Page 1

Ocak 2011

Say覺 40


İÇİNDEKİLER 04-11 Haberler

40.

Sayı ile tekrar birlikteyiz. Gölge e-Dergi'ye ulaşmak için http://GolgeDergi.Blogspot.com Editör: Mehmet Kaan SEVİNÇ golgeedit@gmail.com Yayın Kurulu: Oğuz ÖZTEKER, Hasan Nadir DERİN, Ahmet Hamdi YÜKSEL, Sadık YEMNİ, Rıdvan ŞORAY, Utku TÖNEL, Şükrü BAĞCI Grafik Tasarım: Gülhan D SEVİNÇ Kapak: Firuz KUTAL Pinup: Mahir TEKDAL Gölge e-Dergi internetten yayın yapan özgür ve özgün içerikli tam bağımsız bir dergidir. http://twitter.com/GolgeDergi http://issuu.com/GolgeDergi http://golgedergi/deviantart.com

12-13 Çizgi Roman İnceleme - Marvel'in Zombisi Türk Okuyucalarıyla Buluşuyor. 14-15 Çizgi Roman - İnfaz 16-18 Öykü - Ve Müzik Bitti 19-20 Sinema - Nefes Nefese 21-23 Röportaj- Giovanni 24-29 Öykü - Prometheus 30-32 Çizgi Roman İnceleme- Nedir Bu Örümceğin Çektikleri? 33-34 Sinema - Bir Türk Polisiyesi 35-36 Çizgi Roman - Mitoloji Avcıları 37-39 Röportaj- İlban ERTEM 40-41 Öykü - Ultimatom 42-53 Sinema - Gezici Festival Günlüğü 2010 54-55 Çizgi Roman İncelemeYenilenen Efsane SUPERMAN 56-57 Deneme - Bakırköy 58-59 Sinema - Jack Nicholson 60-64 Öykü - Mükemmel Suç 65-68 İnceleme - Stephen KING 69-76 Tarihte Bu Ay 77-84 Çizgi Roman - Eldorado 85-91 Öykü - Gönül Vitrinimin Mankeni


Merhaba… Yeni bir sayı, Yeni bir ay, Yeni bir yıl, Yine dergi içinde beğeneceğinizi umduğumuz ufak, tefek yenilikler… Fazla söze gerek yok; yine, yeni, yeniden! Şahsım ve yayın kurulundaki arkadaşlarım adına, yazar, çizer ve okurlarımızın yeni yılını kutlar, sağlık ve mutluluklar dileriz. 2011 yılında her şey gönlünüzce, gönlünüzdekilerden biri de Gölge e-Dergi olsun. Selamlar, sevgiler. İyi okumalar. Mehmet Kaan SEVİNÇ

3


Haberler

En İyi Çizgi Roman Yayınlayan E-Dergi

Gölge Dergi

23 Nisan 2010 tarihinde aday belirleme anketiyle başlayan ve 15 Haziran 2010'da oylaması sonuçlanan 1. Türk Çizgi Roman Okurları Çizgi Roman Ödülleri belirlenmişti. İşte bu "ilk"in Doğa Koleji sponsorluğunda ve ÇROP'un organizasyonluğunda dağıtılan En İyi Çizgi Roman Yayınlayan E-Dergi Gölge Dergi Plaketimizi aldık. Okurların 1980-2009 yılları arasında yer alan çizgi roman ve emekçileri arasından belirlediği adaylar okurların oylarını toplayarak en beğenilenler olarak ön plana çıktılar. 34 kategoride oy alan ve "en" seçilenler aşağıda görülmektedir. 1. TÜRK ÇİZGİ ROMAN OKURLARI ÇİZGİ ROMAN ÖDÜLLERİ 2010 En İyi Editör : Ege GÖRGÜN En İyi Türk Yazar: Ersin KARABULUT En İyi Yabancı Yazar: Alan MOORE En İyi Türk Çizer: Yıldıray ÇINAR En İyi Çizer: John BUSCEMA En İyi Yabancı Çizer: Frank MILLER En İyi Çevirmen: İlke KESKİN En Favori Karakter: Wolverine En İyi Çizgi Roman Serisi: Sandman En İyi Yayınevi: Hoz Comics En İyi Çizgi Roman Öyküsü (En sevdiğiniz Macera sayısı): Civil War (Unmasking of Spiderman) En İyi Türk Grafik Novel (Albüm): Abdülcanbaz En İyi Yabancı Grafik Novel (Albüm): V for Vendetta En İyi Çizgi Roman Dergisi: Doğan Kardeş En İyi Çizgi Roman'lı Fanzin: Çapa Çizgi Roman Grubu En İyi Çocuk Çizgi Romanı Serisi: Red Kit En İyi Çocuk Çizgi Roman Albümü: Küçük Prens En İyi Çocuk Çizgi Roman Çizeri: Sinan GÜRDAĞCIK En İyi Çocuk Çizgi Roman Aylık/Haftalık Dergisi: Milliyet Çocuk En İyi Çocuk Çizgi Roman Yayınevi: TUDEM En İyi Mizah Çizgi Romanı: Sandıkiçi En İyi Çizgi Roman Yayınlayan Mizah Dergisi: Uykusuz En İyi Mizah Çizgi Roman Çizeri: Oğuz ARAL En İyi Bant Çizgi Romanı: Abdülcanbaz En İyi Çizgi Roman Yayınlayan E-Dergi: Gölge Dergi En İyi Çizgi Roman Haberi TV Programı: NTV Gece Gündüz En İyi Çizgi Roman Araştırmacısı: Levent CANTEK En İyi Çizgi Roman Eleştirmeni: Levent CANTEK En İyi Çizgi Roman Araştırma Kitabı: Çizgi Roman Ansiklopedisi En İyi Çizgi Roman Satış Noktası: İdefix En İyi Çizgi Roman Site/ Blog: Kahramanlar Sinemada En İyi Çizgi Roman Forumu: Çizgi Diyarı Çizgi Roman Onur Ödülü: Suat YALAZ Bir sonraki anket 23 Nisan 2011 itibariyle duyurulacak, 15 Haziran 2011 tarihinde sona erdirilecektir. Bu defa sadece 2010 yılı içinde yayınlanan çizgi romanlar arasından adaylar belirlenecektir. Aday sunmak isteyenler şimdiden mailto:croplatform@gmail.com mail atmaya başlayabilirler.

4


Haberler

III. Türk Dünyası Edebiyat Dergileri Kongresi Avrasya Yazarlar Birliği ve Türksoy’un, ortaklaşa düzenlediği III. Türk Dünyası Edebiyat Dergileri Kongresi; 14-16 Aralık 2010 tarihleri arasında, Ankara’da toplandı. TİKA’nın katkıları ile gerçekleşecek olan kongreye; 16 farklı ülke ve bölgelerden 29 edebiyat dergisi katıldı. Kongrede Azerbaycan, Başkurtistan-Rusya Fed., Bulgaristan, Hollanda, İran, KaraçayBalkar/Rusya Fed., Kazakistan, Irak, Kırgızistan, Kırım-Ukrayna, KKTC, Kosova, Özbekistan, Romanya, Türkmenistan ve Türkiye’den önde gelen edebiyat dergilerinin genel yayın yönetmenleri bir araya gelidi. Bu yıl 3’üncüsü düzenlenen Türk Dünyası Edebiyat Dergileri Kongresi, 14/12/2010 tarihinde saat 11:00’de; Türksoy Genel Sekreteri Düssen Kasseinov, Avrasya Yazarlar Birliği Başkanı Yakup DELİÖMEROĞLU açılış konuşmaları ile TÜRKSOY Salonu'nda başladı.. Açılış konuşmalarının ardından, kongreye, Bağdat’tan katılan Irak Türkmenlerinin bir kültür çınarı olan Kardaşlık Dergisi’nin Genel Yayın Yönetmeni Prof. Dr. Mehmet Ömer KAZANCI, “50. Kuruluş Yılında Kardaşlık Dergisi ve Irak’ta Türkmen Edebiyatı” konulu bir konferans verdi. Kongre, Türk Cumhuriyetlerinin bağımsızlıklarının 20. yılı kutlamalarına son yirmi yılda Türk Dünyasında edebi gelişmelerin yer alacağı bir kitapla katılacak. Azerbaycan Dünya Edebiyatı Dergisi Genel yayın Yönetmeni Selim BABULLAOĞLU'nun editörlüğünde yürütülecek çalışma bir ilk olma özelliğini de taşıyor. Kitapta, Türk Dünyasında bağımsızlık sonrası edebi gelişmeler toplu olarak yer alacak. III. Türk Dünyası Edebiyat Dergileri Kongresi her yıl vermeyi ilan ettiği “Türk Dünyasında Yılın Edebiyat Adamı” ödülünü bu yıl Türkiye’nin tanınmış şairlerinden ve Kardeş kalemler Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Şair Ali AKBAŞ’a verdi. Ödül gerekçesinde AKBAŞ’ın edebi kişiliği, şiirleri arasında Türk Dünyasının hemen her köşesi için yazılmış eserlerinin bulunması ve Türk Halkları edebiyatlarının tanıtılmasına yaptığı hizmetler, “Türk Dünyasında Yılın Edebiyat Adamı” ilan edilmesinin sebepleri olarak sayıldı. Kongreye katılan edebiyat dergileri bu yıl yayınlayacakları sayılarında Ali Akbaş’ın eserlerine yer verecekler. Gelecek yıl kongrenin KKTC’de Turnalar dergisinin ev sahipliğinde 2012 yılında ise Türk Dünyası Kültür Başkenti ilen edilen Kazakistan’ın başkenti Astana’da yapılması kararlaştırıldı. III. Türk Dünyası Edebiyat Dergileri Kongresinin katılımcıları arasında Gölge e Dergi'nin üstad yazarlarından Sadık YEMNİ’de vardı.

5


Haberler

TOTEM'deki Zombiler,

Amerikan Okuruyla Buluşuyor! Heavy Metal, Marvel, DC, Image gibi firmalarla çalışan kimi Amerikalı çizgi romancılar, bir süredir Zombie Bomb isimli antoloji serisine özel olarak kısa zombi öyküleri yazıp çiziyor. Serinin dördüncü kitabı, 18 Aralık'taki imza günlerinde tanıtılarak satışa çıktı. Zombie Bomb, Türkiye'deki korku kültürü meraklılarının ve çizgi roman tutkunlarının ilgisini farklı bir açıdan da çekebilir. Çünkü dördüncü kitaptan itibaren yaratıcı ekibe Türk yazar ve çizerler de dâhil oldu. Türkiye'den bir çizgi roman firmasının hem senaryo hem de çizimleri üstlenerek ABD merkezli yayıncılar için çalışması, çeşitli açılardan yenilikler ifade etmekte. Serinin “Dark Daze” isimli bu en yeni halkasında, Yalçın Didman ve Murat MIHÇIOĞLU'nun “İki Adam, Tek İntikam” isimli çalışması da yer almakta. Zombie Bomb'un beşinci ve altıncı kitaplarında, Ergün Gündüz, Cem Özüduru ve Murat MIHÇIOĞLU'nun gerçekleştirdikleri iki zombi öyküsü daha yer alacak. Biri Adam Miller imzası taşıyan iki alternatif kapakla çıkan “Dark Daze”, internetten de temin edilebiliyor. İlk İngilizce yayınları bu seride gerçekleştirilmek üzere Studio Rodeo tarafından hazırlanan zombi öykülerinin tümü, Kasım başında “Studio Rodeo Çizgi Roman Yıllığı” alt başlığıyla çıkan “Totem” isimli kitapta Türkçe olarak çıkmıştı. Bağlantılı linkler: http://www.terminalpress.com/index.php/zombiebomb-dark-daze-a-solemn-stare-cover.html http://striphaber.com/n_goster.asp?cid=418

6


Haberler

Sergio Bonelli'den

Postaaa! Var

Zagor’un Zenith Gigante aylık serisinin Aralık 2010 ayı 596 nolu sayısında Sergio Bonelli nam-ı diğer Guido Nolitta POSTAAA! Sayfasında Çizgi Roman Günleri’nden, sizlerden ve bizlerden bahsetmiş….

İşte Sergio Bonelli’nin yazısından bazı alıntılar : Sevgili Dostlar, Postaaa! nın geçen sayısında bazı Zagor yazar ve çizerlerinin Ferri’nin önderliğinde Türkiye’ye, Kitap Fuarına davetli olarak gideceklerinden bahsetmiştim. Grubumuz Italya’ya oldukça mutlu bir şekilde döndüler ve ardından katılımcılar İstanbul’da yaşadıklarını bir bir bana anlattılar, Moreno Burattini’nin kelimeleri ile söylemek gerekirse Boğaz’ın kıyılarında Darkwood’un kahramanları büyük bir sevgi ile karşılanıp birçok kutlamaya katılmışlardır. O yüzden size anlatılanları özetlemek istiyorum. İşte Zagor’unTürkiye’deki 5 gününün bir özeti: “Zagor Türkiye Cumhuriyetinde ki en popüler çizgi roman kahramanıdır ki 1962 den beri basılmaktadır. Ama bugüne kadar hiçbir yazar ve çizer bu ülkeye okuyucuları ile buluşmaya gitmemiştir. Gallieno Ferri, Marco Verni ve diğer sanatçıların katılımı ile gerçekleşen bu etkinlik büyük bir olaydır. Bu etkinlik 1001 Roman Yayıncılığın daveti ile gerçekleşme şansı bulmuştur, ilgili yayınevi bazı Bonelli çizgi romanları ile birlikte Baltalı İlahın tarihi çizeri’ni anlatan (Gallieno Ferri, Zagor ile Bir Yaşam) kitabının da yayıncısıdır, ilgili kitap geçen sene İtalya’da satışa çıkmıştır. Bunun dışında, İstanbul’da bizler ile birlikte müzisyen ve ilgili kitabın yardımcı yazarı Grazino Romani’de birlikte olmuştur, Türkiye’de de satışı yapılan Zagor King of Darkwood albümünün sahibi müzisyen, ayrıca bir de konser vermiştir. Gallieno ayağının tozu ile prime time kuşağında bulunan iki önemli talk-showa misafir olarak katılmıştır. Bunun dışında ondan fazla yayın organı kendisi ile röportaj ve haber yapmıştır. Ayrıca Gallieno Ferri ve gıyabında Sergio Bonelli nam-ı diğer Guido Nolitta çok sevilen karakterin yaratıcıları olarak her vesile ile okuyucuları tarafından büyük bir sevgi ile kucaklanmışlardır. Bizler dışında bu hayranlığın en önemli kişiliği Levent Çakır’ın da varlığı çok güzel olmuştur. Kendisi, 70 li yıllarda “Zagor” olarak birkaç filmde ve daha başka bir çok filmde rol almış bir oyuncudur. Uzun bir aradan sonra bu iki Zagor filmi bir dönemin belgesi olarak okuyuculara DVD formatında ve çok kaliteli ve İtalyanca alt yazılı olarak sunulmuştur (yanda ikinci filmin kapağı vardır). Film (siyah-beyaz) Çakır’ın akrobatik hareketleri ile çok eğlenceli bir film. İtalya’da da artık bu filmlere sahip olabilirsiniz, bilgi için aşağıdaki e-mail ile irtibata geçiniz giancarlo.orazi@yahoo.it. Gerçekten söylemek isterim ki ben Zagor’cuların İstanbul’daki (çok güzel ve tüm renkleri toplamış bir şehir) ilgisinden çok memnun kaldım ve hepsine teşekkür ederiz...Baltalı İlah sevgisi farklı milletlerden okuyucuları Boğazın iki yakasını birleştiren köprüler gibi birleştirmiştir.” Bu güzel yazı Aralık 2010 Zagor’un 596 nolu sayısındaki POSTAAA! kısmında çıkmıştır ve biz de söylemek isteriz ki aslında biz sizlere davetimizi geri çevirmediğiniz, saatlerce imza attığınız, çizimler yaptığınız, okuyucuların heves ve sevgisini geri çevirmediğiniz ve en önemlisi 50 yıl önce böyle bir karakter yaratıp onu yıllarca yaşattığınız için TEŞEKKÜR EDERİZ… Nice 50 yıllara …Teşekkürler Sergio Bonelli nam-ı diğer Guido Nolitta ve Gallieno Ferri ve tüm Zagor Ailesi…

7


Haberler

6. İstanbul Animasyon Festivali Bu sene altıncısı düzenlenen İstanbul Animasyon Festivali 16-19 Aralık tarihlerinde Pera Müzesi'nde gerçekleşti. Her sene olduğu gibi son iki senenin en iyi animasyon filmlerini programına dahil eden İstanbul Animasyon Festivali seyirciye animasyon dolu 4 gün yaşattı. Yarışma dahilinde katılan filmler arasında ünlüler de yeni cevherler de vardı. 2010 Oscar ödüllerinde en iyi kısa animasyon filmi ödülünü alan Logorama festivalin öne çıkan filmlerinden biri oldu. Alternatif bir Hansel ve Gratel hikayesi olan Hansel and Gretel: The True Story, dünyaca ünlü yönetmen Tomek Baginski'nin son filmi The Kinematograph ve bu seneki festivallerin gözdesi The Cat Piano yarışma dahilinde gösterilen 140 filmden sadece bir kaçıydı. Yarışmaya Türkiye'den de katılan 33 film en iyi Türk kısa animasyon filmi olmak için yarıştı. 2010 senesinde dünyanın en önemli festivallerinde ödül alan filmler de İstanbul'da seyirciyle buluştu. Annecy, Ottawa, Hollanda ve Melbourne Animasyon Festivallerine gidememiş meraklılar festivallerin en iyilerini izleme şansı buldular. Festivalde ayrıca atölye çalışmaları oldu. Bilgi Üniversitesi Öğretim Görevlisi Berat İlk pixelation atölyesi gerçekleştirdi. Maltepe Üniversitesi Öğretim Görevlisi Burak Şahin karakter tasarımı üzerine bir atölye çalışması yaptı.

8


Haberler

Okumanız Gereken

30 Çizgi Roman Bu sene altıncısı düzenlenen İstanbul Son senelerde sinemada çizgi roman uyarlamalarının artması ile çizgi roman dünyası yeni okuyucular kazanmaya başladı. http://www. empireonline.com sayfası bu durum karşısında “Okunması Gereken 30 Çizgi Roman” başlıklı bir haber yayınladı. Haberde yeralan 30 çizgi romanın sıralaması rastgale yapılmış. İşte http://www.empireonline.com ‘un okumamızı önerdiği çizgi romanlar: 1. Sandman (Neil Gaiman, Dave McKean etc.) 2. Maus (Art Spiegelman) 3. Rising Stars (J. Michael Straczynski, Fiona Avery) 4. Palestine (Joe Sacco) 5. Persepolis (Marjane Satrapi) 6. Y: The Last Man (Brian K. Vaughan, Pia Guerra) 7. Scott Pilgrim (Bryan Lee O’Malley) 8. The Walking Dead (Robert Kirkman, Tony Moore, Charlie Adlard) 9. The Dark Knight Returns (Frank Miller, Klaus Janson, Lynn Varley) 10. Preacher (Garth Ennis, Steve Dillon) 11. Watchmen (Alan Moore, Dave Gibbons) 12. Batman: Year One (Frank Miller, Dave Mazzuchelli) 13. 100 Bullets (Brian Azzarello, Eduardo Risso) 14. Superman: Red Son (Mark Millar, Dave Johnson, Kilian Plunkett) 15. Fables (Bill Willingham et al) 16. X-Men: Days of Future Past (Chris Claremont, John Byrne) 17. League of Extraordinary Gentlemen (Alan Moore, Kevin O’Neill) 18. Astonishing X-Men (Joss Whedon, John Cassaday) 19. Hellboy: Seed of Destruction (Mike Mignola, John Byrne) 20. Scalped (Jason Aaron, R.A. Guera) 21. Planetary (Warren Ellis, John Cassaday) 22. Powers (Brian Michael Bendis, Michael Avon Oeming) 23. Invincible (Robert Kirkman, Cory Walker) 24. Punisher Max (Garth Ennis, Steve Dillon) 25. Tintin (Hergé) 26. Asterix (René Goscinny, Albert Uderzo) 27. Black Hole (Charles Burns) 28. Ghost World (Daniel Clowes) 29. Locke & Key /Joe Hill, Gabriel Rodriguez) 30. Tank Girl (Alan Martin, Jamie Hewlett et al)

Sizin favori çizgi romanlarınız hangileri?

9


Haberler

Süper Model'den Süper

Kahraman'lığa

Gisele Budchen dünyanın en başarılı süper modellerinden biri, aynı zamanda da çocuklarına düşkün bir anne. Ama bu günlerde eskisinden de meşgul. Model çevre sorunlarına ve çevrenin korunmasına dikkati çekmek için Gisele and the Green Team (Gisele ve Yeşil Takım) adında internette yayınlanacak yeni bir çizgi dizi yarattı. Karakter benim gibi görünüyor ve benim fikirlerimi simgeliyor. Kendimi bir çizgi karakter biçiminde görmek eğlenceli oldu. Modele göre çizgi dizinin amacı: ‘Çocukları ve yetişkinleri benim için çok önemli olan, onların da önem vermesi gereken bir konuda, yani gezegeni kurtarmak konusunda eğitmeye çalışmak.’ Ünlü model oldum olası gezegeni kurtarmaya ilgi duysa da, ama çevre sorunlarının önemini ancak oğlu Benjamin doğduktan sonra anladığını ifade ediyor. Gisele Benjamin’e geri dönüştürmenin önemini öğretmeye ve onu şımartmamaya kararlı olduğunu söylüyor. Gisele şöyle diyor: ‘Bakın, hem ben, hem de ablalarım kullanılmış giysiler giydik ve ben öyle yapmaya devam ediyorum. Hayattaki mottom ‘azalt, geri dönüştür ve yeniden kullan’. Ne kadar fazla ürün satın alırsak imalatçıları o kadar çok üretmeye teşvik ederiz.’

'Fantastik Dörtlü'den biri ölecek

Çizgi roman 'Fantastik Dörtlü', 'Fantastik Üçlü'ye dönüşüyor. 1961’de Stan Lee ve Jack Kirby tarafından tasarlanan kahramanlardan biri ölüyor. Çizgi roman 'Fantastik Dörtlü', 'Fantastik Üçlü'ye dönüşüyor. 1961’de Stan Lee ve Jack Kirby tarafından tasarlanan kahramanlardan biri ölüyor. Çizgi romanın editörü Tom Brevoort, Bay Fantastik, Görünmez Kadın, Alev Adam ve Şey’in oluşturduğu dörtlüden birinin ocak ayında piyasaya çıkacak olan 587’nci sayıda öleceğini duyurdu ancak bunun hangi karakter olduğuna dair bilgi vermedi. Brevoort, "Geçmiş sayılarda bu konuya ilişkin yeterince ipucu verdik. Okurlar biraz düşünüp heyecanlansın" dedi.

10


Haberler

Yeni Çıkanlar Hoz Comics & Çapa Çizgi Roman Grubu/ Çizgi Roman Dizisi Çekirdek Sayı:1/ Alacakaranlığa Doğuş

FG Yayınları Çizgi Roman Dizisi

Galata Yayıncılık Çizgi Roman Dizisi

La Fontaine Çizgi Roman 2 çıktı

İmza Çizgi Romanlarını büyük bir keyifle okuduğunuz ve Ocak 2011 Sayı:40 kapağına imzasını atan, Gölge e Dergi’nin usta çizeri Firuz Kutal ve Şair Salah Özak’ın, şiir, desen, renk bütünlüğünü oluşturdukları ortak çalışmasının ürünü olan Renk Gümbürtüsü kitabı çıktı.

Günü

Firuz Kutal - Selah Özakın imza günü düzenlendi. 23 Aralik cumartesi günü, saat 15-17 arasında, üç deniz kitap tarafından düzenlenen imza gününde, yurt dışında yaşayan çizerimiz Firuz Kutal’ın hayranları, üstad çizerele tanışıp kitaplarını imzalatmanın yanı sıra, çizgi üzerine sohbet etme olanağıda buldular.

11


Çizgiroman İnceleme

Marvel'in Zombisi Türk Okurlarıyla Buluşuyor

Marvel dünyasının en farklı süper kahramanlarından biri ile sizleri tanıştırmak istiyorum bu ay. Kendisi bir zombi, evet yanlış duymadınız Zombi (Simon William Garth) Marvel'in en eski anti/süper kahramanlarından biri. Zombi, çizgi romanın siyah beyaz olduğu ve altın çağlarını yaşadığı 1973–1975 yılları arasında Steve Gerber ve Pablo Marcos'un kaleminden çıkmış. Aslında Marvel'in ana beyni Stan Lee ve Bill Everett'ın 20 yıl önce yazdıkları bir mini öyküye dayanıyor. Captain America'nın da uzun zaman ana çizeri olan Syd Shores'un da kalp krizi geçirip ölmesinden önce çizdiği son iş olarak da önem kazanıyor. Konumuz kısaca Simon William Garth'ın çevresinde dönüyor. Kendisi Garth Manor Kahve Dünyasının büyük ortağıdır ve işten başka bir şey düşünmez. Klasik bir kapitalist patron karakteri olarak resmedilen Garth en yakınlarını bile kendinden uzaklaştırmayı başarmış bir iş koliktir. Bu durumu çalışanları tarafından da sevilmemesine neden olmaktadır. Bir gün Voodoo ayinlerine katılan bahçıvanının canına tak eder ve Garth'ı kaçırıp ayinde kurban etmeye götürür. Ancak Garth voodooculardan kaçmayı başarsa da bahçıvanla

12


Çizgiroman İnceleme

yaşadığı kaçma kovalamaca sırasında ölür. Katil bahçıvan klişesi de böylece gerçekleşir. Garth'ın bu huzurlu ve hızlı ölümü bahçıvanın hıncını azaltmaz ve Voodoo ayini yapan ve Garth'ın aynı zamanda sekreteri olan Layla'yı onu zombi yapması için zorlar. Dambalah'ın madalyonu ile Garth artık madalyonun eşini tutan sahibinin emirlerini yerine getiren bir zombi olmuştur. Ancak Voodoo ile zombileşen cesetler gibi akılsız bir kukla gibi görünse de Garth'ın çok farklı özellikleri vardır. İlkini bahçıvanın Garth'ın kızını ona kaçırtmak istediğinde görürüz. Madalyona itaat etmesi gerekirken, yaşarken bağı olan insana zarar vermeyi reddeden Garth bahçıvanı öldürür. Madalyonun her yeni sahibi Garth'ı kendi ihtiyaçları için kullanırken o huzurlu bir ölüme ulaşmaya çalışmaktadır. Bu yüzden onu zombiye çeviren Layla'ya ulaşır ve ikili gizli voodoo büyücülerinin yardımıyla Garth'ı bu lanetten kurtarmaya ve belki de onu hayata geri döndürmeye uğraşırlar. Simon William Garth'ın başına gelenler aslında sayfalar boyunca bizlere kapitalizmin içinde değerlerini yitirmiş birer zombiye dönüştüğümüzü anlatır. Ölümden sonra Zombi olarak geri dönen Garth'ın beyinsizken bile yaşamın değerini kavrayıp yakınındakilere asıl değerlerini vermesi ise çok geç olmadan, sevdiklerimize onları sevdiğimizi hissettirmemiz gerektiğini gösterir. Aslında bu noktada hikâye Charles Dickens'ın onlarca kez sinemaya da aktarılan ünlü hikâyesi A Christmas Carol'u anımsatır. Ebenezer Scrooge'un geçmişin, bugünün ve geleceğin hayaletlerinin musallat olması ile yaşadığı değişim Zombi Garth ile paralellikler içermektedir. Zombi, Marvel dünyasında seri dışında da ara sıra ziyaretlerde bulunmuştur. İnsanüstü gücü ve yaralarının hızlı kapanması ile dikkat çeken Zombi, Marvel Zombies 4'de süper kahramanlar zombileştiren bir virüsü çözmeye çalışırken denek olmuştur. Zombi Mike Raicht'in yazıp illüstrasyonlarını Kyle Hotz'un yaptığı 2006–2007 yılları arasında 4 bölümlük bir mini seri ile yenilenmiş bir şekilde okuyucu ile buluşmuştur. Marvel'in geleneksel çizgisinin dışında olan ve korku edebiyatına yakın duran serisi Zombi ilk yayınlanmasından otuz küsur yıl sonra Gerekli Şeyler tarafından tek bir fasikül (cilt) olarak sevenleriyle buluştu. Bir solukta okuyup bitirdiğim serinin tek kötü tarafı bu kadar eski bir yapıt olmasına ve daha masrafsız siyah beyaz baskısına rağmen 20.-TL gibi bir ücretle satışa sunulması. Yine de daha önce okumadıysanız arşivinizde bulunmasını isteyebileceğiniz bir toplama. Genel olarak Türkçe çevrimini de başarılı bulduğumu belirtmeliyim. Masis ÜŞENMEZ www.otekisinema.com

