baktı kadına. Sonra dönüp surun merdivenlerine doğru yürüdü. İlk basamağa adım attığında duraksadı ve öylece kalakalmış kadına son kez baktı. Kadın sessiz bir hayalet gibi duruyordu surun üstünde. Kesik kesik nefes alıyordu, ciğerleri tıkanmış gibiydi. Tarif edilemez bir acıyla kasılmaya başlamıştı bedeni, fakat bu kez sadece karnında değil, nefes kesici bir şekilde her hücresinde hissediyordu acıyı. Elbisesinin etekleri, aniden kasıklarından boşalan su ile sırılsıklam oldu. Bunu gören adam doğumun başladığını


anlayarak ileri atıldı ve kadını yere düşmeden hemen önce kollarına aldı. Kadının fal taşı gibi açılmış gözleri acıyla seğiriyordu. Boğazından kesik kesik aldığı soluğun hırıltıları yükseldi. Bağıramıyordu bile. Ancak fısıldayabildi. Onun bir şeyler söylemeye çalıştığını anlayan adam kadına doğru eğildi. “Kaç,” dedi kadın. “Ne?” Adam doğru mu anlamıştı? Her taraf yavaşça karanlığa gömülürken kadının gözlerinin önünde oluşan görüntü, kâbuslarındaki görüntünün aynısıydı: adamın dehşetle gerilmiş yüzü kadının içeriden çıkan bir pençe ile yarılmış karnına dönüktü. “Sana söylemeye çalıştım…” dedi kadın son nefesinde. “Çocuk senden değil…” Adamın haykırışları çakan şimşeklerin gürültüsüne karışırken adam çoktan sur merdivenlerine atılmış ve aşağı yuvarlanmaya başlamıştı. Akşam ezanlarının sesleri arasından gök gürültüleri duyulurken, kadının yattığı yerde kan gölü oluşuyordu. İçinde bulunduğu zarı yararak çıkan bir çift iblis kanadı gerindi ve kanatların sahibi, yeni ölmüş annesinin soğuk bedenine sarılarak gözyaşı döktü. Yağmur TELORMAN http://rosyfingereddawn.deviantart.com


ÇİZGİ YAŞAMIMIN BİR PARÇASI Türk edebiyatının usta yazarlarından Ayşe Kulin’in Veda’sı çizgi roman oldu. Biz de Gölge e-Dergi olarak çağdaş Türk edebiyatının önemli bir eserini çizgiye aktaran Cemil Cahit Yavuz’la Veda ve çizgi roman üzerine konuştuk. Bize Cemil Cahit Yavuz kimdir, kısaca anlatır mısınız? Ağustos 1958’de Sivrihisar’da doğmuşum. İlkokuldan sonra Yunus Emre Öğretmen Okulu’nda yatılı okudum. 1977’de İDGSA’ya girdim. Okulun adı daha sonra değişti. MSÜ Grafik Ana Sanat dalından 1984’de Y. Lisans mezunu oldum. İstanbul’a ilk geldiğim gün ilk karikatürüm de Gırgır dergisinde yayımlandı. Bir kaç yıl sonra Gırgır çizeri ve çalışanı oldum ve öğrenciliğim boyunca sürdürdüm. Okul sonrası yoğun grafik işlerden ve uzun aradan sonra Limon dergisinde çizmeye başladım. Sonra tasarımını da yaptığım Nankör ve Deli dergilerindeydim. Bu dergilerde karikatür, kapak ve çizgi romanların yanısıra ‘Nebula’ köşesini ve ayrıca ‘Vah Bulut’ tipini çizdim. Sonraları çocuk kitapları yaptım ve yazdım. Daha sonra grafik dil ağırlıklı dergi sayfaları hazırlamaya başladım. İlki, Hayvan dergisinde ‘Dingbat’ köşesiydi. Diğeri, Express dergisinde ‘Leke Oyunları’. Leke oyunları köşesini çizmeyi hâlâ sürdürüyorum. Bu arada, illüstrasyon ve grafik işler yapmaya devam ediyorum. Nasıl çıktı ortaya Veda çizgi romanı projesi, size bir öneri mi geldi yoksa siz mi “Ben Veda’yı çizmek istiyorum” dediniz?


Yayınevinin projesiydi. Çizer Behzat Taş, Everest’ten çıkan kitabı için yayınevine gittiğinde organize etmesini önermişler. O da çizebilir miyiz diye bana geldi. Önerilen şart ve zamanda böyle birşey yapmanın mümkün olmadığını söyledim. Sonra bir türlü ikna oldum ve çizmeye başladım. Bir ekip olarak projeyi gerçekleştirecektik. Ben sadece kurşun kalem çizimlerini yapacaktım. Planlandığı gibi olmadı, ben devam ettim. Realistik çizgi ile isteniyor olması, Ayşe Kulin isminin olması vs. gibi etkenler bu projeye beni çekti. Ayşe Kulin’le nasıl çalıştınız? Doğrudan senaryo olarak mı verildi elinize Veda yoksa hikâyeyi siz mi senaryolaştırdınız? Senaryoyu Ülfet Taylı yazdı. Bir aya yakın bir süre üzerinde çalıştı. Senaryo, yayınevine ve yazara da gitti. Olumlu görüş alınınca çizimlere başladım. Önce kitabın genel bir taslağını yaptım. Kabataslak çizimlerle karelemeleri yaptım ve sayfa sayısını belirledim. 150 sayfalık bir çizgi roman ortaya çıktı. Bu taslağı, yayınevi ve Ayşe Hanım da gördü. Taslak üzerine söylenen birkaç öneri oldu. Taslak epey işe yaradı. Hem hikâyeye iyice adapte olmayı, hem de bütünü görsel olarak görmeyi sağladı. Bu da kitaba nereden ve nasıl başlanacağının fikrini verdi.

Peki siz çizerken Ayşe Hanım mekân ve karakter çizimlerinize hiç müdahalede bulundu mu? Mekân, karakterler v.b. konularda görüş belirtti mi? Taslaktan sonra döneme dair görsel materyaller araştırdım ve ardından çizmeye başladım. Yaklaşık 30 sayfalık iş ortaya çıktı. Yayınevinde Ayşe Hanımla bir toplantı oldu. Bu 30 sayfalık çizgi üzerine konuştuk. Ayşe Hanım da mekân ve roman kahramanlarına esin kaynağı olan aile fotoğraflarını getirmişti. O fotoğraflar doğrultusunda tip ve mekânları yeniden biçimlendirdim. Hikâye kahramanlarının tiplerini, dekor ve giysileri oluştururken fotoğraflar çok işe yaradı. Bunların dışında doğrudan bir müdahale olmadı.


Olayın geçtiği dönemi çizmek için özel bir çalışma yaptınız mı? Güncel çizgi romanlara göre farklı bir çalışma izlemiş olsanız gerek. Aslında çok fark etmedi. Çünkü hikâye günümüz İstanbul’unda da geçse çizeceğiniz mekânları tanımanız ya da fotoğraflamanız gerekecekti. Sözkonusu iş 90 yıl öncesi olunca yararlanma kaynaklarınız güncel işlere göre tabii ki daha az oluyor. Gerçi işi kolaylaştıran etkenler vardı burada. Romanda bahsedilen konak, At Meydanı ile şimdiki Adliye Binası arasında bir yerde. Hikâyenin kahramanı, Osmanlının son Maliye Nazırı ve Maliye Binası da Beyazıt’taki şimdiki İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi binası. Maliye Nazırı da eve gelip giderken sanırım Divanyolu caddesini kullanıyordu. Bu mekân ve binalar çizgi romanda gözükmeliydi. Bu da kolay oldu. Çünkü romanda geçen mekân ve binalar aynı zamanda günümüzün tarihi binaları. Bir de 1920’lerin işgal dönemi İstanbul fotoğrafları, dönem görünümleri için kaynak oldu. Örneğin: o dönemin Akaretleri, Dolmabahçe Sarayı, Beşiktaş, Çemberlitaş, Kızkulesi, Eminönü ve Galata Köprüsü, Galata Kulesi, Haliç, Sultanahmet, Ayasofya, At Meydanı, Yıldız Camii vb. tarihi binalar, o dönemin görünümleri ile çizgi romanda yer aldı. Tüm bunları çizerken, dönemin sınırlı sayıdaki fotoğraflarının yanı sıra, günümüz görünümlerinden de yararlanıldı.


Veda’nın romanı ve çizgi roman aynı hikâyeleri mi içeriyor? Yoksa çizgi roman için yeni bir şeyler de yazıldı mı? Romana sadık kalınmaya çalışıldı. Ayrıca Veda romanının çizgi romanıydı bu. Ama şöyle bir sorun var; ne kadar sadık kalınsa da farklı anlatım diline sahip iki ayrı disiplinden bahsediyoruz. Ben bu uyarlamaları ağaç aşılamalarına benzetiyorum. Örneğin: Elma ağacına armut dalı aşıladığınızda o dalda elma çıkmaz. Ortaya çıkan ürün farklı bir tatta olan armuttur. Ama aynı gövdeye bağlı ve aynı kökten beslenirler. Bu işte de böyle olduğunu düşünüyorum. Aynı hikâyeyi anlatan iki ayrı anlatım biçimi sözkonusu. Ben çizgi romanı okumadan önce çizgileri seyreden bir okur olarak Veda’yı çok fazla konuşma balonu ile dolu buldum. Balon olmayan kare yok gibi neredeyse. Bunun nedeni ne? Esere sadık kalarak sınırlı sayfaya sığdırmaya mı çalıştınız yoksa Veda’yı okutmak mıydı amaç? Her ikisi de. Öncelikle senaryoya sadık kalmaya gayret edildi. Ayrıca biraz da zamanı kısaltma çabasıydı. İlk taslakta kenti, tanımlayan kareler çok olsun istemiştim. Örneğin, her 5-10 sayfadan sonra iki sayfayı kaplayan büyük kareler taslağa koymuştum. Hatta işgal dönemini tanımlayan katlamalı istanbul panoraması bile düşünmüştük. Bunu da yayınevi önermişti. Aslında, sayfa sayısı, teknik ve maliyetlerle ilgili konularda bir sınırlama konmamıştı. Tek sorun, zamanın kısıtlı olmasıydı. NTV yayınlarının “klasikleri çizgi roman okuyalım” projesinden sonra pek çok yazarçizer ve yayınevi ‘Biz de yerli klasikleri çizgi roman yapacağız,’ dedi, ama sanırım Everest Yayınevi’nden çıkan bu çizgi roman bir öncü. İlk örneğin klasik edebiyat yerine çağdaş Türk edebiyatından gelmesini nasıl yorumluyorsunuz?


Yayınevinin hangi niyetle buna yöneldiğini bilemem. Belki de ticari bir yaklaşımdır. İster klasik ister çağdaş edebiyatla başlasın, yayınevlerinin esen çizgi roman rüzgarına yelken açmaları çizgi adına iyi birşey. Bir öncü olduğunu söylediğiniz Everest yayınevinden çıkan bu çizgi romanın çizeri olmak da benim için sevindirici bir durum. Ayşe Kulin’le ya da Everest yayınevi ile yeni çizgi roman projeleriniz var mı? Şu an için yeni bir proje yok. Çizim için kaç saatinizi ayırıyorsunuz? Model ya da referans kullanıyor musunuz çizgi roman için? Son yıllarda genellikle grafik tasarımından çok çizim işlerim oluyor. Bu çizimler de projeler biçiminde geliyor. Kâğıda çizip ekolin boyayla renklendirdiğim çizimlere daha sonra bilgisayarda devam ediyorum. Bütün günümü ayırmıyorum. Grafik işlere, lekesel çalışmalara ve hazırladığım sergilere de zaman ayırıyorum.


Veda çizgi romanı için ayırdığım zamanı soruyorsanız kesintisiz çizdiğim, uzun zamanayırdığım günler çok oldu. Bu tür çizim işlerini başkaca işler arasında kotarmak biraz zor. Çünkü içinde yaşamanız gerekiyor. Kesinti ve kopuşların ardından her defasında yeniden başlıyorsunuz. Çizgi roman üzerinde çalışırken çok şeyden yararlanma ihtiyacı duyuyorsunuz. Fotoğraflardan yararlanmanın yanı sıra, bazı kareleri çizerken başka çizgi romanlarda nasıl yaptıklarına bakıyorsunuz. Bir de Veda’yı çizerken yaşadığım bir sorun vardı. Şimdiye kadar çizdiğim çizgi romanlar karikatür temelli olduğu için, figür ve karelerde karikatür eğilimlerini bastırma mücadelesi verdim. Çünkü karikatür daha çok hayale dayanıyor. Oysa Veda çizgi romanı gerçekçi kareler gerektiriyordu. Bu durum, dışarıdan daha çok yararlanma ihtiyacı doğurdu. Bu çalışma ne kadar sürdü? Yani 110 sayfalık kitabın senaryo, kurşun kalem, çinileme, boyama süreci ne kadar zamanınızı aldı. Senaryo ve ön taslak çalışması ile birlikte hazırlık çalışması yaklaşık bir buçuk aydan fazla sürmüş oldu. Asıl çizimleri yaparken, bazı sayfaları ve kareleri yeniden çizmem gerekti. Çok net bir takvim söyleyemem ama çizgi roman 5 ay çalışma masamdaydı. Renklendirme bilgisayarda sürdü. Balonları yapmak bile epey vakit aldı. Teknik çalışmaları da eklerseniz uzunca bir çalışma süresini kapsıyor.

Bize diğer çalışmalarınızdan da bahseder misiniz? Mesela hâlâ karikatür çizecek vaktiniz var mı? Devam ediyor musunuz karikatüristliğe? Karikatür değil ama çizgi yaşamımın bir parçası. Çizgi ile ilgili bir sitem de var: www.kentgorunumleri. com. Karikatürden gelen alışkınlıklarımı ise ‘Leke Oyunları’ çalışmalarıyla sürdürüyorum. Lekeler projeniz ne durumda, hâlâ devam ediyor musunuz? Evet, devam ediyor. Hayvan dergisinde ‘Dingbat’ diye bir sayfa hazırlıyordum. Sonra sergilenmeleri gündeme gelince ‘Leke Oyunları’ adı altında 2008’de sergiledim. Daha sonra bu çalışmalar, Express dergisinde Leke Oyunları köşesiyle yayımlanmaya başladı. Aynı zamanda www.lekeoyunlari.com sitesinde de yayımlıyorum bu çalışmaları. 21 Ekim 2010 ‘da ‘Yaşam Şekilleri’ adında yeni bir sergim olacak. Yine ‘leke işler’den oluşan. Çizgi roman okurken tercihiniz nedir? Serileri takip eder misiniz, ya da özelikle okuduğunuz bir kahraman veya çizer var mı?


Herhangi bir serinin takipçisi değilim. Çizgi ile ilgili her şey ilgimi çekiyor tabii. Mesela bir çalışmada renk konusunda ustalık gördüysem, bir tarz ve özgün yaklaşım farkettiysem, grafik yaklaşım taşıyorsa, çizgi duygusu varsa, çalışma ilgimi çeker. Özellikle stilize ve yalın işleri mutlaka incelerim. Bu konuda Tenten her defasında ilgimi çekmeyi başarmıştır Türk çizgi romanının geleceği hakkında ne düşünüyorsunuz? Türkiye’de çizgi roman, gazete ve dergilerin yer verdikleri kadar var olmuş. Gırgır dergisiyle birlikte mizahi çizgi romanlar ortaya çıktı. Bu tür dergilerin çoğalması, mizahi çizgi roman ve çizer çeşitliliğini de yavaş yavaş ortaya çıkartmaya başladı. Yayınevlerinin son zamanlarda çizgi romana olan ilgisi çizginin de gelişmesine neden olacak ve yeni çizerlerini de çıkartacaktır düşüncesindeyim. Bize zaman ayırdığınız için teşekkür ederiz.


BUZDAĞI Çizim masasının başında yarı uykulu gözleri kapanmak üzereyken telefonu çaldı. Sessizliğin ortasında koca bir çanın ötmesi gibi ürkmüştü. Arayanın numarası gizliydi. - Efendim? - …. - Efendim!!! - …. - Konuşmayacaksan bir daha arama! İki gündür bu üçüncü sessiz telefondu. Uykusuzluğun ortasında yeteri kadar sinirli olan Ayhan’ı bu sessiz telefonlar daha da sinirli yapıyordu. Balkona çıktı. Bir sigara yaktı. Dumanı derin derin içine çekerken rahatladığını hissetti. Açık hava iyi gelmiş, uykusunu da açmıştı. İkinci sigarasını sert bir kahveyle yakıp, uykuyu yolcu etti. Şimdi yeniden çizebilirdi. Masaya doğru yöneldi. Başladığı çizgi romanın 7. sayfasını çiziyordu.10. sayfaya geldiğinde bıraktı. Yatağına uzandı. Öylesine yorgun hissediyordu ki gözlerini tavana dikip düşünmeye başladı. Bir yandan da o çok sevdiği slow parçalardan birini dinliyordu. Bir sigara daha yaktı. Derken yine telefon… Bu seferki arkadaşıydı. - Yaşıyor musun? - Hayır, çiziyorum? - Ha ha. O zaman biraz yaşamaya çağırıyorum seni… Nefes almaya ihtiyacı olan Ayhan fazla direnmedi. - Neredesiniz? - Her zamanki yerde… Amerikan filmlerini andıran konuşmaları bittiğinde Ayhan kendi kendine güldü. Hazırlanıp, dışarı çıktı. Bomboş sokaklardan geçip, hareketli sahil yoluna doğru ilerledi. İnsanlar cıvıl cıvıl neşeli bir şekilde aşağı yukarı gezip, zaman öldürüyorlardı. Bu ona göre öyleydi ya da. Kendini karamsar gören arkadaşlarına hak vermiyor değildi bazen. Ama bu onun doğasıydı. Öyle diğer hemcinsleri gibi aşırı hareketli ya da cıvık olmayı sevmiyordu. Biraz resmi, biraz samimi bir kişiliği vardı. Bu iki ruh halini dengelemeyi iyi biliyordu. Sahilin sonundaki Deniz Bar’a girip arkadaşlarını aradı. Her zamanki yerlerinde oturmuş, birer içki söylemişlerdi. Normalden biraz fazla müzik sesi, sigara dumanı, arada yanıp sönen disko ışıklarının altında mavi gözleri daha da belirginleşip, parlıyordu. Gürültüden dolayı duyamadığı telefonunun yanıp sönen ışığını fark etti. Yüksek sesle cevap verdi. Yine aynı sessizlik. Kimdi bu? Neden konuşmuyordu? Nedendi bu gizlilik? O sırada Ayhan’ın ona en zıt, zıpır arkadaşı Serkan lafa girdi. - Hayranların peşini bırakmıyor. - Sorma, nasıl hayransa artık daha iletişim kurma aşamasına geçemedik. Aynı masadaki diğer arkadaşı Aysun: - Korkuyordur belki de… - Neden korksun benden? - Bilemiyorum bazen öyle sert bakıyorsun ki karşındakiyle arana duvar örmüş gibi. Ayhan beklenmeyecek bir kahkaha attı. -Abartıyorsunuz canım, beni biliyorsunuz, böyleyim işte. Belki biraz da görünüşümden. Size de malzeme çıkıyor bu durumda yani.


Serkan: - Evet, haklısın gitmeyin çocuğun üstüne daha fazla. Haydi, biraz dans edelim. - Bana dokunmayın da, dedi Ayhan. Dansla da pek arası yoktu. Oynayanları izlemeyi tercih ediyordu. Loş ve bir yanıp bir sönen renkli disko ışıkları üzerinden gelip geçerken Ayhan’ın bir elinde sigara, bir elinde viski kadehi ve beyninde binlerce düşünce vardı. Birden müzik değişti. Hareketli bir ritim başladı. Elektrogitar, bateri karışımı hoş bir ritimdi. Bir anda müzikle beraber havasının değiştiğini hissetti. Tam karşısında bir kızın ona baktığını gördü. Bakışları değişti. Bir süre öylece pistin önünde duran kıza baktı. Müziğin etkisiyle kendinden geçen insanların arasına karışacak gibi yavaş yavaş yerinden kalktı. Kadehin dibindeki son yudumu bir seferde içip sertçe masaya bıraktı. Piste doğru ilerledi. Kız, ona yaklaştığını fark edince kollarını yavaşça kaldırıp ağır hareketlerle kıpırdamaya başladı. Ayhan da bir anda ona ayak uydururcasına dans etmeye başladı. Müzik hâlâ devam ediyordu. Bu tanımadığı kızla bir anda bedeni uyumlu bir şekilde dans etmeye, sanki gözleriyle konuşur gibi beden dilini kullanmaya başlamışlardı. Arkadaşları da hayretle bu ikiliyi izlemeye başladılar. Müzik yavaş yavaş bittiğinde Ayhan ve kız durdular, bir an kızla göz göze kaldılar. Sihir gibi bir şeydi. Daha önce hiç yaşamadığı bu deneyim karşısında kalakalan Ayhan, sessizce kıza bakmaya devam etti; o sırada etraftaki keşmekeşten umurları olmadan pistin ortasında dikilen ikiliden sessizliği bozan kız oldu: - Telefonda sesini duymaya çalışacağıma gözlerine bakmamım yeterli olacağı aklıma gelmemişti. - O sen miydin? - Evet, öyle bir görünüşün var ki herkesi, her şeyi yakmaya hazır. Bir buzdağı gibi kırılması imkânsız. Oysa gözlerin o buzdağını eritecek kadar derin bir mavilikte… Bu sözler karşısında bir anda irkilen Ayhan şaşkınlığını gizleyememişti. Ama sonrasında kendini bozmadan bir sigara yakmaya hazırlandı. Kız, acaba Ayhan’ın kalbindeki fitili de ben ateşleyebilecek miyim, diye düşünürken Ayhan gayet kendinden emin bir şekilde: - Teşekkürler hanımefendi müzik ve renkli loş ışığın büyüsü buraya kadarmış sanırım, dedi. - Evet, sanırım, diye fısıldadı yüzünde acı bir tebessümle. - Dans için teşekkürler, diyerek ayrıldılar. Ayhan her zamanki gibi kendinden emin duruşuyla böyle basit film senaryosu tadındaki aşklara inanmayacak kadar olgunlaşmıştı. Yerine oturduğunda arkadaşlarının “Ne oldu?” Sorusuna verdiği cevap gayet netti - Hiç. Sadece “Hayat Filmlere Benzemez” adlı çizgi romanıma birkaç sahne daha ekledim. Merve VERAL İllüstrasyon İlteriş Kaan KOÇAK http://ilteriskaan.deviantart.com


2002 yılında kurulan Xhennet Comics (Cennet Comics) Kosova Çizgi Roman Sanatçıları Derneği, bugüne dek çeşitli gazete ve dergilerde etkin bir şekilde faaliyetlerini sürdürerek geniş kitlelere ulaşmayı başardı. Derneğimizin şu anda profesyonel ve amatör, toplam 300 üyesi bulunmaktadır. 2004 yılında, Balkanlar’da ilk defa Türkçe olarak “Süper Çocuk” adlı çizgi romanı yayımlayan derneğimiz, bugüne dek Arnavutça birçok çizgi roman, karikatür ve broşürün yanında 3 sayılık “STAR” çizgi romanını da okurlarının beğenisine sunmuştur. Geçtiğiz yıllarda beş defa tertiplediğimiz Uluslararası Çizgi Roman ve Karikatür Festivali’nin bu sene altıncısını düzenliyor olmaktan heyecan duyuyoruz. 6. Uluslararası Çizgi Roman ve Karikatür Festivali, 08–15 Ekim 2010 tarihleri arasında, Kosova’nın Prizren şehrinde, “XHENNET COMICS” (Cennet Comics) Kosova Çizgi Roman Sanatçılar Derneği tarafından düzenlenecektir. Prizren Belediyesi ve Kosova Kültür Bakanlığı tarafından desteklenen 6. Uluslararası Çizgi Roman ve Karikatür Festivali’nde Türk sanatçıları da aramızda görmek en büyük arzumuzdur. Yarışma amacı gütmeyen ve bir ödülü bulunmayan festivalde, jüri tarafından eserleri seçilen 20 yabancı sanatçının 3 günlük ulaşım ve konaklama masrafları karşılanacak, festivale katılan tüm sanatçılara katalog ve tişörtler hediye edilecek, takdirnameler verilecektir. Şehrimize gelemeyen sanatçılara kataloglar PDF formatında, elektronik postayla gönderilecektir. Festival, tüm ülkelerin profesyonel ve amatör sanatçılarına açıktır.


