Page 1


İÇİNDEKİLER

04-07 Korku Köşesi - Kefenli Abdi 08-09 Korku Köşesi-Dehşetler Albümü Cadı-Congolos 10-13 Haberler- Bin Yılın Çizgi ve Sanat Etkinliği

Wuthering Heights (1992)

14-15 Haberler-Marmara Çizgi ve JBC Yayıncılık Arasında Tatlı Atışma 16-18 Öykü - Yurtsuz ve Gizemli Cinayetler

91.

19-24 Çizgi Roman On Okuma-Deadpool

Sayı ile tekrar birlikteyiz. Gölge e-Dergi'ye ulaşmak için http://golgedergi.blogspot.com Genel Yayın Yönetmeni: Mehmet Kaan SEVİNÇ Editör: Mehmet Berk YALTIRIK golgedergimail@gmail.com Yayın Kurulu: Sadık YEMNİ, Ahmet YÜKSEL, Hasan Nadir DERİN, Gülhan D SEVİNÇ, Melahat YILMAZ, Ceren ÇALICI. Grafik Tasarım: Gülhan D SEVİNÇ Redaksiyon: Ceren ÇALICI Kapak: Bora ÖCAL Pinup: Mehmet Kaan SEVİNÇ Gölge e-Dergi internetten yayın yapan özgür ve özgün içerikli tam bağımsız bir dergidir. http://twitter.com/GolgeDergi http://issuu.com/GolgeDergi http://golgedergi.deviantart.com/

yolunu Seçkin edebi eserleri deşerek açıyor! 25-27 Öykü- Günahların Bekçisi 28-33 Çizgi Roman - Kagan 34-36 Öykü- Kızıl İbik

Editör'ün Kalemi'nden

37-38 Kitap İnceleme - Meşhur Kaknem Haydar Bey 39-40 Öykü- Otel 41-42 Sinema- Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali 18 Yaşında 43-48 Öykü- Milli Piyango 49-54 Sinema- Ankara Uluslararası Film Festivali 26. Kez İzleyici İle Buluşacak

Gölge-e Dergi bir sayıyı daha geride bırakırken, yaklaşan baharla birlikte yeni yeni sayıların hazırlıkları da sürmede. Bu sayı yine geçtiğimiz aydan haberlerle, yeni çizgi romanlar, öyküler ve şiirlerle birlikte karşınızdayız. Şubat sonunda kaybettiğimiz Yaşar Kemal ile birlikte Mart ayında kaybettiğimiz Terry Pratchett gibi kayıplar, edebiyat camiasında konuşuldu, yazıldı çizildi. Biz de naçizane bu sayıda kısmen bu acı olaylara değindik, geride bıraktıklarını konuştuk. Şimdiden iyi okumalar temennisi ile…

55-64 Sinema- !f Ankara ile Şubat’ı Mart’a

Mehmet Berk YALTIRIK

Bağladık

Gölge e-Dergi Editörü

65-73 Çizgi Roman - Harry Kane

74 Pinup

3


KORKU KÖŞESİ

Korku Köşesi

Kefenli Abdi Tatar Hanı’nın Kaçanik Boğazı’ndaki galibiyetinin akabinde Nemçe Harplerinin sürdüğü senelerdi. Üç atlı, Şipkoviça köyünün mezarlığının bulunduğu mevkiiye doğru tırıs gitmekteydi. Adamlardan birisi, Kalkandelen kadısının lüzumu üzerine kiralayıp ta Kumanova’dan getirttiği bir “cadı üstadı”ydı. Şipkoviça köyünden Ramazan Ağa’nın katili Abdi’nin yahut son günlerdeki namı ile “Kefenli Abdi”nin def edilmesi için çağrılmıştı. O tarihlerde ve o mıntıkada bu türden cadıcıların, cadı üstatlarının kiralandığı vakiydi ki bu tip korkulu, esrarlı vakalara pek sık rastlanırdı… Cadı üstadı sordu: “Te bu Abdi yaşar iken fena birı mıydı? Var mıydi günahi?” Şipkoviça yolunda köylüler anlatmaya başladı Abdi’nin hikâyesini. Harp esnasında haydutluk yapmış ardından bir şekilde teslim olup köyüne yerleşmiş Abdi, Ramazan Ağa’nın ortanca kızı Gülizar’ı istetmişti. Ramazan Ağa, kızı vermediği gibi köyün kahvehanesinin önüne gelerek Abdi’nin yedi ceddine sövüp saymış, aşağılamıştı. Abdi eski eşkıya, gururuna yediremeyince önce Ramazan Ağa’nın evini tek başına basıp dövmüş, ardından da Gülizar’ı kaçırmak maksadıyla dere boyuna inmişti. Gülizar, Abdi’nin üzerine varmasıyla yaygarayı basınca köyün erkekleri hep birden ayaklanmış, Abdi’nin üzerine vararak döve döve canını çıkarmışlardı. Ardından da öldüğünden köy kethüdasının emriyle köyün mezarlığına defnetmişlerdi. Cadı üstadı kafasını iki yana sallayarak: “Pek fenadır more! Pek fenadır! Hem şerir imış hem kendı cinayete kurban gitmış. Huzur bulmaz öylesı. ‘Urtlak olur kalkar. Kabrinden uğrar dışarı, cadı ulur be!” Abdi’nin gömülmesinin gecesinde mezarlıktan gelen çığlıklar ve bağırtı seslerini ilkin hayvan uğultusu addedip boş vermişlerdi. Bazı evlere girip insanların üstüne ağırlık çökmesi, erzaklarının eşyalarının ortalığa saçılıp dağılması gibi tuhaflıklar vuku bulduğunda da dua okuyup, yüzerlik otu yakıp üstünde fazla durmamışlardı. Cadı üstadı: “Hep büle yaparlar. Alamet gibı ‘aber eder gelişinı! Sunra gürünür insanlara…” Bir gün akşam vakti, Gajre köyündeki bir düğünden dönen kadınlar evlerine kireç gibi bembeyaz suratlarıyla dönünce Abdi’nin kabrinde huzur bulamadığını köylüler de öğrenmişti. Beyaz kefeniyle ağaçların arasından gelip geçen bir silueti önce hayvan sanmışlardı. Ardından öldü sandıkları Abdi, mermer gibi soluk bir yüzle ve kanlı gözlerle karşılarına dikilip Gülizar’ı isteyince korkuyla birbirlerine sokulup dua okuya okuya kendilerini köye zor atmışlardı. Cadı üstadı: “İnsana gürünmesi fenadır. Cesaret bulunca zarar verır, can alır!” Kadınların yaşadığı hadise üzerine “Kefenli Abdi”nin hikâyesi civar köylere yayılmıştı. Ramazan Ağa’nın haricinde herkes bu acayip mahlûktan korkar olmuştu ancak Ağa’ya göre köylülerin şayiasından başka bir şey değildi. Ta ki bir gün hanımı ev ev dolaşıp Ramazan Ağa’nın kaybolduğunu söyleyene kadar… Dediğine göre gece vakti bir an dışarıya kulak kesilmiş, adını söyleyerek kendisini çağırdıklarını söyleyerek evden çıkıp gitmişti. Ramazan Ağa’nın bembeyaz cesedi, köyün mezarlığına yakın bir yerde bulununca “köye

4

5


ÇC

Korku Köşesi cadı dadandığına” kesin olarak kanaat getiren köylülerin bazısı eşyalarını toplayıp komşu köylerdeki akrabalarına tanıdıklarına kaçmaya başlamışlardı. Bunun üzerine Şipkoviça’nın kethüdası, olayları bir tamam Kalkandelen kadısına yazıp ulakla göndermiş, kadı efendi de Kumanova kadısına haber göndererek bir cadı üstadı kiralanmasını sağlamıştı. Cadı üstadı, heybesinden çıkardığı defteri gösterdi: “Bellidır kanun, bellidır yapılacakç… Ta Ebussuud Efendi’den vardır fetva. Nasıl def edilır ‘em ‘urtlak ‘em cadı, ‘epsinı yazmış büyüklerimız.” Köye varıp, mezarlığa girdikleri sıra gün akşama dönmekteydi. Atlarından inip cadı üstadını, Abdi’nin kabrinin olduğu yere götürdüler. Mezarı kısa sürede açıp kefen bezi çürümeye yüz tutmuş mevtayı ortaya çıkardılar. Cadı üstadı heybesinden ardıç ağacından mamul bir kazığı çıkardığı esnada biraz ilerideki bir ağaçlığın orada beyaz kefeniyle dolaşan bir başka kimseyi görünce şaşırdı. Ücretini aldıktan sonra bir hortlak yerine iki tanesini def etmek zahmet olmaz diye düşünerek köylülerle kefenlinin peşinden seğirtti. Kefenli adama fark ettirmeden yaklaşıp dualarla yere yıktıklarında adamın beyaz kefen altında normal kıyafetlerle dolaşan, Nemçelilerin lisanıyla konuşan birisi olduğunu fark ettiler. Adam gayet bozuk bir lisan-ı Türkî ile gizli gizli Nemçe ordusuna haber taşıdığını can havliyle birer birer anlatınca hortlak mevzusunun aslı meydana çıktı. Kuvvetle ihtimal Ramazan Ağa bu casusu görüp hortlak zannı ile sekte-i kalpten ölüp gitmişti. Köylüler şaşkın gözlerle insan mıydı hortlak mıydı anlayamadıklarından cadı üstadına baktılar. Cadı üstadı evvela geri teslim edeceği ücreti düşündü, ardından iki hortlağı haklamanın getireceği fazladan ücreti düşünerek köylüleri ikna etti. Kanun-ı kadimden mülhem kalbe kazık ve kafa kesme metodu ile biri mevta diğeri casus iki “hortlak” def edildikten sonra hep birlikte Kalkandelen kadısının huzuruna çıktılar. Köylüler duydukları hakikate rağmen alacakları sus payı karşılığında cadı üstadının söylediklerine şahitlik etmeyi seçtiler. İki köylü, Şipkoviça’ya geri döndükleri sıra korulukların içerisinde bir başka beyaz kefenliye rastlayınca, onu da yakalayıp haklamayı sonra da gidip kadıdan para almayı düşündüler. Atlarını kefenliden yana sürdüklerinde atlarının huzursuzlanıp sıçrayıp tepinmesine bir anlam veremeden beyhude yere zapt etmeye çalıştılar. Beyaz kefenli yanlarına seğirttiğinde atlarının neden çıldırdığını o vakit anladılar. Karşıdan beyaz kefeniyle gelen merhum Ramazan Ağa’dan başkası değildi…

Öykü: Mehmet Berk YALTIRIK

6

İllüstrasyon: Mehmet Kaan SEVİNÇ

7


ÇC

Korku Köşesi Dehşetler Albümü

Congolos Yozgat civarında varlığına inanılan, “karakoncolos” adlı varlığın farklı isimli bir varyantı olduğu düşünülen varlıktır. Evlere kışın ortasında soğukların arttığı zamanlarda (10 Ocak-17 Ocak) uğradığından Yozgat’ta bugünlere “congolos ayı” denilmektedir. Hatta mevsim tarifleri: “congolos girdi, congolostan sonra” şeklinde yapılmaktadır. Bu varlığın açıktan duran yiyecek küplerine tükürdüğü, idrarını yaptığı, bu şekilde hastalıklara neden olduğuna inanılırmış ki bu şekilde hastalananlara “marazlı” derlermiş. Congolosun bazen uyuyan bir insanı, yakınlarından birinin sesini taklit ederek çağırdığına, uyanırsa alıp götürüp dışarıda soğuktan donmaya terk ettiğine inanılırmış. Pancar olan evlere gelmeyeceğine inanılan congolosun evlere uğramaması için pancar pişirilip eşiklere gömülür veya lohusalara, dünürlere, sevilen kimselere verilirmiş. Kaynak: Ayşe Duvarcı, “Türklerde Tabiatüstü Varlıklar ve Bunlarla İlgili Kabuller, İnanmalar, Uygulamalar”, Bilig, S. 32, Kış 2005, s. 126-127. İllüstrasyon: Mehmet Kaan SEVİNÇ

8

9


Haberler

Haberler

Bin Yılın Çizgi ve Sanat Etkinliği

Geçtiğimiz Mart ayı’nın 14 ünde Kadıköy’de müthiş bir çizer buluşması yaşandı. Bağdat Caddesi ve Kadıköy’ün ara sokaklarını dahi işgal eden hafriyat ve çimento kamyonlarının, dozerlerin, grayderlerin arasından zor zahmet sıyrılarak, labirente dönen Kadıköy sokaklarında peynire ulaşmaya çalışan fare misali geç de olsa Kadıköy’e vasıl olabilmiştik Öncesinde Çizgi Diyarı’nın 7’nci Yıl Etkinlikleri çerçevesinde Türk Çizgi Romanı’na katkılarından dolayı çizerlere ödüller dağıtıldı. Üç kuşak çizerin bir araya geldiği ve Kadıköy İş Merkezi’nin en alt katındaki kafe de gerçekleşen bu çizgi buluşmasında kimler yoktu ki; en başta değerli ustamız Suat Yalaz olmak üzere,Yücel Köksal, Abdullah Turhan, Süleyman Turan, Aslan Şükür ustalarımız. İkinci Kuşak çizerlerden ise, Şahin Karakoç, Ragıp Derin, Ömer Muz, Talat Güreli, Yener Çakmak, Orhan Dündar, Erhan Dündar kardeşler, Hikmet Yamansavaşçılar, Necati Derya, Alinur Uğurpakkan ağabeylerimiz. Üçüncü kuşak çizerlerden Naci Yavuz,Fatih Okta, Ogan Kandemiroğlu, Mehmet Dal,Mustafa Afşin Gürler, Ramazan Türkmen, Murat Sevinç, İsmail Akyol, Devrim Kunter, Serhat Filiz ve bendeniz bir araya geldik. Yine genç çizer arkadaşlarımızdan Anıl Yurdakul ve Mavi Turta ekibinden arkadaşlarımızda etkinliğe katıldılar. Ustalarımızın ve abilerimizin ellerini öptük, yaşıtlarımızla kucaklaştık, hal hatır sorduk, geçmişin basın merkezi eski adı ile Bab-ı Ali sonraki adı ile Cağaloğlu’nda birlikte çalıştığımız dergi ve gazetelerde yaşadığımız anılarımızı paylaştık.

Bu dünyadan terki diyar eyleyen ustalarımızı, arkadaşlarımızı rahmet ile andık, o anda aramızda olamayan ustalarımızın ve arkadaşlarımızın kulaklarını çınlattık. Çizerlerin yanı sıra bir çok çizgi roman okuru da orada bulundu; başta çizgi roman sever ve koleksiyoncusu olan sanatçı dostumuz Murat Serezli olmak üzere yine çizgi roman severlerin yakından tanıdığı okur ve kolleksiyoner olan Zeynep Bayraktar, Gülhan D.Sevinç, Hüsnü Çoruk, Murat Aral, Çağrı Çalışır, Birol Yüksektepe, Özgür Ateş, Murat Tüfekçiler ve daha bir çok okur ve kolleksiyoner de etikinlikdeydi. Ayrıca etkinliği düzenleyen Çizgi Diyarı ekibinden başta Haluk Yücesoy ağbimiz olmak üzere, Mustafa Pala, İlker Genç, Savaş Okutan, Ahmet Bozkurt, Ahmet Erden de hatırlayabildiklerim arasındaydı. Velhasıl kelam üç kuşak çizerin bir araya gelmesi büyük bir olaydı, böylesine kalabalık katılımlı çizer ve okur buluşması bir daha ne zaman gerçekleşir bilinmez, bu etkinliği düzenleyen, katkıda bulunan, ve gelen herkese çok teşekkürler, unutulmaz bir gün yaşadık.

10

11

Durun daha bitmedi; Kadıköy Pasajındaki Çizgi Diyarı etkinliğine giderken Büyülü Dükkan’ın önünde dışarılara kadar taşmış müthiş bir kalabalık vardı. Etkinlik sonrası nasıl olsa kalabalık dağılmıştır artık diye Büyülü Dükkan’a doğru yollandık ki bir de ne görelim kalabalığın azalması şöyle dursun daha da artmıştı. Kalabalığın nedeni Gırgır ve Fırt Dergileri’nin unutulmaz çizeri, Türk Çizgi Romanı’nın kilometre taşlarından ustamız ve abimiz İlban Ertem’in ‘’Puslu Kıtalar Atlası’’ çizgi romanının imza günü etkinliği vardı.


Haberler

Haberler İlban Ertem’in ‘’Puslu Kıtalar Atlası’’ çizgi romanının imza günü etkinliği

Seneler sonra İlban ağbi ile iki satırda olsa sohbet edebilmek müthiş bir keyifti. Eve gelir gelmez çizgi romanı bir solukta okudum, İlban ağbi yine unutulmaz bir esere imza atmıştı. Ayrıca imza almaya gelenler arasında bir çok tanıdığa da rastladık. Gölge e-Dergi’nin kadim editörü Ahmet Yüksel, ve yine kadim dostum karikatürist Sadık Öztürk, eskinin çırağı, şimdinin ustası Özgür Gülbir, yine sıkı bir çizgi roman okuru ve kolleksiyoneri Simge Kırcan, Kayıp Rıhtım’dan Hakan Tunç, Anadolu Korku Öyküleri Yazarlarından Galip Dursun, Uykusuz çizerlerinden Oky, Gölge e-Dergi’nin bu sayısının kapağını çizen Bora Öcal ve adını sayamadığımız daha bir çok dostumuzla karşılaştık, ayak üstü hoş, beş ettik,o günün anısına fotoğraflar çektirdik. Benim için unutulmaz olan anlardan bir tanesi de GırGır Dergisinden usta çizer Hakan Çelik ile seneler sonra karşılaşmamız oldu. Ve yine birbirimizi sosyal medya üzerinden tanıdığımız başta genç çizer arkadaşlarımızdan Oğuzhan Kayan olmak üzere bir çok dostumuz ile bire bir tanışmanın, sohbet etmenin keyfini yaşadık. Biz oradan saat 8.30 sıralarında ayrılırken imza etkinliği saat 14.00 ile 16.00 olmasına rağmen İlban ağbi imza için gelenlerin kıramayıp hala kitabını imzalamaya devam ediyordu. O saate kadar 750 civarında kitabını imzaladığı söyleniyordu.