13


Çizgiroman

14


Çizgiroman

15


Öykü

Ve Müzik Bitti Akrobasi dünyasının bir numaralı ismi yine yapmıştı şovunu. İzleyenlerin ağzını açık bırakmayı, hayrete düşürmeyi bir kez daha başarmıştı işte. Ama bu sefer çok trajik bir şekilde... Zavallı arkadaşım Yıldız. Onunla aynı dönemlerde doğmuşuz. Ülkeyi karış karış gezen bir sirk kafilesinin en küçük üyeleriydik. Yıldız baş akrobatın kızıydı, ben ise sirk hayvanlarına bakıcılık yapan bir kâhyanın kızı... Hayatımız hep birlikte geçmesine rağmen Yıldız'la yıldızımız bir türlü barışmamıştı. Fazlasıyla şımarık, küstah bir kızdı ailesinin tersine. Anne ve babası beni Yıldız’dan ayırt etmezlerdi, kendi kızlarıymışım gibi davranırlardı. Bu durum Yıldız'ı daha da çığırından çıkarır, kıskançlık krizlerine sokardı. Çünkü o hep tek olmak isterdi. Yıldız'ın en büyük zevki beni aşağılamak ezmeye çalışmaktı. Aksi bir durum onu çılgına çevirirdi. Onunla arkadaş olmaya çabalamamın hiç bir faydası yoktu. Yıldız elinde geçen her fırsatta benim çocuk ruhumda kapanmaz yaralar açarken benim de ona karşı beslediğim nefret geçen yıllarla birlikte büyüyordu. Ona beslediğim tek duygu nefret değildi aslında. Biraz da kıskançlık vardı. O da anne ve babası gibi akrobat olarak yetiştiriliyordu. Zaten neredeyse ip üzerinde doğmuştu. Babası ilerde, kendisi yaşlandığında, yerini Yıldız'ın alacağını söylerdi hep. Benim de hayalim bir gün sahneye çıkıp büyük gösterilerde yer almaktı. Akrobatlar çalışırken onları izlemeye koyulur, devasa büyüklükteki sirk çadırını doldurmuş binlerce insanın alkış tufanı içinde sahnede müthiş şovlar yaparken hayal ederdim kendimi. Ama bu hayaller her seferinde babamın sesiyle bölünürüdü. Benim hayal kurmam bile mümkün değilken nasıl akrobat olabilecektim ki? Hayvanların suyunu verdin mi? Yemlerini tazeledin mi? Ahırlar temizlendi mi? Gösteriye az kaldı çadırı temizle artık... Sonu gelmez işlerin ağırlığı beni bezdiriyordu. Ama başka seçeneğim de yoktu. Babam artık yaşlanmaya başlamıştı. Annemin beni doğururken ölmesi ve beni yalnız başına büyütmeye çalışması da erken yaşlanmasına sebepti. İşlerinde babama yardımcı olmam gerekiyordu. Günler hep birbirini tekrar etmekten ibaret hayatımız devam ederken, beni mutlu eden tek anlar ortalıkta kimse yokken gösteri çadırında gizlice vakit geçirmek olurdu. Böyle zamanlarda, akrobatların taklitlerini yapmaya çalışırken kendimi masal diyarında gibi hissederdim. Yine böyle gizlice çadırda vakit geçirdiğim sırada yakalandım. Ekibin minik prensesi, baş akrobatın biricik kızı karşımda dikilmiş küstah kahkahalar atıyordu.''Sen kendini ne zannediyorsun aptal. Haddini bilmezsen ben sana bildiririm,” dedi ve pis pis sırıtarak ''bu iş sadece yetenekli insanların yapabileceği bir şeydir,” dedi. “Bir gün ben de iyi bir akrobat olacağım göreceksin,” dedim. Dudaklarından dökülen aşağılayıcı kahkaha içimdeki nefreti kat kat artırdı. “Sen ait olduğun yere çadırına dön. Senin yerin orası,” dedi. İntikam şeytanı o gün içime girmişti

16


Öykü artık. Bir gün bu yaptıklarının bedelini ödeyecekti. Hem de çok ağır. Kafamdan geçen bu düşünceler, baş akrobatımızın sesiyle bölündü birden. “Neler oluyor bakalım burada kızlar, yine kavga etmiyorsunuz umarım,” diyerek gülümsedi. “Hiç babacığım, bu kendini bilmez bir gün ünlü bir akrobat olacağına inandırmış kendini. Ne komik değil mi?'' diye karşılık verdi Yıldız. Babası “Neden olmasın. Eğer insan bir şeyi gerçekten istiyorsa ve yeterince çalışırsa olmaması için hiç bir engel yok,” dedi ve bana dönerek devam etti. “Eğer gerçekten istiyorsan seni de çalıştırabilrim. Herkesin bir şansa ihtiyacı vardır. Eğer yeteneğin varsa neden olmasın,” dedi. O anda yaşadığım mutluluk nefes kesen cinstendi ama tek söyleyebildiğim “Çok isterim,” diyebilmek olmuştu. Eğer çok iyi çalışırsam hayallerinim gerçekleşmemesi için hiç bir neden yoktu. Bu fikir babamın hiç hoşuna gitmemişti. “Sen ne anlarsın akrobatlıktan, hem kim yardım edecek bana, onca işin altından tek başıma nasıl kalkarım,” dedi. “Baba lütfen, ben yine yardım ederim sana gerekirse geceleri uyumam n'olur izin ver,” diye diretince “İyi bakalım, dene de gör. Nasıl olsa birkaç gün sonra hevesin geçer,” diyerek razı oldu. Hayatımda yeni bir dönem başlıyordu artık. Hayallerime giden yola çıkmıştım ama çok çalışmam gerekiyordu. Hiçbir şey izlerken gördüğümüz kadar kolay değildi elbette. Uzun zaman, gece gündüz demeden her fırsatta çalışmış ve karşılığını da almaya başlamıştım. 16 yaşında bir genç akrobat adayı olarak sahneye çıktığım o akşam heyecandan ve mutluluktan ayaklarım yere basmıyordu. Sihirbazlık gösterisi yapan Tonton Amca'nın yanında asistanlık yapmaktı ilk görevim ama olsun, bu bir başlangıçtı. Hem ben dikdörtgen kutunun içinde yatarken Tonton Amca'nın kutuya sapladığı keskin kılıçların insanlara attırdığı hayret nidaları bana müthiş haz veriyordu. Kesinlikle olmam gereken yerdeydim. Ve gelecekte daha iyi yerlerde olacaktım. Buna Yıldız bile engel olamayacaktı. Zira geçen onca zamanda yaptığı kaprisler, aşağılamalar, sakatlamaya çalışmalar beni hep daha da hırslandırmıştı. Birkaç yıl boyunca yer aldığım küçük şovların ardından artık daha kapsamlı bir gösteride yer almamın zamanı gelmişti. “Atlarla bir şov yapabileceğini düşünüyorum artık,” dedi baş akrobatımız. Gerçi yaşı ilerlediği için artık akrobatlık yapmayı bırakmıştı. Sirkin yöneticisi ve eğitmeniydi. Ama yine de bizim baş akrobatımızdı. Babama yaptığım yardımlar sayesinde hayvanlarla aramdaki iletişim işlerimi daha da kolaylaştırmıştı. Şovum kısa bir sürede hazırdı ve ben sahnedeydim. Gösterimi bitirip kulise gittiğimde Yıldız’ı beni beklerken buldum. Tutamadı yılan dilini yine ve tüm zehrini akıttı. Güzel başlayan gecemi mahvetmeyi yine başarmıştı işte. “Öyle bir şov hazırlayacağım ki bütün ülke beni konuşacak, hiç kimse seni hatırlamayacak bile. Şu an bulunduğun yerden bir adım bile öteye gidemeyeceksin. Buna asla izin vermeyeceğim,” dedi. Yeni hazırlayacağı şov için fikirlerini açıkladığında şiddetle karşı çıktı babası. “Olmaz Yıldız bu çok tehlikeli buna izin veremem,” dedi. “Ama baba ip üzerinde yürümek çocukluğumdan beri hep yaptığım bir şey neden olmasın,” diye karşılık verdi Yıldız. “Evet ama sen burada gözün kapalı, denge çubuğu olmadan üstelik koruma ağı gerilmeden yürümekten bahsediyorsun. Bu düpedüz intihar,” diye diretti deneyimli baş akrobatımız. “Hayır baba, değil. Sen yardım etmezsen tek başıma yaparım. Bunu başardığımda olacakları bir düşünsene. Bütün ülke adımızı duyacak. Çadırımız seyircilerle hınca hınç dolacak,” diye sürdürdü konuşmasını ve sonunda döktüğü diller işe yaradı. Çalışmalar son sürat devam ediyordu. Kısa bir sürede Yıldız'ın şovu son şeklini aldı, gerekli alt yapı ve teknik donanım hazırlandı. Yerden 15 metre yükseklikte, 25 metre uzunluğunda bir ipin üzerinden gözleri kapalı denge çubuğu kullanmadan yürümek için her şey hazırdı. İlk prova günü geldiğinde bütün sirk ekibi merakla izlemeye koyuldu. Herkes işi gücü bırakmış neler olacağını sabırsızlıkla bekliyordu. Yıldız merdivenleri aşıp 15 metre yükseklikteki platforma çıktı. Gözlerini kalın siyah bir bezle bağladı ve müziğin çalmaya başlamasıyla ilk adımını attı ipin üzerinde. Herkes heyecan dolu gözlerle Yıldız’ı izlerken o ihtiyatlı adımlarla ipi katediyordu. Nefesler tutulmuştu tam manasıyla. İpin

17


Öykü ortalarına geldiğinde bir ara dengesini kaybeder gibi oldu Yıldız. Ama altta koruma ağının oluşu bir nebze rahatlatıyordu ekibi. Ne de olsa bu bir provaydı ve koruma ağı mutlaka olmalıydı. Baş akrobatımız böyle olmasını istemişti. Yıldız ipin sonuna geldiğinde müzik durdu ve son adımını platforma atarak gösterisini bitirdi. İp üzerinde gözü kapalı olduğundan yolun sonunu müzik belirleyecekti. İlginç, güzel ve bir o kadar da tehlikeli bir gösteriydi. Provanın ardından tabii ki soluğu yanımda aldı. “İyi izle beni, bir daha bu kadar iyisini göremeyebilirsin,” dedi ve gitti. Hırsımdan dudaklarımı parçalarcasına ısırıyordum. Ne istiyordu bu kız benden istediği her şey oluyordu işte, neydi hâlâ benimle alıp veremediği. Doğuştan kötü olmak böyle bir şeydi sanırım. Ben ise ne olursa olsun bir gün bana yaşattığı tüm üzüntülerin öcünü alacağım günü beklemeye koyulmuştum bile uzun zamandır. Yoğun ve uzun çalışmaların ardından büyük gün gelmişti. Günler öncesinden şehrin dört bir yanına afişler asılmıştı. Çadır tıka basa doluydu. Sırasıyla Tonton Amca, atlar ve ben, ateş yutan adamlar ve aslan terbiyecileri şovlarımızı tamamladık. Ve sonunda ben dâhil herkesin beklediği an gelmişti işte. Yıldız yerini almıştı sahnede. Kendinden emin, dudaklarında Dünya'ya meydan okuyan gülümsemesiyle süzdü ortamı. Platformun ucuna geldiğinde elindeki siyah bandı gözüne sıkıca bağladı ve müzikle birlikte adımlarını sıralamaya başladı. O gerçekten de çok yetenekliydi ve adı gibi parlıyordu ipin üzerinde. Keşke iyi arkadaş olabilseydik... Ama artık hiç bir önemi yoktu bunların. Bulunduğum noktadan onu çok rahat izleyebiliyordum. Yıldız adımlarını sıralayarak ipin sonuna doğru gelirken benim de elim titreyerek elektrik paneline doğru gidiyordu. İpin bitimine üç adım kala müzik bitti ve Yıldız platform yerine sonsuzluğa attı adımını. Müzik bitti ve kız öldü. Akrobasi dünyasının genç yıldızı yine yapmıştı şovunu. İzleyenlerin ağzını açık bırakmayı, hayrete düşürmeyi bir kez daha başarmıştı işte. Ama bu sefer çok trajik bir şekilde... Zavallı arkadaşım... Teknik bir hata hayatına mal oldu. Keşke iyi biri olarak gidebilseydin bu dünyadan. Senden farksızım artık ben de. Ama üzülme arkadaşım. Başardın. Efsane oldun. Hem de benim sayemde. Ben ise hayatının geri kalanın tekerlekli sandalyede devam ettirmek zorunda olan biriyim artık. İlahi adalet diyeceksin sen şimdi ama değil. Benim dikkatsizliğim ya da atların huysuzluğu. İlahi adaletle alakası yok... Öykü: Funda BAYKUŞ

İllüstrasyon: Nadir KUTLUHAN

fundabyks@gmail.com

18


Sinema

Nefes Nefese: Rafine Edilmiş Bunuel Sonda söylenecek olanı başta söylemekte fayda var: Nefes Nefese (Inhale, 2010) hem iyi bir seyirlik hem de ele aldığı konuyu fazla bulandırmadan eli yüzü düzgün bir şekilde anlatmayı başarıyor. Finalindeki didaktik mesajı da olmasa hani oldukça ölçülü ve dozajı yerinde bir aksiyon-drama. Bir tek son kertede yönetmenin bakış açısını izleyicilere dikte etmesi ve onları belli bir görüşe yönlendirmesi can sıkıyor. Ama bunu dert etmezseniz, Nefes Nefese isminin hakkını veren bir yapım. Los Angeles Bölge Savcısı Paul Stanton’ın, ender görülen bir hastalığa yakalanan küçük kızını bu hastalıktan kurtarmak için verdiği mücadeleyi anlatan Nefes Nefese, hukuk mücadelesiyle insanlık mücadelesini paralel bir şekilde beyazperdeye yansıtıyor. Yüzeydeki aksiyonuna karşın alt metninde adalet, hukuk, eşitlik, etik ve ahlâk gibi önemli meseleleri de tartışmaya açıyor. Stanton’ın kızını kurtarması için organ nakli yaptırması gerekiyor, ama bunu yasal yollardan yaptıracak zamanı yok. Bu yüzden de Meksika’da kızına kara borsadan uygun organı bulmak için bir yolculuğa çıkıyor. Savcının Meksika’ya yaptığı yolculuk, savcının kendi etik değerlerini sorgulamasına kapı aralarken, öte yanıyla da bize Meksika’daki sınıfsal çatışmayı ve toplumsal düzeni gösteriyor. Belki film, hiçbir zaman yönetmenin selam durduğu Luis Bunuel’in Unutulmuşlar (Los Olvidados, 1950) filmi gibi derinlikli bir bakış açısına sahip olamıyor; ama savcının kızına organ nakli yaptırmak için peşine düştüğü gizemli “doktor”u bulma çabasıyla birlikte şekil değiştiriyor ve polisiye bir öyküye dönüşerek, bize Bataklık’takine (Myrin, 2006) benzer şekilde çürümüş bir sistemi bütün çıplaklığıyla gösteriyor. Savcı doktoru ararken, önüne çıkan her engel bize sistemin işlemeyen çarklarını, yolsuzluğu, adaletsizliği, insan hayatının değersizliğini ve organ naklinin nasıl bir ticarete dönüştüğünü açık ediyor. Ama film bunların hepsini dışarıdan bakan bir göz aracılığıyla şabloncu bir şekilde sunuyor. Bu yüzden de, Bunuel’in filmine yapılan gönderme sadece bir gönderme olarak kalıyor. Yoksa Unutulmuşlar’ın Meksika’daki sokak çocukları üzerinden bir toplumu ve dünyanın belirli bir dönemindeki genel durumu eleştiren tavrı ile Nefes Nefese’nin durduğu yer açısından oldukça fark var.

19


Sinema Savcının Meksika’da yasadışı yollardan kızına organ bulma çabası ile Los Angeles’da ünlü ve zengin müvekkiline yapılan seks suçlamasını bertaraf etmeye çalışması yönetmenin paralel kurgusuyla birbirine koşut bir şekilde anlatılıyor. Savcı bir yandan kendi etik değerlerine bağlı kalarak, karakterinden ödün vermeden zengin müvekkilini sonuna kadar savunuyor; ama öte yandan da kızını kurtarmak için bütün yasadışı yolları deniyor. Karakterin yaşadığı içsel çatışmayı ve bu çatışmadan doğan gerilimi filmin atmosferine yansıtmayı başaran yönetmen, bu sayede hem karakterin sorgulama sürecine bizleri dâhil ediyor hem de temposu hiç düşmeyen bir drama kotarmayı başarıyor. Bu açıdan bakıldığında, Nefes Nefese hedeflediği şeyi gerçekleştiren bir film. Ama yine de final itibariyle bir mesaj vermekten ve bunu da slogancı bir şekilde işin kolaycılığına kaçarak

yansıtmaktan çekinmiyor. Film boyunca o kolaycılığa düşmeyen yönetmen, finalde iyi bir aksiyondrama olmanın ötesinde bir anlam ifade etmeye uğraşınca işler değişiyor. Eğer Nefes Nefese’nin bu kusuruna takılmazsanız, filmin yönetmen Baltasar Kormakur’un en iyi filmi olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Barış SAYDAM bar_saydam@hotmail.com www.avrupasinemasi.net

20


Röportaj

Giovanni Scognamillo Röportajı -1Giovanni ve Resim Üzerine

Gölge: Öncelikle Gölge e-Dergi ile bir dizi röportajı kabul ettiğiniz için teşekkürler. Giovanni Scognamillo: Rica ederim, ben teşekkür ederim. G: Söyleşi dizimizin ilk bölümünü ressamlık yönünüz üzerine yapmak istedik. Malum herkes sizin sinema ve edebiyat sanatı üzerine olan çalışmalarınızı biliyor, takip ediyor. Ressamlık dâhil pek çok yönünüz fazla bilinmiyor. Ressamlık yönünüzden biraz bahsedebilir misiniz? G.S.: Ressamlık çocukluğumdan beri sürdürdüğüm bir hobidir, aslında pek ciddiye de almıyorum. Ressamlığım kriz halinde geliyor, birkaç gün sürüyor, kafamda biriken görüntüleri çizmeye çalışıyorum ve krizi atlatıyorum.

21


Röportaj

G.: İlk çizimlerinizi kaç yaşında yapmaya başladınız, sizi etkileyen biri oldu mu? G.S.: Kaç yaşında başladığını bilmiyorum ama 7 yaşında iken çizdiklerimi içeren bir defterim – aslında defter de değil, “Broadway Melody” filminin çekim senaryosudur – vardı, bir de ilk okuldan kalma bir resim defteri. Galiba 5–6 yaşımda iken başlamış olmalıyım. O dönemde beni en çok etkileyen okuduğum çizgi romanların (Flash Gordon/Bay Tekin, Mandrake, The Phantom/Kızıl Maske, Walt Disney’in kahramanları) karakterleri oldu. G.: Peki yarım asırdan fazladır tarihçi, araştırmacı, sinemacı, edebiyatçı, öykücü kimliğiniz ile gündeme geldiniz? Neden ressamlığınızla gündeme gelmediniz? G.S.: Çünkü hiçbir zaman önemsemedim, kendime bir ressam gibi bakmadım, saymadım. G.: Resim çizmek sizin için ne ifade ediyor? G.S.: Resim çizmek benim için bir dünyayı, kendi iç dünyamı ifade etmektir. G.: Resimlerinizde tercih ettiğiniz belirgin bir tema var mı? Genellikle neleri çizmekten hoşlanıyorsunuz? G.S.: En çok çizdiğim vampirlerdir ama zaman zaman başka şeyler de çizdiğim oluyor; manzaralar, portreler, fantastik sahneler gibi. G.: Biraz da çizgilerinizden bahsedelim, çizim yaparken hangi malzemeyi kullanıyorsunuz, nelere dikkat ediyorsunuz? G.S.: Eskiden çokça suluboya yaptım, soyut resimleri denedim şimdi ise keçeli kalemleri kullanıyorum. G.: Çizimlerini beğendiğiniz ressamlar kimlerdir? G.S.: Dali, Goya, Toulouse Lautrec, Renoir, Van Gogh ve çizgi roman çizerleri. G.: Tarih boyunca resimler kiliselerin duvarlarını, tavanlarını süsledikleri gibi kitap sayfalarına da girdiler ve anlatımda kolaylık sağlayan bir unsur oldular. Resimli kitaplar, illüstrasyon içeren kitaplar hakkında ne düşünüyorsunuz? Sizce bir kitaba kattıkları ya da kitaptan götürdükleri var mıdır? G.S.: İllüstrasyon her zaman bir metni zenginleştirir ancak ülkemizde ender kullanılır ve lüks baskıya uygun sayılır.

22


Röportaj

G.: Sanırım sizin de bir öykü kitabınız illüstrasyon içeriyor. Bundan bahseder misiniz? G.S.: Evet “Beyoğlu Kabusları ve Diğer Öyküler” adlı kitabımda özgün illüstrasyonlar var. Senin (Fatih DANACI) ve Aylın Ünal’ın katıldığı “Vampir Manifestosu” kitabımızda da çizimlerimi kullanmak niyetimdeyim. G.: Resim çizen biri olarak daha önce illüstrasyon, çizgi roman ya da benzeri çalışmalarınız oldu mu? G.S.: Hayır hiç olmadı, o konuda profesyonel değilim. G.: Bir ara resimlerinizin sergileneceği bir sergiye dair duyum almıştık. Bu konuda bir gelişme var mı? G.S.: Evet, bir iki teklif oldu ama gerisi gelmedi. G.: Vakit ayırdığınız için teşekkürler, bir sonraki röportajımızda görüşmek dileğiyle. G.S.: Ben teşekkür ederim, görüşmek üzere. Röportaj: Fatih DANACI

23


Öykü

PROMETHEUS Nerede? Ailemin ekonomik durumlarından dolayı çok küçük yaşlarda çalışma hayatına atıldım. Daha alfabeyi sökmeden, kırmızı ışıklarda duran arabalara mendil satmanın inceliklerini öğrenmiştim. Okula başladığım yıllarda da hiç durmadan çalıştım. Aklınıza gelebilecek her çeşit işi deneyip, türlü türlü insanlarla muhatap oldum. Bunca yıllık yaşamımda başımdan öyle şeyler geçti ki; bundan böyle göreceğim veya dinleyeceğim hiçbir olay karşısında şaşırabileceğimi sanmazdım. Yanılmışım. İşin en ilginç tarafı da, beni bu duruma hayatımda tanıdığım en düzgün insan olan Zafer’in düşürmesiydi. Birçoğunuz – hatta diyebilirim ki tümünüz – anlattıklarımı dinleyince, “Haydi canım sen de, olmaz böyle şey!” diyecek ve uçmuş olduğumu düşüneceksiniz. Haklısınız. Bizzat yaşamamış olsaydım sizinle aynı fikirde olurdum; ama inanın, hepsi gerçek. Sahip oldukları değerlerin kıymetini bileceğine, ulaşamadıkları hedefleri düşleyerek mutsuz olan insanları yaşamım boyunca çok gördüm. Onlar için yapılabilecek hiçbir şey yoktur. Kendilerini bir kısır döngü içine hapsetmişlerdir ve ne kadar kazanırlarsa kazansınlar hiçbir zaman tatmin olmazlar. Zafer ile tanıştığımda, diğerlerinden farklı olduğunu hemen anladım. İyi bir eğitimi, güzel bir işi ve en önemlisi de onu çok seven eşi ve iki oğlu vardı. Anlayacağınız, bende olmayan tüm eksiklikler onda fazlasıyla mevcuttu. Sadece hayat hakkında biraz tecrübesizdi, ama bu yalnız benim gibi feleğin çemberinden geçmiş olanların fark edebileceği küçük bir ayrıntıydı, o kadar. Zamanla aramızdaki dostluk pekişti ve kişiliğimizin bir parçası haline gelmiş olan maskelerimizden sıyrılarak dertlerimizi birbirimizle paylaşır olduk. Şimdi size anlatacağım hikâye de, işte bu standart sohbetlerimizin birinde başladı. Sorduğum bir soruyu yanıtladığı sırada birden sustu. Uzun süren bu sessizlikten sıkılmaya başlamıştım ki, derin bir of çekip; “Biliyor musun; en çok kıskandığım insan sensin,”dedi. Şaşırmıştım. Ciddi olup olmadığını anlamak istercesine gözlerinin içine baktım, yalan söyler gibi bir hali yoktu. Bir tarafta mutlu bir evliliği ve aslanlar

24


Öykü gibi iki oğlu olan Zafer, bir tarafta ciddi bir ilişki kurma cesaretinden yoksun ben. Üstelik ne onun gibi doğru dürüst bir eğitimim vardı, ne de işim. “Dalga mı geçiyorsun? Şu dünyada gıpta edecek başka bir insan bulamadın mı?” “Öyle deme, bende olmayan her şeye sahipsin.” “Kim? Ben mi?” “Her şeyden önce özgürsün, kimseye hesap vermiyorsun. Canın o an ne istiyorsa onu yapıyorsun. Üstelik benim gibi sabah gidip akşam geldiğin son derece sıradan bir işin de yok.” “İnanmayacaksın ama sıradan olmayanı da yok bende.” “Kendini küçümseme, kurtlar sofrasında bileğinin gücüyle kendine bir yer bulmuşsun. Çoğu insan senin yerinde olmak için neler feda etmez, bir bilsen…” “Yanılıyorsun dostum, tüm bu anlattıkların bir meziyet değil. Sadece buzdağının görünen tarafına bakıp yorum yapıyorsun, bir de görünmeyen yönüne baksan; bırak yerimde olmayı bana selam vermekten bile kaçınırdın.” “Palavra. Seni çok iyi tanıyorum, kolay kolay fikrimi değiştiremezsin. Üstelik daha kadın olayına hiç değinmedim.” “Kadın mı? İşte şimdi tam saçmaladın. Görüyorsun ciddi bir ilişkim bile yok.” “Her gece bir çiçek, hatta birkaç çiçek birden kokluyorsun, söylesene insan bu hayatı bırakıp da evlenir mi?” “Çok isterdim dostum, gerçekten çok isterdim; ama korkuyorum.” “Korkmak mı? Haydi canım sen de?” “Yarını olmayan bir adam nasıl gönlünü kaptırabilir? Şunu sakın unutma dostum; sıradan bir yaşamın değerini ancak benim gibi olanlar bilir.” “Yine de canının her istediğini yapıyorsun. Beni örnek alalım mesela, yirmi yıllık evliyim ve eşim haricinde daha bir kadınla bile ilişkim olmadı.” “Ne güzel işte.” “Senin bakış açından, ama ben hiç de öyle düşünmüyorum. Bu dünyanın nimetlerinden hiç yararlanmadan ölüp gideceğim. Söylesene dostum doğru olan bu mu?” Olaya hiçbir zaman Zafer’in gözüyle bakmadığım için kafam karışmıştı. Ne cevap vereceğimi bilemenin sıkıntısıyla aklıma ilk gelen soruyu hiç düşünmeden sordum. “Madem bu kadar isteklisin o zaman neden bugüne kadar hiç denemedin?” “Birincisi; içimden gelen bir sesin beni engellemesi. Ne zaman niyetlensem, “Otur oturduğun yerde Zafer. Eşine haksızlık ediyorsun,” diye bağırıyordu. İkincisi ve daha önemlisi, bu işin nasıl yapılacağını bilmemem.” “Saçmalama dostum, hem de bu devirde? Çok kolay, sen iste yeter ki.” “Bu hayatı hiç bilmiyorum ki. Ömrüm hep çalışmakla geçti. Hem niyetlensem bile kesinlikle yüzüme gözüme bulaştırırım.” “Ama istiyorsun.” Sorumu canlı bir ses tonuyla, “Evet,” diye cevapladığında benden yardım istediğini anlamamam için gerçek bir aptal olmam lazımdı. Yine de beklediği cevabı vereceğime dilimin döndüğünce yanlış düşündüğünü anlattım. İkna olmuyordu. Anlaşılan bunu sabit bir fikir haline getirmişti. Sonradan çok pişman olacağım kararımı da işte bunu anlayınca verdim; madem arkadaşım yardım istiyordu, edecektim. “Demek bir kaçamak yaparsan kendini iyi hissedeceksin, öyle mi?” “Hem evet, hem de hayır. Bir yanım bunu deli gibi istiyor, ama diğer bir yanımda korkuyor.”