KATILIM KOŞULLARI: 1 - Festival, çizgi roman ve karikatür için serbest konuludur. 2 - Çizilen eserler, bir ya da daha fazla sanatçının ürünü olabilir. 3 - Eserler elektronik postayla yollanacaksa, en az 300 DPI çözünürlükle taranarak gönderilmelidir. 4 - Çizgi roman veya karikatürler, A3 ya da A4 formatında, 1 ile 6 sayfa arasında olabilir. 5 - Katılımcıların, eserleriyle birlikte isim, soyisim, ülke, posta adresi, e-mail adresi, fotoğraf ve kısa özgeçmişleri göndermeleri gerekmektedir. 6 - Son katılım tarihi 25 Eylül 2010, Pazartesi’dir. Saygılarımızla; Gani SUNDURİ “CENNET COMICS” Kosova Çizgi Roman Sanatçılar Derneği Başkanı Adres: Xhemil Doda No 3 /a 20000 Prizren - Kosova Tel: + 377 44 288 791 e-mail: ganisunduri@hotmail.com


ÖLÜ GÖRÜNEN İNSANLAR Başını dayadığı camdan kaldırdı. Etrafına bakındı kayıtsızca. Yalnızca içinde bulundukları otobüsün hareketiyle hareket eden insanlar, tarlada hafif bir rüzgârla sallanan buğday dalları gibi duruyordu öylece. Oturduğu koltuğun altında otobüsün kaloriferi yanıyordu. Bir de üstünde montu olduğu için dışarıdaki soğuk havayı tamamen unutmuştu. İnsanlara baktıkça içi daralıyordu. Onun doğduğu yerde hiçbir şey böyle değildi ki... İnsan görmekten sıkılacağı hiç aklına gelmezdi. Şimdi, doğduğu yerde de buradaki gibi bir yaşantı vardı belki de. Ama onun aklında bambaşka bir yer vardı. Belki de hiç olmamıştı ama o olmasını isteyip hayal dünyasında yaratmıştı bu yeri. Bunu kendi bile bilmiyordu. Cama tekrar başını dayadı. İnsanlar canını sıkmıştı. Yan tarafında oturan bayana bakıyordu arada. Ve tam beş dakikadır kadının göz bebeklerinin yeri bile değişmemişti. Akıllarında ne olduğunu merak ediyordu. Ne kadar donuklardı bu insanlar. İnsan olduklarından şüphe ettiğinde, kendinin de onlardan biri olduğunun farkında değildi. Otobüsün içinde olup bitenleri, daha doğrusu olmayanları izlemekten vazgeçip dışarıya çevirdi bakışlarını. Orada içeridekinin aksine çok hızlı bir yaşantı vardı. Kaldırımda koşuşturan insanlar, karşı şeritte hızla akan araçlar, onlar daha hareketliydi. Ama yine de mutlu etmiyordu onu. Çünkü onlarda da bir monotonluk vardı. Bir kaza olsa kalp atışları hızlanabilirdi. O da tam bunu istiyordu o anda. Neredeyse oturduğu yerden kalkacak, inmek için düğmeye basacaktı. Bir otobüsün bu kadar sıkıcı olabileceğini hiç tahmin etmemişti oysa. Çantasındaki bereye elini attı, içerinin sıcaklığına aldırmaksızın taktı başına. Farklı görünmek, diğerleri gibi görünmemek için yaptı bunu. Arkasındaki adamın ‘cık cık’ sesleri çıkarmasını üzerine almadan yine başını cama dayadı. Kapalı bir yerde başını beresiyle kapatmasına karşı gelecek kadar duyarlı insanlar acaba neden çevrelerine karşı bu kadar duyarsızdı ki? Burada insanlar öyle gariplerdi ki, yolda yürümenin bile adabı vardı sanki. Yine özlem duymuştu hayal ettiği yere. Ama yine farkında değildi orada durumun daha beter olduğunun. Onun memleketi değil, ütopyasıydı orası. Sabah ters istikamette okuluna gitmeye çalışırken trafik aynı şimdi gittiği istikametteki gibi çok sıkışıktı. Okula giderken karşı istikametteki trafik de şimdi eve gitmeye çalışırken karşı istikametteki gibi oldukça güzel ilerliyordu. Sanki her şey onu daha da bunaltmak içindi. Sonunda çevresinden kopup, çantasının fermuarını yanındaki bayana dokunmamaya çalışarak açtıktan sonra çantasından kalın kitabını çıkardı. Okuduğu kitap bir ansiklopedi kadar kalındı. Kitabı biraz okuyunca aslında onun gerçekten bir ansiklopedi olduğunu anladı. ‘Otostopçunun Galaksi Rehberi’ yazarın hayal gücünün ürünüydü. Ama yine de bir ansiklopedi sayılırdı. Çünkü evrenin sırlarını veriyordu, o evren şu an bulundukları evren olmasa da. Okuduğu kitapların da etkisi olmalıydı onun bu günlerde çevresine bakış açısının değişmesinde. Daha önce diğer insanlar gibi davranıp, bu yaşantıda herhangi bir sorun görmezken şimdi her şey çok garip geliyordu. Yanlıştı bir şeyler. Bunları kafasından atmaya çalışırken yaptığı şeylerse onu daha da bu düşüncelere itiyordu. Çevreden uzaklaşmak için kitaba daldığında dünyanın farelerce yönetildiğini, insanlarınsa bir araştırmanın parçası olduğunu okudu ve böyle olduğuna inanmasa da dünyada buna benzer bir şeyler döndüğü fikrine kendini iyice kaptırdı. Yıllar önce yazılmış bu kitapla o gün okuduğu gazetedeki bilgiler birbirini destekler nitelikteydi. Sabah okuduğu gazetede Amerikalı bilim adamlarının fareler hakkında söyledikleri gelmişti aklına. ‘Farelerin beyin yapılarının ortama uyum sağlayacak şekilde değişebildiği tespit edilmiştir. Bu nedenle kobay olarak farelerin kullanılması yanıltıcı olabilir!’ Bugün gerçekten bir şeyler ters


gidiyordu. Kitabın bir sayfasını okumak artık yaklaşık beş dakikasını alıyordu. Kitabı okumaya çalışmasının anlamsız olduğunu anlayınca kitabı kapadı ve çantasının üstüne koydu. Çantası biraz genişti ve gri renkliydi. Kucağında kapladığı yer fazla olmasına rağmen onu yanından ayırmıyordu neredeyse hiç. Tekrar başını otobüsün camına çevirdi ve bu sefer camın dışına değil, oradaki yansımasına baktı. Kendini incelemeye başladı sonra. Kaşlarına kadar gelip sola doğru bükülen saç uçlarına baktı. Saç renginin ne olduğunu şimdiye kadar öğrenememişti. Çok da önemi yoktu ama kendisini tasvir etmek için illa da bir renk söylemesi gerektiğinde dışkı rengi dememek için kendini zor tutardı. Bu yüzden soranlara kahverengi derdi. O güne kadar kaç kişinin sorduğunu hiç düşünmemişti ancak palindromi hastalığı olan bir insanın parmak sayısını geçmezdi herhalde. Gözleri maviydi ve biraz iriydi. Üstünde lacivert bir mont vardı. O montun cep sayısı ise palindromi hastalığı olan bir insanın parmak sayısından yeterince fazlaydı. Altında da paçalarını kıvırmak zorunda kaldığı, yoksa yürürken ayakkabısının altına dolanan bir siyah kot pantolon vardı. Pantolonu bir terziye götürüp, kitabının bir sayfasını okuması için geçen sürenin yaklaşık üç katı bir sürede boyuna göre ayarlatabilirdi ama çok zor geliyordu ona bunu yaptırmak nedense. Camdaki yansımasına bakarken aklına çok alakasız bir şekilde önceden okuduğu bir kitap geldi. Okuduğu kitabın adını hatırlayamasa da kitaptaki ana kahramanın cinsiyetinin, kitabın ortalarına doğru yeni anlaşıldığını hatırladı. Yazarın bunu bilinçli yapıp yapmadığını araştırmıştı ve bunu bilinçsizce yaptığını fark ettiğinde kitabın sonunu getiremeyecek kadar tiksinmişti o kitaptan. Ancak yine de kendini zorlayıp bitirmişti. Bakışlarını camdaki yansımasından gökyüzüne doğru çevirdi cinsiyeti kendisi doğmadan dört ay önce belirlenmiş genç. Otobüs yolculuğu öyle uzun sürmüştü ki gökyüzündeki ayın parlaklığı bile bunun farkında gibiydi. Aya bakınca kafasındaki soru işaretlerinden biri daha geldi aklına. Ay dünyanın etrafında dönüyordu. Dünya da güneşin etrafında dönüyordu. Güneşse kendi etrafında. Bilinen buydu ancak ya gerçek bu değilse? Bu soru beynini çok kurcalıyordu. Belki de Dünya merkezli bir sistem vardı ve Dünya sabitken geri kalan her şey dönüyordu. Yolda ilerleyen otobüsün sabit olduğunu ve geri kalan her şeyin yanından geçerken otobüsün ilerliyormuş gibi göründüğünü düşündü. İşte ona gerekli olan açıklama buydu aslında. Dünya’nın sabit olduğunu bu şekilde iddia edebilirdi. Gelileo Dünya’nın yuvarlak olduğunu söylediğinde en azından onu yargılayacak insanlar vardı. Ama şimdi kendisi böyle bir şeyi kime söyleyecekti ki? Bu monoton insanlara mı? Onu yargılamak bir yana, sesine kulak veren olsa kendini şanslı sayardı. En iyisi böyle bir düşünceyi kendi içinde yargılamaktı. Dediğinin doğru olduğunu ispatlayabilmek için aklına okulda gördüğü Güneş Sistemi maketini getirdi. Orada Güneş demir çubukla sabitlenmişti. Eğer o demir çubuğu Dünya’ya geçirmiş olsaydı sistemi kendi istediği biçimde kurabilirdi. Ancak o anda iddiasının çok basit olduğunu anladı. Aslında sabit nokta diye bir şey yoktu. Demir çubuğu nereye geçirirse orası sabit nokta olurdu. Eğer demir çubuğu Ay’a geçirirse, merkez Ay olurdu. Kendi iddiasını çürütmüştü ancak çok daha büyük bir iddia ortaya atmıştı şimdi. Bu tür düşünceler kafasında dolanırken trafik biraz da olsa açılmıştı ve otobüs hızlanmaya başlamıştı. Önlerindeki köprüyü de geçtiklerinde yolu yarılamış oluyordu. Dünya merkezli evren modeli aslında Batlamyus’a aitti. Bunu daha önce okumuştu ancak otobüsteyken beyninin ona oynadığı bir oyun, sanki kendi düşüncesiymişçesine sunmuştu bu düşünceleri önüne. Bilim adamları farklı görüşler sunarak bunları ispatlamaya çalışsa da hepsi de farkındaydı ki evrenin merkezi her yer olabilirdi. Asıl önemli olan; merkez alınacak noktanın, gezegen ve yıldızların hareketleri hesaplanırken kolaylık sağlamasıydı. Otobüse yeni binen insanlar otobüsün arkasına doğru ilerledi ve orta yaşlı bir bayan yanındaki


bayanın yanında ayakta yerini aldı. Bir kez göz göze geldiklerinde oturduğu yeri ayaktaki bayana vermek zorundaymış gibi hissetti kendini. Başına bere taktığı sırada arkasındaki adamın cık cık sesi çıkarması geldi aklına ve şimdi sanki adam da onu kaldırmak için bakışlarıyla sırtını deliyormuş gibi hissetti. Direndi tüm bakışlara rağmen. Bakışlarını başka yöne çevirdi ve insanların neden mutsuz göründüklerini düşünmeye başladı. Bir toplumun tamamının mutlu olabilmesi için nasıl bir sistem geliştirilebilirdi diye aklından geçirdi. Birçok düşünür bu konuda görüşler ortaya atmıştı. Birçok filozof ütopyasını yaratmıştı. Hepsi mutlak mutluluk arayışı içindeydi. Uçan balonunu elinden kaçırmış bir çocuğun balonun ipine doğru uzanırken beslediği umut gibiydi toplum için sonsuz mutluluğu yakalama umudu. Tüm düşünürlerin araştırmalarında ve çabalarında tek bir ortak yan vardı, o da düşünmeleriydi. Öyleyse mutluluğu yakalamada en önemli şey düşünmekti. Hatta düşünmek var olması gereken tek şeydi. Onun dışındaki her şey mutluluğu bozuyordu. Öyleyse insanların yalnızca düşüncelerinin var olduğu bir dünya yaratıp orada gerçekten mutlu olup olamayacağını düşünmeliydi. Artık trafik yoktu. Otobüsün şoförü saatlerdir yolda olmanın verdiği sinirle ve yolu boş bulmanın verdiği heyecanla otobüsü daha da hızlandırdı. Köprüye çok az kalmıştı. Düşüncenin olması için bir de beyin gerekir. Beyin insan mutluluğunu bozan bir faktör müdür bilinmez ama beyin gerektirmeyen bir düşünce biçimi geliştirmenin şart olduğunu düşündü hemen. Bunu düşünürken beyninin yüzde kaçını kullandığını düşünmeye başladı şimdi de. Yıllardır süregelen bir söylenti vardı. İnsan, beyninin yüzde üçünü kullanır, yüzde beşini kullanır gibi. Madem bu kadar ufak bir kısmını kullanıyoruz o hâlde beyin gereksiz diye kafasında konuyu kapattı. Ne kadar basit düşündüğünün farkındaydı aslında. Ama bu yol başka türlü çekilmezdi ki. Zamanı bu şekilde geçirmek eğlenceliydi. Sadece düşünceler var olacaksa ve bu düşünceler bir beyin içinde olmayacaksa, düşünceler yer kaplamayacak demekti bu da. – Bunun tam aksini iddia edenleri de duymuştu. Düşüncenin kütlesi olduğunu, hatta düşüncelerimizi yoğunlaştırırsak bir çekim kuvveti yaratacak kadar büyük bir kütleye sahip olabileceğini söylüyorlardı. ‘Saçmalık,’ diye geçirdi içinden. – Eğer düşünceler yer kaplamayacaksa bir evrene de ihtiyaç yoktu. Otobüs köprüye girdi ve sol şeritteki kamyonet yavaş olduğu için, şoförün hamlesiyle sağ şeride, tırabzanların bulunduğu şeride, doğru geçti hızla. Salt düşüncenin nerede var olabileceğini aramaya başlamıştı. Düşüncelerin beyne bağlı olmadığını düşünmesine rağmen düşündükçe başının ağrımasını da bir şekilde açıklamaya çalıştı kendi kendine. Bir açıklama bulamadı tabii ki. Şu an tek istediği salt düşüncenin olduğu bir yerde yalnız düşüncesiyle var olmaktı. Otobüs sağ şeride geçtiğinde şoför kontrolü yitirdi ve otobüsün ön tekeri kaldırıma doğru çıktı. Kaldırım dardı ama yüksekti. Yüksek olması otobüsün kontrolden çıkmasını daha da kolaylaştırdı ve tırabzanlar da engel olamayınca otobüs yaklaşık otuz metreden, saatte on binde beş ışık hızıyla düşmeye başladı. Otobüs düşerken salgılanan adrenalinin kokusu köprüde balık avlayanlar tarafından bile duyulmuş olmalıydı. Otobüsün önü aşağı doğru eğilmişti, biraz da yan yatmış şekilde aşağı doğru süzülüyordu. Ufak bir hesaplama yaptıktan sonra, denizin otuz metre üstündeki bir köprüden aşağı doğru düşmeye başlayan bir otobüs yaklaşık iki saniye sonra denize temas etmeli diye düşündü cinsiyetini söylemeye henüz vakit bulamadığımız genç. Bir kaza olmasını istemişti az önce. Kaza olmuştu ve insanların kalp atışları hızlanmış görünüyordu. Ayakta duranlar öne doğru devrilmişti. Oturanlardan bir kısmı başını ön koltuğun demirine vurmuş kanlar saçılırken, kimi de kendi yaptığı gibi oturduğu yere sıkı sıkı tutunmuştu. Geçmek bilmeyen iki saniyenin ardından otobüs suyla buluştu ve tam o sırada şoför ön


camdan dışarı doğru fırladı istemsiz bir şekilde. Herkes ileri doğru bir hamlede bulundu aynı anda ama ön camdan fırlayan yalnızca iki kişi oldu. Şoför dışında fırlayan tek kişi, şoförle konuşmayın uyarısına rağmen ona gideceği yer hakkında bir şeyler soran adamdı. Otobüs dibe battıkça içine dolan su arttı. İnsanların bir kısmı panik hâlinde, bir kısmı da yaralı olduğundan kimse dışarı çıkmayı akıl edemedi ve suyun içeri doluşunu izledi. Bir kişi ise hâlâ düşünüyordu. Burada öleceğini düşünüyordu. Ve beklediği gibi de oldu. Otobüsün tamamı suyla dolduğunda hâlâ ön koltuğu sıkı sıkı tutuyordu. Neden hiç hareket etmediğini kendi de bilmiyordu. Ciğerleri suyla dolarken var olan tek şeyin düşüncesi olduğunu anlamıştı. Otobüsteki diğer insanların da yalnızca düşünceleri vardı artık. Mevlâna son öğüdünde demiş ya ‘Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol,’ diye; otobüsteki ölü görünen insanlar artık göründüğü gibi olmuştu. Tüm düşüncelerin yanındaydı cinsiyetini şimdi bile bilemediğimiz gencin düşüncesi. Vücutlarından ayrılan tüm düşüncelerin yanında. Burası bir hiçlikti. ‘Düşünüyorum öyleyse varım,’ diye yoğun bir düşünce algılanıyordu o hiçlikte. Birileri burada bile varlığı sorgulamış olmalıydı. Neden tek var olan düşünceyken, var olduğunu algılamak bu kadar zor oluyordu ki? Bu hiçlikte salt mutluluk olabileceğini düşünürken yeterince iyi düşünemediğini düşündü genç düşünürün düşüncesi... Engin DİKKULAK engindikkulak@gmail.com İllüstrasyon Emre ÜNSAL http://www.alienspawn87.deviantart.com


DUYDUK DUYMADIK DEMEYİN Gölge e-Dergi olarak her yıl oluşturduğumuz çizgi roman özel sayısına sizi de davet ediyoruz. Tüm amatör ve profesyonel çizgi romancıların davetli olduğu bu sayıya daha önce hiç bir yerde yayınlanmamış 4 -10 sayfa arası çizgi romanlarınızla katılabilirsiniz. Gölge ‘nin geçmiş sayılarında pek çok genç çizer arkadaşımızın “ilk” çizgi romanlarını yayınladık. Bundan sonra da bu geleneğimizi sürdürmek istiyoruz. Son katılım tarihi 1 Ekim 2010. Gölge e-Dergi çizgi roman sayısı için hazırladığınız A4 boyutunda 300 dpi çözünürlükte çizgi romanlarınızı hayalsaati@gmail.com dan 1 Ekim’e kadar bize ulaştırabilirsiniz. Saygılarımızla

Gölge e-Dergi ekibi.


KÜÇÜK BÜTÇELER, GÖRKEMLİ FİLMLER ROBERT RODRİGUEZ

Bağımsız sinemacı, auteur yönetmen gibi tanımlar kullanıldığında bu isimlerin yaptığı filmlerin çoğunlukla “sanat filmleri” kategorisinde olduğu gibi bir yaklaşım vardır. Aksiyon sineması ise yine çoğunlukla büyük bütçeli stüdyo filmleri ile ilişkilendirilir. Oysaki yıllar boyunca bu tip bir sınıflandırmanın yanlış olduğunu gösteren isimler olmuştur. Robert Rodriguez de bunlardan biri. Her ne kadar adı şiddet dolu aksiyon filmleri ile özdeşleşmişse de hatta bu filmlerin bir kısmını büyük stüdyoların adı altında çekse de Rodriguez, ilk filmlerindeki bağımsız ruhu kaybetmemiş ve filmlerinin neredeyse her şeyini kendi ev stüdyosunda yapan bir isim. Ayrıca bir auteur yönetmen gibi filmlerinin her şeyine hâkim. Üstelik yazıp yönetmekle kalmıyor, yapımcılığını, kurgusunu da kendisi yapıyor. Hatta kimi filmlerinde görüntü yönetmeni ve besteci olarak da onun adını görüyoruz. Bununla da kalmıyor, özel efektlerin yapımına dahi bulaşıyor. Bu ay sinemalarımızda Rodriguez’in bir şekilde dâhil olduğu 2 film gösterime giriyor. Rodriguez, Machete ve Predators filmlerinin ilkini yazıp yönetmişken, ikincisinin de yapımcısı. Bu vesileyle 42 yaşındaki sinemacının hayatına ve filmografisine bir göz atalım dedik. İsminden de anlaşılabileceği gibi Meksika kökenli bir isim Rodriguez. Ama doğum yeri Texas ve hemen her zaman başında gördüğümüz kovboy şapkası ile Meksika’ya olan sıkı bağları dışında tam bir Texaslı olduğunu da hissettiriyor. Benzer konumlardaki isimlere baktığımızda karşımıza çıkan durum Rodriguez’in hayat hikâyesinde de karşımıza çıkıyor. Küçük Robert’ın sinemayı çok sevmesini ve henüz 7 yaşında babasının ona aldığı amatör kamera ile kendi çapında filmler çekmesini hiç garip karşılamıyoruz. Bu dönemden ilginç bir anekdot aktaralım. Okuduğu lisenin Amerikan futbolu takımı, maçlarını çekmesi için onu görevlendirir. Fakat Rodriguez sahadaki futbolu takip etmeyi bırakıp sahanın farklı yerlerinden fiyakalı görüntüler çekmeye daha fazla önem verince kısa zamanda bu iş başkasına verilir. Genellikle eş, dost, akraba (ki gerçekten kalabalık bir ailesi vardır) ile amatör kısa filmler çekmeye devam eden Rodriguez aslında üniversitede sinema okumak ister ama çok da başarılı bir öğrenci olmadığı için gerekli ortalamayı tutturamaz. Bu dönemde 3 yıl boyunca öğrenci gazetesinde bir çizgi romanı yayımlanır. Nihayet 1990 yılında Rodriguez’in gerçek anlamda ilk kısa filmi gelir. Bedhead adlı bu filmde iki kardeşin bitmek tükenmek bilmeyen çekişmelerini anlatırken işin içine hem mizahı, hem aksiyonu sokar. Aslında bugünden bakınca Rodriguez’in hemen her filminde yer alan bazı numaraların ilk denemelerini bu filmde bulmak mümkündür. Bu film festivallerde çeşitli ödüller alır. Aynı zamanda üniversitenin film programına girmesini de sağlar. Filmlerini eş, dost, akraba ile çektiğini söylemiştik. Bedhead’in oyuncularından hepsinin Rodriguez soyadlı olması, kamera arkasında da başka Rodriguez’lerin olması bunu net bir şekilde göstermektedir. Bu arada Rodriguez, filminde


El Mariachi animatör olarak çalışan Elizabeth Avellan ile de evlenmiştir. 2006 yılına kadar evli kalan çiftin 5 çocuğu vardır ve Elizabeth Avellan halen eski eşi ile beraber kurdukları Troublemaker Studios’daki görevine devam etmektedir ve Robert Rodriguez’in tüm filmlerinde yapımcı olarak yer almaktan da vazgeçmemiştir. Artık bir uzun film çekme ihtiyacı iyiden iyiye Rodriguez’in içini kemirmeye başlamıştır ama ortada Bedhead’in çeşitli festivallerde kazandığı ödüller dışında pek bir para-pul da yoktur. O da yeterli değildir doğrusu. Bunun üzerine Rodriguez para kazanmak için bambaşka bir yola başvurur. Tıp deneylerinde denek olarak yer alarak para toplamaya başlar. Bir süre sonra kendi kafasındaki bütçeyi oluşturmuştur. Sadece 7.000 dolar gibi inanılmaz derecede düşük bir rakamla ilk uzun metraj filmini, El Mariachi’yi çeker. Sonradan bu işi nasıl başardığını Ekipsiz Asi (Rebel Without A Crew) kitabında ve filmin DVD’sinde anlatır. Aslında film, video piyasası için çekilmiştir. Hatta piyasaya girebilmek için filmin belli bir uzunlukta olması gerekmektedir ve bu nedenle Rodriguez kimi sahneleri uzatmak için ağır çekimler kullanır ki sonradan bu çok sık kullandığı bir teknik olacaktır. Video piyasası için çekilen bu film Sundance Film Festivali’nde seyirci özel ödülünü alarak dikkat çeker ve Columbia Pictures tarafından satın alınır ve sinemalarda dağıtıma sokulur. Bu da Rodriguez’in film kariyerinin başlangıcı olur. Bu arada El Mariachi ile festival festival dolaşmakta olan Rodriguez, o sıralarda ilk filmini çekmiş olan ve o da festival festival gezmekte olan bir başka genç yönetmen ile tanışır ve çok iyi anlaşırlar. Aynı yıl Sundance Film Festivali’nde jüri ödülü alan bu ilk film Reservoir Dogs iken yönetmeni de bugün herkesin bildiği gibi Quentin Tarantino’dur. Tarantino ve Rodriguez ilerleyen yıllarda birbirlerinin filminde konuk yönetmenlik yapmak, kısa rollerde oynamak hatta beraber film çekmek gibi işlere girişirler. Hatta filmlerinin son jeneriklerinde birbirlerine teşekkür ederken “kardeşim” diyecek kadar yakındırlar. Rodriguez, 1994’de Roadracers adlı bir TV filmine imza atmıştır ki bu filmin bugün bizim için en dikkat çekici tarafı Rodriguez’in daha sonra defalarca beraber çalışacağı Salma Hayek ile ilk çalıştığı film olmasıdır. Bu film aynı zamanda Hayek’in Amerika’daki ilk çalışması olma özelliğini de


taşır. Bir sonraki yıl ise sırada Desperado vardır. El Mariachi’nin bir anlamda devamı, bir anlamda da daha büyük bir bütçe ile yeniden çevrimi sayılabilecek olan bu film hem Rodriguez için hem de başrol oyuncuları Antonio Banderas ve Salma Hayek için büyük bir başarı olur. Her ne kadar Banderas o tarihte de tanınan bir oyuncu olsa da herhalde halen geniş kitleler tarafından en çok bilinen ve sevilen rolü budur. Bu filmde Tarantino’nun da küçük bir rolü olduğu gibi Danny Trejo (ki kendileri aynı zamanda Rodriguez’in kuzeni olur), Cheech Marin ve Steve Buscemi gibi daha sonra farklı Rodriguez filmlerinde karşımıza çıkacak aktörleri de görürüz. Bu arada Desperado’nun çok büyük bütçeli bir film gibi görünmesine karşın o çapta bir film için yine de oldukça küçük bir bütçesi olduğunu ve o kadar görkemli gözükmesinin Rodriguez’in marifeti olduğunu ekleyelim. Zaten yıllar geçtikçe Rodriguez’in temel özelliklerinden biri ne kadar görkemli gözükseler de filmleri düşük maliyetlerde çekmesi olur.

Four Room Tarantino ile arkadaşlığı devam eden Rodriguez, aynı yıl Four Rooms adlı 4 yönetmenin bir otelin farklı odalarında geçen 4 hikâyeyi anlattığı filmin yönetmenlerinden biri olur (tabii ki diğer isimlerden biri de Tarantino’dur). Bu filmdeki bölümüyle hem bir kez daha aksiyon çekmekteki maharetini gösterir hem de ilerde filmografisinin ayrı bir bölümünü oluşturacak olan çocuk kahramanların başrolde olduğu filmlerin ilk örneğini verir (aslında kısa filmi Bedhead için de aynı nitelemeyi yapmak mümkün). B sınıfı filmlere özel bir ilgisi olduğu o yıllarda da hissedilen Rodriguez, türün çıkardığı korku filmlerine ilgi duyuyordu kaçınılmaz olarak. Bunu da arka arkaya çektiği iki korku filmiyle gösteriyordu. From Dusk Till Dawn, Tarantino’nun senaryosunu yazdığı, aynı zamanda oyuncularından biri de olduğu uçuk kaçık ama çok keyifli bir vampir filmiydi. İlk yarısı bir soygun filmi havasında olan film ikinci yarısında havasını buluyordu. Tarantino’nun şahane karakterleri, diyalogları ve Rodriguez’in hareketli sineması ile değer kazanan film aynı zamanda Harvey Keitel, Salma Hayek ve elbette Quentin Tarantino gibi isimleri vampir olarak görmek için bile izlenmeli. Aynı zamanda onlarca korku filminin özel efektlerine ve makyajına imza atan Tom Savini’yi de karşımıza vampir olarak çıkarması güzel bir göndermeydi.


The Faculty Spy Kids

Yönetmenin diğer korku filmi ise The Faculty idi. Burada dönemin önemli senaryo yazarlarından Kevin Williamson ile çalışan Rodriguez, uzaylı istilası filmlerini gençlik filmleri yapısı ile harmanlıyor ve bir önceki filmi kadar uçuk olmayan ve biraz daha klasik bilim-kurgu/korku filmlerine yakın, başarılı bir film daha ortaya çıkarıyordu. Filmin dikkat çekici özelliği gençlere her zaman başka bir gezegenden gelmiş gibi gelen öğretmenlerin bu sefer gerçekten de başka bir gezegenden gelmiş olması idi. Bu arada bu filme de Salma Hayek’i dâhil etmeyi atlamamıştı Rodriguez. Rodriguez’in filmografisinin bir bölümünü çocuk filmlerinin oluşturduğunu belirtmiştik. 2000’lere arka arkaya çektiği Spy Kids üçlemesi ile giriyordu yönetmen. Anne babaları (Antonio Banderas ve Carla Gugino) casus olan iki çocuğun maceralarını anlatan bu üç film, yönetmenin diğer filmlerinden çok farklı bir hedef kitlesine hitap eden ama hitap ettiği izleyici kitlesine zorlan-


madan ulaşan filmlerdi. Seri boyunca küçük rollerde de olsa bildik Rodriguez oyuncuları da arz-ı endam ediyordu. Bunlardan birini özellikle belirtelim. Üç filmde de Danny Trejo, Machete adlı bir karakteri oynuyordu. Bu üç filmin diğer bir önemli noktası ise Rodriguez için teknolojik açıdan kendisini deneyeceği çalışmalar olmalarıydı. İlk film Rodriguez’in tüm işlemlerini iyiden iyiye kendi ev stüdyosunda yaptığı bir filmdi. Yine de post-prodüksiyonun bir kısmını George Lucas’ın tesislerinde yaparken Lucas onu digital kameralar ile tanıştırdı ve bir anda aklını çeldi (aklını çeldi diyoruz ama Rodriguez’in film çekme yöntemleri düşünüldüğünde digital çekimler onun için biçilmiş kaftandı zaten). O günden beri yönetmenin çektiği tüm filmler digital kameralar ile çekildi. Bunun ilk örneği de Ray Harryhausen filmlerine göndermelerle dolu olan Spy Kids serisinin ikinci filmiydi. Serinin üçüncü filminde ise yönetmen bu kez başka bir teknik denemeye girişiyor ve 3 boyutlu filmler son bir kaç yılda olduğu kadar popüler olmadan önce tümüyle kendi imkânları ile 3 boyut olayına girişiyordu. Sonuç çok başarılı değildi belki ama yönetmenin her zaman farklı teknikler deneme isteğini bir kez daha gösteriyordu.