Ersin Burak’ın saat 16.00’da Kadıköy Belediyesi Cadde Bostan Kültür Merkezi (CKM)’de ki “Ersin Burak-Çanakkale Destanı 100.Yıl Resim Sergisi

12

Durun daha bitmedi; Hemen ertesi gün yani 15 Mart’da büyük ustamız ve ağbimiz Ersin Burak’ın saat 16.00’da Kadıköy Belediyesi Cadde Bostan Kültür Merkezi (CKM)’de ki “Ersin Burak-Çanakkale Destanı 100.Yıl Resim Sergisi”ne gittik. Ersin Burak ustamızın Çanakkale Savaşı temalarını işlediğ hepsi birbirinden muhteşem yağlı boya tablolarını seyretmek bizim için müthiş bir mutluluktu, ki daha sergi hazırlığının başındayken ustamızı ziyarete gitmiş ve çalışırken izleme imkanı bulmuştuk Bir çok sanatseverin yanı sıra, yine büyük ustamız Suat Yalaz olmak üzere, Ragıp Derin, Yener Çakmak, Eralp Noyan, Serdar Edirne Orhan ve Erhan Dündar kardeşler, taa Hürriyet Çocuk Dergisinden bu yana dostluğumuzun sürdüğü Yetkiner Ulukılıç, Mehmet Dal, Hilal’in çizeri Kenan Yarar, Ramazan Türkmen, Özgür Ateş ve daha bir çok dostumuz ustamız Ersin Burak’ın bu önemli resim sergisinde yanında olmanın gururunu yaşadık Gönül isterki bu tür ustaların bir araya geldiği, daha çok Türk Çizgi Romanları için imza günleri düzenlendiği, daha çok ustamızın, arkadaşımızın sergi açtığı etkinliklerin ülkemizde daha sık yaşanmasıdır. Bu tür sanat dolu keyifli günlerin kırk yılda bir değil de daha da çok olduğu günler yaşamak dileğiyle. Ne kadar sürçü lisan ettiysek affola. Fotoğraflar: Zeynep Bayraktar, Yener Çakmak, Özgür Ateş, Özgür Gülbir Mehmet Kaan SEVİNÇ

13


Haberler

Haberler

Marmara Çizgi ve JBC Yayıncılık Arasında Tatlı Atışma

Bugün ülkemizin en aktif çizgi roman yayınevlerinden ikisi arasında tatlı mı tatlı bir atışma yaşandı. Facebook üzerinden gerçekleşen atışma bir avuç olan Türk çizgi roman yayınevlerinin birbirlerine köstek değil, destek olduğunun hoş bir kanıtı. Marmara Çizgi’nin bugün paylaştığı bir Facebook iletisinde hem yeni çıkacak çizgi romanlarının duyurusu hem de JBC Yayıncılık’a bir sataşma vardı. Don Kişot adındaki söz konusu çizgi roman, kendini Don Kişot sanan bir dede ve kendini Batman sanan torununun Berlin sokaklarındaki suçlu avını konu edecek. Ancak aynı gönderide Marmara Çizgi, JBC’ye hoş bir şekilde sataşıyordu da.

14

15


Öykü

Öykü

Yurtsuz ve Gizemli Cinayetler 3. Bölüm: Yay, Kılıç ve Tüy Türk İşi Güneş batışa geçip çevreyi kızıla boyamıştı. Atlar karınlarını doyurmuş kendilerine verilen alanda özgürce koşuyordu. Bir kaç çocuk atları seyrederken bir gün bu atlara binip cenk etmenin hayalini kuruyordu. Orman da atların arasına katıldı. Atlar başta biraz ürkse de onlar da Orman’a alıştı. Yurtsuz da ötede oturmuş Orman’ı seyrediyordu. Biraz sonra başına bir kaç çocuk toplandı. Aralarından biri “Yurtsuz Beyim, derler ki siz Alp Er Tunga’yı görmüşsünüz. Doğru mudur?” dedi. Yurtsuz döndü baktı. Bu çocuk tanıdıktı. O , kendisine yıllarca dostluk etmiş olan Kutluk Kağanın oğlu Bilgedir. “Evet” dedi. “Alp Er Tunga’yı tanırdım. Hatta omuz omuza savaşmıştık.” “Kime karşı?” “Sasani’ye karşı savaştık.” Çocuk şaşırdı ve sordu : “Yurtsuz, insanların meselelerine karışmaz diye bilirdik. Bizim savaşımıza neden yardım ettiniz?” “Size Tunga ile olan hikayemi baştan anlatayım. Öyle anlarsınız nedenini.” Çocuklar hikaye dinleme düzeni aldılar. Yurtsuz öksürüp sesini düzeltti. Hafiften doğruldu. Hikayeyi anlatmaya hazırdı ama tam başlayacakken atlı bir adam hızla yanlarından geçip gitti. Beyin çadırına doğru gidiyordu. Bunun üzerine Yurtsuz, önemli bir şey olduğunu düşünerek, kalktı ve atlının peşinden gitti. Çadırı aralayıp içeri girdiğinde, az önce gördüğü adam, Kapağan Kağan’a bir şeyler anlatıyordu. Yanlarında da Tonyukuk vardı. Yurtsuz sordu : “Ne olmuş?”. Kağan cevapladı : “Çinliler sefere başlamış. Büyük bir ordu hazırlamışlar. Bizi buradan süreceklermiş.” “Ne yapacaksınız peki?” Kağan, haber getiren adamı saldı. Tonyukuk’a dönüp “Ne yapmalıyız?” dedi. “Şimdi güçlü değiliz. Kaçalım. Kuzey batıda saklanır, ortalık durulunca geri döneriz.” “Duydun Yurtsuz, işte yapacağımız budur. Hazırlanır ve gideriz buradan. Duyduğuma göre seni Çin’den kovmuşlar. Seni ana yurdundan kovdular, hep koruyup kolladığın Çin’den de kovdular. Şunu bil ki Ağabeyim’ in devlet eylediği bu topraklar sana hep açıktır.” Yurtsuz, “Sen merak etme. Bir gün gelecek hepsinin hesabını soracağım.” dedi ve çıkıp gitti. Elini cebine daldırıp Hintli adamın kolyesini çıkardı. Ona bakarak yürümeye devam etti. İleride, Bilge onu bekliyordu. Çocuk, “Oktar Bey’e bir şey mi olmuş?” dedi. Yurtsuz durdu. “Oktar Bey de kim? Nereden aklına geldi?” “Elindeki onun kolyesidir. Sende görünce, başına bir iş geldi sandım.” “Oktar Bey Hintli mi?” “Hayır, Türk’tür. Dağda yanlış başına yaşayan biri. Ok ve yay yapıp bize satar. Yayları çok iyidir.”

16

Yurtsuz kolyeyi çocuğun eline verip “İyi bak! Aynısı mı?” diye sordu. Çocuk onayladı. “Aynısı, hiç bir farkı yok.” “Nerede yaşar demiştin bu adam?” Çocuk eliyle işaret ederek “Dağların doğu yamacında... Tam olarak neresindedir bilemem.” Yurtsuz, çocuğa teşekkür edip Orman’ın yanına gitti. Ona yeni yaptırdığı Türk işi eyeri giydirip yola hazırladı. Ardından üstüne binip dağlara doğru hızla sürmeye başladı. Oktar Bey’in Öyküsü Yurtsuz, bir o yana bir bu yana koşarak sorup soruşturdu ve sonunda Oktar’ın rüzgarı eksik olmayan dağ yamacındaki kulübesini buldu. Orman’ı ötesinde durdurup eve yaklaştı. “Kimse var mı?” diye sordu. Cevap gelmeyince kimsenin olmadığına karar verdi ve kapıyı aralayıp içeri girdi. İçerisi odun ve deri ile doluydu, çok dağınıktı. Kapının sağında yan yana dizilmiş yaylar vardı. Yurtsuz bunlardan bir tanesini eline alıp inceledi. Gerdi bıraktı. Çok kaliteliydi. Bunu yapan büyük bir usta olsa gerek diye düşündü. Dışarı çıkmaya yeltenecekken boğazına bir bıçak dayandı. Tanıdık olmayan bir ses: “Ne işin var benim yurdumda Yurtsuz Bey?” dedi. “Bir öykü anlatacağım sana ve sen de bana bir öykü anlatacaksın.” Adamı sakinleştiren Yurtsuz’un dediği gibi oldu ve Yurtsuz olayları anlatmaya başladı. Nehirde bulduğu Hintli kafasını, izine düştüğü çay satıcısı Çinliyi , o Çinlinin dükkanın yakılmasını , öldürülmesi ve en önemli nokta olan kolye meselesini eksizsiz anlattı. Oktar anlatılanları sadece dinledi, bitene kadar hiç tepki vermedi. Yurtsuz’un anlatımını bitirdikten sonra cebinden kolyeyi çıkardı. Karşısındaki de aynı anda kendi kolyesini çıkardı. Kolyeler tamamen aynıydı. Yurtsuz bunu dile getirdi. “Bu kadar özel duran bir kolyeden iki tane olması şaşırtıcı.” Oktar Bey “İki tane değil üç tane var ve tamamen aynı değiller.” dedi. Kolyenin ortasında duran cam küreyi gösterip “İçine dikkatli bak ne görüyorsun?” diye sordu. “Ne bu? Bir yay mı? Küçük bir yay.” “Evet öyle. Bir de kendi elindekine bir bak.” “Bunda da bir kılıç var.” “Tamam şimdi öykü anlatma sırası bende. Benimkisi, seninkinden çok daha ekside geçer.” dedi ve öykü anlatma duruşunu aldı. Anlatmaya başladı: “Bir çete vardı eskiden. Tuzaklar kurup büyük devlet adamlarını öldüren bir çete... Üyeleri bebekken alınır ve bir katil olarak yetiştirilirdi. Ben de onlardan biriyim. Biriydim. Çete dediysem çok büyük sanma sadece dört kişi vardı. Bey, kılıç, tüy ve yay...” Biraz durup devam etti. “Bey, üç bebek aldı. Bir Hintli, bir Çinli ve bir Türk. Bunları yetiştirdi. Hintli olan kılıç kullanmakta ustalaştı. Tek başına onlarca kişi ile savaşabilecek güçteydi. Ona Kılıç denildi. Çinli olan bir hayalet oldu. Görünmeden saraylara girer, imparatorun kalbini çalardı ve kimsenin ruhu duymazdı. Ona Tüy denildi. Türk olan ise yay ve ok kullanımında ustalaştı. Yüzlerce metre ötesini bile vurabildiği söylenirdi. Ona da Yay denildi. Bey, bu üç kişiye hedefi söylerdi. Üç kişide en kısa zamanda hedefi öldürürdü. Yıllarca böyle çokça adam öldürüp durdular ama bir gün Kılıç dedi ki ‘Yeter.’. Sonra Yay ve Tüy de ona katıldı. Bey’i öldürüp gömdüler sonra dağılıp olağan bir hayat sürmeyi seçtiler. İşte bu kadar.” Yurtsuz, “Sen Yay’sın. Ölen Hintli Kılıç. Çay satan Çinli de Tüy mü?”

17


Öykü “Tüy, biz dağıldıktan sonra çay işine girmişti ama o adam Tüy değil Tüy ‘ün oğludur. Tüy şimdi kayıp nerede olduğunu bilen yoktur.” “Emin misin?” “Bundan beş altı yıl önceydi. Tüy yanıma geldi. Dağılmadan sonra hiç görüşmemiştik. Bana sıkıldığını, Hindistan’a yolculuk edeceğini söyledi. Oraya gidip Kılıç ile görüşecekmiş. Geri döneceğini söylemişti ama hiç dönmedi.” “Biri sizin eski çeteyi avlıyor olabilir.” “Ben birinin Kılıç’ı alt edebileceğini sanmıyorum. Yaşlanmış olsa bile hala çok güçlüdür.” “Belki hile ile öldürülmüştür. Belli olmaz ama benim de kafama takılan bazı şeyler var. Kılıç’ı, Tüy’ün oğlu öldürdü. Bundan çok eminim. Tüy’ün oğlunu ise birileri öldürdü ve ardından dükkanını yaktı. Bu işte bir gariplik var. Yok mu?” “Belki de zeki birisi bazı ölümleri gizleyebilmek için karmaşık bir tuzak kurmuştur. Biz çeteyken böyle karışık işler yapardık.” “O zaman bu işi beraber çözelim. Benimle misin?” Oktar Bey ayağa kalktı. Ardından Yurtsuz da kalktı. Oktar, “Tamam, seninleyim.” dedi. “Çin şehrinde öğrenecek çok şey vardı ama ben oradan kovuldum. Sen şimdi oraya gidip soruşturma yap. Ben de bu tarafta bilgiler toplayayım. Altı gün sonra ulu ağacın orada buluşuruz. “ Dediklerini yapıp, Oktar boz atına, Yurtsuz Orman’ına binip iki yana dağıldılar. Yurtsuz’un Kafası Yurtsuz’un kafasında yığınla soru vardı. Nasıl olur da yüzyıllarca yaşadığı bu topraklarda olan böyle bir örgütten haberi olmazdı. Büyük bir ün salmış olan kılıç savaşçısından, Kusursuz yay yapan bir ustadan nasıl haberi olmazdı. Yurtsuz, büyük bir olayın içinde olduğuna artık emindi. Ne Oktar Bey’e , ne Kapağan Bey ve alplerine, ne de Çinlilere güvenebilirdi. Belki de bu olaylar, kendisine kurulan bir tuzaktı. Türkler ve Çinliler birleşip bu topraklara korku salan Yurtsuz’dan kurtulmak istiyorlardı. Yurtsuz bunu bile düşünmüştü. Çünkü daha önce insanlara güvendiğinde neler olduğu görmüştü. Babasını düşündü. Kardeşlerini düşündü. Halkını düşündü. Kardeşlerini ve halkını ardına alıp babasına kafa tutmuştu fakat vakti hepsi ona sırt çevirip gitmişti. Yanında kimse kalmamıştı. Güvendikleri yüzünden, onu sırtından bıçaklayanlar yüzünden bu topraklara düşmüş ve Yurtsuz adını almıştı. Tekrar aynı hatayı yapmayacaktı. Öykü: Cevher Veli KARAKOÇ

18

19


20

21


22

23


Ön Okuma

Öykü

Deadpool yolunu Seçkin edebi eserleri deşerek açıyor! Deadpool: Edebiyat Kahramanlarını Öldürüyor (Killustrated )

Banu Erdoğdu Çeviri Editörü

Özgün Adı : Deadpool Killustrated

Bora Öngürer Editör

Cullen Bunn Yazar

Ekin Can Seyhan Yayın Koordinatörü

Matteo Lolli Çizer

Berk Șentürk Grafik ve Uygulama

Cenk Könül Çevirmen

Ertan Ergil Yayın Yönetmeni

Deadpool : Marvel Evreni’ni Öldürüyor’dan sonra neler oldu ? Deadpool : Killogy Serisi’nin 2. Kitabı olan Deadpool : Edebiyat Kahramanlarını Öldürüyor’da kaldığımız yerden devam ediyoruz. Marvel evreninin tamamını öldüren geveze paralı asker, yönünü klasik edebiyatın en ünlü karakterlerine çeviriyor! Kaptan Ahab ve Ishmael yüzlerinin ortasına büyük beyaz bir tekme yiyor! Don Kişot’un kanı, yel değirmenlerine sıçrıyor. Tom Sawyer ortasından yarılıyor! Küçük kadınlar belki de boğazlanır? Scrooge üç kurşun tarafından ziyaret ediliyor! Gulliver dev bir ölüm tadıyor! Üç Silahşörler’in hepsi bir oluyor! Sherlock Holmes kendi mezarının dibine gömülüyor! Ölümünü izlemek varken neden kitabını okuyasın ki? Edebiyat burada sona eriyor! Deadpool kıllustrated #1-4 sayıları ( Yani Tamamı! ) bu ciltte toplandı. Yazan Cullen Bunn ve çizen Matteo Lolli. 1. Baskı Mart 2015 - İstanbul ISBN : 978-605-9155-00-7 Sayfa Sayısı : 96 İç : 135 gr. 1. sınıf parlak kușe kağıt - iplik dikiș Kapak : 300 gr. 1. sınıf parlak kușe kağıt Fiyat : 25,00 TL

24

Günahların Bekçisi BÖLÜM 10 – Ölümsüz Kötülük Cemil evine geldiğinden beri çalışma odasına hiç girmemişti. Kendisi hastanedeyken Ceyhun gelip evi temizlemiş, duvardaki notlarını da kaldırmıştı. Onunla son konuştuğu zamanı hatırladı, arabasını son sürat Eymir gölüne doğru sürüyordu. Ceyhun bütün gücü ile onu sakinleştirmeye çalışıyordu. "Cemil şu an doğru düşenemiyorsun. Lütfen beni dinle." Cemil düşünmek bir yere onu duymuyordu bile, kısa süre önce Leyla kollarında son nefesini vermişti, hayattındaki tek önemli şey ağzından kanlar akarken ona hamile olduğunu söylemişti. Leyla titriyordu, ölümden herzaman korkardı, artık geri dönüşü olmadığını Azrailin onun için geldiğini biliyordu. Cemil ona sarılıp ölmemesi için yalvardı. "Lütfen leyla beni terk etme lütfen." Leyla son nefesini verip gözleri matlaşırken başını dizlerine koydu, elleri ile siyah saçlarını okşadı, gömleğinin manşetleri ile Leyla'nın yüzündeki kanı sildi. Solmuş dudaklarından son kez öptü. Cemil arabayı okadar hızlı sürüyordu ki diğer araçlar yanından geçerken ona korna çalışıyordu. "Onu öldürücem, ne pahasına olursa olsun onu öldürücem." "Onu öldürmek Leyla'yı geri getiremez, bırak bu işi biz halledelim, ona hak ettiği cezayı adalet versin." "Adalet onu bir odaya tıkıp ömür boyu besliycek. Günahlarının Cezasını ödemesi gerek." "Cemil beni dinle lütfen." Telefon kapandı ve araba Eymir'e kırılma noktasına doğru gitti. ….. Cemil duvarı yeniden not kağıtlarıyla doldurmuştu, an altta Alev ve Şiyar isimleri yazılıydı. Onun üstünde Fırat ve onun üstünde de Bolvadin. Yanına üç kart daha koydu sırası ile Deniz, Ahmet ve Ömer yazdı. Sonra kartlara sırası ile kaçakcı, uyuşturucu, insan taciri, organ mafyası yazdı. Dörtünün üstüne büyük bir kart yerleştirdi ve içine soru işareti çizdi. "Evet tam bana uygun hedefler." Cemil masasına oturmuş Bekçiye dönüp bakmadı bile. "Bolvadin tepede ki adamdan senden daha çok korkuyor." Bekçi "Çünkü benimle daha tanışmadı." dedikten sonra kesik kahkahalarını atmaya başladı. Cemil yüzünü buruşturdu, kahkalarından nefret ediyordu hiçbir insan bukadar iğrenç kahkaha atamazdı. "Kendine çok fazla güveniyorsun. Buğün evini gördüm çok korunaklıydı, birinin gelmesini bekliyor ama beklediği sen değildin." "Alttaki yumurtaları kırarsan üsttekiler sallanmaya başlar." Yine kahkaha atmaya başladı, Cemil'in kahkahalarını sevmediğini biliyordu ama onu sinirlendirmek çok hoşuna gidiyordu. "Evet yumurtalar sallanıyor ama yeterince değil. Tepede ki adama ulaşmamız lazım ama nasıl?" "Çınar denen o çocuğun söylediklerini hatırlasana, ben ölümsüz olmak istiyorum, Bolvadin basit biri, onu öldürsem de elime birşey geçmez, yerine başkası gelir, eğer yeterince yumurta kırarsam Tepedeki Adam beni aramaya başlar ve bende onun tuzağıma çekerim." "Seni zaten arıyor." "Ne?"