25


Öykü “Kimden?” “Eşimden. Ona saygısızlık olacak gibi geliyor, ne var ki yapmasam bu sefer kendime saygısızlık olacak.” “Bu ikilemden kurtulmanın tek şartı; denemen dostum. Uygun olduğun zamanı bana bildir, gerisini ben halledeceğim. Unutma sadece bir sefer. Bu arada kadına bağlanmak da yok, devamını istemek de.”. “Söz.” Sonra işler hızla gelişti. Bayiler toplantısına katılacağını söyleyerek eşinden izin aldı ve ben de ona düşlerinde bile göremeyeceği bir kadın buldum. Onu yalnız bırakmaya gönlüm elvermediği için kendime de birini ayarlamıştım. O gece şehrin en güzel otellerinden birinde buluştuğumuzda sevinçten yerinde duramıyordu. Yemek salonuna geçtikten kısa bir süre sonra kızlar geldi. Ona bulduğum kızı görünce tam anlamıyla çıldırdı. Gecenin ilerleyen saatlerinde yukarıya çıktık. Yan yana iki oda tutmuştum. Peşlerinden gülümseyerek baktıktan sonra odamıza çekildik. Mini bardan viski şişesini çıkartıp, bardağımı doldurdum. Daha ilk yudumumu almıştım ki, yan odadan gelen bir çığlık sesiyle yerimden fırladım. Zafer’in sesiydi. Kararsız bir şekilde beklerken ikisi birlikte haykırdı. Bu sesler kesinlikle zevkten olamazdı. Bir şeyler ters gidiyordu. Belimdeki silahı çıkartıp koşarak odalarına gittim. Kapı kapalıydı. Kredi kartımla bir iki deneme yapınca kilit kolayca açıldı. İçeriye girdiğimde gördüğüm manzarayı herhalde hayatım boyunca unutamam. Kadın ile Zafer yatakta birbirlerine sarılmış bir şekilde hareketsiz yatıyorlardı. Sanki donmuş gibiydiler, kıpırtısız bakan gözleri endişeyle açılmıştı. Yatağın başucunda ise, mermerden yapılmış bir heykel gibi donuk ifadeli bir kadın duruyordu. Beyaz renkli kısa elbisesi üzerini bir tül gibi örtmüştü. Hem vücut hatları ortaya çıkaran bu giysisi, hem de inanılmaz güzelliliği karşısında nefesim kesildi. “Neler oluyor burada?” diye bağırınca bakışlarını Zafer’den ayırıp bana yöneltti. Deniz mavisi iri gözleri başımı döndürmüştü. “Ben Tanrıça Hera. Tanrılar Tanrısı Zeus’un karısı Hera.” Anlaşılan; kadıncağız önce alkolü fazla kaçırmış, sonra da odaları karıştırmıştı. Fakat Zafer ve yanındaki kadının böyle taş gibi durmaları son derece anlamsızdı. Bu düşünceyle, “Derdin ne Hera?” dedim. ”Binlerce yıldır Zeus’un çapkınlıklarıyla uğraşıp durdum. Boş bulduğu her an beni aldattı; ama her

26


Öykü seferinde de onu yakaladım.” “Bize ne?” Gözlerinde birden şimşekler çakmaya başladı. Bir sarhoşla karşı karşıya olduğumu bilmeme rağmen ürperdim. “Sus ve beni iyi dinle ölümlü. Zeus’la uğraştığım binlerce yıl beni çok yordu. Sonunda insanların arasına karışıp biraz oyalanmaya karar verdim. Buraya gelir gelmez de neyle karşılaştım dersin?” “Bizim Zafer ile…” “Karısını hiç utanmadan aldatan bir ölümlüyle. Yukarıda Zeus ne haltsa, aşağıda siz erkekler de aynısınız.” “Ona çekmişiz besbelli.” “İşte bu yüzden arkadaşını heykele dönüştürdüm.” Bu kadın alkollü filan değil düpedüz deliydi. Silahımı ona yönelttim ve buz gibi bir sesle; “Bu kadar oyun yeter Hera, Zafer’i bu halde nasıl getirdin bilmiyorum, ama en kısa zamanda onu eski haline döndürmezsen başına gelecekleri çok iyi biliyorum,” dedim. “Tanrıça Hera’yı bu metal parçasıyla mı korkutacaksın?” diyerek sağ elini bana doğru salladı. Elimdeki silah sarı bir papatyaya dönüşmüştü. Şaşkınlıktan ne yapacağımı bilemiyordum. O sırada bakışlarını Zafer’e yöneltti ve “Son bir diyeceğin var mı ölümlü?” diye sordu. Donmuş olan Zafer onun bu sözleriyle yeniden canlandı. Yattığı yerden doğrulup yalvaran bir ses tonuyla; “Vallahi bu benim ilk aldatmamdı Tanrıçam. Hem buna aldatma bile diyemeyiz daha yatağa bile yeni yatmıştık. Görüyorsun ne bir icraat var, ne de başka bir şey.” “Niyet var ama.” “Olsa bile bu sadece bir gecelikti.” “Bir gecelik olunca aldatma olmuyor mu? Zaten siz erkekler dünyadaki tüm çiçeklerin tadına bakmak için tek gecelik ilişkileri seçersiniz, tıpkı Zeus gibi.” “Allah belamı versin ki bir daha çiçek miçek koklamayacağım.” “Artık çok geç. Nasıl bir ceza versem sana? Öyle bir şey olmalı ki, tüm erkekler bir daha eşlerini aldatamasın.” “Neden ben Tanrım, neden? “Demek kadına hiç el sürmedin.” “Vallahi doğru söylüyorum.” “Bu halin; Zeus’un, beni Finike kralının kızıyla aldatma çabasını anımsattırdı. Kızın adı Io’ydu. Senin gibi

27


Öykü elini sürmeye fırsat bulamadan yakalamıştım Zeus’u. Korkudan kızı beyaz sevimli bir ineğe dönüştürdü. Ortada kız olmayınca ona inanacağımı sanmış, ne zavallı bir düşünce. Ceza olarak ineği elinden alıp yüz gözlü Argos’a teslim ettim. Zeus, Argos’u öldürünce ineğin peşine bir at sineği taktım. Io kaçtı sinek kovaladı. Yemek içmek için bile duramıyordu zavallı.” “Evet, hatırladım bu öyküyü. Hatta Boğaziçi’nin de ineğin ayağının tökezlenmesiyle oluştuğu söylenir.” “Haklısın ama yanıldığın tek konu; bunun öykü değil gerçek oluşu.” “Bütün bunların benimle alakası ne?” “Sabırsızlanma şimdi öğreneceksin.” Parmaklarını şaklattı ve Zafer anında koca bir siyah öküze dönüştü. Yanındaki kız çığlıklar atarak kendisini odadan dışarı atarken yatak da öküzün ağırlığına dayanamayarak çöktü. Panikle; “Çabuk arkadaşımı eski haline dönüştür,”diye haykırdım; ama geç kalmıştım. Hera çoktan ortalıktan kaybolmuştu. Odada bir öküz, bir de ben yapayalnız kalmıştık. “Ne olur kurtar beni bu durumdan.” “Konuşuyorsun!” “Bunda şaşıracak bir şey yok, mitolojideki inek de konuşurdu.” “Bu durumdan paçayı nasıl kurtardı?” “Kafkas Dağları’nda zincirlenmiş olan Prometheus ona yardım etti.” “Bu durumda sana da bir Prometheus bulmak lazım.” “Ne yaparsan yap ama ne olursun acele et, çok korkuyorum.” Doğrusunu söylemek gerekirse ben de korkuyordum. Hayatım boyunca hiç bu kadar garip bir duruma düşmemiştim. “Şu otelden kendimizi dışarı atalım, bakarız bir çaresine,” dedim kendimin bile inanmadığı bir ses tonuyla. Önce yatak çarşafını yırttım ve ucuna düğüm atıp öküzün boynuna geçirdim. Boşta kalan ucunu elimle sıkı sıkıya kavradıktan sonra da yük asansörüne doğru yürüdük. Merakla bakanlara, “Otelin maskotu,” diyordum. Çalışanlar ise beni çok iyi tanıdıklarından korkularından yanıma yaklaşamıyorlardı. Sokağa çıktığımızda sakin bir yere gidip nefeslendik. Sonra Zafer’e; “Anladığım kadarıyla bu durumdan kurtulmamız için Prometheus’u bulmamız şart. Peki, nerede bulunur bu adam?” diye sordum. “Sorduğun soruya bak! Nasıl bilebilirim ki?” “İneği onun kurtardığını söylemiştin.” “Öğrenciyken okuduğum bilgilerden. Güya ateşi çalıp insanlara sunduğu için Zeus tarafından Kafkas Dağları’nda zincire vurularak cezalandırılmış. Efsaneye göre her gün yenilenen ciğeri kartallar tarafından yeniliyormuş.” “Kurtulmuş mu sonra?” “Galiba. Hatırladığım kadarıyla Zeus onu bağışlamış.” “Ne olmuş da affetmiş.” “Yaşayıp yaşamadığı bile belli olmayan bir adamdan bahsetmeyi bırak da, bir çare düşün artık.” “Şimdi sakince bir durum değerlendirmesi yapalım. Hera var olduğuna göre, o da gerçek, ama Kafkas Dağları’na gitmek için de vaktimiz yok.” “Evet.” “Şu anda mademki Taksim’deyiz şansımızı Elmadağ’da deneyelim diyorum. Sonuçta o da dağ bu da…”

28


Öykü “Saçma.” “İçimizde bulunduğumuz durum da öyle.” Elmadağ’a vardığımızda nefes nefese kalmıştık. Dinlenmek için durakladığımız sırada tahta banka oturmuş bir adam dikkatimi çekti. Sıkı bir metalci gibi giyinmişti ve bedeninin görünen her yeri iğnelerle kaplıydı. Ne garip bir adam, diye düşündüğüm sırada kuşlar başına üşüşüp üzerini kirletmeye başladılar. “Bana bak Zafer, zincirse işte zincir, kuş istiyorsan al sana kuş. Sakın Promet…” Sözümü bitirmeme fırsat vermeden kestirip attı, “Saçmalama.” “O zaman nerede bu Prometheus?” “Bilmiyorum dedim ya…” Sesi bir garip çıkmıştı. Eğilip baktığımda gözünde iki damla yaş gördüm. Ağlayan bir öküz; bir bu eksikti, diye düşünürken Hera’nın sesini duyduk. “Az kalsın at sineğini unutuyordum.” O an nereden çıktığını göremediğim onlarca at sineği öküzün etrafını çevirdi. Sokmalarından bunalan Zafer elimdeki ipten kurtulup deliler gibi koşmaya başladı. Bundan sonra olaylar çok hızlı gelişti. Kurban Bayramı nedeniyle teyakkuza geçmiş olan zabıta ekipleri trafiği birbirine katan öküzün peşine takıldılar. Ne benim yalvarmalarım işe yaradı, ne de etine saplanan uyuşturucu iğneler. Sonunda oradan geçmekte olan bir polis memuru silahını çıkarıp arka arkaya ateşleyince kanlar içinde yere yığıldı. Koşarak yanına gittiğimde ölmüştü. Gözyaşlarım oluk gibi akarken onu vuran polis memuru üzgün bir ses tonuyla; “Acını anlıyorum beyefendi, koca öküz murdar oldu. Kim bilir kaç para vermişindir. Ama vurmasaydım illaki bir kazaya sebep olacaktı,” dedi.

Öykü: Atilla BİLGEN

İllüstrasyon: Gülhan D. SEVİNÇ:

29


Çizgiroman İnceleme

Nedir Bu Örümceğin Çektikleri? Şu anda çizgi roman yayıncıların düştüğü en zor durumlardan biri, uzun zamandır maceraları yayınlanan kahramanlarda revizyon yapmak veya bu kahramanların sosyal statüleri konusunda mantıklı açıklamalar yapmaktır. Mesela Superman’i örnek verelim. 1940’ta ortaya çıkan bu kahraman, şu anda yıl 2010 olduğuna göre 70 yıldır piyasadadır. O zamanki çizgi romanlarında Hitler’le ve Mussolini ile dövüşmüş, 80’li yıllardaki Rusya tehdidinde Ruslarla savaşmış, tarih görmüş geçirmiş bir kahramandır. Peki, kaç yaşındadır? Tahminen 40’lı yaşlarda. Peki, ilk başta kaç yaşındaydı? 30’lu yaşlarda. Yani bu adam 70 yılda sadece 10 yaş mı ihtiyarladı? Haydi, Superman uzaylı yavaş yaşlanıyor diyelim… Peki, Batman, Flash, Wonder Woman gibi kahramanlar? Ya onun yanındaki yardımcı karakterler? Lois Lane de mi sadece 10 yıl yaşlandı? Çizgi roman firmaları bu gibi durumlarda, eski okuyucuyu kaybetmemek ve yeni okuyucu kitlesine de hitap etmek için değişik yollar ve çözümler ararlar. Bu çözümler bazen okuyucular tarafından beğenilirken, bazen geri teper. Hepimizin bildiği Örümcek Adam, çizgi romana yeni bir hava gelsin diye ara ara büyük değişiklikler yapılmaya çalışılan bir çizgi romandır. (Çizgi romanı yenilemek için yapılan bu değişikliklere genelde ‘revamp etmek’ denir.) Fakat bunların çoğu okuyucular tarafından kabul görmemiştir. Kısaca bir bakalım nedir bu re-vamp’ler? 1-Örümcek Adam aslında Peter Parker değil… (“Clone Saga” Hikâyesi 1994) Batman’ın belinin kırıldığı, Superman’in ölüp yeniden dirildiği, Wonder Woman’ın kayıplara karıştığı, DC firmasının tüm kahramanlarının çok büyük re-vamp’lerden geçtiği 90’lı yıllarda Marvel büyük bir çöküş aşamasındaydı. En popüler çizerleri ondan ayrılıp düşman bir çizgi roman firması kurmuşlardı (Image) ve Amerika’da sürekli yeni yayınevleri kendi çizgi romanlarını çıkartmaya başlamışlardı. Marvel sürekli kan kaybediyordu, bu yüzden yazar ve çizer kadrosunu devamlı yenilemek zorunda kalıyordu, ama Marvel okuyucu da yıllardır okuduğu kahramanların her sayıda farklı adam ve farklı çizerler tarafından değiştirilmesinden sıkılmış, yeni çizgi romanlara kaymaya başlamıştı. Bunun üzerine en popüler kahramanları olan Örümcek Adam’da bir re-vamp yapmaya karar verdiler ve “Clone Saga” adında bir hikâye yarattılar. Hikâyeye göre 1975’te Çakal adlı kötü karakterin klonladığı Örümcek Adam

30


Çizgiroman İnceleme

(gerçek ismi Ben Reilly), aslında gerçek Örümcek Adam’dı ve Peter Parker ise onun klonuydu. Amaç Ben Reilly’i Örümcek Adam tahtına oturtmak ve Örümcek Adam’ı eski tarz hikâyelerine (bekâr, sakar ve eğlenceli üniveriste öğrencilik yıllarına) geri döndürmekti. İlk başta plan düzgün işliyordu ve okuyucular bu Saga’nın sayılarını kapış kapış almaya başlamışlardı. Bunun üzerine Marvel yönetimi, para kazanmak amacıyla, sadece bir yıl sürecek bir re-vamp’ı 2–2,5 seneye yaydılar. Marvel yönetimi de bu süre zarfında el değiştirdi, hikâye farklı editörler tarafından ele alındı, herkes kendi yorumunu katınca Örümcek Adam iyice raydan çıktı. Hikâye gittikçe absürtleşti, Ben Reilly’nin de bir sürü klonları olduğu ortaya çıktı, bazı ölü karakterler diriltilerek hikâyeye eklendi ve fanlar büyük bir hayal kırıklığına uğradılar. Fan’lardan gelen yoğun baskı üzerine Ben Reilly aslında klon olduğunu açıkladı ve Örümcek Adam maskesini Peter Parker’e geri vererek ortadan kayboldu. Arkada iyice karışmış bir Örümcek Adam hikâyesi ve satılmamış bir sürü sayı kaldı. 2- Merhaba yeni güçler (“The Other” ve “Disassembled” Hikâyeleri 2005 ve 2007) Filmlerden sonra Spider-Man okuyucularında bir artış gören Marvel, genelde aynı soruyla karşılaştıklarını fark etti. Filmde Peter Parker bileğinden ağ fırlatıyordu, fakat çizgi romanda mekanik bir alet kullanıyordu. Bunun nedeni neydi? Nedeni aslında gayet basitti. Filmde, eğer bu bileklikler ortaya çıksaydı, gerçek hayatta hükümetin bile nasıl işlediğini çözemediği bir mekanik aleti geliştiren bir üniversite öğrencisi, hem üstün zekâlı olduğu için kendini izleyiciden soyutlayacak, genç nesil onunla bağlantı kuramayacaktı; hem de içinde bulunduğumuz kapitalist çağda böyle bir makine icat eden bir kişi mantıken öğrenciliği bırakıp bu makinanın patentini alıp, kazandığı telif parasıyla gününü gün edecekti. Film bu yüzden “organik” bilek fırlatıcılarına dönmüştü. Marvel firması, filme daha yakın olsun diye bunun üzerine iki tane re-vamp yapmaya karar verdi. “The Other” adlı çizgi romanda Peter Parker ölüm döşeğindeyken içinden gelen bir ses duyar. Bu ses ona şu ana kadar hep “adam” tarafını yücelttiğini, artık “örümcek” tarafıyla da barışması gerektiğini bildirir. Peter Parker istemsiz bir şekilde etrafında bir koza örer ve o kozadan çıktığında yeni güçleri vardır. Bir diğer hikâye olan “Disassembled” de Örümcek adam bir değişim daha geçirir ve bazı yeni güçlere daha sahip olur. Gece görüşü, bileklerinden “ısırıcı” çıkarmak gibi değişimler yanı sıra, bir değişim de Örümcek Adam’ın bileklerinden ağ fırlatması olmuştur. Diğer güçler zamanla kaybolur ama Örümcek adam filmiyle bağlantıda kalınması için çizgi romanda da Örümcek Adam uzun süre bileklerinden ağ çıkartmaya devam eder.

31


Çizgiroman İnceleme

3- Ortak yaşarlar…(“Maximum Carnage” Hikâyesi 1993) Örümcek Adam takipçileri bilir, en karizmatik anti-kahraman, anti-kötü adamlardan birisi Venom’dur. Venom’un “oğlu” Carnage’in merkezde olduğu Maximum Carnage hikâyesinde, bir sürü klon ortak yaşar ortaya çıkar ve New York’u cehenneme çevirmeye başlarlar. Bu hikâyede, Marvel’in o zamanlar çıkartılan yeni çizgi roman karakterleri de kullanılır. Bu Saga da aynı “Klon” sagası gibi kontrolden çıkar, okuyucular çok fazla çizgi roman almak zorunda kalırlar ve konuyu karıştırırlar. Bir kez daha yüksek umutlar vad eden bir hikâye, konunun aşırı karışmasından dolayı kaybeder. 4- May Teyze öldü mü? Dirildi mi? (“The final chapter” 1999) Marvel’daki yeni yönetim 1993’te “Maximum Carnage” hikâyesinde öldürülen May Teyze’yi diriltmeye karar verince, 5 senedir May Teyze’nin yokluğuna ve Örümcek Adam’ın biraz daha bağımsız hareket etmesine alışmış olan hayranlar, büyük yaygara koparırılar. Fakat işe yaramaz, May Teyze geri gelir. 5- Artık herkes biliyor (“Civil War” 2006) Tüm Marvel evrenini içeren bu hikâyede, kahramanlar gizli kimlik-lerinden vaz geçmek ve hükümete bağlı çalışmak zorunda kalırlar. Kahramanlar ikiye ayrılır. Hükümete kayıtlı olmak isteyenler (Iron Man tarafını tutanlar) ve de kahramanların eskisi gibi kimliklerini gizlemesini destekleyenler (Kaptan Amerika tarafını tutanlar) İlk başta Demir Adam’ın yanında olan Örümcek adam, samimiyetini göstermek için tüm dünya televizyonları önünde maskesini çıkartır. Çok daha sonraları vicdanına yenilip Kaptan Amerika yanına geçince, bunun acısını çok çeker. May Teyze vurulur, ailesi ile beraber parasız ve evsiz kalır. 6-En fazla eleştirilen Örümcek Adam hikâyesi (“One more day” 2008) Örümcek Adam’ı köklerine geri döndürmek amacıyla yapılan bu çizgi romanda, Peter Parker Mephisto ile bir anlaşma yapar. Bu anlaşma üzerine, Civil War’da vurulan May Teyze hayata geri dönecektir, herkes Peter Parker’in gizli kimliğini unutacaktır, fakat karşılığında da Peter Parker ve Mary Jane hiç evlenmemiş olacaklardır. Peter ve Mary Jane bunu kabul ederler ve öbür gün Peter Parker, May Teyze’sinin evinde uyanır. Anlaşıldığı kadarıyla Mary Jane ile uzun bir ilişkiden sonra ayrılmışlardır ve Peter şu anda bekâr olarak teyzesinin evinde kalmaktadır. Örümcek adam “Other” ve “Disassembled” de kazandığı ekstra güçleri kaybeder ve tekrardan mekanik bilekliklerle ağ fırlatmaya başlar. Bu hikâye hem Örümcek Adam fan’ları hem de bir sürü yazar-çizer tarafından eleştirilmiştir ve bir sürü çizgi roman dergisi bu hikâyenin çok daha profesyonelce işlenebileceği konusunda birleşmişlerdir. Burada vurguladığım 6 hikâye dışında Peter Parker’in hayatında başka önemli re-vamp’ler de olmuştur, ama ben kendim için ilginç olanları aktarmayı uygun gördüm. Bunları görünce, iyi ki hayatımız bir çizgi romanda geçmiyor diye düşünüyorum. Yoksa bir sürü yazar ve editörün tiraj korkusuyla sürekli hayatı değişen birisi olurduk. Tunc PEKMEN www.uzunjohn.com

32


Sinema

Bir Türk Polisiyesi Oysa o kadar da yetiştirmiş ve alıştırmıştım kendimi, hiçbir filme beklentilerle gitmeyeceğim diye. Beklentiyle gidilen filmlerin sonu benzerdir çünkü; beklentiler karşılanamayınca yiğit ölmüş ve hakkı teslim edilmemiştir. Sezar’ın hakkı, eleştirmende kalmıştır. Fakat Av Mevsimi filminin “Geliyorum!” diye bağırması, filmin yönetmen koltuğunda bizi daha önceleri defahâtle sinemaya doyuran Yavuz Turgul’un oturması, oyuncu kadrosunda Şener Şen, Çetin Tekindor gibi devleri barındırması… E haliyle büyük bir beklenti yarattı. Fakat benim beklentim, büyük bir sanat eseri izlemekten öte, farklı bir polisiye tarzı izleyeceğimdi. İşin aslı biraz aksiyon beklemiştim. Türk sinemasında pek de cesaret edilemeyen… İki saatin üzerinde, oldukça durgun ve ağır ilerleyen bir film Av Mevsimi. Her polisiye öykü gibi cesedin bulunmasıyla başlıyor hikâyesi. Olayı araştıran ekip; “Avcı” Ferman (Şener Şen), “Deli” İdris (Cem Yılmaz) ve “Çömez” Hasan (Okan Yalabık). Film boyunca, pazartesi akşamları Kanal D’de yayınlanan Kanıt dizisi tarzında bir soruşturma aşaması sürüyor. Elbette bu kısımda Yavuz Turgul, Biray Dalkıran’dan çok daha iyi bir iş çıkarmış. Benim hayal kırıklığına uğradığım nokta ise; suçlunun peşindeki üç “iyi adam”dı. Kahramanlarımız, pek o kadar “kahraman” profiline uymuyorlardı. İçlerindeki en yeni ve en genç elemandan, Çömez’den başlayalım; antropoloji bölümünü bitirmiş, tez yazıyor, bir kızla evlenmek üzere. Avcı ile ilk görevini alıyor. (Merkezdeki en baba adam olan Avcı ile görev yapmanın yeni başlayanlar için bir hayal gibi olduğunu düşünüyoruz elbette.) Fakat Çömez çıktığı görevde karşılaştığı zorluklar karşısında yılıyor, polis olmaktan vazgeçiyor. Polis olmak istemeyen bir polis mi? Kulağa pek çekici gelmiyor… Deli ise, eski eşini hâlâ seven, onun yüzünden gelgitler yaşayan bir çılgın Karadenizli. Bence filmdeki en sağlam ikinci karakter. Hayatındaki hiçbir şeyi rayına oturtamamış gibi. Eski eşiyle sürekli kavga halinde. Bu durum görevindeki başarısını etkilemese de üzgün bir adam. Onunki hüzünlü bir hikâye… Gelelim iyi adamların başını çeken, Avcı’ya… Avcı emekliliği gelmiş, yıllar içinde onlarca suçluyu içeri tıkmış, elinden hiçbir vaka kaçmamış bir insan avcısı. Fakat o da ne? Sıfır karizma… Giyim kuşamından

33


Sinema

astlarına ve üstlerine karşı tutumuna kadar, neredeyse hiçbir zaman, hiçbir yerde ağırlığını koyamayan bir avcı. Yani o yıllar içinde kazandığı saygının, dışarıdan zerresi okunmayan bir adam. Güçlü, fakat oldukça güçsüz görünen biri… Bence Yavuz Turgul bu filmi yazarken üzgün, kötü bir dönemden geçiyordu. Filmde, artık genel-geçer kabul edilen bir cümle geçiyor; “Kimse katilin yakalanmadığı polisiye roman okumak istemez.” Fakat biz, film boyunca, bu üç güçsüz ve isteksiz iyi adamı izlerken katilin bulunacağına bir türlü inanamadık. Evet, zannediyorum şu ana kadar “yiğidi öldürdük.” Hakkını teslim etmeye çalışalım… Oyuncu seçimi oldukça başarılı ve oyuncuların sergiledikleri performans kesinlikle görülmeye değer. Cem Yılmaz ve Çetin Tekindor bazı sahnelerde bizi büyüledi. Okan Yalabık bize karakteri yaşattı, Rıza Kocaoğlu sorgudaki haliyle harikalar yarattı. Ve Melisa Sözen oyunculuğuyla çok etkileyici. Av Mevsimi, mekânlarıyla tam bir görsel şölen. Polis merkezinden gece kulübüne, sokaklardan ormana kadar her yer, her yer hikâyeyi anlatmaya hizmet ediyor. Ve her yer filmin görkemini yansıtıyor. Katili tahmin etmenin ne kadar zor olduğu herkes için farklı olsa da, cinayetin hikâyesi, yani neden işlendiği, nasıl işlendiği tam bir sürpriz. Yani eğer Av Mevsimi’ni izliyorsanız şaşırmaya hazırlıklı olun. Ve son olarak, filmde işlenen “av” kavramı, hikâyenin her yeriyle ayrı ayrı uyum sağlayıp bir bütünlük oluşturacak kadar iyi seçilmiş ve iyi işlenmiş. Av Mevsimi çekimiyle, oyunculuklarıyla, hikâyesiyle, farklarıyla tam bir Türk polisiyesi. Yan hikâyeleriyle bizi mutsuzluğa ve umutsuzluğa itmesine rağmen, bütünüyle kesinlikle izlemeye değer. Hakan GÜNAY

34


Çizgiroman

35


Çizgiroman

36


Röportaj

İlban Ertem Bodrum'da olduğunuz üzerine rivayetler var :) Son dönemde neler yapıyorsunuz? Özel olarak kendinize meşgale olarak seçtiğiniz bir şeyler var mı? 1986 senesinden beridir Bodrum’un bir köyünde yaşıyorum ve buraya yerleştiğimden beridir önceleri Gırgır ve Fırt dergilerinde daha sonra sırasıyla Avni, Hıbır, Joker, iki binli yıllarda da Resimli Roman dergilerinde, arada bir de yurt dışında çizdiğim – resimli roman, illüstrasyon ve resimler yayınlanmaya devam ettim. Kısacası tariflenen münzevi tipine pek uymadım. Bodrum benim için daha rahat çalışmak, daha da önemlisi, yıllarca çalıştığım dergi ortamından uzaklaşmak demekti. İletişim Yayınları tarafından iki öykünüz albüm haline getirildi Bunlardan birincisi 1991'de ilk baskısını yapmış olan Vicdan, diğeri de 1993'te ilk baskısını yapmış olan Üniversiteli Mahmut. Diğer öykülerinizin de albüm haline getirilmesi söz konusu olacak mı? Bununla ilgili aklınızda bir plan bulunuyor mu? İki tane albümüm İletişim’den çıktı ama Vicdan’ın ikinci baskısını bu Mayıs ayında nokta yayıncılık bastı onu unutmuşsunuz, ya da ilk basımlarında olduğu gibi biz duyurmayı beceremedik.

37


Röportaj İki çizgi roman da 90'ların İstanbul'una dair… Hatta sizin için Ekşisözlük'te “İstanbul'da yaşamadığı halde İstanbul'u en iyi çizen adam” diyorlar. Sormak istediğim şu ki, 2000'lerin İstanbul'unu çizseniz şimdi yazıp çizeceğiniz ne ya da kim olur? Şimdiki İstanbul’u nasıl çizerdiniz diye sormuşsunuz... Profili dikey ve yatay biraz daha değişmiş, bir anlamda biraz da gelişmiş, ama yine de bildik, asırların Doğu Roma’sı, Bizans’ı, Konstantiniyye’si ve İstanbul’u... Alt yapısında kat kat tarih olan bir sürü ‘rağmenine’ rağmen, hâlâ kuytularında gizli hoşlukları olan, berbat, karışık, bi o kadar pis ve kalabalık, yine de şahane... Çizecek konuyu da verir her zaman… Kıyısında doğup büyüdüğüm ve canına yandığımın şehri... Denk gelirse bu gününü de böyle çizerim, ama şu anda 1680lerin Konstantiniyye’sini çiziyorum daha çok… Bu kitaplarınızdan sonrasıysa bir sessizlik... Bu sessizliğin nedeni ne oldu? Neden bir süreliğine inzivaya çekilme ihtiyacı duydunuz? Neden epey zamandır çizimlerinizi bir yerlerde göremiyoruz? Bir başka anlamı da hayatımı sadece resimli romanla formatlamaktan kurtulmaktı... Çok uzun yıllar çok fazla hikâye, dergi kapakları, sayamayacağım kadar çok vinyet ve her şeyi çizmiştim sonunda çok da sıkılmıştım… Bodrum’la birlikte dergilerin biteviye temposundan kurtulup kendime ve bütün bunlardan önce asıl uğraşım olan resme ve diğerlerine zaman ayırabilmek, atölyemde birbirinden bağımsız şeyler üretebilmekti. Ayrıca yaşamımda önemli bir yeri olan denize, yelkene, deniz üstünde yaşamaya zaman ayırabilmekti. Bu da o zamanların Bodrum’unda rahatlıkla yapılabiliyordu. Şimdilerde İstanbul’un Ankara’nın sayfiye yeri haline geldiğinden beri o eski sakin yaşamı bitti, ben de daha sakin yerlere bakmağa başladım yavaş yavaş… Eski karikatür dergilerinden gelen duayen bir isim olarak yeni karikatür dergilerini ve karikatüristleri, ortaya koyulan işleri nasıl buluyorsunuz? Son zamanlarda işlerini en çok beğendiğiniz çizerler hangileri? Neden?