Once Upon a Time in Mexico Spy Kids filmlerinden sonra Rodriguez yine kendini asıl üne kavuşturan türe dönüyor ve Mariachi serisine görkemli bir final yaratmaya girişiyordu. Once Upon a Time in Mexico daha ismiyle epik bir film olma niyetini açık ediyordu. Bu kez Banderas ve Hayek’in yanına Johnny Depp de ekleniyordu. Once Upon a Time in Mexico yine iyi bir filmdi ama belki de büyük bir final olma iddiasının altında eziliyor ve serinin diğer filmleri kadar önemli olamıyordu. Bu arada her ne kadar gösterime giriş tarihi olarak bakıldığında Rodriguez’in digital olarak çektiği ilk filmin Spy Kids 2 olduğunu söylemişsek de çekim sırası olarak ilk digital deneyimini bu filmde yaşadığını belirtmeliyiz. 2005 yılına geldiğimizde ise Rodriguez belki de başyapıtı ile karşımıza çıkıyordu. Frank Miller’ın aynı adlı çizgi roman serisinden beraberce uyarladıkları Sin City, dört dörtlük bir film noir örneğiydi. Ama esas çarpıcı tarafı bu değildi. Tüm film Frank Miller’ın çizgi romanının kare kare beyazperdeye aktarılmış haliydi adeta. Gerçek oyuncularla çekilmiş olmasına rağmen karakterler adeta Frank Miller’ın kaleminden fırlamış gibiydi. 3 farklı hikâyeden (bilemedin 3.5) oluşan bu film aynı zamanda görkemli bir oyuncu kadrosu da barındırıyordu. Bu kez oyuncu kadrosunda bildik isimlerden farklı isimler görüyorduk. Ön plana çıkanlarını şöyle bir sıralayalım: Mickey Rourke, Bru-


Planet Terror

ce Willis, Clive Owen, Benicio del Toro, Jessica Alba, Rosario Dawson vb. Bu filmde Rodriguez, yönetmenlik koltuğunu Miller ile paylaştı, hatta bir sahnede konuk yönetmen olarak koltuğunu Tarantino’ya bıraktı. Ancak bu durum Amerikan Yönetmenler Sendikası’nın (DGA) kurallarına aykırıydı. Bunun üzerine Rodriguez yönetmen olarak sadece Miller’ın adının geçmesine razı olsa da bunu da Miller kabul etmeyince Rodriguez geri adım atmadı ve DGA’dan ayrıldı (bu yazıda adı geçen yönetmenlerden Tarantino ve Lucas’ın da sendikanın üyesi olmadığını hatırlatalım). Daha sonra da ortak yönetmenlik yaptığı başka filmler de gördük. Şiddet dolu Sin City sonrası yönetmenin tekrar çocuk filmlerine döndüğünü görüyoruz. Bir kez daha 3 boyutlu film denemesi yapan Rodriguez bu kez The Adventures of Sharkboy and Lavagirl filmi ile karşımızdaydı. Ancak bu ikinci üç boyutlu film denemesi de Rodriguez açısından pek başarılı olmuyordu. Hatta bu film için yönetmenin hem aldığı eleştiriler hem de gişesi açsından şu ana kadarki en başarısız filmi denebilir. Ama Rodriguez üç boyutlu filmlerden vazgeçmeyecekti. 2007 yılına geldiğimizde ise yine bir Tarantino-Rodriguez ortak projesi ile karşılaşıyoruz. B sınıfı filmlere bayılan bu iki yönetmen Grindhouse adı altında iki ayrı film çekip tek film olarak piyasaya sürmeyi planladılar. Her iki film de bilinçli olarak “kötü” gözüken filmler olacaktı. Kuzey Amerika’da bu şekilde gösterime giren film beklenen başarıyı elde edemeyince diğer ülkelerde iki farklı film olarak gösterime sokuldu. Her ne kadar yine de çok ilgi gören filmler olmasalar da sonradan ev sineması piyasasında önemli bir yerleri oldu. Bu ortaklıktan Rodriguez’in payına düşen film Planet Terror idi. Gayet keyifli bir zombi filmi olan bu film özellikle türü sevenlere hitap eden bir filmdi. Geri kalan kitle çok sevmedi filmi ama zaten yine hedef kitlesi baştan belli bir filmdi. Filmin oyuncu kadrosunda başına berbat şeyler gelen tecavüzcü asker olarak Tarantino küçük bir rolde yine karşımıza çıkıyordu. Ayrıca Bruce Willis ve Tom Savini gibi isimlerin yine ufak rolleri vardı. Ama filmin başrolü en çok Six Feet Under ile hatırladığımız Freddy Rodriguez (akrabalık ilişkisi yok) ve bu filmdeki tek bacağı makineli tüfek olan haliyle zihinlere kazınan Rose McGowan tarafından paylaşılıyordu. Tam da bu sıralar Robert Rodriguez’in McGowan ile ilişkisi de duyulmaya başlıyordu. İkili McGowan’ın başrolde oynayacağı çeşitli projelerde anıldılar ama şu ana kadar kısmet olmadı. O günden beri bir dargın bir barışık bir


ilişki süren ikili son durumda ayrılmış gözüküyorlar ama belli de olmaz. Bu arada Grindhouse projesinde iki filmin arasında gerçekte ortada olmayan bir takım filmlerin fragmanlarını da görüyorduk ve burada Machete bir kez daha karşımıza çıkıyordu. Bu filmin sonrasında sırada bir çocuk filmi daha vardı. Shorts adlı bu film 5 bölümden oluşuyor ve bir grup yumurcağın fantastik maceralarını anlatıyordu. Sonuç yine eğlenceli ama çok başarılı olmayan bir filmdi.

Ve geldik 2010’a. Grindhouse projesindeki fragmanından beri gerçek bir filme dönüştürülmesi beklenen Machete ile Danny Trejo’yu kısmetse ilk başrolünde göreceğiz. Ama kadroda kimler yok ki: Robert De Niro, Jessica Alba, Lindsay Lohan, Michelle Rodriguez, Cheech Marin ve kim bilir kaç yıldır beyazperdede görmediğimiz Steven Seagal ve Don Johnson. Merakla bekliyoruz (bu arada filmle ilgili daha detaylı bir yazıyı geçen sayımızda bulabilirsiniz). Rodriguez, şu ana kadar kendi çektiği filmler dışında yapımcılığa pek bulaşmamıştı. Ancak bu yıl Predators filminde onu yapımcı olarak görüyoruz. Nimród Antal’ın yönettiği filmde Adrien Brody ve Topher Grace gibi aksiyon filmi düşünüldüğünde pek akla gelmeyecek isimler var. Danny Trejo da ihmal edilmemiş. Bakalım bu filmden orijinal filmin tadını alabilecek miyiz? Son olarak yönetmenin yeni projelerine bakalım. Son yıllarda çok farklı filmlerle beraber adı anıldı Rodriguez’in. Rose McGowan’ın başrolünde oynaması planlanan Barbarella ve Red Sonja filmleri ve Woman in Chains adlı televizyon dizisi projeleri suya düşmüş gözüküyor (Red Sonja’nın afişi ne kadar heyecan vericiydi oysaki). Kimi devam filmleri de sürekli gündemde. Özellikle Sin City 2, ilk filmin gösterime girdiği yıldan beri beklenen bir film durumunda. Yönetmenin çok başarılı olmayan filmleri arasında yer alan The Adventures of Shark Boy and Lava Girl ve Shorts filmleri için de devam filmleri düşündüğü biliniyor. Ancak şu anda en somutlaşan film Spy Kids 4. Bu kez yepyeni oyuncular ve muhtemelen daha iyi bir üç boyutlu çekim tekniği kullanacak Rodriguez. Sonrasında da herhalde yine büyüklere yönelik bir filmle karşımızda olur. Takipçisiyiz… Hasan Nadir DERİN www.sinemamanyaklari.com


İYİ KIZLAR, KÖTÜ KIZLARA KARŞI Yazılarımı web sayfamdan takip edenler bilirler, 90lı yıllarda başlayan bir “bad girl” ekolü olduğundan çok sık bahsederim. Peki gerçekte nedir bu “bad girl” ekolu? Eğer “bad girl” ekolu varsa “good girl” ekolu da var mıdır? Bu yazımda size bu “good girl” ve “bad girl” ekollerinden (iyi kızlar ve kötü kızlar) ve çizim tarzlarından bahsedeceğim “Good girl” ve “bad girl” akımları, aslında birbirlerinin tam karşıtları değildirler. Çizilen bir süper kötü kahraman, bir “good girl” çizimi olabileceği gibi, oldukça saf ve masum bir iyi kahraman, bir “bad girl” çizimi olabilir. Aklınız iyice karıştı değil mi? Buyurun, tek tek bakalım… Good girl (iyi kız) ekolu ya da çizim tarzı nedir? İyi kız çizim tarzı, ana kahramanın çekici veya güzel olduğu, çoğunlukla mini elbiselerle ve erotik pozlarda durduğu, genelde 50-60’lı yıllarda çok popüler olan bir çizim tarzıdır. Buradaki “iyi” kelimesi, kesinlikle pozu çizilen kızdan bağımsız bir kelimedir. Buradaki “iyi” kelimesi, yapılan çizimin “iyi” olduğu anlamındadır. Çizilen kız bir süper kötü karakter, bir casus, bir vampir ya da bir korsan olabilir. Buradaki “iyi” çizim, çizilen kızın ölçülerinin gerçekçi olduğu, anatomik olarak bir hata bulunmadığı, yani orantılı ve güzel bir çizim olduğu anlamında kullanılır.

Tipik bir Good girl çizimi

Klasik bir good girl çizeri olan Frank Frazetta’dan , bir bad girl olan Vampirella çizimi

Genelde 50’li ve 60’lı yıllarda çok popüler olan bu tarz, 70’li 80’li yıllarda azalmış, 90’lı yıllarda “bad girl” ekolü ile iyice silinmiştir. Son yıllardaki “bad girl” ekolünün modasının geçmesi ve bir eskiye dönüş modası başladığı için, tekrardan yavaş yavaş popüler olmaya başlamıştır. Meşhur good girl akımı çizerleri Bill Ward, Matt Baker (o zamanların en meşhur zenci çizeri)


Stereotip bir Image Bad-Girl ‘i : Dart

Meşhur bad girl takımı : Danger Girl

ve de Mayıs 2010’da kaybettiğimiz büyük usta Frank Frazetta’dır. Bad girl ( kötü kız ) ekolu ya da çizim tarzında kullanılan “kötü” kelimesinin anlamı ise “iyi kız” tarzına kullanılan anlamdan farklıdır. “Good girl” iyi çizimse, “Bad girl” kötü çizim olarak düşünülmemelidir. Burada kötü kız, çizilen kahramanın ruh durumunu ve verdiği ahlaki seçimleri gösterir. Kötü kız ekolünü açıklamak için, önce biraz süper kahramanlardan bahsetmemiz gerekiyor. Klasik bir süper kahraman düşünelim, mesela Örümcek Adam. Örümcek Adam, hayatını kötüleri yakalamaya adamış bir kişidir. Para için, ya da bir takdir görmek için bu işi yapmaz, bu işin doğru olduğunu kalbinde hissettiği için yapar. Ve asla kötü adamları öldürmez. Kostümü canlı ve parlaktır Şimdi de klasik bir süper kötü, mesela Dr. Doom’u düşünelim. Tek amacı daha fazla güç kazanmaktır. Bu yolda kimi öldürmesi gerektiğini ya da kimi arkadan bıçaklaması gerektiğini umursamaz. Kostümü mattır, koyudur. Örümcek Adam ne kadar beyazsa, Dr. Doom o kadar siyahtır. İşte bu beyaz ve siyah bölgeler arasında, gri bölgede gezinen, amaçlarının her zaman tam belli olmadığı, amaçları uğruna adam öldürmekten kaçınmayan, fakat aslında kötülere karşı savaşan anti-kahramanlar vardır, örnek verecek olursak Wolverine ve Punisher’ı verebiliriz. İşte bu anti-kahraman’ların, kadın versiyonlarına “bad girl” denir. İlk orijinal bad-girl (daha o zamanlar bu deyim yerleşmemişken bile) Vampirella olarak kabul edilir. Kötü kızlar, 70’li yıllarda daha çok pasif planda duran, tehlikeden kurtulmak için erkeği bekleyen, ya da daha çok erkek süper kahramandaki merhamet duygusunu uyandıran ve sağduyu görevini gören, “tehlikedeki güzel” kızların tam tersine; kendi başına buyruk, özgür düşünen ve yaptıklarından dolayı kimseye açıklama yapmak gereği duymayan asi kızlardır. 90’lı yıllarda Image dergisinin, “bad-girl” piyasasındaki boşluğu fark etmesi ve kendi karakterlerinin çoğunu bad-girl’e dönüştürerek piyasa sürmeleri üzerine, o yıllarda bad-girl patlaması yaşanmıştır ve günümüzde bilinen “bad-girl” tiplemesinin kesin çizgileri o zamanlar belirlenmiştir. Buna göre bad-girl’ler yerçekimine karşı koyan iri göğüslere, incecik bir bele, en aşağı 1 metrelik bacaklara ve de sıkı kalçalara sahiptirler. Genelde çoğu iri dudaklı ve kabarık saçlı olur. Giydikleri kostümler vücuda yapışan ve sadece stratejik yerleri kapatan bir özelliğe sahiptir. Genelde çoğunun oldukça büyük bir tane de silahı olur. Bu tarz çizgi romanların genellikle en az bir sayfasında bir “poz” çizimi olur ve bu çizimde ana karakter mümkün olduğu kadar az elbiseli ve de erotik çizilir. Image dergisinin kurucularından olan ve o zamanın en gözde çizerlerinden biri olan Rob Liefield, bu bad-girl çizimlerini en fazla kullanan kişilerden biri olmasına rağmen, çizimlerindeki anatomik hatalarından dolayı çok eleştiri toplamıştır. Altta görülen bu Avengelyne çizimindeki hatalar


: Bir Rob Liefeld şaheseri

çok rahat görülebilir. Belin, kızın kafasından bile ince olması, belin arkaya doğru kıvrık olması vs… Bad-girl’lerin çoğu hiç düşünmeden adam öldürdükleri için, geçmişlerinde şiddete maruz kalma, ya da tecavüz gibi iz bırakan travmatik durumlara rastlanır. Travması olmayanlara da geçmişten gelme, gelecekten gelme, başka boyuttan gelme gibi zamanımız etik anlayışından farklı bir etik anlayıştan geldiklerini belirten bir durum eklenir, ya da majisel olaylara dayandırılırlar (annesi ya da babasının iblis olması, geçmişte bir iblisle anlaşma yapması gibi). Bad girl akımı 90’lı yılların sonuna doğru sönmüş olmasına rağmen, hâlâ tam olarak ortadan kalkmamıştır. O zamanki bad girl’lerin çoğunun kostümleri yeniden revize edilerek yeni maceraları yayınlanmaya başlamıştır (karşınızda bir ip bikiniyle dolanan bir kızı ne kadar ciddi bir hikâyede oynatabilirsin ki?) Kostümleri revize edilmeyen bad-girl’ler ise işinin bilen yazarlar tarafından tasarlanan sürükleyici konular ve güzel hikâyelerle yollarına devam etmeye çalışmaktadırlar. Bu bad-girl’ler de eskisi kadar erotik pozlar vermemektedirler. Şu anda piyasada çizim stili yumuşatılmış yeni “bad-girl” karakterleri bulunmaktadır. Bunlar ruh hali olarak bad-girl’lere benzeseler ve öyle hareket etseler de, ya çizimleri daha gerçeğe yakın yapılmaktadır, ya da kostümleri daha akla ve mantığa yakın olarak tasarlanmaktadır (Örnek olarak Hack/ Slash) En başta da belirttiğim gibi, good girl ve bad girl çizim stilleri aslında birbirlerinin tam karşıt tarzları değil, değişik iki çizim tarzıdır. Bakalım gelecekte daha farklı “girl” çizim stilleri karşımıza çıkacak mı? Bunu hep birlikte göreceğiz. Tunç PEKMEN www.uzunjohn.com

Meşhur bad girl Lady Death, Cehennemde şeytanın tahtına oynayan bir iblistir

Witchblade eski ve yeni kostümü ile


AKŞAM OLUR KARANLIKLAR ÇÖKENDE “Guillermo del Toro’nun elinden ne çıksa yerim hafız!” kafilesi; gelin bakayım yamacıma… Korku sineması büyük gişe filmleriyle kendisini kanıtlamış sinema sevdalısı yönetmenlerin kendi meşrebince kotardığı filmlere sahne oluyor, fark ettin mi kafile? Güzel… Sam Raimi’nin gölgede kalan şaheseri “Drag Me to Hell”in ardından bir kımıl kımıl film de Guillermo del Toro kotarıyor; bilmem duydun mu? Filmin adı “Don’t be Afraid of the Dark” Kendisi mi yönetiyor? Hayır. Hemen yüzler düştü bakıyorum kafile! Düşmesin, zira del Toro hem yazıyor hem de yapımcı olarak peydahlanıyor projede… Yönetmen koltuğunu da ilk uzun metraj filmini çeken Troy Nixey’a bırakıyor. Beyefendinin “Latchkey’s Lament” isimli kısa filmi ümit vaat eden bir yönetmen olduğunu şıp diye ortaya koyuyor. Üşenme git internetten bul izle kafile.

Gelelim esas mevzua. “Don’t be Afraid of the Dark” başrollerinde Guy Pearce ve Katie Holmes’a (bu konuya dönelim kafile, hatırlat bana!) yer veren bir yapım. Babası ve onun kız arkadaşıyla yaşamak üzere taşındığı evde kendisini bir iblise dönüştürmek isteyen yaratıkları keşfeden küçük bir kızın hikâyesi zerk ediliyor kabaca özetlemek gerekirse. Konsept tanıdık, tanıdık olduğu kadar harcanmış, harcanmış olduğu kadar da gideri olan bir konsept. Bir veledin körpe hayal gücünün resmettiği isimsiz dehşet kadar ilkel korku var mıdır ey kafile? Yoktur tabii. Kim Guillermo’dan daha iyi anlar çocukların korkularını, hayallerini? “Yalvaç Ural” dediğini duyar gibiyim kafile. Duymamış olayım! Elde “El Espinazo del Diablo”, “El Labirento del Fauno” gibi örnekler var. Bu kadar sofistike hissiyatları aynı potada eriten bir zihin saf korkuyu mu kağıda dökemeyecek! Döker kafile. Hele ki filmin orijinali 1973 yapımı “Don’t be Afraid of the Dark”ın nev-i şahsına münhasır atmosferi de bir gümüş tepside sunulmuşken… Yeter ki tasalarım hayat bulmasın… Şimdi gel kafile sana bu filmle ilgili en derin tasa ve endişelerimi açıklayayım. Hollywood denilen kurtlar sofrasında kadın aktris olmak zordur kafile. Eloğlu ister ki tarihi drama da çekebilesin,


aksiyon filmi de kotarabilesin, romantik de olabilesin, korkudan siyatik de azdırabilesin. Yukarıda, bu konuya dönelim demiştim, hatırladın mı? Ne yazıyor orada? Katie Holmes yazıyor… Bu hanım kızımız bir aktris olarak Hollywood’da kendini kanıtlama safhasında mı? Evet. Bu kızımızın filmografisine bir göz atar mısın kafile? Korku filmi kontenjanında The Gift’le beraber ikinci korku filmi bu… The Gift’in yönetmeni kim? Sam Raimi! Bilmem nereye varmak istediğimi anladın mı kafile? Ben de anlamadım ama genel olarak bu kızı sevmediğimle ilgili bir şeyler söylemekti niyetim. Sevdiğim yönetmenlerin sevmediğim oyuncularla çalışmasına ifrit oluyorum kafile. Bu oyuncuların kütüklükleri, şablon TV dizisi standardında mimikleri, “I just…”la başlayan kısır diyalogları, “Filmografimi çeşitlendirip cebimi daha da doldurma derdindeyim!” diye bağıran varlıkları bile benim için güzel bir filmi telef etmeye yeter kafile! “The Gift”e bakalım… Cate Blanchett, Keanu Reeves ile Katie Holmes’un “konuk” oyunculuğu arasında acı çekmiyor da ne yapıyor kafile! İşte benim korktuğum bu güzel olma ihtimali yüksek filmin başına da bu basiretsizliğin gelmesi. Bu filmin bir Hollywood yıldızının kolay unutulan korku denemelerinden biri olarak kalması… Bir korku filminde kadın mühimdir kafile! Bak Jamie Lee Curtis’e, bak Neve Campbell’a, bak Sigourney Weaver’a, bak Linda Blair’a… Oyunculuk ayrı mecra fakat dehşete birinci elden maruz kalan kadın ne kadar başarılıysa film de o kadar başarılı olur kafile! Guy Pearce isimli güzel şahsı tenzih ederim. Bakalım 2011’de gösterime girecek bu film yüzümü kara çıkartacak mı, Katie Holmes yeni nesil bir “scream queen” olacak mı? Lakin bilesin ki benim ümidim seyrektir bu minvalde. Tamam, kafile git şimdi. Fikret KARAKURT www.sineblok.com


ŞEYTAN’I ARAYAN KADIN Tanışma Telli, her intiharın sonunda yeniden başladı. Beğenmediği  yerde bıraktı  hayatları, terk edildiğinde o da terk etti  yaşamlarını. Oturup ağlamadı, hayata aldırmadı, hiçbir şeye bağlanmadı. Çok seneler önce, kendisinin bile tam olarak hatırlamadığı bir yaşamda, bir gece camdan dışarı bakarken, ardından yaklaşıvermişti ona Şeytan. Yalnızdı, camdaki aksi dışında bir hareket yoktu gecede. Bir anda, apansız, altın rengi, kanatlı bir böcek iniverdi önüne. Yavaş yavaş açılan bu böcek önce bir yıldıza, ardından bir kayığa, sonra bir u harfine dönüştü. Sonra bir sarmaşık gibi yüzlerce minik yaprakla uzanıverdi birbirine u’nun iki yüzü, birleşen yapraklarsa bir yüze dönüştü. Telli, korkudan ne kımıldayabilmiş ne de ses çıkarabilmişti, böylece kendini ilk takdim eden böcek oldu. Yüze dönüşmüş olan böceğe göre, o insanların kalbine korku salan Şeytan’dı, insan aldatan en büyük günahkâr. “Hizmetinizdeyim, Sayın Telli,” dedi Şeytan.”Dileyin benden ne dilerseniz.” Telli bunun acımasız bir şaka olabileceği olasılığını göz ardı edemediği halde,  bu aldatıcı yaratıkla konuşmaktan kendini alamadı. “Karşılığında da ruhumu mu alacaksın?” dedi, cesaretine kendi de şaşarak... “Oh tabii ki hayır, Sayın Telli!” dedi Şeytan-böcek. “Sefil ruhunu  ne yapayım ki? Ne işime yarar benim bomboş, soluk bir ruh? Sadece bir iyilik isteyeceğim senden. Minik bir iyilik”… Telli, Şeytan’ın minik iyiliğini yapmayı kabul etmişti, karşılığında ise, budalaca bir açgözlülükle sonsuza dek yaşamayı seçmişti, Şeytan’ın verebileceğine yemin ettiği vaatlerden. Bu uğursuz anlaşmanın sonrasında Telli, yaşamını beğenmediği veya yaşlandığını düşündüğü anda kendini öldürüp yeniden doğarak, defalarca yaşamıştı. Fakat son beş yaşamında huzur bulmak şöyle dursun, artık yaşamayı istemediğine emin olduğu için her geçen gün daha da mutsuz oluyordu. Bir de  sorunu vardı Telli’nin, bir türlü hatırlayamadığı, hatırlamaktan çekindiğini sandığı, kendini çok zorladığı halde hatıralarında yoklayıp da bulamadığı minik bir anı. Telli, Şeytan’a yaptığı iyiliği bir türlü anımsayamıyordu. Hayatlar boyu, akşamlar, günler, aylar ve haftalar boyu düşünmüştü Telli. Ruhu yanındaydı, hâlâ bir kadındı, kendini tanıdığı kadarıyla ahlaklı ve dürüst yaşamlar sürmüştü. Şeytan’la anlaşma yapmış biri için oldukça günahsız sayılabilecek hayatları olmuştu. Şeytan’a yaptığı iyiliği anımsayabilseydi, belki o zaman o lanet olası iblisi bulma yolunda biraz aşama kaydedebilirdi! Telli’nin, sevgili Şeytan’ına yaptığı iyiliği anımsamak kadar önemli bir derdi daha vardı aslında, son 5 hayattır deliler gibi Şeytan’ı arıyordu. Onunla ilk karşılaştığı gece ile ilgili anıları, Şeytan’a yapacağı sözünü verdiği iyiliği anımsamak dışında pürüzsüzdü. Yüzlerce defa o geceki koşulları oluşturup bekledi Şeytan’ın yeniden belirmesini. O, eğer yine gelirse, Telli ona yapmasını istediği, yaptığını bir türlü hatırlamadığı iyiliği hatırlatma nezaketinde bulunmasını isteyecekti ve artık daha fazla yaşamak istemediğini beyan edecekti. Fakat Şeytan belirmek şöyle dursun, eğer dünyada bir yerlerdeyse bile, dünyanın her kıyısında, her köşesinde defalarca yeniden doğan birinin adımlarından özenle kaçarmış gibi, hiçbir iz bırakmadan yaşıyordu.

Arayış Telli, bir doktor olduğu son yaşamında, akıl hastalarının arasındayken Şeytan’ın izine rastladığını sandı. 40 yaşlarında, talihsiz bir kadın, ısrarla Şeytan’ın gelip ondan bir iyilik istediğini ama ona ruhunu satmayarak bu iyiliğini kabul etmediğini söyleyerek, Telli onunla konuşma fırsatı dahi bulamadan, hastanenin bahçesindeki bir ağaca kendini asarak intihar etmişti. İntihar konusunda tam bir uzman olan Telli’nin bu olaydan en az sarsılan insan olduğunu neyse ki kimse


fark etmemişti. Hastanede daha çok vakit geçirmek isteyişi  de genç ve hırslı bir doktor oluşuna yorulmuştu; oysaki Telli her Tanrı’nın cezası gece, camların önünde düşüncelere dalıp Şeytan’ı bekliyordu, hep yalnızdı, hep korunmasızdı, Şeytan’ın ona yaklaşmasını beklediği için bir Tanrı kuluyla oturup konuştuğu yoktu. Nihayet bu deliler hastanesinde yeterince kaldığını düşünüp Şeytan’ın ona burada gelmesinden ümidi kesince, Şeytan’a yapılacak bir jest için yeterince trajik olduğunu düşünerek kendini o zavallı kadının astığı yerde ve aynı biçimde öldürüverdi. Eğer biri ona, var olduğu ilk andan beri dünyada aldığı en  büyük zevkin ne olduğunu sorsaydı tereddütsüz biçimde, yeniden doğmak olduğunu söylerdi. Doğmak, akıl almaz derecede muhteşemdi. Ölmekse, baştan boğucu olsa da biterken büyük bir rahatlamaydı. İnsan önce bayılır gibi bir iç çekilmesi yaşıyordu; sonrasında başının içinde sürekli bir frene basılma duygusu... Boşlukta serbest kalmışlığı hissediyordu son nefes biterken. Binlerce parçaya ayrılmış bir ruh olup coşkuyla yeni bedene akmaya başlıyordun. Telli, yeni bedenine akarken geçtiği yerin neresi olduğunu bilmiyordu, ama su altı olduğuna yemin edebilirdi. Ruhu suyun içinde soluk alabiliyordu,  eski yaşamın yüklerinden arınmanın ve yeni bir yaşama heyecanla akıyor olmanın verdiği delirtici mutluluk hissi mükemmeldi. Fakat ruhun yeniden bedenle birleştiği andan sonrası; tam bir karmaşaydı. Telli, artık ne anne baba sevgisi hissedebiliyor, ne çocukluğunun tadını çıkarabiliyordu. Aksine, bu huzursuz ve tutuk tekrarlar  onu bir insan müsveddesi haline getirmişti.