25


Öykü

Öykü "Bolvadin tepedeki adamdan saklanmak için kendine bir sağır oda yapmış, günlerini orada geçiriyor ama odaya geldiğimizden heryer yeni temizlenmişti, eğer misafir beklemiyorsan ortalığı niye temizleyesin ki. Çünkü oraya geleceğimizi biliyordu." "Demek fili kaşındırmaya başladık." Cemil suratını buruşturdu. "Lütfen iğrenç atasözleri uydurmayı bırak." Bekçi o sinirbozucu kahkasını atarak masadan kalkıp cemil'in yanına geldi. Cemil ona döndü, eğer yapabilse onu oracıkta öldürürdü ama yapamayacağını biliyordu, uzun zamandır onu sadece tehdit edebiliyordu. "Seni öldürücem orospu çocuğu, yemin ediyorum seni öldürücem." Tehditleri onun öfkesini yatıştırıyordu. Av ve Avcı arasındaki tek fark ilk önce kimin yakaladığıydı. Birgün onu gerçekten yakalıycaktı ve ogün geldiğinde gerçek Günahların Bekçisi ortaya çıkacaktı. O gün geldiğinde Cemil Leyla’nın gözyaşlarını dindirecekti. Bekçi kırılmış bir şekilde "Hadi ama gerçekleri gör artık, ben kötülüğüm ve kötülük herzaman kazanır.” dedi. “Onu hiçbir zaman yok edemezsin, sadece şekil değiştirmesini sağlarsın, senin içine girer ve bayrağı daha güçlü sallar, gerçek yüzünü gösterene kadar onun orada olduğundan haberin bile olmaz." Cemil kendini savunarak "Hayır kötülük herzaman kaybeder." diyerek itiraz etti. Aciz bir cevap olduğunu kendiside biliyordu ama aklına verebilecek başka bir cevap gelmemişti. "Kendini avutmayı bırak Cemil, gerçeği görmeye çalış. Bu varoluşun bir gerçeğidir. Mesela Ebu süfyan'ı ele alalım. Hz. Muhammed'e karşı savaştı, Putperestlerin en büyük savunucusuydu müslümanları katledip işkenceler yaptı, ama Mekke'yi kaybedeceğini anladığın da Müslüman olup İslamiyetin en güçlü savunucularından biri oldu, bu uğurda bir gözünü bile kaybetti ve bu yeni din de kendine sağlam bir yer edindi. Oğlu Muaviye babasının İslamiyetteki yerini kullanıp Hz. Ali'ye isyan ederek İslamiyeti parçaladı, kendini halife ilan etti babasına karşı savaşan Müslümanlar artık onun arkasında Müslümanlara karşı savaşmaya başladı, İslamiyet üzerinde hâkimiyet kurmak için Halifeliği babadan oğula geçirdi ve Emevi devletini kurdu. Artık İslamiyetin başına geçmişti. Onun oğlu Yezid ise İslam Halifesi olarak Peygamber’in torunlarını öldürdü, Mekke'yi kuşattı, attığı taşlar ile Kâbe’ye büyük zarar verdi. Düşünsene bunu yapan İslamiyet için savaştığını söyleyen biriydi. “90 yılın sonunda Abbasiler Tarafından yıkıldıktan sonra İspanya'ya gitti'ler ve Endülüs Emevi Devletini kurdular, orasıda yıkılınca bir kısmı İspanya da kaldı ve krallıkta içten içe yükseldiler, bazılarıda Osmanlı'ya sığındılar ve devlet yönetimine girdiler. O dönemler Hristiyanlığın en bağnaz savunucuları yine İspanyollardı." "Şimdi İşid'e bak, İslamın en büyük savunucuları, azımsanamaycak kadar çok müslüman onları destekliyor çünkü onlar islamiyeti koruyup yayıyorlar ama bu uğurda sadece Müslümanları öldürüyorlar, kendi kurallarını İslamın kuralı gibi gösterip İslamiyeti değiştiriyorlar. En sonun da kutsal kitabımızın bile yeniden yazılmasını istediler." "Kötülüğün en büyük gücü budur sadece duymak istediğini söyler, senin sesin olur, böylece senin düşünmeyi bırakmanı sağlar çünkü o senin ağzından konuşmaktadır. Hadi ezilenler için savaşalım derler ama aslında o bölgenin zenginliklerini ele geçirmek için savaşmakta olduğunu bilemezsin, aynı Hitlerin propagandasının temelinde "Özgürlük" sözcüğü'nün olması gibi. Zamanla sözcüklerde ufak değişiklikler olur "Özgürlük" yerine "Daha Az Özgürlük" alır." "Eğer onu öldürürsen sende onun gibi olursun kötülük yine kazanır. İşte bu yüzden kötülüğü yok edemezsin, onun senide ele geçirmemesi için çabalarsın, birgün gelir onun yanında savaşmaktan korkarsın." Ellerini iki yana açarak "Dostum beni öldüremezsin ben zaten ölümsüzüm. Sadece insanların beni unutmamasını sağlamaya çalışıyorum."

….. Bolvadin'in 2 koruması Abdullah ve Sadık bahçede devriye geziyorlardı. Şiyar'ı bulduklarından beri aralıksız nöbet tutuyorlardı, ama Fırat'ın ölümünden sonra iş nöbet tutmayı geçmiş resmen gardiyanlığa dönmüştü. Bolvadin bırakın bir insanın girmesini karıncıların dahi girmesini istemiyordu. Abdullah 4 gündür uykusuz gezmekten artık nöbet mi tuttuyor yoksa rüyasında mı geziyor bilemiyordu ama bildiği bir şey varsa bu kadar yorucu nöbetlerin güvenlik açığı oluşturacağıydı. Bunu Bolvadin'e defalarca söylemişlerdi fakat o buna aldırmamıştı. Neden aldırsın ki, bir olay olunca hemen panik odasına girecek böylece kimse ona ulaşamıycaktı, canları tehlikede olan kendileriydi, nöbeti kendileri için tutuyorlardı. Sadık Abdullah'ı dürterek "Ayakta uyumayı bırak artık, Koca oğlan seni yakalarsa uykuna mezarda devam edersin." dedi, Koca oğlan yani Bolvadin odasından hiç çıkmazdı, sürekli kameralardan onları gözlerdi, ailesi ise odalarında güvenli bir şekilde yatardı. Herhangi bir problem olursa hızlıca kendilerine ait panik odasına gidip polisi arayabilirlerdi. Onlar bu hapishanede en güvende olan mahkumlardı. Abdullah "Ne düşünüyorsun?" diye sordu, aslında hepsi aynı şeyi düşünüyordu ama uykusunu açması için konuşması lazımdı. "Bunu yapan bir seri katil değil adamım." "Adamım mı? Bırak şu filmleri izlemeyi, olum biz seninle asker arkadaşıyız, adamım ne lan?" "Ne bileyim bu olaylar bana fazla Amerikan geldi, ülkede seri katil diye birşeyin varlığını dahi bilmiyorduk, ama bir anda etrafımızı seri katiller sardı." Abdullah gülmeye başladı. "Seri katil yok mu? Ben bile tek başıma 9 kişiyi öldürdüm, teknik olarak hepimiz seri katiliz." "Bizimki teknik olarak doğru, ama aslına bakarsan alakamız bile yok. Tek başına hareket etmiyoruz, sürekli toplu olarak işlerimizi yapıyoruz. Sadece Şiyar tek başına hareket ederdi, ama onu bile öldürdülerse bizim tek başımıza hiç şansımız yok." "Evet şiyarı öldürmek için en az 10 adam gerekmiştir. Sencede biri bizim yerlerimizi ele geçirmek için gizli bir savaş mı başlattı?" Sadık biraz düşündükten sonra cevap verdi. "patron birinden çok korkuyor, korktuğu basit bir katil değil, yoksa bukadar..." Sadık Ağzından köpükler çıkarırken ellerini ensesine doğru uzatmaya çalıştı ama harketleri kontrolsüz olduğundan bir türlü ensesini tutturamıyordu. Abdullah şaşkınlık içinde tam "Neyin var?" diye sormaktaydı ki gözlerinin önünden geçen gölgeyi fark etti, belinde bir baskı hissedip geriye doğru düştüğü sırada Sadık'ın ensesine saplanmış bir bıçak ile yere düştüğünü gördü. Boğazına geçirilen ipden kurtulmaya çalışıyordu ama bir türlü başaramıyordu, nefesi giderek azaldı, gözleri gökyüzünde parlayan yıldızlara kayıp ölmek üzereyken son duyduğu ses o garip kesik kahkahalardı. Ölürken leş kargalarının kendisi için geldiğini düşündü. ….. Abdullah'ın öldüğü sıralarda Bolvadin ekranından devriye gezen Sadık ve Abdullah'a bakıyordu, ortada hiçbir sorun yoktu, bu geceyi de sorunsuz bitireceğiz diye düşündü.

26

27

Devam Edecek Öykü: Kıvılcım ARDUÇ


28

29


30

31


32

33


Öykü

Öykü

Kızıl İbik Bir şeyler olacak. Gökler yeniliğe gebe. Şiir okuyan bir romantik kadar usul nehir durgunluğunu terk edecek ve tüm gerçeklik bu değişiklikle dalgalanıp bulanık bir akarsuya dönecek gibi bir his var içimde. Yolculuktan hemen önce hissedilen o duramamazlık, o gerginlik var hallerimde. Bir şey olacak, bir şeyler olacak sanki. Gün değişecek, dün bitecek de bugün başlıyacakmış gibi bir koku geziyor havada. Nihayet, dünden kalmış günlerden sıkılmıştım zaten. Pencereden dışarıya bakıp da dünü hatırlayan o adam değilim bugün. Yeni bir gün bu. Durmamak gerekir koşmak, gitmek uzaklara... Küçük bir çocuk zıplıyor içimde yaramazca. Ev bomboş. Öyle severim ben evi. Gelmemi bekleyen bir kadın gibidir. Sadece o, bir de ben. Hiçbir kadını, beni beklemesi için zorlayamazdım. Gökler ağlardı bu zulme. Sadece gülümseyerek oturan bir adamla yaşamaya zorlayamazdım kimseyi. Birlikte yaşanılacak adam mıyım ki sanki ben. Beklemesinler zaten, durmasınlar, sevmesinler. Beni evim bekler. Sabırla, inatla. Dün bir hayalet gördüm, güllaç hamuru kadar saydam. Baş ağrım için hangi ilacı almam gerektiğini anlatıyordu. Dediğine göre doktoru ölmeden önce tavsiye etmiş ona. Mucize ilaç diyordu. Üzerinde markalar yazan şeyler almadığımı anlatamadım bir türlü. Reklam yapmaya programlanmış bir robot gibiydi. Anlamlandıramadığı cümleleri, repliklerini rastgele tekrar ederek cevapliyordu. İnsanlarla konuştuğum günler geldi aklıma. Kovdum onu gitsin diye. Gitti. Gece yağmur yağarken tavan akar belki diye umdum, akmadı. Yanlış anlaşılmasın kendime meşgale çıkarmak için ummadım bunu. Ne bileyim aksaydı ama keşke. Köylülerin horozları gene öttü bu sabah. Son bir kaç yıldır horozlar öttüğü için mi sabah oluyordu yoksa sabah olduğu için mi horozlar ötüyordu şaşırdım. Yavaş yavaş gelmek istediğim seviyeye geliyor olsam gerek. Kabullerin, ezberlerin dışında ki aptallık konumuna bir basamak daha yaklaştım belki de. Horozların olayını test etmek için muhtardan bir tane horoz istemiştim. “Kaç tavuk” diye sordu. Şaşırdım, tavuk istememiştim ki. “Sadece bir horoz yeter” dedim bir perde daha yüksek sesle. Adamcağız yanlış duymuş olsa gerekti beni. Neyse, bazen yaşlıların kulağı ağır işitir. Bozuntuya vermemek lazım. Bir garip baktı bana. “Pekey” dedi dönüp arkasını gitti. Eskiden ne de çok soru sorardı bu adam. Yaşlandıkça duruldu şükürler olsun. Bugün geldi horozum. Yan köydenmiş, o da aynı benim gibiymiş. Dur bakalım ne demişti, heh; “dışarlıklı.” Biraz pahalıya sattı, biz ‘dışarlıklıların’ piyasa değeri düşüktür genelde. Ama yine de onu mutlu etmek için aptal ayağına yattım. Ödemeyi yaparken de ısrarla teşekkür ettim, belki gözlerinde mutluluk parıltısı görürüm diye. Hiç bir şey olmadı. Alışmışsa demek ki. Ne kötü. Bu sabah beni kendi horozum uyandıracaktı. Ne güzel artık diğer köylülerin sırtına yük olmayacak, kendi horozumu kendim kuracaktım. Sessiz ve mutlu bir adam olarak yattım o gece. Dün de böyle yatmıştım. Ne güzel. Sabaha karşı, özel bir an vardır. Bazen sırf o anı tecrübe etmek için sabahlarım. Gece büyük bir orkestra gibidir dağlarda. Gece boyunca envai çeşit hayvan, hışırdar tıkırdar ve bir de pıtırdar. Sessiz olursanız yeterince, duyabilirsiniz bu orkestrayı. Gece karanlığında yankılanan her ses parçasıdır bunun,

34

komşuya havlayan köpek de, ilerki evde, gürleyen gökler gibi horlayan muhtarda. İşte bu gecelerde sabah olmadan önce bir an vardır. Hani şu çok anlatılan gündüz olmadan önceki en karanlık an. Heh işte o anda, aleme bir sessizlik çöker. Çıt çıkmaz kimseciklerden, ölümcül bir sessizlik kaplar cihanı. Bütün canlılar gerilir o saatte. Zira sahne artık Gün Hanımındır ve Ay Hanım kıskanç mı kıskançtır. Bizim köylüler o ana çok değer verir, horlayan muhtarı çevirir hanımı, sesi kesilsin diye, komşuya havlayan köpek sopayla korkutulur, kıtırdayan, pıtırdayan böcekler ise kendi kendilerine susarlar. Zaten onlara kimsenin gücü yetmez. Neyse işte, bu sessizlik anından sonra koca bir kreşendo verilmiş gibi gün doğar ve müzik büyük bir heyecanla tekrardan başlar. Bu gece sabahlamadım, yattım sessizce. Uyku da başka bir müzik gibidir tıpkı gün gibi. İşte parçanın sonunda, kompozisyon kapanmaya hazırlanırken büyük bir horoz çığlığı ile kesildi gecem. Kızıl ibikli horozum kendini parçalamak istercesine bağırıyordu. Hızla kalktım yataktan ve güne başladım. Sonuçta o benim horozumdu ve o öttüğünde kalkmaksa benim sorumluluğum. Sabah erken saatlerde çalışırken tarlada, ya da öğle vakti okurken odamda, hiç takılmadı aklıma. Zaten en değerli zamanlarımdır onlar iyiki de takılmadı. Ama öğleden sonra oldu mu merak ettim. Acaba horozum rahatsız mı diye. Gidip kontrol ettiğimde durum tam tersi gibiydi. Zeka fışkırıyordu hayvanın gözlerinden. O iki kızıl topu bana dikip bakıyor ve meydan okuyordu. “Evet öttüm nolmuş” diyordu. Bir hikmeti olsa gerekti kendinden bu kadar emin olduğuna göre. Devam ettim gözlerine bakmaya. “Eyvallah” dedim halimle. “Aptal bir hayvan değilsin. Ama neden erken ötüyorsun.” O kızıl gözlerini bana dikti bir süre “Evet değilim” dedi. Sustu. Başka hiç bir kelime yoktu ağzından çıkan. “Eeee” dedim ısrarla. “Anlatmayacakmısın.” O sustukça ben de sustum. Ben baktıkça o da baktı. Bir bildiği bir hikmeti olsa gerekti bu erken ötüşün. “Neden” dedim defalarca. Sanki cevabı biliyormuşum gibi baktı bana. Saatler geçerken bir kahramanın halini sezdim tavırlarında. Meydan okuma halide bundan geliyor olsa gerekti. Elbette ya! Bu hayvan başka hiçbir horozun bugüne kadar yapmaya cesaret dahi edemediği bir şeyler yapıyor olsa gerekti. Akşam yatakta uzanırken soru dönmeye devam etti kafamda. Ders 1- Hikmet aranıyorsa eylemin oluştuğu koşulların da incele. İşte o anda ölümcül sessizlik anını hatırladım. Her gün o saatlerde Kıskanç Ay Hanımla, Dirayetli Gün Hanım karşı karşıya gelip zamanın hakimiyeti için savaşıyor olmalıydılar. O yüzden susuyordu bütün mahlukat. Susuyor ve kulak veriyordu savaşın sonu ne olacak diye. Bütün iyi niyetli canlılar belki de umuyordu sessizce “Haydi Gün Hanım. Haydi Gün Hanım.” diye tezahürat ediyorlardı içlerinden. Ve benim horozum da tam o sessizlik anında ötüyordu. Elbette ya. Benim horozum Gün Hanımın cesur bir askeri, bir fedaisiydi. Diğer aşağılık yeryüzü yaratıkları gibi sessiz kalıp içinden tezahürat etmiyor, savaşın en şiddetli olduğu anda dikiliyor ve tüm azametiyle haykırıyordu. Sessizliğe, geceye meydan okuyor, Ay Hanımla az da olsa olduğunca gücüyle kavga ediyordu. Mutlu oldum o gece. Horozum doğru olanı yapıyordu. Herkesin sessiz kaldığın anda, tarafını belli ediyor ve karanlığa karşı hakikatin tarafında olduğunu haykırıyordu. Diğerleri gibi galibi bekleyip o kazandıktan sonra onunla birlikte kutlamalara başlamıyordu. Ne kadar da aşağıydılar ve ne kadar da yüksekti. O gece gene öttü Horozum. Gülümseyerek dinledim yattığım yerden. Gün Hanım yalnız değildi artık. Onun yanında Horozum Kızıl İbik vardı. Artık onu böyle çağırıyordum. Bir kahramanın adı olmalıydı. Afili, yakışıklı bir adı... Horozumun kahramanlık çığlıklarını dinlerken araya başka seslerin karıştığını farkettim. Bağıran, çağıran sesler. Sevinçle çıktım dışarıya. Köylünün aklı başına gelmiş olmalıydı. Horozumun kahramanlığını