38


Röportaj

Yeni dergilere arada sırada bakıyorum. Çok yetenekli bir sürü çizer var... Memo Tembelçizer, Bahadır Baruter ve burada ismini sayamadığım onlarca yetenekli, ne yaptığını iyi bilen çizer gayet güzel işler yapıyorlar. Resimli romancı olarak da (gerçi o da benim gibi fazla ortalıkta görünmüyor ama) Suat Gönülay’a bayılırım. Mizah, hep ileriye gider yapısı gereği yeni dergilerde kendi ilerilerine gitmeye çalışıyorlar doğal olarak, duran dergilerde kaybolup gidiyorlar. Sanırım bunu bu aralar en iyi becereni Uykusuz dergisi sonra da Penguen dergisi. Geçtiğimiz yılın ortalarına doğru İhsan Oktay Anar'ın Puslu Kıtalar Atlası'nı çizgi roman haline getirmek için çalışmaya başladığınız konuşulmuştu. Bu proje hakkında biraz bilgi verebilir misiniz? Evet, Puslu Kıtalar Atlası’nı çiziyorum bir yandan yedi sekiz aylık bir araştırmanın ardından 2008 yılında başladım ve sanırım 2011 yılında ölmez sağ kalırsak bitecek. Kitabın bire bir uyarlaması olduğu içi 300 sayfa civarı bir albüm olacak. Hayatımda ilk defa zamana karşı yarışmadan, keyifle çizebildiğim bir roman olacak gibi gözüküyor. Puslu Kıtalar Atlası gibi başka bazı kitapları da çizgi roman haline getirmeniz söz konusu olacak mı? Puslu Kıtalar’ın dışında benim bir hikâyem var sırasını bekleyen… Röportaj - Sevgi DEMİRKALE

39


Öykü

Ultimatom “Bak kızım, bu iş böyle olmaz… Artık kendine biraz çekidüzen vermen lazım. Ne o öyle allıkla yanak boyamalar, gözlere rengârenk far sürmeler, yok efendim rimel filan… Bırak canım bu işleri… Hatta ruj bile kullanma. İlle de olacak dersen, bari parlatıcı sür, sakın ola ki kırmızı ruj filan kullanma… Gayri nişanlı sayılırsın. “Bundan böyle mini etek de giyme bakiyim… Tamam, kabul ediyorum; biçimli ve güzel bacakların var ama bunları benden başka bir erkeğin görmesi gerekmez. Sonra demezler mi, Erdal’ın kız arkadaşı yoldan çıkmış… İstemem benim için böyle densin… “Ayrıca, akşamları hava kararmadan önce babanın evinde olman lazım… Bilirsin, akşam ezanından sonra dışarıda gezen hatunlara iyi gözle bakmazlar bizim memlekette. Affedersin, yollu karı filan derler… Allah muhafaza benimle de maytap geçerler… Erdal Baba, şu motoru iki gün ödünç ver de bi’ de biz binelim, derler. Milletin ağzı torba değil ki büzeyim! Aman ha, neme lazım… Senin yüzünden duymayayım böyle şeyler… Anam avradım olsun, yıldırım gibi çarparım adamı! Ben şimdiden söylemiş olayım. “Dışarısı it kopuk kaynıyor; elimi kana bulama benim! Hele bi’ yan gözle bakan olursa, illa ki haber et; bizim de var camiadan tanıdıklarımız. Gereken neyse yaptırırız… Zaten birazdan gidip bakkal Rüstem Efendi’ye de söyleyeceğim; yengene mukayyet ol, aha işte cep telefonum, bi’ yamuk yapan olursa, hemen beni çaldır uçar gelirim Allah’ıma diyeceğim…

40


Öykü “Hem düşünüyorum da… Mademki seninle takılmaya başladık, telefonundaki diğer erkeklerin numaralarını silsen hiç fena olmaz. Bundan gayrı senin erkeğin benim; başkalarını araman gerekmez! Bir derdin olduğunda, sığınacak bir liman aradığında doğrudan bana geleceksin, ben de senin dertlerini çözeceğim; seni üzenin kalbini kıracağım, gazını alacağım! “Olur ya, mazideki zibidilerden biri ararsa, ben artık nişanlı sayılırım, bir daha beni arama, yoksa Erdal’ım gelir ümüğünü sıkar, dalını kırar, meyvesiz kalırsın sonra, diyeceksin. Akabinde, hemen kapatacaksın telefonu. Herhangi bi’ söz söylemesine izin vermeyeceksin dürzünün. “Sırası gelmişken şunu da belirteyim, ben kıskanç bi’ erkeğim. Karımın benden başka erkeklerle ilgilenmesini hiç istemem… Sakın ola ki yanında benden başka bir erkek görmeyeyim… Fena kızarım! Ne yapacağım belli olmaz… Sonra bana kalkıp da, Erdal’cığım sen yanlış anlamışsın, o benim mahalleden, okuldan, iş yerimden arkadaşım, deme. Biliyorum henüz düğünümüz olmadı ama şu andan itibaren arkadaşın da, sırdaşın da, erkeğin de, kocan da benim… “Bir de şu çalışma hayatını konuşalım; evvel Allah benim kazandığım para her ikimize de yeter… Yani diyorum ki işe gideceksin de ne olacak? Ancak kula kulluk edeceksin. Oysa hepimiz Allah’ın kuluyuz! İyisi mi sen de evinde otur, yuvanı temizle, kocacığına lezzetli yemekler yap, onun gönlünü hoş eyle ve ileride doğacak çocuklarımıza annelik yap! Zaten bi’ kadın başka ne ister ki?” “Erdal’cığım kusura bakma ama henüz üç gün oldu tanışalı ve sen benim hayatımı yazdın, çizdin, sıçtın, batırdın! Yok rujmuş, yok etekmiş, yok motormuş, yok yıldırımmış… Sana hayatta başarılar dilerim öküzlerin kralı! Mümkünse, bir daha görüşmeyelim… Masadan kalkmadan önce içtiğimiz çayların parasını öde ki bu da sana kapak olsun. Ben kaçtım canım… Haydi bay bay!!!” Öykü: Oğuz ÖZTEKER oguzozteker@yahoo.com

41

İllüstrasyon: Mehmet Kaan SEVİNÇ


Sinema

Gezici Festival Günlüğü 2010 Artık Gölge’de bir festival günlükleri gelenek oldu. Bu kez sıra bu yıl 16.ncısı düzenlenen Gezici Festival’in Ankara ayağında. 3 Aralık Cuma: 19:00 – Genelde festivallerin ilk günü yavaş bir başlangıç yapıyorum. Bu kez de öyle oldu. İlk gün izlediğim tek film, Kars Öyküleri idi. Gezici Festival’in iki yıl öncesine kadar en önemli duraklarından biri Kars’tı. 2007 yılında festival kapsamında bir Kars Öyküleri senaryo yarışması düzenlenmişti. Artık festival Kars’a gitmiyor belki ama o yarışmanın sonucunda seçilen senaryolar bugün bir film olarak karşımızda. Kars Öyküleri için 5 kısa filmden oluşan ve ortak teması Kars olan bir toplama diyebiliriz. Kars Öyküleri Filmlerden ilki Özcan Alper’in Moto Guzzi‘si idi. Sonbahar filminden tanıdığımız Alper’in bölümünü merakla bekliyordum ancak geç kalanların salona girmesi devam ettiği için iki küçük çocuk arasındaki yakınlaşmayı anlatan bu kısa filme henüz konsantre olamadan başladı ve bitti (en kısa bölüm bu bölümdü zaten). Zehra Derya Koç’un Kül filmi ise annesinin

42


Sinema

ölümü nedeniyle çocukluğunun geçtiği köye dönen genç bir kadının eski günleri hatırlaması üzerine bir film ve temel olarak bir ergenliğe geçiş öyküsü anlatıyor. Kızın hayatındaki ilk adet görme, ilk kez sutyen alma gibi anlara tanıklık ediyoruz. Her ne kadar özellikle dünya sinemasında örneklerini görsek de bizim sinemamızda çok değinilmeyen bir dönemi ele alan, kendi içinde başarılı bir yapımdı. Ülkü Oktay’ın Zilo filmi için kişisel olarak en çok sevdiğim bölüm olduğunu söyleyebilirim. Civcivi ile birlikte yaşamak isteyen Zilo’nun evde de okulda da civcivine bir yer bulamaması, üstüne üstük bir de ailesinin soğuk algınlığı ilacı ile kendisini zehirlemeyi düşünmesi üzerine Ankara’ya kaçış planlarını uygulamaya koyduğunu gördüğümüz film, son derece eğlenceliydi. Ahu Öztürk’ün Açık Yara filmi ise yine bir ölüm nedeniyle köyüne geri gelen bir karakter üzerine kurulu. Bu kez bir erkek çocuk konu alınmış. Babasının geçmişini öğrendikçe belki de daha önce sevmediği babasını daha iyi anlayan hatta onunla özdeşleşen bir çocuk bu. Doğrusu çok iz bırakan bir bölüm olmadı bende. 2004'de Bir Tuğra Kaftancıoğlu Filmi ile dikkat çeken, sonradan Adab-ı Muaşeret filmini izlediğimiz Emre Akay da Kars Öyküleri ile tekrar karşımıza çıktı. Küçük Bir Hakikat başlıklı bölümde Sporcu Celal Bey’in bu lakabı nasıl aldığı ve bu lakabının gerçek olup olmadığı konu edilmiş. Sinema dili ile dikkat çeken bir filmdi doğrusu. Hatta finali biraz daha iyi olsaydı 5 film arasında en iyisiydi diyebilirdim. Bu arada filmlerin hemen hepsinde çocuk oyuncular vardı ve hepsi de çok başarılıydı (özellikle Zilo rolü ile Birsu Demir), bir not olarak bunu da eklemek gerek. Film sonrası yapılan söyleşide filmin yapımcısı Ahmet Boyacıoğlu ve oyuncular çekim hikâyelerinden bahsettiler. Gösterime de girmesi planlanan bu filmi ilerde çok daha başarılı işlerini göreceğimizden emin olduğum bir grup genç yönetmeni tanımak adına izlemek gerek. Bu filmle aynı saatlerde başka bir salonda da Ahmet Boyacıoğlu’nun bu kez yönetmenliğini yaptığı Siyah Beyaz filmi gösteriliyordu. Bu filmin söyleşisinden o filmin söyleşisine kayarak biraz da orayı dinledim. Bir sonraki seansa yetişmek kaygısı ile çok uzun bir söyleşi olamadı ama filmin oyuncularından Taner Birsel ve Derya Alabora’nın yönetmenlerine ne kadar güvendiklerini gördük. 4 Aralık, Cumartesi: 12:00 – Portekiz, 1926'dan 1974'e kadar faşist bir diktatörlükle yönetilmiş bir ülke. Yani tam 48 yıl. Bu seans için seçtiğim belgesel filmin adı olan 48 de buradan geliyor. Filmde bu dönem içinde hapse düşen, işkence gören insanların anılarını dinliyoruz. Ancak yönetmen Susana de Sousa Dias, bunu yaparken, bize, konuşanların bugünkü hallerini değil, zamanında siyasi polis tarafından gözaltına alınırken ya da hapiste çekilen portre fotoğraflarını gösteriyor. Bu sayede yılların, özellikle hapishane yıllarının, kişileri nasıl etkilediğini sadece yüzlerine bakarak da anlamış oluyoruz aslında. İlginç bir film olmuş ancak sadece hareketsiz portre fotoğrafları görmek anlatılanların da ağırlığı ile birleşince filmin 93 dakikalık uzunluğu gerçekten fazla gelebiliyor. Doğrusu 60 dakikalık bir filmi tercih ederdim kendi adıma. 13:45 – Bu günü çoğunlukla belgesellere ayırmıştım. Cennet Oteli (Hotel Rai/Paradise Hotel) adlı belgesel, Bulgaristan’da aynı adla anılan apartman bloklarının durumunu anlatırken, söz konusu blokların yapıldığı günlerde düşünülenlerle bugün gelinen noktanın ne kadar farklı olduğunu gözler önüne seriyor. 25 yıl önce Romanların yaşaması için yapılan bu bloklar gayet sağlam ve konforlu binalar olarak tasarlanmış. Günümüzde ise her an çökecekmiş gibi duran, her yanı pislik dolu yapılar haline gelmiş. Üstelik burada yaşayanların kendilerini buradan kurtarmak için çok da şansları yok. Bir kısmı zaten bu durumu kabullenmiş durumda, geri kalanı ise ne kadar çabalasa da kaderlerini değiştirip değiştiremeyecekleri meçhul. Tüm film

43


Sinema boyunca bunlar gösterilirken bir yandan süre giden düğün hazırlığı var. Bu da her şeye rağmen hayatın sürdüğünün güzel bir göstergesi olmuş. 15:30 – Bu seans için de 12 Eylül belgeselini seçmiştim. Genellikle belgesel film gösterimlerinin yapıldığı salonlar çok fazla dolmaz. Bir avuç seyirci olur ki onlar da zaten çoğunlukla birbirlerini az çok tanıyan tiplerdir. Bugün gösterilen diğer iki belgeselde de benzer bir durum vardı. Ama konu 12 Eylül olunca ilgi o kadar çoktu ki Alman Kültür’ün orta büyüklükteki salonu doldu taştı, insanlar kenarlara, yerlere ya da merdivenlere oturmak zorunda kaldı, önemli bir kısmı da ayakta izledi. Benim gibi önceki seanslardaki filmleri izleyenler yer 12 Eylül Panel tutmuştu aslında ama kendi adıma bunu akıl edemediğim için merdivenlerde oturarak izleyenlerden oldum ben de. Seyircilerin büyük bir kısmı da belli ki darbeden sonra dünyaya gelmişlerdi ama konuya ilgi duymuşlardı. Bu ilgi sevindirici gerçekten. Günün ilk belgeseli 48 ile bu film arasında bir ortaklık vardı. Her iki filmde de dönemi yaşayanlar anılarını anlatırken görüntüde farklı şeyler görüyorduk. 48'de bu portre fotoğrafları iken, 12 Eylül filminde bu belgesele katılanların bugün yaptıkları işlerden birer kesit olmuş. Kimi bahçe ile uğraşıyor, kimi model gemi yapıyor, kimi kitap kaplıyor vs. vs. Anlatılanlar ise 12 Eylül döneminde genel olarak yaşananlardan ziyade tam da o gün yaşananlar. Kendisi de darbeyi görmeyen bir yaşta olan yönetmen Özlem Sulak soruları ile bunu ortaya çıkarmayı hedeflemiş. 11 ve 12 Eylül arasında acaba ne fark vardı? İlk Belgesel 48 Bunu farklı görüşlerden sıradan insanların ağızlarından dinlemek önemliydi. Bir kısmı gerçekten darbenin direkt olarak etkilediği insanlardı. Bu isimler için elbette 12 Eylül çok şeyi değiştirmişti (ilk refleksin genellikle sakıncalı görülen kitapları ortadan kaldırmaya yönelik olması belki de önceki darbelerden bir alışkanlık). Ancak bir kısım insan içinse darbenin hâlâ terörü bitiren olumlu bir hareket olarak görüldüğüne tanık olmak ilginç. O dönem çocuk olanlar içinse darbenin belki de tek anlamı okulların tatil olup olmayacağı imiş. Belgeselin eksik tarafı sağ görüşte olan herhangi bir kişiyle konuşulmamış olmasıydı. Filmden sonraki Darbe Paneli’nin konuşmacılarından olan yönetmen Sulak’a sorulan sorulardan biri buydu. Yönetmen bu durumun farkında olduğunu ama dönemi yaşamış sağcı bulamadığını, herhalde bugün, o dönemde sağ görüşte olduklarını söylemek istemediklerini belirtti. Ayrıca filme yönelik sadece anıları gösterip bıraktığı ama bir yargıda bulunmadığı yönünde bir eleştiri de vardı. Belli bir seyirci grubundan kabul de gördü bu eleştiri ama ben de kişisel olarak yönetmenin görüşüne katılıyorum. Sinemanın işi kimseye ne düşünmesi gerektiğini söylemek değil. Seyirci kendi görüşünün de ışığında elbette filmden kendi sonucunu çıkaracaktır. 17:00 – “Darbe, Sinema, Bellek” başlığı ile düzenlenen panele ilgi 12 Eylül belgeselinden de fazlaydı. Mithat Sancar’ın moderatörlüğünde düzenlenen panele konuşmacı olarak Sırrı Süreyya Önder, Ertuğrul Kürkçü ve 12 Eylül belgeselinin yönetmeni Özlem Sulak katıldılar. Yaklaşık bir buçuk saatini izleyebildiğim

44


Sinema

panelde dönemi yaşamış olan Önder ve Kürkçü anıları ile birlikte Türk sinemasının döneme bakışını tartıştılar. Ayrıca dünya sinemasının darbelere ve askeri yönetimlere bakışı da gündeme geldi. Sulak ise çoğunlukla kendisini 12 Eylül filmini çekmeye iten nedenlerden ve filmde yaptığı seçimlerden bahsetti. 18:45 – Darbe panelini yarım bırakıp beni sinemaya çeken film Aziz Tony’nin Günahı (Püha Tõnu Kiusamine/ The Temptation of St. Tony) idi. Estonya’nın bu yıl Oscar’a gönderdiği bu siyah-beyaz film bir cenaze sahnesi ile açılıyordu. Sonrasında Tony’nin iyi insanı arama çabası üzerine kurulu bir şekilde ilerleyen film daha ilk sahnesinde cenazenin yanından gürültüyle geçip giden ve kaza yapan aracın absürtlüğünden de anlaşılabileceği gibi absürt ve sürreal bir film. Altı bölümden oluşan bu film, görüntüleri ile dikkat çekiyor öncelikle. Zaman zaman Bunuel esintileri de taşıyan bu film (ki sonunda yönetmenin Bunuel The Temptation of St. Tony ve Pasolini’ye teşekkür ettiğini görüyoruz), kişisel olarak anlamlandırmakta zorlandığım kimi simgelerle dolu. Daha iyi yorum yapmak, hatta film hakkında doğru bir değerlendirme yapmak için birden fazla izlemek gereken filmlerden. 21:15 – İlksen Başarır, ilk filmi Başka Dilde Aşk ile iyi bir popüler sinema örneği vererek dikkat çekmişti. Atkılarınca filmi ile bu kez o filmde de senaryoyu birlikte yazdığı ve oyuncu olarak çalıştığı Mert Fırat ile beraber daha zorlu bir konuyu anlatmaya girişmişler. Ensest meselesi genellikle günlük hayatta gizlenen bir durum olduğu gibi üzerine film yapması da zor bir konu. Uçlara kayma, karakterleri fazlasıyla köşeli ve klişe olarak çizme riski büyük. Bu anlamda filmdeki en zor karakter Mert Fırat’ın canlandırdığı baba karakteri. Katıksız kötü, yüzüne bile bakılmayacak bir adam olarak çizilebilecek bu karakter hem senaryonun hem de Fırat’ın oyunculuğunun katkısı ile daha gerçek bir yerde duruyor. Karakter sadece iğrenç bir baba olarak çizilmiyor, psikolojik sorunları yavaş yavaş ortaya seriliyor. Ayrıca bir anlamda festivalin bu yılki temalarından “taşra” konusu ile de denk düşüyor film. Büyük şehirden gelen ve taşrada yaşamak zorunda kalan “aydın”ın kendini içinde hissettiği durum üzerine de sağlam şeyler söylüyor. Belli bir noktaya kadar çok iyi giden Atlıkarınca, Başka Dilde Aşk’ın sorunlarından da arınmış daha eli yüzü düzgün, konusunu daha iyi toparlamış bir film izlenimi veriyordu. Ancak bir noktadan sonra sanki filmin farklı bir kurgu anlayışına ihtiyacı varmış gibi zamanda ileri geri gitmeye, seyirciyi bu anlamda zorlamaya başladı. Bunu da belli ki bir gizem oluşturmak, hikâyenin bir noktasında olan bir olayın (her ne kadar bu olay festival katalogunda açıkça yazsa da şimdi açık etmeyelim) ne şekilde gerçekleştiğini finale saklamak için yapılmış. Hâlbuki düz bir anlatımla karakterlerin olay öncesi sonrası durumlarına odaklanmak çok daha iyi olurmuş. Bu tip Atlıkarınca zaman oyunlarının uygun olacağı filmler var elbette ama bu film onlardan değildi kanımca.

45


Sinema 5 Aralık, Pazar: 14:15 – Bir önceki gün tam gün festival mesaisi yaptıktan sonra Pazar gününe biraz uyuyarak öğle saatlerindeki bir seansla başlıyordum. Bu seanstaki İllegal filmi festivalin yarışma filmlerinden olduğu gibi, Belçika’nın da Oscar’a gönderdiği film olması ile dikkat çekiyor. Film Belçika’da oğlu ile beraber kaçak olarak yaşayan Beyazrus Tanya’nın yakalanması ile açılıyor ve film boyunca Tanya’nın yasal olmayan göçmenlerin tutulduğu gözaltı merkezinde geçirdiği yaşama tanıklık ediyoruz. 12 Eylül Panel Bu sırada bir kaç kez sınır dışı edilmeye de çalışılıyor. Bu iç burkan hikâye son derece güçlü bir şekilde anlatılmış. Yönetmen Olivier Masset-Depasse filmin gerçekçi olması için titiz bir çalışma yaptığını vurguluyor. Bu nedenle her ne kadar film gerçek hayattan alınmış bir hikâye değilse de, yaşananlar ayrı ayrı da olsa, insanların başından geçmiş hikâyeler. Bu güçlü hikâye gerçekçi bir sinema diliyle desteklenince ortaya iyi bir film çıkmış. Bir tek sonunda gerçekçilikten biraz koptuğu söylenebilir. Duygu sömürüsüne kayması çok kolayken bu yola başvurmaması da takdir edilmesi gereken bir durum. Ayrıca Tanya’yı canlandıran Anne Coesens’in oyunculuğu da filme değer katıyor. Bu arada Belçika’nın hatta genel olarak Avrupa’nın göçmen politikasına ciddi eleştirileri olan ve resmi yetkililerce uygulanan şiddeti de gösteren bu filmin ülkemizi yanlış tanıtıyor falan denmeden Belçika’nın resmi Oscar adayı olarak seçilmesi de takdir edilmesi gereken bir konu. Ayrıca Gezici Festival’in sonunda bu filmin Altın Boğa ödülünü aldığını da ekleyelim. 16:30 – Festivallerin bir görevi de klasik filmleri genç seyirci ile buluşturmak. Her ne kadar ev sinemasının bu kadar geliştiği günlerde festivallerin bu görevine artık eskisi kadar ihtiyaç kalmadığı yönünde bir görüş olsa da, bu yılki festivalin teması olan “Darbe”nin etkilerini en iyi yansıtan filmlerden biri olan Costa-Gavras’ın Kayıp (Missing) filmi daha önce seyretmiş olsak da bir sinema salonunda izlemenin etkisini arttırdığı filmden biriydi. Film, 1973 yılında Şili’deki darbenin sonrasında ortadan kaybolan Amerikalı bir gazeteciyi ve onu arama çabasındaki karısı ve babasının gerçek öyküsünü getiriyor Missing karşımıza. Ön planda bir kayıp arama öyküsünü adeta bir polisiye havasında anlatsa da filmin esas derdi darbenin yarattığı tekinsiz ortamı yansıtmak ve elbette hem bu darbenin hem de dünyanın pek çok yerindeki başka darbelerin arkasındaki Amerikan parmağına işaret etmek (12 Eylül darbesinden 2 yıl sonra gösterime giren bu filmden kendimize de çıkartacağımız paylar olmalı herhalde). Bunu yaparken hikâyeyi Jack Lemmon’un müthiş bir başarı ile canlandırdığı baba karakterinin üzerinden anlatması da önemli. Çünkü baba karakteri tipik bir sıradan muhafazakâr Amerikalı olarak çizilmiş. Oğlunun yaptıklarına bir gençlik heyecanı olarak bakıp onun ideallerini anlamaz, Amerikalı yetkililere güvenen bir portre ile başlayıp giderek değişen ve gerçekleri anlayan bu karakterin değişimi çok başarılı bir şekilde verilmiş. Bu arada ilginç olan Costa-Gavras gibi bir yönetmenin, zamanında Amerika’da Jack Lemmon gibi bir

46


Sinema

isim ile bir film çekebiliyor olması. Üstelik filmin konusu Amerika’nın yürüttüğü gizli kapaklı darbe yanlısı hareketler olabiliyor. Universal gibi bir stüdyonun başı baskılara direnip filmden ödün vermiyor. Daha da ötesi Oscar’larda en iyi film dalında aday olup, senaryo dalında kazanabiliyor (Cannes Film Festivali’nde Yol ile Altın Palmiye’yi paylaştığını da biliyoruz ama o daha anlaşılabilir bir ödül). Bugün aynı şey olur mu, merak konusu. 19:00 – Tolga Karaçelik Gişe Memuru adlı ilk filminde bizi kendi dünyasında yaşayan gişe memuru Kenan’ın hayatına götürüyor. Zaten işi gereği küçücük bir kulübede sıkışıp kalmış olan Kenan özel yaşamında da bir sıkışıklık durumu yaşamakta, hiç anlaşamadığı hasta babası ile aynı evi paylaşmaktadır. Tek arkadaşı mahalledeki berberdir, babasına bakıcılık yapan Nurgül ile de aralarında bir çekim vardır sanki ama bir türlü birbirlerine açılamamaktadırlar. Kenan için bu hayattan tek kaçış çocukluğundan kalma bir alışkanlıkla kendi hayal dünyasıdır. Gişe memurluğu işinde çok başarılıdır ama bir gün tam da denetleme Gişe Memuru sırasında kendisini hayal dünyasına fazlaca kaptırıp müşteri ile sorun yaşayınca günde 3–4 arabanın anca geçtiği Afar istasyonuna tayini çıkar (film sonundaki söyleşide Kenan’ı canlandıran Serkan Ercan’ın söylediği gibi Afar=Araf ). Film Kenan’ın başına gelen olayları zaman zaman ne kadar trajik olsa da komediden de vazgeçmeyerek anlatıyor. Tek bir karakter üzerine kurulmuş bu filmde Kenan’ın psikolojisine son derece iyi hâkim oluyoruz. Bunda senaryonun başarısı kadar Ercan’ın oyunculuğunun da payı var (ki zaten o da Antalya’da en iyi erkek oyuncu ödülünü paylaşan isimlerden biriydi). Eksikleri olsa da bir ilk film olarak son derece başarılı. Filmin sonunda Serkan Ercan ile yapılan söyleşi, filmin süresinde bir sıkıntı yaşanması sonucunda salondaki seyircilerin büyük kısmı gittikten sonra gerçekleşti. Ama olsun, daha samimi bir söyleşi oldu böylece. Ercan filmin ele aldığı temalar ve özellikle karakterin babası ile ilişkileri üzerine bir şeyler söylerken gişe memurluğunun gerçekten de ne kadar tüketici bir iş olduğundan bahsetti. Eşi gerçekten bu işi yapan bir seyircinin “Eşimi oynamışsınız,” demesi de hoş bir andı. Gişe Memuru Söyleşi

6 Aralık, Pazartesi: 12:00 – Yeni haftaya kısa filmlerle başlangıç yapıyordum. Festival, gelenekselleşen Kısa İyidir bölümü ile her zaman olduğu gibi kaliteli kısa filmler sunuyordu bize. 9 filmlik bu seçkideki filmlerin de hemen hepsi görülmeye değerdi. Festivalin kısa film ödüllerini yıllardır seyirciler oyları ile veriyor. Diğer günlere de bakınca bu bölümdeki en iyi 1. ve 3. film bugünkü seçkideydi bana Benim Adım Helmut

47


Sinema göre. Sadece 3 dakikalık Peter’ın Odası (Peter’s Rum/Peter’s Room) bir türlü yatağından kalkmayan bir çocuğu gösteriyor ve bunun nedenini çarpıcı bir sonla açıklayarak bitiyordu. Benim Adım Helmut (Ich Bin’s Helmut/It is Me Helmut) ise karısının hatası sonucu 57 yaşında 60. yaş gününü kutlayan Helmut’u konu alıyordu. Hikâyesi ile olmasa da katman katman açılan dekoru ile dikkat çeken bir filmdi. Bunlar dışında şeker küpleri toplayan karıncalarla başlayan bir yaşam döngüsünü anlatan Görünüşte Ortak Yaşam (Red-End and the Seemingly Symbiotic Story), aile içinde saklanan sırları anlatan Kızgın Adam (Sinna Mann/Angry Man) ve kurbağa yiyerek mutlu olanlarla onları ezenleri anlatan Kurbağayı Yutmak (Norit Krupi/To Swallow A Toad) da başarılı kısa filmlerdi. Bu filmlerin üçünün de animasyon olduğunu eklemeli. 16:30 – Arada belli bir süre dinlendikten sonra günün ikinci filmi olarak kendime Saç’ı seçmiştim. Doğrusu yorgun bir zihinle izlenecek bir film değildi gerçekten. Yönetmen Tayfun Pirselimoğlu, sinema dilini giderek daha olgun bir hale getirmekte. Rıza ve Pus filmlerinden sonra Saç ile bizi yine az sayıda karakter içeren bir hikâyeye götürüyor. Tarz olarak yine sakin ve durgun bir anlatım ve son derece az bir diyalog kullanımı var. Bu atmosfer içinde Saç bu durgunluğu kıracak bir olay olsa bile (ki her üç filmde de oluyor) bu olay da aynı sakinlik içinde geçip gidiyor ve hayatın ve karakterlerin birer parçasıymış, zaten olması gerekiyormuş gibi duruyor. Bu kez karşımızda bir peruk dükkânı sahibi olan Hamdi karakteri var. Hamdi kanser ve az bir ömrü kalmış. Rutin bir şekilde geçen günlerle beraber ölümü bekliyor. Ama bir gün dükkânına saçlarını satmak amacı ile gelen Meryem’e karşı duyduğu tutku her şeyi değiştiriyor. Onu gizliden gizliye takip ediyor, hayatını öğrenmeye çalışıyor. Elbette Meryem’in kocası da hikâyenin bir yerinde devreye giriyor ve olaylar gelişiyor. Aslında Pirselimoğlu’nun diğer filmlerinde de olduğu gibi ortada komplike bir hikaye yok. O yine bizi mesafeli bir şekilde ana karakterinin ruh haline dâhil etmeye çalışıyor. Bunda da başarılı oluyor. Ancak başta da belirttiğim gibi filmin zaten çok yavaş bir temposu var. Bu tempo ile 131 dakikalık bir film gerçekten zorlu bir deneyim. Biraz daha kısaltılsa daha iyi olurmuş doğrusu. 21:00 – Günün son filmi ise Sofia Coppola’nın Başka Bir Yerde (Somewhere) filmiydi. Coppola bir kez daha soyadını hak eden bir sinemacı olduğunu gösteriyor. Bir Hollywood yıldızının amaçsız yaşamını anlatan bu filmdeki Johnny Marco karakterini sadece bir Hollywood yıldızı olarak görmek yanlış olur. Bir şekilde medyanın karşısında olan hemen herkesi temsil ediyor. Marco karakteri bir müzisyen ya da yazar olabileceği gibi tümüyle bambaşka bir nedenle medya karşısında olan bir kişi de olabilirdi. Somewhere Hayatta pek çok kişinin özlem duyduğu imkânlara sahip olsa da amaçsız bir hayat yaşayan ve hiç bir şeyden heyecan duymayan Marco (bu anlamda filmde iki kez izlediğimiz “pole dancing” şovunu Marco’nun uyku ilacı niyetine kullanması vurgulanmalı), bu hayatından ancak büyüme çağındaki kızı ile geçirdiği günler ile biraz sıyrılıp kendini sorgulamaya başlayabiliyor. Biz de filmin büyük kısmında bu ikilinin beraber geçirdiği günleri izliyoruz. Marco’nun kızı ile ayrıldıktan sonra aynı hayata döneceğini tahmin etmek zor değil.