Buluşma Telli kendisini astıktan sonra, yeniden doğduğunda büyük bir şaşkınlığa uğradı. Yeni bir bedene akmıştı akmasına, ancak iki kalp atışı hissediyordu. Telli bebek gözlerini açınca büyük bir şaşkınlık yaşadı: bir ikizi vardı! İkizi, Telli’ye sözcükler fısıldayana dek 3 gün geçti. Bu 3 gün içerisinde, sayısız önceki yaşamında yaptığı gibi sürekli uyumuş ve zamanın geçmesini beklemişti. İkizin ona seslendiğini işittiğinde ilk anda yine etraftaki insanların onları sonu gelmez sevgi sözcükleri ile taciz etmeye geldiklerini sandı, ancak bu sesin yalnızca kafasının içinde olduğunu anlaması çok gecikmedi. “Selam sana Telli, görüyorum ki iyi dayandın…” dedi küçük bebek. Telli, cümlesi biter bitmez onun kim olduğunu anlamıştı “Gerçekten sen misin? Neredeyse 1 asırdır seni arıyorum, her delikte, neredeyse her günahta aradım seni, neden bir kez olsun gelip beni görmedin? Çağrılarımı duyacak kudretin yok mu senin? Ne biçim Şeytan’sın sen!” diye hıçkırdı. Şeytan bozuntuya vermeden “Evet, tabii ki benim Telli… Fakat bunca yaşam tecrübene rağmen Şeytan’dan seni arama sorması sadakatini bekliyor oluşuna şaşırdım doğrusu! Ben sadece kendi işimi görmek için buradayım, beni aradığından haberim dahi yoktu. Minik iyiliğimi ödeme zamanının geldiğini belirtmek isterim,” dedi. Telli daha iyiliği yapmamış olduğunu neden hatırlamadığını, delice merak ederek kırgınlıkla “Ben ne olduğunu tamamen unutmuştum,” diye konuştu. Şeytan küstahlığını sürdürüyordu: “Doğrusunu söylemek gerekirse... Bunu sana hiç söylemedim. Eh, kabul edelim, bazen cezp edici olabiliyorum. Ama korkmana gerek yok, Telli. Senden yalnızca kendimle ilgili bir iyilik istiyorum. Ruhunu veya şu yaşamaya can atıyor olduğun yaşam döngülerini bitirmeni değil!” dedi memnuniyetle. “Ah. Sana güvendiğime pişman değilim ama ben de senden bir ufak iyilik istemek zorundayım, tabii senin iyiliğini ödedikten sonra,” dedi Telli. Şeytan’ın gözleri, minik bir bebeğe yakışmayacak şekilde parladı. “Ha! Ama bu bir iyilik daha borçlu yapar seni.” Telli kendini tutamadı artık, “Üzgünüm, ama benimle işin bittiğinde, ben ölmek istiyorum. Hem bu bir iyilik sayılmaz; verdiğini geri alacaksın sadece. Artık yaşama da, dünyaya da, insanlara da tahammülüm kalmadı ve yeniden başlamaktan yoruldum. İyiliğini iade ettiğimi düşünsen olmaz mı?” deyiverdi. Şeytan küçük bebek gözlerini kıstı “Ah… Düşündüğümden de çabuk oldu bu. Bak, sen haklısın. Bu bir iyilik


sayılmaz. Eğer benim iyiliğimi eksiksiz yaparsan; mükemmel olabilirsen Telli, o zaman bu isteğin gerçekleşecek, sana yaptığım iyiliği, verdiğim hediyeyi  geri alacağım.”  Merakla sordu, “Beni kandırdığını iddia edebilirdim aslında. Çünkü sen o gece benim zihnimle oynadın. Sana söz verdiğim iyiliği yapıp yapmadığımı bile hatırlamıyorum. Ya yaptıysam ve şu an yapmadığımı iddia ediyorsan?” durakladı ama devam etti; “Yine de sana güveneceğim, sonuçta bana verdiğin sözü tuttun. Yüzyıllardır yaşıyorum sayende. Haydi, söyle bakalım, nedir benden beklediğin? Umarım yapabileceğim bir şeydir.”Şeytan bir memnuniyet sesi çıkardı,“Ha! Hiç merak etme; yapabileceğinden şüphem yok. Sevgili Telli, kader, biraz da benim marifetimle, gördüğün gibi bizi ikiz olarak bir araya getirdi. Bana borçlu olduklarını, birlikte geçireceğimiz bu yaşamın sonuna dek dayanarak ve ben her ne yaparsam yapayım, varını yoğunu, tüm ömrünü insanların beni sevip bana güvenmelerini sağlayarak geçireceksin. Şimdi söyle bakalım küçük arkadaşım, benim de umduğum gibi, bunu yapabileceksin değil mi?” Telli, gülümsedi. “Evet, yapacağım. Dünyada yaşadığım müddetçe görmediğim pislik ve sefillik kalmadı, hiç merak etme. Seni aramak, sandığından daha mide bulandırıcı bir işti. Sana sahip çıkmanın ve seni sevmenin, seni aramaktan daha zor olacağını sanmıyorum” Şeytan fısıldayarak konuştu: “İyilik ve kötülük nedir Telli? Tanrı’nın koyduğu kuralları kabul ederek yaşayan zavallı insanların sevinmesinden ve üzülmesinden başka bir anlamı var mıdır? Tüm dünyanın düzeni, güçlü olanın ayakta kalması üzerine kuruluyken zayıfı yok etmek, kötülük müdür? Bence, normal bir insan olmasan dahi, senin sınırlarının ve hayal gücünün çok ötesinde tüm bunlar… O yüzden bence, aklının alamayacağı şeyleri düşünme daha iyi.” Dudak büktü ve devam etti: “Yeri gelecek insanları öldüreceğim Telli. Bir iki kişiyi değil, yüzlercesini birbirine kırdırtacağım. Gözlerinin önünde kanları akacak. Bir karar vereceğiz ve binlerce insan acı çekecek. Bir emir vereceğiz ve akıl almaz kıyımlar gerçekleşecek. Bir kolu çekeceğiz ve gündüzler gece olacak. Kimileri bize lanet edecek, bela okuyacak, ama sen benim bedenimin diğer yarısı, koruyucum, dayanağım ve sevgilim olacaksın, onları beraber susturacağız. Biz ikimiz, küçük kadın, haksızlık olacağız. Dokunduğumuz kuruyacak. Senin tüm bunlara dayanabileceğini biliyorum, seni bu yüzden seçtim ben.”Telli duyduklarının anlamını sorgulamakla o kadar meşguldü ki, Şeytan’ı yanıtlayamadı. Şeytan cezp edici bir biçimde devam etti. “İnsanların arasında dolaşmak beni mahvediyor Telli. Beni tüketiyor. Dünyaya büyük bir açgözlülükle bağlı olan sen bile, bir kaç yüzyıllık yaşamın ardından pes ettin. Peki ya ben, benim içinde bulunduğum durumu hayal edebiliyor musun? Dünyanın var olduğu an vardım ben. Binyıllar boyu vardım. İnsanların iğrenç varlıklarıyla, o varlıkların uzantısı olan düşüncelerinin arasında,  bir gölge gibi yaşamaya ve taciz edilmeye mahkûm oldum bunca zaman. Her saniye içinizden geçen yüzlerce kötülük, bir kıvılcım gibi zihnime değerek çıldırtıyor beni. Benim insanları kötülüğe yönelttiğimi söyler, günah keçisi yaparsınız. Hâlbuki asıl pislik sizin ta içinizde, anlıyor musun? Mağdur olan benim, insan değil. Dünyaya hapsedilmiş yaşamak zorunda olan, sizin kötülük dediğiniz aptallıklar silsilesine maşa olmak zorunda olan, huzursuzluğa köle olan benim! Dünya sizin dünyanız. Burada bir sürgün, bir mahkûm ve bir yabancıyım.” “Ama çok güçlüsün sen,” diyebildi Telli. Kafası karmakarışıktı. Şeytan gerçekten acı çekiyor gibi görünüyordu. Yine de mantığı baskın çıktı, cesaretle devam etti Telli: “Beni aldatmak zorunda değilsin. Sana inanasım gelmiyor doğrusu, bunca zaman dünyanın bütün sefilliklerine sen sebep olmadın mı yani? Kandırdığın ve kendine uydurduğun insanların çektiği acılara benden fazla şahit olan yoktur herhalde? İşte bu yüzden, benden istediğin her neyse açık açık söyleyebilirsin. Şu dakikadan sonra, ister ruhumu, ister hayatımı, ister canımı al. Hiçbir önemi yok.” Şeytan gülümsedi, ne kadar sevimli olabilirse o kadar sevimli gözüküyordu şu anda. “Merak etme. Senden hiçbir şey saklamıyorum.


Çok yorgunum sadece. Çok... Şimdi uyuyalım. İnsan olarak yaşayacağım, bir nevi insanım artık ben de. Tanrı’ya karşı son savaşımız bu. Zaferimin büyüklüğünü tasavvur edebiliyor musun? Onun en sevgili çocuklarının arasında, onlardan biriyim artık ve hepsini kendi yanıma çekeceğim. Ah Telli, insanları hiç sevmiyorum, onlardan biri olmak da çok yorucu inan. Haydi, uyuyalım, önümüzde karanlık, uzun bir ömür var, hazırlıklı olmamız gerek değil mi küçük arkadaşım?” Telli, Şeytan’a belli belirsiz evet dedi ama uyuyamadan düşüncelere daldı. Şeytan haklı olabilir miydi? İnsanlar, Tanrı’nın zalim çocukları, cidden Şeytan’a bu dünyadaki gerçek azabı çektiriyor olabilirler miydi? Uzun yıllar boyunca, gözünü kırpmadan birbirini öldüren, birbirinden çalan, parçalayan, ihanet eden insanları görmek onu hissizleştirmişti kendi türüne karşı. Evet, Şeytan’ın kesinlikle haklılık payı vardı. Kendisi Şeytan’la konuşmuştu, fakat Şeytan ona kötülük yaptırmış mıydı? Hayır. Bu kötülüğün insanların içinde olduğuna en büyük kanıttı, Şeytan sadece bir günah keçisiydi. “Eğer o kötülüğe saptırıyor olsaydı, ben de kötü biri olurdum. Ama içimde kötülük yok benim...” diyerek, göz ucuyla uyuyan bebek Şeytan’a baktı. Önce bir böcek, sonra bir bebek olarak karşısına çıkmıştı bu ölümcül derecede güçlü yaratık. “Doğrusu, Şeytan’ın egosu ile ilgili bir problemi yok,” diye düşündü Telli. Ne de olsa, hep küçük ve güçsüz formlarda karşılaşmayı seviyordu onunla. Birden insanların kocaman, kanatlı, dehşetengiz derecede büyük, sivri dişli, keçi ayaklı canavarımsı Şeytan tasvirlerini düşünüp, için için güldü kendi kendine; insanlar, fevkalade aptallardı...

İhanet Telli ve Şeytan, bebekliklerini her normal bebek gibi geçirdikten sonra, iki minnacık çocuk oluverdiler. Aslında bu süre Telli’ye sonsuz kadar uzun gelirdi normalde, ama Şeytan’ın arkadaşlığı çok tatlıydı ve yaşadığı her saniyeden sonuna kadar zevk almıştı Telli. Şeytan’ın en ilginç özelliklerinden biri, hayvanlara olan aşırı düşkünlüğüydü. Şeytan insanlara zarar vermekten kaçınmazken, hayvanlara zarar vermekten itina ile kaçınırdı.“Sevgili Telli, insanların bu dünyada ödemeleri gereken bedeli, hayvanlara ödettiklerinin farkında mısın?” Şeytan bunu ona söylediğinde, Telli yavaş yavaş insanlardan nefret etmeye başladığını hayretle fark etti. Değişen duygularının suçunu Şeytan’a atamayacak kadar bıkmıştı insanların bencilliğinden. Dünyayı sadece kendilerine ait sanıyorlardı, tüketiyorlardı, sorgulamadan, sadece insan iyiliğini düşünerek, hatta onu da işlerine geldiğinde düşünerek, yaşayıp yok ediyorlardı. Şımarık, laf anlamaz, usandıran kümelerce çocuğun arasında, Telli ve Şeytan insanlara karşı giderek daha da aşınmaz bir nefret biriktiriyordu. Çocuklar savunmasız ve aptaldılar, ama hayret verici derecede bencil ve acımasız olmayı da başarabiliyorlardı. Böcekleri öldürüyorlar, kedilerin kuyruklarını kesiyorlar, birbirlerini dövüyorlar ve ağlatıyorlardı. Sadece kendi çocuğunun iyiliğini düşünen anne babalar ve bezgin öğretmenlerin yardımcı oyunculuğu ile okul denen yer bir savaş alanından farksızdı. Şeytan, oynadığı büyük oyunun ilk elinde, yani atıldığı ilk sosyal yaşam sınavı olan okul sahnesinde, kozlarını oynamaktan geri kalmıyordu. Sınıf başkanıydı, başarılı bir öğrenciydi, sevilen bir arkadaştı. Doğrusu Şeytan’da doğuştan gelen bir yetenek vardı insanları etkileme konusunda. Telli bunu görebiliyordu. O konuştuğunda insanların yüzü aydınlanıyordu, ona inanmayı, güvenmeyi seve seve kabul ediyordu etrafındakiler. Küçük bir çocuk olmasına rağmen, arkadaşlarını, öğretmenlerini, annesini ve babasını parmağında oynatabiliyordu. Telli ise, onun bütün kusurlarını kapatan, onu tapınarak seven biricik kardeşi rolünü, sevgiyle ve mutlulukla oynuyordu. Tuhaf bir biçimde kabullenmişti, Şeytan’ı seviyordu. İnsanlardan uzaklaştıkça kardeşine yaklaşmıştı. Kendisini onca insanın içinden seçtiğini düşündükçe kıvançla doluyordu içi. Bu yaşamın sonunda onu nihai huzurun beklediğini bilmek insani hissetmesine neden oluyordu, insanları sevmese de, insan olmayı hissetmekten tuhaf bir acı duyuyordu ve bu acıyı duymak, çok


hoşuna gidiyordu. Telliye bir akşamüstü kadar kısa gelen bir sürede, büyüdüler. Şeytan, planladığı gibi ünlü, güçlü ve zengin olmuştu. Ülkedeki en sevilen insandı. Dünyadaki herkes onu tanıyordu; bir liderdi, bir öncüydü, bir idoldü. Telli bu yakışıklı ve güçlü adamın arkasındaki karanlık sırları taşımaktan asla yorulmamıştı. Önlerine çıkan engelleri tek tek yok etmişlerdi. Şeytan’ın yıllar önce, daha ufak bir bebekken söylediği gibi, insanları öldürmüşlerdi, hayalleri yok etmişlerdi, sadece onun ismini mümkün olan her yere koca koca yazmak için ve insanların inanmaları için... Her şey inandırmak içindi. İnanç birini bağlayacak en sıkı ipti. İnsanları inandırmak çok basitti aslında, çünkü görüntülerinin altını kaldırıp kurcalayan yoktu. Hayatta her şey satın alınabilir sözünü, her kim söylediyse çok haklıydı. Şeytan’daki o doğal ve baştan çıkarıcı büyüleyici özellik dışında, her şeyi satın almışlardı. Yeri geldiğinde basını, mahkemeleri, hatta acılı aileleri bile... Her insanın bir fiyatı vardı. Şeytan için insanlar ikiye ayrılıyordu zaten, satın alınacaklar ve kandırılacaklar. Kandırılacaklar, çerez gibiydi Şeytan için, önlerine çıkıp gözlerini boyaması, yüzlerini aydınlatması yeterliydi. Örneğin, savaştan canı yanmış insanları savaşmanın önemine bir gecede inandırabiliyordu. Onu kürsüde milyonlarla konuşurken izlediğinde, Telli kendisi bile şaşırmıştı ikna oluşuna. Şeytan unutuşun kitabını yazmıştı adeta, insanlara önceki savaşlarda çekilen acıları unutturmak ve onları açgözlülüğün motivasyonu ile öldürmeye ikna etmek her baba yiğidin harcı değildi. Kısa bir süre sonra savaş artık kanıksanmıştı, Şeytan başlatsın ya da başlatmasın, dünyanın en vahşi geleneği artık bir alışkanlıktı. Telli Şeytan’ın hem ortağı, hem sevgilisi, hem kardeşi, hem de koruyucu meleğiydi. Ona tıpatıp benzeyen fiziği ile her daim yanında duran ikizi, pek sevilmeyen, göz ardı edilen gölge bir kadındı. İçten içe, Şeytan’a, öz kardeşine aptalcasına âşık olduğunu biliyordu ama kendine bunu itiraf etmeye veya üzerinde düşünmeye niyeti yoktu. Şeytan artık zıvanadan çıkmıştı zaten; her gün yeni birilerinin mahvına sebep oluyordu. Yalanlarının ve oyunlarının sonu yoktu; kıyıma doymuyordu. Telli, kendi ırkına ihanet ediyordu ama bu son ömrünün, yaşadığı ömürler içerisinde en iyisi olduğunu kabullenmişti. Ahlaklı olduğuna inandığı yaşamlarından çok başka bir yaşamdı bu... Her türlü pisliğe bulaşmıştı bulaşmasına, ama artık ahlak dediği şeyin, insan aklının kısıtlı kavrayışının eksik bir ürünü olduğunu biliyordu, içi rahattı. İyi ve kötü, Şeytan’ın dediği gibi, insanın keyfine göre belirlediği, saçma bir takım kurallardı. Örneğin, insanın kendi kardeşi ile aşk yaşaması, neden kötüydü, neden iğrençti ki? Kime ne zararı vardı, insanlar ne hakla utanç ve günah iliştirmesi yaparlardı buna? Bir insanı öldürmek de aynı şeydi. Ölüm sadece bu dünyanın bağımlısı olmuş aptallara korkunç gelen bir sondu. Binlerce insanın ölümünü gördükten ve defalarca öldükten sonra, ölmekle ilgili olan hiçbir şey gözüne acımasız gözükmüyordu, ölüm bir uyuşturucuydu insanlık için. Ve evet, bu kesinlikle Telli’nin yaşadığı en güzel hayattı.

Terk Ediş Mutluluk kıyısına iliştirilen şeylere tutunmayı hiçbir zaman sevmemiştir zaten. Giderek artan ve Şeytan’ın güç halkası içinde olmanın verdiği mutlulukla perçinlenip tüm vücuduna dağılan mutluluğun varlığını hiç düşünmediği gibi yokluğunu da hiçbir zaman hesap etmemişti. Şeytan’a doğru sıkılan bir kurşun, bir siper gibi kullandığı bedenini delip geçtiğinde, mutluluğun onu çok yakında terk edeceğini, gözlerine inen karanlıktan ilham alarak anlamıştı. Şeytan beklediğinden serinkanlıydı; üzerine eğildiğinde, ona zorlukla fısıldadı Telli: “Diğer tarafta beni bulacak mısın?” Şeytan gülümsedi, bu gülümsemede hem bir burukluk, hem de bir kabullenmişlik vardı. “Hayır, Telli bu… Son. Hem ikimiz için hem de senin için, son bu… “Yoksa biliyor muydu bunun böyle olacağını? Ölmek bir rahatlamadan çok rezil bir korkuya dönüşmüştü şimdi. “Bana ne olacak? Beni bırakmayacaksın sandım!” diye hıçkırdı son bir umutla. Ama Şeytan’ın karanlık gözlerinden sadece


bir terk edişin sakinliği yansıyordu yüzüne. “Bunu kendin istedin,” dedi usulca. Telli, son nefesinde “Bensiz devam edebilecek misin?” diye sordu. Fakat Şeytan cevap vermeye lüzum görmedi. Telli’nin bedenini terk ettiğinin bilincindeydi, sorusunun yanıtı da zaten duyabilse dahi hoşuna gitmeyecekti. Sırtını döndü, onu korumak için hamle eden insan kalabalığının içine yürüdü. Şeytan devam edecekti, bir ölümlü gibi, dünyanın sonunu getirene dek yürüyecekti. Yürüdüğü yerlerde insan kalmayana dek tüm dünyayı dolaşacaktı. Telli, ruh formunda, orayı terk ederken geriye baktığında, bunu biliyordu. Sorusunun yanıtını almıştı. O kadar hayırsız ve beklenmedik bir unutuştu ki Şeytan’ınki, Telli hissettiği şeyin acı olup olmadığını anlayamadı bile. Kendine ayrılmış çukurda sessizlikle oturup sonsuzluğun geçmesini diledi. Şimdi ıslak bir karanlığın içinde, bilmediği bir yere doğru çekiliyordu. Nihayet etrafı maddeleştiğinde, görebildi ve duyabildi. Bedensizlik, garip bir duyguydu. Hafiflemiş ve rahatlamış olmayı ummuştu fakat rüzgârda savrulan bir yapraktan farksızdı. Bulunduğu yer bir mağarayı andırıyordu, fakat ne kadar yürürse yürüsün gördüğüne emin olduğu çıkışa yaklaşamıyordu. Etrafta kendisi gibi titreyen bir sürü ruh olduğunu fark ettiğinde şaşırdı. Kendini güçsüz hissediyordu, ama yılmadı. Şeytan her an, her dakika uğrayabilirdi buraya. Onu aramalıydı yeniden. Titrek ve gölgemsi ruhlara yaklaştı, her birine tek tek, usanmadan, tekrar tekrar sordu. “Şeytan’ı arıyorum, onu gördünüz mü?” Ne de olsa, acıkmadığı, uyumadığı, ağlamadığı ve hayal kuramadığı bu yerde, yapılacak fazla da bir şey yoktu.

Ova Ceren İNCEKARAOĞLU İllüstrasyon Altuğhan Sinan AYDINOĞLU


VAMPİRELLA DİNAMİTLE GERİ DÖNÜYOR Türkiye'de de yayınlanan Vampirella Dynamite Entertainment tarafından tekrar yayınlanmaya başlıyor. Kasım’da çıkacak dergiden üç kapak ve iki iç çizimi okuyucuların beğenisine sunuldu. Eric Trautmann'ın Action Comics'den Greg Rucka'nın eşliğinde yazdığı dergiyi Wagner Reis çizdi. Vampirella geri dönmüştür ve en büyük düşmanı Vlad Dracula'nın peşindedir. Ancak dünya daha da karanlıktır ve vampirlerden daha da tehlikeli, hatta Vlad Dracula'nın da korktuğu bir şey gölgelerde saklanmaktadır. Dünyanın sonunu sadece Vampirella engelleyebilir. Kapaklar J. Scott Campbell, Alex Ross ve Jelena Kevic-Djurdjevic tarafından resmedildi.

MARVEL YENİ BİR THOR SERİSİ BAŞLATIYOR

Marvel Rob Rodi'nin yazdığı ve Mike Choi'nin çizdiği, kapaklarını Esad Ribic'in yaptığı yeni Thor serisi Astonishing Thor'u ilan etti. Sınırlı seri olan Astonishing Thor, Siege'in sonuçları ve Thor üzerindeki etkilerini anlatacak. Marvel'ın Asthonishing serileri yeni okuyucular için de oldukça uygun olduğundan Kasımda çıkacak dergi ile yeni okurlar kazanmayı bekliyorlar.


MARK MILLER İÇİN ÇİZGİ ROMAN YAPMAK İSTER MİSİNİZ? Kick Ass'den tanıdığımız Mark Millar, İngiltere'de CliNT adında yüz sayfalık bir çizgi roman dergisi çıkartmaya başlıyor. Dergide Mark Millar, John Romita JR, Steve McNiven, Tommy Lee Edwards, Jonathan Ross ve Frankie Bolye'dan çizgi romanların yanı sıra yeni yeteneklerin de işleri yayınlanacak. Millar 50'ler ve 60'larda İngiltere'de işe başlayan yetenekli çizgi romancıların Amerika'ya gitmesinden ve artık pazarın küçülmesinden şikâyetçi. Yeni bir Alan Moore veya Dave Gibbons'un İngiltere’de olduğundan emin Millar, onların tek sorununun işte çalışıyor olmaları ve nereye başvuracaklarını bilmemeleri olduğunu düşünüyor. Britanyalı olmalarının gerekmediğini söyleyen Millar tüm yetenekli gençlere fırsat tanıyor. Millar yetenek arayışının ilk ayağını Space Oddities ile başlattı. Eğer ilgileniyorsanız üç, dört ya da beş sayfalık bilimkurgu hikâyelerinizi http://forums.millarworld. tv/index.php?showtopic=94575 adresine gönderebilirsiniz.