35


Öykü

Kitap İnceleme

onlar da anlamış, bu savaşında ona destek olmak için toplanmışlardı. Sevinçle fırladım dışarıya, onlara katılmak beraber haykırmak ümidi ile üzerimdeki gecelik elbiselere bakmak kendime çeki düzen vermek aklıma dahi gelmemişti. Artık yeni bir çağ başlıyordu sonuçta, bunlar düşünülecek şeyler miydi? İlk muhtarı gördüm, ardından bakkalı, hemen köşede ekmek aldığım teyzeyi. Hepsi buradaydı. Her bir teki gelmiş ve karanlığın kaçışını, aydınlığın galibiyetini sağlamak için savaşmaya hazırlardı. Kollarım açık bir şekilde karşıladım onları. Hoş karşılandıklarını bilsinler istemiştim. Ama çok geçmeden yüzlere dolmuş kızgınlıkları, yanaklardan taşan, dudaklardan köpüren öfkeyi gördüm. Muhtar küplere binmiş bana bağırıp çağırıyordu tükürükler saçarak. “Ne oldu ey insanlar” dedim. “Ne oldu savaşmaktan bu kadar mı korkar oldunuz.” “İki gündür uyku uyuyamadık be” dedi Muhtar sertçe. “Senden çektiğimiz yetmedi bir de horozun mu çıktı başımıza” dedi ekmekçi teyze. Ne kadar kızarsa kızsın sevimliliğini yitiremiyordu o kadın. O anda sözlerini dinlerken gözlerinin başka cümleler haykırdığını farkettim. Dillerine tıkayıp kulaklarımı, gözlerinin içine baktım. “Korkuyoruz” diye haykırıyorlardı. “Ya Ay Hanım savaşta taraf aldığımızı görüp de kızarsa bize. Ya gazabını salarsa üzerimize.” “Korkmayın.” diye bağırdım. Hafif bir gülümseme ve ümitvar bir tonla. “Bu savaş çıkarlarımıza zarar verse de hakikatin savaşıdır. Korkmayın ve bu saatte çıkın bağırın sizde horozum gibi, hakikat galip gelene dek haykırın göklere.” Bir anlık sessizlik çöktü üzerlerine. “Utandık” diyordu gözleri. “Korktuk ama haklısın” diyordu bir diğerininki. “Deli midir nedir be” diye bağırdı bakkalın dili. “Ne anlatıyorsun hemşehrim. Bu horozu ya sen susturursun. Ya da biz.” Cebinden bir bıçak çıkardı. Bakkala oldum olası hiç güvenmezdim zaten. Köyde bir tek o, kendi yapmadığı şeyi satardı, ne olduğunu kimsenin bilmediği, ambalajlardaki küçük yazılarda saklardı kendisini. Belki de gecenin tarafını tutuyordu içten içe. Korkak ve zalim bir hal içerisindeydi belki de. Bilmiyordum ama bıçak, gerçek bir tehditti. “Kimselere vermem horozumu” dedim. Hak galip olana dek haykıracağız beraber. Köylülerin gözü dönmüştü. Bakkalın bıçağı ile yürümeye başlamasından cesaret bulunca hepsi geldi. Tutamadım onları, durduramadım. Kestiler horozumu. Kanını toprağıma akıttılar. Domateslerim erken kızardı. Horozumun kanlı cesedıne sarılıp ağladım o gün. Kaybettiklerimize, korkunun cesarete galip gelmesine ağıt yaktım. Gün Hanımın tekrar yalnız kalmasına ağladım. Gün Hanım küsmüş olsa gerek ki köylülere bir daha doğmadı köyüme. Bense yine düştüm yollara. Yine yalnız, yine kimsesiz.

Öykü: Abdullah Emin BAYRAKLILAR

Meşum Kaknem Haydar Bey Aramıza Hoşgeldiniz, Sefalar Getirdiniz! "Kapıyı çalan siz miydiniz efendim? Buyrun, lütfen buyrun! İçeri girin. Vakur haliniz beni endişelendiriyor. İyisiniz ya?" "Öldürmenin ne menem bir durum olduğunu bilirdim lakin siz de takdir edersiniz ki ölümü tanımak zor geldi ziyadesiyle." "Korkmayınız Haydar Bey, artık benimlesiniz. Burada kimsecikler sizi bulamaz. Üstelik ben de yalnızlıktan kendi kendime lakırdı etmekteydim. Siz de arzu ederseniz muteber muhabbetinize iştirak etmek niyetindeyim." "Hay hay efendim. Benim yalnızlığım sizinkinden bir parmak eksik olsa da eşlik edeceğime emin olabilirsiniz." "Öyle ise hoşgeldiniz pek meşum kaknem Haydar Bey! Sefalar getirdiniz." "Perdeleri kapatır mısınız rica edersem. Malumunuz karanlığı en az sizin kadar severim. Üstelik anlatacaklarım var. Mebzul karanlık muvazenemi yerinde tutuyor." Odamda yerini alan Haydar Bey ile tanışmak için çok geç kalmış sayılmazsınız. Şubat ayında O Adam Babamdı adlı roman Altay Öktem’in kaleminde can bularak raflarda yerini aldı. Sizleri uyarmalıyım, Haydar Bey ruh buldu ve aramızda dolaşıyor. Kitaba başlarken anlatıcımız gayet samimi şekilde babasından ve babası ile olan görüşlerinden bahsedip hayatımıza giriyor. Buna rağmen ezber ettiğimiz öyküleme şeklinden çok farklı olduğunu açıkça belirtmek isterim. Bu anlatım tarzını benimsemek okuyucuyu biraz zorlayabilir. Kimi zaman anlatıcının, kimi zaman kahramanımızın dilinden dinlediğimiz anılar bizi biraz şaşırtıyor. Çünkü kıtabımızda zaman kavramı akıcılığı belirli bir tarzdan uzak ve anılar gelişi güzel çağrışımlarla bizlere anlatılmakta. Belki bize deliliğin kurallı olmayışının mesajını veriyordur yazarımız, kim bilir? Kasap Ayaklanması ve Esat Adil ile ilgili bilgilere de tadımlık yer veren yazarımızı çok zeki buluyorum. Nedenini size son satırlarımda anlatacağım. Karışık öyküleme tarzına adapte olmaya çabalar halde bulduk kendimizi. Bizlere eşlik eden, aşina olmadığımız kelimelerin varlığının okuma hızımızı yavaşlatması yazarımız için bir dezavantaj.

36

37


Kitap İnceleme

Öykü

Bu sebeptendir ki şehirler arası kalabalık otobüste yada kenar köşe demeden herhangi bir yerde okuyamazsınız Haydar Bey’i. Adeta Haydar Bey’in saygınlığı ile müspet şekilde orantılı bir kitap bu. Okurken hissedeceksiniz. Her kitleden okuyucuya hitap etme kaygısı bulunmayan yazarımızı takdir etsem de, bu kitabı okurken son sayfalarında rastladığımız kelimelerden bazıları: Vakur; ağır başlı Muteber; saygın Mebzul; çok Tiynet; huy, yaradılış Teaküt; emekliye ayrılmak

Kaknem; çirkin Meşum; uğursuz Havsala; kursak, leğen kemiği üSarih; belirgin Nümayiş; gösteri

Lahza; an, zaman birimi Mukavemet; dayanma, karşı durma Muvazene; denge Temayül; meyil

Şimdilik bunları bilmenizde fayda var. Kitabın içeriğinde daha fazlasına rastlayacağınızın uyarısını yapalım. Kahramanımız Haydar Bey’i kişilik olarak incelediğimizde seri katil izlenimi verse de, seri katil olmadığını söylemem gerekir. Kendince hesaplaşma yöntemi bulmuş ve takıntılı titizliğini hesaplaştığı kişileri öldürürken bile elden bırakmamış biri Haydar Bey. Hayal kırıklığı, umutsuzluğu ve peşi sıra gelen travmalar neticesinde Haydar Bey için öldürmek tam da günlük kayıt işleyen bir katibin yapacağı gibi usulüne uygun şekilde dosyalanmış ve not edilmiştir. Üstelik saatli maarif takvimine. Yalnız kitabımızda yer alan bu obsesif kişiliğin kitapta sivriltilip daha da korkutucu olması, gergin hissettirilmesi gerekirken sahnelerde sönük olması üzerimizdeki baskıyı azaltıyor. Bunun olmasındaki diğer bir sebep ise kullanılan dilin akışı bozmasıdır. Oysa ki Haydar Bey’in dilinden anlatılmaması gereken sahnelerin yerine anlatıcımız devreye girmiş olsaydı cinayet sahnelerini siyah beyaz değil daha kanlı görmemizi sağlardı. Şimdi sizlere bu adamın neden bu kadar zeki olduğunu söyleyeceğim. Lakin beni anlamanız için önce Emin Karaca’nın Unutulmuş Sosyalist: Esat Adil adlı eserini edinip incelemenizi öneririm. Sayın Altay Öktem’in karşısında saygı ile eğiliyor ve Haydar Bey ile kendisini selamlıyoruz. “Sizce beni özlemiş midir?” “Kim özlemiş midir Haydar Bey?” “Oğlum.” Salih Aşık - Öznur Baycan (Vigor Filth)

38

Otel Oda 742 ..bir insan daha ne kadar boşluğun içine çekilebilir? Ne kadar kendini boşluğa sürükleyebilir? Daha ne kadar kararsızlıkların içinde boğulabilir? Kararsızlığı ile hayatını mahvedebilir? Her zaman kararsız mıydım? Hayır. Değildim. Yanlış da olsa karar verdiğim olmuştu. Verdiğim kararların tümü, kararsızlığım sonrasında aldığım kararlardı. Küçüklüğümde boncuk atan tabancalarla oynarken sağ gözümü kaybetmiştim. Bu olayda sonra boncuklu tabancalarla oynamama kararı almıştım ve hiçbir zaman boncuklu tabancalarla oynamadım. Elimi dahi sürmedim. Şimdi ise cam gözümle, gerçekmişçesine insanların üstünde gezdiriyorum bakışlarımı. Bir kadın vardı hayatımda. Geceleri kaçamak bir şekilde sevişirdik. Çok nadir de olsa gündüzleri de seviştiğimiz oluyordu. Kıpkırmızı saçları, bembeyaz bir teni ve yemyeşil gözleri vardı. Bu özellikler, bir erkeğin bir kadınla sevişmesi için yeterli sebeplerdi. Adı Selin G. idi. Karıma ise toplantım var gibi yalanlar uyduruyordum Selin ile sevişebilmek için. Karım hostes olduğu için bazen yalan bile atmama gerek kalmıyordu. Karım uçuştayken Selin bize geliyordu. Deplasmana gitmek yerine kendi evimde çılgınlar gibi sevişebiliyordum. Karım geldiğinde de karımla sevişiyordum. Karımın adı ise Aysima A. idi. Karım bir uçuşu sonrasında birden ortalıklardan kayboldu. Yer yarılıp yerin içine girmişti sanki. Ne çalıştığı uçuş firması, ne ailesi, ne arkadaşları, hiç kimse nerde olduğu bilmiyordu. Aramadığımız karakol, aramadığımız hastane kalmamıştı. İtfaiyeyi dahi aramıştım. Hiçbir yerde yoktu. İşte o an karımı çok sevdiğimi ve onsuz yapamayacağımı anladım. Bir karar aldım. Artık karımı aldatmayacaktım. Onu arayıp bulacaktım. Tekrardan evimizdeki mutlu günlerimize geri dönecektik. Kaybolduğu şehirdeki nerdeyse tüm otelleri dolaştım. Herkese onu sordum. Bu süre zarfında hiçbir kadına elimi sürmedim. Bundan sonra da karımdan başkasına el sürmeyecektim. Bir internet kafeye girdim. Şehirdeki tüm otellerden yer ayırttım. Hepsini birer birer gezdim. Sonuç alamadım. Şimdi ise bakmam gereken son otele gitmekteyim. İnternette gördüğüm resimlerine göre çok büyük bir oteldi. Tüm oteli aramam, soruşturmam bile günlerimi alabilirdi. Otelin döner kapısından içeri girdim. Resepsiyon masasında kimsecikler yoktu. Resepsiyon masasının üstündeki zili çaldım. Bir süre birisinin gelip benimle ilgilenmesini bekledim. Kimsecikler gelmedi. Resepsiyonun arka tarafındaki kapıda birisinin gölgesini gördüm ve seslendim. “Bakar mısınız?” dedim. Gölge, buzlu camın ardında bir saniye kadar duraksadı ve yürümek suretiyle buzlu camın önünden kayboldu. “Öğle tatili mi ki acaba?” dedim ve saatime baktım. Öğle tatili değildi. Resepsiyon masasının arkasına geçtim ve buzlu camlı kapıyı çaldım. “Affedersiniz, oda ayırtmıştım. Bakabilir mısınız?” dedim. Yanıt gelmedi. Buzlu camlı kapıyı açtım. Açtığım anda şaşkınlığımı gizleyemedim. Burası sadece temizlik malzemelerinin bırakıldığı küçük bir dolaptı. İçeriye birinin sığması ya da görünüp kaybolması olanaksızdı. Kapıyı düşünceli bir şekilde kapadım. “Kimse yok mu?” diye bağırdım. Sesim otelin mermer yüzeyinde yankılanıp tekrardan bana geri döndü. Madem öyle kendi işimi kendim halledecektim. Resepsiyon masasına doğru yürüdüm. Resepsiyon masasını üzerinde bir not ve notun üstünde ise bir oda giriş kartı vardı. Notta şunlar yazmaktaydı.

39


Öykü “Altan Bey, oda numaranız 742. Keyifli zaman geçirmenizi dileriz. Can güvenliğiniz ve akıl sağlığınız için oda 247 ye girmemenizi öneririz. İlginize teşekkür eder. Esenlikler dileriz.” Notu resepsiyon masasına bırakıp oda anahtarımı aldım. Asansöre bindim. 7. Kata bastım. Asansörde çalan şarkı karımın en çok sevdiği şarkılardan birisiydi. “Death Cab For Cutie – I Will Follow You Into The Dark”idi şarkının adı. Nerde olursa olsun karımı bulacaktım. O şuan karanlığın içinde bir yerlerdeydi ve ben onu o karanlığın içinden çekip çıkartacaktım. Belirsizlik beni durduramazdı. Kararımı vermiştim. 7. Kata geldim. Asansörün kapısı açıldı. Ben şarkı bitene kadar asansörü meşgul ettim. Şarkı bittikten sonra 42 numaralı odayı bulup kapısını açtım. İçeri girdim. Sıradan lüks bir otel odasıydı. Sırt çantamı odaya koydum. Karımı bulmalıydım. Aramaya yarın başlamaya karar verdim. Bugün dinlenip rahatlamalıydım. Banyoya girdim. Banyoda bulunan bornozlardan birini giydim. Banyodan çıkıp kendime koyu bir kahve yaptım. Kahve içerken karımın göğüslerinin güzelliğini düşündüm. Böyle güzel şeyler ellerimdeyken nasıl olurdu da başkalarına göz dikebilirdim. Dişleri de inci gibiydi. Onun dişleri kadar güzel bir diş ömrümde görmemiştim. Gülüşü beni benden alırken, neden başkalarının gülüşlerinde kendimi aradım bilmiyordum. Kahvemden bir yudum aldım. “Sahip olunca sıkılıyoruz herhalde.”dedim sesli bir şekilde. Kahve bardağımı masanın üstüne koydum. Bornozumu çıkartıp sırt çantamda bulunan yarı temiz, yarı kirli kıyafetlerden bir kaçını seçip giydim. Masadan bardağımı aldım ve balkona çıktım. Biraz temiz hava alıp şehri izledim. Otel inanılmaz sıkıcıydı. Hiçbir ses yoktu. Yaşam belirtisi dahi yoktu. Çok sıkılmıştım. İçeri girip kahve bardağımı sehpanın üstüne koydum. Sehpanın üzerindeki küçük broşür gözüme çarptı. “Lütfen Oda 247 den uzak durunuz.” Bunu resepsiyondaki notta da görüp önemsememiştim. Birden bir merak sarmıştı içimi. Acaba ne vardı o oda 247 de. Hayaletli miydi acaba? Cebimden oda anahtarını çıkartıp oda numarama baktım. Oda 742 yazıyordu. “Oda 742 çok sıkıcı. Madem öyle bende Oda 247 ye giderim.” dedim ve odamdan ayrıldım. Otel hala aynı sessizlikteydi. O kadar sessizdi ki ortalık, kulağımdaki duyma hücrelerin ölürken attığı çığlıklarını duyabiliyordum. Asansöre binip 2. Kata bastım. Asansör kapanmadı. Tekrardan 2. Kata bastım. Bu sefer asansör harekete geçmişti. Harekete geçer geçmez “Pain of Salvation – Where It Hurts” çalmaya başladı. Bu da benim en sevdiğim şarkılardan birisiydi. Şarkıyı dinlemek istiyordum fakat Oda 247 ye duyduğum merak yüzünden şarkıyı tamamlayamadan asansörden indim. 47 numaralı odanın önüne geldim. Odanın önünde bir süre durduktan sonra kapıyı çalmaya karar verdim. Kapıyı çaldım. TOK TOK TOK. “Oda servisi.” dedim ve hemen kulaklarımı içerden ses gelip gelmediğini anlamak için kabarttım. İçerden çıt dahi duyulmuyordu. Kapının kilit ışığı kırmızı yanıyordu. Kendi odamın kapısının anahtar kartını çıkarttım. Odamın kartını, oda 247nin kapısında denedim. Kapı üç kez art arda kırmızı renkli ışıkla birlikte bip sesi çıkarttı. Kapı açılmamıştı. Kapıyı zorladım. Yine açılmadı. “Madem açılmıyorsun bende odama dönüp uyurum.”dedim ve arkamı dönüp asansöre doğru yöneldim. Üç adım attıktan sonra kapıdan bip sesi geldi. Heyecanla dönüp baktım. Oda 247’nin kapısının ışığı yeşildi. Kapının dibine hızlıca geldim. Derin bir nefes alıp kapıyı açtım..