48


Sinema

Coppola belki de kendisi de küçükken masum gözlerle gördüğü bir dünyayı başarılı bir şekilde beyazperdeye aktarmayı başarmış. Sakin ve insanı içten içe etkileyen bir film. Bir kaç yerde derdini fazlasıyla seyircinin gözüne sokmasaymış daha iyi olurmuş. Mesela Johnny Marco’nun filmin bir yerinde telefonda “Ben hiçbir şey değilim, insan bile değilim,” demesi gereksiz olmuş. Coppola bu ruh halini zaten seyirciye geçirmeyi başarıyor. Başrollerdeki Stephen Dorff ve Elle Fanning de gayet başarılılar. Özellikle Elle, artık genç bir kız olan ablası Dakota’nın, ailenin tek iyi oyuncusu olmadığını gösteriyor. 7 Aralık, Salı: 12:00 – Yeni bir gün, yeni bir Kısa İyidir bölümü. Seçkinin bu ikinci kısmı 8 filmden oluşuyordu ve festivalin Kısa İyidir bölümünün zayıf sayılabilecek seçkisiydi bana göre. Aslında yine güzel filmler vardı ama sadece güzellerdi, daha ötesi değildi. Berlin duvarının yıkılışına kendine eş arayan bir tavşanın gözünden bakan Esterhazy, ailesinin geçmişini görmek üzere yolculuğa çıkan bir genç kızı anlatan Beyrut (Deyrouth/Beiroot), bir baba oğlun ayrılmadan önce beraber geçirdiği anları anlatan Öpücük Esterhazy (Kus/Kiss) ve müzik tutkunu çocuğuna bu yolda yardımcı olmak isteyen bir babanın hikâyesini anlatan Damarımda Kanımda (Muzica in Sange/Music in the Blood) bölümün öne çıkan filmleri olarak sıralanabilir. 18:00 – Yine bir dinlenme arasından sonra sırada bu kez bir panel vardı. Gezici Festival her yıl bir sinema kitabı armağan ediyor kitaplıklarımıza. Bu yılki kitap “Taşrada Var Bir Zaman” adını taşıyordu. Ayrıca gösterilen filmler arasında da “Taşra” filmleri için ayrı bir bölüm ayrılmıştı. Bu kapsamda düzenlenen “Taşra Paneli”ne ilgi tıpkı 12 Eylül paneli gibi oldukça fazlaydı. Yine oturacak yer bulamayıp paneli ayakta takip edenlerin sayısı epey fazlaydı. Umut Tümay Arslan’ın moderatörlüğünde gerçekleşen panele Tanıl Bora, Zeki Demirkubuz ve Engin Günaydın Taşra Paneli konuşmacı olarak katıldılar. İki saat kadar süren panelde en çok konuşan isim Zeki Demirkubuz oldu. Demirkubuz temel olarak taşrada karşılaştığı kimi kötü örneklerden söz ederek filmlerinde de çokça vurguladığı gibi insanın her yerde insan olduğunu, mayasında kötülük olduğunu ve taşra ya da şehir fark etmediğini vurguladı. Ayrıca Türk aydınının taşraya bakışını ciddi şekilde yanlış bulduğunu, taşranın idealize edilecek ya da korkulacak bir yer olmadığını da ekledi. Türk sinemasında taşrayı doğru anlatan çok fazla örnek hatırlamadığını da söyleyerek yine edebiyattan kimi örnekler verdi (Demirkubuz’un özel ilgi alanı olan Rus Edebiyatı’ndan özellikle). Tanıl Bora ise temel olarak taşra ile şehrin karşılaşmalarını önemsediğini belirterek Nuri Bilge Ceylan’ın Uzak filminin bu konuda iyi bir örnek olduğunu söyledi. Ayrıca taşra tanımının da sabit bir şey olmadığını söyleyerek mesela İstanbul için Ankara da dâhil Türkiye’nin geri kalanının taşra olarak görüldüğünü, ama örneğin Amerika’nın da tüm Türkiye’yi taşra olarak görebileceğinden bahsetti. Çok fazla konuşmayan Engin

49


Sinema Günaydın ise çoğunlukla kendi deneyimlerinden ve bir dönem taşralı gibi gözükmemek için harcadığı çabalardan ama Vavien filmi ile taşra ile barıştığından bahsetti. Bu arada paneldeki konuşmalar sırasında Zeki Demirkubuz’un Ocak ayında Ankara’da yeni bir film çekeceğini, filmde Engin Günaydın’ın oynayacağını ve filmde yine ucuz bir otelde geçen sahneler olacağını da öğrendik. Demirkubuz, “Şöyle lüks bir otelde geçen bir sahne yazsam, şahane sponsor bulacağım ama olmuyor işte,” derken Ankara’da bulduğu otelin sahibinin senaryoyu istemesini ve okuduktan sonra onay vermesini de ilginç Vavien Panel bir anekdot olarak aktardı. Otel sahibi, bunu otelinde porno film çekilmediğine emin olmak için istemiş… 21:15 – Jean-Luc Godard’ın yeni filmi Film Sosyalizm (Film Socialisme/Film Socialism) festival seyircisi tarafından büyük bir merakla bekleniyordu. Pek çok kişi merdivenlerde oturarak filmi izlemeye razı oldu (ben de onlardan biriyim). Ancak film devam ettikçe salonu terk edenler, merdivenlerde oturanlara da yer açmış oldu. Kişisel olarak sonuna kadar bekleyenlerdenim ama film hakkında bir yorum yapabilecek durumda değilim. Godard son filmlerinde seyirciden ve anlaşılma kaygısından iyice Socialisme uzaklaşmıştı, bu filmde iyice ileri gitmiş. İzlediğimiz şey neydi bilemiyorum ama bilinen anlamda bir film olmadığı kesin. Godard 80 yaşında hâlâ yenilik peşinde ki bu takdir edilmesi gereken bir durum aslında. Üstada saygımızdan, entelektüel kapasitemiz bu filmi anlamaya yetmedi diyerek filmin sonunda olduğu gibi kendi adıma “NO COMMENT” demek istiyorum. Kendim yorum yapmayacağım ancak bu film festival seyircilerinin hakkında ne düşündüğünü en merak ettiğim filmlerden biriydi. Sıkı festival takipçilerinden toparlayabildiğim yorumlar: - Entelektüel sayıklamalar bunlar. - Bir şizofrenin yaptığı filmi izlesek bundan farklı olmazdı. - Ele senaryoyu, önümüze de DVD’yi alıp sahne sahne izleyip, analiz etmek lazım. - İnsanlık durumlarını çok iyi anlatırken, pek çok felsefeyi kendisine göre yoğurup yorumlamış. Festivalde sevdiğim ender filmlerden. - Film beni zorladı ama sevdim. Pek çok kişinin farklı sonuçlar çıkarabileceği bir film. - Gençliğimde Serseri Aşıklar’ı izlediğimde de hiç bir şey anlamamış ve ne yapıyor bu adam demiştim. Bu film de öyle oldu (ki bu yorum filmi seven ve sevmeyen birbirinden habersiz iki ayrı kişiden geldi). Bu filmin kafa karışıklığı ile eve gidip uyuduktan sonra bir sonraki güne hazırlanıyordum. 8 Aralık, Çarşamba: 12:00 – Ve Kısa İyidir bölümünün üçüncü ve son seçkisi. Yine karşımızda başarılı filmler vardı. Seçkinin öne çıkan filmi geçen yıl en iyi kısa film Oscar’ını da alan Yeni Komşular (The New Tenants) idi. Reklâmcılıktan gelen yönetmen Joachim Back, filminde bir apartmana yeni taşınan eşcinsel bir çiftin, taşındıkları dairenin

50


Sinema

geçmişini öğrendikçe kendilerini hem komik, hem de şiddetle yoğrulmuş bir hikâye içinde bulmalarını anlatıyor. Dinamik anlatımı ve zekice senaryosu ile benim de tüm Kısa İyidir bölümündeki filmler içinde 2. sıraya koyduğum film oldu. Kişisel ilk üçüme girmeyi az farkla kaçıran Üç Saat (Tre Ore/Three Hours) ise özel bir izinle sadece üç saatlerini beraber geçirebilen cinayetten hüküm giymiş bir baba ile kızının hikâyesiydi. Bu iki film dışında 1910'da İstanbul’da yaşanan Yeni Komşular köpek katliamını konu alan Hayırsız Ada (Chienne D’Histoire/ Barking Island), 1970'lerin sonlarında Almanya’daki sol örgütler ile ilgili bir kolaj-belgesel diyebileceğimiz Devetabanı (Tussilago) ve aynı adlı masalın Pakistan’a uyarlanmış hali diyebileceğimiz Kırmızı Başlıklı Kız (Skylappjenta/Little Miss Eyeflap) da öne çıkan diğer filmler arasındaydı. 14:15 – Bu seansta izlemeyi seçtiğim Chongqing’de Hüzün (Rizhao Chongqing/Chongqing Blues), yıllar önce terk ettiği ailesine ancak oğlunun ölüm haberini alınca dönen bir denizciyi getiriyor karşımıza. Oğlunun, bir kadını rehin alması ile gelişen olaylar sonucunda bir polis tarafından vurulup öldürüldüğünü öğrenen adam, babalık yapamadığı oğlunun bu hareketi neden yaptığını araştırmaya girişiyor ve bu süreç içinde oğlunun Chongqing arkadaşlarından rehin alınan kadına hatta oğlunu öldüren polise kadar pek çok kişi ile görüşüyor. Adı gibi hüzünlü bir film bu. O hüzne uygun bir atmosferi de var ki filmin en başarılı yönü de buydu kanımca. Özellikle filmin ilk yarısında gerçekleşen olayların nedenlerini çözmeye çalıştığımız kısım son derece başarılıydı. Sonrasında, özellikle adamın diğer ailesi işin içine girince bir miktar klişelere yaslansa da toplamda yine de başarılı ve izlenmeye değer bir filmdi. 16:30 – Günün bir sonraki filmi Adrienn Pal (Pál Adrienn) idi. Filme adını veren bir karakterin film boyunca karşımıza çıkmaması herhalde çok rastlanan bir durum değildir. Adrienn Pal işte böyle bir film. Filmin ana karakteri Piroska adlı kilolu, yalnız başına yaşayan bir hemşire. Özel hayatında yalnız olduğu gibi hastanede de yalnız bir hayat sürüyor. Çalıştığı koğuşun artık hayatından ümit kesilmiş hastaların olduğu bir koğuş olması da bu yalnızlığı daha da ağırlaştırıyor. Piroska’nın baktığı hastalar birer birer Adrienn Pal ölüyor, yerine gelenler de ölümü bekliyorlar. Onun görevi ise bu hastaları son günlerinde rahat ettirmek, temiz tutmak. Bir gün koğuşa Adrienn Pal adlı bir hastanın gelmesi ile olaylar değişiyor. Adrienn Pal, Piroska’nın eski bir arkadaşının adı. Aslında gelen hasta onun arkadaşı değil, sadece isim benzerliği ama bu onun arkadaşını araması için bir tetikleme oluyor. Film boyunca bu arama sürecini izlerken aslında Piroska’nın kendisini aramasına da şahit oluyoruz (hatta ben bir ara Adrienn Pal karakterinin tamamen hayal ürünü bir karakter olduğunu bile düşündüm).

51


Sinema Festivalin pek çok filminde olduğu gibi modern insanın yalnızlığına vurgu yapan filmin yine buna uygun bir temposu var. Yalnızlığı vurgulayan dekor çalışması da cabası. Festivalin iyi filmleri arasında olan Adrienn Pal’den söz ederken başroldeki Éva Gábor’un da adını anmadan geçmemek gerek. Tüm film onun canlandırdığı karakter üzerine kurulu, onu görmediğimiz bir sahne yok gibi bir şey ve o da bu zor rolün altından başarı ile kalkmış. Bu film sonrasında aynı sinemada festival kapsamında olmayan İnsan Hakları Günü ile ilgili özel bir film gösterimi vardı. Onu izledikten sonra Tanıl Bora’nın Vavien filmi ile ilgili söyleşisine de katılma fırsatı buldum. Söyleşide Tanıl Bora, bir gün önceki panelde Engin Günaydın’ın söylediklerine atıflar da yaparak film ile ilgili analizler yaparak taşra konusuna devam etti. 9 Aralık, Perşembe: 12:00 – Festivalin Ankara’daki son gününü de bir kısa film seansı ile açıyordum. 1988 ile 2007 yılları arasında çekilmiş yedi adet Yeni Zelanda kısa filminden oluşan bu seçki gerçekten çok başarılıydı. Belli ki ülkenin seçme kısa filmleri seçilmiş. Bir kısmı sonradan uzun filmlerde de başarılı olmuş yönetmenlerden (mesela Whale Rider’ın yönetmeni Niki Caro) gelen filmler farklı türlerin başarılı örneklerini karşımıza getiriyordu. Barda (The Lounge Bar) ve Lemminglere Yardım (Lemming Aid) başarılı komedi örnekleri iken, Eviye (Kitchen Sink) lavabonun deliğinden Lemming Aid çıkan bir adamı anlatan, David Lynch filmlerini andıran fantastik bir kısa filmdi. Yaralı bir paraşütçü bulan bir kadını anlatan Kesin Yükseliş (Sure to Rise) ile okul çağındaki bir kızla okulun hizmetlisi arasındaki iletişimi anlatan Bay Tupaia’dan Mesajlar (The Graffiti of Mr. Tupaia) ise dramatik yönü ile öne çıkan filmlerdi. Harika Bir Balayı (A Very Nice Honeymoon) gerçek bir hikâyeyi anlatan belgesel niteliğinde bir animasyon iken seçkinin en iyisi Yaşam Suyu (Eau de la Vie) idi. Bu başarılı film, seçkin bir topluluğun içine yeni giren Catherine’nin onlarla lüks bir restorandaki akşam yemeklerini anlatıyordu. Restoranın özelliği müşteriler leziz yemeklerini yerken bir yandan da kapalı cam bir kutu içindeki bir adamın yavaş yavaş boğulmasını izlemeleridir… 14:15 – Ekim (Octubre/October), bir tefeci olan Clemente’nin bir ay içinde değişen yaşamını anlatıyor bize (filmin adı olan Ekim de o bir aydan geliyor). Clemente, para verdiği insanları zerrece önemsemeyen bir adamdır. Bir gün birlikte olduğu fahişelerden birinin, evine bir bebek bırakması ile her şey değişir. Başta önemsemese de giderek bu bebeğe bağlanan Clemente’ye komşusu Sofia da yardım eder. Kaçınılmaz olarak bu iki kişi arasında bir yakınlaşma da doğar. Aslında film konusuna bakıldığında işinden başka bir şey düşünmeyen bir adamın hayatına bir Octubre çocuk ya da bir kadının girmesi ile hayattaki asıl değerleri bulmasını anlatan Hollywood filmlerinin bir versiyonu olarak duruyor. Doğrusu bunda gerçeklik payı da

52


Sinema

var. Ama Vega kardeşler neyse ki daha incelikli bir filme imza atmışlar. Bu tip filmlerin başarılı bir örneği. Ancak keyifle izlense de çok fazla iz bırakacak bir film değildi. 16:30 – Tayland sineması son yıllarda adından söz ettiren bir sinema olarak dikkat çekiyor. Özellikle Amcam Önceki Hayatlarını Hatırlıyor’un Cannes’da Altın Palmiye kazanması Tayland sineması için büyük bir adım oldu. Festivalde bir sonraki film Sıradan Bir Hayat (Jao Nok Krajok/Mundane History) da aynı ülkeden gelen bir yapım. Filmin başında tekerlekli sandalyeye mahkûm olmuş aksi ve mutsuz bir genç ve onun hastabakıcısı ile tanışıyoruz. Beklenebileceği gibi başta araları soğuk olan bu iki adam giderek birbirlerine yaklaşıyorlar ve aralarında bir dostluk kuruluyor. Ancak film sadece bundan ibaret değil. Belli bir noktada her şey değişiyor ve film evrenin oluşumunu anlatmaya başlıyor, doğu felsefesine dalıyor ve bizi (muhtemelen) gerçek bir doğuma götürüyor. Film bu yöne doğru saptığında doğu felsefesine hâkim olmak filmden alınan zevki arttıracaktır. Çünkü tıpkı Amcam Önceki Hayatlarını Hatırlıyor filminde olduğu gibi bu felsefeye fazlasıyla gönderme yapıyor ve bu konuda yeterince donanımlı olmayınca tüm bu göndermeleri anlamak zorlaşıyor. Yine de başarılı bir film olduğu söylenebilir. 18:45 – Festivalin benim için son filmi Bibliyotek Pascal (Bibliothèque Pascal) idi. Festivalin son günü olduğu için o zamanda kadar izleyenler epey vardı ve ilginç bir film olduğunu söylüyorlardı. Salonun dolu olması nedeniyle yine merdivenlere oturarak filmi izlemeye giriştim. Mona yurtdışına giderken kızını geride bırakan yalnız bir annedir. Döndüğünde sosyal görevliye aradan geçen zamanda neler yaptığını anlatıp kızını geri alabilmek için onu ikna etmek zorundadır. Biz de Bibliothèque Pascal Mona’nın geçirdiği bu zamanı onun bakış açısı ile izleriz. Aslında karşımızdaki hikâye gençliğinde bir adama tutulup ondan çocuğu olan, sonra yalnız kalan bir kadının seks ticareti zinciri içine düşmesi. Bildik bir hikâye yani. Ama anlatım tarzı hiç de bildik değil. Belki Mona’nın kendi başına gelenleri yumuşatmak isteğinden, belki de gerçekten bunlara inandığından dolayı sosyal görevliye öyle bir hikâye anlatıyor ki adeta sürreal bir masal. Ama bu durum seyirciyi zorlayan bir hal de almıyor. Gayet anlaşılır ve gerçek hayatta nelere karşılık geldiği çözülebilir bir masal bu. Aynı zamanda son derece zekice kurulmuş ve başarılı bir şekilde çekilmiş. Macaristan’ın Oscar’lara göndermek için bu filmi seçmesine şaşamamak gerek. Gayet başarılı bir yapım. Üstelik festival sonunda SİYAD ödülünü de aldı. Böylece bir festival daha benim için geride kalıyordu. Pek sevdiğimiz festival ekibini Artvin’e uğurlarken bir sonraki festival hangisiydi diye düşünmeye başlamıştım bile.

Hasan Nadir DERİN http://sinemamanyaklari.com/

53


Çizgiroman İnceleme

Yenilenen Efsane SUPERMAN Superman hikâyesini bilirsiniz, uzaydan gelen insanlar arasında saklanan bir kahramandır. İyilik ve doğruluk için mücadele eder. İnsanlığın büyük ideallerinin yansımasıdır. Modern zaman efsanesidir, aklıyla her sorunu çözebilir, uçarak yardıma gelir. Oysa Superman'in başka türlü olması da mümkündü. Jerry Siegel ve Joe Schuster (SUPERMAN’in yaratıcıları) iki binli yıllarda yaşasaydı şimdinin halini yansıtacaktı. Çizgi romanın altın yıllarında yaratılmış bir kahraman olmasaydı, iki bin onda yaratılsaydı nasıl olurdu? İşte Stracynski Wonder Woman'dan sonra Superman'e de yeni bir efsane oluşturuyor. Onun yetenekli ellerinde geçmişte kitleleri peşinden sürükleyen kahraman hamuru yeniden yoğruluyor. Baştan şekillendiriyor ve şimdinin gençlerinin daha kolay anlayacakları bir hale getiriyor. Onun Superman'ini zamanımızın bir yansıması olarak görürsek aslında pek de iyi bir çağda yaşamadığımız aşikâr. Kararsız bir adam yeni Clark Kent. Yetişkinliğe yeni adım atmış her ergen gibi ne yapacağını bilemiyor öykünün başında. Yeteneklerinin farkında ve bunu saklamak istemiyor. O insan olmak istiyor, özel bir insan olmanın peşinde. Amerikan futbolu elemelerinde Metropolis'in takımın koçunun gözüne giriyor. Nasıl oynadığını görünce menajerler

54


Çizgiroman İnceleme

aceleyle boş bir sözleşme hazırlıyorlar. Büyük bir araştırma geliştirme firmasına iş başvurusu yaptığında zekâsı ile kendisine hemen iş teklif ediliyor. Clark Kent başka görüşmelere de gidiyor. Superman kostümü dolabında çantasının içinde beklerken o spordan, iş dünyasına birçok görüşmede kendini ispatlıyor. Clark'ın kendini arayışını okumak, tanıdık birinin hayat mücadelesini izlemek gibi. Olasılıkları görüp, potansiyeli bilip Clark'ın ulaşmaya çekinmesini okumak kahramanlık ve kimlik hakkında sorular sorduruyor. Özünde Clark Kent'in ne olmak istediğini bilmemesi üzücü, bir bakıma da belki çağımızın sorunudur. Ne de olsa şimdilerde Türkiye'de bile ne yapacağını bilmeyen insanlar yok mu? Stracynski Superman'in kimlik arayışını sorgularken bizlere de Clark'ın sorusunu sorduruyor. Bir uzaylı saldırısı, Superman'in neden dünyaya geldiği ve nasıl bulunduğu, buzlar altındaki kalesi gibi öğelerin anlatımından sonra Clark Kent Daily Planet'taki işine başlıyor. Ancak okuyucu Superman, Clark Kent kostümüne büründüğünde kahramanın hayatının sonuna kadar maske takmayı kabul ettiğini görüyor. Bu da Superman efsanesine tam iki bin onlara özgü bir yorum kazandırıyor. Artık Superman'e dönüşen Clark Kent yerine, Clark Kent'e dönüşen Superman var. Sizce bu çağımız için ne anlatıyor olabilir? Unutmadan gezegenler durup dururken patlamazlar, hep bir sebebi vardır. Gökçe Mehmet AY turkcebkf.wordpress.com

55


Deneme

Bakırköy Egemen ve Rüstem’e ithafken Kollarımı kavuşturmuş, arada paltomun boğazını sıkarak üşümemi engellemeye çalışıyorum. Kaşlarım öylesine çatık ki girdiğim bir mağazada denediğim hırkanın üstümde nasıl durduğunu görmek için aynaya baktığımda fark ettim. Birazdan belimde silahımla haraç kesmeye gidecekmişim gibi bir halim vardı. Oysa ne birisini dövecek ne de ağız dalaşına girecek gücüm vardı. Küskün bir çocuğun çaresizliğine karışmış hırçınlığı gibiydi. Aslında sadece askere gidecek olan dershane arkadaşım Egemen’in askere gitmeden önce son bir kez görmek için gelmesini bekliyordum. O, treni kaçırmış bir sonrakini beklerken ben de meydanda bir aşağı, bir yukarı dolaşıyordum. Bakırköy’ün benim için hep özel bir anlamı olmuştur. 2005 senesinde İngilizce öğrenmek için 1 sene ve üniversiteyi AÖF olarak okuyup, ağır derslerim için 3 sene gittiğim dershane oradaydı. Geçtiğimiz haziran ayında okulu bitirmekle beraber öğrencilik, dolayısıyla da dershane hayatım bitmişti. Geride bana bir sertifika, bir diploma ve unutamayacağım arkadaşlarımla gittiğimiz yerlerin anıları kalmıştı. Çocuk gibiydik tanıştığımızda. Biz üç kafadar beraber sadece dershaneye gitmemiş bir dönem hayatlarımıza karışmıştık. Soğuk havalarda sıcak mekânlar arayıp üstümde emanet gibi dursa da Rüstem’in “Üşüdüysen giy,” dediği kışlık hırkalarını giymiş, onu bolca üşütmüş, yazınsa sahilde kayalıkların üstünde oturma savaşı verip, uçamayan martılara çokça gülmüştük. Ders başlamadan karnım acıkıp ta onların “Biz tokuz,” diyerek girdiğimiz pastanede benden çok yiyip, tepsiyi önlerinden zor aldığımız ve daha sayamayacağım bir sürü anıyı bırakmıştım. Onların dışında Bakırköy’e gitmek demek meydandaki D&R’a gitmek demektir benim için. Her gidişimde, uğradığım ilk yerdir orası. Hemen girişteki müzik, film, oyun, CD’leri DVD’leri hemen aşağı katında kitap ve sırayla incelediğim mizah, çizgi roman bölümü. Otobüsten inip hızlı adımlarla kalabalığı yararak sabırsızlıkla içeri girip kapının sağ tarafındaki mizah dergilerine bakacak sonra hemen filmlere ve yeni çıkan albümlerin CD’lerine bakacaktım. Ama öyle olmadı… İçeri girdiğimde gördüğüm tek şey göz alabildiğine kitaptı. Sistem tamamen değişmiş, kasanın yeri dâhil her şey aynaya bakar gibi değişmişti. Daha da üşüdüğümü hissettim. İlk defa beni itmişti orası. Oysa ne fark ederdi değil mi ama öyle değildi işte, ben hep o bölümü o şekilde gezmeyi seviyordum ve saatlerce gezebilirdim içerde. Büyüsü kaçmış gibiydi hatta bir halk kütüphanesi gibi sessiz ve sakindi. Eskisi gibi cıvıl cıvıl da değildi. Çok durmamış, çalan telefonumla Egemen’in geldiğini anlamış, hemen çıkmıştım. Trenin gelmesiyle koşar adım bana doğru gelmekte olan arkadaşıma doğru yürüdüm. Mutluydu çünkü iyi bir yere gidiyordu. Kafasındaki tüm endişelerden kurtulmuş gönül rahatlığıyla akraba ve arkadaşlarıyla vedalaşma faslını da benimle beraber yavaş yavaş bitiriyordu. Rüstem, çalıştığı için gelememişti. Hafta içi de ben çalıştığım için bana uymuyordu. Çok değil sadece 6 ay olmuştu okul biteli, aradan yıllar geçmemişti ki neden bu kadar çabuk hızlı ilerliyordu bir şeyler. Ben de okurken aynı anda çalışmaya başlamıştım ama okumak bana sevmediğim işimi unutturmaya yetmiş, en azından umudum olduğunu düşündürmüştü. Bir yıllık iş stresi, mezun olmamla birlikte su yüzüne çıkmaya başlamıştı. Kısacası biz ne ara büyümüştük ve o çok meşhur “hayat galesi” denen derde düşmüştük. Askerlik, iş hayatı… Ve belki de önümüzdeki birkaç

56


Deneme

sene içinde gideceğimiz düğünler, “hayırlısı olsun” a gidilecek bebekler… Ne kadar uzak gibi gelirdi bazen. Şimdiyse zamana yenildiğimiz anlardan biriydi. İki saat sohbet ettik. Hep aynıydık aslında, araya ne kadar zaman girerse girsin, yaşadığımız olaylar bizi ne kadar değiştirirse değiştirsin biz hiç değişmemiş olmayı umarak aynı şeylere gülmeye devam ediyorduk. Onu yolcu ettikten sonra buz gibi kesen soğukta dolaşmaya devam ettim. Kaşlarım daha da çatık gibiydi. Çok kış geçirmiştim Bakırköy’de ama hiçbirinde bu kadar üşümemiştim. Hiçbirisinde bu kadar büyüdüğümü hissetmemiştim. Ve belki de ilk defa o kalabalıkta bu kadar yalnız olduğumu hissetmiştim. Her şeye inat ne bir dergi ne bir aksesuar ne de başka bir şey almadan dönüyordum eve. Resmen çocuk gibiydim, kollarımı kavuşturmuş “Bana ne işte, istediğim gibi değil ki hiçbişeyyy,” der gibi bekliyordum. Durak her zamanki gibi kalabalıktı. İki katlı 76 Beylikdüzü Bakırköy otobüsü hemen gelmişti. Üst katta boş bir yer bulmuştum. Ama kulaklığımı evde unutmuştum, dönerken müzik dinleyemedim. Evet, ilk defa bu kadar sevmemişti beni Bakırköy, ilk defa küskün yolluyordu beni. Neler yaşadığımı, neler kazandığımı, nelerle mutlu olduğumu, bazen nelere ağladığımı düşündüm burada. Ve ne yazık ki hayatımda hiçbir şey o dönemlerde ki gibi kalmamış, her hafta sonu aynı kararı verip, aynı her pazartesi aynı sendromu yaşamak üzere dönüyordum eve. Yüzümde tuhaf bir gülümseme. Neyse ki yakında vizyona girecek olan “Eyvah Eyvah 2” için yine Bakırköy’de sinema için anlaşmıştık Rüstem’le. İlkini yine birlikte izlemiştik ve bunun için dersten kaçmıştık. Çetin Hoca’nın dersiydi hem de. Yazımı bitirirken merak sarmıştı beni. Tanıdık geldi mi yazdıklarım acaba okuyanlara diye düşündüm. Benim için bir İstanbul semtiydi. Ya sizin için? Belki bir şehir, Bir semt, Bir ev, Bir oda, Bir bahçe, Bir okul, Bir üniversite, Bir iş yeri, Bir hayat… Neresi olursa olsun, hayat adım adım yürüdükçe bazen durup geriye bakma ihtiyacı hissettiriyor. Yaşanan güzel anıları hatırlamak bazen de oraya geri döndüğünde aynı şeyleri bulmak istiyor ama bu mümkün olmayınca da kızıyoruz zamana. Şimdi ben indiğim duraklarda ne yazık ki bir daha geri dönemeyeceğimi bile bile ardımdaki yaşananlara kısık gözlerle bakıyorum daha iyi görebilmek için. Sonra önüme dönüp nelerle karşılaşacağımı düşünerek şaşkın ama umutlu gözlerle bakıyordum ileriye. Bir sonraki durakta başım daha dik ve ileriye daha hevesle bakmayı umut ederek… Merve VERAL merveden_95@hotmail.com

57


Sinema

Kendi dünyasında yaşayan herkes delidir. Yani başkalarından farklı olanlar… Veronica ölmek istiyor adlı romandan.