Bana ulaşmak için güncemi: http://turkcebkf.wordpress.com kullanabilirsiniz. Gökçe Mehmet AY


LEZZET YOLU Yaşlı otobüs haykırmayı, titremeyi ve iniltiler eşliğinde egzozundan dumanlar saçmayı sürdüredursun; beklenen adam gelmişti. Muavin genç, sarı saçlı ve yüzünde çiller olan bir çocuktu. Yirmi, en fazla yirmi üç yaşlarındaydı. Elindeki bilet koçanını bezgince salladı yaşlı adamın yüzüne doğru. “Yirmi beş numara siz misiniz?” Yaşlı adam başını salladı aynı bezginlikte. “Haydi amca, biraz çabuk ol!” sesini duyduktan sonra bastonunu otobüsün basamağına atıp, güç alıp, kendisini yukarı kaldırdı. Sonra diğer basamak için de aynısını yaptı. Çökük gıdısı her adımında iki yana doğru savruluyor, yüzündeki buruşukluklar resmen havalanıp geri düşüyordu. Gözleri içine çökmüş, kaşları yer yer dökülmüştü. Bir sonraki baston sesi neticesiyle yaşlı adam otobüse binmiş ve bir besmele çekip gövdesini ileri atmıştı. Bir gözünü kaldırıp otobüsteki yolculara şöyle bir baktı. On beş kişi oturuyordu koltuklarda, adamı görünce bariz bir rahatlama gelmişti herkese. İki numaralı koltukta oturan saçı jöleli, tişört–bermuda şort kombinasyonuyla giyinmiş delikanlı rahat bir nefes alıp, koltuğun kenarındaki kulaklığı başının arkasından dolayıp kulaklarına geçirdi. Yaşlı adam, bir yandan koltukların tepelerine boştaki eliyle tutunurken, diğer eliyle bastonunu ittiriyordu. Üçüncü ve dördüncü koltukta oturan baba kız hararetli bir sohbete girmişlerdi. Üniversite tercihlerine dair yapılan konuşmalar genelde çözümsüz kalır gibiydi, baba da kızı da birbirlerinden ve bu konuda konuşmaktan hayli bezmiş gibiydiler. Beşinci koltukta yalnız başına oturan kadının başını eğip okuduğu kitabı tutan elindeki yüzük parmağında şık, kocaman bir yüzük parıldıyordu. Saçlarını geriye doğru eliyle ittikten sonra da yüzüğüne şöyle bir bakıp tekrar kitabın kenarını kavramış ve okumaya girişmişti. Yedi numaralı koltukta göğüs dekoltesinden görünen gül dövmesi ilk bakışta dikkat çeken, abartılı sarı boyalı saçlarının uçlarını tutup kıvırarak sakız çiğneyen ve ultra mini denilebilecek bir etek giymiş olan ağır makyajlı bir kadın vardı. Onun hemen arkasında da zaman zaman kadının göğüs dekoltesine bakmaya çalışan iki arkadaş vardı. Bu eylemden boşta kalan vakitlerinde, tuttukları – ve muhtemelen maçlarına gittikleri – takımlarının ideal kadrosuna dair koyu bir muhabbete giriyorlardı. Onların arkasındaki on beş ve on altı numaralı koltuklarda takım elbiseli iki adam önlerindeki diz üstü bilgisayarları birbirlerine gösterip bazı konularda fikir alışverişi yapıyorlardı. O koltukların hemen yanındaki on üç ve on dört numarada ise tek bir kişi vardı; göbekli, saçlarının önü kelleşmiş, sivil kıyafetli ama belindeki tabancayı hayli belli eden kısa bir ceket giymiş bir adam. Onun arkasında ise elindeki taşınabilir Playstation’ına gömülmüş, sivilceyle kaplı yüzüne rağmen yakışıklı sayılabilecek bir genç vardı. Zaman zaman elindeki aleti sağa sola istemsizce sallıyor, kendisini oyuna hayli kaptırıyordu... Koridorun öbür tarafındaki koltuklarda ise lüzumundan fazla beyaz renkte cildi olan, gözlerinin altı mosmor ve refleksleri gereğinden fazla – tik misali – çalışan huzursuz bir gençle; o gençten hayli rahatsız olduğu belli olan gözlüklü, kısa kesim saçlarını zaman zaman elleriyle okşayan ve önündeki not defterine gömülmüş otuz – otuz beş yaşlarında bir adam vardı. En sonunda kendi oturacağı yere varmıştı yaşlı adam. En son oturanların iki sıra arkası. Yirmi beş numara. “Cam kenarı...” diye mırıldanarak titreyen ellerini uzatıp – hafifçe de genç, güzel görevlinin ellerine dokunup aldığı bilet cebindeydi. Yine de ister istemez yoklama ihtiyacı duydu, elini pantolonunun cebine sokup kuşe kâğıdın soğukluğunu duyumsayıp, gülümseyerek yerine


oturdu ve ceketinin iç cebinden bir gazete çıkarıp sayfaları çevirerek okumaya başladı. Otobüstekiler, kısmen, beyinlerinin içini oyup geçen baston sesi sustuğu için huzura kavuşmuş gibiydiler. Muavinin uzattığı kolonyadan almamazlık yapan pek olmadı. Şoför de binip kontağı çevrilmiş otobüsü yola çıkarmak için hamlelerini yaptı. Yaşlı emektar, inlemesini artırarak ve cama başını koyan iki üç kişiyi de rahatsız edecek kadar sarsılarak yola çıktı. Güneş gözlüğünü uzanıp tepeden alan şoför, yanındaki muavin koltuğunda oturan çırağına bakıp gülümsedi. Uzun, yorucu bir yol beklemekteydi kafileyi... Bastonlu adamın çıkardığı gazete hışırtılarına orta sıralarda oturan iki adamın hararetli hararetli bastıkları klavye sesleri eşlik ediyordu. Gitgide sinirlerin gerildiği, ufak refleks hareketleriyle ortaya çıkıyordu. Mesela beş numaradaki kadın... Kitabının sayfalarını daha hızlı çevirip bir yandan da hâlâ üniversite tercihlerine dair muhabbet eden baba kıza doğru sinirli bakışlar atıyordu. Ön sıradaki gencin kulaklığından hafif taşan müziğine eşlik eden tempolu parmak vuruşları, yan koltuğunda oturan ve kızıyla muhabbet etmeye – daha doğrusu kendi fikirlerini kızına kabul ettirmeye – çalışan babanın zaman zaman kaçamak bakışlarını üstüne çekiyordu. Şoför, arabadaki gerginliği sezinlemiş olmalıydı ki, eliyle muavine işaret edip su servisini başlatmasını istedi. Muavin de bu isteği ikiletmeden yerine getirdi. Buzluktan çıkardığı suları birer ikişer servis etti. En son yaşlı adama geldiğinde, güneşin çarptığı kelleşmiş kafasından süzülen boncuk boncuk terlere ve kurumuş dudaklarına rağmen ret cevabı aldığında şaşırdı. Başını sallayıp geri döndü ve elinde kalan suyu buzluğa koydu. Kapağı kapatıyordu ki, bir elin kapağın arka tarafından ittirip kendi elinin buzluğa sıkışmasına neden olmasıyla acıyla irkildi. İnmiş kapağın arka tarafından sararmış dişlerini öfkeyle gösteren beyaz tenli, göz altı torbaları morarmış çocuk belirdi. Yanındaki orta yaşlı adam da muavin kadar irkilmişe benziyordu. “Görüş açımı kapatıyorsun piç kurusu...” diye tısladıktan sonra elini çekti yavaşça. Muavin


sinirle elini çekip kaldıracak oldu, çocuğun yanındaki adamla göz göze gelip bu fikirden vazgeçerek bileğini tutup, koltuğuna döndü. Soran gözlerle bakan şoföre “Yok bir şey” tarzı rahatlatıcı bir bakış attıktan sonra sinirini içine gömüp yolu izlemeye başladı. Aynadan arkasında oturan, kendisinden en fazla iki yaş küçük görünen kızın bacaklarına bakmaya başladı. Uzun denemeyecek bir etek giymiş ve otururken de dikkat etmediği için poposu tamamen açıkta kalmıştı... Birden arka sıralardan ufak çapta bir gürültü koptu. Başını çevirip bakanlar gözlüklü, sessiz sakin adamın yanındaki beyaz tenli çocuğu, tabir-i caizse ezerek, yan koltuktaki oyun oynayan çocuğa doğru parmağını salladığı gördüler. Muavin hemen olay yerine gidip mevzuu anlamaya çalıştığında, gözlüklü adamın oyundan çıkan seslerden rahatsız olduğunu çözdü. Ancak adamın elinin altında kafası ezilen beyaz tenli genci pek umursamaması ilginçti. Zar zor da olsa adamı koltuğunda normal oturma şekline geri getirdikten sonra kolları hayli ince ve kırılgan görünen beyaz tenli çocuğu tutup, bir arka koltuğa oturttu. Alnı kıpkırmızı olmuştu ve gözlerinden de nefretten başka bir şey okunmuyordu. Son olarak oyun oynayan çocuğa oyunun sesini kısmasını rica ettikten sonra yerine dönüyordu ki, bir çığlıkla olduğu yerde kalakaldı. İlk sıraların birinde oturan ve hayli açık kıyafetli kadından geliyordu çığlık. İki üç adımdan sonra kadının yanına varmıştı, askısı inmiş ve sol göğsü tamamen açığa çıkmıştı. Kadının diri ve tombul göğsü muavinin bir anlık da olsa dikkatini dağıttıktan sonra kadının yüzüne odaklanmaya çalışarak neyi olduğunu sordu. Kadın askısını tutup çekiştirerek ayağa kalkarken, arkasındakileri işaret ediyordu. “O ırz düşmanları yaptı!” diye bas bas bağırıyordu. Muavin gençti; kadının gösterdiği koltuktakilerse en az üç dört yaş büyük, muhtemelen de “emanet”i olan iki azılı taraftardı. Çaresiz, kadına beş numaradaki kadının yanını gösterdi. Şikâyet ederek yerini değiştiren kadın çantasını almak için eğildiğinde iki adamın da başını koltuğun arkasından kaldırıp hâlâ kadına bakmaya çalışması midesini bulandırmıştı muavinin. Beş numaradaki kadının da pek hoşnut olmadığı aşikârdı. Kitabının sayfalarını daha hızlı çeviren ve çantasından çıkardığı kalemle yer yer cümlelerin altını haşince çizmeye başlayan kadın saçlarını toparlarken eskisi gibi yüzüğüne değil, yanında oturan ve sakızını hayli sesli bir şekilde ağzında döndüren kadına bakıyordu. Şoför, normalde gece verilen yiyecekleri yavaş yavaş dağıtmasını istedi muavinden. Yemek yiyenler konuşamazdı en azından... Muavin bir öncekinden daha isteksizce kalktı yerinden ve dolaplarda yiyecek aramaya başladı. En arkalara konmuş olmalıydılar. Tek başına oturan göbekli adamın üstündeki dolaptan bulmuştu, gülümseyerek küçük sepeti çekiyordu ki, midesinde bir acı hissetti. Eğilip baktığında bunun kırk beşlik bir tabanca olduğunu gördü, başı dönmeye başlamıştı; bu ne lanet bir yolculuktu! “Ne arıyorsun delikanlı?” diye homurdandı bıyıkları titreyerek. Muavin sinirden titremeye başlamıştı. “Sadece aptal kekleri alıyordum!” diye bağırdı adama. Birkaç saniye sonra göbeğindeki soğukluğun gittiğini hissetti. Göz ucuyla baktığında adamın tabancayı geri çekip kemerinin arkasına taktığını gördü. Derin bir nefes alıp, kek kutusunu tekrar tutup çekti. Öfkeyle birer ikişer dağıtmaya başladı kekleri. Yaşlı adam iyice terlemişti ancak saçları eskisi kadar seyrek durmuyordu, vücudu da eskisi kadar kilolu değilmiş gibi geliyordu muavine. Hayret içinde reddedilen keki geri kutuya koyup tabancalı adamdan uzak durmaya çalışarak tepedeki gözlerden birine koyup tekrar yerine oturdu. Aynadan arkaya baktığında eskisi kadar sık konuşmayan baba-kız dikkatini çekti. Adam, dökülen kek kırıntılarını parmağını ağzına götürüp ıslattıktan sonra kızın bacağından alarak tekrar ağzına götürüyordu. “Eh...” diye içinden geçirdi muavin “samimiyet değişiyor doğal olarak...”


Ancak birkaç saniye sonra kek kırıntıları bitmesine karşın kızın bacaklarına ve hatta eteğinin altına giden el, muavini rahatsız etmeye başlamıştı, yutkunarak şoföre baktı. Şoförün yolu bırakıp dikiz aynasından arkasında oturup tempo tutarak kulağındaki müziğe eşlik eden, muavinin yola çıkarken konuştuğu kadarıyla oynadığı takımdan kiralık olarak başka bir takıma yollanan, çocuğa bakıyordu. Boş kek poşetleriyle bardakları toplamak için ayağa kalktı muavin, git gide midesinin bulantısı artmaya başlamıştı. Şoförün vitesi değiştiren koluyla zaman zaman “yanlışlıkla” çocuğun bacağına vurduğunu, adamın kızının eteğinin altında elini gezdirirken kızının korkan gözlerle babasına baktığını görüp sinirle önlerindeki boş poşetlerle bardakları aldı. Kadınların dirseklerini birbirine kaçamak vuruşlar yaparak yarattıkları mini savaş başını döndürürken, iki holiganın konuşurken eskiden ufak olarak nitelendirilebilecek jestleri birbirlerinin bileklerini sıkma ve gözlerin kocaman açılması noktasına gelmişti. Tabancalı adam çıkarmış tabancasını temizlerken laptoplarına gömülmüş ve diğerinden daha sesli tuşlara basma yarışı yaparmış gibi duran iki iş adamını geride bırakıp elindeki Playstation’un sesini ona bağıran adam başını kâğıdından kaldırana dek açıp, sonra kısan çocuğun poşet ve bardağını da alıp harıl harıl bir şeyler yazmaya çalışan adamın yanına seğirtti. Bardağı alırken uzanıp göz ucuyla da çaktırmadan adamın ne yazdığına bakmaya çalıştığında, hararetle kâğıdı kalemle döven adamın hep aynı cümleyi yazdığını görüp şaşırdı: “Ölüm burada!” Nefesi sıkışır gibi olurken arkadaki beyaz tenli çocuğun poşetiyle bardağını almak için kaçarcasına uzaklaştı. Çocuk zorlukla nefes alıyor gibiydi, tişörtünün kolunun altında diğer eliyle bir şeyler yapıyordu. Muavin şöyle bir bakmaya çalıştığında çocuğun kolundaki damarın üstündeki ufacık deliği parmağıyla ovuşturarak büyütmeye çalıştığını görüp başının dönmesine şahit oldu. En son delikten sızan incecik kanı görüp midesini çıkartmak için arka tarafa gidiyordu ki, yaşlı adamın beklenmedik bir atiklikle uzanıp kolundan tutup öbür tarafa çevirmesine karşı bile koyamadı. Sanki eskisi kadar kırışıklık yoktu adamın yüzünde ve bastonsuz bu kadar iyi ayakta durabilmesi... Daha fazla düşünemedi, kusmaya başlamıştı. Bir el silah sesi duyulunca tüm otobüs korkuyla sesin geldiği yöne baktı. Muavin kalçasını tutarak yere yığılmış, göbekli ve kel, bıyıklı adam ayakta tabancasını düşen çocuğa doğrultmuş bir şekilde duruyordu. Şoförün haykırışına omuzlarını silkip ellerini iki yana açarak cevap verdi: “Paçama kustu piç kurusu, ne yapsaydım?” Sonra hiçbir şey yokmuş gibi tekrar yerine oturdu. Yerde sarsılarak yatan muavini kontrol etmek için kalkarken Playstation’ını yan koltuğa koyan çocuk hata yaptığını çok geç anlayacaktı. Harıl harıl yazı yazarken otobüsten bağımsız bir dünyadaymış gibi davranan orta yaşlı adamın bir hamlede uzanıp oyuncağı alıp çocuğun kafasına fırlattığını sadece arkalarında oturan beyaz tenli, eroinman, çocuk görebilmişti. Oyuncak büyük bir sesle çarpıp çocuğu merdiven boşluğuna düşürmüştü. Orta yaşlı adam büyük bir hırsla koşup düşen çocuğa tekmeler savurmaya başlamıştı. Eroinman çocuk kalkmaya çalışırken kolundan fışkıran kanların etkisiyle yere yığılmıştı. Patırtıyı duyan ön taraftakiler birer ikişer ayağa kalkıp arka tarafa bakıyordu. Ön sıradaki kızın ağlaması iyice ayyuka çıkmıştı. İki holigan birbirine bakıp ön sıralara doğru yavaşça yürümeye başladı... Birkaç dakika önce kavga ettikleri kadının yanından geçerken birisi omzunu hafifçe okşadı. O sırada yanındaki kitaplı kadınla kavga eden sarışın, pek umursamamıştı serserileri. Babanın hâlâ durmaksızın konuşurken kızın eteğinin altında gezinen elini tutup çektiler.


Adam şaşırmıştı. Daha ağzını açamadan aralıksız yumruklar indirmeye başladılar. En sonunda adam yığıldığında kız biraz olsun gözyaşlarını silecek cesareti bulmuştu. Hıçkırıklarıysa hâlâ sürüyordu. İki azılı holiganın kendisine, özellikle bacaklarına, yönelen bakışlarını pek beğenmemişti. Birisi uzanıp kolunu tuttuğunda önce omzunu silkeleyip çekecek oldu ancak diğeri, öbür kolunu pek bir sıkı tutmuştu; kımıldayamadı. Çekerek kızı otobüsün arkasına doğru götürürlerken kadınların birbirlerinin saçlarını çekip dirsekleriyle vurmalarına gülerek baktılar. Diz üstü bilgisayarlarını kapatıp birbirlerinin sözünü keserek ‘tartışan’ iki iş adamının birisinin diğerinin kravatını tutup kendisine çekmesiyle yumruklaşmanın başlamasına şahit olurlarken de güldüler... Otobüsün arkasında bastonlu adam vardı ama o ilk bindiği halinden pek eser yoktu. Saçları koyu renge gelmiş ve gürleşmiş, vücudu daha dik ve dinç bir görünüme gelmişti. İki holigana gülümserken dişlerinin arasındaki kan zerrecikleri dikkatlerini pek çekmedi zira o sırada ön sıradan bir çığlık gelmişti. Başlarını uzatıp baktıklarında şoförün, arkasında oturan çocuğun bacağına tekmeler savurduğunu görüp kahkaha attılar. Bir tanesi saçlarından tuttuğu kızı çekip itti, düşen kızın sıyrılan eteğinden pembe iç çamaşırı görünüyordu. Birbirlerine bakıp kızın üstüne atladılar... Bastonlu adam, bunca karmaşanın ortasında ayakta duruyor ve zaman zaman elinin tersiyle dişlerindeki kanları temizliyordu. Uzanıp gazetesini aldı ve bastonunu koluna taktıktan sonra sarsılan otobüse ve savrulan kan zerrelerine rağmen dimdik bir halde otobüsün önüne gitti. Şoförün arkasındaki çocuğa tekme tokat dalması nedeniyle boşalan şoför koltuğuna uzanıp kapıyı açma düğmesini aradı, bulup bastı. Acelesi yoktu, bir süre arkasını dönüp otobüse bakıp gülümsedi. Son bir damla kan diş etlerinden süzülüp dudaklarının arasında kuruyup giderken otobüsün kapısından atladı ve uçuruma yuvarlanan otobüse son kez baktı... Sol elinin işaret parmağını ağzına götürüp ıslattı, dudaklarını ovuşturdu. Kandan rengi koyu kırmızı olan dudakları temizlenince pembeleşmişti. Üstünü başını düzeltip saçlarını cebinden çıkardığı tarakla tarayıp güneşe doğru baktı. “Ne kadar leziz bir yolculuktu bu böyle!” diye mırıldandıktan sonra düşen otobüsün çıkardığı alevlere son kez bakıp ufukta beliren banliyö kasabasına doğru yürümeye başladı...

Alper KAYA http://alperkaya.org alperkaya@e-mail.com.tr İllüstrasyon Başak ÇETİNKAYA http://spike91littleart.deviantart.com


TRINITY BLOOD

YA DA NE OLDU Kİ BU DÜNYAYA? Şüphesiz ki, daha önce – birçok kaynakta olmasa da – vampir kanı içen vampirler işlenmişti. Özellikle Vampire the Masquerade serisinde nadiren de olsa vampir kanı içen vampirlerden bahsedilir. Bu aslında biraz cinsel göndermeleri olan bir çıkarımdır. Bahsi geçen vampirler artık çok yaşlanmış ve yaşlarıyla birlikte gelen muhteşem bir enerji ve doyumsuzluğa ulaşmışlardır. Ve artık insan kanı içmek onları yeterince tatmin edemez. Bir diğer kayda değer örnek ise Underworld serisindedir. Bu serideki durum ise vampir-vampir kan ilişkisinden çok, genel bir ilişkidir. Birbirlerinin kanının tadına bakan vampir veya kurt adamlar kanını tattıkları varlıkların geçmişteki hatıralarına, tecrübelerine vakıf olurlar. Özellikle Bram Stoker’ın “Dracula”sından sonra, vampir mitini rahat bırakmayan birçok insan iyi veya kötü, kaliteli veya kalitesiz birçok işe imza atmıştır. Ve günümüzde artık maalesef vampir miti yıllar önceki çekiciliğini kaybetmiştir. Bunu küreselleşmeyle birlikte gelen “gizem eksilmesi”ne veya artık herkesin vampirlerle ilgili bir şeyler üretmeye ve bundan para kazanmaya çalışmasına bağlayabiliriz. Yine de günümüz yapımcıları vampir mitini ayakta tutmak ve biraz da sömürmek için onu yalın olarak kullanmaktan çok, başka konularla iç içe geçirmekten hoşlanıyorlar. Gelmiş geçmiş – kişisel görüşüme göre – en “dandik” yapım olan Twilight’ta olduğu gibi. Twilight’ta konu aşkla harmanlanmış, True Blood’da cinsellik ve realizmle ve birçok modern yapımda komedi ve yine cinsellikle. Tabii bunların ne kadar başarılı olduklarına izlemeden ve yorumlamadan karar vermek mümkün değil. Asıl konuya geçmeden önce kişisel olarak yorumlamak gerekirse, son yıllarda yapılan en iyi vampir konulu eser True Blood’dır. Hayatın içinden her türlü konuyla ilgili eserler üreten Anime piyasası da boş durmuyor tabii vampir miti konusunda. Bunlardan, kısa ama hoş bir seri olarak incelenebilecek önemli bir örnek ise Trinity Blood. Dediğim gibi “harmanlama” olayı bu seride de açıkça görülebiliyor. Ve ikinci malzeme olarak siyaset seçilmiş. Her şey dünyanın nüfusunun gereğinden fazla artmasından sonra meydana gelen apokaliptik bir olaydan sonra başlıyor. Dünya sakinleri Mars’ta yaşanabilir alanlar yaratmaya uğraşırlarken daha önce benzerini görmedikleri iki adet teknoloji keşfediyorlar. Birinci teknoloji insanları vampirlere dönüştüren bir teknoloji ve bu teknoloji birçok insan üzerinde uygulanıyor. İkincisi ise Crusnik nanomakineleri denilen ve sadece bünyesi çok güçlü dört insan üzerinde uygulanan ve başarılı olan bir teknoloji. Vampire dönüşen insanlara Methuselah deniyor ve bunlar gerek baştan yaratılmış, gerekse de sonradan başka Methuselah’lar tarafından dönüştürülmüş varlıklar. Crusnik’ler ise sadece deneysel eylemlerle üretilmiş dört taneyle sınırlılar. Crusniklerin özelliği vampir kanı içmeleri ve tüm özellikleriyle neredeyse tamamen yenilmez olmaları. Asıl hikâyeye dönecek olursak, Dünya’nın yeniden inşa edilmesi için, Mars’a giden koloniciler geri dönüyorlar ve yüzyıllar süren iki taraflı bir savaş çıkıyor. Bir taraf büyük bir silahlı güç olan Vatikan


iken, diğer taraf da onlardan aşağı kalmayan Methuselahlar. Yıllar boyunca sonuç alınamayan savaş aslında iki güç odağı tarafından da bitirilmeye çalışılıyorken, üçüncü bir taraf giriyor olaya ve dünyada oluşmaya başlayan barış ortamını yok etmeye çalışıyor. Normal, hatta ezik bir din adamı gibi gözüken peder Aber Nightroad ise Vatikan adına çalışırken, bir anda vampirler karşısında ortamın içine eden korkunç bir yaratığa dönüşebiliyor nanomakinelerini aktifleştirdiğinde. Günümüzde etkisini gösteren Amerikanvari yumuşak ve düz çizgileri Trinity Blood’ın animesinde ve mangasında görmememiz belki de onu değerli yapan detaylardan en önemlisi. Fantastik/bilim-kurgu türünde ve gelecekte geçen bu eserlerin bize daha çok 90’ların yapımlarını hatırlatması da belki bu yüzden. Ayrıca bu seri Vatikan ile ilgili birçok eleştiri de barındırıyor içinde. En önemli ayrıntılardan birisi Papa’nın ergenlik çağında, güçsüz ve kendine güvensiz bir karakter olarak işlenmesi. Bu da bir nevi aslında Hıristiyan toplumların çeşitli çıkar odakları tarafından dolaylı olarak yönetildiğine bir gönderme. Zira serilerde Papa her şey için son kararı veren kişi gibi gözükse de, hemen altında yer alan güçlü general ve yöneticilerin ağır etkisi altında kalıyor.

2001 yılında The Sneaker adlı, genç-yetişkin (20–30 yaş arası) denebilecek bir kesimi hedef alan bir dergi tarafından seri haline getirilip, sonra yine seri halindeki romanlar halinde tekrar piyasaya sürülen Trinity Blood manga ve anime haline de getirildi. Sunao Yoşida ve Kiyo Kujo tarafından yapılan – en azından şu an için – 11 cilt halindeki manga 2004’te başlarken, Tomohiro Hirata’nın yönettiği anime serisi ise 2005’te gösterime sokuldu. Orta seviyede başarılı denebilecek onlarca yapımda animasyon sorumlusu ve karakter geliştiricisi olarak rol almış olan Hirata’nın dünyada – tanındığı kadarıyla – tanınması ise doğal olarak bu serinin yönetmeni olmasıyla oldu. Zira çeşitli görevler aldığı yapımların hiçbirisi Trinity Blood kadar tutulmamış ve onun kadar sevilmiyor. Anime serisinin müziklerini yapan, Final Fantasy oyunlarını çok yakından takip etmiş bir nesil tarafından biraz da olsa hatırlanacak Takahito Eguçi ise kanımca Trinity Blood anime serisine pek uymamış. Tamam, serinin gidişatına göre tansiyon değişikliklerini çok güzel veriyor müzikler, ama tansiyondan bağımsız değerlendirildiğinde, serinin senaryosuyla pek de uyuşmayan, biraz bayık, bazen de alakasız girişler oluyor arada. Belki de serinin abartılı tarzını biraz olsun yumuşatmak için yapılmış bunlar.