Gölge e-Dergi Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali'ne Destek vermekten onur duyar

Öykü: Uğur DEMİRKAYA

40

41


Sinema

Öykü

Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali 18 Yaşında Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali, bu yıl 8-18 Mayıs 2015 tarihleri arasında Ankara’da gerçekleştirilecek. 18. yaşını kutlayacak olan festival bu yıl “18’in Halleri” temasına uygun etkinliklerle karşımıza çıkacak. Bu tema kapsamında gerçekleştirilecek olan “5 Dakikada 18” kısa film yarışmasına kendi yaşam deneyimleri veya gözlemledikleri bireysel/toplumsal yaşantılardan hareketle “18 yaş”ın ifade ettiği birbirinden farklı boyuta kameralarını çevirecek yönetmenlerin filmleri katılacak. Festivalin açılış töreninde verilecek Onur Ödülü, “Hep 18” kalabilmeye örnek bir yaşam ve sanat pratiğine sahip olmasının yanı sıra, toplumsal cinsiyet kalıplarına sıkışmayı reddederek “Adım Kadın” diyen Hümeyra’ya takdim edilecek. Ayrıca sosyal bilimler alanında hem bilgi üretimi hem de bilginin yeni kuşaklara aktarımı açısından yaşayan bir hazine olan Prof. Dr. Nermin Abadan Unat, bu temelde şekillenen dinamik yaşamıyla “18’in Halleri”nden “hep 18” kalabilmeye örnek en önemli isimlerden. Prof. Dr. Nermin Abadan Unat, bu seneki Uçan Süpürge Tema Ödülü’nün sahibi olacak. Festival kapsamında verilecek Bilge Olgaç başarı ödüllerinin sahipleri de belli oldu. 2010 yılında Altın Portakal En İyi Kurgu Ödülü’nü kazanan Aylin Zoi kurgu alanındaki çalışmalarıyla, Canavarlar Sofrası, Kusursuzlar ve Karışık Kaset gibi filmlerin kamera arkasında yer alan Deniz Eyüboğlu görüntü yönetmenliği alanındaki çalışmalarıyla, kadın kimliğine dair sorunlara doğru bir şekilde odaklanan filmlerin üretiminde sürekliliğin olacağını müjdeleyen isimlerden Emine Yıldırım ise Kusursuzlar filmine yazdığı senaryoyla Bilge Olgaç Başarı Ödülleri’ni kazanan isimler arasına girdi. 18. Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali kapsamında, konusu “Toplumsal Cinsiyet Eşitliği” olan bir karikatür sergisi de düzenlenecek. Sergi kapsamında, farklı kültürlerden sanatçıların konuya bakışındaki farklılıklar, karikatürlerindeki yansımalar üzerinden takip edilecek. Ayrıca sürpriz seçkiler de katılımcıları bekliyor olacak. Festivalin en önemli bölümlerinden biri de atölyeler. Film yapım ve proje geliştirme süreçlerinde, sinemacıların dertlerine deva olmayı hedefleyen “SineTabip” atölyesi ve Zeynep Özbatur Atakan tarafından tasarlanan Senaryo ve Proje Geliştirme Atölyesi festivalin film yapımına verdiği desteğin de önemli göstergeleri olacak. Bu yıl da Gölge e-Dergi’nin basın destekçileri arasında yer aldığı Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali’nin film programı ise önümüzdeki günlerde netleşecek. Mayıs sayımızda festival içeriği ile ilgili daha detaylı bilgiler bulabilirsiniz.

42

Milli Piyango Hava alışılmamış kadar soğuktu ve her geçen dakika daha çok üşüyorlardı. Her ikisinin de yanakları kızarmış, elleri ayakları buz kesmişti. Esen sert rüzgârla beraber iyice donan kulakları koparılmışçasına sızlıyordu. Her adımda sümüklerini içlerine çekmekten burunları aşınmıştı. Nefeslenmek için durduklarında Hakan kesik kesik öksürüyordu. Mehmet üşüyen ellerini marketten yürüttükleri alışveriş arabasından çekip ağzına götürdü ve ısınmak amacıyla birkaç defa sıcak hava üfledi. Bir işe yaramamıştı. Bunun üzerine ceketinin içinden koltuk altlarına doğru soktu. Bir yandan da durduğu yerde zıplıyordu. Titremesi geçince yeniden yürümeye başladı. Ancak Hakan kıpırdamamıştı. Başını geriye doğru çevirip “Haydi.” dedi. “Çok üşüyorum Mehmet… İçim titriyor.” dedi Hakan. “Burası çok soğuk. İlerdeki köprünün altına varana kadar biraz dayan. Orası bizi rüzgârdan korur.” dedi Mehmet. Hedefe ulaştıklarında Hakan nefes nefese kalmıştı. Sırtını köprünün ayağına dayayarak çömeldi. Kollarını göğsünde birleştirip başını öne doğru eğdi. Mehmet bu halini görünce omzundan dürttü ve “Sakın uyuyayım deme. Donarsın.” dedi. “Donarak ölenler acı çekmezmiş derler, doğru mu?” diye sordu Hakan. “Ne bileyim. Daha önce hiç donarak ölmedim ki… Hem şimdi bırak saçma sapan konuşmayı da ateş yakmak için çalı çırpı topla.” Yerinden kalkmak için doğrulduğunda boğulurcasına öksürmeye başladı. Gözlerinden oluk oluk yaşlar akıyordu. Mehmet endişeyle Hakan’a baktıktan sonra el arabasından kartonları çıkartıp yere serdi ve “Otur dinlen. İşleri ben hallederim.” dedi. Hakan’ın ne itiraz edecek hali vardı ne de konuşacak. Kartonların üstüne oturup dizlerini karnına doğru çekti ve kollarını üstünde sıkıca kenetledi. Mehmet arkadaşının hasta olduğunun farkındaydı, ancak en az onun kadar çaresizdi. Yanına oturup elini tuttu. Buz gibiydi. “Üşüyor musun?” diye sordu. “Donuyorum.” “Hiç meraklanma şimdi burayı hamam gibi yaparım.” dedi ve ayağa fırladığı gibi sağa sola doğru saldırdı. Yanabilecek ne kadar eşya varsa tek tek topluyordu. Yarım saatlik bir koşturmanın ardından Hakan’ın önünde koca bir yığın biriktirmeyi başarmıştı. Nefes nefese yanına çöktü ve cebinden çıkarttığı kibriti yaktı. Rüzgâr anında söndürdü. Küfrederek ikincisini yaktı. Sonuç değişmedi. Bunun üzerine Hakan’ın paltosunun içine başını sokup bir kibrit daha yaktı ve alelacele elindeki bez parçasını tutuşturup yığının üstüne attı. Sönmesi engellemek için üzerine eğilip olan kuvvetiyle üfledi. Nefesi kesilince de bir karton parçasını salladı. Ateş harlandıkça gürleşti. Gürleştikçe de soğuğu bir nebze kırdı. “Nasıl ısındın mı?” diye sordu Mehmet. “Bu kış her zamankinden çok üşüyorum be Mehmet. Sona yaklaştıkça insan kendini daha fazla dinlemeye başlarmış. Benimkisi galiba o hesap.” “Saçmalama lan. Alt tarafı üşüyorsun. Birazdan hiçbir şeyin kalmaz.” Isındıkça kendine gelmeye başlamıştı. Önce dizlerinin üstüne kenetlediği kollarını açtı ardından başını kaldırıp Mehmet’e baktı ve “Biliyor musun sen olmazsan kesin donmuştum.” “Bu akşam da taktın donmaya. Beni bir başıma bırakıp bir yere gidemezsin. Donacaksak da beraber donacağız.”

43


Öykü “Bana uyar.” Bir süre hiç konuşmadılar. İkisinin de gözleri ateşe kilitlenmişti. Havaya sıçrayan her kıvılcım yaşamları boyunca ellerinden kaçırdıkları fırsatları simgeliyor gibiydi. Eline aldığı bir dalla külleri eşelerken “Biliyor musun?” dedi Mehmet “ eğer aklımı azıcık kullanmış olabilseydim şimdi çok farklı yerlerde olabilirdim. “ “Sonuç?” diye sordu Hakan. “Kullanamadım.” “Zamanı geri saramayacağına göre sızlanmanın bir anlamı yok. ” “Ya sen?” “Ne olmuş bana?” “Sen neler kaçırdın?” “Elime geçen fırsatları değerlendirebilseydim zaten beni hiç tanımayacaktın. Bu yüzden geçmişi bırak, donmadan bugünü nasıl atlatacağız onu düşünelim.” “Babam da onun babası da bir serseriydi. Belki de bu yüzden hiç umursamadım yaşamı. Gün kazanıp gün yedim.” “Pişman mısın?” “Hayatım boyunca hep benim gibilerle arkadaşlık yaptım. Diğer insanlar nasıl yaşar? Mutlular mı? Bilmiyorum. Bu yüzden yorum yapamayacağım.” “Ben yıllarca tanımadığın diğer insanlar gibi yaşadım. Üstelik evlendim de. İnanmayacaksın ama bir oğlum bile var.” Mehmet duyduklarına inanamamıştı. Gözünü ateşten ayırıp Hakan’a baktı ve “Şaka yapıyorsun.” dedi “Hayır.” “O zaman ne oldu da benim yanıma düştün?” Hakan başını kaldırıp gökyüzüne baktı ve ilk gördüğü yıldızı parmağıyla gösterip “Bugün belki o çoktan ölmüştür.” dedi. “Nasıl yani?” “Evrendeki her şeyin konumu görecelidir. Şu gördüğün aslında yıldızın geçmişidir. Ölüp ölmediğini anlaman için ışığının kaybolması, yani aradan binlerce yıl geçmesi gerekir.” “Bunun seninle ne alakası var?” “Hayatımın her döneminde insanlar hakkımda farklı düşündüler. Evliyken; karım eşi bulunmaz âşık, oğlum işe bir kahraman olduğumu düşünüyordu. Yakın çevrem ise dürüst ve çalışkan bir insan olduğum konusunda hemfikirdi. Bugün ise sen serseri olduğumdan eminsin. Bu durumda ben kimim?” “Hakan.” “Hakan kim?” “İşte bende onu sormuştum.” Kendisinden çok uzaklarda olan karısını düşündü, ardından da boşanmasına sebep olan annesini. “Hangisinden bahsedeyim sana?” diye içinden geçirdi, “bir hiç uğruna hapse düşmemi mi yoksa oğlumun benden nefret etmesini mi?” “Çok mu zor soru sordum” dedi Mehmet. “Evet. Hakkımda tek bildiğim yıllar önce öldüğüm.” “Öldüğün mü? Bak yine saçmaladın” “Tıpkı yukarıdaki yıldızlar gibi öldüm. Şu an seninle konuşan ışığımın bir yansıması. Kısa bir zaman sonra o da sönecek ve tamamen karanlığa gömüleceğim.”

44

45


Öykü

Öykü

“Soğuk beynini sulandırdı anlaşılan.” Hakan Mehmet’e bakıp gülümsedi ve “Suç bende değil. Baksana ateş çoktan söndü. Yeniden üşümeye başladım.” dedi. “Burası çok esiyor. İstersen geceyi parktaki kamelyada geçirelim. Orası biraz daha korunaklıdır.” “Gidelim o zaman.” Ayağa kalkıp yola koyulduklarında Mehmet’in aklı hala Hakan’ın anlattıklarındaydı. Kafası karmakarışık olmuştu. Sonunda dayanamayıp “Neden sokaklara düştüğünü hala söylemedin.”dedi. “Bende bilmiyorum. Aksam yattığımda evdeydim sabah uyandığımda ise sokakta.” “Çok komik… Eşinden boşanmışsın. Orası belli. Ya oğlun? Onun yanında neden kalmıyorsun?” “Ben bir alkoliğim. Varlığım sadece hayallerinin yıkılmasına sebep olur.” “Soğuktan donmaktansa varsın hayalleri yıkılsın.” “Baba olmadığın nasıl da belli.” “Baba olsam da olmasam da benim için değişen bir şey olmazdı. Sığınacak bir yuva bulduğum an gurur filan düşünmezdim. “ “Daha beni boş veremiyorsun aileni nasıl boş verecektin?” Kamelyanın üç tarafı çevrili de olsa yine de rüzgârı alıyordu. El arabasından çıkardıkları battaniyelerden ikisini yere ikisini de üstlerine örttüler. Yine de tir tir titriyorlardı. Soğuğu unutmak maksadıyla Hakan’a doğru döndü ve “Ben hiç evlenmedim.” dedi “Biliyorum.” “Acaba evlenseydim değişen ne olurdu?” “Yüreğin kendinden çok onları düşünürdü.” “Sen neden düşünmedin?” Bu sözle birlikte gözlerinin önüne annesinin hayali düştü. Onayı olmadan evlendiği için eşinden nefret eden annesinin hayali… Hamile olmasını bile göz ardı edip ona iftira atan annesinin hayali… Çok sevdiği için kıramadığı ve uğruna hapse düştüğü annesinin hayali… Bu düşüncelerin ardından “Belki de yanlış kişiyi sevdim.” dedi Hakan. “Dur bir dakika. Hem evli hem de sevgilin mi vardı?” “Evrendeki her şey görecelidir.” “Sokayım senin görecene.” “Mutlu olacaksan sok be oğlum.” İkisinin de uykusu gelmişti. Göz kapaklarını açmakta zorlanıyorlardı, ama hala deli gibi üşüyorlardı. Battaniyelerine daha sıkı sarıldılar. Bu sırada Hakan yeniden öksürmeye başladı. Ciğerlerini yerinden sökercesine öksürdü. Bu halini endişeyle seyreden Mehmet “Sakın bensiz bu diyardan gitme. Yoksa…” dedi. “Yoksa ne? Arkamdan gelip hesap mı sorarsın?” “Nerede bende o güç. Sadece sana çok alıştım. Sensiz çok canım sıkılır. Hem bütün sıkıntılarımız bugün yarın sona erecek.” “Nasıl?” Bu soru üzerine Mehmet yattığı yerden hafifçe doğrulup ceplerini karıştırmaya başladı. Aradığı her neyse bir türlü bulamıyordu. Bunun üzerine ayağa kalktı ve ellerini ceplerinin dibine kadar soktu. Yetmedi tersyüz etti. Ancak sonuç değişmedi. “Lanet olsun” diye bağırdı. Az önceki neşeli halinden eser kalmamıştı. Battaniyesine sıkıca sarılmasına rağmen içinin titremesine bir türlü engel olamayan Hakan yattığı yerden “Yine ne oldu?” diye sordu.

“Bulamıyorum bir türlü.” dedi Mehmet. “Paran mı vardı? Keşke daha önce söyleseydin. En azından sıcak bir çorba içerdik. Ne olursun hemen pes etme. Bir daha ara…” “Her tarafa baktım. Yok yok yok…” “Ya iç cebine? Oraya da baktın mı?” “İç cebime mi? Galiba hayır.” dediğinde gözlerinde yeniden bir ışık oluşmuştu. Elini ceketinin içine sokup parçalarcasına karıştırdı. Birkaç saniye sonra attığı kahkaha gecenin sessizliğinde bir top gibi patladı. Ardından elindeki kâğıt parçasını havaya kaldırıp “Kara üzüm habbesi, le le le ley canım, gönlüm sevmez herkesi, esmer sen güzelsin…” diyerek kendi kendine halay çekmeye başladı. “Oh be. Sonunda buldun. Ama… Ama elindeki para değil ki…” dedi. Hakan. Mehmet oynamasına hiç ara vermeden “Le le le ley canım. Para değil piyangodur esmer sen güzelsin.” dedi. Yaşadığı hayal kırıklılığını saklamaya gerek görmeksizin “Piyango mu? Ne işimize yarayacak.” diye sordu. Mehmet halayı bırakıp yanına geldi ve başucuna oturup “Ne işimize mi yarayacak? Bizi bu hayattan kurtaracak. Yetmez mi?” dedi. “Büyük ikramiyenin vuracağından bu kadar eminsin.” “Kesinlikle. Öyle olmazsa tıpış tıpış ayağımın dibine gelir miydi?” “Para vermedin mi?” “Olmayan bir şeyi nasıl vereceğim? Dokuzunda çekiliyormuş. Bugün ayın kaçıydı? “ “Bilmem.” “Dokuzuydu dokuzu. Demek şu an milyoneriz ha… Vay be! Gazeteler “Piyango talihleri geceyi sokakta geçirdiler” diye yazar artık.” “Parayı alınca ne yapacaksın?” “Yapacağım değil yapacağız. Anca beraber kanca beraber. Üşüdüm be oğlum. Biraz yana kay da gireyim battaniyenin altına.” “O zaman içinde her daim soba yanan bir eve taşınalım. Gece gündüz hiç sönmesin o soba. Belki o zaman üşümemiz biraz olsun geçer.” “Taşınalım be oğlum. Bir de o evin her odasında da ayrı bir yemek pişsin. Canımız sıkıldıkça yiyelim.” “Desene bundan sonra ne acıkacağız ne de üşüyeceğiz.” “Bu gece son gecemiz… Tatlı günler yakında… Bir ömür böyle geçti… Doyduk artık sefalete… “Şarkının içine ettin ama sözleri bir harika. Hayali bile güzel. İnan birden içim ısındı.” “Hayal değil be oğlum. Bize çıkacak. Eminim. Yeter ki şu geceyi kazasız belasız bir atlatalım.” Yaşama tutunmak hayallerle olur. Hayalleri gerçeği dönüştürmek ise o hayale inanmaktan geçer. O gece her ikisi de bu hayale yürekten inanmışlardı. Bu yüzden gözlerini kapatır kapatmaz derin bir uykuya daldılar. Mehmet, sabah güneşinin ısıtmaktan aciz ışıkları gözüne vurunca titreyerek uyandı. Soğuktan eli ve yüzü buz kesmişti. İki elini kenetledi ve ısıtmak için ağzına götürüp birkaç defa sıcak hava üfledi. Ardından yan tarafına dönüp Hakan’ı dürttü. Tepki vermeyince, “Ulan gören de kuştüyü yatakta yatıyorsun sanacak. Kalk artık. Dondum.” dedi. Ses çıkmayınca telaşlandı. Battaniyenin içinden çıkıp Hakan’ın üstüne abandı. Önce yüzüne dokundu; buz gibiydi. Eğilip kalbini dinledi; atmıyordu. Katılaşmakta olan vücudunu tüm gücüyle sarstı. Bir yandan da “Kalk be kardeşim. Ne olursun kalk.” diye bağırıyordu. Omzunda bir el hissettiğinde, Hakan’ın yanında diz çökmüş boş gözlerle yere bakıyordu. Başını hafifçe geriye doğru çevirdi. İki polis memuru hemen arkasında duruyordu. “Neler oluyor burada? Neden

46

47


Öykü bağırıyordun?” diye sordu elini omzuna koyan polis memuru. “Hakan… Arkadaşım… Ölmüş…” dedi Mehmet. “Ölmüş mü? Emin misin?” diye sordu diğer polis memuru. “Bilmem… Hiç hareket etmiyor. Vücudu da buz gibi…” “Dur bir de ben bakayım.” dedi polis memuru ve elini Mehmet’in omzundan çekip Hakan’ın üzerine doğru eğildi. Bir süre kalbini dinledikten sonra “Haklısın. Donmuş galiba” dedi. “Gece çok soğuktu. Üşüyordu… Üşüyorduk… Böyle yaşamaktan yorulmuştu. Direnmedi. Hâlbuki bugün…” “Bugün! Ne olmuş bugüne?” diye sordu polis memuru. “Bugün… Bugün… Belki hava ısınırdı...”dedi Mehmet. “Sanmam. Daha birkaç gün sürecekmiş soğuklar.” “Hakan’la ben bugün ısınacağımızdan emindik.” “Rıza merkeze haber ver buraya bir ambulans yollasınlar. Sende kalk artık yerden amca.” Mehmet başını iki yana şiddetle sallayıp, “Olmaz. Çok üşüyorum. Yatacağım.” dedi. Yatağına uzanıp battaniyeyi üzerine çekmeden önce, piyango biletini cebinden çıkarttı ve ufak parçalara ayırıp havaya savurdu Ardından Hakan’a doğru hafifçe döndü. Dirseğini yastığa koyup yumruk yaptığı elini yanağına yasladı ve ambulans gelene dek hiç kıpırdamadan arkadaşına baktı. Öykü: Atilla BİLGEN

İllüstrasyon: Mehmet DAL

Gölge e-Dergi 26. Ankara Uluslararası Film Festivali''ne Destek vermekten onur duyar.