Delilik, sürekli aynı şeyleri yapıp farklı sonuçlar beklemektir.

Albert Einstein

İlaç zamanı… Hemşire Ratcher her gün olduğu gibi tüm düzenlemeleri yaptıktan sonra yüksek oktavdan verdiği klasik müzik yayınını başlatır ve mikrofondan seslenir. İlaç zamanı… Bir akıl hastanesinde çalışmaktadır ve günlük program onun için vazgeçilmezdir. Hastalar camlı bölmeye yaklaşıp kabul etseler de etmeseler de ilaçlarını almaya mecburdurlar. İşte tüm bu akıp giden dingin rutinin arasına kahkahaları ve sosyopat bakışları ile Mcmurphy girdiğinde hiçbir şey artık eskisi gibi olmayacaktır. En azından bir müddet… Randall Patrick Mcmurphy, yaş otuz sekiz. Hapishane görevlileri onun deli olup olmadığının anlaşılması için akıl hastanesine gitmesine karar verirler. Bir arabaya bindirilip elleri belinden zincirlenerek hastaneye getirilir. Zincirleri ilk çözüldüğünde çığlık çığlığa bir sevinç duyar genç adam ve bunu göstermekte de sakınca bulmaz. Sonra doktorun odasına götürülür. Ve doktor sorar; bayım gerçekten deli olduğunuzu

58


Sinema

düşünüyor musunuz? Mcmurphy önce biraz düşünür sonra gerçekten bilmiyorum der. Çok kavga edip fazlaca sevişmek sizce delilik mi? Birçok kavgaya karışmış ve toplum düzenini bozduğu için hapse atılmıştır. Orada da bir takım kurallara uymamış yani tanımlandığı gibi uyumsuz davranışlar sergilemiştir. Aslında bir parça da tembellik ettiği söylenebilir. Sonuç olarak onun deli mi yoksa kasıtlı bir uyumsuz mu olduğuna karar vermek gerekmektedir. Akıl hastanesinin terapi yapılan ve hastaların sözde serbest zaman geçirdikleri yere ilk adımını attığında aslında bu insanların deli olmadığını anlar. Onlar, topluma uyum sağlayamamış ve hassasiyetlerine saygı duymayan insan güruhunun arasında yaşamak istemeyen bir takım dışlanmışlardır. Kimisi, karısının sadakatsiz olduğuna kendini inandırdığı için oradadır. Kimisi, sevdiği kıza aklının her köşesinde evlenme teklif etmiş fakat bunu gerçeğe yansıtamayacak kadar çekingendir. Kimisi, belli istekleri yerine gelmeyince kontrolünü kaybetmektedir. Sonuç olarak hiçbir aslında deli değildir. En azından dış dünyaya zarar verecek kadar. Kendi kararları ile ordadırlar. Çünkü dışarıya çıkmaya hazır değillerdir. Mcmurphy işte tam bu noktada onlara özgürlüğün tadını anlatmaya karar verir. Koca bir su tankını kaldırmak için bahse girdiğinde ve yapamadığında başını dik tutar, konuşur. En azından denedim. Onlara seçme hakkı vermek gerektiğini düşünür ve bir futbol oyununu televizyonda seyretmek için kuralcı hemşireye kafa tutar. Oy kullanalım der. Kaybetmeyi kabullenemeyip sonunda boş ekranda kendi hayali oyununu kurup yine de onlara seyrettirmeyi başarır. Yapılan tedaviler ve en küçük başkaldırmada verilen şoklara rağmen o en azından seçme şansı olduğunu kanıtlamak ister. Sonuna kadar denemeyi bırakmaz. Film 1975 yapımı ve tarihte korunması gereken filmler arasına girmeyi başarmış 113 dakikalık, aynı isimli kitaptan uyarlanan bir drama. Bazı yerlerinde gülseniz mi ağlasanız mı karar veremiyorsunuz. Filmin yönetmenliğini çek asıllı Milos Forman üstlenmişti. Bu film en iyi erkek ve kadın oyuncu dâhil toplam beş Oscar almıştı. Oyunculuk performansı açısından da aldığı ödülleri hak eden bir başyapıt… Jack Nicholson, Danny De Vitto ve Louise Fletcher’ı muhteşem performanslarını ile izleme fırsatını yakalıyoruz. Her biri bu filmden sonra yıldız oyuncu olmayı hak ettiklerini de kanıtlamışlardır. Film bir adamın deli mi akıllı mı olduğunu kanıtlamaktan ziyade toplumsal yaptırımlar ve dayatmaları da sorgulamaktadır. Bir adamın gözünden bir düzeni sorgulamaktadır. Düzene kayıtsız şartsız uymak mı yoksa uymamak mı? İşte tüm mesele bu… Hollandalı bilgin Erasmus mutluluğa erişmek isteyen insanlara yeni bir yol gösteriyor. Delilik yolu… Şöyle diyor: İnsanlar akla ne kadar bağlanırsa, mutluluktan o kadar uzaklaşırlar. Davranışlarını akla göre düzenleyenler, delilerden daha deli olduklarından insanlıklarını unutur, Tanrı’ya özenirler. Ey ulu Tanrılar, kendilerine deli, akılsız, budala, avanak gibi güzel adlar verilen kişilerden daha mutlu kişiler var mıdır yeryüzünde? Farklı olmak bir hastalık mıdır? Sorgulamak ve ya kendi başına olmayı dilemek? Mutlu seyirler… Melahat YILMAZ melaniecim@hotmail.com

59


Öykü

Mükemmel Suç Bence gerçek suç, ya da mükemmel suç diyelim, ancak iz bırakmadan yapılandır. Bay Kestirme ile tanıştığımda henüz mükemmel suç diye bir şeyin var olacağına inanmıyordum. Ama yaşadıklarımdan sonra, inanmaktan başka şansım kalmadı. Bay Kestirme, bana aşk acısını kesip atmam konusunda şaşırtıcı bir biçimde yardım ettiğinden beri, huzurlu, mutlu ve normal bir hayat yaşadım. Ölümüme sayılı günler kala, geçmişte bıraktığım bu garip öyküyü yazmak zorundayım. Kolay mı? Koskoca bir ömür içine fazlası ile tuhaf hatıraları yıllardır sır diye sığdırdım. Şimdi ölüme bu kadar yakınken anlıyorum ki, bunları anlatmazsam gözlerim açık gidecek. O zaman dinle sevgili okuyucu, dinle ve karar ver. Âşık bir kadını yaptıklarından ötürü suçlamak mümkün müdür? * * * Reyko'nun, duraklayarak konuşmasına, gözlerini bir kaçırıp bir sabitleyerek beni şaşkına çevirmesine vurulmuştum. Kendine güvenen biri değildi. İyi, ukalaları oldum olası sevmezdim zaten. Dağınık, serseri görünüşlüydü. Efendi adamlardan haz etmediğim için tam bana göreydi. Ve bir de gözleri vardı tabii... Ah, gözlerini size nasıl anlatayım? Gözleri erik gibiydi namussuzun. Parıl parıl, simsiyah ateşten iki erik sanki… İçinde lav desem değil, kor desem değil, sönmeyecek bir ateş gördüm; gördüğüm anda da anladım ki ben bu adama yanığım! Neyse ki, tek başıma yakmayacaktı kader beni. Reyko da bana karşı boş değildi. Bir yandan kirli tırnaklarını kemirirken bir yandan da beni sevdiğini gevelediği gün, deniz kıyısında oturuyorduk. Tam güneşin battığı anı seçmesi, romantik dürtülerinden miydi yoksa tamamen bir tesadüf müydü hiç bilemedim ama ellerimi tuttuğu anda nefesim kesilmişti. "Reyko..." dedim. Ah, bu tuhaf ismine, uyuz kılığına, çıtkırıldım hallerine rağmen, diye geçirirken içimden, "Ben de seni seviyorum" Taze sevgilim mesut mesut gülümsüyor, güneşin turuncu yansımaları güzel gözlerinde halkalar halinde dans ediyordu. İlk öpücüğümüzü de hiç hız kesmeden şak! diye gerçekleştiriverdik. Böylece aşk dolu, mutluluk dolu, sarhoşluk dolu günler başlamıştı. Reyko benim dozunu kaçırdığım bir tür içki gibiydi. O kadar sarhoştum ki, ne ara benden sıkıldı, ne ara beni aldatmaya başladı ve ne ara benden ayrılmaya karar verdi anlayamadım. Beni o izbe, pis, karanlık barda, ne söylediğini anlamak için üç kere tekrar edeceği kadar korkunç bir gürültünün içinde terk ettiğinde, kendimi bir çizgi film karakteri gibi hissettim, sanki üzerime dev bir örs düşmüştü. Sanki bir dağın altında kalmıştım. Kulak zarım müziğin tecavüzü ile davul gibi titrerken, Reyko ellerimi dostane bir biçimde

60


Öykü sıkıp, “İyi şanslar,” dilekleri ile bana veda etti. Evet, Reyko ile olan aşkımız, iki paragrafa sığacak kadar kısa sürmüştü. Ama ben ona her şeyimi vermiştim, çekip gitmesine hazır değildim! Hayatında eline bir defa Ferrari'ye binme şansı geçmiş bir gariban gibi, gazı köklemiş de köklemiştim. Şimdi yalınayak, sersem sepelek, Reyko'suz, yolun kenarında kalıvermiştim. Ne yapacaktım bundan böyle? Ne yollar yoldu artık, ne insanlar insan, ne evim ev, ne yemekler yemek… Hiçbir şey eskisi gibi değildi. Sağa baksam tıkanıyordum, sola baksam midem bulanıyordu. Önüme bakınca, daha çok ağlıyordum. Böylece yukarıda, tavanda bir noktaya bakmayı alışkanlık haline getirdim. Laf aramızda, bu alışkanlıktan ömür boyu kurtulamadım… Reyko'dan ayrılalı bir ay olmuştu, ben hâlâ depresyondaydım. Tek öğünüm demli çay: sabah çay, akşam çay. Yemekler boğazımdan geçmeye görsün, gözyaşlarım öbek öbek toparlanıyordu yanaklarımda. Pencereye bakıyorum, aklıma bana yaptığı kâğıttan uçak geliyor. Yakalayıp açıvermiştim de, aşkımızı anlatan bir şiir çıkmıştı içinden... Kapıya bakıyorum, eşiğine bıraktığı çiçek geliyor gözümün önüne: zilimi çalıp kaçmıştı hınzır, nasıl şaşırmıştım kapımın önündeki sahipsiz çiçekleri görünce! Aptaldım… Reyko'yu içten içe küçümserken, o beni üç günde tanıyıp benden sıkılmıştı işte. Kucağımda ona olan sevgimle kala kalmıştım. Bu acı dolu günlerimin içime yığdığı çöpleri, yine Reyko'nun bana hediye ettiği bir deftere dökmeye başladım. Defter kucağımda, bütün gün aklıma ne gelirse, yazdım, yazdım, yazdım. Yazdıkça rahatlıyordum. Yazdıkça sanki Reyko'nun içimde bıraktığı bütün zehir, içimden akıp onun bana getirdiği bu deftere yapışıyordu. Tam da biraz rahatlamış, daha beteri olamaz ya derken, çenesi düşük, olmaz olasıca arkadaşlarımdan birinden duydum ki; Reyko yeni bir sevgili edinmiş kendine. Ah, bu tiplere oldum olası sinir olurum zaten. Bir insan, bitmiş ilişkilerin yıkıntısı altından kendi arama kurtarma ekibi ile çıkmaya çalışırken, bu zevatlar adamın üzerine molozu boşaltıverirler taşıdıkları haber ve laflarla. Üç kuruşluk akılları ile kendilerince sizi aydınlatır, haberdar ederler gelişmelerden, ama onca kazdığınız moloz, üzerinize yıkılmıştır gene, nafile. Daha içimdeki gel-git bu boşboğazın getirdiği haberi süpürüp sindiremeden, ikinci bir tanesi, bana Reyko'nun bu yeni sevgilisi ile daha benimle görüşürken seviştiğini yetiştiriverdi. Eh, siz de onaylarsınız ki, bu çok fazlaydı! Huzura giden yola çıkmalıydım artık. Reyko diye biri yoktu hayatımda, olmayacaktı da: Geçmişte kalmıştı. Ancak ben onu geçmişte bırakmak istiyor olsam da, haberleri, dedikoduları, yediği öbek öbek haltlar habire karşıma çıkıyordu. Hiç evden çıkmasam, bulunduğum şehirden uzaklara dahi taşınsam, gelecekti o laflar peşimden. Reyko'yu ve beni tanıyan herkesi öldürüp, sessizliğe kavuşmayı hayal ederken, aklımda ay altında parlayan çakıl taşları gibi bir fikir belirdi: Reyko'yu öldürmeliydim! Evet, Reyko'yu öldürmeliydim, böylece iki ah-vah haberinden sonra, o bir rahmetli, bense bir karadul olarak yeni, tertemiz, dezenfekte edilmiş hayatıma devam edebilirdim. Reyko'yu öldürmeliydim. Ama nasıl? Kolay değil, onu öldürüp de yakalansam, bu sefer bir ömür hapishanelerde suçun ve aşk acısının gölgesi ile çürümek vardı işin ucunda! Hayatta en çok güvendiğim insan olan, kardeş yerine koyduğum Kuzenim Selma'ya açtım bu düşüncemi. Gözlerini kıstı, bana kızacak, “Kendine gel kızım, katil mi olacaksın elin pezevengi için?” diye paparayı atacak sandım. Ama Aslan Selma, yüzümü kara çıkarmadı. Kulaklarını arkaya yatırmış bir kedi gibi, “Bir düşünelim bakalım,” deyiverdi. Bir hafta kadar sonra, Selma, elinde uçuk yeşil renkli bir zarfla bitiverdi kapımın önünde. Baktım elleri terlemiş, yüzü heyecanla parlıyor. O an anladım, derdimin devası bu zarfın içinde. Elime zarfı tutuşturup yanağıma bir öpücük kondurdu. “Haydi Kuzen,” dedi. “Dünyanın en iyi Kiralık katilini buldum sana. Üç maaşın gidecek ama olsun, kurtulacaksın o pislikten! Sana iyi şanslar!” dedikten

61


Öykü sonra rüzgâr gibi kaçtı gitti. Selma'nın esintisi daha geçmeden, zarfı adeta parçalayarak açtım. İçinden soluk sarı renkli, gösterişsiz, eski mi eski bir kartvizit çıktı. Çoktan solmuş altın çerçeve içinde, el yazısı harfleri ile "Bay Kestirme" yazıyordu. Hemen altına ise, "Çözüme kestirmeden gidin: 0 532 *** ** **"." Hayretler içinde kalmıştım, kartın arkasını çevirdim. "İşinin ehlidir. Profesyoneldir. Güvenebilirsiniz. A." yazıyordu. A kimdi, Bay Kestirme neyin nesiydi, hiçbir fikrim yoktu ama yine de hızımı alamayıp telefona sarıldım. İki çalıştan sonra boğuk bir kadın sesi açtı telefonu. Arkada ise, sanki 35 tane maymun çiftetelli oynuyormuşçasına bir curcuna vardı, maymun sesleri geliyordu resmen! “Alo, buyurun?” dedi kadın soğuk soğuk. “Eee… Şey ben, Kestirme Bey ile görüşmek istiyorum,” derken, soğuk soğuk terlemeye başlamıştım bile. Keşke telefon etmeden önce biraz ne diyeceğimi düşünseydim! Benim için birini şişlemenizi istiyorum mu diyecektim? Beni bu dertten kurtarın diye ağlayacak mıydım? diye düşünürken, kadın cevap verdi: "Hmm… Sonuca kestirmeden mi ulaşmanızı söylediler acaba?" Neredeyse ağlayarak "Evet…" dedim. "Beni kestirmeden götürün." Kadın bilmiş bilmiş "Hmm.."ladı tekrar. "Bir saniye, bekleteceğim," dedikten sonra, kaç saniye geçti bilmiyorum ama bir anlık sessizlik sonrasında kadınsı bir erkek sesi ile baş başaydım. "Merhaba. Ne kadar kestirmeden gitmek istersiniz acaba?" diye cıvıldadı ses. Bu Bay Kestirme miydi? Bu renkli, neşeli ses kafamdaki kiralık katil imajına hiç uymuyordu. Ama artık dereye bacağımı sokmuştum bir kere, dönüş yoktu. Karşıya geçecektim. "Direkt gitmek istiyorum. Tek vasıtayla. Mümkünse bıçak. 28 yaşında, erkek. Adı..." "Bir saniye! Siz nesi oluyorsunuz, öğrenmem mümkün mü?" "Ah…" Yalan söylemenin lüzumu yoktu. Ona güveneceksem, o da bana güvenmeliydi. "Ben eski sevgilisiyim zat-ı muhteremin." Şen bir kahkaha attı. "Erkekler… İnan şekerim, bunlar olmasa aç kalırım. Her neyse, devam et tatlım. Adını, eşkâlini, adresini alayım?" "Adı Reyko Balçık. *********** sokak ** numara, * kat, ********. 1.70 boylarında, ince yapılı. Saçları omuzlarında, kumral. Gözleri siyah." Böyle sattım işte Reyko'yu. Kestirme, bana banka hesap numarasını vermiş, ben Selma'yı tahminlerinde yanıltarak toplam 4 maaşıma denk gelen bir miktarı Kestirmeye transfer etmiştim. Bana verdiği talimattaki gibi, yaptığım işleminin açıklamasına, "R. için yardım" yazdım. Sırada beklemek vardı; o ana dek yaptığım en zor iş. Hayatımda hiç beklemediğim kadar büyük bir hevesle boşboğaz arkadaşlarımın ziyaretlerini ve telefonlarımı bekler olmuştum. Kimse şüphelenmesin diye Reyko ile ilgili en ufak bir şey sormaktan kaçınıyordum, Bay Kestirme'nin mükemmel suça ulaştığını nereden bilebilirdim ki? Kendi kendimi adeta yiyordum, Tüm günlerim Reyko'nun ölüm haberini beklemekle, gecelerimse kabuslarda "İşte o vicdansız katil!!" diye beni gösteren parmaklardan kaçmakla geçiyordu. Ama Reyko'nun ölüm haberi hiç gelmedi. Onun yerine, bir salı sabahı işe giderken, kapımda yine fosfor yeşili bir zarf buldum. Zarfta "Çubukkule Caddesi 12 numara. Bugün öğlen 3’te." yazıyordu. "Kestirme!" dedim içimden öfkeyle. Beceriksiz herif, kesin vazgeçmişti Reyko'yu temizlemekten. Paramı geri verecekti herhalde! O gün öğlen 3'e kadar zaman geçmek bilmedi. İşten izin aldığım gibi kendimi Çubukkule Caddesine attım. 12 numaralı apartmanın önüne geldiğim gibi otomatik kapı kendiliğinden açıldı. İçeri girdim, ilerlesem mi ilerlemesem mi bilemezken, asansörün iniş sesini duydum. Herhalde asansöre binmem gerekiyordu. Tereddüt edecek sabrım kalmamıştı, asansöre biniverdim. Biner binmez de, benden iki baş uzun, yılışık

62


Öykü yılışık sırıtan kocaman bir adamla burun buruna geldim. Fena halde korkmuştum. Telefondaki o sırnaşık ses, "Senin iş tamam!" deyip kahkahayı koyuverene kadar, karşımdakinin Kestirme'nin ta kendisi olduğunu anlayamadım! "Al bakalım," diyerek bana ufak bir nesne uzattı. Ben elime bıraktığı şeyi evirip çevirirken, çıkıp gitmişti bile. Asansörün ışığı sönene kadar elimdekinin ne olduğunu anlamaya çalıştım. Normalde zihnim hızlı çalışır ancak takdir edersiniz ki bir kiralık katil ile 1 metrekarelik kapalı bir kutunun içinde karşılaşmak beni sarsmıştı. Tüm bu heyecanın üzerine, elimdekinin alelade okul silgisi olduğunu görünce, epey canım sıkıldı. Kandırıldığımı, hatta işletildiğimi düşünerek kös kös işe döndüm. Fakat beklediğim haber bir türlü gelmek bilmiyordu. Bir gün geçti, bir gün daha, fakat hiç haber yoktu. Selma ile beraber elimdeki karttaki numarayı aramayı denedik defalarca, fakat açılan telefonda maymun sesinden başka bir ses duyamayınca ondan da vazgeçtik. Büyük bir umutsuzlukla dolandırıldığıma karar vermiştim ki, Reyko'nun kayıp olduğu haberi, sevgili boşboğazlarımdan birinin endişeli cıvıldaması ile önüme düşüverdi. Reyko kayıptı! Aylardır ilk kez yüzüme kocaman bir gülümseme yayılıyordu, içime umut bahar tomurcukları gibi dolarken kahkaha atmamak için zor tuttum kendimi. Arkadaşımın karşısında kendimi toparlamam lazım gelirdi, Reyko'nun kayboluşunun beni ne kadar sevindirdiğini insanlara belli edemezdim! Akşam eve dönene kadar sükûnetimi korudum. İşten çıkar çıkmaz Kuzen Selma'yı aradım, bu gelişmeyi beraber kutlamalıydık. Eğer Reyko sonsuza dek kaybolduysa, ki ben buna yürekten inanıyor, adeta bunu hissediyordum, bu muhteşem olayın mimarlarından biri de Selma idi ne de olsa. Akşam, Elimizde buz gibi biralarla salonda karşılıklı otururken o kadar hafiflemiştim ki. İçimde gürlemekte olan huzur pınarı, çalan telefonla bile sakinleşmedi. Telefonun diğer ucundaki maymun sesleri, bir an için tüylerimi ürpertti ise de, bozuntuya vermedim... “Buyurun?” “Selamlar tatlım,” dedi sırnaşık katilim. Kaşlarımın yay gibi yukarı kalktığını hissedebiliyordum. “Eh, kayıp haberi artık kulağına gelmiştir. Ben de sana hoşuna gideceğine inandığım bir bilgi vereyim istedim...” “Cesedi nereye attığını mı söyleyeceksin yoksa?” “Ahahah! tatlım, ne cesedi? Hangi ceset. Ortada ceset meset yok… Bunu unutma.” Tabi ya… Telefonumuz dinleniyor olabilirdi, kim bilir. Dikkatli olmalıydık diye kendimi kınadım. Ne düşük çeneliydim böyle! “Doğru ya... Ne cesedi, saçmalıyorum işte.” “Hahahaha! Sana geçen gün verdiğim silgi duruyor mu şekerim?” Evin girişinde, komedinin üstünde duran iri süs kâsesine göz ucuyla baktım. Silgi hâlâ attığım yerde duruyordu. “Duruyor, ne olacak?”