Abartı demişken, animelerde şahsen en sevmediğim şey özentilik ve ezikliktir. Eğer daha önceki Darker Than Black incelememi hatırlarsanız, tüm karakterlerin “ya yine CIA’den gelmişler hacı” veya “Amerika bu konuya sıcak bakmıyor” gibi Hollywood tarzı bir oksidentalizm bu seride de mevcut. Bu biraz da olay örgüsünün teknoloji üzerine kurulmuş olmasından kaynaklanıyor. Yani mesela seride yer alan robot karakterler kesinlikle eski bir Metro reklamındaki gibi “godanül lüpotanslarını kompleks parametrik impülsatörlerle güçlendirelim” şeklinde konuşmak zorunda bırakılmış. Ki özellikle 20 yaş üzeri kişilere hitap eden böyle bir seride bu tarz bir dilin kullanılmış olması eminim ki birçoğunuza çok dokunabilir. Abel ile birlikte çalışan robot karakterlerden birisi, onca teknolojiye rağmen bir soru sorulduğunda “pozitif” yerine “he ya” demeye programlanamamış bir türlü nedense... Serideki şiddet biraz tiyatral ve abartılı olduğu için sanki açık açık şiddet değil de, şiddetin yazıyla anlatılması gibi etki yapıyor izleyenlerin çoğuna. Yani sonuç olarak yeteri kadar aklı başında bir ergen kız bile rahatsız olmadan izleyebilir, okuyabilir. Karakterler ise kendilerine ait yaşamları olan, gayet insancıl ve sade kişiler. Abartılı tipler veya gereksiz dram yok. Çoğu şey ihtiyaç duyulduğu kadar ve bu büyük ihtimalle anime serisinin kısa ve konsantre olmasından kaynaklanıyor. Mangada karakterlerin kişiliklerine ve geçmişlerine biraz daha fazla iniliyor olsa da ortalama bir çıkarım yaparsak bu durum izlediğimiz birçok uzun soluklu anime veya okuduğumuz mangalara göre biraz daha dozunda tutulmuş. Karakterleri isim isim ayırmak bu noktada mantıksız olabilir, çünkü seri boyunca hemen hemen her şey Abel Nightroad etrafında dönüyor. Diğer karakterler serinin bazı kısımlarında önemli olsalar da, pek devamlılıkları yok. Abel ise biraz anti-kahraman modunda dolaşıyor ortalarda. Hemen hemen hiçbir zaman parası yok, sürekli karnı acıkıyor ve toplum içinde kendisinin ve yanındakilerin itibarını zedeleyebilecek garip davranışlarda bulunuyor. Kendisi bana toplum içinde pek ciddiye


alınmayan bir yaşama sahip olan, ama yeri geldiğinde delikanlılıkta eline su döktürmeyen Türk Filmi karakterlerini hatırlatıyor. Belki de tek farkı kan içmesi ve birçoğumuzun evine sığmayacak büyüklükte bir kılıç taşıması. Animeyle manga arasında çok olmasa da fark var. Genel olarak karakterler açısından değil de, çizgi açısından değişiyor iki versiyon arasında Trinity Blood. Bazı karakterlerin görünüşleri, yaşları gibi farklar da var arada ama olaylar açısından, birkaç önemsiz ayrıntı dışında tek bir hikâyeye odaklanılmış doğal olarak. Roman serisini ise okumasam da anime ve mangasından çok daha ayrıntılı olduğu şeklinde tüm incelemeler. Ki uzun soluklu düzyazılar olarak düşünüldüğünde bu çok normal. Abel Nightroad dünya barışını yıkmaya çalışan gizli örgütlerle, Vatikan’dan kopma amacındaki çeşitli bölge yetkilileriyle ve geçmişte yaşadığı aşklarla, acılarla yüzleşirken, büyük ihtimalle bu hikâye nereye bağlanacak diye düşünmeyeceksiniz bile. Gerektiğinde duygulanacak, sinirlenecek ve sıkılacaksınız. Ve özellikle 20–25 yaşlarındaki bir erkekseniz, hikâyesine bayılacaksınız. Aslında direkt olarak söylenmese de, günümüz dünyasının gelecekteki bir projeksiyonu olan mini bir belgeselle karşı karşıyasınız. Keyfini çıkarın. Yusuf SALMAN ergunyusufsalman@gmail.com http://www.yusufsalman.com


KIZIL ELMAS 1. BÖLÜM

Karanlık. Gece. Kara ruhların, acı çekenlerin, hırsızların, katillerin, kaybedecek bir şeyi olmayan ve nice siyahlıklara bürünmüş kimliği belirsizlerin yaşam denilen, onlar için acı, umutsuzluk ve ölümden ibaret olan hayatlarına asıl başladıkları zaman. Gece ne çok günahı örter, Tanrıların bile sayamayacağı söylenir. Tuhaf, uğursuzluğun nabız gibi attığı biçimsiz sokaklar birbiri ardına, lanetlenmiş şehrin damarları gibi usulca bekler gecenin getireceklerini. Orada, terkedilmiş yıkık dökük bir evin sarmaşıklı bahçesinde, duvarın arkasında bekliyordu. Siyah kukuletasını yüzüne indirmişti. Gözleri, neredeyse hiç kırpılmadan sokağı gözlüyordu. Pelerinine iyice sarınmıştı çünkü ayaz olmamasına rağmen tüm diyarların büyücüleri birleşip dev bir buz dalgasını şehrin üzerine yollamışlar gibiydi. Bekliyordu. Bir eli kemerindeki hançerinin üzerinde hazırdı. Yaklaşan olayların gittikçe artan huzursuzluğuyla daha fazla geriliyor, yürek atışları hızlanıyordu. Yalnızdı, korkuyordu ama o insani zaaflarının üstesinden gelmeyi öğrenmişti. Korkusunun, bilincinin dengesini bozup eylemlerini mahvetmesine izin veremezdi. Yürüdüğü acı dolu yolda hayatta kalmanın değişmez kurallarından biriydi bu. Yalnızca güçlü, iradesi adamantitten yapılan bir zırh gibi sert olanlar bu kötülük dolu diyarda yaşayabilirdi. Saniyeler birbirine eklendi, dakikalar sessiz gecenin uçsuzluğunda kayboldu. Igrisil’in aklına, çok küçük bir an da olsa hayalleri, hedeflerine aydınlık ufuklarda, mutlulukla gülümseyerek yürüdüğü görüntüler doluştu. Yalnızca bir kaç saniyeydi. Hemen kendini topladı ve bu düşünceleri hızla uzaklaştırdı. Pek zorlanmamıştı. Çöken karanlık, titrek bir ışıktan ibaret olan umutlarını kalbinin gizli köşelerine kolaylıkla itiyordu. Gerginlikle, olduğu yerde salındı, ayaklarını oynattı. Birkaç dakika sonra, sokağın sol tarafındaki girişinden gelen tok ayak seslerini duydu. Tüm vücudu irkildi. Düşüncelerini karanlığa gömüp duyularını yaklaşan, dalga dalga yayılan titreşimlere odakladı. Üç adam görüş alanına girdi. Sokağın ortasına kadar yavaş adımlarla yürüyüp durdular. Bir tanesi diğerlerinden daha iri yapılı ve kaslıydı. Uzun saçları ve gür sakalı birbirine karışıyordu. Sırtında çift başlı geniş bir barbar savaş baltası asılıydı. Zincirden örme zırhı ayın solgun ışığını zayıfça yansıtıyordu. Diğer iki adamın biri, Igrisil gibi pelerin ve başlığını giymişti. Uzun kılıç ve bir hançer belinde hazır bekliyordu. Öbürü ise yanındakilere göre oldukça sabırsız ve gergindi. Eli sürekli kılıcının kabzasında geziniyor, bir yaratığın her an üzerine atlamasını beklermiş gibi çevreyi tarıyordu. Sırtında yuvarlak, küçük bir tahta kalkan vardı. Igrisil ayak seslerini duyduğu andan itibaren beklediği adamların bunlar olduğuna adı gibi emindi. Üç insan, yolun ortasında durdular. Igrisil’in keskin kulakları konuşulanları yakaladı. “Ah… O lanet yaratıklar sorun çıkartmazsa ben de bir buçukluğum.” Pelerinli, başını iri adama çevirip kıkırdadı. “Sorun çıkmaması bir Tanrıya yumruk atabilme ihtimalin kadar Uvonak, merak etme.” Adam kısa bir kahkaha attı. Sabırsızlıkla yerinde kıpırdanan adam huzursuzca ofladı. Uvonak yoldaşına döndü. “Sakin ol, o ucubelerden mi korkuyorsun Rad?” Radanov ters ters baktı. “O lanet taşı bize kendi elleriyle bir hiçmiş gibi vereceğini düşünüyor olamazsın!” Uvonak hafif bir sırıtışla “Tabii vermeyecekler, ah, ama işin eğlenceli kısmı da bu değil


mi?” Sözünü bitirir bitirmez baltasını sırtından çekti, boştaki eliyle silahın kafasına art arda hafifçe vurdu. İştahla iç çekti.”Baltamın susuzluğunu hissedebiliyorum, o sabırsızlanıyor. Birkaç pisliği temizlemeden rahat etmeyecek, aynı benim gibi. “ İri adam kıkırdadı. Radanov pes edercesine başını salladı. “Vendril, elması hemen Koris’e mi götüreceğiz, yoksa____” Kukuletalı, parmağını dudağına götürdü. “Sakin ol dostum, sakin ve sessiz ol. Bunları konuşmak için yanlış yer ve yanlış zaman. Öncelik, işte tam karşıdan gelen yaratıklar, asıl önemlisi taşıdıkları o kırmızı nesne.” Vendril bunu dedikten sonra gruba küçük bir işaret yaptı. Üç kişi birbirinden uzaklaştılar. Vendril ve Radanov yan tarafa ve geriye açıldı, Uvonak ise bir kaç adım atıp öne çıktı. Igrisil yaptıklarını anlamıştı. En güçlüyü öne çıkarıp olası saldırı durumundaki ani baskıyı engelleyip saldırganları oyalarken yanlardaki ikiliye, düşmanlarına dikkati dağınıkken yaklaşıp tek hamlede işlerini bitirmelerine olanak verecek bir duruştu. Küçük gruplar arasındaki dövüşler için basit ve etkili bir yöntemdi. Igrisil gözlerini kısıp ileri baktı. Hareket edip yaklaşan siluetleri seçebildi. Karşı grubun hatları belirginleştiğinde üç kişinin de yüzleri kasılmıştı. Nedeni ortadaydı, tahmin edilenden daha kalabalıktılar. Igrisil beş yaratık saydı. Dikkatli gözleri daha gerilerde iki gölgenin kuytu karaltılara sindiklerini gördü. Kamunların bu hareketi Igrisil’i pek de şaşırtmadı. Pususuz ve sayı üstünlüğü olmadan kavgaya girmek bu yaratıkların en son isteyeceği şeylerden biriydi. İki grup karşı karşıyaydı. Tüylü kahverengi bir kafaya ve bir timsahın uzun ağzına sahip, gözbebeksiz sarı bir örtüden ibaret olan gözlere sahip yaratıklardı. Koyu yeşil bir ten rengine sahiptiler. Bedenleri kalın derilere sarılmıştı. Ayakları da elleri gibi çıplak ve pençeliydi. Uzun dikenli kuyrukları arkalarında salınıyordu. Hırıltılı nefesleri Igrisil’i kulağına kadar geliyordu. Vendril’in grubu da silahlarını çekmişlerdi. İki taraf ta içten içe dövüş istemiyordu. Yuvarisien Şehri’nde en iyi zaferin kansız zafer olduğu herkesçe bilinirdi. Igrisil ise bunun mümkün olamayacağından emindi. Karanlık güçlerin kan arzusu tüm şehirde, ölümlülerin kulağına fısıldana kâbus sözcükleri gibi yankılanıyordu. “Elması getirdiniz mi?” diye sordu Uvonak önündeki kamunun yüzüne sertçe bakarak. Yaratığın kesik bir tıslama halinde çıkan sesi “Siz yüzüğü getirdiyseniz biz de getirdik.” Uvonak hırladı. “Önce elmas, sonra yüzük.” Yaratık bunun üzerine gülmeyle boğulma arası bir ses çıkardı. “Hiç zekice değil. Aynı anda öyleyse.” Uvonak birkaç saniye öylece durdu. Yarı yarıya arkaya, Vendril’e döndü. Bir gözü sürekli önündeki yaratıktaydı. Kukuletalı figür kemerinden bir kese çıkarıp Uvonak’a attı. İri savaşçı keseyi yakaladı. Vendril onaylarcasına başını salladı. Uvonak sol elindeki keseyi yaratığa, yaratık da boynundan çıkardığı kızıl elması savaşçıya verdi. Savaşçı elması Vendril’e attı. Igrisil zamanın geldiğini hissetti. Kamunlar böylesine, yüksek büyü potansiyeline sahip nesnelerin ikisini birden ellerinde tutabilecek olmanın verdiği hırsın önüne geçemezlerdi. Bu kadar basit olmayacaktı. Yaratık yüzüğü boynunun içine, deri giysisin görünmez bölmelerinden birine yerleştirdi. Bir saniye Unovak’a baktı. Yılansı tıslamasıyla “Flısryn!” diye bağırdı ve çatallı mızrağını çift el tutup ani bir hamleyle Unovak’ın karnına saplama yaptı. Savaşçı zaten tetikteydi, tam beklediği hamle gelmişti. Baltasının sapına alçaktan bir yay çizdirip mızrağa çarptırdı ve silahı savuşturdu. Ardından çift


elle tuttuğu baltasını, kamun toparlanamadan havaya kaldırdı, öfke dolu kükremesiyle yaratığın boynuna indirdi. Acımasız silah, yaratığın başını gövdesinden ayırdı. Kopan damarlardan fışkıran koyu kırmızı sıvı, yerde yatan başsız cesedin etrafında kan gölünden bir mezar oluşturdu. Sessiz sokak bir anda karışmış, insan haykırışları ve ürpertici tıslamalarla dolmuştu. Uvonak üzerine gelen yeni yaratığa burnundan soluyarak baktı. Kamun çifte kılıçlarının birini savaşçının yüzüne diğerini ise daha alçaktan getirip karnına savurdu. Barbar, baltasının hızlı bir indirişiyle iki silahı da aşağı savurdu, ardından yaratığın yüzüne dirsek attı. Kısa duraksamadan faydalanan öfkeli savaşçı bir adım geri çıkıp tam bir tur dönerek baltasını savurdu. Dirseğin anlık sersemleştirici etkisinden yeni kurtulmuş olan yaratığın son gördüğü, hızla gelen çift başlı bir canavardı. Silah derince karnını yardı ve yaratık dönerek yere savruldu. Radanov iki yaratığa karşı savaşırken saldırıdan çok savunma yapıyordu. Yuvarlak kalkanına ardı ardına inen metal silahlar monoton tınlamalar çıkarırken, kulağının yanından bir ıslıkla geçen küçük bir nesne bir saniyeliğine dikkatini dağıttı. Geride gizlenen yaratıklar dartlarını fırlatıyordu. kamunlar zekice, bunu üstünlüğe çevirmesini bilmişlerdi. İnsan savaşçı düzgün savunma durumuna dönemeden adamın üstüne atladılar. Radanov ikisine karşı ayakta durabilecek kadar kuvvetli değildi. Yere, üstünde iki kamunla yere yığıldı. Yaratıklardan biri keskin dişiyle Radanov’un kulağını ısırdı ve yarısını koparıp aldı. Sert bir çığlık gecenin karanlığına yükseldi. Diğeri, tırtıklı kılıcını adamın üstüne kaldırdı. Savaşçı yalnızca baktı. Yanındaki yaratık sabırsızlıkla tıslarken son darbeyi bekledi. Bir saniye sonra kılıçlı kamunun tam arkasından hızla geçen siyah bir figür gözlerini şaşkınlıkla açmasına sebep oldu. Yaratığın, boynunun yanından hızla akan koyu sıvıyla birlikte elleri gevşedi. Kılıcın tam altında duran Radanov yuvarlanarak yana kaçtı. Silah gürültüyle taşa düştü. Ardından yaratık da yanındaki yerini aldı. Ağzında hâlâ insanın kulağını tutan kamun şaşkınlıka et parçasını tükürüp ayağa kalktı. Radanov da başının yanındaki keskin acıyı umursamadan silahıyla kalkanını alıp ayağa kalktı. Kimliği belirsiz yabancıdan ve yaratıktan uzaklaştı. Hayatını kurtaranın kim olduğunu anlamaya çalışıyordu. Pelerin ve kukuleta buna izin vermiyordu. Radanov şaşkınlığından kurtulamadan kamun adama saldırmıştı bile. Igrisil boynuna gelen kılıçtan başını eğerek kurtuldu. İkinci darbe soluna inerken sağa kaçtı. Karnına gelen saplamadan sola kaydı. Öfkelenen yaratığın hamlesi başına inerken geri sıçradı. Kamun yeni bir hamle yapamadan, son vuruşunun etkisiyle öne eğdiği kafasına hızlı bir tekme yedi. Igrisil’in çizmesi yaratığın alnında patladı, sonra pelerinini tutup savurarak yaratığın ne olduğunu görmesine fırsat vermedi. Bir saniye boyunca dalgalan siyah bir yumağın ardından sessiz bir ölüm sözü fısıldayarak gelen hançere karşı yapacağı hiçbir şey yoktu. Bıçak boğazında temiz bir çizik açtı. Kamun boğazını tutup anlaşılmaz sözcükler mırıldanarak yığıldı. Igrisil ölüye bakarken pelerininde ağırlık hissetti. Baktığında saplanmış iki dart oku gördü. “Hayatımı kurtardığın için minnettarım ama sen kimsin?” sorusuyla dönüp Radanov’a baktı. Kim olduğunu söylemek? Kimliğiyle ilgili bilgi vermek? Saniyeler önce gördüğü birine bunları söylemek Yuvarisien gibi bir yerde yapılacak ahmakça davranışlardan biriydi. “Minnettar olman yeterli.” Savaşçının buna vereceği bir cevabı yoktu. “Amacın ne? Neden buradasın?” diye sordu Radanov. Kim olduğu zaten önemli değildi, ne istediği onu ilgilendiriyordu. “Burada sağ kalırsak açıklayacağım. Şimdi sizden yanayım. Dostlarının yardıma ihtiyacı var. Dövüşebilecek durumda mısın?”


Radanov birkaç saniye adamı inceledi, yüzünü görememiş olması ve kendini saklaması hâlâ aklını meşgul ediyordu. Ama böylesi bir durumda bu çok da şaşırtıcı değildi. Herkes hayatta kalmak için bir şekilde gerçek yüzünü saklardı. Peki ya ona nasıl güvenebilirdi? Az önce kamuna yaptığı gibi, kendisi de savaşırken boynunun derinliklerine acımasız hançerin saplanmayacağını nereden bilebilirdi? Yabancı sabırsızlanmıştı. “Neyi bekliyorsun?” diye sordu. Öyleyse tek bir yol vardı. Ondan mümkün olduğunca uzak duracaktı. Bir gözünü ne olursa olsun ondan ayırmayacaktı. Eğer dediği gibi müttefikse, bu işleri onların lehine çevirebilirdi. Baktığında öndeki iki yoldaşının zor durumda olduğunu görüyordu. Yakında kaçmaya başlayabilirlerdi. Yabancının onlarla dövüşe girmesine izin vermeliydi. Bir yandan da dostlarını ona karşı korumalıydı. Hayatta kalmaları buna bağlıydı. Bunu yapmak zorundaydı. “Bizimle dövüşeceksin öyleyse. Haydi!” Igrisil adamın aslında ona hiç güvenmediğini, yaratıkları haklayabilmek için sözsüz bir anlaşma yaptıklarını biliyordu. Tam da istediği gibi. Can ÇELİKEL İllüstrasyon Mehmet SEVİNÇ http://mehmetsevinc.deviantart.com


EJDERHALARI SEVEN ADAM: KEREM BEYİT

Çok sevdiniz bir bilgisayar oyununun arkasından onun çizimleri çıkabilir. Bazen mor bir ejderhayı, bazen seksi bir kadını bazen de ucube bir yaratığı karalayan kişi kendileri. Ayrıntılı biyografisi de dâhil kendisiyle ilgili birçok bilgiye www.theartofkerembeyit.com adresinden ulaşabilirsiniz. Yine de şu kadarını söylemek gerekirse Ankaralı, Gazi Üniversitesi Grafik tasarım bölümü mezunu ve bunun için çok pişman. Kendisi aynı zamanda “çalışan kazanır” sözü için bir verilebilecek iyi bir örnek. Onun yolundan gitmek isteyenlere hem yaptıkları hem de önerileri ışık tutacak nitelikte. Çizmeyi sevenlere... Çizerken en çok sevdiğim karakterler, şekiller, yaratıklar, vs. hangileri? Neden? Valla yaşlı erkek karakter çizmeyi hiçbir şeye değişmem. Hele bir de sakallı bıyıklı bir tipse, bu surat üzerinde uğraşmak benim için oldukça keyiflidir. Kadın karakterlerde dikkat etmeniz gereken birçok konu var. Proporsiyonlar üzerinde fazla oynamak mümkün değil. Surata çok fazla gölge ve doku girmeniz de tehlikeli. Yani her zaman diken üstündesiniz. Ama erkek karakterlerde, özellikle yaşlı bıyıklı tiplerde istediğiniz gibi at koşturmak mümkün. Bu bakımdan daha eğlenceli bir deneyim oluyor. Yaratık olarak pek bir ayrım yaptığım söylenemez. Gerçek ya da kurgu, her türlü mahlûkatı resmetmeyi severim. Türkiye’de özellikle son üç yılda bilgisayar oyunu sektörünün canlanmaya başlaması konusunda ne düşünüyorsun? Bu canlanmanın sana yansıması oluyor mu? Ne şekilde? Bildiğim kadarıyla internet üzerinden oynanabilen oyunlar bayağı bir atağa geçti. Ama bu dünyanın her yerinde olan bir durum. Bu canlanma bana yansıyor elbette. Daha önce adını dahi duymadığım Maid Maridian, Cristal Studios, XS Software, Riftforge gibi online oyun üreten firmalara şu anda düzenli olarak iş sağlıyorum. Bu tarz oyun firmalarına grafik üretmede uzmanlaşmış Saizen Media gibi firmalarla da çalışıyorum. Büyük firmalara nazaran çok daha iyi teklifler getirmeleri de mümkün. İşin Türkiye ayağına gelirsek – malum oyunu saymazsak – şimdiye kadar yerli bir oyun için grafik üretme imkânım olmadı ama bana yazıp, günlerce meşgul edip, geri dönmeyen sayısız insan sayabilirim. Tabii bir de büyük firmalar var. Tam olarak online oyun denilebilir mi bilmiyorum – zira bu konulara vakıf değilim – SOE ve Lucasfilm Ltd için Star Wars Galaxies ve Legends of Norrath gibi oyunlar için de grafik üretiyorum. Küçük firmalardan ayrılan özelliği ise daimi bir iş talebinin olması. LON için yapılan kartlarda set 7 ile başlamıştım. Şimdi set 11’i yapıyorum mesela... Kısacası SOE ile çalışmak maaşlı çalışmak gibi bir şey.


Geleceğe dair planların neler? “En büyük hedefim...” diyebileceğin şeyler var mı? Bunlardan bahsedebilir misin biraz? Valla mesleğimle bağlantılı hedeflerimin çoğunu gerçekleştirdim. Zira bu hedefler çok büyük değillerdi. Hiç değişmeyen bir hedef olarak daima daha iyisini yapmaya çalışmak diyebilirim. Tabii bu hedef yapısı gereği ulaşılabilecek bir hedef değil, ama zaten böyle olması gerekiyor. Hastası olduğun çizerler var mı? Kimler? Çizgilerinde özellikle kimlerden etkilendiğini söyleyebilirsin? Etkilenmediğim isimleri yazsam daha kısa bir liste olur. Öncelikle rahmetli Frazetta... Ve akabinde Vallejo, Norem, Jusko gibi kapak çizerleri benim resme yönelmeme neden olmuşlardır. Buscema, B.W. Smith, Gary Kwapisz gibi isimler ise çizim konusunda beni etkilemişlerdir. Conan günlerinden kalan bu isimler benim için çok değerlidir. Güncel olarak düşündüğümüzde ise etkilendiğim beğendiğim insan sayısı o kadar fazla ki bunları listelemek mümkün değil ama RPG sektörüne hizmet verdiğimi hesaba katarsak tarz olarak değil de yaptıkları işe hâkimiyet minvalinde yaklaşmak istediğim isimler Wayne Reynolds, Jim Murray ve Raymond Swanland olarak daraltılabilir.

Şu aralar Starcraft bilgisayar oyunu çok gündemde. İlk önce şunu sormalıyım belki de: Bilgisayar oyunu oynar mısın? Oynuyorsan favorin olan oyun hangisi? Özellikle çizgi ve karakterler açısından değerlendirdiğinde sana göre bu konuda en başarılı olan oyunlar hangileri? Evet, daha yeni izledim sinematiklerini. Blizzard sinematik konusunda insanı asla hayal kırıklığına uğratmıyor zaten. Bilgisayar oyunu çok oynardım. Belki de gereğinden fazla... Rome: Total War başında, kanlı gözlerle, “bir tur daha” diyerek az sabahlamadım. Favori oyunum sanırım Company of Heroes. Tabii bu isimlere bakıldığında birkaç yıldır oyun oynamadığım rahatlıkla anlaşılabilir. Son iki yıldır işim elverdiği sürece oyun oynuyordum ve Cumartesi, Pazar da çalışan biri olarak işim pek izin vermiyordu oyun oynamaya. Akşamları işim bittiğinde bir iki film izlemek daha az yorucu geliyordu. Son dönem Cumartesi, Pazar günleri iş yapmama kararı aldım. Bakalım... Belki Pazar günlerini oyuna ayırabilirim. Güncel oyunları pek bilmediğimden yorumlarım ne kadar geçerli olur bilemiyorum, ama mesela Left4Dead oyunundaki zombi konseptlerini başarılı bulmuştum. En yeni oynadığım oyun bu olduğu için bunu söylüyorum. Tabii Blizzard çıkardığı bütün oyunlar ile karakter konsept bakımından her daim favorimdir. Oyun kültürüm şu sıralar çok güncel değil.


Yurtdışı için gerçekleştirmiş olduğun projelerden biraz bahsedebilir misin? Bu projeler ne zaman ve nasıl gerçekleşti? Şu anda üzerinde çalıştığın bir yurtdışı projesi bulunuyor mu? Çoğunlukla yurtdışıyla çalışıyorum. En yoğun olarak çalıştığım firma sanırım Wizards of the Coast. Son dönem çıkan bütün rulebook kitaplarında illüstrasyonlarım vardır ama sektörün ikinci büyük firması diyebileceğimiz Paizo ile çalışmaya başladığımdan beri iş ağırlığımı Paizo’ya kaydırmaya başladım. Zira sanat yönetmeniyle çok iyi anlaşıyoruz. Benim vizyonuma güvenmeyi tercih edip tüm seçimleri bana bırakıyor. Buna ek olarak, bana daima kapak komisyonları veriyor. Yani WOTC gibi bir kapak ücreti karşılığı 7 tane interior illustration yıkmıyor üzerime. Düzenli olarak iş aldığım başka bir firma ise Sony Online Entertainment. Daha önce de bahsettiğim gibi bu firma içinde Legends of Norrath ve Star Wars Galaxies için grafik sağlıyorum. Tabii SWG, Lucasfilm lisansı olduğu için grafikler öncelikle SOE daha sonra da Lucasfilm tarafından onaylanmak zorunda. Bu durum bazen işleri zorlaştırıyor; özellikle avatar kartları yapıyorsanız... Bazen 5 revizyon göndermeniz olası...


Yukarıda bahsettiğim oyun firmalarına ek olarak UpperDeck, Blizzard ve Venatic Games için de çalışıyorum. Kitap kapağı işinde en çok Hilden Design ile çalışıyorum, Hilden Design Avrupalı birçok yayınevi ile bağlantısı olan bir stüdyo ve büyük yayınevlerine görsel hizmet sunuyor. Penhaligon, Klett-Cotta, Random House, Blanvalet, Beltz gibi büyük Alman yayıncılara bu firma aracılığı ile baya bir kapak hazırladım. Ben ayrı olarak Ravensburger, Puffin, Simon&Schuster ve Flaming Pen Press ile de çalışıyorum. Tabii bunlar hep seyrek işveren firmalar... Kendini ilk olarak bu camiada göstermen nasıl oldu? Profesyonelleşme sürecini kısaca anlatabilir misiniz? Kısaca özetlemek gerekirse, o dönem çok popüler olan GFXArtist sitesine iş göndererek başladım. Sonrasında Deviantart, CgTalk derken ilk iş tekliflerini almam pek uzun sürmedi tabii o dönem referans olsun diye – boş vaktimi de hesaba katarsak – bedavaya iş yaptığım dahi oluyordu. Birkaç yıl böyle geçti. Aranim gibi Ortadoğu orijinli firmalarla dahi çalıştım. Hatta az daha Ürdün’e taşınıyordum. Tabii böyle irili ufaklı birçok iş yaptığım için ister istemez bu size deneyim ve pratiklik kazandırıyor. Askerlik dönüşü çok daha etkileyici bir portfolyo oluşturma hedefi ile tekrar tabletin başına geçtim ve daha etkileyici işler çıkartmaya çalıştım. 2008 sonu gibi portfolyomu WOTC ve UpperDeck’e yolladım. Şu ana kadar benim başvurduğum yegâne iki firma bunlar. Her iki firma da aynı gün geri dönüş yapıp iş istediler. Bu firmalara yaptığım işler başka firmaların ilgisini çekti ve o gün bu gündür son gaz devam ediyorum işte.