48

49


Sinema

Sinema

Ankara Uluslararası Film Festivali 26. Kez İzleyici İle Buluşacak TC. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın desteği ve Halkbank ana sponsorluğunda düzenlenen Ankara Uluslararası Film Festivali, 23 Nisan - 03 Mayıs 2015 tarihleri arasında 26. kez izleyici ile buluşacak. Dünya Kitle İletişimi Araştırma Vakfı tarafından düzenlenen ve Ankara’nın ilk film festivali olan AUFF, her yıl olduğu gibi bu yıl da pek çok ödüllü filmden oluşan zengin bir program sunuyor. Bu yıl Ankara Uluslararası Film Festivali, değişen dünyanın saydam sınırlarına ve o sınırların kırılganlığına vurgu yapan bir temadan hareket ediyor. ‘Kristal Sınır’ adı verilen bu tema kapsamında kültürlerin, ülkelerin, siyasetin görünmez sınırlarına, Türkiye’de yaşanan atmosfere, Ortadoğu’da durmak bilmeyen savaşa, mültecilerin sınırlar arasında kaybolan yaşamlarına, toplumsal cinsiyet rolleri ve çatışmalara; insan doğasının ve tabiatın sınırlarına uzanan bir film seçkisi hazırlandı. Ulusal Yarışmalar Heyecan Yaratıyor Prof. Dr. Oğuz Onaran, Prof. Dr. Seçil Büker, Öğretim Görevlisi Dr. Ali Karadoğan’dan oluşan ön jürinin seçiminin ardından, finale kalan filmler arasında seçilen filmler En İyi Film, Mahmut Tali Öngören Özel Ödülü ve En İyi Yönetmen Ödülleri dahil olmak üzere 18 ayrı ödül kategorisi için yarışacak. Genç sinemacılara önem veren AUFF, Umut Veren Kategorisi ile de ilk filmleriyle festivale katılmış yönetmen, senaryo yazarları ve oyuncuları ödüllendiriyor. Ulusal Uzun Film Yarışması’nda yarışacak filmler şu şekilde: Annemin Şarkısı (Yönetmen: Erol Mintaş) Asasız Musa (Yönetmen: Aydın Orak) Çekmeköy Underground (Yönetmen: Aysim Türkmen) Dağ Çiçeği (Yönetmen: Caner Canerik) Firak (Yönetmen: Halil Özer) İçimdeki İnsan (Yönetmen: Aydın Sayman) Neden Tarkovski Olamıyorum (Yönetmen: Murat Düzgünoğlu) Sesime Gel (Yönetmen: Hüseyin Karabey) Finale kalan sekiz film, yönetmen Onur Ünlü’nün başkanlığında, Demet Evgar, Çiçek Kahraman, Emrah Serbes, Serkan Keskin’in yer aldığı seçici kurul tarafından değerlendirilecek ve alınan karar neticesinde düzenlenecek basın toplantısıyla açıklanacak. Kısa Filmlerin Dayanılmaz Cazibesi Ankara Uluslararası Film Festivali kısa filmlere verdiği önemle tanınır. Her yıl izleyiciye sunduğu ücretsiz gösterimler, sinemaseverlerin ilgi odağı olmaya devam ediyor. 26. AUFF kurmaca, deneysel,

50

canlandırma dalında Türkiye’den son bir yılın en iyi kısalarının seçileceği kısa yarışmanın seçici kurulunda Banu Bozdemir, Gökçe Bahadır, İlker Canikligil, Doç Dr. Sevilay Çelenk ve Priit Tender yer almakta. Yarışma gösterimleri dışında izleyiciye 5 farklı kısa film seçkisi sunuluyor: Animasyonun en önemli ülkelerinden biri olan Estonya’nın en iyilerinin yer aldığı, Black Nights Film Festivali, Animated Dreams seçkisi ‘Best of Estonian Dreams’ , Bu yıl 61. Yılını kutlayan köklü Oberhausen Kısa Film Festivali’nden son yılların en iyilerinin toplandığı ‘Oberhausen Uluslararası Kısa Film Seçkisi’, Türk kısa filmlerine yıllardır emek veren festivalci, yönetmen, araştırmacı Hilmi Etikan’nın yıllara yayılan beğenisini sunduğu ‘Hilmi Etikan’dan Uluslararası Seçkiler’ ve dünyanın farklı ülkelerinden ödüller almış, öne çıkmış örnekler sunan AUFF’un vazgeçilmez klasiği ‘Kısa Sınır Tanımaz’. Belgesellerle Gerçeği Anlatmanın Binbir Yolu Belgesel gösterimleri Ankara Uluslararası Film Festivali’nin tutkuyla beklenen bölümleri arasında yer alır. Ulusal belgesel yarışmasının seçici kurulunda bu sene Mithat Bereket, Mihriban Sezen, Nezahat Gündoğan, Su Yücel, Uğur Kutay yer alıyor. Yarışma kapsamındaki filmlerin gösterimleri dışında gerçeği anlatmanın bin bir yolunu bulan ulusal ve uluslararası belgesellerin yer aldığı festival programında iki farklı bölüm öne çıkıyor: Belgeselde Farklı Formlar; Canlandırma Belgeseller: 18 yıldır canlandırma belgesellere programında özel bir yer veren DOK Leipzig ile Ankara Uluslararası Film Festivali’nin işbirliği ile canlandırma ve belgesel anlatısını buluşturan, uluslararası canlandırma belgesellerden (animadoc) yapılan bir seçki izleyici ile buluşuyor. Farklı belgesel formları üzerine bir söyleşi de içeren bölüm, anlatının sınırlarına renk katıyor. Tanıklıklar: Kameralarını toplumsal hayatı derinden etkileyen olgu ve olaylara çeviren, böylelikle sinema diliyle kendi tanıklıklarını tüm zamanların tanıklığına dönüştüren belgeseller ve kısa filmler; “Tanıklıklar” bölümünde her sene farklı bir konuya odaklanıyor. Bu sene ‘göçmen ve mülteciler’ üzerine bir bakış sunan bölüm kapsamında, filmleri gösterilen yönetmenlerle tanıklıkları üzerine bir söyleşi de düzenlenecek. Dünya Sinemasından Baş Döndüren Seçkiler Festival izleyicisinin olmazsa olmazı dünya sineması bölümü toplam on farklı seçkiyle baş döndürücü bir sinema keyfi sunacak: Alman sinemasının son dönem öne çıkan filmleri, küratörlüğünü Engin Ertan’ın yaptığı kapsamlı bir seçki ve Goethe Institut’un desteği ile sinemaseverlerle buluşacak. Yönetmenliğini Christian Petzold’un yaptığı ve San Sebastián UFF’de FIPRESCI ödülü kazanan filmi Yüzündeki Sır (Phoenix); Sebastian Schipper’ın Berlinale’de Gümüş Ayı kazanan filmi Victoria, Çöküş filmi ile tanıdığımız yönetmen Oliver Hirschbiegel’in Hitler’e Suikast (Elser: Er hätte die Welt verändert) filmi; Baran bo Odar’ın yönettiği Ben Kimim? (Who Am I - Kein System ist sicher); Dietrich Brüggemann’ın yönettiği Berlinale’de Gümüş Ayı kazanan Çile (Kreuzweg) ve Dominik Graf’ın yönetmenliğini yaptığı Aşk Üçgeni (Die geliebten Schwestern) filmleri bu bölümde gösterilecek. Türkiyeliler için bir ütopya kadar uzak, bir hayal ülkesi Yeni Zelanda’nın sinemasına kısa bir bakış olanağı tanıyan seçki Yeni Zelanda’nın yerli kültürünü de seyirciye tanıtıyor. Çanakkale Savaşı’nın 100. Yılı dolayısıyla festivale özel katkı sunan Yeni Zelanda’nın festivalde gösterilecek filmleri ise şöyle:

51


Sinema

Sinema

Jemaine Clement ve Taika Waititi’nin yönetmenlik koltuğuna oturduğu Aylak Vampirler (What We Do in the Shadows) ve Gerard Johnstone’un yönettiği Ev Hapsi (Housebound) filmlerinin yanı sıra Maorilerin İngiliz işgalcilere karşı verdiği mücadeleyi anlatan 1983 yılında Cannes’da Yarışma Dışı bölümde gösterilen Utu (yön: Geoff Murphy) yenilenmiş kopyasıyla ve yönetmen kurgusuyla; Costa Botes ve Peter Jackson’ın yönettiği 1995 tarihli mokumanter Unutulan Yönetmen (Forgotten Silver) ve Taika Waititi’nin yönetmenliğini yaptığı 2010 yılında Berlinale’de Deutsches Kinderhilfswerk Büyük Ödülü kazanan Çocuk (Boy) seyircilerle buluşacak. Festivalin vazgeçilmez isimlerinden Prof. Dr. Oğuz Onaran’ın bu yıl 80. yaşını kutluyor. Oğuz Hoca’mızın 80. yaşını da onun sevdiği 2 filmi, değerli akademisyenlerimiz eşliğinde film çözümlemeleri yaparak izleyerek kutlayacağız. “Tanpınar olsa bu filme bayılırdı” başlıklı seçkide ise bu cümleyi kurarak seçilen filmleren gösterilecek. Bu bölüme Cemal Kafadar, Fatih Özgüven, Ercan Kesal, Sevilay Çelenk, Kurtuluş Kayalı ve Serdar Öztürk birer filmle ve Tanpınar’ın neden bu filmleri sevebileceği üzerine yaptıkları değerlendirmeleri ile katılıyor. Festivalin teması olan Kristal Sınırlar, değişen dünyada sınırların geçirgenliğini sorgulayan bir seçki ile seyircileri hep beraber ‘sınırlar’ üzerine düşünmeye davet ediyor. Kristal Sınır bölümünde Filistin’in ulusal şairi Mahmut Derviş’in hayatını ele alan Kaydet, Ben Bir Arabım (Sajil Ana Arabi, yön: Ibtisam Mara’Ana Menuhin); bir sinema dâhisinin kendisinin ve cinselliğinin sınırlarını bir başka sinema dâhisinin kamerasından irdeleyen Eisenstein Meksika’da (Eisenstein in Guanajuato, yön: Peter Greenaway); kendi küçük sahil kasabasına gelen turistlerin etkisiyle sınırlarına ve Avrupa’ya doğru yelken açmaya yeltenen Faslı bir sörfçünün hikayesini izlediğimiz Atlantik (Atlantic., yön: Jan-Willem van Ewijk) filmleri gösterilecek. Elbette Dünya Festivallerinden bölümü de festivalin değişmez bir parçası. Bu bölümdeki filmlerden bazıları: Berlinale’den Gümüş Ayı ödülü ile dönen Beden (Cialo, yön: Malgorzata Szumowska); Berlinale’de başrol oyuncuları Charlotte Rampling ve Tom Courtenay’e Gümüş Ayı kazandıran 45 Yıl (45 Years, yön: Andrew Haigh); taşra sıkıntısını anlatan bağımsız Amerikan filmi Cut Bank (yön: Matt Shakman); Andreas Prochaska’nı yönettiği Karanlık Vadi (Das Finstere Tal); başrolünde John Malkovich’in oynadığı Michael Sturminger imzalı Casanova Çeşitlemeleri (Casanova Variations); Venedik UFF’de Ufuklar Bölümü’nde En İyi film için yarışan Nabat (yön: Elchin Musaoglu); Türkiye Galası festivalde yapılacak olan Micah Magee’nin ilk uzun kurmaca filmi Petting Zoo; Guillermo Arriaga, Hector Babenco, Álex de la Iglesia, Bahman Ghobadi, Amos Gitai, Emir Kusturica, Mira Nair, Hideo Nakata, Warwick Thornton’un kısa filmlerinden oluşan Tanrılarla Konuşmalar (Words with Gods); ünlü İtalyan yönetmen Ermanno Olmi’nin son filmi Her Yer Yeniden

Yeşerecek (Torneranno i Prati) ve Venedik UFF, Haifa UFF ve Valladolid UFF’den ödüllerle dönen Sharon Maymon ve Tal Granit imzasını taşıyan bir kara komedi Veda Partisi (Mita Tova). Tür olarak gittikçe önem kazanan belgeseller biçimsel yenilikleri ön plana çıkarırken içerik olarak da bizden saklanmaya çalışılan gerçekleri gözler önüne seriyor. Dünya sinemasından önemli belgeselleri derleyen bu seçki izleyicileri yalın ama çarpıcı bir yolculuğa çıkaracak. Yakından Bakış seçkisinde André Singer’in yönettiği ve 2. Dünya Savaşı görüntüleri ile Alfred Hitchcock ve Sidney Bernstein’ın bir belgesel çalışmasının izini süren belgesel Karanlık Basacak (Night Will Fall) ve Jean-Gabriel Périot’nun yönettiği ve Kızıl Ordu Fraksiyonu (RAF) üyelerinin çektiği film ve katıldığı televizyon programlarının görüntülerinin olduğu Bir Alman Gençliği (Une Jeunesse Allemande) bu bölümün önemli filmlerinden. Mesa Holding sponsorluğundaki Uzak Köşeler bölümünde yer alan filmlerin başında Naji Abu Nowar’ın Venedik UFF Ufuklar Bölümü’nde En İyi Yönetmen Ödülü kazanan filmi Theeb geliyor. Yine aynı bölümde 64. Berlinale’de Cinema Fairbindet Prize kazanan Göran Hugo Olsson’un belgeseli Şiddete Dair (Concerning Violence) de yer alıyor. Bu bölümün en dikkat çeken filmlerinden biri ise Mark DornfordMay’in son filmi, Puccini’nin La Bohème operasının Güney Afrika’ya uyarlaması olan Breathe Umphefumlo. Gittikçe küçüldüğü varsayılan dünyanın hâlâ bilinmeyen sinemalarından, kültürlerinden çarpıcı örnekler arayanlar bu bölümü kaçırmamalı. Türkerler Mahal Ankara sponsorluğundaki Usta İşi bölümünde Çinli Zhang Yimou’nun Yuvaya Dönüş (Gui Lai); İran’lı Rakhshan Bani-Etemad’ın Venedik UFF’de En İyi Senaryo Ödülü kazanan filmi Masallar (Ghesse-ha); Jafar Panahi’nin Berlinale’de Altın Ayı kazanan filmi Tahran (Taxi) yer alıyor. Ayrıca bu bölümde usta yönetmen Wim Wenders’in son filmi Her Şey Güzel Olacak (Every Thing Will Be Fine) ve Wenders’in Juliano Ribeiro Salgado ile beraber yönettiği, Cannes UFF Belirli Bir Bakış Bölümü’nde Jüri Özel Ödülü kazanan Toprağın Tuzu (La Sel de la Terre) filmleri de seyirci ile buluşacak. Bu yılki festivalin toplu gösterim konuğu Cezayir sinemasının en çok konuşulan yönetmenlerinden Tariq Teguia. Sineması Godard ve Antonioni ile karşılaştırılan yönetmenin Zenci İsyanı (Thwara Zanj, 2013), 2008 yılında Venedik UFF’de FIPRESCI ödülü kazanan filmi İç Bölge (Gabbla, 2008) ve Senin Yerine Roma (Roma wa la n’touma, 2006) filmlerinin yanı sıra Çit (Haçla, 2002) adlı kısa belgeseline ve Çelik Hasır (Ferrailles d’Attente) (1998) adlı kısa filmine yer verilecek.

52

53

Video Sanatı Sergisi Festival, günümüzün dijital ve medya sanatının, farklı anlatım olanaklarının beslediği video sanatı sergilerine de ev sahipliği yapıyor. ‘Düşman Biziz; Şüphe Altında Yaşam’ sergisi; festival süresince Galeri Kara’da sergilenecek. Sergi; Edward Snowden’ın NSA ve gizli servislerle ilgili sızdırdığı gerçeklerden yola çıkarak “Biz düşman mıyız?”, “Kim, neyi, neden izliyor?” gibi soruları irdeliyor. Dijital dünya, bir yandan bireyi şeffaflaştırırken diğer yandan kullanışlı ve kolaylaştırıcı bir hayat sunmakta… Sergi bu çelişkiyi, EMAF ödülü almış olan sekiz farklı sanatçı’nın; Hayoun Kwon, Deborah Stratman, Emily Vey Duke & Cooper Battersby, Jannet Thomas, Izibene Oñederra, Susann Maria Hempel, Nicole Rayburn, Jan Rehwinkel’in perspektifinden video sanat örneklerini izleyici ile buluşturuyor.