63


Öykü “Ne mi olacak? Bebeğim, o silgi mükemmel suçun delili. Onu iyi sakla. Üstüne iyi bak. Çünkü senin şu eski sevgilin o! Şu pek merak ettiğin ceset!” Dilim tutulmuştu. Bu manyak, neler diyordu böyle? Artık korkudan mı, yoksa bu saçma diyalogun bitmesini istediğimden mi bilemiyorum, telefonu çat diye kapatıverdim suratına. Selma'ya olanları kelimesi kelimesine anlatmaya başladım, biryandan da beraber silginin üzerini inceliyorduk. "Bak! Hiiii!" diye zıpladı yerinden kuzenim. Silginin üzerinde, daha önce nasıl olup da görmediğimi anlamadığım belirginlikte minyatür bir Reyko vardı: Boylu boyunca uzanmıştı, göğsüne saplı kocaman kasap bıçağından aktığını tahmin ettiğim kanlar sol yanında bir göl meydana getirmişti. "Reyko…" dedim, metanetimi kaybedip hüngür hüngür ağlamaya başlarken. O deli, sapık herif, Reyko'yu öldürüp nasıl becerdiyse cesedini de bir silgiye dönüştürmüştü. Ya da ben aklımı kaçırıyordum. Kuzen Selma da benden iyi durumda değildi. O gece hiç uyumadık. Günler birbiri ardına geçti, haftalara, aylara dönüşene kadar birleştiler. Reyko hâlâ kayıptı, kendisinden hiçbir iz yoktu. Bense, her akşam silgiye ve üzerindeki minyatür Reyko'ma bakıp, detayları inceliyor, üzerindeki kıyafetlerin gerçekliğine şahitlik etmiş olan gözlerime inanamıyordum. Mevsim değişirken, hayatıma yeni bir sevgili girdi çok şükür. Reyko'nun bende kalan her şeyini çoktan atmış, fotoğraflarını yırtmış, bilgisayarımdaki tüm dosyalarını silmiş, hediyelerini çöpe göndermeye kıyamayıp eşe dosta vermiştim. Bende ondan iki anı kalmıştı yalnızca: Biri Kestirme’nin Reyko’nun cesedi olduğunu iddia ettiği silgi, bir de terk edildiğim günlerde içimi döktüğüm o meşhur defter. Bir anlık ilhamla, oturdum, defterin sayfaları açtım, başladım okumaya. Hiç üşenmeden, bir yandan okuyor, bir yandan siliyordum. Ben sildikçe defter boşalıyor, silgi küçülüyordu. "Allah belanı versin Reyko!" diye ağlarken gülmeye başladım. Allah belasını vermişti de zaten garibanın, benden daha iyi bela mı vardı? Okudum, sildim, ağladım... Geriye silgiden artan bir avuç kırıntı, yaprakları silinmekten kabarmış defter, gözleri ağlamaktan şişmiş bir ben kaldım. Ama yetmezdi, son noktayı illa ki koymam lazımdı. Sıkıca giyindim, evden çıktığım gibi Reyko'nun bana ilk ilan-ı aşk ettiği deniz kıyısında aldım soluğu. "Elveda Reyko!" derken, silgiden kalan kırıntıları savurdum denize önce, sonra da boş, gariban defteri. Reyko artık tamamen gitmişti. Sanki hiç yaşamamış gibi, bu dünyada asla Reyko diye biri varolmamış gibi, yok olmuştu. İçimden Bay Kestirme'ye defalarca teşekkür ediyordum, o mükemmel suça ulaşabilmiş, beni kendi kendimi yiyip bitirmekten kurtarmıştı. Eve döndüğümde, ilk işim Bay Kestirme'nin kartvizitini, ilerde ihtiyaç duymamak umuduna eşlik eden ihtiyatlı bir olgunlukla saklamak oldu. O sabah yepyeni, tazecik hayatıma uyandım düşlediğim gibi... Tanrı’ya şükürler olsun ki, Bay Kestirme'ye hayatımda bir daha ihtiyaç duymadım. Sayesinde yaşadığım bu mutlu, güzel ömrümün sonunda, bunları yaptığım için artık kimse tarafından suçlanmaktan korkmadan gözlerimi yumabilirim. Kuzen Selma, toprağı bol olsun 5 sene evvel ayrıldı aramızdan. Ama bu sır, benimle beraber ölmemeli. Evet, Reyko Balçık'ı ben öldürdüm, öldürttüm, yok ettim. Ama onu öldürtmeseydim, ben ölecektim. Sevgili okuyucu, beni kendimi koruma içgüdülerimden dolayı suçlamayacağını; âşık, çaresiz bir kadının tek dermanına gözü kapalı kavuşmasını bana çok görmeyeceğini umuyorum. Artık daha fazla ağlamamak için, gözlerimi tavandaki özel noktama sabitlemeliyim... Aşk'a hiç yitirmeden sahip olmanız ümidi ile… Elveda. Fevriya GÜLLEYÜREK Öykü-Ova Ceren İNCEKARAOĞLU

64

İllüstrasyon-Naz Ekin YILMAZ


İnceleme

Stephen King’in Düşlettiği Kitlesel Tekinsizliğe Birinci Adım

The Rebel (Running) ManRichard Bachman Nam-ı Diğer Stephen King’in Kabuk Değiştirmesi mi? 65


İnceleme

Kozyatağı’nda Landlord’la 2009 yazının göbeğindeki sohbetimizde Stephen King üzerine bir deneme yazmak üzerine konuşmuştuk. Sonradan bu fikri kafamda evirip çevirirken kırk kitabını okuduğum, yirmi filmini izlediğim biri üzerine yazmanın özgün bir giriş açısı gerektirdiğini gördüm. Tıpkı uzay mekiğinin dünyanın atmosferine girerken yaptığı gibi en uygun açıyı bulmak gerekecekti. Düşünürken bu işlevi yüklenmiş olan birinci bölümün eserleri toplam 300–350 milyon kopya satmış olan yazarın Richard Bachman müstear ismiyle yazdığı ilk 4 kitap olabileceği sonucuna vardım. Richard Bachman adıyla yayımlanan ilk dört kitap Rage (1977) - Hiddet The Long Walk (1979) – Uzun Yürüyüş Roadwork (1981) – Ateş Yolu The Running Man (1982) – Azrail Koşuyor Yazar bu adla yazdığı kitapların esas adıyla yazdıklarından daha fazla satması üzerine Richard Bachman adıyla yazmayı bıraktı ve bu kimsenin aslında kendisi olduğunu açıkladı. Ve 1989 yılında yayımladığı The Dark Half kitabında iki kimlikli olan bir yazarı betimleyerek bu bitişi damgaladı. Neden müstear isim? Neden bu eserler Mahşer, Medyum, Carrie (Türkçede “Göz” adıyla yayımlanmıştır.), Çağrı ve Kara Kule dizisinin ilk bölümü gibi kitapların önüne geçebilmişti? Biraz o dönemin ruhuyla da ilgili bir durum bu. 1977 pop müziğinde önemli bir hasat yılıdır. Dancing Queen – Abba, We Will Rock You – Queen, Hotel California – Eagles, I Robot - The Alan Parsons Project ve daha birçok parça o yılın damgasını taşımakta. Yazarken arka planda rock müziği dinleyen S. King bu dizinin ilk romanını o yıl yayımladı. Hiddet (Rage) romanında 17 yaşındaki Charlie Decker, ebeveynleriyle sorunları olan bir gençtir. Decker, bunalım geçirdiği bir gün iki öğretmenini öldürür ve sınıfta çocukları rehin alır. Daha sonra rehin alınan çocuklar ve Charlie, birbirlerine hayatta kendilerini rahatsız eden şeyleri söyleyerek bir tür terapi yapar. Öğrenciler dürüstlükle en mahrem sırlarını arkadaşlarıyla paylaşır. Bu arada dışarıda kuşatma ve Decker’le uzlaşma çabaları sürmektedir. Altmışların mirasçısı olan yetmişlerin çocuğu Decker’a empati duymamak, hiddetinin önemli bir kısmına kapılmamak imkânsızdır. Çok özgün bir yapıttır. Benzeri çok az olan etkileyici bir öyküdür. 1985 yapımı The Breakfast Club filminde Hiddet öyküsünün bazı sahneleri toplumsal eleştirel dozu iyice kısılmış durumda ve tabii ki, silahlı baskın hariç karşımıza çıkacaktır. Uzun Yürüyüş (The Long Walk) Her yıl 100 delikanlının katıldığı uzun bir yürüyüştür. Uyumadan ve durmadan bir kişi kalana kadar devam eden bir ölüm maratonudur. Bu yürüyüşte kuralları ihlal edenler ve yavaşlayanlar üç ihtardan sonra konvoyu takip eden askerler tarafından vurulurlar. Sadece en sona kalabilen kişi ödülü alabilecektir. Kitaptaki deyimle hantal devlet mekanizması buna göz yumuyor, organize ediyor, halk da izliyor ve alkışlayarak gençleri özendiriyor. Üstelik katılımcılar arasında kendi çocukları da var. Dahası muhtemel birinci üzerine ülke çapında 2 milyar dolarlık bahis dönmektedir. Öykü en sona kalarak Azrail’le

66


İnceleme

kurşun yemeden tanışan Garraty adlı genç katılımcı merkezli anlatılıyor. Harika bir teknikle yazılmıştır. S. King’in en orijinal öykülerinden biridir. Koushun Takami’nin 1999’da yayımladığı, 2000’de Kinji Fukasku tarafından filme çekilen Battle Royale’ın 20 yıl önceki nüshasıdır Garraty’nin öyküsü. 1969 doğumlu Takami’nin The Long Walk adlı öyküyü okumamış olabileceğini hiç sanmıyorum. Bu çok güçlü ve özgün distopik öykünün ABD’de filme çekilmemiş olması da Japonlar için büyük bir şans olmuştur. Battle Royale, Uzun yürüyüş’ün 20 yıl sonraki bir versiyonu gibidir. Mekân ABD’den (Maine) Japonya’ya taşınmıştır. Öykünün vurucu gücü hafiflemiştir. Çünkü her şey izole edilmiş bir adada olup bitmektedir ve katılım hür iradeyle yapılmamaktadır. Ateş Yolu’nda (Roadwork) Barton George Dawes bütün hayatını geçirdiği, anılarla yüklü evinin gereksiz bir yol inşaatı için belediye tarafından istimlâk edilmesi üzerine bir eyleme girişir ve kendini evle birlikte havaya uçurur. Azrail Koşuyor’da (The Running Man) diğer kitaplara oranla en ağır distopik ortamı ve sömürüye karşı koyuşun en şiddetli halini buluruz. Yıl 2023. Ben Richards işsiz, fakir, devlet ianesiyle geçinen bir gençtir. Evlidir. On sekiz aylık kızı gripten hastadır. Ona ilaç alacak paraları bile yoktur. Yağlı pizza dilimleri ve devletin dağıttığı yosun haplarıyla yaşamaktadırlar. Karısı bazen bu nedenle fahişelik yapmak zorunda kalmaktadır. Ülke çapında inanılmaz bir hava kirliliği vardır. Çok ucuza imal edilip satılabilecek burun filtreleri halkı kırıma uğratmak için ancak orta sınıfın edinebileceği fahiş bir fiyatla satılmaktadır. Ben Richards kitlesel işsizlik nedeniyle iş bulabilmekten ümidini kesmiştir. Karısına ve hasta kızına daha iyi bir gelecek kurabilmek için insanların öldükleri, sakat kaldıkları televizyon programlarından birinde yer almak için başvurur. Ölmek ya da ağır yaralanmak karşılığında para kazanmak da sanıldığı kadar kolay değildir. Richards bir sürü testten geçer. İçinde bulunduğu gruptaki insanların yüzde doksanı elenir. Fizik güç, zekâ, kurnazlık, refleks, mukavemet, inatçı ruh ölçümleri yapılır ve Ben Richards biraz da geçmişindeki anarşik çıkış kayıtları nedeniyle de (The Running Man) programı için seçilir. Program yönetmeni Dan Killian, Richards’ı bürosuna çağırır. Bu özel katılımcıyı tanımak istemektedir.

67


İnceleme

Ona altı yıldır süren programda şimdiye kadar hiç kimsenin sağ çıkmadığını anlatır. Bundan sonra da sağ çıkacağı sanılmamaktadır. 30 gün dayanabilirse vârisleri en büyük ikramiyeyi alacaktır. Richards, bir yerde elinde parayla bırakılacak ve sonrasında deneyimli avcılar peşine düşecektir. Bulununca iptal edilecektir haliyle. Richards’ın koşusu beklenmedik gelişimlere gebedir. Kendine halktan yardımcılar bulur. Peşindeki avcıların bir kısmını öldürerek seyircilerde karmaşık duygular uyandırır. Sonra orta sınıftan bir kadını rehin alır. Onu kullanarak kendine bir uçak tahsis ettirir. Ve sonra Bedava V televizyon şirketinin tek kule şeklindeki binasına tam da Killian’la göz göze gelebilecek şekilde vurarak programı sona erdirir. Kitap ağır distopik atmosferlidir. Sınıf farkları ve totaliter sistem eleştirisi had safhadadır. Bana biraz Soylent Green filmini hatırlatıyor. Filmde yıl 2022’dir. New York’ta nüfus 40 milyonu bulmuştur. Hava kirliliği nedeniyle dünyadaki bitki örtüsü büyük ölçüde yok olmuştur. İnsanlar devletin dağıttığı planktonlardan yapıldığı söylenen Soylent Green denen tabletlerle beslenmektedir. Filmin kahramanı dedektif filmin sonunda bu tabletlerin iddia edildiği gibi planktonlardan değil, ölen insanların etinden kemiğinden yapıldığını keşfeder. Yaralıdır ve görevliler tarafından tablet yapılması için fabrikaya yollanır. Film Harry Harrison’un 1966’da (Stephen King o sıralarda 19 yaşında çok okuyan züğürt bir öğrencidir) yazdığı Make Room! Make Room! adlı romanından yararlanarak yapılmıştır. Harrison’un kitabında olay 1999’da geçmektedir. Filmde bu tarih 2022’ye kaydırılır. King’in bu dört kitabında da sisteme karşı mücadele eden kişilerin serüvenlerini anlatır. Shining ya da Carrie’deki kahramanların serüvenlerinden çok farklıdır. Daha gerçektir. Şu andaki ağır psikolojik sorunların ya da yakın geleceğin kaygı verici ekolarıdır. Karakterler çok etkili çizilmiştir. Öyküler bir anda bizi içine alıverir. 1987’de (The Running Man) beyaz perdeye aktarıldığında kitabı okuyanları şiddetli bir hayal kırıklığı beklemekteydi. 1.85 boyunda ve 75 kilogram olan verem hastalığı adayı Ben Richards’ı, 1.88 boyunda ve 115 kilo olan Arnold Schwarzenegger’in oynaması bile öykünün yeni hali üzerine fikir vermek için tek başına yeterlidir. Ağır distopik ortam, hava kirliliği, kitlesel fakirlik, inanılmaz gerçekçi totaliter rejim tasvirleri yok olmuştur. Esas öyküden geri kalan trajikomik bir karikatürden başka bir şey değildir. Yazarın öğrencilik zamanlarında kaleme aldığı öykülerdeki aksayan düzene karşı çıkan ruh zamanla eprimiş ve yerini çok dolaylı bazı göndermelere bırakarak metafiziğin ve bilimkurgusal fantazyanın labirentlerine çekilmiştir. Stephen King’in kendi de züğürtken yazdığı, her kuruşunun hesabını yapan karakterlerin yerini hızla öğretmen, yazar cinsinden orta sınıfa ait insanlar almıştır. S. King’in, R. Bachman adıyla yazdığı Thinner (1984–Falcı), Regulator (1996–Düzenleyiciler), Blaze (2007–Yüzyılın Suçlusu) bahsini ettiğimiz ilk dört kitabın yanına bile yaklaşamaz. Zaman değişmiş gelecekte yaşanıyor da olsa düzeni temelden eleştiren kitap ve filmler pek görülmez olmuştur. Artık fakirliği, rejim arızalarını, büyük şirket üçkâğıtlarını ve gelir dağılımı eşitsizliğini yazan yazarlara özellikle bestseller dünyasında yer yoktur. Eğer bu dört kitap onar yıl önce yazılsaydı, yetmişli yıllarda kesinlikle her biri asıllarına çok yakın bir şekilde beyaz perdeye aktarılırdı. Zaman başka zamandır şimdi. Koşan adamlar hâlâ koşmaya devam etmekte. Kulvar değişmiştir sadece ve tabii ki, şov son gaz devam etmektedir. Sadık YEMNI

68


Tarihte Bu Ay

Edgar Allan Poe 19.01.1809 İlk dedektif romanı kabul edilen "Morg Sokağı Cinayeti"nin yazarı Amerikalı öykücü, şair, eleştirmen ve yayıncı Edgar Allan Poe doğdu. ABD'li şair, kısa öykü yazarı, editör ve edebiyat eleştirmeni. Tür: Karanlık Edebiyat, Korku romanı, Cinayet romanı, Polisiye Doğum: 19 Ocak 1809- ABD. Ölüm: 7 Ekim 1849 Amerikan Romantik Akımı'nın öncülerinden biridir. ABD'nin ilk kısa hikâye yazarlarından olan Poe modern anlamda korku, gerilim ve polisiye türlerinin de öncüsüdür. Bugün birçok kimse tarafından ABD'nin ilk büyük yazarı kabul edilir. Önceleri başarısız fanzin denemeleriyle başladığı edebiyat yaşamı, 1832'de Saturday Courrier'da basılan beş öyküyle ve 1833'te Baltimore Saturday Visiter tarafından düzenlenen yarışmada "MS. Found in a Bottle" (Şişede Bulunan Elyazması) adlı öyküsüyle birinciliği kazanmasıyla devam etti. 1843'te, Godey's Lady's Book'ta yayımlanan "The Visionary" adlı öyküsüyle adı ülke genelinde duyulmaya başlandı. Düzyazılarından başka kurgu ve yazım teknikleriyle dikkat çeken "The Raven" (Kuzgun) başta olmak üzere, "Annabel Lee" ve "To Helen" (Helen'e) adlı şiirleriyle de tanınan Poe 7 Ekim 1849'da öldü. Charles Baudelaire'in "Çağımızın en güçlü yazarı..." dediği Poe, yazdığı özgün metinlerle birçok yazarı derinden etkiledi. Ayrıca Edgar Allan Poe babasıyla da hiç anlaşamayan bir yazardı ve eserlerinde babasıyla olan çatışmalarına rastlanır. Başlıca yapıtları: Dedektif Auguste Dupin Öyküleri, Oval Portre, Morgue Sokağı Cinayeti, Usher Evi'nin Çöküşü, Altın Böcek, Kızıl Ölümün Maskesi'dir. "The Angel of the Odd" - Çok alkol almış olan bir adamın başına gelenleri anlatan bir kara komedi. "The Balloon Hoax"- Bir balon seyahatini anlatan bir gazete haberini anlatan hikâye. "The Black Cat" - Alkollü bir adamın kedisini öldürüp sonra kedinin ruhunu gördüğünü sanmasını anlatan hikâye, hikâye katilin ağzından anlatılmış. "The Cask of Amontillado" - Bir intikam öyküsü. "Eleonora" - Bir aşk hikâyesi "The Tell-Tale Heart" - Metaforik bir cinayet öyküsü. Ayrıca birçok şiiri bulunmaktadır. En çok bilinen şiiri Annabel Lee dir.

69


Tarihte Bu Ay

Paul Gustave Doré 06.01.1832 19. yüzyıl sonlarının en hünerli ve başarılı kitap illüstratörlerinden biri sayılan Fransız baskı ve gravür ustası (Paul) Gustave Doré doğdu. Doğumu: 6 Ocak 1832, Strasbourg, Fransa Ölümü: 23 Ocak 1883, Paris, Fransa Alanı: Resim, gravür, illüstrasyon Fransız ressam, illüstratör ve baskı resim sanatçısıdır. Doré genelde ahşap ve çelik oyma baskı resimler üzerinde çalıştı. İllüstratör olarak Fransa ve İngiltere'de basılan pek çok kitabı resimlendirdi. Doré'nin illüstrasyonlarını içeren ilk öykü, ressam on beş yaşındayken yayınlandı. Ardından Doré, Paris'te edebiyat illüstratörü olarak çalışmaya başladı. Kendisine verilen siparişler arasında Rabelais, Balzac, Milton ve Dante'ye ait eserleri resimlemek de vardı. 1853'te Doré'den Lord Byron'ın eserlerini resimlemesi istendi. Bu işin ardından ressam, İngiliz yayıncılardan, illüstrasyonlu yeni bir İncil baskısı da dahil olmak üzere birçok sipariş aldı. 1863'te Cervantes'in Don Kişot romanının Fransızca bir baskısına illüstrasyonlar hazırladı. Şövalye ile hizmetkârı Sancho Panza için yaptığı bu tasvirler büyük ün kazandı ve daha sonraki ressamların, sahne ve film tasarımcılarının Don Kişot yorumlarını etkiledi. 1883'te Edgar Allan Poe'nun Kuzgun şiirinin büyük boy bir baskısı için hazırladığı resimler karşılığında Harper & Brothers yayınevinden 30.000 frank kazandı.

70


Tarihte Bu Ay

Doré'nin 1866'da hazırladığı İngilizce İncil baskısı büyük başarı kazandı ve ressam 1867'de Londra'da eserlerinden oluşan geniş bir sergi açtı. Serginin ardından New Bond Street'teki Doré Gallery kuruldu. 1869'da William Blanchard Jerrold Doré'ye, kapsamlı bir Londra portresi üzerinde birlikte çalışmayı teklif etti. Jerrold bu fikri, 1808'de Rudolph Ackermann, William Pyne ve Thomas Rowlandson tarafından hazırlanan "The Microcosm of London" isimli çalışmadan almıştı. Ressam bu beş yıllık proje için yayıncı Grant & Co şirketiyle anlaşma imzaladı. Buna göre, her yıl üç ayını Londra'da bu proje için çalışarak geçirdi ve karşılığında yıllık 10.000 pound kazandı. Doré'nin 180 gravürünü içeren "London: A Pilgrimage" isimli kitap 1872'de yayımlandı. Ticari açıdan başarı kazanan kitap, dönemim eleştirmenlerini tatmin etmedi. Bazı eleştirmenler Doré'nin Londra'daki fakirlik üzerine fazla odaklandığını düşünüyordu. Art Journal ressamı, "gördüğünü değil hayal ettiklerini" çizmekle suçladı. Westminster Review'da "Doré bize en bayağı, en aşağılık dış özellikleri içeren çizimler sunuyor." dendi. Ancak kitabın getirdiği maddi başarı sonucunda Doré başka İngiliz yayıncılardan da teklifler aldı. Ressamın sonraki eserleri arasında Coleridge'in "Rime of the Ancient Mariner"ı, Milton'ın "Paradise Lost"u, Tennyson'un "The Idylls of the King"i ile Thomas Hood'un eserleri ve İlahi Komedya vardı. Çizimleri ayrıca Illustrated London News gazetesinde yayınlandı. Doré hayatının kalanını Paris'te geçirdi ve ölümüne kadar kitaplara illüstrasyon çizmeyi sürdürdü. Öldüğünde, Paris'teki Père Lachaise Mezarlığı mesarlığına gömüldü.

71


Tarihte Bu Ay

Fritz Lang

Avusturyalı Yönetmen Friedrich Anton Christian Lang (5 Aralık 1890 Viyana - 2 Ağustos 1976 Hollywood) Avusturyalı yönetmen, senaryo yazarı, film yapımcısı. Sinema tarihinin önemli filmlerinden biri olan Metropolis en önemli yapıtıdır. Doğum tarihi: 5 Aralık 1890 Doğum yeri: Viyana, Avusturya. Ölüm tarihi: 2 Ağustos 1976. Ölüm yeri: Hollywood, Kaliforniya, ABD. Mesleği: Yönetmen, senarist ve film yapımcısı Mimar bir babanın oğlu olarak Viyana'da dünyaya geldi. Viyana'da mimarlık ve resim eğitimi aldığı sıralarda çıktığı dünya turu ardından eğitimini Paris ve Münih sanat akademilerinde sürdürdü. Gönüllü olarak katıldığı I. Dünya Savaşında yaralandıktan sonra döndüğü Viyana'da film senaryoları yazmaya başladı. Daha sonra Alman UFA stüdyolarında çalışmaya başlayan Lang, Alman dışavurumcu sinemasının yükselişiyle kısa sürede bu akımın en önemli yönetmenlerinden biri konumuna geldi. İki bölümden oluşan 1922 tarihli ‘’Dr. Mabuse, der Spieler’’ (Doktor Mabuse), insanları hipnotize ederek suç işleyen bir cani olan Dr. Mabuse'un hikâyesini anlatan psikolojik gerilimdi. Film dışavurumcu sinemanın en önemli eserlerinden biri olurken yönetmenin toplumsal sorunlara olan duyarlılığını da gösteriyordu. Ardından Alman halk destanı ‘’Die Niebulungen’’ (Nibelungen) (1924) ve bilim kurgu türünün ilk örneklerinden sayılan Metropolis'i (1927) yönetti. Metropolis, gelecekteki bir şehirde insanların yaşamından kesitler sunuyordu. O dönem için rekor denilebilecek bir

72


Tarihte Bu Ay

masrafla çekilen film, sinema dili açısından birçok yeni teknik kullanarak büyük bir başarı kazandı. Filmin başarısı ve konusunun çekiciliği yükselişte olan Nazi hareketinin de ilgisini çekti. Dr. Mabuse'un ve Metropolis'in Nazilerin hayranlığını bu denli kazanması üzerine Nazi olmadığını açıklamak istercesine yönetmen, Das Testament des Dr. Mabuse (Dr. Mabuse'ın Vasiyeti) (1932) filmini çekti. Film Nazi propaganda bakanı Joseph Goebbels tarafından yasaklanmasına rağmen, Fritz Lang'a hayranlık duymaya devam eden Naziler ona Devlet Sinema Müdürlüğünü önerdiler. Lang Fransa'ya kaçarak bu öneriyi reddetti. Fakat karısı Thea von Harbou ondan boşanarak Nazi Partisine katıldı. Dr. Mabuse'ın vasiyeti öncesi 1931 yılında çevirdiği M (Fritz Lang's M) ilk sesli film çalışmasıdır. Filmin başrolünde çocuk katili rolünde ünlü Alman oyuncu Peter Lorre'yi oynatmıştır. Kara Film türünün en iyi örneklerinden sayılan M, Nazilerin iktidara gelmesi öncesi Alman toplumunun sokakta yaşadığı gerginliği ustalıkla yansıtıyordu.

73


Tarihte Bu Ay

Fransa'dan sonra Amerika'ya geçen Lang MGM stüdyolarında çalışmaya başladı. 1936 yılında çevirdiği Fury (Öfke), maden işçilerinin dünyasında geçmektedir. 1937 yılında ise You Only Live Once (Günahsız Katiller) adlı filmi çevirdi, Western türünde de eserler veren yönetmenin The Return of The Frank James (Frank James'in Dönüşü ) (1940) , Western Union (Çöl Devleri) (1941) filmleri bu türe örnektir. Senaryosunu Berthold Brecht'le birlikte yazdıkları Hangman Also Die (Cellatlar da Ölür) filmini 1942 de çevirmiştir. Ancak yönetmenin bu dönemdeki çalışmalarının Almanya'da yaptığı çalışmalara oranla daha zayıf olduğu dönemin eleştirmenleri tarafından vurgulanmaktaydı. 1950'ler boyunca Hollywood'da çalışma zorlukları yaşayan Lang, Almanya'ya dönerek son Dr. Mabuse filmini 1960 yılında Almanya'da çekmiştir. Lang, Jean-Luc Godard'ın 1963 yapımlı Le Mephris (Nefret) adlı filminde kendisini oynamıştır. Son yıllarını Amerika'da gözleri görmez bir şekilde geçiren Lang, 1976 yılında Hollywood'da öldü. Filmlerinden Seçmeler • Halbblut (The Half-Caste) (1919) • Herr der Liebe, Der (Master of Love) (1919) • Spinnen, 1. Teil: Der Goldene See, Die (The Spiders, Part 1: The Golden Lake ) (1919) • Harakiri (Madame Butterfly) (1919) • Pest in Florenz, Die (The Plague in Florence) (1919) • Spinnen, 2. Teil: Das Brillantenschiff, Die (The Spiders, Part 2: The Diamond Ship) (1920) • Wandernde Bild, Das (The Wandering Image ) (1920)

74


Tarihte Bu Ay

Popeye

Temel Reis 17.01.1929- Temel Reis (Popoye) çizgi bandı, ilk kez yayımlandı. E. C. Segar (Elzie Crisler Segar) Karikatürist, sanatçı, yazar Doğum: 8 Aralık 1894, Chester, Illinois. Ölüm: 13 Ekim 1938, Santa Monica, Kaliforniya Ünlü yapıtı: Popeye-Temel Reis 1919 yılında genç çizer Elzie Crisler Segar tarafından yaratılan ve King Features Syndicate şirketince dağıtımı yapılan The Thimble Theatre başlıklı bir gazete bantı, küçük dramlardan oluşan bir Çizgi Roman dizisiydi. Burada cesur biri olan Harold Ham Gravy ile cılızlıkta rakipsiz nişanlısı Olive Oil ve onun erkek kardeşi Castor isimli karakterler rol alıyordu. Başarılı bir şekilde süren bant, 1929 yılında ilginç bir gelişmeye sahne olmuştur. Castor Oil adlı karakter günün birinde gemisine kaptanlık yapması için Popeye isimli bir denizciyle anlaşmıştır. Ancak bu gemici kısa sürede o denli popüler bir karakter haline gelmiştir ki, bantın yaratıcısı ve çizeri olan Segar, gelen hayran tekliflerini de değerlendirerek The Thimble Theatre olan bantının başlığını 17 Ocak 1929 tarihinden itibaren Popeye olarak değiştirmek zorunda kalmıştır. Çizgi bant’daki senaryolar uzadıkça baş karakterlerden biri olan ve Ham Gravy'nin elinden nişanlısı Olive Oil'i kapan Popeye, böylelikle başrole oturmuştur. Çizgi Roman dünyasındaki bu ender gelişme karşısında tepkisiz kalamayan Elzie C.Segar, Popeye adlı bu yeni karakterine bazı ilginçlikler eklemekten de geri kalmamıştır. Popeye, mecbur kaldığı her zorlu mücadelede bir yerlerden bulup buluşturduğu bir kutu veya bir parça ıspanağı yiyerek inanılmaz bir güç elde etmektedir. Bu sıradışılıkla mücadeleye giriştiği tüm rakipleri ve doğanın karşısına çıkardığı zorlukları bertaraf eden karakter, yakaladığı popülarite sayesinde XXI. Yüzyılda’da maceraları devam eden başarılı bir Çizgi Roman olarak tarihe geçmiştir. Elzie Crisler Segar, (d. 8 Aralık 1894, Illinois - ö. 13 Ekim 1938, Kaliforniya), ABD'li karikatürist. Segar'ın; en çok bilinen çalışması ilk kez 1929 yılında, Thimble Theatre çizgi serisinde küçük bir karakter olarak yayınlanan Temel Reis karakteridir. Segar, Mississippi Nehri'nin kenarındaki Illinois eyaletine bağlı Chester şehrinde doğup büyüdü. Ev tamir işlerinde çalışan babasının yanında, duvar kağıdı ve boyama işlerinde çocuk yaşlarda çalıştı. Yerel bir tiyatroda müzik eşliğinde

75


Tarihte Bu Ay

gösterilen vodviller ve filmlerde davul çaldı. Burada film makinisti olarak iş buldu. 18 yaşında bir karikatürist olmaya karar verdi. 1000 $ karşılığında Cleveland, Ohio'daki W.L. Evans'tan mektupla öğrenim aldı. Segar; bu dönemde "Kandil ışığında geceyarısından, sabaha karşı üçe kadar ders çalıştığını" ifade etmiştir. Segar, The Yellow Kid ve Buster Brown karakterlerinin yaratıcısı Richard F. Outcault ile tanışacağı Şikago'ya yerleşti. Outcault Segar'ı teşvik etti ve Chicago Herald gazetesine tanıttı. 12 Mart 1916'da Chicago Herald, Segar'ın bir yıl kadar süren ilk çizgi dizisi Charlie Chaplin's Comedy Capers 'ı yayınladı. 1918'de William Randolph Hearst'ün Chicago Evening American gazetesine geçti ve burada Looping the Loop karakterini yarattı. Segar aynı yıl iki çocuk sahibi olacağı Myrtle Johnson ile evlendi. Evening American gazetesinin menajer editörü William Curley, Segar'ın New York'ta daha başarılı olacağını düşündü ve sanatçıyı Hearst grubunun King Features Syndicate şirketine gönderdi. Segar burada New York Journal gazetesinin Thimble Theatre band çizgi romanı için çizmeye başladı. 19 Kasım 1919'dan itibaren Segar; Olive Oyl (Safinaz), Castor Oyl ve Horace Hamgravy (Kabasakal) karakterini yarattı ve çizmeye devam etti. Ancak Ocak 1929'da Thimble Theatre'da Castor Oyl karakterinin kendisini bir adaya götürecek bir denizciye ihtiyaç duyması Temel Reis'i ortaya çıkaracaktır. Temel Reis'in ilk görüldüğü bantta kendisine denizci olup olmadığı sorulduğunda "Sen beni bir kovboy mu sandın?" diye cevap verir. Temel Reis Thimble Theatre bandının önüne geçerek popülaritesini artırır. Segar daha sonra J. Wellington Wimpy ve Eugene the Jeep karakterlerini de ekler ama Temel Reis (Popeye) artık en ön plandadır. Uzun süreli hastalığı sonrasında Segar karaciğer hastalığından 43 yaşında öldü. Segar'ın uzun süreli asistanı Bud Sagendorf sanatçının işlerini iki yıl boyunca devam ettirdi. 1971 yılında Ulusal Karikatürcüler Derneği (National Cartoonists Society) sanatçıyı onurlandırmak için Elzie Segar Ödülü'nü (Elzie Segar Award) oluşturdu ancak 1999'dan sonra ödül verilmedi. 1977'de sanatçının doğduğu şehir olan Chester'da Segar'ın adı bir parka verildi. Bu parkta bronzdan yapılan Temel Reis heykeli bulunmakta ve 1980'den beri Geleneksel Temel Reis Pikniği ile film festivali ve çeşitli aktiviteler yapılmaktadır. 2006'da Chester'da "Temel Reis ve Arkadaşları Yolu" adında Segar'ın karakterlerinin heykellerinin yerleştirildiği bir yol açıldı. Chester'da birçok işyerine Segar'ın karakterlerinin adı verildi. 8 Aralık 2009 tarihinde arama motoru Google; Segar'ın 115. doğumgününü onurlandırmak amacıyla Segar'ın çizim stilini kullanarak Temel Reis karakterini ana sayfasına yerleştirdi.