Şimdiye kadar denemediğin ama bundan sonra denemeyi düşündüğün yeni tarz ya da işler olacak mı? Elbette. Genel olarak RPG sektörüne çalıştığım için çıkan işler fantezi temalı oluyor. Bu işlerin sağladığı referans ile gelen diğer firmalar da benzer işler istiyor ve siz de ister istemez “fantastik çizer” damgası yiyorsunuz. Oysaki benim denemek istediğim birçok tema var. Bilim kurgu üzerine iş teklifi aldığım zaman üzerine atlıyorum. Bu işe ilk başladığımda yaptığım alacakaranlık temasını şu andaki bilgimle tekrar ele almak isterdim mesela. Ya da ordu temalı işler... Ortaçağ ordusu yine yapıyorum. Mytholia oyunu için modern ordu denemek istiyorum mutlaka. Geçen bir günlük bir boş zaman yakaladım. Hemen bir Snake Eyes yorumu yaptım. Ne kadar keyif aldığımı, ne kadar taze geldiğini anlatamam. Ben şu andaki konumumu Ejderha, Elf, Kılıç, Kalkan, Büyü tarzı şeylere borçluyum ve nankörlük yapmak gibi bir niyetim yok. Lakin belli bir süreden sonra insan farklı şeyler denemek istiyor. Bundan sonra iş yoğunluğunu kontrol altına alıp kişisel işler için de zaman ayırmak istiyorum. Tabii şu anda biraz zor görünüyor ama...


Yaptığın çalışmalar içinde belli bir sektörü diğerine tercih etme durumun var mı? Mesela bilgisayar oyunu için çizdiklerin kitap kapakları-vb- için çizdiklerinden daha fazla tatmin ediyor mu? Yayın sektörünü tercih ediyordum birkaç ay öncesine kadar. Çünkü çok stabil ve düzenli bir gelir sağlıyor. Ama şu anda o kadar emin değilim. Web grafik sektörünün de cazip teklifler sunduğunu inkâr edemem. Daha önce çizgi roman çizdin mi? Hikâyesini de senin tasarlayacağın fantastik çizgi romanlar çizmeyi düşünüyor, planlıyor musun? Amatör girişimlerim olmuştu eskiden. Bir profesyonel girişim de havada kaldı. O dönem üzülmüştüm ama şimdi böyle olduğuna seviniyorum. Ben yıllardır çizgi roman okuyan biri ve bir koleksiyoncu olarak iyi bir çizgi romanın nasıl ve ne şartlarda üretilir, çok iyi biliyorum. Kalitesi tutarlı olan iyi bir çizgi roman ortaya koyan bir çizer benim için evliyadır, insanüstü bir şeydir... Benim çizgi roman yapmam pek pratik olmaz bence. Sektör standartlarına göre belli bir sürede belli bir kalitede iş çıkartmam çok kolay değil. Ben bir sayfa üzerinde 3–4 gün harcayabilirim, ki bu makul bir süre değil. Ayrıca bir eser üzerinde bir ya da iki yıl uğraşmak benim gibi sabırsız bir adam için pek mümkün değil. Tabii çizgi roman ekip işi. Beğendiğim bir kurşunkalemi renklendirmekten keyif alabilirim. İleride emekli olduğumda ise çok daha kapsamlı bir proje hayata geçirebilirim. Ama şu an için freelance illüstratör olarak devam etmek benim için en mantıklı seçim sanırım.

Sitende CGSociety, CGChannel, Gfxartist, CgGallery, 3DTotal ve CGArena grupları tarafından ödüllendirildiğini yazmışsın. Biraz bunlardan bahsedebilir misin? O sitelerin başarı grafiği yüksek olan üyelerine verdikleri bazı ödüller var. Tabii bunlar fiziksel ödüller değil... İşte Usta Sanatçı, Seçkin Sanatçı gibi bir takım unvanlar veriyorlar size. Zamanında kutsal kâse gibi önemliydi bunlar ama şu anda gülüp geçiyorum o halime... CGSociety Choice Award önemli tabii. Bunu kolay kolay vermiyorlar... Aldığım en prestijli ödüller sanırım Expose’nin Fantasy dalında verdiği Master ve Fantasy Femme dalında verdiği mükemmellik ödülleridir. Tabii bir de ItsArt sitesinin yarışmasını kazanmıştım. Ödüller arasında şu anda kullandığım Cintiq Tablet de vardı.


Bir şeyler çizmek dışında boş zamanlarını nasıl geçirirsin? Çizim dışında en çok zamanımı alan eylem okumaktır. Her gün mutlaka kitap, çizgi roman okurum. Hayal dünyanızı daima beslemek bizim meslekte önemli. Geniş bir çizgi roman koleksiyonum var. Tex, Martin Mystere, Dylan Dog, Mister No gibi İtalyan çizgi romanlarını Oğlak ve Lal gibi yayınevlerinden takip ediyorum. İstikrarlı yayın izlememiş bir çizgi roman sever olarak Tex’in 25. Süper Cildini kitaplığıma yerleştirirken çok mutlu oluyorum. Amerikan çizgi romanlarını ise orijinal olarak takip ediyorum. HellBoy, The Walking Dead, B.P.R.D, Army of Darkness düzenli olarak takip ettiğim seriler tabii. Ben Amerikan çizgi romanlarını hep fasikül olarak bildiğim için eskiden orijinal almaya yanaşmazdım. Lakin omnibus, compendium gibi formatları görünce takip etmeye başladım. Böyle toplama ciltlerde fiyatlar inanılmaz makul oluyor. Mesela The Walking Dead Compendium (1088 sayfa) sadece 37 dolar. Tabii eski göz ağrım Conan’ı unutmadım. Dark Horse SSOC’leri birinci sayıdan itibaren 560 sayfalık Omnibuslarda toplayıp piyasaya sürdü. Şu anda 8. cildi bekliyorum. Benim gibi iflah olmaz bir Conansever için inanılmaz bir şey... Çizgi roman ve kitap dışında ikincil olarak zamanımı film, dizi izlemek işgal eder. İyi bir çizgi filmin bir ressama öğretebileceği çok şey var. Son olarak geleceğe dair plan ve hedeflerin neler? Kaş’ta La Hacienda tarzı havuzlu bir ev...


CANDYMAN (1992) Son sınıfta okuyan ve ölülerin ruhunu çağırmakla ilgili modern folklor üzerine araştırma yapan bir öğrenci üzerine, insanın karnını ağrıtan bu gerilim filminde çocuklar için anlatılan bir şehir efsanesi gerçeğe dönüşüyor. Siyahî çetelerin kol gezdiği bir bölgede zalim bir katilin mezarını bulabilmek üzere cesurca ilerleyen Helen Lyle, ukala bir şekilde Şeker Adam’ın gerçekte var olmadığını zannediyor… Clive Barker tarafından yazılmış bir kısa hikâye olan ‘The Forbidden’i temel alan ve Bernard Rose tarafından yönetilen bu karanlık ve sinir bozucu korku senaryosu, doksanların en iyi korku filmlerinden biri olarak haklı bir ün kazandı. Hikâye, bir üniversite için araştırmacı olarak çalışan Helen Lyle’ın (Virginia Madsen) modern şehir efsaneleri üzerindeki tezi üzerinde çalışmasıyla başlıyor. Candyman/Şeker Adam (Tony Todd) miti üzerinde hikâyeleri dinledikten sonra, Helen ve arkadaşı Bernadette Walsh (Kasi Lemmons) bu miti daha derinlemesine araştırmaya karar verir. Efsaneye göre bir aynaya bakarak beş kere ‘şeker adam’ derseniz, onu çağırmış olursunuz ve o sizin için gelir. Helen’in yapmaya karar verdiği budur, ama işe yaramaz… Yoksa işe yaramış olabilir mi? İlgi çekici ve sinir bozucu konusu itibarıyla ‘Candyman’ en azından 1990’ların en iyi beş filminden biri olarak takdir edilmelidir. Hikâye şehir efsanelerinin zararsız fikirlerini alıyor (‘Bloody Mary/Kanlı Mary’ efsanesine çok benzer biçimde) ve onlara şeytani ve fiziksel bir biçim kazandırıyor. Bazı eleştirmenler, ‘Candyman’i kendi kurallarını hiçe saydığı için şiddetle eleştirdilerse de, ben böyle düşünmüyorum. ‘Candyman’ sonu önceden belli bir korku filmi değil; tamamen anlayabilmek için düşünmek gerektiren grift bir olay örgüsüne sahip. Şeker Adam’ın bir şekilde davranması beklenirken o başka bir şekilde davranmayı seçiyor, oyunlar oynuyor ve bilmecelerle insanların kafasını karıştırıyor. Peki neden? Bu, insanların bu film hakkında konuşurken yaptıkları şikâyetlerden. Bir şey yapması gerekirken başka bir şey yapıyor, bununla birlikte eğer izleyici bir cevap arıyorsa bununla ilgili açıklamalar filmin içinde yapılıyor. ‘Şeker Adam’ın kendisi, çözmek için düşünmeyi gerektiren oldukça ilginç ve karmaşık bir bilmece. Yönetmen Bernard Rose, lanetli bir müzikle harika bir şekilde tamamlanan sinir bozucu ve karanlık bir atmosfer yaratıyor. Film, aslında dinsel bir temele dayalı olmadan neredeyse dinsel bir duyguya sahip ve bolca bulunan dehşet duygusu son derece etkileyici bir yönetmenlik çalışmasıyla yaratılmış. Rolünü çok iyi oynayan ve hatta karakteri için sempati bile uyandıran Virginia Madsen’in performansının hakkı da verilmeli. Tek eleştireceğim nokta filmin karakter gelişiminden yoksun olduğu. Madsen’in Helen


karakteri filmdeki diğer karakterlerden daha iyi geliştirilmiş olmakla birlikte, Şeker Adam’ın kendisi dâhil, diğer karakterler gelişemeden bırakılıyor. Şeker Adam’a bir miktar gizemli bir hava bırakmanın doğru bir tutum olacağına ve bunun filmle ilgili duygumu geliştirdiğine katılsam da, Bernadette ve Trevor Lyle (Helen’in kocası) neredeyse alakasız karakterler haline gelmiş. Helen ve bu iki karakter arasındaki ilişkiler yeterince incelenmiyor ve bu filmin bir kaç sahnesini olumsuz etkilemiş. Yine de bütün bunları hesaba katsak bile ‘Candyman’ korku sineması tutkunları ve hatta normal sinemaseverler için kesinlikle izlenmeye değer bir film. Oldukça ustaca yapılmış bu film, gerilim ve şok duygularını ortaya çıkartmak için kan gölüne ve ucuz efektlere değil, kendi tarafından yaratılan karanlık atmosfere güveniyor. Filmle İlgili Notlar • Helen’in banyo aynasında bir Guy Fawkes maskesi asılı. Fawkes 5 Kasım 1605 tarihinde İngiliz Parlamentosu’nu havaya uçurmaya kalkan, İngiltere tarihinde çok ünlü bir figürdür (belki Clive Barker’ın orijinal hikâyesinden etkilenerek). Her yıl İngilizler Guy Fawkes Günü’nü ateşler yakarak ve Fawkes’ın temsili bebeklerini yakarak kutlar. • Arılar özel olarak bu film için yetiştirildi. Arıların yalnızca 12 saatlik olmalarına ihtiyaç vardı. Çünkü sadece bu olgunluktaki arılar erişkin arılara benzer ve sokmaları herhangi bir zarara yol açacak denli kuvvetli değildir. • Virginia Madsen filmin bazı sahneleri için hipnotize edildiğini iddia etti. • “Sweets to the Sweet/Şekerler Şeker gibi olana” Filmin etiket altı sloganı olan bu söz gerçekte Shakespeare’in Hamlet’inden bir satır. • Film ABD’de 25.792.310 dolar hâsılat yaptı. • Film birçok listede tüm zamanların en korkunç 100 filminden biri. • Şeker Adam hastanedeki psikiyatrın bürosundan kaçmak için camı kırdığı zaman çerçevede


• • •

• •

cam kırıkları kaldı. Sonraki sahne çekiminde Helen pencereye yaklaştığında bütün cam kırıkları temizlenmiş olarak görülüyor. Bir korku filminde çalışmak istemediği için başta Phillip Glass filmin müziklerini yapmak istemedi. Ama Bernard Rose ona filmin kaba bir kopyasını gösterdikten sonra, filmin başta düşündüğünden daha değerli olduğuna kanaat getirdi. Virginia Madsen’in arılara alerjisi vardı, bu nedenle arı sahnesini çekerken sette hep bir ambulans bekledi. Filmin zirve noktasının çekimleri esnasında Tony Todd’un ağzına arılar gerçekten kondu. Tek koruyucusu arıların boğazından aşağı inmesini önleyen bir ağızlıktı. İlaç dolaplarındaki mimari hata ve insanların gizlice içeriye bir şeyler sokabilmesi, Bernard Rose’un film için yaptığı araştırmalar sırasında keşfettiği bir şey ve bu şekilde işlenmiş bir dizi cinayet gerçekten varmış. Virginia Madsen, Helen Lyle rolü ile Satürn Ödülü’nü kazandı. DVD yorumlarında Alan Poul, Virginia Madsen’ın teklifi kabul etmemesi durumunda Helen rolünün büyük olasılıkla daha o zaman ünlü olmayan Sandra Bullock’a verileceğini söyledi.

• Yasin KARAKAYA www.korkusitesi.com


KIRIK KALPLER DURAĞI Uyandığımda yatağın sağ tarafına göz ucuyla baktım; boştu. Oysa orada hep sen olurdun. Sana doğru uzattığım kolumu hemen kapıp başını dayar, sonra da bir kedi gibi yanaşırdın yanıma. Sıcaklığın dalga dalga yayılırken bedenime, uyuyakalırdım. Tüm gece üstünde yattığından, sabah uyandığımda kolum hep uyuşmuş olurdu. Suratımı asıp söylenirdim çoğu kez, sen ise aldırış etmez gülerdin. “O kol benim uyku ilacım, onsuz uyuyamam ki,” derdin. Biliyor musun; sabah uyandığımda aynı tadı almak için artık hep kolumun üstüne yatıyorum; ama inan bir faydası olmuyor. Eşyalarını alıp giderken: “Unut beni,” demiştin; o zaman kokunu neden yanında götürmedin? Nereye dönsem sen kokuyorsun, nereye dokunsam orada sen varsın. Yüreğim hâlâ sen kokmasaydı, çoktan satıp gitmiştim bu evden. Sırtüstü uzanıp gözümü tavandaki lambaya diktim. İkimiz de yalnızdık, ama onun durumu benden çok daha iyiydi. O hep yalnızdı. Ne sevginin ne olduğunu biliyordu, ne de terk edilme duygusunu. Onun için önemli olan tek şey tavana bağlandığı kabloların sağlamlığıydı. Lambayla tek benzerliğim de işte buydu. Sen benim hayata bağlandığım kablomdun; ama maalesef bunu çok geç öğrendim. Birlikteyken bazen sensizliği düşünürdüm ve inanır mısın hiç bu kadar korkunç gelmezdi. Tam aksine özgür olacağımı, dilediğim her şeyi yapacağımı düşlerdim, asıl esaretin yalnızlık olacağını aklıma bile getirmeden. Gittiğinde: içimden çok önemli bir organı da söküp götürdün. O günden beri bir tarafım hep eksik. Neresi olduğunu bulabilmek için sürekli kendi kendimi yokluyorum. Kalbim hâlâ atıyor, nefes almamda da bir sorun yok. Seni düşünebildiğime göre beynim de çalışıyor olmalı, yemek desen; az da olsa yiyebiliyorum. Bu durumda yaşamsal organlarıma dokunmadın; o zaman söylesene hangi uzvumu aldın? İşten ayrıldığımı söylemiş miydim? Özleminle yanıp tutuştuğum bir öğlen vakti ceketimi alıp çıktım. Böylece her önüme gelene: “Bir şeyim yok,” demekten de kurtulmuştum, “Ne üzülüyorsun, hayat devam ediyor,”sözünü duymaktan da. Ama yine de peşimi bırakmadılar. Önce geri döndürmek için uğraştılar sonra da doktora götürmek için. Sensizliğin adı onlara göre depresyonmuş. İlaçlarla beynimi uyuşturacaklardı, peki ya yüreğimi? Ellerinden kurtulmak için, “Biraz dinleneyim, sonra geri dönerim,” demek zorunda kaldım. Bu sefer de her gece kapımı çalıp dışarı çıkartmak için uğraştılar. İtiraz edince de, gelip salonda oturdular. Düşünebiliyor musun; sen kokulu evimizin havasını kirleteceklerdi. Mecburen onlarla dışarı çıktım. Bir de kız ayarlamışlar. Akılları sıra beni oyalayacaklar. Tabii ki yüz vermedim. Elimde içki takılmalarını dinledim, sessizce. O geceden sonra, hem evin zilini söktüm, hem de telefonlarımı kapattım. Artık bu sen kokulu evde, senin hayalinle baş basayım. Son zamanlarda, rutin sözcükler haricinde hiç konuşmadığımızdan şikâyet ederdin. İşte o günlerin acısını çıkartırcasına sürekli seninle konuşup duruyorum. Nefesim tükendiğinde, bu sefer düşüncelerimde yaşamaya başlıyorsun. Seni kıracak ne çok hata yaptığımı ve bir daha asla geri dönmeyeceğini de, işte o anlarda anlıyorum. Uyumakta çok zorlanıyorum bir tanem; bu yüzden de aralıksız içiyorum. Hani sızıp kalırsam belki rüyama girersin, diye düşünüyorum. O zaman; sana sıkıca sarılır ve ne çok sevdiğimi kulağına fısıldarım. Markete sipariş vermek için bazen telefonumu açıyorum. Cevapsız aramaları işte o zaman görüyorum. Aramayacağını bildiğim halde yine de içimi nedensiz bir umut kaplıyor. O heyecanla numaraları kontrol ediyorum. Sonra mı? Nereyi arayacağımı unutup kapatıyorum telefonumu ve artık azalmaya başlayan kokunun son kırıntılarını bulmak için evin dört bir yanını dolanıp duruyorum.


Biliyorum; kalbin kırık ve ne kadar çırpınırsam çırpınayım tamir etmeme asla izin vermeyeceksin. Gittiğim doktor: “Madem anlatamıyorsun, yazmayı neden denemiyorsun?” diye sordu. Yol boyunca bu önerisini düşündüysem de, pek mantıklı gelmedi. İçimdekileri kâğıda dökmenin kime ne faydası olabilirdi ki? Böyle bir çocukluk yapmayacaktım. Eve döndüğümde yüzümde nasıl ifade vardı bilmiyorum; ama annem beni görür görmez çığlığı basıp, “Yeter kızım, gözümün önünde eriyip gidiyorsun,” diye söylenmeye başladı. Başka zaman olsa sessizce dinleyip, “Haklısın anne, toparlanacağım,” derdim. Ama artık kimseyi çekemiyorum. Sözünü bitirmesini beklemeyip arkamı dönüp mutfağa gittim, peşimi bırakmadı. Dolaptan şarap şişesini çıkarttığım sırada da yüzünü buruşturup, “Bir içkin eksikti şimdi tam oldu,” dedi. Seni terk ettiğim günden beri duygularımı kontrol etmek için verdiğim mücadele, işte o anda birden yok oldu. Önce hırsla gözlerinin içine baktım sonra da gücümün yettiğince, “Yeter,” diye haykırdım. Alışık olmadığı bu davranışımı görünce şaşırdı ve sesini alçaltarak, “Ne diyorsam senin iyiliğin için,” dedi. Başımı sallayıp, “Yanılıyorsun anne, gerçekten iyiliğimi isteseydin beni rahat bırakırdın,” diyerek odama kapandım. Kadehime şarap doldururken yine sen vardın aklımda. Ayrılalı tam bir ay oldu. Eskiden birlikteliğimizin yıldönümlerini kutlardık şimdi ayrılığımızın. Buruk bir gülümsemeyle kadehimi kaldırıp, “Sağlığına,” diye mırıldandım Ne yapacağımı bilememenin sıkıntısıyla etrafıma bakınırken komodinin üstündeki ajandayı gördüm. Bir iş için uğradığım bankada vermişlerdi. Göz ucuyla süzerken, “Nasılsa benden başka kimsenin haberi olmayacak,” diye düşündüm ve uzanıp aldım. İlk günleri umduğumdan kolay atlattım. Kabul ediyorum yüreğimde çok büyük bir sızı vardı ama sonuç olarak birlikteliğimize isteyerek son vermiştim ve bunun acısını çekmeye razıydım. İçimin ezildiği her an kendi kendime, “Dayan kızım geçecek bu günler,” diyordum. Yanılmışım. Günler geçtikçe yokluğunu daha çok aramaya başladım. Biliyor musun, evden ayrılırken vücudumun büyük bir bölümünü orada bırakmışım. Sonraları çok düşündüm; ama buldum: seninle biz farkında olmadan tek vücut olmuşuz. Ayrıldığımızda bir tarafımız hep eksik kaldı. Şimdi çok yorgunum yatmak istiyorum. Aslında uyumak gerçeklerden bir süreliğine kaçmak oluyor. Başımın altında kolun olmayınca dalmak o kadar zor ki. Ne garip, kendimle baş başa kalabileceğim saatlerde bile sana muhtacım… İşten döndükten sonra yazdıklarıma söyle bir göz geçirdim. Evden ayrılmamı kendi isteğim olarak tanımlamışım. Bunu okuyunca ister istemez gülümsedim. Sonuç olarak terk eden bendim; ama bu kararı vermeye zorlayan da sendin. Söylesene yaptığını nasıl görmezden gelebilirdim? Senin olan, sana adanmış olan kalbimi çok kırmıştın. Bir haftadır elime kalemi alamadım. Yazmak rahatlatacağına, tedirgin etmeye başladı. Defteri elime aldığın an: bastırmaya çalıştığım tüm duygularım olanca çıplaklığıyla ortaya çıkıyor. Yeşil gözlerini görüyorum beyaz sayfanın tam ortasında. Bakışlarında beni huzursuz eden bir tavır var. Mutsuzluk veya kırgınlık değil bu, bambaşka bir şey, sanki veda eder gibi bakıyorsun. Yüreğim daralıyor o an ve defteri atıp ayağa fırlarken: peşimi artık bırak, diye yalvarıyorum sana. Bugün işyerinde birden nefes alamaz hale geldim. Koşarak lavaboya gidip katıla katıla ağlamaya başladım. Sanki içimden canlı canlı bir uzvumu kopartıyorlardı. Sevinç, yanıma gelip teselli etmeye çalıştı. Söylediklerinin bir işe yaramadığını görünce, “Madem hâlâ seviyorsun; neden kendine bu kadar eziyet ediyorsun,” diye patladı. Ardından da, “Al çantanı gidiyoruz,” dedi. Ne olduğunu anlamadan kendimi evimizin önünde buldum. “Haydi şimdi git yanına,” dedi. Yüreğim çok istemesine karşın beynim bir türlü izin vermedi. O sırada seni gördüm ve tanıyamadım. Kaç gündür gözümün önünde hep o görüntün var. Ne kadar çok zayıflamışsın. Gözlerinin canlılığı da gitmiş. Sana bir şey olursa yaşayamam…


Gurur mu, aşk mı? Hangisi daha önemli? Sürekli düşündüğüm halde bir türlü cevabını bulamıyorum. Kalbim kırık olmasına rağmen hâlâ senin; ama beynime söz geçiremiyorum. Ne zaman affetmeyi içimden geçirsem; hemen yaşadığımız son olayı anımsatıyor Lanet olası herif neden yaptın bunu bana, neden, neden, neden… Tam üç ay oldu ve sen hâlâ yoksun. Artık ne dayanacak gücüm kaldı, ne de koklayacak kokun. Sana söylemiş miydim, sonunda patron pes edip, çıkışımı verdi. Sen yanımda olmadıktan sonra iş kimin umurunda? Kokunu kaybettiğim günden beri sürekli içiyorum. Ne yapayım başka türlü yanıma hiç gelmiyorsun. İlk kadehte, uzaktan siluetin gözüküyor; ikincisinde, kapıdan giriyorsun; üçüncüsünde, yanıma oturuyorsun; dördüncüsünde, inadını kırıp konuşmaya başlıyorsun. Beşincisinden sonrasını anlatmayayım istersen. Sızıp kalmalarımı saymazsak artık hiç uyuyamıyorum; ama yatağımızı sık sık ziyaret ediyorum. Kâh kendi tarafımda yatıp seninle konuşuyorum, kâh karşı tarafta yatıp sen oluyorum. İşte o zaman ağzıma ne gelirse söylüyorum bana. Neden öyle bir halt yediğimi soruyorum, gıkım bile çıkmıyor. Kendimi savunabilecek bir mazeretim olsaydı, zaten gitmene göz yummazdım ki… Bazen – çok içtiğim zamanlarda – tüm cesaretimi toplayıp acımasız davranıp davranmadığını soruyorum: susuyorsun. Uyuyamıyorum, demiştim ya; işte bu yüzden haftalardır ilk defa dışarıya çıkıp uyku ilacı aldım. Önce seni yatağa sokana kadar içeceğim, sonra da yeterince ilaç alıp yatacağım. Madem bu kadar çok seviyorum; neden yüreğimin sesini dinlemiyorum? Kaç gündür hep bunu düşünüyordum, sonunda kararımı verdim. Sevginin olduğu yerde gurur gölgede kalmayı bilmeli. Artık kırık kalpler durağında beklemek istemiyorum, yarın iş çıkışı direkt evimize geleceğim. Beni görünce kim bilir nasıl şaşıracaksın. İçeri girer girmez seni karşıma alıp bak diyeceğim; geçmişi unutup yaşamımızda yeni bir sayfa açtım. Var mısın? Ah Tanrım şu gece bir an önce bitse… Atilla BİLGEN


NEXT OF KIN 1970 ve 80’ler Avustralya sineması için altın çağlardır. Özellikle film endüstrisine getirilen vergi reformu sonrası yeni dalga olarak adlandırılan bu dönem 80’lerin sonuna kadar büyük bir ivme ile sürmüştür. Crocodile Dundee (Peter Faiman, 1986) gibi romantik komedilerden, Mad Max (George Miller, 1979) gibi post apokaliptik filmlere birçok tür denemesi başarıyla filme alınmıştır. Bu yılların bir özelliği de düşük bütçeli B-sinema filmlerine de oldukça önem verilmesidir. 1971 yılında getirilen R-Rating sistemi ile B-sinema çılgınlığı Avustralya'da başlamıştır. Avustralya’nın kendi tarzında bir belirginliğe ulaşması bu filmlerin Ozploitation adı ile anılmasına neden olmuştur. Aslında bu kelimenin de fikir babası bu tarzın büyük bir fanatiği olduğu bilinen yönetmen Quentin Tarantino'dur. 2008 yapımı Not Quite Hollywood adlı belgeselde bu terim ilk defa kullanılmıştır. Ozploitation Sexploitation (Alvin Purple, Pacific Banana), motosiklet filmleri (Stone), korku filmleri (Patrick, Long Weekend) ve hatta dövüş filmleri (The Man from Hong Kong) gibi birçok alt türü içerir. Aslında Avustralya'da çekilmiş her aykırı filmi Ozploitation'ın içine koyabiliriz. Diğer istismar filmlerinden tek farkı Avustralya'da çekilmiş olması ve o bölgenin kültüründen

izler taşımasıdır. 90’larda durgunluğa giren Ozploitation sineması 2000'li yıllarla beraber Undead (2003), Wolf Creek (2005), Rogue (2007), Daybreakers (2010), Storm Warning (2008) ve Long Weekend (2008) gibi örneklerle yeniden canlanmıştır. Bu kısa girişten sonra sizleri Ozploitation'ın kıyıda köşede kalmış, ancak fanları tarafından çokça sevilen bir örneği ile tanıştırmak istiyorum. 1982 yapımı Tony Williams'ın yönettiği Next of Kin. Next of Kin'i “En Yakın Akraba” olarak dilimize çevirebiliriz. Filmimiz Linda'nın annesinin ölümünden sonra sahip olduğu yaşlılar yurdunu devralması ile başlıyor. Linda'nın küçük kasabaya tekrar yerleşmesi ve sonrasında annesinin günlüğünü bulması ortada bazı garipliklerin döndüğünü gösterir. Günlükte her gün annesinin biraz daha çıldırmasına şahit olan Linda artık geceleri huzursuz yatmakta ve her seste uyanıp etrafı kolaçan etmektedir. Çalışanlar Linda'ya annesi ile ilgili bir gerçeği saklamaktadırlar. Bu sırada banyoda bir yaşlının ölmesi Linda'nın rahatsızlığını daha da arttırır ve olayları incelemek ister. Açtığı eski sayfaların kendi hayatını da riske attığını bilmemektedir. Next of Kin'i bir kalıba sokmak oldukça güç. Oldukça gerilimli bir korku filmi ve slasher diyebiliriz. Ancak aslında filmin son 15 dakikasına kadar olay örgüsü oldukça yavaş ve adım adım ilerlerken birden bire gore katsayısı artıp yüzde tokat gibi bir etki bırakarak sonlanıyor. Yönetmen Tony Williams düşük bütçeli bir filmden harikalar çıkarmayı bilmiş. Çoğunluğu yaşlılar yurdunda geçen filmde klastrofobik bir etki yaratmayı gerek seçtiği kamera açıları gerekse


yarattığı atmosfer ile vermeyi çok iyi başarıyor. Oyunculukların da bir B filminden beklenmeyecek kadar doğal ve abartısız olduğunu söylemeliyim. Özellikle Linda karakterini oynayan Jacki Kerin'in performansı olağanüstü. Ayrıca psikopat katilimiz de ortaya çıktıktan sonra kelimenin tam anlamı ile döktürüyor ve ortalığı kan revan içinde bırakıyor. Quentin Tarantino'nun stil olarak Shining'e benzettiği ve Ozploitation'lar içinde ayrı bir yere koyduğu Next of Kin kült olmayı her saniyesi ile hak eden bir yapım. Ancak gerek VHS zamanlarında pek yayılmaması gerekse DVD'sinin bulunmasının zorluğu filme gereken ilginin gösterilmesini engellemiş. İnternet hızının artması ve B-film severlerin arşivlerini açması ile Next of Kin de tekrardan popüler olmaya başlamış bir film. 80'ler korku filmlerini sevenlere şiddetle tavsiye ediyorum. Masis ÜŞENMEZ www.otekisinema.com