Sinema Sürprizlerle Dolu Bir Festival Programı Ankara Uluslararası Film Festivali’nin programı yalnızca yarışmalar ve film seçkilerinden oluşmuyor. Sinemaseverler için hazırlanan etkinlikler arasında: “The Film Festival Doctor”, Rebakah Louisa Smith ile yapımcılık atölyesi, Aytekin Çakmakçı ile Görüntü Yönetmenliği Paneli, Selçuk Candansayar ile sinemada psikiyatrik çözümlemeler, Canlandırma sanatçısı Priit Tender ile Animasyon Atölyesi ve İlker Canikligil ile Dijital Kısa Film Yapımı Ve Yönetmenliği Atölyesi, Murat Meriç ile Müzik Tarihi, DOK Leipzig program koordinatörü Lars Meyer, yönetmen ve video aktivist Alper Şen ve yönetmen Mario Rizzi, akademisyen ve yönetmen Ersan Ocak’ın katılımıyla günümüz teknolojisi ile de paralel değişen-dönüşen belgesel anlatısının ele alınacağı Belgeselde Farklı Formlar Söyleşisi yer alıyor. Sinemanın yeni uzantısı olan video sanatından seçkiler yanında güncel gelişmelerin tartışıldığı tanıtım atölyeleri deneysel sanatla ilgilenen izleyicilerin dikkatini çekecek programlar sunuyor. Diğer yandan sinemayı, günümüzün teknolojik gelişimi ile farklı teknikler ortaya çıkararak popülerleşen illüstrasyon sanatıyla buluşturan Hakan Arslan’ın çalışmalarının yer aldığı “Yeşilçam’ın Kötü Kralları” illüstrasyon sergisi sanatseverlerle buluşacak. Genç yeteneklerin, oyunculuğa gönül verenlerin kaçırmaması gereken iki atölye Oyuncular Sendikası’nın işbirliği ile festivalin etkinlikleri arasında girdi. Başvurusu tüm oyunculara açık olan atölyeye sınırlı sayıda katılımcı kabul edilebileceğinden katılmak isteyen oyuncuların bir an önce özgeçmişlerini info@oyuncularsendikasi.org adresine göndermeleri gerekiyor. Çocukların Festivali Bu yıl festivalin 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı haftasında gerçekleşmesi nedeniyle ‘Çocukların Festivali’ bölümü daha fazla ön plana çıkıyor. Çocuklarla festival ve bayram şenliğini paylaşmak amacıyla festival ekibi, çocuklar için pek çok eğlenceli etkinlik hazırladı: Programda masalcı anlatımı ile çocuk filmleri gösterimleri yer alıyor. Ayrıca Çağdaş Drama Derneği’nin işbirliği ve Liv Hospital’ın desteğiyle mülteci çocuklar, düşük gelir grubu ailelerin çocukları gibi kültürel olanaklara ulaşmakta zorluk çeken gruplar öncelikli olmak üzere, festival süresinde belirlenen günlerde “Çocuklar İçin Yaratıcı Drama Atölyesi” düzenleniyor. Açılış Töreni ve Onur Ödülleri 23 Nisan Perşembe günü, saat 19.30’da; ODTÜ Kültür ve Kongre Merkezi Kemal Kurdaş Salonu’nda gerçekleştirilecek açılış töreninde Dünya Kitle İletişimi Araştırma Vakfı tarafından her yıl geleneksel olarak verilen onur ödülleri sahiplerini bulacak. 2015’in ‘Aziz Nesin Emek Ödülü’ Haluk Bilginer’e, ‘Sanat Çınarı Ödülü’ Jale Erzen’e ‘Kitle İletişim Ödülü’ ise Fransız Kültür Merkezi ile Alman Kültür Merkezi’ne, takdim edilecek. Sunuculuğunu Ceyda Düvenci’nin üstlendiği gece de ayrıca Burhan Öçal da performans sergileyecek. Çok sayıda sanatçı, yönetmen, akademisyen ve konuğu buluşturan festivalin kapanış gecesi ise 2 Mayıs Cumartesi günü, saat 19.30’da, DTCF Farabi Salonu’nda gerçekleştirilecek. Gecede düzenlenen törenle ulusal uzun, kısa ve belgesel film yarışmalarında verilen ödüller sahiplerini bulacak.

54

55


Sinema

Sinema

!f Ankara ile Şubat’ı Mart’a Bağladık !f İstanbul Film Festivali’nin bir ayağının Ankara’da olması artık geleneksel bir hal aldı. Her yıl Şubat’ın son günlerinde İstanbul seçkisinin küçük bir bölümünü Ankara’da izlemeye alıştık. Festivalin ana sponsoru Cinemaximum olduğu için her yıl bu sinema zincirinin seçtiği salonlardan birinde izliyoruz uzun metraj filmleri. Bu yıl, geçtiğimiz yıl olduğu gibi dört gün boyunca Armada’ya demir attık. Bu sene önden biletleri biten film sayısının geçen yıla göre biraz daha az olması dikkat çeken bir noktaydı ama yine de festival süresince, özellikle hafta sonunda çoğu filmin kapalı gişe oynadığını söyleyebiliriz. !f Ankara’da bu yıl yine toplam 41 uzun metraj film gösterildi (teknik arızalar nedeniyle oynamayan filmleri dikkate alırsak 39 aslında). İşte bunlardan 19 tanesi ile ilgili izlenimlerim: 26 Şubat 2015 Perşembe: 13:00 – Festivalin ilk günü, ilk seans için seçtiğim film Turuncu Ceketli Adam (The Man In The Orange Jacket) idi. Ne yazık ki salona vardığımda teknik bir problemden ötürü bu filmin iptal edilmek zorunda kalındığını öğrendim. Yerine Kayıp Şampiyon (The Dark Horse) gösterilecekti. Eh, o film de gece son seans için seçtiğim filmdi zaten. Tam film başlamadan önce filmin süresinin diğer salondaki filme yetişmemi engelleyeceğini fark ettim. Neyse ki festivalci arkadaşlar reklamları biraz kısa tuttular. Yeni Zelanda yapımı filmde bir grup sorunlu çocuğa satranç öğreten, kendisi de kişisel problemleri ile baş etmeye çalışan bir karakterin gerçek hikâyesini izliyoruz. Doğrusunu söylemek gerekirse filmi izlemeden okuduğum özeti spor filmlerinde görmeye alıştığımız hikâye kalıplarının satranca uyarlanmış hali olduğu izlenimi vermişti. İzleyince de bu fikrim değişmedi. Benzer hikâyelerin basketbol ya da beysbol versiyonlarını sıkça izledik aslında. Filmin benzerleri arasında öne çıkan bir özelliği var mı? Belki başroldeki Cliff Curtis’in performansı, ama o bile bu tarz filmler için klişe sayılabilir. 15:00 – !f’in belgeselleri her zaman ilgi çekici oluyor. Hele müzik belgeselleri bazen bize küçük çaplı bir konser izlettiriyor. Şahane Alice Cooper (Super Duper Alice Cooper) belgeseli de bu açıdan hayal kırıklığı yaratmadı. Filmde Alice Cooper’ın bolca şarkısını dinleyebildik. Belgesel olarak başarısı ise tartışmalıydı açıkçası. Zaten bir Alice Cooper fanı iseniz bilmediğiniz

56

çok fazla bir şey anlatmıyor ya da Cooper’ın kişisel alanlarına çok fazla dalmıyordu aslında. Yine de “iyi aile çocuğu” olarak başlayan hayatında Alice Cooper karakterini yaratan Vince’in tüm hikâyesini Dr. JeykılMr. Hyde metaforu üzerinden anlatmak ilgi çekici bir fikirdi. Bunu yaparken de çok iyi bir arşiv çalışması yapılıp bunun eski korku filmleri ile bütünleştirilmesi de filmin değerini arttırıyordu. Keşke Cooper’ın alkol ve uyuşturucu sorunlarının neden ve sonuçlarına daha fazla değinilseymiş. Ayrıca üstadın son yıllarda neler yaptığını da pek görmüyoruz. Filme bakarsanız Cooper’ın kariyeri sanki 2000’lerin başında bitmiş gibi gözüküyor. Artık şöhretinin zirvesinde olmadığı açık ama üstadın boş oturmadığını da biliyoruz. Hatta genç kuşağa etkisine daha fazla değinmek de mümkündü. 17:30 – Yalnız Cennet Bilir (Heaven Knows What), konusu ile dikkat çeken bir filmdi. New York’da yaşayan evsiz bir kadının kendi yaşadıklarını anlattığı kitaptan yola çıkarak yapılmış olan filmin başrolünde de kitabın yazarı olan Arielle Holmes rol alıyordu. Şehrin kıyısında köşesinde kalmış insanların hayatlarını ve sorunlu aşk hikâyelerini anlatan filmin elinde iyi bir Amerikan bağımsızı olmak için her şey vardı aslında. Ama bir şeyler olmamış gibiydi. Ne karakterlerin içine tam olarak nüfuz edebildik ne de onların başlarına gelenleri hissedebildik. Benim için festivalin hayal kırıklıklarından biri oldu. Yine de kısmen kendisini canlandırdığı rolüyle Arielle Holmes’un başarılı olduğunu söyleyebiliriz (evsiz bir karakter için fazlasıyla bakımlı durduğunu da unutmadan). 19:30 – Hayao Miyazaki’ye geçtiğimiz yıl Rüzgar Yükseliyor ile yine !f’de veda etmiştik. Bu kez üstadın bu filmi ortaya çıkardığı ve sinemaya bırakmaya karar verdiği dönemde çekilmiş olan Düşlerin Ve Çılgınlığın Krallığı (Yume To Kyôki No Ohkoku) belgeselini izleyerek hasret giderdik. Aslında Studyo Ghibli’nin tarihçesinden ve yaptığı işlerden daha fazla bahseden bir belgesel ummuştum ama çoğunlukla Rüzgar Yükseliyor’un yapım sürecine odaklanılmış. Aslında bu anlamda daha da samimi bir belgesel olmuş belki de. Miyazaki’nin sinemayı bırakma kararında ilerlemiş yaşına bağlı sağlık nedenlerinin etkili olabileceğini düşünmüştüm. Bu belgeselden anlıyoruz ki üstat hala çok sağlıklı aslında. Düzenli olarak rutin işlerini yerine getiren Miyazaki, sabah sporlarını ve çalışma aralarında yaptığı egzersizleri hiç ihmal etmiyor. Beni daha da şaşırtan, yönetmen ve stüdyonun sahiplerinden biri olarak işlerin hala bu kadar içinde olması. Filmin yapım sürecinde storyboardların hemen hepsini adeta genç bir animatör gibi yine kendisi çiziyor ve bundan da hiç yüksünmediğini görüyoruz. Bunun yanında tüm film sürecini de titizlikle idare ediyor ama artık sıkılmış gerçekten, filmlere eski heyecanı ile yaklaşamıyor. Belli mi olur, belki de birkaç yıl ara verdikten sonra eski heyecanını yaşatacak yeni bir proje çıkarsa karşısına sinemaya geri dönebilir. Düşlerin Ve Çılgınlığın Krallığı, başarılı bir belgesel ancak biraz uzun olduğu ve zaman zaman kendini tekrarladığı söylenebilir. 118 dakikalık süresi rahatlıkla 100 dakikaya indirilebilir ve daha net bir finalle

57


Sinema

Sinema

bitirilebilirmiş. Bu film sonrası seçtiğim, Kayıp Şampiyon’u sabah izlediğimi söylemiştim. Karşı salonda yer alan Gece Yarısı Sokakta Tek Başına Bir Kız (A Girl Walks Home Alone At Night) filminde yer bulamayınca bari bugün dört filmde kalayım diyerek eve geri döndüm. Ne de olsa sonraki günler beş hatta altı film yapacaktım. 27 Şubat 2015 Cuma: 12:30 – En çok Yaratık (Alien) filmindeki tasarımları ile bilinen H.R. Giger aslında tasarımlarına pek çok yerde rastlayabileceğiniz bir usta. O kadar kendine has bir tarzı var ki, bir tablonun, albüm kapağının ya da yaratık tasarımının ona ait olduğunu hemen anlayabilirsiniz. Geçtiğimiz yıl hayatını kaybeden Giger hakkında bir belgesel izleme fırsatı gerçekten heyecan vericiydi. Karanlık Yıldız (Dark Star) belgeseli, ustanın hayatının son döneminde etrafında olan karısı ve arkadaşları ile geçirdiği zamanlar temelinde şekilleniyor. Giger’ın eserlerindeki ilham kaynaklarının peşine arkadaşları ile yapılan söyleşiler ile takılıyoruz. Arşiv görüntüleri de ihmal edilmemiş ama yine de insanının içinden keşke bu belgesel, ustanın biraz daha sağlıklı olduğu dönemlerde çekilseymiş de onun kendine özgü kişiliğine daha fazla tanık olsaymışız diye de geçiyor.

yattığı yatağın kırılması sonrası verdiği yeni yatak siparişi, o yatakları monte eden fabrikada çalışan Nadine’in hayatını da etkileyecektir. Yönetmen ve senaryo yazarı Shira Geffen, her iki taraf için de normlara karşı çıkan kadın karakterler yaratmış. Michal da Nadine de İsrailli ya da Filistinli kadın dediğimiz zaman akla ilk gelecek kalıplara uymuyor. Bu nedenle karşı karşıya geldiklerinde yaşananlar da beklediğimizden farklı oluyor. Bunun yanında kısa ama hikâyenin gelişimi açısında önemli bir rolü olan sınırdaki kadın asker karakteri de ince ayrıntılarla başarılı bir şekilde çizilmiş. Final daha doyurucu olabilseymiş festivalin en iyileri arasına adını yazdırabilecek bir film olabilirmiş.

17:30 – Bu seans için seçtiğim film Ben Gibi (Boreg) idi. Ama bu filme geçmeden önce, diğer salonda oynayan Gümüş Suyu: Suriye Otoportresi (Ma’a Al-Fidda) filminden çıkan pek çok kişiyi gördüğümü söylemeliyim. Tanıdığım pek çok sinemasever bu filmi ilk 15-20 dakikasından terk ettiler. Youtube’dan bulunan pek çok şiddet görüntüsünü tüm çıplaklığı ile seyirciye sunan bu filmin söz konusu yaklaşımı pek çok seyirciyi rahatsız etti. Ben Gibi ise İsrail-Filistin meselesine farklı bir kara mizah çerçevesinde bakan hoş bir filmdi. Filmde sıradışı bir sanatçı olan İsrailli Michal ile bir montaj fabrikasında çalışan Filistinli Nadine’in hikâyelerini birbirine koşut şekilde izliyoruz. Bir sabah Michal’ın

19:30 – 2012 yapımı The Act of Killing filminde yönetmen Joshua Oppenheimer bizi Endonezya’ya götürüyor ve 1960’larda ülkedeki askeri yönetim döneminde komünistlerin sistematik şekilde öldürülmesinden sorumlu olan bazı kişilerle tanıştırıyordu. Dönemin katilleri nasıl adam öldürdüklerini, bundan nasıl keyif aldıklarını gururla anlatıyor, o yıllarda yaptıklarını bugün adeta bir oyuncu gibi tekrar canlandırıyorlardı. Bu filmin devamı niteliğindeki Sessizliğin Bakışı (The Look of Silence), bir yandan katillerin anılarını gururla anlatmasına devam ederken işin içine çok daha sarsıcı bir unsur daha katıyor. Söz konusu katliamlarda abisi ölmüş olan Adi. Aslında abisini görme şansı bile olmamış. Abisi öldürüldükten sonra dünyaya gelmiş. Filmde Adi’nin katillerin itiraflarını televizyondan izledikten sonra onlarla yüzleşmesini görüyoruz. Katillerin anlattıkları bir önceki filmde olduğu gibi yine başlı başına şoke edici, insanı insanlığından utandırıcı. İnsanların boğazlarının kesilmesini, bağırsaklarının dökülmesini keyifle anlatıyorlar yine. Genellikle böyle kötülükleri yapan insanları, yıllar sonra vicdanlarının rahat bırakmadığı söylenir ama görüyoruz ki insan denilen varlık bunu da baskılamayı başarıyor. Yine de belgeselin çarpıcı kısımlarından biri de yine aynı katillerin aralarından bazı kişilerin çok fazla insan öldürmekten dolayı çıldırdıklarını söylemeleri. Ama onlar bu işe de bir çözüm bulmuş, çıldırmamak için öldürdükleri insanların kanını içmişler. Öyle ki bu yaptıklarının zaten bir anlamda “çıldırmak” olduğunun farkında değiller. Filmin adından gidecek olursak anlatılan olayların şok ediciliği yanında “sessizlik” anları daha da acı verici. Özellikle yüzleşme anlarında katiller karşılarındakinin kim olduğuna anladığında yaşanan o saniyeler süren huzursuz sessizlik anları filmin en etkili sahnelerinden bir kısmını oluşturuyor. Sessizliğin Bakışı, tıpkı ilk filmde olduğu gibi bir insana eziyet etmenin, onun canını almanın bazı kişiler için ne kadar kolay olabildiğini, hatta bunu yapmalarının doğru olduğuna inandırıldıkları zaman aradan yıllar geçse de fikirlerinin değişmeyeceğini çarpıcı bir şekilde gösteriyor. Dünyanın her yerinde tarihin bir döneminde bazen daha büyük, bazen daha küçük ölçekte olsa da benzer olayların yaşandığını hatırlamak daha da üzücü. Bir daha olmasın diyoruz ama bu dileğimizin de gerçekleşmesinin çok zor olduğunu biliyoruz ne yazık ki. Günün son filmi olarak 22:00 seansı için Cennet (Eden) filmini seçmiştim. Ne yazık ki bu film de teknik bir sorundan dolayı gösterilemedi. Yerine bir kez daha Kayıp Şampiyon gösterilince tekrar izlemedim artık ve eve yollandım. İşin kötüsü diğer salondaki Prenses Kaguya Masalı (Kaguyahime No Monogatari) mutlaka Ankara’ya vizyona gelir diye seçmemiştim ama bu yazının yazıldığı tarih itibariyle hala ses seda yok.

58

59

15:00 – Bir usta ile ilgili belgeselden bir başka ustaya yolculuk. Bu kez sıra Rainer Werner Fassbinder’de. Talepsiz Sevmek (At Elske Uden At Kræve) alt başlıklı belgeselde çoğunlukla 1970 yılında Fassbinder’le yapılmış ama sonrasında gün ışığı görmemiş söyleşileri izliyoruz. Belli başlıklara göre gruplandırılmış bu söyleşilerde genç yaşta kaybettiğimiz bu üretken isimin sanata ve genel olarak hayata bakışını tüm detayları ile öğrenebiliyoruz ve belki de onu ölüme götürecek olan bu dur durak bilmeme halinin nedenleri hakkında ipuçları ediniyoruz. Gerçekten önemli ve samimi bir belgesel.