76


Çizgiroman

Kuşanmış keyifle,

Yiğit Bir Şovalye

77


Çizgiroman

Gün ışığında

ve gölgede,

Bir şarkı söyleyerek, 78


Çizgiroman

Yol almıştı epeyce,

Arayarak Eldorado'yu. 79


Çizgiroman Bulamayınca hiçbir yer

Ama yaşlandı-

Bu korkusuz şövalye Ve bir gölge düştü yüreğine

Anımsatan Eldorado'yu.

80


Çizgiroman

Ve en sonunda

Gücü tükendiğinde,

Rastladı bir gezgin gölgeye-

81


Çizgiroman

'Nerede olabilir'GĂślge' dedi,

Bu Eldorado denilen Ăźlke? '

82


Çizgiroman

'Sür atını aydaki

Dağların üzerinden. Aşağıya gölgeler vadisine,

Korkmadan sür'

83


Çizgiroman

Diye yanıtladı gölge,

'Arıyorsan eğer Eldorado'yu'

84


Öykü

Gönül Vitrinimin Mankeni

“Dokun bana.” İki elimle genç kadının belini tutup hafifçe kendime doğru çektim. Çıplak bedeni istekle benimkine yaslandı. Tenimin tenine temasında daha önce tanıdığım kadınlarınkilerden farklı hiçbir şey yoktu. Memeleri göğsüme sıcak ve hoş bir baskı yapmaktaydı. Ten kokusuyla füzyonlanmış parfümü ciğerlerimi doldurmaktaydı. Loş ışıkta siyah gözleri arzuyla fosforlaşmıştı adeta. “Öp beni.” Sevtap ile neredeyse aynı boyda olduğumuzdan başımı eğmeme gerek kalmadan dudaklarımız birleşti. Dillerimiz güreşmesinde hiçbir doğal dışılık saptayamadım. Kalçalarıma kor düşmüş gibiydi. İçimde karşı konulmaz bir arzu kükremekteydi. Dönülmez yere varmıştım. Kızla sevişecektim. Korkularım ve endişelerim trafiğin deli gibi aktığı kalabalık ve geniş bir caddede karşı kaldırımdan el kol işaretleriyle bir şeyler anlatmaya çalışan kimseler kadar etkisizdi artık. Dudaklarımız çözüldüğünde Sevtap’ın elini tuttum. Hafif serin ve nemli yüzeyler ne kadar tabii ve baştan çıkarıcıydı. Aceleci adımlarla yatak odama doğru yürüdük. Hole çıkarken bir an başımı çevirip oturma odasına baktım. Elbiselerimizin tümü arkada gelişi güzel yerlere atılmış durumdaydı. Sehpanın üstündeki boş şarap şişesi, iki kadeh, yarı dolu meze tabakları, kırmızı divanın sağ köşesine dertop olmuş siyah külotum, Dali’nin ergimiş saatler tablosunun yağlı boya kopyası, tavana ışık veren iki lambanın yarattığı gölgeler ve diğer bütün ayrıntılar tıpkı filmlerdeki keyifle geçirilmiş anları canlandıran sahnelere benziyordu. Her şey, her şey arzuma göreydi. Şimdi endişe lambalarımı söndürmeli ve vaat edilen haz bandında koşuya başlamalıydım. *

*

85

*


Öykü Adım Demir Güldere. 29 yaşındayım. Sevtap’ı bana attığı bir mail sayesinde tanıdım. Bir ay kadar önceydi. Yorucu bir günün son saatleriydi. Tam dizüstü bilgisayarımı kapatacağım sırada ekranda bir e-posta belirdi. Sevtap Ateşgüneş adlı birindendi. 20 yaşındaydı. İspanyol dili filolojisinde öğrenciydi. Beni sık sık rüyasında gördüğünü yazmıştı. Mekatronik mühendisiyim. Bir banka şubesinin elektronik işleyişinin neredeyse tümünden sorumluyum. O gün işte on saat çalışmıştım. Yorgundum. Mailde fotoğraf falan da yoktu. Kolaylıkla silebilirdim bu nedenle, ama yapamadım. Her gün kızlardan sayısız mail alan yakışıklı ya da tanınmış biri değildim. Beklenmedik hoş bir rüzgârı yok değildi yani mailin. Kararsızca beklerken ikinci mail geldi. “İçimden bir his rüyalarımızın ortak olduğunu söylüyor. Örneğin okyanus kıyısındaki iki katlı sarı ev ve kırmızı gözlü gri kedi. Bunlar sana tanıdık geliyor mu?” Ağdalı bir şok yaşamaktaydım. Söyledikleri şeyler tanıdıktı gerçekten. Bana has bir özellikti. Bazen gün içinde, bazen de yatakta uzanmış durumdayken kafamda kısa filmcikler belirirdi. 10-15 saniyeden uzun sürmezdi. Bazen bir yer, bazen hiçbirini tanımadığım bir insan topluluğu, hareketli bir vasıtanın camından dışarıda görülen şeyler, daracık bir sokak. Dahası var. Sayısı belki kırkı elliyi aşmış bu filmciklerin neredeyse hepsini hatırlamaktayım. Belleğim aradan geçen yıllara rağmen onları sımsıkı tutmakta ısrarlı. Zamanla bundan bahsetmeyi giderek azaltmama rağmen çocukluğumdan beri sahip olduğum bu hassayı yakın dostlarım ve ailem iyi bilir. Bu kısa kısa gezintilerde tanımadığım bir sürü yeri görüyor ve yine tanımadığım insanlarla muhatap oluyordum, ama şu ana dek asla bu yerlerden birinin neresi olduğunu keşfedememiştim. Dahası o kadar insan tanımıştım. Bunların hiçbiri gerçek hayatta karşıma çıkmamıştı. Televizyonda ya da gazetede görmeye bile razıydım. Bazen birini benzetir ve boşuna heyecanlanırdım. Zamanla hevesim kırılmıştı. O hepsi birbirine çok benzeyen filmlerde ve dizilerde olduğu gibi geleceği gören ya da cinayete kurban gitmiş bir ölüyle ilişki kuran kimselerden değildim. Beynimin bu azizliğinin hiçbir şeye yararı yoktu yani. “E-Adresini bana sen verdin. Rüyamda. Sözlü değil. Bir kâğıda yazıp bana gösterdin. Adın soyadın ve standart ekler.” İşin bu tarafı beni bir yanıyla heyecanlandırırken, diğer yanıyla da kaliteli bir organize şaka beklentisi yaratmıştı. Bankaya girmeden önce Alcatell’de çalıştım bir süre. Oradaki arkadaşlarla bu tür şakalar yapardık, ama bütün bunlar iki buçuk yıl geride kalmıştı. Alcatell’li arkadaşlarımla zaman darlığı nedeniyle artık telefonla bile görüşemiyorduk. Uykum kaçmıştı. Sevtap hanıma tek cümlelik bir mail attım. “Bana bir ortak rüyamızı daha yazabilir misiniz?” Cevap 6-7 dakika sonra ekranda belirdiğinde kulaklarım uğuldamaktaydı. Bütün şaka ihtimallerini aşıp apıştırıcı bir gerçeğe toslamıştım. “Bir arabanın penceresinden uçsuz bucaksız bir çöle bakıyoruz. Sağ yanımızda üç dev kaktüs ağacı yola yakın yan yana duruyor. Ortadaki en uzunu ve kollarında gül büyüklüğünde sarı çiçekler var. ” Kimsenin bunu bilmesi mümkün değildi. Çünkü geçen hafta görmüştüm ilk kez. Sonra takip eden günlerde birkaç kez çeşitli zaman dilimlerinde tekrarlanmıştı. Bazı vizyonlar tek kerelik olurdu. Böyle yinelenenleri de vardı seyrek de olsa. İş ciddiydi. Sevtap Ateşgüneş her kimse onla mutlaka konuşmalıydım. Lafı uzatmadan kıza kendisiyle tanışmak istediğimi söyledim. “Şu sıralar İstanbul’da değilim. Gelince ilk işim sizi aramak olacak. Ben de tanışmak için sabırsızlanmaktayım.”

86


Öykü *

*

*

Onu ilk kez geçen pazar günü Gayrettepe metro durağında gördüm. Benden 15.30’da durakta olmamı istemişti. Taksim yönüne gidecek metrolara dikkat edecektim. Üçü yirmi geçe oradaydım. Sırf gençlerine bile olsa bütün kadınlara acaba o mu diye bakmak kolay değildi. Sevtap’ın tek başına olacağını tahmin etmekteydim, ama elimde olmadan gruplara da dikkat ediyordum. Bazı kızlar ben baktığım için aynı şekilde karşılık verince bakış koyultuyordum istemeden. Bazıları ‘hıh!’ edasıyla başını çeviriyor, bazıları hafifçe sırıtıyordu. Tek tük alıcı gözle süzenler de çıkmaktaydı. Sevtap’ın boyu posu ve tipi hakkında sorduğum sorulara cevabı çok kısa ve kesin olmuştu. “Gönül vitrininde duran bir mankenim. ” Bir ara üniversiteden eski bir arkadaşımla karşılaştık. Birkaç kelime bozdurduk. Orada ne yaptığımı sordu. Birini beklediğimi söyleyince hınzırca kılığımı kıyafetimi süzdü ve ‘Kıyak bir hatun olmalı,’ dedi. İnkâr etmek boşunaydı. Başımla onaylayıp anlamlı anlamlı sırıtmakla yetindim ve ardından konuşmayı kısa kesmek için saatime baktım. Onun da acelesi vardı zaten. ‘Bir gün görüşelim ha,’ diyerek çekti gitti. İkimiz de telefon ya da mail adresi vermeye kalkışmamıştık. On yıl içinde yine buralarda bir yerde karşılaşırdık artık. Hiçbir zaman samimi olmadığım biriydi. Adını bile o söyleyince hatırlamıştım zaten. Saat 15.35’de yavaş yavaş bütün ilginç ve gizemli havasına rağmen kızın beni işlettiğini düşünmeye başlamıştım ki, onu gördüm. Tam önümde duran metro kapısından içeri girmiş ve bana doğru dönerek gülümsemişti. Bir yetmiş beş boylarında ince yapılı bir genç kızdı. Koyu kahverengi, bukleli saçları omuzlarına değmekteydi. Üzerinde daracık açık mavi bir kot pantolon, sarı bir tişört ve lacivert bir kot ceket vardı. Ceketinin önü açıktı. Göz kamaştırıcı bir güzelliğe sahip değildi, ama üsluplu bir seksapel ışımaktaydı. Yüzü çok hoştu. Sarı tişörtünün topografyasındaki yükseltiler de heyecan vericiydi. Zeki ve kendinden emin tavırları dışa ışımasını alametifarikasal bir kalıcılığa yükseltgemekteydi. Kapı kapanırken tekrar gülümsedi ve eliyle hoşça kal işareti yaptı. Metro kızın gülümsemesini Taksim yönüne doğru sürüklerken apışmış durumda ardından bakakaldım. Bu arada süper erkek Demir Güldere yıldırım gibi seğirtmiş ve kapı kapanmadan kendini içeri dâhil etmişti. Kızla baş başaydı. Bahtsız hayalimi iptal edip kös kös eve yollandım. O akşam ve onu takip eden üç gün kızın beni aramasını boşuna bekledim. E-adresine dört nafile e-posta yolladım. Hiçbirine cevap gelmedi. Kimsenin zihnimdeki hayalleri böyle ayrıntılı bir şekilde bilmesi

87


Öykü mümkün değildi. Bu nedenle kızı bir türlü kaliteli bir organize şakanın baş aktristi yapamıyordum. Ayrıca arkadaş çevremdeki kalibreli organizatör adayı hiçliği de beni desteklemekteydi. Kızın belirip kaybolması, anlık poz vermesi ona olan isteğimi körüklemişti. Aradan geçen günlerde neredeyse aşka benzer bir his kozasıyla sarmalandım. Hayalimde kapanmak üzere olan metro kapısından onlarca defa içeri süzülüp oradan devam eden serüvenler yaratmıştım. Şaka bir yana eskilerin deyimiyle bir çeşit kara sevdaya doğru yol almaktaydım. Light hali en azından. Perşembe akşamı cep telefonumdan aradı. Sesinde olağanüstü bir berraklık vardı. Tarifi mümkünatsız bir tınıyla konuşmaktaydı. İlk cümlesi ‘Cumartesi akşamı nerede buluşalım,’ olmuştu. O’ydu. Hemen tanımıştım. Kadıköy’deki Karga Bar’da saat 22.00’de buluşmak üzere anlaştık. Yeri ben teklif etmiştim. Hiç tereddütsüz kabul etti. Cuma gününü kız gelmeyecek ve bir daha da sesini soluğunu çıkarmayacak düşüncesinin kasvet verici davul sololarıyla geçirdim. Cumartesi tempoyu bayağı artırmıştım. Öyle ki, 21.55’de Karga bardan içeri girerken madara olmaya iyice hazırdım. Hatta bundan tuhaf bir zevk de almaktaydım. Çünkü kız bundan sonra ne yaparsa yapsın yıllardır süregelen tekdüze yaşantımı gizemli renklere boyamıştı. Annem Pazartesi akşamı yemeğe gittiğimde bunu hemen fark etti. Babam kafayı geçen Pazar günü yapılan Galatasaray maçının sonuçlarına taktığı için ıskalamıştı. Sürekli telefonu çalıyordu. Arkadaşları da bu konuyu konuşmak için sabırsızlanmaktaydı herhalde. Yemek saati falan demeyip arka arkaya birbirlerini arıyorlardı. İki yıldır ayrı oturmaktaydım. İş hayatım nedeniyle ortalama haftada bir gün görüşmekteydik. Annemin yaptığı karnıyarık harikaydı. Her zaman en az beş tane yerdim. O akşam ağzımda ikincinin ilk lokmasını gevelemekteydim daha. “Biri mi var hayatında?” “Onu de nereden çıkardın şimdi?” “Bir değişiklik var sende.” “Ne gibi?” “Yüzün gözün parlıyor. Bir heyecan içindesin sanki. Dalgınsın. Çatal ağzına yavaş çekimle gidiyor.” Sadece kadın ya da anne sezgisi değildi. Annem çeyrek yüzyıldır boşanma davalarında avukatlık yapmaktaydı. Durumumu ıskalamamıştı normal olarak. Sonradan rezil olmamak için daha çok başlarda, ne olacağı belirsiz bir ısınma sürecinden söz ettim. Olumlu bir yöne giderse kızı ilk onunla tanıştıracağıma söz verip konuyu noktaladım. Sevtap kendisini ilk gördüğüm giysileriyle ikinci katta oturmaktaydı. Biraz titreyen dizlerle yanına yaklaştım. Yerinden doğrulup elimi sıktı ve yanaklarımdan öptü. Parfümü ciğerlerime eronikotin gibi yayılıverdi. Yakından çok daha çekiciydi. Neredeyse saldırgan diye tanımlayabileceğim bir diriliği vardı. Yan masada oturan iki genç kadın merakla bizi süzmekteydi. “Senin John Zorn sevdiğini bilmiyordum.” “Neyi?” Bunu derken içeride John Zorn’un Archaeopteryx adlı parçasının çaldığını fark ettim. Çağdaş deneysel caz gruplarından pek anlamam. John Zorn ve Masada altı ay önce ayrıldığım eski sevgilimden yadigâr bana. “Eskiden takılırdım... Biraz yani.” “İstersen başka bir yere gidelim?”

88


Öykü Burası çok cool bir yerdi, ama bizim ilk tanışma ve sohbet mekânımız olamayacak kadar ses ve soluk yüklüydü. Kızın beni nasıl bulduğunu ölesiye merak etmekteydim. Kapağı biraz daha sakin, sessiz ve gözden ırak bir yere atmak daha iyi olacaktı. “Bir teklifin var mı?” “Sana gidelim.” *

*

*

Gözlerimi açtığımda Sevtap yatakta değildi. Evde de değildi. Varlığının basıncı diyebileceğim etkiyi hissetmiyordum çünkü. Kalkıp oturma odasına gittim. Her yere saçılmış giysileri benimkilerle birlikte yerli yerinde duruyordu. Sokak kapısının kilidini kontrol ettim. Sürgü de yerindeydi. Kız buradan çıkmamıştı. Yedinci katta oturmaktaydım. Pencere ya da balkon da söz konusu olamazdı yani. Geri gelince kızın yerde halının üstünde duran beyaz sutyenini alıp kokladım. Ten kokusu belleğimi dağladı adeta. Gecenin anısı dirilmişti. Ne dirilmeydi ama… Sürülen bir tarlada duran minik bir fareydim ve dev bir traktörün ardındaki metalin kabarttığı uçsuz bucaksız toprak şeridine bakmaktaydım sanki. Kızın giysilerini itinayla katlayıp kendi dolabıma yerleştirdim. Sadece bir akşam giyilmişçesine yepyeni görünümlü koyu bordo renkli mokasen ayakkabıları da benimkilerin yanında yer aldı. Tek eksik şey boynuna çapraz astığı küçük koyu kahverengi deri çantasıydı. Her tarafı aradım. Yoktu. Onu yanına almıştı. Gönül vitrinimin mankeni ile geçirdiğim geceyi tasvir etmem mümkün değil. Aynı anda amfetamin, meskalin ve LSD almış gibiydim. Bunların hiçbirini şu ana kadar kullanmadım. Filmlerde gördüğüm ve okuduğum etkilenmeleri kastediyorum. Hayatta hiçbir zaman yazar olmayı bu kadar istemedim. O zaman belki yaşadığım geceyi daha derinliğine anlatabilirdim. Son yoğun okumalarım lise yıllarında kaldı. Üniversitede dersler çok yoğundu. Sonrasında iş hayatı denen çark enerjimin neredeyse tamamını emiyordu. Gitar dersi almak, falanca kitapları mutlaka okumak, filmleri seyretmek gibi niyetlerim, daha uygun bir zamanda inşallah misinasına dizdiğim tespih taneleri gibiydi. Tanelerin sayısı arttıkça bu işlere ayırdığım zamanım daha da azalıyor gibiydi üstelik. Sevtap’la bir geceye sığışmış yıllarca süren bir birliktelik yaşadık. Atmıyorum. Belleğimde kıpır kıpırlar. Kızı annemle tanıştırdığım an gözümün önünde şu an. Anneleri bilirsiniz. Biricik oğullarını hiçbir kıza yeterince layık görmezler. Daha önce tanıştığı iki üç kız arkadaşım için bir sürü elverişsizlikler dile getiren kadın Sevtap’a bir görüşte vuruldu. Benim gönül vitrinimin mankeni annem ve babamın gönüllerini de bir anda fethetmişti. Neşeli neşeli konuşarak yemek yedik. Şarap içtik. Bir ara annemle mutfakta yalnızdık. İçeriden babamla kızın konuşma sesleri geliyordu. Babam, kız gelince yirmi yaş birden gençleşmişti adeta. Sesi, çocukluğumdan hayal meyal hatırladığım canlılık ve gürlükte çıkmaktaydı. “Nereden buldun bu kızı?” “Çok beğendin değil mi?” Annem kendine çok yakışan taba rengi elbisesini giymişti. Üzerinde bir leke var mı diye göz attı ve sonra bana baktı. Yüzü ciddileşmişti. “Sakın kaçırma,” dedi. Benim çapımdaki bir erkeğin böyle bir kızı uzun süre elde tutamayacağını ima eden ses tonu gururumu zerre kadar yaralamadı. Sevtap cinsi kızları onların istemi dışında elde tutabilecek erkek türü mevcut değildi. Kız isteyerek gelmişti. Bu kadarı yeterliydi benim için. Aynı evde oturmaya başladık. Sık sık annemlere gidiyorduk. Sevtap ailemi kendi ailesi gibi

89


Öykü benimsemişti. Kendisi öksüzdü. Ailesinin geri kalanlarıyla ilişkisi de yıllardır kopuktu. Bu arada işten artan zamanlarımda bir genleşme olmuş gibiydi. Bütün hobilerime zaman ayırabilmekteydim her nasılsa. Gitar tellerinin üzerinde gezinen parmaklarım giderek ustalaşıyordu. Geceleri birbirimize sarılıp uyuyorduk. Bu yıllarca sürdü. Annem babam bir miktar yaşlandılar. Evlerindeki bazı mobilyaları yenilediler. Şakaklarımda birkaç adet beyaz tel belirdi. Az sayıdaki arkadaşımla da görüşmekteydik. Bunlardan biri trafik kazası geçirdi ve sakat kaldı. Bazıları nişanlandı ve evlendi. İlişkilerini sonlandıranlar oldu. Dünyada yeni savaşlar yaşandı. Bunların sevimsiz sonuçlarını göğüslendik. Annemin teyzesi vefat etti. Bir gün gitarımla Pink Floyd’un The Wall albümünün comfortably numb parçasındaki gitar solo bölümünü neredeyse hiç hatasız çalabildim. Ve daha bir yığın anı. Mazi hatırlayabildiğimiz şeylerin tümünden ibaret değil midir? Kızla en az beş yıl birlikte olduk diyorum o halde. Az önce aynada yüzümü uzun uzun inceledim. Şakaklarımda tek bir beyaz tel yok henüz. O gitar da yok. Telefonumun, bilgisayarımın tarih bildirileri sadece bir gece yaşlandığımı kanıtlıyor. Birlikteliğimiz boyunca kendi geçmişi hakkında neredeyse hiçbir şey anlatmamış olan Sevtap bir geceye beş yılı sığdırdı ve sonra çekti gitti. Duş yaparken bu kabindeki sayısız sevişmelerimizi hatırladım. Mutlu bir erkektim. Kime nasip olurdu böylesine dört dörtlük bir ilişki. Gönül kalıbımdan dökülen yıllardı. “Nasıl olur da kimseye anlatmadığım rüyalarımı bilebilirsin?” “Rüyaların ve vizyonların başka zihinlere açılan koridorları vardır bazen.” “Yani?” “Sana o taraftan yaklaştım.” Oturma odasındaki Dali’nin ergimiş saatler tablolarından en tanınmışının taklidi olan yağlı boya tabloya tam 800 kayme bayıldım. Bir arkadaşım taşınıyordu. Ona yardıma gitmiştim. Yeni evini dişi kuş dekore ettiği için o tabloyu ve bazı eşyalarını satışa çıkarmıştı. Arkadaşım 1000 dolara doksanlı yıllarda namlı olan bir ressama yaptırdığını söylemişti. 180x120 cm. ebatlarındaki tabloda imza falan yoktu. Yemin billâh etmişti. Kız benimle ilişkiye geçmeden iki ay önceydi. Oturma odasına astığım anı hatırlıyorum. Daldan sarkan pelteleşmiş bir saat için bu kadar para verilir mi diyen sürrealizm düşmanı yanım biraz pişmandı. Farklı beklentileri olan yanım da memnuniyetle ellerini ovuşturmaktaydı. Benim dişi kuşum da tam o

90


Öykü sıralarda evi terk etmişti. Sevtap’ın dediği doğruydu. Zihinlerimiz birbirleriyle ilişki kuruyordu. O tabloyu almamdaki saik şimdi çok açık. Zaman genleşmesi fikrine hazırlıktı. Kahvemden ilk yudumumu alırken Sevtap’ın nereden çıktığını keşfettim. O çöle, üç kaktüslü yere çıkmıştı. Evden değil. Zihnimden. Beş yılın bitiminde. Bundan yüzde yüz emindim. Çünkü artık o çöllük araziyi zihnimde yeterince açıklıkla canlandıramıyordum. Pikselleri azalmış bir fotoğraf parçası gibiydi. Muğlaklaşmıştı. O minik görüntü parçacıkları başka âlemlere, boyutlara açılan kapılardı belki. Kız bunlardan en sonuncusuna talip olmuştu. Tek kullanımlık olduğu açıktı. Kız aslında her neyse, bana c-mail, cin namesi yani, yollayan bir periydi belki. O eşik için gelmiş, karşılığını vermiş ve gitmişti. Beş yıl belki de çıkışa kendini uyarlamak için gerekli süreydi. En uygun açıyla atmosfere girmek için dünya çevresinde tur atan bir uzay mekiği gibi. Saadet turları. Bana çok az kişiye nasip olan bir hayat yaşattı. Gerçek aşkı hediye etti ve hayallerimi bile zorlayan bir tatmin duygusu verdi. Ruh formatım bir daha asla tekdüze yaşama sığamayacak kadar çetrefilleşmişti. Dahası önümüzdeki beş yılda olacak birçok şeyi bilmekteydim. Bu bilgileri kullanarak kendimi belli bir derecede özgürleştirmeyi başarabilirdim. Ani bir düşünceyle mutfak masasından kalkarak yatak odasına gittim. Elbise dolabımı açtım. Kızın giysileri orada duruyordu. Süblimleşmemişti. Sevtap’ın arkada maddi kanıtlar bırakması ne demekti? Çantasını ihtiyacı olduğu için götürmediğini düşünmeye başlamıştım. Bu bir sinyal olmalıydı. İstese yanına alabileceği giysileri niçin arkada bırakmıştı? Kızın kot pantolonunun ceplerini karıştırdım. İki adet ayçiçeği, elli kuruşluk metal para dışında bir şey yoktu. Sonra ceketini aldım. Kalp hizasındaki, fermuarı sımsıkı kapalı iç cepte dörtte bir A4 büyüklüğünde bir kâğıt parçası vardı. Küçük bir not defterinden kopartılmışa benziyordu. Hiç geri durmayacağız araştırmaktan Ve tüm araştırmalarımızın sonu; Başladığımız yere varmak da olsa Ve tanıyacağız ilk kez durduğumuz yeri *

*

*

Gayrettepe metro durağındayım. Saat 15.20. İçim içime sığmıyor. Sakin taklidi yaparak bekliyorum. Bu defa her kadına bakmıyorum. Onun gelişini metrelerce önceden hissedebileceğimi seziyorum. Beni temelli bıraksaydı böyle olmazdı. Şiirin T. S. Elliot’un Four Quartet’inden Little Gidding bölümüne ait olduğunu evden çıkmadan, google sayesinde keşfettim. Küçük Sarsıntı. Küçük Sersemleme. Küçüğü buysa? O mısralardan kastın burayı işaret etmek olduğunu düşünmek gibi bir sapkınlık içindeyim. Başın son, sonun baş olmasının bir izahı neden burada yine bir Pazar günü yeniden başlamak olmasın? Bir şey daha var tabii. Size bellek arşivimde bu tür çıkış filmciklerinden daha onlarca olduğunu söylemiştim değil mi? Örneğin okyanus kıyısındaki iki katlı sarı ev ve kırmızı gözlü gri kedi. O halde zokamda daha bir sürü peri yemi var demektir. Sevtap geri dönecek. Damarlarımda hissediyorum. Öyle olmasa ardında böyle bir not bırakmazdı. Gece boyunca beni baştan aşağı uyarladı. O şiirin son mısrasında olduğu gibi, And the fire and the rose are one; ateş ve gül artık benim için de aynı şey. Öykü: Sadık YEMNİ

91

İllustrasyon: Mehmet Kaan SEVİNÇ


Pin-up

Golge e Dergi,Ocak 2011- Sayi:40  

golge_e_dergi_ocak_2011_sayi_40

Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you