KAYBOLMUŞ Karanlıktayım, sessizlik hâkim. Soğuğu iliklerime kadar hissediyorum. Garip bir sis var her yeri kaplayan. Buraya nasıl geldiğimi bir hatırlayabilsem… Bu benim arabam mı? Hayır, yerde yatan ben olamam. Hayır, hayır! Ben buradayım işte. Bu nasıl olabilir? Geri geri yürümeye başladım. Gördüğüm manzarayı aklımdan silmek istiyorum. Ormanın içinden kendime bir çıkış yolu bulmalıydım. Kendimi bilmeden yürürken hiç bir şey bana dokunmuyor gibiydi. Sanki cisimlerin içinden geçiyordum. Kan yoktu, acı yoktu. Açıklığa çıktığımda hissettiğim şeyin soğuk olmadığını anladım irkilerek. Ben şeffaftım. İçimden ay ışığı geçecek kadar. Ellerim çimenlerin yeşilliğine yol açmış gibiydi. Tüm bedenim etrafımdaki renklerle süslenmişti. Tıpkı ayna gibi… Dönüyordum. Hafiflik, boşluk… Kollarımı boşluğa açıp başımı yıldızlı gökyüzüne kaldırdım. Kendi etrafımda dönmeye başladım. Şeffaftım. Ben etrafımda döndükçe tüm dünya benimle renklere boyanıyordu. Boş bir tuval misali ressamımın beni şekillendirmesini sağlıyordum. Bu anın tadını bir müddet daha çıkardıktan sonra bana ne olduğunu öğrenmem gerektiğine kanaat getirdim. Nasıl olduğunu bilmek zorundaydım. İnsanlar beni görebiliyor muydu acaba? Yolun karşısına geçip yürümeye başladım. Ne kadar yürüdüğümü bilmiyordum. Her yer sanki bu büyünün bir parçasıydı. Yorgunluk da dâhil insan hissiyatına dair hiçbir yönelmem yoktu. Sonunda küçük bir kasaba gördüm. Adımlarımı hızlandırıp ilk gördüğüm büfeden içeri girmeye karar verdim. Ama sonra bir an duraksadım. Camdan kendime bakma isteğimi bastıramıyordum. Korkuyordum fakat yapmalıydım. Camın karşısına geçip kapalı olan gözlerimi bir asrın ağırlığında açtım. Yoktum. Görünen tek şey arkamda yanıp sönen neon ışıkları ve geçen kırık dökük bir arabaydı. Ben yoktum. Aklım karmakarışık içeri girdim. İçeride günü yeni bitirmiş yorgunlukları her zerrelerinden okunan birkaç kişiden başka kimse yoktu. İnsanlar yavaş ve bıkkın hareketlerle bir şeyler alıyorlardı. Hepsine tek tek seslendim. Bağırmaya başladım. Onlara vurmaya çalışıyordum. Önlerine geçip ellerimi, kollarımı tüm gücümle sallıyordum. Ama ne çare… Hiç kimse benim varlığımın farkında bile değildi. Sonunda pes ettim. Ne yapacağımı bilemez halde kaldırıma oturup öylece düşünmeye başladım. Hiçbir şey hatırlamıyordum. Hatta neye benzediğimi bile… İnsanları seyretmeye başladım. Önümden geçişlerini. Ellerinde poşetlerle arabalarına binişlerini… Evlerine gidiyorlardı. Ait oldukları yerlere… Peki, ben nereye aittim? Sabaha kadar oturduğum kaldırımdan kalkmadan bana ne olduğunu anlamaya çalıştım. Nafile… Sadece koca bir boşluk vardı hayatımın yerine. Yavaşça doğrulup tanımadığım bu kasabada insanların arasında yürüdüm. Belki de dedim kendi kendime ölmüştüm. Hep bahsettikleri o sonsuz ışığı bekleyen bir ruhtum sadece. Ama neden kim olduğumu hatırlamıyordum? Neden hayatımın yerinde kocaman bir fırtına vardı sadece? Sonra durdum. Sanki bir şey beni durdurmuştu. Kafamı çevirdiğimde belli belirsiz genç bir kadının kendi kendine hayır görme bu yalnızca aklının dışa vurumu dediğini duydum. Beni görüyor olabilir miydi? Gözlerini kapatmaya çalışıyordu. Benden tarafa bakmamak için müthiş bir mücadele veriyordu. Bir taraftan da uzun parmakları çantasında bir şey arıyor gibiydi. Güneş gözlüğü, bu hava da mı? Evet, beni görebiliyordu ve görmek istemiyordu. Hemen yanına doğru koştum. Ben yaklaştıkça elleri yüzünde daha da hızlanarak yürümeye başladı. Ona yetiştiğimde ana cadde bitmiş bir ara sokağa girmiştik. Önüne geçip lütfen kaçma beni görebiliyorsun biliyorum dedim. Yalvarıyordum. Ellerini yüzünden çekip bana bakmaya başladı. Çok güzel bir yüzü olduğunu fark ettim o an. Ufak tefek ama güzel bir


kadındı. Saçlarını bir tokayla tepesine toplamıştı. Kocaman ela gözleri korkuyla beni görmekten kaçınıyordu. Elleri çok inceydi. Bir piyanistin elleri… Sonra istemeden de olsa gözlerini bana çevirip lütfen git buradan dedi. Sesi o kadar içten ve buruktu ki içim bir anda titremeye başladı. Ben bunu yapmak istemiyorum. Lütfen git. Sana yardım edemem. Ellerini saçlarında, yüzünde gezdiriyordu. Titriyordu. Sanki birilerine yakalanacakmış gibi sürekli etrafı kolaçan ediyordu. Ellerimi uzatıp onun rengini alan tenime kısa bir an baktıktan sonra lütfen korkma dedim. Bana yardım et. Ben ne olduğunu bilmiyorum. Hiçbir şey hatırlamıyorum. Tek bildiğim buradan biraz ileride ki korulukta yatıyor olduğum. Renkler, şekiller içimden geçiyor. Rengim yok. Ben yoğum. Ama sen beni görebiliyorsun. En azından neye benzediğimi söyle bana. Yalvarırım. Korkuyorum. Gözyaşlarım olsaydı sanırım çoktan yanaklarımdan süzülüp gitmişlerdi. Ürkek bir hareketle bana bakmaya devam eden kız sonunda bak dedi. Sana olan şey… Arkasından bir an duraksadı. Başını iki yana sallayıp sen bir kaybolmuşsun. Yani sen ne ölü ne de sağsın. Biri ya da bir şey senin ruhunu arada bırakacak bir durum yaratmayı başarmış. Bu yüzden hiçbir şey hatırlayamazsın. Sonra durup kafasını yumuşak bir hareketle süzülen ışığa çevirdi. Ben duyduklarımı algılamaya çalıştığım için tek kelime edemiyordum. Titrek bir sesle konuşmaya başladı yeniden. Ta ki ölene ya da bedenini bulana kadar bu şekilde kalacaksın. Sonra gitmeye hazırlanırken başını aşağıya eğip üzgünüm dedi. Tam gidiyordu ki önüne geçip son bir çare beni böyle bırakamazsın yardım etmek zorundasın. Hiç mi vicdanın yok diyebildim. Ellerini yüzüne götürüp gel benimle dedi. Bunu istemeye istemeye yapıyordu farkındaydım. Lakin başka çarem yoktu. Peşinden gittim. Üç katlı küçük bir binadan içeriye girdik. Sonra bir kat yukarı çıkıp bir dairenin önünde durduk. Kocaman çantasının içinde sondaj çalışması yapan makine misali bir şeyler aramaya başladı. Bana bakmamak için her türlü çabayı sergiliyordu. Ben de apartmanı incelemeye başladım. Eski bir yapıydı. Boyaları son demlerini


yaşayan duvarlar, kırık dökük merdiven korkulukları ve içinden ışığın zar zor geçtiği minik bir pencere… Anahtarı bulup kapıyı açtı. Ben de içeriye girdim. Yavaşça çantasını bir sandalyenin arkasına asıp bana bakarak dediklerimi anladın mı bari? Dedi. Heyecanlandığında dudaklarını ıslatıyor olduğunu fark ettim. Anladım ama nasıl oluyor yani kaybolmuş? Bir koridordan geçip mutfağa doğru yürüdü. Bende onu takip ettim. Çeşmeden su doldurup ocağa koyduktan sonra tezgâha yaslanıp bak dedi bedenini bulmak ve bir şekilde seni tekrar oraya yerleştirmek zorundayız. Tabii bunu sen ölmeden önce yapmalıyız. Bedenimin yerini biliyorum dedim heyecanla. Nasıl olacaktı ki? Sonra çekinerek korktuğun halde bana neden yardım ediyorsun diye sordum. Sadece gülümsemekle yetindi. Bana arabanın yerini söyle dedi. Oraya gitmeliyiz. Sonra beraberce arabamın olduğu koruluğa gittik. Hiç kimse fark etmemişti hala. Arabam orada öylece duruyordu. Ama bedenim yoktu. Bir anda tüm her yerin soğuduğunu ve karadığını hissettim. Oracıkta dizlerimin üstüne çöküp kaldım. Arkamda bir elin bana dokunmaya çalıştığını duyumsadım. Kocaman bir çift ela göz beni izliyordu. Gülümsemeye çalışarak bedenin burada olsaydı zaten sen böyle olmazdın dedi. Başımı sallayıp şimdi ne olacak diye sordum. Merak etme sana yardım edeceğim. Bulacağız onu ve tabii sana ne olduğunu da. Gülümseyip elini bana doğru uzattı. Elimi ona uzattığım da yansıyan ışıkla gözlerim kamaştı. Daha öncesinde hiç böylesine bir yansıma görmemiştim. Muhteşemdi. Ayağa kalkıp adını bile bilmiyorum daha dedim. Sonra acı içinde kendi adımı da bilmediğimi fark ettim. O da tüm her şey gibi ışığa karışmıştı. Gülümseyip adım Derin. Hadi gidelim buradan. Plakanı aldım. İsmini bulabilirsek kim olduğunu da buluruz dedi. Sessizce elini bırakmadan koruluğu terk ettik. Tekrar evdeydik. Bilgisayarı açıp plakamı sorgulamaya başladı. Bir taraftan da beni seyrediyordu. Sonunda gözlerini benim olduğum pencereye çevirip mükemmel bir rengin var. Sen yüreğinde sevgilerin en safını taşıyor olmalısın dedi. Başımı ona çevirip anlamadım diyebildim. Masanın başından kalkıp yanıma geldi. Bak her kaybolmuş senin kadar şeffaf değildir. Yüreğinin olduğu yerden gelen parlak kırmızı yansımayı görüyor musun? İşte o renk senin masum bir yüreğe olan bağını kanıtlar. Sonra pervaza yaslanıp şefkatle beni seyretmeye başladı. Başımı tekrar dışarı çevirip aşk gibi mi? Diye sordum. Yerinden kımıldamadan başını dışarıya çevirip tam olarak değil diye yanıtladı. Daha çok günahsız birine duyulan bir aşk… Muhtemelen senin bir çocuğun var. Bir kadına duyulan aşk şehvet içerir bu da enerjinin rengini koyulaştırır. Daha çok kirli kan gibidir rengi. Ama duyduğun masum, günahsız bir varlığa olan sevgi ise işte o zaman böyle parlak kırmızı bir yansıman olur. Gülümsedim. Ben baba mıydım? Derin bir nefes verdi ben ona bakmaya devam ederken. Sen dedim tereddütle tüm bunları nereden biliyorsun? Ayağa kalkıp salonda gezinmeye başladı. Elleri ensesine gidiyordu. Dokunuşları yumuşaktı. Bir an gözlerimi ondan alamadığımı fark ettim. Aslına bakarsan bende tam olarak bilmiyorum. Kendimi bildim bileli bu haldeyim. Annemde böyleydi. Babam sonunda onun çıldırdığını düşünüp onu terk etti. Sanırım bu bir hediye. Başını iki yana salladıktan sonra bilgisayarın başına oturup işte dedi senin adın Toprak Akçay… Yüzünde muzaffer bir gülümseme vardı. Bu isim sana bir şey hatırlatıyor mu? Başımı iki yana sallamakla yetindim. Hiç… Birden ayağa fırlayıp telefonuna sarıldı. Kısa bir süre sonra telefondan bir erkek sesi yankılandı. Derin nasılsın, neden bu kadar zaman beni aramadın? Ses enerjik geliyordu. Bu adam her kimse ona değer verdiği belliydi. Telefondan yansıyan ışığı fark ettim. Koyu kırmızı ışığı… Aşk ve şehvet… Kıskanmış mıydım? Sanırım başıma gelenler saçmalamama sebep olmuştu. Artık hiçbir şey duymuyordum. Uğuldamalar, yansımalar vardı. Derin gözleri ışıl ışıl önümde durup sen bir tarih öğretmenisin dedi. Özel bir üniversite de doçentsin. Gel, artık neye benzediğini görebiliriz. Arama motoruna adımı yazıp bekledik. İşte oradaydım. Sanırım bir konuşmadan alınmış bir resimdi. İnce fitilli kadife


lacivert bir pantolon ve çizgili bir gömlek giymiştim. Ayağımda kolej ayakkabıları vardı. Kıvırcık siyah saçlarımı arkamda toplamıştım. Esmer bir ten, kahverengi gözler, belirgin bir çene ve kalın dudaklar… Ellerim dikkatimi çekti. Bir erkek için oldukça narin görünüyorlardı. Fazla uzun değildim sanırım. Zayıf sayılırdım. Bir an gözümü resimden ayırıp sandalyesine hafif yan oturmuş olan Derin’e çevirdim. Büyülenmiş gibi bakıyordu resme. İyi misin diye sordum. Kafasını tam çevirmeden evet dedi. Sanki geçiştirmek istemişti. Zaten karşılaştığımız andan itibaren bunu yapıyordu. Bak dedi senin bir kızın varmış. Söylemiştim. Masum aşk… Çok tatlı baksana! Gözüm bilgisayar ekranına kaydı yine. Lüle lüle saçları, kocaman yeşil gözleri olan minicik bir beden benim kollarımda gülümsüyordu. Bana benzemiyordu ama çok güzeldi. Ayrıca eşimden ayrılmıştım ve kırk dört yaşındaydım. Derin hadi adresi aldım gidelim dedi. Yolda heyecanla konuşuyordu. Kitaplarımdan anladığı kadarıyla eski çağlarda ki büyülerle yakından ilgileniyordum. Hatta bu konu da bir tezim bile vardı. Muhtemelen bulduğum bir yazıt ya da bir kitap aslında açılmaması gereken bir kapıyı açmıştı. Serbest bıraktığım bir yaratık bana bunun bedelini bu şekilde ödetmiş olabilirdi. Hatırlamaya çalış diyordu. Yapabilirsin. Bazen zordur ama olabilir dene. Bende kendimi zorluyordum sürekli. Aklımdan kareler o kadar hızlı geçiyordu ki yakalamak çok zordu. Sonra iki katlı bir evin önünde durduk. Ben etrafa bakarken burası senin evin dedi. Bu kız ev adresimi hangi arada bulmuştu ki? Muzip bir gülümseme vardı yüzünde. Arabayı kapının önüne bırakıp kaldırımda bir müddet durduk. İki katlı sade bir yapıydı. Küçük bir bahçesi vardı. Sonra kapı açıldı bir anda. İçeriden orta yaşlı bir kadın ve resmini gördüğüm küçük kız çıktı. Kızım diye bağırdım. Onu hatırlıyordum. Saçlarımı çekiştirmesini, kahkahalarını, onu yatırmaya çalıştığımda bunumu tutarak uykuya daldığını her şey gözümün önündeydi. Bir anda ona doğru atıldım. Kızım Semina… Sanırım o da beni hissediyordu. Ben ona görünmez ellerle dokunmaya çalışırken o da ellerini istemsiz benden yana uzatıyordu. Göğsümün ortasındaki ışığın giderek kuvvetlendiğini hissettim. Orta yaşlı kadın beni değil ama arkamda gözleri dolu dolu bizi seyreden Derin’i fark etmişti. Yavaşça kucağından indirmediği kızımla ona doğru ilerledi. Buyurun ne istemiştiniz? Derin gözlerinde ki yaşları silerek ben Toprak Beye bakmıştım. Bir araştırması için kendine yardımcı oluyordum bir süredir. Sanırım taslakları evinde saklıyormuş. Onları almaya geldim dedi. Sözlerini ardı arına sıralıyordu. Yalan söylemeyi beceremeyen insanlar vardır. Bu güzel yürek onlardan biriydi. Orta yaşlı kadın bakın dedi. Ben Semina’nın bakıcısıyım. Toprak bey dün geceden beri gelmedi. Kimse ona ulaşamıyor. Lütfen bence daha sonra uğrayın. Benim bu konu da bir bilgim yok. Kadın tam gidecekti ki Derin lütfen sadece içeriye bakmama izin verin. Çalışma odasında olabilir sözünü ettiğim taslak dedi. Kadın istemeyerek de olsa tekrar kapıyı açıp bizi içeri aldı. Semina’yı kucağından indirip bu taraftan diye işaret etti. Ben zaten odamın yeri bildiğimi yenice fark ediyordum. Aklımda tek bir kelime yankılandı. Yok olmuşun kitabı… 17. yy da aslında hiçbir belge de geçmeyen yazıtlar… Sanırım sesli düşünmüştüm. Derin teşekkürler deyip kapıyı araladıktan sonra sen ne biçim bir işe bulaştın ki? Diye sordu. Sesi öfkeliydi. Birlikte yazıtları aramaya başladık. Masamın gözündeki bölmede öylece koca bir karanlık yatıyordu. Elimi uzatırken bile irkildiğim bir karanlık… Derin yazıtları aldıktan sonra benim de şimdi daha net hatırladığım efsaneyi anlattı. Bir zamanlar kötücül, görünümü insan, doğumu ateşten olan şeytan elçileri dünyaya inerlermiş. Amaçları orduları için adam toplamakmış. Tek kural varmış yüreği gerçek sevgiyle çarpan iyi kullara dokunulmayacak. Ama bu elçiler kuralı yıkmışlar. Saf ruhları çalıp kendilerine köle yapmaya karar vermişler. Derin öyküyü anlatırken ağzımdan bir fısıldamayla o sözcükler döküldü kaybolmuşlar… Derin başını salladıktan sonra oturduğu yerden devam etti. Ve Tanrı buna engel olmak için onları bir yazıta


mühürlemiş. Yok olmuşun kitabı… Sen bu yazıtı okuduğunda onlardan biri ortaya çıkmış olmalı. Bu işlerle ilgilendiğine göre bunlar sana mantıksız gelmiyordur değil mi? Başım önümde şimdi ne olacak diye sordum. Bu arada Semina içeri girmiş benim üzerimden yansıyan ışıkla oynuyordu. Ben yok olmak istemiyorum dedim. Kızım yalnız kalamaz çok küçük. Derin hadi dedi kitabı alıp çantasına özenle yerleştirdi. Bedenini bir mezara götürmüş olmalılar. O arabayı kullanan senin bedeninde ki o lanetli yaratıktı. Şimdi ise ölmeni bekliyor seni ele geçirmek için. Arabaya bindiğimiz de sordum. Peki, beni neden öldürmedi? Çünkü öldürürse sen yüreğinin rengine göre dağılacaktın. Canını alma yetkisi onda değil. Arabayı hızla fazla uzakta olmayan çok eski bir mezarlığa sürdü. Aslanda çok kötü bir sürücüydü. Kadınlar ne zaman araba kullanmayı başarabilecekti? Arabadan inip sakince göğsünü şişirdi. Bana yaklaşıp ellerini yüzüme doğru kaldırdı. İçimden yükselen ışık onu gülümsetmeyi başarmıştı. Tüm renkler bedenimden onun ellerine yayılıyordu. Sonra şefkatle fısıldadı. Şimdi sakin ol geceyi bekleyeceğiz. Sonra onu çağırıp seni ondan geri alacağız. Kızına döneceksin Toprak. Bir ağacın altına oturup gecenin inmesini beklemeye koyulduk. Terk edilmiş bu yerde beklerken aklımda sorulardan bir nehir yanımda huzurla benim ışığıma yaslamış garip ama güzel bir kadın vardı. Ne dokunaklı bir tabloydu. Yavaşça konuşmaya başladım. Ne zamandan beri kaybolmuşlara yardım ediyorsun? Derin ışığın süzülüşüne ellerini uzatarak aslanda sen ikincisin dedi. Bundan önce ki kaybolmuş hak ettiği yeri buldu. Ona yardım ederken fark ettim ki aslında karanlığa aitti. Hatırlıyor musun sana söylediklerimi? O canavar bir sübyancıydı. Koyu gri bir ışığı vardı anladığımda ondan kurtulmak beni çok yıprattı. Şehvet çok çeşitli şekillere bürünebiliyor. Anlatmak bile benim tüylerimi diken diken ediyor. Sana bu yüzden yardım ediyorum sen farklısın. Bu güne kadar hep kaçtım. Yaşadıklarım beni o küçük kasabaya itti. Orada sessizce yaşamaktı niyetim lakin sen tüm bunları alt üst ettin. Gözlerinde ki korkuyu ve geçmişin uğultularını tüm benliğimde hissediyordum o konuşurken. Daha fazla zorlamamam gerektiğini anlayarak sustum. Bu kızın korkunç bir geçmişi vardı. Belki bir gün dedim içimden ama bu gün değil. Geceyi beklerken Derin kitabı çıkarıp bana aslında çok net hatırladığım o sözcükleri okudu. Kim ki bir ruha dokunmaya kalkarsa o yok olmuşlardandır. Kim ki bilgiyi kendine hapsederse o kaybolmuşlardandır. Evet, en son bu sözcükleri yineliyordum. Gece bir anda uğursuz bir rüzgârla indiğinde Derin ellerini açarak bu sözcükleri yinelemeyi sürdürdü. O söyledikçe karanlık ve sesler arttı. Bana tam arkasında durmamı söylemişti. Sakın kımıldama. Sonunda sislerin içinden koyu gölgesiyle sesi katıksız bir beden fırladı. Her yerinden fışkıran bir siyaha bürünmüştü. Sesi taraklı ve derindi. Sözleri kesinlikle bizim dilimize ait değildi. Derin’e dönüp baktığımda trans halinde, gözleri kapalı kollarını geriye doğru açmış duruyordu. Ben korkudan ve soğuktan büzülmüştüm. Bakmamaya çalışıyordum. Anlatmaya kelimelerin yetmeyeceği bir an yaşıyorduk. Derin kitabı yok olmuşa doğru tutarak yaklaşmasına izin verdi. Sonra yavaşça acı çeker gibi gerilemeye başladı. Rüzgârın sesinden artık hiçbir şey duyulmuyordu. Ona dikkat et diye bağırıyordum lakin sesim gitmiyor gibiydi. Havada asılı kalmıştı. En son hatırladığım Derin’in yavaşça içime girmesi oldu. Tüm benliğim onun ve kendi yaşadıklarımla bütünleşti. Şimşek çakması gibi anlar vardı. Kafamın içinde dönen sözler. Sonunda yükselen garip ışığın eşliğinde kendimden geçtim. Uyandığımda Derin kendini bilmez bir vaziyette yanımda yatıyordu. Her yeri toprak olmuştu. Yüzü ise bulanmıştı. Doğrulup ellerime baktım. Tenim hep alışkın olduğum rengine dönmüştü. Kızımın deyimiyle çikolata… Saçlarıma, yüzüme dokunabiliyordum. Dönmüştüm. Yanımda yatan bu mucizevî kıza baktım bir süre. Seslendim. Derin… Gözlerini zar zor açan kadın bana gülümseyerek bakmaya başladı. Sonra yavaşça acı içinde doğrulup sen cidden yakışıklıymışsın


dedi. Bende gülümsedim. Ağlıyordum. Sıkıca sarıldım ona. Kemiklerini kırana kadar bırakmadım. Yüzünü ellerimin arasına alıp baktım uzun uzun. Söylenecek ne vardı ki? Yavaşça doğrulup onunda kalkmasına yardım ettim. Sanki kemiklerim kırılıyor gibiydi. Karşılıklı bir müddet birbirimize baktıktan sonra hadi dedim. Gidip güzel bir kahvaltı edelim. Derin başını sallayıp evet dedi. Kahvaltı etmeden geri dönmek istemezdim doğrusu. Geri dönmek… Bir an duraksadım. Hayatım şöyle bir geçmişti önümden. Derin’e bakıp elini avucumun içine aldım. Fısıltıyla karışık aslında hiç gitmesen deyiverdim. Kocaman ela gözleri şaşkınlıkla daha bir büyüdü. Gülümsedi. Başını salladı sadece. Beraberce bu uğursuz yerden uzaklaştık. O günden sonra aramızda hiçbir teklif olmaksızın bir aile olduk. İlk kez gerçek bir ailem olduğunu düşündüm hep. Derin bana hiçbir zaman başına gelenleri tam olarak anlatmadı. Bende üstelemedim. Bu hediye onun sırrıydı. Bazen ona bakarken acaba şu an hangi renk hâkim yüreğime diye düşünmeden edemedim. Koyu kırmızı mıydı acaba? Umurumda değildi artık. O günden öğrendiğim en önemli şeyse şu sözcüklerden ibaret. Ne okuduğunuza dikkat edin. Bazen renginiz sizi hapsedebilir. Kaybolmuşluğa… Melahat YILMAZ İllüstrasyon Mustafa YAŞAR http://bashibozuk.deviantart.com


Sümeyye KESGİN http://sumeye.deviantart.com


Gölge e-Dergi 36. sayı