Sinema

Sinema

28 Şubat 2015 Cumartesi: 13:00 – Cumartesi sabahı için seçtiğim film kendisini sürekli dans etmek zorunda hisseden vampir Zano’nun hikayesini anlatan Norveç (Norviyia) filmiydi. Filmin adının Norveç olduğuna bakmayın, 1980’lerin Atina’sında geçiyor film. Tüm filmin 80’lerin atmosferine son derece uygun olduğunu söylemekte fayda var. Filmin büyük bir kısmı gece kulüplerinde geçtiği için bol bol 80’lerin müzik tınılarını işitiyoruz. Işık kullanımı da o yılların atmosferine uygun bir şekilde. Filmin girişindeki tren yolculuğundaki trenin oyuncak tren olması bile adeta o yılların filmlerine bir gönderme idi. Tüm bu unsurların filmin atmosferini son derece keyifli bir hale getirdiğini söylemek mümkün ama hikâye açısından çok fazla çekici bir tarafı yoktu. Neticede izlemesi keyifli ama çok iz bırakmayan bir film olarak kaldı. 15:00 – Festivalde bu yıl şimdiye kadar iki film teknik sorunlardan dolayı iptal edilince insan üçüncü bir örnekle karşılaşabileceğini düşünüyordu. Bu seans için seçtiğim Gece Yarısı Dalışı (The Midnight Swim) filminin ilk saniyeleri işte yine teknik bir sorun var, yanlış bir film başladı dedirtiyordu. Aslında hiç de böyle bir durum yokmuş ama bir Amerikan bağımsız filminden hiçbir şekilde beklemeyeceğiniz bir şekilde açılıyor film (bu yazıyı okuduktan sonra filmi izlemek isteyecekler için ne olduğunu yazmayalım ki o şaşkınlığı yaşama şansını ellerinden almayalım). Gece Yarısı Dalışı, annelerinin ölümleri üzerine çocukluklarının ve ilk gençliklerinin geçtiği eve dönen üç kızkardeşi getiriyor karşımıza. Olyların geçtiği göl ile ilgili anlatılan doğaüstü hikâyelerle birlikte kardeşlerden birinin sürekli kamera ile görüntü kaydetmesi akla korku filmi unsurlarını getiriyor. Aslında kaba anlamda metafizik bir korku filmi olarak tanımlamak mümkün karşımızdaki yapımı, ancak beklentilerle sürekli oynayan bir yapım. Bir yerde işin içine müzikal unsurlar bile giriyor. Genel olarak atmosferini gayet iyi kurmuş ve gerçekten ilginç bir finale varan bir film demek mümkün (ki o final girişle de başarılı şekilde birleşiyor). Tavsiye edilir. 17:00 – Eski dostların bir vesileyle bir araya gelip geçmişleri ile hesaplaşmaları neredeyse ayrı bir film alt türü. Bu filmler özellikle sağlam bir senaryoya sahipse çok keyif verici olabiliyor. Sandman’in kapak çizeri olarak tanıdığımız Dave McKean, Luna adlı bu yeni filminde hafta sonu için bir araya gelen eski dostları getiriyor karşımıza. İngiltere’nin kuş uçmaz, kervan geçmez bir köşesinde yaşayan Dean ve genç karısı Freya hafta sonu için Dean’ın gençlik arkadaşlarını çağırıyorlar.

60

Beklenebileceği gibi geçmişteki aşklar ve yarım kalmış meseleler tekrar gün yüzüne çıkarken arkadaşların çocuklarını doğumun hemen ertesinde kaybetmiş olmaları da atmosferi ağırlaştıran başka bir unsur oluyor. Dave McKean özellikle bu kayıp çocuk meselesini farklı bir açıdan ele alarak çok trajik olabilecek bir meselenin içinden başarılı bir şekilde çıkmayı başarıyor. Oyuncuların uyumu da gayet ağır olabilecek bir konuyu dengede tutmayı başarıyor. 19:30 – Festivalin en keyifli filmi hangisiydi diye soracak olursanız bu seanstaki MakulDavranış(Appropriate Behavior) filmi olabilir derim. Filmin tanıtımında yönetmen, senaryo yazarı ve başrol oyuncusu Desiree Akhavan’ın, Girls dizisinin yeni sezonunda karşımıza çıkacağı özellikle belirtilmişti. Kesinlikle doğru bir referans noktası. Girls dizisini sevenlerin Makul Davranış filmini de seveceğini düşünmek yanlış olmayacaktır. Filmde tıpkı Akhavan gibi İran asıllı biseksüel bir kadın olan Şirin’in hikâyesini izliyoruz. Şirin bir yandan yeni ayrıldığı sevgilisinin üzerinde bıraktığı etkiyi atmaya çalışırken bir yandan da ailesinin onu evlendirme çabalarının üstesinden gelmeye çalışıyor. Tek başına ayakta duran kadınları anlatan hikâyesinin yanında cinselliğe cesur yaklaşımıyla da Girls dizisini anımsatan Makul Davranış, Şirin’in küçük çocuklara sinema dersleri verdiği anlarla farklı keyifler de yaşatıyor. Filmin sıkıntılı tarafı olarak bütünlüklü bir senaryosunun olmayışını söyleyebiliriz. Kimi iyi sahneler filmin gerisiyle çok ilgisi olmayan skeçler olarak kalmış. Yine de izlenesi bir film. 21:30 – Son Beş Yıl (The Last Five Years) filmini seçerken müzikal sevgimi göz önüne almıştım. Anna Kendrick de sevdiğim bir oyuncu olduğuna göre doğru bir seçin yapmış olmalıydım. Ancak yönetmen Richard LaGravenese’nin filmografisini çok sevmediğimi de düşünmem lazımmış. Aslında beş yıllık bir ilişkiyi anlatan filmin ilginç bir çıkış noktası var. Bu ilişkiyi kadının ve erkeğin gözünden anlatırken kadının hikâyesini ilişkinin sonundan başına, erkeğin hikâyesini ise ilişkinin başından sonuna doğru anlatıyor. Bunu yaparken de her biri sırayla şarkılarını söylüyor. İlişkinin tam ortasında yapılan düet sonrasında yine ayrı ayrı söylenen şarkılara dönüşüyor. Kurulan bu yapı tiyatro sahnesinde daha iyi bir sonuç doğurmuş olabilir ama sinema perdesinde o etki yaratılamamış. Çoğunlukla birbirine çok benzer monoton şarkıların art arda sıralanmasından fazlası olamamış. Her şeye rağmen Anna Kendrick her zamanki enerjisiyle filmi bir yerden alıp başka bir yere taşımayı beceriyor. Sırf onun için izlenebilecek bir film. 00:00 – Ve geldik günün altıncı filmine. Aslında Tokyo Çetesi (Tokyo Tribe) bir gece yarısı sinemasından

61


Sinema

Sinema

beklenecek kadar şiddet ya da cinsellik içermediği gibi seyirciyi çok rahatsız edici bir film de sayılmaz. Bir manga uyarlaması olan film, Tokyo’da sokakların liderliği için birbirleri ile mücadelede olan çetelerinin savaşını anlatıyor. Fakat yönetmen Sion Sono bunu anlatırken hip-hop formlarını kullanarak ortaya müzikal bir yakuza filmi çıkarmış. Bu noktada filmi sevmek için hip-hop tarzını sevip sevmediğiniz belirleyici bir unsur olarak öne çıkıyor, çünkü filmin neredeyse tümü hip-hop müzik eşliğinde ilerliyor. Kendi adıma çok sevdiğim bir tür olmadığını itiraf etmeliyim. Bu durum, günün altıncı filmi için dikkatimi toplamam için yeterli olmadı açıkçası. Hafiften uyuklayarak filmin sonunu getirdiğimi itiraf ederek hip-hop sevenlerin şans vermesi gereken bir film olduğunu söyleyebilirim. 1 Mart 2014 Pazar: 12:30 – İki yıldır aynı tarifeyi uyguluyorum. Bir önceki gün altı film izledikten sonra festivalin son gününe 130 dakikalık bir filmle başlamak. Karşımızdaki film de öyle rahat tüketilebilen bir film değildi üstelik. Guy Maddin’in Yasaklı Oda (The Forbidden Room) filmi öncelikle sessiz sinema ve klasik dönem korku filmlerine saygı sunan bir film. İlk dikkat çeken noktası da üzerinde ince ince düşünülmüş görsel yapısı. Sürekli olarak perdedeki görüntüye müdahale ederek onu deforme eden Maddin iç içe geçen hikâye yapısıyla da seyirciyi zorluyor. Ancak Yasaklı Oda tıpkı yönetmenin diğer filmlerinde olduğu gibi kendinizi kaptırdığınız takdirde çok keyif alabileceğiniz filmlerden. Bir kaç yıl önce yine !f’de izlediğimiz Keyhole bu etkiyi yaratamamıştı ama bu kez film içimdeki sinemasever ile gerekli bağlantıyı kurdu ve bu tip bir film için biraz uzun olduğunu düşünsem de keyifle izledim. Peki film ne anlatıyor diyenlere cevap vermek biraz zor. Nasıl banyo yapılacağı üzerinde bir bilgilendirme ile başlayan film, bir denizaltının klostrofobik ortamında Das Boot tarzı bir hikâyeden ormanın ortasında yaşayan bir gruba, oradan da gece kulüplerinde geçen bir hikayeye evriliyor. İyisi mi hikâyeyi boşverip atmosfere odaklanmalı. 15:30 – Bu seans için Larry Clark’ın yeni filmiyle Gececiler (The Overnighters) belgeseli arasında seçim yapmakta oldukça zorlanmıştım. Neticede gayet iyi eleştiriler alan Gececiler’i seçtim ama çok da doğru bir seçim olmamış benim için. Amerika’nın taşra bölgelerinden birinde bulunan petrol rezervlerinin açtığı yeni iş olanakları nedeniyle bölgeye gelen ama kalacak yerleri olmayan insanları anlatan filmde onlara yardım eden bir papaz konu ediliyor. Bir yandan nedensiz yabancı düşmanlığı konu edilirken bir yandan da papazın samimiyeti üzerine soru işaretleri oluşmaya başlıyor. Acaba gerçekten samimi olarak bölgesine gelen insanlara kayıtsız şartsız yardım etmeye çalışıp, yeri geldiğinde sadece kiliseyi değil kendi evini de onlara açan bir kişilik mi, yoksa işin içinde başka bir şeyler mi var? Bu sorudan her şeyin göründüğü gibi olmadığı bir hikâyeye doğru ilerlediğimiz belli oluyor zaten. Bu noktada belgeselin yönetmeni Jesse Moss’un şansından söz etmek lazım belki de. Ne de olsa belgesele

62

başladığında hikâyenin ne şekilde gelişeceğini bilemezdi. Büyük ihtimalle sadece yabancı düşmanlığı ile ilgili bir film yapmak istemişti ama olaylar farklı gelişince belgeselin de yönü değişmiş olmalı. Doğrusu çok ilgimi çeken bir yapım olmadığını itiraf etmeliyim. 17:30 – Festivalde izlediğim filmler arasında en enteresan karaktere sahip olan film Buzzard’dı belki de. Bir şirkette stajyer olarak çalışmakta olan Marty hayatını ufak tefek sahtekârlıklar yapmakla geçiriyor. Bankaların yeni hesaplar için sundukları promosyonlardan faydalanmak için aynı bankada olan hesabını önce kapattırıyor, sonra yepyeni bir hesapmış gibi geri açtırıyor, şirkete aldırdığı malzemeleri iade ederek onların paralarını alıyor. Günün birinde eline adreslerinde kendilerine ulaşılamamış müşterilerin çekleri geçince ve bu çekleri bozdurmak müthiş kolay bir gelir kapısı gibi gözükünce bunu uygulamaya başlıyor ama bir noktadan sonra işler çok karışıyor. Hiç çalışmadan para kazanmayı amaçlayan Marty’yi aylaklığın sinemadaki temsillerinden biri olarak görmek mümkün olduğu gibi sistem karşıtı bir kişilik olarak okumak da mümkün. Ancak bunu yaparken hiç akıllıca hareket etmemesi, karakterin yaptığı hareketlerin arka planı konusunda da seyirciyi şüpheye düşüyor. Zaten bu tip bir film için şeytan tüyüne sahip bir karakter fazlaca kolaya kaçmak olabilirdi. Öyle bir karakterin yaptıklarını onaylamak daha rahat mümkün olabilirdi. Ancak bu şekilde itici bir karakterin yaptıklarını sorgulamak daha zihin açıcı bir deneyim sunuyor. 19:30 – Nathan, daha çok küçükken babasını kaybetmiş olan bir genç. Matematiğe doğal bir ilgisi ve yeteneği var ama otizm belirtileri de gösteriyor. Bir yandan kendisini matematik ile var etmeye çalışırken bir yandan da pek çok ortak özelliği bulunan matematik öğretmeninin de desteği ile hayata tutunmaya çalışıyor. Nathan’ın matematik olimpiyatlarına gittiğinde yaşadığı ilk aşkının yanında yıllardır yalnız kalmış annesi ve kendi hastalıkları ile baş etmeye çalışan matematik öğretmeninin yakınlaşmasını da izliyoruz X+Y isimli bu filmde. Filmin en büyük artısı son dönemin en iyi genç oyuncularından Asa Butterfield’ın varlığı. Nathan karakterini başarılı bir şekilde canlandırırken karakterin küçüklüğü oynayan Edward Baker-Close da son derece başarılı bir tercih. Benzer cümleleri anne rolündeki Sally Hawkins ve matematik öğretmeni rolündeki Rafe Spall için de kurabiliriz. Ancak oyunculukların başarısı dışında senaryonun o kadar başarılı olduğunu söylemek zor. Daha doğrusu bu tarz bir filmden beklediğimiz tüm hamleleri yaparken fazlasını yapmıyor. Aslında popüler film kalıplarını gayet iyi kullandığını söylemek de mümkün. Bu nedenle X+Y için iyi bir popüler film ama fazlası değil demek doğru bir tanımlama olacaktır. Gösterime girerse rahatlıkla izlenebilecek ama çabuk unutulacak bir film.

63


Sinema 21:30 – Festivalin en iyi filminin son film olması her zaman rastladığımız bir şey değil ama böyle olunca ayrı bir keyifli oluyor. Kabile (Plemya) zaten en baştan festival programının en dikkat çekici filmlerinden biriydi. Sağır ve dilsiz öğrencilere eğitim veren bir okulda geçen filmin öncelikle teknik özellikleri dikkat çekiyor. Tüm film boyunca karakterler sadece işaret dili ile konuşuyorlar, ancak bu işaret dilini biz seyirciye anlatacak bir anlatıcı, altyazı ya da ara yazı gibi herhangi bir ara katman yok. Sadece perdede gördüğümüzden, oyuncuların vücut dillerinden anlayabildiklerimizden ne çıkartabilirsek onu anlıyoruz. Bunun dışında seyircinin işini kolaylaştırabilecek bir müzik kullanımı da yok. Konuşma da olmadığını düşünürsek tüm film boyunca duyduğumuz tek ses olarak elimizde mekân sesleri kalıyor. Bunun yanında film de hemen her biri 5-10 dakikalık kesintisiz çekimlerin arka arkaya eklenmesi ile kurulan sahnelerden oluşuyor. Doğrusu bu da vizyon filmlerine alışmış seyirciyi zorlayabilecek bir uygulama. Ancak Kabile sadece bu teknik özellikleri ile dikkat çeken bir film değil. Anlattığı konu itibariyle de dikkati hak ediyor. Sağır-dilsiz öğrencileri konu etmesi nedeniyle filmin duygu sömürüsü yapan bir hikâye anlatacağı düşünülebilir. Ancak kesinlikle böyle bir niyeti yok. Tam tersine, karşımızdaki karakterlere hiçbir zaman özürlü oldukları vurgulayacak şekilde yaklaşmıyor. Hatta finaldeki bir olaya kadar karakterlerin bu özelliği olmasa ne değişirmiş şeklinde düşünmek de mümkün. Ama o hareket neden bu seçimin yapıldığının altını kalınca çiziyor. Ama filmin asıl derdi şiddet ve cinsellik sarmalı içinde şekillenmiş gençlerin hayatını anlatmak. Okula yeni gelen “saf ve temiz” çocuğun film boyunca yaşadığı değişim, iki genç kızın bir yandan okurken bir yandan da seks işçiliği yapmaları, karakterlerin okulda kendilerini kabul ettirmek için kaba kuvvetlerini göstermek zorunda kalmaları filmin çarpıcı noktalarından sadece bir kaçı. Zaten finale doğru seyirciyi rahatsız edecek sahneler giderek artıyor. Kızlardan birinin yaşadığı tıbbi operasyon, kesintisiz çekilmesinin de etkisiyle izlemesi epey zor bir sahneye dönüşüyor. Zaten Kabile de izlendikten sonra akıldan kolay kolay çıkacak filmlerden biri değil. Başka Sinema kapmasında gösterilme ihtimali var. O zaman kendine güvenen seyircilere mutlaka tavsiye ederim. Yok evde izlemek tercih edilirse, mutlaka sessiz bir saatte ışıkları da kapatıp, dışardan bir etki almadan izlemek lazım. Böylece !f Ankara’ya çarpıcı bir filmle veda ettik. Bu seneki festivalin benim için mutluluk verici anılarından bir tanesi de Antalya’dan ve Adana’dan sırf festivalde film izlemek için gelen genç arkadaşlarla tanışma fırsatı oldu. Özellikle İnternet’ten film bulma olayının eskiye göre çok daha rahat olduğunu günümüzde, üniversite öğrencisi arkadaşların hala festival turizmi yaptığını görmek güzeldi. Her iki arkadaşın da yaşadıkları şehirlerinde festival düzenleniyor olması da dikkat çekici bir noktaydı. Demek ki festivalde film izlemeye alışıp bundan vazgeçemeyen sadece ben değilmişim. !f Ankara ekibine bu güzel festival için tekrar teşekkürler. Seneye yeni bir festivalde tekrar buluşmak üzere. Hasan NadirDERİN http://sinemamanyaklari.com/

64

65


Sizi dinlediğini hiç sanmıyorum hocam. Haline baksanıza.

ELİSSANDRA!

O zaman neyi bekliyorsun. Yatıştırıcıları hazırla.

Evet, Harry. Elissandra dört yıl boyunca tüm ücretleri karşıladı. Niye dört? Ne oldu doktor? Yoksa başkasıyla mı evlendi?

nce ö l ı İki y lis İKON e i Epim röristler te ından f tara atıldı. patl

Sevgilinin ölümünden sonraki iki ayın ücretini kendi cebimden verdim. Senin gibi birinin, türünün son üyesinin ölümünü göze alamazdım. ama siyah elbiseli devlet memurları bana çok baskı yaptılar. Hiç bir çıkış yolum yoktu. Seni götürüp gittiler. Getirdiklerindeyse bu haldeydin. Nefret edeceğin biri varsa o ben değilim Harry. Ellerin, omuzun, gözün... Çok üzgünüm Harry. 66

Keşke başkasıyla evlenseydi... AMA

Çabuk ol!

Her an r. bili a y a l t a p

67


Sen de biraz yakına gel, Staffen. Gününe ihtiyacım olabilir.

Hadi be doktor, şu zavallı tavşanın haline baksanıza. Biz Jaguara ne yapabiriz ki!

68

69


Ben niye morgtayım?

Doktor peki bu el niye bu kadar büyük?

Ne yapıyorsun kadın?

70

Ben...

71


Seni fil bozuntusu! Bunları bana anlatacaktıysan beni kurtarmanın anlamı...

Çok üzgünüm Harry.

72

73

Devamı var.


Pin-up

74

Gölge e-Dergi Nisan 2015 Sayı 91  
Gölge e-Dergi Nisan 2015 Sayı 91  
Advertisement